<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Merhamet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/merhamet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 12 Aug 2023 14:23:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Merhamet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şiir Taraf Tutar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Aug 2023 14:23:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Süphandağı]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Orhan Okay bir yazısında anlamanın esasında mer­hamet edebilmek olduğunu söyler. Bunun herhalde ilk çağrışımı şu: Karşımızdakini anlamak. Eğer anlaşılmı- yorsak, diğerinin bize karşı sorumluluğunu yerine ge­tirmediğine hükmedebiliriz. Eğer diğeri anlaşılmıyorsa ona karşı bizim sorumluluğumuzu yerine getirmediği­miz söylenebilir. Bu durumda herkesin öncelik vereceği şeyin kendi sorumluluğu olduğu açıktır. Öyle ise anla­mak durumundayız. Karşımızdakini anlamak, anlama­ya çalışmak. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/">Şiir Taraf Tutar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2.webp"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26511 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2-300x165.webp" alt="" width="400" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2-300x165.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2.webp 420w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>Orhan Okay bir yazısında anlamanın esasında mer­hamet edebilmek olduğunu söyler. Bunun herhalde ilk çağrışımı şu: Karşımızdakini anlamak. Eğer anlaşılmı- yorsak, diğerinin bize karşı sorumluluğunu yerine ge­tirmediğine hükmedebiliriz. Eğer diğeri anlaşılmıyorsa ona karşı bizim sorumluluğumuzu yerine getirmediği­miz söylenebilir. Bu durumda herkesin öncelik vereceği şeyin kendi sorumluluğu olduğu açıktır. Öyle ise anla­mak durumundayız. Karşımızdakini anlamak, anlama­ya çalışmak.</p>
<p>Mutlak doğrunun ne olduğuna ilişkin bir bilgiye sa­hip değiliz. Çünkü mutlak bilgi olarak önümüzde duran bir metnin bile insanın gözüne ve aklına değdiği anda bir yoruma dönüştüğü görülüyor. Zaten dil dediğimiz şey, karşımızdakinde bir düşünme konusu meydana getiren sistemdi. Yani velev ki biz bir metnin mutlak bir metin olduğu kabulüyle hareket edelim, onun bizde bir dü­şünme konusu meydana getiren bir dil-düşünce-metin olduğunu görüyoruz. Bu durum açıkça anlamanın ni­hai bir düzeyinden hiçbir zaman söz edemeyeceğimizi gösterir. Ve yine bu durum, hiçbir zaman karşımızdakini mutlak olarak anlayamayacağımızı önümüze koyar. Öyleyse bir diğerine karşı bizi merhametten alıkoyan ne olabilir ki&#8230; Yani karşımızdakini daha iyi anlamak için kendimizdeki bir eksiği bulmaya yönelik bir çabadan bi­zi geri durduracak sahici bir sebep görünmüyor. Metni, bütün bir yaşam dolayımında görebildiğimiz takdirde olabildiğince muayyen bir klişenin bile haklılığı müm­kün hâle gelebilir.</p>
<p>Kendimizdeki eksiğin açığa çıkarılabilmesi için bir yolculuğa ihtiyacımız var. Bu yolculuk her şeyden önce karşımızdakine karşı sorumluluğumuzun bir sonucu. İn­san kendine doğru nasıl yürüyebilir? İnsan ki en çok da kendine uzak. Kendinin ücrasmda. Her nereye varırsa / varacak olursa orada barınamıyor. İvan İlyich&#8217;in ölüme yaklaştığı her dakikada, yüzleştiği şey, kendinin ne den­li yalnız olduğuydu. Ölüm döşeğinde iken başucunda kaygısı güdülen şeyin, kendisi değil de mirası olduğu­na tanıklık etmişti. Diğer taraftan insan; ölüm, yalnızlık ve sonsuzluk önünde kendini küçülmüş hisseder, kendi sınırlarım görür. Bununla beraber önünde küçüldüğü bu üçlü karşısında herhangi bir var olabilme imkânı bula­madığının / bulamayacağının gerçeğiyle yüzleşir. Onto- lojik bir kaygının belirdiği kritik yer de burası. Hatta bu yüzden, insanı; ölüm, yalnızlık ve sonsuzluk karşısında güçlü kılabilen metinler, birçok kuramcı tarafından ni­telikli metinler olarak addedilir. Çünkü insan bunlarda, üstesinden gelemediği şeyi, var olmanın bir imkân ala­nına dönüştürmüş sayılır. Bu yüzden Rilke, Genç Şaire Mektuplar&#8217;ında, üstesinden gelinmiş bir yalnızlığın, iyi armağanlar sunacağından söz eder. Açıkça var olmanın bir başka imkân alanı olarak yalnızlık&#8230; Ayrıca yalnızlığa ünsiyet edende soylu bir bereketin ortaya çıktığı her de­virde görülmüş şeydi. Dışa kapalı olanın içe dönük seyr ü seferi yalnızlıktan geçiyordu. Kendine aşina olmanın yolu da. Dahası başkasını duyabilmenin erdemi de. Anlaşılan o ki iyi ve güzel olanı algılayabilme hususunda yalnızlık, münbit bir zemin olarak görülmüş hep. De­mek ki insanın kendine dair bilgisi için orada bir yol var.</p>
<p>Nihayetinde insan, önünde küçüldüğü bu üç şeyin tam olarak karşısında yer alır. Bunlarla karşı karşıya­dır. Bunlarla hesaplaşır. Kendini bunlara karşı var kı­labilmek, onun yazgısıdır. Geçicilikle yazgılı bu dünya yurduna bağlanmışlığı da bu yüzdendir. Her yaş ve or­tamda bu ba<u>ğ</u>lılı<u>ğ</u>ın farklı bir biçimde tezahür ettiğim gö­rürüz. Bu tezahürün &#8216;benlik üzerinden inşâ edildiği de açık bir şey. Bu anlamda &#8216;benlik, insanın var olma yo­lundaki tüm iddialarını üstlenmiş olan şeydir. Tam da bu noktada sufizm, benliğin iddialarından vazgeçtiği za­man asıl var oluşuna ereceğim söyler. Çünkü orada kâi­nata Allah adına okunuyor olmasından söz edilir. Ya­ni varlık, üst bir gaye adına işlevseldir. Gaye ise insanın Allah&#8217;ı tanıması ve insanın Allah&#8217;ın sonsuz varlığı kar­şısındaki sınırlı konumunu idrak etmesidir. Çünkü var­lık içinde her şey, bir diğer şey üzerinden anlaşılabilir­dir. Temel olarak anlam dediğimiz olgu da bu diyalektik üzerine kurulmuş görünüyor. Sonuç olarak insanın sı­nırlılığı, sonsuzluğun anlaşılabilmesi yönünde bir imkân olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın ölüm karşısındaki ko­numu da sonsuzu idrakten farklı bir yere çıkarmaz bizi.</p>
<p>Bir gaye adına var olmak durumu, insanı, karşısında konumlandığı bu üç şeye karşı güçlü kılabilir. İnsanın kendi konumuna ilişkin bu durum, onunla yalnızlık ara- sında sıcak bir bağ kurar. Çünkü burada yalnızlık, üst bir gaye adına okunduğunda, eşyadan yalıtılmış ve evrende tek başına çürümeye terk edilmiş bir varlığı çağrıştırmaz. Aksine bir üst gayeye erişebilme adına bir imkân olarak değerlendirilir. Çünkü sonsuzluğa değebilmenin yolu, iyi ve güzel olanın arayışında saklı. Nasıl olduğunu bel­ki de dünyevî olanın sınırlarında anlamaktan hep aciz kalacağımız merhamet duygusu, sanki öncesiyle sonsuz bir denizden gelir ve bir yerde kesintiye uğramaksızın sonsuz bir mesafeyi içerecek biçimde de yol alır. İnsanı öncesi ve sonrasıyla sonsuza ilmikliyor gibidir. Oysa ge­çici olanı sahiplenme çabası, sınırsız bir var oluş yolunu değil, tükenmeye eğilimli bir yolu işaret eder.</p>
<p>Tükeniş yolundaki çaba, inşam daraltıyor ve inşam dar alanda tutuyor. Başı sonu belli bir mesafe içinde debelenmişliği yoğun olarak hissettiriyor. Ancak merhamettir ki bi­zi bu dar alandan özgür kılıyor ve sanki mesafelerin ar­dıyla aramızda bir bağ kuruyor. Bu duygu sayesinde insan, nefretinden arındığı gibi niçin var olduğuna iliş­kin soruların da cevabına yaklaştığım seziyor. İnsanın, ilahi olanla bağlantısını koparmış şeylere karşı ilgisizli­ği de bu hisle bağlantılıdır denebilir. Üzerindeki ifadesi bir şekilde insana sonsuzu çağrıştırmayan şeyler, mer­hametle yan yana gelemiyor. Bunlara karşı ilgisizlik de hâliyle insan için ontolojik bir rahatlamanın kaynağına dönüyor. Merhametle hemhâl olmuş bir kalp, yitip gi­decek olan şeyleri değersiz görüyor. İnsanlar nezdin- de gözde makamların büyüsü mesela önemsiz bir şeye dönüyor. Böylece yüceliyor insan. Zaten ikbal kaygıları sürecinde epey tecrübe edilmiş hususlardan biri de ki­şinin ilgisiz olduğu şeye karşı bir bakıma hiyerarşik bir üstünlük elde ettiğiydi. Elinin tersiyle itebildiğin bir şe­yin sana karşı böbürlenmesi oldukça zavallı bir şey değil midir? Zaten merhamete yaslanmış kalbin yetenek­leri arasında olan bir husus da vazgeçebilmekti. Hatta bunun merhamet marifetiyle bağışlanmış en esaslı bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Başkasına ait olanı temel­lük etmenin utancı, vazgeçebilme için yeterli görünüyor. Ancak merhamettir ki bize, başkasına ait olanı ona layık görme gücünü verir. Diğer bir husus da şu: Yine bu his sayesinde insan, bir diğerindeki kusuru, onu ötelemenin değil onu daha da sevebilmenin imkânına dönüştürür. Çünkü rahim bir kalp, insanın daima ve her surette bir eksikle var olageldiğini insana sezdirir. Bir eksiği olanın ise hep bir tamamlanma sürecini yaşadığım görmek zor değil. Bu yüzden insan &#8216;yolda olmak&#8217;tır denir. Hep yol­da olanın temel ihtiyacı ne olabilir? Tarkovski&#8217;nin dediği gibi başka gezegenleri, başka yıldızlan keşfetmeye dair ihtiyacımızdan öncelikli olan şey, sevgidir; ona ihtiya­cımız var. Tarkovski&#8217;nin burada sevgiyi &#8216;merhamet&#8217; do­layanında kullandığım söylemek durumundayız. Çün­kü Batı düşüncesinde sevginin öne çıkarılışı yeni değil.</p>
<p><strong>İman mı Sevgi mi?</strong></p>
<p>Sevgiyle ilgili betimlemeler, çoğunlukla insana sıcak bir duygu verir. Ne var ki onun bizzat kendinde bir de­ğer olarak ortaya çıkabilme imkânına gönderme yapan metinlerde, merhametin göz ardı edildiği görülür. Antik Yunan düşüncesi ile Hıristiyanlığın Batilı yorumu, mer­hametten soyutlanmış bir sevgi anlayışı konusunda pa­ralellik içerirler. Zaten Doğu&#8217;da gelenekselleştirilen Ba- tı&#8217;da ise felsefeleştirilen bir din var. Doğu&#8217;da geleneğin İslam&#8217;ın başına getirdiğim Batı&#8217;da da felsefe dinin başı­na getirir. Bir örnek olarak kaydedelim: Aziz Pavlus&#8217;un Korintliler&#8217;e yazdığı mektupta sevginin üstünlüğünden söz edilir. Mektubun ilk satırları sevginin vasıflarına ay­rılmış. &#8220;Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskan­maz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülü­ğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.&#8221; Bu satırlardan son­ra bilgi ve peygamberliğin sınırlı olduğundan söz eden Pavlus, sınırlı olanların bir gün sona ereceğini, ortadan kalkacağını söyler. Bunlara karşın sevginin asla son bul­mayacağını ifade eder; dolayısıyla yetkin olan geldikten sonra sınırlı olan bitecektir Pavlus&#8217;a göre. Bu satırların, dini peygambersizleştirme çabası olduğunu söylemek için kâhin olmak gerekmez. Mektubun son sabrı ise bir diğer sorunlu tartışmanın kaynağını oluşturuyor: &#8220;İş­te kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir.&#8221; Bu satırlarda sevginin vasıfla­rına ilişkin betimlemeler, içi ısıtıcı bir nitelik sergiliyor. Ne var ki sevgi burada iman ve ümit ile kıyas edilir.</p>
<p>Ve sevgi, gerek imana gerekse ümide öncelenir. Hiyerarşik olarak sevginin imana öncelenmiş olması, olgunun biz­zat kendinde bir değer olarak algılandığı akılcı geleneği hatırlatır. Başka deyişle sevgi, bir şey adına var olabilir; herhangi bir üst değere bağlı olarak ortaya çıkar. Aksi durumda sevginin, kendinden öte herhangi bir üst de­ğere bağlanmadan varoluşu, onun bizzat kendinde bir şey olarak var olageldiğini duyurur. Bu durum açıkça şeyleri tüm diğer şeylerden bağımsız biçimde algılama­ya; şeyleri başka tüm şeylerden ayrık bir değer olarak görmeye vardırır. Çünkü sevmenin niçin&#8217;inin açıklana- madığı bir yapı var burada. Niçin severiz? Eğer sevgi,iman ve ümide öncelikli bir şey ise, onlardan daha üst bir değer olarak varlık sebebi izaha muhtaç demektir. Ve bu izah, her ne şekilde olursa olsun içinde ilahi ola­na yer verme noktasında cömert görünmüyor. Zira sev­gi, imana öncelenmiş durumdadır. Dolayısıyla insan ile varlık arasındaki ilişkinin ilahi kökenden koparılması yönünde Pavlus&#8217;un metninin, özel bir görev üstlendiği söylenebilir. Çünkü sevginin, bizzat kendinde bir de­ğer olarak, bir başka şeyden bağımsız şekilde var ola­bilme yeteneğinden söz edilemez. Sevgi bir sonuç ola­rak karşımıza çıkar. Tam da Pavlus&#8217;un ötelemiş olduğu &#8216;iman&#8217;m bir sonucu olarak.</p>
<p>İman, emniyet içinde olma, güven anlamlarına gelir. Yani güven duygusunun ol­madığı yerde herhangi bir inanma eyleminden söz et­mek zor. Güven yoksa kuşku vardır. Kuşku, güvensizli­ğin, emin olmama hâlinin ürettiği bir psikolojiye tekabül eder. Bu yüzden bu iki duygunun -iman ile kuşkunun- bir kalpte barınması mümkün görünmüyor. Çünkü bun­lardan her biri diğerinin yokluğuyla var olabilir. Kuşku doğal olarak sevmeye değil, kaygıya doğru bir seyir iz­ler. Güven ise insanın ontolojik anlamda tüm eksikliğin­den özgürleşmesine, tehlikeden beri tutulmuş insanın, kaygısız, ürpertisiz durumuna işaret eder. Dolayısıyla güvenden sonra sevgiye doğru evrilmeden bahsedebi­liriz. Bu durum bize iman etmenin öncelikli olduğunu gösterir. Ayrıca iman etme, sadece sevmeyi değil, ge­rektiğinde başkaldırmanın da kapısını aralar. O, bir ta­vırdır, haksızlığa karşı durur, soylu bir isyana sürükler, ezilenden yanadır, ne zalimle ne zulümle yan yana ge­lebilir, vakarlıdır, zalime boyun eğmediği gibi zayıfı da korur. Dahası iman, insanın insana kulluğuna karşı çı­kar, onun hür olmasını adeta zorunlu görür. Bu sebeple iman ile hürriyet arasında doğrudan bir ilgi vardır. Sev­gide ise Pavlus&#8217;un sıraladıkları var. Sevginin bağışlayla olması elbette munis bir şey. Fakat ondan daha munis olan ise zalime karşı dik duruştur. Bu ise imanın özelli­ğidir.</p>
<p>Pavlus&#8217;un sevgiyi imana öncelemiş olması bir ba­kıma sosyal hayatı, imanın başkaldırın ekseninden so­yutlayıp sevginin nerdeyse suya sabuna dokunmayan, zalime karşı sessiz kalan eksenine yerleştirmek gayesi­ni taşır. Başka ifadeyle Pavlus&#8217;un en üstün değer olarak gördüğü sevgi, zalimi bağışlayan, mazlumu ise nefretle yok eden bir sevgidir. Çünkü hem zalimi hem mazlumu bir anda bağışlamaktan söz edilemez. Bu her durumda bir haksızlıktır. Yok, eğer bu sevgi mazlumu bağışlama­yı esas alıyorsa bu durumda şu sorulur. Mazlumun ba­ğışlanacak nesi var ki, o zaten mazlum. Geriye kalan ise açıktır. Bağışlanmaya ihtiyacı olan zalimdir, zulmeden­dir, haksızlık eden, cani olandır. Dolayısıyla Pavlus&#8217;un sevgisi onları bağışlar. Günümüzde dinin, Batı&#8217;da bundan öte bir misyonunun olduğunu söyleyebilmek muhteme­len çok azı dışında herkese komik gelir. İslam&#8217;ın merke­ze aldığı imanın ise nerdeyse tek hedefi var: Zalime karşı çıkmak. Haksızlığa karşı dik durmak. Mazlumu, zayıfı korumak. Ve imarım şiirle olan ilgisi de buradan başlar. Şiir, bir şekilde bozulmuş veya kaynağından sapmaya uğramış olan her şeye karşı ontolojik saikle cephe almak gibi bir duruşun sesi olarak vardır. İmanın soylu dik du­ruşu ile şiirin sonsuzluk arayışı ve geçici olana karşı me­safeli duruşu arasındaki yakınlık ilgi çekicidir. Realite, bize imanın, diğer tüm duygulardan öncelikli olduğu­nu açıkça gösterir. Ve merhamet de aynı şekilde ancak imanî bir intisaptan sonra mümkündür. Hâliyle merha­metin olmadığı yerde açıkça ortaya çıkan şeyin şiddet olduğu söylenebilir. Sarkacın bir ucunda merhamet di­ğer ucunda ise şiddet bulunuyor. Şiddeti üreten psiko­lojik evrende hayata ve varlığa nasıl bakılır? Aynı şekil­de merhameti üretecek olan benlik anlayışının duruşu nasıldır? Bu sorular hâliyle merhamet ve şiddetin bes­lendiği psikolojik arka plana değinmeyi zorunlu kılıyor.</p>
<p>Batılı dil, tâ başından iktidar dili olarak kurgulan­mış ve kurulmuş. Bu dil, içinde iddiayı, sahiplenmeyi ve ben&#8217;in ötekine karşı hiyerarşik olarak daha da üstte konumlanmasını besleyen psikolojik yapı üzerine inşa edilmiş. Gerek iddianın gerekse ben&#8217;in hiyerarşik olarak ötekine karşı üstte konumlanması, sahiplenebilme ye­teneği ile paralellik arz eder. Çünkü benlik denilen şey, önünde sonunda bir sahiplik ile kendini üst konuma ta­şıyabilir. Sahiplenme, mülkiyete geçirme, mülk edinme hâlleri, sahip olunan üzerinde sınırsız tasarruf hakkını da beraberinde getirir. Sahip olunan üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi, ben&#8217;in kendini ötekine karşı üstte ko­numlandırmasında işe yarıyor. Çünkü sahip oldukları­mız aynı zamanda onlarla ilgili ve onlar üzerinden yapıp eyleyebileceklerimizi de belirler. Sahip olunan her şey, aslında bir iktidar aracı olarak kıymetli görünüyor. Sa­hip olunanlar üzerindeki tasarruf yetkisi de ben&#8217;in ken­dini adeta firavun gibi yüksekte algılayabilmesine ze­min hazırlıyor. Burada önemli olan sahiplik iddiasının ben&#8217;in iktidarına yarayacak hâle getirilmesidir. Dolayı­sıyla bu da ötekinin yoksulluğu ve yoksunluğuna bağ­lı olarak gerçekleşebilir. Ayrıca öteki üzerinden kendini tanımlama çabası her durumda hiyerarşik bir üstünlük çekişmesine yol açar. Bu durum ise doğal olarak şiddeti besler. Nitekim Derrida&#8217;nın yapısökümcü okuması, her­hangi bir şiddete dayanmaksızın öteki olanın inşâ edile­meyeceği tezi üzerine kurulur.</p>
<p>Öznenin tanımlama yap­mak, kavramlar arasında hiyerarşik bir üstünlük kurmak suretiyle var etmiş olduğu öteki, bir şiddete dayanmak­sızın oluşamazdı. Öteki bu yüzden ancak şiddet diliyle kurulabilirdi. Özne ile nesne arasındaki hiyerarşik ilişki de ona göre üretilmiş bir yapıydı. Hayatın her tür kate­goriden önce olduğunu kaydeden filozof aslında dil üze­rinden oluşturulmuş hiyerarşiyi yıkarak, özne ile nesne­nin eşitlenebileceği bir anlam arayışındadır. Derrida&#8217;nın düşünceleri, ihtiyatlı olmak kaydıyla belirtelim ki her­hangi bir şiddete dayanmaksızın ötekiyle bir ilişki kura­mayan Batılı düşüncenin ve iktidar üzerine kurulu Batılı dilin eleştirisi olarak okunabilir. Nitekim Batılı düşün­cenin gerisinde Prometeci bir ruhun olduğunu görürüz. Promete, Tanrılardan ateşi ve beceriyi çalarak insanlara armağan etmişti. İnsanlar da bundan sonra yeryüzün­de yaşama becerisine kavuşmuştu. Diğer ifadeyle Batı­lı insan, varlığını Tarın&#8217;ya rağmen elde edendir. Hâliyle bu insan tipi, ötekine merhametle bakamaz. Zira kendi varlığını şiddet üzerinden gerçekleştirmiş. Görülen o ki burdan da Garaudy&#8217;nin ifadesiyle adeta &#8216;ben tabiata ait değilim, tabiat bana aittir&#8221; düşüncesine ulaşır. Mitolo­jinin devamında Promete, Tanrılardan çaldıklarına kar­şılık cezalandırılır. Bu mitosun sahip olduğu muhayyi­le, Hıristiyan teolojiyi de biçimlendirmiş. Hz. İsa&#8217;da hep günahkâr olarak yaşayacak olan insanları, Tanrı&#8217;dan ge­tirdiği bağışlanma ile kurtarır. Ve O da Tanrı&#8217;dan getir­diğine karşılık olarak çarmıha gerilir. Adeta Tanrı&#8217;dan bağışlanmayı getirip insanlara sunan Hz. İsa, onların ba- ğışalanabilir şekilde yaşamalarına imkân sağlamış. Pro­mete efsanesinin yapısal bakımdan Hıristiyan teolojiy­le bu denli uyuşmasının gerisinde Batılı akıl var. Artık bu mitosun sıradan bir anlatı olmadığını görüyor, mi- tik özelliğine rağmen ne denli gerçek olduğunu hayret­le gözlemliyoruz. Bu yapay olan mitosun gerçeğe, ger­çek olan dinin ise yapaya dönüşümüdür.</p>
<p>Batılı aklın ürettiği bu iktidar diline karşı İslam&#8217;ın önerdiği bir dil var. Emanet bilinciyle örülmüş olan bir dil&#8230; Emanet söylemi, her şeyden önce sahiplik iddia­sında olan kişiyi bu iddiasından uzaklaştırıyor. Ayrıca kişiyi, sahip olduğunu düşündüğü her şeyin kendisine emanet edilmiş şey olduğunu kabul etmeye vardırır. Do­layısıyla kişi, kendisine emanet edilmiş olan şeyler üze­rinde sınırsız tasarruf için yetkili görülmez. Emanet, so­rumluluk duygusuna ve güvenilir olmaya davet eder. Bu durumda kişi sahip olduklarını düşündüğü ya da ken­disine bağışlanmış olan şeyler üzerinde, ben&#8217;ini besle­yecek kibirli bir söylemden uzaklaşır. Çünkü sahibi de­ğildir. Sahip olunmayan bir şeyden insan kendine nasıl bir gurur devşirebilir ki. Diğer taraftan emanet bilinciy­le ancak sahip olunan şeyin bağışlanmış olduğu hatır­da tutulabilir. Şiddeti besleyen kültürde sahip olunanlar, kişinin iktidar aracına dönüşüyordu. Emanet bilincinde ise emanet edilenler, kişinin imtihan aracına dönüşmüş oluyor. Dolayısıyla şeyler, ya bir iktidar ya da bir imti­han <em>aracı</em> olarak karşımıza gelirler. Sonuç olarak bir ik­tidar aracına dönüşmüş şeyler üzerinde tasarruf yetkisi bulunan ben&#8217;in, varlığa karşı rikkatli bir bakışından söz edilemez. Çünkü ben&#8217;in sahiplik iddiasında bulunabil­mesi, ötekinin zaafiyetine bağlı olarak mümkündür ya da değildir. Ben&#8217;in, ilahi otorite önünde herhangi bir id­dia sahibi olmaktan beri durabilmesinin yolu da bu ne­denle öncelikli olarak şeyler üzerinde tasarruf yetkisinin kırılmasıyla mümkün hâle gelebilir. Birçok tasavvuf ehlinin, nefis terbiyesi ile ilgili başvurduğu usullerden biri de ilgili kişinin nefsini kıracak işlerde çalıştırılmasıydı. Bu yöntemle, kişi hangi konumda görev yapıyor olur­sa olsun yaptığı işin bir nevi onun imtihanı olduğu ona hissettirilmiş oluyordu. Diğer ifadeyle insanın konumu da emanet bilinci çerçevesinde şekilleniyordu.</p>
<p>Emanet ve iktidar söylemleri arasındaki fark üzerin­den merhamet ve şiddet kavramlarına doğru bir yol hari­tası var. İlki, kişiyi iddia sahibi olmaktan özgürleştiriyor ve elindekiler üzerinde sorumlu davranma duygusuna ulaştırıyor; İkincisi ise kişiyi iddia sahibi olmaya ve elin­dekiler üzerinde sınırsız biçimde tasarrufta bulunmaya yönlendiriyor. İlki tevazua, İkincisi ise kibre dayanak oluşturuyor.</p>
<p>Sonuç olarak emanet ve merhamet arasındaki bu doğ­rudan bağ, şiirin kimliğine ilişkin bir işaret taşıyor. De­nebilir ki şiirde, hakikate duyulan iştiyakın gizli izleri barınır. Şairin de ontolojik olarak hakikate duyduğu bir yakınlık var. Çünkü daha çok firavun olmak hevesi üze­rinden var olan bir şiirden &#8211; sanattan söz edilemez. Özün­de her sanat şubesi bahsimiz gereği şiir, dünyanın insa­na yetmezliği konusunda bir emare üzerine inşa edilir. Yani şiir, elde olanın, insanın mutlak mülkiyetinde ol­madığının izinde yürür. Dolayısıyla şiirin merhametle, geçici olandan yüz çevirmeyle yakınlığı var.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>      <sup>İsmail Süphandağı &#8211; Dil,Şiir,Hakikat,syf:141-152</sup></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/">Şiir Taraf Tutar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefret ve Merhamet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefret-ve-merhamet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefret-ve-merhamet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2020 10:47:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ayhan Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Menfaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24736</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer insanlar, kendileri için ıstırap çekenle­rin varlığını bilselerdi bu kadar kötü olmaz­lardı. Abdülaziz Hayrî Bekgine İnsanoğlu, yani toprağa bürünen şuur, insan olarak toprak üze­rinde dolaştığı günden beri kendinden talep edileni yerine getiriyor. Ondan talep edilen şey onun vazifesi olmuştu: O, tanıyacak, hüküm verecek, kıymetlendirecek, tasdik edecek ve hareket edecekti. Zira o, bu kabiliyetlere de sahip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefret-ve-merhamet/">Nefret ve Merhamet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24768 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/gunah_nefret_tasima2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="417" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/gunah_nefret_tasima2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/gunah_nefret_tasima2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/gunah_nefret_tasima2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 417px) 100vw, 417px" /></p>
<p>Eğer insanlar, kendileri için ıstırap çekenle­rin varlığını bilselerdi bu kadar kötü olmaz­lardı.</p>
<p>Abdülaziz Hayrî Bekgine</p>
<p>İnsanoğlu, yani toprağa bürünen şuur, insan olarak toprak üze­rinde dolaştığı günden beri kendinden talep edileni yerine getiriyor. Ondan talep edilen şey onun vazifesi olmuştu: O, tanıyacak, hüküm verecek, kıymetlendirecek, tasdik edecek ve hareket edecekti. Zira o, bu kabiliyetlere de sahip kılınmıştı. Mademki bunlar onun kabiliyetlerindendi öyle ise o, tanımaya, hüküm vermeye, kıymetlendirmeye, tasdik etmeye ve harekete memurdu, mecburdu. Bu aslında; sebep­siz gibi görünen duygular, düşünceler, hükümler ve hareketle dolu insanoğlunun yaşayışında mecburiyet haline gelen bir irade idi.</p>
<p>Gerçekten benliğimize giren, bütün hareketlerimize, hislerimi­ze, düşüncelerimize etki eden bütünü ile bizi kuşatan bir kıymetlen­dirme ölçüsü, bir temel bilgi vardır. Bu bilgi içimizi dinliyor, iyiyi kötüyü ayırt ediyor, kıymete ve kıymetsize göre neyi yapmamız, ne­yi yapmamamız lâzım geldiğini gösteren bir akıl gibi hareketlerimi­ze esas olacak prensipler de koyuyor.</p>
<p>Ancak, psikolojinin bize öğrettiğine göre<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a>, yine biliyoruz ki hü­kümlerimize hâkim olan, çok defa, akılla ilişkisi olmayan hislerdir.</p>
<p>Bir şeyin diğer bir şeyden daha güzel, daha iyi, daha yüksek olduğu­na hükmettiğimiz zaman, bu hükümler çok defa hislerimizin tesiri altında veriliyor, hattâ bu etki hiç farkında olmadığımız anî bir his­ten de gelebiliyor. Gerçekten ruh hayatımızda daha önce oluşan hissi yapı, daha sonra düşünce, hüküm ve iradeye etki edebiliyor. Bunun­la beraber iyi bir terbiye, hissi etkenlerin tesirlerini aklın kontroluna alıp değiştirebilmekten başka, bu his tonusünü, fizik, fizyolojik tesir­lerden kurtararak mümkün olduğu kadar moral bir hayata da bağla­yabiliyor.</p>
<p>Böylece burada, hissi hayatı kendine tâbi kılan bir temel bilgi; bir itikat bilgisi tekrar söz konusu olmaktadır. Bu, ister yaradılışı­mızla birlikte taşıdığımız yeteneklerle ilgili olsun, ister toplumdan gelen etkiler ve tecrübelerimizle veya benliğimize nüfuz edenlerle ilgili olsun, hareketlerimizin ve düşüncelerimizin merkezi olan inanç bilgisinden başka birşey değildir. Bu inanç; dinde mukadde­sat duygusu, hukukta hak ve adalet, sanatta güzellik, ekonomide ge­nel fayda, ahlâkta iyilik ideallerine bağlanmakta ve bu ideallerin gerçekleşmesi için istek halinde, enerji halinde irademizi oluştura­rak bir ömür boyu bitmeyecek mesuliyetler ve mecburiyetlerle ha­yatın yaşanmaya değerli olduğunu telkin etmektedir.</p>
<p>Bize kalırsa, nefret ve merhamet halleri de, bir bakıma kıymet­lendirme hâlidir ve herbiri şahsiyetimize ve şahsiyetimizin çekirde­ği demek olan inanca bağlı bir takdir ve hüküm ifadesidir. Ferdi, çok defa, konusuna heyecanla sürükleyen nefret ve merhamet halleri; kelimelerle ifade edilsin veya ferdin içinde kalsın, bir takım hüküm­leri ve bunların dayandığı temel bir prensibi az çok ortaya çıkarır. Fakat hislerimizin, düşüncelerimizin, özellikle burada ele aldığımız nefret ve merhamet hallerimizin arkasındaki temel bilgiyi açıklıkla seçebilmek her zaman imkân dahilinde midir? Nefretle dolu olsak da, merhametle dolu olsak da, bütün bunların arkasında gizli olan kıymetlendirme ölçümüzü veya inancımızı seçebiliyor ve bizzat nefret ve merhametimizin kaynağım değerlendirebiliyor muyuz? Hangi hallerde nefret ve merhamet duyuyoruz? Bu soruların cevabı nefret ve merhametimize konu olan şeyi idrake, kıymetlendirmeye ve bizdeki kıymet ölçüsüne, inanç bilgisine bağlı değil midir?</p>
<p>Muhakkak ki dünya, birçok nefret konusu ile dolu. Nefret hal­lerinin bunları yaşıyan insanoğlunda nefsimizle ilgili bir de ideal eğilimlerle ilgili olmak üzere iki yönde dağıldığını görüyoruz: Bir yanda, kaynağını nefsimizden, bazı kere yıkılan bir gurur, bazı kere tatmin bulamayan bir hırstan alan nefret halleri var. Diğer yandan da en yüksek bir hayra yönelmiş; hakikat, iyilik, güzellik, Allah sevgi­si gibi ideal eğilimlerle ilgili nefret halleri yer alıyor. Elbette, zulmü nefretle karşılamaktan tabii bir şey yoktur. İnsanlık cevherine yakış­mayan her hal karşısında duyduğumuz nefret, bir merhamet hali ka­dar büyüktür. Zira burada nefretimizi kıymetli, büyük kılan, insanın büyüklüğüne olan inancımızdır. Zira bu türlü nefret hali, en sonun­da bir sevgi gibi yine merhamete vesile oluyor. Nihayet, en yüksek hayrı gaye edinen bu nefret bir merhamete dönüşüyor. Halbuki nef­si ile ilgili nefret halleri ise ferdi; ancak, yıkıcı, yok edici, ezici bir kuvvet halinde sevk etmekle kalıyor ve sahibini ancak bu sonuçta tatmin ediyor. Böylece kaynaklarında, genel olarak bir nefse, diğeri evrensel bir iradeye bağlı olmakla ayrılan nefret halleri, doğurduk­ları neticelerin farklı olmaları ile de birbirinden ayrılıyorlar.</p>
<p>Ne şekilde olursa olsun nefretle dolu olduğumuz bir anda bu­nun kaynağını bulmak, onu tahlil etmek istiyorsak; herhalde bura­daki bir kutuplaşmaya dikkat etmemiz lâzım gelecektir. Evet, nefret hallerinde daima bir kutuplaşma vardır. Bir zirve ve bir uçurumdan ibaret iki uçlu bir kutuplaşma. İşte bir zirve ve uçurumdan mütema­diyen tesir aldığımız bu nefret hallerinde, iç dünyamızda bir mekik bu kutuplara gider gelir, gider gelir onları daha da uzaklaştırır, ba­zen yaklaştırmaya çalışır. Böylece âdeta nefretimizi dokur onu bize kalıplar ve maleder. Bu mekiğin uçurumdan zirveye çıkışı bir uyan halidir. Yine onun zirveden uçuruma yollanışı mukabil bir hareke­tin fikri ifadesidir. Bu manzara, “şimdi ne yapmak lâzım&#8217;<sup>1</sup> diyen bu Zihnin sıkıntılı haline ve iradeli bir hareketin karardan önce gelen düşünüp, taşınma safhasına benzer. Evet, nefret hallerindeki bu kutuplar nedir, zirve ve uçurum olan nedir? İşte nefret duyduğumuz  konuya rastladığımız ana kadar; büyük, iyi, doğru, güzel, haklı, kıy-metli, mukaddes bildiğimiz şeyler ve bu bilgiye dayanarak ifadelendirdiğimiz olması lâzım gelen şeyler zirveyi kuruyor. Yine o zamana kadar bizde yığılan ve yukarıdaki değerlerin zıtları olan ve genel  olarak fena, çirkin olarak tanımladıklarımızın bilgisi ve buna daya­nan realite uçurumu teşkil ediyor. Nefretimizin sebebi olan şeyler zirveden birşeyler alıp götürmüş gibidir ve kendisi ile birlikte uçu­rumu oluşturan diğer kutupta, gözümüze batar olmuştur. Olması lâzım gelenlerle olan şeyler arasına derin bir mesafe girmiştir. İşte nefretimiz, bu duruma tahammül edemeyen bir halin ifadesidir. Sa­hibini konusuna sürükleyici, kazanılmış bir potansiyel enerjiyi ifa­de etmektedir. Bir an, bu enerjiyi yerinde tutan frenlerin ortadan kalktığı düşünülse; yani nefret taşıyan şuuruna sahip olmasa işin başlangıcını ve nasıl bir sonuca ulaşmak lâzım geldiğini düşünme­miş olsa sanki bu enerji konusuna bir giyotin gibi düşer ve boşalır. Buna karşılık, en yüksek bir hayrı gaye edindiğinde; bu nefret mu­hakkak bir merhamete kalbolur, yapıcı olur ve yine yapıcı bir ener­ji halinde bir eserde ortaya çıkar.</p>
<p>Evet, nefretimizin kaynağını düşündüğümüzde her şeyden ev­vel o nefret halindeki kutupları ortaya koymalıyız. Zirve dediğimiz, yüksek gördüğümüz şey nedir? Nefret konumuzdaki yeri nedir? Zir­veyi teşkil eden; yıkılan gururumuz, âdi menfaat endişelerimiz, baş­kalarına hak tanımayan hırslarımız olmasın. Bundan dolayı bu hadi­sede rolü olduğunu sandığımız veya gördüğümüz insan da nefretimi­ze hedef olmuş olmasın! Çok defa zirvede evrensel, bütün insanlar için isteyebileceğimiz değerler bir yana itilmiştir. Bunun yerini; in­sanları, varlığı zulme lâyık kılan, istismar eden, nefsimize yönelmiş menfaatların işgal ettiğini görürüz. Hak, adalet, şeref, haysiyet, na­mus gibi kavramların bile, bizim işimize yaradıkları zaman zirveleş- tirilen, başkaları konu edilince, zirvede yer almayan menfaat hilele­ri haline getirilmiş olduğunu görürüz.</p>
<p>Her halde en iyi şekilde tamir ve düzeltme gayesini güden ve zirvesini ideal kıymetlerin oluşturduğu bir nefret hissi bizde asîl biri harekete sebep oldukça kıymetlidir. Bunun yanında nefsimize bağlı nefret halleri, en azından bizi oyalamakla kalmaz, ideal ve kutsal bildiğimiz şeyler aleyhine, şahsımız ve çevremiz zararına olur.</p>
<p>Evet, insanlar birbirlerine zulmediyorlar. Böyle olunca bir an, insan konusu nefret konusu oluyor ve bu nefret bizi daha çok eziyor. Artık insanlara uzanamıyorsunuz, asîl hisleriniz yerine nefreti ve kayıtsızlık hâkim oluyor. Hele insanlara uzanıp da cevapsız kalınmışsa, hattâ tokat yenilmişse, şu insanlarla bir hesaplaşma isteği nefretle birlikte musallat olarak, tabiatın bile seyircisi olmaktan bizi alıkoyuyor. Üstelik sakat düşmüş cemiyet küskünleri de az değildir. Ellerinde ve dillerinde “iyilik yap, fenalık gör” gibi yazı ve sözlerle dolaşır dururlar.</p>
<p>Sanki dünyamız nefret konusu ile dolu. Yaşadıklarımızı, geçmiş ve günlük birçok hadiseleri dile gelirsek veya resmetsek ortaya birçok tablolar koyarız. Hepsinde de tam bir kutuplaşmanın belirti-leceği birçok tablolar. Bu tablolar ve nefrete sebep olan birçok ha­diseler karşısında insanların iki çeşit davranışı ayırdediliyor: Bir grup insanlar bunun karşısında kayıtsız kalıyorlar, bazı insanlar da nefret duyuyorlar.</p>
<p>Kayıtsız kalma; tabii bu, insanın şahsiyeti olmayacaktır. Zira bu hal bitki dünyasının halidir. Nefret duyanların akıbeti de iki şekilde oluyor: Bir kısmı bu nefretin içinde kalıyorlar ve hassasiyetleri mü­temadiyen bu nefreti çeken bir anten haline gelerek, bu nefretle ve- huzursuzluk içinde yaşıyor ve onlar için hayatın mânası olmuyor. Artık öyle bir devre geliyor ki “bu böyle devam etmemeli” deniliyor ve hayata düşman olup hayattan intikam almaya bakıyorlar. Geçmiş hal ve üzüntülerine, kendisine etmediği kalmayan şu nefret halleri­nin üzüntülerine bir karşılık olmak üzere hayattan istediğini elde et­meye bakıyorlar. Bununla da kalmayarak zulmediyorlar. Artık zevkelerini ve nimetlerini başkalarının zarar görmelerinde buluyorlar.</p>
<p>Nefret duyup bu hali yaşayanlar içinde diğer bir grup, bu nefre­ti merhamet haline geçiren ve ruhunun kurtuluşuna ulaşan ve “kur­tulmak için kurtarmak lâzım” diyerek, nefsine yapılan fenalığı unu­tup, başkasına hep iyilik yapmak peşinde koşanlardır. Onlar ahlâk, din, sanat ve ilim adamlarıdır. Hepsi İlâhi unsurla yola çıktığı için as­lında hepsi din adamıdır. Başlangıçta; peygamberler ve veliler de da­hil olmak üzere hepsi, nefret konularıyla dolu dünya karşısında, bir­birlerine hep zulum etmekte olan toplum karşısında, vicdanın taham­mül edilmez derecede ezilmesinin neticesi olan nefretle dolmuş, bu nefretle çırpınmışlardı. Bu evrensel nefret, onlarda evrensel merha­metin yolu oldu. Hz. îsa; her türlü edepsizlik içinde yüzen cemaatı­nın günahını üzerine aldı. Bütün bu nefret hallerinde Allah’a sığman peygamberler “git kurtar!” diyen sesle cemaata döndü.</p>
<p>Kalbin fizyolojik çalışmasında bir kanun vardır: Kalbin iş gör­me yeteneğini başlangıç gerilme tayin eder, doluş ne kadar çok olur­sa ortaya çıkan iş de o nisbetde büyüktür. Adeta bu hal kalbin mer­hametle dolu olan hareketleri için de geçerlidir. Merhametten önce duyulan nefret, âdeta onun gerilmesi, dolması halidir.</p>
<p>Nefretle dolduğumuz, nefretle ezilip hareketsiz kaldığımız ve­ya bir reaksiyona zorlandığımız anlarda, Allah’a sığınır, “Allah bi­ze yeter, O ne güzel vekildir”* diyerek O’nun içimizdeki sesini din­lersek; sen başkalarına ve kendine karşı, kendini ve onları kurtar­mak için, insan hakkında bir nefret konusu olacak hareketlerden sa­kın, diyen bizi doğrultuca bir şuura âdeta yeniden kavuşmuş gibi oluyoruz. “Esasen biz, insanların dürüst olmamaları ile ne kadar çok karşılaşırsak karşılaşalım bu bize daima şunu ihtar eden şuuru değiştiremez: İnsan dürüst olmalıdır”**.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ayhan Yücel &#8211; Sevincini Bulmak,syf:21-26</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefret-ve-merhamet/">Nefret ve Merhamet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefret-ve-merhamet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberal İcraatların Olumlu ve Olumsuz Yönleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-icraatlarin-olumlu-ve-olumsuz-yonleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-icraatlarin-olumlu-ve-olumsuz-yonleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Oct 2017 14:57:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[AVM]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Hak ve İşçiler]]></category>
		<category><![CDATA[inşaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal İcraatların Olumlu ve Olumsuz Yönleri]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Islamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Taşeron Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[TOKİ]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir Sınıf: Prekarya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17909</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Neoliberal İslâmcılık dönemindeki icraatlar temelde iki yön­de olumlu ve olumsuz yorumlara neden olmuştur: 1. Hizmet sektörünün gelişmesi, tüketim, inşaat sektörü, enerji tesisi in­şaatları, doğanın bozulması, estetik yitimi, ahlaki ve kültürel dönüşüm. 2. Sosyal güvenlik politikaları, işçi hakları, grev ve gösterilere müsaade edilmemesi, taşeron sistemi, işçi güvenli­ği ve ölümleri, özelleştirme mağdurluğu&#8230; 1. Neoliberalizm hizmet sektörü demektir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-icraatlarin-olumlu-ve-olumsuz-yonleri/">Neoliberal İcraatların Olumlu ve Olumsuz Yönleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/neoliberal-icraatlarin-olumlu-ve-olumsuz-yonleri/56a8f946406595/" rel="attachment wp-att-17936"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17936" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/56a8f946406595.jpg" alt="" width="353" height="205" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/56a8f946406595.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/56a8f946406595-600x348.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/56a8f946406595-300x174.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/56a8f946406595-768x446.jpg 768w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></a></p>
<p>&#8216;Neoliberal İslâmcılık dönemindeki icraatlar temelde iki yön­de olumlu ve olumsuz yorumlara neden olmuştur: <strong><em>1</em><em>.</em> </strong>Hizmet sektörünün gelişmesi, tüketim, inşaat sektörü, enerji tesisi in­şaatları, doğanın bozulması, estetik yitimi, ahlaki ve kültürel dönüşüm. <strong><em>2</em><em>.</em> </strong>Sosyal güvenlik politikaları, işçi hakları, grev ve gösterilere müsaade edilmemesi, taşeron sistemi, işçi güvenli­ği ve ölümleri, özelleştirme mağdurluğu&#8230;</p>
<p><strong><em>1</em><em>.</em></strong> Neoliberalizm hizmet sektörü demektir. Finansın ulus­lararası boyutta yaygınlaşmasına bağlı olarak kültürel manada bir özdeşlik buna eşlik eder. Klasik dünya sisteminin merkez &#8211; çevre modelinde merkezde yer alan ve sanayi üretimi üst sevi­yeye çıkan ülkeler zamanla teknoloji geliştirmeye bağlı olarak neoliberalizme adım atarken hâlâ merkez olma özelliklerini korudular. Türkiye gibi, gelişmekte olan ülkeler sınıfında ta­nımlanan ülkeler ise ithal ikame modelden arta kalanlara bazı imkânlarıyla var olmaya, asgari sanayi ihtiyaçlarını karşılama­ya çalıştı. Bu tür ülkelerin neoliberal döneme geçişleri büyüle oranda hizmet sektörü üzerindendir.</p>
<p>Neoliberal İslâmcılık 80li yıllardan 28 Şubat dönemine kadar kalkınmayı sanayi üzerinden gerçekleştirme anlayışım muhafaza etti fakat bilhassa iktidar olduktan sonra 2000’li yıl­larda büyümesini daha çok hizmet sektörüne, tüketim kültü­rüne dayandırdı. 2011 kırılmasından sonra bilhassa savunma sanayine dayalı sanayi üretimi ve teknoloji geliştirmesi kat­lanmasına rağmen ekonomideki hizmet sektörü ağırlığı hiç azalmadı. Neoliberalizm zaten tüketim demektir, liberal insan tüketime yatkındır fakat neoliberal dönemde sanayi üretimi yüksek düzeydeki merkez ülkelerin bireyleri neoliberal döne­mi yaşarken büyük sıkıntılar çeker. Neoliberalizmin zengin-fakir arasındaki farkı açan karakteri nedeniyle gelişmiş ülkelerde tüketim çok da yaygınlaşmamıştır; en azından neoliberalizmle büyüyen ülkelerdeki gibi tüketim bir çılgınlık ve zenginleşme vesilesi, ekonominin dinamiği haline gelmemiştir.</p>
<p>Türkiye’de birey tüketimi eleştirirken tüketim yapmaktan vazgeçmez. Yıllarca yaşanan mahrumiyet ve “yokluk” neolibe­ral dönemdeki fazla ürünün kutsanacak derecede makbul ka­bul edilmesini sağlamıştır. Tüketimi bir kültür ve yaşam biçimi olarak gören atmosferin içine doğan gençlerin yanında geç­mişin “yokluklarını yaşayanlar, hususen kadınlar tüketmek­ten çekinmez. “Artırmaktan” mutfak masrafından kısmaktan bıkanlar, tasarruf kavramını tarihe gömmüştür. Recep Tayyip Erdoğan’ın kadınlar üzerindeki etkisinde bu yokluğun görece ortadan kaybolmasının etkisi büyüktür. Özal ve Menderes&#8217;e atıfla bolluk Erdoğan’ın imajını toplumun alt kesimlerinde artırmıştır. Bu kültürün bir tarafında küçük insana, sokaktaki bireye, alt sınıfa vurgu yapan refah varken öteki tarafında ge­nişleyen orta sınıf bulunur.(5)</p>
<p>Bu aşamada tabi tüketim kavramının mahiyeti tartışmalı hale gelir. Toplumumuz tüketim toplumu derken elbette “bü­tün insanların, dahası, bütün canlıların ezelden beri tükettik­lerini&#8217;’ (Bauman, 2010,92) gözden kaçırmadan tüketime klasik insani ihtiyaçların karşılanmasından çok bir İktisadî düzen olarak bakmak, bu ekonomik işleyişin genel kültürel vasfı, ya­şama biçimi olarak da değerlendirmek gerekir. İktisada bağlı kültürel göstergeler hem yeni orta sınıfı hem tüketime dayalı birey tipini daha net izah ederken, Türkiye&#8217;nin geldiği yeri de mukayeseli olarak gösterebilir. Sadece otomobiller, giyim ku­şam, gıdaya dayalı sektörler değil aynı zamanda “yaşam biçi­mi&#8221; okumaları da yeni dindarlık, tüketim kültürü ve neoliberal siyasallığı anlatabilir. Bu bakımdan örneğin geçmişte üniver­site öğrencilerine sadece “çay ocakları” hitap ederken bugün artık pahalı kafelerde öğrencilerden adım atacak yer kalmamış durumdadır.</p>
<p><strong>Müslüman, En Güzeline, En İyisine Layıktır!</strong></p>
<p>Neoliberal iktisadın Türkiye’ye girdiği 1980’li yıllarda Müs­lümanların yaşam biçimleri tam manasıyla gelenekseldir; kıt kanaat geçinen genel çoğunluğun yanında varlıklı dindarlar- muhafazakârlar bile yaşam biçimi bakımından sadeliğe özen gösterirdi. 1990&#8217;ların ortalarına doğru bu algı “Müslümanların en güzeline layık olduğu” görüşüyle birlikte bozuldu. Neolibe­ral İslamcılığın iktidar olduğu yıllar bilhassa 2010’lere doğru, neoliberal kültür Müslümanlar arasında artık “eleştirilecek ka­dar” içselleştirilmiştir. Öyle ki neoliberal İktisadî, siyasi ve top­lumsal kültürü dindarlar normalleştirdi; “bir lokma bir hırka”(<sup>6)</sup> fikrini Meşrutiyet&#8217;ten bu yana hiçbir zaman kabul etmeyen İslâmcılık, neoliberal imkânlardan sonuna kadar yararlanmayı bildi. Bu tüketim kültürü dindar seküler ayrımı gözetmeden tüm bireyleri aynı kimliğe büründürmeyi başardı:</p>
<p>Neoliberalizm çok tüketen, az tasarruf eden, geliri yetmediği zamanlarda dahi talebini canlı tutan bir insan modeli kurguluyor. Bu birey için borçlanmak, cüzdanını kredi kartlarıyla şişirmek, araba mı alınacak hemen tüketici kredisine başvurmak doğal, kaçınılmaz. (&#8230;) Faizler bir puan düşünce, üç aylığı nereye park edeceğiz, diye evhamlanan emekli; Mortgage yasası çıkınca &#8216;ev sahibi oluyorum’ heyecanıyla düğün bayram yapan profesyonel; kredi kartının minimumunu yatırınca ‘buna da şükür’ demeyi bi­len memur, hep bu finansal sistemin dişlileri.</p>
<p>Neoliberalizmin kapsayıcılığı, pazar ve piyasa, ürettiği kül­türle ilgilidir. Mortgage, krediyle lüks araba almak bir tarafa, kahve, simit, gıda zincirleri, dondurulmuş ürün kültürü, şişe­lenmiş su ve içecek kültürü, suni tohum, endüstriyel tarım ve ormancılık, bebek ürünleri, güvenlik görevlisi, mikro kredi, de bu kapsamda değerlendirilebilir. (Kozanoğlu-Gür-Özden, 2008,100 -123) Esasında solun yaptığı yoruma göre bu İktisadî kültür bir bakıma sadece AK Partiye bağlanır. Hâlbuki kapita­lizm de, dünya sistemi de Ak Parti ve İslâmcıların icadı değil, içine doğdukları bir yapı. Dolayısıyla Türkiye’deki sistem soru­nu, kapitalizmin çıkmazı, ortaya çıkan meseleler İslâmcıların üretimi değil bilakis AK Partiyi doğuran sebepler bu krizlerin neticesidir:</p>
<p>AKP, bir siyasi parti olarak Türkiye’deki demokrasinin, yapı­sal ve kurumsal, bir o kadar da bunlara eklenmiş kültürel-norma­tif krizinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. 2000’li yıllara Türkiye, bir türlü derleyip toparlayamadığı kapitalizmi ve bu kapitalizme karşılık gelen bir siyasal meşruiyet sorunuyla başlamıştı (Çiğdem, 2014,49).</p>
<p><strong>AVM, inşaat, TOKİ, Taşeron Sistemi</strong></p>
<p>Neoliberalizmin ekonomideki aktif sektörlerinin başında inşaat gelir. Türkiye&#8217;de neoliberal İslâmcılık eleştirisinin birinci sırasında, tüm kesimlerin üzerinde ittifak ettikleri eleşti­ri konusu TOKİ ve şehir yapılanması gelir. TOKİ neoliberal kurumlardan biri olarak Türkiye&#8217;de 1980 sonrasında kuruldu, en aktif dönemini ise bilhassa 2000&#8217;li yıllarda geçirdi. Devlet konut üretimini artırmak için TOKİ&#8217;yi kurarken, TOKİ&#8217;nin 2000&#8217;lerden sonra ürettiği binaların yüksekliği, biçimi, kü­çüklüğü, coğrafya ve kültürel ortam ayrımı yapmadan aynı tip binalar üretmesi büyük eleştiriye uğradı. TOKİ’ye yönel­tilen eleştirilerin daha çok kadim kültür ve estetik üzerinden yapılması genellikle muhafazakâr ve dindarlar nezdinde ger­çekleştirilirken, sol ve siyasi muhalif kesimler konut ve inşaat sektörünü çoğunlukla siyasilerin, oy potansiyeli işlevi gördüğü fikrinden hareketle tenkitte bulunur. (Balaban, 2011, 23)</p>
<p>Taşeron kavramının en çok inşaat sektöründe görülmesi, arsa spekülasyonları, devlet müteahhitliği (Gülhan, 2011, 32 33) eleştirerek tartışılırken, TOKİ&#8217;nin varlığını savunanlar da ciddi tezlerle karşı çıkış gerçekleştirir: kentleşmeye bağlı ola­rak ortaya çıkan konut ihtiyacının TOKİ ile giderilmesi, Cum­huriyet elitinin sahip olduğu apartman ayrıcalığının TOKİ ve belediyelerin yaptığı konutlar eliyle alt düzeye ulaşması, gece­kondulardan kurtulan insanların TOKİ&#8217;yi hiç de yadırganacak şekilde değerlendirmemesi, refahın dağıtımında konut bağ­lamında yine alt düzeylere fırsatların sağlanması, “mülkiyet fetişizmi&#8217;ne bağlı olarak (Çavuşoğlu, 2011, 49) aşırı kentleş­me ve daire sahibi olma iştiyakı inşaat gibi ekonomideki tüm fay hatlarını hareketlendirebilen bir sektörü canlandırması bir bakıma İktisadî yapının gereğidir.</p>
<p>Solun inşaat fetişizmi­ni, mülkiyet fetişizmi ile birleştirerek tümden bireyin “başını sokacak bir ev sahibi olma” iştiyakını hor görmesi, Komünist dinamikler bakımından da sorunlu görünmektedir. “Kentin markalaşması” ve “pazarlanması” yanında artık siteler ve yük­sek güvenlikli konutlar “sosyo-kültürel ayrışmayı” palazlandı­racak şekilde icat edilmekte, yeni bir şehir yapısı dizayn edilmektedir. (Penpecioğlu, 2011, 68) Aslında dikey yapılanma, estetikten uzak binalar, başta İstanbul olmak üzere silüetin bozulması, dar yollar, imara yeni açıldığı halde birbirine yakın apartmanlar sadece solun değil tüm kesimlerin üzerinde itti­fak ettiği karşı çıkışı oluşturmaktadır.</p>
<p>Bilge mimar Turgut Cansever ömrü vefa edip neoliberal İslamcı dönem şehir yapılanmasına şahit olduğu için ciddi eleştiriler geliştirmiştir. Ona göre TOKİ mantığıyla kapitalist şehir algısı örtüşür; tek tip bina ve şehir formu, dikey yapılan­ma, metropol diline uygun devasa uydu yapılarının kapitaliz­min güç ve tek tipleştirici kimliğiyle yakın bağlantısı vardır. Cansever’in (2012, 72) “Teknoloji bize çok katlı bina yapma imkanı veriyor; çok katlı bina yapılırsa alt yapı masraflarının azalacağı düşünülüyor” şeklindeki uyarısı dikkat çekicidir. Keza Cansever kentlerin artık “tutumluluk”, çocukların oyna­yabileceği otantik yeşillik ve ferah mekânlar haline gelmesi ge­rektiği kanaatindedir. Cansever’in bu şehir algısına karşı teklifi kadim Türk Evi’dir.</p>
<p>İslâmcıların Cumhuriyet karşısındaki varolma çabaları, yeni şehirler kurma, geri kalmış şehirleri yeni binalarla bu­luşturma istekleri “muazzam &#8211; büyüklük” fetişizminin doğma gerekçelerinden biridir. Bu anlamda ekonomi inşaat üzerine odaklanınca sonuçta ortaya çıkan yapı “şehvetin” ürünü olarak tanımlanır:</p>
<p>Çaresizlik diyemem, asıl neden tek kelimeyle yetersizlik. Söz­gelimi şu TOKİ rezaleti, hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki tüm icraatı öteki’ni hesaba katma alışkanlığı olmayan, çevreden merkeze, dışarıdan içeriye, senden ben’e doğru hareket etmek bilincinden yoksun bir hoyratlığın mahsulü. Dünyadaki bütün kalkınmacı sağ doktrinlerin zaaflarına sahipler ne yazık ki (Cündioğlu, 2014).</p>
<p>Dücane Cündioğlu, Çamlıca&#8217;da inşa edilen Cami için kullandığı “ülkem adına kâbus olarak değerlendiriyorum” (Cün­dioğlu, 2012) sözlerini aynı şekilde Gezi olaylarının nedenleri arasında gösterilen Taksim Kışlası’na karşı çıkarken sarf et­miştir.</p>
<p>Neoliberal İslâmcılığın şehir karnesi alt düzey gelir grubu haricinde hemen hiçbir kesimden geçer not almadı. Kentsel dönüşümlerde yapılan yüksek ve modern binaların, iptidai barakalar ve gecekondulara tercih edilmemesi, AVM kültürü, özel alan ve sitelerin yaygınlaşması, zengin ile fakir arasındaki uçurumun şehir içerisinde gözle görülür bir kisveye bürün­mesi belli başlı eleştiri noktalarındandır. AVM&#8217;lerin çokluğu, AVM kültürü kesin olarak reddedilirken yine eleştirenlerin o mekânları doldurması, çelişkinin derinliğini ve aslında iktidar ve devlet algısının niteliğini gösterecek denli netleştirmiştir.</p>
<p>Umrelere, Kudüs’e, Bursa’ya, Çanakkale’ye yapılan gezi­ler, etnik lokantalar, kafe kültürünün yaygınlaşması, spor ve yüzme havuzu, yapay orman, iç turist sayısının artması gibi birçok konu iktidara, AK Parti’ye hususen Erdoğan’a yüklenir­ken, dindarların, İslâmcıların bu kültürü sahiplenip taşıyıcılı­ğını yaptığı gerçeği, iktidarın &#8220;piyasadaki bu olguyu ne şekil­de destekleyip engelleyebileceği muamması çözülememiştir. Buradaki sorun her kesimden muhalifin AVM’leri eleştirmesi karşısında iktidarın AVM’leri yasaklamasıyla sorunun çözüme kavuşup kavuşmayacağıyla ilgili. İktidar AVM’leri kapatsa bu sefer de Gezi olaylarıyla birlikte dillendirilen diktatörlük it­hamları farklı boyutlarda zikredilecek. Gezicileri, sol liberal muhalefeti ve hatta İslâmcı muhalifleri, “maaşlı burjuva olma talebi” ile tanımlayan Zizek (2013,106), ilginç bir şekilde hem iktidar hem muhalefet bakımından olan bitenin biraz da “Ah­lakın ön plana çıkarılmasının nedeni kapitalizm eleştirisinin önüne geçmek” olarak yorumlar.</p>
<p>Gerçekte Türkiye’deki sol ve sosyalist çevreler gibi İslamcılık da kapitalizmin karşısında durma niyetinde değildir; ülkedeki tüm kesimlerin neoliberal imkânlardan azami faydalanabilme yollarını araştırıp, sonuna kadar zorlama gayretinde olduğu gözleniyor!</p>
<p><strong>Merhamet, Hak ve İşçiler</strong></p>
<p><strong>2.</strong>Neoliberalizm 1960’lı yıllara damgasını vuran işçi ve öğrenci hareketleriyle grev ve boykotlardan çok çekmiş kapitalizmin bu tür hakları ve hürriyetleri askıya almasıyla gelişme göstermiştir. Anglo-Sakson dünya işçi hareketlerine ve grevlere karşı büyük bir tepki göstermiş, ABD sendikaları yasaklamıştır.</p>
<p>1991 yılında madencilerin Zonguldak&#8217;tan Ankara&#8217;ya yaptı­ğı yürüyüş ile 2010 yılında tekel işçilerinin Kızılay’da yaptığı eylem Türkiye&#8217;de neoliberalizmin gördüğü en önemli protes­tolar arasındadır. Tabiî arada neoliberal politikaları askıya alan 90&#8217;ların yaşadığı ekonomik kriz, Anayasa kitapçığıyla ortaya çıkan siyasî krizin doğurduğu esnaf protestosu da yer alır.</p>
<p>Neoliberalizm işçi sevmez, işçi haklan konusunda önyar­gılı davranır. İslâmcılar 90&#8217;lı yıllardan itibaren devlette ça­lışmayan, âtıl bekleyen kadroların çalıştırılması ya da onun yerine özelleştirilmesi fikrini politika olarak savundu. 2000&#8217;li yıllardan sonra uygulanan taşeronluk sistemi çok mühim ve sert eleştirilere maruz kalırken, aynı muhalefeti sergileyenler kamuda insanları çalıştırmanın zorluğundan da dert yanmış­lardır. Özellikle 2000&#8217;li yıllardan sonra hükümete, İslâmcılara yöneltilen eleştiriler arasında çalışma hayatıyla ilgili meseleler bulunur. Bilhassa yabancı sermayeye Türkiye’de yatırımlara teşvik etme hususunda çağrılarda bulunan iktidara, işçi hak­ları konusunda belli bir düzensizlik sergilediği yönündeki it­hamlara ucuz iş gücü ile çocuk emeğinin yükseldiği eleştirileri de eklenir. İktidarın hususen kız çocuklarının okuması yönün­de sergilediği performansı mevsimlik işlerde çalışan çocuklar için göstermediği, çocukların yoğun olarak ağır işlerde çalıştı­rıldıkları, çalışma koşullarının son derece ağır olduğu görüşle­ri de yoğun olarak sıralanır.</p>
<p>İşsizliğin yüksek seyretmesi, iş güvenliğinin dikkate alın­madığı gibi konular özellikle 2012&#8217;den sonra iyice artmış, Gezi olayları ve 17/25 Aralık darbe süreçleriyle birlikte yoğunlaş­mıştır. Son yıllardaki işçi ölümleri, Soma ve Ermenek’teki ma­den kazaları, 2014’teki asansör faciası, 2012 yılında işçilerin kaldığı çadırların tutuşmasıyla 11 işçinin yanarak ölmesi gibi olaylar insani boyutun öne çıkarılmasına, “merhametsiz büyü­me” kavramının yerleşmesine neden olmuştur. Tüketim kültü­rü eleştirisinde ucuza teknoloji sahibi olmak isteyenlerin bunu gerçekleştirmek için çocuk işçileri onaylıyor olması pek akıllara gelmezken işsizliğin kamu istihdamı ve geniş taşeron ağıyla aşıldığı da bir başka gerçeği oluşturur. Dolayısıyla taşeron işçi­liğindeki güvenli olmayan çalışma şartları en büyük patlamayı Somada gerçekleştirdi.</p>
<p>Neoliberalizmin aşırı üretim için aşırı tüketim ve yeni ih­tiyaçlar ortaya çıkaran kimliği zorunlu olarak kısıtlamaları işçi hakları üzerinden sağlar. Emeklilik yaşının yükselmesi, AVM’lerde ve diğer hizmet sektörlerindeki uzun, ağır ve aile yapısını bölen çalışma saatleri, az tatil merhamet ve insanilik boyutunu ön plana çıkarır. Özel sektördeki çalışma koşulları­nın kötülüğü, sigortasız çalışma bireylerin bir an önce kamuda iş bulma hayallerini kışkırtmaktadır. AK Parti iktidarı bu ko­nularda çok sert eleştirilere muhatap olurken, taşeron sistemi toplumun genelinde olduğu gibi iktidarda da sıkıntıyla kar­şılanmıştır. 2011 yılında 1700, 2012 yılında 744, 2013 yılında 1235 ve 2014’te 1800’e yakın işçinin hayatını kaybetmesi neo­liberal politikaların bizzat insana temas eden kısımlarının çok büyük zayiatlar verdiğini göstermektedir.</p>
<p><strong>Yeni Bir Sınıf: Prekarya</strong></p>
<p><strong>3.</strong>Neoliberalizm bu dönemde yeni bir sınıf da ortaya çıkar­mıştır. İşçi sınıfının yanında tamamen bu dönemde ortaya çı­kan bu yeni sınıf, “prekarya” dünyanın genelinde olduğu gibi Türkiye’de de artış göstermiştir. Beyaz yakalı denilen bu kesim, uzun süre belli bir işte maaşlı ve güvenceli olarak çalışmayan kimseleri anlatır. “İşsizler ordusu” kavramının tanımlayamayacağı bu kesimin sabit bir işi hatta bir işyeri bile yoktur. Neo­liberalizmin “taşeron” mantığı, ülkemizde olduğu gibi hizmet sektörünün genişlemesi, sürekli farklı işyerlerine girip çıkma mecburiyeti, devlet dairelerinde çalışma özlemi prekaryanın doğal çevresidir. “Parçalı statü’ye sahip olan prekaryanın var- lığı ile yokluğu belirgin değildir. Kariyerleri olmayan, geçici olarak farklı işlerde çalışan, fırsat bulma sıkıntısı yaşayan pre­karya yarı zamanlı istihdamla da karşı karşıyadır.</p>
<p>Taşeronda çalışanlar, çağrı merkezlerinde iş bulanlar, staj­yerler, uzaktan, evden çalışanlar, bakıcılar, kendilerine büyük unvanlar verilen geçiciler, gazete dağıtıcıları yani medya dağı­tım görevlisi, çöpçü yani temizlik görevlisi, kapıcı yani apart­man görevlisi, hijyen danışmanı yani tuvalet temizlikçisi bun­lardandır. Endişe içinde, işin saygınlığı olmadığından kendini sürekli tehlikede hisseden, emeklilik garantisi bulunmayan, emekli olduğu halde çalışmak zorunda olanlar geniş bir ke­sim olarak gelişmektedir. (Standing, 2014, 22-73) Neoliberal İktisadî kültür meslekleri bölerek örgütlenmeyi, hak aramayı, engellediği için yeni alanlar, istihdam pozisyonları üretmiştir.</p>
<p>Neoliberalizm işverenin, finans sahibinin her halükarda kazanması için yapılabilecek her şeyi hayata geçirebilme kabi­liyetinin de adıdır esasında.</p>
<p>Ercan Yıldırım &#8211; Neoliberal İslamcılık(1980-2015)İslamcıların Dünya Sistemine Entegrasyonu,pınar yay.,syf:207-216</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>5-</strong> Buradaki yeni çıkan orta sınıf klasik kalıplarda tanımlanan orta sınıf değil “tüketim baz alınarak” belirlenen kesimi karşılar. Dolayısıyla neoliberallerin bilhassa Türkiye gibi ülkelerdeki orta sınıf tanımı, gelirden çok gidere gör*- tüketim ideolojisini karşılama oranına göre hesap ettikleri kesimi anlatır.</p>
<p><strong>6-</strong> Bir dönem MÜSİAD&#8217;ın da başkanı olan Erol Yarar, risk alarak Müslümanla­rın, dindarların, İslâmî burjuvanın kendi içinde söylediği fakat kamuda çok da dillendirilmeyen klasik tezlerin hepsini sarsan açıklamalarda bulundu. (Yarar, 2009) Yarar, “bir lokma bir hırka bize yutturulmuş bir zoka” derken, “fakir yaşamak Peygamberin tercihiydi&#8221; sözleriyle Peygamberimizin fakir olmadığı­nı ifade eder. Yarar&#8217;ın zenginlik, israf üzerine görüşleri sadece yeni dönemin değil dindar orta sınıfın genel hissiyatının sonucudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-icraatlarin-olumlu-ve-olumsuz-yonleri/">Neoliberal İcraatların Olumlu ve Olumsuz Yönleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-icraatlarin-olumlu-ve-olumsuz-yonleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayat Teselli Bulmaktır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayat-teselli-bulmaktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayat-teselli-bulmaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 16:50:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Teselli Bulmaktır]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Bir Anlamı Var]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7996</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilmek için kimileyin sev­mek gerekir. İşte tasavvufun merhameti mihver alan öğretisi bu noktada insanın ruhsal sıkıntılarına çare olarak beliriyor. ‘İncinmemek ve incitmemek’ten yola çıkan ve “Gönüller yapmaya geldim” diyen bu zengin öğretinin, mutluluğu, tü­ketmekte arayan ve ciddi kimlik sorunlarıyla bunalan günü­müz insanına söyleyeceği çok şey var. Her şeyden önce, anlamın insanın tam da içinde, ruhu­nun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayat-teselli-bulmaktir/">Hayat Teselli Bulmaktır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Her-Seyin-Bir-Anlami-Var.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9467 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Her-Seyin-Bir-Anlami-Var-193x300.jpg" alt="Her-Seyin-Bir-Anlami-Var" width="245" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Her-Seyin-Bir-Anlami-Var-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Her-Seyin-Bir-Anlami-Var.jpg 308w" sizes="(max-width: 245px) 100vw, 245px" /></a></p>
<p>Bilmek için kimileyin sev­mek gerekir. İşte tasavvufun merhameti mihver alan öğretisi bu noktada insanın ruhsal sıkıntılarına çare olarak beliriyor.</p>
<p>‘İncinmemek ve incitmemek’ten yola çıkan ve “Gönüller yapmaya geldim” diyen bu zengin öğretinin, mutluluğu, tü­ketmekte arayan ve ciddi kimlik sorunlarıyla bunalan günü­müz insanına söyleyeceği çok şey var.</p>
<p>Her şeyden önce, anlamın insanın tam da içinde, ruhu­nun derinlerinde saklı olduğunu ve ancak bilinçli bir gayret­le gün yüzüne çıkarılabileceğini söylüyor bize. İnsanın temel meselesinin olgunlaşma serüveni olduğunu söyleyerek bizi içimizde saklı duran olgun insanı (insan-ı kâmil) açığa çıkar­maya davet ediyor. Bütün kadim öğretilerde olduğu gibi, ta­savvufta da hayat bir yolculuk olarak resmediliyor ve bu yol­culukta insanın geçmişin çalışma ve yüklerinden yavaş yavaş arınarak gerçek benliğini keşfetmesi isteniyor. Gerçek ben­lik, üzerine Allah&#8217;ın ışığının düştüğü; hırs, tamahkârlık ve hasetten arınmış benliktir. İnsan, varoluşun bu daha olgun düzeyinde ne kâinatı ne de diğer insanları tahrip ve istismar etmeyi düşünür, iyilikte meleklerle yarışır. İşte sufi psikolo­jisini günümüzün kimi maneviyatsız psikoloji öğretilerine nazaran farklı kılan noktalardan biri budur: İnsan ruhu te­kemmül edebilir, iyiye doğru evrilebilir, bencilce arzuların­dan sıyrılarak huzur ve itimi’nan bulabilir. İnsan yükselir. İn­san her durumda ızdıraplarından fazlasıdır. Yeri geldiğinde, ızdıraba tahammül ve kadere/kaçınılmaz olana rıza göster­mek de insanın olgunluk yürüyüşünde bir basamak olabilir. Yirmili yaşlarında, fidan gibi oğlunu kaybetmiş ve bir tera­pistin karşısında ağlamakta olan anneye terapist ne söyleye­cektir? Böyle durumlarda ‘ötelerin soluğunu taşımayan her kelime incitici olabilir.</p>
<p>Hayata hayret nazarıyla bakmak ve böylece kâinatı ve insan nefsini saran güzelliği fark etmek, bu yolculuğun ilk adımı. Bu bir aşk yolculuğu ve “Zafer değil, sefer” ilkesine dayanıyor. Yolculuğun kendisinin ruhu aşka boyayacağım, o aşkla içimizin/ kalbimizin şeffaflaşacağını ve güzelliği akset­tiren bir ayna olacağını ümit ediyoruz. “Yoktuk, bizi var et­tin ve şimdi yine bedenlerimiz yokluk âlemine gidiyor. Ama gel gör ki, bu arada sana âşık olduk. O nakşı işleyen kalemin sahibine âşık olduk” diyen bir aşk uygarlığı&#8230;</p>
<p>İnsan mutsuzluğunun tırmandığı bir çağda, sufi irfanı­nı işitmemiz gerek. Ruhun bilgeliğine ulaşmak için bilgeli­ğin ruhuna nüfuz etmeliyiz. Yola çıkmak, ruhun sızısına şifa Aramaktır. Hayat, bir bakıma şifa bulma arzusudur. İnsanın o,ilksel ayrılığından iyileşme ve Cânânla buluşma arzusu.</p>
<p>Şifa sahibini arayış&#8230;</p>
<p>Bir sufi sözün de söylendiği gibi, “Her arayan bulamaz, ancak bulanlar yalnızca arayanlardır.”</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Her şeyin Bir Anlamı Var</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayat-teselli-bulmaktir/">Hayat Teselli Bulmaktır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayat-teselli-bulmaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merhamet Ruhu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 16:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet Ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11291</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Merhamet, bu yüce duygu, başkasını küçük gör­mekten doğan acımayla, ya da başkasının acısından zevk alışla karıştırılmamalıdır. Uzak olsun böyle bir merhamet! Tanrı uzak etsin! Kapitalistin, sosyal hizmet adı altında kârından ayırıp, masrafına kaydettiği ve böylece vergisini azal­tarak devlet kesesinden ödediği, dolaylı reklâm, mer­hamet değil, merhamet kalpazanlığıdır. Uzak olsun- böyle merhamet! Tanrı uzak etsin! [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/">Merhamet Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/images-1-54/" rel="attachment wp-att-11292"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11292" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-2.jpg" alt="Merhamet Ruhu" width="423" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-2.jpg 316w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Merhamet, bu yüce duygu, başkasını küçük gör­mekten doğan acımayla, ya da başkasının acısından zevk alışla karıştırılmamalıdır. Uzak olsun böyle bir merhamet! Tanrı uzak etsin!<br />
Kapitalistin, sosyal hizmet adı altında kârından ayırıp, masrafına kaydettiği ve böylece vergisini azal­tarak devlet kesesinden ödediği, dolaylı reklâm, mer­hamet değil, merhamet kalpazanlığıdır. Uzak olsun- böyle merhamet! Tanrı uzak etsin!<br />
Marksizmin kin ve öç, terör ve şiddet, özgürlük­lere kan kusturucu demir pençesini, uzatacağını vâdettiği (uzattığı bile değil), ekmeğin yaldızı olan, yok­sulun yoksulluğunu politika sömürüsüne kapital ya­pan yalancı işçi koruyuculuğunu, merhamet kavra­mıyla barıştırmak ne mümkün? Merhamet buysa,, uzak olsun bu merhamet! Tanrı uzak etsin.<br />
Yürek katılığından, katı yüreklerden merhamet doğmaz. Merhamet, kalbin yumuşamasıdır.</p>
<p>Merhamet, kalbin üzerinden kara mührün kalk­masıdır. Kalb kararışından kurtuluştur.</p>
<p>İnançtan doğar Merhamet. Tanrı&#8217;ya inançtan.</p>
<p>Kendini putunu ve bütün putları önce gönülde kırmaktan doğar.</p>
<p>Nefslere değil, ruhların açılımına yardım elini uzatıştır merhamet. Şüphesiz, nefslere de o ruhlara yataklık yapmak için merhamet edilir.</p>
<p>İnsanın gücü yettikçe, kaldırabildiği kadarıyla, sı­nır tanımaz merhamet.</p>
<p>Halis niyetin verimidir merhamet. İki yüzlülük ve ard niyet kokan hiçbir fiil, merhametin repertuvarında yer alamaz.</p>
<p>Birkaç saf kızı bulup hastahanelerde hastalarına hizmet ettirmekle göz boyadıktan sonra Asyalıyı, Afrikayı gömleğine kadar soymak, Kapitalist Batı&#8217;nın ustalıklı merhamet ticaretinden bir tekniktir, başka bir şey değil.</p>
<p>Tankla ezen, halkları tankların paletlerine taka­rak kurtaran (!) merhamet, komünizmin siyaset mer­hametinden parlak bir levhadır.</p>
<p>Merhamet, başkasının cebinden aşırı kârla sağ­lanandan lütfen sunulan birkaç kuruşla uzaktan ya­kından alâkalı bir şey değil.</p>
<p>Merhamet, bütün varlığını Hak ve hakikat için adamaktır. Hem canını, hem mal varlığını. Hakikat için insanlık uğruna bütünüyle koşmayı en doğal bir insanlık özelliği bilmektir merhamet.</p>
<p>Merhamet, hakikat için, insanlık için, zulümle, sömürüyle, cinayetle savaşmaktır. Yalnız biriyle de­ğil, hepsiyle.</p>
<p>O, insanların insana tapmasına izin vermeyen yü­ce bir duygudur.</p>
<p>O, &#8216;Tanrı verdiğini her an bütünüyle geri alır&#8217;, korkusuyla titreyenlerin ruh halidir.</p>
<p>O, Tanrı armağanını başka kardeşlerine armağan etmekle en büyük mutluluğa erecek gün gibi aydın­lık gönüllerin eşsiz sevincidir.</p>
<p>O, kendi cehenneminden başkalarını koruma ti­tizliği, başkalarının ruh bahçesine gül fidanı taşıma arzu ve hareketidir.</p>
<p>Merhamet, verirken kendisinin vermediğini bil­mektir.</p>
<p>Aşktan doğar O: Ezel ve ebed aşkından.</p>
<p>Her yaratığa yaygın sevgi hâlesidir o.</p>
<p>Hasedle barışamaz. Cimrilikle bağdaşamaz. Onun yarısı, hilm, yarısı cömertliktir.</p>
<p>Sabır, tevekkül, rıza ve tevazuyla akrabadır. Tek başına, soyut bir merhamet olamaz.</p>
<p>Merhamet, somuttur. Kanla birlikte vücudda do­laşmadıkça, kâğıt üstünde kalmaya mahkûmdur.</p>
<p>Ruhta çakan diriliş şimşeğidir merhamet. Ondan yoksunluk, ölümden beter ölümdür.</p>
<p>Namaz ve oruçla süt kardeştir o. Aynı ana emzirmiştir onları öz memesinden.</p>
<p>Ne gizliyken değişir, ne açıkta gerçeğiyle.</p>
<p>Sessizce oluşur, gürültü patırtıyla değil.</p>
<p>Mevsim mevsim gelişir, iklim iklim zenginleşir.</p>
<p>Hamuru, öksüzün göz yaşından yoğrulmuştur.</p>
<p>Mayası, mazlumun ahıdır.</p>
<p>Merhamet, insanın kendini hesaba çekişinden doğan bir özdeğişim davranışıdır.</p>
<p>Kendini değiştirerek başkasının değişimine yol açmaktır.</p>
<p>Merhamet, bîr yandan ruhlara kök salmalı, bir yandan toplumda sistemleşmeli.</p>
<p>Geçmişte olduğu gibi, İslâm Medeniyetinin tam açılımı vakitlerindeki gibi.</p>
<p>Yeniden merhamet ruhu doğmalı insanlıkta. Kör­leşmiş, kötürümleşmiş, felce uğramış merhamet ru­hu dirilişini bütünlemeli bir kez daha.</p>
<p>Bir kez daha zulmün çelik ağı, kırılmalı merha­met ebabillerinin gagalarıyla.</p>
<p>Eziş fili, terör sırtlanı duraksamalı merhamet Kâbesinin önünde.</p>
<p>Balığı avlamak için oltanın ucuna takılan yeme merhamet azığı denemez. O zulüm azığıdır ancak.</p>
<p>«Politikada merhamet, aptallıktır.» İşte, insanlık tarihinin alnına yazılan yüz karası merhamet düşma­nı slogan!</p>
<p>Zulüm sloganlarını parçalamalı merhamet kılıcı. Kendisi de bir slogandan ibaret kalmamalı.</p>
<p>Merhamet, insan kardeşliğini, yani inanç kardeş­liğini ihya etmeli ruhlarda.</p>
<p>Tarih leş kokuyor. Çağ, veba ruhuyla titreşiyor. Cevher, akşamını haykırıyor. Bu basit daireyi söküp atacak olan merhamet ilhamı olacaktır.</p>
<p>Kimse, başkalarının kendisinin merhametine muhtaç olduğunu sanmamalı. Tam tersine, hepimiz merhamete muhtacız. Topumuz birden, merhamet ru­huna muhtacız.</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Çağ ve İlham 2</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/">Merhamet Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/merhamet-ruhu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merhamet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/merhamet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/merhamet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2015 16:29:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5996</guid>

					<description><![CDATA[<p>Merhamete gelince, manevî bir erdem olarak o, bugün egemen bulunan nicel ve materyalist acıma değildir. Birçok kimse, Allah&#8217;a karşı bir saygı tavır olmaksızın, insanlara kar­şı merhametli görünmek ister. Böylece merhamet konusu olan insan, yalnız maddî ihtiyaçları göz önüne alınan, güzel­lik ve aşk gibi daha derin gereksinmeleri ihmal edilen veya gereksiz şeyler türüne indirgenen iki ayaklı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/merhamet/">Merhamet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/c14c4fe9-bed5-426d-96bb-3962538d5ad5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5997" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/c14c4fe9-bed5-426d-96bb-3962538d5ad5.jpg" alt="Merhamet" width="320" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/c14c4fe9-bed5-426d-96bb-3962538d5ad5.jpg 320w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/c14c4fe9-bed5-426d-96bb-3962538d5ad5-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/c14c4fe9-bed5-426d-96bb-3962538d5ad5-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a>Merhamete gelince, manevî bir erdem olarak o, bugün egemen bulunan nicel ve materyalist acıma değildir. Birçok kimse, Allah&#8217;a karşı bir saygı tavır olmaksızın, insanlara kar­şı merhametli görünmek ister. Böylece merhamet konusu olan insan, yalnız maddî ihtiyaçları göz önüne alınan, güzel­lik ve aşk gibi daha derin gereksinmeleri ihmal edilen veya gereksiz şeyler türüne indirgenen iki ayaklı bir hayvandır. Manevî merhametle, ermişlerin merhameti ile insanı son tah­lilde hayvan düzeyine indirgeyen ve kelimenin gerçek anla­mıyla onu himayeden yoksun bırakırken kendisine yiyecek ve giyecek sağlamaktan ibaret kalan hümanist ve materyalist acıma arasında hiçbir ortak ölçü yoktur. O merhamet, insana nasıl yürüyeceğini öğretir, fakat nereye gideceğini kendisine gösterecek bilgiyi vermez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/merhamet/">Merhamet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/merhamet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 23:15:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet ve Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5421</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yollar tıkandı, ışıklar söndü, dünyalar karardı. Bana yük olan gövdemin çevrileceği mekân kalmadı artık. Yakınlarımın, milletimin ve bütün insanların ben daraldıkça bana uzanan elleri yok oluverdi bir anda. Okuyordum, düşünüyordum ve doğru bir yolda yürüyor­dum. Şimdi ne oldu bunlar? Okumak boş bir külfet, düşünmek bir işkence, söylemek sade bir hezeyan. Yürüyüp de nereye gideceğim, madem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmet/">Rahmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmet/indir6-300x150/" rel="attachment wp-att-18225"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18225" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/indir6-300x150-1.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a></p>
<p>Yollar tıkandı, ışıklar söndü, dünyalar karardı. Bana yük olan gövdemin çevrileceği mekân kalmadı artık. Yakınlarımın, milletimin ve bütün insanların ben daraldıkça bana uzanan elleri yok oluverdi bir anda. Okuyordum, düşünüyordum ve doğru bir yolda yürüyor­dum. Şimdi ne oldu bunlar? Okumak boş bir külfet, düşünmek bir işkence, söylemek sade bir hezeyan. Yürüyüp de nereye gideceğim, madem ki, boyutsuz bir noktanın üzerinde dönüp duruyorum? Dost­lar da kimmiş? Dostluk ne kelime? İnsanların herbiri bir başka hayvan. Sansar olmayanı yılan veya çakal. Sürü riya ile donanır da yüzünü boyarsa ona toplum diyorlar.</p>
<p>Benim kendi hayatım bile bana yabancı bir mânâsız varlık, bir kâbus, bir heyûlâ, hafızamın masallarıyla oyalanan hasta bir gölge. Ben dediğim şey, korkularının gölgesine sığınmış ve sade alışkanlıklarının esiri bir otomattan başka bir şey değil. İçinde süründüğü dünya ise ya Schopenhauer’in dediği gibi “mümkün dünyaların en fenasıdır”, ya da Berkeley’in görüşüyle “şuura var gibi görünen bir vehimdir”. Böyle bir dünyada irademden ateşten oklar halinde fışkırıp da etrafa yayılan dilekler, idealler mesa­fe ve mekân bulamıyarak tekrar bana dönüyor, benliğime saplanıyor ve onu uçurumlara yuvarlıyorlar. Bendeki bunca ümitleri boğan ümitsizliğin kucağında var olmak belâlı bir vehim, yaşamak boş şey­dir. O, en açık deyişle yorulmak için koşmak, ölmek için yaşamaktır. Yaşamak, burda ölüm nöbetini beklemektir.</p>
<p>İçerisine bir damla rahmetin sızmadığı bir dünyada insan ruhu­nun üstüne çöken kâbus işte budur. Bu kâbus, kiminde hikmet ve felsefe olur, kimini de kör gözleriyle güden kılavuz. Ancak dua ile göklere açılan ellerin ve Allah’a doğru yükselmek isteyen coşkun emellerin kapanmış kapıları dürtüp de gök kapılarını açtığı zaman ne görürsünüz? Karanlık yer yer yırtılır. Azab ile şüpheyi orta­dan kaldırıp varlıkların gerçeğini gösteren hakikat güneşi âlemleri aydınlatır. Ümitler kalbin can daman olur. Sevinç, sevinç, karşılığı ve sonu olmadığı için ağlatan sevinç benlikten taşar. înanmayıştaki hüsran, son bir defa çirkin yüzünü gösterip çekilir. Herşey sevilir, herşey gerçeğine kavuşur, herşey ebedileşir. İşte bu, duanın sonsuzdan getirdiği rahmettir.</p>
<p>Allah’ın âlemden ibaret eseri olan rahmet, ruhlara müjdesini sunduktan sonra her taraftan gelir, herşeyde görünür. O, sonsuzun sonu olan varlıklarda barınmasıdır. Bunca hatıralar, hicran, hevesler ve sevdalar&#8230; Beni benden alan bu hayat kadehine bunların hepsi nasıl sığıyor? Sonsuz olarak yaşa­sam yine de sığacaklardır. Ben dediğim şey, hayat tarlasını kazıyan, düven demiri gibi bir şey midir? Ben kendi kendime miyim? İnsan kendinindir de niye gözyaşlarını kendi dışına akıtıyor? Ümitlerle dolu gözyaşları bize dolan rahmetin yine bizden taşmasıdır; son­suzluktan gelip yine sonsuzluğu aramasıdır. Bencillik, hakikatte benliğin kendi kendini inkârıdır. Kendi dokunduğun tellere kendi gözyaşların boşanır. Bendeki amansız bencilliğin eriyip yok oldu­ğu yer, üstüne bu yaşların döküldüğü tellerdir. Beni dar kalıbımdan çıkarıp sonsuzluğa teslim eden, İlâhî rahmettir. Rahmet, gözyaşları ile kazanılır. İnsan olan varlığın tabiî hali, dua halidir. Rabbin bize sunduğu ise rahmettir.</p>
<p>İnsan ruhu, sürekli bekleyiş halindedir. Bilmeyerek bu bek­leyişini o, fani olan eşyaya bağlar. “Mal istedim, devlet diledim, başarılar bekledim” der. Hakikatte bütün bunlar birer gözbağıdır, aldatıcı hayallerdir; gafil insanı oyalamaktan başka şeye yaramaz­lar. Gören gözler için varlığın kendisi rahmettir. Hem o her yerden gelir. Seste duyulur, bakışta barınır, kışta ve baharda canlanır, esen yelde ve akan suda rahmet mırıldanır. Kısacık ömür içinde ufak büyük birçok şeyler beklediğimizi zannederiz. Hakikatte hepimi­zin beklediği İlâhî rahmettir; bizde dua olan ümitlere sonsuzun cevabıdır. Biz kendi gücümüzle başardığımız eseri bir yere kadar götürüp, bir kapının arkasında bırakırız. Rahmet kapısını açmak bizim işimi/ değildir. Eşyaya bağlı ümitlerle hesapların iflâs ettiği yerde, her zerresi kararmış bir dünyada bile bu kapının bir anda açılışına hiç şaşmıyalım. Onu açan bizim ellerimiz değildir. Bir insan işte ölüyor mu diyorsunuz? Belki çok uzun yaşayacaktır. Bir millet yok olmada mıdır sanıyorsunuz?</p>
<p>Belki ebedî olmak için tek­rar canlanacaktır. Bütün insanlık kapkara bir batağa gömüldü ve işte boğuluyor mu diyorsunuz? Belki beklenmedik bir anda doğan güneşle yeniden ayaklanacaktır, ölen şeyleri dirilten bunca ışık, tekrar tekrar âleme dolup taşan bunca hayat bizi uyarmadıysa bu, rahmetten kaçtığımız içindir. Görüşümüzün rahmet, konuşmamızın rahmet, düşünmenin de rahmet olduğunu anlamak için tekrar tekrar kabirden çıkıp gelmemiz mi lâzım?</p>
<p>Merhametle aşkın da rahmet olduğunu, hem de Rabb’in elinden çıktığı gibi rahmet olduğunu anlamadıktan sonra kabirden dünyaya dönüp gelişler de faydasız olacaktır. Rahmet, Allah’ın bize çevrilmiş yüzüdür; biz O’nu rah­metinde görürüz. Allah’ın bir de eşya halinde bölünmemiş, bütün halindeki varlıkta görünüşü vardır. O’nun herşeye serpilen rahmet­te görünüşü bir lûtuftur, varlıkta görünüşü ise ağır bir denemedir. O herkesin kârı değildir. O’nun eşyada görülen rahmetinin tasdikidir. Dua ise, daha fazlasının ümitle yine O’ndan dilenmesidir.</p>
<p>Rahmet, tabiatın kanunlarını aşar, çünkü kanunu koyan da O’nun elidir. Aklın sınırlarının ötesine geçer, çünkü akıl da rahmet eseridir. Onun bizde eşyaya çevrilmiş, kibirle karışık ve bedenle kuşatılmış bir damlasının çırpınışıdır. Gören gözlere o her yerde vardır, güneşin ışığı gibi, bütün âlemi kaplamıştır. Görmeyen ve almayandan, görülmediği ve kendini gizlediği zaman her yerden çekilir. Tablosunu başta çizdiğimiz karanlık bir dünya bırakır. Onu görmek, onu almak için bedenin ve akim kanunlarını çiğneyip ötesine geçmek lâzım geliyor. Bunları bir tarafa iterek değil, tam üstünden aşarak sıçramak şarttır. Bedenin hizmetini, aklın ışığı­nı kullanmak, sonuna kadar kullanmak ve bunların götürebildiği şuurların da Öbür tarafına sıçramak icap ediyor. Bu iş dinin kılavuzluğuyla olur.</p>
<p>Bedenin hareketleriyle övüne övüne cennet arayan ve aklın kendi sınırlan içinde ortaya koyduğu kaidelerin çemberi içinde dolaşan dindarlık, gerçek dini yıkıyor. Ruhun Allah&#8217;a götü­ren hamlesini durdurup inşam cansızlarla birleştiriyor. Taassup dedikleri bu felâkettir. Hocanın dini budur. Mabedin imarıyla din adamının refahım hesaplayan din davası, Allah’ın dinini devirmiş­tir. İmanı daraltıcı şekiller, kalbi çepeçevre duvarla kuşatan kaide­ler, bedenin istekleri ve haz cennetleri, hesap ölçüleri, ruhumuzun dünyaya çevrik iştihaları, teşbih sayılan, güzel seslerle donatılmış merasimler, hukukun kaideleriyle korunan ve dünya siyasetine destek arayan din adamlarının sözde dindarlığı&#8230; Bunların hep­si gerçek dinin düşmanlarıdır; çünkü bunlar, Allah’ın rahmetine kapatılmış kat kat kapılardır. Herbiri bizi rahmet deryasından bir adım daha uzaklaştırır, Allah’ın elini bizden çekerler. Her tarafına Allah’ın adı yazıldığı, içerisinde türlü kıyafetlerle kuklaların Allah adını haykırdığı mabette Allah bulunmadığı gibi, hep bunlarla yaşanan bir dünyada Allah kullarını terkeder. Akif in dediği gibi:</p>
<p>“Nedir mânâsı mabud olmadıktan sonra, mihrabın,</p>
<p>Rükûun, haşyetin, vecdin, bütün bîçare esbabın?”</p>
<p>Rahmeti alanlara, ona hazır bulunanlara İlâhî rahmet dünya varlıklarının hepsinin eliyle gelir. Onu en güzel getiren insandır, dağdan, denizden geldiği gibi, o bir kuş kanadıyle de gelir, bir yapraktan da alınır. Ama hiçbir tabiat unsuru Şems-i Tebrizinin Mevlâna’ya getirdiği rahmeti getiremez. Mürşid, en ileri rahmet kapısıdır. Rahmeti bir avuç topraktan toplayıp ve bir damla suda seyreden insan kemâle ermiştir, İlâhî rahmetin aynası olmuştur.</p>
<p>Rahmet, bu kendi kendisini izah edemeyen varlığın gerçek adıdır. Başlangıçta cansız varlıkta gizlenen kuvvetin, bitkilerle hayvanları ortaya koyduktan sonra insanı, kendi mutlak hakikatinin kapısının eşiğine kadar ulaştıran eli, insanın kalp gözüne kendi var­lığını gösteren yüzüdür. Âlemdeki İlâhî temaşadır. Felsefenin O’nu tanıtmak için binlerce yıldanberi ortaya koyduğu bunca taslaklar,aklın gösterişli lâkin beyhude marangozluktan hep O’nun etrafında ve dışında dolaşmış, lâkin kendisini tanıtamamıştır. İlmin yaptı­ğı ise, O’nu görmeden ve tanımadan sadece didik didik etmektir. O’nun dünyalarında ancak aşkın kanadıyla uçulur. Âlemde rahmet­ten başka bir şey yoktur.</p>
<p>Nurettin Topçu,Var Olmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmet/">Rahmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşüncenin Derinlikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dusuncenin-derinlikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dusuncenin-derinlikleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 14:39:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Düşüncenin Derinlikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5375</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanoğlunun eşyaya teması demek olan düşünce çok şekilli­dir. Varlığı akıl ile, duygu ile, sezgi ile, aşk ile, ihtiras ile ve mer­hamet ile tanıyış bilginin çeşitli şekilleri ve dereceleridir. Akıl, insanoğlunu dünyaya sultan yapan cevherdir. Akim ese­ri olan ilim, merhamete nazaran pek küçük bir şeydir. Belki de bir vehimdir. Görünmez olandan gelip yine görünmez olana giden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusuncenin-derinlikleri/">Düşüncenin Derinlikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Kabir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-5376" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Kabir.jpg" alt="Düşüncenin Derinlikleri" width="516" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Kabir.jpg 657w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Kabir-600x262.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Kabir-300x131.jpg 300w" sizes="(max-width: 516px) 100vw, 516px" /></a></p>
<p>İnsanoğlunun eşyaya teması demek olan düşünce çok şekilli­dir. Varlığı akıl ile, duygu ile, sezgi ile, aşk ile, ihtiras ile ve mer­hamet ile tanıyış bilginin çeşitli şekilleri ve dereceleridir.</p>
<p>Akıl, insanoğlunu dünyaya sultan yapan cevherdir. Akim ese­ri olan ilim, merhamete nazaran pek küçük bir şeydir. Belki de bir vehimdir. Görünmez olandan gelip yine görünmez olana giden sır­ların bir anda eşya halinde görülüp bilinen sistemli vehmidir.</p>
<p>Duygu, aklı kımıldatan kuvvettir. Hem de kendi varlığının farkına vardırandır. Duygular, insan denen bu ağacın güzel, çirkin çiçekleri ve kokulandır. Onlarla avunur, onlarla hayata tahammül ederiz. Onlarla aldanır ve onların varlığını devamlı kılmak için hep birbirimizi aldatmakla yaşarız. Onlar, rüyamızı tatlılaştırır ve hayat uykumuza fani bir mâna katarlar. Duyguların örgüsü olan sanat, hayat çilemizin tesellisidir.</p>
<p>Sezgi, bize bekadan bir ışıktır; belki de hakikatların kapısı­dır. Gafletten bir silkinme, bir hikmet kımıldanışıdır. Sezgi, varlı­ğın yine kendi içinde kalmak şartiyle kabuğundan derinine doğru inmesi, kendi kendisinde derinleşmesidir. Fenadan sıyrılma vâdini getirir, yine de kurtaramaz. Onun önderlik ettiği felsefe ve hikmet, gerçek göklerini gören lâkin uçamıyan müjdelenmiş aczimizi tem­sil etmektedir.</p>
<p>Aşk, ümitsiz varlığımızı sonsuzluğa doğru uçuran kanat­tır, sonsuzluğun ümididir. Varlıkların hepsiyle dolup taşmaktır. Eşyada yaşamak ve eşyanın bizde yaşayışına şahit olmaktır. Aşk,dünyaların her an yeniden yaratılma şevkidir; ebedî ruhlardan bize doğru bir akım, fenadan bekaya bir intikaldir. Aşk eşyanın dilidir; zaman ile mekânın birleşen vücududur. Mâzi ile hâlin yer değiştirmesi, mazinin hâl, hâlin mâzi tarafına geçerek kucaklaşmalarıdır Zamanın ebedîlikle elele vermesidir. Büyük, pek büyük bir vadin eşiğinde bekleyiştir.</p>
<p>İhtiras, insanın teker teker eşyadan sıyrılarak sonra herşeye birden sahip olmasıdır; sonsuzluğu kavrayan iktidarın insan varlı­ğında nöbet tutmasıdır. Varlığın kendi kendine sığmayan iktidarıdır; aslına dönüş iradesidir. Ene&#8217;l-hak sırrına erenlerin, “Allahım, ruh ve vücudumu iğrenmeden seyredebilecek kuvvet ve cesareti bana ver!&#8221; diye durmadan dövünenlerin, bu hasret durağında feryat ede ede asla doymayacakları murada ermeleridir.</p>
<p>Merhamete gelince; o bunların hiçbirisine benzemez, hiçbirisiyle ölçülmez. Belki bütün bunlar ona zemin hazırlayıcıdırlar, ona  yaklaştırıcı gayret ve duadırlar. Merhamet, Allah’la ansızın vaki  olan buluşma halidir. Merhamet, bu ruh hallerinin herbirine karışmadıkça onlar sakat veya sefil kalırlar. Merhametsiz ilim mesut  etmeyen bir sihirbazlık olduğu kadar merhamet dünyasının dışındır» yaşanan duygular da birer azap veya sefalettir. Merhametsiz sezişlerin kibirden başka libası olmadığı gibi, aşkın merhametsizliği de | belki bir cinayet veya cinnettir. İhtirasın merhametsizliği ise çok kere zulüm olmuyor mu?</p>
<p>Daha ince bir tahlil ile bu ruh hallerinin herbirinin, merhametin bir başka manzarası olduğunu görmek de kabildir. Filhakika ilim, âlemdeki hakikat karşısında düşüncemizin merhametli duruşu olsa gerektir.</p>
<p>Duygu, bizi katı cisimlerden ve kalpsizlerden ayıran acıyış, sezgi, eşyanın cevherine nüfuz eden ruhtaki incelikten yapılmış rahm-ü şefkattir.</p>
<p>Aşk, başkalarının varlığında sonsuzluğa yemin olan merhametle eriyiştir, tapınılan varlığa nefsini kurban eden ruhun merhamet zerreleri halinde O’nun varlığına karışmasıdır. Merhamet, ruhi bütünüyle kendini Allah eserine feda ederek Allah&#8217;ı kazandırıcı hareketidir. Âşık, merhametin sonsuz denizinde yıkanma zevkine ulaşmıştır. Aşkın istediği, merhamet hareketinin bizde şuurun da üstüne yükselmesi, varlıkta kesilmeyen teneffüs gibi, sonsuz man­zara gibi bir hal almasıdır. Âşık merhametin sürekli okşayışı ile âlemdeki âlem dışı varlıklarla koklaşır, aşkı olmayan iskeletlerin görmediklerini görür, arzın kabuğunda Allah’tan sesler duyar.</p>
<p>İhtiras ise hiç doymayan merhametin bir tek harekete bağlan­masıdır. Fâni iktidarı, “Rabbinin ismini oku!&#8221; der gibi zorlayan bizdeki ilahi elçidir.</p>
<p>Bir kelime ile, onun kendinde çok kere saklanan özü ele alı­nınca, insan bütün merhamettir. Merhametin olmadığı yerde insan yoktur.</p>
<p>Şule, sayı: 8, Temmuz 1963</p>
<p>Nurettin Topçu,Var Olmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusuncenin-derinlikleri/">Düşüncenin Derinlikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dusuncenin-derinlikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
