<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>LGBT | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/lgbt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:09:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>LGBT | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeni Kimlik ve Cinsiyet Politikaları Karşısında İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-kimlik-ve-cinsiyet-politikalari-karsisinda-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-kimlik-ve-cinsiyet-politikalari-karsisinda-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jun 2025 11:26:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ünal Karabıyık]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27774</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üner KARABIYIK* *İstanbul Aile Vakfı Bşk. Allah&#8217;ın selamı rahmeti bereketi üzerinize olsun. Ben bi­raz geniş bir konuyu mümkün olduğunca özet bir şekilde arz etmeye çalışacağım. Biz Büyük Aile Platformu ve İstanbul Aile Vakfı olarak Anadolu&#8217;nun bugüne kadar yaklaşık 20 şehrini gez­dik. Bu muhtevadaki sunumlarımız yaklaşık 4-6 saat sürüyor. Ama size inşallah yarım saatte dört başlık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-kimlik-ve-cinsiyet-politikalari-karsisinda-insan/">Yeni Kimlik ve Cinsiyet Politikaları Karşısında İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üner KARABIYIK*</p>
<p>*İstanbul Aile Vakfı Bşk.</p>
<p>Allah&#8217;ın selamı rahmeti bereketi üzerinize olsun. Ben bi­raz geniş bir konuyu mümkün olduğunca özet bir şekilde arz etmeye çalışacağım. Biz Büyük Aile Platformu ve İstanbul Aile Vakfı olarak Anadolu&#8217;nun bugüne kadar yaklaşık 20 şehrini gez­dik. Bu muhtevadaki sunumlarımız yaklaşık 4-6 saat sürüyor. Ama size inşallah yarım saatte dört başlık altında konuyu özet­lemeye gayret edeceğim.</p>
<ol>
<li>İnsanlığın Varoluşuna Yönelen Tehdit</li>
<li>İnsan Bozumu</li>
<li>Sistem Bozumu</li>
<li>Sosyokültürel Terör</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın Varoluşuna Yönelen Tehdit</strong></p>
<p>Öncelikle bir demografik trendler bize ne söylüyor? Ona bakalım istiyorum. Malumunuz Türkiye İstatistik Kurumu geç­tiğimiz haftalarda aile nüfus istatistiklerini açıkladı ve bu istatis­tiklerde karşımızda şöyle bir tablo var. Hane halkı büyüklüğü­müz düşüyor. Ne demek bu? Artık hanelerde ortalama üç kişi yaşıyor. Anne, baba ve bir çocuk. Tek çocuklu ailelerden bah­sediyoruz. Bunun anlamı da şu, bir nesil sonra kaybedeceğimiz bazı kelimelerimiz var. Nedir bunlar? Amca, hala, dayı, teyze. Bir toplumsal bağ yok oluyor. Dolayısıyla bu üzerinde düşünül­mesi ve çalışılması gereken bir husus olarak karşımızda. Tek ki­şilik hane halkı oranımız yükseliyor, her 4-5 haneden birisi tek yalnız yaşayan insanlarımızdan oluşuyor.</p>
<p>Bugün Japonya&#8217;da, İngiltere&#8217;de Yalnızlık Bakanlıkları var, zira yalnız yaşayan insanların maruz kaldıkları psikolojik, biyo­lojik problemlerle baş edebilmeleri için devletin yeni bir teşkilat­lanmaya ihtiyaç duyduğu ortada ve bunlar devlet bütçelerinde çok ciddi maliyetler oluşturuyor.</p>
<p>Evlenme hızımız düşüyor, boşanma hızımız artıyor, ilk evlenme yaşımız hem kadınlarda hem erkeklerde yükseli­yor. Tüm bunların neticesi olarak ortanca yaşımız yükseliyor. Ortanca yaşımız aslında bizim nüfusumuzun en gencinden en yaşlısını sıraya dizdiğimizi varsayarsak tam ortadaki kişinin yaşı. Ortanca yaş hali hazırda 34 fakat 2100&#8217;e geldiğimizde 52.2 olması öngörülmekte. Demek ki bizim genç bir nüfusumuz var cümlesi artık geçerli değil, yaşlanmaktayız. Bunun neticesi ne olacak? Çocuk parkları ve okullar yıkıp yerine huzur evleri yap­mak zorunda kalacağız. Dolayısıyla bugünden tedbir almazsak çok ciddi bir demografik problem önümüzde zira projeksiyonlara göre kötümser senaryoda 2100lere geldiğimizde 54 milyona inen bir Türkiye nüfusundan bahsediyoruz.</p>
<p>Bugün 85 milyonu aşmış olan nüfusumuz gelecekte ge­riye gidecek. Bunun da örneklerini Japonya ve Almanya olarak verebiliriz. Japonya&#8217;da geçen yıl nüfus 800 bin azaldı. Ekonomik faaliyetlerini aym seviyede tutabilmek için Japonya milyon sevi­yesinde göçmene ihtiyaç duyuyor. Almanya&#8217;da sahibinin varisi olmayan şirketler yani kurucusu ömrünü vermiş, şirket kurmuş, varisi yok. Şirketin devamı tehlike altında. Devlet iktisap ediyor şirketi. Sonra bizim geçtiğimiz aylarda hem ihracatçı birlikleri­mize hem de ticaret odalarımıza yazılar geldi. Almanya&#8217;da kaçı­nılmaz fırsatlar satılık şirketler diye.</p>
<p>Türkiye&#8217;ye baktık, bir de dünyaya bakalım. Demografi problemiyle bizden önce karşılaşan ülkeler Güney Kore örneğin, son yıllarda 70 milyar dolar hatta son 15 yılı topladığımızda 200 milyar dolar seviyesinde bütçe ayırmasma rağmen doğum oran­larını artırmayı başaramadı. Şu an kadın başına doğum oranı 0.8 -0.6. Bizim hali hazırda kadm başma doğum oranımız 1.53. Bu 2.1&#8217;in altına düştüğü takdirde nüfusunuz beyaz ölüm denen yok olmaya doğru gidiyor. Yani anne baba ve sırasız ölümleri hesap ettiğimizde kaza ve hastalıklar gibi bu oranın 2.1 olması gereki­yor. Şimdi dünyada baktığımızda 1963&#8217;te kadm başma doğum oranı 5.3. Fakat 2021&#8217;e geldiğimizde bu dünya genelinde 2.3&#8217;e düşmüş.</p>
<p>Başka bir tablomuz daha var. Bakın, Birleşmiş Milletler&#8217;in İnsani Gelişmişlik Endeksine göre ilk 50 ülkenin kadm başma doğum oranları ikinin altında. Bu şu demek, mevcut gelişmişlik paradigmamıza göre biz geliştikçe yok oluyoruz. Dolayısıyla bu paradigmayı masaya yatırmak zorundayız. Böyle bir gelişmişliği arzu ediyor muyuz? Burada istisna ülkelerin başında da İsrail geliyor. Kadın başına doğum oranı İsrail&#8217;de 2.9ların üstünde. Bunu zihnimizde bir kenara yazalım.</p>
<p>Şimdi tüm bunları niye anlattım? Demografik gücün Önemini size arz etmek için. Çünkü milli güvenlik doktrininde milli güç unsurları vardır malumunuz. Bu milli güç unsurlarının içerisinde de en başta gelenlerinden birinci sıraya yazacağımız demografik güçtür. Çünkü diğer bütün güç unsurlarınız demog­rafik gücünüzle anlam kazanır. Demografik gücünüzle Japonya ve Almanya örneğinde biraz önce bahsettiğim gibi zayıflama­ya giderseniz göçmene ihtiyacınız doğar. Mesela Almanya işte Rusya-Ukrayna savaşı sonrası o artan jeopolitik risklerden do­layı savunma kapasitesini artırmak istediğinde askere alacak in­san bulamadı. Göçmenleri askere almayı tartışıyor şu anda. Ve burada demografik güç önemli.</p>
<p>Biz bu önemi vurgularken 80&#8217;li yıllarda şöyle bir şeyle kar­şılaştık. &#8220;Nüfus artışını kontrol etmemiz lazım. Nüfus planlaması yapmamız lazım&#8221; dendi. Ülkemizde bu yaygın olarak yürütüldü ve karşımıza çıkan tablo şu anda bu. Bu faaliyetler bizim demog­rafik gücümüzü aşağıya çekiyor. Bunun arkasındaki temel ar­güman neydi? Nüfusu eğer biz kontrol etmezsek ortaya çıkan refah bize yetmeyecek. Daha müreffeh olmak istiyorsak nüfusu kontrol etmemiz lazım. Kaynakların yeterli olmadığı düşüncesi/ ekonomi biliminin tanımmdan gelen bir düşünce bu. Ekonomi biliminin tanımmdan gelen &#8220;insanların sınırsız ihtiyaçları için elimizdeki sınırlı kaynaklar yetmez&#8221; hükmü. Burada bozuma bir örnekte kavram bozumu. Sınırsız olan şey ihtiyaç değil, arzu­lar. Ama biz onu değiştirdiğimizde karşımıza bu tablo çıkıyor. Şimdi buradaki örneğimiz şunun için önemli. Dünya bize yet­meyecek diyerek sürdürülebilirlik adı altında pek çok politika setini uluslararası ölçekten ulusal ölçeğe ülkelerin mevzuatına dayatan mekanizmanın temel argümanı dünya bize yetmeyecek.</p>
<p>Bangladeş nüfusu 165 milyon. Rusya, Kazakistan, Moğolistan toplam nüfusu 164 milyon. Ve bu üç ülkenin yüz öl­çümü Bangladeş&#8217;in 144 katı. Dolayısıyla dünya mevcut halinde aslmda hepimize yetecek kaynaklara sahip. Bizim ihtiyaçlarımız sınırsız değil, arzularımız sınırsız. Zira günde içebileceğimiz su­yun litresi belli, yiyebileceğimiz gıdanın miktan belli. Efendim, şimdi burada göç meselesi dedik ya, demografik gücü bizim za­yıflamasını tolere etmek için göçe ihtiyacımız var. Fakat bu göç meselesinde şöyle bir durum söz konusu bir de göçmen karşıt­lığı var tüm dünyada yükselen ve ilginç bir şekilde mesela ülke­mizde LGBT destekçileriyle göçmen karşıtları aynı siyasi mer­kezlerde temerküz ediyorlar. Bu iki unsur da bizim demografik gücümüzü aşağıya çekiyor ve bunlar aynı siyasi merkezlerde temerküz ediyorlar. Yeni Zelanda&#8217;daki cami katliamını yapan caninin manifestosu &#8220;doğum oranlan, doğum oranlan, doğum oranları&#8221; diyerek başlıyor. Şimdi benzer manifestoları biz bugün ülkemizde görmeye başladık. En son Eskişehir&#8217;de bir gencin sal­dırısında ayn₺ doktrinin ürünü manifestolar karşımıza çıkmaya başladı. Demografiyle ilgili kısmı bu şekilde arz etmiş olayım.</p>
<p><strong>İnsan Bozumu</strong></p>
<p>Şimdi işin insan bozumu bölümüne geçiyorum. Mevcut gelişmişlik paradigmamız bizim kadın başına doğum oranları­mızı aşağıya çekiyor. Bu tespiti yaptık. Güney Kore, Avrupa gibi ülkelerin bu kadın başma doğum oranlarını mevcut paradigma içerisinde arttırmaya dönük harcadıkları bütçede arzu ettikle­ri sonucu doğurmuyor. Bu da karşımızda bilimsel olarak, bir veri olarak duruyor. Dolayısıyla bizim bu problemin çözümüne daha farklı yaklaşımlarla bir arayış içerisinde yoğunlaşmamız gerekiyor.</p>
<p>İnsan bozumu bahsi bunun üstüne geliyor. Yani mevcut gelişmişlik paradigması demografiyi aşağı çekiyor, bir de bunun üstüne insan bozumu geliyor, insan bozumu bahsinde Öncelikle yediğimiz içtiğimiz şeyler, kimyasallar bunlar bizim doğurgan­lık oranlarımızı aşağıya çekiyor. Yani doğal sürece bir de doğal olmayan bir müdahale söz konusu. Shanna Swan admda bir epi- demiyologun &#8220;Count Down&#8221; admda bir kitabı var. Bu kitapta diyor ki 2045&#8217;te doğurganlık sıfır olacak. Hem kadınlarda hem erkeklerde. Yani daha LGBT bahsine gelmedik. Ve bunun nedeni kimyasallar ve biraz önce bahsettiğim sürdürülebilirlik dediği­miz hususta, gezegenin sürdürülebilirliğini konuşanlar, insanlı­ğın sürdürülebilirliğini konuşmuyorlar nedense.</p>
<p>Şimdi bu bahsi biraz daha derinleştiriyoruz. Bir de cinsi­yet bükücü kimyasallarımız var. Ne demek istiyorum? Cinsiyet bükücü kimyasallar, yine yediğimiz içtiğimiz şeylerde bizim hormonal seviyemizi altüst ederek erkeklerde östrojen seviyesi­ni artıran, kadınlarda testosteron seviyesini artıran kimyasallar. Bunun üstüne bir de işin propagandasını eklediğimizde karşı­mıza nasıl bir şey çıkıyor onu da birazdan arz etmeye çalışaca­ğım. Bunun neticesi, erkeklerde büyüyen göğüsler, jinokomasti ameliyatlarında artışlar var ve uzmanlar bunu da hormonal ge­rekçelere bağlıyorlar. Lâkin işin cinsiyet bükücü, kimyasal tarafı konuşulmuyor.</p>
<p>Şimdi tüm bunların üstüne Bir de LGBT propaganda ve dayatmasına maruz kalıyoruz ve bu dayatma sanat, spor, medya, bilim, hukuk, iş dünyası ve siyaseti baskı altına almış durumda. Buna karşı cümle kurduğunuzda aynı nefret söylemi, suçunu iş­lediğiniz şeklinde bir ithamla karşılaşıyorsunuz. Bu nefret söylemini bir de İsrail ve Siyonizm&#8217;de karşımızda buluyoruz. Bakınız, Sayın Bakanımız açılış konuşmasmda Paris 2024&#8217;e vurgu yaptı. Paris&#8217;te ortaya çıkan fotoğraftan bahsetti. Bu fotoğraf hakikaten ulus devletler açısından, sistem açısından bir bozumun işaret fişeğidir. Sistem bozumunun işaret fişeği nasıl daha önce 1789 Fransız ihtilalinde hanedanlara karşı nasıl atıldıysa şu anda da ulus devletlerin tasfiyesine dönük işaret fişeği atılmıştır.</p>
<p>Biz LGBT propagandasının gençlere ne kadar nüfuz etti­ğini ölçmek üzere Türkiye&#8217;de cinsiyet algısı araştırmasını yaptık. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi ile Aile Vakfı olarak bu­radaki bulgularımızdan en önemlisini arz edeceğim size. Bakın &#8220;eşcinsellik doğal bir durumdur ve insan doğasında vardır&#8221; ifa­desi LGBT propagandasının temel argümanlarından birisidir. 18-24 yaş grubunda buna evet diyen gençlerimizin oranı %46,7. 25-34 yaş grubunda bu yüzde 25&#8217;e düşüyor. 35-44 yaş grubun­da yüzde 17&#8217;ye düşüyor. Şimdi biz bu konuyu konuşmasak bile gençlerimize bu propaganda bir yerden nüfuz ediyor. Bunu tes­pit etmek zorundayız. Amerika&#8217;da cinsiyet değiştirmeye yönelen gençlerin ebeveynlerine sorulmuyor. Hatırlarsınız geçtiğimiz haftalarda Elon Musk bir açıklama yaptı. &#8220;Kaliforniya&#8217;daki fabri­kamı Teksas&#8217;a taşıyacağım&#8221; dedi. Sebebi çocukların ebeveynleri­ne sorulmadan cinsiyet değiştirme sürecinin başlatılma ihtimali.</p>
<p>Biz bu konuda bugün gerekli adımlan atmazsak karşımı­za çıkacak tabloyu görmek için bir Amerika&#8217;ya göz atalım. Bakın Amerika&#8217;da 2007 yılındaki çocuklara dönüp cinsiyet değişikliği uygulayan kliniklerin sayısı 2022&#8217;ye geldiğimizde %15,000 art­mış. 97-2004 doğumluların kendilerini LGBT olarak tanımlayan­ların oranlan 2020 yılında %15 seviyesindeyken 2023&#8217;e geldi- ğinde %22,3&#8217;e gelmiş. Neredeyse her dört gençten biri Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde kendini LGBT olarak tanımlıyor.</p>
<p>Buraya kadar demografik gelişmişlik paradigmasından dolayı demografik çöküşü konuştuk. Üstüne cinsiyet bükücü kimyasallan konuştuk. Doğurganlık oranlarının düştüğünü ko­nuştuk. Bir de bu var. 2040 yılına geldiğinde Amerika&#8217;da nüfu­sun üçte ikisinin LGBT olacağını hesaplıyorlar bu trendlerden dolayı. İşin ahlaki, manevi boyutuna girmedik. Sadece veriler­den hareket ediyoruz.</p>
<p><strong>Sistem Bozumu</strong></p>
<p>Şimdi bir de karşımızda sistem bozumu var. Sistem bo­zumunu en mücessem hale getiren şey gözümüzün önünde. Biz bunları anlatırken herkes diyordu ki ya biraz abartmıyor musu­nuz? Paris 2024&#8217;te karşımıza çıkan tabloya baktığımızda sistem bozumunun ne raddeye geldiğini görüyoruz. Paris Olimpiyat oyunlarında Gümüş madalya kazanan kadın futbolcu takım arkadaşıyla nişanlandı. Bu da olimpiyatlardan sonra başlayan furya. Yani olimpiyatlarda bir arz-ı endam ettiler. Sistemi zor­ladılar. Marjinalliği norm haline getirmek üzere bir dayatmayı ortaya koydular. Ve karşımıza çıkan tabloda 1900lerden itibaren bir süreç var. Bu süreçte iş aşama aşama kadın erkek eşitliğinden toplumsal cinsiyet eşitliğine geliyor.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliğinden de geldiğimiz nokta biyo­lojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet çatışması. Şimdi işin teknik tarafında yapılan testlere bakıyorsunuz, DSD testi diyor, orada seks kavramını kullanıyor. Ama uygulamada gender kavramını kullanıyor. Şimdi gene bir kavram bozumuyla karşı karşıyayız. İş bir de kadına şiddet boyutuna vardı. Yani kadına şiddeti bunlar kendilerine kalkan ederek alan açtılar İstanbul Sözleşmesi&#8217;nde. Şimdi burada iş kadına şiddet boyutuna vardı. Kendi içlerinde de bir tartışma başladı. TERF diye yeni bir kavram çıktı. Trans Excluding Radical Feminist. Transları dışlayan radikal feminist­ler. Onur yürüyüşlerinde artık taşıdıkları pankartlarda LGBTler diyorlar ki &#8220;TERFlen öldürün&#8221;. Kendi aralarında da bir tartışma başladı.</p>
<p>Bakın, ulus devletlere karşı bir işaret fişeği demiştim. Normalde olimpiyatlarda ülkeler kazandıkları madalya sayı­larıyla başarılarını ölçerler. Şu anda LGBT topluluğu diyor ki, biz farklı ülkelerin bayrakları altında müsabakalara katılsak da biz ayrı bir grup olarak toplamda şu kadar madalya kazandık. Ülkeler bir tarafta, bunlar bir tarafta. İşin bir başka boyutuna ba­kalım, spor boyutuna baktık. İngiltere&#8217;de tecavüz suçundan hap­se atılan ama hapse atılırken ben cinsiyet değiştirdim diyen bir erkek kadınlar hapishanesine ahlıyor, orada iki kişiye daha teca­vüz ediyor gibi bir garip durum. Sistemi zorluyorlar. Sistem bo­zumundan kastımız bu. Biden yönetime geldiğinde Trump&#8217;ın bu konudaki kararlarını ortadan kaldırdı. Yani burada Amerika&#8217;nın devlet politikasının da üstünde bir şeyden bahsediyoruz. Bu Amerika&#8217;nın devlet politikasıyla ilgili bir şey değil. Devletler üstü bir durum söz konusu. Dolayısıyla sistem bozumunda biz bir toplumsal çöküşten demografik çöküşten milli manevi de­ğerlerin değersizleştirilmesinden bahsetmekteyiz.</p>
<p>Ülkemizin gündeminde de geçtiğimiz günlerde işte bir eşcinsel çiftin ço­cuğuyla ilgili konu gündeme geldi. Fransa&#8217;da benzer bir durum oldu. Fransa&#8217;da eşcinseller evlilik hakkı talep ettiler. Bizde şu an hukuki olarak cinsiyet değiştirdikten sonra evlendiği için kadın erkek evliliği olarak telakki ediliyor, hukuki olarak o durumda. Bizim Aile Vakû&#8217;nda yayınladığımız hakemli bir dergimiz var, Aile Dergisi. Burada Zeki Bayraktar Hoc<u>amızın</u> bir makalesi­ni yayınladık. O şu ikazı yapıyor. Cinsiyet değiştirme diye bir şey yoktur. Cinsiyet iptali vardır. Siz bir kadını erkeğe dönüştüremezsiniz. Sadece kadınlık vasfını iptal edip erkek illüzyonu içerisine koyabilirsiniz. Burada işte insanı bozuyor, daha sonra o insanların talepleri üzerinden sistemi bozuyor. Bu konuda kim yapıyor, nasıl yapıyor sorularının cevaplarını bulmak iste­yenler açısından iki kaynak; İnsan Fıtratına Açılmış Savaş, Prof. Dr. Mustafa Görmez hocanın 28 Haziran 2024&#8217;te Habertürk&#8217;te yayınlanan mülakatı ve Hekaton&#8217;la Son Tango Psk. Dr. Mustafa Merter hocalarımızın kitabıdır. İkisi de çok güzel perspektifler sunuyorlar.</p>
<p>Biraz önce nefret söylemi demiştim. Gelişmişlik paradig­masında tek istisna İsrail demiştim. Peki bu tesadüf mü? İsrailli bu soykırımda destekleyen firmalar ve LGBTyi destekleyen fir­malar aynı firmalar ve bunun arkasında bir mekanizma çalışıyor. Çalışan mekanizma içerisinde sözde onur yürüyüşünde destek veren firma ve kurumlar bulunuyor. Şurada çok önemli bir konu var. Amerikan ordusu da bunun içerisinde. Ve Amerikan ordusu kendi bayrağını, sancağını bırakıp bunların paçavrasıyla geçit tö­renleri düzenliyor. Milli şuurun en yüksek olmasını beklediğiniz bir kurum olan ordularda Amerika&#8217;da, Hollanda&#8217;da, Belçika&#8217;da son yıllarda bunlan görmeye başladık.</p>
<p>Sözde onur ayında LGBT etkinliklerine destek veren ku­ramlara sağlanan teşvikler ve o teşvikleri veren uluslararası finans kuruluşlarına dair bir çalışma var. Bu ESG puanı üze­rinden yürütülüyor. Yani bugün BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarıyla ilişkilendirilerek ESG puanlaması yapılmakta. Ne demek ESG? Çevreye karşılık gelen E (environment), topluma karşılık gelen S (sodal), yönetişime karşılık gelen G (goveman- ce). Bu alanlarda sürdürülebilir kalkınma amaçlarına uygun fa­aliyetler icra ederseniz puan alıyorsunuz, puan alırsanız ucuz finansmana erişim imkânı elde ediyorsunuz.</p>
<p>BlackRock CEO&#8217;su yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir fon yö­netiyor. Diyor ki toplumsal cinsiyet alanında yapılmasını istedi­ğimiz şeyler henüz istediğimiz hızla gitmiyor. Biz bu değişimi zorlamak durumundayız. Peki bunun ülkemize bakan bir bo­yutu var mı? Birleşmiş Milletlerim altında Global Compact diye bir yapı var. Bu Global Compact Türkiye adı altında da teşkilat­lanmış durumda. Türkiye&#8217;nin büyük holdingleri TISK, TÜSİAD öncülüğünde neredeyse bütün kamu ve katılım bankaları hariç bütün bankalar buraya üye. Bunlar diyorlar ki; &#8220;iş yerinde çeşit­lilik ve kapsayıcılık başlığı ile mülteciler, engelliler ve LGBTler için birtakım adımlar atılmalı; bu sadece bizimle sınırlı olmama­lı&#8221;. &#8220;Tedarik zincirimizde bizden bir önceki ve bir sonraki halka da buna uyum sağlayacak; yani mal aldığımız ve mal sattığımız herkes buna uyum sağlayacak&#8221; diyorlar. Bu dokümanda mülteci ve engellileri zikrediyorlar ama esas LGBTye ağırlık veriyorlar.</p>
<p>Dokümanın içerisinde LGBT ağırlıklı ve diyorlar ki LGBT çalışanlar için partner sigortası. Sebep? &#8220;Çünkü yasal olarak onlar sosyal güvenceden mahrumlar&#8221;. &#8220;LGBTyi çalıştıracaksın zaten. Ama yetmez. Partnerini sigortalayacaksın&#8221;. Peki yapmaz­sam? &#8220;O zaman yapmazsan senin finansmana erişimini engel­leyeceğim&#8221;. Bakın kendi dokümanları. Bankaların şirketlere fi­nansman ön koşulu olarak bu hususları eklemesi. Tüm bunların dayanağı da Birleşmiş Milletler sürdürülebilir kalkınma amaç­larından beşincisi olan toplumsal cinsiyet eşitliği. Yani tüm bu faaliyetleri meşrulaştırdıkları meşruiyet kaldıran burası. Bunun altını çizmemin sebebi buna karşı ne yapılabilir sorusunun ceva­bını da burada aramamız gerektiği için.</p>
<p><strong>Sosyokültürel Terör</strong></p>
<p>işin bir de sosyokültürel terör boyutu var. Yani konu sa­dece bir popüler kültür konusu değil. Bakınız Suriye, Rakka&#8217;da terör örgütü unsurları elinde LGBT paçavrası ile poz veriyor. Çünkü on binlerce tır silahı aldığı ülke diyor ki; &#8220;böyle bir fo­toğraf verirsen bizim kamuoyundaki imajın daha müspet olur&#8221;. 18 Haziran 2023&#8242; te İstanbul, sözde onur yürüyüşü, atılan slogan terör örgütünün sloganı. Şimdi bunun arkasındaki şeytani akıl şu, üniversitelerde sayılan artan LGBT kulüpleri var ve bu ku­lüpler projelerine ciddi şekilde finansman alıyorlar. Bu LGBT kulüplerini son yıllarda diploma törenlerinde bayrak açmalar vesairelerle görüyorsunuz ama o bayrakları açan öğrencilerin verdikleri röportajları, demeçleri İncelediğinizde 801i yılların sol örgüt jargonlarıyla karşılaşıyorsunuz.</p>
<p>Gençlerin popüler kültür iklimiyle yaklaştıkları LGBT topluluğuna arka taraftan gelen terör yapılanması gençleri orada etkiliyor. Gençlere oradan el atıyorlar. İşin bir de bu boyutu var. Bakınız biz sosyal medya hesaplarını inceledik. LGBT savunu­culuğu, toplumsal cinsiyet ideolojisi savunuculuğu yapan sosyal medya hesaplan, bir tarafta, terör örgütüne müzahir sosyal med­ya hesaplan, diğer tarafta karşılıklı etkileşimleri var. Birbirlerine re tweet ediyorlar, birbirlerine destek veriyorlar. Bir yüksek li­sans tezi, tezde terör örgütünün doktrini inceleniyor ve doktrin dokümanlarında devletle aileyi özdeşleştirdiği için terör örgütü devleti yıkmak aileyi yıkmaktan başlar diyor. &#8220;Biz aileyi zayıfla­tırsak bölgede sonuca gidebiliriz&#8221; diyor.</p>
<p>11 Haziran 2023 Dünyanın en büyük ekonomik ve as­keri gücü Amerika Birleşik Devletlerinin yönetim merkezi Beyaz Saray&#8217;da LGBT paçavrası Amerikan bayrağının yerine asıldı. Amerikan Bayrak Kanunu&#8217;na aykırı şekilde. Bakınız bu Amerikan Bayrak Kanunu, Bayrak Kanunu&#8217;nun iki maddesine aykırı. Bu neyi temsil ediyor? Bakın bu 15 Mayıs 1919&#8217;da İzmir işgal edildiğinde yönetim merkezine işgalcinin bayrağı asılmış­ta. İşbirlikçileri alkışlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde bu bayrak asıldığında Amerikan vatandaşları alkışladı. Amerikan vatandaşlarının vergileriyle maaşını alan Amerikan kamu çalı­şanları astı. Ve kimse itiraz etmedi. Sebebi ne? Zihinler işgal edil­diği için. Bu dönemde yeni paradigmada artık topraklar değil, zihinler, evlatlarımızın zihinleri işgal ediliyor.</p>
<p>Biz ülkemizde çocuklarımızın zihinleri işgal edilmesin istiyorsak bu işgale karşı durmak zorundayız. Zihinler işgal edilmiş mi? Buyurun. Bir üniversitede LGBT kulübü yeni gelen öğrencilere mail atıyor. İstiklal Marşı&#8217;nı Lubunca denilen kendi dillerinde tahfif etmiş. Gençler, İstiklal Marşı&#8217;nın bu şekilde tah­fif edilmesine, onunla dalga geçilmesine ses çıkarmıyor. Niye? Çünkü işgal dedik, sancak ocağa bağlı bizim İstiklal Marşımızda. Eğer sancağı indirecekseniz ocağı söndürmeniz gerekiyor.</p>
<p>İstiklal madalyamız. İstiklal Harbi&#8217;ni katılanlara verdiği­miz madalya. Bir şeye dikkat edin lütfen. Üstünde tek bir insan fi­gürü var. O da bir Anadolu annesi. Bakın asker yok. Mücâdelenin kaynağı, mücadelenin nereden yürüyeceğinin sembolü bu. Milli Şuur &#8216;un kaynağı, ocak sahibi anneler. Gelişmişlik paradigması dedik ya anneliği kariyere tercih etmeye başladıkça başka şeyleri de kaybediyoruz. Bunun üstünde de düşünmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Ne Yapılabilir?</strong></p>
<p>Şimdi bu tespitleri yaptıktan sonra ne yapabiliriz? Toplum ne istiyor? Siyaset ne yapabilir? Sivil toplum neler yapabilir? Biz 14-28 Mayıs seçimlerinden sonra siyaset konuyu gündeme getir- diğinde şöyle bir endişeye kapıldık. Acaba bu Türkiye&#8217;de siyasi kutuplaşma eşiklerine takılır mı? Çünkü toplumun %94&#8217;ü yine ilk bu çalışmalara başladığımızda yaptığımız saha çalışmaların­dan tespitimiz aile konusunda hassasiyet sahibi. Bir sıkıntı ya­şadığı zaman ailesine güveniyor, ailesinin ona destek olacağını biliyor. Bu %94. Fakat Siyasi kutuplaşma var ve Cumhur İttifakı bu konuyu gündeme getiriyor. Bu durumda biz yüzde 52 eşiği­ne takılmış olabilir miyiz bu konuda diye Temmuz 2023&#8217;te bir saha araştırması yaptık. O saha araştırmasında toplumun yüzde 74&#8217;ü hatta <em>75&#8217;i</em> LGBT propagandasının Türk aile yapısına hedef aldığına inanıyorum diyor. Yine toplumun %73,5&#8217;u LGBT talep­lerinin topluma yönelik bir dayatma olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu propaganda ve dayatmadan rahatsız millet ve si­yasi kutuplaşma eşiklerine takılmamış.</p>
<p>Ne yapılabilir? Evvela en önemli hususumuz Aile Dostu Ekosistemi inşa etmek zorundayız, tahkim etmek zorundayız. Zira karşımızda bir ekosistem var. Münferit yapacağımız çalış­malar bu noktada çok da bizi bir yere götüremez. Birbirimizin çalışmalarından beslenmek ve birbirimizi beslemek zorundayız. İş dünyası, sanat camiası, spor camiası, üniversite tüm bunlar bir ekosistem oluşturmak ve bu ekosistem mevcut paradigma­yı aile odaklı olacak şekilde zorlamalı. Örnek olarak birey mer­kezli bütçe yaklaşımını bırakıp aile odaklı bütçe yaklaşımını çalışabilir miyiz? Neyi kastediyorum burada? Hem merkezi hü­kümetin hem de yerel yönetimlerin bütçe ve stratejik planlama yaklaşımlarını.</p>
<p>Aile dostu belediyecilik mesela, aile dostu yerel yönetim­ler yaklaşımı ve aileyi bir sorun merkezi değil, çözüm merkezi olarak gören bir siyasi yaklaşım. Her türlü çözümü aile odak- h nasıl üretebiliriz diye çalışan bir akademi dünyası. Birleşmiş Milletler&#8217;e vurgu yaptık, orada iki tane somut teklifimiz var.</p>
<p>Birincisi, üç ülkenin imzasıyla, bugün Türkiye sembolik olarak bunun birisini Türki Cumhuriyetler&#8217;den, birisini Afrika&#8217;dan, bi­risini de Körfez ülkelerinden, yanına üç ülkenin imzasını alarak Birleşmiş Milletler&#8217;de Dünya Aile Ajansı&#8217;nm İstanbul merkezli olarak kurulmasını teklif edebilir. Bu dünya beşten büyüktüre denk bir çıkış olacaktır.</p>
<p>İkinci teklifimiz sürdürülebilir kalkınma Amaçlarının ara­sına 18. amaç olarak sürdürülebilir ailenin korunması ve güç­lendirilmesinin eklenmesi Türkiye tarafından teklif edilmelidir. Bu neyi temin eder? Mevcut sürdürülebilirlik paradigmasında gezegeni merkeze alan yaklaşımın yerine inşam merkeze alan in­sanlığın sürdürülebilirliğini teklif eden bir medeniyet teklifidir bu aslında Birleşmiş Milletler üzerinden. Buna yaklaşım gösteril­meyebilir. Bu da bir ihtimal. O takdirde sürdürülebilir kalkınma amaçlarının meşruiyeti tartışmalı hale gelir.</p>
<p>Biz 15 Eylül 2024 tarihinde Saraçhane&#8217;de bir büyük aile buluşması yapıyoruz. Bu büyük aile buluşmasını yapma sebebi­miz 18 Eylül&#8217;de Birleşmiş Milletler&#8217;in genel kurulu var ve Sayın Cumhurbaşkanımız genel kurula hitap edecek. Bakın geçen yılki hitabı yine bizim büyük aile buluşmasından hemen sonraydı ve biz o süreçte bütün bu çalışmaları yine yürüttük. Hem siyasileri ziyaret ettik hem kendilerine konuyu arz ettik. Bu tip çalışma­ların muhakkak yansımaları oluyor. Bu güzide meclise konuya dair görüşlerimizi takdim etme imkânı sunduğunuz için teşek­kür ederim.</p>
<p>Anadolu Buluşmaları &#8211; İnsan Bozumu,Küresel Sorunlar,Kritik ve Perspektifler,syf:149-163</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-kimlik-ve-cinsiyet-politikalari-karsisinda-insan/">Yeni Kimlik ve Cinsiyet Politikaları Karşısında İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-kimlik-ve-cinsiyet-politikalari-karsisinda-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmet Dağ &#8211; Transhümanizm &#8211; İnsansız Dünya  -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-dag-transhumanizm-insansiz-dunya-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-dag-transhumanizm-insansiz-dunya-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:55:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Dağ]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Nano-teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Nietzsche ile transhümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayileşme]]></category>
		<category><![CDATA[sibernetik teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Transhümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yapay Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24800</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Aydınlanma ve Sanayileşme, hem insan-tanrı arasında hem de insan-doğa arasında kopuş getirmiştir. Darwinci biyolojik ve psikolojik evrim anlayışının etkisindeki transhümanizm, Darwin&#8217;in ve Mendel&#8217;in genetiğe dair çalışmalarından esinle insanı, biyolojik bedenden biyonik bedene doğru evrimleştirme veya dönüştürme sürecine tabi kılmak istemiştir. Darwinci çalışmaların geliştirilmiş hâli olan nöro-biyolojik, nörofizyolojik, genomik çalışmalardan etkilenmiştir. Bilim, sanayileşme ve teknolojikleşme [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-dag-transhumanizm-insansiz-dunya-alintilar/">Ahmet Dağ – Transhümanizm – İnsansız Dünya  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-24801 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EmO9hBgXMAcE0QT-300x300.png" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EmO9hBgXMAcE0QT-300x300.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EmO9hBgXMAcE0QT-100x100.png 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EmO9hBgXMAcE0QT-360x360.png 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EmO9hBgXMAcE0QT.png 526w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aydınlanma ve Sanayileşme, hem insan-tanrı arasında hem de insan-doğa arasında kopuş getirmiştir. Darwinci biyolojik ve psikolojik evrim anlayışının etkisindeki transhümanizm, Darwin&#8217;in ve Mendel&#8217;in genetiğe dair çalışmalarından esinle insanı, biyolojik bedenden biyonik bedene doğru evrimleştirme veya dönüştürme sürecine tabi kılmak istemiştir. Darwinci çalışmaların geliştirilmiş hâli olan nöro-biyolojik, nörofizyolojik, genomik çalışmalardan etkilenmiştir. Bilim, sanayileşme ve teknolojikleşme süreçlerinden de beslenerek Darwin&#8217;in biyolojik ve doğal evrim sürecinden farklı olarak yapay bir evrim sürecine tabi olmuştur. Biyolojik ve bilişsel temelli çalışmalara dayanan transhümanizmin ilk aşaması Darwin&#8217;in evrim ve doğal seleksiyon kuramı, ikinci aşaması DNA ve genetik bilimlerdeki çalışmalar, üçüncü aşaması ise bu ikisine dayanan YZ çalışmalarıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Uzun bir insanlık hikâyesinin ve insanın durduramadığı merak/arayış ve fantezisinin bir neticesi olan transhümanizmin dini ve mitolojik kökeni, Âdem ve Promete&#8217;de bulunmaktadır. H.Y. Kim, transhümanizmin Judeo-Hıristiyan ve Aydınlanma geleneklerinden doğan saf ve ultra-hakiki bir ideoloji olduğunu iddia eder. Evrim Teorisi gibi Hıristiyanlık tarafından şekillendirilen kültürden ortaya çıkmış olan transhümanizm, Judeo-Hıristiyan vizyonun tekno-din dışılaşmasına benzerdir. Bilim ve teknolojinin yüceleştirme ve aşkın Tanrı&#8217;nın yersiz olma temsilinde transhümanizm, kendini seküler bir proje olarak dinin yerine konumlandırır.</p>
<p>J.ughes&#8217;e göre transhümanizm, insanoğlunun beden ve beyin sınırlarını aşmak için teknolojiyi kullanmayı savunur. Nitekim transhümanizm, insan kapasitesi ve yaşamını geliştirmek için yeni teknolojilerin gelişimini ve kullanımını savunan bir harekettir. Yaşam süresinin uzatılması, beden ve zihin gücünü artırma, zihin yükleme ve kıryaniks/cryonics vb. çeşitli amaçlara sahiptir. Ölümsüzlük içeren transhümanizm ölümün, genetik mühendisliğin katkısıyla hastalık ve yaşlılığı alt ederek veya tekno-dâhilerin bilinci/beyin kapasitesini bilgisayara yükleyerek bilgisayar donanımının içinde yazılım olarak sonsuza kadar zihinsel yaşam türü ile aşılabileceğini iddia eder. Transhümanistler için, zihin yüklemesi nihai hayatta kalma tekniğidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Güçlü ve ölümsüz olma duygusu içinde olan insan; gerek semavi dinlerin tecrübi bir kabulü olan “yasak ağaç/elma” semavi anlatımında, gerekse Grek mitolojisindeki insanlardan yana olan yarı-tanrı Prometheus&#8217;un, Zeus&#8217;tan ateşi çalarak insanlara ateşi verme anlatısında düzen bozucu ve meydan okuyucu bir “cahil cesareti” içerisindedir. İnsan; kurulu nizamın ve kanunun dışına çıkma -bazen-istem ve davranışını sergileyen varlıktır. İnsanın bu başkaldırmaları veya meydan okuyuşları -daha sonraları tekniğin de eklemlenmesiyle-Batı düşünce tarihinde daha sert ve yıkıcı unsurların meydana gelmesine yol açmıştır. Nitekim Batı mitolojisi ve dini inanç literatüründeki anlatımlar, bir isyan veya meydan okuma içeriği taşır.</p>
<p>Gerek mitolojik anlatım olan “ateşi çalma” eyleminde, gerekse dini anlatım olan hayat ağacından (iyiyi ve kötüyü bilme ağaci) “izinsiz yeme” eyleminde söz dinlememe, meydan okuma, isyan ve mücadele söz konusudur. Nitekim dini anlatımda (Eski ve Yeni Ahit&#8217;te) insan; salt aldanan bir varlık değil, Tanrı karşısında kendinde ona karşın zıtlık bulunduran bir varlıktır. Tanrı, insanı kendisine tehdit olarak gören bir karakter şeklinde tasvir edilir. İnsan-tanrı arasındaki zıtlık “toprak senin yüzünden lanetli oldu” (Tekvin, 3: 17) cümlesinde olduğu gibi insan-dünya arasındaki zıtlığı da oluşturmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bilim ve teknolojinin imkânlarını kullanarak insanın daha da geliştirilerek dönüştürülmesini amaç edinen transhümanizm kavramında Latince önek olan “trans” geçişi ifade eder ve trans-hümanistler, insanlığın geçişi için olası bir köprü olarak hizmet edebilecek bir şeyi işaret ederler. Bilim-kurgu yazarları, boş ümit veren gelecekçi/futurist teknolojilerin taslaklarını sunar ve çok ilginç senaryoları ortaya koyarlar. Biyo-teknoloji, nöroteknoloji, enformasyon teknolojisi, nano-teknoloji ve alakalı bilimler olmadan transhümanizm ortaya çıkmaz.”</p>
<p>Transhümanistler, geleneksel hümanizmin sınırlı vasıtalarıyla ilerlemiş teknolojilerin meyvelerinin artmasından ümitlidirler. NBIC teknolojileri paketindeki gelişmeler insanlara kendi doğaları ve morfolojileri üzerinde benzeri görülmemiş bir denetim imkânı verir. Nano-teknoloji, çok hızlı ve hassas atom ölçekli üretim tekniklerini içerir. Genetik/alt hücresel düzeyde hayatı ve hayat sistemlerini manipüle etmek için aletleri içerir. Teknoloji; YZ ve beyin makine arayüzleri (BMI) gibi sibernetik teknolojileri ve bilgisayarlaşmayı içerir. Bilişsel bilim ise beşeri ve beşeri olmayan çalışmaların aşamalı ortaya çıkarılmasında YZ, zihin felsefesi ve nöröbilim gibi disiplinler için şemsiye bir terimdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Transhümanizme göre insanlık gelecekte teknoloji tarafından radikal olarak değiştirilecek ve yaşlanmanın kaçınılmazlığı,insan ve YZ&#8217;lar(Yapay zeka) üzerindeki sınırlandırmalar, gönülsüz acı çekme ve dünya gezegeninde sınırlandırılmamız gibi kaçınılmaz parametreleri içeren yeniden tasarlanan insanın durumunu önceden görebiliriz. NBIC (Nano, Bio, Info, Cogno) ile yani nano-teknoloji, biyo-teknoloji, enformasyon teknolojisi ve bilişsel bilimle insanın yetenek ve kapasitelerinin artırılabileceğine inanılır. Teknolojiyle kendi insanilik duyumuzun altını oyarak insanüstü zekâya sahip versiyonumuzun halefi olan “Human 2.0”ın yükseltilerek veya alçaltılarak ortaya konulabileceğini iddia eden ve disiplinlerarası bir ürün olan transhümanizm; bilim adamı, filozof, sosyolog, tıp doktoru, psiko-farmakolog, mühendis, hukukçu ve bürokrattan sanatçılara, fütüristlere hatta hippilere kadar birçok unsuru içinde barındırır. Genetik, morfolojik (plastik cerrahi vb.), farmakolojik veya cybor-teknolojik olarak (mekanik veya dijital cyborg yaratarak, dijital varlığını geliştirmekle, bilgisayara birinin zihninin içeriğini yüklemek vasıtasıyla) çeşitli tarzlarda versiyonlar gerçekleştirilebilir.2</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın gelişiminde günümüz teknolojileri, ilaç ve ameliyat reçeteleriyle sınırlı değildir. Nano-teknoloji, enformasyon teknolojisi, hücre yenileme ve organ nakli doğrudan beyinle etkileşim araçlarıdır.”</p>
<p>Kendine yönelmiş evrimi savunan uluslararası bir hareket olan transhümanizm, bilim ve teknolojinin insanlık vasıtasıyla deneyimlenmiş doğal sınırların üstesinden gelmeyi önerir, İlk transhümanist örneği olan Nick Bostrom, NBIC&#8217;teki muhtemel gelişmeler olan insanvari terminatör robotların, moleküler nano silahların, yeni genetik virüs türlerin ve düşünce kontrolünün insan ırkının muhtemel karşılaşabileceği en büyük varoluş riski olduğunu iddia eder.” Bireysel insan hayatının algılanan sınırlarının ötesinde yaşamak, transhümanist kültürün merkezi takıntısıdır. Tıpkı kapitalizmin komünizmin düşmanı olması gibi ölüme karşı olan transhümanist için de ölümcül/fani kişi düşmandır.3.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Transhümanizmin kum havuzluğunu yapan en önemli unsurlar, roman ve sinemadır. Roman&#8217;da “Slan-1946”, “Dune1965”, “Beggar in Spain-1993”, “Revalation Space-2000”, “Look to Wind-ward-2000”, “Down and Out in the Magic Kingdom-2003”, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind2004”, Accelerand-2005”, “Postsingular-2007”, “The Wind up Giri-2009” ve “Upload-2012” sinemada ise “Metropolis-1927”, “2001: A Space Odyssey-1968”, “Brainstorm-1983”, “The Terminator-1984”, “Gattaca-1997”, “The Matrix-1999”, “Wall-E-2008, “Avatar-2009” ve “X-Men-2016” gibi örnekler vardır.</p>
<p>Söz konusu bu roman ve filmlerde zekâ düzeyi arttırılmış YZ ya ve biyonik bedene sahip insanımsı varlıklar/ cyborg, metal ya da çelikle güçlendirilmiş insanlar, ölümsüz vampirler, metabolik komadan dönen zombiler, kurşundan kaçabilecek hıza sahip atletik varlıklar söz konusudur. Transhümanizm; tüm süper kahraman, korku filmleri ve TV programlarının çoğunda görülür. İnsanlar, TV dizilerindeki düşünme, algılama ve hatta bilinçle ilişkili işlevlerin hızlı ve sağlam bilgisayarlaşmış aletlerle Borg (Star Trek) gibi cyborg veya sibernetik organizmalar gibi olacaktır. Borg, bireysel özerk değerlere ve akla sahip hümanistler için cazip değildir. Onlar teknolojik yığın zekâsıdır -karınca veya termit kolonisi gibive bireysel üyeleri, süper organizmanın amaçlarını ortaya çıkarmak için köleleşmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanlık satranç oyununda bazen beraber kalabilecek “X3D Fritz”, bazen de kendini yenebilecek “Deep Blue” gibi bilgisayarları üretmiştir. Bununla yetinmeyen insanoğlu, pedagoji derslerine giren, birden fazla dil bilen, yoklama yapan, mutlu olma, övme, kızma gibi mimikleri yapma yeteneğine sahip olan, kendisinden daha kaliteli (!) olabilecek, çalışması için sadece bir pile ihtiyacı olan az masraflı robot öğretmen Saya&#8217;yı üretmişlerdir. Yeni toplumsal epistemoloji, ortam kuran medya simgelerin ötesinde nesnel gerçeklik duygusunu silen, görüntü ve simgelerin hâkim olduğu “elektronik gerçeklik” yaratmıştır.”7</p>
<p>Yalnızca eğitim alanında değil ziraat ve sanayi alanındaki üretim çalışmalarında, hizmet sektöründe faydalanıldığı gibi hatta cinsellikte dahi faydalanılabilecek robotik devrimler olmaktadır. Nitekim YZ çalışmalarıyla küresel sex pazarında insani bir dokunuşla cinsel haz verecek şekilde tasarlanmış bir sextech robotik devrim meydana gelmektedir. En iyisinin sevgiyi hissedemeyeceği, yapay seks/fake sex yapacağı robotların insanları en karanlık fanteziye sürükleyip hayattan koparacağına dair kaygılar olduğu gibi cinsel suçları azaltacağına dair umut da taşımaktadırlar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Transhümanizm, uzun bir insanlık hikâyesinin neticesidir, İnsanın durduramadığı merakı, arayışı ve fantezisinin bir neticesidir. Bu hikâyenin dini ve mitolojik kökeni Âdem ve Promete&#8217;de bulunmaktadır. Âdem&#8217;deki merak ve arayış Pro. mete&#8217;deki ihtiras kökenine dayanır. Felsefe-bilim kökeninin ise Platon&#8217;un mağara dışında bir gerçeklik olduğu düş ya da düşüncesiyle, Aristoteles&#8217;in felsefe-bilimi inşa etme teşebbüsüyle başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Patristik felsefe ve sonrasında olan döneminde Tanrı&#8217;nın/İsa-Mesih cisimleşmesiyle itikadi bir sürece girmiş olan transhümanizm, Hıristiyan hümanizmiyle ilişkilendirilebilir. Teolog-düşünürler Erasmus ve Luther&#8217;in Tanrı ekseninden insana dönüştürdüğü hümanizm algısı, transhümanizmden kopuk düşünülemez. Bacon&#8217;ın kusur ve yanılgıların suçunu idollere yüklemesiyle, Süleyman&#8217;ın Evi&#8217;ni ve bu evin toplumunu inşa etmesiyle hem metodolojik hem ütopik bir hal almıştır. Transhümanizm, Descartes&#8217;in düşünen varlık (res cogitans) ve yer kaplayan (res extansa) ayrımıyla mekanik bir dünya tercihine dayanan felsefesiyle ve tanrısallık ve uzay arasında doğrudan ilişki kur ran Newton fiziğiyle bağlantılıdır.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Batı düşünce tarihinde en etkileyici filozoflardan biri olan Nietzsche; hem nihilizm, anarşizm ve postmodernizm gibi akımları hem de Derrida ve Baudrillard gibi filozofları derinden etkilemiştir. Teknoloji vasıtasıyla insanın ve doğanın dönüşümünü sağlayan transhümanizmi de etkileyen Nietzsche&#8217;nin, çağımızı tanımlayan önemli bir gelişme olarak açığa çıkmış ve teknoloji vasıtasıyla insanın ve doğanın dönüşümünü sağlayan trans-posthümanizm yaklaşımlarına etkisi büyüktür. Ülkemizde transhümanizm alanında yapılan çalışma sayısı çok sınırlı olduğu gibi Nietzsche ve transhümanizm bağlamında çalışma da yapılmamıştır. ..</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Aydınlanmanın fikirleri; türetilmiş şiddetli özgürlükçülük, postmodern şüphecilik tarafından desteklenen her bireyi, yaşam veya bedenin, uygun ve doğru olanın nihai hakemi olduğunu açıklar. Nietzsche&#8217;nin güç istenci ve üstinsan kavramını emsal alan transhümanizm; aşırı özgürlükçü, insanın kendisinden ve onu kuşatan engel ve sınırlarından kurtaran bir perspektife sahiptir. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” Protagorasçı söylem hem Nietzsche&#8217;nin hem de transhümanizmin yaklaşımı olmuştur. Her bireyin hayatın ve doğrunun ölçüsü haline gelmesi, Nietzsche&#8217;nin güç istenci ve üstinsan kavramları transhümanist düşüncenin içeriğinde bulunur. Güç İstenci/will of power ve ebedi dönüş/eternal recurrence kavramları Nietzsche ile transhümanizm arasında bağlantı kuran önemli kavramlardır. Onda güç istenci; var olanların dünya ve olup bitenlerin nedeni, her canlıda olan üstinsanda muhakkak burlunması gereken bir yeti ve başkasını tahakküm altına alan bir güç değil hayatın devamlılığını sağlayan doğurgan yaşama istemidir. Davranışlarımızın belirleyicisi, insanın amacı ve en yüksek duygularından biri olan güç istenci teorisi, dünyanın teleolojik kavramı olarak görülebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Nietzsche ile transhümanizm arasında bağlantı kurulsa da Nietzsche&#8217;nin bulunduğu konum anti hümanisttir. Nietzsche Aydınlanmaya, modernliğe ve bilimciliğe karşı bir söylem oluştururken transhümanizm, Nietzsche&#8217;nin karşı olduğu bu olguların sonrasında meydana gelmiştir. Yine üstinsana geçiş süreci olan transhümanizmde NBIC-Nano, Bio, Info, Cogno unsurları birer vasıtadır. Nietzsche felsefesinde ise üstinsana ulaşmada bu tür bilim ve teknik kökenli unsurlara yer yoktur. Transhümanizmin üstinsanı, maddi imkan ve süreçlerle var olan maddi avuntular elde ederken Nietzsche&#8217;nin üstinsanı, mevcut kokuşmuş değerleri yıkan yeni değerler yaratan ve kendi erdeminin peşinde koşan varlıktır. Transhümanizmin üstinsanı, iyi ve kötüyle fazla meşgul olmazken Nietzsche&#8217;nin üstinsanı iyinin ve kötünün ötesine geçmek ister.</p>
<p>Transhümanizmin üstinsanı; reel-politik, hem topluma hem de teknolojiye entegre edilmiş, seküler ve kolektif şuura sahip varlık. ken, Nietzsche&#8217;nin üstinsanı; cesur, bireysel, muhalif ve kutsal denilebilecek bir niteliğe sahiptir. Nietzsche aklı, otonomiyi ve hümanizmi eleştirirken transhümanizm aklı yüceltmekle kalmaz, zekâ düzeyini artıran yapay zekâya önemi verir ve hümanizmi ileri taşıma amacındadır. Öztürk&#8217;ün ifadesiyle Batının bodurlaştırıcı mekanizmasına Doğu dünyasındaki erdemlere korsan yolculuklar yaparak (ki sonunda onları Batının büyük büyük teknik indirgemeci mekanizmasının parçası haline getiriyor) isyan eden Nietzsche&#8217;nin doğrudan homo-dijius a/dijtal insan icazet vermesi düşünülemez.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Cisme veya maddeye kavuşmamış olan düşünceler, tehlike yaratmaz. Fakat maddeye bürünmüş fikirlerin hele risk ve tehlikeler içeriyorsa zarar vermesi çok doğaldır. Taşı yuvarlayıp tekerlek yapmak insanın işini kolaylaştırırken taşı yontup bıçak hâline getirmek insanın bıçak vasıtasıyla katilleşmesine yol açmıştır. Uçan bir tayyare yapmak insan için fantastik, eğlendirici ve kolaylaştırıcı olmuştur. Fakat aynı tayyareye silahlar yüklendiğinde kitlesel kıyımlar meydana gelmiştir. Darwin&#8217;in bilimsel bir kuram olarak ortaya koyduğu evrim nazariyesinin kendi hâlinde zararlı olduğu ifade edilemez. Fakat bu evrimin NBIC teknolojiyle bileşiminin insanlık için ciddi sakınca ve tehlikeleri doğurması muhtemeldir. Genetiği değiştirilmiş ve güçlendirilmiş, zekâsı artırılmış ve biyonik unsurlar eklenmiş insan yetmediği gibi silikona düşünme yeteneği verilerek YZ lı uygulamaların var olduğu bir dünyanın imkânları olduğu kadar zaâfları da olacaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Transhümanizm; insanın bedene ilişkin tutumunu ustalıkla dönüştürme projesidir. Beden; kaba madde olarak muamele görülen ve özgür bireysel tercihleri karşılayan kaynaktır. Keyfi irademizin gerçekleşmesini sağlayacak olan teknolojik yenilikler, doğal kısıtlamaları aşacak imkân olarak görülür. İnsanlıktan çıkmanın araçlarını inşa etmek isteyen transhümanistler, insanın değersiz olduğunu düşünmezler. İnsanların bilgisayarların müjdelediği post-human geleceğe ulaşıldığında değer taşıyabileceğini düşünürler. İnsanlar, insanlıklarını iyileştirmeyi arzu ettiği müddetçe değerli ve ilgi çekicidirler. Onlara göre zihinleri, bedenlerin dayattığı sınırlardan kurtarmak gerekir. Kartezyanizm, transhümanizm ve cinsel özgürlük arasında karşılıklı tanınabilir. Bu yaklaşımda beden öznenin mülküdür ve cinsel özgürlük, öznenin sahip olduğu bedeni yapmak istediği şeylerden ibarettir. Tercihin egemen kılınmasıyla liberalizm, insanların arzu ettiği her şeyin ve ne isterlerse o olacağı (transinsan) proto-transhümanist antropoloji dedigimiz şeyi vurgular.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan-makineler arasındaki sınırı aşmak isteyen transhümanist yaklaşımlar, kadın-erkek arasındaki sınırı da aşıp “cinsiyetsizleştirme” amacını gerçekleştirme çabası içindedir. Bunu teknolojik zihniyetin uzantıları olan cinsel devrim ve cinsel özgürlük/sexsual liberation söylemi üzerinden gerçekleştirmek ister. Bu bağlamda cinsel özgürlük; hem insan vücuduna hem de sosyal ekolojiye, tasarımlarımızla eşleşecek ve arzularımıza hizmet edecek şekilde biçimlendirilecek hammadde olarak davranır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Batı Uygarlığının geleneksel kültürüne ve düşüncesine bağlı olarak ortaya çıkan teknolojikleşmiş ideolojinin yıkıcı saldırılarına tanıklığımız artmaktadır. Yaratılmış, düşmüş ve özünde değerli olan insan imajının yerini Prometeci İsa almaktadır. Eski yaklaşıma saldıran transhümanistler, en temel düzeyde tarihten bağlamsız bir tekilliğe kaçışını sağlayan insan kimliğinin tahrifatını meydana getirirler. Transhümanizm, nesli tüketme hareketi olarak isimlendirilmiştir. Haylock, bu adlandırmayı hatırlattığında coşkulu bir transhümanist, ona insan ırkının yok edilmesini savunduğunu, insan olmanın ayırt edici veya yüce bir şey olmadığını söylemiştir. Cinsel özgürleşme, insan onurunun temel kavramının aynı reddine dayanır ki transhümanizm, bu yanlış insan anlayışına temel sağlar.&#8221;1?Prometeciruhuhatırlatantranshümanizm, Prometeci kibre bağlı olarak ilerlemektedir.</p>
<p>Toplumsal bir hareket olarak vücut bulan LGBT, transhümanizmden önce insanı dönüştürmeyi sosyal ve kültürel olarak amaçlamaktadır. Eşcinsellik veya cinsiyetsizleştirme onur ve övünç meselesi, kişisel tercih veya çağdaş insanın aşaması olarak lanse edilmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir robot ne kadar otonom ise o kadar vicdan ve merhametten yoksun olup o kadar acımasız bir savaş makinesi hâline gelebilir. Otonom sistemler, savaş alanının eski insani davranışlarından yoksun olarak kendilerini canlı varlıkları öldürüyormuş gibi hissetmezler. Savaşın da artık bir önemi kalmayabilir ve savaşın önemsizleştirilmesi durumu yaşanabilir. Savaş, artık video oyununa indirgenir. Askeri alanda otonom sistemlerin gelişmesi ve artmasının tıpkı nükleer silahlar gibi caydırıcılık doğuracağı ve bundan dolayı savaşın gerçekleşmesini devletlerin ve insanların göz önüne almayacağı iddia edilmektedir. Yine bu savaşlarda robotların birbirini öldürdüğü (!) yani yok ettiği bir savaşın savaş değil spor müsabakası olacağı iddia edilmektedir. Fakat burada sorun şudur ki robotlardan bir taraf diğerini imha ettikten sonra sıra insana gelecektir. Bu durumun, robotların insanlarla savaşı gerçeğini ortaya çıkarması muhtemeldir. Savaşların bu içeriğe sahip olması hem imha veya ölümlerin sayısını hem de ekonomik ve zaman maliyetlerini artıracaktır. Ayrıca askeri alanda otonom sistemlerinin tercih edilmesinin en büyük nedenlerinden biri, ölenin insan olmayıp imha olunacak makine robotların olmasıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Teknoloji ile olan ilişkimizi anlamamızı sağlayan filmler, yazdıklarımızda bulunmayan bilinçaltı duygulara ve inançlara dokunabilir. Transhümanizm ile ilgili olan filmler, gelecekteki bir teknolojiyle ilgili umut ve korkularımıza değinebilir veya mevcut teknolojileri analiz eden araçlar olabilir.* Filmlerde görülen YZ teknolojisi, transhümanist teknolojiyi aktarır. Biyomedikal etiğin yanı sıra yaşamın tüm yönlerinde belirleyici bir rol oynayan iki önemli değer; özerklik ve adalettir. Transhümanist tartışmalar genellikle bu iki ilke ve değer üzerinde tartışmalara odaklanmaktadır. Muhâlifler, bu teknolojilerin bireysel özerkliği azaltacağını ve dünyadaki adaletsizliği artırdığını savunurken taraftar olanlar ise transhümanist teknolojilerin daha fazla özgürlük ve adil bir topluma ulaşmamıza izin vereceğini önermektedir. Bu değerler ve sorular; filmlerde ve ortak kültürde defalarca tekrarlanır. İnsanlık tarihi için çoktan var olmuşlardır.</p>
<p>Sözlü tarih, yazılmış çalışmalar, müzik, sanat, TV ve film gibi tüm temsil aletleri insan deneyimlerini kaydetme teşebbüsüdür. İnsanın ümit ve korkuları ekranda sunulur, değerleri ve yaşam biçimi analiz edilir. Filmde endişelerin korkunç gerçeklere dönüşmesi ve fantastik çözüm içeren umutlar görülebilir. Filmlerin dramatik doğası gerçekçi olmayan sonuçlara sıçrayabilirken, sunulan duygular ve deneyimler daha gerçekçi değildir. İnsan, inanç ve değerlerinin yansıması olan filmi yaratır. Transhümanizm ve teknolojiyle ilişkili birçok film, transhümanist teknolojilere verilecek tepkilerden dolayı önemlidir.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Frank Herbert&#8217;in “Dune” adlı romanında ise insan ve insan olmayan arasındaki sınırlar tartışılır. İnsanın sınırları aşmasına yani artırılmış insan vurgusunda bulunan “Dune” domanının kahramanı Dune Saga, genetik manipülasyona uğramış ve fiziksel sınırları geliştirilmiş bir varlık türüdür. Frank Herbert&#8217;in aynı adlı romandan uyarlanan “Dune” filmi Aralık ayında vizyona girmesi bekleniyor.!97</p>
<p>Ayrıca transhümanizmin beklentilerinin sorunlar oluşturacağına yönelik eleştirel film yapımları da vardır. Bunlardan biri olan bir nevi transhümanizm kavramını anlatan “Transcendence-2014” filmi, YZ yı içeren düşünmenin doğasını araştıran bir doktorun teknolojik tekilliği sağlayacak bir makineyi yaratma çabasını içerir. Hem teknolojikleşmiş bir mekân hem de bu mekânda yaşayan biyonik varlıklar yaratma çabasını ve başarısızlığını anlatır. İnsanlığın bir üst boyuta ulaşmasını ve bunun sonuçlarının nasıl olacağını anlatan film; insan bilincinin ilerletilmesini, fiziksel ölümden sonra insan beyninin bilgisayara aktarılıp varlığını devam ettirip gelişerek etrafında olanların kontrol edilebileceğini konu alır. Film, J. Huxley gibi transhümanistlerin aksine transhümanist süreçte insani değerlerin gitgide yok olacağını anlatır.!98</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Transhümanizme dair yapılan çalışmalar, hayatı ve insanı değiştirmeye yönelik çalışmalardır. Oysa insanın yerini önce transhuman ardından posthuman&#8217;ın alacağı süreçte zihinsel ve bedensel olarak farklı olacağı düşünülen öğrenciler için yeni müfredat tasarlamanın imkânı üzerinde tartışmalar yapılmaktadır. Ayrıca trans-posthuman süreçte diğerlerine karşı (Human 2.0, YZ, robot, cyborg, android) insanın konumu ve tanımı belirsizlik taşır hâle gelmiştir. Geleneksel öğreti ve . inançlar sorgulamaya ve tartışmaya açılacak hâle gelmiştir. Örneğin, yirmi yıl sonra bir transhümanist öğretmen, ölümü, bir dönem insanın çözemediği veba, cüzzam gibi bir hastalık olarak ele alırsa ve esasında ölümün insanlık için “kötü” olduğunu ve insanın bütün kötülükleri zaman içinde yendiği gibi ölümü de yeneceğine duyduğu inancı çocuklara öğretirse, bu öğretmen “Ölüm, Allah&#8217;ın emri” diyen geleneksel anlayışla karşı karşıya gelecektir. Bu bağlamda transhümanizmin eğitim ile ilgili olarak akla getirdiği ilk sorun, din eğitiminin yerine ikame edilmesi ihtimalinin yaratacağı tartışmalardır.&#8221;*</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanı mevcut hâlinden koparan transhümanizm, maneviyattan mahrum teknolojik uygulamaların hâkim olduğu materyalist bir ortam inşa etmektedir. Böyle bir ortamda bedensel ve zihni olarak manipülasyona uygun insan daha büyük bir kontrol ve tahakküm içerisinde kalacaktır. Ölümü köleleştirmek, Tanrıyı ötelemek isteyen transhümanizmin insanı farklı metaların kölesi hâline getirmesi muhtemeldir. Transhümanist düşüncenin kökleri insanlığın ilk metinlerinde bulunurken Avrupa Aydınlanma Çağı genellikle transhümanist felsefenin başlangıcına götürür.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-dag-transhumanizm-insansiz-dunya-alintilar/">Ahmet Dağ – Transhümanizm – İnsansız Dünya  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-dag-transhumanizm-insansiz-dunya-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Sep 2020 15:31:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[6284 Sayılı Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiddetin Kaynakları]]></category>
		<category><![CDATA[CEDAW]]></category>
		<category><![CDATA[ETCEP]]></category>
		<category><![CDATA[Kadına Şiddetle Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[queer teori]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24673</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hukukçu Muharrem Balcı Pınar Yayınları arasında çıkan İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak kitabında küresel bir ifsâd projesi olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin izini sürüyor ve bu kavramın, şaşırtıcı biçimde İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Küresel bir proje olarak toplumsal cinsiyet eşitliği söyleminden YÖK Tutum Belgesi’ne, anne-baba yerine ebeveyn kavramının tercih edilmesinden cinsel tercih/yönelim ifadesine, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/">İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img decoding="async" class=" wp-image-24674 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-300x150.jpg" alt="" width="506" height="253" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910.jpg 1280w" sizes="(max-width: 506px) 100vw, 506px" /></p>
<p style="text-align: center;">Hukukçu Muharrem Balcı Pınar Yayınları arasında çıkan İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak kitabında küresel bir ifsâd projesi olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin izini sürüyor ve bu kavramın, şaşırtıcı biçimde İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Küresel bir proje olarak toplumsal cinsiyet eşitliği söyleminden YÖK Tutum Belgesi’ne, anne-baba yerine ebeveyn kavramının tercih edilmesinden cinsel tercih/yönelim ifadesine, İstanbul Sözleşmesi’nden Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesine kadar uzanan bir dizi hayati meselenin kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirmesini sunan kitabını Muharrem Balcı ile konuştuk. (Umran)</p>
<p><em>Öteden beri tartışılan İstanbul Sözleşmesi ne zaman, nasıl ve hangi şartlarda kabul edildi? AK Parti’nin Sözleşme’yi onaylama esnasında, Sözleşme’nin doğuracağı etkilerden bihaber olarak, bilinçsizce imzaladığına vurgu yapanlarla Sözleşme’yi imzalamaktan gurur duyduklarını söyleyenler var. Bu noktadan hareketle adının ötesinde birtakım vurguları bulunan Sözleşme nasıl ele alınmalıdır?</em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi, CEDAW (Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi)’ın 1979’da kabulünden itibaren dünyanın birçok ülkesinde yapılan konferansların, çalıştayların, oturumların konusu olan çalışmaların bir sonucudur. Türkiye CEDAW’ı 1985’de imzaladı, 1986 yılında yürürlüğe koydu. Fakat Türkiye o dönemde CEDAW’ın, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “aile hukuku” bölümüyle çelişen bazı maddelerine çekince koymuştu. 1999 yılında Türk Medeni kanununda yapılması düşünülen değişiklikler sebebiyle bu çekinceleri kaldırdı. CEDAW, kadına karşı ayrımcılık yapılmamasını öngören bir Sözleşmedir. İstanbul Sözleşmesi’ne kadar gelen süreçte 2007 yılında 3 yıl sürecek (2007-2010) Kadına Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hazırlanıp uygulamaya konuldu. 2008’de 5 yıl sürecek olacak “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı” hazırlanıp uygulandı. 2011’de İstanbul Sözleşmesi imzalandı ve hemen arkasından 2012’de “İstanbul Sözleşmesi esas alınarak” 6284 Sayılı Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Önleme Kanunu çıkarıldı. 2012- 2015 ve 2016-2020 yılları arasında ikinci ve üçüncü kez Kadına Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planları hazırlanıp uygulandı. 2014-2018 yılları arasında ikinci kez Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı hazırlandı. 2018 yılında ise 2023’e kadar devam edecek olan üçüncü Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı ile ise hâlihazırda devam etmektedir.</p>
<p><strong>Seküler Zihnin Ürettiği Anlayış ve Queer Kimlik </strong></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi’ni onurla imzaladıklarını söyleyenler, Sözleşme’nin arka planında ve Sözleşme’ye ruhunu, rengini veren liberal düşüncenin ve feminist ideolojinin pek farkında olmayan, ‘AB’ye girelim de ne olursa olsun’ diyen düşüncede yöneticilerdi. Bazıları da Sözleşme’deki kavramsallaştırmalara ve kurumsallaştırmalara dikkatini veren ve bunların zararlarından korumak üzere hem Sözleşme’yi imzalayıp hem de Sözleşme’deki kavramlara karşı kavram oluşturan düşüncede idiler. Nitekim “Toplumsal Cinsiyet Adaleti” kavramı bu düşünceden doğmuştur. Her ne kadar bu kavramsallaştırmanın toplumda bir karşılığı olmasa da bazılarının niyetinin böyle olduğu anlaşıldı. İstanbul Sözleşmesi, liberal bakışın anladığı gibi “kadına şiddeti önleyici” özelliği ile değil, içindeki tanımlamalar ve kavramsallaştırmalar yönüyle ele alınmalıdır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi hazırlık görüşmelerine katılan eski Bakan Selma Aliye Kavaf, görüşmelerde dillendirilen “farklı aile formları” kavramsallaştırılmasına, bakanlıktan alınması pahasına karşı çıkmıştır. İstanbul Sözleşmesi, tüm insan hakları evrensel veya bölgesel Sözleşme ve Bildirgeleri gibi seküler zihnin ürettiği liberal ideolojik anlayışın ürünüdür. İstanbul Sözleşmesi buna ilave olarak liberal zihnin ürettiği ve küreselcilerin de desteklediği feminist ideolojinin ürünüdür. Hiçbir uluslararası sözleşme, niyet okuması yapmadan, önümüze getirenlerin hayat ve dünya görüşleri değerlendirilmeden yorumlanamaz. Bunda 75 yıl öncesinde 70 milyon insanı katledenler, o günden bu güne de dünyayı sömürmeye devam edenler, çıkarlarına ters düşenleri topluca katletmeyi ihmal etmeyenler, karakaşımıza, kara gözümüze âşık olarak bizim kadınlarımızı şiddetten korumayı amaçlayacaklar, öyle mi?!</p>
<p><em>Sözleşme’nin göz ardı edilen birçok boyutunu gerek kitabınızda gerek çeşitli konuşmalarınızda ele alıyorsunuz. Sizce Sözleşme’nin hangi boyutları görmezden geliniyor? </em></p>
<p>Yukarıda da belirttiğim gibi Sözleşme’deki kavramlar ve oluşturmayı öngördüğü kurumlar görmezlikten geliniyor. Özellikle de toplumsal cinsiyet, cinsel tercih/yönelim, aile yerine “ev” kabulü, 0-18 yaş arası kızların da “kadın” olarak kabul edilmesi ve kadınların yararlandığı “cinsel özgürlüklerden” yararlanması gibi hususlar sayılabilir. Sözleşme evrensellik iddialarıyla fakat kültürel görecelilik ürünü feminist ideoloji ile önümüze konmuştur. Batı’nın evrensellik iddialarının ne kadar boş olduğunu, evrensellikle küreselliğin karıştırıldığını biliyoruz. Yine Batı’nın kültürel göreceliliğinin “queer/akışkan kimliğe” ulaştığını da biliyoruz. Bu iki kabulün, toplumumuza bir şey söyleyemeyeceğini anlamak için sadece dünyayı biraz tanımak yeterli. Fakat öncelikler, liberal bakış ve AB üyeliği olunca görülemiyor. Bugün queer/akışkan/sapkın kimlik dünya gençliğini sarmalamış durumda. İstanbul Sözleşmesi de feminist ideolojinin ürettiği queer/akışkan kimlik üzerine bina edilmiştir. Bunu feminist grupların açıklamalarından da görüyoruz. Üstelik feministler “queer olmadan feminist olunmaz” söylemini çekinmeden söylüyorlar.1 Queer kimlik akışkan olup, her an her şey değişebilir anlayışıyla, fertlerin yukarıdaki herhangi bir kimlikte sabit olarak kalmayabileceğini, birinden diğerine geçiş yapabileceğini, hatta sadece insana değil, hayvana(zoofili), ölüye ( nekrofili , çocuğa(pedofili), aile içine(ensest), fortçuluk, röntgencilik, teşhircilik gibi + lara yönelebileceğini söyler. İstanbul Sözleşmesi’nde güvenceye alınan “toplumsal cinsiyet eşitliği” doğal cinsiyetle birlikte, her tür cinsiyetsizliği, hatta yukarıda, nerelere kadar akabileceğini belirttiğimiz queer (akışkan) kimliği de güvence altına alır. Çünkü queer kimlik de bir kimliktir, bir cinsel tercih/yönelimdir, İstanbul Sözleşmesi’ne göre güvenceye alınması gerekir. Queer kimlikte herhangi bir cinsiyet kastedilmez, doğal cinsiyetle birlikte her tür cinsel kimlik ve tercih/yönelim kastedilir. Queer ve feminist kuramın önde gelen düşünürlerinden biri ve aynı zamanda ABD’de uzun yıllar LGBTİ mücadelesi içerisinde yer alan politik aktivist Judith Butler’e göre toplumsal cinsiyet (gender), “Bütüncüllüğü daima ertelenen, herhangi bir anda asla tam anlamıyla olduğu şey olmayan bir giriftliktir.2 Butler de bir feminist ve queer kuramcısı olarak, queer kimliğin toplumsal cinsiyet içinde yer aldığını ve akışkan kimlik anlamında algılandığını ifade ediyor. Sözleşme sadece bu gruptaki insanların, “akışkan kimliklerin” haklarını veya şiddete maruz kaldıklarındaki güvenceyi değil, her tür ifade ve örgütlenme özgürlüklerini, kendilerini afişe etmelerini, özendirmeyi ve her tür propagandayı da güvenceye alır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınlık ve erkeklik davranışlarının yeniden kurgulanıp değiştirilebilirliğini savunur. Bunun gibi Sözleşme’nin göz ardı edilen birçok yanı var. Söyleşi içinde yeri geldikçe bunlara değineceğim.</p>
<p><strong>Küresel Politik Bir Proje </strong></p>
<p><em>Kitabınızın adından devam edelim: İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak. Niçin bu adı koydunuz çalışmanıza? Sözleşme nesillerimizi bozacak, aileyi çökertecek hangi hususları içeriyor?</em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi tek başına değil tabi. Kitapta İstanbul Sözleşmesi’nden önce CEDAW’ın ve sonrasında da Sözleşme’nin insan türü ve ailenin geleceğine dair endişeleri, kaynakları ile birlikte inceledik. Maalesef, Müslüman camiada muhafazakâr bazı aydınlarımız, dünyadaki gelişmelerle İstanbul Sözleşmesi ve benzeri uluslararası metinler arasında ilişki kurmadıklarından bu metinlerde görünen-görünmeyen amaç ayrımı yapmadan, Sözleşmelerin eleştirilmesini, “Sözleşme’ye haksızlık” olarak niteliyorlar. Esasen sadece Sözleşme’ye değil, Sözleşme’yi yapan, imzalayan, uygulamaya koyan ve savunan zihniyete eleştirimiz var. Bunu da bildiklerinden “Sözleşme  kadına şiddeti önlüyor” diye Sözleşme’ye masumiyet ve mağduriyet atfederek liberal görüşlerine geçerlilik kazandırmak istiyorlar. Bütün uluslararası kavramsallaştırmalar gibi “toplumsal cinsiyet eşitliği” de küresel politik bir projedir. İnsanlığın mahvına neden olacak, insan cinsini insanlıktan çıkaracak, Harari’nin ifadeleriyle, insan türünü farklılaştıracak politikaların taşıyıcısı, bir yapı-bozum projesidir. İstanbul Sözleşmesi bu yapı-bozum projesinin uygulanmasında yasal(!) dayanak olarak dayatılmaktadır. İstanbul Sözleşmesi ile insanların iradeleri felç edilerek, toplumsal cinsiyet eşitliği aşkına her tür queer/akışkan kimlik sapkınlığına yol verilmektedir. Küresel ölçekte iki ifsâd projesi yürütülmektedir. Bunlardan biri bağımlılaştırarak köleleştirme, diğeri cinsiyetsizleştirerek köleleştirmedir. Türlü eğlence yolları kullanılarak gençlerin iradelerine çökülmekte, bağımlılaştırarak köleleştirilmelerinin yanı sıra, cinsel tercih/yönelimler oluşturarak iradeleri felç edilmek istenmektedir. Bu bir politik savaştır ve bu savaşın asıl gayesi insanları öldürmek değil, iradelerini yok etmektir. Nitekim savaş kurallarını formüle edip gelecek kuşaklara aktaran Carl Von Clausewitz’in Savaş Üzerine adlı kitabında tespit ettiği savaş kurallarının en önemlisi, belki de hepsinin özeti: “Savaş, hasmını yok etmek için değil, iradesini yok etmek için yapılır.” kuralıdır. Konu şiddet değildir. Şiddet bu projenin gösterilen ucudur. Arkadan gelen asıl tehlike, iradeler üzerinde algı yönetimi ile sonuca gitmektir. Nitekim kısmen de olsa bizde dahi başarılı olmuştur.</p>
<p><strong>Sözleşmeyi Feshetmek Sorunu Çözmez </strong></p>
<p><em>Türkiye’de aileye bakış açısı birtakım uluslararası antlaşmalar ile çözülebilecekmiş gibi durmuyor. Antlaşmayı yapınca problemler çözülmediği gibi antlaşmadan çıkınca da problemler çözülmüş olmayacak Bu bağlamda şunu sormak istiyoruz: Aile yapımız sağlam mı? Gündüz programlarından, haberlerden gördüğümüz kadarını dikkate alsak bile Anadolu’da bile çok sorunlu aile yok mu?</em></p>
<p>Hiçbir uluslararası sözleşme Türkiye’deki aile problemini çözmez. Sözleşme’yi feshetmek de sorunu çözmez. Bundan dolayıdır ki, son yazdığım makale, “İstanbul Sözleşmesi Feshedilse Ne Olur, Edilmezse Ne Olur?”3 Dünyadaki en iyi aile yapısı bizde olmasına rağmen, özellikle şiddet dili ve fiilleri nedeniyle dikkatleri çekiyor aile yapımız. Bizim inanç ve kültür yapımızda, aile yapımıza dair, uluslararası belgelerden çok daha nitelikli belgeler var. En başta Kur’ân ve Sünnet, insan ve aile konusunda hayatı ve kâinatı kuşatan bir enginliğe sahip. İnsan onurunu koruyacak en sağlıklı yol Allah’ın vahyi ve Peygamberi’nin Sünnetidir. Fakat İslâm’ın farklı yorumlarından kaynaklanan şiddet ve ayrımcılık dili ve uygulamaları maalesef sadece kadına değil, tüm canlılara şiddeti önlemede büyük engel oluşturuyor. Bu nedenledir ki konferanslarımızda ve yazılarımızda öncelikle kanaat önderlerimizin ve siyasilerimizin, yani örnek şahsiyetlerin şiddet konusunda toplumu çokça aydınlatmalarını, bilgilendirmek için kurumlar oluşturmalarını, devletin de şiddeti önleyici çalışmalar ve kurumlar oluşturmalarını öneriyoruz. Milletin temsil edildiği TBMM’de siyasilerin kendi aralarında kullandıkları dil, kanaat önderlerinin kadın konusunda indi yorumları maalesef şiddetin önlenmesinde önümüzde engel olarak duruyor. Öncelikle bu sorunu çözmek gerekiyor. Anadolu’da çok sorunlu aileler olduğu doğru fakat bir doğru daha var, şiddet sadece Anadolu’ya has bir tutum değil, kentleşmede de şiddet dili ve olgusu hâkim. Gün geçmiyor ki okumuş taifeden şiddet haberleri almayalım. İşte TBMM’nin oturumlarında yaşanan şiddet… Sözleşmedeki tüm maddeler bizatihi kötü mü? Olumlu tarafları yok mu? Sözleşme’nin hangi düşünce ile yapıldığı önemli. Feminist ideolojiyle yapılmış bir Sözleşme’nin iyi maddelerini neden arayalım ki? Bozuk saat günde iki kere doğru gösteriyor, diye o saati sağlam sayamayız. İstanbul Sözleşmesi için de geçerli bu. Elbetteki insan eliyle hazırlanmış bir Sözleşme’de insani unsurlar olacaktır. Fakat insanın olduğu yerde inançlar, ideolojiler, değerler ve bunlara uygun davranışlar da olacaktır. Önce sonuçları değil, sebepleri konuşmalıyız.</p>
<p>İstanbul Sözleşmesi bir sonuçtur. Sözleşme’ye ruhunu, rengini veren ise sebeptir. Feministler bu Sözleşme’ye en az 30 madde koydurduklarını söylüyor. Bazıları da “Bu Sözleşme’yi biz yaptık, virgülüne dokundurmayız!” diyor. Bu durumda Sözleşme’nin iyi-kötü maddelerini cımbızlamanın bir yararı yok. Kendi inanç değerlerimizden bir Sözleşme üretebiliriz. Bunun adı da “Ankara Kriterleri” değil, “İslâm’ın Kriterleri” olmalı. Hem böylece İslâm’ın yanlış yorumlarının sebep olduğu şiddete de bir nebze çare üretmiş oluruz. Hükümet İstanbul Sözleşmesi’nin Ankara (laik/seküler) kriterlerine dahi uygun olmadığını gördü ve Sözleşme’yi tartışmaya açtı.</p>
<p><strong>Şiddetin Kaynakları ve Cinnet Toplumu Hayali </strong></p>
<p><em>Kadına karşı şiddeti önleme yönüyle öne çıkarılan İstanbul Sözleşmesi kadın cinayetlerini engelliyor mu? Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğinde kadın cinayetlerinde artış söz konusu olur mu? </em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi 2014’ten bu yana yürürlükte. Kaldı ki Sözleşme’deki “şiddetin kökünü kazıma” iddiası CEDAW’dan beri var. 1985’den bu yana uluslararası sözleşmelerle şiddetin kökünü kazımaya çalışıyoruz, fakat asıl olarak -bilinçli yahut bilinçsiz- şiddetin değil, inanç değerlerimizin, dinin, gelenek ve göreneklerin, adetlerin ve namus anlayışımızın kökünü kazıyoruz. Sözleşme taraftarları “İstanbul Sözleşmesi uygulansın!”, “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” gibi slogan ve taglarla algı oluşturuyorlar. Sözleşme 2014 yılından, “toplumsal cinsiyet eşitliği” ise 90’lı yıllardan beri yürürlüktedir ve “devlet politikası” olarak tüm kurumlarda uygulanmaktadır. Buna rağmen şiddet azalmamaktadır. “Sözleşme’nin hangi maddesi uygulanmıyor?” sorusuna cevap veremiyorlar. Dolayısıyla Sözleşme’den çekilsek bile bu hâlimizle şiddeti azaltamayız. Ancak İstanbul Sözleşmesi’nin uygulama kanunlarında, TCK ve 6284 sayılı Kanunda yapılacak iyileştirmelerle bir nebze azalabilir. Tabii ki şiddeti önleyecek açılımlar ve kurumlar oluşturarak, milletin inanç değerlerindeki şiddet karşıtı sabiteleri öne çıkararak, indi yorumlara değer vermemek suretiyle şiddeti azaltmaya çalışabiliriz. Sözleşme’den çekilindiğinde veya feshedildiğinde şiddette bir azalma veya çoğalma olmaz. Şiddet, Sözleşme kaynaklı olmaktan ziyade, şiddet dili ve Sözleşme’yi dayanak alan kanunlar ve uygulamalarındadır.</p>
<p>Peki, İstanbul Sözleşmesi’nin kadın ve erkeğin birbirinden biyolojik olarak farkını ortadan kaldırmaya matuf bölümleri var mı? Tartışma da bu nedenle başladı. Sözleşme’nin aşağıda sayılı maddelerinde söz konusu farklılığı ortadan kaldırmaya/kökünü kazımaya matuf bölümler kısaca sıralıdır. &#8211; 2. maddesindeki kapsam (toplumsal cinsiyet) &#8211; 3. maddesinde tanımlar. (Tanımlanmamış Şiddet türleri: Fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddet. İlaveten toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadına şiddet, aile içi şiddet) &#8211; 4. maddesinde, cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği. &#8211; 12. maddesinde, kültür, gelenek, görenek, din veya sözde namusun kökünün kazınması. &#8211; 14. maddesinde eğitim. Bizdeki kurumsal karşılığı Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi (ETCEP) &#8211; 34. Maddede ısrarlı takip. Bu maddelerin, kadın ve erkeğin biyolojik olarak farklılıklarının ortadan kaldırılmasına yönelik olduğu görülüyor. Farklılıkların ortadan kaldırılması için de, toplumun gelenek, görenek, örf, âdet, namus anlayışlarının kökünün kazınması gerekiyor. Düşünebiliyor musunuz? Her türlü din ve din kaynaklı inanç ve anlayışlarının olmadığı bir toplum tasavvuru. Buna tasavvur demek bile tasavvura ihanet. Bunun adı cinnet toplumu hayalidir.</p>
<p><strong>Sözleşme’nin Uygulanması ve Sonuçları</strong></p>
<p><em> İstanbul Sözleşmesi eşcinsel çevrelere özgüven mi kazandırıyor? Vaktiyle okullarda ve üniversitelerde ise hâlen uygulanan projelerle çocuklar eşcinselliğe yatkın bir kamuya mı hazırlanıyor? </em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddeti “ev içi”nde önlemeyi amaçlamaktadır. Evden kasıt, her türlü meşru veya gayrı meşru birlikteliklerdir, yani partner ilişkileri de dahil. Bu da eşcinsel ilişkilere özgüven kazandırıyor. Burada sorun eşcinsellerin bir arada ev içinde yaşamaları ve bu ilişkilerde şiddeti önlemeden öteye geçerek, bu ilişki sahiplerinin her tür haklarının, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin güvenceye alınmasıdır. Bir başka deyişle ifade özgürlüğü kullanılarak görünürlük ve afişe olma, içselleştirilme imkânı tanınmaktadır. Bizim kültürümüzde buna “ifsâd” denir ve her türlü ifsâd hareketi engellenir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanı’nın eşcinsellerin aktivizmine, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel yönelime getirdiği eleştirilere karşılık Baroların güvencesi İstanbul Sözleşmesi olmuştur. İstanbul Sözleşmesi sadece bu durumlarda şimdilik uygulanmıyor. Uygulansaydı Başkan’ın yargılanması gerekirdi. Eşcinsellere bundan daha büyük özgüven nasıl sağlanabilir? Bunun kadına şiddetle alakası nasıl kurulabilir? İstanbul Sözleşmesi’nin 14. maddesi, taraf devletlere, toplumsal cinsiyet eşitliğinin, öğretim materyallerine, resmî müfredata ve eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atma mükellefiyeti yüklüyor. Bu yükümlülüğün bizim ilk ve ortaokullardaki karşılığı ETCEP’dir. Üniversitelerdeki karşılığı KASAUM’(Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi)lardır. İstanbul Özyeğin Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM), Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi, Stony Brook Üniversitesi Erkek ve Erkeklik Araştırmaları Merkezi ve İzmir Üniversitesi Kadın Araştırma ve Uygulama Merkezi iş birliğiyle ‘erkeklik cinsiyetini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım’ olarak gerçekleştirilen 2’nci Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sempozyumu’nun açılış konuşmacısı Hanken School of Economics’ten İngiliz Profesör Jeff Hearn, erkekleri ötekileştiren “Uluslarötesi ‘Erkekler’ Politikasını Konumlandırma: Aktivizm, Politika, Kuramlaştırma” başlıklı bir konuşma yaptı. Konuşmasında; “erkeklerin de muzdarip olduğu ‘erkeklik’ rolleri ile mücadele etmenin gerektiğini”, “birden çok toplumsal cinsiyet ideolojisinin var olması gerektiğini”, “toplumsal cinsiyet ikiliğini yok ederek, homoseksüellik ve heteroseksüellik gibi birçok ikili karşıtlık arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak gerektiğini” ifade etti.4 İstanbul Sözleşmesi’nden ne/neler anlaşılması gerektiği artık yeteri kadar açık değil mi? İstanbul Sözleşmesi “devlet politikası” olarak uygulandığında, eğitimden, ekonomiye, sanattan spora tüm branşlar ve kurumlar toplumsal cinsiyete göre dizayn ediliyor. Erkekliğin bitirilmesi de bu kategoride bir faaliyet oluyor.</p>
<p><strong>6284 Sayılı Kanun ve EK 12. Protokol </strong></p>
<p><em>Sözleşme’yi hayata geçirmek için çıkarılan 6284 Sayılı Kanun hakkında neler söylenebilir? </em><em>Sözleşme çerçevesindeki anlamını açar mısınız?</em></p>
<p>6284 Sayılı Kanun, dayanak olarak İstanbul Sözleşmesi’ni almaktadır. Başka bir ifadeyle 6284 Sayılı Kanun İstanbul Sözleşmesi’nin uygulama kanunudur. İlginçtir, Kanun, Sözleşme’nin TBMM’de onaylanmasından 2 yıl önce hazırlanmış ve kabul edilmiştir. Hangi mantıkla? Sözleşmenin mutlak surette TBMM’de onaylanacağına dair bir özgüven mantığıyla. Peki bu süreçte halka da bilgi verilip bu özgüven sağlanmış mı? Hayır! 6284 Sayılı Kanun, Sözleşme’nin taraf devletlere (Türkiye’ye) yüklediklerini kurumsallaştıran ve yaptırımlar içeren kanundur. İstanbul Sözleşmesi ile 6284 Sayılı Kanun arasındaki ilişkiler eleştirildiğinde Sözleşme taraftarlarının savunması, “Sözleşme’de 6284 Sayılı Kanundaki tedbirler ve cezalar yer almamaktadır” şeklinde oluyor. Sözleşme “çerçeve bir metin”dir. Ayrıntıları kanun ve diğer yasal düzenlemelerle yapılır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’ndeki çerçeve yükümlülükler 6284 Sayılı Kanunda “Önleyici” ve “Koruyucu” tedbirler başlıkları altında ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri şeklinde düzenlenmiştir. Bu nedenle sadece İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi netice ifade etmez, 6284 Sayılı Kanun ve Türk Ceza Kanununda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.</p>
<p><em>Sözleşme kapsamındaki taahhütlerden gerçekleşeni, uygulananı var mı? </em></p>
<p>Sözleşme’den önce 2002 ve 2005 yıllarında İstanbul Sözleşmesi’nin gerektirdiği tüm tedbirler ve cezalar yasalaştırılmıştır. Sözleşme bir nevi kadayıfın üzerine kaymak olmuştur. Sözleşme tüm hükümleriyle uygulanıyor, diyebiliriz. Belki ayrımcılık türünden yaklaşımlar, ifadeler tam anlamıyla cezalandırılmıyor olabilir. Bunun için de AB, EK 12. Protokolün Türkiye tarafından onaylanıp uygulamaya geçirilmesi için bastırıyor. EK 12. Protokol imzalandı fakat onaylanıp yürürlüğe girmedi. Onaylanırsa ayrımcılık, homofobi, transfobi ve cinsel özgürlüklere ilişkin tüm açılımlar uygulamaya girecek ve yaptırımlar da uygulanmaya başlayacaktır. Türkiye’nin bu konudaki tereddütleri devam etmektedir. EK 12. Protokol uygulamada olsaydı Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbede yaptığı konuşma nedeniyle yargılanması gerekirdi. Ankara ve İzmir Barolarının dayanağı asıl EK 12. Protokoldür. Baroların sesine güç katan da Avrupa Parlamentosu üyesi Nacho Sanches Amor olmuştur. Ne diyordu Amor? “Avrupa Konseyi’nin tüm üyeleri gibi Türk makamları da nefret söylemine veya LGBTİ’lere karşı herhangi bir ayrımcılığa gerekçe göstermek için kültürel, geleneksel veya dini değerleri kullanmama tavsiyelerine uymalıdır.”</p>
<p><strong>Yumuşak Karnımız Şiddet ve Seküler Postyapısalcı Düzenlemeler </strong></p>
<p><em>Aile kurumunun Müslüman toplumlarda Batı’ya karşı oluşan savunma psikolojisinin bir sonucu olarak “son kale” görüldüğünü biliyoruz. Bu bağlamda siz buna itiraz etseniz de aileyi öne çıkaran tüm yaklaşımlar muhafazakâr olarak etiketleniyor. Yayıncı olarak hukuk odaklı pek çok kitap neşrettiniz vaktiyle. Hukuk literatürünü de yakından takip ediyorsunuz. Topyekûn bir hukuk dönüşümü için bir aile hukuku yazmak gerekir mi? </em></p>
<p>Bizde yanlış bir anlayış var. Nerede bir eksiklik, yanlışlık görsek hemen kanun yaparak tamamlamayı, düzeltmeyi düşünürüz. Oysaki hukuk bir bütündür. Özel ve tüzel kişiler hukukuyla, kamu kurumları ve birey-devlet ilişkileriyle bir bütün ve bu bütüne hayat veren de dünya görüşümüz, hukuka bakışımızdır. Hukuka bakışımız adalet anlayışımızı da içerir. Bugüne kadar yasalaştırmalar eklektik şekilde, yok kanun-yap kanun şeklinde gelişti. Oysa Müslüman hukuk bilincini öncelesek, hukukun kılcal damarlara kadar yayılmasını dileyip, yapmaya çalışsak, insan temel hak ve özgürlüklerini başkaları bize dayatmadan kendimiz düşünüp düzenlesek, uygulasak yamalı kanunlar yapmaya gerek kalmayacak, seküler ideolojilerin tasallutuna mahkûm olmayacağız. Bizim bir aile hukukumuz var, hem de en iyisinden. Fakat İslâm’ın tarih içindeki yanlış yorumlamalarından kaynaklı olumsuzluklar şiddeti körüklediğinden, yumuşak karnımızdan vuruluyoruz. Yumuşak karnımız şiddet, şeytan da işte oradan yaklaşarak, önümüze seküler postyapısalcı düzenlemeleri dayatıyor.</p>
<p><em>Sözleşme odaklı tartışmaların son günlerde daha da arttığını görüyoruz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? </em></p>
<p>Sözleşme odaklı tartışmaların yoğunluğu yeni sayılır. Özellikle sosyal medyadaki yoğunluk daha da yenidir. Sosyal medyada, 6284 sayılı Kanundan doğan mağduriyetler birçok gruplaşmaları doğurmuştu. Bunlar nafakazedeler, çocuk haczi mağdurları, genç evliler gibi öbeklenmelerdi. Sadece Aile Akademisi Derneği ve SEKAM’ın çalışmaları bu hukuksuzluklarla İstanbul Sözleşmesi’nin ilgisini kurdu ve sosyal medyaya taşıdı. Bizlerin konferansları, söyleşileri, yazıları ve sosyal medyaya taşıması ile bu gruplar “tüm kötülüklerin anası” olarak İstanbul Sözleşmesi’ni gördüler ve dillendirdiler. Bunu yadırgamamak gerekir. Mağduriyetler insana yeni söylemler, yeni hareket alanları açar. İstanbul Sözleşmesi çerçeve metin olarak TCK ve 6284 üzerinden zihinleri kurumsallaştırırken, karşıtlarında da örgütlenmeler ve mağdurların/mağduriyetlerin sesini duyurmayla gündeme oturdu. Elbette siyaset kurumu bu durumu görmemezlikten gelemezdi ve “Sözleşme nâs değildir.” söylemi ile Sözleşme’yi tam anlamıyla tartışmaya açtı. Siyaset kurumu, leh ve aleyhine Sözleşme’yi tam manasıyla tartışılır hâle getirdi. Artık bir farkındalık oluşmuştu ve istediğimiz de buydu. Zira “İnsanlık onuru farkındalıkla başlar.” diyorduk. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girildi. Ya Sözleşme feshedilecek ya da bir parmak bal çalınan ağızlar susturulacak, ikinci ihtimal mümkün değil, siyaset çare bulacak!</p>
<p><strong>Ahlaki ve Toplumsal Çöküntüye Kavramsal ve Kurumsal Destek </strong></p>
<p><em>Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı aldığında nasıl bir manzara ile karşılaşılır? Bu ayrılış aile, kadınlar ve toplum olarak bizi nasıl etkiler? </em></p>
<p>Böyle bir ihtimali düşünmedim, çünkü Türkiye’nin Sözleşme’yi feshedebileceğini sanmıyorum. Velev ki feshedilsin, kanunlarda gerekli düzenlemeleri yapmadıkça bir şey ifade etmez, gereksiz yere AB ile zıtlaşılmış olur. Yukarıda söylediğim gibi, Ankara kriterleri değil, İslâm’ın kriterleri uygulanacaksa bir anlamı var ve AB ile zıtlaşmaya değer. Aslolan topyekûn şiddete karşı çıkmak ve düzenleme yapmaktır. Şiddetin kaynaklarına inmeden de bu mümkün değil. Şiddetin birincil kaynağı bağımlılıklardır. Devletin bağımlılıklar konusunda gözleri yumuk, kulakları kapalı, zihni dumur vaziyette iken hangi kriterlerle şiddeti durduracak? En sağlıklı yol, sivil toplum çalışmalarının önünü açarak halka gitmek, şiddetin kaynaklarına yönelmek, şiddeti azaltıcı çalışmalara sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla öncülük etmek olmalıdır. Yardım kuruluşları olarak çalışan STK’larımızın, şiddetle mücadeleyi, şiddetin birincil kaynağı olan bağımlılıklarla mücadeleyi, devlete rağmen, devlete karşı yürütebilmesi gerekir. Unutmamak gerekir ki, biraz önce de ifade ettiğim gibi şiddetin kaynaklarından biri de devletin oluşturduğu bağımlılıklar ve siyasilerin şiddet dilidir. Aksi hâlde şiddetin kaynağına inmeden uygulanacak yöntem bugüne kadar olandan farklı olmayacak, dolayısıyla sonuç da farklı olmayacaktır.</p>
<p><em>Zaman zaman şunlar gündeme geliyor: Sözleşme’yle cinayetler engellenir, insanlar eşcinsel olur mu? Hatta Sözleşme’den geri çekilmenin saldırganlığa prim vermek anlamına geleceğini düşünenler de var. Acaba Sözleşme’ye çok mu anlam yükleniyor? </em></p>
<p>Sözleşme ile cinayetler engellense idi 9 yıllık uygulamada engellenmiş olmalıydı, tam tersi oldu. İstanbul Sözleşmesi 6 yıl önce yürürlüğe girdi fakat biraz önce de söylediğim gibi bu çerçeve metnin hükümleri 2002 ve 2005 yıllarında TCK ve TMK’da yapılan düzenlemelerde yasalarla güvenceye alınmış, Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden 2 yıl önce de 6284 Sayılı Kanun yürürlüğe girmiş, öngörüler, yükümlülükler neredeyse 20 yıla yakındır uygulamadadır. Buna rağmen şiddet azalmamıştır. Sözleşme ile insanlar eşcinsel olmaz, insanları eşcinsel yapan ailevi sorunlar, parçalanmış aile, toplumsal ahlaki çöküntü ve buna karşı duyarsızlıklardır. İstanbul Sözleşmesi ahlaki çöküntüye kavramsal ve kurumsal olarak dayanak oluyor. Sözleşme ahlaki çöküntüleri, ifsâd projelerini canlandırır, güvenceler sağlar. İstanbul Sözleşmesi feshedilse bile AİHM, AİHS ve İstanbul Sözleşmesi hükümleri uyarınca yapmış olduğu içtihatları uygular, değişen bir şey olmaz. Kendimizden medet umup şiddeti ve şiddetin kaynaklarını, eşcinsel aktivizmin felsefesini kurutmalıyız. Sözleşme’ye olduğundan fazla anlam yüklenmiyor, aksine Sözleşme’ye rengini, ruhunu veren ideoloji yeteri kadar konuşulmadı bile. Sadece İstanbul Sözleşmesi değil, tarafı olduğumuz tüm insan hakları belgeleri hakkında çok az inceleme var. İncelemeler genelde belgelerin görünen yüzü ve amaçları üzerine. Felsefeleri, ideolojileri üzerine derinlemesine aydınlatıcı çalışmalar yok. Batı’nın insan hakları karnesine bakmadan yapılan değerlendirmeler var. Bu yönden baktığımızda İstanbul Sözleşmesi’ne yüklenmesi gereken anlam daha fazla olmalı ve yeni yeni bu anlamda incelemeler görülüyor.</p>
<p><em> İstanbul Sözleşmesi odaklı olarak gündeme gelen konular arasında toplumsal cinsiyet meselesi de yer alıyor. 1980’lerden sonra Türkiye’de öne çıkarılan sosyoloji literatürü başta olmak üzere siyaset bilim, antropoloji ve ilahiyat çalışmalarında cinsiyetle toplumsal cinsiyet arasında bir ayrışma göze çarpıyor. İslâmi çevrelerin bu konuda birbiriyle taban tabana zıt hatta neredeyse batıcı ve modernistlerle özdeş görüşler beyan ettikleri görülüyor. Tüm bunlar bize ne söylüyor?</em></p>
<p>“Cinsiyet”, bildiğimiz gibi yaradılıştan gelen kadın ve erkek cinsiyetini ifade ediyor. “Toplumsal cinsiyet” ise İstanbul Sözleşme’sinde; “M.3/c. Belirli bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşâ edilen (kurgulanan) roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.” “Toplumsal cinsiyet eşitliği” de, toplumun cinsler için uygun gördüğü davranışların, değerlerin eşitlik içermesi, ayrımcılık yapılmaması anlamında kullanılmaktadır. Ancak dikkat edilecek nokta, sadece yaradılışın değil, toplumun belirlediği cinslere, cinsiyet rollerine, tercihlere/yönelimlere karşı ayrımcılık yapmamak dayatılmaktadır. Feminizmin kuramcılarından Judith Butler’e göre, toplumsal cinsiyet, “Toplumun kültürel olarak kişiye tanımladığı ve zorladığı kimliklerdir. Kadınlık, kızlık, erkeklik, delikanlılık gibi… Gerçekte böyle kimlikler ve böyle kategoriler yoktur. Bütün bunlar toplum tarafından bireylere zorla giydirilmiş anlamlardır. Tüm bu kimlikler eşit düzeyde algılanmalı, bu zorla giydirilmiş anlamlar kaldırılmalı, Maskülinite/Patriyarka denen “erkek” egemen yapının ortaya koyduğu şiddet önlenmeli.” İslâmi kesimdeki entelektüellerimizden bir kısmı Sözleşme’yi ve genel olarak insan haklarını liberal bakışla yorumladıklarından, onların gözünde bu kavramlar insanlığın ulaştığı yüce değerler olarak algılanıyor ve yansıtıyorlar. Bunu yaparken de mutlak doğruyu ifade eden beyanlarda bulunarak, muarızlarını da cahillikle suçluyorlar. Koca koca akademisyenler, kendilerinden farklı düşünceye sahip olunabileceğine ihtimal bile vermiyorlar. Liberal ideolojinin doğmaları, hiçbir kesinlik taşımazken, küresel güçlerin ve medyanın desteğiyle müslümanların sabitelerini bastırıyor. Hatta zaman zaman Kur’ân ayetlerinden de delil getirmeye çalışıyorlar. Sözleşme’nin feminist ideoloji ürünü olduğunu gözümüzden kaçırmaya çalışıyorlar. Şu ifadelere bakar mısınız? “İstanbul Sözleşmesi aile içinde, yani evde şiddetin kaldırılmasına yönelik tedbirlerin alınmasını öngörmektedir. Başka bir ifade ile kadınlar, çocuklar, engelliler, yaşlılar, hastalar (bakıma muhtaç olanlar), bazen erkekleri de kapsayan aile içi şiddetin her türlüsünü ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.</p>
<p>Aile içi fiziksel şiddet, taciz, tecavüz, sömürü ve zulmü kaldırmayı amaçlamakta ve mağdurları korumayı düzenlemektedir… Çocuklara tecavüz eden sapkınları mı savunuyor? Gerçekten neyi savunuyorlar, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlar? Çocuk istismarcılarına en ağır cezayı istersin; tecavüzcüleri aşağılarsın; eş katillerini lanetlersin; hasta, engelli ve yaşlıya saygısızlığı kötülersin; tecavüzcüleri aşağılarsın ama bütün bu suçları engellemeye çalışan uluslararası bir sözleşmeyi hedef alırsın. Bu nasıl bir ahlaki tutarsızlıktır? Allah’ın (İsrâ 70. ayette) “onurlu yarattım” dediği insanların (kadın, erkek, çocuk, engelli, yaşlı, hasta vs.) onurlu bir yaşam sürmesini savunan bir düzenlemeye nasıl karşı çıkarsın? Lütfen kavganızı başka yerde verin. Ortak ahlaki ilkelerimizi, dinimizi ve evrensel değerlerimizi kirletmeyin.”5 Batı’nın seküler ve küresel liberal zihniyeti, tüm insanlığı haraca bağlar, bağımlılaştırır, cinsiyetsizleştirir, insanlığa savaş açıp insanlığın sonunu getirirken, bir yandan da bize güzellikler, onurlu bir yaşam sürmemizi savunan sözleşmeler sunuyormuş! İçerideki Batı’lılarımız da bir yandan ahlaki değerlerimizin ve ailemizin altını oyarken, diğer yandan bize güzellikler, saadetler sunuyor! İşte zihniyet bu!</p>
<p><strong>Yenilmişlik Sendromu ve Gelecek </strong></p>
<p><em>Sözleşme’de bazı kavramlara yönelik eleştiriler ve vurgular, İslâmi hassasiyetleri de hedef alıyor mu? İslâm hukukunun İstanbul Sözleşmesi, kadın cinayetleri, aile gibi hususlara bakışı nasıl; niçin müslümanlar, ilahiyatçılar İstanbul Sözleşmesi’ne alternatif olsun, olmasın müdahil olabilecek bir metin kaleme almadılar, almıyorlar? </em></p>
<p>Sorunuzun öncelikle son kısmından cevaplayayım: İslâm Hukukunun kadın cinayetleri, aile gibi hususlara bakışı nettir: Şiddet kabul edilemezdir. Bir insanı öldürmek, insanlığı öldürmekle eşdeğerdir. Müslüman aydınlar, âlimler BM Evrensel İnsan Bildirgesi’nin alternatifini 1983’de yaptılar, BM’de okudular fakat sonrası gelmedi. Hiçbir ideolojik ortaklığı olmayan milletler hâlinde darmadağın topluluktan “ümmet bilinci” beklenemezdi ve olmadı da. Buna karşın feminist ideoloji, kendince hayatı ve kâinatı izah etmeye çalışıyor, bir ideoloji oluşturuyor, iman ilkeleri belirliyor. Kederde ve kıvançta bir, sembolleri, sloganları, hedefleri bir, bir nevi “ümmet modeli” çiziyor. Müslüman camia hâlâ yenilmişlik sendromunu üzerinden atamamış. Baksanıza bazı müslüman aydınlarımız, İstanbul Sözleşmesi’ni kastederek, “Bir Sözleşme’ye bu kadar zulmedilmez!” diyebiliyorlar. Zulmeden biz, adalet tesis eden seküler bakış ve kurumlar! Müslüman camia, kendi içinde şiddeti bile konuşamıyor. Töre cinayetlerini konuşamıyor. Genel anlamda her tür canlıya şiddeti konuşamıyor. Dinin yanlış yorumlarında takılıp kaldığından şiddet sürekli yumuşak karnımız olmaya devam ediyor. Tabiat boşluk kabul etmediğinden, şeytan boş bulduğu yumuşak karnımızdan, sağdan yanaşıyor…</p>
<p><em>Nasıl bir gelecek istediğimize karar vermiş görünmüyoruz galiba. Kitabınızdaki vurgulardan biri de medeniyet kodlarımız dolayısıyla kendi kavramlarımız. Peki, kendi kavramlarımızdan hareketle bir sözleşme mümkün mü? Bu konuda neler yapılabilir? </em></p>
<p>İslâm dünyasının bir gelecek tasavvuru henüz yok. Zira tarihi gerçekliğe dayalı bilgileri ve öngörüleri zayıf. Asr-ı Saâdet örneğine değil, Atina elitler cumhuriyetine takılıyor. Bir millet kendi kültürünün gelecek tasavvurunu kuşanabilir, fakat başka bir milletin, kültürünün gelecek tasavvurunu kuşanamaz. İdeolojilerin tekelciliği buna fırsat vermez. Örnek mi? İslâm Sosyalizmi var fakat Sosyalist İslâm yok. Onlar ortak kabul etmiyorlar. İslâm hukukumuz da bu nedenle gelişmiyor. İslâm hukuk sistemimize yön verecek şerhlerimiz yok. Olması için hukuk kültürümüzün kodlarına sahip çıkmamız gerekiyor. Kodları bırakın, metinlerini bile okumaktan aciz durundayız. Modern (pozitif) hukuku uyguluyoruz, fakat bizim kültürümüz olmadığından onun da şerhlerini yazamıyoruz. Konuşamadığımız, yazamadığımız bir hukuku yaygınlaştırabilmemiz, kılcal damarlarımıza kadar ulaştırabilmemiz mümkün değil. Her olay hukuki sonuç doğurur, bunun bilgisinden bile haberdar değiliz. Hukuk hayatın kendisidir, fakat biz hayatı yaşayamıyoruz, çünkü hukuku bilmiyoruz, hayatı tanımıyoruz. Bu hâlde şiddeti, şiddetin sonuçlarını, aileyi nasıl konuşacağız? Konuşamıyoruz vesselam…</p>
<p>Kaynak:Ümran Dergisi,Eylül 2020</p>
<p>1 Naz Hıdır, “Queer Olmayan Bir Feminizmin İmkânsızlığı Üzerine”, Kaos GL Dergisinin Eylül-Ekim 2014 tarihli 20. yıl özel sayısı, https://www.kaosgl.org/haber/queer-olmayan-birfeminizmin-imknsizligi-uzerine</p>
<p>2 Judith Butler’den aktaran Ahmet Hakan Çakıcı, “İstanbul Sözleşmesine İtiraz Edenlere İtiraz -1, https://www.ahmethakancakici.com/2020/05/itiraz-1.html</p>
<p>3 Muharrem Balcı, “İstanbul Sözleşmesi Feshedilse Ne Olur? Edilmezse Ne Olur?” http://www.muharrembalci.com/ hukukdunyasi/tce/1102.pdf</p>
<p>4 “Yeni cinsiyet ürettik, erkekliği yok edeceğiz”, https://www. habervakti.com/gundem/yeni-cinsiyet-urettik-erkekligi-yokedecegiz-h80902.html</p>
<p>5 Nezir Akyeşilmen, “İstanbul Sözleşmesi, Din ve Ahlak”. https://www.ilksesgazetesi.com/yazilar/ istanbul-sozlesmesi-din-ve-ahlak-8143?fbclid=IwAR3- CTPfgZlrs5Piyv9Lv0VbWnl3Xe0z-ygmDBfor-JZDGxl0kP_ sD1lRo4</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/">İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumsal Cinsiyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2020 13:50:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alfred Kinsey]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsel Kimlik Oluşumu]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsiyetsiz Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Çifci]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kinsey Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyetin Dönüşümü...]]></category>
		<category><![CDATA[Queer Kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet Teorileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24625</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cins kelimesi, Türk Dil Kurumu lügatinde &#8220;tür, çeşit, soy, kök, asıl&#8221; gibi manalara gelirken ıstılahta &#8220;birbirine benze­yen ve ortak pek çok özellikleri olan türler topluluğu&#8221; ola­rak tanımlanmaktadır. Cinsiyet de ferde üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, seks olarak tanımlanır. Buna göre cinsiyet kelimesi bi­yolojik olarak kadın ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/">Toplumsal Cinsiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-23171 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-300x150.jpg" alt="" width="470" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika.jpg 1200w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></p>
<p>Cins kelimesi, Türk Dil Kurumu lügatinde &#8220;tür, çeşit, soy, kök, asıl&#8221; gibi manalara gelirken ıstılahta &#8220;birbirine benze­yen ve ortak pek çok özellikleri olan türler topluluğu&#8221; ola­rak tanımlanmaktadır. Cinsiyet de ferde üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, seks olarak tanımlanır. Buna göre cinsiyet kelimesi bi­yolojik olarak kadın ve erkek arasındaki doğal farklılıklara işaret eder.</p>
<p>Feminist gruplar, cinsiyeti biri doğuştan sahip olunan ve biri de sonradan kazanılan olmak üzere iki grupta ele alırlar. Doğuştan getirilen biyolojik cinsiyet (sex), sonradan kazanılan ise toplumsal cinsiyet (gender) olarak ifade edilir. Toplumsal cinsiyet, kişinin içinde yaşadığı toplumun kadın ve erkek için uygun bulduğu, içtimai olarak inşa edilmiş rolleri, davranışları, aktiviteleri ve nitelikleridir. Aile, eği­tim, devlet, sosyal çevre, iş yaşamı ve medya cinsel kimliğin gelişimine katkıda bulunan kurumlardır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet kavramı, ilk kez Amerika&#8217;da psikiyat- rist ve psikanalist Robert J. Stoller<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> tarafından, 1968 yılında yayımlanan Sex and Gender (Cinsiyet ve Toplumsal Cinsi­yet) kitabında kullanıldı. Kinsey Raporlarında<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> da mer­kezi olarak kullanılan kavram, 19. yüzyılın ikinci yansı ile birlikte akademik dünyanın gündemine girmiştir. Bu kav­ram, biyolojik farklılıkların yani cinsiyetin, genel tezlerini açıklamaya yetmeyeceğini düşünen feminist aydınlar için müthiş bir keşif ve ilham kaynağı oldu. Böylece toplumsal cinsiyet eşitliğine dönük çalışmalar uzun bir süre feminizm çatısı altında yürütüldü. Yaşanan hak ihlallerinin genelde bu yönde olduğu düşünüldüğünde böylesi bir durum anor­mal karşılanmaz. Ancak faydasına inanan kadar, bu anla­yışın şekillendirdiği toplumun resmini görmeye başladıkça eleştiren feminist aydınlar da vardır. Feminist Felsefeye Gi­riş kitabının yazan Alison Stone bunu şöyle dile getiriyor: &#8220;Feministler toplumsal cinsiyet kavramını faydalı buldular çünkü eril ve dişil rollerin biyoloji tarafından değil toplum tarafından tanımlanmış olduklarını işaret ediyordu ve bu da söz konusu rollerin değiştirilebileceklerini ima ediyor­du. Dişilik yeniden tanımlanabilir, böylece itaatkâr davra­nıştan gerektirmeyecek bir hale gelebilirdi. Veya erillik ve dişiliği yeniden tanımlamak yerine toplumsal cinsiyet rol­lerinden tümüyle kurtulabilir ve insanları eril veya dişil ko­numlara yerleştirmeye son verebilirdik. Toplumsal cinsiyet rollerinin içeriğini değiştirmek toplumsal cinsiyeti &#8216;yeniden yapılandırmak&#8217;, toplumsal cinsiyet rollerini ortadan kaldır­mak ise toplumu cinsiyetsizleştirmekti.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet kuramı üzerinde çalışanlar genellikle şu sorulara cevap ararlar: Erkekler ile kadınlar arasındaki farklılık doğuştan, tabii olarak mı mevcuttur yoksa içinde yaşadıkları toplum vasıtası ile sonradan mı kazanılmıştır? Erkekler ailesi için cemiyete, dışarıya yönelirken kadın ai­lesine, içeriye yönelip çocuklarına bakmak, ev işleri ile uğ­raşmak zorunda mıdır? Kadın ve erkek fıtratı diye bir şey var mıdır? Kadın kendi doğurganlığını kontrol edemez mi? Kadın ve erkek olarak doğuştan getirdiğimiz biyolojik cinsiyet mi yoksa toplumsal cinsiyet mi kişinin cinsel yö­nelimini belirler? Cinsel yönelimi toplumsal cinsiyet kod­lamaları belirliyor ise değişimi normal değil mi? Toplumsal cinsiyetin cinsiyetle ne gibi bir ilişkisi vardır? İnsanların cinsiyetlerinden farklı toplumsal cinsiyetleri olabilir mi? Toplumsal cinsiyetin yalnızca iki türü mü vardır? LGBTİQ+ hareketinin ve LGBTİQ+ bireylerin karşılaştıkları toplum­sal cinsiyet konuları nelerdir ve bu konular zaman içerisin­de nasıl değişmiştir? Bu sorulara sosyolog ve psikologlar başta olmak üzere farklı branşlardan ilim insanları çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bunlar, Batı sosyolojisinin kendine mahsus kategorileştirmesi ile &#8220;doğacı görüş&#8221; ve &#8220;gelişmeci görüş&#8221; şeklinde iki sınıf olarak tasnif edilir. Doğacı görüşe göre kadın ve erkekleri birbirlerinden ayıran farklılıklar bi­yolojik olarak var olan özelliklerin yansımasıdır. Erkek, ka­dınlardan fiziki olarak daha güçlü olduğu için zaman içinde avcı ve savaşçı olurken, kadınlar naif oluşları ve doğurgan­lıkları sebebi ile daha özel bir alanda iş görmeye başlamış­tır. Gelişmeci görüşe göre ise cinsiyet rolleri kişinin içinde yaşadığı toplum ve edindiği kültür tarafından inşa edilir. Kaldı ki doğurganlık dışında kadım erkekten farklı kılan bi­yolojik bir özellik olmadığı gibi gelişen teknoloji sayesinde de kadın ve erkek arasında iş bölümü açısından pek bir fark kalmamıştır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet kuramının günümüzdeki görünü­müne üç aşamalı bir süreçten geçerek geldiği söylenebilir. Birinci aşama, cinsel suçların, dini ve örfi olarak kabul gör­meyen cinsel yönelimlerin meşrulaşarak içtimaileşmesinin sağlandığı 19. yüzyılın başları ve bunların kanunen suç ol­maktan çıkarıldığı 1960&#8217;lı yıllardır. İkinci aşama, feministler vasıtası ile kadın-erkek eşitliği, iş hayatında kadın-erkek rollerinin ve iş bölümünün yeniden tanımlandığı 1970- 1990&#8217;h yıllar arasına tekabül eder. Üçüncü aşama ise lezbi- yen, gey, biseksüel ve transseksüel gibi farklı cinsel yöne­limlerin hatta cinsiyetsizliğin &#8220;Queer Kuramı&#8221; olarak şekil aldığı ve toplumsal cinsiyet kuramı üzerinden normalleşti­rilmeye çalışıldığı dönemdir. Her üç aşamanın ortak özelli­ği cinsel kimlik devrimi gerçekleştirmek için belli bir dünya görüşü çerçevesinde hareket etmeleridir. Bu dünya görüşü çerçevesinde tarih, edebiyat, felsefe, siyaset, din, teknoloji, emek, kent ve sosyal politikalar toplumsal cinsiyet kuramı­na göre yeniden şekillendirilmeli ve yazılmalıdır. Bu bin­lerce yıllık birikimin reddi ve topyekûn insanlığın zihninin yeniden inşası demektir.</p>
<p><strong>Cinsel Kimlik Oluşumu</strong></p>
<p>Kimlik, ferdin kendine özgü tutumlarından, duygula­rından, algılarından, değerlerinden ve davranışlarından oluşan kendi hakkındaki görüşüdür. &#8220;Ben kimim? Ne ya­pabilirim? Hayattan beklentim ne?&#8221; gibi soruların cevaplan gerçek kimliği, &#8220;Benim için ne değerlidir ve nasıl bir hayat arzuluyorum?&#8221; sorularının cevabı ise özlem duyulan &#8220;ideal kimliği&#8221; gösterir. Cinsel kimlik, ferdin biyolojik açıdan belli bir cinsten olduğuna ilişkin bilgiye ve karşı cinsin kimler olduğunu tamma becerisine sahip olmak demektir. Cinsel kimliğin oluşumu iki yaş civarında başlar ve çocuklar bu yaşlarda kendi cinslerini tanırlar. Cinsel kimlik, bireyin kendi bedenini ve benliğini, belli bir cinsiyet içinde algı­layışı, kabullenişi, duygu ve davranışlarında buna uygun biçimde davranmasıdır. Yani erkeğin kendini erkek olarak algılaması, kabullenmesi ve buna uygun davranış biçim­leri sergilemesi, kadirim kendini kadın olarak algılaması, kabullenmesi ve buna uygun davranış biçimleri sergileme­sidir. Normal olan, kişinin kendi biyolojik yapışma uygun bir cinsel kimlik geliştirmesidir. 5-6 yaşlardan itibaren dişi ve erkek ayrımını rahatlıkla yapan çocuklar, cinsel kimlik oluşturma eğilimini farklı dönemler içerisinde zamanla ge­liştirirler. İlk aşamada çocuklar kendilerinin ve başkaları­nın cinsiyetlerini tanımlamayı öğrenirken, ikinci aşamada cinsiyetin zaman içinde değişmediğini ve son aşamada ise cinsiyetin görüntüde değiştirilmesiyle ya da yüzeysel deği­şikliklerle değişmeyeceğini öğrenirler.</p>
<p>Biyolojik cinsiyetimiz, cinsel kimliğimizin ana belirleyi­cisi olmasına rağmen anne-babanın rehberliği, içinde yaşa­nılan sosyal çevre, arkadaşlar ve alman eğitim çocukların kendi cinsiyetine uygun olmayan bir cinsel kimlik geliş­tirmesine sebep olabilir. Cinsel anlamda kendini yeterince tanımamış, anne ve baba tarafından doğru rehberlik yapıl­mamış yahut son dönemde cinsiyetsiz toplum projesine uy­gun olarak hiçbir cinsiyet tanımlaması edinmemiş çocuklar, olgunlaştıkça kendini biyolojik cinsiyetinden farklı hisset­meye başlayabilmektedir. Yani bazen bir erkek kendini kız gibi hissedip kız gibi davranmaya başlayabilirken, bazen de kızlar kendilerini erkek gibi hissedip erkeksi davranış­lar ilgileyebiliyor. Bu örnekte olduğu gibi kişinin biyolojik cinsiyeti ile edindiği cinsel kimliğin örtüşmediği noktada &#8220;cinsel kimlik bozukluğu&#8221; olarak tanımlanan durum ortaya çıkar. Bir çocuğun kendi cinsiyetinin dışında bir cinsel kim­lik geliştirmesi sıra dışı bir hadisedir. Bu sebeple anne-baba çocuklarına Boğumundan itibaren biyolojik cinsiyetine uy­gun kimlik edinmelerini sağlayıcı eğitim, çevre ve iletişim sağlamalıdır. Çünkü çocukluk döneminde daha esnek olan cinsel kimlik büyüdükçe katılaşmaktadır. Ergenlik dönemi ile birlikte cinsel kimlik kökleşmekte, yetişkinlikle birlikte kabullenilir duruma yükselmektedir. Bu aşamadan sonra cinsel kimliğin değişimi biraz zorlaşmaktadır. Cinsel kimlik kökleştikten sonra bazı fertler trans olarak tanımlanan yolu benimsemektedir. Bu kişiler fiziki açıdan ya erkek ya kadındırlar, fakat kendilerini, bulundukları cinsiyet­ten başka cinsiyete ait hissederler ve bu hissettikleri cin­siyetin özelliklerine bürünmeye gayret ederler. Bazıları ise yaşadığı cinsel kimlik sorununu çözmek için biyolojik cinsiyetini tıbbi müdahalelerle değiştirme yoluna gidebil­mektedir.</p>
<p>Biyolojik cinsiyet özelliklerinden bazıları şunlardır:</p>
<ul>
<li>Kadınlar regl olurken erkekler olamaz.</li>
<li>Erkek ve kadınların farklı cinsel organları vardır.</li>
<li>Kadınlar genellikle süt üretebilen göğüslere sahip olurlar, erkeklerin göğüsleri ise süt üretemez.</li>
<li>Erkekler kadınlardan daha büyük kemiklere sa­hiptir.</li>
<li>XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal ola­rak erkek cinsiyetindedir.</li>
<li>Erkeklerde 4,5 litre, kadınlarda 3,6 litre kan bulu­nur. Erkeklerin saçları daha çabuk dökülür. Toplumsal cinsiyet özelliklerinden bazıları şunlar­dır:</li>
</ul>
<p>* Doğuştan gelmez, çocukluktan itibaren anne-baba ve çevre vasıtasıyla öğrenilir.</p>
<ul>
<li>Herhangi bir biyolojik temele ve farka dayanmak­sızın kadınlara ve erkeklere atfedilen görev, sorum­luluk, yetenek ve davranışlara dair beklentiler ve inançlardır.</li>
<li>Kültür, sosyal çevre, eğitim, inanç, etnik faktörler içinde yaşanılan zaman ve coğrafya tarafından şe­killenir.</li>
<li>Sonradan değiştirilebilir.</li>
</ul>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenleri cinsel kimlik oluşumunun gerçekleştiği 0-7 yaş arasına özellikle önem ve­rir ve çalışmalarının büyük bir kısmını bu yöne kanalize ederler. Cinsiyetçi öğeler taşıdığı iddiası ile anne-babanın biyolojik cinsiyete uygun olarak yaptığı rehberliğe itiraz ederler; kullandıkları kelimeleri, seçtikleri renkleri, aldık­ları oyuncakları, oyun kurgularım vs. hepsinin yeniden belirlenmesini, cinsiyet vurgusu taşımayan öğelerden oluşmasını isterler. Bu durumun ne kadına yönelik şid­detle ne de kadın-erkek eşitliği ile ilgisi vardır. Yeni bir toplum ve yeni insan inşası için sosyoloji ilmi kullanılarak kültür değişimi ve zihin kodlaması gerçekleştirilmektedir. Bu kodlama esnasında binlerce yıllık kelimeler ve ona bağ­lı manalar zihinlerden silinmekte, millet olarak varlığın devamım sağlayan dini ve örfi değerler iç edilmektedir. Çocukluktan itibaren dini, örfi ve kültürel değerler üze­rinden kullanılmayan kelimeler, öğretilmeyen davranışlar ilerleyen yaşlarda kişiye yeniden kazandınlamamaktadır. Böylece kullanılan yanlış ve bozuk kelimeler surete bü­ründükçe sadece dil değil ahlak da bozulmaktadır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları, toplumsal cinsiyet kalıplarının kadınlara ve erkeklere belirli roller yüklediğini ve bu rollerin toplumda kemikleştikçe bugün dünyada varlığım sürdüren, eğitim, sağlık hizmetleri ve ekonomik fırsatlar gibi birçok alana etki eden cinsiyetler arası eşitsizliğin ortaya çıktığım iddia ederler. Oysa soru­nun asıl kaynağı toplum değil onların emeklerini sömü­ren, cinselliklerini istismar eden, kültür ve medeniyetlerini yok eden emperyalist düzen ve kapitalist dünya görüşü­dür. Eşitsizliğin kaynağı noktasında asıl hesaplaşılması gereken bu sistem değil midir? Büyük sermaye grupları­nın toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı gösterdiği duyarlı­lık, kadın ve erkeğin eşit temsil edildiği, kaynaklardan ve fırsatlardan eşit yararlandığı, rolleri eşit üstlendikleri bir dünya görüşünün yam sıra dini, kültürel ve örfi kalıpların sorgulandığı bir kuramın anaakımlaştırılmasına gösterdi­ği ilgi ne ile izah edilebilir? Bu çerçevede denilebilir ki, toplumsal cinsiyet meselesi kadın ve erkek eşitliği, kadına şiddeti önleme, adil iş bölümü gibi popülerleşmiş mevzu­ların çözülmeye gayret edildiği akademik bir proje değil, aksine toplumu binlerce yıl toparlanamayacak derecede sarsacak antropolojik, biyolojik ve sosyolojik bir mühen­dislik tezidir. Bu tezin en önemli fikir mimarlarından biri de Judith Butler&#8217;dır:<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> &#8220;Eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünüyse, toplum­sal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kay­naklandığı söylenemez. Cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayn- mını mantıksal olarak en uç noktasına çekersek, cinsiyetli bedenler ile kültürel olarak inşa edilmiş toplumsal cinsi­yetler arasında kökten bir süreksizlik olduğu önermesine varırız. Şimdilik istikrarlı iki cinsiyet olduğunu varsaysak bile bu &#8216;erkekler&#8217;in inşasının erkek bedenlere mahsus ola­cağı, &#8216;kadınlar&#8217;m da yalnızca dişi bedenlere yorum geti­receği anlamına gelmez. Dahası, cinsiyetler morfoloji ve kuruluş itibariyle sorunsuzca ikiliymiş gibi görünse bile (ki bu da sorunsallaştırılacaktır), toplumsal cinsiyetin de ikiyle sınırlı kalmasmı varsaymamız için herhangi bir se­bep yoktur/&#8217;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İkiyle sınırlı olmayan yani çoklu cinsellik. Pedofilik ve ensest ilişkiler başta olmak üzere hayvanlarla, robotlarla hatta ilerleyen zaman içerisinde kendi kopyası ile cinsel birleşme serbestliği. Butler öncesi feminist yazarlar da Butler&#8217;m şimdiki queer söylemini herhalde hayal edeme­mişlerdi. Butler&#8217;m düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş halini, İstanbul özyeğin Üniversitesinin Ankara Üniver­sitesi KASAUM işbirliği ile &#8220;erkeklik&#8221; cinsiyetini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olarak gerçekleştirdiği &#8220;2&#8217;nci Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sempozyumu&#8221;nun açı­lış konuşmasında Hanken School of Economics&#8217;ten İngiliz Sosyolog Prof. Jeff Hearn dile getirdi. Cinsiyetsiz toplum politikasını faaliyete geçirme amacım açıkça beyan eden sosyolog, mevcut cinsiyet kategorilerinin de yok edilebile­ceğini söyledi: &#8220;Kuir (queer- cinsiyetsiz toplum) politikası çerçevesinde &#8216;erkekler&#8217;in ayrıcalıklı konumları, erkeklerin de muzdarip olduğu &#8216;erkeklik&#8217; rolleri ile mücadele etmek gerek. Aynı zamanda feminist politika kapsamında da er­keklerin mücadele ettiğini söylemek mümkün. Özellikle patriyarkayı (ataerkilliği), toplumsal cinsiyet kategorileri­ni yok etmek için gösterilen mevcut bir çabadan söz etmek mümkün.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> diyen Hearn konuşmasım şu cümle ile tamam­ladı: &#8220;Toplumsal cinsiyet ikiliğini yok ederek, homoseksü­ellik ve heteroseksüellik gibi birçok ikili karşıtlık arasında­ki ayrımı ortadan kaldırmak gerekmektedir.&#8221; Bu değişim, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ve tartışılan mev­zular boyunca rahatlıkla görülmektedir. Başlangıçta &#8220;Cinsi­yet Eşitliği&#8221;ni merkeze alan tamm genişleyerek &#8220;Cinsiyet, Cinsel Yönelim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği&#8221;ne dönüştü. Kadın hakları, eşitlik gibi kavramlar da LGBTİQ+ haklarına ve eşitliğine evrildi.</p>
<p>Sürekli bir değişim ve gelişim gösteren toplumsal cinsi­yet kuramı kendi içerisinde paradoksal bir yapıya sahiptir. Kuram, toplumsal cinsiyet yönlendirmelerini reddederken aslında bilfiil olarak kültür aşılama ve toplumsal cinsiyet yönlendirmesi yapar ve kendisi gibi düşünmeyenleri dar kalıplar içinde düşünen, dini ve örfi cinsiyet kalıplarım kı­ramamış kimseler olarak itham eder. Cinsiyet eşitliği meselesi, bu kuram üzerinde kendine ifade imkânı bulur ve farklı kültürlerde kendine yer arar. Nihayetinde kendini &#8220;kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fi. kirlerin sosyal yapılanması&#8221; olarak takdim eden toplumsal cinsiyet kuramı, kadın-erkek eşitliğini sağlamak, ayrımcı­lığı ortadan kaldırmak gibi süslü bir motivasyonla hareket eder. Ancak bu kelimeler, kuramın toplumlar tarafından kolay kabullenilmesi için bir nevi ava yemi olarak kullanıl­maktadır. Bugün kitlelerin zihni büyük bir medya baskısı hatta diktatörlüğü altındadır. İnsanların algıları üzerinde diledikleri gibi oynandığı bu çağda her şey açıkça söylenil­miş olsa bile öne çıkarılan dışmda bir şeyleri görmeme gibi bir körlük mevcuttur. Medya körlüğü olarak kavramlaştırdığım bu hal, bilmenin ötesinde bir durum değil, tam ak­sine bildim zannının doğurduğu bir körlüktür. Böylesi bir körleşme, zihnin tümünü değil bir kısırımı iptal etmektedir. Kitleler üzerinde psiko-sosyal mühendislik yapanlar, aynı yere bakılmasına rağmen her göze farklı bir sunum ikram ederler. Böyle olunca birçok fert farkında olmaksızın mev­zunun akademik yaşatıcısı yahut pratik deneği olur. Top­lumsal cinsiyet meselesi üzerinden geliştirilen projeler de bu çerçevede kitleleri denek konumuna sokmuş, deneylerin neticesi sosyolojik veri olarak akademik kitaplara girmiş ve böylece diyalektik bir çatışma ile sürekli gündemde olması sağlanarak fikir üretimi taze tutulmuştur. Bu projelerin ni­hai noktası cinsiyetsiz bir toplum olmakla beraber aslında iki varlık tipini imal etmektir: Tanrımsı ve insanımsı varlık. Yahudi tezine (Üstün IRK) yakın bir ideal olan bu iddia üto­pik olmaktan çıkmış durumdadır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet meselesinde öne çıkan kimlik kav­ramlardan biri de Queer (kuir) kavramıdır. Batı kendi tez­lerini tartıştırmak, aktif ve diyalektik anlamda gelişebilir kılmak için sürekli akademik çalışmalar yaptırmakta, çeşitli</p>
<p>ilmi çalışmaların sonucu gibi kuramlaştırmaktadır. Batı te­fekkürü bu manada sayısız sahte kuram ve veri ile doludur. Bu yüzden Batı sosyolojisine yaklaşırken, felsefi düşünce­leri değerlendirilirken, tıbbi ve iktisadi teorileri gündeme alınırken dikkatle incelenmelidir. Queer kuramı da bu çer­çevede değerlendirilmesi gereken bir kuramdır. Bu kuram, cinsiyet kimliğinin ve cinsel yönelimlerin sabit olmadığım, heteroseksüel veya homoseksüel, tüm insanları belirli kim­lik veya cinsiyet tanımları üzerinden genellemenin doğru olmayacağım ifade eden, cinsiyetsiz toplumu hedefleyen çoklu cinsel yönelimini meşru gören bir sapkınlık tanımıdır.</p>
<p>Bu tanıma uygun toplumu oluşturmak için toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları, ebeveynlerin bebeklerine pembe ve mavi giydirmelerine, çocuklarım kızım-oğlum diye sevmelerine, biyolojik cinsiyete göre oyuncak seçim­lerine şiddetle karşı çıkarlar. Medya ve ders kitaplarında &#8220;ayrımcılık&#8221; olduğu gerekçesi ile baba, anne, dede, nene, ata, atasözü, namus, kız, birader, kadın, hanım, hanım efen­di, bey, beyefendi, bayan, hatun, bacı, adam, ağa, er, dayı, amca, teyze, hala, ağabey, oğlan, delikanlı, yiğit, babayiğit kelimelerinin çıkarılmasını ve kullanılmamasını isterler. Devlet adamı, bilim adamı, iş adamı, adam gibi adam, ha­nım evladı, sözünün eri, adam akıllı, kız gibi davranmak, kız kurusu, kız başma, kadınlar hamamına çevirmek, ek­sik etek gibi ifadeleri, &#8220;Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır&#8221;, &#8220;Kızım dövmeyen dizini döver&#8221;, &#8220;Elinin hamuruyla erkek işine karışma&#8221; gibi atasözlerini cinsiyetçi bulurlar. Öyle ki Kur&#8217;ârı-ı Kerîm&#8217;den ve hadis kitaplarından kadın-erkek eşitliğine uygun olmadığını düşündükleri, cin­siyet farklılığını öne çıkaran ayet ve hadislerin ayıklanması yahut yeniden yorumlanması gerektiğini söylerler. Masal­ların, hikâyelerin, tarihi hadiselerin içeriğinde erkek özenli anlatımlara, binlerce yıllık gelenekten gelen kadın anlatım­larına tahammül edemez, bunların yanlış olduğunu ispata girişirler. Tuvaletleri, kadın ve erkek tuvaleti diye ayırmanın cinsiyet ayrımcılığı, giyim mağazalarındaki deneme odalarının farklı olmasının ataerkil ve gerici bir uygulama olduğunu iddia ederler. Sadece iddia etmez bunlarla ilgili yüzlerce rapor hazırlar, kitap yazar, lobi çalışması yaparlar. Firdevs Gümüşoğlu&#8217;nun D Kitaplarında Toplumsal Cinsi­yet, Melek özlem Sezer&#8217;in Masallar ve Toplumsal Cinsiyet, Münevver Usta ve Doğuş Aygün&#8217;ün birlikte yazdığı Video Oyunları Endüstrisinde Toplumsal Cinsiyet Sorunsalı, Zeynep özlem Üskül Engin&#8217;in Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk kitabı, Ufuk Serdaroğlu&#8217;nun İktisat ve Toplumsal Cinsiyet, Fırat Kut- luk&#8217;un Müzikte Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet, Fevziye Sayı- lan&#8217;m Toplumsal Cinsiyet ve Eğitim, Feryal Saygılıgil&#8217;in der­lediği ve içinde edebiyattan sanata, tarihten siyasete çeşitli bilim dallarının toplumsal cinsiyetle ilgisinin incelendiği Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları adlı eseri bunlardan birkaçı­dır.</p>
<p>Kitap içeriklerine bakıldığında dini ve örfi değerlerden uzak, anarşist ve nihilist öğelerle süslü, materyalist bir yol izlendiği göze çarpmaktadır. Yaşadığımız çağda kadınların maruz kaldığı çok ciddi problemler vardır, bu inkâr edile mez. Ancak kitap içerikleri kadınların ortak problemlerini dile getirmekten ziyade dini, ilmi, kültürel ve örfi değer­lere saldırmakta, aile, cemiyet ve iktidar üzerinden politik söylemlere başvurmaktadır. Firdevs Gümüşoğlu&#8217;nun Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet adlı eseri buna örnek teşkil eder: &#8216;&#8221;Allah&#8217;ın Nimetleri&#8217; adlı okuma parçasında ise Fat­ma pazardaki meyvelerin, sebzelerin güzelliğinden söz eder. Fatma&#8217;nın annesi ise, &#8216;Allah&#8217;ın bizim için çeşitli ni­metler yarattığı&#8217;nı ve eğer nankörlük etmeyip, şükredersek &#8216;ödüllendirileceğimizi ve nimetlerimizin artacağını&#8217; söyler. Söz konusu ders kitapları bu dünyayı araştırmak, anlamak, öğrenmek yerine inanmaya, korkuya dayalı bir algı çevresi oluşturmaya hizmet etmektedir.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Gümüşoğlu&#8217;nun burada bahsettiği ders kitabı 2011 baskılı Kenan Demirtaş ve Mu­rat Özdemir imzalı 7. Sınıf İlköğretim Din Kültürü ve Ah­lak Bilgisi ders kitabıdır. İnanç üzerine yazılmış bir eserde inanma ile ilgili bir örneği eleştirmek nasıl bir ruh yapısı, nasıl bir akademik bakış açısıdır, akıl almaz.</p>
<p>Bir diğer misal Feryal Saygılıgil&#8217;in derlediği Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları adlı eserdeki İlkay öküralpli&#8217;nin &#8220;Qu- eer Teori&#8221; başlıklı yazısından: &#8220;Toplumsal cinsiyet kavra­mının kullanıma sokulmasıyla amaçlanan, aslında hetero- normatif sistemin biyolojinin kader olduğu varsayımına karşı çıkmaktır. Beauvoir&#8217;ın ünlü &#8216;kadın doğulmaz, kadın olunur&#8217; ifadesi toplumsal cinsiyetin bir inşa, bir proje ol­duğuna gönderme yapar. Aynı zamanda, biyolojik cinsiyeti toplumsal cinsiyetten ayırır. Buna göre, biyolojik cinsiyet dişil bedenin olgulara dayanan yönleri, toplumsal cinsiyet ise bu bedenin üstlendiği kültürel anlam ve formlardır. As­lında kadın olan, aynı zamanda dişil üreme organına sahip olmak zorunda değildir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi yürütücüleri yetişkin­lere dönük faaliyetlerle dini ve örfi cinsiyet algısının yıkıl­masının zor olduğunu bildiğinden bebeklikten itibaren baş­layan çocuk eğitimine ve ergenlere yönelik çalışma yaparlar. Bunun için de eğitim aracı olarak okul, kurs, televizyon programları, sosyal medya etkinlikleri, kamplar, dönemlik seminerler ve kulüp çalışmaları ile geniş kitlelerle etkileşi­me geçmeye gayret ederler. Eğitim içeriklerinde &#8220;toplumsal cinsiyet kalıp yargıları&#8221; diye niteledikleri kelime, deyim, resim, hikâye ve videoları cinsiyetsiz olacak şekilde değişti­rirler. Konuşmalarını, yazılarım, ilan ve duyurularını, tarih ve sosyal bilimler sunumlarını, edebiyat ve sanat eserlerini cinsiyetsizleştirirler.</p>
<p><strong>Kinsey Raporu ve Akademik Sahtekârlık</strong></p>
<p>Alfred Kinsey, toplumsal cinsiyet teorisyenlerinin yoğun olarak kaynak gösterdiği Amerikalı zoolog. 1920&#8217;lerde soy gelişimi araştırmalarının yuvası olduğu günlerde Hanvard Bussey Enstitüsü&#8217;nde öğrenim gören Kinsey, îndiana Üni­versitesi&#8217;nin öğretim kadrosuna girerek burada kültürel ya- pıbozumla ilgili araştırmalar yapmıştır.</p>
<p>Soy gelişim biliminin ve kontrolünün az bilinen amaçla­rından biri, geleneksel ahlak yıkımı ve sapkınlığın normal- leştirilmesidir. Bu araştırma alam Amerikan aile yapısını bozarak nüfusu yeniden üretmiş; kültürel, ailevi ve zihinsel programlamaya karşı korumasız hale getirmiştir. 1947&#8217;de bu üniversitenin bünyesinde The Rockefeller Foundation desteğiyle Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kuran Kin­sey, 1948 yılında adını &#8220;cinsel sapkınlık tarihi&#8221;ne birinci adam olarak taşıyacak Erkek İnsan&#8217;da Cinsel Davranışlar adlı kitabı yayımlar. 25.000 adet basılan kitap birkaç ay içinde 200.000&#8217;den fazla satışa ulaşır. İlerleyen yıllarda Amerika ve Avrupa&#8217;da toplumu dizayn etmek isteyen medya ve iktidar desteği ile milyonlara ulaşır. Toplumda ciddi bir değişim ve dönüşüm başlar. Beş yıl sonra Kinsey, ilk kitabın deva­mı olan &#8216;Kadın İnsan&#8217;da Cinsel Davranışları&#8217; yayımlar ancak bu kitap oldukça tepki alır. Fakat projenin destekleyicileri geri adım atmaz ve Kinsey Raporlarına uygun olarak ka­nuni düzenlemeler yapılır. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde &#8220;suç&#8221; olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp normalleş­tirilir.</p>
<p>Kinsey, bu raporda hali hazırda birçok toplumsal cinsi­yet temalı demekte de kullanılan meşhur Kinsey skalasını yayınlar. Bu skala üzerinden insanların fizyolojik cinsiyet­lerinin yanı sıra cinsel yönelimlerine göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söyler. Bu rapora göre Amerikan erkeklerinin yüzde 95&#8217;i cinsellikle ilgili yasaları cezaevine düşecek kadar ciddi biçimde ihlal etmiş, yüzde 85&#8217;i evlilik öncesi cinsel ilişki kurmuş, yüzde 69&#8217;u fahişelerle birlikte olmuş, yüzde 37&#8217;si homoseksüel ilişkilerde cinsel doyuma ulaşmış, yüzde 17&#8217;si hayvanlarla seks yapmıştı.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Ayrıca bu raporda Amerika&#8217;da erkeklerin yaklaşık yüzde 37&#8217;si, kadın­ların da yüzde 13&#8217;ünün 45 yaşlarından önce en az bir kez eşcinsel bir ilişki yaşadığı iddia ediliyordu. Erkeklerin yüz­de 10&#8217;u hayatlarında en az 3 yıl boyunca genellikle eşcinsel ilişkiler kurmuşlardı, yüzde 4&#8217;ü ise kendilerini eşcinsel ola­rak tanımlıyordu.</p>
<p>Alfred Kinsey sıradan biri değildi. Houston Üniversite­si tarihçilerinden James Jones, Kinsey&#8217;in hayatını anlattığı kitapta onu iğrenç bir sapık olarak tanımlıyordu. Jones&#8217;un iddiasına göre eşcinsel, mazoşist, seks müptelası, röntgenci ve sorunlu bir adam olan Kinsey, karışım başka erkeklerle sex yaparken izliyor, sapkın ilişkiler içinde olan erkeklerin fotoğraflarım çekmekten hoşlanıyordu. Rockefeller Vakfı desteği ile yüz binlerce dolar kazanan Kinsey, bu paraları porno sektörüne yatırdı ve her kesime hitap eden porno filmler çekti. Başrolünü kendi oynadığı porno filmde kalp krizi geçirdi ve öldü.</p>
<p>Pedofilik alışkanlıkları olan Kinsey&#8217;in hazırladığı rapor­larda bebek ve çocuklarla yapılan cinsel deneyimler, orgazm sayısı ve süresi de vardı. Bu deney için yaklaşık 2000 civa­rında bebek kullanılmıştı. Hatta bu çocuklardan bir tanesi yıllar sonra Birleşmiş Milletler&#8217;e yazdığı bir mektupta, Kin­sey&#8217;in kendisi 7 yaşındayken öz babasına para karşılığı 20 seferden fazla tecavüz ettirdiğim iddia etmişti. Ester White adlı bu kız, 12 Nisan 2014 tarihinde yazmış olduğu bu mek­tupta, &#8220;babamı affedebildim ancak Kinsey&#8217;i asla&#8221; demişti.</p>
<p>Kinsey Enstitüsü yöneticisi Paul Gebhard, 1981&#8217;deki bir yazısında enstitünün faaliyetleri hakkında şu itiraflar­da bulunur: &#8220;Bebeklerle ve reşit olmayan çocuklarla cinsel ilişki kurmak yasadışı olduğundan farklı veri kaynaklama bağlanmak durumundaydık. Bunlardan bazıları, daha ko­lej eğitimli, çocuklarını dikkatle gözlemleyen ve bizim için notlar tutan ebeveynlerdi. Başka bir grup anaokulu sahiple­ri ya da öğretmenleri; yaşlılarla ilgi duyan ergenlik çağına gelmemiş homoseksüel erkeklerdi. Bir tanesi dişi ve erkek bebeklerle sayısız cinsel ilişki kurmuş ve her ilişkisinin kay­dını tutmuş biriydi. Bu kaynakların bazıları yazılı ya da sözlü raporlarda, fotoğraflarda ve birkaç örnekte filmlerde kullanılmıştı.&#8221; .<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Kinsey&#8217;in seçtiği denekler hiç de kitabında anlattığı gibi sıradan ve her meslek grubundan insanlar değildi. Bu de­rneklerin çoğu para ile tutulmuş kiralık fahişelerdi. Hatta birçoğu kendi çocuğuna tecavüz olmak üzere çeşitli cinsel suçlardan aranan kimselerdi. Bunu fark eden Liberty Coun- sel&#8217;in kurucusu ve dekanı Mathew Staver&#8217;ın &#8220;Alfred Kin­sey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekârlıktan sorumlu tutulmalıdır&#8221; diyerek enstitü hakkında soruştur­ma talebinde bulundu. Ancak Kinsey&#8217;in destekçisi vakıfla­rın engeli ile karşılaştı ve soruşturma talebi kabul görme­di. Kinsey Raporlarının eleştirisi sadece Staver ile sınırlı değildi. Uluslararası çapta tanınmış Judith Reisman gibi akademisyenlerin yanında Sue Ellen Browder ve John W. Tukey gibi akademisyenler de çok sert eleştiriler getirmiş ve Kinsey&#8217;in araştırmasının önemli bir kısmının masabaşı olduğunu söylemişlerdir. Sue Ellen Browder, &#8220;Kinsey&#8217;in Sırrı: Cinsel Devrimin Sahte Bilimi&#8221; adlı makalesinde şun­ları söylemektedir: &#8220;Kinsey, sıklıkla başvurduğu örnekleri,sıradan anneler, babalar, kız ya da erkek kardeşlermiş gibi sundu. Böyle yaparak Amerikan erkeklerinin yüzde 95&#8217;inin onları içeri tıktıracak cinsel suçlara ilişkin kanunları çiğ­nediğini ileri sürüyordu. Böylelikle Amerikalılara, cinsel kabahat kanunlarının &#8216;gerçeğe uygun&#8217; hale getirilmesinin zorunluluk olduğu söyleniyordu.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> öyle de oldu. Kinsey raporlarından sonra Rockefeller Vakfı desteği ile ceza hu­kuku değiştirildi.</p>
<p>Kinsey Raporu sonrası cinsel suçlarda korkunç bir artış meydana gelmiştir. Amerika&#8217;da 1969-1999 arasında tecavüz yüzde 340, 1955-1994 arasında 10-14 yaş grubunda cinsel yolla bulaşan hastalıklar yüzde 200,1951-1996 arasında 15- 19 yaş arası genç kızların çocuk doğurma oram yüzde 215, 15 yaş altı kızların çocuk doğurma ya da düşürme oram yüzde 150 ve çocukların cinsel istismarında yüzde 15,866 artış olmuştur. Aynca Kinsey raporundan soma LGBTİQ+ hareketler daha aktif olmaya ve lobi çalışmaları ile çeşitli haklar elde etmeye başladılar. Aynı zamanda pedofilik bir sapkın olan örgütün kurucusu Harry Hay eşcinselleri açık­tan savunan ilk manifestosunu Kinsey&#8217;in raporunun yayın­landığı yıl olan 1948&#8217;de yaptı. 1973 yılında Amerikan Psiki- yatristler Birliği (APA), eşcinselliği psikiyatrik hastalıkların sınıflandırıldığı DSM&#8217;den (Diagnostic and Statistical Manu- al of Mental Disorder) çıkardı. Kinsey Raporu&#8217;yla birlikte sadece LGBTİQ+ hareketler değil, pedofilik hareketler de meşrulaşma fırsatı elde etmişlerdi. Kinsey&#8217;in raporları ile tetiklenen kitleler daha neye uğradıklarım anlamadan aym yıllarda       Playboy Dergisi yayın hayatına atılıyor ve zihinlere erotik ve pornografik resimleri yerleştirmeye başlıyordu. Aynı dönemde Rockefeller desteği ile porno sektörü oluşu­yor, kadın ve erkek fahişeler bu sektörün içinde endüstriyel bir kaynak haline geliyordu.</p>
<p>Kinsey Raporları ile başlayan toplumu cinsel olarak dö­nüştürme faaliyetleri salt bir şirket yahut devlet faaliyeti olarak kalmamış, Birleşmiş Milletler kanalı ile bütün ülke­lerde yaygınlaştırılmak istenmiştir. Bunun için de sözleşme­ler yapılmış ve &#8220;Ulusal Eylem Planı&#8221; hazırlanmıştır. Çokça öne çıkarılan İstanbul Sözleşmesi düne nispeten nihai nokta gibidir. Çünkü toplumsal cinsiyet meselesi İstanbul Sözleş- mesi&#8217;nden onlarca yıl önce yapılan sözleşmeler ile cemiyet hayatında yer bulmaya başlamıştır. Bunlardan ilki 1957 yı­lında Avrupa Birliği çerçevesinde imzalanan Roma Antlaş- ması&#8217;nın 119. maddesindeki &#8220;Kadın Erkek Eşitliği&#8221;ne dair olandır. Bu antlaşmadaki hukuki düzenlemeler sadece çalış­ma yaşamıyla sınırlıydı ve sosyal olmaktan daha çok &#8220;ücret eşitliği&#8221; başlığı altında toplanmış olarak ekonomikti.</p>
<p>Birleşmiş Milletler&#8217;in toplumsal cinsiyet eşitliğinin ge­liştirilmesi ve kadınların güçlendirilmesi amacıyla kurmuş olduğu ilk organ Kadının Statüsü Komisyonu&#8217;dur. Komis­yonun temel görevi, kadın haklarının siyasi, medeni, eko­nomik, sosyal ve eğitim alanlarında geliştirilmesi için Eko­nomik ve Sosyal Konseye tavsiyeler sunmak ve raporlar hazırlamaktır. Komisyon 1960&#8217;lı yıllara kadar üye ülkelerde yasal eşitliği gerçekleştirmek amacıyla çalışmalar yapmış ve kadın haklan alamnda sözleşmeler hazırlamıştır. 24 Ekim 1945&#8217;te Birleşmiş Milletler Antlaşmasının (Charter) kabulü ile teşkilatın asıl amacı olan &#8220;barışı korumak, savaşları önle­mek&#8221; konularının yanında kadının hakları ve statüsü mev­zuu üzerinde de çalışmalara başlanmıştır. Bu anlaşmada uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel ve insani sorunların çözülmesinde ırk, cinsiyet, dil ve din aynmı gözetmeksizin herkes için insan Haklarının geliştirilmesinde işbirliği sağla­mak ve ülkelerin bu amaçlara ulaşma çabalarının ahenkleştirildiği bir merkez olmak gibi çok kapsamlı bir hedef belir­lenmiştir. Bu suretle insanlar arasında cinsiyet ayrımından kaynaklanan her türlü ayrıcalığı yok etmek, bu teşkilatın temel görevlerinden biri sayılmaktadır. 1960&#8217;lı yıllarda ya­pılan sözleşmelerin birçoğunda Türkiye&#8217;nin imzası yoktur: 1962&#8217;de 28 ülkenin katılıp imzaladığı Evliliğe Rıza, Evlilik için Asgari Yaş ve Evliliğin Tesciline İlişkin Sözleşme ve 1950&#8217;de 42 devletin imza koyduğu İnsan Kaçakçılığı ve Fuhuşun İstisma­rının Bastırılmasına İlişkin Sözleşme&#8217;lerinde olduğu gibi. 1979 yılında yayınlanan CEDAYV-Birleşmiş Milletlerin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın önlenmesi Sözleşmesini ise Türkiye 1985 yılında imzalamıştır. Bu sözleşmenin temel hedefi, toplumsal yaşamın her alanında kadın-erkek eşit­liğini sağlamak amacıyla, kalıplaşmış kadın-erkek cinsiyet rollerine dayalı önyargıların yanı sıra geleneksel ve benzer tüm ayrımcılık içeren uygulamaların ortadan kaldırılması­dır. Sözleşmenin 10&#8217;uncu maddesinin (c) bendinde şöyle de­nilmektedir: &#8220;Kadın ve erkeğin rolleriyle ilgili kalıplaşmış kavramların eğitimin her şeklinde ve kademesinden kaldı­rılması ve bu amaca ulaşılması için eğitim birliğinin ve diğer eğitim şekillerinin teşvik edilmesi, özellikle ders kitapları­nın ve okul programlarının yeniden gözden geçirilmesi ve eğitim ve metotlarının bu amaca göre düzenlenmesi&#8230;&#8221;.</p>
<p>Birleşmiş Milletler&#8217;in Pekin&#8217;de 4-15 Eylül 1995 tarihleri arasında 189 ülkenin temsilcilerinin katılımıyla düzenlediği Taahhütler Konferansında (Dördüncü Dünya Kadın Kon­feransı) Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu belgeleri kabul edilmiştir ve Türkiye her iki belgeyi de imzalamıştır. Pekin Deklarasyonu, kadirim güçlenmesini ve toplumsal konumunun yükselmesini sağlamak, kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin te­mel politika ve programlara yerleştirilmesi konularında hü­kümetleri yükümlü kılmıştır.</p>
<p>2000 yılında 189 ülkenin temsilcileri, Birleşmiş Millet­ler&#8217;in önderliğinde bir araya gelerek Binyıl Kalkınma Hedef- leri&#8217;nin kabul edildiği bir zirve Stakleştirmişlerdir. Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH), insani kalkınmaya yönelik ola­rak yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması, tüm bireyler için temel eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadının durumunun güçlendirilmesi, çocuk ölümleri, anne sağlığı, salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdü­rülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklık konularını içer­mektedir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>11 Mayıs 2011 tarihinde, kadınlara yönelik şiddetle mü­cadelede yeni bir destek sağlayan &#8220;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8221; veya kısaca &#8220;İstanbul Sözleş­mesi&#8221; Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından imzalanarak 22 Kasım 2011&#8217;de TBMM tarafından onaylanmıştır. 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazete&#8217;de yayımlanmasının ardından Avrupa Konseyi&#8217;ne sözleşmeye ilişkin onay belgeleri teslim edilmiş ve 1 Ağustos 2014 tarihi itibariyle sözleşme yürür­lüğe girmiştir. 2018 verilerine göre 45 ülke tarafından imza­lanan ve 27 ülke tarafmdan onaylanan İstanbul Sözleşmesi, &#8220;kadına karşı şiddetin önlenmesinde hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge&#8221; niteliği taşıyor. Bu belgenin Türkçe çevirisi ile ilgili oldukça dikkat çekici iddialar söz ko­nusu. Ankara Barosu dergisinde Prof. Dr. Kadriye Bakırcı şu tespitleri dile getiriyor: &#8220;Sözleşme&#8217;nin Türkçe metni ile İngi­lizce metni karşılaştırıldığında Türkçe çeviride yanlışlıklar olduğu görülmektedir. Bu durum, büyük ölçüde politik ter­cihlerden kaynaklanmaktadır. Sözleşme&#8217;nin orijinal başlığı &#8216;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8217; ol­masına rağmen, Türkçe&#8217;ye &#8216;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8217; olarak çevrilmiştir. Sözleşme&#8217;nin met­nindeki &#8216;ev içi şiddet&#8217; (domestic violence) ibaresi Türkçe&#8217;ye&#8217;aile içi şiddet&#8217; olarak çevrilmiş, ev içinde (domestic unit) ibaresi ise &#8216;aile birliğinde&#8217; olarak çevrilmiştir, öte yandan &#8216;eşler veya partnerler&#8217; arasındaki &#8216;şiddet<sup>7</sup> ibaresi, &#8216;eşler veya ebeveynler arasındaki&#8217; şiddet olarak çevrilmiştir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup><strong>[13]</strong></sup></a></p>
<p>Diğer taraftan İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet ile birlikte cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği kategorilerini doğrudan metninde içeren ilk uluslararası sözleşmedir. Söz­leşmenin &#8220;Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması&#8221; başlıklı dördüncü maddesinde LGBTİQ+ oluşumlarına atıf­ta bulunulması ve söz konusu maddede &#8220;Cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, (&#8230;) herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanması temin edile­cektir.&#8221; denilmesi, LGBTİQ+ oluşumlarının Türkiye&#8217;de daha açıktan ve kışkırtıcı bir şekilde örgütlenmesine sebep oldu.</p>
<p>Birçok kişi ve kurum tarafından eleştirilen İstanbul Söz­leşmesi, toplumsal tabanın kültürel yapışım dikkate alma­dığı, farklı görüşlere karşı duyarsız kaldığı ve tek taraflı bir metin olduğu iddiası ile eleştirilmiştir. Metin bu haliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği top­lumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerlerden uzak rol beklentisini temel değer haline getiren bir yapı görünümündedir. Feminist bir ideolojik dilin hâkim olduğu bu sözleşmenin &#8220;Kadınlara yönelik şiddetin, erkek­lerin kadınlar üzerinde tahakküm kurmasına ve kadınlara yönelik ayrımcılığa neden olan ve kadınların tam ilerlemesi­ni engelleyen ve kadınlar ile erkekler arasındaki tarihsel eşit­likçi olmayan güç ilişkisinin tezahürü olduğunun bilincinde olarak&#8221; hazırlandığı ifade edilmiştir. Genel yükümlülükler bölümü, madde 12/1&#8217;de &#8220;veya kadınlar ve erkekler için alı­şılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yar­gılan, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygu­lamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadınlar ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.&#8221; denilmektedir. Bu ifa- deler toplumsal cinsiyete dair metinlerde bir ayrımcılık olarak sunulan dinin yok sayılmasına, geleneksel değerler, örf ve kültürün yok edilmesine kanuni dayanak oluşturmakta­dır. Ayrıca sözleşmenin 4&#8217;üncü maddesinin (Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrım Gözetmeme) 3&#8217;üncü bendinde ayrımcılık yapılmaması adına cinsel yönelim ve cinsel kimlik kavram­ları yasallaştırılmaktadır. LGBTİQ+ bireyler, bu madde ile kendilerine yönelik her söylemi &#8220;nefret suçu&#8221;, &#8220;homofobik davranış&#8221; iddiası ile hukuka taşımakta, toplumun geniş bir kesimi tarafından &#8220;sapkınlık&#8221; olarak görülen söz ve fiilleri meşrulaştırmaktadırlar.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliğini şiddetin önlenmesi için tek reçete olarak sunan bu sözleşme, toplumsal cinsiyet eşitliği indeksinde üst sıralarda olan ülkelerde kadına yönelik şid­det, cinayet ve tecavüz oranlarının yüksek düzeylerde olma­sı ile uygulanabilirliği tartışmalı hale gelmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinde model ülke olan İskandinav ülkelerinde şiddet ve tecavüz oranları ürkütücü seviyelerdedir. Ulusla­rarası Af Örgütü&#8217;nün raporuna göre Finlandiya&#8217;da her yıl 50.000 kadın tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Danimarka&#8217;da 2017 yılında 24.000 kadın tecavüze uğramış veya tecavüz girişiminde bulunulmuştur. Benzer şekilde toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı politikaların uygulan­maya başlanmasından sonraki süreçte de ülkemizdeki ista­tistikler şiddetin azalmadığım göstermektedir. Sözleşmenin 48&#8217;inci maddesi arabuluculuğu yasaklamakta, &#8220;Taraflar işbu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddete ilişkin olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dâhil olmak üzere, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.&#8221; demektedir. Bu maddeden de anlaşılacağı üzere, sözleşmede aileyi koruya­bilecek tedbirlere yer verilmemekte, toptana bir yaklaşımla arabuluculuğun faydalı olabileceği durumlar da dışlanmak­tadır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet Teorilerinin Anaakımlaştırılması</strong></p>
<p>1990&#8217;lı yıllar sonrasında BM&#8217;nin anaakımlaştırmaya (ma- instreaming) karar verdiği toplumsal cinsiyet eşitliği poli- tikaları bugün global hale gelmiştir. Kalkınma Programı (UNDP) anaakımlaştırmayı şöyle tanımlıyor: &#8220;Ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlardaki tüm politika ve programla­rın tasarlanması, uygulanması ve değerlendirilmesine cinsi­yet eşitliği zorunlu bir boyut olarak katılacaktır; bu nedenle cinsiyet analizleri tüm etkinliklerinin bir parçası olarak ka­bul edilecek ve partnerlerle ilişkide cinsiyet eşitliği anahtar bir unsur olarak kabul edilip desteklenecektir; eşitlik anla­yışının tüm politikalarda temel alınmasını sağlamak üzere Kalkınma Programı&#8217;nın kapasitesini arttıracak stratejiler ge­liştirilecektir.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorileri ile ilgili ilk dönemlerde birkaç broşür, bülten ve tam tim toplantılarından ibaret olan çalış­malar, zaman içerisinde üniversiteler bünyesinde ana bilim dallan açılmasına, ders kitaplan halinde öğrencilere okutul­masına, ana akım haline getirilip üzerine binlerce kitap ya­zılmasına, belgesel film ve sinema çalışmaları yapılmasına evrilmiştir. Bunda da elbette nüfuz sahibi akademisyenlerin, başta AB fonları olmak üzere her çeşit destekle cemiyeti bu kurama göre şekillendirmeyi gaye edinen derneklerin payı büyüktür. Bu derneklerden birkaçı şunlardır: Cinsiyet Eşitli­ği İzleme Derneği, Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Deme­ği, Yanındayız Demeği, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Derneği.</p>
<p>Ancak bunlar arasından daha etkili olanlar akademisyen­lerdir. Çünkü onlar toplumla birebir irtibatı olan insanları yetiştirmektedir ve yine kendileri toplumla sürekli etkileşim halindedirler. Dolayısıyla asıl dikkatle takip edilmesi gere­ken nokta burasıdır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de akademik feminizme dair hafıza alam inşa eden. Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezle­rinin kuruluşunda ve gelişmesinde öncülük yapan, katkı­da bulunan birçok akademisyen vardır. Bunların bir kısmı halen görevde ve hayatta olup kimi bir üniversitede kimi ise uluslararası desteğe sahip derneklerde yönetici olarak aktif rol sahibidirler. Bu akademisyenler, toplumsal cinsiyet kuramım tüm basın yayın, halkla ilişkiler, üniversite ve lise ders kitaplarına, emek ve iş gücünün söz konusu olduğu her yere, edebiyat, sanat ve tarih yazımı başta olmak üzere dini çalışmalara kadar pek çok alana nüfuz ettirmişlerdir. İtiraf etmek lazımdır ki hiçte başarısız değiller. Bu çalışmalar ne­ticesi birçok önemli siyasi ve ticari organizasyon toplumsal cinsiyet teorilerini kitleselleştirdiler. Ülkemizde TKP, HDP, CHP, İYİ Parti gibi siyasi partilerin yam sıra büyükelçilik, ticari şirket gibi birçok sivil toplum kuruluşu sözleşmelere dayanarak bu projeleri destekledi. Almanya Büyükelçiliği, ABD Büyükelçiliği, Avrupa Birliği, Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı, Fransa Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Soros Vak­fı, Norveç Büyükelçiliği, Danimarka Büyükelçiliği, Nike, Coca Cola, Shell, TÜSİAD bunlara fon sağlamakla kalmayıp çalışmaları global hale getirmenin önünü açmıştır. Aynca TÜSİAD (Türk Sanayici ve İş Adamları Demeği) &#8220;adam&#8221; kelimesinin ayrıma olduğu gerekçesiyle açık ismini 2018 yilında değiştirmiştir.</p>
<p>Bu kitleselleşmede en önemli unsur medya ve propagan­dadır. Kaldı ki medya önemli bir telkin aracı olduğu kadar aynı zamanda bir baskı aracıdır. Birçok sermaye grubu yani reklam veren şirketler, hem yazılı hem görsel medya üzerinde &#8220;parayı veren düdüğü çalar&#8221; hesabı ciddi bir baskı oluş­turmakta ve toplum mühendisliğine kadar işi götürebilmek­tedirler. Bunun en güzel örneği TÜSİAD ve bünyesindeki şirketler grubudur. Bu şirketler açıktan açığa medyaya yön vermekte, hizaya çekmekte ve nelerin yayınlanıp yayınlanamayacağını söylemekte hatta dizi, filmlerin senaryosuna kadar müdahale etmektedirler.</p>
<p>5 Mart 2018 Pazartesi günü &#8220;Televizyon Dizilerinde Top­lumsal Cinsiyet Eşitliği&#8221; başlığı altında TÜSİAD bünyesinde bir proje çalıştayı yapıldı. Bu çalıştayın açılış konuşmasını yapan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol BİLECİK şun­ları söyledi: &#8216;Toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki engellerin aşılması için zihniyet dönüşümünü sağlamak gerekiyor. Her bireyin ve her kurumun kendi etki alanlarından başlayarak bir &#8216;kelebek etkisiyle&#8217; bu dönüşüme büyük katkı sağlayaca­ğına inancım sonsuz. Farklı alanlarda çalışmakla beraber, birbirini etkileyen ve güçlendiren işler yapan &#8216;iş dünyası&#8217; ve &#8216;dizi sektörü&#8217; olarak bu proje vesilesiyle bir araya gelmiş ol­mak çok kıymetlidir. Aslında iş dünyası ile dizi sektörünün ortak bir derdi var: yaratıcılık ve yenilikçilik. İş dünyasının küresel rekabette ayakta kalması çeşitliliği, yaratıcılığı ve inovatif olmayı gerektiriyor ki toplumsal cinsiyet eşitliği bu yolda müthiş bir itici güç sağlıyor. Dizi sektörünün paydaş­ları belki de en yüksek yaratıcı ve yenilikçi yeteneklere sahip kesim ve bu yetenekleri toplumsal cinsiyet eşitliğini destek­leyecek şekilde harekete geçirmeleri çok önemli.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[16]</strong></sup></a></p>
<p><strong>Bir İdeoloji Olarak Toplumsal Cinsiyet</strong></p>
<p>Bir fikri, inana yahut ürünü ana akım haline getirmek ve kitleler tarafından hızlıca bünyeleştirilmesini sağlamak için bilinen en iyi yöntemlerden biri ideolojileştirmektir. Çünkü kitleler parçalar halindeki unsurları marjinal yahut sadece azınlığa mahsus bir davranış biçimi olarak görür. Ancak bu durum birçok parçanın bütünleştirildiği bir ideoloji haline dönüşür ve içinde farklı gruptan insanların çıkarlarına çö­zümler üretiyor olursa kitlelerce sahiplenilen ve mücadelesi edilen bir form halini alır. Toplumsal cinsiyet teorisyenleri bu yönü hiç ihmal etmemiş, bütün çalışmalarını iktidar, si­yaset ve değişim içerikli söz ve fiillerle beslemiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>İdeoloji; fikrin nizamı, düzeni. Nisbetler yahut keşifler boyu anlayışın örgüleşmiş hâli. Bir dine bağlı olabileceği gibi mevcut ilmi birikimden istifade ile batıl bir itikad üzere de oluşturulması mümkün. Liberalizm, sosyalizm, faşizm en başat yerde. İdeolojik olmanın yam sıra psikolojik bir yapı arz eden feminizm, muhafazakârlık, milliyetçilik ise eklemlendikleri yer ile bütünleşik hareket eden dünya gö­rüşleridir. Erkek ve kadına dair, her biri diğerinden farklı bir anlayışa sahip ve hakikati yerli yerine oturtucu değil. Bugün gelinen noktada toplumsal cinsiyet çalışmaları da Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üst başlığı altında cinsiyet ve cin­selliğin merkeze alındığı bir ideoloji haline gelmiştir. Bunda da en büyük etken geleneksel olarak varlığım devam ettir­meyi düşünen ideolojilerin toplumsal cinsiyet olgularına bakışıdır. Şöyle ki; herkese vicdan, inanç, düşünce özgür­lüğü tanınmasının gerekli olduğunu savunan, devletin bi­reyler, sınıflar ve uluslararasındaki ekonomik ilişkilere ka­rışmamasını isteyen liberalistler, erkek ve kadın arasındaki farklılıkları tamamen özel veya kişisel önemi olan bir konu olarak ele alır. Kamusal veya siyasi hayatta bütün insanlar bireyler olarak değerlendirilir, toplumsal cinsiyet eşitliği ise etnik veya sosyal sınıf gibi uygun bir değerlendirme birimi olarak görülmez. Bu açıdan bireysellik, &#8220;toplumsal cinsiyet körlüğü&#8221;yle malûldür. Muhafazakârlar, toplumsal cinsiyet ayrımının sosyal ve siyasi önemini vurgulamışlar ve erkek ile kadın arasında işle ilgili cinsiyet ayrımının doğal ve ka­çınılmaz olduğuna işaret etmişlerdir. Böylece toplumsal cinsiyet kavramını, topluma organik ve hiyerarşik özelliği­ni veren faktörlerden biri olarak değerlendirmişlerdir. Fa­şistler ise toplumsal cinsiyeti insanlık içindeki temel bir ay­rım olarak görürler. Erkekler doğal olarak liderlik ve karar vermeyi tekellerinde tutarlar, kadınlar ise tamamen evcil, destekleyici ve ikincil bir role uygun görülürler. Sosyalist­ler, liberaller gibi toplumsal cinsiyeti siyasi açıdan ele alır ve emeğin sömürülmesi tezi üzerinden hareket ederek onu mekanik işleyen toplumun bir cinsiyetsiz bir parçası haline getirir. Aile kurumu, boşanma, çocuk sahibi olma, fabrika­da çalışma yahut bir şeylerin sahibi olma içtimaileşir. Kadın ve erkek fert fert toplumun malıdır. Marx ve Engels&#8217;in or­tak ifadesiyle &#8220;Kendisini tamamlayan şey kaybolup gittiği zaman doğal olarak burjuva ailesi de kaybolup gidecek ve sermayenin ortadan kalkmasıyla birlikte her ikisi de orta­dan kalkacaktır.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet teoriSyenleri bunlardan yararlanmış ama bütün haliyle benimsememiştir. Ancak feministler, li­beralizmin özgürlük anlayışı ile marksist ilkeleri birbiri ile harmanlayarak toplumsal cinsiyet teorilerinin motor gücü ve taşıyıcısı olmuştur. Daha sonra buna LGBTİQ+ bireyler de katılmış, içtimai ve siyasi bir güç olarak örgütlenmeye, propaganda sahası oluşturmaya, eser ve eylemler üreterek dünya görüşlerini kabalaştırmaya çalışmışlardır. Bir ideo­lojinin hedeflediği tarihi değiştirme, dili ve anlayışı yeni­leme, yeni bir politika ve yönetim biçimi belirleme, aile, evlilik ve eğitim gibi toplumu ayakta tutan unsurları yeni­den biçimlendirme, iktidar-cinsiyet ilişkisini merkeze ala­rak insanların yaşam tarzım düzenleme gibi temel işlevleri gaye edinmişlerdir. Cinsel yönelimlerin ve cinsel arzuların doyurulmasının ana tema olduğu bu ideoloji, Cinsiyet İdeo­lojisi olarak da adlandırılmaktadır. Gayesi toplumu cinsiyet temelli dönüşüme tabi tutmak olan toplumsal cinsiyet ide­olojisi, bunun için Marks&#8217;ın sınıf çatışması tezinden ilhan» alarak kadını işçi sınıfı, erkeği ise sermaye yani kapitalist sınıf olarak kategorileştirir. Ataerkil sistemi de mücadele edilmesi ve yıkılması gereken kapitalizm olarak belirler. Evlilik, aile, ev işleri, cinsellik, anne ve babalık, çocuk bakı- mı, kadın istihdamı gibi meselelerin yeniden düzenlenmesi ve kısmen de ortadan kaldırılması gereken şeyler olarak gö­rür. Yani &#8220;katı olan her şeyi buharlaştırmaya&#8221;, bilinen ve sa­hip olunan ne varsa imha etmeye, insanı sürekli değiştirme ve dönüştürmeye çalışır. İnsana kendini saklayabileceği bir mahremiyet alanı ve sığınabileceği bir mağara bırakmaz, her şeyi parçalar, söküme uğratır ve dönüştürür.</p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet ve Mahremiyetin Dönüşümü</strong></p>
<p>Mahremiyetin Dönüşümü adlı eserinde Anthony Giddens &#8220;Şu anda cinsiyetler arasında duygusal bir uçurum açılmış durumda ve bunun ne ölçüde kapatılabileceğini söylemek çok güç.&#8221; der.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Çözümü ise demokraside görür. Oysa bu so­nuçlar demokrasinin neticesi değil midir zaten? Farklı cinsel yönelimli kimseler demokrasinin arkasına sığınarak faali­yet alanlarım genişletmiyorlar mı? Bilakis demokrasi sürek­li değişken ve dönüşen bir yapı arz etmiyor mu? Cinsiyetler arasında açıldığı söylenen ilişki yeniden inşa edilmeli iken neden diyalektik materyalizmin öngördüğü çatışmacı bir tarzda sıvılaşmasına göz yumuluyor? Çünkü bu bir sorun olarak değil, akışkan bir sebep-sonuç ilişkisi olarak görül­mektedir. Akışkan Modernite adlı eserinde Zygmunt Bauman şöyle der: &#8220;Eritilecek ilk katilar ve dünyevileştirilecek ilk kutsallar, insanın elini kolunu bağlayan, hareketi kısıtlayan ve girişimlerin önünü tıkayan geleneksel sadakatler, alışıla- geldik haklar ve görevlerdi. Yeni (ve gerçek anlamda katı!) bir düzen kurmak için öncelikle, eski düzenin kurucuları­nın sırtına yüklediği o ağır yükten kurtulmak gerekiyordu. &#8216;Katılan eritmek&#8217; tabiri her şeyden önce, eldeki mali değer­lerin bir şekilde hesaplanmasını zorlaştıran &#8216;alakasız&#8217; zo­runluluktan kurtulmak, ya da Max Weber&#8217;in belirttiği gibi, ticari ve ekonomik girişimleri, kendilerine ayak bağı olan ev-aile ilişkilerinden ve etik sorumluluklardan kurtarıp öz­gürleştirmek&#8221;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> gerekiyordu. Toplumsal cinsiyet ideolojisi, bu noktada liberalizm ile marksizmin uzlaştığı bir zemin­dir; bir başka deyişle marksizm, liberal düşünceyi yaşatan ideolojik bir tüketim aracı haline gelmiştir. Yani bugün libe­ralizm Marks&#8217;m tezlerini, marksist düşünürlerin fikirlerini hayata geçirerek topluma şekil vermekte ve kendi iktidarım kuvvetlendirmektedir.</p>
<p>Marks&#8217;m &#8220;katı olan her şey buharlaşıyor&#8221; öngörüsünde olduğu gibi dini, ailevi, iktisadi, siyasi, örfi, ahlaki ve etnik kurumlar hızla sıvılaşmakta, buharlaşmakta ve kaybolup gitmektedir. Sanayi devrimi sonrası oluşan endüstri toplu­mu ile geniş aile yok edilip kapitalist emellere uygun üreti­len çekirdek aile tipi önce bireyselleşmeye, ardından cinsi­yete dayalı çatısı bahane edilerek erimeye bırakıldı. Kentler, mahalleler, sokaklar, alışveriş merkezleri, iş yerleri herkese açık gözetilebilen alanlar haline getirilerek mahremiyet ala­nı sınırlandırıldı. Kitlelerin tek sığınak olarak gördükleri evlere, mahremiyet düşüncelerini şekillendiren inançları­na ve geleneklerine müdahale edilerek kırılgan ilişkilerin oluşması sağlandı ve evler güvenilir mahrem mekânlar ol­maktan çıkarıldı. Korunmasız çocuklar yanında korunma­sız ebeveynler üretildi. Duyguların, inançların erimesi daha da kolaylaşmış oldu. Doğumun yani üremenin kontrol altına alınması ile birlikte plastisite bir cinsel anlayış oluştu. Cinsel devrim, özgürlük üst başlığı altında insanların zihni boş bir form haline getirildi ve &#8220;bunun sonucunda da çok satan kitaplar, reklamlar, pornografik metinler, metres ede­biyatı ve psikanaliz gibi şeyler ister istemez idareyi ellerine aldı.&#8221;<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Ensest tabu denilerek aile içi, regl tabusu denile­rek kadın istismarı, çıplaklık tabusu denilerek utanma ve ar duygularının yıkımı sağlandı. Nikâh tabusu denilerek kadın-erkek birlikteliğini hukuki forma kavuşturan resmi­yet ortadan kaldırıldı. Gizlilik tabusu denilerek insanın en mahrem ilişkilerini bile araştırma ve ortaya çıkarma hırsı; toplu seks tabusu, hayvan tabusu, eşcinsellik tabusu deni­lerek bütün ahlaki değerler altüst edildi. Daha ötesi bütün ilişkilerde karşılıklı güvensizlik oluştu ve kitleler kendi ço­cuklarım koruyamayacak hale geldi. Bunun için de her çeşit propaganda aracı, model alarak öğrenmeden bilişsel öğren­meye kadar her çeşit öğretim ve telkin metodu kullanıldı.</p>
<p><strong>Cinsiyetsiz Toplum İçin Rol Modeller</strong></p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinden üretilen tanımla­malar insanın biyolojik yapışım yani doğuştan erkek ve dişi oluşunu atıl bırakarak ona yeni bir kimlik tedarik eder. Bu yeni kimlik ferdin kültürel ve cinsel etkileşimleri neticesi or­taya çıkmış, sonradan edinilmiş bir kimliktir. Kadına karşı şiddeti önleme şeklinde masumane bir dil kullanan toplum­sal cinsiyet eşitliği savunucuları bu kimliği oluşturmak için her çeşit telkin vasıtasını kullamr. Sinema, gazete, dergi gibi ana akım medyanın yanı sıra Facebook, Instagram, Tvvitter, Youtube gibi sosyal medya platformlarından da yararla­nırlar. Buralarda yapılan paylaşımlar, çeşitli kurumların davetleri, sanat ve edebiyat dünyasında tanınmış kişilerin şovları, demek ve kulüp faaliyetlerinin teşhiri ile kitlelere ulaşmakta oldukça önemli unsurlardır. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının görünürlüğünü artırmak için özel sanatçılar, müzisyenler, yazar ve aktörler yetiştirilmekte yahut çalış­maların yapışma uygun karakterdeki kişiler ve gruplar ön plana çıkarılmaktadır. Bunlardan biri olan BTS&#8217;in yapısı ve formu oldukça ilginçtir. BTS; Bangtan Boys. Big Hit Enter- tainment tarafından oluşturulan Güney Koreli K-Pop (Kore Pop Müziği Kültürü) grubu. Daha çok kadım andıran ama belli bir cinse mensupmuş imajı vermeyen BTS grubunun erkek üyeleri aracılığıyla toplumlara cinsiyetsiz bir yaşam biçimi alternatifi sunulur.</p>
<p>Makyaj yapan, kadın elbiseleri giyen, kadınsı davranış­lar sergileyen, saçlarım rengârenk boyayan, röportajlarında kendilerini &#8220;tüm cinsiyetlere eşit mesafede&#8221; olarak tanım­layan BTS grubu, cinsiyetsiz toplum oluşturma gayesi için­de olan odakların bilhassa gençleri etkilemek için sürekli gündemde tuttukları bir gruptur. BTS&#8217;in dinlendiği pek çok yerde cinsiyetsiz görünüme sempati artarken, çocuklar ve gençlerde hayranlık yoluyla cinsiyetsiz kimliğin normalleş­tirilmesi sağlanmaktadır. Böylece ahlaki kaygıları ön yar­gı olarak niteleyen, eşcinselliği meşrulaştırmak için sosyal medyanın ve modanın etki gücünü kullanan gruplar vası­tası ile gençlik kültürel saldırı altında kalmakta, dini, milli ve ahlaki değerlerden hızla uzaklaşmaktadır. Uyuşturucu, fuhuş, erkekken kadınlar gibi dudak boyama göz ve kaş boyama gibi davranışlar edinmektedirler. ARMY gibi grup­lara dâhil olunmakla da örgütsel hipnoz tesiri ile zihnen yönetilebilir ve güdülebilir bir etkileşime girilmektedir.</p>
<p>Son yıllarda LGBTİQ+ bireylerin görünürlüğünün art­ması ve Amerika&#8217;mn pek çok eyaleti ile Avrupa ülkelerinin birçoğunda eşcinsellere evlenme hakkı verilmesi aile ya­pısında. geri dönülemez kırılmalar oluşturdu. Birçok anne ve baba çocuklarını yetiştirirken artık biyolojik cinsiyetine göre değil kendi haline bırakarak cinsiyetsiz bir şekilde yetiştiriyor. Buna rol model olarak sanatçılar ve tanınmış bazı kişiler seçiliyor. Bu sanatçı çiftlerden biri de Angelina Jolie ve Brad Pitt çocuğunun istediği gibi giyinebileceğinı, iste­diği kişiye âşık olabileceğini, istediği kimlikle var olabile­ceğini ve daha da önemlisi hiçbir kalıba girmesinin zorunlu olmadığını söyleyen Jolie tam da Toplumsal Cinsiyet Eşit­liği projesine uygun bir aile profili çizmektedir. Çocukları­nı cinsiyetsiz yetiştiren bir başka ünlü Chris Evans. Erkek kardeşi de eşcinsel olan Evans, kardeşinden utanmadığını ve kendi çocuğunu cinsel yönelim noktasında özgür yani cinsiyet kalıplarına uymadan yetiştirdiğini söylemektedir. Adele, Kate VVinslet, Anne Hathaway, R. Kelly ve Kate Hu- dson gibi ünlüler de aym projenin rol modelleridir. Kitleler üzerindeki tesirleri zihinlerin yeniden inşasını kolaylaş­tırmakta ve insanların i algıları istenilen hedefe rahatlıkla yönlendirilebilmektedir. Dedesinin adım verdiği kızı Ra- ni&#8217;yi nasıl yetiştireceği hakkında konuşan Kate Hudson&#8217;un ifadeleri bu açıdan dikkatlice okunmalıdır: &#8220;Bence her bir çocuğu ne olursa olsun ayırmadan -cinsiyetsiz bir yaklaşım gibi- yetiştirmek gerekir.&#8221;</p>
<p>Türkiye&#8217;de de bu tür modeller, yıllardan beridir belli bir çevre tarafından saygın bir kişilik olarak el üstünde tutul­muş ve topluma birer idol olarak pazarlanmıştır. Zeki Mü- ren, Bülent Ersoy, Kerimcan Durmaz, Tarkan, Murat Boz, Mabel Matiz bunlardan birkaçıdır. Sanatçı diye anılan bu şahıslar kimi zaman erkek erkeğe şehvetle çektirdikleri fo­toğraflarla, kimi zaman erkek olmasına rağmen bayan eteği ile sahneye çıkmalarıyla, LGBTİQ+ yürüyüşlerinde ya bilfi­il bulunarak yahut da desteklemeleriyle rol model özellik­lerini sürdürmektedir. Mabel Matiz kendisiyle yapılan bir röportajda &#8220;LGBTİQ+ marşı olmayı fazlasıyla hak eden&#8221; bir şarkı olarak görülen Alaittıisema şarkısı için &#8220;Ayrımcı­lığa karşı yazdığım bir şarkı; homofobi, transfobi, kadına yönelik şiddet ve pek çok şey onun konusunu oluşturuyor.</p>
<p>LGBTİQ+ marşı hissi uyandırdıysa ne mutlu.&#8221; yorumunu yapmıştı.</p>
<p>Film, sinema, çizgi roman ve çocuk dergileri toplumsal cinsiyet noktasında artık cinsiyeti belli olmayan aktörler, üslup ve mesleklerle zihinlere yeni toplum modelini işle­mektedirler. öyle ki, birçok çizgi filmde karakterlerin cin­siyetlerini birbirlerinden ayırt etmek oldukça zor. Erkeksi duruşa kız kafası, kız kaşlarına erkek saçı çizilerek karak­terlerin cinsiyetleri birbirinden ayırt edilemez kılınıyor. Ders kitaplarında kullanılan imajlar, seçilen metinler, kulla­nılan kelimeler toplumsal cinsiyet eşitliği projesinin formatına uygun olarak geliştiriliyor. Basma yansıyan şu haber mevzumuzu özetleyici niteliktedir: &#8220;Oxford Üniversitesi, öğrencileri &#8216;she&#8217; (kadın) ya da &#8216;he&#8217; (erkek) yerine cinsiyet­siz zamir&#8217;ze&#8217;yi kullanmaya teşvik ediyor. Öğrenci birliği, bir broşürde bu hareketin trans öğrencilerin rencide olması riskini ortadan kaldırmak için tasarlandığım açıkladı. The Sunday Tunes&#8217;ın haberine göre öğrenciler, &#8216;ze&#8217; kullanımının üniversite derslerine ve seminerlerine de taşınmasını ümit ediyor. Oxford Üniversitesi davramş kurallarına göre, trans bir bireyi tanımlamak için yanlış zamir kullanılması suç teş­kil ediyor. Bir LGBTİQ+ hakları aktivisti olan Peter Tatchell, &#8216;Cinsiyet ayrımlarını ve engelleri her zaman vurgulamama­nın olumlu bir şey olduğunu&#8217; düşünüyor. Ve ekliyor: &#8216;Kul­lanmak isteyenler için cinsiyetsiz zamirlerin olması iyi bir şey ama bu mecburi olmamalı.'&#8221;<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet, Ayrımcılık ve Şiddet</strong></p>
<p>Şiddet, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet, özel veya kamuya mahsus alanda, evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş ye­rinde hâsılı insan yaşamının sürdüğü her yerde meydana gelebilir. Tokat atmak, bir şey fırlatmak, yumrukla veya bir nesneyle vurmak, silah vb. bir nesneyle zarar vermek gibi fiziksel şiddet çeşitleri var olabildiği gibi tehdit etmek, sağ­lık hizmetlerinden yararlanmasına engel olmak gibi kişinin bedenine zarar verecek her türlü davranıştır. Küfretmek, aşırı kıskançlık yapmak, tehdit etmek, kişiye kendisini ye­tersiz hissettirecek söz veya davramşta bulunmak, kişinin kendisini ifade etmesine engel olmak, kişinin istediği gibi giyinme özgürlüğüne engel olmak gibi fiziksel bir baskı olmadan gerçekleşen sözlü-duygusal-psikolojik şiddet de vardır. Bunların yanında kişiyi çalışmaya veya çalışmama­ya zorlamak, zorla borçlandırmak gibi ekonomik şiddet, ka­dını istemediği yerde, şekilde veya zamanda cinsel ilişkiye yahut fuhşa zorlamak, cinsel organlara zarar vermek gibi cinsel şiddet türleri vardır. Bunlara ek olarak feminist or­ganizasyonlar tarafından üretilen flört şiddeti, ısrarlı takip şiddeti gibi garip terimlerle ifade edilen davranışlar da söz konusudur.</p>
<p>Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddet denildi­ğinde akla ilk gelen, sürekli taze ve canlı tutulmaya gayret edilen, kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddet olgusudur. Oysa toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadınlar ve erkekler arasında eşit olmayan güç ilişkilerine dayandığı iddia edi­len bir şiddet ve taciz şeklidir. Şiddetin hiçbir çeşidi tasvip edilemez ve kabul edilemez. Bu şiddet ister fiziksel olsun ister psikolojik isterse ekonomik olsun meşru bir zemini ve karşılığı yoktur. Ancak günümüzde her geçen gün artan kadının kadına, erkeğin kadına, kadının erkeğe, erkek ve kadının çocuğa, gencin yaşlıya karşı şiddet kullanımı söz konusudur. Kaldı ki, son dönemlerde, cemiyetin genel cin­siyet kalıplarına uymayan LGBTIQ+ kişiler de bu tanımla­maya dâhil edilmiştir. Türkiye&#8217;de eşcinselliği yasaklayan herhangi bir yasa olmadığından sapkın cinsel yönelim sa­hibi birçok birey, kendisinin hasta olarak tanımlanmasını, bedenini karşı cinse benzetmek gayesiyle yeniden tasarla­mak için sigorta destekli hastanelerden yararlanmasının engellenmesini, trans kadınların kadın tuvaletlerini kullan­mak ve kadınlara sağlanan haklardan yararlanmak istemesi noktasında getirilen engelleri de ayrımcılık ve şiddet olarak nitelendirir.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı tarif edilirken kadın be­deniyle doğmuş olanların kadın gibi, erkek bedeniyle doğ­muş olanların da erkek gibi davranmalarını zorunlu kılan cinsiyet kalıplarının bireylere dayatılması da gösterilmekte­dir. Bunun kadın ve erkeği hizaya sokma davranışı, özgür­lüğünün kısıtlanması olduğunu söylerler. Yanlış zamanda yanlış yerlerde bulunmanın, yanlış giysiler giymenin, yan­lış şeyler söylemenin şiddete yol açabileceği bilgisi, kadın­ların belirli davranışlardan kaçınmalarına, yaşam alanlarım daraltmalarına yol açar. Bazen bu şiddet yahut ayrımcılık açıktan açığa yapılmaz, satar aralarına da gizlenmiş olabilir. Bu iddianın sahiplerine göre bir işveren eleman alımı için ilan verdiğinde &#8220;askerliğini yapmış olmak&#8221; şarta arıyorsa ayrımcılık yapmış demektir. Çünkü zorunlu askerlik, yal­nızca erkekleri ilgilendiren bir vatandaşlık görevidir ve ka­dınlar askerlik yapmazlar. Bu ilan kadım otomatik olarak devre dışı bıraktığı için hem toplumsal cinsiyet ayrımcılığı hem de insan hakkı ihlalidir.</p>
<p>Kadınlara yönelik şiddet, &#8220;ister kamusal ister özel alan­da meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem veya bu tür ey­lemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir ve bir insan haklan ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimidir.&#8221;<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Kadınlar çalıştığı iş yerinde, sokakta, alışveriş yaparken ve zaman zaman evinde şiddete ve tacize maruz kalabilmektedir. Araştırma sonuçlarına göre cinsel tacize en sık maruz kalan kadınlar, üniversite mezunu ve üst düzey meslek grupların­da yer alan kadınlardır. Kadınlara yönelik şiddet ve taciz; ev, iş yeri, okul ve kurumlar da dâhil olmak üzere toplumdaki genel ahlak durumundan, sosyoekonomik şartlardan, ileti­şimsizlik, alkol ve uyuşturucu başta olmak üzere zihni me­lekeleri altüst eden bağımlılıktan, karşı cinsle yaşanan güç ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Fakat toplumsal cinsiyet kuramcıları kadına dönük yaşanan her şiddeti, Alaaddin&#8217;in sihirli lambası misali, toplumsal cinsiyet öğelerine bağla­maktadır. Bunu izah ederken de oldukça ütopik bir değer­lendirme yoluna gidilerek aynı işyerinde çalışan erkeklerin bu kadınları, geleneksel toplumsal cinsiyet gücü yapılarına bir tehdit olarak algıladıklarını iddia etmektedirler.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenleri ve bu teoriler üzerinden birtakım organize faaliyetler gerçekleştiren femin dernek­leri, kadına şiddet kısmında Amerika başta olmak üzere İsrail, Rusya ve İngiltere gibi ülkelerin Ortadoğu&#8217;da, Afri­ka&#8217;da, Hindistan&#8217;da yaptığı kadın ve çocuk tecavüzlerine, katliamlarına karşı kördürler. Bunların yanında kadınların kendi çocuklarına ve eşlerine karşı yaptıkları şiddete de du­yarsızdırlar. Hatta bu şiddet bir müddet sonra sömürü ve düzenli istismar haline döndüğünde bile görmezlikten gel­mekte, uzak durmaya çalışmaktadırlar. Meselenin izahını feminist ekolün öncülerinin hazırladığı %99 için Feminizm: Bir Manifesto adlı eserden takip edelim: &#8220;Bu küresel piramit yapışırım aynı zamanda toplumsal cinsiyete uzanan etki­leri de olduğunu eklemek gerek. Günümüzde milyonlarca</p>
<p>siyah ve göçmen kadın hasta bakıcı ve ev emekçisi olarak çalışıyor. Çoğu zaman kaçak ve ailelerinden uzakta çalışan bu kadınlar hem sömürülüyor hem de mülksüzleştiriliyor. Üstelik güvencesiz bir düzende, hakları elinden almarak ve her türden istismara açık bir halde ucuza çalışmaya zorla­nıyorlar. Küresel bakım zincirlerinin şekil verdiği bu baskı (bazı) ev işlerinin yükünü üstünden atabilen ve zorlu mes­lekleri icra eden çok daha imtiyazlı kimi kadınlar için iyi koşullar sunabilir. Tabii bu imtiyazlı kadınların bir kısmının kadın haklarını savunmak adına siyah erkekleri tecavüzcü diye hapse atmayı amaçlayan, göçmenlerle Müslümanları rahat bırakmayan, siyah ve Müslüman kadınları egemen kültürde asimile olmaya zorlayan siyasi kampanyalara des­tek vermeye davet etmesi ne kadar ironik!&#8221;<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet Teorileri, Gayesi ve Hedefi</strong></p>
<p>Batı tefekkürü, bütün fikirden yoksun parçacı bir anla­yıştan yola çıkarak meselelere çözüm getirir. Ancak yine de bütüne mahsus bir resim vermekten kaçamaz. Nihayetin­de bütün iş ve faaliyetler ruhi bir hamleye dayandığı için dışarıda parçalar halinde olan zihinde/Batı zihninde bü­tünleşir, tek bir resim haline gelir. Bu çerçevede toplumsal cinsiyet teorilerinin çeşitliliği ve zaman zaman birbirlerini ret konumuna gelecek şiddette eleştirileri gaye ve hedef noktasında dikkate değer değildir. Hatta bu tür kuramların bir kısmı bir yahut birkaç kişiye ait esere dayanmaktadır; bunlar diyalektik akışı kolaylaştırıcı çeşitlilik olarak görül­se de eleştiri sadedinde yapılan analizler onları yaşatıcı ve yaygınlaştırıcı konuma getirmektedir. Bu sebeple burada toplumsal cinsiyet teorileri dediğimizde kurumlaşmış olan­lar ile birlikte tüm şahıs ve yaklaşımlar kastedilmektedir, ayrıma girmeye ihtiyaç duyulmamıştır.</p>
<p>Aydınlanma ile birlikte dinin otoritesi ciddi ölçüde zayıflamış, modernizmin ortaya çıkışıyla Batı&#8217;da dini, ahlaki ve toplumsal açıdan ciddi savrulmalar yaşanmıştı. Bu savruluş toplumların genel ahlak yapısı, aile yapısı, biyolojik sürdü­rülebilirliğini yıkıma uğratırken aynı zamanda milyonlar­ca insanın öldüğü, yüzbinlerce kadının tecavüze uğradığı, binlerce şehrin yok edildiği iki büyük dünya savaşma da sebep oldu. Batı insanı, ruhun eşya ile münasebetini kopa­rınca sanayileri ve makineleriyle tabiatı tahrif ettiği gibi, sömürgeciliğiyle kültür ve medeniyetleri tahrif etti. Uzun bir zamandır da insanlığın anlam dünyasını tahrif ediyor. 19. yüzyılda başlayan bu anlam tahrifatı 1970&#8217;lerden itiba­ren bedeni tahrife dönüştü. Sınırsız cinsel yönelimin yücel­tildiği bu dönem Bauman&#8217;ın deyişiyle &#8220;Orgazm Tanrısının Dönemi&#8221; ni ortaya çıkardı. Cinsel özgürlük, ataerkil düzeni yıkma, aile ve evlilik gibi kurumlan kadınların köleleştiği yer olarak görme bu dönemin en bariz özellikleriydi. Ayrıca &#8220;normal erkek&#8221;, &#8220;normal kadın&#8221;, &#8220;normal aile&#8221; anlayışı, &#8220;normal cinsel ilişki&#8221; tanımları, kız ve erkek çocukların do­ğumdan itibaren biyolojik cinsiyetlerine uygun olarak &#8220;nor­mal eğitim&#8221;, yine her cinsin istidat ve fiziki yapısına binaen aldığı &#8220;normal iş ve sorumluluk&#8217;Tar yıkılmalıydı. Böylelik­le ataerkil düzenden, cinsellik üstündeki dini ve kültürel etkilerden kurtulabileceklerdi. Martha Shelley bunu şöyle dile getiriyor: &#8220;Biz radikal eşcinsellerin ne istediğini size söyleyeyim: Bizi hoş görmenizi veya kabul etmenizi değil, bizi anlamanızı istiyoruz sizden. Ve bu ancak sizin de biz­den biri olmanızla mümkün. İçinizde gömülü eşcinsellere ulaşmak istiyoruz. Kafataslarınızın içindeki hapishanelere kapattığınız erkek ve kız kardeşlerimizi özgürlüğe kavuş­turmak istiyoruz.&#8221;<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Bu dile getiriş sadece Martha Shelley&#8217;e mahsus değildir.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet kuramının tartışmasız öncülerinden biri kabul edilen Judith Butler bir adım ileri giderek şöyle der: &#8220;Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cin­siyet kimliği yatmaz; o kimlik, tam da kendisinin bir sonu­cu olduğu söylenen &#8216;dışavurumlardan&#8217; performatif olarak kurulur.&#8221;<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Butler&#8217;in istediği cinsiyetsiz kimlikler, kimliksiz cinsiyetler. Nihayetinde bunlar Butler&#8217;e göre toplumsal cin­siyet kalıplarının dayatmasıdır ve anlamsızdır. Bunu şöyle izah eder: &#8220;Queer bir kimlik değildir. Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır. Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırıl­ması, ezber bozacak şekilde &#8216;tuhaflaştırılmasıdır&#8217;. Bu yolla kimliğin -her türlü normatif kimliğin- kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünü de etkisiz hale getirmektir. Bu nedenle queeri kimlikleştirmeyen bir iktidar olarak tanım­lamak mümkündür.&#8221; Burada Butler, kendisine queeri soran gazeteciye, queeri tanımlamayı reddederek &#8220;Queer mi, oda ne?&#8221; diye cevap vermiştir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bir diğer toplumsal cinsiyet teorisyeni ve önemli bir queer savunucusu Annemarie Jagose, toplumsal cinsiyet teo­rileri üzerinden yürütülen gayeyi şöyle açıklıyor: &#8220;Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sa­bit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünü kazımaya adamıştır: Bu hamle, normatif cinsiyet ve toplumsal cinsi­yet rolleri olarak eleştirdiği şeyin baskıladığı diğer gruplan da aynı şekilde özgürleştirecektir.&#8221;<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Bunu nasıl okumak gerekir? Toplumsal cinsiyet çerçe­vesinde tanımlanmış, lezbiyenler ve geyler tarafından bile sapkınca bulunup dışlanan en uç, en marjinal formaları (pe- dofili, ensest, sado-mazoşist vs.), normal cinsel ilişkiyi de­vam ettiren (geleneksel) yapıları da özgürleştirir. Bütün değerler, ahlaki ve siyasi normlar, epistemolojik ve ontoloji biçimler yanlış ve baskıcı ama toplumsal cinsiyet teorisyen- lerinin tezleri ve cinsellik temelli tatmin olmayan arzulan neticesi ortaya çıkan tezler doğru!</p>
<p>Toplumsal cinsiyet, feminist bir dünyada büyümüş ve gelişmiştir. Kuramın gayesine dair feminizmin öncülerin­den Simone de Beauvoir, İkinci Cins eserinde evlilik ve ai­leyi &#8220;erkek egemen düzenin, kadım baskı altında tutmak için geliştirdiği bir yapı&#8221; olarak görür ve pek çok feminist gibi &#8220;ailenin tamamen ortadan kaldırılmasını&#8221; önerir. &#8220;Hiç­bir kadına evde oturup çocuğunu büyütme fırsatı verme­meliyiz&#8230; İnsanın yaratılmış bir doğası/fıtratı yoktur&#8230; 0 şekil verilebilir ve biz ona yeni bir şekil vermeliyiz.&#8221; der. Simone de Beauvoir&#8217;ın bu sözlerini Pınar Selek Kozmopolit&#8217;e yazmış olduğu &#8220;Evlilik Köleliktir&#8221; yazısında şu ifadeleri ile destekler: &#8220;Her evlilik sisteme edilmiş en büyük hizmettir. Kölelik anlaşmasıdır. Evlilik binlerce yılın köhnemiş kuru­ntuma, sistemin en güçlü, en köklü yapışma onay vermek­tir ve onun kuruluşunda rol almaktır. Evliliğin iyisi kötüsü olmaz. Evlilik bir kurumsal ilişkilerime biçimidir ve en iyi insanları bile kendi içinde eritir, kötürümleştirir. Bu kurum en çok kadınlara zarar verdiği için, onu dönüştürmede ön­cülük de kadınlara düşüyor&#8230; Gelin söz birliği edelim ve kimseye karılık etmeyelim! Evlenmeyelim! Evlenmeyerek sisteme en büyük darbeyi biz vuralım ve toplumsal dönü­şüme öncülük edelim. Evlilik en örtülü, ama en köklü köle­liğe teslimiyettir. Teslim olmayalım.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenlerinin yıkmak istedikleri bir başka önemli saha ise dildir. Çünkü dil şekil verir, ruh verir, kültür ve inanç taşıyıcısıdır. Binlerce yıllık birikimi unut­turmaz, hatırlatır, diri ve taze tutar. Oysa toplumsal cinsi­yet kuramları unutmanın, unutturmanın üzerine kurulu bir fikir bir ideoloji inşa ederler. İnsanları geçmişlerinden, beş on bin yıllık birikimlerinden uzaklaştırmak, kullandıkları kelimeleri deforme ederek tarihe yabancılaştırmak isterler. Bunun içinde femin, lez, gey gibi kişiler başta olmak üze­re muhteris birçok akademisyeni kullanarak sosyal bilim­lerden, sanat ve estetik ürünlerden, dini sembol ve değer­lerden kendi tezlerine ters ne kadar kelime, sembol varsa ayıklamak isterler. Bunun gerekçesini Butler şöyle açıklar: &#8220;Dilin bedenler üzerinde işleme gücü cinsel ezilmenin hem ardındaki neden, hem de ötesine giden yoldur. Dilin işle­yişi ne büyülü ne engellenemez bir işleyiştir: &#8216;Dil karşısın­da gerçeğin belli bir plastiği, yoğrulabilirliği vardır: Dilin gerçek üzerindeki eylemi plastik bir eylemdir.&#8217; Dil gerçek üzerinde eyleme gücünü düzsöz edimleri vasıtasıyla üstle­nir ve değiştirir. Düzsöz edimleri tekrarlandıkça yerleşmiş pratikler haline gelir, en nihayetinde de kurumlaşırlar.&#8221;<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Bahsi geçen ayıklama ülkemizde de bilimsel çalışma ya­hut büyük bir ilmi faaliyet olarak 1990 sonrasında başlamış, 2000&#8217;li yıllarda ise önü alınamaz bir şekilde hızlanarak de­vam etmiş; harf devrimi sonrası yaşanan kültürel kopuşu­muza denk bir oluşla beş bin yıllık kültür birikimimiz, içti­mai tecrübelerimiz, aile, cemiyet, iktisat ve ahlak hayatımız yapıbozum metodu ile süzgeçten geçirilerek imha edilmeye çalışılmıştır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadına şiddet ve kadın istihdamı meselesi bunun motivasyon gücü olmuş, kitleler kendilerine gösterilen bu mevzularla oyalanırken binlerce yıllık kültürü, çocuklarına taşıması gereken içtimai idrak ve ahlak anlayışı yapı söküme uğratılmıştır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Mevzunun neticesini İnsan Sonrası adlı eseri ile dile ge­tiren Rosi Braidotti&#8217;den takip edelim: &#8220;İnsan merkezcilik sonrası, türler arası hiyerarşi ve her şeyin ölçüsü olarak tek, standart ortak &#8216;erkek insan&#8217; mefhumunu yerinden eder. Böylece açılan ontolojik boşluğa diğer türler doluşacaktır. Eleştirel kuramın dili ve yöntemsel gelenekleri içerisinde bunu söylemek kolay, gerçekleştirmekse zordur/&#8217;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Ercan Çifçi &#8211; Toplumsal Cinsiyet,Feminizm ve LGTIQ,syf:21-58</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[9]</a> Robert Jesse Stoller (öl. 1991), UÇLA Tıp Okulu psikiyatri profesörü ve UÇLA Cinsiyet Kimliği Kliniği araştırmacısı. Stoller, cinsiyet kimliğinin gelişimi ve cinsel heyecan dinamikleri ile ilgili teorileri ile tanınmak­tadır.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[10]</a>   Alfred Kinsey, toplumsal cinsiyet teorisyenlerinin yoğun olarak kay­nak gösterdikleri Amerikalı zoolog. İnsanların, fizyolojik cinsiyetle­rinin yanı sıra &#8220;yönelimlerine&#8221; göre de cinsiyetlerinin tanımlanması</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>gerektiğini iddia etmiş ve araştırmalar yapmıştır. Oluşturduğu skala- da heteroseksüellikten eşcinselliğe kadar uzanan ara formların (LGBT: Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) cinsel yönelimlerini toplumsal cin­siyet örneği olarak değerlendirir. Kinsey&#8217;in vurguladığı cinsel yöne­lim, belli bir cinsiyetteki bireylere karşı derin duygusal, romantik ve şehevi arzuyu ifade eder. Ayrıntılı bilgi için bk. &#8220;Kinsey Raporu ve Akademik Sahtekârlık&#8221;.</p>
<p>11 Alison Stone, Feminist Felsefeye Giriş, çev. Yonca Cingöz &#8211; Bilge Tannse- ver (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2019), 91.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[12]</a> Judith Butler (d. 1956), feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik dallarında çalışmalar yapan Amerikalı postyapısalcı filozof.Ayrıntılı bilgi için bk. &#8220;Queer Kuramı ve Kimliksizleşme&#8221;.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür (İstanbul: Metis Yayınlan, 2018), 50.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> İlke Haber Ajansı (İLKHA), &#8220;Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sem­pozyumu Skandallarla Sona Erdi&#8221; (19 Eylül 2019); Sivil Sayfalar, &#8220;Er­keklik Halleri Tartışıldı: Nasıl Oluşuyor, Nelere Sebep Oluyor?&#8221; (18 Eylül 2019).</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[]</a>                   Firdevs Gtimüşoğlu, Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet, 1928&#8217;den Gü­nümüze (İstanbul: Tarihçi Kitabevi, 2016), 33.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Feryal Saygılıgil (ed.), Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları (Ankara: Dipnot Yayınlan, 2016), 213.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>   Jim Keith, Z ikin Kontrol, Beynimizi        Yönetiyorlar?, çev. Sibel San</p>
<p>(İstanbul: Nokta Kitap), 78.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Keith, Zihin Kontrol, 78.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Mücahit Gültekin, Algı Yönetimi ve Marıipülasyon (İstanbul: Pınar Ya- yınlan, 2019), 170.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> TMMOB İzmir Şubesi 28. Dönem Kadın Mühendisler Komisyonu,</p>
<p>Mutlu Toplum İnşası İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (İzmir, 2018), 18-19.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Kadriye Bakıra, &#8220;İstanbul Sözleşmesi&#8221;, Ankara Barosu Dergisi 4 (Tem­muz 2015), 133-204.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Aile Akademisi Demeği, W Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal</p>
<p>Edilmelidir? (Bursa, Temmuz 2019), 9.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a>      UNDP, Human Development Report, 2006; Bu konuda bk. UNDP Tür-</p>
<p>H &#8220;Yerel Ydnetimlerde Toplumsal Cinsiyet ^İtsizliğinin Anaakım-</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Türk Sanayicileri ve İş Adamları Demeği (TÜSİAD), iptiler Top­lumsal Cinsiyet Eşitliği İlkeleri Belirlendi, Stra     (5 Mart 2018).</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> İleri okuma için bk. R. William Connel, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, Toplum, Kişi ve Cinsel Politika, çev. Cem Soydemir (İstanbul: Aynnü Ya­yınları* 2019).</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a>Yayınlan, 1996ML,« ______________</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Anthony Giddens, Mahremiyetin Dönüşümü, çev. İdris Şahin (İstanbul<sup>1 </sup>Ayrıntı Yayınlan, 2018), 9.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a>      Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, çev. Sinan Okan Çavuş (İstan­bul: Can Yayınlan, 2019), 28.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Ulrich Beck, Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, çev. Kazım öz- doğan &#8211; Bülent Doğan (İstanbul: İthaki Yayınlan, 2019), 19.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Zeynep Şenel Gencer, &#8221; &#8216;He&#8217; (erkek) veya &#8216;she&#8217; (kadın) değil &#8216;ze&#8217;: Ox-</p>
<p>foıd Üniversitesi birliği öğrencilere cinsiyetsiz zamirler kullanmaları­nı öneriyor&#8221;, Düşilnbil (16 Aralık 2016).</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a>    T.C. Çorum Valiliği, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele II Eylem Planı, 2018-2021.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Cinzia Arruzza vd., % 99 için Feminizm Bir Manifesto, çev. Utku özma- kas (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2019), 69-70.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Annamarie Jagose, Queer Teori, Bir Giriş, çev. Ali Toprak (İstanbul: Nota Bene Yayınlan, 2017), 56.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Butler Cinsiyet Belası, Tl.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a>   Bk. Yıldız Ecevit &#8211; Nadide Karkıner (ed.), Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi</p>
<p>(Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2011).</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a>   Jagose, Queer Teori, 56.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Pınar Selek, “Evlilik Köleliktir&#8221;, Kozmopolit (Şubat-Mart 2003).</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a>      Butler, Cinsiyet Belası, 197-198.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a>      Yapısöküm veya Dekonstriiksiyon, ilk kez post-yapısala düşünür Ja- cques Derrida tarafından kullanılan bir terim. Post-modemizmin ve eleştirel kuramın bazı dallarına göre dekonstrüksiyon, bir metnin, bir veya daha fazla &#8220;ses&#8221; ile seslendirilmesi için, batılı kulağa göre, met­nin göründüğü sınırsız bir niteliktir. Dilin geleneksel Avrupa merkezli dünya görüşü tarafından yönlendirilen, kesin hatları olmayan bir araç olduğu kabulüne dayanarak eski metinlerin yeni anlamlarını, onları yeniden yapılandırarak inşa eden post-modem eleştirel yaklaşım.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, 79.</p>
<p>26 Karl Marx vd., Kadın Sorunu Üzerine, çev. İsmail Yarkın (İstanbul: İnter yayınları 1996)11</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/">Toplumsal Cinsiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayâsızlığın kısa tarihi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 18:06:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan Psikiyatri Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Şimşek]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Evelyn Hooker]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[fuhşiyat]]></category>
		<category><![CDATA[George Weinberg]]></category>
		<category><![CDATA[Hayâsızlığın kısa tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[homofobi]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel sapıklık]]></category>
		<category><![CDATA[Kinsey]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Lut Kavmi]]></category>
		<category><![CDATA[sapıklık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23023</guid>

					<description><![CDATA[<p>30 Haziran 2019 Daha önce birkaç defa bölümler halinde yayınladığımız bu diziyi tek parça halinde yayınlıyoruz: ÜMİT ŞİMŞEK Dünya sapıklarının bizim topraklarımızda, gözümüzün içine baka baka sergiledikleri hayâsızlıklar, bizi çok gecikmiş bir muhasebeyle karşı karşıya getiriyor: Bundan otuz kırk sene önce hayalimizden bile geçmeyen şeyler bugün bu ülkede nasıl yaşanır hale geldi? Vaktiyle en iğrenç, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/">Hayâsızlığın kısa tarihi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="td-mobile-nav">
<div class="td-mobile-container">
<div class="td-menu-socials-wrap">
<div class="td-menu-socials"></div>
</div>
<div class="td-mobile-content">
<div class="menu-ana-menu-container">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-23024 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1.jpeg" alt="" width="712" height="431" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1.jpeg 712w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1-600x363.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1-300x182.jpeg 300w" sizes="(max-width: 712px) 100vw, 712px" /></a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="td-outer-wrap" class="td-theme-wrap">
<article id="post-19227" class="td-post-template-3 post-19227 post type-post status-publish format-standard has-post-thumbnail category-guncel tag-amerikan-psikiyatri-birligi tag-escinsellik tag-evelyn-hooker tag-freud tag-fuhsiyat tag-george-weinberg tag-hayasizlik tag-homofobi tag-kinsey tag-lgbt tag-sapiklik td-container-wrap">
<div class="td-post-header td-container">
<div class="td-post-header-holder td-image-gradient">
<header class="td-post-title">
<div class="td-module-meta-info"><span class="td-post-date"><time class="entry-date updated td-module-date" datetime="2019-06-30T18:22:07+00:00">30 Haziran 2019</time></span></div>
</header>
</div>
</div>
<div class="td-container">
<div class="td-pb-row">
<div class="td-pb-span8 td-main-content" role="main">
<div class="td-ss-main-content">
<div class="clearfix"></div>
<div class="td-post-sharing-top">
<div id="td_social_sharing_article_top" class="td-post-sharing td-ps-bg td-ps-notext td-post-sharing-style1 ">
<div class="td-post-sharing-visible">
<div class="td-social-but-icon"><em>Daha önce birkaç defa bölümler halinde yayınladığımız bu diziyi tek parça halinde yayınlıyoruz:</em></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="td-post-content">
<p><strong>ÜMİT ŞİMŞEK</strong></p>
<p><span class="dropcap dropcap3">D</span>ünya sapıklarının bizim topraklarımızda, gözümüzün içine baka baka sergiledikleri hayâsızlıklar, bizi çok gecikmiş bir muhasebeyle karşı karşıya getiriyor:</p>
<p>Bundan otuz kırk sene önce hayalimizden bile geçmeyen şeyler bugün bu ülkede nasıl yaşanır hale geldi?</p>
<p>Vaktiyle en iğrenç, en şenî’, en çok lânete lâyık olarak gördüğümüz şeyleri bugün nasıl umursamaz olduk? Umursamamak bir yana, bazı safdillerimiz — yahut dost görünümlü can düşmanlarımız — bunları nasıl açık açık savunabilecek hale geldi?</p>
<p>Bu soruların cevabına ulaşmak için en kestirme yol, dilimize bakmak olacaktır.</p>
<p>Çünkü bizi bozmak isteyenler, huyumuzdan önce dilimizi değiştiriyorlar.</p>
<h2><strong>Dil bozulunca ahlâk da bozulur</strong></h2>
<p>Biz, bünyemize yabancı olan şeyler hakkında kendi öz kaynaklarımızdan aldığımız kelimeleri kullarnmaktan vazgeçip başkalarının bize öğrettiği kelimeleri kullanmaya başladığımız anda, onların değer sistemlerine karşı teslim bayrağını çekmiş oluyoruz. İşin bundan sonra takip edeceği seyri de adım adım onlar belirliyor. Sözün kısası:</p>
<p>Kur’ân’ın “<strong>fuhşiyat</strong>” dediği şeyin bizim dilimizdeki adı “<strong>cinsel tercih</strong>” veya “<strong>özgürlük</strong>” olmuş, Resulullah’ın “<strong>hayâ</strong>” dediği şeyi de “<strong>fobi</strong>” olarak adlandırmaya başlamışsak, düşman bayrağını kendi topraklarımıza kendi elimizle dikmişiz demektir.</p>
<p>Bu gerçeği, ABD Yüksek Mahkemesinin eşcinsel evlilikleri yasallaştırması üzerine ülkenin en köklü ve etkili dergilerinden Atlantic’in internet sitesinde yayınlanan bir yazı, bir başarı sırrı olarak itiraf ediyor.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Devam eden bir araştırmaya atıfta bulunan dergi, 2003 yılında kendileriyle mülâkat yapılan deneklerin “eşcinsel, gay, lezbiyen” gibi kelimeleri kullanırken zorlandıklarını, 2010 yılında yapılan mülâkatlarda ise aynı kelimeleri hiçbir rahatsızlık duymadan kullanabildiklerini kaydediyor. Bu süre içinde de, eşcinsel evliliklerini onaylayan Amerikalıların oranı yüzde 60’a çıkmış bulunuyor. (Bu arada derginin eşcinsel evliliğinden “evlilik eşitliği” şeklinde söz ettiğini de belirtmeden geçmeyelim.)</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Bizi bozmak isteyenler, huyumuzdan önce dilimizi değiştiriyorlar.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Amerikan halkının sapık evliliklere bakışındaki rahatlama, dilindeki rahatlamaya paralel şekilde gerçekleşmiş bulunuyor. Atlantic yazarı da, bu gerçeğe işaret ederek, dilbilimci Geoffrey Nunberg’den şu cümleleri naklediyor:</p>
<p>“İnsanların bir şey hakkındaki fikirlerini doğrudan değiştiremezsiniz. Fakat onların o şey hakkındaki konuşma biçimlerini değiştirebilirsiniz. Bu da onların fikirlerini değiştirebilir.”</p>
<p>Bu sözleri tercüme edecek olursak:</p>
<p>“Sapıklığın iyi birşey olduğu” yalanına insanları doğrudan inandıramazsınız. Fakat onlara, sapıklık hakkında olumlu çağrışımlar yaptıran kelimeleri pazarlayabilirsiniz.</p>
<p>Bu kelimeleri bir kullanmaya başlasınlar; zaman içinde bu yeni dil onların sapıklık hakkındaki düşüncelerini de, duygularını da temelden değiştirecektir.</p>
<h2><strong>Bozmaya Allah’ın kitabından başladılar</strong></h2>
<p>Sapıklığı sapıklık olmaktan çıkararak insanlara olağan bir davranış biçimi olarak sunmak, hattâ bunun da ötesine geçerek bir övünç kaynağı halinde pazarlamak, tarih boyunca insan ve cin şeytanlarının başlıca meşgalelerinden birini teşkil etmiştir. Onları bu konuda belli bir sınır içinde tutabilecek hiçbir ahlâkî ölçü bulunmadığını gösteren en bariz örnekler, Allah kelâmı kitaplarda yaptıkları tahrifattır.</p>
<p>Hz. Âdem ile eşinin Cennette iken çıplak oldukları, ancak yasak meyveyi yiyinceye kadar bunun farkında olmadıkları için çıplaklıklarından utanmadıkları iddiası, Tevrat’a sonradan monte edilmiş bir iftiradır. (A’râf sûresinin 27’nci âyeti, şeytan onları aldatıncaya kadar Hz. Âdem ile eşinin giyinik olduğunu bildiriyor.) Bu iftira, çıplaklığı utanılacak birşey olmaktan çıkarıp bir kemal mertebesi olarak insanların önüne koyar!</p>
<p>Tevrat’ı tahrif ederek ilk peygambere bu iftirayı atanların diğer peygamberlere reva gördükleri şeyler arasında ise, beşerin en aşağılık kısmı hakkında bile kolay kolay tasavvur olunamayacak seviyede rezil ve hayâsızca işler vardır. Dünyaya ahlâk ve fazilette örnek olarak gönderilen insanları hayâsızlıkta nümune haline sokma cür’etini gösterenlerin ne yapmak istediklerini anlamak çok mu zor?</p>
<h2><strong>Allah’ın kitabı tamam, sıra beşer eserlerinde!</strong></h2>
<p>İnsanlar arasında hayâsızlığın her türlüsünü yaymak için Allah’ın kitabını tahrif etmekten çekinmeyenler, beşer eliyle yazılan kitapları değiştirmekten geri durmayacaklardı. Nitekim geri durmadılar.</p>
<p>Doğrudan doğruya nefsanî heveslere hitap ettiği için, fuhşiyatın bir “kişisel tercih” olarak dayatılması çok zor olmadı. Fakat sınır tanımayan yeryüzü sapıkları, işi burada bırakacak değillerdi.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Dünya sapıklarının hayâsızlığı yaymak için hiçbir sınır tanımadığını gösteren en açık örnekler, Allah kelâmı kitaplarda yaptıkları tahrifattır.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Hayatın gerçeklerine ve bilimin açık verilerine rağmen, cinsel sapıklıkları da normal ve sağlıklı bir hayat tarzı statüsüne kavuşturmak için uzun soluklu bir mücadele verdiler.</p>
<p>Eşcinselliğin “<strong>utanılacak birşey, bir kötülük, veya küçük düşürücü bir durum olmadığını</strong>” söyleyen ve “<strong>bir hastalık olarak sınıflandıralamayacağını</strong>” ileri süren Freud bu işin kapısını açmış, daha sonra Kinsey’in raporları da açık kapıyı biraz daha aralamıştı. Evelyn Hooker adlı bir psikologun 1957 yılında eşcinsel erkekler üzerinde yaptığı bir araştırma, dünya sapıklarının eline aradıkları malzemeyi verdi.</p>
<p>Hooker’ın yaptığı araştırma, aslında bir mutluluk ölçümünden ibaretti. Otuz normal ve otuz eşcinsel erkek üzerinde yaptığı çalışmada, bunların aralarında mutluluk açısından bir fark bulunmadığı sonucuna vardı. Hattâ, en tecrübeli psikologlar bile, deneklerin mutluluk karnelerini inceledikleri zaman, bunlardan hangisinin normal, hangisinin eşcinsel olduğunu anlayamamışlardı. Hooker ve benzerleri, bu araştırmadan “<strong>Madem eşcinseller de diğerleri kadar mutlu olabiliyorlar; öyleyse eşcinsellik bir hastalık değildir</strong>” sonucunu çıkarmakta çok fazla zorlanmadılar.</p>
<h2><strong>Batı medeniyeti sapıklığı işte böyle akladı</strong></h2>
<p>Her türlü sapıklığın Batı dünyasında hüsn-ü kabul görmesinde ve oradan dünyaya yayılmasında garipsenecek bir durum yoktur. Bu, Batı medeniyetinin tabiatıyla ilgili bir durumdur. Zira, Batı medeniyetinin insanlığa verdiği hizmet, Bediüzzaman Said Nursî’nin tabiriyle, “<strong>nefis ve batın ve fercin hevesatını tatmin</strong>” suretiyle gerçekleşir. Bu hedefe hangi fuhşiyat vasıtasıyla ulaşılacağı ise, “füruattan” addolunacak bir meseledir. Eğer çoğunluğun normal kabul edilen yollardan ulaştığı hazlara bir kısım insanlar sapık yollardan ulaşabiliyor ve diğerleri kadar mutlu olabiliyorlarsa, Batı medeniyeti bu ikinci yolu “sapıklıklar” zümresinden çıkarır, normal davranışlar arasına katar. Hattâ bu kadarla da kalmaz, onu özendirmek ve toplumlarda yaygın hale getirmek için bütün imkânlarını seferber eder.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Dünya sapıkları, her türlü sapıklığı “hastalıklar” listesinden çıkarıp normal davranışlar arasına sokmak için yıllarca uğraştılar.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Evelyn Hooker’ın sapıklar üzerinde yaptığı mutluluk ölçümleri işte böyle bir sonuç ortaya çıkarmıştı. Bu sonuç, eşcinsel aktivistlerin eline, yıllardır peşinde koştukları bir fırsatı verdi. Artık sapıkların bundan sonraki hedefi, eşcinselliğin her türlüsünü resmî kayıtlarda hastalıklar listesinden çıkarmak idi.</p>
<p>‘60’lı yıllar, zencilerin hak ve özgürlük arayışları gibi insan hakları hareketlerinin içine sızarak onların sırtından meşruiyet arayan ve bu hareketlerden bir kısmını zaman içinde eşcinsel hareketler kimliğine büründüren sapık aktivistlerin seslerini duyurma çabalarıyla geçti. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), sapıkların başlıca hedefiydi. Birliğin düzenlediği toplantılarda hangi psikiyatrist eşcinselliğe bir toz konduracak olsa sözü kesiliyor, protesto ediliyor, alaya alınıyor, şiddetli bağırtı ve çağırtılarla konuşması engelleniyordu.</p>
<p>Şamatalar 1974 Mayıs’ında sonucunu verdi. APA’nın ünlü el kitabı DSM’nin (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders = Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı) yedinci baskısında, eşcinsellik “zihinsel hastalıklar” listesinden çıkarıldı ve “cinsel oryentasyon bozukluğu” sınıfına terfian aktarıldı.</p>
<p>DSM,  uzmanların yanı sıra Amerikan hükûmetinin, yasama ve yargı organlarının, sigorta şirketlerinin ve ilâç firmalarının da itibar ettiği resmî bir kaynak olduğu için, bu başarı, küresel sapıklık hareketleri için bir dönüm noktası teşkil ediyordu.</p>
<p>Bu büyük bir başarıydı şüphesiz; fakat dünya sapıklarının bundan daha da ötede hedefleri vardı.</p>
<p>Ve sapıklar, planlı ve organize bir şekilde, adım adım bu hedeflere doğru yol alıyorlardı.</p>
<h2><strong>Şimdi sapıklar toplumu damgalıyor</strong></h2>
<p>Küresel sapıkların hedefi, sadece kendilerini temize çıkarmak ve toplum içinde kabullenilmekten ibaret değildi. Onların bir derdi de muhaliflerini damgalamak ve toplum içine çıkamaz hale getirmek idi. Bunun için, sapıklık karşıtı ahlâklı ve sağlıklı insanları “hasta” olarak damgalamanın bir yolunu buldular.</p>
<p>1960’lı yılların sonlarına doğru, bir taraftan sapık eylemciler cinsel sapkınlıkları hastalıklar listesinden çıkarmaya uğraşırken, bir taraftan da George Weinberg adlı sapık dostu bir psikolog “homofobi” adında bir hastalık icad etti.</p>
<p>Weinberg, bu icadını önceleri çeşitli zeminlerdeki konuşmalarında kullandı. Derken, homofobi tabiri, 1969 yılında basılı medyaya Screw adlı bir Amerikan porno dergisiyle giriş yaptı. Arkasından bunu Time dergisi kaptı ve kullanmaya başladı. Çok geçmeden de bu tabir fobiler listesindeki yerini aldı, hattâ sözlüklere bile girdi.</p>
<p>Weinberg, 1969 yılındaki bir mülâkatında bu icadını açıklarken, “<strong>Homofobi kesinlikle bir hastalıktır; bunda hiç şüphe yok</strong>” diyordu. Sonra da, “<strong>İnsan her gece yatarken bu hastalıkla uyanmamak için dua etmeli</strong>” diyerek bu hastalığın “dehşetini” dile getirmeye çalışıyordu.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Küresel sapıklık hareketleri, cinsel sapıklıkları “sağlıklı davranış” sırasına sokarken, sapıklığa karşı çıkanları “hasta” ilân ediyor.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Fobi kelimesinin korku anlamına geldiğini herkes bilir. Fakat sapıklara karşı çıkan sağlıklı insanlar hakkında kullanılırken bu kelimeye sadece bu vak’aya münhasır kalmak üzere bir ayrıcalık tanındı ve kapsama alanı alabildiğine genişletildi. Bugün “homofobi” kelimesi, cinsel sapıklıklara karşı red, nefret, küçümseme, dışlama, önyargı gibi her türden duyguyu, bu arada dinî inançları ve ahlâk telâkkilerini de içine alacak şekilde kullanılıyor.</p>
<p>Sapık dostu Weinberg bir yandan sapıklık karşıtlarını “homofobik” yaftasıyla hasta olarak safdışı ederken, bir yandan da sapıklığın sağlıklı birşey olduğunu ispat etme çabalarından da geri kalmıyordu. 1972 yılında yayınladığı “Toplum ve Sağlıklı Eşcinsel” adlı çalışması, bu konuda önemli adımlardan birini teşkil etti.</p>
<p>Bu adımlar, pek tabii, atıldığı yerde kalmıyor, küresel bir propaganda mekanizması tarafından derhal işleme konuluyordu. Yazılı medya, görsel medya, sahne sanatları, reklam ajansları, ünlü kişiler, moda mihrakları, sivil toplum örgütleri gibi araçlar, toplumu cinsel sapıklıklara özendirmek için seferber edildi. Bütün bu araçların bizim toplumumuzda da ne kadar etkili bir şekilde kullanıldığına dair örnekleri hatırlamakta hiçbirimiz zorlanmıyoruz. Sadece bir kısım sanatçıların giyim-kuşam ve tavırları ile ünlüler arasındaki cinsel sapıklıklara dair sosyete sayfalarında çıkan dedikoduların toplumda eşcinselliğe karşı bir hoşgörü vücuda getirmekte oynadığı rol küçümsenecek gibi değildir.</p>
<h2><strong>Özgürlük değil, fuhşiyat!</strong></h2>
<p>Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isim ve sıfatlar arkasında gizleyerek kitlelere kabul ettirdiği fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “<strong>fuhşiyat</strong>” kavramı altında toplamıştır.</p>
<p>Fuhşiyat, her türlü utanç verici çirkin fiilleri, hayâsızlığı, edepsizliği, ahlâksızlık ve iffetsizliği içine alan geniş bir kavramdır.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isimler ardında sakladığı fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “fuhşiyat” olarak adlandırıyor.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Her Cuma hutbesinde dinlediğimiz Nahl sûresi  90. âyetinde, Allah’ın yasakladığı şeylerin başında “<strong>fuhşiyat</strong>” sayılır.</p>
<p>Daha başka âyetlerde, fuhşiyatın açığı ve gizlisiyle her türlüsünün yasaklandığı, açık ve kesin bir dille ihtar edilir. <a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isimler ardında sakladığı fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “<strong>fuhşiyat</strong>” olarak adlandırıyor.Allah’ın yasakladığı şeylerin başında gelen fuhşiyat, şeytandan başka kimin emirleri arasında liste başı olabilir? Kur’ân, fuhşiyatın her türlüsünü sadece yasak ilân etmekle kalmıyor; aynı zamanda, onu insanlar arasında yaygınlaştırmak isteyenin de insanın baş düşmanı olduğunu tekrar tekrar bize hatırlatıyor:</p>
<p><strong>Ey insanlar, yeryüzünde olanların helâl ve temizlerinden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.</strong></p>
<p><strong>O sizi ancak kötülüğe, fuhşiyata,  bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeye kışkırtır.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></strong></p>
<p><strong>Ey iman edenler, şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, hiç kuşkusuz o fuhşiyata  teşvik etmektedir.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></strong></p>
<p>Bu arada, şeytanın sadece bildiğimiz cin şeytanlarından ibaret olmayıp insan şeytanlarını da içine aldığını hatırlamakta fayda, hattâ zaruret vardır. Nitekim Kur’ân da insan ve cin şeytanlarının karşılıklı olarak birbirlerine ilham verdiklerini bildirir,<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> hattâ cin şeytanlarını azdıran insanlardan söz eder.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>İslâm’ın hiçbir surette imana ve insanlığa yakıştırmadığı ve kesin bir surette reddettiği fuhşiyat kavramına karşılık, bir de “<strong>olmazsa olmaz</strong>” kabul ettiği bir kavram vardır. Bunun adı da “<strong>hayâ</strong>”dır, yani utanma duygusudur.</p>
<p>Resulullah (s.a.v.), tarih boyunca bütün peygamberlerin insanlara verdiği derslerin başında hayâ dersinin geldiğini bildiriyor:</p>
<p><strong>İlk peygamberlerden itibaren insanların öğrendiği bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></strong></p>
<p>Bütün dinlerin en önemli bir esası olan hayâ, İslâm’da ise  bu dinin özel ahlâkı haline gelmiştir. Allah’ın Elçisi, bunu “<strong>Her dinin bir ahlâkı vardır; İslâm’ın ahlâkı da hayâdır</strong>” buyurmak suretiyle bize haber veriyor.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<h2><strong>“Cinsel özgürlük”çüler Kur’ân’ı yalanlıyor!</strong></h2>
<p>Küresel sapıklık cereyanlarının bütün gücüyle yüklendiği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü bu ülke sapıklığa – Allah göstermesin – teslim olduğu takdirde, bu kapıdan İslâm âlemine de giriş yapacaklarını ve bütün bir İslâm âlemini bozmakta çok fazla zorlanmayacaklarını hesaplıyorlar. Boston’lu sapıklar orkestrasının İsrail’den hemen sonra Türkiye’de konser vermesiyle ilgili olarak yapılan yorumlarda, bu niyetlerini çok fazla saklamak ihtiyacını duymadılar.</p>
<p>Çok şükür ki, Türkiye, sapıklıklara karşı inançlarından gelen duyarlılığını büyük ölçüde muhafaza ediyor. Her ne kadar Avrupa Birliği yasaları Türkiye’yi cinsel sapıklıklara karşı ayırımcılığı cezalandıran kanunlar yapmaya zorluyorlarsa ve iftiharla imzaladığımız İstanbul Sözleşmesi adlı mel’anetname (bkz. <a href="https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Bir güncelleme Öyküsü 2: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”</a>) bu konuda herkesi bağlayıcı hükümler içeriyorsa da, cinsel sapıklıklara karşı halkta büyük ve köklü bir tepkinin hâlâ var olduğu memnuniyetle müşahede ediliyor.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Kur’ân’ın lisanını bir kenara bırakıp Batılı sapıkların piyasaya sürdüğü dili benimseyenler, açıkça bu dine karşı savaşıyorlar.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Eşcinsel evliliklere izin veren ve onlara evlât edinme hakkı tanıyan yasaların çıkarılması için her ne kadar sapık cereyanlar büyük çaba gösteriyorsa da, henüz bunu Avrupa’nın bile tamamına kabul ettiremediler. Ancak İslâm âleminin nesillerini bozmak gibi bir amacı hiçbir zaman bir kenara atmayacakları belli olan mihrakların bu konu üzerinde daha uzun yıllar boyunca ısrarlı bir şekilde çalışacaklarından da şüphe edilmemesi gerekiyor.</p>
<p>Burada, DP’nin Maarif Vekili rahmetli Tevfik İleri’nin tesbitini hatırlıyoruz:</p>
<p><strong>“Yüzde 10’un ahlâkı bozulduğu zaman, toplumda ahlâksızlık hakim olur.”</strong></p>
<p>Cinsel sapıklıklar açısından ele alındığı zaman, bozulma çok şükür ki bu seviyelerin hayli uzağında bulunuyor. Ancak aynı konuya lisanımızın bozulması açısından baktığımızda o kadar iyimser olamıyoruz.</p>
<p>Çünkü Kur’ân’ın lisanını bir kenara bırakıp Batılı sapıkların piyasaya sürdüğü dili benimseyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.</p>
<p>Kur’ân’ın fuhşiyat dediği şeyin adı özgürlük oldu, cinsel tercih oldu.</p>
<p>İslâm’ın hayâ dediği şeye fobi adı takıldı.</p>
<p>Ve bu dil değişimi, sadece belirli bir sapıklar çevresinde kalmadı, Müslüman entellektüeller arasında da yavaş yavaş kullanılmaya başladı.</p>
<p>Fuhşiyatı özgürlük, hayâyı fobi olarak gördükten sonra, o fiillerin bizzat faili olmaya ne ihtiyaç var? Yüzde 10 öyle de, böyle de tamamlanmış olur; ahlâksızlık yüzde 10’a erişince de toplumu bütünüyle kıskacına almış bulunur. Bundan sonra toplumun yüzde 10’a yetişmesi sadece bir zaman meselesidir.</p>
<p>Fakat cinsel sapıklıklara İslâm’ın verdiği isimleri bırakıp da sapıklar tarafından tedavüle sokulan isimleri kullanmaya başlamanın bu dini yalanlamak ve ona karşı açıkça meydan okumak mânâsına geldiğini ayrıca belirtmeye ihtiyaç var mı?</p>
<p>Düşünün ki, Kur’ân tekrar tekrar o meş’um fiiller için “fuhşiyat” adını kullanıyor ve bunları kesin bir dille temelden reddediyor.</p>
<p>Bir kısım insanlar ise Kur’ân’ı yalanlıyor; “Hayır o fuhşiyat değildir, hastalık da değildir, ancak bir cinsel tercihten ibarettir” diyor.</p>
<p>Yine düşünün ki Allah’ın Resulü “hayâ”yı bu dinin ahlâkı olarak ilân ediyor.</p>
<p>Bir kısım insanlar ise Allah’ın Resulünü açıkça yalanlıyor ve “Hayır o hayâ değil fobidir” diyor.</p>
<p>Kur’ân’ı ve Resulullah’ı yalanlayan kimselere Müslüman denir mi?</p>
<h2><strong>Eşcinselliği bütün dünya reddediyor</strong></h2>
<p>Ahlâksızlığı yaygınlaştırmak için faaliyet gösteren küresel sapıklık hareketleri hakkında hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçek vardır:</p>
<p><strong>Onların yalancı oldukları ve bütün propagandalarının yalan üzerine bina edildiği gerçeği.</strong></p>
<p>Eşcinselliğin normal bir cinsel davranış olduğu iddiaları, bütün kutsal kitapların ve peygamberlerin yanı sıra, kâinatın da şahitliğiyle, yalanların en büyüğüdür. Semavî dinler de, selim fıtratlar da bu yalanı iddia sahiplerinin suratına çarpar.</p>
<p><strong>Bilimin eşcinselliği hastalık olarak kabul etmediği iddiası yalandır.</strong> Bilim demek, Amerikan Psikiyatri Birliğinin el kitabı demek değildir; kaldı ki, bu kitaptaki değişikliğin hangi yollardan gerçekleştirildiği üzerinde daha önce durduk.</p>
<p><strong>Bütün dünyada eşcinselliğin normal karşılandığı iddiası da, bütün dünyanın gözünün içine baka baka söylenmiş hayâsızca bir yalandır.</strong> Eşcinsellik sadece Batı dünyasının bir kısmında normal davranışlar arasında sayılmaya başlamıştır. O da Amerika kıt’asının sadece birkaç ülkesi ile Avrupa kıt’asının bazı ülkelerinden ibarettir. Dünyanın geri kalan kısmında cinsel sapıklıklar sapıklık olarak kabul edilmekte, büyük kısmında da cezalandırılmaktadır.</p>
<p><strong>Cinsel sapıklıkların karşısında olanlara yakıştırdıkları “fobi” ve benzeri etiketler, yalan olmanın da ötesinde apaçık iftiradır.</strong> Bu tür nefret söylemleriyle, muhalifleri olan sağlıklı ve sağduyu sahibi kişileri sindirmek ve onlara karşı toplumda bir kin ve düşmanlık vücuda getirmek istemektedirler.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Küresel sapıklık hareketlerinin bütün iddiaları yalan, iftira ve nefret söylemleri üzerine bina edilmiştir.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Aslında bu sapıkların kendi iddiaları arasında da bir tutarlılık yoktur. <strong>Bir yandan evlilik müessesesiyle aralarının hiç iyi olmadığı ve serbest ilişkileri alabildiğine teşvik ettikleri cümle âlemin malûmudur; ama diğer yandan eşcinsellere evlilik hakkının tanınması için çalışıp çabalarlar.</strong></p>
<p><strong>Bunların askerlikten de hoşlanmadıkları yine herkesçe bilinir; ama eşcinsellerin askere alınmamasına da bütün güçleriyle karşı çıkarlar ve onlara askerlik yapma yolunun açılması için yalan-dolan da dahil olmak üzere her türlü çareye başvururlar.</strong></p>
<p>Böylesine bir ikiyüzlülüktür, bir nifak cereyanıdır sapıkların hareketi. Bu yüzden de iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırdıkları hiç görülmez. Bilâkis, münafıkların iyiliği men’ edip kötülüğü teşvik ettiklerini Kur’ân bize haber veriyor, hal-i âlem de sayısız vak’alarla doğruluyor.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<h2><strong>Geride kalan kocakarı olmayın</strong></h2>
<p>Sapık cereyanların yoğun propagandaları, ne yazık ki, bazılarımızı bu konuda daha müsamahalı bir bakış açısını benimsemeye sevk edebiliyor. Hattâ, bu dostlarımız arasında, farkına varmadan sapıkların kullandığı dili kullanmaya başlayanları bile ne yazık ki görebiliyoruz.</p>
<p>Bu dostlarımıza önce şunu hatırlatalım ki, bütün bu yazdıklarımız, sapıklıkları aleniyete döken, meşrulaştırmak ve yaygınlaştırmak için açıkça faaliyet gösteren, dinimizin de “mücahir” olarak nitelediği ve “Allah’ın affetmeyeceği kimseler” arasında saydığı<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> kişiler hakkındadır. Bunlara karşı dinde hiçbir müsamaha belirtisi göremiyoruz.</p>
<p>Tam tersine, toplumda sapıklığı yaymak isteyenlere karşı gösterilen müsamahanın elîm âkıbetine dair pek çok uyarılar görüyoruz. Bunun en açık örneği, Lût aleyhisselâm’ın karısı ile ilgili olan uyarılardır.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Sapık cereyanların propagandalarına hoşgörü ile yaklaşanlar, onlarla aynı âkıbeti paylaşabilirler.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Lût kavminin helâkini anlatan âyetler, o kavimle beraber bir kişinin daha aynı korkunç âkıbeti paylaştığını hatırlatır.</p>
<p>Bu, bir peygamber hanımıdır. Fakat mücrim kavimle olan alâkası – ki bu alâkanın ne seviyede olduğu konusunda Kur’ân bize bir bilgi vermiyor – onun helâkine sebep olmuştur.</p>
<p>Lût aleyhisselâmın karısı, Kur’ân-ı Kerim’de “kâfirlere örnek” olarak gösterilir ve hıyaneti sebebiyle kocasının dahi onu kurtaramadığı hatırlatılır.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Lût kavminin helâkine dair haberlerde Kur’ân’ın sürekli olarak bize bu kadını hatırlatması hepimizi ciddî bir muhasebe içinde bulunmaya sevk etmelidir.</p>
<p>Dünyanın bütün şeytanlarının bütün şeytanlıklarını sergilediği bir konuda, yoğun propagandaların tesiri altında kalarak dilimize, hal ve tavırlarımıza bulaşan bazı söz ve davranışların farkına varamayabiliriz.</p>
<p>Propagandalar sürekli ve çeşitli olduğu için, bir günkü müteyakkız halimiz, bir başka gün için teminat teşkil etmeyebilir.</p>
<p>Onun için, (1) İslâm’ın en küçük bir müsamaha göstermediği bir konuya hiçbir zaman ve hiçbir surette sempati veya hoşgörüyle yaklaşma hakkımızın bulunmadığını, (2) aksi takdirde, yersiz bir hoşgörünün bizi geride kalan kocakarı durumuna düşürüp Allah’ın lânetlediği bir toplulukla aynı âkıbete duçar edebileceğini hiçbir zaman hatırdan uzak tutmamak, hepimiz için önde gelen bir iman problemini teşkil etmektedir.</p>
<p>Şimdi Kur’ân’ın tekrar tekrar bize bir ibret dersi olarak hatırlattığı Lût kavmi ile ilgili haberlerini bir daha toplu bir şekilde okuyalım:</p>
<p>***</p>
<h3><strong>ARKADA KALIP HELÂK OLANLAR</strong></h3>
<p>Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yapıyorsunuz?</p>
<p>“Siz kadınları bırakıp, erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Gerçekten siz haddini iyice aşmış bir kavimsiniz.”</p>
<p>Kavminin ona verdiği cevap, “Bunları ülkenizden çıkarın; bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar!” sözünden başka birşey değildi.</p>
<p>Biz de Lût’u ve ailesini kurtardık — ancak karısı müstesna; o geride kalıp helâk olanlardan idi.</p>
<p>Onların üzerine ise bir azap yağmuru yağdırdık. İşte bak, mücrimlerin sonu nasıl oldu!</p>
<p><em>A’râf, 7:80-84</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>GERİ ÇEVRİLMEYECEK BİR AZAP</strong></h3>
<p>İbrahim’e de elçilerimiz müjdeyle gelmişler ve “Sana selâm olsun” demişlerdi. İbrahim “Size de selâm olsun” dedi ve çok geçmeden, onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.</p>
<p>Ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce bundan hoşlanmadı ve içine bir korku düştü. Onlar “Korkma,” dediler. “Biz Lût kavmine gönderildik.”</p>
<p>Ayakta onları dinleyen İbrahim’in hanımı buna güldü. Biz de onu İshak ile, İshak’ın ardından da Yakub ile müjdeledik.</p>
<p>“Eyvahlar olsun!” dedi. “Bu kocamış halimle mi doğuracağım? Üstelik kocam da bir pir-i fani iken! Bu çok tuhaf birşey!”</p>
<p>Onlar “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” dediler. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun, ey hane halkı. O hamd edilmeye lâyıktır ve şanı pek yücedir.”</p>
<p>Korkusu gidip de müjdeyi alınca İbrahim Lût kavmi hakkında Bizimle tartıştı.</p>
<p>Gerçekten İbrahim yumuşak huylu, içli ve kendisini Allah’a vermiş biriydi.</p>
<p>“Vazgeç bu işten, ey İbrahim,” dediler. “Artık Rabbinin emri gelmiştir. Onlara, geri çevrilemeyecek bir azap ulaşmak üzere.”</p>
<p>Elçilerimiz kendisine geldiğinde, Lût bundan çok sıkıldı, göğsü daraldı, “Bugün pek çetin bir gün olacak” dedi.</p>
<p>Derken kavmi koşarak geldiler ki, ondan önce de zaten o kötü fiili işlemekteydiler. Lût, “Ey kavmim, işte şunlar kızlarım,” dedi. “Onlar sizin için daha temizdir.  Allah’tan korkun ve beni misafirlerime rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında adam yok mu?”</p>
<p>“Sen de biliyorsun ki senin kızlarınla bizim bir işimiz yok,” dediler. “Bizim ne istediğimizi pekalâ biliyorsun.”</p>
<p>Lût “Keşke size yetecek gücüm olsaydı,” dedi. “Veya sağlam bir dayanağa sığınabilseydim!”</p>
<p>Konuklar dediler ki: “Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana el uzatamazlar. Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Hiçbiriniz geri dönüp bakmasın.  Ancak karın müstesna; kavminin başına gelen onun da başına gelecektir. Onların vadesi sabah vaktidir. Sabah ise yakın değil mi?</p>
<p>Emrimiz geldiğinde, oranın altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş taşları peş peşe yağdırdık.</p>
<p>O taşlar Rabbinin katında işaretlenmişti.  Böyle bir azap zalimlerden hiçbir zaman uzak değildir.</p>
<p><em>Hûd, 11:69-83</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>İZLERİ HÂLÂ YOL ÜZERİNDE</strong></h3>
<p>Yanına girdiklerinde “Selâm olsun” dediler. İbrahim “Biz sizden korkuyoruz” dedi.</p>
<p>“Korkma,” dediler. “Biz seni bilge bir oğulla müjdeliyoruz.”</p>
<p>“Beni mi müjdeliyorsunuz?” dedi. “Bu yaşlı halimle bana neyin müjdesini veriyorsunuz?”</p>
<p>“Biz seni hak ile müjdeliyoruz,” dediler. “Sakın ümit kesenlerden olma.”</p>
<p>İbrahim “Sapkınlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümit keser?” dedi.</p>
<p>“Elçiler, işiniz nedir?” diye sordu.</p>
<p>Dediler ki: “Biz mücrim bir kavme gönderildik.</p>
<p>“Yalnız Lût’un ailesi müstesna; onların hepsini kurtaracağız.</p>
<p>“Ancak karısını geride kalacaklar arasında bıraktık.”</p>
<p>Derken elçiler Lût’un evine geldiler.</p>
<p>Lût “Siz yabancı kimselersiniz” dedi.</p>
<p>Dediler ki: “Biz sana onların şüpheyle karşıladığı ceza ile geldik.</p>
<p>“Biz sana hak ile gelmiş bulunuyoruz; ve biz sözünde sadık olan kimseleriz.</p>
<p>“Gecenin bir vaktinde aileni yola çıkar; sen de arkalarından onları izle. Hiçbiriniz dönüp arkasına bakmadan,  size emredilen tarafa gidin.”</p>
<p>Böylece Lût’a şu emri tebliğ ettik ki, sabaha çıktıklarında onların kökü kesilmiş olacaktır.</p>
<p>Derken şehir halkı sevinç içinde geldi.</p>
<p>Lût “Bunlar benim konuklarım,” dedi. “Beni utandırmayın.</p>
<p>“Allah’tan korkun da beni rezil etmeyin.”</p>
<p>“Biz seni el âlemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?” dediler.</p>
<p>Lût “Bir iş yapacaksanız, işte şunlar kızlarım” dedi.</p>
<p>Hayatın hakkı için, onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.</p>
<p>Gün doğarken o korkunç ses onları yakaladı.</p>
<p>Şehirlerinin altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş taşlar yağdırdık.</p>
<p>İnce anlayışlılar için bunda ibretler vardır.</p>
<p>O beldenin izleri, hâlâ yol üzerindedir.</p>
<p>Bunda da mü’minler için ibretler vardır.</p>
<p><em>Hicr, 15:52-77</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>NE KÖTÜ BİR YAĞMUR!</strong></h3>
<p>Lût kavmi de peygamberlerini yalanladı.</p>
<p>Kardeşleri Lût onlara “Sakınmıyor musunuz?” demişti.</p>
<p>“Ben size güvenilir bir elçiyim.</p>
<p>“Allah’tan korkun ve bana itaat edin.</p>
<p>“Hizmetim için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Âlemlerin Rabbine aittir.</p>
<p>“Siz âlemlerin içinden erkeklere yaklaşıyor da,</p>
<p>“Rabbinizin sizin için yarattığı hanımlarınızı bırakıyor musunuz? Doğrusu, siz haddini aşan bir topluluksunuz.”</p>
<p>“Ey Lût,” dediler. “Eğer bu işten vazgeçmezsen ülkeden sürülürsün.”</p>
<p>Lût dedi ki: “Ben sizin yaptığınız işten şiddetle nefret edenlerdenim.</p>
<p>“Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar!”</p>
<p>Onu ve bütün ailesini kurtardık.</p>
<p>Birtek geride kalan kocakarı hariç.</p>
<p>Diğerlerini ise helâk ettik.</p>
<p>Üzerlerine bir azap yağmuru indirdik. Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!</p>
<p>İşte bunda bir âyet vardır. Fakat onların çoğu yine iman etmez.</p>
<p><em>Şuarâ, 26:160-174</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>“BUNLAR TEMİZLİĞE FAZLA DÜŞKÜN”</strong></h3>
<p>Lût’u da peygamber olarak gönderdiğimizde, kavmine dedi ki: “Göz göre göre o hayâsızlığı mı işleyip duruyorsunuz?</p>
<p>“Kadınları bırakmış, erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Ne kadar cahil bir kavimsiniz siz!”</p>
<p>Kavminin ona cevabı, “Lût’u ve ailesini yurdunuzdan çıkarın; çünkü bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar” demekten ibaret oldu.</p>
<p>Biz de onu ve ailesini kurtardık—karısı dışında; çünkü onu geride kalanlar arasında takdir etmiştik.</p>
<p>Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık ki! Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!</p>
<p><em>Neml, 27:54-58</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>ONLARDAN KALAN İŞARETLER</strong></h3>
<p>Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi yapıyorsunuz.</p>
<p>“Hâlâ erkeklere şehvetle yaklaşmaya, yol kesmeye, toplantılarınızda hayâsızlık yapmaya devam edecek misiniz?” Kavminin ona verdiği cevap, “Doğru söylüyorsan bize Allah’ın azabını getir” demekten ibaret oldu.</p>
<p>Lût “Rabbim, bu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et” dedi.</p>
<p>Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde,  “Biz o belde ahalisini helâk edeceğiz,” dediler. “Çünkü oranın halkı zalim olup çıktı.”</p>
<p>İbrahim “Orada Lût da var” dedi. “Orada kimin olduğunu biz çok iyi biliyoruz,” dediler. “Onu ve ailesini kurtaracağız. Ancak karısı müstesna; o geride kalanlardan olacak.”</p>
<p>Elçilerimiz kendisine geldiğinde, Lût bundan çok sıkıldı, göğsü daraldı. Onlar “Korkma ve üzülme,” dediler. “Biz seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın müstesna; o arkada kalanlardan olacak.</p>
<p>“Yoldan çıkmakta direttikleri için, bu belde ahalisinin üzerine gökten azap indireceğiz.”</p>
<p>Akıl sahibi bir topluluk için, Biz o beldeden geriye apaçık bir işaret bırakmışızdır.</p>
<p><em>Ankebût, 29:28-35</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>AKIL ETMEYECEK MİSİNİZ?</strong></h3>
<p>Lût da peygamber olarak gönderilenlerdendi.</p>
<p>Biz onu da, bütün ailesini de kurtardık.</p>
<p>Ancak geride kalan kocakarı müstesna.</p>
<p>Sonra diğerlerini helâk ettik.</p>
<p>Sabah akşam onların yurtlarından geçiyorsunuz. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?</p>
<p><em>Sâffât, 37:133-138</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>İBRET ALACAK NEREDE?</strong></h3>
<p>Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.</p>
<p>Biz de onların üstüne taş yağdırdık. Ancak Lût’un ailesi müstesna — onları seher vakti kurtardık.</p>
<p>Bu ise katımızdan bir nimet idi. Şükredeni Biz böyle ödüllendiririz.</p>
<p>Lût onları şiddetli azabımız hakkında uyarmıştı; fakat onlar uyarıları şüpheyle karşıladılar.</p>
<p>Onlar Lût’un konuklarına kötülük etmeye niyetlendiler; Biz de onların gözlerini kör ettik, “Tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu” dedik.</p>
<p>Bir sabah vakti, yakalarını bir daha bırakmayacak bir azap onları yakalayıverdi.</p>
<p>Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu!</p>
<p>And olsun, Biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat hani ibret alacak olan?</p>
<p><em>Kamer, 54:33-40</em></p>
<hr />
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Maureen Salamon, “My Son’s Boyfriend Is Not His Friend,” Atlantic, June 28, 215, <a href="http://www.theatlantic.com/entertainment/archive/2015/06/friend-gay-relationship-language-evolution/397028/?utm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.theatlantic.com/entertainment/archive/2015/06/friend-gay-relationship-language-evolution/397028/?utm</a></p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> En’âm, 6:151; A’râf, 7:33.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bakara, 2:168-169.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Nur, 24:21.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> En’âm, 6:112.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Cin, 72:6.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Buharî, Enbiyâ: 54; Edeb: 78; Ebû Dâvud, Edeb: 6; İbni Mâce, Zühd: 17.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Muvatta’, Hüsnü’l-huluk: 2.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirinin cinsindendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten sakındırırlar.” Tevbe sûresi, 9:67.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Buharî, Edeb: 60; Müslim, Zühd: 52.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Talâk sûresi, 66:10.</p>
<hr />
<p>Daha önceki yayın tarihleri: Temmuz 2015, Haziran 2017, Kasım 2018</p>
<p>https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/</p>
</div>
<footer>
<div class="td-post-source-tags"></div>
</footer>
</div>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
<div id="wp-a11y-speak-polite" class="screen-reader-text wp-a11y-speak-region" aria-live="polite" aria-relevant="additions text" aria-atomic="true"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/">Hayâsızlığın kısa tarihi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
