<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mezhep | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mezhep/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Mar 2025 19:45:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mezhep | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mezhepler Neden Var?Dinde Tek Doğru Yok Mudur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Mar 2025 19:31:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep neden var]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27732</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Oldukça sık sorulan, dindarların dahi zihninde yer eden bir meseledir bu mezhep meselesi. Din çürütme sadedinde çok kul­lanılmasa dahi din çürüttüğü zannedilen&#8221; sorulara cevap verildi­ğinde destekleyici bir argüman gibi öne sürülmektedir. Örneğin itirazcı dini çürüttüğünü iddia ettiği bir yorumu esas alır. Siz başka bir yoruma gittiğinizde ya da başka bir yorumu öne çıkar­dığınızda &#8216;İşinize [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/">Mezhepler Neden Var?Dinde Tek Doğru Yok Mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Oldukça sık sorulan, dindarların dahi zihninde yer eden bir meseledir bu mezhep meselesi. Din çürütme sadedinde çok kul­lanılmasa dahi din çürüttüğü zannedilen&#8221; sorulara cevap verildi­ğinde destekleyici bir argüman gibi öne sürülmektedir. Örneğin itirazcı dini çürüttüğünü iddia ettiği bir yorumu esas alır. Siz başka bir yoruma gittiğinizde ya da başka bir yorumu öne çıkar­dığınızda &#8216;İşinize gelmeyince bin tane yorum buluyorsunuz. Bu ne biçim bir din, tek bir görüş etrafında birleşmiyor.&#8221; minvalinde cümlelerle verdiğiniz cevabı zayıflatmak için uğraşır. Elbette bu retorik bir hamledir ve felsefi açıdan ciddi bir anlam İfade etmez. Bu durumu <em>Muhtelifi</em> kitabında &#8220;Bir din nasıl çürütülür?” başlığı altında ele almıştık. Biz şimdi bu sorunun çeşitlerini ve bu soruyu ortaya çıkaran durumları tahlil etmeye başlayalım.</p>
<p>“Mezhepler olmasın/olmamalıydı.&#8221;</p>
<p>Bir kesim Müslümanlar ve bir kesim gayrimüslimler arasında yaygın bir söylemdir.</p>
<p>Şimdi biz bu kişilere &#8220;Hayır, bizce mezhepler olmalı? desek sadece bu sözümüzle dahi ilgili itirazı çürütmüş olabiliriz. Zira biz &#8220;mezhepler olmalı* dediğimizde onlar &#8216;mezhepler olmamalı” demektedir. Yani &#8220;mezhepler olsun mu olmasın mı” konusunda, iki mezhebe bölünmüş olmaktayız. Mezhepler olmamalı mezhebi, bizim &#8220;mezhepler olmalı” görüşünü savunabilmemizi zor kullana­rak engellemeyecekse iki mezhepten birisi olmaya mahkumdur. Bizim görüşlerimizi savunabilmemize müsaade edilmesi onla­rın &#8220;Bu konuda iki mezhep olabilir.” demesi anlamına gelecektir. Tutarlı olmaları ve bu konuda tek mezhep oluşturmaları için ya görüşlerinden dönmeleri ya bizim bu şekilde düşünmemizi engel­lemeleri ya da zor yoluyla bizi susturmaları gerekecektir. Zira dü­şünen insanlar farklı anlayacak ve hür insanlar anladıklarını ifade edecektir. Bu da doğal olarak mezhepleşme anlamına gelecektir.</p>
<p>Peki İslam toplumları bugün neden mezheplerin gerekliliğini sorgulamaya başlamıştır? Bu soruyu bölümün sonunda karşılaş­tırmalı bir kültür tarihi anlatısı üzerinden açıklayacağız. Şimdilik bu kısımda baskı kurularak farklı düşüncelerin ifade edilmesini engellemeden “farklı mezheplerin oluşmasının engellenemeyece­ğinin fark edilmesi yeterlidir.</p>
<p><strong>Mezhep Meselesinde Yanlış Anlaşılan Bazı Noktalar</strong></p>
<p>İslâm da mezhepler” denildiğinde akla sadece Hanefîlik, Şafiîlik gibi fıkıh mezheplerinin geliyor olması hatalıdır. İnanç esasları ve hatta ahlak literatüründe dahi mezheplerden bahset­mek gayet mümkündür. Çok geniş bir düşünce hürriyeti sağla­yan İslam, her branşta ekolleşmeye müsaade etmiştir. Lügatte bile Basra ekolü ve Küfe ekolü biçiminde farklı ekoller vardır.</p>
<p>Bir diğer mesele mezhep tabirine çok bütünlüklü ve kristalize anlamlar yüklememizdir. Örneğin Hanefî mezhebi denilen bir bü­tün ve ondan farklı üç tane daha bütün olduğu zannı tam olarak doğru değildir. Hanefî mezhebi kendi içerisinde oldukça değişik görüşlere ve hatta ekolleşmelere sahip bir mezheptir. Sonraki dö­nem Hanefîliği (müteahhir) ile ilk dönem Hanefîliği (mütekad- dim) arasında farklar olduğu gibi, ilk dönemde Cessâs Hanefîliği ile Tahâvı Hanefiliği arasında da önemli farklar vardır. Bunlar eh­line malumdur. Her mezhep içerisinde alt ekoller, alt ekoller içe­risinde farklı görüşlerde âlimler vardır. Denilebilir ki tüm görüş­leri birbirinin aynısı olan iki âlim bulmak neredeyse imkânsızdır.</p>
<p>Peki durum böyleyse neden mezhep dediğimiz sistematik bü­tünler üzerinden konuşmayı tercih ediyoruz? İşin aslı burada ol­dukça didaktik bir nokta vardır. Yani bu isimlendirme ve şab­lonlar ilim öğrenen talebenin kolay ilim tahsil etmesini sağlayan genellemelerdir. Genellemeler elbette büyük oranda doğru olur­lar, Ancak hakikati her bir ayrıntısı ile de temsil etmezler. Bu du­rum tüm ilim dallarında böyledir. Örneğin yapılan hiçbir ‘bilim tanımı bilimin tüm detaylarını ihata edemez. Tanımlar &#8220;bilim* denilen şeyle &#8220;bilim olmayan” şeyler arasındaki farklara vurgu ya­parlar ancak Zihinlerde genel bir şablon oluşturmak açısından fay<u>dalıdırlar</u>. Fakat bilim denildiğinde, o başlığın altında kalan her şeyin tamamen aynı olduğunu göstermezler. Örneğin biyoloji, bi­lim olmak açısından bilimdir. Ama fizik gibi bir bilim midir? Ya da fiziğin alt dallarında optik ve kuvvete dair çalışmalar gerçek­ten tam olarak aynı mantıkla mı icra edilmektedir? Bunlar detay­lara inildikçe kompleksleşen ve farklılaşan alt dallardır.</p>
<p>Yine bir başka sık rastlanan hata, özellikle fıkıh konusunda mezhebin fetva kitaplarında temsil edildiğini zannetmektir, ilimden anlayan insanlar &#8220;Hanefîyim,” dediklerinde &#8220;Hanefî mezhebinin usulünü (metodolojisini, metin anlama ve fetva çıkarma yönte­mini) ’* genel olarak benimsediklerini kastederler. Bu kişiler aynı yöntemi kullanarak farklı sonuçlara ulaşabilirler. Örneğin Ebû. Yûsuf ya da İmam Muhammed, İmâm-ı Âzam ile yaklaşık olarak aynı usulü benimsemelerine rağmen pek çok fetvada ondan ay­rışmışlardır.* Yani bir usulü kabul etmek o usulü kabul edenlerin hepsiyle aynı sonuçlara ulaşmayı gerektirmez.*</p>
<p>Bu tanımlamalardan sonra usul ve füru ile kastedilenin ne ol­duğunu incelemek gerekecektir* Bunu kolay bir örnek üzerinden yapmak faydalı olacaktır.</p>
<p><strong>Usul ve Füru Farkı</strong></p>
<p>Çok basit ve pek çok yerde kullanılabilecek bir örnekle Islami ilimlerdeki usul ve füru, ağaç ve meyveye benzetilebilir. Füru meyve ise usul ağaçtır, Füru ile kastedilen şey bir fetva, bir hadi­sin sıhhati, bir ahlaki kaidenin tespiti olabilir. Yani tikel sonuca füru denir. Usul ise bir fetvanın verilmesini sağlayan yorum me­todu, bir hadisin sahih olduğunu söylettiren kriterler, bir ahlaki kaidenin tespitine yarayan felsefî algıdır.* Dolayısıyla usul ilimleri, birden fazla füruya tesir eden soyut meselelerdir. Füru, somut ve kolay anlaşılır tikeller hakkında iken, usul fiiruda tikel hakkında o şekilde konuşulmasını gerektiren soyut ve külli ana esaslardır.</p>
<p>Usul ilimleri de iki kademede düşünülebilir: fıkıh usulü ve usulü’d-dîn (kelam), Kelamî kanaatler fıkıh usulünü etkilemekte ağacın kökleri gibidir.* Farklı bir kelam telakkisi, farklı bir fıkıh usulünü, farklı bir fıkıh usulü ise güncel dünyadaki meselelerin farklı anlaşılmasını sağlayacaktır.*</p>
<p>insanlar genellikle gözlerinin önündeki basit meseleler hak­kında konuşmayı severler. Oysa asıl akıl yürütme o basit mese­leler hakkındaki varsayımlar üzerine düşünmektir. Her mesele hakkındaki kanaatlerimizde farklı “Kuranı anlama yöntemleri&#8221; gömülüdür. Kur anı anlama yöntemimiz “Kur anı nasıl bir Allah indirdi?&#8221; sorusuyla elbette ilişkilidir. Nihayetinde bir tikele ha­ram ya da farz demek “Allah bunun yapılmasından razı olur ya da razı olmaz&#8221; demektir.* Bu noktada Nasıl bir Allah hakkında konuşuyoruz?” sorusu temel teşkil etmektedir. Bu soruyla bera­ber konuştuğumuz konu bir anda fıkhın değil kelamın konusu olur. Dinî tartışmaların hepsinde konu soyutlaştıkça, tümele gidil- dikçe kendimizi usul ve kelam konuşurken buluruz» Uygulamalı bir örnek vermek gerekirse:</p>
<p>A1: Bir Müslüman elbisesinin yırtıldığının farkında olmayan bir adamı, onu mahcup etmeksizin durumdan haberdar etmelidir.»</p>
<p>B: Neden?</p>
<p>A2: Çünkü bu bir iyiliktir. İslam iyiliği emretmiştir.</p>
<p>B: İslam&#8217;ın iyiliği emrettiğini nereden çıkardın?</p>
<p>A3: Çünkü Resûlullah böyle yapmıştır/emretmiştir.</p>
<p>B: Resûlullah&#8217;ın yaptıklarının iyi ve güzel olduğunu ve ona uy­mamız gerektiğini nereden öğreniyoruz?</p>
<p>A4: Bunu Kur andan öğreniyoruz.</p>
<p>B: Peki Kurana itaat etmemiz gerektiğini nereden biliyoruz?</p>
<p>A5: (Burada Kuranın içerisine atıf yapmak döngüsellik ve mantık hatası olur.) Çünkü Kuran Allah ın emirlerini bildirir. O Allah&#8217;tan gelen bir kitaptır.</p>
<p>B: Bunu nereden biliyoruz?</p>
<p>A6: (Şu an bir nübüvvet ispatı yapması gerekmektedir.)</p>
<p>B: Peki Allah&#8217;ın varlığım nereden biliyoruz?</p>
<p>A7: (Şu an bir tanrı ispatı yapması gerekmektedir.)</p>
<p>Çok basit bir ahlaki yargının en temel dinî meselelere götü­rülmesi yaklaşık bu şekilde olur. A1 cümlesi kurulduğunda as­lında A7 cümlesi onun içerisinde gömülü bir varsayımdır. Bu el­bette çok az girift hale getirilmiş basit bir akıl yürütme sırasıdır. Normalde meseleler çok daha karışık olmaya müsaittir. Örneğin A2 cümlesine &#8220;Bunun bir iyilik olduğunu nereden biliyorsun?” di­yerek de giriş yapılabilir ve ucu en kompleks ahlak felsefesi tar­tışmalarından biri olan ”hüsn/kubh” tartışmasına kadar uzanan bir diyalog yazılabilirdi. Ya da A5&#8217;te &#8220;Şu an elimizde bulunan Kuranın Allah tan geldiği gibi olduğunu ve bozulmadığını na­sıl biliyoruz?&#8221; sorusu ile tarihi bir incelemeye geçilmiş olabilirdi.* Bu örnekleri sadece çok daha girift bir şemayı basitleştirdiğimizi göstermek için veriyorum.</p>
<p>Örnekte aktarmak istediğim tek şey şu: insanlar A1 gibi so­mut konular hakkında konuşmayı severler* O cümlenin karşısına yine pek çok felsefi varsayımla yüklü başka cümleler koyarlar. Bunlar bazen fetvalar olur. Oysa gerçek ilim bir cümlenin altında gömülü olan varsayımları okuyabilmektedir. Varsayımları eşele­dikçe konu soyutlaşır. İşte her meselenin altında gömülü olan bu soyut varsayımlar &#8220;usule dair&#8221; meselelerdir.</p>
<p>Usul-furu konusunu bir şema halinde çizmek gerekirse:</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27738 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-300x152.jpg" alt="" width="371" height="188" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-1024x519.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-768x389.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-1536x778.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-600x304.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827.jpg 1994w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Y tartışması düşünelim.* insanlar bu tartışmaya dair mez­heplerin görüşlerini biliyorlar.* &#8220;A mezhebi F diyor, B mezhebi G diyor*” Genellikle insanlar F görüşünün altında yatan esasları bil­medikleri gibi G görüşünün altında yatan esasları da bilmezler.* Onların hayatlarında Y sorusu vardır ve bu sorunun cevabı üze­rine tartışırlar.* Sordukları sorular bazen şu şekildedir: &#8220;Hocam ben A mezhebindeyim ancak Y konusunda B mezhebini taklit edip F yerine G yapsam olur mu?”</p>
<p>Dinî meseleler bazen öyle ilginçtir ki aynı görüşü ifade eden iki mezhebin bu görüşte birleşmesi dahi aynı anlamı ifade etmez.* Örneğin Z meselesine A ve B mezhebi T cevabını veriyor olsun.* Dışarıdan bakan birisi için bu iki mezhep tamamen aynı görüşte zannedilir. Oysa AZT yoluyla T ye ulaşmak ve BCZT kanalı ile T&#8217;ye ulaşmak da aynı değildir.* Bu söylediklerim çok farazi zanne- dilebılir. Oysa sahada çok ciddi oranda karşılığı vardır.* Örneğin kötülük problemi sorusunda Meşşâîler ve Eş ârîlerin ulaştıkları sonuçlar bizce aynıdır.* Ancak çıkış noktası bakımından aralarında öylesine büyük bir fark vardır ki aynı sonuca ulaşmaları küçük bir detay gibi kalır. Bazen yol, sonuçtan önemlidir.</p>
<p>Dolayısı ile din ilimlerini kafasında bu şekilde ilk meseleden son meseleye kadar tutarlı oturtmaya çalışmak gerçek bir ilim talebesinin daimi hedefidir. Aslında müçtehid imam denilince gerçekte kastedilecek olan da onlardır.* Zira Y meselesine kadar mu<u>kallit</u> olup, Y ve onun alt dallarındaki meselelerde müçtehid olmak da zaten nisbî bir içtihad iddiasıdır. Zira o kişi ana esas­larda mukallit olmuştur.</p>
<p>Bu şemada dallardan köke doğru gittikçe konular soyutlaşır, gerçek dünyadan daha uzak görünen tümeler hakkında konu­şulur &#8220;Doğada zatında iyi olan bir şey var mıdır, yoksa şeylerin iyi ve kötü olması sadece Allahın onları emretmesi ye yasakla­ması ile mi olur? Bu soru Arkadaşım bana kaba konuştuğunda onu uyarmalı mıyım?&#8221; sorusundan çok daha zor anlaşılır bir so­rudun Ancak ilk soru İkinciden çok daha geniş bir sahayı etki­len Hatta denilebilir ki dinî meselelerde ilk sorunun etkileme­diği bir cevap yok gibidir.</p>
<p><strong>Din Neden Bu Kadar Zor Olsun ki?</strong></p>
<p>îşin aslı bu meseleler açıldığında normal insanların aklına şu soru gelmektedir: Din neden bu kadar zor olsun ki?</p>
<p>Bu durum, bahsettiğimiz konuların her Müslüman tarafın­dan bilinmesi ya da öğrenilmesi gerektiği zannından kaynaklan­maktadır, Oysa din normal bir Müslüman için oldukça basit di­namikler üzerine kuruludur. &#8220;Allah vardır, birdir, eşi ve benzeri yoktur. Noksanlardan münezzehtir, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve peygamberidir. Muhammed aleyhisselamın getir­dikleri doğrudur.” Bunlara icmalen (detaylarına ve delillerine gir­meksizin) iman eden birisi Müslüman olmuş demektir. Bunlarla ilgili kelamı tartışmaları bilmesi de gerekmez. Hatta Efendimiz döneminde insanların Müslüman olma şekillerine baktığımızda, Kur an okumak dahi Müslüman olmak için şart değildi. Etrafında Müslümanlar olan ya da Müslümanlık hakkında birkaç söz du­yan herkes “İslam’da ahiret inancı vardır.” önermesinin doğrulu­ğunu bilir. Akâidin diğer esasları Muhammed aleyhisselamın ge­tirdikleri” kapsamına dahildir.</p>
<p>Bu kadar basit bir kriter konulması da akla şu soruyu getire­cektir “Peki ya Müslümanca yaşamak isteyen birisi detaylar hak- kındaki görüşlerini nasıl belirleyecektir?” O bu durumda sami­miyetine inandığı bir din âlimini vicdanı rahatsız olmadığı sürece taklit edecektir. Burada o, bir kişiye dinini bağlamakla mükellef değildir. Sadece kendisini dinlediğinde vicdanının mutmain ol­duğu bir âlimden meseleleri soracaktır. Eğer bir süre sonra onun samimi olmadığına ya da konuları bilmediğine dair bir kanaati hâsıl olursa dilediği başka bir âlime konuyu danışacaktır.</p>
<p>Ortalama bir Müslüman, fetvaların delillerini bilmekle mükel­lef değildir» Zaten bunları öğrenmeye insanların güçleri de yetme­yecektir. Herhangi bir mezhebin usulünü bilemeyeceği için aslında onun mezhebi de samimiyetine inanıp dinî meseleleri sorduğu âli­min mezhebidir. Şu söz yerleşmiş bir kaide gibidir: &#8220;Cahilin mez­hebi olmaz. Cahilin mezhebi âlimin fetvasıdır.&#8221; Zira bir mezhep, esasında usuldür. Elbette genel bağlamda kendisini bir mezhebe nispet ettiği için genellikle o mezhebe müntesip bir âlime konu­lan danışır. Bu anlamı ile bir mezhebinin olduğu iddia edilebilir, ancak gerçekte bir mezhebin usule dayandığı unutulmamalıdır. O sadece güvendiği insanlara dinî meseleleri danışan bir mukallittir.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, delil tartmak kuyumculuk gibi bir iş­tir. Delil incelemeyi bir adet ve meleke haline getirmemiş birisi, altından anlamayan ama kuyumculuk yapmaya çalışan birisi gi­bidir. Böylesini delil gibi görünen safsatalarla kandırmak, gü­vendiği bir kuyumcuya danışmadan iş yapmayan birini kandır­maktan daha kolaydır.</p>
<p>Peki ya samimiyetine güvendiği âlim bu avamdan Müslümanı yanıltıyorsa? Avama düşen vicdanını dinlemekten ibarettir. O ki­şinin samimi olduğuna dair kanaatleri ancak avamın vicdanında vuku bulan bir &#8220;his&#8217;tir. önceleri samimi bulduğu birine karşı za­manla kalbindeki bu hissi kaybederse artık başkasına danışması gerekir. Yani tıp bilmeden doktorluk yapmaya çalışmak yerine, doktorunu değiştirir. Doktor seçebilmek konusunda ise sınırsız hürriyete sahiptir.</p>
<p>Sonuçta ortalama Müslüman, dinini bir şahsa tapulamış değil­dir. Eğer avamdan biri, temiz niyetlerle bir meseleye yaklaşsa an- cak böylesi kişiler tarafından kandırılsa ya da hataya sürüklense Allah indinde mazur olması ümit edilir. Zira onun meseleyi tah­kik etmeye gücü yetmemiştir, elindeki tek silah olan vicdanını kullanmıştır ancak doğru kişiyi bulma noktasında isabet edeme­miştir. Tüm takatini sarfettiği bir meselede hata edenin Allah ta­rafından bağışlanması ümit edilir.</p>
<p>Burada hevaya uygun olan kolay fetvaları seçmek gibi bazı parametreler ortaya çıkıyor. Örneğin avamdan bir şahsa A me­selesi ile ilgili X ve Y fetvaları verilmiş olsun. X fetvası avamdan bu kişinin işine geliyor diyelim. Bazen fetva gerçekten kolaylaş­tırıcı olduğu için X fetvası doğru da olabilir. Zira fetvada kolay­lığı seçmek esaslardan bir esastır. İnsanlar böyle denklemlerde zor olan fetvaya tabi olmanın takvaya uygun olduğunu zannet- seler de bu her zaman doğru değildir. Eğer X de Y de meşru ise, kolay olan tercih edilir. Peki ya avamın gönlünde X’in meşru ol­madığına dair vicdani bir kanaat hâsıl olursa? X ve Y fetvalarını aldı. X daha fazla işine geliyor. Delilleri tartabilecek hali zaten yok. Ancak X te vicdanını rahatsız eden bir şey var. Allahualem onun X i terk etmesi gerektiği düşünülür. Zira dinin hayata dair tüm emirleri nihayetinde döner dolaşır ahlaka bağlanır. Avam için bunu tartmada vicdandan başka bir aracı da yoktur. Vicdanı rahatsız olduysa onun tek yol göstericisi bu fetvayı terk etmesini söylüyor demektir.</p>
<p>Kelime-i şehâdet getirip İslam’la şereflenen Vâbisa, Resûl-i Ekrem’e iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sordu. Peygamberimiz (sav), üç parmağını birleştirip Vâbisa’nın göğsüne dokundurarak şöyle cevap verdi: &#8220;İyilik, gönlünü huzura kavuşturan ve içine si­nen şeydir. Kötülük ise insanlar sana fetva verseler bile, gönlünü huzursuz eden ve içinde kuşku bırakan şeydir&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[III]</sup></a></p>
<p>Nihayetinde bu incelememizden sonra görünen odur ki Islama girmek de Müslümanca yaşamak da kolaydın Aslında denilebilir ki &#8216;İslam kolaydır, felsefe ve hukuk zordun Doğal olarak İslam felsefesi ve İslam hukuku da zordur&#8221; Tüm hukuk sistemlerinin ve felsefi eserlerinin kompleks olması doğal karşılanırken başına İslam gelince &#8220;konuyla hiç ilgilenmeyenlerin dahi anlayacağı bir felsefe ve hukuk&#8221; beklentisi pek sağlıklı durmuyor. Ortalama in­sanları bunlarla mükellef kılmak da doğru değildin</p>
<p>Hâsıl-ı kelâm, eğer bir bilgiden herkes mükellef olacaksa, o bilgi ya herkesin bildiği ya da herkesin bilebileceği bir bilgi olmalıdır. Yukarıda anlattığımız usul ve füru meseleleri normal bir dindar için öğrenilmesi zaruri işler değildin Biz sadece &#8220;Mezhepler ne­dir ve neden vardırlar?&#8221; sorusuna cevap vermek için usul ve füru meselelerini anlattık.</p>
<p><strong>Mezheplerin Gerekliliği Meselesinin Bugün Gündemde Olmasının Sebebi Nedir?</strong></p>
<p>Aslında bunun bir tarihi arka planı var. İslam&#8217;ın güçlü olduğu çağlarda mezheplerle ilgili bu tarz soruların sorulduğuna pek denk gelmiyoruz. O dönem telif edilen kitaplarda &#8220;Mezhepler neden var?&#8221; sorusuna cevap verme çabasına da rastlamıyoruz. Eğer o günlerde bu tarz meseleler gündemde olsaydı muhakkak kitaplar üzerinde etkisini görürdük.* İşin aslı o dönemlerde yaşa­yan Müslümanlar için mezhepler gayet olağan şeylerdir. Bu itira­zın Müslüman ülkelerde neşvünema buluşu çok yakın tarihlere dayanır. Hatta günümüzde bu bir soru olmaktan çıkmış ve mez­hep karşıtı modernist akımlar dişe dokunur bir kalabalığa ulaş­mıştır. Peki neden dün değil de bugün?</p>
<p>Kültür tarihi açısından bazı faktörlerin burada devreye girdi­ğini söylemekte fayda var* Müslümanlar yenildiler ve kültür artık Batı&#8217;dan gelen bir şeye dönüştü. İster istemez sosyal ya da pozitif bilimleri Batılı kaynaklardan okumak zorunluluğu ortaya çıktı. Bu durum sadece Müslüman coğrafyada değil dünyanın tama­mında bir Avrupalılaşma ve Avrupalı gibi düşünme fenomeni do­ğurdu. Doğal olarak tepkisel bir şekilde Batı düşmanlığı yapan insanların bile zihinlerine gömülü yazılım olarak “Batıya göre dü­şünme” alışkanlığı yerleştirildi.</p>
<p>Batı zihni ise her zaman ak-kara düzleminde düşünmeye yat­kındır. Farklılığa ya da belirsizliğe toleransı çok zayıftır. Thomas Bauer bu farklılık ve belirsizliğe tahammül edebilme olgusunu “müpheme tolerans” kavramı ile ele alır, incelemesinde İslam me­deniyetinin müpheme toleransının çok yüksek olduğundan söz ettikten sonra onu Ortaçağ Batı medeniyetiyle ve modern me­deniyetle mukayese eder. Sonuç olarak İslam medeniyetini hem Ortaçağ Batısından hem de modern medeniyetten daha fazla müpheme toleranslı bulur. İncelediğimiz konuda biz Bauer in bu tahlilini teyid eden bir örnek olduğu kanaatindeyiz. Neden Batı medeniyeti müpheme daha toleranssız?</p>
<p><strong>Hiyerarşik Din ve Hiyerarşik Olmayan Din</strong></p>
<p>Mezheplerin varlığı daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan­ların düşündükleri ve düşüncelerini ifade edebildikleri her yerde kaçınılmazdır. Aslında&#8217; mezhepsizlik” mezhebi, dinle ilgili “Bilgi olarak kapalı kalan hiçbir nokta yok. Akıl yürüterek ihtilaf ede­bileceğimiz hiçbir şey yok, her şey belli ve apaçık.” şeklindeki ka­bulü zımnen içermeksizin var olamaz. Bu İslam medeniyetinde benzeri görülmemiş bir toleranssızlık durumudur. Zira İslam me­deniyetinde bilgi katî ve zannî olarak ikiye ayrılır. Zannî bilgiler işlevsel görülmekle beraber zannîlikleri vurgulanır. Burada farklı zanlar üzerinden yapılan çıkarımlar birer sapıklık örneği olarak görülmez. Oysa &#8220;mezhepsizlik” mezhebine göre her şey apaçıktır. Her bilgi katı bilgi gibidir. Sanki Allah kulaklarına her daim neyi düşünmeleri gerektiğini söylüyormuşçasma fikirlerinden emindir ler. Bu modern bir düşünme biçimidir ve zihin kodlarında Batılı bir telakki yatmaktadır. Bunu gerekçelendirecek olursak&#8230;</p>
<p>Hristiyanlık hiyerarşik bir dindir. Bunun anlamını kavramak Batı ile aramızdaki farkı, İslam İle diğer dinlerin farkını anlaya­bilmek için çok kritik önemi haizdir. “Hiyerarşik diri&#8217; denilince insanlar meseleyi genellikle kendi hayatlarından kıyasla anlamaya çalışıyorlar, örneğin “Ben falan âlime soru soruyorum, o bana soru sormuyor, bu da hiyerarşidir? gibi bir anlayış ortaya çıka­biliyor. Burada hiyerarşi ile kastettiğimiz şey Kilisenin hata et­mez, yanılmaz, günah işlemez bir kurum olmasıdır. Dolayısı ile Kilisenin emri Tanrının emridir. İslam&#8217;da hiçbir âlim ya da ku­rum böylesi bir pozisyonda değildir. Eğer Kilise, Tanrının emrini ifade ediyorsa bir Hristiyan için müphem noktalar büyük ölçüde azalır. Çoğu mesele “Tanrının emrine uygun olanlar ve olmayan­lar** biçiminde keskin bir ayrıma kavuşur.</p>
<p>Oysa İslam*da bir mesele ortaya atılır. O mesele ile ilgili âlim­ler envai çeşit görüş ortaya koyarlar. Nihayetinde usulüne uygun yapıldığında hepsi içtihaddır. Hiçbirinin Allah&#8217;ın emri olup ol­madığı kesin değildir. Burada çok geniş bir müphemlik var. Bu müphemi tolere eden din ve dindarlar var. Hatta bazen şaka yollu şöyle konuşmalar olur :</p>
<p>“Hocam falan işin hükmü nedir?”</p>
<p>“Bu konuda 8 farklı görüş var?</p>
<p>Soruyu soran sitemkâr bir şekilde: “Yahu hocam# hangi me­seleyi sorsam 4 görüş var 5 görüş var diyorsunuz* Sizin görüşü­nüz nedir?”</p>
<p>Zaten içtihadın varlığı ve onaylanması, hiyerarşik dinlerin ya­pısını bilenler için inanılmaz bir olgudur. Ben diğer dinler içeri­sinde içtihad benzeri bir sistem bilmiyorum. Belki Yahudilikte vardır, ancak onu da istediğim düzeyde araştırmış değilim. Fakat dinler tarihinde adına &#8220;din” denilen örgütlenmelerin çoğu hiyerar­şik yapılardır. Bu yapılarda Kilise kutsaldır, dini yorum da onun tekelindedir. Doğal olarak kutsal Kilise hin yorumları da kutsal­dır. Din böylesi yapılarda tepeden aşağı olarak dikte edilir. &#8220;Ben başka bir usulle anlıyorum.” sözü anlamsızdır. Zira Kilisenin ka­nonu esastır.</p>
<p>D<strong>inî Yorum Tekeli</strong></p>
<p>Dinî yorum tekeli aslında daha iyi anlaşıldıkça bu fark net­leşecektir. örneğin Yunan aristokrasisi ve daha birçok aristokra­tik sistemde soylu sınıfının din ile ilişkisini iyi anlamak gerekir. Aristokratlar yargılama hakkını ellerinde bulundurdukları gibi, yasanın kaynağı sayılan dinî metni yorumlama işi de onlarm te­kelindeydi. Batı Ortaçağında Kilise ile aristokrasi arasındaki pa­ralellik ve birliktelik bu açıdan da okunmalıdır. Bu yüzden bur­juvazinin aristokrasi karşısında galip gelmesi, bu hiyerarşik dini de etkiledi. Burjuvazi sadece aristokrasiyi değil bu hiyerarşik dini de hedef tahtasına koydu. Çünkü aristokrasi ile Kilise, et ve tır­nak gibi birbirine geçmişti.</p>
<p>Galilenin Katolik kilisesi ile yaşadığı problemin temelinde de sanıldığının aksine Güneş merkezli evren teorisinden çok Galilenin Incil’de bu teorinin bulunduğunu iddia etmesi yat­maktaydı. Galile’ye göre kutsal kitap ile bilim çatışmaz ve birbi­rinin kolay anlaşılmasını sağlardı. Incil’den Güneş merkezli ev­reni çıkarmaya çalışması Kilisenin yorum tekelini zayıflatıyor ve bu da Kilisenin Incil’i hatalı yorumladığı imasını içeriyordu. Hakeza Protestanlık tartışmalarının temelinde de kutsal kitabı Katolik kilisesinin yorumlama tekeli vardı. Örneğin Kopernik devrimine ilk karşı çıkanlar sanıldığının aksine Katolikler de­ğil Protestanlardı. Luther ve diğer Protestan okullar bu teorinin kutsal kitaba muhalif olduğunu iddia ediyorlardı. Bunu bugün en softa dindarlık şekli olarak görünen kutsal kitabın lugavî yorum­larından bilim çıkarma metodu ile yapıyorlardı. Katolik kilisesinin konuya engizisyon ile dahil oluşu ise kiliseler çatışması dönemine denk gelmesinden kaynaklanıyordu. Kuhn&#8217;ün isabetli bir şekilde ifâde ettiği gibi normalde Katolik kilisesi bu konularda görece daha müsamahalıydı. Ancak kilise çatışmaları döneminde Protestanlar bu konuda softalık yaptığı için, Katolikler <em>“Biz</em> de az dindar de­ğiliz.” refleksi ile engizisyonu devreye soktular. Peki tarihi açıdan neden Protestanlar ve reform aydınlık kaynağı gibi lanse edildi? Burada söylemin bu biçimde şekillenmesinde, Protestanlığın hi­yerarşik dinin ve dolayısı ile aristokratlarının gücünü azaltarak burjuvaziye hizmet etmesi meselesi yatmaktadır.</p>
<p>Engizisyon, reform, ruhban sınıfı, aforoz, feodalite gibi Batı kül­türü içerisinde ortaya çıkan kavramların başka toplumlara yansıtıl­ması yaygın ve önemli bir entelektüel hatadır. Avrupa-merkezcilik diyerek ifade edilen bu okuma biçiminde dünya Avrupa&#8217;nın bü­yük hali olarak hayal edilir. Avrupa tarihinde olan kavramlar ışı­ğında tüm dünya anlaşılmaya çalışılır. Bu temayülü eski Batılı fi­lozoflarda görebileceğimiz gibi yakın döneme kadarki kültürü de domine etmiştir. Örneğin Kant, çocukların şımarıklığı ile il­gili bir çıkarım yaparken &#8220;Fransa, Almanya ve Ingiltere’de böyle, o halde çocuk denilen varlık böyle bir varlık.” cinsinden akıl yü­rütür. Başka coğrafyalar onun nazarında yok gibidir. Iş, kültü­rün ve dinin kavramlarına gelindiğinde de aynı temayülü gör­mek zor değildir.</p>
<p><strong>İslam&#8217;da (!) Feodalite, Aforoz,</strong><strong>Engizisyon, Ruhban Sınıfı, Reform</strong></p>
<p>Batı feodalitesinin kurumlarını ve bunların özelliklerini bu­rada dört başı mamur bir şekilde anlatmak yeni bir kitap yazmayı gerektirin Ancak işaret edeceğimiz ufak tefek noktalar okuyu­cuya fikir verecektin</p>
<p>Derebeylik sistemi denilen siyasi yapıda, tarımsal üretim yapan ve kendi başına bir güç erki olan aristokratlar yönetimdedir. Bu aristokratlar yüzyıllarca toprağı ve insanları yönettikleri için &#8220;soylu” olmuşlardır. Krallar da bu sistemde &#8220;eşitler arasında birinci” ola­rak soylular arasından seçilmiş bir soyludur. Merkezi otorite çok güçlü değildir. Osmanlıya gelindiğinde ise çok güçlü bir merkezi otorite mevcuttur. Hatta Osmanlının, çağdaşı Avrupalılar tara­fında eleştirilme biçimine bakıldığında genellikle merkezi otori­tenin güçlü olmasından dem vurulur. Bu dönemde Batı siyasi ör­gütlenmesi ile Osmanlı arasında çok ciddi farklar olduğu açıktır.</p>
<p>Osmanlı da Batı&#8217;daki kuramların muadillerinin varlığını, kül­tür tarihi anlatımları için ispat etmeye teşne mukallit entelektüel (!) tabakamız mevcuttur. Hatta Osmanlı aristokrasisi kavramı da kullanılır. Ben Konya ya da Yozgat’ta hiçbir aristokratın kendisini merkezi yönetimden korumak için inşa ettirdiği bir şato görmedim. Konyalı ya da Yozgatlı bir soylu da görmedim. Gerçekten bu kav­ramları kullanmak bizim tarihimizi anlamak için uygun mudur?</p>
<p>Örneğin aforoz tabiri tekfirle eş anlamlıymış gibi kullanılır. Tekfirle aforoz gerçekten aynı şeyler midir? Gazzâlî Ibn Sina’yı tekfir etti. Zaten Meşşâî filozoflar da Gazzâlî görüşündeki in­sanlar hakkında ucu tekfire çıkacak lafızlar kullanıyorlardı. Peki Gazzâlî Ibn Sînâ’yı tekfir edince ne oldu? Gazzâlî’den sonra ona tarihsel olarak yakın ilk büyük kelamcı Fahreddin Râzî’dir deni­lebilir. Râzî, Ibn Sînâ’dan nakilde bulunurken hangi lafızları kul­landı? &#8220;Bu kâfir dedi ki&#8230;” mi? Hayır. &#8220;Eş-Şeyhu’r-Reis dedi ki&#8230;’’ Tam olarak kullandığı ifade buydu. Denilebilir ki müteahhit dö­nem kelam çalışmalarına Ibn Sînâ&#8217;nın etkisi Gazzâlî’den fazladır.</p>
<p>Şimdi tekfir ile aforoz gerçekten aynı şey midir? Siz beni tekfir ederseniz, ben de sizi tekfir edebilirim» Kilise beni aforoz ederse ben de Kiliseyi aforoz edebilir miyim? Hiyerarşik din ile İslam arasındaki farkı anlayabilmek için bu noktaları doğru anlamak önemlidir» Çeyrek çepelek okumuşlarımız İslam âlimleri ile ilgili konuşurken &#8220;ruhban sınıfı” tabirini kullanmayı severler. Sanki bu­rada bir hiyerarşi varmış gibi Batı kilisesine ait kavramlarla bizi anlatmaya çalışırlar.» Ruhban sınıfı Kiliseye ait bir öğedir» Bunlar sıradan insanlar değillerdir.» Biz Müslümanlar &#8220;Ben Gazzâlî ye ka­tılmıyorum»” diyebiliriz.» Ancak Ben Kiliseye katılmıyorum»” diyen bir Hristiyan, yanılmaz ve hata etmez bir kuruma yanılgı ve hata nispet etmiş olur» Kilise Tanrının iradesini temsil ediyorsa &#8220;Ben Kiliseye katılmıyorum»” diyen kişi &#8220;Ben Tanrıya katılmıyorum»” demiş olur. Batı tarihindeki sistematik yobazlık ve softalığın hi­yerarşik din ile ilişkisini işte bu yüzden dikkatli okumak gerekir.»</p>
<p>Yorum tekeli olmayan bir din olan İslam&#8217;da reform yapılması gerektiğini savunanları muhakkak görmüşsünüzdür.» Luther ve Katolik kilisesi kavgasını burjuvazi tarihçilerinden okumuşlar­dır. Vardıkları sonuç ise şudur: &#8220;Batı, Kilisenin tahakkümünü kırarak aydınlığa ulaştı, o halde biz de Protestanlar gibi olmalı­yız, hadi reform yapalım!” Oysa bizde Kilise gibi bir otorite za­ten yok, âlimlerimizin yorum tekeli yok; Protestanların metin yorumlama biçimi kaba bir ham softanın okuma şeklinin aynısı, çok daha tahammülsüz ve kısıtlayıcı. Bu entelektüel ezberlerden varılan sonuç nedir? Hiçbir şeyi anlayamamak ve sığ konuşma­larla aydın olduğunu zannetmek.</p>
<p>Bunları söylediğinizde ruhban ile âlim, tekfir ile aforoz ara­sında birkaç analojik benzetme kurup İslam’da da Kilise olduğu sonucuna varmaya çalışırlar» Bu çaba şuna benzemektedir: &#8220;Atlar aslında kedidir çünkü ikisinin de dört ayağı var.”</p>
<p><strong>Dinî Görüşlere Tolerans</strong></p>
<p>Bu anlattığımız hiyerarşik din telakkisi anlaşıldıktan sonra mezheplerin gereksiz olduğu hakkındaki görüşlerin bugün niçin bu kadar yaygın olduğu sorusunun cevabı belirginleşmiş olacak­tır. Batı kafası ak-kara denkleminde düşünmeye alışkındır. Din denilen şey &#8220;hiyerarşinin bildirdiği/Tanrının iradesine uygun olan&#8221; ve &#8220;hiyerarşinin reddettiği/şeytanın iradesine uygun olan biçiminde kategorize olmuştur.</p>
<p>Batı tarihinde de Ortodoksluk, Katoliklik gibi mezhepler var­dır elbette, ancak bu mezheplerin ortaya çıkışı ait oldukları gü­ruhtan farklı düşündüklerini söyleyen bireyler tarafından oluş­muş değildir. Hiyerarşiler arası çatışmalarla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bunlar birer Kilise kavgasından ibarettir. Bu mezhepler ile İslam tarihindeki mezheplerin alakası dahi yoktur. Denilebilir ki İslam&#8217;da fıkıh konusunda sayısız mezhep vardır. Bunlar içeri­sinde bazıları entelektüeller ve halk tarafından tutulmuş, fetvalar bu görüşlerle verilmiştir. Böylelikle bu mezhepler bugüne kadar ulaşmıştır. Gazzâlî <em>İhyada</em> bunu açıkça anlatır. Batı da ise hiye­rarşiler arasından bir hiyerarşi seçmek söz konusudur.</p>
<p>Bu sebeple Ortodoksluk ve Katoliklik arasındaki ilişki ile Eş&#8217;ârîlik ve Mâturîdîlik arasındaki ilişkinin neredeyse benzer hiç­bir yönü yoktur. Osmanlı genel anlatımda Mâturîdî bir devlet ola­rak ele alınsa dahi Eş’ârî geleneğin en büyük âlimlerini sinesinde barındırmıştır. Eş&#8217;ârî müelliflerin eserleri medreselerde okutul- muştur. Hâkezâ yine Osmanlı içerisinde kelam ekollerinden çok farklı olan Ekberîlik gibi nazariyatçı sûfî görüşler de oldukça yay­gındır. Bu âlimler birlikte yaşar ve tartışırlar. Alimler arasındaki ilişki hiyerarşik değil dehle dayalı bir ilişkidir. Örneğin İslam ta­rihinde Mutezilenin önemli isimlerinden birisi olan Eş&#8217;ârî&#8217;nin&#8221;Ben mezhebimi değiştiriyorum, artık Mutezile değilim? dedik­ten sonra Eş ârîlik mezhebinin oluştuğunu görebilirsiniz,</p>
<p>İslam dünyasında din sahasındaki bu geniş fikrî hürriyet, di­nin toplumda temsiliyet bulma miktarını artırmıştır. Batı toplu- munun seküler ve dindar olarak iki katmandan oluşması gayet doğaldı. Zira dinî olan ve olmayan ayrımı hiyerarşi sayesinde doğ­rudan yapılabiliyordu. Oysa İslam dünyasında birine dinî açıdan doğru gelmeyen tavır, başkasına göre dine uygun gelebiliyordu. Toplumun sosyolojik katmanlarının tamamına uygun bir din te­lakkisi bulmak zor değildi. Zaten bunun için çaba harcamak da gerekmiyordu, toplumun o kesimi o dinî anlayışa kendiliğinden yöneliyordu. Aslında İslam tarihindeki mezheplerin sosyoloji ile olan ilişkisi oldukça ilginçtir. Toplum sosyolojisi, kendisine uy­gun gördüğü mezhebi tercih etmiş gibidir. Örneğin Hanefîlik, Mâturîdîlik, Mutezile, Meşşâîlik ve tasavvufun bazı kollarının Mevâlî denilen Arap olmayan kimseler arasında daha yaygın ol­duğu bilinmektedir. Hakeza Eş’ârîlik, Şâfiîlik, Hanbelîlik gibi ekollerin Araplar arasında görece daha yaygın olduğu da söylene­bilir.</p>
<p>Gerçekten dinin değişik sosyolojik katmanlarda temsil edile­bilmesi önemli bir husustur. Tekirdağ da sahil kasabasında yaşa­yan birisi ile Kırşehir’in bozkırında yaşayan birisinin hayat tarzları birbirinden çok farklıdır. Genellikle dinî anlayışları da farklıdır. Bu farklı yaşam dinamiklerine uygun dinî telakkileri barındıra­bilmek için geniş bir dinî spektrum oluşması önemlidir. Tarihte İslam fikriyatının bu spektruma müsaade etmesi &#8220;dindar ve sekü­ler” kırılımının oluşmasını büyük oranda engellemişti. Bugün ge­linen noktada kültürdeki Batı dominasyonu hem kendisini dindar olarak tanımlayanların kafasında hem de kendisini seküler olarak tanımlayanların kafasında bu kınlımı sertleştirmektedir. Dindar Din benim elimdekidir, diye düşünürken seküler de &#8220;Hayır, ben onu istemiyorum, demektedir. Doğal olarak ak-kara sınıflamala­rının tarihte yol açtığı sosyolojik değişimler bugün de devam edi­yor. Bizce bunların tamamı modern ve Batılı telakkiden kaynak­lanma noktasında ortaktır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Herhangi bir konuda mezheplere ayrılmak kaçınılmaz bir durumdur.</p>
<p><strong>2.</strong>Eğer mezhepler olmasın istiyorsanız ya insanların düşün­mesini ya da düşündüklerini ifade etmelerini engelleme­niz gerekmektedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Mezhepler genel tanımlamalardır. Alt kollarda aynı menheç üzere olan âlimlerin de ihtilaf ettikleri konular vardır.</p>
<p><strong>4.</strong>F<u>ıkıh</u> mezhepleri fetva kitapları değil usullerden oluşur. Aynı usullerle materyale yaklaşıp farklı sonuçlar çıkarılabilir/ çıkarılmıştır.</p>
<p><strong>5.</strong>En basit dinî meseleler dahi usul ekseninde en önemli so­rulara kadar uzanan silsileler oluşturur. Bu yüzden kelam ve usul ilimleri en tepedeki ilim dallarıdır.</p>
<p><strong>6.</strong>Normal insanlar tüm bu usul meselelerini incelemekle mü­kellef değildir. Din, nihayetinde Allah a kulluk ve güzel ah­laktır. Ancak İslam felsefesi ya da İslam hukuku hakkında konuşmak isteyen birisinin bu alanların zorluğu konusunda sızlanması çok doğru olmayacaktır. Zira felsefe ve hukuk her yerde zordur.</p>
<p><strong>7.</strong>Bu sorunun bugün ortaya çıkması kültürümüzdeki Batı nosyonunun bir yan etkisidir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 2,syf:11-130</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><strong>[2]</strong></a> Dougias Giancoli, <em>Temel Bilim ve Mühendislik için Fizik,</em> Ankara. Palme Yayınevi.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[III]</a> Dârimî, <em>Büyü, 2.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/">Mezhepler Neden Var?Dinde Tek Doğru Yok Mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Mezhep Nasıl Doğar?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-mezhep-nasil-dogar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-mezhep-nasil-dogar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 09:33:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Mezhep Nasıl Doğar?]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24154</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mezheplerin, &#8220;kurucularının&#8221; isimleriyle anılması zaman zaman &#8220;kurucu imam&#8221; sonrasındaki fukahanın mezhep içi faaliyetlerinin öneminin gözden kaçırılmasına yol açmaktadır. Oysa mezhep dediğimiz kurumsal yapı, yalnızca &#8220;kurucu imam&#8221;ın ictihadlarına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Mezhebin, &#8220;kollektif bir çabanın ürünü&#8221; olduğunu anlamak, mezhebin nasıl doğup kurumsal kimlik kazandığı sorusuna cevap vermeyi gerektirir. Mezhep kelimesi fıkıh ve usul literatüründe biri dar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-mezhep-nasil-dogar/">Bir Mezhep Nasıl Doğar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24210 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865-300x144.jpg" alt="" width="440" height="211" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865.jpg 702w" sizes="(max-width: 440px) 100vw, 440px" /></p>
<p>Mezheplerin, &#8220;kurucularının&#8221; isimleriyle anılması zaman zaman &#8220;kurucu imam&#8221; sonrasındaki fukahanın mezhep içi faaliyetlerinin öneminin gözden kaçırılmasına yol açmaktadır. Oysa mezhep dediğimiz kurumsal yapı, yalnızca &#8220;kurucu imam&#8221;ın ictihadlarına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Mezhebin, &#8220;kollektif bir çabanın ürünü&#8221; olduğunu anlamak, mezhebin nasıl doğup kurumsal kimlik kazandığı sorusuna cevap vermeyi gerektirir.</p>
<p>Mezhep kelimesi fıkıh ve usul literatüründe biri dar biri geniş olmak üzere iki anlamda kullanılır:</p>
<p>Dar anlamda mezhep, sahabe döneminden itibaren ictihad kabiliyetine sahip olan bir âlimin fıkhî bir meseledeki görüşünü ifade eder. Bu anlamda fıkıh kitaplarında &#8220;Hz. Ömer&#8217;in bu konudaki mezhebi şudur&#8221; vb. ifadelere rastlanır. Usul eserlerinde sahabî görüşlerini ifade etmek üzere kimi zaman &#8220;kavlü&#8217;s-sahabî&#8221; kimi zaman da &#8220;mezhebü&#8217;s-sahabî&#8221; ifadesi kullanılır.</p>
<p>Geniş anlamda mezhep ise temelinde kurucu bir imamın ictihadları bulunmakla birlikte sonradan kurumsal bir kimlik kazanan yapıya verilen isimdir.</p>
<p>Tarihte pek çok müctehid gelip geçmiş olmakla birlikte bunların görüşleri kurumsal bir yapıya bürünememiş, zaman içinde sünnî muhitte yalnızca dört imamın görüşleri kurumsal yapıya bürünmüştür.</p>
<p>Bu dört mezhep, şu dört unsuru tamamlamış olduğu için günümüze kadar gelen kurumsal yapılara dönüşmüşlerdir:</p>
<p><strong>1. Akademik unsur:</strong></p>
<p>Fıkhın bütünü hakkında görüş belirten &#8220;karizmatik&#8221; bir &#8220;kurucu imam&#8221;, bir mezhebin akademik alt yapısını teşkil eder. Tarihte ilk defa Ebu Hanife fıkhı bir bütün olarak ele alıp tasnif etmiş, bablara ayırmış, sistematik hale getirmiştir.</p>
<p><strong>2. Pedagojik unsur:</strong></p>
<p>Kurucu imamın görüşlerinin öğrencileri tarafından tedvin edilip yazılı hale getirilmesi, imamın vefatından sonra bu görüşlerin eğitim-öğretim faaliyetlerine konu olması, bu ilk malzemelere dayalı olarak yenilerinin üretilmesi mezhebin kurumsal kimlik kazanması için zorunludur. Pedagojik unsur, genellikle kurucu imamın ilk ve ikinci nesil öğrencileri tarafından gerçekleştirilir.</p>
<p><strong>3. Metodolojik unsur:</strong></p>
<p>İmam tarafından ortaya konulan, öğrencileri tarafından yazılı hale getirilen malzemenin sonraki ulema tarafından dinde meşru kabul edilen edille-i şer&#8217;iyye ekseninde temellendirilmesi, bu temellendirmenin alt yapısı olan &#8220;fıkıh usulü&#8221;nün ortaya konulması, mezhep içi işleyişte bir kargaşaya meydan vermemek adına &#8220;fetva usulü&#8221;nün tespit edilmesi, mezhebin dağınık haldeki binlerce ictihadının belirli üst kurallar altında toplanması işin metodolojik boyutunu oluşturur. Metodolojik unsur, mezhep içinde sonraki nesiller tarafından gerçekleştirilmiştir. Özellikle dört mezhep açısından hicrî IV. ve V. asırlar, metodolojik temellerin atıldığı dönemledir.</p>
<p><strong>4. Sosyolojik unsur:</strong></p>
<p>Mezhebin toplum nezdinde sağlam bir temele oturması için mezhebin görüşünü benimseyen ulemanın başta müftülük, kadılık, valilik vb. siyasî görevlerde yer alması, mezhebin görüşlerinin eğitim öğretiminin aksatılmadan devam ettirilmesi işine kaynak sağlamak üzere vakıflar tesis edilmesi, eğitim-öğretimin bilfiil gerçekleştirilmesi amacıyla medreseler kurulması işin sosyolojik unsurunu oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Bütün bu unsurlar, bize tarihte nasıl olup da bazı imamların görüşlerinin mezhepleşerek günümüze geldiğini, diğer bazılarının ise gelemediğini net olarak ortaya koymaktadır. Bu, görüşleri mezhepleşen imamların diğerlerinden daha üstün olmasından dolayı değil, izah edilebilecek sosyolojik, metodolojik, pedagojik bir takım sebeplerden kaynaklanmaktadır. Elbette bütün bunların gerisinde takdir-i ilahîyi de unutmamak gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong> Mezhep dediğimiz yapıyı sadece bir âlime indirgeyerek küçümsemek, buz dağının suyun üzerinde görünen kısmına bakarak hüküm vermekten farksızdır. Mezhep, asırlara yayılmış kollektif bir çabanın ürünüdür. Mezhep uleması,farklı zaman dilimlerinde farklı kıtalara yayılmış, farklı ırk, dil ve kültürel şartlar altında aynı usul etrafında birleşen bir koloni gibi kollektif hareket etmektedir. Mezhep fikrine karşı çıkmak, on asırlık bu kollektif çabayı yok sayıp heder etmektir. Vallahu a&#8217;lem.</p>
<p>Soner Duman &#8211; Usul Yazıları,SYF:327-329</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-mezhep-nasil-dogar/">Bir Mezhep Nasıl Doğar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-mezhep-nasil-dogar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezheplerin Kurucu İmamlarının Ümmet İçin Önemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-kurucu-imamlarinin-ummet-icin-onemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-kurucu-imamlarinin-ummet-icin-onemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 09:31:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezheplerin Kurucu İmamlarının Ümmet İçin Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24152</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hanbelî fıkhının en önde gelen âlimlerinden Muvaffakuddin İbn Kudâme (v. 620), kendi mezhebi yanında diğer mezheplerin görüşlerini de delilleriyle birlikte ele aldığı muhteşem eseri el-Muğnî’nin girişinde mezheplerin kurucu imamlarına yönelik mükemmel bir bakış açısı ortaya koyarak şunları söyler: *** Yüce Allah, rahmeti, lütfu, kuvveti ve kudretiyle, kıyamete kadar bu ümmetten bir grubun hak üzere kalacağını, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-kurucu-imamlarinin-ummet-icin-onemi/">Mezheplerin Kurucu İmamlarının Ümmet İçin Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24210 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865-300x144.jpg" alt="" width="446" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mezhep-imamlari-170865.jpg 702w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></p>
<p>Hanbelî fıkhının en önde gelen âlimlerinden Muvaffakuddin İbn Kudâme (v. 620), kendi mezhebi yanında diğer mezheplerin görüşlerini de delilleriyle birlikte ele aldığı muhteşem eseri el-Muğnî’nin girişinde mezheplerin kurucu imamlarına yönelik mükemmel bir bakış açısı ortaya koyarak şunları söyler:</p>
<p>***</p>
<p>Yüce Allah, rahmeti, lütfu, kuvveti ve kudretiyle, kıyamete kadar bu ümmetten bir grubun hak üzere kalacağını, onları terk edenlerin kendilerine hiçbir zarar veremeyeceğini garanti etmiştir. Onlar, imamlarına ve fakihlerine uydukları için Yüce Allah da onların varlığını devam ettirmiştir.</p>
<p>Allah, bu ümmetin âlimleri ile olan ilişkisini, önceki ümmetlerin peygamberleri ile ilişkisi gibi kılmış, her bir tabakada fakihler içinden kendilerine uyulan, görüşlerine başvurulan imamlar var etmiştir.</p>
<p>Bu ümmetin selefi içinde önde gelen âlimler var etmiş, İslam’ın temel taşlarını onlar vâsıtasıyla döşemiş, problemli hükümleri onlar vâsıtasıyla vuzuha kavuşturmuştur.</p>
<p>Onların ittifakları [bağlayıcı] bir hüccet, ihtilafları ise geniş bir rahmettir.</p>
<p>Kalpler onların haberleri ile dirilir. Mutluluk onların izinden gitmekle elde edilir.</p>
<p>Sonra bunlar içinden bazılarını seçerek onların kadir ve makamlarını daha da yükseltmiş, onların isimlerini ve mezheplerini bâki kılmıştır. Hükümler onların görüşlerine dayanır, Müslüman fukaha onların mezheplerine dayanarak hüküm verir.</p>
<p>(İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire: Mektebetü’l-Kahire, 1968, I, 3-4)</p>
<p>***</p>
<p>İbn Kudâme’nin kaleme aldığı şu kısa ifadeler, ümmet için imamların, fakihlerin ve mezheplerin ne anlam ifade ettiğini ortaya koyması bakımından son derece önemli ve açık hususlar barındırmaktadır. Bu pasaj bize ne gibi sonuçlar îma ediyor? Bundan ne anlamamız lazım?</p>
<p><strong>1.</strong> Yüce Allah, bu ümmeti “insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet” ve “vasat ümmet” olarak nitelemesinin bir sonucu olarak, her dönemde ümmetinden bu nitelikleri hak edecek kimseleri var ediyor. Rabbimizin ümmetimiz üzerinden rahmeti, lütfu ve inayeti eksilmemiş, kıyamete kadar devam edecektir.</p>
<p><strong><em>2.</em></strong> Şu kâniatta her şeyi bir takım sebeplere bağlı olarak var eden Allah, ümmetin doğru yolda bulunma sebebi olarak da Rabbanî âlim ve fakihleri tayin etmiştir. Bu bağlamda mezheplerin kurucu imamları en başta isimleri zikredilmesi gerekenler arasında gelmektedir. Ümmet içinde söz konusu âlimlerin isimlerinin ve görüşlerinin öne çıkmasında kaderin parmağını görmezden<br />
gelmek, tarihi sırf yatay boyuttan izlemek, dikey boyutu ıskalamak anlamına gelir.</p>
<p><strong>3.</strong> İslam âlimlerinin geçmiş ümmetlerin peygamberlerine benzetilmesi onların &#8220;masum&#8221;, &#8220;günahsız&#8221; ya da &#8220;vahiy alan&#8221; kimseler olmaları anlamında olmayıp &#8220;peygamberlerin vârisi&#8221; olmaları hasebiyledir. Rabbimiz geçmiş ümmetlere peygamberler vasıtasıyla doğru yolu gösteriyor, bir peygamberin vefatı sonrasında başka bir peygamber gönderiyordu. Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;den sonra kıyamete dek yeni bir peygamber gelmeyecek, ancak Rabbimiz ümmete yol gösterme işini âlimler-fakihler vasıtasıyla icra edecektir.</p>
<p><strong>4.</strong> Fukahanın ittifak ettiği hükümler herkesi bağlayan bir delildir. Onların ihtilafları ise ümmet için bir rahatlık, esneklik ve genişlik sebebidir.</p>
<p><strong>5.</strong> Âlimler arasında ihtilafın varlığını kabul etmek, aynı zamanda farklı görüşlerin tabi karşılanması gerektiğini, bir delile dayalı olarak itiraz hakkının baki olacağını da ima eder. Bu durum, âlimlerin “yanılmaz” ve “kutsal” olmadığını da gösterir.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p>İslam ümmetinin selameti, âlimlerini-fakihlerini ve onların görüş ve eserleriyle dokunmuş olan ilim mirasını / geleneği “yok sayan” veya “kutsayan” bir bakış açısıyla değil, ittifaklarına uyan, ihtilaflarında ise rahmet olduğunu bilen bir bakış açısıyla hareket etmesine bağlıdır. Âlimler, kulluğumuzu nasıl yapacağımızı öğreneceğimiz kimselerdir, kendilerine kulluğumuzu arz edeceğimiz kimseler değil. Vallahu a’lem.</p>
<p>Soner Duman &#8211; Usul Yazıları,syf:343-345</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-kurucu-imamlarinin-ummet-icin-onemi/">Mezheplerin Kurucu İmamlarının Ümmet İçin Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-kurucu-imamlarinin-ummet-icin-onemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamda İçtihad ve İcmâ&#8217;nın Lüzumu Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 13:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İctihadın Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda İçtihad ve İcmâ'nın Lüzumu Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Dört Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16369</guid>

					<description><![CDATA[<p>İSLÂM DİNİNİN KAYNAĞI ALLAHIN KİTABI İLE HADİSLER OLDUĞU HALDE İCTİHAD İLE İCMÂA DA LÜZUM GÖRÜLMESİ HAKKINDA Şurası hiç unutulmamalıdır ki, İslâm dini gerek usulü olan yüce inançları, gerek teferruât kabilinden olan diğer hükümleri itibariyle Kur&#8217;ân ve Peygamber efendimizden rivâyetle sâbit olan hadîslerden alı­nıp öğrenilmiştir. Bu yüce kaynakların dışında bir dînî hüküm bulmak mümkün de­ğildir. Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/">İslamda İçtihad ve İcmâ’nın Lüzumu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/ictihad-562x330/" rel="attachment wp-att-16370"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16370" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330.jpg" alt="" width="562" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330.jpg 562w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/ictihad-562x330-300x176.jpg 300w" sizes="(max-width: 562px) 100vw, 562px" /></a>İSLÂM DİNİNİN KAYNAĞI ALLAHIN KİTABI İLE HADİSLER OLDUĞU HALDE İCTİHAD İLE İCMÂA DA LÜZUM GÖRÜLMESİ HAKKINDA</strong></p>
<p>Şurası hiç unutulmamalıdır ki, İslâm dini gerek usulü olan yüce inançları, gerek teferruât kabilinden olan diğer hükümleri itibariyle Kur&#8217;ân ve Peygamber efendimizden rivâyetle sâbit olan hadîslerden alı­nıp öğrenilmiştir.</p>
<p>Bu yüce kaynakların dışında bir dînî hüküm bulmak mümkün de­ğildir. Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında İslâm dininin tamamlanmasına dair kaydedilen âyetin kesin delâletiyle Kur&#8217;ân ve hadîsin, bütün İlâhî hüküm­lerin açıklanmasını üzerine almış olduğu bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Fakat asıl inanılması gereken şeyler bir srnırla çevrili olup açıkça veya açıklığa yakın derecede bu kısmı ifâde edecek kadar sözler imkân dairesinden uzak değildir. Ama bu hükümlerin teferruâtını açıkça veya açıldığa yakın bir şekilde ifâde etmek istesek, büyük ciltleri doldura­cak kelime ve ibârelere lüzum görülürdü. Bu maksadı sağlamak birden bire mümkün olamazdı. Çünkü zamanın olaylarının değişmesiyle hüküm­lerin teferruâtı da değişmektedir.</p>
<p>Artık Kur&#8217;ân ile hadîsler, doğru inanç esaslarının yeteri kadarını ve teferruât hükümlerinin umûmî kısmını açıklayıp, geri kalan teferruâtı, dolayısiyle ifâde eden kâidelere işâret ettiler. Binâenaleyh îslâm dininde muhtaç olunan İlâhî hükümlerin hepsi de Kur&#8217;ân&#8217;la hadislerde toplanmış bulunuyor.</p>
<p>Bu toplanış açıkça değilse işâret yoluyla tamamlanıyor. Burası hiç şüphe götürmez. Çünkü fıkhın ana kâidelerinin dayanağı tamamen ki­tap ve sünnettir.</p>
<p>Fakat dinin hükümlerinin hepsini dînî delillerden anlayıp çıkar­mak, ümmetin fertleri için mümkün bir şey olmadığındandır ki, bu iki büyük asıldan hükümler çıkarabilmek için Allah, iki yol belirtti. Üm­metin bütün fertlerine dinin hükümleri bu şekilde açıklandı.</p>
<p>Bu iki yoldan biri, Muhammed ümmetinin ittifakı (icmâ), yani bir devirde bulunan kâfi ilim sahiplerinin, dînî bir hususta birleşmiş bu­lunmasıdır. îslâm dini, ümmetin icmâının delil olduğuna hükmediyor ve yanlışlık veya sapıklık olmak ihtimalini kabul etmiyerek böyle bir kurtuluş yolunun dışına çıkanları sapık sayıyor. Gerçekten, îslâm mil­letinin ilim ve ictihâd sahipleri bu konudaki başvurdukları kaynaklarını açıklamasalar da böyle bir hükmü Kur an ve hadîs metinlerinden anla­mış oluyorlar ki, aralarında ittifak bulunuyor.</p>
<p>Diğeri, din bilginliği derecesine ulaşarak Kur&#8217;ân ve hadîslerden hüküm çıkarmaya muktedir olanların ictihad etmeleridir. Zira ümmet içinde fazilet ve olgunluğu görülenlere Allah bu makamı vermiş ve muktedir olmaları sebebiyle ictihadda bulunmalarım emretmiştir.</p>
<p>Şu halde onlar bu iki yolla kitap ve sünnetten hüküm çıkarmaya tam bir gayretle çalıştılar da müslüman fertler bu sayde dinlerinin hü­kümlerini dînî metinlerde açıkça anlatmaya muhtaç kalmadılar ve ibâ­det, muâmele, cezâ ve âdâb konularında lüzum görülen İlâhî hükümleri eksiksiz olarak buldular.</p>
<p><strong>MUTLAK ÎCTÎHÂD HAKKINDA KABUL EDİLEN ŞART VE VASIFLARIN NEDEN ÎBARET OLDUĞU</strong></p>
<p>İslâm âlimleri, bir şahsın ictihad derecesine ulaşarak, Allah’ın ve Peygamber&#8217;in sözlerinden hüküm çıkarabilmesi için gereken şart ve va­sıflardan bahsedip onları ittifakla, şu 4 maddede topladılar:</p>
<p><strong>1</strong>-Kur’ân’ın lügat ve dînî mânâlarını bilmek. Lügat mânâsını bil­mek de, kelimelerin ve ifâdece hususiyetleri bakımından terkiplerin mâ­nâ ve delâletlerini bilip kavramakla olur.</p>
<p>Bu da kitap ile sünnetin dili olan arap dilinin kelimeleri ve asıl mânâları kendisiyle bilinen Lügat bilgisi, arapça kelimelerin binâ ve sıgalarının durumlarını bildiren Sarf bilgisi, cümle meydana getirirken de bu kelimelerin durumlarını, irab ve binâlarının, cümlede meydana ge­len mânâlara nasıl delâlet ettiğini bildiren Nahv ilmi, arapça kelimelerin durumun gerektirdiği şekle uymasını icab ettiren hal ve vasıfla­rını bildiren Maânî ilmi, bir tek mânâyı çeşitli yol ve üslûblarla ifâde etmeyi bildiren Beyân ilmi v.s. yi iyice öğrenmekle meydana gelir.</p>
<p>Bu ilimleri gerek çalışıp öğrenme yoluyla ve gerek kendi kendine bilsin. Nitekim eski müctehidler, yani ashâb ve tâbiîler, bu ilimlerin kitaplar halinde yazılmasından önce, kendi kendilerine onları biliyor­lardı.</p>
<p>Din yönünden olan mânâları bilmek de, dînî hükümlerde tesirli bulunan mânâ ve sebepleri bilmekle olur.</p>
<p>Meselâ:&#8221;Yahut sizden biriniz ayak yolun­ dan gelirse&#8221;(Nisa,43;Maide,6) âyetinde «kâit» ten maksat, abdesti bozan şeyler olup, bu hükmün sebebinin de canlı insanın bedeninden pislik çıkması olduğunu bilmek lâzımdır.</p>
<p>Yine Usûl-ü Fıkıh İlminde kaydedilip açıklanan Kur&#8217;an’ın kısımla­rını bilmek de gerekir ki, bunlar hâs, âm, müşterek, mücmel, müfesser, muhkem, mutlak, mukayyed, sarî, kinâye, zâhir, nass, hafî, müşkil, müteşâbih, dâl bi&#8217;l-ibâre, dâl bi&#8217;l-işâre, dal bi’l-iktizâ, dâl bi&#8217;d-delâle, mefhûm-i muteber, muktezâ&#8217;yı emir ve nehy v.s. den ibâret olup, din ilimlerinin en büyüğü olan Usûl ilminde bunların mâhiyet ve hükümleri tafsilâtlı olarak incelenmiştir.</p>
<p>Bu kısımların hakikatlerini bilmek de kâfî olmayıp, nerede ve na­sıl kullanıldıklarını da belirtmek gerektir. Meselâ: Şu kelimenin hâs ve bunun âm veya müşterek olduğunu ve hangisinin nâsih, hangisinin mensûh bulunduğunu bilmek ve bu şekilde her âyet ve hadîsin hangi kısım­lara dâhil olduğunu kestirerek hükümlerini tatbik etmeye muktedir ol­mak şarttır.</p>
<p>Neshedenle neshedileni farkedebilmek için metinlerin ilk ortaya çık­tığı tarihleri bilmek gerekir ki, önceki ile sonraki fark edilebilsin. Bu yönleri bilmek şüphesiz ki, mânâları bilmekten ayrıdır.(Binâenaleyh bu da başka bir şart teşkil eder.)</p>
<p>Gerçi kabul edilen şart, bir hükmü ararken başvurulabilecek dere­cede dînî delillerin yerlerini bilmekten ibârettir. Yoksa her zaman on­ları ezberde tutmak şart değildir. Yine Kur&#8217;ân&#8217;dan İlâhî hükümleri bil­meye dair olan âyetleri bilip kavramak kâfîdir.</p>
<p><strong>2-</strong>Hükümleri ilgilendiren hadîsleri bilmektir. Bu da hadîslerin me­tinlerini kaydedip onların gerek lügat ve gerek dînî mânâlarını bilmek ve Kur&#8217;ân&#8217;a dair zikredilen kısım ve nevileri hadîslerde de farketmek, aynca her hadîsin bize geliş yolunun tevâtür, veya şöhret veya âhâd şekliylejni olduğunu kavramakla olur.</p>
<p>Bu sonuncu şart ise, hâdîsleri rivâyet eden zatların cerh veya ta&#8217;- dîl (red veya kabul) edilmelerine dair durumlarını bilmeye dayanıyor.</p>
<p>Bu cerh ve ta&#8217;dîl ilmi pek geniş bir ilim olup, sahîh tarihleri bil­mek sâyesinde meydana gelmiştir. Ancak müctehidlerle hadîsin kaynağı bulunan Hz. Peygamber arasındaki zaman uzamış ve râvîlerin durum­larının bilinmesi zorlaşmış olduğu için son zamanlarda hadîs ilminde güvenilen hadîs imamlarının makbul kitaplarda kaydettikleri cerh ve ta&#8217;dilleriyle yetinmek doğru olur.</p>
<p><strong>3</strong>-Kıyâs kâidelerini bilmek. Yani müçtehidin hüküm çıkarmaya varacağı yollan bilmektir. Bu ise o kâide ve yolların şart, hüküm ve kısımlarını kavrıyarak makbul olan ve olmıyanları birbirinden ayırdet-ekle olabilir.</p>
<p>Usul kitaplarında bu kâideler tamamen açıklanmıştır. Fakat gere­ken kabiliyeti elde edebilmek için çok çalışmak lâzımdır.</p>
<p><strong>4-</strong>İcmâ’ları makbul olan din bilginlerinin icmâ ve ittifakları ile kararlaşan mesele ve maddeleri bilmelidir ki, ictihâd sırasında böyle bir icmâa aykırı hükme varılmış olmasın.</p>
<p>Müçtehidin iman ve adâlet vasıflarının şart kılınacağı da bilinmek­tedir. Bu husus açık olduğu için sözü burada uzatmaya hâcet yoktur.</p>
<p>İşte bu şart ve vasıflara sahip olan zat, Kur&#8217;ân ile hadîslerden hüküm çıkarmaya kalkışabilir ve îetihâda müsâit olmıyanlar da böyle bir zâtı taklid edip ona uyarak, onun anlayıp çıkarmış olduğu hüküm­lerle amel edebilir.</p>
<p>Sünnet âlimleri arasında her konuda Allah katında hak olan hüküm bir olup, fazla olmuyorsa da, hüküm delili gizli olduğu durumlarda yanılan müçtehid mazur sayılır. Hattâ sıkıntı ve yorgunluk ecrini ka­zanacağı da müjdelenmiştir. Çünkü üzerine vâcip olan şey, gücünün yettiği kadar gayret göstermekten ibâret olup, onu da tamamen yerine getirince hesaba çekilecek bir tarafı kalmıyor. Doğru hükme varan müctehıdler ise iki kat ecir kazanırlar.</p>
<p>Ama doğru sonuca götüren delil pek açık olduğu halde müçtehid içtihad için gerekli gayreti harcamazsa cezayı hak edeceği şüphesizdir.</p>
<p>Eski devirde bazı müçtehidler tarafından diğerleri hakkında bazı içtihad konularında vukubulduğu rivâyet edilen ayıplama, o konuda ayıplayınca doğru delilin pek açık olması şeklinde yorumlanabilir. Yok­sa delilin gizliliği halinde her iki tarafında da mâzur olduğu şüphe götürmez.</p>
<p>Fakat bu mâzurluk, teferruat konularındaki ictihadlardadır. Çünkü bu hususta zannın kuvvetli gelmesi kâfidir. Ama akâid usûlünde ara­nan, kesin delillerden hâsıl olacak kesin bilgi olduğu için itikad husu­sunda yanılan müçtehidler hiç de mâzur görülmezler. Aksine, hataları nisbetinde küfür veya sapıklığa düşerek cezalandırılırlar.</p>
<p>Doğru görüş olmak üzere îslâm dininde, özetleme delille de olsa, delillerden hüküm çıkarabilen bir kimse, bunu bırakıp da inanç konu­sunda başkasım taklîd ediverse, kattâ o taklîd ettiği zât îmâm-ı A&#8217;zam da olsa yine günahkâr olur.</p>
<p>Binâenaleyh îslâm dininde bunların astronomi veya jeolojide tanın­mış bir kimsenin sözünü taklîd ederek, elde kesin delile benzer bir da­yanak yok iken, İslâm&#8217;ın değişmez bir inancına veya tevâtür derecesine ulaşmış dînî kesin bir delile aykırı insanca meyl etmelerine ne kadar şaşılsa azdır. Bunun aslı da koyu câhillikten başka bir şey değildir. (Böyle câhillikten Allah korusun.)</p>
<p>Gerçi dînî delillerimize aykın düşen bir astronomi veya jeoloji gö­rüşü kesin bir delille isbat edilebilse, o durumda te&#8217;ville ikisinin arasını birleştirmeye lüzum görülür. Fakat yukarda açıklandığı gibi bu, olsa olsa bazı açık mânâlı deliller hakkında olabilir. Kesin ifâdeli bir dînî delili­mizin aksini isbât edebilmek mümkün değildir.</p>
<p>Buraya kadar ictihâd hakkında geçen sözlerimiz hep mutlak icti­had hakkındadır ki, Sadru&#8217;ş-Şerîa&#8217;nın Kitâbü&#8217;t-Tenkîh’i ile onun hâşi- yelerinden, fakat açıklama için tarafımızdan bazı kelimeler eklenmiştir.Ama mukayyed ictihad, ki, bazı hûsûsî konularda olan ictihaddır, burada ona dair sözümüz yoktur.(Çünkü yukarda geçen şartların tamamen onda kabul edilmiyeceği şüp­hesizdir.)</p>
<p><strong>TEFERRUAT KONULARINDA İSLÂM MEZHEBLERÎNİN ÇOKÇA OLUP, KİMİSİNİN ORTADAN KALKARAK YALNIZ DÖRT MEZHEBİN KALMASININ HİKMETİ VE BU MEZHEB SAHİPLERİNİN BİRBİRİNİ SAPIK SAYMIYARAK ARALARINDA ESASEN İTTİFAK BULUNMASI</strong></p>
<p>Bu arzedilenlerden müslümanlar arasındaki mezheb farklarının aslı anlaşılmış olur. Binâenaleyh Islâm cemâatlerinin bir kısmı îmâm-ı A&#8217;zam Ebû Hanîfe Nu&#8217;mân b. Sâbit&#8217;e, diğerleri de îmâm-ı Mâlik b. Enes, îmâm-ı Muhammed b. Îdrîs eş-Şâfiî ve îmâm-ı Ahmed b. Hanbel&#8217;den birine tabi olmaktadırlar. (Allah onlardan razı olsun.)</p>
<p>Çünkü bunların her biri mutlak ictihad derecesine ulaşarak îslâm dininin kaynağı bulunan Kur&#8217;ân ve hadîs metinlerinden hükümler çıka­rırlar, ictihadlarının eriştiği ve bilgilerinin ulaştığı şekilde hüküm verir­lerdi. Hepsi de tam araştırmayı ve doğru metodu elden bırakmıyordu.</p>
<p>Artık bu imamlara tabi olan (dört mezhebden) müslümanlar, îs­lâm dininin teferruât hükümlerine dair anlayıp çıkardıkları şeyler ile amel ediyorlar ki, hepsinin bu taklîd etme ve tabi olmada isâbet etmiş olmaları il<u>e Allah</u> ka<u>tında</u> kurtuluşa erecekleri şüphesizdir. Zira Allah,müctehidlere ictihad etmeyi emrettiği gibi diğer mü&#8217;minlere de mutlaka bir müctehide tabi olmayı emretmiştir.</p>
<p>«Eğer bunu bilmiyorsanız, Tevrât ve İn­cil âlimlerine sorun.» (Nahl,43;Enbiya,7) âyeti bu iddiâya delildir.</p>
<p>Allah’ın dininde ilim ehli ancak müctehidlerdir.</p>
<p>Bu dört mezhebin birini taklîd edip ona tabi olanlara diğer mez­hebe tabi olanların durumu sorulacak olsa, ictihad şartlarını tamamlamış bir müctehidi taklid etmiş olmaları sebebiyle hak mezhebde bulu­nup, kurtuluşa ereceklerini söylerler.</p>
<p>Bu dört zattan başka İslâm&#8217;ın ilk devirlerinde ashâb, tâbiîler ve diğer din büyüklerinden daha pek çok müctehidler vardı. Fakat bunla­rın görüş ve mezheblerini tevâtür veya diğer sağlam ve doğru bir yolla nakledecek tarafları çoğalmadığı için mezhebleri ortadan kalktı, gitti. Yalnız dört mezheb imamı olan zatların bu son zamanlara kadar sağlam ve makbul yollarla mezheplerini nakleden büyük âlimler bulunarak her birinin mezhebi tanındı, kaybolmaktan da kurtuldu.</p>
<p>Bu mezheblerin taraftarları birbirini sapıklık ve fıskla suçlamaz, hiç ayıplamaz. Her mü&#8217;minin, büyük imamlardan birini taklîd edip ona tabi olması caizdir. Hattâ onlardan birini taklîd etmekte bulunan bir zatın, dînî sahîh bir maksatla diğer imamın mezhebine geçmesi de meş­rudur. Bozuk bir maksadla geçtiği anlaşılmadıkça bu hususta hiç bir kimse ayıplanmaz.(1)</p>
<p>İşte ortada dört mezheb bulunmasının sebebi bundan ibârettir. Yani Allah’ın lûtfu ile bu mezheblerin her biri yazılı hale getirilerek onlar hakkında bir çok kitaplar okutulup, her devirde sözlü olarak alınmakta olması, devam edegelmelerine sebep olmuştur.(2)</p>
<p>İslâm mezhepleri arasında tam bir ayrılık olmadığı, müslüman halkın durumlarını bilenlerce gizli değildir. Çünkü daimâ görülüyor ki, birbirlerinden kız alıp veriyorlar. Meselâ: Hanefî mezhebinde olan kimse şafiî,mâlikî veya hanbelî kadını nikâhlıyor. O kadının velileri de bu hususa razı oluyorlar. Hepsinin mescidleri birdir. Yüce halîfeye itaat etmenin, kendilerine vâcip olduğuna ait inançları muhakkaktır. Dince yardımlaş­ma gereği aralarında müşterek olup., namazda birbirlerine uyuyorlar.</p>
<p>Birbirlerini sevmeyip ayıplamayı hissettirecek bir mezheb muame­lesi yoktur. Şâfiî mezhebine geçen bir hanefîye (yukarda saydığını şart­ları gözettiği takdirde) hiç kimse kötü gözle bakamaz.</p>
<p>Gerçi her mezhebin taklidcileri kendi imamlarının sözüne uyarak her ameli ona dayamaktadırlar. Fakat diğer mezhebin gereğince hare­ket etmekte olan dindaşlarını da doğru yola tabi olarak tanırlar.</p>
<p>Kısacası, yaygın olan dört mezhebde bulunan bütün müslüman fert­ler bir tek vücut olup, kıbleleri ve halîfeleri birdir. Durum ve dav­ranışları, anlatıldığı şekildedir. Dinin ana kaynaklarına uygun bulunan bu durum, aralarında kuvvetli bir bağdır.</p>
<p>Bunu bilmiyenler böyle bilmelidirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Cisr – Risale-i Hamidiyye,syf:421-429</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>Usûl âlimlerinin kabul edilen görüşlerine göre, başka bir mezhebe geç­mek hususunda, dinle oynamak derecesine varmamak, yani bir mezhebden diğerine geçen şahsın, kendi akıl ve ilmi veya bir takım güvenilir zatların sözlerine da­yanması sebebiyle en çok ve en derin âlim ve zühd ve takvâca eşsiz sanıp inan­dığı imamın mezhebine geçmesi ve bir müddet sonra eski mezhebine dönmek az­minde bulunmaması ve geçtiği mezhebin bütün hükümlerini benimseyip, bütün mez­hepleri birleştirmekten sakınması şarttır.</p>
<p>Bu durumda en bilgili ve en faziletli olanı bırakıp da böyle olmıyanı taklid etmek, yine sahibinin en üstün olduğunu kabul etmekle beraber görünüşteki bazı çıkarlara yarıyacak bir mezhebe bir müddet için geçmek hiç caiz olmadığı gibi önceki mezhebiyle amel etmenin tesirleri henüz kaybolmadan iki mezhebi birleş­tirmeye sebep olacak bir şekilde diğer mezhebe uymak da caiz olamaz.</p>
<p>Meselâ: Bir kimsenin abdestli olduğu halde, şehvetle bir kadının herhangi bir uzvuna dokunmasından sonra, tesâdüfen burnundan veya bedeninden akan kanla abdestin bozulmamasında şâfiî mezhebini taklîd edip, abdestini yenilemeksizin na­maz kılması caiz olmaz. Çünkü bu şahıs, kadına dokunmakla abdestin bozulmama- sında hanefi mezhebini kabul ve sonra kanın akmasiyle bozulmamasında da şâfii görüşüne dayanıp, iki mezhebin arasını birleştirecek bir amel işlemiş oluyor ki, bu­nun doğru olmasına iki mezhebin de hiç biri elverişli değildir.</p>
<p>İşte başka bir örnek: Bir kimse zorla boşattırılmış bulunduğu eşinin ayrimasında hanefî mezhebini taklid ederek o kadının kızkardeşini nikahladıktan sonra şâhî müftüsünün, bu boşanmanın boşama olmıyacağına hükmetmesi sebebiyle ön­ceki eşine dönmesi caiz olamaz. Meğer ki, İkinciyi boşaya. Yoksa iki kız kardeşi, bir nikâh altmda birleştirmiş olur ki bu, Kur&#8217;ân âyetinin delâletiyle haramdır.</p>
<p>İşte Takrîru&#8217;l-Usûl Kitabının yazan Kemâlüddin b. el-Hümâm’ın ve Amidı ve Ibn-i Hâcib gibi bir çok mezheb büyüklerinin «Amel ettikten sonra taklîdden dön­mek ittifakla bâtıldır.» demeleri bu gibi birleştirmeye sebep olan şekillere yorum­lanır. Yahut da bir mezheble amel edip, ameli tamamladıktan sonra o amelin caiz olmadığı kanâatine vararak diğer mezheble o ameli tekrar etmek şekline göredir. Meselâ: Başının dörtte birini meshederek aldığı abdestle öğle namazını kılan kim­senin sonradan, başı meshetmede tamamını şart koşan İmâm-ı Mâlik&#8217;in görüşünü doğru bulup da o namazı tekrar kılması mânâsızdır. Çünkü bir mezhebe uygun ola­rak bir ameli tamamlamak, hâkimin imzâsı gibidir, bozulmaz.</p>
<p>Ama bugünkü öğle namazını kendi mezhebine göre kılan kimsenin yarın başka bir mezhebin imamını taklid ederek —fakat o mezhebin namazla ilgili bütün hü­kümlerini kabul etmesi şartiyle— kılması, mânâsız bir dönüş sayılmaz.</p>
<p>Şurası da unutulmamalıdır ki, kendi mezhebine göre doğru zannederek ta­mamladığı namazın sonradan ancak diğer mezhebe göre doğru olduğunu anlıyan kimsenin o mezhebin imamını taklîd edip, ona uymuş olduğunu düşünüp de kılmış olduğu <u>nama</u><u>z</u><u>la</u> yetinmesi câizdir. Fakat o mezhebce namazın sıhhatine engel olan bir amel işlemiş olmamak şarttır. Nitekim Fetâvâ-yı Bezzâziye’de kaydedil­diğine göre, îmâm-ı Ebû Yûsuf bir hamamda gusledip cuma namazını kıldıktan sonra o <u>hamamın</u> su deposuna fare düşmüş olduğunu duyunca «îki külle miktarı suyun pislenmiyeceği görüşünde bulunan Medîne âlimlerinin görüşleriyle amel edi- veririz.» deyip, kıldığı namazla yetinmişti.</p>
<p>Külle, büyük küp demektir. îki kulle miktarı su aşağı yukarı 500 Bağdâd rıtlından ibârettir.</p>
<p>Bağdâd rıtlı, îmâm-ı Nevevî&#8217;ye göre 128 1/7 dirhemden ibâret olup, tercih edilen görüş de budur, tam 130 dirhem değil.</p>
<p>&#8221;Su iki kulle olunca pislik taşımaz.&#8221;hadisi Abdullah b. Ömer’den rivâyet edilmiştir. Binâenaleyh, şâfiîlerce bu kadar su, akar su hükmünde olup, üç vasfı değişmedikçe pislenmez. Fakat hanefilerce bu hadîs, te&#8217;vîl edilmiştir ki, bu iddiâya delil teşkil etmez.</p>
<p>Câmi-i Sağır şerhlerine başvurularak işin hakikati anlaşılabilir.</p>
<p><strong>(2)-</strong> Dört imamdan başka tâbiîler ve onlardan sonra ortaya çıkan mücte- hidlerin daha tanınmışları Leys b. Sa&#8217;d el-Mısrî, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Abdurrahman el-Evzâî ve Muhammed b. Cerîr et-Taberî gibi zatlardan ibârettir. Ashâb .arasında ise pek çok müctehidler vardı ki, yazılı mezheblerde onların görüş ve ictihadları esas tutulmuştur.</p>
<p>Çünkü Peygamber efendimiz, Kur’ân’a ve hadîslere tutunmanın lüzumunu açık­ladıktan bir hadîsin sonunda: «Eğer aradığınız bir konuya dair benim sözlerimi bu­lamazsınız ashâbımın sözlerine tabi olunuz. Zira eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Doğru yolu gösterirler.Binâenaleyh herhangisinin sözüyle amel etseniz hidâyete ulaşırsınız. Ashabımda göreceğiniz ihtilâf ise ümmetimin fertleri için rahmetin ta kendisidir.» bu-<br />
yurmuşlardır.</p>
<p>îşte bu hadîs, en hayırlı nesil olan sahâbe zamanından itibaren teferruât konularında âlimler arasında ihtilâf görüleceğine delâlet ediyor.Zira bazı konularda ihtilâfa düşen ashâbın her biri, ilim ve rivâyetle tanınmış bulunduğundan, her sahabenin sözünü tâbiîlerden bir cemâat nakledince, tabiîler ve diğer âlimler arasında da ihtilâf olması gerekir.</p>
<p>Hz. Peygamber ise, böyle bir ihtilâfın bulunup devam etmesine izin vermiş ve razı olmuş, hattâ bunu medhederek, ümmeti hakkında rahmetin ta kendisi olarak kabul etmiştir. Hattâ ümmetini, istedikleri sahâbenin sözüyle amel etmek hususunda serbest bırakmışlardır. Bu durumda fiil ve sözde sahâbenin yollarında yürüyüp onların ictihadları şeklinde devam edegelen müçtehid imamların görüş ve mezhebleriyle amel etmek hususunda da serbest bırakmış olduğu anlaşılır.</p>
<p>Hz. Peygamber, kendi zamanında görülen durum ve olaylar karşısında bile ashâbının birbirine muhâlif olan görüşlerini kabul edip, bu husustan dolayı hiç birini ayıplamazdı.</p>
<p>Buna dâir pek çok meşhur olaylar vardır.</p>
<p>Meselâ: Peygamber efendimiz, Medîne civârında bir kalede oturan Kureyza oğulları ile savaşmak isteyince ashâbına:&#8221;Sizden hiç biriniz ikindi namazını Kureyza oğullarından başka hiç bir yerde kılmasın.&#8221; diye hitâb edince bu emre uymak hususunda sahâbe ihtilâfa düşmüşlerdi.</p>
<p>Şöyle ki: İkindi namazının vakti gereği gibi daraldığı halde Hz. Peygamber&#8217;in böyle yüce bir emrinin bulunması üzerine ashâb iki kısım olarak,bir kısmı ikindi namazının vakti çıkmadan yolda namazlarını kıldılar. Hz. Peygamber&#8217;in maksadı­nın ancak, savaşa erken gelmeye teşvik olup, namazın vaktini geçirmek olmadığı görüşünde bulunarak, emirden çıkardıkları bu mânânın delâletiyle «Ancak Kureyza oğullarında» sözündeki sınırlandırma, hakikî değil, izafidir. Yani «Namazı kılmadan yola çıkınız, demektir, dediler.</p>
<p>Diğer kısım ise, ta akşam vaktinin girişinden sonra Kureyza oğullarının yur­duna varmadan ikindi namazını kılmadılar ve o emirdeki sınırlandırmanın mutlak olarak ifâde ediimesi sebebiyle açık mânânın kasdedildiğini kabul ettiler.</p>
<p>İşte bu şekilde gelişen ihtilâf ve ona dayanan kaza ve edâ fiilleri Hz Pey- gaınber&#8217;e arzedilince bu iki grubun hiç birini ayıplamadı ve fiillerini reddetmedi. Hattâ her birinin kendi anladığı ve çıkardığı hükmü kabul ederek hepsinin içtihad makamındaki çalışmalarının makbul, vazifelerini yerine getirerek bol ecir ve sevaba lâyık ve bozukluk ve eksiklikten uzak olduğuna işâret buyurdular. (Buhâri, K. Salât&#8217;l-Havf, Bâb: 6).</p>
<p>İşin hakikatinin, arzedilen şekilde olduğu anlaşılınca müctehidlerin hiç biri ayıplamaya lâyık olmayıp, hepsinin, hidâyet nuruna kavuşmuş bulunduklarında şüp­he kalmaz. Hattâ Muhammed ümmetinin teferruât hususundaki ihtilâfları, bir çok iyilik ve faydaları içine aldığından dolayı teşekkür edilmesi gerekir……</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/">İslamda İçtihad ve İcmâ’nın Lüzumu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-ictihad-ve-icmanin-luzumu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Sünnîyim ne de Şiî… Sadece Müslümanım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ne-sunniyim-ne-de-sii-sadece-muslumanim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ne-sunniyim-ne-de-sii-sadece-muslumanim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Mar 2016 15:10:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Ne Sünnîyim ne de Şiî… Sadece Müslümanım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10759</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Müslümanların birliği’, ‘ümmetin vahdeti’ gibi nazarî gücünden ziyâde retorik ve sloganik tarafı daha ağır basan lafları pek sık duyuyoruz! Vahim bir ilmî yanlışa işâret etmek, inanca dair ciddî bir sapmaya parmak basmak söz konusu olduğunda, fitne çıkaran, ümmetin birliğine zarar veren her nedense bu yanlışa işâret eden, itikadî bir sapmaya karşı ümmeti îkaz eden taraf [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ne-sunniyim-ne-de-sii-sadece-muslumanim/">Ne Sünnîyim ne de Şiî… Sadece Müslümanım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"></h1>
<div class="entry-content">
<aside class="mashsb-container mashsb-main"></aside>
<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/ne-sunniyim-ne-de-sii-sadece-muslumanim/attachment/180989/" rel="attachment wp-att-10760"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10760" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/03/180989.jpg" alt="Ne Sünnîyim ne de Şiî… Sadece Müslümanım" width="443" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/03/180989.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/03/180989-600x313.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/03/180989-300x157.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></em></p>
<p><em>‘Müslümanların birliği’</em>, <em>‘ümmetin vahdeti’</em> gibi nazarî gücünden ziyâde retorik ve sloganik tarafı daha ağır basan lafları pek sık duyuyoruz! Vahim bir ilmî yanlışa işâret etmek, inanca dair ciddî bir sapmaya parmak basmak söz konusu olduğunda, fitne çıkaran, ümmetin birliğine zarar veren her nedense bu yanlışa işâret eden, itikadî bir sapmaya karşı ümmeti îkaz eden taraf oluveriyor.</p>
<p>‘Bir olmanın’ ne anlama geldiği veya gelmesi gerektiği hususunda dahi bir fikir birliğine sahip olmadığımıza göre tartışmaktan çekinmemize de gerek yok demektir. Ancak usûlünce… Bize ait <em>‘Âdâbu’l-Bahs ve’l-münâzara’</em> literatürünü unutalı hayli zaman oldu. İlm-i hilâfa tahammül edebilecek ufuk, ilm-i cedelin meydanına çıkmaya cesaret edecek cengâver pek kalmadı. Tartışmaktan niçin korkalım? Tartışmayı becerememekten korksak ya… Münâzaranın, mübâhasenin bir edebi var idi. Bu edebe riâyet edildikte, düşüncenin, dar sokaklarda, kuytu köşelerde unutulmuş cevâhire mülâkî olması; hakikatin incecik bir tülün ardından gülümsemesi hiç de uzak değil idi. O hâlde tartışmaktan korkmamalı; tartışma sanatına bigâne kalmaktan korkmalı.</p>
<p>Düşünce zemininde hakkı verilmemiş bir davranışın, bir hareketin veya bir teklifin kıymeti olmadığı gibi, başarısı da yoktur. Öyle ya, niyetsiz ibâdet olmaz. Şu hâlde ‘bir olmadan’ önce ‘bir olmanın anlamı’nı tartışmak zorundayız.</p>
<p>‘Bir olmaktan’ bahsederken neyi kasdediyoruz? Müslümanların akide, fikir zeminindeki ayrılıklarını bir kenara bırakıp birlikte hareket etmesini mi? Yani bir tür aksiyon birliği mi? Peki bu aksiyonun teorisini, fikrî altyapısını kim kuracak? Ya da bir olmak derken ‘bir hâline gelme’yi mi kasdediyoruz? O zaman kimin ‘bir’inde birleşeceğiz? Anlaşılan ‘bir olma’ teklifi bile birçok ihtilafa sebep olacağa benziyor.</p>
<p>İnanç noktasında birleşmemiş yığınların bir arada bulunmaları mümkün olsa bile pek bir kıymet ifâde etmez. Zira her amel bir inancın eseridir. Kur’an-ı Hakim’de devamlı sûrette <em>“iman edip salih amel işleyenler”</em> denmesi câlib-i dikkâttir. Nereye varacağımızı nereye varmak istediğimiz tayin edecektir. Dolayısıyla imanda birlik olmadıkça beraberlikler sûrî, devamsız, dünyevî ve nihayet anlamsız olmaktan öteye gitmeyecektir.</p>
<p>Allah bize ‘müslüman’ ismini verdiğine göre neden kendimizi yanlızca ‘müslüman’ olarak isimlendirmekle yetinip diğer bütün isimleri, lakapları bir kenara bırakmayalım? Tarihin getirmiş olduğu <em>sünnî, şiî, zeydî, eşarî, mâtûridî, hanefî, şâfî, sufî</em> gibi isimlerle niçin ümmeti parçalara, hiziplere ayıralım? Allah bize Kur’an’da <em>müslüman</em> adını vermişse, kimliğimizi ortaya koymak adına ne diye başka isimlere ihtiyaç duyalım ki?!</p>
<p>Ümmetin birliği sadedinde sıkça duyduğumuz ancak hakikâte ve vâkıaya pek temas etmeyen popüler argümanlardan birisi böyle… Tabii siz siz olun, meselenin hakikâtini sözün retoriğine, düşünceyi lafın kalabalığına kurban etmeyin.</p>
<p><strong>İşin özüne nüfûz etme adına biraz kafa yoralım:</strong> İsimlere olan ihtiyacımız, temyiz etmeye olan ihtiyacımızdan neşet eder. Bu sebepledir ki, temyiz ve tefrik etmeye lüzûm duymadığımız bir şeye isim koyma ihtiyacı da duymayız. İki şey arasında mühim bir fark meydana gelirse, tefrik etme ihtiyacı da doğacaktır. Bu ihtiyaç doğduğunda da yeni bir isim doğacaktır. İki şey arasındaki farkın mühim olup olmadığı, bu farkı mülâhaza edenin itibarına kalmıştır. Dolayısıyla bir ismin geçmişte olmaması, ya tefrik ve temyiz edilecek iki şeyin olmamasından; yâhut da bu farkın mühim olmamasından ileri gelir. Farklılıklar çoğaldıkça isimler de çoğalacak; ayırt etme eyleminin itibar cihetleri arttıkça, bir tek isim yeterli hâle gelmemeye başlayacaktır. Babamız Âdem’in bir soyadı yokken artık hepimizin bir soyadı; dedelerimizin bir vatandaşlık numarası yokken bizlerin tam onbir hâneli bir kimlik numarası vardır. Aile ve arkadaş çevresinde hüviyetimiz için sâde ismimiz yeterli olurken, resmî bir dairede artık soyadımız bile kâfi gelmemektedir.</p>
<p>Bunun gibi kendimizi ‘<em>müslüman</em>’ olarak tanımlayacağımız yer ayrıdır; <em>sünnî, şiî</em> diye veya <em>mâtûridî, eşarî, selefî</em> diye tanımlayacağımız yer ayrıdır. Nitekim Allah Teâlâ’nın bizleri <em>müslüman</em> diye isimlendirdiği âyetin siyâkına dikkât edilirse, meselenin Ümmet-i Muhammed ile diğer insanları din bakımından ayrıştırma sadedinde vârid olduğu fark edilecektir: <strong><em>“Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi; babanız İbrahim’in dinine uyun. O önceki kitaplarda da, bu Kur’anda da size “müslümanlar” adını verdi ki, Rasul size şâhid olsun, siz de insanlara şâhid olasınız.” (el-Hac, 22/78). </em></strong>Sözlük anlamı olan “teslim olmak” mânâsı dışında, <em>İslâm/ Müslim</em> kelimesinin Kurân-ı Kerim’de dâima bu ümmet ile ehl-i kitabı, kâfir ve müşrikleri karşılaştırma, ayrıştırma sadedinde kulladıldığı dikkâtli nazarlardan kaçmayacaktır.</p>
<p>Buna göre, kendimizi bir kâfir karşısında tanımlamak mevzubahis ise, “<em>müslümanım</em>” sözünden başka bir cevaba ihtiyacımız olmayacaktır. Fakat müslümanların kendi aralarında birbirlerini “<em>müslümanım</em>” diyerek tanıtmaları, tanımlamaları anlamlı olmadığı gibi fonksiyonel de değildir. Zira isimlendirmenin en esaslı vazifesi temyiz ve tefriktir. Müslümanların gerek geçmişte, gerek günümüzde itikat ve amel hususunda birçok farklı mezhebe, meşrebe sahip olduğu ise tarihî bir hakikâttir. Fark olduktan sonra ismin olmaması farkı ortadan kaldırmayacaktır. O hâlde bu gibi isimler ayrıştırmak için değil; hâsıl olan ayrışmaları tespit etmek için vardır.</p>
<p>Binaenaleyh, söz gelişi bir müslümanın <em>sünnî</em> veya <em>şiî</em> olduğunu beyan etmesi aslında İslam’a ne şekilde inandığını beyan etmesi demektir ki, bu tarz bir beyan gerekli olduğu kadar faydalıdır da… Gereklidir, zira müslümanların birbirlerine karşı samimî olmalarının luzûmunda şüphe yoktur. Samimiyetin en mühim rükünlerinden birisi de açık olmak, neye nasıl inanıyorsa bunu dile getirmektir. Faydalıdır, zira müslümanların kendi aralarında inançlarını gizlemeleri, birbirlerini tanımalarına, sağlıklı bir alâka tesis etmelerine engel teşkil edecektir.</p>
<p>Dolayısıyla insanların <em>sünnî, şiî, eşarî, selefî</em> gibi isimleri alması İslâm’ı nasıl telakkî ettiklerini bildiren önemli birer işâretttir. Bu isimlerin mevcudiyeti, Müslümanları parçalara hiziplere ayıran bir âmil değil, zaten var olan ihtilaflara, farklılıklara işâret eden alâmetlerdir. Bu isimleri kullanmamak ihtilafları ortadan kaldırmayacağına göre; ve bu ihtilaflar ittifaklar kurmakla, siyasî antlaşmalar yapmakla ortadan kalkmayacağına göre herkesin sahip olduğu İslam anlayışını bu gibi isimlerle ifade etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Aksine bu isimlerin gerekli dahi olduğunu rahatlıkla savunabiliriz. Çünkü farkın önemli olduğu yerde farkettiricinin (isim) olmaması problemlere yol açacaktır.</p>
<p>“<em>Ne sünnîyim ne de şiîyim sadece müslümanım</em>” demek her ne kadar kulağa hoş gelse de aslında boş bir sözdür. İsimlerin lafızlarını değil anlamlarını tartışmamız gerektiğine göre; ve dahi <em>sünnî</em> olmak veya <em>şiî</em> olmak kuru bir isimlendirmeden öte bir anlam taşıdığına göre sormamız gereken kritik soru şudur: Bu iki mefhumu iki mefhum yapan şey hakkında ne düşünüyorsun? Söz gelişi, senin benimsemiş olduğun İslam’da Rasulullah’ın sahabesi nerede durmaktadır? Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’den telakkî etmiş oldukları dini, olduğu gibi gelecek nesillere ve varabildiklere her bucağa ulaştıran mübârek bir nesli mi anlatıyor Sahabe? Yoksa bir kaç istisna hâricinde Hz. Peygamber’in vefâtından daha gün geçmeden dinden dönen, Allah’ın kitabını, Rasulullah’ın vasiyetini çiğnemek hususunda hiç tereddüt etmeyen bir hâinler gürûhunu mu? Yahut senin inandığın İslam’a göre, Hz. Ali’nin ve onun neslinden gelen, hata yapmaları asla mümkün olmayan onbir kişinin Rasulullah’ın halifesi olduğuna inanmak, mümin olmanın olmazsa olmaz bir şartı mıdır, değil midir? Bu şıklardan hangisini seçerseniz seçin, kendinizi belli bir isimle adlandırmasanız bile, bazı müslümanlarla aynı düşünmüş; diğer bazılarıyla da farklı düşünmüş olacaksınız. Aynı anda bütün müslümanlarla aynı fikre aynı inanca sahip olmanız mümkün olmadığına göre, siz kendinize sadece müslüman deseniz bile, hakikatte, bir görüşe, bir mezhebe mensupsunuz demektir. Tek farkınız mensup olduğunuz anlayışa bir isim takmamaktan ibâret olacaktır. Şâyet kişi bu gibi meseleler hakkında hiçbir şey düşünmüyor veya düşünmek istemiyorsa, Kur’an ve Sünnet’in bu hususlarda ne dediğini pek önemsemiyorsa, İslâm’ın düşünce sahasındaki tarihî problemleri onu ilgilendirmiyor demektir ki, bu yazı zâten ona hitap etmemektedir.</p>
<p>Din, esasen mensupları arasında itikat bakımından bir ayrılığın meydana gelmesini istemez. Fakat böyle bir ayrılık meydana geldiğinde de bunu görmezden gelmez. Eğer bir din orijinal hâlini muhafaza etmek gibi bir kaygı taşıyorsa –ki hak olduğunu iddia eden her din böyle bir kaygı taşır- İslam’ın itikatta meydana gelecek herhangi bir sapmaya sessiz kalması, göz yumması beklenemez. Nitekim, İslam tarihinde zuhur etmiş birçok itikadî sapmanın değişik fırka isimleri altında titizlikle kayda geçirilmesinde de böyle bir hassasiyet yatmaktadır. Bu itibarla din, her ne kadar ayrışmamayı emretse de, ayrışma vâki olduğunda bunu tescil ederek hatadan sakındırma hususunda son derece ayrıştırıcı davranır. Zira hak dinin haktan fedâkârlık yapmak gibi bir lüksü asla yoktur. Nitekim âyet-i kerimede insanların aynı inanca sahip tek bir ümmet oldukları, sonra farklı ve bozuk inançların ortaya çıkmasına binâen hakem olmak üzere Peygamberlerle berâber Kitapların gönderildiği şöyle haber verilmektedir: “<strong><em>İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile Kitab indirdi ki  ihtilâf ettikleri noktada insanlar arasında hakem olsun” (el-Bakara 2/213). </em></strong>Görüldüğü üzere dinin gönderilmesi insanların ayrılığa düşmesinden sonra olmuş; ayrılık vâki olduğunda hakkı bâtıldan ayırt etmek üzere din gönderilmiş; sonuçta gönderilen dine inananlar ve inanmayanlar olmak üzere insanlar iki esaslı guruba ayrılmıştır. Dolayısıyla insanları mümin-kâfir şeklinde iki ana guruba ayırması bakımından dinin temelde ayrıştırıcı bir fonksiyon icra ettiğini söyleyebiliriz.“<strong><em>Ta ki Allah murdarı temizden ayırsın ve murdarları birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya yığsın ve topunu birden cehenneme doldursun” (el-Enfâl 8/37). </em></strong>Bu ayrıştırmanın temelinde hak-bâtıl hassasiyeti yattığı gibi, dinin, kendi mensupları arasında ortaya çıkan nevzuhur (bidat) oluşumlara karşı takındığı keskin tavırda da aynı hassasiyet bulunmaktadır.</p>
<p>Hâsılı, ister amelî bakımdan olsun, ister itikadî bakımdan olsun, mezhebe mensup olmadan dine mensup olmak ham bir kuruntudan ibârettir. Bu, ancak dinin asıl kaynağı Hz. Peygamber ile arasında tarihî bir mesafe olmayan ilk muhataplar açısından geçerli olabilir. Onlar hakkında dahî mutlak bir imkândan bahsetmek pek zordur. Zaten mezhep kelimesi ‘gidilen yol’ anlamındadır. Eğer din ile aranızda tarihî bir mesafe varsa dinin kaynağına varmak adına bu mesafeyi katedecek bir yola yani mezhebe ihiyacınız var demektir. Din ile bizim aramıza giren zamansal mesafe zorunlu olarak dinî bilgiyi telakki etmede bir metot ortaya koyma ihtiyacını doğurur. İşte bu dini telakkî etme metodolojisi, mezhep dediğimiz şeyin ta kendisidir.</p>
<p><em>‘Ben bir mezhebe mensup olmadan sadece müslüman olmak istiyorum’</em> diyen kişi sadece İslâm’ın 15 asırlık tarihini gözardı etmemekte, âdeta dinin kaynağı ile arasında hiçbir mesafe olmadığını tevehhüm etmektedir. Ya da keşke bunca ihtilaflar yaşanmasaydı da ‘<em>müslüman</em>’ ismi kendimizi tanımlamamıza yeterli olsaydı gibi bir temenni taşımaktadır. Bu temenni elbette hoştur lâkin temenni edince tam edesi geliyor insanın: Keşke insanlar tek bir ümmet olarak kalsalardı da, kimsin diye sorduklarında yalnızca ‘<em>insanım</em>’ demek yeterli olsaydı…</p>
<p><strong>Fikret Çetin</strong></p>
<p><strong>Sahn-ı Semân.org</strong></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ne-sunniyim-ne-de-sii-sadece-muslumanim/">Ne Sünnîyim ne de Şiî… Sadece Müslümanım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ne-sunniyim-ne-de-sii-sadece-muslumanim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2016 13:05:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10168</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din düşünün ki hak din olsun! Bir din düşünün ki Allah’ın gönderdiği son din olsun! Ve yine bir din düşünün ki bütün insanlara gönderilmiş olsun. Bir din düşünün ki kendisine inananlara ‘Sizler insanlar için var edilmiş en hayırlı ümmetsiniz’(Âl-i İmran, 3/110) diye seslensin. Ve bir din düşünün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/">Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"></h1>
<div class="entry-content">
<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/images-102/" rel="attachment wp-att-10169"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10169" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-3.jpg" alt="Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi?" width="465" height="286" /></a>(Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi)</em></p>
<p>Bir din düşünün ki hak din olsun! Bir din düşünün ki Allah’ın gönderdiği son din olsun! Ve yine bir din düşünün ki bütün insanlara gönderilmiş olsun. Bir din düşünün ki kendisine inananlara<em> ‘<strong>Sizler insanlar için var edilmiş en hayırlı ümmetsiniz’</strong>(Âl-i İmran, 3/110) </em>diye seslensin. Ve bir din düşünün ki mensuplarını, sâir insanlar hakkında şâhit olmaları adına en mutedil bir ümmet olma makamına yerleştirsin <em>(el-Bekara, 2/143)</em>. Ve nihâyet öyle bir din düşünün ki; ne idüğü, ne dediği aradan bindörtyüz yıl geçtikten sonra anlaşılabilsin.</p>
<p>Dinimizi yalnız Kur’an’dan almak gerektiğini salık veren; aklına bir türlü sığıştıramadığı hadisleri, postmodern aklının anlayabildiği kadarıyla Kur’an’a arz etmeyi tavsiye eden, kırık-dökük Arapçalı yarım hocalara biraz kulak verirseniz, size anlattıkları İslam’ın yukarıdakinden pek bir farkı olmadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Tereddüt etmenize hiç gerek yok; böyle bir dini, ne söylediğine hiç bakmadan, ne getirdiğini hiç dikkate almadan inkâr edebilirsiniz!</p>
<p>Emevîlerin elinde câhiliye Araplarının şirkine bulandırılan İslam’ın saf akidesi; Abbasîlerin sultası altında tamamen politize edilen İslam’ın âdil hukûku; Osmanlıların mârifetiyle ‘atalar kültü’ne çevrilen İslam’ın tertemiz ruhu, kendi özüne dönebilmek, Hz. Peygamber zamanındaki orijinal hâline geri gelebilmek için, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, şeyhler ve dervişler ülkesi olmayan laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği modern ilahiyatçıların zuhûrunu; fikri hür, vicdânı hür ekran hocalarının çıkışını beklemek zorundaydı.</p>
<p>Recim cezasının bir hurâfe olduğunu, mürtedin öldürülmesinin din hürriyetine uymadığını, el kesme cezasının insanlığa sığmadığını, namaz kılmayanın cezalandırılmasının ibâdet özgürlüğüne ters düştüğünü, kaderin kaçak bir îman maddesi olduğunu, mezheplere uymanın ruhban sınıfını putlaştırmak demek olduğunu, kadının şâhitlikte ve mîrasta erkeğin yarısı olarak muâmele görmesinin eşitliğe aykırı olduğunu; poligaminin aslında ilkel bir pederşâhî toplumun kalıntısı olduğunu, cehennem azâbının sonsuz olmasının Allah’ın merhametine uymadığını, Hıristiyanlar da fenâ insanlar olmadığına göre onları cennetten mahrum etmenin Allah’ın sonsuz rahmetini tekeline almak olduğunu; İslam’ın bu hurâfelerle zinhar alâkasının olmadığını ispat edecek büyük zihinler; Allah’ın dinini ilk indiği gerçek hâline döndürecek yüce zekâlar, uydurulmuş dini kaldırıp, indirilmiş dini bize gökten yeniden armağan edecek Kur’an’a adanmış cins kafalar zâten ancak postmodern çağda; Atatürk’ün Türkiyesi gibi seküler bir habitatta yetişebilirdi.</p>
<p>Böylece İslam’ı orijinal hâliyle anlayabilmek bir Hz. Peygamber devrine, bir de modern Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanmış birkaç şanslı hocasına nasip olabiliyordu. Evet, İslam’ın işte böylesine acayip bir târihi; apaçık olmasına rağmen yalnız indiği zamanda; bir de -ne büyük bir kısmettir ki- şimdilerde İstanbul’da, boğazın mavi sularına nâzır kimi lüks konaklarında yeni yeni anlaşılabilen Kur’an adında bir kitabı vardı.</p>
<p>Son zamanlarda Kuran’ı anlamak kendisine nasip olmuş bu mahzûz şahsiyetlerden birisi de Caner Taslaman… Bilim adamlığı portresine din adamı imajını da monte etmekle ülkemiz şartlarında eşine az rastlanabilecek bir başarıya imzâ atmış; böylelikle ne İslam’dan ne de modernitenin, bilim ve çağdaşlığın insanlığa bahşetmiş olduğu kazanımlardan vazgeçme niyetinde olan yeni nesil Türk vatandaşlarının birdenbire gözdesi oluvermiş; biraz daha geç kalındığı takdirde İslam’la olan bağının âkıbeti hususunda ciddî mânâda endişe edilebilecek kalabalıkların yanmış bağırlarına âdeta su serpmiştir.</p>
<p>Nasıl olmasın ki, ‘körün istediği bir göz; Allah vermiş iki göz’ misâli, millet duygularına tercüman olacak aydın ve modern din hocası ararken, Allah hem de bilimsel konuşanından göndermiştir. O mâdem ki big bang teorisini bilimsel olarak açıklayabilmektedir, bu durumda hangi hadisin mevzu olduğunu da elbette ki o bilir. O mâdem ki kuantum fiziğini, parçacık teorisini, Cern deneyini en iyi bilen müslümandır; şu hâlde Hanefi mezhebi, âyet tefsiri, İslam târihi ve dahi İslam’la alâkalı her ne varsa hepsi ondan sorulur. Bu genç yaşına rağmen, bir yandan bilimsel çalışma ve araştırmalar yaparak profesörlük makamına yükselmekle kalmamış; akademik meşgaleler onu Fıkıh, Hadis, Tefsir, Kelâm, Usûl-u Fıkıh, Felsefe, Târih ve bilumum İslamî ilimlerde uzman olmaktan alıkoymamıştır. Bugüne kadar kendisine tevcih edilen herhangi bir soruya veya soruna ‘bilmiyorum’ cevabı verdiğinin bilinmiyor oluşu da bu kanaati kuvvetlendiren sağlam bir karinedir.</p>
<p>Evet, belki biraz trajikomik ama günümüz Türkiyesi’nde İslam’ın ne olduğunu açıklama işinin, henüz Kur’an’ın orijinal metnini hatasız okumayı beceremeyen hocalara kaldığı acı bir gerçek… Kendisini tipik bir <em>Kur’ancı’</em>dan farklı ve câzibedar kılan tek bâriz tarafı modern bilim eğitimi almış olması olan Caner Taslaman, konuştuğu İslamî ilimlerin hemen hepsinde ferdî okumalar yapmakla elde ettiği genel kültürden öte bir birikime sahip olmadığı her hâlinden belli olsa da, bilim adamı kimliğinin kendisine kazandırmış olduğu pozitif imaj, onu otomatik olarak bu sahaların da uzmanı yapıveriyor. Maamâfih, o bu imajını bilim adamlığına yakışmayan bir üslûpla, uzmanı olmadığı Hadis, Fıkıh, Tefsir gibi sahalarda züccaciye dükkânına giren fil misâli hoyratça kullanıyor. ‘Bilmediği şey hakkında konuşmamak’ gibi Kur’anî bir fazileti benimsemek yerine, imaj uğruna, kendisine sorulan her suâle sahasının en yetkini edâsıyla cevap veren Taslaman’ın devirdiği çamları sayabilmek bile kolay bir iş değil artık.</p>
<p>Hâlbuki insan, Modern Fizik gibi zor sahalarda uğraş vermiş bir bilim adamından, Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi –tıpkı Fizik’te olduğu şekilde- herhangi birisinde ihtisas sahibi olabilmek için uzun bir süre ve ciddî bir özveri gereken İslamî ilimlerde de bilimsel bir tavır sergilemesini bekliyor. En azından <em>tasdik</em>ten önce <em>tasavvur</em>un hakkını vermesini… Yargılamadan önce anlamaya çalışmasını… Fakat o, böyle yapmak yerine hedef tahtasına oturttuğu Hadis, Fıkıh gibi ilimlere, gündemdeki sıcak gelişmelerin yedeğinde mütemâdiyen saldırıyor. İyi derecede yabancısı olduğu bu ilimlere her bulduğu fırsatta çamur atmakla muvazzaf bir militan gibi, görevini bihakkın yerine getiriyor. Bir yandan itibar ve haysiyet pahasına şöhret devşirirken; diğer taraftan kendisini tâkip edenlerin uhrevî vebâlini de yükleniveriyor.</p>
<p>Meselâ, DAİŞ’in yaptıklarından sünneti karalamak için malzeme çıkarabiliyor. Ama iş Kur’an’a gelince akan suların hepsi duruveriyor ve ortalıkta hiçbir problem görünmüyor. Bizce, DAİŞ gibi gurupların hadislerden beslendiğini düşünen Taslaman’ın temsil ettiği bu dogmatik zihniyet biraz daha cesur olmayı başarmalı ve İslam’dan istifâ etmiş mülhid Arapların açık yüreklilikle dile getirdiği gibi <em>“<strong>Müşrikleri nerede bulursanız öldürün</strong>”(et-Tevbe, 9/5)</em> misâli kapı gibi âyetler önümüzde dururken; suçu hadislerde bulmaya çalışmak gibi bir kolaycılığa teşebbüs etmemeli; bu kadar ucuza fikir adamlığı satmaktan vazgeçmelidir.</p>
<p>Kur’an’da yer alan bu tarz mutlak âyetlere gelince onların kendi özel şartlarında anlaşılması gerektiği gibi açıklamalarla durumu idâre etmeye çalışan bu zavallı zihniyet; söz hadislere gelince özel şartları derhal unutup uydurma jokerini hemen masaya koyuveriyor. Evet, âyetlerin özel şartları vardır ama hadislerin özel şartları yoktur. Âyetler birbiriyle veya vâkıayla çatışıyor gibi göründüğünde hemen telif edilebilir; ancak hadisler birbirleriyle veya âyetlerle çatışıyor gibi göründüğünde derhâl çöpe atılır. Çünkü mesele, özel şart meselesi filan değil fırsatını bulmuşken hadislere sataşma kurnazlığıdır.</p>
<p>Benzer bir davranış geçenlerde Diyânet’in -bana göre bir kıllet-ı fekâhet eseri olarak- gâyet nâzik ve hususî bir mesele hakkında fetva neşr ve ta’mim etmek gibi bir tâlihsizliğe imzâ attığında da müşâhede edildi. Mevzu hakkında yeniden hızlı bir okuma yapma ihtiyacı hissetmişe benzeyen Taslaman, bu ülkede en nihâyet devlet bazında yapabildiği kadarıyla dini temsil etmeye çalışan bir kuruma yapılan linç kampanyasına –ki kimlerce yapıldığı herkesin mâlumu- karşı çıkmak yerine âdeta arka çıkmış; yangına körükle gidercesine sosyal medyada <strong><em>“mezhepler ensest ilişkiye kapı açıyor”</em></strong> gibi yavan bir başlıkla paylaşım yapacak kadar kepâze bir üslûbu, oportünist bir tavrı sergilemekten ar etmemişti. Burada da amaç Diyânet yahut da fetvâsı değil; elverişli bir pozisyon bulmuşken mezheplere çatmaktan geri kalmamaktı. Çömez bir ateistin Kur’an’a saldırma mantığıyla Taslaman’ın Hadis ve Fıkıh’a saldırma tarzı arasında muhtevadan öte pek bir fark bulunmuyor. İkisinde de aynı şartlanmışlık, aynı sathîlik, aynı kompleks, aynı acelecilik, aynı heyecan ve aynı amatörlük…</p>
<p><strong><em>“Kuran’da çocuklarınız size haram kılındı diyor; evlilik yoluyla meydana gelsin gelmesin ayırt etmiyor… Şafiî ve Mâlikî nasıl olur da kişinin zina mahsulü çocuğuyla evlenmesini câiz görüyor?!</em></strong><em>”</em></p>
<p>Hukuk’un ve dahi Şeriat’ın diline, yapısına ve felsefesine bu derece yabancı olan bir şahıstan şu meseleye serinkanlı bir şekilde yaklaşmasını beklemek elbette ki hayal olur. Filhakika, problemi kendi nosyonu çerçevesinde tartışsa buna diyecek bir lafımız olamaz! Nitekim Hanefî mezhebi bu hususta Şâfiî mezhebinden farklı düşünür ve konuyu enine boyuna tartışır. Fakat hukûkun, kendisine has normları çerçevesinde ele alınmasının lüzûmunu anlayabilmek için, çift yarık deneyiyle, kuarklarla, higgs bozonlarıyla meşgul olmak yetmez; zahmet edip hukuk metinlerine nasıl yaklaşılması gerektiğine dâir yorumbilimin muhtevasına da az çok âşina olmak icâp eder. İnsan duygularıyla aklını birbirinden nerede ayırması gerektiğini iyi bilmelidir. Her ilmin kendisine has metotları, felsefeleri vardır. Bir limit problemini duygularınızla çözemezsiniz.</p>
<p>Bir hukukî meseleyi vicdânlara atıf yaparak çözmek her zaman doğru netice vermeyebilir. Modern toplumda yetişmiş bir kadının vicdânı –hele biraz da feminist damarı okşanmışsa- Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kadının mîrastan erkeğin yarısı kadar pay almasıyla alâkalı hükmü kabul etmeyebilir. Kezâ, modern kadın, “<strong><em>(Borcu yazmada) erkeklerinizden iki şâhit tutun. Eğer iki erkek yoksa bu durumda râzı olduğunuz şâhitlerden bir erkek ile iki kadını… Ola ki kadınların biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatsın diye…”</em> </strong><em>(el-Bekara, 2/282) </em>âyetini duyunca şâhitlik hususunda erkekle bir tutulmamasını bir türlü içine sindiremeyebilir. Yâhut erkeğin birden fazla eşe sahip olmasına cevaz veren âyet karşısında kadının niçin birden fazla eşe sahip olamadığını sorgulayarak eşitlik talebinde bulunabilir. Aynı şekilde, eşlerin geçimsizliği durumunda son çâre olarak kocanın karısını dövmesine izin veren âyeti işitince, “câmiye gideceğime morçatıya giderim; istemem böyle dini” de diyebilir. Görüldüğü üzere, sınırlarını zabt u tâyin edemeyeceğimiz vicdânlara referansla hukukî meseleleri ele almak birçok yerde problemi çözülmez bir hâle sokacaktır. Oysa hukukun ana gâyesi problem çözmek; anlaşmazlıkları gidermektir. Çoğu kez yanılan, dış tesirlerin altında kalan hissiyat hukuka yön veremez.</p>
<p>Gelin bizler Taslaman’ın vulgarize üslûbunu bir kenâra bırakalım ve meseleyi bir de soğukkanlıca ve insafla ele alarak İmam Şâfiî gibi bir âlimin ne demek istediğini biraz anlamayı deneyelim: Hukuk, kendi sisteminin imkânları ölçüsünde vâkıaya mutâbık hüküm vermeye çalışır. Vâkıadaki bir gerçekliği ispat etmekle, hukûkî bir olguyu ispat etmek birbirinden farklı şeylerdir. Evinize bir hırsız girdiğini ve belli miktarda paranızı çaldığını düşünün. Sizin bu hırsızı görmüş olmanız, o kişinin sizin nezdinizde hırsız olması için yeterlidir. Peki sizin onu görmüş olmanız hukuk katında da o kişinin hırsız adını alması için yeterli midir? Elbette ki hayır. Hâdise mahkemeye intikâl ettiği takdirde hâkim sizin “Gözlerimle gördüm, biliyorum” demenizle yetinmeyecek, iddiâ sahibi olarak sizden delil talep edecektir. Çünkü hukuk delil-ispat sistemi dâhilinde işler. Hattâ dâvânın hâkimi o hırsızı çalarken görmüş olsa bile; kendi gördüğüyle değil; dosyadaki delillere göre karar vermekle yükümlü olacaktır.</p>
<p>Aynı şekilde, bir çocuğun biyolojik olarak size âit olduğunu düşünmeniz, hukûken de o çocuğu size âit yapmaya yetmez. Neseple alâkalı bir dâvâ mahkemeye intikâl ettiğinde, hukuk çocuğun kime âit olduğunu hangi delile binâen tespit edecektir? Şimdiki bilim ve teknik imkânlarının olmadığı bir zamandan bahsettiğimizi unutmayalım. İşte “nesebin hukukî açıdan ispat edilebilmesi nikâhın olması şartıyla mümkündür” derseniz; bir çocuğun vâkıada size ait olmasının, hukûken de illâ ki size âit olmasına yetmeyeceğini pek tabii anlayabilirsiniz. Dolayısıyla size âidiyeti hukûken ispat edil(e)meyen bir çocuk artık sizin çocuğunuz olmayacak; bu hükümden teferru eden evlilik, mîras velâyet ve nafakayla alâkalı birçok medenî hukuk meselesi bu zeminde çözüme kavuşacaktır.<a href="http://sahniseman.org/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/#_edn1" name="_ednref1">[i]</a></p>
<p>Hukuk kendisine has bir felsefe muvâcehesinde işlediği için birçok fizikî delil, hukuk nezdinde delil olarak itibar görmez. Aynı şekilde hukukun itibar ettiği yemin gibi bazı uygulamalar kimi zaman vâkıa ile tetâbuk da etmeyebilir. Bu ayrımdan ötürü mâsum birçok insan hapishânelerde çürürken; birçok câni de sokaklarda rahatça dolaşmaktadır. Bu durum, haddi zâtında hukûkun bir kusuru değil; belki bilgi eksikliğimizden neşet eden beşerî bir problem; insanoğlunun bu fâni âlemdeki yazgısının bir cilvesidir. Problemin can alıcı noktasının insana mahsus bu bilgi eksikliği olduğuna işâret eden önemli bir delil de, Şafiî fukahasının –yaşayan bir peygamberin haber vermesi gibi- kesinlik ifâde eden bir bilgi elde edilmesi durumunda böyle bir evliliğin haram olacağına dikkat çekmiş olmalarıdır. Nitekim İmam Şafiî de (Allah ondan râzı olsun) bu ihtimâle ve bâzı mezheplerin haram görüşünde olmalarına binâen böyle bir evliliği hoş görmediğini velâkin hukuk/fıkıh açısından (nesebin hukuken sâbit olmamasından dolayı) bu tarz bir akdi feshedemeyeceğini de dile getirir. Dolayısıyla, iki kişinin arasında nesep alâkasının ispat edilmediği durumda hukuk, evlenmeye de kanûnen bir engel görememe hususunda mâzurdur. Tıpkı, sizin kesin sûrette hırsız olduğunu bildiğiniz kişiyi yeterli delil bulamadığında serbest bırakıp sizden çaldığı paraları âfiyetle yemesine engel olamamakta mâzur olduğu gibi…</p>
<p>Ama siz sakın Caner Taslaman gibi “Bu ne biçim hukuk! Benim evimden gözlerimin önünde paramı çalan hırsızı cezalandırmadığı gibi, paramı âfiyette yemesine de müsaade ediyor, bırakın bu hukuku Kur’an’a uyalım!” diyerek öfkenize, heyecanınıza yenik düşüp de yok yere hukuku suçlamayın! Yargılamadan önce neyin niçin böyle olduğunu anlamak hususunda biraz emek sarfedin! O zaman fark edeceğiz ki; bizden önce yaşamış bu ümmetin büyük ulemasına, imamlarına, fikir adamlarına öncelikle hürmet duymak; onları ciddîye almak; mahkûm etmeden önce ne dediklerini anlamak için biraz çaba sarfetmek zorundayız.</p>
<p>Öyleyse burada sorulması gereken temel soru şudur: “Kur’an-ı Kerim “evlatlarınız” derken acaba örfî veya lügâvî mânâsıyla kişinin çocuğundan mı bahsetmektedir; yoksa hukukun (şeriatın) ‘çocuk’ ismini verdiği evlattan mı bahsetmektedir?”</p>
<p>Evet, probleme bir ilim adamına yakışır şekilde böyle de yaklaşabilirsiniz; ya da şartlanmış olduğunuz sâbit fikri mutaassıbâne savunma hırsı içinde, itibarını iki paralık etme pahasına da olsa, sağa sola ölçüsüzce saldırmayı da seçebilirsiniz. Bizler birinci yaklaşımı tercih ediyor ve kimseye haksızlık etmemek adına meselenin hakkını vermek gerektiğini düşünüyoruz. Fizikle fazla iştigal etmesinden olsa gerek, olgusal gerçekliklerle itibarî gerçeklikleri birbirine karıştıran Taslaman’ın kimlerle aşık attığına biraz daha dikkat etmesi gerekiyor. Bu ayrımın farkına varamayıp sonra da ensest ilişkiye kapı açtıkları iddiasıyla mezhepleri karalamaya aklı sıra bir gerekçe bulduğunu vehmeden bu kompleksli zihin yapısının; heyecanlı, genç bir ateistin, küçükken kimsesizler yurduna verilmiş iki öz kardeşin, büyüdüklerinde -kardeş olduklarını bilmedikleri bir hâlde- evlenmelerini takdir ederek ensest ilişkiye kapı açan bir Tanrı’yı inkâr etmek için yeterli bir delil bulduğunu zannetmesi karşısında ne diyeceği merak konusudur. İmam Şâfiî’nin meseleyi ele aldığı hukuk felsefesine hiçbir atıf yapmadan, mevzuyu <strong><em>“ensest ilişkiye kapı aralamak”</em></strong> şeklinde ajite etmek, bir bilim adamından değil, ancak orta sınıf bir gazetenin köşe yazarından sâdır olabilir.</p>
<p>Eğer Usûl-u Fıkıh literatürüne göz atabilecek bir altyapısı olduğunu bilsem hakikat-i şeriyye, hakikat-i örfiyye, hakikat-i lügaviyye ve elfâz-ı menkûle’ye dâir bahisleri biraz çalışmasını söyleyeceğim ama heyhât… Ayrıca İlm-i hilâf ve Cedel adıyla mâruf bir ilim de vardır. Bugüne kadar Taslaman bu sahada yazılmış bir tek eser duymuş mudur veya eline bu konuda tek bir kitap alıp okumuş mudur, bilmiyorum. Ancak İmam Şafiî’nin görüşünü reddedeceğim derken güzel ve de basit bir <em>müsâdare</em>hatâsına düştüğüne işâret etmekle yetinelim. Görünen o ki, allâmemizin İlm-i Mantıkla da arası pek iyi değil.</p>
<p>Evet, Caner Taslaman’ın <strong><em>“Kur’an çocuklarla evlenmeyi haram kılıyor, bu kadar basit</em></strong><em>”</em> diyerek düşünmeye bile ihtiyaç duymadan meseleyi on saniye içinde hallettiği yöntem, İmam Şâfiî gibi bir fıkıh ve dil dehâsının aklına bir ömür boyu nasıl gelmez, akıl alır gibi değil! Üstelik Kur’an’ın bu âyeti apaçık karşımızda dururken… Mesele sadece bu kadarla kalsa keşke… İmam Şâfii’den sonra gelen Müzenî, Kaffâl, Sayrafî, Mâverdî, Beyhakî, Şirazî, Cüveynî, Gazzâlî, Râzî, Rafiî, Nevevî, Beydâvî, İzz b. Abdisselam, İbn Dakik, Subkî, Ensârî gibi –Taslaman’ın bir çoğunun adını ilk defa duyuyor olması kuvvetle muhtemel olan- her biri devrinin en büyük fıkıh otoritesi konumundaki bu âlimler yüzyıllar boyunca bu apaçık Kur’an âyetini nasıl olur da bir türlü anlayamazlar? Hayret doğrusu! Ee ne diyelim, aşk olsun size; topunuz bir Caner Taslaman kadar olamadınız.</p>
<p>Oysa bütün ömrünüzü Usûl-u Fıkıh, Nahv, Sarf, Hadis, Lügat, Belagat, Tefsir, İlm-i Hilâf, Cedel, Âdâbu’l-Bahs ve Münâzara gibi boş işlerde harcayacağınıza; hakikat, mecaz, vad’ nakil, tahsis, mutlak, mukayyed, müşterek, izmar, mücmel, müfesser, nas, zâhir, hafi, müşkil, muhkem, müteşâbih, mefhûm, mantûk, âmm, hâs, tenkîh-i menât, takrîr-i menât, işâret-i nas, delâlet-i nas, iktizâ-i nas, mefhûm-u muhâlefet, mefhûm-u muvâfakat gibi saçmalıklarla tüketeceğinize; kendi asrınızın imkânlarına göre suyun kaldırma kuvveti hakkında biraz düşünseydiniz, az da olsa yer çekimi üzerinde kafa yorsaydınız, ısınan havanın niçin yükseldiğini bir kerecik olsun merak etseydiniz, su dolu bardağın içine konulan kaşığın neden kırıldığıyla azıcık ilgilenseydiniz, sonrasında Kur’an’ı açıp okuduğunuzda çocuklarla evlenmenin haram olduğunu hemen anlar ve ensest ilişkiye kapı açmazdınız. Geldiğimiz bu noktada İslam âlemi, Taslaman gibi bir zekâyı ancak bin dörtyüz sene sonra yetiştirebildiğine mi yansın; yoksa bunca yüzyıldır apaçık olan Kur’an’ı bir türlü anlayamamasına mı, bilemiyorum. Ne diyelim, Allah’ın takdiri ve Ümmet-i Muhammed’in mâkus tâlihi…</p>
<p>Gülelim mi ağlayalım mı bilemiyorum… Kur’an üzerinde kafa yoran ilk müslümanın gâliba kendisi olduğunu vehmeden bu haddini bilmez ukalâca tavır, İslâm’ın târih ve mîrasını anlamaya çalışmak konusundaki lâubâliliğiyle, müsteşriklere bile rahmet okutuyor.</p>
<p>Yarım bildiği –belki de hiç bilmediği- Arapçasıyla bu meselelerin klavye başında sosyal medyada iki dakikada çözebileceğinin canlı bir örneğini göstermekle, <em>‘İslam âleminin beklediği Mehdi olabilir mi ki’</em> sorusunu da akıllara getiren bu heyecanlı beyefendi, Şafiî mezhebinin işini bitirdikten sonra Hanefî mezhebine de ayar vermeyi ihmâl etmiyor. Burada konu hakkında Hanefî mezhebine yöneltmeye yeltendiği bayağı itirazlarla ilgilenmeyeceğim. Bunun yerine bu konuda nasıl bir bakışa sahip olduğunu ele veren, kendisiyle şahsım arasında cereyan etmiş kısa bir münâzarayı aktarmakla iktifâ edeceğim:</p>
<p>Bundan birkaç ay önce Fatih Altaylı’nın sunduğu bir televizyon programında dile getirilen iddialara binâen, Faruk Beşer mezkûr programa katılan Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Caner Taslaman üçlüsünün argümanlarını eleştiren <strong><em>“Bir cübbeliye karşı üç cübbesiz”</em></strong> başlığıyla bir yazı kaleme almış; orada bu zihniyetin “<strong><em>Ebû Hanife ne anlar Kur’an’dan</em></strong><em>!”</em> diyebilecek kadar ileri gittiğini söylemişti. Her nedense Taslaman bu ithamı üzerine alınmış ve <strong><em>“programda ne zaman böyle bir şey söyledik”</em></strong>şeklinde bir çıkışla itiraz etme ihtiyacı hissetmişti. Faruk Beşer iddiasında her ne kadar muayyen bir şahsı hedef almamışşa da sanki Abdülaziz Bayındır’a telmih yapar gidiydi<a href="http://sahniseman.org/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/#_edn2" name="_ednref2">[ii]</a>. Her neyse; Taslaman da, Beşer’e cevap sadedinde kaleme aldığı bir yazıda onu açık olmaya dâvet etmiş ve recim cezası, namaz kılmayanın cezalandırılması, mürtedin katledilmesi hakkında ne düşündüğünü îlân etmesini talep etmiş; aklı sıra onu köşeye sıkıştırmıştı.</p>
<p>Şahsen bu açık olma çağrısı üzerine Caner Taslaman’la irtibata geçmiş ve kendisini aynı şekilde açık olmaya çağırmıştım. Sorum çok netti: <strong><em>“İmam Ebu Hanife’nin görüşleri mâlum. Kendisi evlinin zina ettiği takdirde recmedilmesi, mürtedin katledilmesi, namaz kılmayanın hapsedilmesi görüşünde. Buna göre sizce Ebu Hanife Kur’an’dan anlıyor mu?”</em></strong> Bu açık soruma karşılık kendisi lafı dolandırmayı tercih etmiş; <strong><em>“Ebu Hanife ne anlar Kuran’dan demekle bunlara katılmamanın farklı şeyler olduğunu söylemişti.” </em></strong>Ben de ikinci bir defa<strong><em> “mürtedin öldürüleceğini, namaz kılmayanın hapsedileceğini, zina eden evlinin recmedileceğini söyleyen bir insanın size göre Kur’an’dan anlaması mümkün (mü)dür o hâlde?”</em></strong> diye sormuştum. Bunun üzerine<strong><em> “Bana göre kesinlikle mümkün değil. Bu ancak hadis ve fıkhın otoritesini, Kur’an’ın üzerine çıkarmakla mümkün”</em></strong> şeklinde bir cevap vermişti. Son olarak “<strong><em>Bu önermelerden Ebu Hanife’nin Kur’an’dan anlayan bir insan olduğuna inanmadığınız sonucu çıkmaz mı?</em></strong>” diyerek kendisini bunu açık açık söylemeye davet ettiğimde ise cevap vermeyip susmayı yeğlemişti. Evet, Faruk Beşer’e açık olma çağrısı yapan Taslaman aynı dâvet kendisine yapıldığında susmayı tercih etmiş; <strong><em>ben Ebu Hanife’nin doğru bir Kur’an anlayışına sahip olduğunu düşünmüyorum </em></strong>deme cesâretini gösterememişti. Lâkin belli ki, İmam Ebu Hanife’nin Kur’an’dan anladığını pek düşünmüyordu. Peki kendisi İmam Ebu Hanife’nin Kur’an’dan anlamadığı kanaatinde ise şu durumda kime niçin itiraz ediyordu?</p>
<p><strong><em>“Kur’an’a arz edilmemiş Hadis ve Fıkhın insanı perişanlığa götüreceğini</em></strong>” dile getiren Taslaman’ın Kur’an’a bakarak vardığı netice işte böyle bir şey: İmam Ebu Hanife’si, İmam Şafiî’si, İmam Mâlik’i, İmam Ahmed b. Hanbel’i Kur’an’dan anlamayan bir İslam… Ve bu dört câhilin peşine bin ikiyüz senedir takılmış bütün bir ümmet-i Muhammed… Allah’ın “<strong><em>Sizler insanlar için var edilmiş en hayırlı ümmetsiniz</em></strong>” (<em>Âl-i İmran, 3/110</em>) diyerek hitâp ettiği ümmet, Taslaman’a göre umarım bir elin parmaklarından oluşmuyordur… Hangi neticenin perişanlık olduğunun takdirini sizlere bırakalım. Fakat başkası sormasa bile, kişi kendi kendisine sormaz mı acaba diye merak ediyor insan: <strong><em>Mensup olduğum dine benim gibi inanan başka biri var mı?</em></strong>Bunu kendi kendisine hiç sormamış olma ihtimâline binâen biz soralım: Onbeş asırlık târihinde İslam’a senin gibi inanan her asırdan bir kişi sayabilir misin? Ya da daha kısaca söyleyelim: <strong><em>İslam’ı, Kur’an’ı senin anladığın gibi anlayan bir tek sahabî var mı?</em></strong> Yoksa İslam, anlaması târihte ancak sana nasip olmuş bir hak din mi?</p>
<p>Fikret Çetin</p>
<p><a href="http://sahniseman.org/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/#_ednref1" name="_edn1">[i]</a> Bu meseleyi İmam Şafiî’nin Kur’an, Sünnet ve derin bir hukuk felsefesi zemininde nasıl ele aldığına muttali olmak isteyenler için bkz. el-Ümm 5/164 vd</p>
<p><a href="http://sahniseman.org/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/#_ednref2" name="_edn2">[ii]</a> Nitekim o, kendisine yöneltilen bir soru zımnında, mezhep imamlarının Kur’an’la alâkalalarının olmadığını dile getirmişti. Bu konuda Abdülaziz Bayındır’a katılmasam da, korkmadan çekinmeden düşüncesini açık bir şekilde ifâde etmesi sebebiyle kendisini tebrik ediyor; bu hususta kendisiyle aynı fikirde olanları da aynı cesur tavra dâvet ediyorum.</p>
<p>kaynak:http://sahniseman.org/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/">Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siz-hic-gercekleri-bindortyuz-yil-sonra-kesfedilen-hak-din-gormediniz-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dort-mezhebden-birine-taklid-vacib-birinden-digerine-gecis-caizdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dort-mezhebden-birine-taklid-vacib-birinden-digerine-gecis-caizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 14:14:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[4 hak mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir]]></category>
		<category><![CDATA[Müçtehidlerin Mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9448</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Asrı saadette ashabdan her biri,Râsulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğu Kur’an ve hadisle hükmederdi.Kendileri vahyi müşahade ettiklerinden dolayı,karşılarına çıkan herhangi bir hükümle müşkül çekmezlerdi. Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve selem de ümmetin, ashabın arkasında gitmesini emretmiştir.Tâbiîn ve tebei tâbiîn devresinde heva ve hevesler çoğalınca,en itimadlı müctehidlerin arkasında gitmenin vacib olduğu hakkında, Ehli Sünnet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dort-mezhebden-birine-taklid-vacib-birinden-digerine-gecis-caizdir/">Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/652_300_d8760c64.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9449" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/652_300_d8760c64.jpg" alt="Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir" width="425" height="253" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/652_300_d8760c64.jpg 494w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/652_300_d8760c64-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 425px) 100vw, 425px" /></a></p>
<p>Asrı saadette ashabdan her biri,Râsulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğu Kur’an ve hadisle hükmederdi.Kendileri vahyi müşahade ettiklerinden dolayı,karşılarına çıkan herhangi bir hükümle müşkül çekmezlerdi.</p>
<p>Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve selem de ümmetin, ashabın arkasında gitmesini emretmiştir.Tâbiîn ve tebei tâbiîn devresinde heva ve hevesler çoğalınca,en itimadlı müctehidlerin arkasında gitmenin vacib olduğu hakkında, Ehli Sünnet müctehidleri ittifak ettiler.Müctehidlerin bazılarının mezhebleri tedvîn edilmiştir; bazılarının mezhebi tedvîn edilmedi.Tedvîn edilen mezhebler, sened ile zamanımıza ulaşan dört mezhebdir.Ehli Sünnet velCemaatin ittifakıyla dört mezhebden biriyle amel etmek vacibdir.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe Hicri 80’de doğup 150’de; İmam Mâlik 93’te doğup 179’da; İmam Şafiî 150’de doğup 204’te; İmam Ahmed bin Hanbel 164’de doğup 241’de vefat etmişlerdir.Bunlardan sonra İmam Suyûtî’den naklen İmam Şar’ânî’nin Mîzân-ul-Kübrâ adlı eserinde tesbit ettiği üzere, Muhammed bin Cerîr et-Tabarî’den başka müstakil ictihada dava eden olmamıştır.Fakat kendisi de gayesine ulaşamamış ve maalesef mezhebi tedvîn edilmemiştir.Bu dört imamın mezhebleri ulemâ tarafından tedvîn edilmiş; ve zamanımıza kadar mütevâtir sahih senedlerle gelmiştir.Onun için,dört mezhebden birine taklid etmek vacibdir denilmiştir.</p>
<p>Aslında İmam el-Leys bin Sa’d, İmam Süfyan Servî,İmam İshak bin Râhuveyh, İmam<br />
Muhammed bin Cerîr Taberî, İmam Süfyan bin Uyeyne, İmam Abdurrahman bin Ömer el-Evzâi gibi mezheb sahibi olan imamlar da olmuştur.</p>
<p>Ancak bunların mezhebleri, dört mezheb kitabları içinde naklolunmuş; müstakil olarak nakledilmemiştir. Onun için dört mezhebden birine taklid vacibdir dedik.Nitekim Şerh-u Muhtasar-ı İbn-il-Hâcib’de Adud-ul Milleti ved Dîn diyor ki: &lt;&lt;&#8221; Müstakil ictihad mertebesine ulaşmayan kimsenin, âlim olsun avam olsun, müstakil olan müctehidlere taklid etmesi vacibdir.Bunda naklî delilimiz ‘’ … Eğer bilmiyorsanız,ehli ilimden sorun.’’ mealindeki ayet-i kerîmedir.Aklî delilimiz de:</p>
<p><strong>a]</strong>Ulemâdan soru sormanın illeti,bilmemektir yani cehalettir.İllete bağlı olan emr, illetin tekrarıyla tekerrür eder. Binaenaleyh müstakil ictihad rütbesine ulaşmayanın, âlim olsa dahi taklîdi vacibdir.</p>
<p><strong>b]</strong>Müstakil müctehidler gibi,delilleri izah etmeksizin meselelerde fetva vermek, Asrı saadetten zamanımıza kadar devam edegelmiştir.Tabiî ki bu takliddir. Ve taklid üzerine icmâ’ bağlanmıştır.&gt;&gt;</p>
<p>Muhaşşîsi Allâme Teftezâni diyor ki: &lt;&lt; Her ne kadar ittibâın vücûbu üzerine hüküm ikâme edilse de, müctehid olmayan avamın, müctehidin sözüyle tutunmasının vacib olduğunu demek istiyor.Aksi takdirde taklîdin tarifinde bu sûretle hata veyahud cehle mebnî mücerred taklid kasdedilmemiştir.&gt;&gt; Muşârun ileyh, taklîdin ilim olmadığı ve hata olduğunu söyleyenleri reddetmek için bunu söyledi.</p>
<p>İtikada Ebu-l-Hasan el-Eş’arî ve Ebû Mansûr el-Mâtûrîdî, imam olarak kabul edilmişlerdir.Nitekim Ebu-l-Kâsım Muhammed el-Cüneyd Bağdâdî gibi zevat da, tasavvufta imam kabul edilmişlerdir:</p>
<p>Binaenaleyh (amelde) bunlardan birine taklid etmek vacibdir.Ehli Sünnet velCemaat,anlaşılan lafızla bunu hikaye ettiler.Her insan mutlak ictihad mertebesine güç bulamayınca,ashabdan sonra ümmetin en büyükleri olan dört âlimden birine taklid vacibdir.Cumhûr-u ehli hadis,fukaha ve ehli usûlün mezhebi de budur.Bunlar ‘’…Eğer bilmiyorsanız, ehli ilimden sorun.’’ Mealindeki El-Enbiyâ sûresinin 7’nci ayetiyle istidlal ettiler.Ehli zikirden maksadın, müctehid-i kiram olduğunu; ve müctehid-i kiramların arkasına gitmenin vacib olduğu bilicmâ’ tasrih ettiler.</p>
<p>İşte mezhebsizlik fikrine kayanların hesabına bu gelmiyor.Bunlar kendilerini o büyüklere kıyas ederek, iki taifeye ayrıldılar: Bir kısmı büsbütün mezhebleri reddederek bunların ictihadlarının beşerî fikir olduğunu,her beşerî fikrin de ayet ve hadislerle merdud olduğunu ileri sürerler. İkinci bir kısım: ‘’ Şafiî, Hanefî, Mâlikî, ayet ve hadislerden hüküm aldıkları gibi biz dahi buna güç buluruz; hüküm çıkarırız; ve onların arkasına gitmeye mecbur değiliz.’’ dediler.</p>
<p>Bu iki fikir de bâtıldır.Çünkü mutlak ictihad, hemen hemen dördüncü asrın başında kesilmiştir.Bu hususta Şeyh Zâhid Kevserî, bu iki görüşe sapanların reddiyesi olarak, el-Lâmezhebiyye Kantarat-ul-Lâdîniyye = Mezhebsizlik Dinsizliğin Kantarıdır adlı eseri yazmıştır. Eserin ismi, mezhebsizliğin ne olduğunu beyan etmektedir.Ayrıca Profesör Ramazan Butî, el-Lâmezhebiyye adlı bir risâle yazmıştır.</p>
<p>Galiba mezhebsizler,ictihadın ne manada olduğunu bilememişler..<br />
İctihad Arab lugatında,zorluğa katlanarak çok çalışmaktır.Mesela ictihede fî hamlirrihâ ‘’Değirmenin taşını kaldırmaya çalıştı’’ denilir; ictihede fî hamlinnevâti ‘’Çekirdeği kaldırmaya çalıştı’’ denilmez.</p>
<p>Ehli usûlün ıstılahında ise ictihad,şer’î hükümleri bilmek için ilim talebinde var gücünü harcamaktır. Bu itibarla dediler ki: Müctehid var gücünü harcayarak ayet,hadis, icmâı ulemâya bakar ve ona göre hüküm çıkarır.</p>
<p>Ve onların ictihadları,ayet ve hadîse dayanmaktadır;Allah Teâlâ’nın indirdiği ayet e O’nun Rasûlü’nin hadîslerinden başkası değildir.</p>
<p>‘’…Eğer onu,Rasûle ve (mü’minlerden olan) emr sahiblerine (müracaatla) döndürselerdi; onlardan bazıları içinden onu (hükmü) çıkarmayı bileceklerdi…’’ (En-Nisâ’ 83)</p>
<p>İstinbat, lugatta; bir insanın zorluğa katlanarak alet edevatlarla kuyunun altından suyu çıkarmasıdır.Istılahta; müctehidlerin ayet ve hadîsin belâğatli olan manalarından hüküm çıkarmalarıdır. Ayet-i kerîmdeki yestenbitûnehû , bu manayı bildirmektedir. Demek İmam Şa’rânî’nin Mîzân-ul-Kübrâ adlı eserinde dediği gibi,istinbat, müctehidlerin makamıdır; ve Şâriin emriyle hükümleri çıkarmaktır.Hükmü çıkarmakta hatta etse dahi, ictihadı isabetli olur, yani doğru olur; Şâri’ onun hatasını sevaba çevirir.Binaenaleyh ictihad,dördüncü beşinci asırdan sonra çıkmış bir bid’at değildir.Bilakis ashab zamanında da mevcuddu.</p>
<p>Şübehsiz ashabın büyükleri, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda dahi sözünden hüküm çıkarıp ictihadlarını beyan ettiklerinde, isabetli olduğu takdirde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selem kabul ederdi. Nitekim Müslim ve Buhârî’nin ittifakla tahric ettikleri Ebî Katâde’den gelen bir hadiste muşarûn ileyh şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Bizler Huneyn muharebesinde savaştık.İki ordu karşılaşınca Müslümanlarda bir bozgunluk oldu.Derken müşriklerden bir adam gördüm ki, Müslümanlardan bir zatı alt etmişti. Hemen arkasından yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki,bundan ölüm kokusunu duydum.Sonra can vererek beni bıraktı.Müteakiben Ömer bin Hattab’a yetiştim:</p>
<p>-Bu insanlara ne oldu?dedi. Ben de:<br />
-Allah’ın emri.. dedim.Sonra cemaat döndüler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de oturdu ve:</p>
<p>‘’Bir kimse birini öldürür de onun üzerine şahidi de bulunursa, öldürülenin üzerindeki eşyası onun olur.’’ Buyurdu.Bunun üzerine ben ayağı kalkarak:</p>
<p>-Bana kim şahidlik edecek? Dedim.Sonra oturdum.Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yine deminki gibi buyurdu.Ben hemen kalkarak:</p>
<p>Bana kim şahidlik edecek? Dedim ve oturdum.Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o sözü üçüncü defa tekrarladı.Ben yine kalktım.Fakat Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>‘’Sana ne oldu ya Ebâ Katâde?’’ diye sordu.Ben de kıssayı kendisine anlattım.Derken cemaatten bir adam:</p>
<p>-Doğru söyledi ya Rasûlallah.Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir; hakkından dolayı Ebû Katâde’yi razı ediver.. dedi.Ebû Bekr Sıddîk ise:</p>
<p>-Hayır vallahi.Bu olamaz.Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem,Allah ve Rasûlü’nun yolunda savaşan Allah arslanlarından bir arslanın hakkını vermeyerek onun eşyasını sana vermez.. dedi. Artık Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>‘’Doğru söyledi.Bunu ona ver.’’ Buyurdu.</p>
<p>İşte görüldüğü gibi Ebû Bekr Sıddîk radıyallahu anh ‘’Bir kimse birini öldürür de onun üzerinde şahidi de bulunursa, öldürülenin üzerindeki eşyası onun olur.’’ Mealindeki Peygamberin sözünü işitip, ictihad edince, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘’Doğru söyledi.Bunu ona ver.’’buyurmakla onu tasdîk etmiştir.Binaenaleyh ictihad bid’at değil, Şâri’ tarafından emredilmiştir.Nitekim başka hadislerden bu da anlaşılmıştır.</p>
<p>Buraya işareten İbrahim Hakkı Hazretleri ıstılâhî tarif üzere şöyle dedi:</p>
<p><em>(94)</em></p>
<p><em>Delîle müctehid evvel bakıb eyler isâbet hak</em><br />
<em> Ve sonra muhkeme bakıb hatâsın afveder Allah</em></p>
<p>Müctehidin bir önceki delile bakarak hüküm etmesinden sonra,<br />
Muhkem bir delili görüp yeniden hüküm etmesi halinde Allah Teâlâ önceki hatasını afuv eder..</p>
<p>Müslüm ve Buhârî’nin de tahric ettikleri Amr bin As’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>‘’Hâkim bütün gücünü harcayarak hükmettiği zaman (görüşü) hakka isabet ederse ona iki sevab vardır.Hâkim bütün gücünü harcadığı halde hüküm ettiği zaman (görüşü) hakka isabet etmezse bir sevab vardır.’’ Yani hatası afuv olur.</p>
<p>Müctehid ayet ve hadîsin manasını anlamak için var gücünü harcar.Sonra ayet ve hadisten hüküm çıkarır.Bir müctehidin daha muhken bir delili bulup da yeniden hükmetmesi halinde, önceki hatası afuv olduğu gibi;aynı delile bakarak birbirinin hilâfına hüküm çıkaran iki müctehidden hangisinin fikri hakka isabetli ise, o iki sevab, fikri isabet etmeyen bir sevab kazanır, yani hatası afuv olur.</p>
<p>İmam Gazâli: &lt;&lt;İctihadın iki şartı vardır:Birincisi, şer’î meseleleri tamamıyla idrak etmektir.Bu takdirde müctehid, takdîmi gerekli olan ilimleri takdim, tehiri gerekli olan ilimleri tehir etmeye mecburdur. İkinci şartı, âdil olmasıdır. Adaleti engelleyen herhangibir günahtan sakınması gerekir.Bu şart,gayrın kendisine itimad etmesi içindir.Zira âdil olmayan bir kimsenin fetvası, gayrı hakkında kabul edilmez.Binaen aleyh ictihadda adalet şatı, gayrın kabul etmesi içindir.Amma birinci şart öyle değildir; yani ictihad edeceği meselede şeraitin, doğrusu ayet ve hadîsin derinliklerine müctehidin vâkıf olması gerekir.&gt;&gt; demiştir.</p>
<p>İmam Gazâli’nin bu ibaresine vâkıf olanlar, ayet ve hadîsin derinliklerine vukûfun kolay olduğunu zannederler.Halbuki iş böyle değildir.Nitekim el-Matâlib-un-Nefîse’nin şerhi Keşf-ul-Esrar’da bu husus uzun uzadı ele alınmıştır.</p>
<p><strong>İmam Beğavî müctehidin beş ilimde bilgin olmasının şart olduğunu söylemiştir:</strong></p>
<p><strong>a)</strong>Allah Teâlâ’nın kitabına aid olan ilimleri bilmesidir.</p>
<p><strong>b)</strong>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine,yani hadislere aid olan ilimleri bilmesidir.</p>
<p><strong>c)</strong>Kendisinden önceki ulemânın ittifak veya ihtilaf ettikleri meseleleri bilmesidir.</p>
<p><strong>d)</strong>Arabî lugata vukûfudur.Mesela sarf,nahuv,meâni ve belağat gibi ilimleri bilmesidir.</p>
<p><strong>e)</strong>Kıyas ilimlerini yani Kitab ve Sünnetten hükmü çıkarma usullerini bilmesidir.Binaenaleyh müctehidin.nâsih ve mensuh ilmini,mücmel ve mufassal, âmm ve has; muhkem ve müteşabih, kerahat ve tahrim yahud ibaha, nebid ve vücub yollarını bilmesi vacibdir.Aynı zamanda bunlar hadis ilminde de şarttır.</p>
<p>Ayrıca hadis ilminde, sahîhi,zayıfı,müsnedi,mürseli bilmek; Sünneti Kitabla,Kitabı Sünnetle karşı karşıya getirmek de gerekir.Bunsuz ictihad imkansızdır.</p>
<p><strong>Bu itibarla ictihadın yahud müctehidlerin ayrı ayrı mertebleri vardır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>İbnu Âbidîn’in de Redd-i Muhtar’da tasrih ettiği üzere, ayet ve hadiste ictihad edenlerdir; dört imam gibi. Yukarıda bahsedilen şartlar, bu tabaka hakkındadır.Bunlara müctehid-i mutlak ve müctehid-i müstakil denilir.</p>
<p><strong>2-</strong>Müctehid-i gayrı müstakildir. Yukarıda sayılan şartlar kendilerinde mevcud olduğu halde,vasıtasız ayet ve hadisten hüküm çıkarmaksızın, imamlarının kendilerine tayin ettikleri usul ölçüleriyle, mezheb sahibinin sözünde ictihad ederek hüküm çıkaranlardır.Hanefîlerden İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Züfer; Mâlikîlerden İbn-ul-Kâsım,Eşheb,Esed bin el-Ferat; Şafiîlerden Buveytî, Müzenî; Hanbelîlerden Ebû Bekr el-Esrem, Ebû Bekr el-Mervezî gibi zevat bu tabakadandır.Bunlara,müctehidun filmezheb denilir.Usul kaidelerinde bunlar, kendi imamlarına taklid ettikleri,bazı fürû’ hükümlerde kendi imamlarına muhalefet edebilirler.</p>
<p>Ehli Sünnet velCemaatin kısm-i a’zamîsinin ittifakıyla bu müctehidler, üçüncü asırdan itibaren görülmemişlerdir.</p>
<p><strong>3-</strong>Mukayyed müctehidlerdir. Bunlar kendi mezheb imamlarından açık bir hüküm görmedikleri takdirde,önceki tabakaların usulleri üzere meselenin hükmünü çıkaranlardır.Bunlara, müctehidun filmesâil yahud ashâb-ı tahric denilir. Hanefîlerden Hassaf, Tahâvî, Kerhî, Hulvânî, Serahsî, Pezdevî, Kâdı Han; Mâlikîlerden Ebherî, ;bnu Ebî Zeyde el-Kayrevânî; Şafiîlerden Ebû İshak eş-Şîrâzî, Mervezî, Muhammed bin Cerîr, İbnu Huzeyme,; Hanbelîlerden Kâdı Ebû Ya’lâ, Kâdı Ebû Ali bin Ebî Mûsa gibi ulema,bu tabakadandır.Bunlara, ashâb-ı vücuh da denilir.Kendilerinden önceki imamların açıklık getirmediği bir meselede, onların usul kaideleriyle meseleyi çıkarırlar; yahud da görüşlerini beyan ederler.</p>
<p><strong>4-</strong>Ashâb-ı tercihtir.Bu tabakada olan müctehidler de, kendi imamının yahud imamının talebelerinden birinin yahud da kendi mezheb imamından başka imamın rivayetini tercih eden ulemâdır.Hanefîlerden Kudûrî, Merğınânî; Mâlikîlerden Allâme Halil; Şafiîlerden Rafiî, Nevevî; Hanbelîlerden Kâdı Alâaddin gibi âlimlerdir.</p>
<p><strong>5-</strong>Fetvâda ictihad edenlerdir.Yani mezhebde açık veya kapalı, kavî veyahud zayıf, râcih veya mecruh görüşleri birbirinden tefrik etmeye güç bulan ulemâdır.Bunlara, ashâb-ul-mutûn denilir.Hanefîlerden Kenz’in sahibi ve Dürr-ü Muhtar’ın müellifi gibi.; Şafiîlerden Nevevî gibi.</p>
<p><strong>6</strong>-Bunların arkasına giden ve yukarıdaki tahriclere güç bulamayan ulemâdır.</p>
<p>İbnu abidin bunu Redd-i Muhtar’da izah ettiği gibi, Şerh-ur-Risâlet-il-Müsemmâ bi Ukûd-i Resm-il-Müftî adlı risâlesinde de ayrıca izah etmiştir.</p>
<p>Şimdi münakaşa buradan başlar.Mezhebe tâbi’ olanlar ve olmayanlar arasında,uzun münakaşalar olmuştur.Bir kısım ehli ilim, doğrusu Ehli Sünnet velCemaat, yukarıdaki gibi izah edilen dört mezheb imam ve tâbi’-lerine ittibâın vacib olduğuna kâil oldular.Bunlara göre birinci ve ikinci mertebede müctehid kalmamıştır.Onun için dört mezhebden birine taklid vacibdir.Nitekim Şah Veliyullah Dehlevî, el-Ikd-ul-Cîd adlı risâlesinde diyor ki:</p>
<p>&lt;&lt;Dört mezhebe tâbi’ olmakta büyük maslahat vardır; dört mezhebden yüz çevirmekte büyük mefsedet vardır. Onları şu vecihlerle beyan ederiz:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> ümmet şeraitin bilinmesi hususunda dört imam ve tâbi’lerine itimad ettiler.Dört mezheb âlimleri yani tâbiîn ve tebei tâbiîn, ashâb-ı kirâma itimad ettiler.Böylece her sonra gelen ulemâ,sonraki gelen ulemâya dayanarak itimad ettiler.Çünkü şeriat, nakil ve istinbattan başkasıyla bilinmez. Nakil ise sened ile önceki tabakadan alınmasından başkasıyla yerli yerinde olmaz. İstinbat hususunda önceki mezhebleri bilmek şarttır.Nitekim sanat erbabından her biri, kendisinden öncekisine dayanmaktadır. …</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ‘’Sivâd-i a’zam’a tâbi olun’’ buyurmuştur.Bu dört mezhebden başka mezhebler, münderis olunca; bu dört nezhebe ittibâ’, sivâd-ı a’zama ittibâ’ sayılmaktadır.Bu takdirde bu dört mezhebden çıkmak,sivâd-ı a’zamdan çıkmak demektir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> zaman uzayınca ve kaynaklar uzaklaşınca, emanetler zayi olunca, haliyle hevâ ve heveslerine tâbi’ olan müftîlerin, zülum ve cefaya başvuran hükümdarların ve ulemâisûin sözlerine itimad etmek caiz değildir.Aksi takdirde bunlar sözlerini eminlik, diyanet, sıdkla şöhret bulmuş, salih olan Selefe isnad edeceklerdir.Aynı zamanda ictihad derecesine ulaşıp ulaşmadığını bilmediğimiz kimselere, tahric ettikleri hükümlerin Selefe dayanıp dayanmadığını bilmediğimiz sözlere de ittibâ’ caiz değildir.Nitekim bu manada Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: ‘’ Kitabla mücadele eden münafık İslamı yıkar.’’ Yine İbnu Mes’ûd radıyallahu anh:’’ Kim birisine tâbi’ olmak isterse, öncekilere (ashaba) tâbi’ olsun.’’</p>
<p>Demiştir.Binaenaleyh İbnu Hazm’ın: Peygamberden başkasına taklid haramdır, demesi merduddur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</strong></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dort-mezhebden-birine-taklid-vacib-birinden-digerine-gecis-caizdir/">Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dort-mezhebden-birine-taklid-vacib-birinden-digerine-gecis-caizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetten-imamlar-tek-bir-ailedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetten-imamlar-tek-bir-ailedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2015 15:16:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9235</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ehli Sünnet vel&#8217;Cemaat ulemâsından her bir imam, bir aile reisi gibidir. Bu ailelerin riyâsetini teşkil eden ashabın da en büyüğü, Fahr-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;dir. Bu itibarla kıyamete kadar ashaba uyan zevatlar, yani büyük payeye sahib olan ulemâ, icazeli oldukları münasebetiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in halîfeleridir. İşte Alîyy-ul-Kârî diyor ki: «ibnu Abbas&#8217;ın, Ali [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetten-imamlar-tek-bir-ailedir/">Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header>
<h1 class="title"></h1>
</header>
<div class="spshare">
<div class="sp_fblike spshare_fltlft"></div>
<div><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/d.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9236" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/d.jpg" alt="Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir" width="500" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/d.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/d-300x210.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></div>
</div>
<div class="content clearfix">
<p>Ehli Sünnet vel&#8217;Cemaat ulemâsından her bir imam, bir aile reisi gibidir. Bu ailelerin riyâsetini teşkil eden ashabın da en büyüğü, Fahr-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;dir.</p>
<p>Bu itibarla kıyamete kadar ashaba uyan zevatlar, yani büyük payeye sahib olan ulemâ, icazeli oldukları münasebetiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in halîfeleridir.</p>
<p><strong>İşte Alîyy-ul-Kârî diyor ki:</strong> «ibnu Abbas&#8217;ın, Ali radıyallahu anhum’dan rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, bir gün mübarek odasından çıkarken:</p>
<p>“Allah&#8217;ım! Benim halîfelerime merhamet et = esirge.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Biz: “Halîfelerin kimdir ya Rasûlallah ?&#8221; dedik. Bunun üzerine:</p>
<p>Halifelerim onlardır ki hadislerimi rivayet ederler ve onu (sünneti = şeriati) halka öğretirler.”[1 ]» buyurdu.</p>
<p>ihyau-i-Ulûm’da İmam Gazâlî bu hadisi: «</p>
<p>Halîfelerimin üzerinde Allah’ın rahmeti olsun,” buyurdu. “Halîfelerin kimdir?” denildi.</p>
<p>Bunun üzerine: &#8220;Onlardır ki, sünnetimi  ihyâ ederler ve onu Allah&#8217;ın kullarına öğretirler.” buyurdu.» şeklinde tahric etmiştir.[2]</p>
<p>Bu hadislerde tavsif edilen halîfeler, gerek ehli hadisten ve gerek  fukahadan, üç asırda yaşayan zevatlardır. Aslında bunlar, doğru bir sûret-te dîn-i mübîn-İ islamiyyenin birinci kaynağı  olan Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;den ve ikinci kaynağı olan hadîs-i şeriflerden en güzel anlamışlardır.</p>
<p><strong>Nitekim Şeyh Muhammed Zâhid el-Kevserî rahimehullah diyor ki:</strong></p>
<p>«Şeriatin hükümleri; ashab, tâbi&#8217;leri ve tebe’-t  tabiinin, Allah’ın kitabından ve Rasûlü&#8217;nün sünnetinden,  açık Arabi dilin gereği üzerine anladıkları şeylerdir. Fukahanın ameli, Kitab ve sünnetten anlaşılandan başkası değildir. Demek şer‘i şerifin sahibinden başkasının, hiçbir surette teşrî’de hakkı yoktur. Kim ki fukahayı kanun çıkaranlar gibi sayar ve onların da teşrî&#8217;de müdahale ettiklerini iddia ederse, o, bir anda hem şeriatten ve hem de fıkıhtan gafil kalmış ve binnetice cehaletinden din düşmanlarının söz etmelerine kapı açmıştır. Nitekim bunu müşahede etmekteyiz. Mütaahhir fukahaya gelince; onlar, yeni vuku bulan meselenin dışında şer&#8217;i şerîfe müdahale edemezler. Bunda dahi, ilk asırda yaşayan adamların anlayışlarının hilafına zihab edemezler. Çünkü ilk asırda yaşayanlar, Arabî dili bilirlerdi; tağyir ve tahvil başa gelmeden önce ashab arasındaki konuşma tarzını bilirlerdi. [3]</p>
<p>Hayrete şayandır ki Ehli Sünnet vel&#8217;Cemaatten ayrılan sapık fırkaların bilginlerinden kimisi mezheb kavgası ve telfîk-ul-mezâhib, kimisi de takrîb-ul-mezâhîb = mezheblerin birbirine yakın olmaları fikirlerini ortaya koyarak dîni tahrib etmekten sakınmazlar:</p>
<p>Bir taraftan hadisler, iftiralara maruz kalmış&#8230;</p>
<p>Râvîleri indî görüşlerle şu hadîsi, bu hadîsi inkar ederler&#8230;</p>
<p>Cerh ve ta&#8217;dîl bahanesiyle hesabına gelen hadîsi alır, gelmeyeni bırakır. Bu itibarla Kur&#8217;an&#8217;dan başkasıyla amel edilmez&#8230;</p>
<p>Kimisi: Mezheb ulemâsı, birbirine düşmandırlar&#8230; Ve telfik-ul-mezâ- hib&#8230;</p>
<p>Binnetice &#8220;Et-takrib beyn-el-mezâhib = mezhebler arasında yaklaşmalar&#8230;&#8221; diye bu fikirleri ortaya atmaktadırlar. Bunların görüşleri, cevheri çürük cevize benzemekten ibarettir.</p>
<p>Evvela, hadis olsun fıkıh olsun, zamanımıza sened ve tevâtürle ulaşmıştır. Vaktiyle Şeyh Muhammed Zâhid Kevserî, bu gibi fikirlerin reddiyelerine birçok makaleler yazmıştır. Gerek Hindistan&#8217;daki ehil hadîs ve gerekse diğer ülkelerdeki ehli hadis ve fukaha, bu gibi fikirlere aldırış etmediler.</p>
<p><strong>Birçok kitablardan nakletmekten ise, yine Kevserî rahimehullah’tan bir paragraf daha alıp okuyalım:</strong></p>
<p>»Şu takrîb-ul-mezâhib dediklerinden maksadları, Ehli Sünnet vel’- Cemaatten tanınan hidayet rehberleri ise, onların bu çalışmaları, hâsılı tahsilden ibarettir. Çünkü Ehli Sünnet vel Cemaatin imamları ve rehberleri, dinin hizmetinde bir tek aile gibidir. Kitab ve sünnetten istinbat yollarını beyan etmelerinde, icmâ&#8217; ile delil getirmelerinde, özel şartlarıyla kıyasta, mezheb rehberleri radıyallahu anhum, parçalanmaya sebebiyet verebilecek bir ihtilafla bulunmadılar ki, birbirlerine yaklaşmış olsunlar.</p>
<p>İslam dîninin fıkhı, bunların eliyle pişmiştir. Kendileri asırlar boyunca şeriatin hizmetinde fâni olup, büyük ihlaslarından, azim uyanıklıktan, geniş idraklerinden ve haberdar olmalarından dolayı mutemed olarak tanınmışlardır.</p>
<p>Mesela Ebû Hanîfe&#8217;nin daha yaşlı olmasına rağmen, İmam Mâlik bin Enes&#8217;in kitablarını mütalaa etmekten hoşnut olduğunu görürsün. Nitekim ibnu Ebî Hâtim de, Tekaddumet-u Ma&#8217;rifet-il-Cerhi vetTa&#8217;dîl&#8217;de bunu zikretmiştir. Halbuki yaşlı olduğu için İmam A&#8217;zarn, ibnu Mes’ûd&#8217;un, Ali bin Ebî Tâlib&#8217;in ashablarının ilimlerini almıştı. Ki ibnu Mes’ûd ve Ali bin Ebî Tâlib&#8217;in ilimleriyle Küfe dopdoluydu. Rahatlıkla diyebilirim ki, ibnu Mes&#8217;ud&#8217;un arkadaşları ve arkadaşlarının arkadaşlarının adedleri, dört bine ulaşmıştı.</p>
<p>Ebû Hanîfe bu toplumun içinde takrîben kırk ulemayla birlikte fıkhı tedvîn ve tedris ederdi. Muhakemeli bir sûrette meselelerin delilleri üzerinde izahatta bulunurdu. Tâ ki onlara sabahın aydınlığı gibi isabetin yıldızı parladı. Ve hakîkaten fıkıhta bu çalışmalar, benzersiz ve harikulâde bir iş idi ki, Irak’ın şan ve şerefi bununla çok yükseldi.</p>
<p>Böylece şeyhleri ve fukahâ-i  sebhanın tilmizleri sayesinden, Dâr-ul -Hicre’nin âlimi İmam Mâlik, fukahâ-i  sebhanın fıkhını miras aldı. Bununla beraber kendisi hac mevsiminde Ebû Hanîfe&#8217;yi arzular, onunla bir araya gelip de İlmî mümâresette bulunması için ve kitablarını mütâlaa etmesi için dört gözle beklerdi. Nitekim Kitâb-ut-Ta’lîm&#8217;in mukaddemesinde imâd-ul-islam Mes’ûd ibnu Şeybe es-Sindî&#8217;nin dediği gibi, altmış bin meseleyi, Ebû Hanîfe&#8217;nin meselelerinden İmam Mâlik toplamıştır. Bunun için bazı Mâlikî imamları, İmam Mâlik&#8217;ten bir rivayet tesbit edilmediği takdirde, Ebû Hanîfe’nin meseleleriyle tutunmayı tavsiye ederlerdi.</p>
<p>Böylece &#8216;el-Muttalibî el-imam Muhammed bin idris eş-Şâfiî, Mekke-i Mükerreme&#8217;nin âlimi, gençliğinde Medîne-i Münevvere’ye gider, İmam Mâlik’ten Muvatta’ adlı eserini kemâliyle tahsil eder ve Yemen&#8217;den Bağdad&#8217;a gelişinde de yani H.184 tarihinde İmam Muhammed bin el-Hasen’le birleşir, ondan fıkıh ilmini öğrenir; iki deve yükü kadar kitabı ondan telakkî  eder = öğrenir. Böylece Ebû Yûsuf bin Hâlid&#8217;den ve daha başka Ebû Hanîfe&#8217;nin ashabından ilmi ahzetmekten çekinmez. Ve böylece Medine ve İraklıların fıkıhtaki yolları arasını bulur, birleştirir. Sonra kadîm kavliyle tanınan görüşünü Irak’ta, cedid tanınan görüşünü Mısırda neşreder. Ve böylece yer yüzünü ilimle doldurur.</p>
<p>İmam Ahmed bin Hanbel, üç sene zarfında üç bohça ilmi, ince meseleleri, İmam Muhammed bin Hasen&#8217;in kitabından istifade eder.</p>
<p>Ebû Hanîfe&#8217;nin ashabından Esed bin Amr&#8217;dan mükemmel ilmi dahi aldıktan sonra imam Şâfiinin H.195’te Irak’a gelmesi zamanında ondan fıkhı öğrenmeye çalışır. Ve böylece imam Ahmed, fıkıh ilimlerinde birçok beldelerin fukahalarının merceî oluyor. En geniş bir surette hadisleri  rivayet eder, sorulan fıkhî meselelerde cevab verir.</p>
<p>Mesela, Ahmed bin el-Ferec, İmam Mâlik ve Medînelilerin meselelerini, İmam Ahmed&#8217;in ve ibnu Râhuveyh&#8217;in ilmini taşıyan ishak bin Mansûr el-Kevsec, Süfyan es-Sevrînin meselelerini , Meymûnî ise, Evzâinin meselelerini,İsmail bin Saîd el-Cürcânî eş-Şâlencî, Ebû Hanîfe&#8217;nin ve ashabının meselelerini İmam Ahmed&#8217;den sorarlar. Ve bunlara teker teker, görüş sahibi İmamlarının görüşlerini birbirine karıştırmaksızın izahta bulunur.</p>
<p>İşte, dînin dörtte üçünde müttefik olan bu imamlar, Allahın şeriatinin hizmetinde bir tek aile idiler. Şu ondan ilmi alır, o bundan ilmi alır.</p>
<p>Aralarında bazılarının diğer bazılarına hücumda bulundukları hikayelere gelince; o, dünyanın alçak emtiası üzerine kendini helake götürenlerin ellerinden çıkan yapmacık işlerdir.</p>
<p>Şu mezhebsizliğe halkı davet edip, Müslümanlar arasında mezheb imamlarının tefrikaya sebeb olduklarını ve müctehidlerin görüşlerinin hilaf-ı hak olduğunu, islamda bugüne kadar olan müctehidlerin tâbi’leri-nin hata üzerine devam ettiklerini iddia eden ve bu iddiayla &#8220;Zamanın imkanları üzere öncekiler bilmedi, biz biliyoruz.&#8221; diyen; nihayete ulaşmış cüret ve tehevvürle sayıklar demektir.» [4]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar :</strong></p>
<p>[1] Bu hadîsi, Taberâni, Râmmehürmizî, Hatîb, ibnu Neccâr, ibni Abbasdan, o da Ali&#8217; den tahric ettiler. Taberânî diyor ki: &#8220;Ahmed bin îsâ Ebû Tâhir el-Alevî, bu hadiste tekleşti.&#8221;</p>
<p>Mizân&#8217;ın müellifi, Dârakutnî&#8217;den naklen dedi ki: “Ebû Tâhir yalancıdır ve hadîsi bâtıldır.&#8221; Kenz-ul-Ummâl c.10 h.n.29167, 29208, 29488</p>
<p>Hafız ibnu Hacer, Lisân-ul-Mîzan’da diyor ki: «Râmmehürmizî, el-Muhaddis-ul-Fâsilu Beyn-er-Râvî vel&#8217;Vâî adlı eserde bu hadîsi ibni Abbas&#8217;tan, Ali radıyallahu Teâlâ anhum&#8217; dan rivayet etti.</p>
<p>Dârakutnî dedi ki: Ahmed bin îsâ Ebû Tâhir el-Alevî, yalancı ve hadîsi bâtıldır.» Lisân-ul-Mîzan c.1 s,241 isim no.756</p>
<p>ibnu Ebî Hâtem, Kitâbu Cerh-i  vet&#8217;Ta’dîl c.1 s.65 isim no.11&#8217;de: «Ebû Tâhir el-Alevî, Ahmed bin îsâ bin Abdullah bin Muhammed bin Ömer bin Ali bin Ebî Tâlib&#8217;dir. ibnu Ebî Fudeyk ve babasından hadis nakleder. Ebû Yûnus el-Medînî de ondan rivayet eder.» demekle yetinerek cerh ve ta&#8217;dilinden sükut etti.</p>
<p>Deylemî de el-Fırdevs bi Me&#8217;sûr-İI-Hitab adlı eserinde c.1 s.479 h.n.1960&#8217;ta tahric etmiştir.</p>
<p>Hafız Zehebî de Siyeru A’lâm-in-Nubelâ c.12 s.21 isim no.17&#8217;de diyor ki: «Ahmed bin îsâ el-Alevî, babasından ve ibnu Ebî Fudeyk’ten hadis nakleder. Ondan da Ebû Yûnus el-Medînî, Muhammed bin Mansûr el-Kufî ve daha başkaları hadis rivayet ederler. Maamâfih, inkar edilecek hadisleri de vardır. ibnu Ebî Hâtem ve Ebû Ahmed el-Hâkim, onu zikrettiler ve onu tadîl bile etmediler.»</p>
<p>Allâme Seyyid Muhammed ez-Zebîdî de ihyâ&#8217;nın şerhi ithâf adlı eserinde c.1 s,117&#8217;de, naklettiğimizin benzerini naklettikten sonra diyor ki: «Ehli hadis, hadisçilere &#8220;halîfe&#8221; kelimesinin denilmesinin cevazı üzerine “Allah’ım Benim halifelerime merhamet et = esirge. Halifelerim onlardır ki, hadislerimi ve sünnetimi rivayet ederler ve onu (sünneti &#8211; şeriati) halka öğretirler.&#8221; mealindeki hadisle istidlal ettiler.»</p>
<p>Herhalde Şeyh Aliyy-ul-Kârî  bunu nazar-ı itibara almıştır.</p>
<p>[2]Hafız Irâkî ihyâ c.1 s.21’in dipnotunda diyor ki: «Bu hadisi ibnu Abdilberr, ilim&#8217;de; Herevî, Zemm-ul-Kelam&#8217;da, Hasen&#8217;in hadisinden rivayet ettiler.</p>
<p>Denildi ki: &#8220;Bu, Hasen bin Ali radıyallahu anhumâdır.&#8221;; denildi ki: &#8220;ibnu Yesar el-Basrî&#8217;dir.&#8221; Binaenaleyh bu hadis mürseldir. ibnu Sünnî, Ebû Nuaym, Riyâdat-ul-Muteallimîn adlı eserde, Hazreti Ali&#8217;nin hadîsinin benzerini tahric ettiler.»</p>
<p>Hafız Zebidî diyor ki: «Ve Herevî, Zemm-ul-Kelâm’da bu hadisi Amr bin Ebî Kesir&#8217; den tahric etti. Herevî dedi ki: “Amr bin Ebî Kesîr, Ebî Ala&#8217;den, o da Hasen bin Ali&#8217;den, o da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den: …  buyurdu.&#8221;</p>
<p>Binaenaleyh Herevî bu hadîsi muttasıl olarak tahric etmiştir. Fakat ibnu Abdilberr: &#8220;Bu hadis Hasen Basri&#8217;nin mürsel hadislerindendir.&#8221; dedi. Ve bu doğrudur.» İthaf c.1 s.117</p>
<p>[3] makalatu’l kevseri  s.92 ,94</p>
<p>[4] makalatu’l kevseri  s.94,95,119,135,138,274 ‘den iktibas edildi.</p>
</div>
<p><strong>İktibas :</strong> Merhum Nakşi Şeyhi İsmail çetin Rahimehullah &#8211; Şerh-i Mişkat Cilt : 1 Sahife 238-242</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetten-imamlar-tek-bir-ailedir/">Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetten-imamlar-tek-bir-ailedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezheplerin Doğuşu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2015 04:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Mezhepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezheplerin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'tezile]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9147</guid>

					<description><![CDATA[<p>1.BÖLÜM Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/">Mezheplerin Doğuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="id_55a88065617182433905563" class="text_exposed_root text_exposed">
<div id="id_55a8807c6334a3962054359" class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-53.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9150" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-53.jpg" alt="Mezheplerin Doğuşu" width="388" height="225" /></a><br />
<strong>1.BÖLÜM</strong><br />
</span></span></span></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show">Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı.</p>
<p>İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) fitnecilere karşı oldukça dikkatliydi. Bundan dolayı, ortada bir şüphe yokken, çetrefilli konularla halkın kafasını karıştırmaya çalışanları sürgün ederdi. Bir taraftan islamî fetihler geniş alanlara yayılıyor, diğer taraftan insanlar grup grup Allah’ın dinine giriyor, çeşitli kavim ve milletler onu kendilerine din olarak seçiyor ve ülkeler peşpeşe onun yoluna teslim oluyorlardı.</p>
<p>Hz. Osman’ (r.a.)ın hilafeti döneminde fitneler ortaya çıkınca, müslümanların içine sızan din düşmanları, halifeyi hafife almak isteyerek, müslümanlar arasında iftira üretmeye ve onlar nezdinde kabul görecek şekilde eski düşmanlıkları canlandırmaya çabaladılar. Zira müslümanların kalpleri temiz, dine dokunmaz görüntüsü veren fitnecilerin, şaşırtma yöntemlerini keşfetmekten uzaktılar. Fitneciler bu amaçla diyar diyar dolaşıyor, yıkım tohumları ekmek suretiyle, bu dini ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.</p>
<p>Bu dönemde Abdullah b. Sebe gibilerin yaptığı meşhurdur. Sıffîn olayında, hakem hadisesinden sonra Hariciler, Hz. Ali (r.a.)’yi terkettiler. Büyük günah işleyeni tekfir edecek kadar ileri gittiler. Hz. Ali (r.a.) ölünce, bir kısım insanlar, ona ve ailesine arka çıkmaya devam ettiler. Bunlara Şîa denildi.</p>
<p>Zındık Rafizîler, Ümeyye oğulları ve diğerleri tarafından Ehl-i beyte baskı tekerrür ettikçe müslümanlar arasında fitne tohumlarını ekmek için elverişli bir ortam buluyorlardı.</p>
<p>Peygamber (s.a.v.)’in torunu Hasan (r.a.), Muaviye (r.a.) lehine hilafetten çekilince, bir grup, her iki taraftan ayrıldı, ilim ve ibadetle meşgul olmak üzere mescitlerine çekildiler. Bunlar daha önce, Ali (r.a)’nin safında yer alanlardı. İşte bunlar, Mu’tezile’nin kökünü/temelini oluşturmaktadır[2].</p>
<p>Anlatıldığına göre: İlk i’tizal hareketini yapan Muhammed b. el-Hanefiyye (81/700)’nin iki oğlu Ebu Hâşim Abdullah (99/717) ve Hasan (100/718)dır. Sonra Hasan, iman, “ söz ve akid’den ibarettir, ameller ona girmez” diyerek, Hariciler’i tenkit etmeye başladı. Kendisi ve cemaatine, ameli, imandan sonraya bıraktıklarından dolayı Murcie adı verildi. Sonra bunlar arasından, iman varken, hiçbir günah sahibine zarar vermez diyenler türedi. Bunlar Murcie’nin bid’atçileriydi.</p>
<p>Hulefa-i Raşidin döneminde bazı Yahudi alimleri, Hıristiyan rahipleri, Mecûsi din adamları İslama girmiş göründüler. Raşid halifelerden sonra bunlar efsanelerini, ilmi terbiye almamış bedevi raviler ve onların, sıradan mevâlisi arasında yaymaya başladılar. Bu raviler, o hurafeleri, içlerindeki Allah’la ilgili teşbih ve tecsime inanarak, kendilerinin cahiliye dönemlerindeki inançlarını da benimseyerek, gönül rahatlığıyla alıp başkalarına aktardılar. Bazen de onları yanlışlık ve iftira ile Peygamber (s.a.v.)’e nispet ediyorlardı. Böylece teşbih, ahlaksızlığın yayıldığı gibi, fırkaların inancına girip yayılmaya başladı.</p>
<p>Ümeyye oğulları, kendi siyasetlerine dokunan konuların dışında, müslümanların inançlarıyla ilgili konularda Raşid halifeler gibi dikkatli değillerdi. O müslüman olmuş görünenlere ilk kananlar Şîa oldu. Fakat Mu’tezile’nin kendileriyle münazarası sonucunda, bundan çabucak vazgeçtiler. Şîa arasında bu fikir, haşevi raviler arasında devam ettiği gibi sürüp gitmedi.</p>
<p>Basra, değişik fikir ve mezheplerin sığındığı liman mesabesindeydi.<br />
Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699), Allah’a isyanın günahını kadere yükleyen kimseyi Basra’da görmüştü. Ma’bed, kulun fiillerinde kaderin, kulun ihtiyarını yok etmeyeceğini söyleyerek ona cevap vermeye koyuldu. Bununla o, sorumlulukların meşrûiyetini savunmak istiyordu. Fakat sözü maksadını aştı: “Kader yoktur, Allah bir işi olduktan sonra bilir” dedi. Bu söz, İbn Ömer (73/692)’e ulaştığında, kendisinden teberri etti[3]. Ma’bed’in taraftarlarına Kaderiyye adı verildi. Mezhebi, Basralı sıradan raviler arasında asırlarca devam etti. Hatta onların bir grubu nezdinde bu görüş, Seneviyye/düalistlerin Nur’a nispet ettiklerini Hâlık’a/ Allah’a, Zulmet/karanlığa nispet ettiklerini mahluka/insana nispet edecek noktaya ulaştı.</p>
<p>Gaylan b. Müslim ed-Dımeşkî (105/723den sonra), Dımeşk’te Ma’bed’in görüşünü yayıyordu, Ömer b. Abdilaziz (101/720) onu çağırdı ve bundan nehyetti, şüphesini giderdi, o da vazgeçti ve kendisine “Ey müminlerin emiri! Huzuruna sapık olarak geldim, beni doğruya ilettin, kör geldim, doğruyu bana gösterdin, cahil geldim, öğrettin, Allah’a yemin ederim ki, bu konuda asla konuşmayacağım” diyerek söz verdi.</p>
<p>Ma’bed’in görüşü yayılmaya başlayınca, Horasan’da Cehm b. Safvân onu tenkit etmeye girişti, kendisi de cebr fikrine saplandı, Cehmiyye fırkası bu şahıstan ortaya çıktı.<br />
Hasan Basri (110/728), tabiînin büyüklerinden, Basra’da yıllarca ilmi yaymaya çalışan ve meclisine ileri gelen alimlerin devam ettiği kimselerdendi. Bir gün meclisine ayaktakımı raviler geldi. Yanında anlamsız şeyler konuşunca o da: “Bunları ilim halkasının kenarına atın” dedi. Bunun üzerine onlara Haşeviyye denildi[4]. Mücessime ve Müşebbihe grupları onlardandır.</p>
<p>Vâsıl b. Ata (131/748) – i’tizali fikirleri, yukarıda adı geçen Ebu Hâşim’den aldıktan sonra – Hasan Basri’nin meclisine devam ediyordu. Bir gün mecliste iman meselesi geçti.Vâsıl hemen söze başladı: Açıktan kafir ve itaatkar mümine, kafir ve mümin denmesinde bir ihtilaf yok; büyük günah işleyene iki isimden birisini vermede ihtilaf çıkınca; ona ne kafir, ne de mümin adını veririz. Onun hakkında – her iki tarafın ittifak ettiğini alarak, ihtilaf ettiğini de terk etmek suretiyle-: “O fasıktır” deriz. Sanki o, bununla iki ihtilafın ortasını bulmak ve iki tarafı da kendi görüşüne çekmek istiyor gibiydi. Fakat Vâsıl, aslında Haricilerle beraberdir. Çünkü, büyük günah işleyen -tevbe etmeden ölürse- ebedi Cehennem’de kalır kanaatindedir. Hasan Basri, onun bu sözünü beğenmedi. Bunun üzerine Vâsıl meclisten ayrıldı. İki arkadaşı olan Amr b. Ubeyd (144/761) ve Bişr b. Saîd ile birlikte Mu’tezile mezhebini ve usûl-i hamseyi yaymaya başladı. Bişr b. Mu’temir (210/855) ile Ebu’l- Huzeyl (226/840), mezhebi o ikisinden aldı. Ebubekir Abdurrahman b. Keysân el-Asamm (255/840 civarında), İbrahim en-Nazzâm (231/845), Hişam el-Fuvatî (226/840) ve Ali b. Muhammed eş-Şahhâm Ebu’l- Huzeyl’e talebelik etmişlerdir. Cahız (255/869) ve İbn Ebi Duâd (240/854) &#8211; zannedildiği gibi Vâsıl’a yetişemeyip- Nazzâm’(231/854)dan i’tizali aldı.</p>
<p>Mu’tezilenin görüşleri Bağdat’ta Bişr b. Mu’temir vasıtasıyla yayıldı. Ebu Musa b. Sabîh (226/840) ondan ders almıştır. Ebu Musa b. Sabîh’ten Ca’fer b. Harb (236/850) ve Cafer b. Mübeşşir (234/848) i’tizali almıştır. O ikisinden de Muhammed b. Abdillah el-İskâfî mutezili olmuştur. Şahhâm’dan Ebu Ali el-Cübbâî (303/916), ondan da oğlu Ebu Hâşim (321/933); Fuvatî’den de Abbâd b. Süleyman Mu’tezilenin fikirlerini almıştır. İşte bunlar Mu’tezile’nin Basra ve Bağdat’taki liderleridir.</p>
<p>Kuran’ın mahluk olduğu görüşüyle ilk tanınan kişi, Dımeşk’te Ca’d b. Dirhem (118/736) olmuştur. Cehm (128/745), bu görüşü Ca’d’dan almış ve yaymakta olduğu diğer bid’atlerine eklemiştir. Cennet ve Cehennem’in ebedi olmayacağı da onun bu bid’atlerindendir.</p>
<p>Hâris b. Süreyc (128/745) Horasan’da Emevilere karşı Kitap ve Sünnet’e davet ederek ayaklanınca, Cehm’den destek gördü. Mukâtil b. Süleyman (150/767) tecsim hakkındaki görüşünü orada yayıyordu. Cehm, ona cevap vermeye ve onun ispat ettiği sıfatları Allah’tan reddetmeye koyuldu. Nefy(sıfatları red)de, “Allah, kulların sıfatlarıyla nitelenemez” diyecek kadar aşırı gitti. İsimde birliktelik ile, o ismin ifade ettiği anlamda birlikteliğin arasını ayırmadı. Halbuki Allah için, muhal olan, ismin Kitap ve Sünnet’te gelmesi şartıyle, ikincisidir, birincisi değil. Çünkü, mesela “ilim” C. Hakk’ın ve insanların kendisiyle nitelendiği vârid olan sıfatlardandır. Fakat anlam itibariyle iki ilim birbirine denk değildir. Çünkü, Allah’ın ilmi huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. Diğer sıfatlar da böyledir.</p>
<p>Cehm’e birtakım görüşler nispet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra ona bağlı bir fırka yoktur. Ona nispet edilen kimselerin çoğu, fırkalar arasında adamın adını kötüye çıkarmak ve abartmak için, kötü lakap takma kabilindendir. Cehm’in görüşleri – halk arasında yayılan her görüş gibi- mezhepler arasında incelendikten sonra, kendisinin hedeflediği ve düşündüğü gibi değil de, mezheplerin anladığı gibi yayılmıştır.</p>
<p>Fetihlerde biraz durgunluk meydana gelmeye başlayınca, insanlar bu dağınık görüşleri konuşmak için daha çok vakit buldular, akıllarına, o fikirler üzerinde derinleşme arzusu geldi. İbnu’l-Mukaffa’ (142/759), Hammâd ‘Acrad (161/778)[5], Yahya b. Ziyâde (160/776), Muti’ b. İyâs (166/783)[6], Abdulkerim b. Ebi’l-‘Avcâ (160/777)[7] gibileri, müslümanlar arasında ilhadı yaymak, Farslı düalist ve ateistlerin kitaplarını tercüme etmek için sürekli çalışıyorlardı. Öyle ki onlar gittikçe tehlikeli hale geldiler. Bunun üzerine Mehdî (169/785), cedelci kelamcılara, ateistlere red konusunda kitaplar yazmalarını emretti. Onlar da deliller ortaya koyup, şüpheleri giderdiler. Hakkı açığa kavuşturarak dine hizmet etmiş oldular.</p>
<p>Bu savunmaların yükünü üstlenenler Mu’tezile’den bir gruptu. Böylece onlar iki düşman arasında kaldılar. Biri, din dışı, eskiden beri eğitimini gördükleri bir felsefe ve görüşü olan kurnaz düşman; diğeri de ümmetin içerisinde, kaba, sert düşman. Çoğunluk, azkalsın zühd hayatı yaşadığı için bunlara meyledecekti. Bu düşman akli problemlerden uzaktı. Yahudi ve düalistlerin şaşırtmacaları bunlarca kabul gördü. Onun yapabildiği tek şey kelamcıların aleyhinde konuşmaktır. O, dost ve düşmanını ayıramıyordu; eğer dini müdafaa işi onlara havale edilseydi, bir süre bile onu savunamazlardı. Bu Mu’tezîlî kelamcılar, birinci düşmanla uğraştılar, ikinciyi, zındıkların reddini tamamlayıp, onların aldatmacalarını ortaya çıkarıncaya kadar görmezlikten geldiler. Sonra Haşeviyye’nin sözlerini çürütüp, görüşlerinin saçmalığını ortaya koydular.</p>
<p>Ancak bu Mu’tezîlî cedelcilerin kafalarına münazara ettikleri kimselerden, küçümsenmeyecek derecede aklî hastalıklar sirayet etmiştir.</p>
<p>Fakihlerin çoğunluğu ve hadisçiler, bu mücadeleler süresince, bu konulara girmeyip, sahabe ve tabiîn seçkinlerinin yolu; dinde kesinlikle sabit olanla yetinme yolu üzere yürümeyi tercih ettiler.</p>
<p>Halbuki din düşmanları, ancak aynısıyla karşı konulabilecek silahlara sahiptiler ve müslümanlara karşı, düşmanlıkta tedrîc yolunu tercih etmişlerdi. Çoğunluğun bundan haberi yoktu. Çoğunluğu öyle bir noktaya getirdiler ki, eğer durum kendi haline bırakılıverse, yaymakta oldukları şüpheler müslümanların kalplerine sirayet edecek; durum altüst olacak ve hiç kimse felaketten kurtulamayacaktı.</p>
<p>İşte bu şartlarda Me’mun (218/833) halife oldu. Mu’tezile’ye arka çıkmaya ve onları yanına almaya başladı. Öyle ki, kendi ve düşüp kalktığı kimselerin aklınca, insanları Kur’an’ın mahluk olduğunu kabule ve C. Hakk’ı tenzihe zorladı. Mu’tasım (227/841) ve Vâsık (232/847)’ın hilafeti boyunca bu sıkıntı sürdü. Vâsık buna, ru’yeti inkar meselesini de ekledi[8].</p>
<p>Mu’tezile’ye karşı çıkanlar, Mihne’de Ahmed b. Hanbel’in (241/855) şanını yüceltecek sebatı gösterip, Mütevekkil (247/861)’in Mihne’yi kaldırmasına kadar devam eden baskılar gördüler.</p>
<p>Mütevekkil’in, halka çeşitli görüş ve mezhepler üzerinde münakaşayı yasaklaması ve Mihne’yi kaldırmasından başka takdir edilecek bir şeyi yoktur. Kendisi, Hz. Ali (r.a.)’den nefret eden bir nâsıbîdir. Onun akıl almaz işleri de vardır.<br />
Sonra reaksiyon, Haşeviyye ve Nâsıbîlerin durumlarının yükselmesi ve Mu’tezile ve Ehl-i nazar’ın kenara çekilip gizlenmesi şeklinde, normal seyrini almaya başladı.</p>
<p>Bu arada Ehl-i sünnet fakih ve hadisçileri, sessizce ilmi çalışmalarına devam ettiler.<br />
Haşeviyye, istikrarsızlık, batıl, yığınları ve ayaktakımını kendisine çekme peşinde koşuyordu. Allah’a, Ehl-i kitab ve Seneviyye’nin sahtekarlarından alıp benimsedikleri ve geçmiş ümmetlerden tevârüs ettikleri: hareket, intikâl, sınır, yön, oturma, oturtma, sırtüstü yatma, dinlenme, bir yeri mekan edinme gibi, şeriat ve aklın caiz görmediği şeyleri nispet etmek suretiyle, iftirada bulunuyorlardı.</p>
<p>Bu konuda başkalarını çekiştirme ve gıybetle doldurdukları kitaplar yazıyorlar, sünnet perdesi arkasına saklanarak ve kendilerini selefe nispet ederek, tekfir etmede, vakar perdesini yırtıyorlar, bu konuda da seleften nakledilen, kendilerine delil teşkil etmeyecek, bazı mücmel ifadeleri istismar ediyorlardı.<br />
Evet, onların da bir selefleri vardı, ama bu ümmetten değildi. Onlar da bir yol/sünnet üzerelerdi, ancak bu, ihdâs edenlerine kıyamete kadar günahlar getirecek bir sünnetti. Burada, onların kepazeliklerini detaylı olarak anlatmaya gerek yoktur.</p>
<p></span></span></span></p>
<div id="id_55a8807c6334a3962054359" class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show"><strong>2.BÖLÜM</strong><br />
</span></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show">Mu’tezile, düşünür alimlerin akıllarına hükmetmeye ve ümmet üzerindeki otoritesini tekrar kurmaya çalışıyordu. Ateist gruplar ve Karmatîler fesatta aşırı gittiler ve müslümanlar yeni ortaya çıkan durum sebebiyle kendi halleriyle meşgul oldukları, onların hilelerini yok edecek, ikna edici delillerle, dini müdafaa sınırlarında nöbet tutanlar kalmadığından, ülkeleri işgal ettiler.</p>
<p>Bu gibi zor ve kritik şartlarda imam Ebu’l Hasen el-Eş’arî (324/935), müslümanların başına gelen musibetlerin üzerine gitti. Dini savunmak ve bid’ata engel olmak için ortaya çıktı. Önce iki grubu, mutedil yola döndürmek suretiyle, şunları söyleyerek uzlaştırdı; birinci gruba: Eğer Kur’an’ın mahluk olmasından kastınız, lafız, tilavet ve yazı ise siz haklısınız; diğerlerine de: Eğer sizin kadîmden kastınız, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan ve &#8211; İbn Mübârek’(181/797)in dediği gibi &#8211; ondan ayrılmayan sıfatı yani kelam-ı nefsîsi ise siz haklısınız ve sizin Kur’an okuyanın tilavetini ve onu telaffuz edenin telaffuzunun hâdis olduğunu inkar etmenize bir mahal yoktur.</p>
<p>Aynı şekilde birinci grubun ses ve telaffuz olmaksızın, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan sıfatı inkar etmelerine de bir sebep yoktur. Yine birincilere şekil ve muhâzâtı reddetmeniz doğrudur, ancak keyfiyetten âri olarak C. Hakk’ın tecelli edeceğini de kabul etmeniz gerekir. Diğerlerine de: Şekil, muhâzât ve hâdis olmayı çağrıştıran her türlü şeyi C. Hakk’a nispet etmekten sakınınız ve eğer siz, keyfiyetten âri olarak müminlerin ahirette C. Hakkı göreceğini söylemekle yetinirseniz, siz haklısınız diyerek aralarını bulmaya çalıştı.</p>
<p>Böylece, Allah, onu, müslümanların söz birliğini sağlamaya, saflarını birleştirmeye, inatçıları ezmeye ve aşırılıklarını kırmaya muvaffak kıldı. Dünyanın her yerinden kendisine sorular geldi ve onlara cevap verdi. Böylece ünü her tarafa yayıldı. Dünya, onun ve tabilerinin, sünnet konusundaki ve bid’atçi gruplara, ateist ve ehl-i kitaba redd konusundaki kitaplarıyla doldu.</p>
<p>Tabileri Irak, Horasan, Şam, Mağrib diyarına yayıldılar ve onun yolunda yürüdüler.<br />
Vefatından bir müddet sonra, Büveyh oğulları döneminde, Mu’tezile eski kuvvetini biraz olsun tekrar kazanmak istedi. Fakat sünnetin müdafii İmam Ebubekr b. Bâkıllânî (403/1013) onların karşısına dikildi ve onları delilleriyle ikna edip susturdu. Herkes Afrika’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar Eş’ariyye metoduyla Sünnet’e teslim oldu. İbnu’l Bâkıllânî’nin talebesinden ülkelere gönderdikleri[9] arasında, önce Şam’a sonra da Kayrevân ve Kuzey Afrika ülkelerine göndermiş olduğu Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Abdillah b. Hâtim el-Ezdî (?)[10] de vardı. Mağribli alimler onu kabullendiler ve Eş’arî Mezhebi, Sicilya ve Endülüs’e kadar yayıldı. İbn Ebi Zeyd (386/996), Ebu ‘İmran (Musa b. İsa) el-Fâsî (430/1039)[11], Ebul-Hasen el-Kâbisî (403/1012), Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Ebubekr İbn el-Arabî (543/1148) ve öğrencilerinin mezhebi yayma konusundaki katkıları büyüktür.</p>
<p>Hicaz’da mezhebi, (Buhari’nin) el-Câmi’u’s-Sahîh’inin meşhur râvisi Hâfız Ebu Zerr el-Herevî (434/1043)[12] yaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden ilim almak için kendisine gelenler mezhebi ondan aldılar. Mezhep Şam’da, daha önce, Eş’arî’nin öğrencisi İbn Cerîr Tefsiri’ni müellifinden rivayet eden Ebu’l-Hasen Abdulaziz et-Taberî (?)[13] yoluyla yayılmıştır.</p>
<p>Şam halkı, Şehit Nureddin Zengi (569/1174)’nin ulemanın isteği üzerine davet edip getirdiği İmam Kutbuddin en-Neysâbûrî (578/1183) gibi, Eş’arî mezhebinin büyük alimlerini zaman zaman ülkelerine getiriyordu.</p>
<p>Kudüs’te yuvalanıp, yerleşen ve sonradan gelenlerin öncekilerden fikirlerini devraldığı zahit taraftarlar bırakan İbn Kerrâm (255/869)’ın bazı görüşlerini kabullenen Kudüs’lü Hanbelilerden bir grup, Hıristiyanlar Kudüs’ü işgal edince, oradan Şam’a hicret ettiler ve teşbih bid’atini oraya taşıdılar. Şam’da zaten Ebu Ya’lâ (458/1066)’nın öğrencisi Abdulvâhid eş-Şîrâzî (486/1093) döneminden kalma, bu tür bazı bid’atler vardı.</p>
<p>Sultan Selahaddin Eyyûbî (589/1193), zahit muhacirler oldukları için hatırlarını sayıyor, itikatlarını görmezlikten geliyordu. O, zannedildiği gibi insanları Eş’arî mezhebini kabule zorlamıyordu. Meşhur Hanbelî vaiz İbn Nuceyye (Ali b. İbrahim b. Necâ) (599/1203) kendisine yakındı. Bunun, Mısır’da Eş’arî mezhebini destekleyen İmam Şihâb et-Tûsî (515/1122)’ye karşı katı ve sert tavrı, Selahaddin Eyyûbî’nin gözü önünde ve bilgisi dahilinde meydana geliyor, fakat o buna ses çıkarmıyordu. Hatta Eyyûbî ailesi, itikatta, eğer İmam Izzuddin b. Abdisselâm (660/1262), bu konuda, görevini yapan bir alim tavrını takınmasaydı, onlara meyledip katılacaktı.</p>
<p>Böylece, Şam’a yerleşen bu Hanbeli grubun sesleri kısıldı, zaviyelerine çekildiler ve sadece hadis rivayetiyle meşgul oldular.</p>
<p>Bunların hepsi gösteriyor ki, dünyada Eş’arî mezhebinin yayılması ilmin gücüyle olmuştur, idarecilerin desteği, otoritesi ve dayatmasıyla değil. Bağdat ve diğer bazı yerlerde Haşeviyye’ye karşı, idarecilerin zaman zaman şiddet kullanması, onların huzuru bozmaları ve kargaşa çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mezhep fakihleri, Eş’arî’yi kendi mezheplerinden kabul ederek, tabakât kitaplarında biyografisini verirler. Hanbelîlerin bunu yapması daha münasip, zira Eş’arî onlarla münazarasında, kendisinin İmam Ahmed’in mezhebi üzere olduğunu açıkça beyan ediyor. Fakat Hanbeliler, Eş’arî’yi ne tabakât kitaplarına alıyor, ne de kendilerinden kabul ediyorlar. Hatta Hanbelî Haşeviyye’si ona Mu’tezile’den daha çok buğzediyor[14].</p>
<p>Malikîlerin tamamı, Şafiîlerin dörtte üçü, Hanefîlerin üçte biri, Hanbelîlerin bir kısmı, -Bâkillânî döneminden bu yana &#8211; Kelamda Eş’arî mezhebindendir. Hanefîlerin üçte ikisi, Mâverâünnehr diyarında, Türk illerinde, Afganistan, Hindistan, Çin ve Uzakdoğuda &#8211; bazı Şafiîlerde olduğu gibi &#8211; Mu’tezile’ye kayanlar hariç, Mâturidî mezhebindendir.</p>
<p>Mezhep müntesiplerinden bid’at pisliğini reddetmesi, Medine alimi Malik (179/795)’in mezhebinin özelliklerindendir. Malikîler arasında i’tizal ve teşbih bid’atini görmemekteyiz. Zannımca, İmam Malik’in sıfatlarla ilgili haberlerin rivayetini yasaklamış olması, bunu sağlamıştır. Aynı şekilde İmam Ahmed, zalim idarecilere karşı ayaklanma ile ilgili hadisleri rivayet etmeyi yasaklamıştı. Bu da, Bağdat halifelerinin, Hanbelîleri ne yaparlarsa yapsınlar görmezlikten gelmelerini, hatta onları yakın çevrelerine almalarını sağlamıştır. Evet, İbn Tûmert (524/1130) zamanından beri, bazı Malikîlerin tasavvufta biraz aşırıya kaçtıkları müşahede edilmektedir.</p>
<p>Hanbelîlerin bir kısmı tefvîdde (haberi sıfatların anlamını C. Hakk’a havale etmede) ve bu konulara girmeyi terk etme konusunda selefin görüşündedirler, bir kısmı da Mu’tezile’ye kaymıştır.</p>
<p>Asırlar boyunca Hanbelîlerin çoğu &#8211; Zâhir Baybars (676/1277)’ın, kâdılkudâtlığı ilk defa dört mezhebe vermesine kadar &#8211; Kerrâmiyye ve Sâlimiyye usûlü Haşeviyye idiler. Bu vesileyle Ehl-i sünnet uleması ile ilim alış verişinde bulundular ve bid’atle ilgili hastalıkları kaybolmaya başladı. Hatta Bağdat’ın uğradığı felaketten[15] sonra, Şam’a göç edip yerleşen Harran azınlığı olmasaydı aralarında hiçbir Haşevî kalmayacaktı.</p>
<p>Harran azınlığının arasından iyi bir ilim tahsil etmiş, zeki, hafızası sağlam, görünüşü düzgün, ilim otoritelerinin güvenini ve övgüsünü kazanmış biri sivrildi. Bu zat akıcı dili olan bir vaizdi. Bir de gördük ki o, selef mezhebi perdesi altında, Haşeviyye mezhebini Ehl-i sünnet mezhebinin yerine koyma esası üzerine kurulmuş bir plan üzerinde mesafe katediyor.</p>
<p>Bilmiyor ki, Eş’ariyye ve Mâturîdiyye’den oluşan Ehl-i sünnet mezhebi, dinde derin bilgi ve düşünce sahibi &#8211; bu haşevînin onların en küçük talebesinden biri bile sayılamayacağı &#8211; dahilerin elinde, asırlar boyu ilmî tetkik sonucu delillerin güçlülüğü bakımından öyle bir seviyeye ulaştı ki, onun gibi birisi bu delillere toslasa, ancak yüzü koyun yere kapaklanır. Hayatı son bulur, heder olur gider.</p>
<p>Aklî ilimlerde bir hocası olmadığından, onun ilmi sağlam bir temele dayanmayan, çelişki yumağından ibarettir. Yetenekleri, yorucu faydasız işlere dağılmıştır. İlmindeki bu çelişki, ameline de yansımıştır. Fitnesi, alimlerin kendisini eleştirmesi neticesinde son bulmuştur.</p>
<p>Şîa ve Havaric’in ortaya çıkışında ilmin bir rolünün olmadığı açıktır. Onları siyasi hisler ortaya çıkarmıştır. Sonra aralarına din düşmanı zındıklar sızar ve itibar zedeleyici merhaleler geçirirler. Ana eğilimleri mevcut idareye düşmanlık şeklindedir .</p>
<p>Murcie, bir nevi ilmî araştırmadan doğmuştur. Temayülleri, itikatta Havâric’in aksi yönündedir. Sonra, Murcie’den ilim ve dinden uzak, amelde gevşekliği doğuran görüşler ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Tutuculuk davetçisi ve yıkım tellalı olan Cebriyye, ilmî olmayan bir araştırma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu saplantıları, Sümeniyye, Berâhime ve bunların dışındaki ibahiyeci, cahil fırkalara komşu olmalarındandır.</p>
<p>Kaderiyye, ilmî araştırma sonucu doğmuştur. Temâyülleri, tembellik ve kayıtsızlığa düşmanlık yönündedir. Gösterdikleri gelişme ve değişmeye bakıldığında, Senevviyye’nin birtakım görüşlerinden etkilendikleri açıktır.</p>
<p>Cehalet ve donukluğun seviyesizleştirdiği Haşeviyye, bazı fırkaların İslam öncesi sahip oldukları cahiliyye görüşlerini tevarüs edip benimsemiştir. Sâbie, Ehl-i kitab ve Seneviyye sahtekarlarının şaşırtmacaları onlar nezdinde kabul görmüştür. Avâmı kandırdıkları bir zühde, hiçbir aklı başında insanın düşünemeyeceği cehalete sahiptirler. Onlar kaba yapılı, kargaşa çıkarmak için fırsat kollayan katı ve sert kimselerdir. İslam zayıfladığı zaman sesleri yükselir. Görüşleri hakim olunca, ortalığı ilhâd kaplar. Tarihin her döneminde, bu böyledir. Düşmanlıkları akıl, nazarî ilimler ve mevcut olan her fırkaya yöneliktir.</p>
<p>Mu’tezile, Haşeviyye’nin tam aksine bir çizgidedir. Onları ilmî araştırma ortaya çıkarmıştır. Akıllarının doymazlığı, kendilerini herşeyi elde etme denemesine götürmüştür. Temel düşmanlıkları donukluğa karşıdır. Planları, dışardan İslam’a sızan görüşleri, ikna ve iskât edici aklî delillerle reddetmektir.</p>
<p>Mu’tezile’nin, Ulûhiyet-tevhid münkirlerine, nübüvvet münkirlerine, ayrıca Seneviyye, Yahûdi, Hıristiyan, Sâbie ve çeşitli ateist gruplara karşı, İslam dinini savunmada şerefli tavırları vardır. Bundan dolayı Zehebî’yi (748/1348) Siyeru Alâmi’n- Nübelâ adlı kitabında, nübüvvet hakkındaki kitabını zikrederken Câhız’a Allah’tan rahmet dilediğini görmekteyiz. Ayrıca Kâdı Abdulcebbâr’ın (415/1025) “Tesbitu Delâili’n-Nübüvve’”[16] adlı kitabına, güçlü münakaşa ve şüpheye sevkedenlerin şüphelerini reddetmede kullandığı güzel üslûp ve ifadede benzeri bir kitap görmemekteyiz.</p>
<p>Mu’tezilenin kitaplarından tamamen yüz çevirmek hoş değildir. Zira o kitaplarda, zamanın üzerinden geçmesiyle eskimeyen, hala parlak ve geçerli olan pekçok faydalar vardır.</p>
<p>Üstâd İmâm[17], Mu’tezile’de asrın düşmanlarına cevap teşkil edecek pek çok şey bulurdu. Onlara haksızlık etmeden, bulduğunu almaktan da çekinmezdi.</p>
<p>Ancak Mu’tezile, hasımla münazarayla çok meşgul olduğundan, onlardan kafalarına kendilerini doğrudan uzaklaştıracak görüşler sirayet etmiştir. Böylece Mu’tezile, Ehl-i sünnetin tenkit ettiği bid’atlere daldı. Meâlimu’s-Sünen sahibi el-Hattâbî (388/998) der ki: “İlk dönemde Mu’tezile bu bid’atlerin aksine bir yol üzereydi. O bid’atleri, son dönemde, onların bir kısmı ihdâs etmiştir”.</p>
<p>Eş’ariyye, Mu’tezile ile Haşeviyye arasında orta yolu tutmuştur. Ne Mu’tezile’nin yaptığı gibi nakilden, ne de Haşeviyye’nin yaptığı gibi akıldan uzaklaşmıştır. Kendilerinden öncekilerin iyilerini almışlar, her fırkanın batılını terketmişlerdir. Nebi (s.a.v.)’nin ve ashabının üzerinde bulunduğu çizgiyi muhafaza etmişler, dünyayı ilimle doldurmuşlardır. Aralarında, beşinci asırdan beri bazı tasavvuf imamlarının Eş’ariyye ekolü üzere Ehl-i sünneti desteklediklerinden dolayı, tasavvufa intisap edenler bulunmaktadır.</p>
<p>Kelamcılar arasında, gerçekleştirdiği büyük işe bakılınca Eş’arî’ye denk kimse yoktur.<br />
Bununla birlikte görüşleri, onları inceleyen kişi nezdinde, tahsîn-takbîh, ta’lîl, naklî delilin değeri vb… gibi belirli kelamî konularda, bazen akıl, bazen de nakilden uzaklaşma gibi, biraz tenkitten hali değildir. Zira, onun gibi, uzun süre Mu’tezile ve Haşeviyye grupları ile mücadele edenin görüşlerinde, bu türden şeyler muhakkak olur.</p>
<p>Ancak buna benzer birşey muasırı, Mâverâünnehr’deki Ehl-i sünnetin alimi, İmâmu’l-Hudâ Ebu Mansûr (333/944)’da, o diyarda Ehl-i sünnet, bid’at gruplarına, sesleri İmâm’ın yanında çıkmayacak şekilde tam hakim olduğu için bu sapma olmamıştır. Böylece düşüncelerinde tam itidal üzere yürümeyi başarmış, nakle hakkını, akla da geçerliliğini vermiştir. Mâturîdiyye, Eş’ariyye ve Mu’tezile arasında yer almaktadır. Aralarında mutasavvıf nadiren bulunur.</p>
<p>Eş’arî’yle Mâturîdî dünyanın her tarafında Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Onların sayısız kitapları vardır. Bu iki imam arasında meydana gelen ihtilafın çoğu lafzî/şeklî ihtilaf kabilindendir. Aralarındaki ihtilaflar konusunda birtakım kitaplar yazılmıştır. Bu ihtilafları, Beyâdî (1098/1687) “İşârâtü’l-Merâm min ‘İbârâti’l-İmâm” adlı eserinde güzelce özetlemiştir. Beyâdî’nin metnini, Zebîdî (1205/1790) İhyâ şerhinde – pek çok matbaa hatasıyla beraber- nakletmiştir.</p>
<p>Bu Beyâdî, her ne kadar müteahhirînden ise de, kelam ilminde otoritedir. Öyle ki “el-‘Alemü’ş-Şâmih” sahibi Makbelî (1108/1696), alimleri pek beğenmemesine ve pervasızlığına rağmen, araştırma alanının genişliğini itiraf anlamına, Beyâdî’nin “İşârât” ına çok önem vermektedir.</p>
<p>Biz, burada ancak ana bid’at mezheplerine temas ettik. Bu mezheplerin, yeni bid’atlerin çıkması, mezheplerin görüşlerinin birbirlerine girmesi sonucu ortaya çıkan kolları vardır. Bu kollar insanlık tarihinin sonuna kadar, belirli bir sayıda kalmayacaktır. Peygamber’den rivayet edilen sayıda[18], ulemanın meşhur ihtilafı vardır. Alimler, her dönemde kendi zamanlarına kadar yeni ortaya çıkan mezhep sahiplerini hesaba katmış ve bunların görüşlerinden batıl olanları tenkit etmişlerdir.</p>
<p>Bu fırkaların görüşleri, Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, Ebu’l Hüseyn et-Tarâifî’nin (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida’”[19], Ebu’l Muzaffer el-İsferâyînî’nin (471/1078) “el-Milel ve’n-Nihal”i[20] ve bunlar gibi sayısız eserlerde detaylı olarak verilmiştir.</p>
<p>Çoğu zaman fırkalara, kendi kitaplarında bulunmayan görüşler nispet edilir. Bu, ya doğrudan doğruya görüşler icat edilip o fırkalara yamamak veya onların sözlerinden, kendilerinin kastetmediği neticeleri çıkarmak, yahut da o fırkaların muarızlarına ait mutemet olmayan eserlerden aktarmak suretiyle olur[21]. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak”, “el-Milel ve’n-Nihal”[22]’de ve İbn Hazm da (456/1064) “el- Fisal”de böyle yapmıştır. Ebu İsa Muhammed b. Hârûn el-Varrâk (247/861), “el-Ârâ ve’d-Diyânât” sahibi Hasan b. Musa en-Nevbahtî (310/922), “el-Fihrist” sahibi İbnu’n-Nedîm’i (438/1047) ve uydurma hadislerle dolu Haşeviyye’nin kitaplarını kaynak almak da bu kabildendir. Araştırmacının görevi, bir görüşü sahibine nispet etmede, görüş sahibinin meşhur, bilinen bir kitabında bulana kadar ihtiyatlı davranmaktır. Fahreddin er-Râzî (606/1210), bu hususlardan bazılarına, Şehristânî (548/1153)’nin kitabının adı geçince, dikkat çekmiştir. Biz burada milel ve nihal kitaplarını mukayese etmek durumunda değiliz.<br />
Önceki kelamcıların sözlerinde, her asırda dini müdafaa görevini üstlenenlere, kesinlikle ışık tutacak şeyler vardır.</p>
<p>İslam inançlarını müdafaa metotlarının, ahlak ve ahkamı dejenerasyondan koruma şekillerinin, muarızlar üsluplarını yeniledikleri için, her asırda yenileneceği gayet açık bir husustur. Haddizatında onlar, şer’in tahdit ettiği belirli şeylerde sabittir, onların hakikatleri değişmez. O halde, yaşadıkları her dönemde müslümanlara düşen, içlerinden bir grubun kendini, insan gruplarında hakim bulunan görüşleri, aralarında yaygın ilimleri takip etme ve müslümanlara kendi tarafından zarar gelebilecek herşeyi incelemeye vermesidir. Özellikle de, sağlam ve köklü olduğu sürece her hayrın kaynağı olmaya devam eden, zayıf ve köksüz hale dönüşünce de her kötülüğün kaynağı haline gelen akaid/inanç konusunda bunu yapmalıdırlar.</p>
<p>Bu görüş ve ilimleri, din düşmanlarının modern araçlarla ortaya attığı şüpheleri giderecek şeyleri içlerinde bulabilmeleri için, sahiplerinin incelediği/araştırdığı kadar, hatta onların araştırmalarından daha çok incelemelidirler. Öyle ki, kasıtlı birisi, islamın akaid, ahkam ve ahlaktan meydana gelen öğretilerine bir ok fırlattığında, onu o ilimlerin verilerine ve bilimsel deneylerine dayanarak, şüphe ortaya atanların teorilerini yok ederek ve yeni teoriler geliştirerek, atanın göğsüne geri çevirmelidirler, &#8211; zira islam dini, ilmi hakikatlerle çelişmez – ve onların aldatmacalarının önüne koruyucu, sağlam bir kale yapmalıdırlar. Müslümanları zamanın gerektirdiği şekilde, gevşeklik ve ihmal göstermeden teşkilatlandırmalıdırlar. Bu ilimlerden elde ettikleri savunma yöntemlerini, dikkat çekici, herkesin beğenip kabul edeceği akıcı bir üslupla kitaplaştırmalıdırlar ki, asırlar boyu ansızın gelen şüphe sellerinin önüne sağlam bir set olsun.</p>
<p>Eğer bunu yapmazlarsa, düşmanlar, müslümanlar içinde verimli otlaklara kolayca yol bulup ulaşırlar, sonra sağa-sola dallanmış köklerini söküp atmak zorlaşır, hatta ilhad zehirleri boş kalplere sirayet eder, orada yerleşir ve böylece ekin ve nesiller helak olur. Allah bizi bunun şerrinden korusun ve bizi uykumuzdan uyandırsın.<br />
</span></div>
<p><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><span id="fbPhotoPageCaption" class="fbPhotosPhotoCaption" tabindex="0" data-ft="{&quot;tn&quot;:&quot;*G&quot;,&quot;type&quot;:45}"></span><span id="fbPhotoPageTagList" class="fbPhotoTagList"> </span></p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<wbr />&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<wbr />&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.<br />
Dipnotlar:<br />
[1] Abdusselâm el-Cîlî’(611/1214)nin başına gelene, ‘‘Zeylü’r-Ravzateyn’’ ve Kahire’de el-Hizânetu’z Zekiyye’de bulunan ‘‘Mecm</span></span></div>
<p><span class="text_exposed_show"></p>
<p>[2] Ebu’l Huseyn et-Tarâifi eş- Şafiî (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l Bida” (s. 36) adlı kitabında şöyle der: “Bunlar, kendilerine Mu’tezile adını verdiler. Bu, Hasan b. Ali (a.s.) Muaviye’ye biat ettiği ve idareyi ona teslim ettiği zaman oldu. Bunlar, daha önce Hz. Ali (r.a.)’nin adamları olduğu halde, Hasan, Muaviye ve bütün insanlarla ilişkilerini keserek, ev ve mescitlerine çekildiler ve “Biz ilim ve ibadetle meşgul olacağız” dediler. Bundan dolayı onlara Mu’tezile adı verildi” (Zâhid).</p>
<p>[3] Bkz. Muslim, İmân, 1.</p>
<p>[4] Haşeviyye’nin diğer anlamları için bakınız: Mevlevi Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l- Fünûn, İstanbul 1984, l, 396-397; en-Neşşâr, a.g.e., I, 285-287.</p>
<p>[5] Bkz. Süleyman Tülücü, Hammâd ‘Acrad, DİA., XV, 483.</p>
<p>[6] Bkz. Hüseyn Atvân, ez-Zendeka ve’ş-Şuûbiyye fi’l-Asri’l- Abbâsiyyi’l- Evvel, Beyrut 1984, s. 33-37.</p>
<p>[7] Hammâd b. Seleme (167/784)’nin üvey oğludur. Bu zat dört bin hadis uydurduğunu itiraf etmiştir. Üvey babası bunadıktan sonra, kitabına soktuğu hadisler, pek çok ravi arasında kabul görmüş, sonra da Haşeviyye’nin inançlarında sarıldıkları deliller haline gelmiştir (Zâhid). Bkz. Taberi, III, 375 vd; Mes’ûdî,Murûcu’z –Zeheb, IV, 315; Bağdadî, el-Fark, s. 163-164; İsferâyînî, et-Tebsîr, s. 81.</p>
<p>[8] Mücahid b Cebr (104/722)’in ilmi derecesinin yüksekliği yanında, hadisçilerin ittifakıyla iki batıl görüşü vardır. Bunlardan birisi: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am 6/103) ayeti hakkındaki ru’yeti inkar görüşü ki bu görüşünü Mu’tezile benimsemiştir. İkincisi de Makam-ı Mahmud hakkındaki görüşü ki, bunu da Haşeviyye benimsemiştir. Bunlar gerçeklerle çelişen iki görüştür. Mücahid gibi birisinde, ikisi de nasıl birleşebilir, nasıl ondan bu iki görüş sabit olur, enteresandır. Hadiste’ki Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimizin Şefaat-ı Uzma’sı olarak tefsiri mütevatirdir. Aynı şekilde ru’yet hadisleri de mütevatirdir. (Zâhid)</span></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed">[9] İbnu’l Bâkıllâni’nin öğrencileri için bakınız: Muhammed Ramazan, el-Bâkıllânî ve Ârâuhu’l-Kelâmiyye, Bağdat 1986, s. 184-195; Seyyid Ahmed Sakr, Mukaddimetu I’câzi’l-Kur’an li’l-Bâkıllâni, Kahire trhs, s. 34-37.</p>
<p>[10] Faaliyetleri için bakınız: İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Mufterî, Beyrut 1979, s. 120-216; Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 190-191; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 35- 36.</p>
<p>[11] Bkz: Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 187-188; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34.</p>
<p>[12] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 255-256. Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 185; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34-35.</p>
<p>[13] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 195.</p>
<p>[14] İbn Kesir, el-Bidâye’sinde (XI, 220) “Geçmişte ve şimdi Hanbelîlerin adeti, Eş’arîlerin aleyhinde konuşmaktır” der.</p>
<p>[15] Moğollar’ın Bağdat’ı işgal ve tahrip etmesine işaret edilmektedir.</p>
<p>[16] İstanbul, (Süleymaniye) Şehit Ali Paşa kütüphanesidedir (Zâhid). Kitap, Dr. Abdulkerim Osman’ın tahkikiyle, Beyrut’ta, Dâru’l -Arabiyye, tarafından iki cilt halinde basılmıştır.</p>
<p>[17] Musannif rahmetli burada Muhammed Abduh’u kastetmektedir. O, Abduh’u yakından tanımaktadır. “Makâlât” s. 373,548 ve “Safa’âtu’l-Burhan ‘ala Safahâti’l-Udvân”da Abduh’un birinci ve ikinci dönemine işaret etmektedir. (Naşir)</p>
<p>[18] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerife işaret edilmektedir. Hadisin değerlendirmesi için bakınız: Kevserî,Mukaddimât, s. 112-114; 150-152; Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbi, el-İ’tisâm, Riyad 1996, III, 38-179.</p>
<p>[19] Kitap, “et-Tenbîh ve’r-Red ‘ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida” adı ve Kevserî merhumun tahkikiyle, Mısır’da 1388/1968 de, Matbaatu’s-Saâde’de basılmıştır.</p>
<p>[20] İstanbul’da Şehit Ali Paşa kütüphanesinde (Zâhid). Bu kitabın orijinal adı “et-Tebsîr fi’d-Dîn”’dir. İlk defa Kevserî’nin takdim ve tahkiki ile Kahire’de 1359/1940’da basılmıştır. Daha sonra Beyrut’ta ofset baskısı yapılmış ve bunu diğer baskılar takip etmiştir.</p>
<p>[21] Nitekim İmam Ebu’l- Hasen el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn&#8217; (H. Ritter, Wiesbaden 1963)de bu hususa işaret etme ihtiyacını duymuştur.</p>
<p>[22] İstanbul, Âşir Efendi kütüphanesinde (Zâhid)</p></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed">Muhammed Zâhid el-Kevserî(Rahîmehullah &#8211; 1371/1952)</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/">Mezheplerin Doğuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberimiz hangi mezheptendi? !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberimiz-hangi-mezheptendi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberimiz-hangi-mezheptendi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2015 19:56:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[4 hak mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimiz hangi mezheptendi? !]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8660</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu soru, mezhepsizlerin ve dinsizlerin, müslümanları köşeye sıkıştırmak maksadı ile sordukları bir sorudur. Zira bu soruya muhatap olan, “Peygamberimizin mezhebi yoktu” dese, bu sefer soru sahibi, “O zaman bu mezhepler nereden çıktı?” diyecek; yok eğer, “Peygamberimiz Hanefi idi, ya da Şafi idi” dese, bu sefer de bir mezhebi Peygamberimize isnad ederek hata etmiş olacak; eğer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberimiz-hangi-mezheptendi/">Peygamberimiz hangi mezheptendi? !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"></h1>
<div class="entry-content">
<div class="entry">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-21.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8661" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-21.jpg" alt="Peygamberimiz hangi mezheptendi? !" width="328" height="246" /></a></p>
<p>Bu soru, mezhepsizlerin ve dinsizlerin, müslümanları köşeye sıkıştırmak maksadı ile sordukları bir sorudur. Zira bu soruya muhatap olan, “Peygamberimizin mezhebi yoktu” dese, bu sefer soru sahibi, “O zaman bu mezhepler nereden çıktı?” diyecek; yok eğer, “Peygamberimiz Hanefi idi, ya da Şafi idi” dese, bu sefer de bir mezhebi Peygamberimize isnad ederek hata etmiş olacak; eğer cevap vermeyip sükût etse, bu sefer de soru sahibine mağlup olmuş ve onun haklılığını tasdik etmiş olacak. Yani her halükarda zarar edecek…</p>
<p>O halde yapılması gereken; ince bir cevap ile soru sahibini ikna etmek ve mezheplerin hak olduğunu ona kabul ettirmektir. Bizler bu makamda, bu soruya muhatap olanları teneffüs ettirecek bir cevabı verecek; cevabımızda da misal dürbününü kullanacağız.</p>
<p><strong>1. Misal:</strong> Bir su kaynağını ve bu kaynağın oluşturduğu bir havuzu farz ediyoruz. Havuzun suyu dört farklı kanala dökülüyor olsun. Kaynaktan akan suyun da dört rengi var; mavi, kırmızı, sarı ve yeşil… Bu dört renk, havuzda karışık bir şekilde dururken, kanallara doğru yöneldiğinde, her kanala bir renk giriyor. Suyun mavi rengi bir kanala, kırmızı rengi bir kanala, sarı rengi bir kanala ve yeşil rengi bir kanala…</p>
<p>Şimdi, kanalların diğer ucunda duran ve bu dört kanaldaki dört farklı rengi gören kişi soruyor:</p>
<p>“Bu havuzun rengi nedir?”</p>
<p>Şimdi siz, “sarı” deseniz, havuz sarı değil; “kırmızı” deseniz, havuz kırmızı da değil; “yeşil” deseniz, yeşil de değil; “sarı” deseniz, sarı da değil. Eğer, “Bu sular bu havuzdan gelmiyor” deseniz, bu da doğru değil; yok eğer sussanız, bu da soru sahibini sevindirecek.</p>
<p><strong>O halde ona şu cevabı vermek gerekir ki, hem doğrudur, hem de hakikattir:</strong> Su kaynağı ve havuz, bu renklerin hiçbiri değildir, belki bu kaynak ve havuz öyle bir renktedir ki, bütün bu renkleri içinde barındırıyor ve bütün bu renkler ona aittir. Her kanal, kendi kabiliyeti nisbetinde, havuzun bir rengini gösteriyor.</p>
<p>Aynen bunun gibi, Peygamberimiz (sav) de ilahî bir kaynak ve vahyin havuzudur. Bu havuzun ab-ı hayatı hükmünde olan şer’i hükümler ise, kanallar hükmünde olan mezhepler ile bize ulaşmaktadır. Her mezhep, bu havuzun -tabir-i caizse- bir rengini bizlere ulaştırmakta ve o ab-ı hayatı içmemize vesile olmaktadır. Demek Efendimiz (sav) ne Hanefidir, ne Şafidir, ne Malikidir ve ne de Hanbeli… Efendimiz, bütün bu mezheplerin hükümlerini, şeriatında cem etmiş bir havz-ı ilahidir ve bir menba-ı hakikattir.</p>
<p><strong>2. Misal:</strong> Bir ağaç hayal ediyoruz ki, bu ağacın dört dalı ve her dalında da farklı bir meyve var. Bir dalında elma, bir dalında üzüm, bir dalında hurma ve bir dalında da çilek…</p>
<p><strong>Bu muhteşem ağaca bir akılsız bakıyor ve diyor ki:</strong> “Bu ağaç ne ağacıdır?”</p>
<p>Eğer “Elma ağacıdır” deseniz, bu sefer daldaki üzümleri inkâr edecek; eğer “Üzüm ağacıdır” deseniz, bu sefer de hurmaları inkâr edecek; yok eğer “Hurma ağacıdır” deseniz, bu seferde diğer meyveleri inkâr edecek.</p>
<p><strong>Ona verilecek cevap şudur:</strong> Bu ağaç öğle bir ağaçtır ki, yetiştirdiği hiçbir meyvenin adı ile anılamaz. Belki bu ağaç, bütün bu meyveleri bünyesinde barındıran bir mucize-i kudrettir.<br />
<strong>Aynen bunun gibi</strong>, Peygamberimiz de -tabiri caizse- böyle ilâhi bir ağaçtır. Bu ağacın dört dalı, dört mezheptir. Her dalında nübüvvetin farklı meyveleri vardır. Peygamberimiz (sav) ne Şafidir, ne Maliki, ne Hanefi, ne de Hanbelî… Peygamberimiz, bütün bu mezhepleri çekirdeğinde ve gövdesinde barındıran bir şecere-i rahmettir.</p>
<p><strong>3. Misal: Güneşin yedi renginin aksini gören bir akılsız sorar:</strong> “Güneş mavi midir? Kırmızı mıdır? Yeşil midir? Ve keza…”</p>
<p>Şimdi “mavi” desek, güneş mavi değil, “kırmızı” desek, güneş kırmızı da değil; “turuncu” desek, güneş turuncu da değil, ya da başka bir rengi söylesek, güneş o renkte de değil…</p>
<p><strong>O halde doğrusu şudur:</strong> Güneş, bütün bu renkleri içinde barındıran bir cism-i rabbanidir ki, bu yedi renk onun madeninden çıkar.</p>
<p><strong>Aynen bunun gibi</strong>, Peygamber efendimiz dahi böyle parlak bir güneştir. Dört mezhep, bu güneşin birer rengidir. Bu ilahî güneş, bu renklerin hiçbiri ile isimlendirilemez. Ancak denilir ki, bu dört renk, yani dört mezhep, bu güneşten süzülmüş ve güneşin bir cihetini gösteren akislerdir. Bu güneş, bu renklerin hepsine sahiptir. O’nun adı ne Hanefi, ne Maliki, ne Şafi, nede Hanbelidir. O’nun adı, Şems-i Hakikat-i Muhammedidir. (Sallallâhû aleyhi ve sellem)</p>
<p>İlmedavet.com’dan alıntılanmıştır.</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberimiz-hangi-mezheptendi/">Peygamberimiz hangi mezheptendi? !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberimiz-hangi-mezheptendi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
