<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lisan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/lisan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 19 Nov 2021 05:52:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Lisan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 05:48:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şâhid-i Ma’nâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[sembol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25632</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: “Haleka’l-insân; allemehu’l- beyan “: Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer.Bakara suresinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/">Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23194 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg" alt="" width="409" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-600x429.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-768x549.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-1024x731.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg 1050w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: “Haleka’l-insân; allemehu’l- beyan “: Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer.Bakara suresinde kelama dair bir ayet daha var: “Ve alleme Âdeme’l -esmâe küllehâ”: Ve Âdeme bütün isimleri öğretdi.“</p>
<p>Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi… Yani insana düşünmeyi ve her şeyi ismi ile çağırarak teshîr etmeyi, büyüleyerek hükmetmeyi Allah öğretdi. Kelam Allah tarafından bahşedilmiş bir kabiliyet. Gerçi, <em>“lisan insanların bazı ses sembolleri –kelimeler- kullanmak için kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları ile mi meydana gelmiştir, yoksa ilahi menşeli midir?”</em> meselesi hakkında, lisan felsefecileri arasında, Heraklit’ten beri devam eden bir takım münakaşalar vardır. Kuranı Kerimdeki başka bazı ayetlere dayanarak, dilin “tevkif” ile mi “tevatu” ile mi meydana geldiği; yani ilahi menşeli mi yoksa insan eseri mi olduğu hususunda, islam uleması arasında dahi bazı farklı görüşler serdedilmiştir. <em>(Mehmed el-Antaki, el-Veciz fi Fıkhü’l-Lüga, Darü’ş-Şark Neşriyat, 1969, sh.55)</em> İnsanların birbiri ile anlaşmak, ruhi temas kurmak, haberleşmek ve fikir alış verişi yapmak için kullandıkları asli vasıta lisandır: ister konuşmak ve yazmak, ister işaret dili veya başka semboller kullanma şeklinde olsun… Şüphesiz beşeri dillere göre sınırlı da olsa, hayvanların bile kendilerine mahsus bir dilleri var: Arılar, havadaki dans etme biçimleri ile, hemcinslerine bal toplanacak çiçeklerin bulunduğu yerleri tarif edebilirler. Maymunlara, sağır ve dilsizlerin kullandığı Amerikan İşaret Dili öğretildiği takdirde, bu vasıta ile konuşabiliyorlar; lakin, dili kullanma kabiliyetlerinin ancak 2-3 yaşındaki bebekler seviyesinde kaldığı müşahede edilmiştir. Balina ve Yunusların haberleşmek için kullandıkları dilin kelimelerini deşifre etmeye çalışanlar var.</p>
<p>Tabiatteki canlıların bu ve benzeri haberleşme biçimlerinden farklı olarak beşeri dillerin, yüksek seviyeli manevi ve mücerred meseleleri ifade edebilecek kadar gelişmiş bir kelime kadrosu vardır. Kullanılan dil işaretleri (kelimeler, semboller) ile bu işaretlerin delalet ettiği gerçek dünya arasında doğrudan doğruya bir münasebet yoktur. Mesela köpek kelimesinin Rusçası sabaka, İngilizcesi dog, Arapçası kelb olabiliyor. Demek oluyor ki, insan böyle farklı ve arızi dil sembolleri kullanmak sureti ile düşünebilen bir mahluktur. Kelime sembolik bir lisani işaret olduğuna göre, biraz geniş ma’nada düşünülürse, bütün kelimeler veya semboller bir çeşit “ism -i ma’na” sayılabilirler. Bir lisani ma’naya delalet eden, o ma’nayı çağırmak için kullanılan isimler. Onun içindir ki Kur’an ayetinde “Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi” buyurulmuştur. İsimle murad edilen ma’na çağırılmaktadır. Medeniyetin meydana getirdiği gevşek ve suni kültür vasatında işlerin rengi daha değişik olabilir; ama, henüz bu ölçüde bozulmamış olan bütün şifahi kültür mensuplarının çok iyi hissedebildikleri gibi; <strong><em>bir şeyin gerçek ismini bilmek onu teshîr edebilmek, ona hükm edebilmek demektir.</em></strong> Nesneler hakiki isimleri ile, yani büyü ile çağrılmalıdırlar.</p>
<p>İsimler, bir ma’naya alem olan kelimeler vasıtası ile her türlü ma’naya nüfuz ve hükm edilmektedir. Bulgaristandaki Türk, isim değiştirme operasyonuna karşı çıkmakta, bunu zulüm saymakta, haklı değil miydi? Kelimeleri bir şahs-ı manevinin ismi şeklinde anlarsanız, ki öyledirler; o zaman bir dilin kelimelerini dilin kendi tabii tekamülü dışında bir takım müdahelelerle değiştirmeye kalkışmanın tıpkı Bulgaristanda insanların isimlerini değiştirmek suretiyle şahsiyetini değiştirmeye kalkışanların yaptığı gibi, aynen o çapta, bir zulüm olduğunu da anlamış olursunuz. Bir cemiyetin dilini bozarak idrak kabiliyetini yok ederseniz, insanlar Kur’an-ı Kerimde söylendiği gibi <em>(summun, bukmun, umyun)</em> <em>“sağır, dilsiz ve kör yaratıklar” </em>haline gelebilir. Demek ki, Türkiye’de dile kastedenler aslında bu şahs-ı ma’neviye kastetmiş oldular: Dili bozdular, milletin kelamını değiştirerek üslubunu ve şahsiyetini yok ettiler. Böylece dilimizden geriye kalan şey de, bir ceset değilse bile, bir canlı cenaze oldu. Şimdi, buyurun cenaze namazına…</p>
<p>Ernst Cassirer <em>İnsan Üstüne Deneme</em> eserinde, insanoğlunun en mühim vasıflarından birinin semboller kullanmak ve esâtîr (mitoloji) meydana getirmek olduğunu söylemişti. İnsan semboller meydana getirerek düşünür. Bu sembollerin meydana getirdiği düşüncelerin uydurma bir takım ustûrelerden ibaret olduğu da vakidir. Hatta bana sorarsanız derim ki, çağdaş dünyada tarih/istoria denilen şeyin bile ustûreden ne farkı var sanki? Ustûre, yani efsâne, mitoloji… O da bir bahs-i diğer ya, neyse.</p>
<p>Lisani semboller, kelimeler, kelimeler… kelimeler bazen Cassirer’in dediği gibi aslı astarı olmayan ma’naların ismi olarak, nâ-mevcud esâtîre, asılsız mitolojilere alem (işaret, sembol) olmak suretiyle yanlış kullanılır veya kötü maksatlara âlet olurlar. Öyle zaman olur ki kelime, bizim zihnimizdeki şahs-ı ma’neviye alem olmak, bir ma’naya delâlet eden isim olmak yerine, asılsız türrehâta delalet ederler. Zamanımızda ideolojik muhtevâlı, kâzib şöhretli, câzib ve cerbezeli kelimeler, tıpkı böyle insanların da çok olması gibi, be-gâyet mebzul miktarda mevcutdur. Böyle kelimeler çoktur; amma ve lâkin bu kâzib isimlerin delâlet ettiği hakiki bir ma’na yoktur.</p>
<p>Mesela, zamanımızda herkes papağanlar gibi, “en iyi rejim demokrasidir, en iyi rejim demokrasidir!” diye tekrarlayıp duruyor. Ne çare ki, tedrisat ve matbuat ile beyni yıkanmış biçare insanoğlu bunun farkında olmayabilir ve alışkanlık ile çevresinden duyduğu şekilde bu sahte şöhretlere meclûb olur, bu kabilden uydurma ustûrelere itibar eder; aklınca ve dilinin döndüğünce bunları telaffuz eder. Bu kelimelerin yönlendirmesi ile düşünür ve hareket eder. Bilmez ki bu asılsız kelimelere sahib olması mümkün değildir: Ne dediğini bilmez; o kelama değil, kelam ona hükmeder.</p>
<p>Bu bana, <em>Alice Harikalar Diyarında</em> kitabındaki, Alice ile Yumurta Kafa Humpty Dumpty karakteri arasında geçen bir mükâlemeyi hatırlatır. Alice muhâtabının “glory” kelimesini kullanış biçimine itiraz ediyor<em>: “-Ama bu kelime bu ma’naya gelmez ki!” </em>diyor. Bunun üzerine Humpty Dumpty’nin verdiği şık cevaba bakın: <em>“- Ben bir kelimeyi kullandığım zaman,” diyor. “o kelime tam benim istediğim ma’naya gelir; ne eksik ne de daha fazla!”<span id="more-1115"></span><br />
</em></p>
<p>Ne dersiniz, şimdilerde bizim millet durup duraksamadan, <em>“keyfe ma yeşa”</em> konuşarak, biraz Humpty Dumpty gibi davranmıyor mu? Geçenlerde bir gazetede okudum. Bir emekli korgeneral büyük bir gazetenin yaşlı-başlı-kerli-ferli muharririne anlatıyor. Kanuni devrinde bir “ehl-i hıref” cemiyeti varmış. General, yani, <strong><em>“herifler derneği”</em></strong> demek diye, guya “hıref” kelimesini tercüme ediyor. Pek muhterem ve dahi yaşlı-başlı-kerli-ferli muharrir bunu aynen naklediyor. Ne General, ne muharrir “ehl-i hıref” tabirindeki “hıref” kelimesinin, hırfet kelimesinin cemi (çoğul) şekli olduğunu, bunun sanatkarlar, hırfet erbabı ma’nasına geldiğini anlamıyor. Lügate bakmak adet olmamış; “herifler” diye atıyorlar. Tutarsa… Kanuni devrinde bir <strong><em>“herifler derneği”</em></strong> varmış(!) O ne menem şeyse? Şimdi, “bu ülkenin insanları <strong><em>Humpty Dumpty</em></strong> gibi; bir kelimeyi kullandıkları zaman, o kelime tam tamına bunların canı ne istiyorsa o ma’naya, geliyor galiba?” diye düşünüyorum.</p>
<p>Aslına bakılırsa, her nevi tenkid sonunda döner, dolaşır; bir nevi dil tenkidine dönüşür. Ben zaten daha önce de bazı kitaplarımda lisana dair birkaç makale yazmıştım. Mesela, şiir meraklıları <strong><em>Varlığın Ma’na ve Mazmunu</em></strong> kitabımın <em>Ma’na ve Mazmun</em>(sembolik ma’na) bahsine bakabilirler. <em>“Şahin Uçar’ın biraz özenerek yazdığı bir yazı var mı acaba?”</em> diye düşünenler varsa; onlar da kendi Divanım hakkında yazdığım konuşma metnine baksınlar. Bu dergide felsefi mütalaat ile pek muhterem “kariler”imin kafasını daha fazla karıştırmaya ne lüzum var? Şimdi “kariler” sözünün Osmanlıca’da okuyucular ma’nasına geldiğini söyleyeyim de; bazıları bundan <em>geveze kocakarılar derneği</em> filan gibi bir şey anlamasın. Tolstoy’un Atzur Kabilesi hakkında söylediklerini bizim halimize adapte ederek söylersek; <em>“</em>diyorlar ki <em>bütün Osmanlılar ölüp gitmiş; Karakeçili aşiretinde bir papağan varmış; birkaç Osmanlıca kelimeyi ezbere biliyormuş.”</em> Yakında bunun da meraklısı çıkar; Türkçe’yi Türkçe papağanlarından öğrenmeye çalışırsa, hiç şaşmam…</p>
<p><strong>Şüphe ve Hakikat ve Kelimeler…</strong><br />
Pekala; ama ihtar edeyim ki, düşünce yazıları zor anlaşılır bir sorgulama biçimidir ve insanı tenvir etmekten ve hakikate götürmekten ziyade şüpheye sevk eder. Kelimeler, kelimeler… Aşksız ve inançsız, ma’nasını anlamadan ve inanmadan telaffuz edilen kuru lafızlar gerçeği ne kadar anlatabilirler ki?<br />
Kurandaki ayetin dediği gibi, “Allah Ademe her şeyin ismini öğretti.” Elbette kelam sihirdir: Bir şeyin hakiki ismini bilirseniz; onun üzerinde tasarruf gücünüz olur. Lisaniyatçılara göre, kelime semantik bir anlam sembolüdür. Sözün sihir gibi bir tesiri olması için kelimeyi telaffuz etmek yetmez: onun sembolize ettiği hakikati bihakkın bilmek, anlamak ve hatta o hakikate iman etmek gerekir. Peygamber efendimiz bile,<em> “biz senin hakikatini hakkıyla bilemedik” </em>diyordu. Halbuki, Tevrat’ta söylendiği gibi:<em> “her söz eksiktir ve insan söz söylemeye muktedir değildir.” <strong>Yani, herhangi bir bahsi bütün yönleriyle ele alıp, ona dair söylenebilecek her sözü söyleyip, işi her yönüyle tamamlamak mümkün değildir; ne söyleseniz bir şeyler yine eksik kalır. Semantikçi Hayakawa diyor ki</strong> “kelimeler bir araziyi tarif eden haritalara benzerler”;</em> yani araziyi yalnızca kullanılan ölçek nispetinde tarif ederler. Harita arazinin yalnızca sembolüdür; bir haritada arazinin ihtiva ettiği her şeyi tarif etmek nasıl mümkün olabilir? Bir harita araziye ne ölçüde delalet ederse, kelimeler de gerçek ma’nayı ancak o ölçüde tarif edebilir. Demek ki, lisanın büyüsü, sözün sihri, söylediğiniz ismin gerçeğe delaleti kadardır.</p>
<p>Filozoflar edebiyatçı değildirler: kelimelerle oyun oynamazlar ve kelimelerin estetik güzellikleri ile ilgilenmezler: kelimeleri kavramlar olarak (birbirleri ile ve gerçekle münasebetleri açısından) incelerler. İlim adamlarına gelince, onlar için bizzat kelimeler değil, kelimelerle ifade etmeye çalıştığımız nesneler dünyasının hakikati (realiteye mütekabiliyet) mühimdir. Onun içindir ki ilim adamları, mümkün olduğu ölçüde, tabii dilin müphem (arazinin hususiyetlerini tam bir sadakatle aks ettiremeyen) kelimeleri yerine, çok daha mücerret fakat açık-seçik ve kesin semboller kullanan “matematik dili”ni tercih ederler.</p>
<p><strong>Fisagor “sayılar”a, Eflatun “idea”lara, Aristo “mantık”a inanırdı. </strong>Mistik bir filozof olan Fisagor, alemin hakikatini “sayılar”da arardı. Sayılarla uğraşırken Fisagor teoremi ile bulduğu “kıyas kabul etmeyen”(incommensurable) ve irrasyonel (sayı sayma temeline dayanmayan, akıl dışı) “kök 2” sayısı ve esrarengiz Pi sayısı yüzünden sayılara inancı epeyce sarsılmıştı. Hatta, Fisagorcular bu keşfi gizlemeye çalışmışlardı: milletin sayılara inancı sarsılmasın diye… Çok büyük bir şair olan Eflatun, Fisagor’un sayıların harmonisine dayanan matematik asıllı kozmos’undan ilham alarak; “idealar alemi”nin (ayan-ı sabite) asıl hakikat, içinde hapsedilmiş olarak yaşadığımız bu görüntüler dünyasının (mağaranın) ise hakikatin gölgesi mesabesinde -sembolik- bir rü’yet-i kâzibeden ibaret olduğunu sezmişti. Eflâtunu anlamak zordur; çünkü sözlerinin ne zaman şiir ne zaman felsefe olduğunu bilmek zordur. Burada semboller tersine dönüyor ve hakikat “ma’nevî idealar dünyası”, maddî dünyâ ise onun bir sembolü bir “şâhid-i mazmûn” haline geliyor.</p>
<p>Eflatun’un büyük talebesi Aristo ise, asıl itibarı ile mantık ve ilim adamıdır (biyolog). Mantıktan o esrarengiz illiyet (sebeplilik) prensibini çıkarırsanız geriye yalnızca sağduyumuzun ve lisani alışkanlıklarımızın telkin ettiği tezadın (çelişkinin) reddi ve kategorizasyon kalır: Bir kategoriye sokmakla, nesneleri tasnif etmek suretiyle, belli bir sınıfa dahil olan nesnelerin tabii olarak o sınıfın özelliklerini taşıdığı farzedilir.</p>
<p>Nesneleri sınıflandırmak suretiyle, “bir sınıfa dahil olan nesnelerin ait olduğu bu sınıfın özelliklerini taşıması” dahi, nesneler arasında bir çeşit basit “kategorik illiyet münasebeti” kurulması ma’nasına gelir. İnsanların ölümlü olduğu bilindiği için, insan sınıfına dahil olan herkes de ölümlüdür; o halde (bu sebeple), bir insan olan (kategorizasyonda insan sınıfına giren ve bu sınıfın özelliklerini taşıyan) Sokrat da ölümlüdür. David Hume’un sebeplilik prensibi hakkındaki tenkidine “kategorik illiyet münasebeti” dediğim bu tenkidi de eklersek, formel mantığın normal kıyasları da şüpheli hale gelecek demektir. Mesela, bildiğimiz bütün kuğular beyaz olsa ve kuğu beyaz renkli bir kuş olarak tarif edilse bile, Avustralya’da siyah kuğular da keşfedilmiştir. Halbuki, farkında olmasak bile konuşurken dil kendiliğinden nesneleri tasnif etmekte, ve bazen de yanlış tasnif etmektedir. Bu yüzden, mantık yürütürken istenmeyen çelişkiler(paradokslar) ortaya çıkarsa; “herhalde nesnelerin sınıflandırılmasında bir yanlış var” diyebiliriz.</p>
<p>İşte, Aristo’nun kurduğu ve insanlığı 2000 yıl boyunca büyüleyen mantık, böyle basit bir “tutarlılık teorisi”nden (coherent theory of truth) ibaretti. Halbuki, bu felsefedeki dört hakikat teorisinden biri yalnızca; felsefeciler bundan başka üç hakikat kriterinden daha bahsederler: pragmatik (yani faydacı) gerçek teorisi; correspondent (yani realiteye mütekabiliyet) gerçek teorisi ve performative gerçek teorisi (yani semantik ma’nada anlatılan işle ilgili anlam bakımından fonksiyonel olma). Ne var ki, bence bir söz, hatta bu dört kriterin dördü bakımından da tatminkar olsa bile, hakikat olmayabilir. Bu da bir bahs-i diğer ki sözün tamamlanması için ayrıca yazılması gerekir…</p>
<p>Halbuki, “Varlığın Ma’nâ ve Mazmûnu” isimli eserimde, bu istenmeyen çelişkilerin Fizikteki Kuantum Mekaniği Teorisinde ve hatta, kullandığımız tabii diller bir yana, insanoğlunun en kesin düşünce dili olan matematikteki sayılar arasında bile, Cantor’un setler teorisinde ve Gödel teoremine göre tabii sayılar arasında dahi, mevcut olduğunu gösterdim. Fisagor çağındaki gibi yalnızca irrational (sayı sayma temeline dayanmayan) sayılarda değil, Gödel teoreminden sonra (1931) tabii sayılar arasında dahi paradokslar bulundu. Biz de bu bilgilerden hareketle, Aristo mantığına karşı paradoks mantığını savunan ve mekanı değil zamanı esas referans çerçevesi olarak alan bir varlık teorisi”bir kainat görüşü, geliştirdik. Anlaşılmak maksadıyla ve tabii bir dille yazıldığı halde, kolay anlaşılır gibi görünmekle beraber, zor anlaşılır bir kitap oldu. Bu tarz yazı isteyenler veya benim şiirlerimi anlamayanlar o kitabıma bakabilirler (!)</p>
<p>Şimdi bu zor anlaşılır meseleyi, kolay anlaşılabilsin diye, bir benzetme ile anlatmaya çalışacağım (zaten benzetme de ma’na kolay anlaşılsın diye yapılır; şairlerimizin kulağı çınlasın: süs olsun diye anlaşılmaz benzetmeler yapmakta o kadar ileri gittiler ki güzel ve tesirli kelam yerine çirkin ve saçma şiirler ortaya çıktı ve milleti şiirden nefret ettirdiler. Bir de şikayet ediyorlar, millet şiir okumuyor diye).</p>
<p>Kelimeler eksiktir; çünkü, kelimenin –ism-i ma’nanın- bir ma’nayı tarif etmesi, haritanın araziyi tarif etmesi gibidir demiştik. Haritadan çok daha kesin bir misal vereceğim: Mimari Plan. Adana’daki Sabancı Camiinin değerli mimarı Necip Dinç benim dayımdır; bu eserin istisnai bir biçimde teferrüatlı, betonarme tekniğini ve çapraz mukarnas ve kemer kesitlerini, hatta taş kaplamaları da gösteren, planlarını beraber inceledik. Bu teknikleri şimdiki mimari talebeleri de öğrensin diye basılmalarını arzu ediyormuş. Bu kadar teferrüatlı ve uygulamayı birebir gösteren planlara rağmen, 10 sene boyunca başında durarak eserin inşaatını kontrol ettiğini ve yanlış anlamadan doğan uygulama hatalarını yıktırıp tadil ettiğini veya yeniden yaptırdığını anlatıyordu. Demek oluyor ki, planını, maketini yapmak yetmiyor, eser zaman içinde tekevvün ediyor.</p>
<p>Ben de bu yazıya başlarken ne yazacağımı -aklımca- düşünüp planladım; ama, bu yazıyı yazmadan önce, “ne söyleyeceğimi nereden bilebilirdim, daha söylememiştim ki”(!) Mesela, dayımın mimari planlarından bahsedeceğimi doğrusu hiç bilmiyordum… Yazarken, zaman içinde misal vermek isteyince, kendiliğinden bu misal çıkıp geldi işte. Demek ki, elinizde en teferrüatlı mimari planlar varken bile, mimar kontrol etmezse, camii aslına sadık ve mücessem bir realite halinde gerçekleştirmek mümkün olmuyor… Şimdiye kadar inşa edilen hali malum; ama, bitmiş halini henüz görmedik. Her ne kadar mimarı, eseri kendi planladığı için, bitmiş halini önceden zihninde tasavvur edebilirse de, tamamlanmış halini o da tam bilemez: zira tasavvur -zihindeki suret- zayıf bir imajdır; görmek başkadır.</p>
<p>Goethe, <em>“Görmek bilmektir”</em> dermiş. Kim bilebilir ki kainatın mimarı, Sâni’-i alem, Hallak-ı daim (kainatı her an yeniden yaratarak bir istikrar üzere tutan ve yok olmasını önleyen Kayyum Allah) kainatın geleceği hakkında ne planlamıştır? Kelimeler bizzat nesne yahut ma’na değildirler; yalnızca ma’nanın sembolüdürler. Bu da her sözün eksik ve şüpheli olması demektir.</p>
<p>Derler ki, “şeytan detaylarda gizlidir”: bir detay planı kadar keskin kavramlar kullanmak mümkün mü? Matematik dilinde –bu dille ifade edilmeye müsait meselelerde- mümkün. Elbette, ilahi kelam ve tasavvur, beşeri tasavvur gibi değildir: Böyle “tasavvur” kelimesiyle bahsetmek caizse, “ilahi tasavvur” zamanı bütün halinde baştan sona görmektir (önceden bilmek, kader). İlahi Kelam, “olmak”tır: “Ol! der ve olur.” Kainat İlahi Kelamdan ibarettir.</p>
<p>Acaba kelimeler mi bize hükm ediyor, yoksa biz canımızın istediği gibi kullanabilir miyiz onları? Bir Rus şairi demiş ki:</p>
<p>“Ne diyeceğimi ben kendim de bilmiyorum<br />
Tek bildiğim söylerken türkümün oluştuğu…”</p>
<p><em>“Konuş ki seni görebileyim”</em> derler. Semiolog Roland Barthes ise diyor ki: “<em>Lisan kanun yapmak demektir</em>” konuşmak ise onun mecellesi (kodifikasyonu). Konuşmanın gücünü anlamıyoruz; çünkü bütün konuşmaların bir kategorizasyon, bir tasnif etme ameliyesi olduğunu ve her tasnifin de zihnimiz üzerinde zorbaca baskı uygulayan bir şey olduğunu unutuyoruz. Sentaksın ve kelime kadrosunun bizi sınırlayan ezici bir gücü vardır; bizi bunlar yönetir. Biz dili kullandığımızı zannederiz; halbuki dil bizi konuşturur: Kelimeleri kullanırken düşünen varlık biz olmaktan ziyade kullandığımız dildir: dilin tarih boyunca biriktirdiği ma’na hazinesi… Meşhur sözdür, <em>“söyleyene bakma, söyletene bak”</em> derler. Güney Afrikalı Ndebele bir konuşmasında, memleketinin yaşadığı problemler sebebiyle İngilizce’yi suçlu saymış; Ndebele’ye göre, “<em>cemiyetin problemleri ayni zamanda o cemiyetde hakim olan dilin de problemiydi.”</em> Octavio Paz da demiş ki;<em> “insan düşündüğü için konuşmaz; konuştuğu için düşünür.”</em></p>
<p>Şahid-i ma’nâ biziz… lakin, kimdir asıl söz sahibi?</p>
<p>İşte yine kar yağdı: tabiatin güzelliğini, yahut bahçedeki ağaçların karlı dallarını kelimelerle, hatta fotoğrafla anlatmak mümkün mü? Gönül isterdi ki, bütün medeniyetimizin, İstanbul’un ve Süleymaniye, Yeni Cami gibi eserlerin “holografi”si (üç boyutu ile nesnelerin bütün teferrüatını gösteren tasviri) yapılsın. Kim bilir, belki de bir gün, bütün dünyanın holografik bir ansiklopedisi yapılır; böylece her çeşit bilgiye erişip, incelememiz mümkün olabilir…</p>
<p>Tekrar edeyim ki, “elbette kelam sihirdir”: Bir şeyin hakiki ismini bilirseniz; onun üzerinde tasarruf gücünüz olur. Lisaniyatçılara göre kelime, semantik bir “anlam sembolü”dür.<em> “Sözün sihir gibi bir tesiri olması için kelimeyi telaffuz etmek yetmez: onun sembolize ettiği hakikati bihakkın bilmek, anlamak ve hatta o hakikate iman etmek gerekir”</em> diyorduk. Demiştik ki; “kelimeler, ma’nayı sembolize eden haritalara benzerler; bir harita araziyi ne ölçüde aks ettirebilirse, kelimeler de gerçek ma’nayı ancak o ölçüde tarif edebilir.”</p>
<p>Benzetmeye devam edersek, diyebiliriz ki “ilim dili” bir “mimari plan” gibidir. “Matematik dili”ne gelince, elbette bu dil ile formüle edilmeye müsait meseleleri -sınırları ve anlamı çok kesin ve net olarak belirlenmiş semboller kullanarak ifade etmesi bakımından- “mimari detay planı”na benzetebiliriz. Yapılması gereken işi bir “mimari detay planı”ndan daha iyi tarif eden bir “dil” olabilir mi?</p>
<p>-Evet var, çağımızda bir “holografi”(bütünü çizme, 3 boyutlu çizim) tekniği var. Holografi tekniğinin bir uygulamasını görmek için, visa kartlarının güvercin resmine farklı açılardan bakabilirsiniz. Sembolik olarak anlatılmak istenen ma’nayı aks ettiren her türlü işaretler sistemi bir dildir. İnsan zekasının erişebildiği en kesin dil elbette matematiktir; ancak her bahse uygun olmadığı gibi, matematikte dahi kaçınamayacağımız bazı paradokslar var. Göze hitap eden maddi dünyanın, yine gözün dili ile, tasviri için en tatminkar yol holografi tekniğidir. Holografik resimleri de “dil” sayıyorum; zira nesnenin aslı yerine onu anlatan bir sembolün (temsilin, istiarenin, işaretin, resmin vs) geçmesi demek, her hal ü kârda bir temsîlî “dil” kullanmak demektir. Gözün ve kulağın dilleri o kadar fa rklıdır ki; birbirine tercüme edilemez. Hatta, İngilizce’den Türkçe’ye bile kusursuz tercüme yapılamaz. Bırakın onu, kendi anadilinizdeki düşünceleri bile tam olarak yazıya aktaramazsınız. Ben, “Keşke düşünebildiğim her şeyi yazabilseydim” derim. Benzetmek caizse, ancak ilahi kelam, hakikati bir holografi resmi gibi 3 boyutu ile, eksiksiz tarif edebilir; beşeri kelam ile bu mümkün değil…</p>
<p>Daha önce Eflatun’un meşhur mağara istiaresine telmih yaparken demişim ki; “Eflatun, “idealar alemi”nin asıl hakikat, içinde hapsedilmiş olarak yaşadığımız bu görüntüler dünyasının (mağaranın) ise hakikatin gölgesi mesabesinde (sembolik) bir rüyet-i kazibeden ibaret olduğunu sezmişti… Burada semboller tersine dönüyor ve hakikat “ma’nevi idealar dünyası”, maddi dünya ise onun sembolü haline geliyor.” Derler ki, Eflatun Akademi’sinin kapısında “geometri bilmeyen giremez” yazarmış. Geometrik kesin gerçeklik idealine nispetle, maddi realitenin kesinliği nedir ki? Göz gördüğünü bilir; ama gördüğümüz şeylerin kesin gerçek olduğuna ne kadar güvenebiliriz ki?</p>
<p>İdealist filozoflara göre, geometri, “idea”,  maddi varlıktan daha kesin bir gerçeklik taşır. Kant dahi, “a priori” (şimdi bunu izah etmek çok söz gerektirir; tercümesini vermiyorum!…) gerçeklerden bahsediyordu ve “fenomen” (gördüğümüz biçimiyle gerçeklik) başka, “neumenon” (asıl hakikat) başka diyordu. Aslında, bir bakıma bilebildiğimiz bütün fenomenler tarih olmuş, geçmişte kalmış ve usture olmuştur, bihakkın bilinemezler. İdea, yahut kelam, maddi varlıktan daha gerçek olabilir mi?</p>
<p>İlahi Kelam, “Ayn-ı Hakikat”dir; çünkü zamanı ve mekanı aşar ve zamana hükmeder. Maddi dünya ise “ruzigar” ile tegayyür ve tebeddül eder; Eflatun’un benzetmesinde olduğu gibi dünya hakikatin gölgesinden ibaretdir; o ancak hakikate delalet eden bir “âyet”tir. İlahi Kelam “levh-i mahfuz”da (Allah indinde), Kur’an ayetlerinde, Kainatın ayetlerinde ve İnsan kalbinde meknûzdur: <em>“Dört Kitabın ma’nası bellidir bir elifte!” </em>Kelam-ı kadim, insanların vicdanında şuur ve akıldan çok daha fazla müessirdir: Tarihi aşan, tarih boyunca yaşayan, ezberlenen ve mucibince amel olunan, bir kelamdır. Fuzuli’nin buyurduğu gibi: <em>“Alem içre mu’ciz-i bâki yeter Kur’an sana.”</em></p>
<p>Arifler ve ilham sahipleri bu kainatın değişen ayetlerini çeşm-i ibretle temaşa eder ve değişmeyen hakikate ulaşmak isterler. Mevlana’nın buyurduğu gibi, <strong>“gölge güneşin varlığına delil değil mi?”</strong> Beşeriyet, maddi dünyayı temsil etmek için kullanabileceği bir dil olarak, nihayet holografi seviyesine -yani eşyanın hakikatini ayniyet derecesinde bir benzerlikle aks ettiren bir temsil derecesine- kadar erişti.</p>
<p><em><strong>İnsan sözü nihayet, “ayn-ı keramet” olabilir; halbuki, İlahi Kelam “ayn-ı hakikat”tir. Kainat, o hakikate delalet eden bir kelâm-ı hafî, bir “âyet”tir ve İlahi Kelamın “Kün!” emrinden ibarettir.</strong></em></p>
<p>Dilin kelimeleri ve şairlerin sözleri: <em>insan kalbinin haritası</em>…</p>
<p>İlim dilini, mimari planların kesin ve gerçekçi tariflerine; matematiği, mimari detay planına benzettik. Elbette, İlahi Kelam bir “holografi” kadar basit değil; çünkü o varlığın temsîli değil, bizatihi kendi ve varoluş sebebidir. Realiteyi her yönüyle ve bütünüyle aks ettirebilen “holografi”, düşüncenin ulaşabileceği en kesin dil olan matematikten de kesindir;<em> ancak holografi göze hitap eder; düşünce dili değildir.</em> Düşünceyi ve maneviyatı ifade eden beşeri kelamın tarif kabiliyeti, göze hitap eden holografi seviyesine ulaşmaktan çok uzaktır. Göze hitap eden maddi dünyanın fotoğraftan, sinemadan nihayet holografi seviyesine gelmesine mukabil, kullandığımız tabii dillerin maneviyatı ifade etmekte küçük ölçekli haritalar kadar yetersiz olması çağımızın acı bir gerçeği…</p>
<p>Türkçe ise o hale geldi ki, bu dille düşünce dünyasının -haritasını çıkarmak bir yana- krokisi bile zor çizilir. Halbuki, eski şairlerimiz kelimelere öyle bir kesinlikle tasarruf ediyorlar ki, sözlerindeki “lisan matematiği”ne, “lisan fıkhı”na, ister istemez vâlih ü hayrân oluyoruz. Mesela, Nefi diyor ki:</p>
<p>“Bir güherdir kim nazîrin görmemiştir rûzigâr<br />
Rûzigârâ âlem-i gayb armağânıdır sözüm”</p>
<p>Yani, “Öyle bir mücevherdir ki zaman onun benzerini görmemiştir/ Benim sözüm zamana gayb aleminden gelen bir armağandır” diyor.</p>
<p>“-Ne yani,” diyeceksiniz, “zamane şairlerinin şiirleri de matematik formüllerine benziyor: Bunları anlamak beşinci derece matematik denklemlerini çözmekten daha zor”(!) “-Ben ne diyeyim şimdi? O halde, siz de bu kadar duygusuz ve ma’nasız sözlerde ma’na aramayın!” Fermat Denklemi gibi bazı matematik denklemleri de vardır ki, onların hiç bir çözümü yoktur. Gerçi bir zamanlar bu denklemi çözmek için ben de çok uğraşmıştım; şimdilerde güya çözümü bulunmuş!…</p>
<p>Nefi’nin dediği gibi, “Ehl olan kadrin bilir ben cevherim medh eylemem”; amma ne de olsa, ben de bir sâhib-divanım: Fermat Denklemi gibi çözümsüz, bir beyit de ben söylemiştim!…</p>
<p><em><strong>“Nihân ettim kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu</strong></em><br />
<em><strong>Söz oldu perde-î hüsnün; o perde vasf-ı yâr oldu.”</strong></em></p>
<p>Şiirin tercümesi olmaz; meali budur ki, “kelâmımı gizledim, gerçi ma’nâ âşikâr oldu; söz, senin güzelliğine perde oldu; ve o perde sevgilinin vasfı oldu” gibi bir söz… Söz sanki sinema perdesi(!) Lisan felsefesi açısından bir hayli şerh gerektiren bir beyit. Elbette kelâm ma’nâyı izhâr etmek içindir; lakin sözün hakikati açıklamak yerine perdeleyerek gizlemesi de mümkündür.</p>
<p>Zamâne şairleri için de, bir Yunus Emre beyti zikr edeyim;</p>
<p>“Sen sende iken menzil alınmaz<br />
Bahrî olmadan cevher bulunmaz.”</p>
<p><strong>Kelimenin zâhiri savt ü huruf, bâtını ma’nâdır.</strong> Arifler de her kes gibi zahire bakarlar; amma perdelere, gölgelere, aldanmazlar; kelamın bâtınî (derûnünde gizli olan) ma’nasını ararlar. <em><strong>“Ma’nî -i kelam şâhid-i mazmûn-i Hudâdır/Gönlüm sadefinden olur azrâ gibi peydâ</strong></em>”: (kelâmın ma’nâsı Allâh’ın şâhid-mazmûnudur ki o ma’nâ bakir bir inci gibi gönlüm sedefinden peydâ olur)</p>
<p>Zahire bakan için bu kainat kitabı ma’nası anlaşılamayan, yazıldığı dil bilinmediği için okunamayan, bir kitaba benzer. Söz bu vadiye gelince, aklıma Abdülkadir-i Belhi’den bir beyit geldi; hazret buyuruyor ki:</p>
<p>“An ki ayni est hakîkat şüd nazar<br />
V’an ki kırtasiyst kırtas der nazar”<br />
(Gözü olan hakîkate bakar, hakîkati görür; kırtasiye ehli –ulemâ!- da kağıda bakar, kağıdı görür)</p>
<p>Velhasılı kelam, bu lisan bahsinin dibâcesi yoktur, nihayeti hiç olmaz; o halde hatm-i kelam edelim, vesselam. İpse dixit magistra…</p>
<p>Şahin Uçar – Dil ve Felsefe,syf:68-81</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/">Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özkan Gözel &#8211; Ne &#8211; Varlık ve Hiçlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 14:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[Nihilizm]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık ve Hiçlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağa sâri nihilizme sözüm ona bir çare olarak öne sürülen Üstinsan (Übermensch) tasarımı insanın hiç olmadan hep olmaya kalkışmasının modern, trajik bir timsalini oluşturuyor sonuçta. Bu tasarım uyarınca insan, lâ süpürgesiyle kendini kendinden süpürmek ve bu surette yine kendine ama yeni kendine giden yolu açmak yerine, bu süpürgeye binip uçmağa heves ediyor. “Tanrı’nın ölümü” akabinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/">Özkan Gözel – Ne – Varlık ve Hiçlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24459 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-300x300.jpg" alt="" width="355" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666.jpg 550w" sizes="(max-width: 355px) 100vw, 355px" /></div>
<div></div>
<div>Çağa sâri nihilizme sözüm ona bir çare olarak öne sürülen Üstinsan (Übermensch) tasarımı insanın hiç olmadan hep olmaya kalkışmasının modern, trajik bir timsalini oluşturuyor sonuçta. Bu tasarım uyarınca insan, lâ süpürgesiyle kendini kendinden süpürmek ve bu surette yine kendine ama yeni kendine giden yolu açmak yerine, bu süpürgeye binip uçmağa heves ediyor. “Tanrı’nın ölümü” akabinde insanın kendini onun yerine geçirme ve mevtanın ardından yas tutmayı bırakıp uçmağı burada kurma ham hayalidir bu.</p>
<p>Oysa insanın önünde atlanamaz ve alt edilemez bir ölüm gerçeği var, bir gerçek ki kapı gibi! Belki de dendiği gibi hiçliğe açılıyor bu kapı?! Öyle de olsa kapı, kapı olarak, çok gerçek! Herkes uğrayacak oraya, Ölümü yenecek sihirli otu bulamayacak olan Üstinsan da. Öte yandan, ölmeden evvel ölmek ne demek buna bîgâne kalanlar Ölümü göz ardı etmeye hep devam edecek ve fakat ölüm onlara galebe çalacak boyuna.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Lisan gönülde olana tercüman olduğu ölçüde, söz kıymetli ve geçerlidir. Özne için söz haysiyettir. Bu bakım&#8221;dan, söz vermek ve sözünü tutmak özneliği hakikati bakımından ifade eden edimlerdir. Özne’nin liyakati onun doğrusözlülüğü’nde, şu halde doğruluğu’nda (sıdk) aranmalıdır. Söz, özne’nin tarifinde o denli merkezidir ki ona giderek “s-öz’den yapılma” anlamında sözne dense yeridir. Özne özneliğini s-öz’e liyakatinden itibaren kazanır ki bu konuşan (ve kendisiyle konuşulan) bir varolan olma ile temelden bağlantılıdır. Sonuç olarak, özüyle sözü yani gönlüyle lisanı bir olma olarak doğruluk özneliğin temel bir anlatımıdır ki bu tam da duyarlık’ta temellense gerektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ne-re’den geldiysek, yine O-ra ’ya gidiyoruz! .</p>
<p>Bu söz, insanda; başlangıç noktası, güzergâhı, konaklama yerleri ve varış noktasıyla bir yolculuk intibaı uyandırıyor ve itiraf etmelidir ki kalpte bir inşirah hissi peyda ediyor. Yine bu söz, insana, işittiğinde, belli-belirsiz de olsa, tuhaf bir ferahlık hissi yaşatıyor bir ferahlık hissi ki kend’olma çabasına içkin şu acıtan belirsizliği insanın içinden bir süreliğine de olsa süpürüp atıyor. Zira bir yolculuk düşüncesi (bu, düşünsel bir yolculuktan ibaret bile olsa) kend’oluş mâ-cera’sına mânâ veriyor. Ama Nietzsche’vari Hiçten gelip hiçe gidiyoruz ifadesindeyse böyle bir şey zinhar hissolunmuyor. Hiçten hiçe bir yolculuk! İlk duyuşta ortalığı beyhudelik hissiyle sarmalanmış, belirsiz ve tuhaf bir sessizlik kaplıyor sanki. İnsan, kendini, kasvetli mi kasvetli bir gökkubbenin altında yerin ıssız ve çıplak yüzünde yapayalnız, şaşkın ve naçar bir şekilde buluyor. H -iç’in bir içi, nihilizmin bir dibi var m’ola ki diye merak ediyor. .</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>4. Kalp, olay&#8217;ın aslen vuku ve/veya makes buldugu şu &#8216;yer&#8221; şu &#8216;yer-olmayan yer&#8217;dir. Öyledir; zira, olay hariçte vuku bulsa da, mânâ kazanması için kalb’in, özne’nin veya özne&#8217;nin kalbi&#8217;nin dahlini ve müdahalesini gerektirir. Şu halde, görünürde hariçte vuku bulsa da, olay aslında kalp&#8217;te vuku buluyor ve ondan itibaren mânâ kazanıyordur. Daha da ötesi, olay; hayatta, bahusus kalb’in hayatında vazgeçilmez ve asli bir yere sahiptır. Olay kalb&#8217;in, öncelikle ve bilhassa onun, esin ve besin kaynağıdır. Kalp, “beden&#8217; kavramına daraltılamayacak olup ondan fazla bir şey olan Vücud&#8217;un en duyarlı noktasıdır, giderek o tüm vücud&#8217;a yayılan duyarlık ağının merkezi, dolayısıyla da duyarlık olarak duyarlığın imkân koşuludur. Kalp, sözcüğün asıl anlamında, kalbolan şeydir tam olarak. Kalbin hayatı böyledir. Kalbi inkılâba ugratan (takallüb) yani onu ters yüz ya da altüst eden, sarsan, yalpalatan, döndüren ve evirip-çeviren içsel ve dışsal olaylardır haddizatında. Hakıkıtte, olay kalpte vuku ve/veya makes bulur -olay&#8217;ı duyacak bir kalb&#8217;e sahip oldugumuz ölçüde.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nihil’ e karşı lâ!</p>
<p>Görünüş yanıltmamalı, bu ikisi asla ve kat’a aynı anlama gelmez. Gerçekte lâ süpürgesi modern bireye ârız nihilizm marazını süpürüp atabilecek yegâne çare, yerine şunu koysak mı diyemeyeceğimiz şu panzehirdir tam da. Süpürgeyi tutan kendi’dir burada, süpüren kendi, hem süpürülen kendi. Kendi’ni yola koymak suretiyle, süpürge elde, kendi’ni kendi’nden tahliye eden kendi.</p>
<p>Bu bir mâ-cerâ’dır ki onda kendi h-içlene h-içlene kendini kat etmede. Kendi’nin kendi’yle güreşinde kendini alt etmede. Güreşin tutulduğu yer belli: kendi. Keza, bu minderde yenen de yenilen de kendi.</p>
<p>Bidayette herkeste kendini kaybetmekten endişeye kapılan kendi, kendi’nin kendi ile tuttuğu bu müthiş güreşin nihayetinde kendini hiçkes olarak bulmada. Hatırlatalım hemen: Hiç olmak, hep olmaktır! demiş Bâyezid-i Bistâmî. Kendi, demek ki, kend’olma yolunda ancak h-içlenerek “hep” olmada. Ama dikkat! Varllan nokta, büsbütün hiç olmaktan bütünüyle başka! “Fenâ’dan sonra bekâ” var zira.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>10. Soru olarak Ne? tüm sorulara önceldir; tüm soruları koşullandıran ilksel sorudur. Ne, Varlık’tan önce (ve dahi öte) oluşuyla soruların sorusudur. Şu halde, felsefe Ne sorusuyla başlar ya da daha doğrusu başlamalıdır. Nitekim; Ni-çin [Ne-için], Ne-den, N-asıl [Ne-asıl] , Ne-re-ye, Ne-re-den gibi temel sorular hep Ne’den çıkar ve ona döner. Varlık haddizatında ne-den’ini kendinde değil N e’de bulur, ni-çin’ini de.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>26. Yine benzer bir soru: Ölünce ne olacağız? Şu kesin: Ölmüş-olacağız! Ya da aynı kesinlikle: Ölü-olmuş olacağız! Daha tam bir ifadeyle ise şu olacağız: Ölecek ve “ölmüşolan” olarak -bu kez farklı bir kipte“’olma ya devam” edeceğiz: Bir İkinci Yeni şairinin dediği gibi &#8220;‘Olmak, bizim en kesintisiz fîilimiz”; en “kesintisiz” ve en kapsayıcı. Ölmüş-olmak! Yani Ölmek ama bir şekilde yine de olmak! Bu, hiç yoktan iyidir diyor gönül! Ya büsbütün hiç olsaydık, “hiphiç” olsaydık? Ama şükür ki ölmekle, bir ölü-olmak’la birlikte “hiphiç” olmayacağız ve “Ölü-olarak” da olsa veya “ölü-olmak”la birlikte bir şekilde olmaya devam edeceğiz. Çünkü ölmekle birlikte yine de bir“ şey’ ’olacağız; “olan”, “ ölüolan” bir şey! Hem anılmaya, sözünü etmeye, dilde-var- kılınmaya değer ölüler yok mu? Hafızalara kazınmış, gönüllerde taht kurmuş ya da tarihe mal olmuş ölüler? Cevap: “Var”dır böyle ölüler, hem onlar “ölümsüz”dürler; var-yok arası bir varlıkla vardırlar ve aramızda “yaşamaya devam ederler”. “Hiphiç” ya da “mutlak hiçlik” diye bir şey muhal olmasın sakın?</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Birbiriyle konuşmayan ya da konuşacak bir şeyi olmayan “komşu’lar, aynı konumu paylaşsalar yani konumdaş olsalar dahi, haddizatında komşu değildirler. Komşular, birlikte ya da karşı karşıya konmuş/kondurulmuş olmaları ilksel hakikati muvacehesinde, üzerinde konuşulacak ortak konuları olan ve/veya konuşarak ortak konulara varan şu kimesnelerdir, öyie ki bu konuşmayla gelen ortaklık dönüp her konumsallığı koşullandırır. Türkçedeki “EV alma, komşu al!” deyimi bunu güzel bir şekilde örneklendirir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Komşuluk hukukuna riayette kişi gönülden ve gönüllü olarak ve dahi lisan-ı hâl ile “Ben varım; yanım sıra da sen varsın!” der ve bu surette “Biz ancak birlikte-varız!” noktasına ulaşır. Bu son tümce, sonradan gelse de, ilkinin temelidir aslında. Bu noktaya ulaşmak, ulaşabilmek, en asli ortaklık olarak yaratılmışlık bağını -ilksel olarak birlikte-konulmuşluk’ta tezahür eden bu asli bağı- gönülden tasdik ile mümkün olur. Öznelerarasılığı en temel zeminini işbu yaratılmada ortaklık’tan itibaren düşünebiliriz. Yazılı ya da kayda geçirilmiş olmayıp maruf esaslı olan söz konusu ilksel/fıtri sözleşme, komşuların birbirinin elinden ve dilinden salim olduğu, hakeza toplumsal hayatta birbirine saygı ile silm’in (barış) geçerli olduğu bir durumu varsayar ve böyle olarak da hukuka mesnet teşkil eder.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>ll. Öz-leme, bir ara-yış’tır. Öz, kendini ve aynı zamanda özge’yi arar. Öz, Öz-ge’de kendini arar. Bir açıdan bakıldığında bu arayış, bulma özleminden çok bul-un-ma özlemine yöneliktir. Veyahut bu ara-yış, özgeyi bulduğunda onda özünü (yeni’den) bulma özlemi olmalıdır. Böyle olarak özleme, öz’den yine öz’e ama yeni öz’e bir harekettir, öylesine ki işbu özlemede kendini ikrar ve inkâr bir arada, öz’de dönüşüm de bu arada gerçekleşir. Başka nasıl olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kâh lisan kâh gönül olarak, hem lisan hem gönül olarak. Lisan ve gönül “dil”de bir çift-oluştururlar demiştik. Bu çıft-oluş şöyle izah edilebilir: Lisan ve gönül -bu, “dil”de birleşen iki unsur-semantik bakımdan biri diğerine ait olarak birbirini bütünler ve bu surette dün olduğu gibi bugün de önümüze hem edebiyatta, hem de düşüncede geniş ve zengin bir anlam-alanı açar. Şu halde, lisan-ve-gönül “dil”de bir arada yani bütünleşik bir surette düşünülebilir; keza onları böyle düşünmek düşünceye bir derinlik ve/veya irtifa kazandırabilir.</p>
<p>Bu bütünleşik tasavvura göre, lisan (i. dil &lt; til) Gönl’ün (ii. J:) lisanı olduğu, ona ayna tuttuğu ölçüde hakikatini bulabilir. Başka bir ifadeyle, lisan gönül’den neşet ettiği ölçüde, yani onu içten ve içtenlikle yansıttığı ya da yankıladığı Ölçüde hakikatlidir. Lisan hakikatini gönül’de bulur, “gönül lisanı” asıldır zira. Lisanın kaynağı olarak, giderek lisan olarak gönül! Öte yandan, gönül, kendini ifade ederken veya dışa vururken, temel teşkil ettiği lisan’a bağlı ve muhtaç görünür.3Sözcüğün her iki anlamında dil duyarlığı varsayar. Bir lisan faaliyeti ama bunun öncesinde ve ötesinde bir gönül işi olarak felsefe de aslında öyle.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>31. Oluş, Ne’nin izini taşıyor oluşuyla, haddizatında “iz-oluş”tur. Bu sözcük, Oluş’un Ne-den-sonralığı’nı, Köken’e geç kalmışlığını, dolayısıyla da yaratılmışlığını (halk) anlatıyor; hakeza, Oluş’un “sonradan-olmaldık”ını (hudus), dolayısıyla da “sonluluk”unu (fena) anlatıyor. Sair nesnelerle birlikte, kend’oluş olarak öznelik dahi iz-oluş’tan payına düşeni alır. Yaratılmışlık, “kendi kökenine tanık olmama”dır aynı zamanda. “Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, bizzat kendi yaratılışlarına da tanık etmedim&#8230;” (Kehf: 18/51). Bu “kendi yaratılışına tanık olmama”, “sonradanlık”ın ve “sonluluk”un, dolayısıyla da “yaratılmışlık”ın anlatımıdır tamı tamına. Özne’nin hakiki mânâda “özerkliği” esasen bir vehim olmalıdır; nasıl öyle olmasın ki özne hakikatte ne “başlangıc”ına sahip ve tanıktır, ne de “son”una.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Toplum tek kişiden başlamaz, (en azından) iki kişiyi varsayar. Esasen fert olmak da bir toplumda ve bir toplumdan itibaren olur. Adem uçmakta yalnızdı, orada bir yanı eksikmişçesine yaşıyordu ve henüz fert değildi. Ne zaman ki Havva peyda oldu yani iki kişi oldular, Adem -ötekinin ortaya çıkışıyla-bir-ey yani fert oldu. Şu halde “Önce fertler vardı, toplum onlardan oluştu” demek isabetli olmayacaktır; doğrusu, fertlerin toplum temelinde ve bazen de bu toplumla zıtlaşarak ama her halükarda onu varsayarak doğduğudur. Fertler bir toplumun içinden çıkarlar ve belki dönüp içinden çıktıkları topluma tesir ederler, onu dönüştürürler.</p>
<p>Ferdin ortaya çıkması için her halükarda toplumsal zemin gereklidir.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>17. “Hiçbir şey” derken belli-belirsiz de olsa bir “şey”i işaret ediyoruzdur o “şey” “gerçekten” varmışcasına. Şimdi, kestirmeden gidelim ve demek-istediğimizi deyiverelim: Hiçlik dahi ilksel muamma olarak Ne’ye ait olup Ne’den sonra “Vücuda-gelmiştir”tıpkı eşleniği olup onunla bir çift oluşturan Varlık gibi. Hiçlik dilde “Vücuda-gelmiştir”.</p>
<p>18. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi“ne-den’lilik”ini Ne’den alır, Ne’nin kendisinden. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi- aslen Ne’ye döner. Varlık ve hiçlik, Ne’den sonra oluşlarıyla yani “hâdis”likleriyle bunlar, “birbirinden olup birbirine aittir”ler, nasıl ki “birbirlerini ayırt ediyor” iseler. Varlık ve hiçlik, evet, ayrımları içinde aslen Ne ’ye aittirler, “ilksel ” yani “berisi olmayan” muamma olarak Ne’ye. Hiçlik neden gelir? Cevap: Hiçlik Ne’den gelir tıpkı Varlık gibi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Seni insan bedenindeki duyusal güçler konumuna yerleştirmem nedeniyle kalbinin kırılmaması için dikkatini çektiğim hususu iyi anla! Kalbin kırılır diye endişe etmemin nedeni, sana göre, duyunun değersiz ve aklın şerefli olmasıdır. Ben ise bütün şerefın duyuda bulunup senin onun işini ve değerini bilmediğine dikkatini çektim.</p>
<p>İbn Arabî, Fütühât-ı Mekkiyye</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>12. Dünya-da-olma, daimi, kalıcı, ebedi değil ama bir süreliğine, muvakkaten (belirsiz olmakla birlikte, vakitle kayıtlı olarak) bura’da yani bu-ara-da bulunma’dır: Geçici ikamet ya da tek kelimeyle: konaklama. Konaklama, konukluğu zımnında barındırır. Dünyada seferiyizdir. Dolayısıyla buara-da (beri ile öte arasında) misafirizdir. Ne-yer’den gelip yine Ora’ya gidiyoruzdur. Kend’olmak seferde olmaktır. Kendinden kendine bir yolculuktur bu. Bu yolculuk basitçe bir deneyim (expe’rience) değil, daha ziyade bir mâ-cerâ’dır, kend’oluş macerası.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>23_ Özne, konuşabilen ve dahi kendiyle konuşulabilen varolandır. Bu onun diğer varolanlara nazaran başlıca alamet-i farikasıdır: Hayvan-ı natıka demek ki basitçe harfleri birbirine çatıp anlamlı cümleler tekellüm edebilen canlı değil de, silme ehil, selameti gözeten, kendiyle selamlaşılabil&#8217;ır, sohbete mütemayil, sözü dinlenir şu kimesnedir. Konuşmayı, dolayısıyla sohbeti başlatan selamlaşmadır. Selam, muhatabına bir hayırhalılık dileği ve konuşmaya bir dibace olup güven ortamının önceden bir tesisidir. Konuşmanın Özü olarak sohbet tam da toplumu başlatan, başlatmakla kalmayıp mayalandıran şeydir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>29. Özne (ya da eş deyişle: sözne) her ne şekilde ise bir kez yeryüzüne konulunca, o ana dek “cilasız bir ayna”13 gibi olan bu mahal öznenin ona konuluşuyla birlikte parlaklık ve görünürlük kazanmış ve bir anlam ve anlatıma kavuşmuştur. İmdi yeryüzüne anlamını kazandırıp anlatımını veren ve bu surette onu açığa-çıkaran dil (lisan-ve-gönül) sahibi s-özne’dir. Bu dil sahibi varolan, öznelerarası bir çerçevede ve sözün imkânına dayanarak etrafındaki nesneleri adlandırır ve tanımlar, öyle ki bu ameliye muhiti, giderek de dünyayı söze-konu ederek görünür kılar. Söz dünyayı açığa-çıkanr ya da dünya sözde ve sözden itibaren açığa-çıkar. Dünya, s-özne’nin varlığıyla nihai anlam ve anlatımına kavuşur. Duyarlık, dolayısıyla dil (lisan-ve-gönül) sahibi olarak özne, “varlık aynasının cilası” olur. Böyle olarak 0, baş gözünden önce, gönle düşen sözcüklerle görür ve gördüğünü adlandırıp-tanımlar. Bu, dünyayı ve/veya varlığı “kurma”dır bir bakıma yani ki ona anlamını-vermedir. Hâsılı, dünya (konarga), anlamını öznelerarasılığın dilsel ortamında duyarlık olarak vücut bulan şu özneden itibaren kazanır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>6. Ne, kendini duyururken, bir yandan gizler de. O, kendini giz olarak duyurur. G/iz olarak g/iz kendini öne sürmekle birlikte geri çeken şeydir tam da. Onun “doğa&#8217;sı böyledir. 0, bir muammadır her soruya öncel bir muamma. Ne, &#8216;söze-konu“ olduğunda dahi muamma karakteri&#8217;ni tam olarak yitirmez. Bu yüzden o paradokslarla &#8216;dile-gelme&#8217;yi sever. Ne,anlamdirmaya direnen bir muammadır. yoksa çözülebilir bir bil-mece değil. Ne&#8217;nin &#8220;söze-konu&#8217; oluşu belli-belirsizdir. Anlak onu kendi terimlerine çevirip anlaşılır kılamaz. Ne&#8217;yi en alâ özduyunc&#8217;umuz olan kalb&#8217;imizden duya-bıliriz. Ne’ye dair her mülahaza duyarlıkta iz bırakan her ne ise onun anlakça ve anlağa göre bir tercümesi olmakla maluldür daha en başta. Ne, haddizatında, bilincin terimlerine tercüme edilmez.</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/">Özkan Gözel – Ne – Varlık ve Hiçlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil: Gönül-ve-Lisan ve Özne, Dil, Hakikat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dil-gonul-ve-lisan-ve-ozne-dil-hakikat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dil-gonul-ve-lisan-ve-ozne-dil-hakikat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Dec 2017 20:45:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19437</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 7. Dil: Gönül-ve-Lisan Hakikatin tezahür mahalli dildir (kelam/logos) ve dil özne­nin en âlâ imkânıdır, dahası dil özneliğe ortamdır, işaret etme­den geçemeyeceğiz: Türkçede &#8220;dil&#8221; denince ilkin iki şey anla­şılır. Bir, lisan anlamında dil ki Eski Türkçe &#8220;til&#8217;den gelir; iki, gönül anlamında dil ki Farsça &#8220;dil&#8221; den gelir. Bu kökenleri farklı ama bugünkü Türkçede aynı yazılıp [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dil-gonul-ve-lisan-ve-ozne-dil-hakikat/">Dil: Gönül-ve-Lisan ve Özne, Dil, Hakikat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/dil-gonul-ve-lisan-ve-ozne-dil-hakikat/rekgfd8t/" rel="attachment wp-att-19441"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19441" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t.jpg" alt="" width="354" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t-1024x640.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/rEKgfd8t-1536x960.jpg 1536w" sizes="(max-width: 354px) 100vw, 354px" /></a><br />
<strong>7. Dil: Gönül-ve-Lisan</strong></p>
<p>Hakikatin tezahür mahalli dildir (kelam/logos) ve dil özne­nin en âlâ imkânıdır, dahası dil özneliğe ortamdır, işaret etme­den geçemeyeceğiz: Türkçede &#8220;dil&#8221; denince ilkin iki şey anla­şılır. Bir, lisan anlamında dil ki Eski Türkçe &#8220;til&#8217;den gelir; iki, gönül anlamında dil ki Farsça &#8220;dil&#8221; den gelir. Bu kökenleri farklı ama bugünkü Türkçede aynı yazılıp fonetik olarak da aynı okunan iki kelimeyi iki-anlamlı tek bir kelime, dahası her iki anlamı bir­birini bütünlemen tek bir kelime farz edip birlikli bir biçimde şöy­le yorumsayabiliriz: Lisan (i. dil) gönl&#8217;ün (ii. dil) lisanı olduğu, ona ayna olduğu ölçüde hakikatlidir, hakikidir. Yani lisan gö- nül&#8217;den neşet ettiği ölçüde hakikatlidir, hakikidir.</p>
<p>Sonuçta, farklı kökenlere ve görünüşteki ayrı anlamlara rağ­men sesteş iki kelimenin (i. dil ve ii. dil) Türkçede aynı anlam alanına (Lisanın hakikati olarak «gönül lisanı») dâhil olarak iç içe geçmesi, bu örtüşme, bu tevafuk, adeta bu meze («Dil: gönül-ve-lisan»), el verdiği semantik genişleme ve zenginli­ğin yanı sıra tefekkürde derinlik sağlaması bakımından Türk­çede meknuz hakikatli güzelliğin bir örneğini oluşturmakta­dır. Lisanın kaynağı olarak gönül!Giderek lisan olarak gönül!</p>
<p>Evet, yinelersek, dil bir vasıta değildir yalnızca, ama esasta bir vasattır! İçinde yaşadığımız, ikamet ettiğimiz, olduğumuz, dahası olgu ulaştığımız bir vasat. Dolayısıyla yaşama, kend&#8217;olma maceramızda Hakikati aradığımız, arayıp araştırdığımız ve ola ki bulduğumuz bir vasat. Ama aynı zamanda da hakiki­liğini hakikate vasat olmaklığından alan bir vasıta! Yanlış anlamaların önünü almak üzere hemen ilave edelim: Vakıa, lisan gönlün aynası değildir kâhir ekseriyette. Bununla birlikte, lisan (gönle tercüman olan lisan), lisanımızın yakınsadığı ve bu ölçüde kendi hakikatini gerçekleştirebildiği ideal nokta olarak alınabilir, her ne kadar bu mecazda tüketilemese de. içtenlik ve dolaysızlık idealidir bu. Lisanımız bu ideale yakınsadığı ölçüde «gönlün lisanı» olup hakikatli olacak ve aynı ölçüde Kelam&#8217;ın hakikatinden pay alacaktır.</p>
<p>Böylece hakikatli öznelik, Gönle yakınsayan, giderek onunla örtüşen lisan&#8217;da kendini ve kendi hakikatini bulacak ve/veya kuracaktır. Gönl&#8217;ün dolaysızlığında ve içtenliğinde temellenen, temellenmesi beklenen lisan! Bu Ör­nek bizim neden ratiodan değil de daha ziyade dilden hareket etmeyi, rationun gösterdiğine değil de daha ziyade dilin söy­lediğine kulak vermeyi yeğlemiş olduğumuzu açıklıyor gibi.</p>
<p>Hakikatli öznenin ideali içi (gönül) dışı (lisan) bir öznedir ki hâli konuştu mu gönül lisanıyla konuşmak ve eyledi mi doğ­ruluk ve içtenlik üzere eylemektir. Ehl-i hakikat deriz ona ki özneliğin hakikatini temsil ve temessül eden bir tür kutuptur o. Arayış ehline düşense kutup yıldızına bakarak yol almaktır.</p>
<p><strong>8. Özne, Dil, Hak-ikat</strong></p>
<p>Şimdi bir kavram olarak hakikatin ve onun bazı önemli de­ğişkelerinin öznelik ya da yaşantı nokta-i nazarından dilde nasıl bir anlam ağı arz ettiklerine şöyle bir göz atalım, aynı zamanda da bu semantik bağlantıların metafizik düzeydeki yansımala­rını kısmen de olsa göstermeye çalışalım.</p>
<p>Önce «hak» kelimesinin Râğıb el-İsfehani&#8217;nin Müfredat&#8217;ında, bu meşhur Kur&#8217;an kavramları sözlüğünde geçtiği yerlere bir göz atmakta fayda var. Değil mi ki Kur&#8217;an Arapçayı yeniden kurmuştur, Kur&#8217;an dili olarak Arapça da 13. asır itibarıyla Türkçenin mayalandığı bir nevi matris yani rahim işlevi görmüş­tür, şu halde böyle bir başlangıç kendini haklılaştırmaktadır.</p>
<p>İsfehani en başta hak sözcüğünün temelde «mutabakat ve muvafakat yani uygunluk» anlamına geldiğini söyledikten sonra «Doğru/uygun bir şekilde açılıp kapanması için kapı ayağının yuvasına mutabık/uygun olması» örneğini verir.</p>
<p>El- İsfehanı sonra Kur&#8217;an&#8217;da hak kelimesinin kullanıldığı dört an- lam-alam ayırt eder.</p>
<p><strong>1.</strong> Bir şeyi «nasıl gerekiyorsa öyle / hikmet üzere» yapa­na Hak denir. Bundan dolayı Allah&#8217;a «O, hakkın ta kendisidir / hüvel hakku» (Lokman, 31/30) denmiştir. Bir başka örnek: «İşte O Allah, sizin hak rabbinizdir / Fe-zâlikümullahu rabbi- küm&#8217;ül-hakku» (Yunus, 10/32).</p>
<p><strong>2.</strong> «Hikmetin/uygunluğun» gerektirdiği şekilde yapılmış ola­na hak denir: «Yeniden-diriliş haktır / El-ba&#8217;sü hakkun» cüm­lesinde olduğu gibi. Bir başka örnek: «Allah bunu ancak hak ile/hikmet ile/olması gerektiği gibi yarattı / Halakallahu zâli- ke illa bil-hakkı» (Yunus, 10/5).</p>
<p><strong>3.</strong> Doğru/olması gerektiği gibi olan inanca/itikada hak de­nir. Örneğin « Filancanın yeniden diriliş ile ilgili itikadı hak­tır/doğrudur». Bir başka örnek : «Bunun üzerine Allah, kendi izniyle mü&#8217;minleri üzerinde ayrılığa düştükleri hakka/doğru­ya iletti. / Fe-hedallahüllezine âmenü limaftelefu fîhi minel- hakki bi-iznih» (Bakara, 2/213)</p>
<p><strong>4.</strong> Gerek sözün, gerekse amelin zaman, şartlar ve miktar ba­kımından nasıl gerekiyorsa öyle olmasına/yapılmasına hak de­nir: «Bu sözün haktır /kavluke hakku »ifadesinde olduğu gibi. Keza hak şu ayette bu anlamdadır: «Rabbinin kelimesi böylece hak oldu. / Kezalike hakkat kelimetu rabbike» (Yunus, 10/33).(12)</p>
<p>Yine bu çerçevede, Kur&#8217;an&#8217;da ehkaktü (Enfal, 8/8) ifadesi ge­çer ki &#8220;hak olduğunu ispat ettim / ortaya koydum&#8221;, başka bir ifadeyle &#8220;hakkı hak kıldım / tahkik ettim&#8221; anlamına gelir. Bu da iki şekilde olur:</p>
<p><strong>1.</strong> Delilleri ve işaretleri ortaya koyarak,</p>
<p><strong>2.</strong> Şeriatı bütünüyle tamamlayarak. Türkçede kullanılan ihkak-ı hak deyişi şu anlama gelir: «Bir hakkı usulü dairesinde yerine getirme, bir hakkı mürâfaa ve muhakeme neticesinde ispat ve izhâr etme» (Devellioğlu Sözlüğü).</p>
<p>Yukarıdaki izahattan anlaşılacağı üzere hakkın yerli-yerindelik ile, hikmet ile, boş ve faydasız olmama ile, vücubiyet, doğ­ruluk ve sübut ile doğrudan ilişkisi vardır. Bu maddelerden başka zikredilecek birkaç husus daha var. İlk olarak muhakaka &#8220;karşılıklı hak iddia etmek&#8221; anlamına gelir. Sonra, yapılan işin hak olması, duruma göre vacip/gerekli ve caiz olmasını gerek­tirir. «Müminlere yardım etmek üzerimize haktır» (Rum, 30/47) ayetinde vacip/gerekli anlamı açıktır.</p>
<p>Hak-ikat, uygunluğu, yerindeliği, sübutu ve gerçeği olan şey için kullanılır. Hz. Peygamber Harise&#8217;ye «Her hakkın bir hakikati vardır; senin imanının hakikati nedir? » diye sordu­ğunda, «İmanını neyle ortaya koyuyorsun, imanının delili ne­dir?» demek istemiştir.(13)</p>
<p>Hakikat aynı zamanda amel ve söz için de kullanılır ki bu durumda yapılan işte veya söylenen sözde gösteriş/riya olma­dığı kastedilir. Hakikatli amel, ihlâslı ameldir. İçten öznelik, sahiciliğe, giderek sahihliğe yani hakikatliliğe delalettir.</p>
<p>Dahası, Hak(ikat), bâtılın karşısında, kalıcılığı ifade eder, şu ayette veciz bir biçimde ifade edildiği üzere: «Gökten bir su indirdi de dereler kendi ölçülerinde çağlayıp aktı. Sel üste çı­kan köpüğü yüklendi. Süs ya da eşya yapmak için ateşte yakıp erittikleri madenlerde de bunun gibi bir köpük vardır. Allah hak ile bâtılı böyle bir benzetmeyle anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle meseller verir» (Rad, 13/17).</p>
<p>Hakikatte tek kalıcı/bâki olan Hak&#8217;tır. Tam da öyle olduğu için biz ona Hak diyoruz. Onun dışında her şey yok olmaya mahkumdur: «Onun vechinden başka her şey helak olucudur.» Nitekim, ünlü mısraında Lebid «Allah&#8217;tan başka ne varsa bâtıldır» derken, Allah ı hak olarak, onun dışında her şeyi de ba­tıl yani gelip-geçici, yok olucu, hükümsüz olarak nitelemiştir.</p>
<p>Evet, hakkın zıddı bâtıldır. Be-Ta-Le (boşa gitmek, hüküm­süz olmak, yok olmak) fiilinden gelen bâtıl, el-İsfehani&#8217;ye gö­re(14) «araştırıldığında sübütu olmadığı ortaya çıkan» şeydir. Do­layısıyla bu kelime «boş, hükümsüz, yok olucu» mânâlarına gelir ki bunların tersi «kalıcı, hikmetli/yerli-yerinde ve geçer­li» (hak) olmaktadır.</p>
<p>Bâtıl, yapılsa ve meydanda olsa da hiç bir geçerliliği ve ha­kikati olmayan şeyler için de kullanılır. Söz gelimi şeriatın izin vermediği bir şeyi yapıyor olabilirsiniz, bu gerçektir, vâkidir, ama meşru olmadığından hak değildir. Şu halde Türkçe kul­lanımda muhtemel bir karışıklığa meydan vermememiz ge­rekiyor: Bir şey gerçek diye, vâkıa olarak mevcut diye, sırf bu nedenle hak olmak zorunda olmadığı gibi, hak olanın da her halükarda vakıada bir karşılığı olması gerekmez. Gerçek (reel/ vâki) olan hakka muvafık da olabilir, bütünüyle bâtıl da. Gerçi biz «Bana gerçeği söyle!» örneğinde olduğu gibi bazen gerçeği hak-ikatin yerine kullansak da, netice itibarıyla gerçek ile hak anlamca örtüşmez her zaman, örtüşmek zorunda da değildir. Kur&#8217;ân merkezli bu kısa malumattan sonra Hak/ikat kavramı­nın ve değişkelerinin Türkçede ne anlam ifade ettiklerine ve nasıl bir anlam ağı oluşturduklarına geçebiliriz.</p>
<p>Türkçede hakikat ilkin ve öncelikle Hak (Tanrı) ile bağlantı­lı olarak karşımıza çıkıyor. Türkçe hakikatin hakikat olmaklı­ğım başka yerden değil bir tek Hak&#8217;tan aldığını ikrar ediyor. Hak Teâlâ ve Cenab-ı Hak ifadelerinin Türkiye&#8217;de Tanrı&#8217;ya dair adlandırmalar içerisinde en ziyade başvurulan iki ifade olma­sı ilginçtir ayrıca. Hak, Varlığın şu Yüce Varedeni&#8217;dir. O, âlemi ve insanı hak üzere / bir hikmete binaen / yerli yerince yarat­mıştır. Rahman, Rahim, Hakîm, Alîm-i Mutlak ve Kâdir-i Mut­lak olan Hak, Cenab-ı Hak, insana/bireye/özneye ve topluma/ toplumsallığa hiç bir surette kayıtısız olmayıp, tam manasıy­la müdâhildir. Türk dili bu kayıtsız olmayışın, bu müdâhilliğin sıkı bir şahididir. Neticede Türkçe içinden baktığımızda Hak-ikat&#8217;in gerek kendi düzeyinde gerekse toplum düzeyin- de doğrudan veya dolaylı tesirlerini (Hakk&#8217;ın/Hakikat&#8217;in tesirî varlığını) keşfederiz, hissederiz.</p>
<p>Şimdi bu düzeylerin ilkinden başlayarak hak-ikatin dili­mizdeki, dolayısıyla (ortak) öznesel yaşantımızdaki serenca- mına göz atalım.</p>
<p>İlk olarak, «hak-lılık» (kendi düzeyi). Öznelikle doğrudan bağlantılı bir kavramdır bu. Gündelik hayatta çok kullandı­ğımız bir kavram. Haklı olmak, bir şeyde hakkı, meşru alacağı olan kimsenin durumunu ifade ediyor genel olarak. Hakikate/ hakkaniyete muvafık bir durum söz konusu burada, tersinde de (hak-sızlık) muhalif. Haklılık gibi bir durumda, haklı olan hakkını aramak ve almak ya da almaya çalışmakla haktan, ha­kikatten yanadır, en azından hakka, hakikate karşı değildir. Kısacası haklılıkta bir meşruiyet, bir kabul edilebilirlik, hatta bir masumiyet söz konusudur. Ama daha temel anlamda hak­lı, davranışında ya da düşüncesinde bir mesnede, bir gerekçeye, bir temele sahip kimse demektir. Demek ki hakikat (hakkın ve haklının misdakı hakikat!) bizi yani düşünce ve davranışımızı mesnetlendiren, gerekçelendiren, temellendiren bir şey.</p>
<p>Bunu yapabildiğine göre bizim fevkimizde, bize aşkın, bizden üstün ya da bize göre daha asıl bir şey olmalı. Önünde saygı ve kay­gı duyulabilir/duyulması gereken bir şey demek ki Hak-ikat.Belki de burada en önemli nokta Hak-ikat&#8217;in, istinat noktası­nın, temelin ya da misdakın kendi olması hususu. Haklıyım ben, ama haklılığımı «nere» den alıyorum? Bu «nere», bu elim­le tutamadığım, gözümle göremediğim, zihnen ihata edeme­diğim kısaca beni aşan ve belki de gerçek anlamda var olmayan bu «nere» hakikatin alanına ait olup hak-lılık meselesi üzerin­den hayatımıza kuvvetle tesir eden bir şey.</p>
<p>Hakikat kavramı ve buna bağlı olarak haklılık meselesi ha­yatımızda dallanıp budaklanarak müşahhas tesirler/etkiler ya­ratıyor demek ki. İmdi haklı haklılığını biliyorsa, bu haklılığı Hak-ikat&#8217;ten aldığını da biliyor olmalı. Yoksa neye göre haklı? Sözgelimi kendine göre haklı değil, öznel bir haklılık söz konu­su değil burada. Haklı olduğunu nere den ve n&#8217;asıl biliyor peki? Kendini hakikatten dolayı ve hakikate istinaden haklı biliyor, hakikati misdak/referans alarak haklılığını öne sürüyor; hak­lılığını hakikatte temellendiriyor, mesnetlendiriyor demek ki.</p>
<p>Şaşırtıcıdır ama benzer bir durum haksız için de geçerli sa­yılmalıdır bir bakıma: Haksızsın, demek ki hakikat nezdinde bir mesnedin yok ve fakat haksızsan da şimdi veya sonra haklı (haktan yana) olabilirsin, eğer haksız olduğunu biliyor ve ka­bul ediyorsan. Evet, haksız olduğunu biliyor ve kabul ediyor­san, en azından hakikat diye bir şeyin belli bir anlamda var ol­duğunu, var olması gerektiğini ve onun kalıcılık ve sübut arz edişiyle tam da temeli ve/veya misdakı teşkil ettiğini daha baş­tan tasdik ediyorsun demektir. Şu halde sen de haklı olan gibi hakikatli bir özneliğe sahip olabilirsin, en azından bil-kuvve.</p>
<p>Hakikatsiz olan kimdir peki, yukarıdaki haksız kimse de değilse kim? Hakikatsiz olan o kimsedir ki ne zihninde/kal­binde hangi türden olursa olsun hakikat gibi, haklılık gibi bir mefhum/duygu taşır, ne de daha önemlisi fiiliyatta haklı-hak- sız ayrımına riayet eder. Haksızlık eder ama kendim haksız bilmez o, belki kendini en haklı, hep haklı ilan eder. Reel poli­tik&#8217;in güdümünden hiç çıkmaz o, Durum&#8217;un dışına ya da fev­kine kafa yormaz, kafa yorsa da fiiliyatta aymazca kayıtsızlı­ğım sürdürür. Realite dinine inanmıştır bir kere, hakikatten bahsetse bile bu realitenin erimini geçmeyen bir şey olarak ka­lır hep. Özneliğin hakikatine eremediğinden hakiki bir öznelik değildir onunkisi. Terimlerde çelişki olmasın ama hakikat­siz &#8220;öznelik&#8221;tir onun durumu.</p>
<p>İkinci olarak, «hakkaniyet ve hukuk» (toplum düzeyi). Yuka­rıda hakikat kavramının değişkesi olarak haklılıktan ve onun eksikli kipi haksızlıktan söz ettik. Bu kavramlar söz konusu ol­duğunda bireysel alandaydık ilk planda. Hakikatin başka bir grup değişkesi vesilesiyle öznelerarasılık da diyeceğimiz öz- nesel ortak alana geçebiliriz şimdi.</p>
<p>Özne kavramı bir yana, öznesellik ve/veya öznelik kavram­larının öznelerarasılığı zımnında barındırdığına işaret edelim geçerken. Belirtmeli ki öznelerarasılık ayrıca ve hususen ele alınması gereken çetrefil bir konu. Burada birleşik temel husu­sa, o da, hakikat ve öznesellik ilişkisi açısından işaret etmekle yetinmek durumundayız.</p>
<p>Geldiğimiz bu noktada karşımıza çıkan temel kavramlar hakkaniyet ve hukuk. Hakkaniyet, öncelikle haktanırlık ve hak­perestlik kavramlarıyla, hukuk ise öncelikle adalet, yasa ve dü­zen kavramlarıyla alakalı görünüyor. Kuşkusuz bunlar arasın­da özsel bağlantılar da var. Hakkaniyet insaflılıktır bir bakıma; bir ilke, bir tavır ya da ilkesel bir tavırdır. Kendi çıkarını baş­kasının çıkarıyla eşit düzeyde değerlendirmek (adalet), hatta bazen başkasının çıkarını kendininkinden üstün bilmektir (fa­zilet). Her halükarda hakkı (yerli yerinde ve hikmet üzeredir o) üstün tutma dirayeti ve titizliğidir hakkaniyet. Bir haktanırlık ve hakperestlik olarak hakkaniyet her halükarda tatbikî bir yö­nü de olan hukuka ruh ve mânâ veren şeydir. Hakkaniyetli bir bireyden söz edilebildiği gibi, hakkaniyetli bir toplumdan da genel manada söz edilebilir. Hukuk ise haklara ve ödevlere da­ir bir teori ve bir uygulamadır. Hukuk meşruiyetini hakkani­yetli/adil olmasından alır.</p>
<p>Hakkaniyetsiz/adaletsiz bir hukuk boş bir söylem ve esasta da meşruiyetten uzak ve ruhsuz bir uygulama olacaktır. Hukukun anlamı ve amacı basitçe haklı­ya hakkını vermek ve haksızı da cezalandırmak olarak tespit edilebilir (yerli-yerindelik), giderek hukukun sebeb-i vücûdu adaletin vaz&#8217;ı ve tesisi olarak ortaya konabilir. Hukuk (le droit) ve adalet (justice) kendilerine hakkaniyeti/insafı (equite) esas ve hakikati (dolayısıyla hikmeti / yerli-yerinde hükmü) mıs­dak olarak almak durumundadırlar, aksi takdirde ilki acıma­sız ve anlamsız bir mekanizmaya dönüşür, İkincisi de tefessüh edip tersine inkılâp eder.</p>
<p>Üçüncü olarak, «Hak» (Tanrı&#8217;yla ilişki düzeyi). Hakk&#8217;ın ken­disini/mâhiyetini araştırmıyoruz burada, ama onunla ilişkinin tarzını ve bu ilişkinin öznesel yaşantıdaki karşılıklarını araştırı-yoruz. Hak olan Tanrı ile ilişkinin temel tarzını «arayış» olarak koyuyoruz. Arada-olmaya-bırakılmış öznenin Hakk&#8217;ı ara-yı- şını, bu arayışın öznenin yaşantısındaki karşılıklarını araştı­rıyoruz, daha doğrusu araştırma konusu olarak öneriyoruz.</p>
<p>Hakk&#8217;a doğru, Hak uğruna hakiki-hakikatli bir arayışın te­mel niteliklerini de burada içtenlik, doğruluk ve sebat olarak belirliyoruz. Arayan, arayışında kendini aralayan ve o aradan olgunluğa eren, ermeyi uman hak-perest öznenin olmazsa olmaz vasıflarıdır bunlar. Özne, hakiki-hakikatli özne, Hak-ikat ara­yışı yoluyla/yolunda kend&#8217;olur kend&#8217;olursa.</p>
<p>Toparlarsak, Kendi, Hak-ikate doğru olduğu, hakikatli olduğu ölçüde hakiki bir kendiliğe sahiptir. Toplum&#8217;unsa hakikati hu­kuk ve hakkaniyettir, daha doğrusu hakkaniyet temelli hukuk­tur, dolayısıyla da adalettir (yerli-yerinde hüküm); ve nihayet, gerek Kendi olarak öznenin gerekse ortak öznesel alan olarak Toplum&#8217;un Hakîm ismi üzerinden nihai temellendiricisi ve esinleyicisi olan Tanrı, O, «hakkın ta kendisidir / mutlak hakikattir / &#8230;huve-l&#8217;hakku&#8230; [Lokman, 31/30]»). Hak, hak-ikat, hak-lılık, hakiki-lik, hakikatli-lik, hakk-aniyet, hukuk, hak-perestlik&#8230;</p>
<p>İmdi, Hakikat kavramıyla değişkeleri arasında semantik ve metafizik anlamda nasıl ve ne türden bir ilişkisellik bulundu­ğunu ana çizgileriyle göstermeyi arzu ediyoruz. Başka bir ifa­deyle, Kendi (haklılık-hakikilik-hakikatlilik), Toplum (hakka- niyet-hukuk) ve nihayet Tanrı (Hak) olarak ayrımsanabilecek bu üç aslî temanın/düzeyin hakikat itibarıyla ve birbirleriyle iliş­kileri içerisinde ne mânâ ifade ettiklerini ortaya koymak, keza bu maksatla bunlar arasındaki içsel-zorunlu bağlantıları etimolojik-semantik ve metafizik düzeyde birlikli ve bütünlüklü bir şekilde yorumlamak ve göstermek istiyoruz. Evet, burada ana çizgileriyle yalnızca bir ön taslak oluşturmaya çalışıyoruz ve böylece bu işin tamamını değilse de imkânını göstermeyi umuyoruz. Ama, burada durmayalım. Bu şekilde, geçici de ol­sa bir zemin sağladıktan sonra, Hakikat&#8217;in bizde çağrıştırdık- larına (dilde tezahürlerine) bir kaç hususu daha ilave edelim.Böylece öntaslağımızı, bir iki fırça darbesiyle, hızlıca tamam­lamaya çalışalım.</p>
<p><strong>1.</strong> «Hakikat», gerçeklikten/vakıadan (realite) farklı olanı ve çoğu durumda da ona nazaran «ideal olan»ı ifade eder. Hakikat bu­rada «gerçek-olmayan»dan veya «imkânsız»dan ziyade, «Olası 0lan»a yani -bu iki anlama da çekilebilecek kelimeden anlaşı­labileceği üzere- «olması hem arzulanır olana (desirable), hem de muhtemel olana (;probable), daha doğrusu olması arzulanır olduğu için muhtemel olana» işaret eder ki bu durumda «ha­kikat diye bir şey kesinkes yoktur» demenin bir anlamı yoktur; zira (yukarıda tasvirî varlık bahsinde ele alındığı üzere) hakikat haricen var olmasa dahi en azından tesirî anlamda yani etkileri itibarıyla gerçektir: Hakikat, etkilerinde tahakkuk eden bir şeydir.</p>
<p>Doğrusu şu ki hakikatin gerçekliğinkine benzemeyen bîr tarz­da, kendine mahsus bir «olma tarzı» vardır. Olası Olan («ar­zulanır olan» ve/veya «muhtemel olan») olarak Hakikat, biz­zat olmasa bile, bu «olmayan-varlığı» ile Olmakta Olan&#8217;a bir şekilde tesir edip onu dönüşüme uğratır, uğratabilir. Nitekim biz gerçekliği hakikate göre ölçebilir ve onu hakikate istinaden sorgulayabiliriz ki bunlar gerçekliğin veya mevcut durumun dönüşümünün koşuludurlar. «Gerçek bu, ama hakikat başka!» derken gerçeklik ile hakikat arasındaki farka ve muhtemelen de İkincinin birinciye üstünlüğüne işaret etmiş oluruz, daha­sı gerçekliği hakikatten hareketle muaheze etmiş de olabiliriz bu sözle. Öte yandan, «Nerede bu hakikat!» derken hakikatin «olası» yani «olması arzulanan» giderek de «olması gereken» varlığına gönderme yapmış oluruz. Hak-ikat her şeyden önce bir «gerekliliktir». Ontolojik anlamda mı? Burada söz konusu olan, ahlaki-metafizik bir «gereklilik»tir en azından.</p>
<p><strong>2.</strong> «Hak/haketme» kavramı/değişkesi akla geliyor ki bu kav­ram/bu değişke öznenin liyakatine ve/veya cezai ehliyetine, dolayısıyla da kâh işlenen bir iyiliğin ödülüne, kâh da işlenen bir kötülüğün cezasına tekabül etmesiyle («Hak/adalet yerini buldu!» deriz sözgelimi) hukuki-ahlaki bir kavram olarak bir yandan öznelik düzlemine, diğer yandan toplumsallık (öznelerarasılık) düzlemine aittir.</p>
<p><strong>3.</strong> «Hakikat» kavramı «Özneliğin hakikati ne-dir?» ifadesinde olduğu gibi, bir şeyin «öz»üne, «künh»üne ya da «mâhiyet»ine göndermede bulunur ki bu da hakiki-hakikatli özneliğin önem­li bir niteliği olan nazari dikkat ile bağlantılıdır. Mâhiyet me­selesinden yukarıda söz açmıştık.</p>
<p><strong>4.</strong> «Hakikat» sadece mantıkî değil, aynı zamanda ahlakî an­lamda «doğruluğa» göndermede bulunur ki klasik felsefenin bu kavramı daha ziyade mantıkî doğruluğa daraltarak öner- mesel bir şekilde anlamasına mukabil, Heidegger a-letheia&#8217;ya dair ontolojik temelli yorumu sayesinde bu dar ve darlık ve­ren anlayışı sarsmış ve bir ölçüde de aşmıştır.(15)</p>
<p>Sonuçta, artık teslim edilecektir ki ne L. Veritas, Fr. Verite, İng. Truth, Alm.Wahrheit kelimeleri, hatta ne de Gr. Aletheia ke­limesi Hakikati layık-ı veçhile karşılayamaz, zira bunlar bizim hakikatimiz ile tam manasıyla örtüşmez: Ne aynı anlam yükü söz konusudur, ne aynı çağrışım ağı, ne de -daha önemlisi- hakikati aynı tarzda yaşantılama.<br />
Özetle, Hak-ikat&#8217;in bir yandan ve nihaî kertede Hak ile (on­tolojik veya trans-ontolojik ilke), diğer yandan Hakk-an-iyet ve Hukuk ile (Toplumsal&#8217;ın ilkesi) etimolojik bağlantısı vardır; ama daha da önemlisi bu iki kavram arasında, etimolojinin ve epis­temolojinin ötesinde, dolaysız ve aslî semantik-metafizik bağ­lantılar vardır: Yalnızca bir iki örnekle yetinirsek, mazlumdan/ mağdurdan/masumdan yana olmak ve onlar uğrunda çaba göstermek zorunlu olarak ve sırf bu nedenle Hak&#8217;tan/Haki­kat&#8217;ten yana olmak anlamına geldiği gibi; &#8220;bir boynu kurtar­mak&#8221;, yoksula, yetime, yolda kalmışa&#8230; infak etmek, muhtaç biri söz konusu olduğunda karz-ı hasende bulunmak vs. de Hak ve Hakikat uğruna olmak anlamına gelmektedir. (Mâide, 5/89 vd.; Zâriyat, 51/19, Bakara 2/215 vd.; Bakara, 2/245 vd.);</p>
<p>Kendiliğe, Özneliğe gelince, tam da yukarıda geçen cümleler­den anlaşılacağı gibi, onun hakikatini hakkıyla tahakkuk et­tirmesi Hak-ikat uğrunda ve/veya Hakk-aniyet çerçevesinde mümkün olabilmektedir ancak. Keza, Hak-ikat (dolayısıyla da hakk-aniyet) hakikatli özneliğin ilkesi ya da özneliğin hakiki misdakı olmaktadır.</p>
<p>Öznelik dediğimiz şey, bir kerede ve en başta verilmiş tözsü bir zatiyet (entite) değildir: Hak&#8217;tan gelir gelmesine ve fa­kat tutulan hakikatli yolda gösterilen içtenlik, doğruluk ve se­batla, keza bu uğurda yapılan iyiliklerle bir anlamda hakedilen bir şeydir, son tahlilde liyakat meselesidir. Bu söylenenler, öz­neliğin temel metafizik-ahlakî anlamım açık kılmaya yöneliktir.</p>
<p>Bu izahattan da anlaşılacağı üzere hakikat, gerçeklikle örtüşmese de ondan bağımsız değildir hiçbir biçimde. Salt so­yut, tümüyle teorik ve hayattan uzak, uçuk bir kavram ya da hâdise değildir hakikat. Nitekim, hakikat kaygısı (ve/veya say­gısı) dediğimiz şey de esasen özneliğe ilişkin -yukarıda işaret ettiğimiz- metafizik-ahlakî temelde başlar ve gelişir. Hakikat derdiyle meşbu olma, salt zihinsel bir faaliyet olmanın çok öte­sine geçerek benliğimizin derinliklerine iner ve oradan haya­tımızın bütününe yayılır, ama aynı zamanda bizi mevcut du­rum&#8217;dan memnuniyetsizliğe sevk edip olası olan&#8217;a uyandırır: Olası olan&#8217;a yani olabilir olan&#8217;a hem de olması umulan&#8217;a, giderek de olması gereken&#8217;e&#8230;..</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Öznenin Hakikat Kaygısı,syf:95-106</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>12-Rağıb el İsfehani,Müfredat.Kur&#8217;an Kavramları, Sözlüğü, (çev. Y. Türker, İstanbul. Pınar, 2007), «Hak» Maddesi.</p>
<p>13 İbn Mübarek ez-Zühd&#8217;de mürsel olarak, El-Bezzâr ve Taberânî ise mu&#8217;dal (se­nedinde en az iki ravi atlanmış) bir hadis olarak aktarmıştır.</p>
<p>14 Rağıb el-İsfehani, Müfredât. Kur&#8217;an Kavramları Sözlüğü, «Bâtıl» maddesi.</p>
<p>15-Heidegger,M.,The Essence of Truth.On Plato&#8217;s Cave Allegory and Theatetus,(trans. T. Sadler, London/New York: Continuum, 2002).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dil-gonul-ve-lisan-ve-ozne-dil-hakikat/">Dil: Gönül-ve-Lisan ve Özne, Dil, Hakikat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dil-gonul-ve-lisan-ve-ozne-dil-hakikat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnkılaplar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/inkilaplar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/inkilaplar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2016 19:00:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İnkılaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Edebiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5612</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bütün inkılâplar, şekil ve kıyafet değiştirmeden ibaret kalıyor; ruh daima aynı oluyor. Aynı mefhumlar, divan edebiyatından intikal ediyor, buna ilâve edilen yeni konular yine eski ruhla işleniyor. Nedim-Mehmet Rauf edebiyatı yeni nesilde, divân edebiyatının medhiye ve mersiyeleriyle birlikte devam ediyor. Edebiyatta milliyet cereyanından bahsedenler, millî edebiyatı sade şekil, isim ve kalıpların başkalığında arıyorlar. Hayat sahasında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkilaplar/">İnkılaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Nurettin-Topcu-Yarinki-Turkiye.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-8271 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/Nurettin-Topcu-Yarinki-Turkiye.jpg" alt="Nurettin Topcu- Yarinki Turkiye" width="301" height="441" /></a></p>
<p>Bütün inkılâplar, şekil ve kıyafet değiştirmeden ibaret kalıyor; ruh daima aynı oluyor. Aynı mefhumlar, divan edebiyatından intikal ediyor, buna ilâve edilen yeni konular yine eski ruhla işleniyor. Nedim-Mehmet Rauf edebiyatı yeni nesilde, divân edebiyatının medhiye ve mersiyeleriyle birlikte devam ediyor. Edebiyatta milliyet cereyanından bahsedenler, millî edebiyatı sade şekil, isim ve kalıpların başkalığında arıyorlar. Hayat sahasında yapılan inkılâplar da kıyafet değiştirmekten ibaret oldu.</p>
<p>Yarım asırdan fazla zamandır evlerimiz değişti, elbisemiz değişti; lisanımız ve selâmımız bile bambaşka şekiller aldı. Dışımızdaki âleme bakıyoruz, hemen herşey değişmiş, fakat insan değişmemiş. Kendini görebilen insanın içine çevirdiği dikkatine cevap olarak, benliğinin derinliklerinden samimi bir ses haykırıyor: Ben ne elbiseyim, ne eşyayım, ne de dışından değiştirilebilir bir varlık. Hakikî inkılâp, bu isme değer hareket, insan ruhlarım değiştiren, insanda yeni bir irade yaratan harekettir. Asırlardan beri hayat sahnemizin şekil ve maddeye ait zaruretlerle birlikte ve dışardan gelen tesirlerle değişmiş olması, İçtimaî inkılâp sayılmamalıdır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu-Yarınki Türkiye</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkilaplar/">İnkılaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/inkilaplar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
