<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Medreseler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/medreseler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Jan 2020 12:55:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Medreseler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 12:55:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Aykut Kazancıgil]]></category>
		<category><![CDATA[Batı’nın paylaşım harbi]]></category>
		<category><![CDATA[Medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı insanı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı’ya nasıl bakmalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23829</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Prof. Dr. Aykut Kazancıgil İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/">“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23830 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-300x213.jpg" alt="" width="337" height="239" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-300x213.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-600x427.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-768x546.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-1024x728.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541.jpg 1080w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof. Dr. Aykut Kazancıgil</p>
<p><strong>İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? </strong></p>
<p>Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks dinî değişimler diye değerlendirmişlerdir. Yanlış. Aynı şey, Kuzey Avrupa’da Keltlerde, İngiltere’de, Fransa’da vardır. Adetlerde de yaşamada da bu devamlılığı göstermesi bakımından enteresandır. Fatih Sultan Mehmed vefat ettiği zaman eski Orta Asya geleneği gereğince askerlerin bir kısmı okların yaylarını gevşetirler. Elemlerini göstermek için yas esvabı giyerler.Bu İslamî gelenekte yoktur. Bu, İslamî geleneğin ne zayıflığını ne de güçlülüğünü gösterir: Toplum kendi yapısı ile belirli bir çizgiye oturmuştur.</p>
<p><strong>Acaba Osmanlı insanını incelemek için nasıl bir yaklaşım doğru olur? </strong></p>
<p>Bence Osmanlı insanının yaklaşımı ancak kendi değer ölçüleri içerisinde değerlendirilmek suretiyle anlaşılabilir. Batı gözüyle Osmanlı’ya baktığımız zaman anakronik neticeler elde ederiz. Anlayamadığımız olaylar olur. Dirhemleri düşünelim: Daima iddia edilir ki Selçuklu dirhemi eski zaman dirhemlerinin bir şeklidir. Zahiren Bizans dirhemi şeklinde olabilir. Amaiki dirhemi yan yana koyduğunuz zaman Selçuklu üzerinde inanılmaz bir ince işçilik görüyorsunuz. Bu o kadar ince ve iddialı bir işçiliktir ki ufacık şekiller, çizgiler&#8230; Bu dirhemin üzerine onu koyan zihniyet farklıdır. Batı toplumu yapısıyla düşündüğümüz zaman Selçuklular Orta Çağ grubuna da girmiyor. Kendi başına ayrı bir metod ortaya çıkarmak gerekir bunları incelemek için.</p>
<p><strong>Osmanlı toplumunun kültür ve eğitim düzeyi hakkında ne tür bir değerlendirme yapılabilir? </strong></p>
<p>Osmanlı kültürü son derece yaygındır. Köylere kadar giden bir medrese sistemi vardır. İşler veya işlemez ama mevcuttur. 19. yüzyıla kadar bu böyledir. Büyük ikilik sonra ortaya çıkmıştır. Mesela Kanunî’nin yaptırdığı meşhur Süleymaniye Tıp Medresesi’nde hekimlik eğitimi yapılırken ondan 500 metre ileride yeni tıbbiye kurulmuştur. 1827’de Süleymaniye Medresesi vardı, Vezneciler’de de tıp mektebi açıldı. Şimdi bu ikilemi nasıl çözebiliriz? Mühendis Mektebi’nde matematik, coğrafya ve geometri okutuluyordu. İyi ama medreselerde de bu okutuluyordu. O vakit kendine has bir adaptasyonla, yeni mektepleri pragmatist bir yaklaşımla ordu yüklenmiştir. Ordu mektepleri askerî mekteplerdir. Zamanla bunların içinden 19. yüzyılda sivil mektepler çıkmıştır. 1883’te sivil mühendishane açılmıştır. 1867’de tıbbiye açılmıştır. O zamanlar kendi içinde bir ikilemle çözümlenmek istenmiştir eğitim meselesi. Hatta aslî görevi olan kadılık işini bile becerememiş, mecburen medresetü’l-kuzat açılmıştır. 1910’lara kadar bu ikilik devam eder. Sonra medrese kendi içinde büyük bir yenilenmeye girişmiş ancak geç kalmıştır. 1924’te bilindiği gibi bu sistem tamamen ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Acaba bu sistem güçlü bir sistem miydi ve kendini müdafaa edecek tarafları var mıydı yoksa iddia edildiği gibi hakikaten dejenere olmuş, bitmiş bir sistem miydi?</p>
<p>Ben aksine kaniyim. Kendini müdafaa edebilecek yöntemleri ve yönleri vardı. Çünkü kendi içinde bir devamlılık sağlamış durumdadır. Osmanlı Devleti idare devamlılığını medresedeki değişmeyen programlar, statik yapıya borçludur. Her ne kadar uygulamalı bilimlerin adapte edilememesi büyük kabahati ise de 1900’lere kadar bu modeli 500 sene yaşatabilmiştir.</p>
<p><strong>Merkezî otoritenin idarî gücü: </strong><strong>Medreseler </strong></p>
<p><strong>Peki medreseler gerçekten kendini yenileyebilir miydi? </strong></p>
<p>Yenileyebilirdi. Şunlardan dolayı yenileyememiştir: Bir kere devlet dış gailelerle ve içteki ekonomik problemlerle uğraşırken, karşısına ilmiye sınıfını almak istememiştir. İlmiye sınıfı devlete dayanmaktadır. Bu yüzden devlet bilhassa güçlü bir eğitim politikası yürütür. Abdülhamid medreseye dokunmamayı tercih etmiştir. Said Paşa, Münif Paşa gibi mühim ma’rifçiler, düşünürler medreseye dokunmaya korkmuşlardır. Her ne kadar Cevdet Paşa birtakım idarî kadrolara müdahale etmek istemişse de resmen dokunamamışlardır. 1910’lardan sonra medreselerde bir modernizasyon hareketi yapılmış, dersler değiştirilmiş, yeni programlar yapılmıştır. Şeyhülislam da bu sefer işin içindedir ama çok geç kalmıştır. Yine de medreseyi küçümsememek lazım. İmparatorluğun sathında yüzlerce yıl aynı metodu uygulayarak bir merkezî otoritenin idarî gücü olmuştur. Bir de onu pratikte kullanan kadroya, din adamı ve idarî kadrolarına belirli veriler vermiştir. O veriler okudukları kitaplardır.</p>
<p><strong>Devlete bağımlı olması, devletin de onu bir süre dışlamaya çalışması medreselerin zayıflamasını kolaylaştıran bir faktör olmamış mıdır? </strong></p>
<p>Hayır, ilmiye sınıfı devlete bağlı olmaya mecburdur. Bugün de idare sınıfı devlete bağlıdır. Valilikler İç İşleri Bakanlığı’na bağlıdır. Kadılar da hepsi devlete bağlı idi. Tayinlerini devlet yapıyordu. Bu normaldir; zor olan şey ‘dışlamamıştır.’ Kendi içinde gelişemeyen, modern gelişmelere adapte olamayan, sisteme zorla bir enjeksiyon yapamamıştır. Türkiye’de hekimlik çok geriydi. 1827’de Tıbbiye kuruldu. 1834’te birleştirelim dediler, olmadı. 1838’de Galatasaray’a naklettiler. Bir enjeksiyon yaptılar. Dışarıdan bir adam geldi: Dr. Bernard, model getirdi. O da yetmedi. 1862’de yeni bir reform hareketi. 1870’lerde Türkçeye geçişte yeni bir atılım. Büyük gruplar halinde dışarıya talebe göndermek gibi devlet devamlı enjeksiyonlar yapmıştır. Doğrudan doğruya askeriyenin kendisine bağlı olduğu bu kurum, inanılmaz bir hamle ile yüzyılın sonuna kadar bilimsel katkı yapılabilecek hale gelmiştir. Cerrahîde birçok katkı yapılmıştır. Öbüründen (medreselerden) devlet kopmuştur. Devlet mi koptu, Abdülhamid mi koptu bilmiyorum. Abdülhamid olsa idim acaba korkar mıydım? Korkardım. Aynı asır içinde üç padişah tahttan indirilmiş, ikisi öldürülmüş. Tabiî olarak korku içinde yaşamıştır. Onun için kurumlar ayrı ayrı işletilmiştir. Hepsine çok önem vermiş fakat birbiri ile temas etmelerini istememiştir. Bir üniversite çatısı altında birleştirmek istememiş, ayrı ayrı bırakılmışlardır. Ama belli bir yüksekliğe gelince, birden birleşmiş ve Abdülhamid’i yıkan grupla işbirliği yapmışlardır. Yüksek düzeye çıkanların, askerden çıkanların, tıbbiye, mülkiye okuyanların bir yerde birleşmesi, istemediği halde kendisiyle çatışmalarına sebebiyet vermiştir. Benim şahsî kanaatim medreselerin zayıfladığıdır. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun vazifesini yapmadığı iddiasına katılmıyorum. Balkanlarda, Arabistan’da müthiş işler yapmıştır.</p>
<p><strong>Osmanlı Devleti’nin kültür ve sanat politikası yoktur diye bir görüş ileri sürülüyor. Siz ne diyorsunuz? </strong></p>
<p>Osmanlı sanatı, Anadolu’da gelişen Türk sanatının bir devamıdır. Bu Selçuklu mezarlarından, kümbetlerinden, camilerinden Bursa’ya; oradan, İstanbul’a taşınmıştır. Burada yeni sentezler yapmıştır. Bunların biri klasik dönem, diğeri Batı tesirinde olmakla beraber bir sentez halinde ortaya çıkan Rokoko’dur. Bizdeki Rokoko Batı’da modeli olan bir şey değildir. Batı’dakine uymaz. Bu yeni bir sentezdir. Yuvarlana yuvarlana kendi modellerini geliştirmiştir. Millî yılların ardından Cumhuriyet’le birlikte birden bire Batı mimarîsine geçilmiştir.</p>
<p><strong>Sedad Hakkı Eldem’e göre Batılılaşma dönemi eserlerinde, mesela Dolmabahçe Sarayı’nda hala Türk evlerinden izler yaşamaktadır oysa. </strong></p>
<p>Böyle bir etkileşim var. mühim kişilerden biri Sedad Çetintaş&#8230; Ali Saim Ülgen’in rolü var. Ama o sentez Cumhuriyet döneminde yürmemiştir: Tam taklit yoluna gidilmiştir. Türk sentezi buradan çıkmamıştır. Ne çinicilikte ne imarda ne ağaç dikmede bu yoğunlukta bir sentez olmamıştır. Ben çocukken Fatih civarındaki evlerin bahçelerindeki ağaçlar bile korunurdu. O ağacı kestin mi yandaki evin bahçesine gölge verir. O ağaç oradan kalkmaz, kokusu bu tarafa gelir. Tabiatla, çevreyle kişi arasında ilişkiler vardı. Bunlar yaşıyordu.</p>
<p><strong>Acaba Osmanlı dönemindeki çevre tecrübesini Cumhuriyet döneminde nasıl değerlendirdik? </strong></p>
<p>Şehrin kalabalıklaşması ve birçok yerinin dolması dışında bazı şeyleri de anlamadığımız için tahrip ettik. Osmanlı medeniyetinin bir cephesi de menzilhânelerdir. Yola çıkan ordu namazgâhlardan, menzillerden geçerek sefere gider. Ama menzillerde muhakkak namazgâh vardır. Bunların bir tanesi de Küçükyalı’daydı. 1960’lı yıllardı. Küçük bir menzilhanede namaz kılacaktık. Yanında iki tane dev çınar vardı. İnsanı ürpertiyorlardı. Bir sabah belediye verdiği bir kararla bu çınarları kestirdi. Bu iki “çınar”, menzil içindeki taş, bütün bir bölgenin imajını veriyordu: Osmanlı imajı. Arkada da üç tane servi vardı. Nedense belediyenin adamı yıkıyor iki dev çınarı ve servileri kesiyor. Birdenbire onların organik havası uçtu gitti. Aynı şeyi Üsküdar’da da çok yaşadık. Yıkılmadı binalar ama ağaçları keserek, yolun şeklini değiştirerek, caminin önünü bir taraftan öbür tarafa çevirerek binayı bitiriyorlar. 1950’lerde İstanbul’da yaşadığım bir örnek daha vardır: Beyazıt civarında inanılmaz vahşetle binalar yıkılmıştır.</p>
<p>Bir Simkeşhanenin yıkılışını hiç unutamam. Bir abideydi. Fatih’in yaptırdığı dev bina. Etrafı müthişti. Küçük küçük binalar vardı. Han orayla bütünleşmişti. Arkasında Adnan Adıvar’ın evi vardı. Ailece gidip görüşürdük. Çıkınca kıyıda ağaçların dibinde yürümek bir saadetti. Bunda bir anlayışsızlık değil, bir aldırmazlık rol oynamıştır. Bir hatıra: 1961 senesinde Hasan Âli Bey’in (Yücel) cenazesindeydik. Ahmed Hamdi Tanpınar koşa koşa Süheyl Bey’in (Ünver) yanına gelip “Süheyl, Süheyl, İstanbul sana emanet” der, çıkar gider. Kısa bir zaman sonra da vefat etmiştir. Süheyl Bey de bunu yapmıştır. Hakikaten İstanbul’u müdafaa eden, onuİstanbul olarak seven biriydi. Bu kişiler İstanbul’u, Türk-İslam sentezinin zirvesi kabul etmişlerdi. İstanbul bir Batı şehri değildir. Osmanlı sentezinin bir zirvesiydi ve hâlâ öyledir. Burada idare kadrolarımızın inanılmaz kültürsüzlüğü ve Osmanlı zamanına ait bir şeyin gericilik olduğuna dair hafakanları önemli rol oynamıştır. Yüzlerce sebil ile çeşme yıkılmıştır.</p>
<p>Eski tesbitlerde 450 olan çeşmelerden şu anda 150 tane vardır. Küçük türbeler, kabristanlar&#8230; Karşı taraftaki Karacaahmet Kabristanı’nda birkaç tane kemik deposu vardı. Mimar Sinan’ın eseri. Belediye yolu açarken en akıllıca iş olarak evvelce kemik deposunun olduğu yeri yıktı. O zaman “Karacaahmet faciası” diye yazıldı, çizildi. En çok yazan da Süheyl Bey’di. Bu geriye dönüş müdafaa edilemez derdi. Bir Miskinler Tekkesi vardı, dünyaca meşhur. Avrupa’da o tip insanları ölüme terkediyorlardı. Bayağı büyük bir organizasyondu. Bir gün burası yıkılıverdi. Üsküdar’da yeri belli. Ali Rıza Bey’in yaptığı resimler var da biliniyor. Kabristanın ortasından bir yol geçirdiler, o yol üzerinde 100-200 tane büyük taş ve kabirler gitti. Sonra onları yere yıktılar. Kayboldu. Buna niye lüzum görüldü? Zeynep Kâmil Hastahanesi yapılırken üzerinde Türk tıbbına büyük hizmetler yapmış olan Abdulhak Hamid’in amcası Mustafa Behçet Efendi’nin kabri vardı. Bir sabah belediye yıktı, kimse ne olduğunu anlayamadı.</p>
<p><strong>Tarihçi millî olmak zorunda </strong></p>
<p><strong>Bugün yeni bir sentez yapmayı denememiz gerekli midir? </strong></p>
<p>Bir Osmanlı, Selçuklu ve Beylikler dönemi sentezi yapmadan Türkiye’de hiçbir çözüm ve atılım başarıya ulaşamaz. Çünkü her atılım bir geçmişe, geleceğe bakan bir senteze dayanır. Yenilerde millî olmayan tarih modası çıktı. Her tarihçi her toplum için millîdir. Fransız tarihçisi millî değil midir? Bir Annales okulu bütün birikimlerine rağmen millî değerlere sahip değil midir? Bırakın onları, bugünkü modern okullar öyle değil midir? Bir günah keçisi hikâyesi vardır: Hitler ve Mussolini için bunu bir açıdan yaparlar. Alman tarihi, Rus tarihi, bütün Rus hikâyelerine rağmen millîdir. Rusya, Rus dilini geliştirmek için çalışıp eser yayımlıyor, Almanya aynını yapıyor. Biz üniversitelerimizde dahi yabancı dille eğitim yapmayı Batıcılık, modernlik olarak anlıyoruz. Sanki 19. yüzyılda dil-kültür ilişkileri olmamış gibi, tezler yapılmamış gibi inanılmaz bir vurdumduymazlık içinde bu yolda iştigal ederiz. Bedia Akarsu’nun Humbolt’un dil-kültür teorisi diye yeni bir yorumu var, bunu hiçbiri okumaz mı? Hâlâ pragmatik yaklaşımlarla Batı dilleriyle eğitimde ısrar ederler. Bunları anlamıyorum. Bunlar yapılmadan bir senteze varılabileceğine inanmıyorum.</p>
<p><strong>Son zamanlarda, Osmanlı Devleti vahşi, cezalandırıcı, korkunç bir devlet gibi gösteriliyor çeşitli çevreler tarafından; Osmanlı gerçekten de insanlara eziyet eden bir yapı mı kurmuştu? </strong></p>
<p>Katiyyen hayır. Cezaları, Osmanlı’da doğrudan doğruya, kişi ve yaptığı iş ile alakalıdır. Vezir-i âzamın kafası vuruluyordu ama sadece o kadar. Avrupa’da olduğu gibi ateşlere atılıp dikenle vücudu parçalandıktan sonra ahaliye saatlerce seyrettirilmiyordu. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu diye bir kitabı var. Mehmed Ali Kılıçbay mükemmel bir şekilde Türkçeye çevirdi. Baş tarafta 30 sayfalık engizisyon zulmünü anlatan bölüm var. Adamın nasıl bağırdığını, etlerinin nasıl soyulduğunu, nasıl yerlerde yuvarlandığını, ahalinin bunu nasıl heyecanla seyrettiğini anlatan korkunç bir bölüm var. Osmanlı devletinde bir işkence dünyası yoktur. Osmanlı’yı en çok hayrete düşüren, insanları kazığa oturtan “Kazıklı Voyvoda”dır. Adamları sopalarla dövüyorlar, demirlere oturtuyorlar. Yok böyle bir şey Osmanlılarda! Öldürür, cezalandırır ama devlet modeli olarak işkence yoktur!</p>
<p><strong>İşkencenin örgütlü hale gelmesi söz konusu değildi yani&#8230; </strong></p>
<p>İnsanın ruhunu temizlemek için ateşin üzerine koyup da kokularını çıkararak adamın çığlıklar içerisinde ölmesini seyreden on bin kişilik bir kalabalığı Osmanlı’da düşünemezsiniz. Dinî-itikadî problemler için adam öldürülmüştür. Adnan Adıvar’ın kitabında geçtiği gibi öldürme vardır ama hiçbir zaman örgütlü öldürme olarak Orta Çağ Avrupa’sındaki gibi bir model ortaya çıkmamıştır.</p>
<p><strong>Engizisyon sadece Orta Çağ Avrupa’sında uygulanmış gibi biliniyor bizde ama en son 1800’lü yıllarda kaldırıldığını yani 19. yüzyıla kadar geldiğini çoğumuz bilmiyor&#8230; </strong></p>
<p>Tabiî. Engizisyon mahkemeleri ancak Fransız Devrimi’yle kalkmıştır ortadan. Ama sömürgecilik kalkmamıştır. “Liberté, egalité, fraternite” (hürriyet, eşitlik, kardeşlik) sloganıyla ortaya çıkan Fransız devleti, Napolyon’u Mısır’a gönderdiği zaman elinde Volney’in kitabıyla insanları eşitlik duygusunu benimseterek sömürgeciliğe alıştırmaya çalışmıştır. İşkence ve resmen engizisyon o zaman kalkabilmiştir. Her ne kadar son yüzyılda kullanılmamış olsa da Engizisyon Mahkemesi’nin adı vardır, örgütlüdür. Osmanlı Devleti’nde insanın cezalandırılması ve bu cezanın kişinin arzusuyla olması gibi bir şey yoktur. Osmanlı Devleti mahkeme eder, yargılar, asar, öldürür ama yolda giden bir subaşı canı isteyip de birinin başını kesmez. Aynı şey Güney Amerika’da da vardır. Bir Cizvit papazı yapılan felaketleri anlatıyor. Çocukları duvara ve ağaçlara vura vura öldürüyor sarhoş askerler. Buradaki vahşetler anlatılamaz. Hindistan’da olanlar da böyledir. Şimâlî Afrika’daki olanlar anlatılamaz. Bunların hiçbiri Osmanlı’da yoktur.</p>
<p><strong>Bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti acaba niye 20. yüzyıl sömürgeciliğine karşı direnememiştir? </strong></p>
<p>Sebebi gayet açık: Bir taraftan İslamî cihad kavramıyla -cihad kavramı bitmiş olsa da- bir taraftan da kendi hak, hukuk ve İslamî karakteriyle hiçbir zaman sömürgecilik olayına yaklaşmamıştır. Ama Batı bunu çok iyi görmüş ve bu modeli geliştirmek istemiştir. İslam memleketlerinde, Cezayir’de başarılı olamamıştır. Şimalî Afrika’da da öyle. Mısır’da biraz başarılı gibidir ama o da çok değil. Zaten bir reaksiyon yok. Hindistan’daki tecrübe enteresandır. Kipling’in romanlarında başında beyaz sarık olan ufak bir çocuk kahraman vardır. Hürriyet için ayaklanan Müslüman Hindistan kesimlerine karşı mücadele eden İngiliz subayına yardım eder ve bu işlerde son derece iyidirler, hiç reaksiyon vermezler; yalnızca korkarlar. Elinde silah olan ve isyan eden kötüadam İngiliz subayı çocuğun ve etrafının da yardımıyla yener. Çocuk da subayın peşinde “Sahip, Sahip” diye koşar. İngiliz subayı, “Gel seni İngiltere’ye götüreyim, buraya dönünce ülkeni sen idare edeceksin” der, “Sen sömürgede bizim sağ kolumuz olacaksın.” Çocuğun bir gün kafasına dank eder. ‘Ben burada İngiltere’yi yaşatmak istiyorum. Burada ne işim var?’ der ve reaksiyon gösterir. İşte bu “Sahip Modeli” Osmanlı Devleti’nde geliştirilmemiştir. Bu da Osmanlı direnişinin sosyal, psikolojik ve kültürel modelini olıuşturur.</p>
<p><strong>Batı’nın paylaşım harbi </strong></p>
<p><strong>Acaba Osmanlı Devleti yıkılmasaydı ne olurdu? </strong></p>
<p>1. Dünya Harbi’ne girmeseydi ayakta durabilir miydi? Sultan Abdülhamid bütün dehasıyla yaşasaydı ve iktidarda kalsaydı bile Batı devletlerinden kim galip gelirse gelsin Osmanlı Devleti’ni yıkacaktı. Nitekim İttihatçılar harbe girmemek için birtakım çabalarda bulunmuşlardır. Tevfik Paşa İngiltere’de başarıya ulaşamamıştır. Yani bu oyunu Batı paylaşım harbi için oynuyordu. Osmanlı Devleti’nin bu paylaşımın dışında kalması, onu sonrada paylaşmaya sevkedemezdi. Bilakis Osmanlı Devleti’nin harbe girmesi Batı sömürgeciliğine büyük bir darbe indirmiştir. Bir taraftan da Batı ilk defa Doğu’da mağlup olmuş- tur. Çanakkale’de, Kût’ül-Amâre’de&#8230; Bence küçümseniyor ama çok mühimdir Kût’ül-Amâre.</p>
<p><strong>Oradaki komutan kimdi? </strong></p>
<p>Halil Paşa. İngiliz ordusu on günde teslim olmuştur. Modeli olmayan bir hadise. Üçüncüsü, İngilizler mecburen, köpek gibi gördükleri sömürge ahalisinin eline silah verip harbe sevk etmişlerdir. Osmanlı Devleti Boğazları kapatarak Rus Çarlığının çökmesine sebebiyet vermiştir. Yani Osmanlı Devleti sömürgeci devletlerin yumuşak karnını kanatmıştır. Zaten yıkılacaktı; yıkılmıştır. “Osmanlı harbe girmeseydi ne olurdu?” şeklindeki teori bâtıldır. Harpten kurtulmanın imkânı yoktu. Bizi ayakta bırakmazlardı.</p>
<p><strong>Osmanlı Devleti’nin Araplarla politik ilişkilerinin temeli nerelere dayanıyordu? </strong></p>
<p>Osmanlı Devleti Arap memleketlerini sömürge olarak kabul etmemiştir. Sadece idare etmiştir. Oralarda yatırımlar yapmıştır, ahali Osmanlı’nın kendi idari kadrosunda görev almıştır. Ama Araplar büyük bir tarihî yanılgıyla Batı’nın oyuncağı olmuşlar, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanarak hürriyetlerini seçmek istemişlerdir. Onlara verilen vaadlerin hepsinin yalan olduğunu söyleyenlere aldırmamışlardır. Mehmed Âkif Mısır’a gelip giderken Haydar Paşa’yı ziyaret etmiş ve kendisini uyarmış ama dinlememişlerdir. Nitekim İngilizler Filistin’i Musevîlere verdikleri halde Şerif Hüseyin İngilizler namına Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmayı idare etmiştir. Hakikaten bu tarihî bir hata ve dünyayı bilmemektir. Kendileri sefil oldu, etrafları sefil oldu, Araplar da sefil oldu. Ama burada Osmanlı Devleti’nin bir suçu yoktur. Sömürgeciliğin zirve noktasında onlarla mücadele edememiştir. Sultan Abdülhamid dini bir silah olarak kullanarak mücadele etmeye çalışmıştır.</p>
<p><strong>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras olarak kalan şeyler nelerdir? </strong></p>
<p>Tartışılmaz büyüklükte bir kültür mirası kalmıştır. Mektepler ve eğitimli bir kadro kalmıştır. Suriye’ye yollanan 300’den fazla üniversite mezunu Suriye Devleti’ni kurmuşlardır. Irak da öyledir. Ben onların listelerini çıkardım. 200’den fazla doktor gitmiş, Suriye ve Irak’ı ayakta tutmuşlar. Şam’da açtığımız mektepte (Mekteb-i Tıbbiye) Arapça tıp eğitimi yapılabiliyor-a bu Osmanlı’nın sayesinde olmuştur. Her sömürgeci kendi lisanını hakim kılar. Osmanlı anatomi terimlerini bile Arapça tespit etmiştir. Ben Osmanlı’nın sömürgeci mantıkla hareket etmediğine inanıyorum. Cumhuriyet’e büyük bir miras bıraktıklarını ise hiç kimse inkâr edemez.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi &#8211; Ocak 2020,syf.84-89</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/">“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhunu Satan Zencinin Derisi Beyazlar Mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 15:18:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Cerh-Ta’dil]]></category>
		<category><![CDATA[Kuramer]]></category>
		<category><![CDATA[Malcom X]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21489</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahmetli Mâlik Şahbâz’ın hikâyesi malum… Malcolm dönemindeyken saçını öykündüğü beyazların saçlarına benzetmek için kendine reva gördüğü muameleler… Ruhunu satanların ortak hikâyesidir o.. Bilmezler ki ruh gittiğinde geriye kalan sadece “ceset”tir; onun diğer vasıfları gibi rengi de sadece bir “araz”dır ve arazlar baki değildir… Bir itham yazısı yazmış hakkımda. Adımı anmaya cesaret mi edememiş, başka bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/">Ruhunu Satan Zencinin Derisi Beyazlar Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19654" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg" alt="" width="549" height="366" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 549px) 100vw, 549px" /></p>
<p>Rahmetli Mâlik Şahbâz’ın hikâyesi malum… Malcolm dönemindeyken saçını öykündüğü beyazların saçlarına benzetmek için kendine reva gördüğü muameleler… Ruhunu satanların ortak hikâyesidir o.. Bilmezler ki ruh gittiğinde geriye kalan sadece “ceset”tir; onun diğer vasıfları gibi rengi de sadece bir “araz”dır ve arazlar baki değildir…</p>
<p>Bir itham yazısı yazmış hakkımda. Adımı anmaya cesaret mi edememiş, başka bir sıkıntı mı olmuş, bilmek isterdim. Aklınca ironi yapmış Malcolm Mustafa Öztürk. Cerh-Ta’dil dili kullanarak yalancılığıma, fasıklığıma hüküm kesmiş “Kuramer Rivayetlerinde Kizbu’r-Râvi (Yalancılık) Sorunu” başlıklı yazısında.[1]</p>
<p>Uzun yıllar önce Adana’ya bir konferans için gittiğimde haber göndermişti “Uygun görürse tanışmak istiyorum” diye. Birkaç gençle birlikte bir bahçede çay içip bir süre hasbihal etmiştik bu toprakların iki zencisi olarak. O zamandan beri takip ederim Mustafa Öztürk’ü. Eminim onun beni takip süreci daha öncesine dayanmaktadır..</p>
<p>Yakın çevremde bulunanlar bilir, ülkemizde modernist/tarihselci görüşleri savunanlar bahsinde kendisini diğerlerinden özenle ayırır, “Mustafa Öztürk en namuslularından biridir” derdim. Ta ki ağzının arızası bir kısım hadiselerde ruhuna ayna tutana kadar…[2]</p>
<p>Zenci Mustafa Öztürk olsa, benimle ilgili o yazısı kendisi için “talihsizlik” olmuş derdim. Yakıştıramazdım. Ama Malcolm Mustafa Öztürk’ün üzerine “cuk” diye oturmuş.</p>
<p>Kuramer’e Göğsünü Siper Etmek</p>
<p>Tıpkı Vehhâbîlik ve Şia hakkında yaptığım gibi, “bid’at” olarak gördüğüm modernist/tarihselci görüşleri tahlil/tenkit bağlamında Mustafa Öztürk hakkında da azımsanamayacak kemiyette yazılar yazdım, seminerler yaptım. Hatta son dönemde gündem oluşturan yazdıkları/söyledikleri hakkında seri seminerlerim oldu. Tamamının kayıtları internette ve Mustafa Öztürk’ün bunlardan habersiz olması mümkün değil. Çok bilinen-tanınan bir dergi olmadığı halde Seriyye‘den ve oradaki röportajdan haberdar olacak kadar kulağı delik olan birinin bu kadar yazı ve seminerden gafil kalabileceğini düşünmek safdillik olur..</p>
<p>Evet, durum böyleyken ve dahi bilimsel haysiyetin, akademik itibarın, izzet-i nefsin… bu durum karşısında sessiz kalmaya asla müsaade etmemesi gerekirken, doğrudan kendi fikirlerine, iddialarına, hatalarına, tahriflerine… yönelik bu kadar eleştirim karşısında kafasını kuma gömmeyi tercih eden Mustafa Öztürk’ün Kuramer hakkındaki bir ifadem üzerine ve o ifademi bağlamından kopartıp çarpıtarak onca ithamkâr cümleler kurması, “akademyada mafyatik yapılanma” hevesi taşıdığımdan tutun da yalana, iftiraya ve daha bilmem neye başvurduğuma kadar bir yığın  yalan, hadsiz ve küstah laf etmesi yadırgatıcı değil. Çünkü ruhunu satmış bir zenci artık o. Doğrusu Kuramer daha kullanışlı bir aparat bulamazdı. Tepe tepe kullansın…</p>
<p>Bir yalan daha söyleyip “Ben ilkesel bir tavır olarak bana yapılan eleştirilere cevap vermiyorum; sana da bu sebeple cevap vermedim” derse, “çanak meselesi..” demiş olur. Ben de “yakışır” derim…</p>
<p>Ve nihayet biri çıkıp da “Mustafa Öztürk Kuramer’in tetikçiliğini yapmaktan gocunmuyor, hatta bunu “birinci vazifesi” biliyorsa bu onun sorunu. Sen hakkındaki tenkitlerine cevap ver” diyecek olsa, doğru söze “eyvallah”dan başka ne denir? Buyrun o zaman:</p>
<p>Ne demişim, Ne demiş?</p>
<p>Seriyye Dergisi‘nin Ocak 2019 sayısında uzun sayılabilecek bir röportajım yayımlandı.[3] Türkiye’nin ve Ümmet’in gündemine dair pek çok şey konuştuk orada. Bu çerçevede ülkemizdeki ilmî hayata dair de tesbitlerim, tekliflerim, tenkitlerim oldu.</p>
<p>Öztürk’ün, hevasına göre çarpıtabilmek için önünü-ardını keserek alıntıladığı röportajın Kuramer’den bahsettiğim kesitinde şunları söylemişim:</p>
<p>“Türkiye’de Müslümanların neyi yok? Neyimiz eksik bizim? Ben Müslümanım diyen, ben Ehl-i Sünnet’i önemsiyorum diyen kesimlerin neyi eksik? Parası mı eksik? İmkânı mı eksik? Müessesesi mi eksik? Hayır! Hiçbirisi eksik değil!.. Ama biz doğru yerde, doğru zamanda, doğru yatırımı yapmıyoruz… Bu yüzden de bu arıza tekerrür edip gidiyor. (…) Yahu bu ülkede, ben bir İmam Hatip Lisesi, bir cami, bir Kur’an kursu yaptıracağım diye elinize bir koçan makbuz alıp sokağa çıkın, altı ay sonra yaparsınız bunu… Bu ülkede yaşayan insanlar hayırsever, İslamî hassasiyetleri öyle ya da böyle var… İçki içeninde bile var… Bu adama gidip “Ben cami yaptıracağım, para ver” deseniz, hemen verir… Fakat arkadaşlar, biz bu ülkede İslamî ilimler öğrenen, öğreten müesseseler kurmak gibi bir şeyi gündemimize alıp, bunu sahip olduğumuz imkanlarla mütenasip bir şekilde dışarıya taşıdık mı ki? Bunu yapmadık ki…”</p>
<p>Açıkça görüleceği gibi burada bahsimizin konusu Türkiye’de sivil alanın İslamî İlimler eğitiminde tutabileceği yer… Toplum olarak, vakıflar, dernekler,  STK’lar olarak bu alana gerekli ehemmiyeti vermediğimiz gerçeğinin altını çizmeye çalışmışım. Akabinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın eğitim meselesine verdiği önemi anlatan bir anekdot nakletmiş, sonra şöyle devam etmişim:</p>
<p>“Bakın günümüzden bir örnek vereyim size… KURAMER (Kur’an Araştırmaları Merkezi) diye bir müessese var. Diyanet Vakfı destekliyor… Bazı firmalar destekliyor… Bu müessese Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 29 Mayıs Üniversitesi’ne bağlı bir Kur’an araştırmaları merkezi… Burada görev yapan akademisyenler var. Geçen sene mi, evvelki sene mi duyduğum rakam, tahkik etmedim, sadece duyum, bunun altını çizerek söyleyeyim, o akademisyenlere KURAMER binası içinde geçirdikleri her saat için takdir edilen miktar o zaman 300 liraydı. Bir akademisyen KURAMER’e gitse, 3 saat otursa, bir günlüğü 1000 lira… Otuz gün yapsa bunu 30.000 lira… Bu adam niye öğretmesin ki kardeşim? KURAMER’e niye çalışmasın ki? Ayda 30.000 lira para geliyor oradan adama… Ki bu, bizim gördüğümüz… Arkadaşlar, o baştan adını andığım uluslar üstü vakıfların, müesseselerin akıttıkları paranın haddi hesabı yok!..”</p>
<p>Mustafa Öztürk pespayelik üretebilmek için sadece bu paragrafı –ilk cümlesini atarak– almış; öncesi de sonrası da yok. Oysa namuslu davranış, maksadımın anlaşılması için bağlamı tam yansıtacak kadarını aktarmasını gerektirirdi. Kendisine yakışanı yapmış.</p>
<p>Tahrifine engel teşkil eder düşüncesiyle makasladığı yerleri ben aktarayım:</p>
<p>“Türkiye’nin gündemi niye böyle? Cumhurbaşkanı niye falan falan konularda bizi rahatsız eden şeyler söylüyor? Niye söylemesin ki? Cumhurbaşkanının yanına vazgeçemeyeceği, müstağni davranamayacağı kaç kişi koyduk da onlar da ona doğruyu gösterdi de buna rağmen Cumhurbaşkanı yanlışta ısrar etti? İtham etmek kolay, biraz iğneyi kendimize batıralım… Ben bunun derdindeyim… (…) Cumhurbaşkanından istediği an randevu alıp hemen ertesi gün yanına gidebilen birisi (…) şunu söylüyor: “Efendim! Allah sizi muhafaza etsin, başımızdan eksik etmesin… Dün gece bir rüya gördüm. Başınıza bir kaza geliyordu. Aman helikoptere binmeyin!..” Cumhurbaşkanından ben randevu talep edeceğim, tak diye bana verecekler randevuyu, gidip bunu söyleyeceğim öyle mi? Ayıptır yahu!.. Bu ülkenin başka bir meselesi yok mu yani? Cumhurbaşkanının gündemine bu ülkenin acil ve aslî ihtiyaçlarını sokacak bir kadro…”</p>
<p>Evet bağlam bu, söylediklerim bunlar.. Bu ülkedeki Müslüman nüfusun kahir ekseriyetini teşkil eden Ehl-i Sünnet çizgi konusunda hassasiyet taşıyan kesimlerin, bu ülkeyi yönetenlere istişârî anlamda bu ülkenin dokusuna uygun fikir verip ufuk açabilecek, danışmanlık yapabilecek, dini-dünyayı, dünü-bugünü bilen kadrolar yetiştirebilecek imkânlara sahipken bunu yapmadığından yakınan bir konuşma..</p>
<p>Burada Kuramer’in nereden ne kadar finansman elde edip nereye nasıl sarfiyat yaptığını sorgulamış, eleştirmiş filan değilim. Bütün bunlar bağlam dışı ve beni ilgilendirmeyen hususlar. Esasen mevzu Kuramer değil. Ben Kuramer’i burada sadece, ilmî çalışmaları teşvik ve destekleme babında bir örnek olarak zikretmişim. Ehl-i Sünnet hassasiyeti taşıdığını söyleyen kesimlere, “Bakın, Kuramer’i örnek alın” demeye getirmişim. Üstelik, aktardığım bilginin “teyit edilmemiş” olduğunu üstüne basa basa vurgulamışım.</p>
<p>Burada bir bilgi yanlışı, hilaf-ı hakikat bir durum varsa ve Kuramer de “buluttan nem kapma” modunda değilse, bir açıklama yapar, “öyle değil” der; öyle olmadığı aşikâr olduğunda ben de kendime yakışanı yapar, Kuramer’den de ilgili zevattan da özür/helallık dilerim, olur biter! Hatası ortaya konulduğunda “odun benim odunum” diye diretenlerden olmadığımı, gerektiğinde özür/helallık dilemekten asla sarfı nazar etmediğimi bilenler bilir. İnsan hata yapabilen bir varlık. Bundan daha tabii ne olabilir?!</p>
<p>Geldiğimiz nokta perdenin gerek önü gerekse arkası itibariyle endişe verici bir ruh durumuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Tribünlere bakarak “örgütleniyorlaaar, memleketi ele geçiriyorlaaar, bize saldırıyorlaaar…” diye yaygara koparmak da Mustafa Öztürk’ü namluya sürmek de dozu kaçmış tepkiler olarak hayra işaret etmiyor!..</p>
<p>Ha, Kuramer’in faaliyetlerinden rahatsız mıyım? Evet, rahatsızım. Bu ayrı bir fasıl. Bu bağlamda “bilimsel faaliyet” adı altında Kuramer tarafından yapılan bir kısım çalışmalardan da “bilimsel yayın” adı altında yapılan kimi neşriyattan da rahatsızım. “Gelenek eleştirisi” muhtevalı çalışmaların toplumsal dokumuza, aidiyetlerimize, dinî kimliğimize zarar verdiğini düşünüyorum ve bunlar hakkındaki eleştirilerimi ilmî ölçüler içinde açık yüreklilikle dile getiriyorum. Bu çerçevede bir “Kuramer eleştirisi” yapacak olsam, bunu başka türlü değil, fikriyatları, neşriyatları ve faaliyetleri üzerinden yaparım. Bunu yapabileceğini en iyi bilenlerden biri Mustafa Öztürk’dür…</p>
<p>Eleştiri babında –Mustafa Öztürk’ün yaptığı gibi– sözü ortaya bırakıp “arif olan anlasın, yarası olan gocunsun” demeyi zul sayan, tenkidi doğrudan ve açıkça ait olduğu adrese yönlendirmeyi ilke edinmiş bir insan olarak Kuramer’den niye çekineyim de dedi-koduya tenezzül edeyim? Kuramer’in eleştirilecek tarafı mı bitti de, sıra beni hiç ilgilendirmeyen “nereden kazanıyor/nasıl harcıyor”a geldi!..</p>
<p>Cerh-Ta’dil Kavramları ve Mustafa Öztürk’ün Perişanlığı</p>
<p>Gelelim Mustafa Öztürk özeline.</p>
<p>Aklınca ironi yapmış Öztürk ve Cerh-Ta’dil dilini kullanarak bana ta’n etmiş. Aslında bulunduğu Fakülte’de kendisine Hadis ilimlerinde “edâ sîgaları” bahsini öğretecek hocalar bulunduğunu biliyorum. Ama Öztürk nasipsiz olunca onlar ne yapsın!..</p>
<p>Kendisine, “hak” ile “batıl”ı temyiz edemeyen kimselerin cerhe de ta’dile de ehil olmadığını, ehil olanlar bakımından Cerh-Ta’dil terminolojisinde “merdut cerh” diye bir tabir bulunduğunu ve bu tarz cerhlerin son tahlilde sahibi aleyhine sonuçlar doğurduğunu hatırlatarak rezil iddialarına geçeyim:</p>
<p>1-” “KURAMER hakkındaki rivayeti/haberi semâ/işitme”(!) tarikiyle aktaran doçent, klasik hadis usulündeki ölçütlere göre râvinin adalet ve/veya zabt sıfatını ortadan kaldıran kusurlarla ilgili on başlıktan (metâin-i aşere) birincisi olan “kizbü’z-râvi” (yalancılık) vasfıyla kınanmayı hak etmektedir” buyurmuş.</p>
<p>Mustafa Öztürk bu yazdıklarını “bir gazla” mı, yoksa “ivedi” koduyla aldığı bir talimatla mı yazıp yayımladı, bilemiyorum. Bu satırlarda kendisini mahcubiyete gark edecek –bu hissini kaybetmemişse tabii– vahim manzaralar var.</p>
<p>Öncelikle Kuramer hakkında söylediğim şeylerin benim tarafımdan “uydurulmuş” şeyler olmayıp, bir “duyumun aktarılması” olduğunu burada itiraf etmekle Mustafa Öztürk –ki aşağıda gelecek 2. maddede de bu itirafı tekrarlayacak– sadece Cerh-Ta’dil sahasına ne kadar fransız olduğunu göstermemekte, aynı zamanda ve daha önemlisi, ileride gelecek 3. maddedeki ifadelerinin de katmerli iftiralar olduğunu kendi ifadeleriyle tescillemiş olmaktadır… Sadece bu nokta bile aslında sözün burada bittiğini göstermeye kâfi. Ancak Mustafa Öztürk elimden bu kadar kolay kurtulamayacak…</p>
<p>Şayet dersini iyi çalışmış olsaydı Mustafa Öztürk, burada “semâ/tahdîs sîgası”yla değil, “temrîz sîgası”yla yapılan bir nakil bulunduğunu ve bu tarz sîgaların nâkili ilzama da nakli iltizama da medar olamayacağını bilirdi. Ama bizde ukalalık etmek pek prim yaptığından, o da balıklama atlamış Cerh-Ta’dil vadisine. Bir Hadis Doçentini kendi alanının kavramlarıyla vurmanın fiyakasına paha mı biçilir?!</p>
<p>Ne demiştim ben, tekrar hatırlayalım: “… tahkik etmedim, sadece duyum, bunun altını çizerek söyleyeyim…” Bu ifadeler “temrîz sîgası”na denk düşer; dolayısıyla nâkili ne ilzam eder ne de töhmet hedefi yapar. Yapsa yapsa, sapla samanı birbirine karıştıran Mustafa Öztürk’ü acemiliğinin rüsvayı yapar…</p>
<p>2-“Doçent râvimiz kulaktan dolma bilgileri gerçekmiş gibi aktardığı ve böylece KURAMER hakkında menfi algı yaratmaya çalıştığı için “fısku’r-râvi” vasfıyla anılmaya da layık görünmektedir” buyurmuş.</p>
<p>Mustafa Öztürk öncelikle bilmeliydi ki, metâ’in-i aşere’deki “fısku’r-râvî” tabiri, râvîyi, naklettiği rivayet üzerinden fıskla itham etmeyi anlatmaz. Burada fısk, esasen râvîde mevcut bir hususiyettir. Bu sıfatla anılmaya müstehak olmuş kimselerin rivayetleri reddolunur. Yoksa temrîz sîgasıyla haber nakleden kimse “fısk”la itham edilmez.</p>
<p>“Peki Cerh-Ta’dil ıstılahında kimler fıskla itham edilir?”</p>
<p>Fısk ya itikatta veya amelde olur. İtikatta olursa sahibi hakkında “küfür” veya “bid’at” kavramlarını gündeme getirir. Din’den olduğu tevatürle sabit hususları inkâr eden ya da dinden olmadığı tevatürle sabit hususlara “din” diye inanan bid’atçının bid’atı “küfre varan” türdendir ve böyle kimselerin kendisi de rivayeti de behemehal merduttur! Bid’atı küfre varmayan mübtediye gelince, eğer ideolojisinin propagandasını yapıyor ve bu uğurda haber uydurmakta veya uydurulmuş haberleri ideolojisini tervicen tedavüle sokmakta beis görmüyorsa onun da rivayeti merduttur. Kimin asılsız haberleri bid’atını tervicen tedavüle soktuğu ve gerçekmiş gibi naklettiği ise bu yazının konusunu teşkil eden olayda ayan-beyan ortada! Bu yazının sonlarına doğru bu hususa tekrar döneceğim.</p>
<p>Amelî fıska gelince, Mustafa Öztürk beni bu çeşit fıskla ilişkilendirmek için –hep yaptığı gibi– bir kere daha hevasını devreye sokmuş. Muhtevasında ibtal-i hak veya ihkak-ı batıl bulunmayan bir haberi temrîz sîgasıyla aktarmak hiçbir şekilde fısk sayılmaz, ama bir Müslümanın adaletine, izzetine nahak yere dil uzatmak, evet işte bu kişinin adalet vasfını iskat eder.</p>
<p>Mustafa Öztürk Cerh-Ta’dil Usulü’ne bu vasıfların (bid’at ve fısk) kendisi hakkında mı Ebubekir Sifil hakkında mı bahse konu edilebileceğini sorarsa, Cerh-Ta’dil Usulü ona en açık şekilde cevap verecektir!</p>
<p>Benim söylediklerim net: Bir “duyum”dan, “tahkik/teyit edilmemiş bilgi”den bahsetmişim. Yani aktardıklarımın doğruluğunu garanti etmediğimi söylemişim; duyduklarımı “gerçekmiş gibi” aktarmamış, kayd-ı ihtiyatî koymuşum ve dahi bunu Kuramer’i karalamak için değil, tam tersine “örnek göstermek” için yapmışım. Kuramer o konuşmanın ana konusu değil. Sadece bir paragrafta “örnek/ibret alınması gereken bir çalışma” olarak bahse konu edilmiş. Fısk bu mudur, yoksa bana demediğimi dedirtmek için bütün yeteneğini kullanıp bu bir paragraftan “iftira söylemi” üreterek kamuoyu nezdinde itibar cellatlığı yapmayı kafasına koymuş Mustafa Öztürk’ün kendisiyle çelişme pahasına ortaya koyduğu ibretlik tekellüf mü? Kararı okuyucunun iz’anına, irfanına bırakıyorum.</p>
<p>3-“KURAMER’E dair asılsız haber uyduran ve uydurma haberleri gerçek gibi anlatan bu hadis doçenti -kendisinin de pek itibar ettiği klasik hadis tenkitçiliğine ait terminolojiyle konuşursak-, “müttehemün bi’l-kizb” (yalancılıkla itham edilesi), “müttehemün bi’l-vaz‘” (uydurmacılıkla itham edilesi), “ruknün min erkâni’l-kezib” (yalanın elebaşlarından biri), “menbau’l-kezib” (yalan kaynağı), “kezzâb” (yalancı ve sahtekâr), “vaddâ‘” (uydurmacı), “effâk” (iftiracı) gibi sıfatları da akla getirmektedir” buyurmuş.</p>
<p>Evvela yukarıda geçen iki maddede görüldüğü üzere benim sadece “aktaran” olduğumu itiraf etmişken, burada çamur atmaktan başka bir amaç taşımadığını ortaya koyan şu “asılsız haber uyduran ve uydurma haberleri gerçek gibi anlatan” cümlesi, ibretlik bir çelişkiyi işaret ediyor.</p>
<p>Ortada “uydurma” değil, “teyit edilmemiş bir duyum” olduğunu, benim Kuramer’le ilgili söylediklerimi bu şekilde ifade ettiğimi ve Mustafa Öztürk’ün de bunu kabul ve itiraf ettiğini yukarıda kendi ifadesiyle gördüğümüzü bir kere daha ve yüksek sesle tekrar edeyim.</p>
<p>Sâniyen, burada “bir uydurma haberi gerçek gibi anlatma” da yok! Acınılası bir manzara, ama kafası basana kadar tekrarlamak zorunda kalacağım demek ki: Aktardığım şeyin teyit edilmemiş bir bilgi olduğunu vurguladığım ve bunu yermek/zemmetmek değil, örnek göstermek zımnında yaptığım açık olduğu halde bunu, “gerçekmiş gibi anlatma” ifadesiyle anman ve maksadımı çarpıtmaktaki ısrarın Cerh-Ta’dil dilinde iki duruma tekabül eder Mustafa Öztürk:</p>
<p>4-Malum bir sözü, anlamını değiştirecek şekilde kasden ilavede bulunarak nakletme: Buna “şibhu vadʿ” (uydurma benzeri) diyoruz; Bu işi en iyi yapanlar “kezzâb/vaddâʿ” olarak anılan kimselerdir.</p>
<p>5-Malum bir sözü min gayri kasdin eksilterek, artırarak, çarpıtarak nakletme: Buna da “ihtilat/halt” diyoruz. Yaptığın iş uydurma anlamı mı taşıyor, yoksa halt etmek midir, seçimi sen yapacaksın…</p>
<p>Sâlisen, Cerh-Ta’dil ulemasının cerhin en ağır mertebeleri olarak ifade ve istimal ettiği “müttehemün bi’l-kizb (yalancılıkla itham edilesi), müttehemün bi’l-vaz‘ (uydurmacılıkla itham edilesi), ruknün min erkâni’l-kezib (yalanın elebaşlarından biri), menbau’l-kezib (yalan kaynağı), kezzâb (yalancı ve sahtekâr), vaddâ‘ (uydurmacı), effâk (iftiracı)” gibi tabirler bâ husus Efendimiz (s.a.v) ya da Sahabe adına yalan uydurmayı meslek edinmiş ve bununla ünlenmiş” kimseler için kullanılır.</p>
<p>Mustafa Öztürk’ün, Kuramer adına kalemşörlüğe soyunmadan çok daha önce çıktığı “tahrif” serüveninde yazıp söyledikleriyle yukarıdaki paragrafta sıraladığı sıfatları bihakkın üzerinde taşıya geldiği, hatta bunu “meslek” edinmiş olup kariyerini buradan devşirdiği kimsenin gizlisi değil. Bilhassa sahih hadisleri uydurma sayarken[4] uydurma hadisleri muteber gibi göstermedeki[5]mahareti, Hz. Ömer (r.a)’a, İmam el-Mâturîdî’ye.. iftiraları ve daha birçok marifeti birer “ibret tablosu” olarak ilâ yevmil kıyâme elden ele dolaşıp duracak.</p>
<p>Bunun üstüne aşağıda göreceğimiz iftiraları da eklenecek elbette…</p>
<p>Devletin, Dinin, Akademyanın Sahipliği</p>
<p>“(…) “Biz hem devletin hem dinin hem İlahiyat akademyasının sahibiyiz” havasına girdiklerinden-, kendilerini her türlü ahlâkî kuraldan muaf gibi görmekte, hatta yeri geldiğinde yalan söyleyip iftira üretmeyi Allah yolunda cihad gibi telakki etmektedirler” buyurmuş.</p>
<p>Yazdıklarıyla, söyledikleriyle bunca yıldır kamuoyu önünde bulunan birisi olarak şunu bir kere de senin vesilenle söyleyeyim Mustafa Öztürk: Bu milletin bir ferdi olarak millete hizmet eden devlete de dine de sahip çıkmayı kendi adıma görev biliyorum. Ve hamdolsun atadan dededen tevarüs ettiğim bu hassasiyeti hiçbir dünyevî karşılıkla/menfaatle kirletmiş değilim. Benden de çocuklarıma, neslime böyle intikal edecek. Sen ve senin gibilerin karanlık dünyalarınızda ürettiğiniz kirli vehimlerin aksine, tek başına bir insanım. Ne herhangi bir cemaat/tarikat yapısıyla ne de devletle, siyasetle, sermaye çevreleriyle bir aidiyet ilişkim var. Akademya içinde olsun dışında olsun hiçbir kişi ve/veya çevreyle birlikte “örgütlü” bir oluşum içinde değilim. Bir yeri “ele geçirmek” gibi bir takıntım hiç olmadı. Sadece kendisini “Ehl-i Sünnet” olarak ifade eden ve bunu gerçek anlamda önemseyen her kes/im/e muhabbetim var. Bu bir “kusur”sa evet, bu kusuru ömrümün sonuna kadar işlemeye devam edeceğim.</p>
<p>Tek başına bir insan olarak devleti yönetenlerin doğrularını hiçbir çıkar gözetmeden/beklemeden destekledim, desteklemeye devam edeceğim. Cenab-ı Hakk’ın onları sırat-ı müstakim üzere sabit-kadem tutması için dua ediyorum, edeceğim. Yanlış bulduğum icraatları konusunda da dilim döndüğünce yapıcı eleştiri/uyarı görevimi yerine getirmekten sarf-ı nazar etmeyeceğim. Dinlerler ya da dinlemezler, kāle alırlar ya da almazlar; benim meselem değil.</p>
<p>Bunun dışında ne devletten ve devleti yönetenlerden ne siyasetten ve siyasîlerden kendi adıma zerre miktar beklentim, talebim olmuştur.</p>
<p>“İlahiyat akademyasının sahipliği”, “akademyada mafyatik örgütlenme” saçmalıklarına gelince, nasıl bir halüsinasyonla bu zırvayı tekrar edip durduğunu bilmiyorum Mustafa Öztürk. Bu camiayı sahiplenmek, bu camiada başat unsur olmak gibi bir iddiam ve faaliyetim ne bugüne kadar olmuştur ne de bundan sonra olur. Belli ki bir sancın var; kıvranıp duruyorsun. Açık soruyor, net cevap istiyorum: “Akademyada mafyatik örgütlenme” adına nerede ne türlü bir faaliyetim olmuş? “İlahiyat akademyasının sahipliği” iddianı doğrulayacak ne yapmışım? Bütün bu konularda bildiğin bir şey varsa Mustafa Öztürk, açıkla ve beni mahcup et! Kuramer konusunda binbir gevezelik ve şayan-ı takdir bir kıvraklıkla çarpıttığın sözlerim dışında bu söylediklerini ispat edecek bir delil varsa elinde ve açıklamazsan alçaksın, namertsin…</p>
<p>“Dinin sahipliği” meselesine gelince; evet işte meselenin inceldiği yer burası…</p>
<p>Sen doğru düzgün Arapça dahi öğrenmeden Kur’an’a hüküm sipariş edip, sonra da cımbızladığı bir meal üzerinden siparişini Kur’an’a söyletenlerin seni “Katolik Kilisesi” gibi görmelerine tepki gösterirken ayağını nereye basıyorsan, ben de işte tam oraya basıyorum. Sen istiyorsun ki, Mustafa Öztürk olarak Kur’an’a, Sünnet’e, tarihe istediğin operasyonu çekesin ve kimse bunu sorgulamasın! Sen üzerinde hoyratça tepinebileceğin bir din istiyorsun; birileri buna tepki gösterdiğinde de yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali itham diline sarılıyor, asılsız iftiralarla saldırıyorsun. Biliyorum ki sen ve senin tıynetindeki azgın azınlık bu din ve kaynakları konusunda ancak garazkâr oryantalistlerden sadır olabilecek iğrenç ifrazatlarınız karşısında tepkisiz bir toplum, bir “yığın” istiyorsunuz. Rahatsızlığınız, hazımsızlığınız, saldırganlığınız bundan…</p>
<p>Evet, bu can bu tende olduğu sürece tahrifatınızı ilmî zeminde faş etmeye, insanları bu konuda uyarmaya devam edeceğim… Sen buna “dinin sahipliği” diyorsan benim için mesele değil…</p>
<p>“Hâsılı kelam, klasik Arapça metinlerde harf-i cerrin müteallakını bulmayı ilim sanan ve doğru düzgün şekilde üniversite havası solumamış olan “medrese kaçkını” tipleri sokaktan toplayıp akademiye doldurduğunuz zaman, akademik alanda ilmî katma değer üretmek yerine “mekrü’l-leyl ve’n-nehâr” fehvasınca sabah-akşam haset, nemime, desise gibi reziletlerle ömür tüketilip kaynak heba edilmesini yadırgamamak gerekir” buyurmuşsun.</p>
<p>İbretliksin!.. Bu ifadeler “akademyayı sahiplenme” güdüsüyle kimin yanıp tutuştuğunu açıkça göstermiyor mu? Akademyada kimin nerede istihdam edileceği sana sorulmadığı için nasıl hayıflandığını, nasıl kıvrandığını açıkça gösteren bu ifadeler bir tek şeyin isbatıdır: Elinden gelse bu ülkeye kast sistemi getirecek, akademyaya kafana göre nizamat verecek, 28 Şubatvari kıyımlar yapacaksın!</p>
<p>İşine geldiği zaman “Şu meşhuur “Lem yekünillezîne keferû min ehli’l-kitâbi” diye başlayan “min” var ya, hah, o “min”, (…) Vâhidî der ki: “Bu ayet ümmet-i Muhammed’in müfessirlerine kök söktürdü.” Bir “min” edatı!.. Kur’an’ın en zor çevrilen ayetlerinden birisidir”[6] diyerek “min” harf-i cerr’inin müteallakını aramak üzerinden caka satacaksın, işine gelmediği zaman “harf-i cerrin müteallakını bulmak” için uğraşmayı  ve uğraşanları yereceksin!.. işte bu sadece senin samimiyetsizliğini ve riyakârlığını gösterir!</p>
<p>Ve son olarak gelelim şu “medrese kaçkını tipleri sokaktan toplayıp akademyaya doldurma” meselesine.. Medrese ve medreseli söz konusu olduğunda senin tıynetindekilerin tepkisi hep aynıdır: Kırmızı görmüş gibi olursunuz… Bunu anlıyorum da senin histerik dünyana nüfuz edemediğim için anlayamadığım bazı şeyler var: Kim hangi medreseden kaçmış? Kim hangi medrese kaçkınını nereye doldurmuş? Akademyada bulunmak için Ebû Bekr er-Râzî, İbnu’r-Râvendî gibi mülhidleri, Schacht, Paret gibi garazkâr oryantalistleri “hikmet menbaı” olarak görmek mi gerekiyor? Yoksa akademya senin babanın mülkü oldu da bizim haberimiz mi yok?</p>
<p>Bir “hazım problemi” yaşadığın açık Mustafa Öztürk! Bu durumda ağzının da ruh durumunun da bozulması gayet tabii. Bu yüzden Müslüman mahallesinde tarihsellik pazarlamana ilim ve ahlak ölçüleri içinde tepki gösterenlere seviyesiz mukabelelerde bulunuyorsun.[7]</p>
<p>Şimdilik son söz</p>
<p>Hani “Ben zulmü yapan değil, zulme uğrayan olmayı tercih ediyorum” diyorsun ya Mustafa Öztürk; buradan bir başka yeteneğin daha ele veriyor kendisini: Profesyonellik!</p>
<p>Yok, bu toprakların zencilerinden olduğunu söyleyen Mustafa Öztürk, yok; uzun zamandan beri sana baktığımda gördüğüm, derisinin rengini efendilerinin beyaz potinlerine sürtünerek bozartan, ruhunu satarak sınıf atlamış bir paryadan başkası değil. O parya bilmiyor ki bu profesyonellik belki o derinin rengini bozartır, ama asla ağartmaz!</p>
<p>Dipnot/Kaynakça</p>
<p>[1] https://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/kuramer-rivayetlerinde-kizbur-ravi-yalancilik-sorunu-9425</p>
<p>[2] https://www.facebook.com/atdayhan/posts/bug%C3%BCn-saat-1533te-prof-mustafa-%C3%B6zt%C3%BCrk-beni-cepten-arayarak-ulan-%C5%9Ferefsiz-herif-u/914257252001977/</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="MUJL9DKCyk"><p><a href="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/">Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?&#8221; &#8212; musellem.net" src="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/embed/#?secret=og54scuzaQ#?secret=MUJL9DKCyk" data-secret="MUJL9DKCyk" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>[3] http://seriyyedergisi.org/roportajlar/65-ebubekir-sifil-ile-roportaj.html</p>
<p>[4] Mesela bkz. Öztürk, Kıssaların Dili, 66; Kadın, 24, 89, 128; Kur’an’ı Kendi tarihinde Okumak, 97…</p>
<p>[5] Mesela bkz. Öztürk, Kadın, 26, 90, 91; Kur’an’ı Kendi tarihinde Okumak, 200…</p>
<p>[6] https://youtu.be/oga2bC12WnI?t=8m13s (8.13-8.38)</p>
<p>[7] Örnek olarak şu linklere bakılabilir:</p>
<p>https://www.facebook.com/atdayhan/posts/bug%C3%BCn-saat-1533te-prof-mustafa-%C3%B6zt%C3%BCrk-beni-cepten-arayarak-ulan-%C5%9Ferefsiz-herif-u/914257252001977/</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="MUJL9DKCyk"><p><a href="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/">Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?&#8221; &#8212; musellem.net" src="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/embed/#?secret=og54scuzaQ#?secret=MUJL9DKCyk" data-secret="MUJL9DKCyk" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/">Ruhunu Satan Zencinin Derisi Beyazlar Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
