<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Laiklik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/laiklik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Mar 2024 07:07:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Laiklik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Deizmi Doğru Yerden Konuşmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2024 12:16:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[tutku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26921</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sözcüğün etimolojik kökeni Deizm, Latince “deus” (tanrı) kelimesinden türetilen Fran­sızca bir kavramdır. İlk olarak Charles Blount, “Deist Dinin Özet Açıklaması” adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde bahseder. İntiharından sonra yayımlanan bu eser deistik düşüncenin yayılmasında çok etkili olmuştur. Charles bu makalede bütün dinlerin ve peygamberlerin insanlığa katkılarının tarafsız bir şekilde ele alınıp tartışılmasını teklif eder. Aslında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/">Deizmi Doğru Yerden Konuşmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26924 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360-300x169.jpg" alt="" width="364" height="205" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/640x360.jpg 640w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p><strong>Sözcüğün etimolojik kökeni</strong></p>
<p>Deizm, Latince “deus” (tanrı) kelimesinden türetilen Fran­sızca bir kavramdır. İlk olarak Charles Blount, “Deist Dinin Özet Açıklaması” adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde bahseder. İntiharından sonra yayımlanan bu eser deistik düşüncenin yayılmasında çok etkili olmuştur. Charles bu makalede bütün dinlerin ve peygamberlerin insanlığa katkılarının tarafsız bir şekilde ele alınıp tartışılmasını teklif eder. Aslında Charles’m önerdiği; dinin kaynağının ilahi ya da beşerî olmasından öte bütün dinlerin hatta dine inanmayanların özgür biçimde ya­şayabilecekleri evrensel, hikmete dayalı din düşüncesidir. Bu anlamda Charles’m teklif ettiği şey, sonradan deizmin geldiği yerden çok farklıdır.</p>
<p>Aslında Charles’tan daha önce, Kalvinci bir ilahiyatçı olan Pierre Viret’nin 1564 yılında yayımlanan <em>Instruction Chres- tienne</em> adlı eserinde deizm kavramına rastlanıyor. Bu eserde ateistlerden ayırmak için kendilerini deist olarak isimlendi­ren kişilerden eleştirel bir dille bahsedilir. Fakat Hefelbower 1920’de kaleme aldığı deizmle ilgili makalesinde hâlâ deizmin bir tanımının olmayışından yakınır. Tabii somut kavramsal olarak tarihi en fazla dört yüzyıl öncesine kadar götürülse ve hayatı, insanı, kâinatı yeniden konumlandıran Aydınlanma ürünü bir düşünce olarak kabul edilse de, hemen her modern düşüncende olduğu gibi deizmin de kökleri tlkçağ’a, özellikle de Aristoteles’e kadar dayandırılmıştır. Felsefe tarihinin Ay­dınlanma diye adlandırılan en önemli dönemindeki gelişme­ler ve bunların felsefi ve pratik neticeleri, Sokrates öncesi dö­nem ile Sokrates’in felsefeye kazandırdığı yeni mecra arasında hep bir benzerlik kurula gelmiştir. Bundan sebep, Aydınlan­ma felsefesini MÖ 5. yüzyıla kadar götürenler vardır.</p>
<p><strong>Kısaca Sokrat öncesi felsefe</strong></p>
<p>Sokrat öncesi felsefe, doğa felsefesi olarak varlığını sürdürürken, Atina’nın içinde bulunduğu refah ortamının savaş ve salgın has­talık gibi felaketlerle yerini sefalete bırakması sebebiyle sofist­ler ve Sokrat gibileri tarafindan felsefenin konusu doğa yerine insan olmuştur. Çünkü Atina’yı içinde bulunduğu zor şartlar­dan kurtarıp ona yol gösterecek bir düşünceye ihtiyaç vardı. Bu durum, olgunun düşünce tarihinde ne kadar belirleyici ol­duğunu göstermesi açısından önemli bir örnektir. Dolayısıyla Sokrat, felsefeyi gökten yere indiren adam olarak anılmıştır.</p>
<p><strong>Bir başkaldırı olarak deistik tavır</strong></p>
<p>Bu akım 16. yüzyılda Avrupa’da feodalite ile halk kitleleri arasında sınıf çatışmalarının başladığı dönemde, toplumsal yapı üzerinde hegemonyası olan her türlü kuruma yönelik mücadelenin bir uzantısı olarak, kiliseye karşı başkaldırının epistemik tarafını oluşturur. Daha doğrusu, hiyerarşik feodal sistemin en mukavvim unsuru olan kiliseye karşı bir başkal­dırı olması hasebiyle, genel anlamda her türlü hegemonik dü­zene karşı verilen sınıf çatışmalarının felsefi, epistemik yanını teşkil eden söylem ve düşüncenin bir ünitesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla deizm sadece teolojinin konusu değil­dir. Eşitlik, özgürlük gibi kavramlarla aynı epistemik zemin­de doğmuş ve aynı mantıksal örgü içinde anlam bulmuştur.</p>
<p>Aydınlanmaklığın bir uzantısı olması itibarıyla felsefi bir doktrin olsa da çıktığı dönemdeki bütün felsefi düşünceler gibi deizm de bir hareket olma özelliği taşır. Kendisini ortaya çıkaran şartlar kaybolunca deizm de dünyada etkisini yitir* miş, yerini ya ateizme ya da spritüalist eğilimlere bırakmıştır.</p>
<p>Bu etkinin yitmesinde bilimsel verilerin rol oynadığı söylene* bilir. Çünkü her şeyde aktif bir yaratıcı varlık seziliyor. Mesela fiziğin oynadığı rolü gündeme getirebiliriz. Sağlam bir Hıristi* yan olan ve kendisini tncil öğrencisi olarak takdim eden New* ton’un geliştirdiği yeni fizik, deizmin iddia ettiği tanrı-kâinat ilişkisinin hiç de pasif olmadığını, kâinatta sürekli olarak gizli bir elin müdahalesi olabileceğini ortaya koymuştur. Newton sonraları atom altında öngörülemeyen, atom üstü dünyanın fizik kanunlarının geçerli olmadığı ve bu kaosun atomun ha­reketine tesir ettiğini, sonuç olarak kâinatta bildiğimiz kanun­ların tefsirinde imkânsız olân bir bilinmezliğin olduğunu or­taya çıkarmıştır. Modern sonrası dönemde postmodern ara­yışların temelinde fizikteki bu ve benzeri yeni gelişmelerinin ciddi bir payı vardır. Özellikle son yüzyılda dünyanın hemen her yerinde mistik düşüncelerin eskiye göre daha fazla kabul görmesi ve spritüalist eğilimin artmasmm arkasındaki saik de bu anlam arayışıdır. Dolayısıyla iki yüzyıl önceki deizm tartış­maları yerini ateizme bırakmıştır ve bugün zannedildiği gibi dünyada deizmin arttığı söylenemez.</p>
<p><strong>İslam geleneğinde izdüşümleri var mı?</strong></p>
<p>Deizmin ortaya çıktığı Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçiş dönem­lerinde İslam toplumunda Batı’ya muadil deistik düşünceyi temsil ettiği söylenen kişiler olmuştur. Ebû Bekir er-Râzî bun­lardandır. Fakat tslam felsefe geleneği içinde deizmle örtüşe- bilecek düşüncelere rastlamak mümkünse de Batı’daki gibi sistemleşmiş ve belli bir şahıs veya ekolle özdeşleşmiş bir ku­ramdan bahsetmek çok zordur.</p>
<p><strong>Deizmin krizleri</strong></p>
<p>Burada daha en başta, tüm evrene ilk hareketi veren, sonrası­na hiçbir müdahalesi olmayan, kâinatın düzenini belli kanun­lara bağlamış ve bu yasaları yaratılışın yazılımına kodlayarak mahlukatıyla irtibatını koparmış bir tanrı söz konusudur. De- istler dünyanın anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğunu, mu­cizenin sadece yaratılışta var olduğunu iddia ederler. Tanrı dünyayı yaratmış ve kâinatm işleyişini belli başlı yasalara bağlı kılmıştır. Bu yasalar kâinatta meknuzdur, insan aklı tanrının bu yasalarını anlamaya ve yorumlamaya müsaittir. Tanrmın insan ve kâinata dair muradı, tabiattaki değişmez yasalara ve bu yasaları anlama mekanizması olan akla bırakılmıştır.</p>
<p>Deizmin dine karşı evrensel bir sistem vadetmede çözmesi gereken en önemli sorun, evrensellik meselesidir. Her inşam bağlayan iyi ve doğrunun ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Bu so­ruya genelde “doğa” cevabı verilir: Buna göre, doğa insan için evrensel bir ölçü olabilir ve tanrının muradmı ancak doğaya bakarak, doğanın kanunlarını temaşa ederek tespit edebiliriz. Stuart Mill’in söylediği gibi, Stoacılardan Epikürcülere kadar antik çağda, özellikle antik düşüncenin gerilemeye başladığı dönemlerde tüm felsefi ekollerin ortak tavrı, benimsedikleri davranış düsturlarını ve doğanm emirlerini kanıtlamakla yü­kümlü oluşlarıydı. Felsefelerinin doğaya uygunluğunu ispat eden, daha haklı ve kabul edilir olmasıydı.</p>
<p>Deizmin de aynı refleksi gösterdiğini görüyoruz. Tanrı devre dışı kalınca hakikatin ölçüsü doğa oluyor ya da tanrı söylemek istediklerini doğanın zımnında saklıyor. Din tanrmın doğaya yerleştirdiği bu kanunları ortaya çıkarmak ve buna uygun bir yaşam modeli geliştirmekten ibarettir. Gerçi bugün hâlâ bir şeyin yanlış ve batıl olduğunu ifade etmede doğal olmadığını söylemenin çok etkili bir argüman olduğunu kabul etmek ge­rek. Buna rağmen doğanm ahlaki davranışların temeli sayıl­ması bugün pek muteber değildir.</p>
<p>Çoğu deist tüm semavi dinleri reddedip onun yerine doğa dinini ikame eder. Çünkü her semavi din mutlak doğrunun kendisi olduğunu iddia eder ve bu da sonunda bir çatışma doğurur. Halbuki doğayı bir din olarak kabul edersek, her­kesi bağlayan ortak bir zemin sağlanmış olur. Böylece bütün insanlığı tek bir referanstan hareketle ortak bir çağrıya davet etme imkânı doğar. Bu anlayışa göre, tanrınm kitabı evren, onu bize ileten peygamber ise bilimdir.</p>
<p>Schopenhauer “Felsefe neye inanmamız gerektiğiyle ilgilenmez. O, ne bilebileceğimizle ilgilenir,” der. Felsefe inanmamız gereken şeyden farklıysa, o zaman onun inanca bir zararı olmayacaktır çünkü o bilemeyeceğimiz şeyi öğrettiği için inançtır. Edebilsey­dik o inanç yararsız olurdu. Bunların her biri diğerinden fark­lıdır ve ikisi de menfaati gereği birbirlerinden ayrı kalmalıdır. Böylece her biri kendi yolunda ilerleyebilir, diye düşünür Alman filozof. İnsanın <u>im</u>an tarafı ile bilme yanı birbirlerinden ayrıdır. İman insanın bilmediği şeye yönelik deruni bir etkinlik değildir. Bilgi imanın yerini almaz. İnsan bir şeye dair bilgi sahibi oldu­ğunda ona dair imam son bulmaz. Eğer buluyorsa, dinin insan­dan istediği iman bu değildir. Haddizatında o iman değildir.</p>
<p>Neticede imanın cari olduğu yer zaten bilmenin mümkün ol­madığı yerdir. Ayrıca bilginin alanı ne kadar genişlerse geniş­lesin, insanın inanma ihtiyacını yok etmez. Bunlar insana ait iki ayrı hakikati ifade eder. İkisi de hayatı ve kâinatı anlama konusunda farklı metotlar kullanır. İkisinin de bilinmeyenle ilişki kurma özelliği vardır. İman, insanm bilme ihtimali ol­mayan konularda, öğrenme ise insanm bilmesinin mümkün olacağı konularda aktiftir. İnsanm bilim ve teknoloji yoluyla bilinmeyeni tüketmesi, insanm iman ile ilişki kurduğu bilin­meyeni ihata edip ortadan kaldırmaz. Din bu inancın bütün­sel ve sistemli halini ifade eder. İnsana bir anlam haritası su­nar. Neredeyse hiçbir insanın kayıtsız kalamayacağı “Nereden geldik ve nereye gidiyoruz?” gibi temel ontolojik sorulara tat­min edici cevaplar vererek kaosu kozmosa çevirir.</p>
<p><strong>Doğadan ahlak ve adalet çıkar mı?</strong></p>
<p>Modern dönemde evrensellik iddiasının en güçlü ve geçerli argümanı doğaya uyum ve doğallıktır. Modern ile postmo- derni ayıran en önemli unsur da budur. Postmodernizm ev­rensellik iddiası taşıyan her türlü unsura karşı çıkmıştır. Bu anlayışta farklılık, çeşitlilik, görelilik esastır. Postmodernizm bilimi de bu bağlamda bir yere koymuş, onun da bilme yolla­rından sadece bir yol olabileceğini söylemiştir. Bugün deistle- rin sıkça referans olarak kabul ettikleri doğallık, az önce be­lirttiğim gibi doğayı dinin yerine, doğa kanunlarını da dinin yasalarının yerine koyma iddiası taşır.</p>
<p>Oysa işin özünde doğadan ahlak, erdem, vicdan ve adalet gibi kavramların çıkarılması mümkün değildir. Zira doğada ahlak da adalet de yoktur. Doğada işler güç ekseninde yürür. Güçlü olan ayakta kalır. Aslan koşar, ele geçirip avlar ve ceylanı öğle yemeği olarak yavrularının önüne atar. Biz bunu belgeselde izlerken ceylana acır ve aslana karşı hmçla dolarız. Diğer ta­raftan, bir insana ceylan değil, aslan demek övgü niteliğinde­dir. İnsan gücü sever ama içindeki ahlak yasası onu güçsüzün yanında olmaya zorlar.</p>
<p>Doğayı Spinoza gibi insan davranışlarının senkronize bir şe­kilde neden-sonuç ilişkisine bağlı, doğanın pasif bir parçası anlamında dinin kaynağı olarak görür ve öyle kabul edersek, doğaya itaatsizlik diye bir şey zaten mümkün değildir. Bu durumda doğanın rehberliğine ihtiyaç yok demektir. Çünkü yanlış, hata diye kabul ettiğimiz şey sonuçta doğal bir dav­ranışa dönüşür. İşlenen suçlar, yapılan hatalar doğanın zo­runlu nedenselliğiyle var olmuştur. Spinoza’nın paralelizmi olarak anılan bu düşüncenin -aslında doğadaki nedenselli­ğin insan için de geçerli olduğunun söylenebileceğinin- in­sanı hırs ve tamahtan uzaklaştırma yoluyla özgürleştireceği zannedilir. Maksat tamamen ahlaki ve insani erdeme teşvik etmeye yöneliktir.</p>
<p><strong>Tabiat kanunlarının yol gösterici olması</strong></p>
<p>Tabiat kanunları dediğimiz şeyler, son derece basit ve anlaşı­labilir niteliktedir. Sözgelimi, yer çekimi yerkürenin hemen her yerinde cari olan ve son derece basit gerekçelerle açıkla­nabilen bir doğa yasasıdır. Keplerin “Tabiat basitliği sever,” sözüyle kastettiği de budur. Aynı şekilde Newton tabiatın gö­rünenin ötesinde gizemler barındırmadığını, gösterişi sevme­diğini, net ve kaba kanunlarla örülü olduğunu söyler.</p>
<p>Gelgeldim insan böyle değildir. Onun son derece karmaşık ve öngörülemez bir tabiatı vardır. Bu karmaşık ve öngörülemez tabiatı biraz da tamamlanmamış olmasmdan kaynaklanır. So­lucandan file kadar kâinattaki bütün canlılar fiziksel anlamda insandan daha tamamdır. Nitekim insan eksik olduğu için icat yapmak zorunda kalmıştır. Bir aslanm ya da ineğin hayatmı devam ettirmesi için teknoloji üretmesi gerekmez. Teknik takviye olmadan hayatmı idame edemeyen tek canlı insandır. Bunun için insan tabiatı gayritabiidir. Dolayısıyla dinin kayna­ğının doğa olması isabetli değildir ve zaten çok kısa bir zaman sonra bu teori ters tepmiştir. Eğer insana rehberlik edecekse, bu yine insanın o derin ve gizemli iç dünyasıdır, doğa değil.</p>
<p><strong>Deizmin amaçları</strong></p>
<p>Deizmin en temel amaçlarından bir tanesi inanç özgürlüğü­dür. Deizme göre, özgürlüğün olmadığı yerde gerçek mana­da dindarlıktan söz edilemez çünkü din samimiyettir. İnsan ancak özgür olduğunda samimi olabilir. İkinci olarak, deizm inananlar ile inanmayanlar arasında bir birliktelik sağlamayı amaçlamıştır. Böylelikle bir dinin müminleri kendilerinden olmayanlara karşı ellerindeki imani motivasyonu kaybetmiş olur. Üçüncü olarak, dinin akla aykırı yanlarını ayıklayarak rasyonel bir biçim vermek. Böylelikle üç temel gayesi oldu- ğunu söyleyebiliriz: inanç özgürlüğü, eşitlik-evrensellik, akla uygunluk.</p>
<p>Bir de bu kavramın taşıdığı tepkiselliğin metafizikle ilişkisine değinmek gerek. Deizm bir tepki olarak doğmuş olsa da ge­leneksel ve doğaüstü anlayışa tamamen zıt bir amaçla ortaya çıkmamıştır. İlk deistlerin paradoksal bir biçimde bir taraftan deizmi savunurken, diğer yandan Hıristiyanlığın aslında ras­yonel bir din olduğunu, Incil’de bilimle çatışan herhangi bir emrin olmadığını iddia ederek apolojik bir mücadele içinde oldukları gözlenir. Hıristiyanlığın bir yığın dogmasmı akli teville gerekçelendirmeleri ve bilimin sağladığı verilerle doğ­ruluklarını teyit etmeye çalışmaları ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de gerçekte böyle değildir.</p>
<p><strong>Dini ortadan kaldırma ithamı</strong></p>
<p>Deizm taraftarlarının dini ortadan kaldırmak istedikleri şek­linde popüler bir algı var. Hayır, en temelde yapmayı arzu­ladıkları şey dinin topyekûn varlığını yok etmek değil, ona insan ve toplumu ıslah edici rolünü geri kazandırmaktır. On­lar dinin her şeyi belirleyen bir özne olmaktansa onun da bir yerinin olduğuna ve kendi yerinde kaldığı müddetçe bir anla­mının olacağına kanidirler. Bir kısmı ise dinin kaynağının ne olduğuyla hiç ilgilenmeden konumuna eğilmiş ve bir önceki zümreyle hedef açısından aynı noktada birleşmiştir.</p>
<p>Bu demektir ki, ontolojik ve epistemolojik açıdan bir hakikati olmasa bile, işlevsel açıdan faydalı olabileceğini göz önünde bulundurarak hem kişisel hem de toplumsal menfaatin bir aracı olarak kabul ettikleri dinin gerekliliğine kanaat getir­mişlerdir. Ayrıca toplumsal ahlakın dinle çok alakasının ol­madığını hatta aralarında ters bir ilişki olduğunu iddia eden deistlerse dini daha temel bir yerden ele alarak tenkit etmiş­lerdir. Bu açıdan, deistler içinde tek tip bir yapıdan söz etmek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Din mi ahlakın, ahlak mı dinin kaynağı?</strong></p>
<p>Kuran kendisinin muttakiler için bir hidayet rehberi oldu­ğunu söyler. Peki, zaten bu kişiler muttakiler ise hidayete ne ihtiyaçları var? İşte dinin rolü tam bu noktada ortaya çıkıyor. Din evvel emirde bir iyiler organizasyonudur. Her dinin ilk müminleri yaşantı itibarıyla zaten dindar olan insanlardır. Yeni din önce onları bir araya getirir, organize eder ve onların örnekliği üzerinden halka halka çevreye yayılır.</p>
<p>Burada net biçimde şu ayrımı yapmak gerek; ortada bir din var, bir de İslam. Evet, İslam bir dindir. Fakat din insanlıkla beraber kaim olan bir şeydir. İslam hak olduğunu ezelden ebede var olan dine uygunluğuyla tesciller. İlk vahyin geldi­ği zamana gidelim. Peygamber Efendimize [s.a.v.] bir melek görünüyor ve o da bu olayın dehşetinden ürpererek evine koşuyor. İlk etapta bu durumun rahmani mi yoksa şeytani mi olduğundan emin değil. Hz. Hatice’ye kötü ruhların onu ele geçirmesinden ya da kendisine cinlerin musallat olma­sından korktuğunu söylüyor. Hz. Hatice’nin cevabı, gelen şeyin bir sistem olarak din olduğunu ortaya çıkaran muh­teşem bir testtir: “Sen” diyor, “akrabaya yardım edersin, ye­timlerin başını okşarsın, hastalara, yolda kalmışlara destek olursun.” Yani bu demek oluyor ki sen dindar bir insansın; iyi, ama ortada henüz İslam yok. Evet, İslam yok ama din var. Demek ki biz akrabaya yardım etmeyi, yetimi kollama­yı, açları doyurmayı, kısacası iyi insan olmayı İslam’dan öğ­renmedik. Tam aksine İslam’ın sahih, hak bir din olduğunu, bu hasletleri emretmesinden ve peygamberinin bu hasletle­re sahip bir insan olmasından anlıyoruz. Buradan dinin kay­nağının ahlak olduğunu mu anlıyoruz? Evet. Aynı zamanda ahlakın da kaynağının din olduğunu öğreniyoruz çünkü ilk insan ayrıca ilk nebiydi.</p>
<p><strong>Yeni din arayışları ve modernitenin krizleri</strong></p>
<p>Postmodernizmle birlikte yeni din arayışları da modernitenin krizlerinden biri midir? Biliyoruz ki postmodernizm, moder- niteye karşı bir tepkinin ifadesidir. Modernizmin beklendiği gibi insana mutluluk getirmediği, aksine dünyayı daha beter bir yere çevirdiği gerçeği üzerine kurulu, eskiyle yeniyi uzlaş­tırmayı amaçlayan bir düşünce biçimidir. Bir kenara itilmiş olan dinin de bu yeni düzende yeniden geri döndüğü söyle­nebilir. Maddi refah, ekonomik kalkınma, özgürlük, adalet gibi âdeta cenneti yeryüzüne indirmeyi vadeden modernizm, yeryüzünü hiç olmadığı kadar kirletti. Bundan sebep moder- niteden kaçış çok erken başladı. Elbette beraberinde arayış da başlamış oldu.</p>
<p>Demek ki modern sonrası ortaya çıkan yeni dinî hareketlerin artık modern öncesi dönemde kaldığı yerden devam etmesi imkânsızdır. Yeni dünyada bugünün insanmm idrakine uy­gun bir din arayışı başladı. İşin doğrusu bu arayış hâlâ son bulmuş değildir. Ortaya çıkmış hemen her dinî hareket bu arayışın bir tezahürüdür. Türkiye modernleşmesi diğer Müs­lüman ülkelere göre hem daha erken hem de daha radikal ve agresif bir şekilde gerçekleştiği için, Müslüman cemaatler dü­şünsel anlamda bir arayıştan önce Müslüman olarak var ola­bilmenin çözümüne odaklanmak zorunda kaldı.</p>
<p><strong>Dinî serbestiyetin deizmin yaygınlaşmasına katkısı</strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim elifbalarının gizli saklı okunduğu bir düzlem­de nasıl bir din anlayışına sahip olunduğunun konuşulması imkânsızdır. Son beş yılda başörtüsünün serbest olması ve Kur’an-ı Kerim derslerinin seçmeli de olsa müfredata girmesi gibi dinî serbestiyetin gerçekleşmesinden hemen sonra, artık din eksenli tartışmalar başladı. Deizm meselesinin böyle bir sosyal zemini var. Topyekûn dinle mücadele edilen bir ze­minde dinin anlaşılması, bilimsel olarak ele alınıp irdelenmesi beklenemezdi. Birileri dinî olan her şeye savaş açarken, diğer bir grup dinî motivasyonla savunma vermenin peşinde oldu. Gelinen son süreçte bu savaş ortamı son buldu. Artık din yok edilmesi için mücadele edilen ya da uğrunda savaş verilen bir şey olmaktan çıkıp üzerine tefekkür edilen ve anlaşılması ge­reken bir olguya dönüştü.</p>
<p><strong>Asıl tehlike deizm değil</strong></p>
<p>Buraya kadar aktardıklarımdan deizm diye bir tehlike olmadı­ğım düşündüğüm zannedilebilir. Aksine, deizm tehlikesi yok demiyorum. Yaşanan durumun deizm değil, aslından hedo­nizm hatta nihilizm olduğunu iddia ediyorum. Yirmili yaşlar­daki bir gencin ciddi düşünsel problemlerin girdabmda kalarak bir çıkış yolu bulamayıp kendini deizmin güvenli kollarına bı­raktığı şeklinde, neresinden yaklaşırsak yaklaşalım baştan aşağı proje kokan bir şey olduğuna inanmıyorum. Bu tamamen sos­yolojik bir meseledir. Özellikle son on beş yılda dindar kim­likleri ön planda olan kişilerin ülkeyi yönetmesi ve buna bağ­lı olarak İslami camiada refah düzeyinin gözle görülen artışı, yeni neslin bambaşka bir hayat ortamına gözlerini açmalarım sağlamıştır. Üstelik bu sadece gençlere mahsus bir şey değildir; aynı durum ebeveynler için de geçerlidir. Vicdan ile cüzdan, din ile dünya arasında bir mengenenin ortasında kalmışçasına sıkışan yığınlar, bulundukları durumu anlamlandırmanın bir yolu olarak kendilerini deist diye adlandırmaktadır.</p>
<p>Adlandırma anlamlandırmanın en kolay ve ideal yoludur. Bir gencin, vaizlerin yumruklarını vura vura, gergin bir yüz ifadesiyle anlattıkları asrısaadet simülasyonlarının gölgesin­de, kafede nargile çekmek ve karşı cinsle daha rahat olmak­tan ibaret hayatını bir şekilde rasyonalize etmesi gerekir. Çünkü dindar kimliğinden kopamaz, bu kimlik onun ikti­dar olanaklarıyla irtibatını sağlayan en mukavvim unsurdur. Bir insanın bir anda bütün çevresini kaybetmeyi göze alması kolay değildir, önümüzde duran gerçek tablo, mevcut dinî yapıların kötü örnekleri, cemaat yapılarındaki çarpık anlayış j ve uygulamalar üzerinden geleneksel yaşama tepki gösterip yeni bir yaşam alanı oluşturma gayretidir. Bunun elbette istisnaşı yok değildir. Mutlaka düşünsel krizler içine düşüp ciddi I bir zihinsel performans neticesinde büyük bir açmazda ken­dini bulan gençler vardır. Fakat söz konusu durum deizm ya­yılıyor yaygarası koparacak boyutta değildir. Ayrıca, İslam’a sorular yöneltip mukni cevaplar alamadığını söyleyen insan­lar, ateizmin ya da deizmin çelişkilerini ve veremediği cevap­lan pek umursamıyor gibi görünmektedir.</p>
<p><strong>Çıkış yolu</strong></p>
<p>Peki, çıkış yolu nasıl bir tavırdan geçiyor? Evvela dinin emir ve yasakları ile toplumsal ya da ferdî maslahat arasındaki irti­batı, bugünün dili, kavranılan ve düşünce kalıpları içerisinde I kurabilmekten geçiyor. Bir örnek üzerinden açıklamak gere­kirse; yakın zamanda hükümet poşet kullanımını azaltmak i amacıyla yeni bir düzenleme getirdi ve poşetlerin marketlerde parayla satılmasına karar verildi. Bu kararın son seçimlerde iktidar partisine puan kaybettirdiği söyleniyor çünkü vatan­daş devletin bu kararla yirmi beş kuruş da olsa milletten para kazanmayı amaçladığını düşünmüştür. İktidarın temsilcileri de bu düzenlemeyi yeterince anlatamadıklarını itiraf ettiler. Oysa poşet doğaya en fazla zarar veren atık maddedir ve çev­reyi çok çabuk kirletir; kirlenen doğada da ekolojik bozulmalar baş gösterir, hastalıklar artar, ozon tabakası delinir vs. Ancak amaç, vatandaşm daha sağlıklı yaşaması, kanser gibi hastalıkla- ı rın azalması, şehrin oksijen kalitesinin artması olsa da, poşetin parayla satın alınması ile bir vatandaşm daha sağlıklı ve kanser olma ihtimali daha düşük bir hayat yaşaması arasındaki irtibat iyi kurulmazsa, halkın da doğal olarak buna tepkisi olacaktır.</p>
<p>Bu örnekle nereye geliyorum? İslam’ın hükümleri de böy- ledir. Bir emir veya yasak ya fert ya da toplumun maslahatı içindir. Eğer içki içme ile toplumun ifsadı arasındaki ya da örtünmeyle toplumun ıslahı arasındaki bağı bugünün ilim ve düşünce jargonunu kullanarak kurmazsanız, insanlarda genel bir hoşnutsuzluk görmek kaçınılmazdır. Farklı münasebetler­le söylediğim bir şey var: İslam içkiyi emredecek olsa, bugün dünyanın hiçbir yerinde içki içmek bu kadar yaygın olmazdı, mutlaka yasaklanırdı. Halbuki içkinin yasak olması gibi son derece makul, rasyonel ve toplumsal ıslahı sağlayan bir şeyi bile anlatmaktan aciziz.</p>
<p>O halde bugün ihtiyacımız olan, hüküm ile hikmet, emir ile maslahat arasındaki irtibatı kurmaktır. Peygamberimiz [s.a.v.J bu bağı cennet vaadi veya cehennem tehdidiyle kuruyordu. Az önceki örnek üzerinden gidersek, poşeti az kullanana me­sela “Allah rahmet etsin,” diyordu. Ama bugün bu kadarı ye­terli değildir. Bu, Efendimizin [s.a.v.] lal ü güher gibi sözleri­nin yeterli olmadığı anlamına mı geliyor? Haşa! Bilakis bugün müminlerin sahabe gibi yaşamadığını belirtmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Hikmetli ıslah metodunu öğreten hadis</strong></p>
<p>Çok meşhur bir hadis-i şerifte Efendimiz [s.a.v.] şöyle buyuru­yor: “Sizden biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliy­le düzeltsin. Eğer bunu yapamıyorsa diliyle müdahale etsin. Eğer ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin.” Bu hadis-i şerifte muhteşem bir tebliğ metodu söz konusudur. Bir Müs- lümanm kötülükle mücadelesi tam da böyle olmalıdır: Önce bir kötülüğe içinden kötülük der, sonra kendi gibi birini daha bulur ve birkaç kişi olmayı başarır ve bunu diliyle söyler. Son­ra artık eliyle müdahale edecek kadar çoğalır ve güçlenirse, gider eliyle ona engel olur. Bunun birinci aşaması fert olmayı, ikinci aşaması cemaat olmayı, üçüncü aşaması da devlet ol­mayı ifade eder. Dindar insanların sayıları artar ve güçlenir­lerse yargı, yönetim, askeriye gibi konulara kayıtsız kalmaları düşünülebilir mi? Efendimiz [s.a.v.] Medine’de savaşlar yö­netti. İdari, siyasi ve askerî olmak üzere bütün yürütme ken- dişine bağlıydı. Bunun aksi olabilir mi? Kötülüğün kötülük olduğunu söyleyelim ancak değiştirmeye gücümüz yettiği halde elimizi bir şeye sürmeyelim&#8230; Bunun ne akılla ne de vicdanla izah edilebilir bir yanı yoktur.</p>
<p>Din ve devlet ilişkisi de aynı çerçevede ele alınabilir. Din ve devlet kalp ve vücut gibidir. Din» devletin kalbidir, ru­hudur; vücudu çalıştırır. Vücut» kalbi korur. Dinsiz devlet» vicdansız devlet demektir. Hz. Ali» “Devletin dini adalettir,” der. Zaten devletin dinsiz olması görülmüş bir şey değildir. Dinlere karşı eşit mesafede olduğunu söyleyen devletler, dirileşmiş ideolojilerin boyunduruğundadır. Laiklik dininin laik rahipleri, bekçileri olduklarını iddia ettikleri devleti ta­rihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “dinin” gölgesinde yönetmişlerdir.</p>
<p>Devletsiz bir toplum olmayacağı gibi dinsiz bir devlet ol­maz. “Ben Allah’a inanıyorum ama dine inanmıyorum,” demek, “Ben sağlığa inanıyorum ama tıbba inanmıyorum,” ya da “Topluma, devlete, adalete inanıyorum ama hukuka, yargıya inanmıyorum,” demekle eşdeğerdir. Dinin en temel üç ilkesinden biri tevhittir: tek bir Allah’ın eşit kulları ol­mak, herkesin tarağın dişleri gibi yekvücut olması. Tarağın dişlerinden birinin uzun olması tarağın işlevini boşa çıkarır. Buradan hareketle din, toplumdaki eşitliğin ve adaletin öte­ki adıdır.</p>
<p>Günümüzde organize dinlerin uygulamadaki kötü örnekle­rine bakarak dinin topyekûn geçersiz olması düşünülemez. Bugünkü siyasi partiler devleti yöneten mekanizmalardır ve bir partinin kötü yönetimi devlete mal edilemez. Bir partinin kötü yönetimi devlete olan ihtiyacı kökten yok etmez, aksine devletin kıymetinin artırır. Bunu şu nedenle söylüyorum: De- izmin ortaya çıkmasına da özellikle çarpık Hıristiyanlık an­layışı sebep olmuştur. İnsanlar Hıristiyanlığa bakarak dinin varlığını tümden yok saymışlardır.</p>
<p><strong>Gençlerin özgürlük ve tutku arayışı ve deizm</strong></p>
<p>Görebildiğim kadarıyla, gençler mutlu olmak istiyor, fakat bunu bilgide ve sanatta değil, hazda arıyorlar. Bedeli ödenme­miş bir özgürlüğe sahip olmak istiyorlar. Birçoğu özgürlüğün kölesi olduğunun farkında değil. Geleneksel aile yapılarını küçümseyerek kendilerine çok daha albenili bir hayat sunan örneklerin bombardımanına maruz kalıyorlar. Diziler, film­ler ve özellikle sosyal medya insanın kösnül duygularına hitap eden, şehvani arzularını tetikleyen unsurlarla dolu ve Müslü­man genç de işte bu cenderede can çekişiyor.</p>
<p>Deistler son raddede dernekleşmeye gittiler. Dinin kurumsal yapışma, dindeki her türlü hiyerarşiye karşı çıkıp ardından kendilerini daha rahat ifade etmek için derneklerini kurdular. Dolayısıyla bu düşünceleriyle çelişkili olarak, derdin ve dava­nın anlatılabilmesi için bir sistem var edip bir araya gelerek güç birliği yapılması gerektiğini de kabul etmişlerdir. Yarın bu yapı büyüdüğünde şubeleşecek, bazı eylem planları çıkaracak ve şartlara göre bazı gizli toplantılar düzenleyecektir. Belki yeterli sayıya ulaştıklarında parti kurup iktidara gelebilecek ve devlet yönetmeye kalkacaklar. Bu yüzden özellikle Türkiye de deizm bir dindir. Zannedersem bu tabiri ilk Stuart Mili kullanıyor.</p>
<p>Özetle, deizmin en büyük problemi Allah tasavvurudur. Kâi­nata müdahil olmayan tanrının nasıl bir mahiyete sahip ol­duğu konusunda insan ve tabiata bakarak söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Halbuki insanoğlunun entelektüel macerasının temelinde tanrıya dair sorulan sorular ve bunlara verilen ce­vaplar yatmaktadır. İnsandaki inanma isteğinin onun bencil hislerinden kaynaklandığı ve yaratılış itibarıyla tabiatında ta­şıdığı zayıflıkların bir sonucu olduğunu iddia etmek, son de­rece önyargılı bir yaklaşımdır. Gerçekte insanın inanma isteği onun fıtri bir yanıdır.</p>
<p>Bugün gençlerde mahrumiyet yok. Oysa mahrumiyet mu­hayyileyi harekete geçiren en mukavvim unsurdur. Einstein “Zekâ sınırlıdır. Asıl önemli olan hayal gücüdür,” der. Yer­yüzünün en muhteşem buluşları, en yoksun zamanlarda en mahrum insanlardan çıkmıştır. Genelde eksiksiz ve hoşnut bir insanın kayda değer bir hayat hikâyesi olmaz çünkü şart­lar gereği içinde bulunduğu hal çoğunlukla bir istiğna, tasa­sızlık ve kayıtsızlık halidir, işte bugün de tek geçerli olan ve insanlığa baştan başa sirayet eden bu hedonizm halidir. Neti­cede, her şeyi alay konusu yapabilen, her şeyden sulu espriler devşiren, ciddiyetsiz ve makul olmaktan uzak bir nesil türedi. Elbette bunda her şeye gereksiz bir ciddiyet yükleyen, yoz ve abus tiplerin camiaya rehberlik etmesinin de etkisi var. Ne ya­zık ki bir şey haddini aşmca zıddına inkılap ediyor.</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/">Deizmi Doğru Yerden Konuşmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deizmi-dogru-yerden-konusmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seçkinlere Bilim, Avama Reforme Edilmiş Din, Dini Yerine Milli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2023 21:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Hanioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Darwinizm]]></category>
		<category><![CDATA[Laik Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26608</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, bilimci görüşleri içselleştirmiş bir birey olarak, bâzen “tüm dinlerin yerin dibine geçmesini arzu ettiğini” dile getirmiştir.[330] Erken Cum­huriyet döneminde yaptığı okumalar da bir kurum olarak dine yönelik genel yargısı ile İslâmiyet üzerine geliştirmiş olduğu düşünceleri tahkim etmiştir. Defterine düştüğü, “[e]fkâr-ı medenîyenin, terakkiyât-ı asriyenin mevâni‘-i diniyye ve ananeviyeye maruz kalmaksızın serien inkişâf ve intişârı” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/">Seçkinlere Bilim, Avama Reforme Edilmiş Din, Dini Yerine Milli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/indir.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-26630 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/indir.jpg" alt="" width="245" height="327" /></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bilimci görüşleri içselleştirmiş bir birey olarak, bâzen “tüm dinlerin yerin dibine geçmesini arzu ettiğini” dile getirmiştir.<a href="#_ftn215" name="_ftnref215"><sup>[330]</sup></a> Erken Cum­huriyet döneminde yaptığı okumalar da bir kurum olarak dine yönelik genel yargısı ile İslâmiyet üzerine geliştirmiş olduğu düşünceleri tahkim etmiştir. Defterine düştüğü, “[e]fkâr-ı medenîyenin, terakkiyât-ı asriyenin mevâni‘-i diniyye ve ananeviyeye maruz kalmaksızın serien inkişâf ve intişârı” notu, bir bilimci sıfatıyla yaklaştığı dinin, çağdaşlaşma ve medenileşme önünde engel olabileceğini varsaydığını ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn216" name="_ftnref216"><sup>[331]</sup></a> Ancak, kısa ve uzun vâdeli “din” siyasetleri geliştirirken sadece konu üzerindeki kanaatlerine dayanma­yarak, toplumsal şartları da göz önüne alan değerlendirmeler yapacaktır.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi<a href="#_ftn217" name="_ftnref217"><sup>[332]</sup></a> yeni Türkiye’yi inşa aşamasında Mustafa Kemal’i en derinden etkileyen çalışma, Celâl Nuri’nin tavsiyesi üzerine okuduğu,<a href="#_ftn218" name="_ftnref218"><sup>[333]</sup></a> H. G. Wells’in, evrenin oluşumundan Birinci Dünya Harbi’ne uzanan dünya tari­hini özedeyen <em>The Outline ofHistory</em> (1919-20) çalışması olmuştur. Wells ta­rafindan yirminci yüzyıl “Encyclopedie”si olma iddiasıyla kaleme alınan bu çalışma,<a href="#_ftn219" name="_ftnref219"><sup>[334]</sup></a> Diderot’nun eserine benzer bir “mega bilgi kaynağı” sunmanın yanı sıra on dokuzuncu asır Alman vülger materyalizmi ile popüler Darwinizmi yirminci yüzyıla taşıyan, insanlığın evrim ve gelişimini bu parametreler dâhi­linde analiz eden bir çalışma karakterine sahip olmuştur. Kurgubilim roman­larıyla şöhret kazanmış olan Wells,<a href="#_ftn220" name="_ftnref220"><sup>[335]</sup></a> “opus magnum”u niteliğindeki kitapta, ilginç bir gelecek ütopyası da ortaya koymuştur.</p>
<p>Kitabı, Katolik bir entelektüel olarak değerlendiren Hilaire Belloc, çalış­manın, evrimi tekvinin yerine geçiren, dini, “huzur bulmak için cennet ve cehennemin mevcudiyetine inanan, olgunlaşmamış kişilerin” inanacağı hurafelere indirgeyen, mekanik bir gelişme çizgisi dayatan, materyalist bir meta anlatı olduğunu savunmuştur.<a href="#_ftn221" name="_ftnref221"><sup>[336]</sup></a> Batı muhafazakâr çevrelerinde eleştiri olarak dile getirilen bu niteliklerin, Wells’in çalışmasını, yeni Türkiye’nin bi­limci liderinin gözünde daha câzip hale getirdiği şüphesizdir.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-26619 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-300x161.jpg" alt="" width="438" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-600x323.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-768x413.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-1024x551.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-1536x827.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-2048x1102.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108.jpg 1600w" sizes="(max-width: 438px) 100vw, 438px" /></a></p>
<p>Orwell, yirminci yüzyıl başında doğan tüm “düşünen insanlar”ı Wells’in biçimlendirdiğini dile getirmiştir.<a href="#_ftn222" name="_ftnref222"><sup>[337]</sup></a> Modern Türkiye’nin, asır sonu düşünce­lerinden fazlasıyla etkilenen kurucusu, bu varsayımın, bir evvelki nesil için dahi geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Churchill, Lenin, Richard Nixon, Franklin D. Roosevelt, Stalin benzeri devlet yöneticileri de Wells’in görüşle­rine önem atfetmişlerdir; ama, onun temel eserini tarihselci analizlerinin pu­sulası haline getiren Ankara’daki Gazi olmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal, <em>The Outline of History</em> nin Fransızca tercümesini gözden geçirdiğinde eserden etkilenerek, hem daha iyi değerlendirmek hem de yaygın biçimde okunmasını sağlamak için derhal Türkçeye çevrilmesi talimatını ver­miştir.<a href="#_ftn223" name="_ftnref223"><sup>[338]</sup></a> Oldukça kapsamlı olan çalışma, hızla tercüme edilmesi amacıyla bö­lümleri farklı çevirmenlere dağıtılarak,<a href="#_ftn224" name="_ftnref224"><sup>[339]</sup></a> 1927-28 yıllarında Ma‘arif Vekâleti tarafindan beş cilt halinde ve <em>Cihan Tarihinin &#8216;Umumî Hatları</em> başlığı altında yayımlanmıştır.<a href="#_ftn225" name="_ftnref225"><sup>[340]</sup></a></p>
<p><em>The Outline of History,</em> tüm dünyada tarih eğitim ve yazımı alanlarında devrim yaratmış,<a href="#_ftn226" name="_ftnref226"><sup>[341]</sup></a> ancak, bir neslin dünya görüşünü şekillendirdiği ülke Türkiye olmuştur. Bu deneme, reisicumhurun denetiminde 1931 yılında neşrolunarak 1942 yılına kadar müfredatta kalacak lise tarih kitaplarının<a href="#_ftn227" name="_ftnref227"><sup>[342]</sup></a> daevren ve dünyanın oluşumu, evrim, türlerin kökeni ve “din” kurumunun do­ğuş ve gelişimi benzeri konulardaki temel kaynağı işlevini görmüştür.<a href="#_ftn228" name="_ftnref228"><sup>[343]</sup></a></p>
<p>Mustafâ Kemal, insanlığın gelişimini gezegenimizin şekillenmesinden yir­minci yüzyıl başına taşıyan çalışmanın sunduğu gelecek tasavvurundan da et­kilenmiştir.<a href="#_ftn229" name="_ftnref229"><sup>[344]</sup></a> <em>Nutuk&#8217;ta.</em> “müverrih (tarihçi)” sıfatıyla atıfta bulunduğu Wells’in» Büchner’in “mevcut dinlerin yerine geçecek din, <em>Ersatzreligion”</em> ya­ratılması tezinden mülhem, “Hıristiyanlıkdan, Müslümanlıkdan, Budizmden sarf-ı nazar ederek basitleşdirilmiş ve herkes içün anlaşılacak hale koyulmuş &#8216;âlemşümul saf ve lekesiz bir dinin te’essüsü” tahayyülünün “tatlı olduğunu” düşünmüş; ancak, bunu, en azından kısa vâde için gerçekçi bulmamıştır.<a href="#_ftn230" name="_ftnref230"><sup>[345]</sup></a></p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, güçlü mekanik bilimci ve milliyetçi eğilimleri nede­niyle böylesi bir “idealizm”!, ki bunun benzerini <em>Der Mensch undseine Stellung in der Natur und Gesellschafi</em> ’da Büchner dile getirmiştir, anlamlı görmemiştir. Buna karşılık, bilimciliği içselleştirmiş bir literatus olarak, Türkiye’de bir neslin dünya algısını şekillendiren söz konusu tarih ders kitaplarının birinci cildinde verilen din tanımını, “gerçekçi” ve “ilmi” bulduğu şüphesizdir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in denetiminde hazırlanan <em>Tarih</em> I’in “din” bölümü, bütü­nüyle <em>The Outline ofHistoryAcn</em> özetlenmiştir.<a href="#_ftn231" name="_ftnref231"><sup>[346]</sup></a> Bu anlatım, din kavramının doğuşu ve kurumsallaşması konusunda Wells’in, Herbert Spencer ve onun “hayalet kuramı”nı geliştiren Grant Allen’den aldığı “İhtiyar Adam (Old Man)”e tapınma tezini, Frazer’ın “sihir-din ilişkisi” ve Tylor’ın “animizm” araştırmalarıyla bağdaştırarak ulaştığı neticeyi tekrar etmektedir: “İptidaî in­sanların atadan korktukları anlaşılıyor. Çocuklar bu ata korkusu içinde büyü­yordu. öldükten so[n]ra bile onu hoşnut etmeğe çalışıyorlardı. Zaten atanın, vani reisin öldüğünden kat’î bir surette emin olunamıyordu. Ata korkusu ya­vaş yavaş anlaşılmaz bir surette <em>&#8216;kabile allahı</em> korkusuna intikal etti&#8230;. Allah mefhumunun başlangıç hali olan <em>&#8216;ulvileştirilmiş ata&#8217;ya</em> temsilî olarak, muhte­lif hayvanlara ait şekiller verildi.”<a href="#_ftn232" name="_ftnref232"><sup>[347]</sup></a></p>
<p>Bu, Mustafa Kemal’i gençlik yıllarında etkileyen Alman vülger materyaliz­minin de ilgisini çekmiş olan bir tezdir. Büchner, <em>Madde ve Kuvvet’de</em> Spen- cer’in kuramından atıf yapmadan, Tylor’ın çalışmalarından ise referanslar ve­rerek yararlanmış;<a href="#_ftn233" name="_ftnref233"><sup>[348]</sup></a> ancak, “Yukarının İhtiyarı asla insanların işine karışmaz. Bir şey yaratmamıştır, bir şey de muhafaza etmez. Onların ilâhı kendilerini çevreleyen tabiattır” yorumuyla din fikrinin “evrimi”ni genel anlamda kabul etmekle birlikte her çeşit insan topluluğunda tanrı düşüncesinin oluştuğu yargısına itiraz etmiştir.349</p>
<p><em>Tarih</em> I, kökenini bu şekilde açıkladığı “din”in, insanların “korku ve zâf” hislerinin, “dimağın son ve çok İlmî keşiflerle nurlanması sayesinde” modern toplumda işlevsiz hale geldiğini imâ etmiştir.<a href="#_ftn235" name="_ftnref235"><sup>[350]</sup></a> Ders kitabında, Tylor’ın ku­ramı çerçevesinde, “sihir”in “din”den önce geliştiğinin vurgulanması, şüp­hesiz, sosyal antropolojinin kurucusunun, “bilim”in “din”i sahneden kaldı­racağı tezinin benimsendiğini ortaya koymaktadır. Bunun da ötesinde Wells’in tahlili, “dinlerin evrildiği”ni <em>a priori</em> bir önerme olarak sunarken,“yasak” ve “tabu’ya yaptığı üstü kapalı atıflarla Darwin’den Freud’a ulaşan bir literatürü özetlemiştir.<a href="#_ftn236" name="_ftnref236"><sup>[351]</sup></a></p>
<p>Buna karşılık» Mustafa Kemal ve yeni rejimin kültür ve eğitim siyasetlerini şekillendiren Bedirhanzâde Hüseyin Vâsıf (Çınar) benzeri çalışma arkadaşlarının bu eklektik fikirler derlemesinden oldukça net bir bilimci mesaj çıkar­dıkları şüphesizdir. Ders kitabında da vurgulandığı gibi, İnsanlar artık “din” konusunda “hakikati” daha “bariz görmiye” başlamışlardır.<a href="#_ftn237" name="_ftnref237"><sup>[352]</sup></a> Reisicumhur, ay­dınlanacak yeni neslin “din”e böyle yaklaşmasını, geçmiş çağlara ait, evrimini tamamlamış, insanlığın gelişimiyle hükmü kalmamış bu kuruma dayanma ye­rine bilimi merkezine alan bir tasavvuru sahiplenmesini arzu etmiştir.</p>
<p>Darwinist bağdaştırmalarla on dokuzuncu asır bilimciliğini 1920’lere taşıyan Wells, Mustafa Kemal’in, “din” ve oynadığı toplumsal rol hakkındaki düşün­celerini iki savaş arası dönemin bu alandaki değerlendirmelerine uyarlaması ve daha geniş bir bağlama yerleştirmesine yardımcı olmuştur. Yeni Türkiye’nin mimarı, bunun yanı sıra, <em>The Outline ofHistory&#8217;nin</em> Islâmiyetin evrensel bir çağrı olmaktan ziyade Mekke ve Medine toplumlarının geleneklerine uygun bir inanç biçimi olduğu tezini önemli bulmuştur.<a href="#_ftn238" name="_ftnref238"><sup>[353]</sup></a> Bu, kendisinin, Arapla­rın, İslâmiyeti diğer kavimleri yönetmek için araçsallaştırdığını savunan yak­laşımını da destekleyen bir yorumdur.</p>
<p>Wells, Mustafa Kemal’e, “din”in bir kurum olarak doğuşu, evrimi ve özgün biçimleri alanında genel bir çerçeve sunmuştur. Bu dönemde okuduğu bir di­ğer kapsamlı araştırma ise cumhuriyet kurucusunun, Islâmiyetin doğuş ve ge­lişimi üzerine mevcut kanaatlerini güçlendirecek, bunları, daha “objektif” ve “bilimsel” olduğunu düşündüğü bir bağlama yerleştirmesini sağlayacaktır.</p>
<p><em>The Outline of Historyı</em> Garbçı hareketin önemli isimlerinden Celâl Nuri’nin tavsiyesi üzerine okuyan Mustafa Kemal, <em>Annali dell Islâmı</em> da “İslâm tarihine *a’id bu kadar vasi&#8221; ve mükemmel bir eser”in “hiçbir lisanda” bulunmadığını belirterek tercümesini isteyen Abdullah Cevdet’in önerisi son­rasında gündemine alarak<a href="#_ftn239" name="_ftnref239"><sup>[354]</sup></a> kısa sürede yapılan çevirisini dikkatle inceleyecek,İslâmiyetin özüne ilişkin kanaatlerini bu eser çerçevesinde tahkim edecektir. Çarbçı düşünür, çalışmanın tercümesini evvelce Şeyhülislâm Ürgüblü Mustafa Hayri Efendi’den talep etmiş, kitaplar getirilmiş, mütercim bulunmuş, ancak proje, büyük ihtimalle, içeriğin değerlendirilmesi sonrasında askıya alınmış­tır.<a href="#_ftn240" name="_ftnref240"><sup>[355]</sup></a> Radikal Garbçının hayâlini, yeni Türkiye’nin lideri hayata geçirecektir.</p>
<p>Sermoneta Dükü olmasından dolayı, “Oryantalistlerin Prensi” unvânıyla atıfta bulunulan Leone Caetani, yıllar süren incelemelerinin ardından, Giuseppe Gabrieli, Michelangelo Guidi, Giorgio Levi Della Vida benzeri uzmanların yardımıyla kaleme aldığı <em>Annali dell’Islâm</em> eserini 1905 yılında yayımlamaya başlamıştır.<a href="#_ftn241" name="_ftnref241"><sup>[356]</sup></a> Eleştirel-tarihsel yaklaşımı İslâmiyetin doğuşunu açıklamak için kullanan Julius Wellhausen ile hadisleri, Hz. Muhammed’in vefatını iz­leyen iki yüzyılın siyasî ve toplumsal gelişme ve kuramsal tartışmalarının ürünü olarak değerlendiren Ignâc Goldziher’in yolunda yürüyen Caetani, ça­lışmasıyla, konunun değerlendirilme yönteminde yeni bir çığır açmıştır.</p>
<p>Michael Jan de Goeje ve Nikolai Mednikov benzeri çağdaşları da meseleyi aynı bakış açısıyla ele almışlardır; ama, “Oryantalistlerin Prensi,” başvurduğu kaynakların çeşitliliği sayesinde konunun tüm detaylarına inerek, kronolojik nitelikli, boyut kadar içerik açısından da devâsâ bir yapıt ortaya koymaya mu­vaffak olmuştur. Sadece Hicrî 12. yılda (Miladî 633-34) meydana gelen geliş­meleri 500 büyük ebadı sahifeyi aşan bir metinle tahlil eden;<a href="#_ftn242" name="_ftnref242"><sup>[357]</sup></a> ayırıcı özellik­leri, kapsayıcılık, her türlü mehazın tüketilmesi ve geleneğin acımasızca sor­gulanması olan Caetani’nin çalışması, şüphesiz, Batı’da o zamana kadar konu üzerine üretilmiş en çarpıcı eserdir.</p>
<p><em>Annali dell’Islâm,</em> İtalyanca kaleme alınmasının da etkisiyle, uzun süre Islâm dünyasında, Dozy, Hanotaux ve Renan’ın çalışmalarının tetiklediğine benzer tartışmalar yaratmamış; Arap basınında Muhammed Kurd Ali benzeri entelektüeller Caetani’yi» “Müslüman halkların dostu,” “parlak bir şahsiyet” olarak övmüşlerdir.<a href="#_ftn246" name="_ftnref246"><sup>[358]</sup></a> Bunda, İtalyan Oryantalistin, Avrupa’nın, daha uzun bir medeniyet geçmişine sahip olan Asya’ya egemen olma hırsını tenkit ede­rek. İslâmiyetin “küresel bir toplumsal devrim”e zemin hazırladığını ileri sür­mesi359 ve ülkesinin Trablusgarb’ı işgalini parlamento ve basında sert şekilde eleştirmesinin önemli rolü vardır.<sup><a href="#_ftn245" name="_ftnref245">[360]</a></sup></p>
<p><strong> <a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26620 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-252x300.jpg" alt="" width="252" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-252x300.jpg 252w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-600x715.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-768x916.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-859x1024.jpg 859w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-1288x1536.jpg 1288w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-1718x2048.jpg 1718w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142.jpg 1342w" sizes="(max-width: 252px) 100vw, 252px" /></a></strong></p>
<p>Türkçe çeviri nedeniyle Takrir-i Sükûn Kanunu öncesinde kaleme alınan­lar istisnâ edilirse,<a href="#_ftn246" name="_ftnref246"><sup>[361]</sup></a> bu çalışmaya yönelik ilk kapsamlı reddiyeler de ilerleyen tarihlerde Türkiye&#8217;de yayımlanmış,<a href="#_ftn247" name="_ftnref247"><sup>[362]</sup></a> tenkitler ise büyük çapta akademik ça­lışmalar içinde dile getirilmiştir.<a href="#_ftn248" name="_ftnref248"><sup>[363]</sup></a> Buna karşılık, İslâmî kaynakları eleştirel bir gözle değerlendirerek, çelişkili aktarımlar arasından pozitivist bakış açısı ve mantıksal nedensellik temelli çıkarımlarla seçim yapan bu eser, Batı’da uzun süre Islâmiyetin doğuş ve gelişimi üzerine en “objektif” kaynak olarak kabûl olunmuştur.<a href="#_ftn249" name="_ftnref249"><sup>[364]</sup></a>Yeni bir İslâm yorumu ortaya koymaya çalışan Türkiye gibi, aynı konuda Marksist bir değerlendirme geliştirmeye gayret eden Sovyetler Birliği’nde de Konstantin Pavloviç Dobrolyubskii benzeri kuramcılar bu nedenle Caetani’ye dayanmışlardır. Ancak, ikinci örnekte İtalyan Oryantalist yanında eleştirel-ta- rihsel yaklaşımın diğer isimlerine de başvurulur ve onun tezleri sorgulanırken,<a href="#_ftn250" name="_ftnref250"><sup>[365]</sup></a> Türkiye&#8217;de kitaba hayran olan yeni liderin etkisiyle, Garbçı-bilimci dergiler ta­ralından “‘ilm ü hakikat”ı ortaya koyan “emsâlsiz” bir çalışma olarak sunulan<a href="#_ftn251" name="_ftnref251"><sup>[366]</sup></a> <em>Annali delllslâm,</em> bilimin verdiği “nihaî hüküm” haline gelmiştir.</p>
<p>Eseri Türkçeye çeviren Hüseyin Cahid, Caetani’nin “vekayi‘e bir Avrupalı ve bir &#8216;âlim gözüyle bakmış” olduğunun, bundan dolayı, içeriğinde “hissiyâtı- mızı ve kanaatlerimizi rencide edebilecek noktalar” bulunduğunun altını çiz­miştir.<a href="#_ftn252" name="_ftnref252"><sup>[367]</sup></a> Zikredilen özelliklerinin, muhafazakârların “din”in “bina-yı inika­dına” sokulan “kundak” olarak gördükleri kitabı,<a href="#_ftn253" name="_ftnref253"><sup>[368]</sup></a> inanç sistemlerinin evri­mini Wells’in sunduğu çerçeve içinde değerlendiren bilimci reisicumhurun gözünde daha önemli kıldığı şüphesizdir.</p>
<p>Mustafa Kemal <em>İslâm Tarihi</em> hin dokuz cildini<a href="#_ftn254" name="_ftnref254"><sup>[369]</sup></a> değişik zamanlarda oku­muş ve ayrıntılı notlar almıştır.<a href="#_ftn255" name="_ftnref255"><sup>[370]</sup></a> Eserin îslâmiyetin temelleri hakkında ileri sürdüğü dört temel tez ve tartışma yaratıcı bir yorum ilgisini çekmiştir. Bunların bir bölümü evvelce Sprenger ve Dozy tarafından dile getirilmiştir; ancak, onla­rın çalışmalarından da yararlanan, gerekli gördüğünde eleştiren Caetani, değişik Arap kaynaklarına başvurarak, daha “bilimsel” ve mutlak “otorite” olma iddia­sıyla ortaya çıkmış ve konu hakkında nihaî hükümler vermiştir.</p>
<p>İtalyan Oryantalistin, yeni Türkiye’nin liderince önemli bulunan ilk tezi, vahyin Müslüman geleneğinin yarattığı bir efsane olduğu, ona dayalı uy­durma “‘an‘aneler”in, elde mevcut deliller bulunmasa bile “tenkide tahammül edebilecek” güce sahip olmadığıdır.<a href="#_ftn256" name="_ftnref256"><sup>[371]</sup></a> İkinci olarak, vahiylerin peygambere, şimşekler gibi aniden geldiğini düşünmek mantıkla çeliştiğinden, Kur’an’ın da uzun bir aşılama ve dinî “tefekkür” sonrasında ortaya çıkmış, edebî ve fel­sefî bir metin ve bizzat Hz. Muhammed’in eseri olarak değerlendirilmesi ge­reklidir. <a href="#_ftn257" name="_ftnref257"><sup>[372]</sup></a></p>
<p>Caetani’nin üçüncü temel çıkarımı ki bu Oryantalist İslâmiyet çalışmala­rının önde gelen savlarından biridir, peygamberin, haftanın bir gününü tatil yapma ve dinî âyinler düzenleme benzeri pek çok konuda, edinmiş olduğu sınırlı <em>She’elot u-Teshuvot, Halakha</em> ve İbranî edebiyatı bilgisine dayanarak Ya­hudi geleneklerini taklit ettiğidir.<a href="#_ftn258" name="_ftnref258"><sup>[373]</sup></a></p>
<p>Prensin bir diğer önemli tezi ise “ibtida’î ve gayr-ı mükemmel bir din ola­rak” kalan, “noksanlar, tezadlar ve karanlıklar ile dolu” olan İslâmiyetin, onu Araplar gibi gasb ve yağma aracı değil, Allah tarafından vahyedilmiş bir inanç sistemi olarak algılayan kavimlerde ciddî sorunlar doğurduğudur. Araplarla kıyaslandığında özgürlükleri geniş, toplumsal kabiliyetleri yüksek, daha de­rinlikli yaşam tasavvuru ve gelişmiş ahlâklara sahip akvâm, benimsedikleri dini ıslâh etmeye çalışmış, ancak ilkel bir toplum ve kavmin sınırlı maddî ih­tiyaçlarına cevap vermek için tesis olunmuş bir öğretiyi düzeltememişlerdir.<a href="#_ftn259" name="_ftnref259"><sup>[374]</sup></a><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-rotated.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26621 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-169x300.jpg" alt="" width="244" height="433" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-169x300.jpg 169w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-scaled-600x1065.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-768x1364.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-1153x2048.jpg 1153w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-577x1024.jpg 577w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-865x1536.jpg 865w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-scaled.jpg 1442w" sizes="(max-width: 244px) 100vw, 244px" /></a></p>
<p><em>Annali dell ıslâmın</em> inanç sisteminin özüne ilişkin tezlerine ek olarak, Islâmiyetin geniş bir coğrafyaya yayılması sonrasında geçirdiği evrim hak­kında geliştirdiği yorum da cumhuriyet kurucusu tarafından önemli bulun­muştur. Buna göre, Araplar, maddiyata düşkünlükleri nedeniyle, Hz. Mu- hammed&#8217;in öğretisini samimî bir iman ile değil, çıkar amacıyla sahiplenmişler; yeni inanç sistemini farklı kavimleri boyundurukları altına alarak zenginlikle­rini yarımadaya aktarmak için araçsallaştırmışlardır. İslâmiyet, ancak bu ge­lişme sonrasında “gerçek bir din” haline gelmiş ve siyasî amaçlarla kullanıl­mıştır. Aslında, çevresinde müşahede ettiği somut gerçeklikler ötesinde derin­likli muktesabâtı olmayan peygamber, böylesi bir amaca sahip olmamış, üni­versel bir din tesisini değil, “ilkel toplumu”nun ahlâkî ve sosyal sorunlarını çözmeyi hedeflemiştir.<sup>375</sup></p>
<p>Caetani’nin varsayımları Oryantalist geleneğin geliştirdiği temel tez ve yo­rumlarla farklılık arz etmemiş; eserinin önemi, aynı iddiaları, şaşırtıcı bir lite­ratür taraması ile ortaya koymasından kaynaklanmıştır. Dönemin pek çok en­telektüeli gibi, Mustafa Kemal de gözden geçirdiği değişik çalışmalarda, örne­ğin Cariyle ve Dozy’nin eserlerinde tesadüf ettiği savların, böylesi “delillerle” desteklendiğinde konu hakkında ortaya koyulan “nihaî, tartışılmaz hüküm­ler” haline geldiğini düşünmüştür. Guy Le Strange’in belirttiği gibi, o güne kadar Arapça bilen hiçbir Batılı araştırmacı, Hz. Muhammed’in hayat ve öğre­tisi hakkında bu denli kapsamlı bir bibliyografyaya dayalı görüşler ileri sürememiştir. Çoğunun metinlerini de sunduğu mehazlara dayalı deliller, Teano Prensi’nin değerlendirmelerine katılmamayı zorlaştırmıştır.<sup>376</sup></p>
<p>Bunun yanı sıra Caetani’nin, Islâmiyetin, Araplar tarafindan diğer kavim­leri idareleri altına alarak zenginliklerini sömürme amacıyla kullanıldığı iddi­ası, Mustafa Kemal’in Türkçü tarih okumalarıyla geliştirdiği “Türk-Arap” ça­tışması yaklaşımını da tahkim edebilecektir. Bu hükmün, Türk tarihi uzmanları değil de Islâmiyetin doğuş ve erken dönem gelişmelerini <em>ehef d’onıvre </em>görünümlü eseriyle tahlil eden bir Oryantalist tarafindan verilmesinin onu daha muhkem hale getirdiği şüphesizdir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in <em>Annali dellIslâm</em>dan ne denli etkilendiği, onun tezlerini yeni gençliği yetiştirme alanında hazırlanmasına nezaret ettiği ders kitaplarına koydurmasından anlaşılmaktadır. Dünya tarihini ve “din” mefhumunun do­ğuş ve gelişimini Wells’in sunduğu bilimci çerçeveye yerleştiren cumhuriyet kurucusu, İslâmiyetin doğuş, gelişim ve bir inanç sistemi olarak niteliklerinin Caetani’ye dayanarak açıklanmasını arzulamıştır. Bu belirtilirken, Italyan Or­yantalistin yorumlarının, okuyucuları üzerinde, Wells’in sunduğu “din” yak­laşımını ikmâl edici bir etki yaptığı gözden kaçırılmamalıdır.<a href="#_ftn260" name="_ftnref260"><sup>[377]</sup></a></p>
<p>Caetani’nin eserinin <em>İslâm Tarihi</em> adı altında yapılan çevirisi, Mustafa Ke­mal’in lise tarih kitaplarının ikinci cildine koyulması için kaleme aldığı taslak, bunun ufak tashihlerle daktilo edilerek bizzat kendisince düzeltilen şekli ve <em>Tarih</em> 2’de yer alan metinlerin karşılaştırılması, doğrudan aktarım düzeyinde bir kullanım olduğunu ortaya koymaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve vahiyler, söz konusu dört kaynakta aşağıdaki şekilde ele alınmıştır:</p>
<blockquote><p><em>Muhammed ibtidâ’ resûlullah olarak ortaya çıkmamış, bu mefhuma senelerce mücadeleden ve neşr-i efkardan sonra vâsıl olmuşdur. Bundan dolayı burada biraz durarak mazide hangi noktayadcadar nazarlarımızı infaz edebileceğimizi araşdırmak ve islâmiyetin tevellüdü hakkındaki bakayâ-yı tarihiyeyi toplamak isteriz. Birkaç sene evveline gelinceye kadar gayet büyük bir mechuliyet içinde bulunan bu müşkil mesele son zamanlarda . . . bütün bütün başka bir manzara almışdır. . . . Muhammed’in fa‘aliyet-i diniyeye nasıl başladığı mes’elesinin anahtarı daha kadîm kavimlerde &#8230; de bulunan gayet eski bir telâkkide aranmak iktiza eder. Bu telâkki ise şairlerin ilhamı doğrudan doğruya bir te’sir-i ilâhı olduğu kanaatinden ‘ibaretdir. Kadîm ‘Arablar şi&#8217;irin menşe’î hakkında ‘aynı telâkkiye malikdiler. Yalnız şu fark ile ki onların nokta-i nazarına göre bir adamda kabiliyet-i şairânenin uyanması doğrudan doğruya cinlerin mahsûl-i ilhamı idi. Bu ma’fevk-i tabi‘î mevcudât, hâ’iz oldukları garib bâ‘zı havass sayesinde insanlara manzum sûretde idare-i kelâm melekesini verebilirlerdi. Kâhinlere gaybdan haber vermek, mâzinin ve istikbâlin sırlarını keşf etmek kudretini ilham edebilirlerdi. ‘Arabcada ‘şa‘ir’ kelimesinin ‘bilen adam’ mâ’nâsını ifade etmesi basit bir tesadüf eseri değildir&#8230;. Şu kadarcık ‘ilâve edeceğiz ki ecinnilere yahud ervâh-ı lâtife ve habiseye İ‘tikad gerek kadîm gerek mu’ahhar ‘Arabların muhayyilesinde sâ’ir kavimlerde olduğundan pek ziyade mühim bir ‘unsur teşkil eder. Bu, iklimin şerâ’it-i hususiyesinden, vaz‘iyet-i coğrafıyeden, memleketin o ‘azîm, korkunç ve sâkit çölleriyle bünye-i maddiyesinden ileri gelir. Bu, her zaman o kadar canlı ve derin olmuşdur ki Muhammed de cinlerin mevcudiyetini kabûl etmişdir. . . . Muhammed’deki i‘tikâd-ı kavî, kendi dinine numûne ittihaz etmek istediği iki büyük dine dâ’ir öğrendiği şey’lerin kâffesi bu itikâdı Muhammed’in ruhunda takviye ve te’yid etmişdi. Bina’en‘aleyh Muhammed’in bu inikadında bile tâ bidâyetden ftibaren Yahudi ve Hıristiyan te’siri âşikârdır. Çünki Muhammed &#8230; bütün cinleri ervâh-ı habise gibi telâkki etmiş ve bunları şeyâtin ile karışdırmışdır. . . . Muhammed’e göre cin ile şeytan müterâdif idi. . . . Bundan dolayı Kur’an’da görüyoruz ki&#8230; onları ervâh-ı habise olmak üzere mahkûm ediyor ve kendisinin cinler tarafından ilham edilmiş bir şa‘ir ‘şa‘ir-i mecnun’ olmadığım kemal-i şiddetle iddi‘a eyliyor&#8230;. Ma‘mafih, diğer tarafdan,&#8230; mâlik olduğu hissiyâta ve zihnini şiddetle kanşdıran efkâra ma’fevk-i tabi‘î bir menşe’ ‘atf etdi. Muhammed, . . . ilhamâtını medyun olduğu ‘âmilin cinlere müşabih bir nev‘ mevcudâta mensub olduğuna, fakat daha yüksek derecede bulunduğuna&#8230; i‘tikad&#8230; eyledi&#8230;. Mevcud sûrelerden hiçbiri Muhammed’in nâ’il olduğu vahylerin behemahâl ilki ‘addedilemez. Bu sûreler Muhammed’e açık semada peydâ olmuş bir şimşek gibi, günün birinde birdenbire, gelmediler. Uzun bir telkih devresinin ve tefekkürât-ı diniyenin mahsûlü olmuşlardır. Muhammed bunlara bir çok tedkikât ve mesâ‘î neticesinde bir şekl-i edebî verdi (Caetani, İslâm Tarihi, 2,61-65,74).</em></p>
<p><em>Muhammet, iptida a[A]llahın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünçe, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten so[n]ra kendisinde hasıl olmuştur. Asıl meselenin hal noktası şurdadır. Bütün iptidaî kavimlerde olduğu gibi Araplarda da şairlerin akıl erdirmedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için ç[c]inler idi. Ç[C]inler, gûya kâhinlere de kayiptan [gâipten] haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikadlar, a[A]rabistan[’]da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücûduna samimi olarak inanmıştır. Hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Muhammedin İsa ve Musa dinlerine dair öğrendikleri de bu itikadını kuvvetlendirmiştir. . . . Muhammet dahi bütün cinleri habis ruhlar gibi telakki etti. Ve onları şeytanlarla bir tuttu. Fakat Muhammet diğer taraftan tabiat fevkinde bir kuvvetin ilhamlarına marûz kaldığına inandı. Muhammet ilhamlarım cinlerden almadığını ve fakat cinlerden yüksek olan Allahtan alldığını söyler. . . . Hakikatta peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kur’an sûreleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde derin tefekkürlerinin mahsûlü olmuştur. Muhammet bu surelere bir çok çalıştıktan ve tedkikler yaptıktan sonra edebî bir şekil vermiştir (Mustafa Kemal’in kaleme aldığı ve dikte ettirdiği notlar, Atatürk un Bütün Eserleri, 24, 194-98; “Atatürk’ün Elyazıları,” “Atatürk’ün Yazdırdığı Sayfalar,** Saçak 26 [Mart 1986]: 28-32).</em></p>
<p><em>Muhammet, iptida Allahın resulüyim diyerek ortaya çıkmamıştır. Bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten so[n]ra kendisinde hasıl olmuştur. Burada bir lahza durmak ve i[İ]slâm dininin beşiğini nerede bulabileceğimizi düşünmek muvafık olur. Yakın zamana gelinciye kadar, gayet büyük bir meçhuliyet içinde bulunan bu müşkül mesele son zamanlarda bütün bütün başka bir manzara almıştır. Muhammetin dinî fâaliyete nasıl başladığı meselesinin anahtarını daha kadim kavimlerde aramak iktiza eder. Anahtar bir telâkkidir. O telakki ise, şairlerin ilhamı, doğrudan doğruya İlâhî bir tesir olduğu kanaatından ibarettir. Kadîm a[A] raplar dahi şiirin menşei hakkında aynı telekkiye maliktiler. Yalnız şu fark ile ki, onların noktai nazarına göre şairlik kabiliyetinin uyanması cinlerin ilhamı neticesi idi. Araplarca, cinler, gûya garip bazı hassalar sayesinde, insanlara manzum söz söylemek melekesini verebilirdi. Kâhinlere de, gûya, gaipten haber vermek, mazinin ve istikbalin sırlarını keşfetmek kudretini ilham edebilirlerdi. Arapçada şair kelimesinin (bütün kimselerden daha çok bilen adam) manasını ifade etmesi basit bir tesadüf eseri değildir. Bir de şunu ilave edelim ki, cinlere yahut lâtif ve habis ruhlara itikat, gerek kadîm gerek muahhar a[A]rapların muhayyelesinde sair kavimlerde olduğundan pek ziyade mühim bir unsur teşkil eder. Bu hususiyet, a[A]rabistan ikliminin hususî şardarından, coğrafî vaziyetinden, azîm, korkunç ve sakit çöllerinde ileri gelir. Bu telakki, a[A]rabistanda her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimî surette itikat etmiştin şairlere şiir ilham ettiklerine kani idi. Muhammedin İsa ve Musa dinlerine dair öğrendiği şeylerin kâffesi bu itikadını, ruhunda takviye ve teyit etmişti. . . . Muhammet dahi bütün cinleri habis ruhlar gibi telâkki etti ve onları şeytanlarla bir saydı&#8230;. Muhammede göre cinle şeytan aynı manadadır, vesvastır. Muhammet, cinleri şeytanları habis ruhlar olmak üzre mahkûm eder ve kendisinin cinler tarafından ilham edilmiş bir şair olmadığını şiddede iddia eder. Bununla beraber Muhammet, diğer tarafdan tabiat fevkinde ilhamlara maruz kaldığına kanidir. Bundan dolayı hislerini ve zihnini şiddede karıştıran, fikirlerini, tabiat fevkinde bir menşee atfetti. Muhammet, ilhamatını cinlerden almadığını ve fakat cinlerden yüksek olan Allahtan aldığını söyler. . . . Mevcut surelerden hiçbiri Muhammedin nail olduğu vahilerin behemehal ilki addedilemez. Bu sureler,Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde birdenbire gelmediler. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dinî tefekküratınm mahsulü olmuşlardır. Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tetkikler yaptıktan so[n]ra edebî bir şekil vermiştir (Atatürk’ün özel kütüphanesindeki daktilo edilmiş ve üzerinde düzeltmeler yapılmış metin, Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar, 9* 58-62).</em></p>
<p><em>Muhammet birdenbire Allahın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden so[n]ra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammetten ev[v]el de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidaî kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya, kâhinlere kayıptan [gâipten] haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistanda herzaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimî olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri, bir kâhin gibi telâkki ederlerdi. Muhammedin Musa, Isa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. . . M<u>uhamm</u>et te diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden İlâhî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı. . . Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kat’î surette malûm değildir. Muhammet uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu (Tarih, II, Ortazamanlar [İstanbul: Maarif Vekâleti, 1931], 90-91).</em></p></blockquote>
<p>Mustafa Kemal, Caetani’nin eserini sadece İslâmiyetin tarihî arka plan, do­ğuş ve gelişimini açıklamak için değil, “Türk-Arap çatışması” tezi üzerinden milliyetçiliğin tahkim edilmesi için de araçsallaştıracaktır. İtalyan Oryantalistin, Arapların Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında onun öğretisini, inanca ilişkin kısımlarını bir kenara bırakarak siyasallaştırdığı, Emevî halifelerinden itibaren idareleri altına aldıkları toplumlar dindarlaşırken, onların İslâmî bir emperya­lizm vasıtasına indirgediği tezi, yeni Türkiye’nin liderinin gençliğinden beri geliştirmiş olduğu seküler Türkçü yaklaşımlar ve Oryantalist kaynaklardan edindiği bilgilerle<a href="#_ftn261" name="_ftnref261"><sup>[378]</sup></a> uyum içindedir.</p>
<p>Onun, Cahun’un <em>Introduction â Vhistoire de TAsie,</em> bilhassa da Necib Âsım’ın <em>Türk Tarihi</em> çalışmasından edindiği bilgilere dayanarak inşa ettiği “ta­rihî Türk-Arap mücadelesi,” <em>Annali dell Islâmın</em> son sözü söyleyen değerlen­dirmeleriyle, bir “bilimsellik” ve “tartışılmazlık” zırhına büründürülebilmiştir ki cumhuriyet kurucusu konuya ilişkin yeni yorumlarında bundan istifade edecektir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, lise tarih kitaplarına koydurttuğu “Araplar, Türkel- lerindeki servet ve ümranı görünce buralara sahip olmak için bütün hırslarile çalıştılar,” “Arabistan çöllerinden taşan bedevi seylâbeleri&#8230; bu mamureleri süpürmeye gidiyordu”<a href="#_ftn262" name="_ftnref262"><sup>[379]</sup></a> türünden yorumlarını Türk tarihi okumalarına da­yandırmıştır. Buna karşılık, “Arap dini” olarak kavramsallaştırdığı Islâmiye- tin, bir “a[A]rap milliyeti siyasetf’nin aracı haline geldiği, “ümmet” tasavvu­runun bir “a[A]rap fikri” olduğunu iddia eden görüşleri, şüphesiz, Cae- tani’den mülhemdir.<a href="#_ftn263" name="_ftnref263"><sup>[380]</sup></a> Reisicumhur, buradan hareketle, “a[A]rapların dinini kabul etmeden evvel de bö[ü]yük bir millet” olan Türklerin, “Muhammedin dinini kabûl “sonrasında, “kendilerini unutmağa, hayatlarını a[A]llah kelime­sinin, her yerde yükseltilmesine” hasretmek zorunda kaldıklarını savunmuş­tur.<a href="#_ftn264" name="_ftnref264"><sup>[381]</sup></a> Bunun neticesinde ise “t[T]ürk milleti bir çok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Ku­ranı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara” dönüşmüştür.<a href="#_ftn265" name="_ftnref265"><sup>[382]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bu konudaki kanaatlerini, 1931 yılında, tarih kitapları ha­zırlanması sırasında kaleme aldığı bir mektupta daha açık biçimde ortaya ko­yacaktır. Söz konusu çalışmaların İslâm tarihi bölümlerini yazan Zakir Kadiri (Ugan)’ın hazırladığı taslaklar, metinleri gözden geçiren reisicumhurun tep­kisine yol açarak, konu üzerine detaylı bir analiz yapmasına neden olmuştur.</p>
<p>Alak sûresinin 1. âyetinde yer alan “Ikra’ bismi rabbikellezî halak (Yaratan rabbinin adıyla oku),” ifadesine atıfla, çöllerde, “(Ikre bismi rabbi) safsatasını esas tutmuş,” “çıplak ve çıfıt Araplık”ın, “Türk zengin muhitlerinde bu iptidai ve cahiliyet devrinin timsali olan düstûra dayanarak” tahribat yaptığını, “ci­hanşümul Türk medeniyeti”nin kültür temellerini ortadan kaldırdığını savunan Mustafa Kemal, bu şekilde, Caetani’nin üç temel tezini, &#8221;vahyin hayâl mahsûlü olduğu,” “Islâmiyetin yedinci asırda gelişmemiş bir coğrafi bölge ve ilkel bir toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek için tesis edildiği” ve “Arapların dini, diğer kavimleri boyundurukları altına alarak servetlerini ya­rımadaya nakletme amacıyla araçsallaştırdıklarını, özedemektedir.<a href="#_ftn266" name="_ftnref266"><sup>[383]</sup></a></p>
<p>İtalyan Oryantalistin ana fikirleri ile Türkçü tarih görüşlerini bağdaştırarak ulaştığı bu netice ders kitaplarında da bu çerçevede ele alınacak, İslâm tarihi, yedinci asır sonlarından itibaren, “Türk-Arap çatışması” temelinde incelenecek­tir. <em>Tarih</em> II konuyu, “Türk-Arap Mücadelesi,” “Arap Taarruzuna Uğrayan Türk Medeniyeti,” “Abdülmelik Zamanında Başlayan Mücadele, “Arapların Türkler Aleyhinde Tatbik Ettiği Siyaset,” “Emevî Saltanatım Yıkan Fırkalar, Arap Olmıyanların Fırkası,” alt başlıklarında incelerken, Mustafa Kemal’in; Ca- etani, Cahun ve Necib Âsım’ın eserlerinden mülhem tezlerine dayanacaktır.<a href="#_ftn267" name="_ftnref267"><sup>[384]</sup></a></p>
<p>Güçlü bilimci eğilimleri gözönüne alındığında, Mustafa Kemal’in genel olarak “din,” özel olarak da “İslâmiyet” hakkındaki görüşlerini Wells ve Cae­tani’nin sunduğu çerçeveler içinde kavramsallaştırması şaşırtıcı değildir. Ko­nuya yaklaşımını karmaşık hale sokan, Adıvar’ın vurguladığı gibi, “bilimsel pozitivizmin [bilimciliğin] kalesi olduğunu sürekli biçimde dile getiren Cum­huriyetin,<a href="#_ftn268" name="_ftnref268"><sup>[385]</sup></a> bunun yanı sıra reisicumhurun gözetimi altında kapsandı bir din reformu projesi de geliştirmiş olmasıdır.</p>
<p>Bu, ilk bakışta, onun, çelişkili tezler benimsediği, iç tutarlılığı olmayan si­yasetler ortaya koyduğu izlenimini doğurmaktadır. Son tahlilde, “din”in do­ğuş ve evrimi için Wells’in Darwinist antropolojik analizine katılan, “vahiy” ve “ehâdis” hakkında Caetani’nin görüşlerini onaylayan, ders kitapları aracı­lığıyla bunları yeni nesillere aktarmak isteyen bir liderin kültür ve eğitimi şe­killendirdiği dönemde, Kur’an ve <em>Sahihul-Buharî</em> (el-Camiu’s-Sahih) muhta­sarının Türkçeye çevirilmesi ile kapsamlı bir tefsir yazdırılmasının kararlaştı­rılması bu kanaati destekler mahiyettedir.</p>
<p>Ancak, o, “din” ve “îslâm”a sadece bilimci bir literatus gibi yaklaşmamıştır. Bunlar, bir devlet kurucusu için “millet” inşa etme girişiminde, malzeme ve araç olma niteliği de taşımıştır. Mustafa Kemal, dinin; kimlik, aidiyet, ahlâk ve yaşam biçimi üzerinde derinlikli etkilere sahip olduğu bir toplumu şekillendi­rir, yeni bir &#8220;millet”i yapılandırırken, düşünsel çerçevesini, Büchner’in bilimci vecizeleri, Wells’in Darwinist analizleri ve Caetani’nin “lslâmiyet”in doğuşu hakkındaki Oryantalist yorumlarıyla sınırlamasının yaratabileceği sorunları görmezlikten gelmemiştir.</p>
<p>Bilimcilik, dünya görüşünün düşünsel arka planını oluşturmuş; lider, onun temel ilkelerinin yeni Türkiye’de geçerlilik kazanmasını istemiştir. Buna karşılık, din alanında, çelişkili olduğu kanaati doğurabilecek iki farklı siyaset geliştirecektir. Büyük resme bakılmadığında, Mustafa Kemal’in bir yandan katıksız bir bilimcilikle, dine, toplumsal gelişmenin en önemli engeli olarak yaklaşan bir <em>lihre-penseur386</em> öte yandan da Efganî-Abduh çizgisini ileriye ta­şıyan bir modernist selefi gibi hareket ettiğinin söylenmesi mümkündür. Fa­kat, buradan yola çıkarak, fikir karmaşası içine düştüğü, zıt tezleri beraberce savunduğu, yekdiğerinin etkisini azaltan siyaseder geliştirdiğini ileri sürmek doğru değildir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, kısa ve uzun vadeli hedeflerini tespit ederek, iki zıt görünümlü siyaseti daha büyük bir amaca ulaştırmak için araçsallaştırmış; bir yandan bilimciliğin egemen olduğu bir resmî ideoloji yaratırken, öte yandan da kapsamlı bir din reformu projesi başlatmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Mustafa Kemal, dine açık savaş ilân eden çağdaşı Sovyet liderliğinden farklı olarak, bu kurumdan yararlanmaya çalışmıştır. O, Gorki’nin devrim üzerine yazılarını okurken, “bilim”in insanlık ve toplumların “tek dayanağı” olması gerektiği yolundaki yorumları önemli bulmuştur.<sup>387</sup> Fakat, “din”e, bilimcilik­lerini paylaştığı Sovyet liderlerinden farklı şekilde yaklaşması gerektiğini dü­şünmüş, <em>Bezbozhnik</em> benzeri bir dergi yayımlatmak bir yana ondan dönüşüm programını hayata geçirme amacıyla istifade etmek istemiştir.</p>
<p>Dinin, etraflarında dönemeyen insanların, çevrelerinde yörünge yaptığını zannettikleri “hayâli bir güneş” olduğu fikri, şüphesiz, onun fazla itiraz ede­ceği bir tez değildir. Ancak, reisicumhur, seçkinler dışında kalanların etrafla­rında dönme aşamasına gelmeleri için zamana ihtiyaç olduğunu varsaymıştır.</p>
<p>Le Bon’un bir eserinde akını çizdiği, “İnsanlığın dâima ölü fikirler ve ölü tan­rılara çaresizce sarıldığı&#8221;’ tespitini anlamlı bulan Mustafa Kemal,<a href="#_ftn269" name="_ftnref269"><sup>[388]</sup></a> bu seçkinci pragmatizme ek olarak, dönemin pek çok entelektüeli gibi Batı’nın modern­leşmesi ve bilimin toplumsal etkinliğinin artışının, Hıristiyan reformasyonu- nun neticesi olduğunu savunan yaklaşımları sahiplenmiştir.</p>
<p>Dinin “avam” ve “seçkinler” için farklı işlevler gördüğü, bu nedenle, yeni­den yorumlanan inanç sistemlerinin toplumsal dönüşüme hizmet edebileceği ile Protestan reformasyonunun Aydınlanma ve modernliğin önünü açtığı id­diaları, onun yakından izlediği Garbçı hareketin temel tezleri olmuştur.</p>
<p>İkinci Meşrutiyet Garbçılık hareketinin liderlerinden Abdullah Cevdet’in, dönemin popüler deyişi haline gelen, “din avamın ‘ilmidir, ‘ilm havassın di­nidir” vecizesi ile özetlediği seçkinci yaklaşım, bir anlamda, Erken Cumhuri­yet din reformu projesinin ana fikrini ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn270" name="_ftnref270"><sup>[389]</sup></a> Bu özdeyiş, eli- tist bir küçümseme içermesine karşılık, aydınlanmış seçkinlerin ihtiyaç duy­madıktan “din”in kide için son derece önemli olduğunu kabûl etmektedir.</p>
<p>Garbçı düşünür, bunun nedeninin, “‘ilm hararetsiz bir nur iken,” dinin, “nursuz bir hararet” niteliği taşıması olduğunu ileri sürmüştür.<a href="#_ftn271" name="_ftnref271"><sup>[390]</sup></a> Konuya, Emile Boutmy’den uyarlanan bu özdeyiş çerçevesinde yaklaşıldığında,<a href="#_ftn272" name="_ftnref272"><sup>[391]</sup></a> bu kurum, ona sadece inanç kaynağı değil, yol gösterici, yaşam rehberi olarak da bakan; bilimin soğuk gerçekleri yerine, onun sağladığı sıcaklıkla ruhunu ısıt­mayı tercih eden avamı dönüştürmek ve modern hayat ile uyumlu kılmak için etkin bir araç haline gelebilmektedir.</p>
<p>Ancak, böylesi bir vasıta olarak hizmet verebilmesi, onun, “asrı” koşullara uygun biçimde yorumlanmasını gerektirmektedir. Bu yapılmayıp, dogma ola­rak korunarak yüceltildiğinde, din, toplumsal gelişme önündeki temel engel niteliği kazanabilmektedir. Abdullah Cevdet, seçkinlerin dini olan bilim hızla gelişirken, kitlenin &#8221;ilm”i olan dinin buna paralel ilerleme gösterememesinin İslâm dünyası ile Türkiye’nin “maraz-ı aslîsi” olduğunu vurgulamıştır. Bu hastalığın &#8220;ilacı” ise &#8220;dine kıymet-i ‘ilmiye” vermek, onu feyzlendirmekten geçmektedir.<a href="#_ftn273" name="_ftnref273"><sup>[392]</sup></a> Bu da reformla sağlanacaktır.</p>
<p>Garbçılar, gerçekleştirilecek ıslâhâtın, Protestan reformasyonunun Av­rupa&#8217;nın gelişmesinde yaptığına benzer bir etki yaratacağını öngörmüşlerdir. Bu, Batı entelektüel çevrelerinde, bilhassa da Fransa’da revaç bulmuş bir tez­dir. 1789 sonrasında, Louis Blanc, Edgar Quinet ve Alexis de Tocqueville benzeri düşünürler, Protestan reformlarının dogma karşıtı, mantığa önem ve­ren içerikleriyle, &#8220;Aydınlanma”nın yolunu açmasının yanı sıra, Fransız Ih- tilâli’ni doğuran siyasî değişimin de zeminini hazırladığını ileri sürmüşlerdir.</p>
<p>François Guizot, bu tezi bir aşama ileriye taşıyarak, <em>Histoire de la civilisation en Europe</em> eseri başta olmak üzere çalışmalarında, “din”in, “uygarlık”ın gelişi­mini sağlayan birinci unsur öldüğü; Hıristiyanlığın doğuşu, sonrasında da Protestan reformlarının &#8220;Avrupa medeniyeti”nin evrim ve terakkisinin motor gücünü oluşturduğunu iddia etmiştir.<a href="#_ftn274" name="_ftnref274"><sup>[393]</sup></a> Guizot’nun tezi, <em>Hakikat-i Mezheb-i Neyçerî ve Beyan-ı Hal-i Neyçerîyân</em> (1881) çalışmasında Cemaleddin Efganî tarafindan tasdik edilmiş,<a href="#_ftn275" name="_ftnref275"><sup>[394]</sup></a> o ve Abduh, &#8220;İslâm medeniyeti”ni, Fransız düşü- nür-devlet adamı etkisinde kavramsallaştırmışlardır.<a href="#_ftn276" name="_ftnref276"><sup>[395]</sup></a></p>
<p>Modernist selefîliğin bu yaklaşımının, Osmanlı Islâmcı hareketinin genel değerlendirmeleri üzerinde de etkili olmasına karşılık, &#8220;dinde” Protestan re­formasyonunun taklit edilmesi düşüncesi, ilginç olarak, Guizot’dan benzer şekilde etkilenen, ama, dini sadece araç olarak gören Garbçı akımın temel tezi haline gelmiştir. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde böylesi ıslâhâtı savunan bir Afgan “âlim,” <em>İçti had</em> mecmuası tarafından sahneye çıkarılmış; toplumsal gelişmenin önünü açacağı varsayılan bu “dinî” yorum övülmüştür.<a href="#_ftn277" name="_ftnref277"><sup>[396]</sup></a></p>
<p>Ubeydullah el-Efganî, “İngiltere’de terakkiyât mı evveldir, Protestanlık mı?” sorusunu sorduktan sonra, buna, “Protestanlık zuhur etmeyüb de eski Hıristiyanlık baki kalsa idi medeniyet-i hâzıradan nâm ü nişan olmazdı” ce­vabını vermiş; dindaşlarının aynı yolu izlemek dışında çareleri olmadığını ileri sürmüştür.<a href="#_ftn278" name="_ftnref278"><sup>[397]</sup></a> Ona göre Müslümanlar, “mehdî” bekleyeceklerine, Kur’an ve hadislere, yâni dinin temel kaynaklarına dayanarak, muhafazakâr ulemâya karşı çıkma ve büyük bir değişimin düşünsel altyapısını oluşturma mecburi­yetindedir.<a href="#_ftn279" name="_ftnref279"><sup>[398]</sup></a></p>
<p>Bu çerçevede atılacak en önemli adımlar ise “farz” olan Kur’an “tercü­mesi” ve hutbelerin Türkçe verilmesidir.<a href="#_ftn280" name="_ftnref280"><sup>[399]</sup></a> îslâmcılar, cahil bir âlim özentisi olmakla suçladıkları bu kişinin görüşlerini eleştirirken,<a href="#_ftn281" name="_ftnref281"><sup>[400]</sup></a> onu öven Garbçıların bu tezlere dayalı “dinde reform” projesini “Lutherlik” olarak yaftalayarak mahkûm etmişlerdir.<a href="#_ftn282" name="_ftnref282"><sup>[401]</sup></a> Aynı şekilde Kur’an’ın Türkçe tercümesinin de ancak Arapça aslıyla aynılığının iddia olunmaması, namaz ve duada kullanılmaması şartıyla mümkün olabileceğini dile getirmişlerdir.<a href="#_ftn283" name="_ftnref283"><sup>[402]</sup></a> Buna karşılık, Kılıçzâde Hakkı’nın, Cumhuriyet döneminde hayata geçirildiğini vurguladığımız prog­ramında, “Kur’an-ı ‘azîmü’ş-şan ile beraber ehâdis-i şerifenin sahihleri”nin “Türkçeye tercümesi” ile hutbelerin “Türkçe” iradı temel maddeler arasında yer almıştır.<a href="#_ftn284" name="_ftnref284"><sup>[403]</sup></a></p>
<p>Mustafâ Kemal’in, mevcut iki “dinî ıslâhât” tasavvuru arasından, karşıtla­rının “Lutherlik” şeklinde kavramsallaştırdığı, temel kaynakların Türkçeleşti­rilmesi ve yeniden yorumunu savunan Garbçı projeyi anlamlı bulduğu şüp­hesizdir. Bu program, modernist selefi yaklaşımlarla benzer söylem kullan­ması, İslâmî kaynaklara göndermeler yapmasına karşılık, Abduh ve takipçileri gibi “modernliğe dinî cevap verme” yerine, “inancı modernlikle uyumlu kılma”ya odaklanmış, bunu da radikal yorumlarla gerçekleştirmek istemiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Abduh’un düşünce sisteminin ortasına yer­leştirdiği “içtihad” ile Abdullah Cevdet’in dergisinin adı olan “içtihad” aynı kavrama atıfta bulunmamaktadır.</p>
<p>Modernist selefilik, “İslâmın modernlikle çelişmediği”ni göstermeye çalı­şırken, Osmanlı/Türk Garbçılığı, “modernliğin dih ile çatışmadığını” ispata gayret etmiştir. Projelerden birincisinin merkezinde “Islâm” yer alırken, İkin­cisinin önceliği “modernlik” olmuştur. Abduh, medreselerin ıslâhını, modern bilimin müfredata eklenmesini isterken; Kılıçzâde Hakkı ve Celâl Nuri, çağa uyum göstermesi imkânsız bu kuramların kapatılmasını savunmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal’in “dinde reform” projesinin aslî hedefi, temel kaynakları ulaşılabilir hale getirerek, avamın, “ilm”i olan “din”i “doğru anlaması”nı sağ­lamaktır. Bunun düşünsel arka planında, bunların “okunabilir ve anlaşılabi­lir” hale getirilmesinin, Protestan reformasyonunda görüldüğü gibi, kitlenin dogmalara duyduğu inanç ile ruhban sınıfına bağımlılığını sonlandıracağı var­sayımı bulunmaktadır. Bu, örnek alınan “Üçüncü Cumhuriyet”in antikleri- kalizmi ve Mustafa Kemal’in laik cumhuriyeti içinde ulemâya biçtiği toplum­sal rol ile de uyumludur.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin liderinin “dinde reform” projesi, Garbçıların görüşleri­nin yanı sıra, ilk bakışta, Ziya Gökalp’in “Türk İslâmî” yaratılması alanında ortaya koyduğu tezlerle de benzerlik göstermektedir. Gökalp, “mu‘asır bir Islâm Türklüğü” gibi karmaşık bir kavramsallaştırma geliştirirken,<a href="#_ftn285" name="_ftnref285"><sup>[404]</sup></a> 1915 se­nesinde kaleme aldığı “Türk’e Göre Din” şiirinde, “Türklük” ile “Islâm” ara­sında özgün bir ilişki olduğunu imâ etmiş,<a href="#_ftn286" name="_ftnref286"><sup>[405]</sup></a> <em>Yeni Hayat</em> (1918) çalışmasında yer alan “Vatan” manzûmesinde ise “Bir ülke ki camfinde Türkçe ezan oku- nur/Köylü anlar mâ‘nâsını namazdaki du anın. . ./Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,/Küçük büyük herkes bilir buyruğunu hüdânın .. ./Ey Türk oğlu; işte senin orasıdır vatanın” söylemi ile “din reformu”na milliyetçi açıdan yaklaşmıştır.<a href="#_ftn287" name="_ftnref287"><sup>[406]</sup></a></p>
<p>Yeni rejimin başlarında yayımlanan <em>Türkçülüğün Esasları</em> nda, “hukukî Türk­çülük^ hedef olarak, “millî hukuk”u “teokrasi ve klerikalizm bakiyelerinden kur- tarma”yı gösteren Gökalp,<a href="#_ftn288" name="_ftnref288"><sup>[407]</sup></a> “dinî Türkçülük” için ise namazdaki sûreler de dâhil olmak üzere, tilâveder dışında, “bütün du alarla münâcatların ve hutbelerin Türkçe okunması”mn gerekli olduğunu vurgulamıştır.<a href="#_ftn289" name="_ftnref289"><sup>[408]</sup></a></p>
<p>Gökalp’in “din reformu”nun düşünsel arka planında, ibadetin ulemâ te­kelinden çıkarılması ve Türkçeleştirilmesinin daha “asrî” bir toplum yarata­cağı varsayımı bulunmuştur. Ancak, Türkçü sosyolog, son tahlilde, aynı din ve mezhebe bağlı olma ve “ümmet” tasavvurunun “millet birliği”ni takviye edeceğini, etnik farklılıkları etkisizleştireceğini düşünmüştür.<a href="#_ftn290" name="_ftnref290"><sup>[409]</sup></a> Ulus tanımını Renan’dan alan Mustafa Kemal<a href="#_ftn291" name="_ftnref291"><sup>[410]</sup></a> ise Oryantalist âlim gibi,<a href="#_ftn292" name="_ftnref292"><sup>[411]</sup></a> “Din birliğinin bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenlerin” tezlerini reddetmiş<a href="#_ftn293" name="_ftnref293"><sup>[412]</sup></a> ve bilimci yaklaşımlarıyla uyumlu bu görüşünü vatandaşlık bilgisi kitabına koy­durtmuştur.<a href="#_ftn294" name="_ftnref294"><sup>[413]</sup></a> Dolayısıyla, “Türkçü-İslâmcı” yaklaşımın ıslâhât projesi,lideri, çağdaş bir sosyal yapı oluşturulmasına katkıda bulunduğu ölçüde ilgi­lendirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, yaptığı din reformu, kâğıt üzerinde, Gö- kalp’in tezlerinin hayata geçirilmesi gibi gözükse de ana fikrini Garbçı yakla­şımlardan almıştır.</p>
<p>Son tahlilde, Mustafa Kemal’in, din reformu tasavvurunun temelinde, öz kaynaklara dönüş üzerinden püritanist bir toplum yaratılması benzeri bir dü­şünce bulunmamaktadır. Yabancı basında, onu, dine yaklaşımı açısından Ab- dülaziz ibn Sa‘ud’a benzeten yorumlar serdolunmuştur;<a href="#_ftn295" name="_ftnref295"><sup>[414]</sup></a> ama, yeni Tür­kiye’nin lideri, sadece aslî mehazlar ve asr-ı saadet uygulamalarına dayanma yaklaşımının, Vahhabî selefiliği gibi modernlik karşıtı katı bir inanca dönüşe­bileceğini varsaymıştır. Onun “reform”u bir “dindarlaştırma” projesi değil, modernleşme yolunda “din”i araçsallaştırma girişimidir.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri Sefiri Sherrill, onu Luther ve Wycliffe’e ben­zetmiş,<a href="#_ftn296" name="_ftnref296"><sup>[415]</sup></a> o ise “bir Luther olmak istemediğini” söylemiştir.<a href="#_ftn297" name="_ftnref297"><sup>[416]</sup></a> Kastettiği, VIIL Henry’ninkiler benzeri kararlar verirken, “reformasyon”a dinî bir otorite değil, seküler, bilimci bir devlet kurucusu kimliğiyle yaklaşmakta olmasıdır. Garbçı entelijensiya üyeleri gibi o da Hıristiyan reformasyonunun “dinî püri­tanist” karakterini göz ardı etmiş, onu “Aydınlanma” nın önünü açan bir ha­rekete indirgemiş ve bunun benzerini, seküler bir lider olarak hayata geçirebi­leceğini varsaymıştır. Kendisine destek veren Garbçılar; Lenin ile Mustafa Ke­mal’in, “Konfuçyüs, Manu, Zerdüşt, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed” gibi “inkılâb ihtiyaçlarının birer ifadesi” olduklarını iddia ederek, bilimci açıdan değerlendirildiğinde, “dinde reform”un “dinî” bir konu olmadığını ileri sür­müşlerdir ki cumhuriyet kurucusu da aynı görüşü paylaşmıştır.<a href="#_ftn298" name="_ftnref298"><sup>[417]</sup></a></p>
<p>Yeni Türkiye’nin mimarı, seküler “din reformu” projesi geliştirirken, dü­şüncelerinden etkilendiği, öngörülerini paylaştığı Garbçılara göre önemli bir avantaja sahip olmuştur. O, Ubeydullah el-Efganî gibi, kamuoyunda kuşku ile bakılan, karşıtlarının “âlim özentisi” sıfatıyla atıfta bulunduğu kişiler ye­rine, rejime sadık ulemâyı harekete geçirebilmiş; bunun yanı sıra toplumsal saygınlığı yüksek, Mehmed Akif (Ersoy), Elmalık Muhammed Hamdi (Yazır), Babanzâde Ahmed Na’im, Mirâsoğlu Kâmil (Mirâs), Aksekili Ahmed Hamdi benzeri isimlerin telif ve tercüme eserler hazırlama konusunda vazifelendiril­melerini sağlayabilmiştir.</p>
<p>Mustafa Kemal, 1923 yılında Şeriye ve Evkaf Vekâleti bünyesinde “Ted- kikât ve Te’lifât-ı Islâmiye Hey’eti” adında bir komisyon oluşturulduğunu; bunun, “hikmet-i Islâmiyeyi Garb nazariyât-ı ‘ilmiye ve felsefiyesiyle mukayese” edeceğini belirtmiştir.<a href="#_ftn299" name="_ftnref299"><sup>[418]</sup></a> Buna ilaveten, “‘asrî müctehid ve müfessirlere” bu alandaki çalışmaları için kaynak sunmak amacıyla Avrupa ve Mısır’dan çok sayıda kitap sipariş edilmiştir.<a href="#_ftn300" name="_ftnref300"><sup>[419]</sup></a></p>
<p>Açıklamasında kullandığı, “Garb nazariyât-ı ‘İlmiyesi,” ‘“asrî,” “müctehid,” “mûfessir” ve aynı günlerde yaptığı bir konuşmada dile getireceği, “ihyâ-yı hakikat-ı diniye” ile “‘asrî ve hakikî ‘ulemâ’” kavramları,<a href="#_ftn301" name="_ftnref301"><sup>[420]</sup></a> “teceddüd vâdi- sinde” durmayacağı; ülkeyi, “behemahâl ‘asrî, medeni ve müteceddid” hale sokacağını ilân eden<a href="#_ftn302" name="_ftnref302"><sup>[421]</sup></a> liderin “din reformu” projesi hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. İlmiye sınıfı bu kavramlar çerçevesinde, “içtihad”lar geliştirile­rek yapılacak “tecdîd”i, Garbçı projenin hizmetine koşulma olarak görerek, katılımda isteksizlik gösterecek; ancak, Mustafa Kemal programını taviz ver­meden uygulayacaktır.</p>
<p>Reisicumhur, cumhuriyet ilânından önce Türk Ocağı’nda “Hey’et-i ilmiye” üyeleri ile görüştüğünde, antiklerikalist yorumlar serdettikten sonra, Kur’an tef­sir ve tercümesi konusunu tartışmaya açmış ve saatler süren fikir alışverişinde bulunmuştur. Basın, “münakaşaların kızıştığı”nı aktarmış, ancak, detaylara iliş­kin bilgi vermemiştir.<a href="#_ftn303" name="_ftnref303"><sup>[422]</sup></a> Toplantıya katılan Karabekir, Mustafa Kemal’in ter­cüme konusunda ısrarcı olduğu, “Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğ­retmek” ve toplumun bu konuda dogmalara bağlı kalarak “aldanması”nın önüne geçmek için bunun yapılmasının gerektiğini söylediğini nakletmektedir.<a href="#_ftn304" name="_ftnref304"><sup>[423]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal doğrudan müdahale etmese de hazırladığı “siyasî zemin”<a href="#_ftn305" name="_ftnref305"><sup>[424]</sup></a> kısa süre içinde, fazlasıyla tartışmalı bir konu olan Kur’an tercümelerinin önünü açacaktır.<a href="#_ftn306" name="_ftnref306"><sup>[425]</sup></a> Bu çevirilerin “meâl” değil “tercüme” başlığıyla yayımlan­ması, şüphesiz, yeni rejimin konuya yaklaşımıyla uyum içindedir. Yapılan çevi­riler hakkında, diyanet işleri reisinin de dâhil olduğu âlimler ve Islâmcılar tara­findan sert eleştiriler dile getirilmesi sonrasında,<a href="#_ftn307" name="_ftnref307"><sup>[426]</sup></a> TBMM, Kur’an çeviri ve tefsiri ile “lisanımıza tercümesi elzem bâzı âsâr-ı İslâmiyenin nakl ü tercümesi” için yirmi bin liralık tahsisat ayrılması teklifini kabûl etmiştir.<a href="#_ftn308" name="_ftnref308"><sup>[427]</sup></a></p>
<p>Önerinin, Mustafa Kemal’e yakın ilmiye mensubu meb‘uslar yerine, hilâfetin kaldırılması sırasında parti grubunda eleştirel görüşler dile getiren Eskişehir Meb&#8217;usu Abdullah Azmi ve arkadaşlarınca yapılması, girişimin ar­kasında reisicumhurun olmadığını göstermektedir. Ulemâ ve Islâmcılar, geli­nen aşamada, karşı çıktıkları bir projenin, en azından “ehil” ve mütedeyyin kişilerce sürdürülmesine razı olmuşlardır.</p>
<p>Teklifte, çalışmalar için bir “hey’et-i ‘ilmiye” kurulmasının istenmesi,<a href="#_ftn309" name="_ftnref309"><sup>[428]</sup></a> Kur’an tercümelerinin paniğe düşürdüğü Islâmcı çevrenin dile getirmiş ol­duğu bir taleptir.<a href="#_ftn310" name="_ftnref310"><sup>[429]</sup></a> Muhafazakârların gönülsüz iştirakine karşılık, liderin, “din reformu” projesini hayata geçirmesine yardımcı olacak ve ona meşruiyet kazandıracak bu gelişmeden memnun olduğu ortadadır.<a href="#_ftn311" name="_ftnref311"><sup>[430]</sup></a> Benzer şekilde, ter­cüme ve telif eser çalışmalarının, rejimi açıktan destekleyen ulemâ yerine re­form projesine olumsuz yaklaşan isimlere verilmesine de itiraz etmemiştir.</p>
<p>Ismarlanan çalışmalardan, Kur’an tercümesi tamamlanamayacak; tefsirin, fihrist dışındaki kısımları ile <em>el-Camiu ’s-Sahih</em> muhtasarı çevirisinin bir bölümü Mustafâ Kemal hayatta iken yayımlanacaktır.<a href="#_ftn312" name="_ftnref312"><sup>[431]</sup></a> TBMM’nin 1925 yılında al­dığı karar sonrasında gerçekleşen faaliyet değerlendirildiğinde, bunun, Garbçı ve Türkçü-İslâmcı çevrelerin yüksek beklentilerini karşıladığı söylenemez.</p>
<p>Yirminci asırda yapılacak yeni bir Kur’an tercümesinin, 1534 Luther İncili (Lutherbibel) benzeri etki yaratacağı düşüncesi, şüphesiz, anlamlı değildir. Osmanlı öncesi çeviriler ve satır arası Kuranların yanı sıra 1841 sonrasında, meal ve tefsir yayımında artış görülmüş; bu faaliyet, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde ivme kazanmıştır. 1914 yılında “tercüme ve tefsir” benzeri ihtiyatlı bir başlıkla neşrolunan çalışma ise yüksek satış rakamlarına ulaşmıştır.<a href="#_ftn313" name="_ftnref313"><sup>[432]</sup></a> Do­layısıyla, resmî çeviriye, Türk rönesansının yolunu açma alanında sihirli bir değnek işlevi atfedilmesi oldukça anakronik ve şabloncu bir yaklaşımdır.</p>
<p>Bunun da ötesinde tercümeleri, Kur’an’ın herkes tarafindan okunarak de­rinlemesine yorumlanmasını mümkün kılamamıştır. Bu alanda, yeni bir tef­sirin büyük bir değişim yaratabileceği beklentisi de gerçekçilikten uzaktır. Modernist selefi Muhammed Reşid Rıza’nın, Abduh’un görüşlerine dayana­rak kaleme aldığı natamam tefsir, Müslüman düşünce dünyası üzerindeki derinlikli etkisine karşılık, kitlelerin din anlayışında devrim yaratmamıştır.<a href="#_ftn314" name="_ftnref314"><sup>[433]</sup></a> Abduh’un derslerini esas alan tefsir bölümleri, Osmanlı İslâmcı dergilerinde de yayımlanmış; ancak, benzer şekilde entelektüel mehâfilde tartışılarak, top­lumun genelinin dine bakışında değişime neden olmamıştır <a href="#_ftn315" name="_ftnref315"><sup>[434]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in reform kapsamında tanınmış âlim ve îslâmcılar aracılı­ğıyla yaptırdığı çalışmalar, rejime meşruiyet sağlama ötesinde bir etki gerçekleş­tirememiş, kapsamlı bir “ıslâhât” ortaya koyamamış, beklentilerin tersine, Guizot’nun Hıristiyan Avrupa adına ileri sürdüğü tezin kendi modernliğini ya­ratmış bir yirminci asır Müslüman toplumunda geçerli olamayacağım kanıtlamış­tır. Entelektüel alanda yaşanan bu gelişmeye karşılık, reisicumhurun, ibadet lisa­nını Türkçeleştirme alanında aldığı kararlar kitlede yansımalar yaratacaktır.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi, Mustafa Kemal, İslâmcı söylemi bütünüyle terketmediği günlerde, hutbelerin “Türkçe” verilmesinin gerekliliğini dile getirmiştir.<a href="#_ftn316" name="_ftnref316"><sup>[435]</sup></a> Bu talep, Ziya Gökalp’in konu üzerine ortaya attığı tezin tekrarı gibi gözükmüş­tür. Ancak, vurguladığımız şekilde, Türkçü düşünür, Ebu Hanife’ye dayandı­rarak “dinî” bir yorum olarak sunduğu “millî lisanda” ibadetin, bundan “vecd” almanın, millet oluşumunda oynayacağı olumlu role dikkat çekmiştir. Yeni Türkiye’nin lideri ise konuya, Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu) ve Reşid Galib benzeri dönem literatisi tarafından geliştirilen “İslâmın Türkleştirilmesi” ve “millî din” kavramları çerçevesinde yaklaşmaktadır. Proje, son tahlilde, Türkçülük-îslâm bağdaştırılması ve sentezini değil, dinin millet inşa edilmesi sürecinde işlevselleştirmesini hedeflemektedir.<a href="#_ftn317" name="_ftnref317"><sup>[436]</sup></a></p>
<p>Bunun yanı sıra, Atay’ın da vurguladığı gibi, Mustafa Kemal ile “onunla bir düşünen inkılâpçılar, millileşme ve garplılaşma hareketinin ilk muvaffak olma şartını, dilde ve kafada, Türk Milletini Arap kültüründen uzaklaştırmada” aramışlar ve ibadetin Türkçeleştirilmesine bu zaviyeden bakmışlardır.<a href="#_ftn318" name="_ftnref318"><sup>[437]</sup></a></p>
<p>Bunun düşünsel arka planında ise Protestan kiliselerin Vatikan tahakkümün­den kurtularak “millî” kurumlara dönüşmeleri kadar, Mustafa Kemal’in ge­liştirdiği, tarihî &#8220;Türk-Arap çatışması” tezi vardır.</p>
<p>1927 ilâ 1933 yılları arasında geliştirilerek ezan, kâmet, salât u selâm, selâ, tekbir ile hutbelerin, âyet ve hadis metinleri dışında kalan kısımlarının Türk- çeleştirilmesini sağlayan “Türkçe ibadet” reformu, Mustafa Kemal’in gözetim ve denetiminde yapılmıştır. Toplumu derinden etkileyen ve ciddî tartışmaları beraberinde getiren bu gelişmenin, Islâm dünyasında o zamana kadar görülen en köktenci değişim olduğu şüphesizdir.<a href="#_ftn319" name="_ftnref319"><sup>[438]</sup></a> Alman kararlar, dinî açıdan, mo- dernist selefîler de dâhil olmak üzere, önde gelen Müslüman entelektüeller tarafından şiddetle eleştirilmiştir.<a href="#_ftn320" name="_ftnref320"><sup>[439]</sup></a> Ancak, girişimlerin, son tahlilde, mede­nileştirme ve millet yaratmanın önünü açacak bir programın parçalan olarak tasarlandığı unutulmamalıdır.</p>
<p>Yakın çalışma arkadaşları, Mustafa Kemal’in reformu daha da ileri götür­mek ve namaz sûrelerini Türkçeleştirmek istediğini nakletmektedir.<a href="#_ftn321" name="_ftnref321"><sup>[440]</sup></a> 1934 yılında İzmirli İsmail Hakkı (İzmirli) ve Mehmed Şerafeddin (Yaltkaya)’nm, Ebu Hanife’nin görüşlerine dayanarak hazırladıkları bir rapor, bunun dînî ze­minini oluşturmaya çalışmış, ancak, son aşamaya geçilememiştir.<a href="#_ftn322" name="_ftnref322"><sup>[441]</sup></a> Buna ek olarak, hutbelerin başı açık ve frak giymiş hatiplerce verilmesi fikri,<a href="#_ftn323" name="_ftnref323"><sup>[442]</sup></a>1928 yılında, ana metni esbak emin Ismayıl Hakkı tarafından kaleme alınan Darülfunûn llâhiyat Fakültesi müderrisler meclisi lâyihasında zikredilen, ca­milere ayakkabıyla girilmesi, “sıralar,” “elbiselikler” koyulması ve musiki eşli­ğinde ibadet edilmesi benzeri önerilerle ortaya koyulan türde<a href="#_ftn324" name="_ftnref324"><sup>[443]</sup></a> biçimsel deği­şimler de tasarladığı, ancak, bunları hayata geçiremediğini düşündürmektedir.</p>
<p>Mustafâ Kemal’in “din reformu” projesi, iddiasıyla orantılı bir dönüşüm ya­ratamamış, buna karşılık, ileri aşamalarına geçilemeyen değişimleriyle günü­müze uzanan bir tartışmayı başlatmıştır. Bu tespit yapılırken, reforma tâbi tu­tulmaya çalışılan “din”in “avam”a ait bir kurum olarak görüldüğü; aslî hede­fin dindarlaşan değil, her türlü inancı, yegâne yol gösterici bilim ışığında de­ğerlendiren bir toplum yaratma olduğu gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, “avamın ilmi” olması nedeniyle ıslâh etmek iste­diği “din”in etki alanını da elden geldiğince sınırlamak istemiştir. Millînin “dinî”nin yerini alacağı, daha doğru bir ifadeyle “dinleşeceği,” bilimciliği mer­kezine alan yeni ideolojinin toplumu “aydınlatacağı” bir “inkılâb” döneminin ardından, Türkler farklı bir kimlik kazanacak, dinin nüfuzu “avam” içinde dahi geriletilecektir.</p>
<p>Mustafa Kemal, Fouillee etkisiyle, “milletlerin dinlerini kendilerine uydur­duklarım” düşünmüştür.<a href="#_ftn325" name="_ftnref325"><sup>[444]</sup></a> Gözden geçirdiyse, ünlü antropolog Letour- neau’nun kütüphanesinde bulunan bir kitabında, dinî inanış ve geleneklerin, değişik ırklarda farklı evrim geçirdiğinin ileri sürüldüğünü görmüş olabilir.<a href="#_ftn326" name="_ftnref326"><sup>[445]</sup></a> Konu üzerine çalışmalar yaparken, Goethe’nin “Wie einer İst, so İst sein Gott (Bir kişi nasılsa tanrısı da öyledir)” özdeyişinin Fransızca çevirisini (Tel est l’homme, est son Dieu) okuduğunda, “ruh-i millî-din, felsefe, edebiyat”notunu düşmesi» milletlerin inanç ve kurumlannı, “ulusal ruh” ve “kolektif bilinç”in yarattığı fikrine katıldığını ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn327" name="_ftnref327"><sup>[446]</sup></a></p>
<p>Reisicumhur» Fouill6e ışığında bir “millet psikolojisi” tahlili yaptığında, tabiata tapan “Türk&#8217;ün doğal halinde Müslüman olmadığını varsaymıştır.<a href="#_ftn328" name="_ftnref328"><sup>[447]</sup></a> Ona göre» yeni rejim döneminde camilerin hızla boşalması da bunun göster­gesidir.<a href="#_ftn329" name="_ftnref329"><sup>[448]</sup></a>* Dolayısıyla millî kimlik geliştirilip, özlerine döndüklerinde, Türk- lerin “dinî”nin yerine “millî”yi geçirmeleri daha kolay olacaktır.</p>
<p>Eski bir Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olan Haşan Ruşenî (Barkın), Mustafâ Kemal’e sunduğu “Din Yok Milliyet Var” çalışmasında, “felsefemizde ‘din’ kelimesinin tam mukabili [nin] milliyet” olduğunu, dolayısıyla, “Türk ol­mak” m “din” işlevi gördüğünü savunmuş; reisicumhur da bu görüşleri, düş­tüğü, “aferin, aferin” notlarıyla takdir etmiştir.<a href="#_ftn330" name="_ftnref330"><sup>[449]</sup></a> 1793 yılında “Vatan (La Patrie)” adında yeni bir laik din oluşturulmasını öneren Marie-Joseph Chenier’nin tezini tekrar eden söz konusu değerlendirmenin alt başlığı olan, “Benim Dinim Benim Türklüğümdür” vecizesi, son tahlilde, “dinî”nin yerine “millî”yi geçirmeyi arzulayan Mustafa Kemal’in de konuya bakışını özetlemektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, bir dönem edebiyatçısının, “Acaba, milliyetçiliği bir mezhep, bir din hâline sokmayı aklından geçirdi mi?” soru­suna olumlu cevap verilmesi anlamlıdır.<a href="#_ftn331" name="_ftnref331"><sup>[450]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bu yaklaşımı, değişik eserlerini okuduğu Durkheim<a href="#_ftn332" name="_ftnref332"><sup>[451]</sup></a> ile onun çalışmalarına dayalı analizler geliştiren Ziya Gökalp ve Ahmed Ağa- oğlu’nun yorumlarından yararlanarak geliştirmiştir.<a href="#_ftn333" name="_ftnref333"><sup>[452]</sup></a> Durkheim, yeni rejimin tercüme ettirdiği ilk kitaplar içinde yer alan, <em>Les formes elementaires de la vie religieuse</em> (1912) eserinde,<a href="#_ftn334" name="_ftnref334"><sup>[453]</sup></a> Avustralya Yerlileri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, ilkel insanların totemleri ile daha gelişmiş toplumların tanrılarının, “kolektif ve anonim varlığı” sembolize ettiğini savunmuştur. Ona göre, Yerliler, gerçekte, üyesi oldukları grubun kolektif varlığına tapmaktadır. Bu cemaatler­deki “totem,” modern milledtlrin “bayrak”ını andıran bir semboldür.</p>
<p>Durkheim, Mustafa Kemal’in okuduğu ve rejim tarafından tercüme ettirilen bir diğer kitabında ise devlet ve vatan (la patrie)nin, milletin somut sembolleri olduğunu iddia etmiştir.<a href="#_ftn335" name="_ftnref335"><sup>[454]</sup></a> Toplumsal gerçekçi sosyoloğun görüşleri çerçeve­sinde, milliyetçiliğin; kuruluş miti, efsâneleri, kahramanları, kutlama ve âyin biçimindeki törenleri ile laik bir yurttaşlık din ve ahlâkı (moralite civique) ka­rakterini taşıdığını düşünen Mustafa Kemal’in denetiminde hazırlanarak, bu yeni “din’in ilmühâlini sunan, <em>Vatandaş İçin Medenî Bilgiler</em> çalışması da “dinî”nin yerini “millî”nin almasını önermiştir.<a href="#_ftn336" name="_ftnref336"><sup>[455]</sup></a></p>
<p>Bu çalışmada dile getirilen ve <em>De la division du travail social</em> ile <em>Les formes elementaires de la vie religieuse</em> yapıdarmın tezlerinden mülhem, “Türk milletinin her kişisi, birtakım farklarla ve fakat umumî surette birbirine benzer .. .Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları biribirine benzer . . . Bir işin ahlâkî bir kıymeti olması, ayrı ayrı insanlardan daha ulvî bir menbadan sadır olmasıdır . . . Ahlâk mukaddestir; çünkü en büyük ahlâkî şeniyet sahibi bir faile racidir. O fail, yalnız ve ancak cemiyettir. Ülûhiyette, timsalî bir şekilde düşünülmüş cemiyet dahi mündemiçtir” ifadesi,<a href="#_ftn337" name="_ftnref337"><sup>[456]</sup></a> Ziya Gökalp’in lisanımıza “nraşerî vicdan” ifadesiyle kazandırdığı <em>conscience collective</em> çerçevesinde oluşacak “millî ahlâk”ın toplumun yeni “din”i haline geleceğini vurgulamaktadır.</p>
<p>Reisicumhurun, 1931 yılında, “dinî bayramlara fazla bir mevki vermemek için” tebriklere cevap vermeme kararı alması, şüphesiz, “dinî”nin yerini “millî’yi geçirme arzusunun tezahürüdür.<a href="#_ftn338" name="_ftnref338"><sup>[457]</sup></a> Evvelce rejim sözcüsü gazeteler ve Garbçı dergiler, laik rejimde dinî bayramların resmen kutlanmaması, bunun sadece millî günler için geçerli olmasının gerekliliğini vurgulayarak konunun önemini dile getirmiş,<a href="#_ftn339" name="_ftnref339"><sup>[458]</sup></a> bu da islâmcıların sert eleştirilerine neden olmuştur.<a href="#_ftn340" name="_ftnref340"><sup>[459]</sup></a></p>
<p>Bu talepler ile Mustafa Kemal’in uygulamalarının düşünsel arka planında, seküler bir toplum tasavvuru kadar, Durkheim’ın tezlerine dayanılarak geliş­tirilmiş “yurttaşlık dini” projesi de bulunmuştur. Aynı zamanda meb‘us olan bir dönem şairinin, “Gördüm bunu gözümle ki bora gibi bir Adam&#8230; ./Sonra kalkıp ayak üstü Türk oğluna buyurdu:/Başka Tanrı bilme artık, anan olan yurda tap!”<a href="#_ftn341" name="_ftnref341"><sup>[460]</sup></a> dizeleriyle dile getirdiği gibi, cumhuriyet kurucusu, vatansever­lik temelli “millî”yi temel kutsal haline getirmek istemiştir. Çarpıcı bir yoru­mun özetlediği gibi, “Kemalizm bidayetten beri bir tek tanrıya,” “Millicilik”e tapmıştır.<a href="#_ftn342" name="_ftnref342"><sup>[461]</sup></a> Bunun öznesi “Türk” olup, kutsallık ona ve onun sembolü olan lidere aktarılmıştır.<a href="#_ftn343" name="_ftnref343"><sup>[462]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla, “yurttaşlık dini” projesi, “avam”a ait bir değer olarak görülen “din”e terkedilen faaliyet alanına ilâve bir sınırlama getirmektedir. “Aydın­latma” neticesinde, bilimi “din”i olarak gören seçkinlerin toplumdaki oram artarken, “avam” ve “havass”ın beraberce içselleştireceği “yeni millî ahlak,” dini bütünüyle arka plana itecek, “millî ibadet”ler yaratılacaktır.<a href="#_ftn344" name="_ftnref344"><sup>[463]</sup></a> Yabana bir gözlemci, “İslâm dininin resmen” yürürlükte olmasına karşılık, Türkiye’de “Milliyetçiliğin halkın yeni dini, Misak-ı Millî’nin ilmühâl/dua kitabı, İstiklâl [Harbi] tarihinin ise Ahd-i Cedîd’i [Kuranı]” haline geldiğini vurgulamıştır.<a href="#_ftn345" name="_ftnref345"><sup>[464]</sup></a></p>
<p>1925 yılında Balıkesir’e uğrayan Mustafa Kemal’i karşılama töreninde, Dr. Galip adlı bir konuşmacı, “Büyük Gazi Allah Kur’anında Muhammed’in son peygamber olmadığını söylememiş olsaydı bugün ben sana peygamber der idim” dediğinde, hazır bulunanlardan bâzdan, “Hayır, Gazi Türk’ün peygam­beri, Türk’ün peygamberi” diye bağırmışlar; hatip de reisicumhurun, “bütün Türk kalblerinin teveccüh etdiği ulu ve mu‘azzam bir Kâ‘be” olduğunu ekle­miştir.<a href="#_ftn346" name="_ftnref346"><sup>[465]</sup></a> Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, seküler ulusal lider, yeni din olan milliyetçiliğin nebisi ve kutsalı olarak görülmüştür.</p>
<p>Ancak, böylesi yaklaşımlar, “îslâmın miadını doldurduğunu” düşünmeye başlayan<a href="#_ftn347" name="_ftnref347"><sup>[466]</sup></a> şehirli üst sınıflar ve yeni seçkinlerin bir bölümündeki dönüşümü özetlemiştir. Değişimin toplumun genelinde benimsenmesinin ise zaman ala­cağı varsayılmıştır. Mustafa Kemal, bunun uzun vadeli bir mega proje oldu­ğunun bilincindedir. O nedenle, sınırlarını daraltmaya çalıştığı alanı kendi haline bırakmanın, programının tamamlanmasını zorlaştırmanın yanı sıra si­yasî riskler de taşıdığını düşünmüştür.</p>
<p>Bundan dolayı, geleceğin toplumunda marjinal bir konuma gerileyeceği varsayılan “din”i, bu gerçekleşene kadar kontrol altında tutmak gerekmekte­dir. Reisicumhur, bu amaçla, 1924 yılında Şer‘iye ve Evkaf Vekâleti’nin ilgası sonrasında, Diyanet İşleri Re’isliği’ni kurdurtmuştur. Güçlü antiklerikalist görüşlere sahip bir devlet adamı olan Mustafa Kemal, bir sınıf olarak ulemâyı toplumsal alan dışına iterken, otonom hareket sahası da tanımayarak, din si­yasetlerini uygulamakla vazifelendirdiği Diyanet îşleri’ni rejimin bürokratik din yapılanması haline getirmiştir. Bu kurum, Mustafa Kemal’in topluma be­nimsettirmek istediği bilimci ve rasyonalist yaklaşımları din ile bağdaştırarak, yeni, ıslâh edilmiş bir İslâm anlayışını kitlelere aşılamak gibi hayata geçirilmesi fazlasıyla zor bir işlevi üstlenmiştir.<a href="#_ftn348" name="_ftnref348"><sup>[467]</sup></a></p>
<p>Anılan müessese, bunun yanı sıra, Vatikan’ın 1890 sonrasında, Katolikleri Üçüncü Cumhuriyet’e muhalefet etmemeye ikna etmeye çalışan “Ralliement”ı benzeri bir seferberlik geliştirerek, rejimin din siyasetlerini kuşku ile karşılayan mütedeyyin kitleleri yeni “cumhuriyet”e yakınlaştırmaya gayret edecektir.</p>
<p>Mustafa Kemal, bilimci ideoloji, “reformlar,” “milli&#8217;nin öne çıkarılması ve Diyanet projesiyle toplumsal etkinliğini düşürdüğü “din”in tesir sahasını daha da sınırlamak için radikal bir sekülerleşme programını devreye sokacaktır. Bu­nun modeli, kavramın “ideal” biçimi olduğunu düşündüğü, Üçüncü Cum­huriyet laikliğidir. Ancak, 1789 sonrası gelişmelerinden de etkilenen, liderin­den kaynaklanan bilimcilik vurguları güçlü Türk laikliği, otoriter rejim al­tında geliştirilmesinin de etkisiyle, izlenen örnekten daha katı, yasakçı ve ça­tışmacı bir karakter arz edecek;<a href="#_ftn349" name="_ftnref349"><sup>[468]</sup></a> bir propaganda kitabında kullanılan ifa­deyle, “din ve dünya işleri arasında Fransada olduğu gibi, bir mütareke manası ifade” etmeyerek, “passif” olmayan, “aktif” bir yorumu ortaya koyacaktır.<a href="#_ftn350" name="_ftnref350"><sup>[469]</sup></a></p>
<p>İlk aşamada, Jules Ferry’ninkine benzer bir programla, eğitim bütünüyle laik hale getirilirken, daha radikal bir tedbirle mülga Şer‘iye ve Evkaf Vekaleti idaresindeki bütün mektep ve medreseler Ma‘arif Vekâleti’ne bağlanmış ve tedricen kapatılmıştır.<a href="#_ftn351" name="_ftnref351"><sup>[470]</sup></a> 1931 yılına gelindiğinde köy okulları dışındaki tüm kuramlarda dine ilişkin dersler kaldırılmıştır.</p>
<p>Akabinde, Diyanet’in kontrol edemeyeceği, Mustafa Kemal’in de “‘ilmin, fennin ve . . . medeniyetin” sunduğu aydınlık ile uyumsuz kurumlar olarak tanımladığı<a href="#_ftn352" name="_ftnref352"><sup>[471]</sup></a> tarikatlar seddolunmuş, tekye ve zaviyelerin kapılarına da kilit vurulmuştur.<a href="#_ftn353" name="_ftnref353"><sup>[472]</sup></a> Şer‘iye mahkemelerinin ilgası, 1864’den beri süregelen hu­kukî dualizmi ortadan kaldırmıştır.<a href="#_ftn354" name="_ftnref354"><sup>[473]</sup></a> Değiştirilmiş 1912 İsviçre Medeni Ka­nunu ile 1881 İsviçre Borçlar Kanunu’nun 1926 yılında kabûlüyle özel hu­kukun sekülerleşmesi hamlesi tamamlanmış ve çok evlilik (ta‘addüd-i zevcat) benzeri uygulamalar sonlandırılmıştır.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi, “devletin dini” hükmü 1928 yılında Teşkilât-ı Esasiye Ka­nunu metninden çıkarılmış, meb‘us ve reisicumhur yeminlerindeki “vallahi” ibâresi yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesi koyulmuştur.<a href="#_ftn355" name="_ftnref355"><sup>[474]</sup></a> Daha sonra, Mustafa Kemal’in temel ilke olarak gördüğü,<a href="#_ftn356" name="_ftnref356"><sup>[475]</sup></a> sıklıkla atıfta bulunu­lan<a href="#_ftn357" name="_ftnref357"><sup>[476]</sup></a> ve 1927 yılında yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’nin kabûl ettiği yeni nizâmnâmenin 3. maddesinde adı zikredilmeden sahipleni­len<a href="#_ftn358" name="_ftnref358"><sup>[477]</sup></a> “laiklik”e yasallık kazandırılmıştır. Fırka, 1931 senesinde, “bütün kanun­ların» nizamların ve usullerin ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını” sağlama benzeri, güçlü bir bilimci vazife yüklediği “lâyiklik”i örgütün ana vasıfları arasında saymıştır.<a href="#_ftn359" name="_ftnref359"><sup>[478]</sup></a> Bu kavram, 1937 yılında devletin temel niteliklerinden biri olarak Teşkilât-ı Esasiye Kanunu metnine eklenecektir.<a href="#_ftn360" name="_ftnref360"><sup>[479]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bu doğrudan laikleşme hamlelerinin yanı sıra din ile iliş- kilendirilen alanlarda yaptığı reformlarla, seküler dünya algısı yaratılmasına katkıda bulunacaktır. Gregoryen takvimin kabûlü ve İ.Ö. (Isa’dan Önce) ve LS. (İsa’dan Sonra) ayrımının kullanıma sokulması, fesin kaldırılması, alfabe değişikliği, hafta tatilinin Pazar gününe alınması, mabetler dışında “ruhanî kisve” taşınmasının yasaklanması; zaman, görünüm ve kültürde, İslâmî ol­duğu düşünülen bağlantıları koparacaktır.</p>
<p><strong>Bilimci Tasavvurun Örgütlenmiş Din ile İmtihanı</strong></p>
<p>Atatürk, 1937 yılında, “gökten indiği sanılan kitapların doğmalarile” bir tutulamayacak, ilhamını, “gökten ve gayipten değil, doğrudan doğruya hayat­tan alan” ilkelere dayalı bir program geliştirmeye muvaffak olduğunu dile ge­tirmiştir.480 Bu yorum, bir anlamda, Erken Cumhuriyet döneminde hayata geçirdiği laik cumhuriyet tasavvurunu özetlemiştir.</p>
<p>O, 1922 yılında, fikirlerini açıkça ortaya koyamamış bir lider olarak devlet kurma ve millet inşa etme faaliyetine başladığında, altı yüz yıllık bir saltanat, onun ayrılmaz parçası olarak görülen hilâfet kurumlan ile Garbçı ve seküler Türkçü yaklaşımlara şüpheyle bakan dindar bir toplum devralmıştır. On altı yıl sonra hayata gözlerini yumduğunda, ardında, Fransız Üçüncü Cumhuriyet laikliğini ileriye götürmüş, bilimciliği resmî ideolojisinin merkezine yerleştir­miş, söyleminde “millî’yi “dinî”nin önüne geçirmiş, kamusal alanda “din”i marjinalleştirerek yasakçı bir laikliğin denetimine sokmuş bir “cumhuriyet” bırakacaktır. Bu süreçte, “hilâfet kurumu” tarihe karışmış, Osmanlı geçmişi “devr-i sâbık/ancien regime” haline getirilerek kopuş ilân olunmuş, “re­formcu” resmî görüşü “avam”a benimsettirme vazifesi verilen Diyanet işleri dışındaki dinî kurum ve yapılar yasaklanmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusu, bir asır sonu “literatus”u olarak, yukarıdan aşağıya düzenlemelerle çağın gerisinde kalmış toplumunu tarihin akışına uydurdu­ğunu, modeli Fransa’nın bir buçuk asırlık dönüşümünü on altı yıla sığdırdı­ğını dükünmüş ve gelecek için ümitvâr olmuştur. Buna karşılık, vefatı sonra­sında yaşanan gelişmeler, yüksek beklentilerinin karşılanamaz olmasının yanı sıra dönem entelektüellerinin düştüğü yanılgıların bâzılarını paylaştığım or­taya koymaktadır.</p>
<p>Asır sonu entelektüel dünyasında, dinin yakın gelecekte marjinalleşerek antik çağ hurâfelerine indirgeneceği, bilimin her türlü sorunu çözeceğine du­yulan inanç son derece güçlü olmuştur. Bunu, <em>a priori</em> önerme olarak benim­seyenler, Guyau’nun kavramsallaştırdığı “din yokluğu”nun doğuracağı sorun­lar üzerine yoğunlaşmıştır. Bu yaklaşımları içselleştiren Mustafâ Kemal de bi­limcilikte takviye edilmiş yeni “millî ahlâk”ın Türkiye’nin çimentosu haline geleceğini, yetiştirdiği bilimci-seküler milliyetçi neslin ülkeyi farklı ufuklara taşıyacağını varsaymıştır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusu, örgütlenmiş dinlerin yirminci yüzyılın ilerleyen yıllarındaki yükselişini, buna karşılık, Jean-Paul Willaime’in ifadesini kulla­nırsak, &#8220;laikliğin sekülerleşerek,” dinin alternatifi olmaktan çıktığını<a href="#_ftn361" name="_ftnref361"><sup>[481]</sup></a> göre­meyecektir; ama buna, dönemin küresel entelektüel mehâfilinde ve dinlerin &#8220;iş” ve &#8220;vazifelerini” tamamladığının TBMM kürsüsünde yetkili ağızlardan dile getirildiği Türkiye siyaset çevrelerinde<a href="#_ftn362" name="_ftnref362"><sup>[482]</sup></a> de ihtimal verilmediği unutul­mamalıdır.</p>
<p>Atatürk’ün felsefî anlamıyla “inanç” ve bir kurum olarak “örgütlenmiş din”in evrimi hakkındaki kanaat ve öngörüleri gelişmeler tarafından doğru­lanmamıştır. Bunun yanı sıra toplumunun geleceği hakkındaki tahayyülleri de iki temel sorun içermiştir. Bunlardan birincisi, seçkinlerin dini olan bili­min, eğitim ve diğer toplumsallaştırma araçları kullanılarak, kısa sürede top­lumun geneline “en hakikî mürşid” olarak benimsettirilebileceğidir.</p>
<p>Erken Cumhuriyet döneminde bu alanda önemli başarı kazanılmış, Mus­tafa Kemal’in bilimciliği ile îslâmiyetin, doğduğu coğrafya ve kavmin ihtiyaç­larına cevap veren, buna karşılık, Türklere uygun olmayan bir inanç sistemi olduğu ve Araplar tarafından araçsallaştırıldığı tezi toplumun bir bölümüne nüfuz etmiştir. Ellison’ın, genç bir maarif müfettişi ile Konya’dan Adana’ya giderken yaptığı sohbette söylenenler, bu konuda ilginç ipuçları sunmaktadır.</p>
<p>Söz konusu bürokratın Iskoç gazeteciye, “Bizim peygamberimiz Gazimiz­dir. Biz, o ArabistanıI <em>şahıs</em> ile ilişkimizi sona erdirdik. Muhammed’in dini Arabistan’a pek uygundu; ama bize yaramaz” demesi üzerine, Ellison, “Ama sizin hiç mi inancınız yok?” sorusunu yöneltmiş; muhatabı ise buna, “Evet [var]. Gazi’ye, bilime, ülkemin geleceğine ve kendime” cevabını vermiştir. Bu anektodu nakleden gazeteciye göre, “bilime duyulan güven” ile “Arabis­tan’dan gelen her şey” ve “halkı geri bıraktıran hocalara duyulan nefret”i vur­gulayan müfettiş, “yeni neslin inancını dile” getirmektedir.<a href="#_ftn363" name="_ftnref363"><sup>[483]</sup></a></p>
<p>Zikredilen görüşler, şüphesiz, “din”e yönelik “radikal bilimci” yaklaşımın toplumun bir bölümünde revaç bulduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, resmî ideolojinin de üstü kapalı biçimlerde yücelttiği bu “yeni inanç”ın, toplumun geneli tarafindan içselleştirildiğini düşünmek yanıltıcıdır. Atatürk, tezlerinin çok daha geniş ve sosyal etkinliği yüksek bir kesimce benimsediğine inanmış, bunun dışında kalan “avam”ın da kısa sürede “aydınlatılabileceği,” tarihin gidişini anlayamayan “mürteciler”in ise uzun vâdede ortadan kalkacağını var­saymış, buna karşılık, gelişmeler öngörüsünü doğrulamamıştır.</p>
<p>Bunun, diğer bir ifadeyle, Mardin’in de vurguladığı gibi, ezici çoğunluğu “Cumhuriyet Çocuklarımdan oluşan bir topluma dönüşülememesinin temel nedeni, &#8220;din”in bireylerin “değerleri”nin önemli bölümünü oluşturmayı ve “insanların bir toplum unsuru olarak yaşamalarını mümkün kılan bir işlev” görmeyi sürdürmesidir.<a href="#_ftn364" name="_ftnref364"><sup>[484]</sup></a> Dini bilimsel açıdan değerlendiren etkili on doku­zuncu asır düşünce akımları, “hurâfe”nin “değer” olmadığını iddia etmişler­dir. Konuya aynı pencereden bakan cumhuriyet kurucusu da “aydınlanma­nın” boş inançları işlevsiz kılarak bireylerin yol göstericilerini değiştirmelerini sağlayacağı kanaatini geliştirmiştir. Ancak, bu tür bilimci analizler, ortalama toplum bireyinin dine bakışını fazla etkilememiştir.</p>
<p>Atatürk, pek çok çağdaşı gibi, aydınlanmanın dönüştürücü gücüne yöne­lik yüksek beklentiler geliştirme ve İslâmî toplumsal ilişkiler ağının etkinli­ğini küçümsemenin yanı sıra Araplar dışında kalan Müslümanların reform aracılığıyla dine farklı yaklaşabilecekleri ve bu çerçevede çağ ile daha uyumlu bir “Türk İslâmî” yaratabileceği varsayımıyla, aşırı mekanik bir yaklaşım or­taya koymuştur. Ziya Gökalp benzeri Türkçü-İslâmcıların aksine, onun amacı bunu topluma yaymak değildir. Cumhuriyet kurucusu, bunun “avam”a hizmet edeceğini ve “dinî”nin yerini “millî”nin almasını kolaylaştı­racağını düşünmüştür.</p>
<p>Geertz, İslâm coğrafyasının iki ucunda yer alan Fas ve Endonezya’da dinin “nasıl yaşandığı”nı tahlil eden “yorumlayıcı/sembolik” antropoloji çalışma­sında, değişik Müslüman toplulukların, örneğin yerleşik Araplar ile bedevile­rin dini farklı biçimde yaşadığını savunan işlevselci (functionalist) yaklaşım­ların şekilsel farklılıkları abarttığı, “İslâm”m değişik toplumlarda “aynı kök­leşmiş sembolleri” kullandığı sonucuna ulaşmıştır.<a href="#_ftn365" name="_ftnref365"><sup>[485]</sup></a> Dinî hayatın bu “türdeş” altyapısı gözönüne alındığında, Türkçü-İslâmcılar ile milliyetçi modernistlerin geliştirdiği, Atatürk’ün de anlamlı bulduğu, “özgün Türk İslâmî” ve “millî din” projelerinin belirli bir eşiğin ötesine gidebilme şansı ta­şımamış olduğu söylenebilir.</p>
<p>Atatürk, “laik cumhuriyet projesi”ni hayata geçirmekte ciddi başarılar sağ­lamış. Sovyet idaresi altındaki Orta Asya ve Kafkasya cumhuriyetleri istisnâ olunursa, bu alanda İslâm dünyasında görülen en radikal dönüşümü gerçek­leştirmiştir. Tamamlanmasını, denetiminde yazılan ders kitapları ve diğer top­lumsallaştırma vasıtaları aracılığıyla<a href="#_ftn366" name="_ftnref366"><sup>[486]</sup></a> endoktrine edilen yeni nesle bıraktığı bu programın temel sorunu, otoriter rejim altında yukarıdan aşağıya yapılan düzenlemelerin zaman içinde kökleşeceği ve siyasî sistem değiştiğinde de kalıcı olacağının varsayılmasıdır. Reformları eleştiren yabancı gözlemcilerin pek çoğu bu öngörüyü paylaşmıştır. Örneğin, Mısırlı Şeyh Muhammed el-Gu- naymi et-Teftâzânî, geleceğin Türkiyesi’nde Kur’an’ın ancak müzelerde görü­lebileceğini ileri sürmüştür.<a href="#_ftn367" name="_ftnref367"><sup>[487]</sup></a> Gelişmeler, Erken Cumhuriyet bağlamında an­lamlı bulunabilen böylesi iddialı kehânederin, uzun vâdedeki gelişmeleri tah­min konusunda oldukça başarısız olduğunu ortaya koyacaktır.</p>
<p>Şükrü Hanioğlu &#8211; Atatürk,Entelektüel Biyografi,syf:480-521</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref215" name="_ftn215"><sup>[330]</sup></a> Grace Ellison, <em>Turkey To-Day</em> (London: Hutchinson, [1928]), 24. Orijinal metinde, “I wish ali religions at the bottom of the sea” ifadesi yer almaktadır. Bunun, metne sadık, literal çevirisi, “Tüm dinlerin denizin dibinde olmasını arzu ederim” şeklinde yapılabilir. Ancak, tercih ettiğimiz metafor, verilmek istenilen mesaja daha uygundur. Mustafâ Kemal’in, tercüman aracılığıyla ve Fransızca yapıldığı izlenimini veren mülakatta, görüşlerini doğru biçimde aktarmasını istediği çevirmene sık sık “Ne dedin?” sorusuyla müdahale etmesi (bkz. Ibid., 20), kelimeleri tartarak konuştuğunun kanıtıdır. Hariciye Vekili’nin Ellison’a yazdığı mektupta, “Kitabınız memleketimiz hakkında yazılan kitapların en eyilerinden birisidir” denilmesi ise gazetecinin çalışmalarının takdir edildiğini ortaya koymaktadır. Bkz. 7. 2. 1932 tarih ve “Grace Ellison” başlıklı bilgi notu, CBA- 01018615 (1932).</p>
<p><a href="#_ftnref216" name="_ftn216"><em><sup><strong>[331]</strong></sup></em></a><em> Atatürk’ün Not Defterleri,</em> 8, 183-86.</p>
<p><a href="#_ftnref217" name="_ftn217"><sup>[332]</sup></a> Bkz. Supra, 137-38.</p>
<p><a href="#_ftnref218" name="_ftn218"><sup>[333]</sup></a> Rıza Nur, <em>Hayat ve Hatıratım,</em> 3, 1187.</p>
<p><a href="#_ftnref219" name="_ftn219"><sup>[334]</sup></a> Wells ilerleyen yıllarda tüm bilgileri içeren bir “dünya ansiklopedisi” hazırlanması önerisini de g<u>ün</u>deme getirecektir. Bkz. H. G. Wells, <em>Worki Brain</em> (Garden City, NY. Doubleday, Doran &amp; Co., 1938), 3-93.</p>
<p><a href="#_ftnref220" name="_ftn220"><sup>[335]</sup></a> Bunların önemlileri arasında bâzdan daha sonra film senaryosuna dönüştürülen, <em>The Time Machine</em> (1895), <em>Bye-Products in Evolution</em> (1895), <em>ThelslandofDoctorMoreau</em> (1896), <em>The InvisibleMan</em> (1897), <em>The First Men in theMoon</em> (1901), <em>A Modem Utopia</em> (1905), <em>Men Like Gods</em> (1923) sayılabilir. Beşinci roman, [H. G.] Wells, <em>Fennî, Seyyahı Harikü&#8217;l-&#8216;âde Roman: Kamerde îlk insanlar,</em> ter. ‘Aziz Hüdaî’ (İstanbul; Talebe Defteri Kitabhanesi, 1336/1334/1918) adı altında Türkçeye çevrilmiştir. Yahya Kemal’in <em>Çamlar Altında Musahabe</em> (1913) hikâyesinin ana fikri de “The Time Machine”den alınmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref221" name="_ftn221"><sup>[336]</sup></a> Hilaire Belloc, <em>A Companion to Mr. Wells<sup>&gt;</sup>s ‘Outline ofHistory*</em> (London: Sheed and Ward, 1926); idem., <em>Mr. Belloc Stili Objects to Mr. Wells’s “Outline of History”</em> (London: Sheed and Ward, 1926). Esere yönelik diğer eleştiriler için bkz. David C. Smith, <em>H. G. Wells Desperately Mortal: A Biography</em> (New Haven, CT: Yale University Press, 1986), 256.</p>
<p><a href="#_ftnref222" name="_ftn222"><sup>[337]</sup></a> George Orwell, <em>CriticalEssays,</em> der. George Packer (London: Harvill Secker, 2009), 153.</p>
<p><a href="#_ftnref223" name="_ftn223"><sup>[338]</sup></a> Mustafa Kemal, H. G. Wells, <em>Esquisse de l’histoire üniverselle,</em> ter. Edouard Guyot (Paris: Payot, 1925) tercümesini hızla gözden geçirmiş; geleceğin toplumu ve bir dünya federal devleti kurulması projesinin yanı sıra ileride lise tarih kitaplarında özeti verilecek, “korku ve ümit’’in dinlerin oluşumundaki rolünü ele alan alt bölümün başlığının (La peur et l’esperance dans la religion) yanına işareder koymuş, Darwinizmi tartışan kısmın da önemli olduğunu düşünmüştür. Sırasıyla bkz. Ibid., 550, 572; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 12, 433-55. Kitabın 1925 yılında yayımlanan İngilizce baskısının iki kopyası Atatürk’ün özel kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu&#8217;. Anıtkabir ve Çankaya Bölümleri</em> (Ankara: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı, 1973), 464.</p>
<p><a href="#_ftnref224" name="_ftn224"><sup>[339]</sup></a> Ruşen Eşref Ünaydın, <em>Atatürk: Tarih ve Dil Kurumlan Hâtıralar; VII. Türk Dil Kurultayında Söylenmiştir</em> (Ankara: T.D.K, 1954), 51.</p>
<p><a href="#_ftnref225" name="_ftn225"><sup>[340]</sup></a> H. G. Wells, <em>Cihan Tarihinin &#8216;Umumî Hatlan,</em> 1-5 (İstanbul: Ma‘arif Matbaası, 1927, 1927,1928,1928,1928).</p>
<p><a href="#_ftnref226" name="_ftn226"><sup>[341]</sup></a> Smith, <em>H. G. Wells Desperately Mortal,</em> 258.</p>
<p><a href="#_ftnref227" name="_ftn227"><sup>[342]</sup></a> Şemsettin Günaltay tarafından, Atatürk’ün vefatı sonrasında kaleme alınan <em>Tarih</em> I’in yeni şeklinin bilhassa “din”e yaklaşım ve Darwinist kurama dayalı anlatım alanlarında farklılıklar gösterdiği vurgulanmalıdır. Bkz. Şemsettin Günaltay, <em>Tarih,</em> I (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1939). Benzer şekilde, kurucu liderin ölümü akabinde ikinci cilt metninde de değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref228" name="_ftn228"><sup>[343]</sup></a> Bu kitaplar orta okullar için hazırlanmış, ancak Birinci Tarih Kongresi’nde bu seviye için ağır oldukları eleştirileri dile getirildikten sonra [bkz. <em>Birinci Türk Tarih Kongresi: Konferanslar Müzakere Zabıtları</em> ([Ankara]: Maarif Vekâleti [1932]), 282-84] lise müfredatına kaydırılmıştır. 1933 yılında aynı içeriğin basideştirilmesi ve özedenmesiyle hazırlanan orta okul tarih kitapları da kullanıma sokulmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref229" name="_ftn229"><sup>[344]</sup></a> H. G. Wells, <em>The Outline ofHistory: Being a Plain History of Life and Mankind,</em> 4 (New York: The Review of Reviews Company, 1923), kitabı içinde yer alan, “The Next Stage of History” (ss. 1289 et seq.) bölümü, Mustafa Kemal’in tetkiki için ayrıca çevrilmiş ve onun tarafindan dikkatle okunmuştur. El yazısı ile yapılmış, “Dünya Tarihînin Müstakbel Safhası” başlıklı bu tercüme için bkz. <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar</em>, 8, 327-37.</p>
<p><a href="#_ftnref230" name="_ftn230"><em><sup><strong>[345]</strong></sup></em></a><em> Nutuk,</em> 434; H. G. Wells, <em>The Outline ofHistory,</em> 4, 1297.</p>
<p><a href="#_ftnref231" name="_ftn231"><em><sup><strong>[346]</strong></sup></em></a><em> Outline of History&#8217;</em>nin “Early Thought” bölümü <em>Tarih</em> I’de “Fikrin Doğuşu” haline gelmiş, alt bölümler olan “Primitive Philosophy, The Old Man in Religion, Fear and Hope in Religion, Stars and Seasons, Story-telling and Myth-Making, Complex Origins of Religion” ise (bunlar eserin Türkçe tercümesinde, “Fikrin Doğuşu: Ibtida’î Felsefe, Dinde Ceddin Mevki‘i, Dinde Korku ve Ümid, Yıldızlar ve Mevâsim, Hikâye ve Hurâfeler, Din Menşe’lerinin Girift Mahiyeti” başlıklarıyla verilmiştir. Bkz. Wells, <em>Cihan Tarihinin ‘Umumî Hatları,</em> 1, 95-106) “Fikrin Doğuşu: İptidaî Felsefe, Dinde Atanın Mevkii ve Tesiri, Dinde Korku ve Ümit, Yıldızlar ve Mevsimler, Hikâye ve Hurafeler, Din Menşelerinin Karışık Mahiyeti,” şeklinde aynen aktarılmıştır. İçerik ise Wells’in anlatımının özetidir. Bkz WeÛs, <em>The Outline ofHistory,</em> 1, 92-105, <em>Tarih,</em> I, 20-24.</p>
<p><a href="#_ftnref232" name="_ftn232"><em><sup><strong>[347]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> I, 21. Mustafa Kemal, aynı vurguları <em>Medenî Bilgiler</em> kitabı için kaleme aldığı notlarda da tekrar etmiştir. Bkz. <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazılan,</em> der. A Afetinan [Ayşe Afet inan] (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1969), 451.</p>
<p><a href="#_ftnref233" name="_ftn233"><sup>[348]</sup></a> Ludwig Büchner, <em>Kraft und Stoff öder Grundzüge der natürlichen Wehordnung,</em> 16. baskı (Leipzig: Verlag von Theodor Thomas, 1888), 365, 372-73, 380-98, 483-84.</p>
<p><a href="#_ftnref234" name="_ftn234"><sup>[349]</sup></a> Ibid., 382.</p>
<p><a href="#_ftnref235" name="_ftn235"><sup>[350]</sup></a> Bkz. <em>Tarih</em> I, 22. Mustafa Kemal de bir okul ziyaretinde, “ilk insanların ve iptidaî cemiyetlerin korkuya müstenit ahlâk” anlayışları geliştirdiğini vurgulamıştır. Bkz. “Gazi Hz. Edirne Mekteplerini Ziyaret ve Talebeyi irşat Ettiler,” <em>Milliyet,</em> 25 Kânunuevvel 1930.</p>
<p><a href="#_ftnref236" name="_ftn236"><sup>[351]</sup></a> Patrick Parrinder, “The Old Man and His Ghost: Grant Ailen, H. G. Wells» and Popular Anthropology,” iç. <em>Grant Ailen: Literatüre and Cultural Politics at the Fin de Sikcle,</em> der. William Greenslade, Terence Rodgers (Burlington, VT: Ashgate, 2005), 177-78.</p>
<p><a href="#_ftnref237" name="_ftn237"><em><sup><strong>[352]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> I, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref238" name="_ftn238"><sup>[353]</sup></a> H. G. Wells, <em>The Outline of History,</em> 2, 702; idem., <em>Cihan Tarihinin ‘Umumî Hatları,</em> 3 (İstanbul: Ma‘arif Vekâleti, 1928), 91-92; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 2, 400.</p>
<p><a href="#_ftnref239" name="_ftn239"><sup>[354]</sup></a> [‘Abdullah Cevdet], “Darü’l-hikme Içün,” <em>îctihad</em> 150 (23 Teşrin-i sânî 1922): 3120;idem., “Tercüme! Tercüme! <em>îctihad</em> 156 (1 Ağustos 1923): 3211. Kitabın çevirisini Hüseyin Cahid’e öneren de Abdullah Cevdet olmuştur. Bkz. idem., “Mühim Bir Eser-i İslâmî Hakkında: Hüseyin Cahid Bey Biraderimize,” <em>Îctihad</em> 161 (1 Kânûn-i sânî 1924): 3300.</p>
<p><a href="#_ftnref240" name="_ftn240"><sup>[355]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet “Tercüme! Tercüme!” <em>Îctihad</em> 156: 3211. Aşırı derecede ayrıntılı ve kapsamlı eserin, Caetani’nin yorumlarının yer almadığı beş ciltlik bir özetinin de var olmasına [bkz. Leone Caetani, <em>Chronographia Islamica; ossia, Riassunto cronologico della storia di tutti i popoli musulmani dall’anno 1 allanno 922 della Higrah (622-1517 dell&#8217;era volgare). Corredato della bibliografia di tutte le principali fonti stampate e manoscritte,</em> 1-5 (Paris: P. Geuthner, 1912)] karşılık, onun değerlendirmelerini de içeren külliyatın çevrilmesinin önerilmesi ve cumhuriyet döneminde bunun yapılması ilginç bir ideolojik tercihi ortaya koymaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref241" name="_ftn241"><sup>[356]</sup></a> 12 ciltlik eserin son kısmı 1926 yılında yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref242" name="_ftn242"><sup>[357]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali delTIslâm,</em> 2/2, <em>Dall’anno 7. al 12. H.</em> (Milano: Ulrico Hoepli, 1907).</p>
<p><a href="#_ftnref243" name="_ftn243"><sup>[358]</sup></a> Bkz. <em>L’Archivio Leone Caetani allAccademia Nazionale dei Lincei,</em> der. Paola Ghione, Valentina Sagaria Rossi (Roma: Fondazione Camillo Caetani, 2004), 442-44.</p>
<p><a href="#_ftnref244" name="_ftn244"><sup>[359]</sup></a> Leone Caetani, “La fonction de T İslam dans l’6volution de la civilisation,” ter. Georges Bourgin, <em>Scientia</em> 11/23-3 (1912): 260-92.</p>
<p><a href="#_ftnref245" name="_ftn245"><sup>[360]</sup></a> Bu tavır alış, Osmanlı yöneticilerinin de dikkatini çekmiştir. Bkz. Roma Sefareti’nden Sadrâzâm İbrahim Hakkı Paşaya gönderilen, 23 Eylül 1911 tarih ve 7940/576 sayılı yazı ve ekleri, BOA-HR.SYS. 1549/63 (1911).</p>
<p><a href="#_ftnref246" name="_ftn246"><sup>[361]</sup></a> Bkz. Yusuf Ziya, “İslâm Tarihi: ‘Hüseyin Cahid’ Bey’in İtalyancadan Tercüme ve Neşr Erdiği ‘Leone Caetani’nin İslâm Tarihi Hakkında întikâd,” <em>Mihrab</em> 2/25 (1 Kânûn-i sânı 1341 [1925]): 1-13; 2/26 (1 Şubat 1341 [1925]): 49-57; 2/27 (1 Mart 1341 [1925]): 97- 107; Ahmed Na‘im, “İslâm Tarihi Hakkında: Hüseyin Cahid Beyefendiye Açık Mektub,” <em>Sebilur-Reşad</em>25/638 (12 Şubat 1341 [1925]): 211-13; idem., “İslâm Tarihi Hakkında,” <em>Tanin,</em> 16, 17, 20 Şubat 1925; [Abdülkadir] Sadreddin, “Tenkid-i Âsâr: İslâm Tarihi,” <em>Sebilü’r-Reşad25l&amp;&gt;7</em> (5 Şubat 1341 [1925]): 193-95.</p>
<p><a href="#_ftnref247" name="_ftn247"><sup>[362]</sup></a> Bunların başmda, “Caetani’ni bâzı müsteşrik ve râhiplerle işbirliği ederek, Hadîs ve İlm-i Hadîse, Muhaddislere, Eshâb-ı kirâma, ibâdetlerimize, Peygamberimize ve nesebine vâki tecavüz”ü olarak tanımlanan (bkz. Diyanet İşleri Başkam Vekili Sadettin Evrin’in Anamur Müftülüğü’ne, 10 Ekim 1961 tarih ve 26497 sayılı yazısı, BCA-51-33-4-33-40 [1961]) eserine karşı yazılan, M. Âsim Koksal, <em>Müsteşrik Caetani’nin Yazdığı İslâm Tarihindeki îsnad ve İftiralara Reddiye</em> (Ankara: Balkanoğlu Matbaacılık, 1961) gelmektedir. <em>İslâm </em>dergisinde 1956 yılından başlayarak tefrika edilen bir yazı dizisinin genişletilmiş hah olan bu çalışma, Diyanet İşleri tarafından 1986 yılında yeniden yayımlanmıştır. Buna karşılık, Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında suskunluğa düşen İslâmcı mehâfilde, Atatürk’ün vefatını takiben, Caetani’nin eseri ve temel tezlerine yönelik eleştirilerin dile getirildiği belirtilmelidir. Bunlara verilen bir cevap için bkz. İsmail Habib, “İki Zihniyet: Aldanan Kim miş [sic]?, 2,” <em>Cumhuriyet,</em> 22 Haziran 1942.</p>
<p><a href="#_ftnref248" name="_ftn248"><sup>[363]</sup></a> Bu eleştiriler için bkz. Fatma Kızıl, “The Reception and Representation of Western Hadith Srudies in Turkish Academe,” iç. <em>Modem Hadith Studies&#8217;. Continuing Debates and New Approaches,</em> der. Belal Abu-Alabbas, Michael Dann, Christopher Melchert (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2020), 173-82.</p>
<p><a href="#_ftnref249" name="_ftn249"><sup>[364]</sup></a> Eleştirel-tarihsel yaklaşıma ve tercihlerine ilk ciddî eleştiriler ve konuya farklı yaklaşım önerileri 1970’li yıllarda Albrecht North tarafından yapılmıştır. Bkz. Albrecht Noth, “Der Charakter der ersten grofien Sammlungen vojı Nachrichten zur frühen Kalifenzeit,” <em>Der İslam</em> 47 (1 Ocak 1971): 168-99; idem., <em>Quellenkritische Studien zu Themen, Formen und Tendenzen frühislamischer Geschichtsüberlieferung,</em> 1, <em>Themen und Formen</em> (Bonn: Selbstverlag des orientalistischen Seminars der Universitat Bonn, 1973).</p>
<p><a href="#_ftnref250" name="_ftn250"><sup>[365]</sup></a> Örneğin bkz. N. A. Smimov, <em>Oçerki istorii izuçeniia İslama v SSSR</em> (Moskva: IzdateFstvo Akademii Nauk, 1954), 191 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref251" name="_ftn251"><sup>[366]</sup></a> “İslâm Peygamberinin Hakikî Bir Tasviri,” <em>Hür Fikir H77</em> (27 Temmuz 1925): 3.</p>
<p><a href="#_ftnref252" name="_ftn252"><sup>[367]</sup></a> Hüseyin Cahid, “Mütercimin Sözleri,” Leone Caetani, <em>İslâm Tarihi,</em> 1, ter. Hüseyin Cahid (İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1924), 5.</p>
<p><a href="#_ftnref253" name="_ftn253"><sup>[368]</sup></a> “Sebilü’r-Reşad,” <em>Sebilü’r-Reşad</em>25<em>1638:</em> 213.</p>
<p><a href="#_ftnref254" name="_ftn254"><sup>[369]</sup></a> Hüseyin Cahid tarafından yapılan tercümenin hicretin 12. yılına kadar olan gelişmeleri ele alan ilk 10 cildi 1924 ilâ 1927 seneleri arasında neşrolunduktan sonra yayım durdurulmuştur. Çevirinin basılmayan kısmı Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi Tercüme Eserler Koleksiyonu, T/0136’da bulunmaktadır. Mustafa Kemal basılan ciltlerin 1924 yılında yayımlanan dokuzunu dikkatle okumuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref255" name="_ftn255"><sup>[370]</sup></a> Hüseyin Cahid’in “Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne takdime-i hürmet” ithafıyla 1924 yılında sunduğu kitabın (bkz. <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 3,132) ciltleri üzerinde değişik kalemlerle alınmış çok sayıda not, “dikkat,” “mühim” vurguları ile alt ve kenar çizimleri bulunmaktadır. “Dikfkat]” ve “Müh[im]” işaretlerinin çoğunluğunun yeni (örneğin bkz. Ibid., 296, 355), bâzılarının ise eski alfabe ile yazılmış (örneğin bkz. Ibid., 291) olması, Mustafa Kemal’in kitabın değişik ciltlerini basımlarından kısa süre sonra okumasının yanı sıra lise tarih ders kitaplarının hazırlandığı 1930-31 yıllarında yeniden gözden geçirdiğini ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal’in incelediği cilderden aldığı notlar ve koyduğu işaretler için bkz. Ibid., 132-490; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 4, 1-422. Eserin ciltleri Mustafa Kemal’in yanı sıra başvekil, TBMM ve Erkân-ı Harbiye reislerine de gönderilmiştir. Bkz. BCA-180-9-52-263-8 (1927).</p>
<p><a href="#_ftnref256" name="_ftn256"><sup>[371]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali dell&#8217;Islâm,</em> 1, <em>Introduzione: Dall’anno 1. al 6, H.</em> (Milano: Ulrico Hoepii, 1905), 202-203; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 2,<em>7A, Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3,207-14.</p>
<p><a href="#_ftnref257" name="_ftn257"><sup>[372]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali dell&#8217;Islâm,</em> 1, 196-97, 202-208; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 2, 56-57, 73- 76; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3, 189-90, 206-14; Mustafa Kemal’in lise tarih kitaplarım hazırlarken tuttuğu notlar, <em>Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri,</em> 24,<em>1930-1931</em> (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2008), 197-98 ve şahsî kütüphanesinde bulunan, üzerinde el yazısı ile düzeltmeler yaptığı daktilo edilmiş metin, <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 9, 61-62.</p>
<p><a href="#_ftnref258" name="_ftn258"><sup>[373]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali dell&#8217;Islâm,</em> 1, 186, 195, 375-76; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 2, 35, 53; 3, 80-81; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3, 185, 188-89; 262-65.</p>
<p><a href="#_ftnref259" name="_ftn259"><sup>[374]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali deli Islâm,</em> 2/1, <em>Dall&#8217;anno 7. al 12. H.</em> (Milano: Ulrico Hoepii, 1907), 375-76; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 7 (İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1924), 156-57;<em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 4, 280-81. Mustafa Kemal, Halphen’in dikkatle okuduğu bir eserinde Arapların, işgal ettikleri bölgelere, ilim, felsefe ve sanat götürmedikleri ve Abbasîlere kadar da bir medeniyet sahibi olmadıkları tezinin önemli olduğunu düşünmüştür. Bkz. Louis Halphen, <em>Les barbares: Des grandes invasions aux conquetes turques duXT sMe</em> (Paris: Librairie Felix Alcan, 1930), 229; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 14,400.</p>
<p>375.Leone Caetani, <em>Annali dellİslâm,</em> 1, 390-91; idem., <em>İslâm Tarihi, 3,</em> 113-18; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3,290-95.</p>
<p>376.Le Strange, “Annali dell’Islâm,” <em>The English HistoricalReview</em> 22/88 (Ekim 1907): 773. 492</p>
<p><a href="#_ftnref260" name="_ftn260"><sup>[377]</sup></a> örneğin Berkes, “Hüseyin Cahit’in Leon Caetano’dan [Leone Caetani’den] çevirdiği <em>İslâm Tarihi..</em>. cilderini. . . okuya okuya &#8230; din dersi hoca [sının] başarısı olan inancı dürüp kaldırmış” olduğunu dile getirmiştir. Bkz. Niyazi Berkes, <em>Unutulan Yıllar\</em> der. Ruşen Sezer (İstanbul: İletişim Yayınları, 1997), 58.</p>
<p><sup>378</sup> örneğin, Sedillot’nun Araplar ve tarihleri konulu kitabında, onların inançları söz konusu olduğunda “aç gözlü,” “kana susamış,” “dalkavuk” tavırlar takındığı ve “bâtıl itikatlaf’a eğilim gösterdiğini ileri süren ifadelerini işaredemiştir. Bkz. L[ouis-Pierre-Eugene] 496 <a href="#_ftnref261" name="_ftn261"></a>A[mdic] S6dillot, <em>Histoiregtntrale des arabes,</em> 1 (Paris: Maisonneuve, 1877), <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 15, 373.</p>
<p><a href="#_ftnref262" name="_ftn262"><em><sup><strong>[379]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> II, 143.</p>
<p><a href="#_ftnref263" name="_ftn263"><em><sup><strong>[380]</strong></sup></em></a><em> Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk un El Yazılan,</em> 364-65.</p>
<p><a href="#_ftnref264" name="_ftn264"><sup>[381]</sup></a> Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref265" name="_ftn265"><sup>[382]</sup></a> Ibid., 365-66.</p>
<p><a href="#_ftnref266" name="_ftn266"><sup>[383]</sup></a> Atilla Oral, <em>Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu</em> (İstanbul; Demkar, 2011), 67-68,74-77.</p>
<p><a href="#_ftnref267" name="_ftn267"><em><sup><strong>[384]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> II, 140-48.</p>
<p><a href="#_ftnref268" name="_ftn268"><sup>[385]</sup></a> Abdulhak Adnan-Adıvar, “Interaction of Islamic and Western Thought in Turkey,* iç. <em>Near Eastem Culture and Society,</em> der. T. Cuyler Young (Princeton: Princeton University Press, 1951), 128.</p>
<p>386.Garbçılar, onun bu yönünü ön plana çıkarırken, bu deyim karşılığı olarak üretilen “hürendiş” sıfatını kullanmışlardır, örneğin bkz. &#8216;Abdullah Cevdet, &#8220;Gazi Paşa Hazretleri’nin Beyanâtı,” <em>letihad</em> 161: 3286: “Münevver ve hürendiş re*is-i cumhurumuz Mustafa Kemal Paşa Hazrederi”.</p>
<p>387.Maxime Gorki, <em>Ğcrits de Rtvolution,</em> ter. Andrl Pierre (Paris: Librairie Stock, 1922), 7, <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 482-84.</p>
<p><a href="#_ftnref269" name="_ftn269"></a>388 Gustave <em>Lc</em> Bon, <em>Loispsychologiques de revolution des peuples</em> (Paris: Felix Alcan, 1911), 2; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 20, 282.</p>
<p><a href="#_ftnref270" name="_ftn270"></a>389 ‘Abdullah Cevdet, “Şehzâde Mecid Efendi Hazrederiyle Mülâkat,” <em>Îctihad57 O</em> Mart 1329 [20 Mart 1913]): 1257.</p>
<p><a href="#_ftnref271" name="_ftn271"><sup>[390]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Mezheb-i Baha’ullah-Dinü’1-ümem,” <em>îetihad</em> 144 (1 Mart 1922): 3016.</p>
<p><a href="#_ftnref272" name="_ftn272"><sup>[391]</sup></a> Boutmy, bu ifadeyi, “felsefe” ile “din” arasındaki farklılık ve Ingilizlerin bunlara yaklaşımını açıklamak için kullanmış (bkz. E. Boutmy, “L’^tat et l’individu en Angleterre,”v4wMZff <em>de L ’Pcole Libre des Sciences Politiques</em> 2/4 [ 15 Ekim 1887]: 521); Abdullah Cevdet bunu önce olduğu gibi aktarmış (bkz. Ab[dullah] Djevdet, “Des morts qui ne meurent pas: E. Boutmy,” <em>Idjtihad</em> 10 [Ocak 1906]: 158), daha sonra ise “felsefe” yerine “ilm”i ikame ederek anılan vecizeyi kurgulamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref273" name="_ftn273"><sup>[392]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Şehzâde Mecid Efendi Hazretleriyle Mülakat,” <em>îctihad</em> 57: 1257.</p>
<p><a href="#_ftnref274" name="_ftn274"><sup>[393]</sup></a> Guizot’nun bu kitabı Atatürk’ün özel kütüphanesinde bulunmamaktadır. Buna karşılık, kütüphanede, tarihçi devlet adamının genel ve Ingiltere tarihi üzerine çalışmaları ile dil üzerine kaleme alınmış eserleri mevcuttur. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu, </em>288, 562.</p>
<p><a href="#_ftnref275" name="_ftn275"></a><sup>394</sup> Nikki R. Keddie, <em>An Islamic Response to Imperialism: Political and Religious Writings of SayyidJamâlabDin ‘al-Afghânî’</em> (Berkeley: University of California Press, 1968), 82,171- 72. Guizot’nun, Efganî’nin düşünceleri üzerinde bu açık onayın ötesinde tesirli olması için bkz. Margaret Kohn, “Afghânî on Empire, İslam, and Civilization,” <em>Political Theory 3713 </em>(Haziran 2009): 412-17.</p>
<p><a href="#_ftnref276" name="_ftn276"><sup>[395]</sup></a> Guizot’nun geliştirdiği tezin Müslüman reformisder üzerindeki etkisi için ayrıca bkz. Bryan S. Turner, “İslam, Capitalism and the Weber Theses,” <em>The British Journal of Sociology</em> 25/2 (Haziran 1974): 241; Felicitas Opwis, “Changes in Modern Islamic Theory: Reform or Reformation?” iç. <em>An Islamic Reformation?</em> der. Michaelle Browers, Charles Kurzman (Lanham, MD: Lexington Books, 2004), 39 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref277" name="_ftn277"><sup>[396]</sup></a> Afganlı ‘Ubeydullah, “Kavm-i Cedîd,” <em>îctihad</em> 81 (21 Teşrin-i sânı 1329 [4 Kânûn-i evvel 1913]): 1796-97.</p>
<p><a href="#_ftnref278" name="_ftn278"><sup>[397]</sup></a> ‘Ubeydullah [el-] Efganî, <em>Kavm-i Cedîd: Kitabul-mevâ&#8217;iz</em> (İstanbul: Şems Matba‘ası, 1331 [1913]), 19.</p>
<p><a href="#_ftnref279" name="_ftn279"><sup>[398]</sup></a> Ibid., 51-52, 90; idem., <em>Mucize-i Peygamberi</em> (İstanbul: Matba‘a-i Hayriye ve Şürekâsı, 1332 [1914]), 39-41,90-93.</p>
<p><a href="#_ftnref280" name="_ftn280"><sup>[399]</sup></a> ‘Ubeydullah [el-] Efganî, <em>Kavm-i Cedîd,</em> 15.</p>
<p><a href="#_ftnref281" name="_ftn281"><sup>[400]</sup></a> “Kavm-i Cedîdci ‘Ubeydullah [el-] Efganî ile Sebilü’r-Reşad İdarehanesinde Bir Muhavere,&#8221; <em>Sebilur-Reşad</em> 11/277 (19 Kânûn-i evvel 1329 [1 Kânûn-i sânî 1914]): 257-58; İzmirli İsmail Hakkı, “Müdafaan Diniye: ‘Ubeydullah [el-] Efganî Müdafi‘i M. C. Efendiye!” <em>Sebilur- Refad</em> 11/280 (9 Kânûn-i sânî 1329 [22 Kânûn-i sânî 1914]): 306-308.</p>
<p><a href="#_ftnref282" name="_ftn282"><sup>[401]</sup></a> Bkz. Mustafa Sıdkı, “îctihad Gazetesi’nin ‘Reform’culugu,” <em>Medrese î&#8217;tikadlan</em> 7 (17 Haziran 1329 [30 Haziran 1913]): 51-53; Tarsuslu Mustafa Na‘im, “Lutherlik Yapmak İstiyorlar! !” <em>Medreseî&#8217;tikadlan</em> 13 (2 Ağustos 1329 [15 Ağustos 1913]): 103-104.</p>
<p><a href="#_ftnref283" name="_ftn283"><sup>[402]</sup></a> “Kur’an-ı Kerim Tercümesi,” <em>İslâm Dünyası</em> 1/13 (15 Ağustos [1J329 [1913]): 197-99; Milâslı lsma‘il Hakkı, “Kur’an-ı Kerim Tercüme Olunabilir mi?” <em>Sebilü’r-Reşad</em> 15/390 (5 Şubat 1335 [1919]): 447-49. Daha katı ve tefsir dışında aktarıma karşı çıkan yaklaşıma örnek olarak bkz. “Kur’an-ı Kerim Tercümesi Hakkında,” <em>Hayrul-Kelâm</em> 17 (27 Şubat 1329 [12 Mart 1914]): 136.</p>
<p><a href="#_ftnref284" name="_ftn284"><sup>[403]</sup></a> [Kılıçzâde İbrahim Hakkı], “Pek Uyanık Bir Uyku,” <em>İçtihad</em> 57 (7 Mart 1329 [20 Mart 1913]): 1263.</p>
<p><a href="#_ftnref285" name="_ftn285"><sup>[404]</sup></a> Ziya Gök Alp, <em>Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak</em> (İstanbul: Yeni Mecmu a, 1918), 33.</p>
<p><a href="#_ftnref286" name="_ftn286"><sup>[405]</sup></a> idem., “Türk’e Göre: Din,” <em>İslâm Mecmuası</em> 2/22 (12 Şubat 1330 [25 Şubat 1915]): 552.</p>
<p><a href="#_ftnref287" name="_ftn287"><sup>[406]</sup></a> idem., <em>Yeni Hayat</em> (İstanbul: Yeni Mecmua, 1918), [20].</p>
<p><a href="#_ftnref288" name="_ftn288"><sup>[407]</sup></a> idem., <em>Türkçülüğün Esasları</em> (Ankara: Millî îctimâ‘iyât Kütübhanesi, 1339 [1923]), 161. Kitabın, Gökalp tarafindan sunulan ithaflı bir kopyası Atatürk’ün özel kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 118.</p>
<p><a href="#_ftnref289" name="_ftn289"><sup>[408]</sup></a> Ziya Gök Alp, <em>Türkçülüğün Esasları,</em> 163-64.</p>
<p><a href="#_ftnref290" name="_ftn290"><sup>[409]</sup></a> Bu konudaki görüşleri için bkz. idem., “Dine Doğru,” <em>Küçük Mecmua</em> 1/5 (3 Temmuz [1J338 [1922]): 5-6.</p>
<p><a href="#_ftnref291" name="_ftn291"><sup>[410]</sup></a> Mustafa Kemal, Renan’ın “Qu’est-ce qu’une nation? (1883)” konferansının metnini okumuş, kaleme aldığı “millet” tanımını (Bkz. <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazılan,</em> 380), bu sunuma dayanarak yapmıştır. Bkz. Ernest Renan, <em>Discours et conftrences </em>(Paris: Calmann Levy, 1887), 279-310; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 320-30. Kapak sahifesindeki imzadan Renan’ın zikrolunan kitabının Abdülmecid Efendi’nin kütüphanesinden getirildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref292" name="_ftn292"><sup>[411]</sup></a> Renan, <em>Discours et conftrences,</em> 301-303. Mustafa Kemal, metin alt başlığı olan “La religion ne saurait non plus offrir une base suffîsante â l’etablissement d’une nationalit^ moderne (Din de modern bir ulusun oluşumu için yeterli bir temel sağlayamaz)” ifadesinin yanma bu tespitin önemli olduğunu belirten bir işaret koymuştur. Bkz. Ibid., 301; <em>Atatürk Ün Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 325.</p>
<p><a href="#_ftnref293" name="_ftn293"><em><sup><strong>[412]</strong></sup></em></a><em> Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazıları,</em> 364.</p>
<p><a href="#_ftnref294" name="_ftn294"><sup>[413]</sup></a> Afet [Ayşe Âfet], <em>Vatandaş îçin Medenî Bilgiler,</em> 1 (İstanbul: Devlet Matbaası, 1931), 12.</p>
<p><a href="#_ftnref295" name="_ftn295"></a><sup>414</sup> Bkz. W. G. Tinckom-Fernandez, “Changes Proposed in Islamic Customs,” <em>The New York Times,</em> 15 Temmuz 1928.</p>
<p><a href="#_ftnref296" name="_ftn296"><sup>[415]</sup></a> Charles H. Sherrill, <em>A Years Embassy to Mustafa Kemal</em> (New York: C. Scribner’s Sons, 1934), 193-96; <em>New Documents on Atatürk: Atatürk as Viewed through theEyes of American Diplomats,</em> der. Rıfat N. Bali (İstanbul: The Isis Press, 2007), 156.</p>
<p><a href="#_ftnref297" name="_ftn297"><sup>[416]</sup></a> Şevket Süreyya Aydemir, <em>Tek Adamı Mustafa Kemal,</em> 3, <em>1922-1938</em> (İstanbul; Remzi Kitabevi, 1981), 496.</p>
<p><a href="#_ftnref298" name="_ftn298"><sup>[417]</sup></a> Kara ‘Osman, “‘Dinde İnkılâb,” <em>Hür Fikir</em> 5/222 (2 Temmuz 1928): 1.</p>
<p><a href="#_ftnref299" name="_ftn299"></a><sup>418</sup> D. 1, S. 4,1. 1, C. 1 (1. 3. 1339 [1923]), <em>Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi,</em> 28 (Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matba‘ası, 1339/1341 [1923])» 13.</p>
<p><a href="#_ftnref300" name="_ftn300"></a><sup>419</sup> Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref301" name="_ftn301"><sup>[420]</sup></a> Receb Zühdü, “Büyük Gazi Konya ‘Darü’l-hilâfesi’nde,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 23 Mart 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref302" name="_ftn302"><sup>[421]</sup></a> “Re’is-i Cumhurumuzun Mühim Beyanâtı,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 4 Kânûn-i evvel 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref303" name="_ftn303"><sup>[422]</sup></a> İhsan Alp, “Ankara’da Hey’et-i ‘İlmiye Şerefine Bir Ziyafet: Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin İştirak Erdikleri Mübâhaseler,” <em>Vakit,</em> 17 Ağustos 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref304" name="_ftn304"><sup>[423]</sup></a> Karabekir, <em>Paşaların Kavgası,</em> 158-59.</p>
<p><a href="#_ftnref305" name="_ftn305"><sup>[424]</sup></a> Bunun vurgulanması için bkz. M. Brett Wilson, “The First Translations of the Qur’an in Modem Turkey, 1924-38,” <em>International Journal of Middle East Studies</em> 41/3 (Ağustos 2009): 419. Ellison, Mustafa Kemal’in açıklamaları sonrasında tercümesini yapan Cemil Sa‘id (Dikel)’in çevirisinin reisicumhur tarafından din ve eğitim kurumlarına göndertildiğini ileri sürmektedir. Bkz. Ellison, <em>Turkey To-Day,</em> 190.</p>
<p><a href="#_ftnref306" name="_ftn306"><sup>[425]</sup></a>1924 yılında yayımlanan bu tercümeler, <em>Kur&#8217;an-ı Kerim Tercümesi,</em> ter. Cemil Sa‘id ([İstanbul, 1924]); Şeyh Muhsin-i Fânî [Hüseyin Kâzım Kadri], et. al.&#8217;, <em>NurüTBeyan:Kur’an-ı Kerimin Türkçe Tercümesi,</em> [1-2] (İstanbul: Kütüphane-i Islâm, 1340 [1924]); Seyyid Süleyman el- Hüseynî [Süleyman Tevfik özzorluoğlu], <em>Kur&#8217;an-ı Kerim Tercümesi</em> [cüzler halinde] (Dersa‘adet: Âmedî Matba‘ası, 1340-1342 [1924])’dir. Bunlardan, yazarınca ithaflı bir kopyası sunulan ve büyük çapta Albert Kazimirski de Biberstein’ın Fransızca tercümesine dayanan birincisi, Mustafa Kemal tarafından gözden geçirilmiştir. Bkz. <em>Atatürk un Oku­duğu Kitaplar,</em> 8,449-57. Atatürk’ün özel kütüphanesinde Biberstein’ın eserinin 1878 bas­kısı da bulunmaktadır. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 62. Mustafa Kemal bir süre Cemil Sa‘id çevirisini kullanmış, ancak, daha sonra metindeki hatalar nedeniyle Mehmed Akif in tercümesini bekleme kararı almıştır. Bkz. Osman Ergin, <em>İstanbul Mektepleri ve İlim, Terbiye ve San &#8216;at Müesseselerir-Dolayısiyle-Türkiye Maarif Tarihi,</em> 5 (İstanbul: Os- manbey Matbaası, 1943), 1634-35.</p>
<p><a href="#_ftnref307" name="_ftn307"><sup>[426]</sup></a> Bkz. Rif‘at, “Beyan-ı Hakikat,” <em>Sebilü&#8217;r-Reşad</em> 24/599 (1 Mayıs 1340 [1924]): 7-8; “Kur’an-ı Kerim Tercümeleri Hakkında,” ibid., 8-11; Aksekili Ahmed Hamdi, “Türkçe Kur’an Nâmındaki Kitabın Sahibi Cemil Sa’id Bey’e,” <em>Sebilü&#8217;r-Reşad</em> 24/624 (6 Teşrin-i sânı 1340 [1924]): 403-406.</p>
<p><a href="#_ftnref308" name="_ftn308"><sup>[427]</sup></a> D. 2, S. 2,1.61, C. 2 (21. 2. 1341 [1925]), <em>Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi,</em> 14 (Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası, 1341/1343 [1925]), 263-70.</p>
<p><a href="#_ftnref309" name="_ftn309"></a>428.Ibid., 264.</p>
<p><a href="#_ftnref310" name="_ftn310"><sup>[429]</sup></a> “Kur’an-ı Kerim Tercümesi,” <em>Sebilür~Reşad23l5%</em> (10 Nisan 1340 [1924]): 377.</p>
<p><a href="#_ftnref311" name="_ftn311"><sup>[430]</sup></a> Mustafa Kemal, kendisiyle mülâkat yapan Emil Ludwig’e, Kur’an ve siyer tercümelerini kendisinin yaptırdığım söylemiştir. Bkz. Emil Ludwig, <em>Für die Weimarer Republik und Europa: Ausgewdhlte Zeitungs-undZeitschriftenartikel,</em> Z9/9-/932,2, der. Franklin C. West (Frankfurt am Main: Peter Lang, 1991), 182.</p>
<p><a href="#_ftnref312" name="_ftn312"><sup>[431]</sup></a> Elmalık Muhammed Hamdi Yazır, <em>Hak Dini Kur’an Dili: Yeni Meallı Türkçe Teftir,</em> 1-9 (İstanbul: Diyanet İşleri Reisliği, 1935-39); Zeyneddin Ahmed bin Ahmed bin ‘Abdüllâtif ez-Zebidî, <em>Sahih-i Buharı Muhtasarı: Tecrîd-i Sarih TercümesilSahihi Buharî Muhtasarı: Tecridi Sarih Tercemesi ve Şerhi</em> [1-3. cilder Ahmed Na‘im, 4-12. cilder Kamil Miras tarafından tercüme olunmuştur] (İstanbul: Diyanet İşleri Re’isliği, 1928-1948).</p>
<p><a href="#_ftnref313" name="_ftn313"><sup>[432]</sup></a> [Zeki Magamız], <em>Kur’an-ı Kerim: Tercüme ve Tefsiri</em> (İstanbul: Kütübhane-i İslâm,1332 [1914]).</p>
<p><a href="#_ftnref314" name="_ftn314"><sup>[433]</sup></a> Muhammed Reşid Rıza, <em>TefsirüI-Kurâml-hakîm</em> ([Kahire]: Darü’l-Menar, [1947]-1954), 12 dit.</p>
<p><a href="#_ftnref315" name="_ftn315"><sup>[434]</sup></a> Muhammed ‘Abduh, ‘“Asr Sure-i Celîlesinin Tefsiri,” ter. Mehmed ‘Akif, <em>Sırat-ı Müstakim </em>3/73 (14 Kânûn-i sânî [1]325 [27 Kânûn-i sânî 1910]): 323-24 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref316" name="_ftn316"><sup>[435]</sup></a> Bkz. Supra, 383.</p>
<p><a href="#_ftnref317" name="_ftn317"><sup>[436]</sup></a> Bu yaklaşımlar ve Mustafa Kemal’in bunlara yönelik değerlendirmeleri için bkz. Dücane Cündioğlu, <em>Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet ideolojisi</em> (İstanbul: Kitabevi, 1998), 36-80; Benjamin Flöhr, <em>Ein traditionalistischer Korandeuter im Dienste des Kemalismus: Elmalık Muhammed Hamdi Yazır, 1878-1942</em> (Berlin: Klaus Schwarz Verlag, 2015), 152-59.</p>
<p><a href="#_ftnref318" name="_ftn318"><sup>[437]</sup></a> Falih Rıfkı Atay, Bay Hikmet Bayur’a Cevap,” <em>Ulus,</em> 8 Şubat 1949; idem., <em>Atatürkçülük Nedir?</em> (İstanbul: Baha Matbaası, 1966), 47.</p>
<p><a href="#_ftnref319" name="_ftn319"><sup>[438]</sup></a> Projenin ayrıntılı tahlili için bkz. Dücane Cündioğlu, <em>Bir Siyasî Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> 1, <em>Türkçe Namaz» 1923-1950</em> (İstanbul: Kitabevi, 1999), 47-110.</p>
<p><a href="#_ftnref320" name="_ftn320"><sup>[439]</sup></a> Örneğin, Reşid Rıza, <em>Tefiirü’l-Menarda.</em> ve verdiği bir fetvâda “Kemalist Türk hükûmeti”nin Kur’an ve hadisleri tercüme ettirmesini sert bir tonda eleştirmiştir. Bkz. <em>Fetevâ: El-İmâm Muhammed Reşid Rıza»</em> 6, der. Selâhaddin el-Müneccid, Yusuf K. Huri (Beyrut: Daru 1- kitabi’l-Cedîd, 1971), 2541 (fetvâno. 1016).</p>
<p><a href="#_ftnref321" name="_ftn321"><sup>[440]</sup></a> Atay, <em>Çankaya»</em> 394.</p>
<p><a href="#_ftnref322" name="_ftn322"><sup>[441]</sup></a> Hikmet Bayur, “Kur’an Dili Üzerine Bir İnceleme,” <em>Belleten</em> 22/88 (Ekim 1958): 599-605. Mustafa Kemal’in bu alandaki yaklaşımını destekleyen Türk otoritelerin, Ebu Hanife’nin konuya ait hükümleri hakkında sadece tezlerini destekleyen mehazlan kullanmaları ilgi çekicidir. İmam-ı Azâm’ın önde gelen İki öğrencisi Muhammed bin Haşan Şeybânî ve Ebu Yusuf bu konuda karşı tezi müdafaa etmişlerdir. Değişik kaynaklar arasında Ebu Hanife’nin görüşünü değiştirmediğine işaret edenler olmuşsa da çoğunluk (meselâ, İbn ‘Âbidin Muhammed Emin, <em>Reddülrmuhtar&#8217;ale’d-Dürril-muhtar»</em> Molla ‘Ali el-Kari, <em>Minehur- ravziTezher fi şerhTlrFıkhiTekber&#8217;»</em> ‘Osman bin ‘Ali Zeylâ’î, <em>TebyînüUakâ’ik&#8217;te)</em> ilerleyen yıllarda onun dahi talebelerinin yorumunu benimsediğini ileri sürmüşlerdir. Reşid Rıza ise Ebu Hanife’nin Arapça dışındaki dillerin bu amaçla kullanımına karşı çıktığını iddia etmiştir. Bkz. Muhammed Reşid Rıza, <em>Tercemetul-Kur*ân ve ma fiha mine’l-mefâsid ve münafati’l-İslâm</em> ([Kahire]: Matbaatü’1-Menar, 1344/1926), 19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref323" name="_ftn323"><sup>[442]</sup></a> Cündioğlu, <em>Türkçe Kur an ve Cumhuriyet İdeolojisi»</em> 239-40.</p>
<p><a href="#_ftnref324" name="_ftn324"><sup>[443]</sup></a> “llâhiyat Fakültesi’nde Hazırlanan Lâyiha Etrafında,” <em>Vakit,</em> 20 Haziran 1928. İsmail Hakkı’nın bir ankete verdiği cevaplar ile lâyiha metninde ileri sürülen tezlerin benzerliği için bkz. Isma‘il Hakkı, “Anketimiz: Türk İnkılâbı Karşısında Müslümanlık,” <em>Milli Mecmua</em> 5/110 (15 Mayıs 1928): 1773.</p>
<p><a href="#_ftnref325" name="_ftn325"><sup>[444]</sup></a> Alfred Fouillde, <em>Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı,</em> ter. Mustafâ Rahmi (İstanbul: Ma‘arif Vekâleti Neşriyatı, 1339/1342 [1923]), 37; idem., <em>Psychologie du peuple Français</em> (Paris: F61ix Alcan, 1898), 200; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 5, 324. Mustafa Kemal, Türkçe tercümeyi okuduktan sonra, “Bir gecede okudum. Çok enteresandı. Tekrar dikkatle oku­nacak noktaları vardır, 14/15 Eylül [1923]” notunu düşmüştür. Bkz. Ibid., 354. Bu çevi­rinin bölümleri resmî yayın organında da yayımlanmıştır. Bkz. [Alfred Fouillöe], “Avrupa Milletleri Ruhiyatı,” ter. Mustafa Rahmi, <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 7 Haziran 1923 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref326" name="_ftn326"><sup>[445]</sup></a> Ch[arles] Letourneau, <em>L’tvolution religieuse dans les diverses races humaines</em> (Paris: C. Reinwald, 1892); <em>Atatürk ün özel Kütüphanesinin Katalogu, 46.</em></p>
<p><a href="#_ftnref327" name="_ftn327"><sup>[446]</sup></a> Fouillee, <em>Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı,</em> 37; idem., <em>Psychologie du peuple Français,</em> 200; <em>Atatürk Ün Okuduğu Kitaplar,</em> 5, 324.</p>
<p><a href="#_ftnref328" name="_ftn328"><sup>[447]</sup></a> Ludwig, <em>Fürdie Weimarer Republik undEuropa,</em> 183. Ludwig’in röportajındaki bu bölüm ilgi çekmiş ve çeşidi yayın organları tarafından iktibas edilmiştir, örneğin bkz. “Emil Ludwig reporter,” <em>L&#8217;CEilde Paris 3172</em> (22 Mart 1930): 14.</p>
<p><a href="#_ftnref329" name="_ftn329"></a><sup>448</sup> Ludvvig, <em>Fürdie WeimarerRepublik undEuropa,</em> 183.</p>
<p><a href="#_ftnref330" name="_ftn330"></a><sup>449</sup> Ruşenî, <em>Din Yok Milliyet Var: Benim Dinim Benim Türklüğümdür</em> (t.y., [Mustafa Kemal’in notlarının yeni harflerie alınmış olması, çalışmanın 1928 yılındaki alfabe değişimi sonrasında okunduğunu ortaya koymaktadır]),135-37; <em>Atatürk Ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8,463-67.</p>
<p><a href="#_ftnref331" name="_ftn331"><sup>[450]</sup></a> Yakup Kadri Karaosmanoğlu, <em>Atatürk</em> (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1946), 116.</p>
<p><a href="#_ftnref332" name="_ftn332"><sup>[451]</sup></a> Mustafa Kemal, Durkheim’ın <em>De la division du travail socialvt LVducation morale</em> eserlerini Darülfunûn kütüphanesinden getirtmiştir. Bkz. <a href="https://ataturkleokumak.istanbul.edu.tr/">https://ataturkleokumak.istanbul.edu.tr/</a> ataturkun-okudugu-kitaplar/. Erişim, 6 Eylül 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref333" name="_ftn333"></a>452. Hilmi Ozan özavcı, “Diffcring Interpretations of la Conscience Collective and ‘the Individual’ in Turkey: Emile Durkheim and the Intellectual Origins of the Republic,” Journal of the History ofldeas 75/1 (Ocak 2014): 113-36; Robert F. Spencer, “CultureProcess and Intellectual Current: Durkheim and Atatürk,” <em>American Anthropologist</em> 60/4 (1958): 640-57; Cavit Orhan Tütengil, “Atatürk ve Ziya Gökalp Bağlantıları,” <em>Türk Dili 34/302</em> (1 Kasım 1976): 579-84.</p>
<p><a href="#_ftnref334" name="_ftn334"><sup>[453]</sup></a> Bu kitabın Türkçe çevirisinin (bkz. [Emile] Durkheim <em>Din Hayatının İbridâİ Şekilleri,</em> 1-2, ter. Hüseyin Cahid [İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1923-1924]) mütercimi tarafından sunulan bir kopyası Atatürk’ün kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 46.</p>
<p><a href="#_ftnref335" name="_ftn335"><sup>[454]</sup></a> fimile Durkheim, <em>LVducation morale</em> (Paris: Librairie Felix Alcan, 1925), 91 et seq. Çalışmanın Türkçe çevirisi için bkz. idem., <em>Ahlâk Terbiyesi,</em> ter. Hüseyin Cahid (İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1927).</p>
<p><a href="#_ftnref336" name="_ftn336"><sup>[455]</sup></a> Afet [Ayşe Âfet], <em>Vatandaş İçin Medeni Bilgiler,</em> 1,8-12.</p>
<p><a href="#_ftnref337" name="_ftn337"><sup>[456]</sup></a> Ibid., 9-12.</p>
<p><a href="#_ftnref338" name="_ftn338"><sup>[457]</sup></a> Kalemi Mahsus Müdürü Haşan Rıza’nın, Meclis Reisi Kâzım [Özalp] Paşa’ya, Konya, 19 Şubat 1931 tarihli şifre telgrafı, CBA-04016646-51 (1931). Zikreden, Murat Bardakçı, “Atatürk’ün 1931’deki Bilinmeyen Bir Kararı,” <em>Habertürk,</em> 11 Ağustos 2019, <a href="https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2512480-ataturkun-1931">https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2512480-ataturkun-1931</a> deki- bilinmeyen-bir-karari-gonderilen-bayram-tebriklerine-artik-cevap-vermeyecegim-. Erişim, 11 Ağustos 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref339" name="_ftn339"></a><sup>458</sup> “Bayram Nasıl Tes‘id Edilir?” <em>Cumhuriyet,</em> 7 Mayıs 1924; Hür Fikir [Kılıczâde Hakkı], “Ankara’da Bayram,” <em>Hür Fikir</em> 1/26 (21 Temmuz 1924): 1.</p>
<p><a href="#_ftnref340" name="_ftn340"><sup>[459]</sup></a> “Bayram ve Hükümet,” <em>Sebilü’r-Reşad&#8217;2AI6W</em> (15 Mayıs 1340 [1924]): 31.</p>
<p><a href="#_ftnref341" name="_ftn341"><sup>[460]</sup></a> Fazıl Ahmet [Aykaç], “Türk Gençliğine,” <em>Türk Dili</em> 2/8 (Eylül 1934): 107-108. Şiir, İkinci Türk Dil Kurultayında okunmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref342" name="_ftn342"><sup>[461]</sup></a> Tekin Alp, <em>Kemalizm</em> (İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Matbaası, 1936), 31.</p>
<p><a href="#_ftnref343" name="_ftn343"><sup>[462]</sup></a> “Kutsal Türklük” ve lidere kutsallık transferi konusunda bkz. Onur Atalay, <em>Türk&#8217;e Tapmak: Seküler Din ve îki Savaş Arası Kemalizm</em> (İstanbul: İletişim, 2018), 217-23.</p>
<p><a href="#_ftnref344" name="_ftn344"><sup>[463]</sup></a> “Millî ibadet”in evrildiği şekiller için bkz. Ibid., 217/n. 235.</p>
<p><a href="#_ftnref345" name="_ftn345"><sup>[464]</sup></a> EUison, <em>Turkey To-Day,</em> 44.</p>
<p><a href="#_ftnref346" name="_ftn346"><sup>[465]</sup></a> “Doktor Galib Bey’in Nutku,” <em>Cumhuriyet,</em> 10 Temrin-i evvel 1925.</p>
<p><a href="#_ftnref347" name="_ftn347"><sup>[466]</sup></a> Ellison, <em>Turkey To-Day,</em> 44.</p>
<p><a href="#_ftnref348" name="_ftn348"><sup>[467]</sup></a> Bkz. İsmail Kara, <em>Cumhuriyet Türkiyesinde Bir Mesele Olarak İslâm</em> (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2008), 79.</p>
<p><a href="#_ftnref349" name="_ftn349"><sup>[468]</sup></a> Bunun vurgulanması için bkz. Ahmet T. Kuru, <em>Secularism and State PoUcies towardReligûm: The United States, France, and Turkey</em> (Cambridge: Cambridge University Press, 2009), 240.</p>
<p><a href="#_ftnref350" name="_ftn350"><em><sup><strong>[469]</strong></sup></em></a><em> Osmanlt İmparatorluğundan Türkiye Cümhuriyetine: Nasıldı Nasıl Oldu? 10</em> (İstanbul: Devlet Matbaası, 1933), 21.</p>
<p><a href="#_ftnref351" name="_ftn351"><sup>[470]</sup></a> “Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3 Mart 1340 [1924]/no. 430,” <em>Sicill-i Kavânin,</em> 1,447-48.</p>
<p><a href="#_ftnref352" name="_ftn352"><sup>[471]</sup></a> &#8220;Kastamonu Halkı Arasında Büyük Müncî,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 1 Eylül 1925.</p>
<p><a href="#_ftnref353" name="_ftn353"><sup>[472]</sup></a> &#8220;Tekye ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine ve Türbedârlıklar ile Bir Takım ‘Unvânlann Men<sup>4</sup> ü İlgasına Dâ’ir Kanun, 30 Teşrin-i sânî 1341 [1925]/no. 677,” <em>Türkiye Cumhuriyeti Sicillri Kavânini,</em> 2, der. Karakoç Sarkiz (İstanbul: Kütübhane-i Cihan, 1926), 18.</p>
<p><a href="#_ftnref354" name="_ftn354"><sup>[473]</sup></a> “Mehâkim-i Şefiyenin İlgasıylaMehâkimin Teşkilâtına‘A’id Ahkâmı Muaddel Kanun, 8 Nisan 1340 [1924]/no. 469,” <em>Sicill-i Kavânin,</em> 1, 509-11.</p>
<p><a href="#_ftnref355" name="_ftn355"><sup>[474]</sup></a> “20 Nisan 1340 Tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 2, 16, 26, 38<sup>ma</sup> Maddelerini Mu‘addel Kanun, 11 Nisan 1928/no. 1222,” <em>Sicill-i Kavânin,</em> 4, 230.</p>
<p><a href="#_ftnref356" name="_ftn356"><sup>[475]</sup></a> Mustafa Kemal, 1925 yılında kaleme aldığı bir notta “Yeni ve laik esâslardan mülhem olan Türk hukukıyyâtı” ifadesini kullanmıştır. Bkz. <em>Atatürk un Not Defterleri,</em> 12, 61-62.</p>
<p><a href="#_ftnref357" name="_ftn357"></a><sup>476</sup> Örneğin, rejimi destekleyen bir gazetede, İslâmcıların sert eleştirilerine neden olan “biz laik (ladini) Garbcıyız, ‘an‘aneye maziye merbut değiliz” ifadesi kullanılmış (bkz. “Ladini mi, Dinî mi?” <em>Sebilür&#8217;Reşad25l575</em> [15 Teşrin-i sânî 1339 (1923)]: 44; “Matbuat,” <em>Sebilür- Reşad22l56\~62</em> [20 Eylül 1339 (1923)]: 125); Adliye Vekili Mahmud Es‘ad 1925 yılında yeni kanunların “laik devlet prensiplerine” göre yapıldığını vurgulamış (bkz. “‘Adliye Vekilinin Beyanâtı,” <em>Sebilur-Reşad25l&amp;&gt;5</em> [22 Kânûn-i sânî 1341 (1925)]: 175); 1926 senesinde Ma‘arif Vekâleti’ne sunulan bir lâyihada ise “Laik cumhuriyet inkılâbımızın ma‘arif sahasındaki hayırlı ve feyizli tecelliyâtını görmemek ve takdir etmemek büyük bir küfrân-ı ni‘met olur,” görüşü dile getirilmiştir. Bkz. “Ma* arifimiz Içün On Senelik Bir İnkişâf Programı,” <em>Ma &#8216;arif Vekâleti Mecmu &#8216;ası</em> 2/7 (1 Mayıs 1926): 136.</p>
<p><a href="#_ftnref358" name="_ftn358"><em><sup><strong>[477]</strong></sup></em></a><em> Cumhuriyet Halk Fırkası Nizâmnâmesi</em> (Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matba‘ası, 1927), 3.</p>
<p><a href="#_ftnref359" name="_ftn359"><em><sup><strong>[478]</strong></sup></em></a><em> Cümhuriyet Halk Fırkası Nizamnamesi ve Programı</em> (Ankara: T.B.M.M. Matbaası, 1931), 31.</p>
<p><a href="#_ftnref360" name="_ftn360"><sup>[479]</sup></a> “20 Nisan 1340 Tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun, 13 Şubat 1937/no. 3115,” <em>Türkiye Cumhuriyeti Sicilli Kavanini,</em> der. Sarkiz Karakoç, 18 (İstanbul: Cihan Kitaphanesi, 1938), 76.</p>
<p><sup>480</sup> Atatürk, bu yorumu, Cumhuriyet Halk Partisi Programı üzerine görüşlerini dile getirirken yapmıştır. Bkz. D. 5, S. 3, t. 1, C. 1 (1. 11. 1937), <em>T.B.M.M. Zabıt Ceridesi,</em> 20 ([Ankara: 1937]), 9. Aynı fikrin, Tek Parti çevrelerinde revaç bulmuş olduğu anlaşılmaktadır, örneğin bkz. E. H. Akman, <em>Türk Devrimi ve Devrimciliği</em> (İzmir: Meşher Basım Evi, 1936), 13: “Devrimimiz hayatı gökten yere indirmiştir.*</p>
<p><a href="#_ftnref361" name="_ftn361"><sup>[481]</sup></a> Jean-Paul Willaime, “The Cultural Turn in the Sociology of Rcligion in France,” <em>Sociology ofReligion</em> 65/4 (2004): 375.</p>
<p><a href="#_ftnref362" name="_ftn362"><sup>[482]</sup></a> Atalay, <em>Türk&#8217;e Tapmak,</em> 84.</p>
<p><a href="#_ftnref363" name="_ftn363"><sup>[483]</sup></a> Ellison, <em>Turkey To-Day,</em> 188.</p>
<p><a href="#_ftnref364" name="_ftn364"><sup>[484]</sup></a> Şerif Mardin, “Laiklik İdeali ve Gerçekler,” <em>Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, 1923-1938</em> (İstanbul: İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Mezunlar Derneği, 1977), 385.</p>
<p><a href="#_ftnref365" name="_ftn365"><sup>[485]</sup></a> Clifford Geertz, <em>İslam Observed: Religious Development in Morocco andlndonesia</em> (Chicago: The University of Chicago Press, 1971), 95-116.</p>
<p><a href="#_ftnref366" name="_ftn366"></a><sup>486</sup> Bu çerçevede, rejim ve kurucusunun dünya görüşünü yansıtan tarih ders kitaplarının, gazetelerde tefrika edildikten sonra kitap olarak okuyuculara gönderildiğini, dolayısıyla, öğrenciler dışında kalan toplum üyelerine de ulaştığını belirtmek gerekmektedir, örneğin, <em>Vakit</em> gazetesi 1932 yılında bölümler halinde yayımladığı <em>Tarih</em> I kitabını, posta ücretini ödeyen okuyucularına hediye etmiştir. Bkz. “Tarih El Kitabı,* <em>Vakit,</em> 17 Temmuz 1932.</p>
<p><a href="#_ftnref367" name="_ftn367"><sup>[487]</sup></a> Gotthard Jâschke, “Der İslam in der neuen Türkei: Eine Rechtsgeschichtliche Untersuchung,” <em>Die Welt des Islams</em> (NS) 1/1-2 (1951): 168-69. Burada, et-Teftâzânî’nin dönem Türkiyesi ile ilgili görüşlerine itirazlar getirildiği ve bunların Türk basınında da yayımlandığı vurgulanmalıdır, örneğin bkz. “Kuranın Türkçeye Çevrilmesi Münasebetile,” <em>Vakit,</em> 31 Mart 1932.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/">Seçkinlere Bilim, Avama Reforme Edilmiş Din, Dini Yerine Milli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Modernizminin Sonuçları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 May 2022 16:32:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Reform]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Jön Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Din Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Reform]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İnkılabı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Modernizmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26003</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. İslâm&#8217;ı Terakkiye Mani Görme Osmanlı toplumunun geri kalması konusunda İslâm dininin olumsuz bir tesirinin olduğunu düşünen ve bunun için Islâm’ın toplum üzerindeki tesirinin kırılmasının gerektiğini düşünen Abdullah Cevdet, bunu gerçekleştirmek için de Islâm’ın Müslümanlar üzerindeki etkisinden yararlanılması gerektiğini şöyle ifâde etmişti: “Uzun tecrübelerimizle biz, Müslüman kafasının Hıristiyan âleminden geldiği takdirde aydınlığa bütün girişleri kapayacağını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/">Türk Modernizminin Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26011 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358-300x178.jpg" alt="" width="359" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358-300x178.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358-600x355.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358.jpg 760w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" /></p>
<p><strong><em>1. İslâm&#8217;ı Terakkiye Mani Görme</em></strong></p>
<p>Osmanlı toplumunun geri kalması konusunda İslâm dininin olumsuz bir tesirinin olduğunu düşünen ve bunun için Islâm’ın toplum üzerindeki tesirinin kırılmasının gerektiğini düşünen Abdullah Cevdet, bunu gerçekleştirmek için de Islâm’ın Müslümanlar üzerindeki etkisinden yararlanılması gerektiğini şöyle ifâde etmişti:</p>
<p>“Uzun tecrübelerimizle biz, Müslüman kafasının Hıristiyan âleminden geldiği takdirde aydınlığa bütün girişleri kapayacağını müşahede et­miş bulunuyoruz. Binaenaleyh Müslüman damarlarına yeni bir kan nakletme görevini üzerlerine alan bizler, İslâmiyet’te çok miktarda bulunan terakkiperver prensipleri arayıp bulmalıyız.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[821]</sup></a></p>
<p>Abdullah Cevdet, bu ifadeleriyle modernizm düşüncesine Müslümanlar yanında meşruiyet kazandırmak için, İslâm’ın esasları arasından terâkkiyi destekleyen prensiplerin alınarak, İslâm’ın yeni bir yorumunun yapılmasının önemine işaret edi­yordu. Ancak Müslümanların din anlayışından ve ibadetlerinde reform adı altında, İslâmî ilimlerde “bidat” olarak ifade edilen yeni anlayışlara geçit verilecek olursa bu, İslâm’ın aslî hüviyetini kaybetmesi, çeşitli kişilerin hevâ ü hevesinin din yerine konul­masına sebep olur ki bunun İslâm’ı tahrif etmek ve onun ilahilik vasfını ortadan kaldırmakla neticelenmesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda din politikasının belirlen­mesinde temel motif, Hıristiyanlığın Avrupa’daki vazifesini ger­çekleştirecek bir İslâm anlayışı oluşturma, İslâm’ın modernizm düşüncesine uygun yeni bir şeklini geliştirme çalışmaları olmuştur. Bu dönemde “Osmanlı ’nın Müslüman olduğundan dolayı geri kaldığı” görüşü sadece pozitivist ve materyalist düşünce sa­hipleri tarafından değil birçok muhafazakâr, hatta islâmî eğitim almış ilim adamları tarafından da savunulmuştur. Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966), 1923 yılında Ankara Erkek Mu­allim Mektebinde yaptığı konuşmada dinde reform düşüncesini şu ifadeleriyle müdafaa etmiştir:</p>
<p>Reformasyon ismiyle yâd edilen bu feyizli hareket, Türklerin ne ka­dar nazar-ı dikkatini celbetse yeridir. Çünkü kâniyim ve iddia ederim ki, lüzumsuz derecede uzayan buhrandan, bir keşmekeşten sonra, biz de dönüp dolaşıp bu reformasyon hareketini tetkik etmeye ve ondan çıkabilecek derslerden istifade etmeye muhtaç olacağız, hatta mecbur olacağız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[822]</sup></a></p>
<p>Tek Parti Dönemi’nde topluma kabul ettirilmek istenen İslâm anlayışı, akıl ve tabiat bilimlerini esas alan pozitivist ve modernist düşünce sistemiyle paralellik arz ediyordu. &#8220;Vatan çocuklarını iyi bir vatandaş olarak yetiştirmek için klasik tahsil programları arasında yer alan yurt bilgisi ehemmiyetli” görüldüğünden <em>“Va­tandaş İçin Medenî Bilgiler<sup>9</sup></em> kitabı ile Mustafa Kemal Paşa, bizzat meşgul olmuştu. O, hazırlanan kitabın okullarda okutulmasının yanı sıra ülke genelinde bütün yurttaşlara da okutulması için her tedbirin alınmasını istemiş ve bu doğrultuda 18.09.1931 tarihin­de başvekil İsmet Paşa’ya talimat vermişti.</p>
<p>Söz konusu kitap, 1931 yılında itibaren okutulduğu halde, 1969 ve sonraki yıllarda yayınlanan baskısında muhtemelen tepki alacağı düşünüldüğünden olsa gerek Mustafa Kemal’in din ile alakalı bazı notları çıkarılmıştı. Ancak ilgili kitabın sonunda Atatürk’ün kendi el yazısıyla aldığı notlar mevcut olduğundan bu sansür pek işe yaramamıştı. Söz konusu notlarda yer alan şu cümleler konumuz açısından dikkat çekicidir:</p>
<p>“Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sâirenin Türklerle birleşip bir millet teş­kil etmelerine tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin millî bağlarım gev­şetti; millî hislerini, millî heyecanım uyuşturdu&#8230; Bununla beraber, Allah&#8217;a kendi millî lisanında değil, Allah&#8217;ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedik­çe, Allah&#8217;a ne dediğini bilemeyecekti.</p>
<p>Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığım, ne ya­pacağım bilmeksizin, âdeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur an ı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık, cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler&#8230; Gâh şarka, cenuba, gâh garba veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletini Allah için, peygamber için topraklarım, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah&#8217;a müte­vekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular&#8230;”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[823]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in “Dinî ve ahlâkî inkılâp yapmadan önce bir şey yapmak doğru değildir” sözünü karşın Kazım Karabe- kir Paşa, “Dinsiz ve ahlaksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor. Paşam, bu yeni akide bizi Bolşevik­liğe götürür” demişti. Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın yeni dönemde kendisine yeni bir çevre oluşturduğunu bildiğinden o çevre hakkındaki düşüncelerini de şöyle ifade etmişti:</p>
<p>“18 Temmuz 1923de bu muhit ile temasa geldim. Şöyle ki: Anka­ra İstasyonundaki kalem-i mahsusa binasına gitmiştim. Teşkilat-ı Esâsiyenin müzakeresinin ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş, kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; “Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam” dedi. Ben de ne konuştukla­rını bilmediğim için sordum:</p>
<p>Nedir o kanaat?</p>
<p>Tevfik Rüştü Bey’in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mah­mut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi.</p>
<p>“İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati!.. îslâm kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.”</p>
<p>Bu konuşma esnasında Fethi Bey (Okyar) de söze karışarak, “Evet, Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslâm kaldıkça da bu halde kalmaya mahkûmdurlar” demişti. Karabekir, Fethi Bey’in bu fikirlerine karşı çıkmak için bir takım cümleler sarf etikten sonra Mustafa Kemal Paşa’ya hi­taben şöyle demişti:</p>
<p>“Paşam, maddî cephemiz zaten zayıftır. Güvenebileceğimiz manevî cephemizi de düşmanlarımızın yaldızlı propagandasına kurban eder­sek, dayanabileceğimiz nemiz kalır?&#8230; Siz ki millete karşı bizi bu hale getiren sebebin istibdat olduğunu, zaferden sonra milletin tamamıyla iradesine sahip olarak yürüyeceğini, millet kürsüsünden dahi defalar­ca haykırdınız. Millet Meclisini, tekbirler, selâvâtlar arasında açtınız! İslamlığın en yüksek bir din olduğunu hutbelerde de ilan ettiniz! He­pimiz aynı iman ve kanatla, aynı yoldan yürüdük! Şimdi ne yüzle ve ne hakla bir kanlı maceraya atılacağız.” <a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[824]</sup></a><sup> </sup></p>
<p>Yukarıdaki tartışmalarda görüldüğü gibi Türkiye’nin kuru­cuları o dönemde İslâm’ı önlerinde gerçek bir engel olarak gör­mekteydi. Onların kurumsal İslâm’a karşı tavırları nefret dolu bir güvensizlikti. Şerif Mardin, onların İslâm’a karşı taşıdıkları duydukları nefreti, Voltaire’nin kiliseye duyduğu nefrete yakın görür.<sup>825</sup></p>
<p>Mustafa Kemal’in ihtilalci ve komiteci bir havanın hâkim olduğu Balkan coğrafyasında yaşaması ve ilk başlarda pek çok entrikayı çevirerek, iktidara geldikten sonra her türlü şiddete başvuran İttihatçılar arasında yer alması, onun daha sonra devlet gücüyle düşüncelerini uygulamaya koymasında etkili olmuştur. Bununla birlikte o, özellikle de Millî Mücadele döneminde İslâm faktörünü devamlı göz ününde bulundurmuş, pozitivist görüş­leriyle tanınmaktan kaçınmıştır. Onun bu siyasetine Mardin, şu ifadeleriyle dikkat çeker:</p>
<p>“O, mukavemet hareketini yönettiği 1919-1922 yılları arasında Türki­ye dışındaki Müslümanların yakınlıklarına ihtiyaç duyup, sık sık İslâm birliği temasını kullandı. İslâm temasını aynı zamanda, müttefiklerin fiili bir hapishanesi durumundaki İstanbul&#8217;da görevine devam eden Osmanlı Hükümeti’ne karşı, Anadolu Müslüman eşrafının hislerini harekete geçirmek için kullandı. O paradoksal olarak, ortadan kaldır­mak üzere bulunduğu sırada bile, Hilâfet’in itibarından faydalandı. Fakat her iki durumda da, gelecekte hayali kurduğu Türkiye’nin ne şekilde olacağına dair kararını çok önceden vermişti.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[826]</sup></a></p>
<p>Jön Türk düşüncesinden beslenen İttihatçılar, uhuvvet, ada­let, müsavat ve hürriyet nidalarıyla iktidara geldikten sonra bu il­kelerden hiç söz etmedikleri gibi siyasî hedeflerine ulaşmak için şiddeti bir araç olarak kullanmaktan çekinmemişler ve kendi dü­şüncelerini tek doğru kabul ederek, uygulamaya geçtikten sonra bir imparatorluğun dağılmasını sebep olmuşlardı. Jön Türklerin usul ve esaslarını takip edenler ise Türkiye’de pozitivizm eksenli modernleşmeyi ülkede gerçekleştirmek için İttihatçı hareket tar­zını benimsemişler ve modernizmin ilkelerini cebren uygulama­ya koymuşlardı.</p>
<p>Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin son döneminde özellikle Batı düşüncesiyle temasın artmasının neticesinde toplumda ay- dın olarak kabul edilen kişiler arasında “tabiatçılık” adı altında pozitivist ve materyalist düşünceye itibar artmış ve bir kısım in- unların inançlarında bu doğrultuda büyük değişiklik olmuştu. Bu sebeple Cumhuriyet Devri nin ilk zamanlarında tabiat felse­fesine dayalı din anlayışı, devletin resmi okul programlarında yer alarak gençlerin bu düşünceye sahip olması hedeflenmişti.</p>
<p>Jön Türkler, Batı’da meydana gelen terakkinin fikrî temelle­rini ve gelişme sürecindeki dinamiklerini yeterince araştırma­dıklarından, bir diğer ifadeyle modernleşme hakkında şeklî ve sathî bir bilgiye sahip olduklarından Hıristiyan âlemde meydana gelen bilim-din mücadelesinin Müslüman toplumlarda da mey­dana geleceğini düşünüyorlar ve İslâm ile bilimin uyuşmasını imkân dâhilinde görmüyorlardı. Jön Türklerin bazısı, modernist düşüncenin temel ilkelerinden olan “bilimin gelişmesi için dinin ve onun temsilcisi konumunda bulunan kilisenin etkisiz hale ge­tirilmesi* ve “bilimin dinin yerine ikame edilmesi” düşüncesinin fazlaca etkisinde kalmışlardı. Onlara göre, modernleşmek ve te­rakki etmek için İslâm’ın sosyal hayat üzerindeki hâkimiyetinin kaldırılarak, onun ifa ettiği görevlerin bilim tarafindan yerine ge­tirilmesi gerekiyordu.</p>
<p>Dini dışlayan ve dine cephe alan bir modernleşme, hatta dinin yerine konulmaya çalışılan bir “bilim” anlayışı ve modernleşme­nin sağlanabilmesi için İslâmî esaslarda reform yapılması gerek­tiği düşüncesi Müslüman toplumlarda modernleşmeye karşı bir direncin oluşmasına sebep olmuştur. Her ne kadar İslâmî bir ta­kım ıstılahlar kullanılarak bu düşüncelere dinî bir renk verilmek istense ve bu harekete bir “ictihad&#8221; kisvesi giydirilerek, İslâmî bir meşruiyet kazandırılmaya çalışılsa da bu politika yürümemiştir. Ancak Müslümanların gelenekleri, inançları ve iman-amel iliş­kisi temelinde ıstılahların içleri boşaltılarak yerine materyalist ve pozitivist manaların yüklenmeye çalışılması bir kavram kar­gaşası meydana getirmiş bu da inançların bozulmasında ve dinî hassasiyetin zayıflamasında etkili olmuştur.</p>
<p><strong><em>2. İslâmî Istılahları Tahrif</em></strong></p>
<p>Jön Türkler genel manada İslâm’a ait mukaddes değerlere po- zitivist bir anlayışla yaklaşmışlar ve görüşlerine İslâm toplumun- da meşruiyet kazandırmayı önemli gördüklerinden bu düşün­celerini, “reform” kelimesinden çok “içtihat” kelimesiyle ifade ederek, İslâmî bir renk katmak istemişlerdir. İslâm’ın Müslüman toplumlarda ifa ettiği fonksiyonu, başka bir şey ile (ırk, vatan, İktisadî menfaatler vb.) gerçekleştirmenin imkânsızlığı, modern­leşme aktörleri tarafından bilindiğinden, modernleşemeye dinî bir hava vermek için özel gayret sarf edilmiştir. Bu çerçevede din, iman ve ibadet konusunun yeniden ele alınarak yorumlanması veya bu kavramların lafızları muhafaza edilmekle birlikte, içinin modernist düşüncesinin verileri ile doldurulup, yeni yorumları­nın yapılarak tahrif edilmesine çalışılmıştır.</p>
<p>İslâm’ın, tahrif olunmuş bir Hıristiyanlıkla aynı kefeye konu­larak onda reform yapılmasından bahsetmekle aslında pek çok gerçek, göz ardı edilmiştir. Zira Hıristiyanlık, Hz. îsa’nın getir­diği orijinalliğini kaybetmiş olmasına rağmen İslâm için böyle bir durum söz konusu değildir. Asr-ı saâdet’ten itibaren Müslü- manlar, Kur’ân ve Sünnet e bağlı kalmaya dikkat etmişler, bidat­lerin yaygınlık kazanması durumunda ise ‘ müceddid âlimler”, Müslümanlara önderlik ederek, yapıcı bir tecdit hareketi geliştir­mişlerdir. Bu itibarla Hıristiyanlık için gerekli olduğu düşünülen reform, orijinalliğini kaybetmeyen ve kıyamete kadar İlahî mu­hafaza altında bulunan İslâm için söz konusu olamaz.</p>
<p>Tahrif gayretleri çerçevesinde Jön Türklerin dine yaklaşımı hakkında fikir vermesi açısından bir dergide Spinoza’dan (1632- 1677) “eâzım-ı hükemânın (felsefecilerin en büyükleri) birinci­lerinden’ diye bahsedilip, onun görüşlerine karşı yazılan reddi- yeleri çürütmeye çalışırken, “itikat” ve efkâr-ı bâtıla gibi İslâmî ıstılahların kullanılması dikkat çekiciydi. Söz konusu yazıda yer alan şu ifadeler, modern düşüncenin tahlil ve tenkidi yapılırken, islâm itikadına ait ıstılahların gerçek manalarından nasıl çıkarıl­dığını ve kullanıldığını göstermesi bakımından önemliydi:</p>
<p>*Siz münafık olmamalısınız. Şu kadar var ki biz, hangi şey için size “doğrudur” der isek inanmamazlık etmemelisiniz. Her hususta doğru olunuz. Ancak, fikrimize muhalif olarak düşünmeyiniz. Eğer düşünür iseniz ahlâk ve imanınız hakkında şüphe etmeniz iktiza eder.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[827]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki metin, insanların farklı düşünmelerine hiçbir imkan tanınmadığını ifade etme açısından dikkat çektiği gibi, modem düşüncenin propagandası yapılırken, İslâm’ın itikat açısından insanları açıklamada esas aldığı “münafık”, “iman” ve “inanmama” gibi ıstılahlar, gerçek manalarından çıkarılarak, beşerî düşüncelerin tavsifinde kullanılması açısından da önemli bir tahrifi gösteriyordu.</p>
<p>Jön Türkler arasında dinî ıstılahları tahrif ederek, zaman za­man da alay ederek kullanmanın kendi aralarındaki konuşmalar­da ve mektuplarda çok yaygın olduğunu görmekteyiz. Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’den mezun olan Âkil Muhtar Bey (1877- 1949) İshak Sükûtiye 1898 yılında yazdığı bir mektubunda şöyle demişti: “Çok şükür (Allaha değil ha!) dün imtihanları bitirdim.”<sup>828</sup></p>
<p>Müslümanlar Allah a şükürde bulunduğundan ve İslâm toplumunda şükür bu şekilde anlaşıldığından Âkil Muhtar, Allaha şükürde bulunmadığını göstermek için parantez içine aldığı bir kelimeyle niyetini açıklayarak, “şükür” kelimesini dinî ve gele­neksel manada kullanmadığını göstermişti. Ahmed Rıza ise di­nin toplumun birliği ve düzeni açısından önemli olduğunu şöyle ifade ediyordu:</p>
<p>&#8220;&#8230; Dinden maksat, tebâyi-i beşeriyeyi ıslâh ve tanzim etmek ve umûmî bir nokta-i ittihâdda toplamaktır&#8230; Dinin hükümferman ol­madığı memleketlerde bile ahâli, sosyalizm, anarşizm gibi tabirlerle ittihâda bir vâsıta arıyor: Sürüden ayrılanı kurt kapıyor&#8230;&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[829]</sup></a></p>
<p>Ahmed Rıza’mn dinî konulardaki düşünceleri ise toplumu rahatsız etmiş ve onun dinsiz mi? dindar mı? olduğu konusunda tartışmalar meydana gelmişti. Ahmed Rıza’nın dinsiz olmadığını savunan şu cümleler, “din ’ ve “iman ’dan anlaşılan mananın nasıl tahrif edildiğini göstermesi açısından önemlidir:</p>
<p>“&#8230;Ahmed Rıza Bey ben dinsizim dermiş. Hâşâ, o adam dinsiz de­ğildir. Çünkü din, iman demek, bir şeye inanmaktır. O halde Ahmed Rıza da Auguste Comte&#8217;un mesleğine inanmış. Demek ki iman var.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[830]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki metinde ilk etapta Ahmed Rızanın dini tartışılsa da, aslında “din” ve “imanının hiçbir İlâhî ve kudsî vasfı dikkate alınmadan, sadece bir düşünce sistemine inanmak, din ve iman sayılmakta ve İslâm esasına dayalı bir din hafife alınarak, beşerî bir sistem konumuna düşürülmektedir.</p>
<p>Ahmed Rıza&#8217;nın kendisi ise “dinsiz” olduğuna dair hakkında çıkan iddialara cevap verirken konuyu mecrasından çıkarmış ve Jön Türklerin pek çoğunun yaptığı gibi dinî ıstılahları, İslâmî manalarında da değil de kendi pozitivist anlayışına uygun olarak açıklayarak şöyle demiştir:</p>
<p>“Din nedir? Yalnız dua mı, ibadet mi? Sarıklılar, mutaassıplar aca­ba ahlaka ve toplumun menfaatlerine dair ne fazilet gösterdiler? &#8230; İnsanı insan eden iki şey vardır: biri vicdan diğeri meslek. Hür bir vicdan doğru bir meslek sahibi olmayan adamın ne meziyeti olabi­lir? Beni dinsizlikle itham ettikleri sırada haçtan dönen birkaç yüz Türkün Araplar tarafından tekbirlerle kesildiklerini gazetelerde oku­muşum. Hacdan kesen bu Araplar acaba benden ziyade Müslüman mıdırlar?83&#8242;<sup>1</sup></p>
<p>Osmanlı Hükümetinin temsilcileri Ahmed Rıza Bey’i tarif ederken, *Cenab-ı <em>Rabbi l-âlemîn &#8216;in varlığını neûzubillah inkâr eden, iman</em> ve <em>itikadı olmayan&#8221;</em> bir kimse olarak anlatmışlardı. Kendilerine bu sıfatlar yakıştırılan diğer Jön Türklerin de bun­dan rahatsız olmadıkları kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.<sup><a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[832]</a></sup></p>
<p>İsmail Fennî Ertuğrul (1855-1946), yaşadığı dönemde İslâmî ıstılahları tahrif edip müspet ilmi, din haline getirerek kendisini pozitivizme nispet edenler hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Bazı kimselerin en yeni İlmî terakkilere dayandığını söyleyerek, &#8216;Ben müspet felsefe taraftarıyım” dedikleri işitiliyor. Bunlar müspet felsefenin yalnız müspet hakikatleri kabul ettiğini yabancı kitaplarda görmüşler, fakat mahiyetini layıkıyla tetkik etmemişlerdir. Bu bâbı ilâveden maksadımız, bir Müslümanın dini terk etmeksizin bu mez­hebe giremeyeceğini ve bu mezhebin intisaba değer bir meziyet ol­madığım göstermektir.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[833]</sup></a></p>
<p>Jön Türklerin dinî ıstılahlarda yaptıkları tahrifatın etkileri, sonraki dönemlerde daha güçlü bir şekilde görülmüştü. Aslında dinî alana yer bırakmayan, dolayısıyla onu tahrip etmeye, gerilere doğru itmeye, dönüştürmeye yönelik olan modernleşme teşeb­büsleri, dinî bir zemine oturtulmadığı takdirde İslâm’ın hâkim olduğu toplumda fazla etkili olmayacağı modernistler tarafından biliniyordu.834</p>
<p>Celal Nuri&#8217;nin “Kur’ân’ın manası bu asırda geçmiş asırlarda anlaşıldığı gibi değildir. Terakkîyât, hep yeni bir tefsirin mukad­dimesi olabilir. Yeni akâid, yeni fıkıh, yeni usûl tedvin edelim<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[835]</sup></a> diyerek, Müslümanlar tarafından tasvip edilmeyen reform keli­mesini İslâm için kullanmaktan çekinmişti.</p>
<p>Ahmet Hamdi Başar ise laikliğin dine muhalif gösterilmeden uygulanması durumunda onun Müslüman topluma kabul ettiril­mesin daha kolay olacağını dile getirmişti. 1930 yılında Mustafa Kemal, ona laiklik konusundaki görüşünü sorunca Başar şöyle demişti:</p>
<p>*&#8230; Laik inkılâbı adına ne yaparsak, hepsini İslam olarak yapabiliriz. Fakat din ile dünyayı ayıracağız dersek İslamlıktan uzaklaşmış dinsiz­lik yapmış oluruz. Hıristiyanlık dünya işlerinden uzak yaşayabilir; İs­lamlık ise yaşayamaz&#8230; Laikliğin bizde anlaşılmaya başlayan şekliyle tatbiki dinsizlikten başka bir şey değildir. İslamlıkta din ile dünyanın ayrılması dinsizliğin ifadesidir. Bu durumda bütün yaptıklarımıza din muhalefet edecek; şapka giyeceğiz, din “gavur oldunuz” diyecektir.</p>
<p>Yeni harfler, yeni kanunlar, hulasa yenilik namına her ne yaparsak hepsi dinin dışında olacaktır&#8230; Bizde dini cemiyetin dışına atmak de­ğil, bilakis inkılâbın emrine vererek yaşatmak lazımdır. Camileri yıkıp, terk edip onların yerine halk evleri yapmak suretiyle hedefimize vara­mayız. Her zaman camide toplanan halka oradan sesimizi duyurmak; oraları modern halk evleri haline koymak; din sınıfını ortadan kaldır­mak, herkesi din ve dünya namına konuşturmak mümkündür.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[836]</sup></a></p>
<p>Materyalist felsefeyi Osmanlı’da yaymak için büyük bir mü­cadele veren Baha Tevfik ve arkadaşlarına karşı itiraz seslerinin yükseldiği bir ortamda Celal Nuri de bu münakaşalara katılmış­tı. <em>O,</em> İslâm’ın materyalizme uygun olduğunu iddia ediyor<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[837]</sup></a> ve Islâm’ı materyalizme uydurmak için ıslah veya ictihad adı altından büyük bir tahrifata girişiyordu. Celal Nuri, tekâmül ve terakki gibi kelimeleri ön plana çıkarsa da usûl-i fıkıh, ve muamelât gibi fıkhın konusuna giren hükümlerde yapılmasını istediği re­form ve yeni bir akâid oluşturma talebi, İslâm’ın ilâhîlik vasfını etmekten başka bir şey değildir.</p>
<p>Celal Nuri, bir taraftan Avrupa’nın müfteri, garp medeni­yetinin vahşi olduğu söyleyip, &#8220;senin doğan güneşin bir gün sönecektir&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[838]</sup></a> diyerek, Müslümanları birliğe davet etmiş, diğer taraftan ise İslâmî hükümlerin bir kısmını, modern düşüncenin ilkelerini esas alarak değiştirmeye çalışmıştır. Jön Türklerin pek çoğunda olduğu gibi Celal Nuri’nin sahip olduğu fikirlerin sınır­larını kesin olarak belirlemek mümkün değildi. Onun &#8220;İslâmiyet Mâni-i Terakki midir?” başlığını taşıyan yazısında Ernest Renan’ın dinimiz hakkındaki iddialara verdiği cevaplara bakıla­rak İslâm hakkında önceki düşüncelerinden vazgeçmiş olabile­ceği ihtimali üzerinde durulsa da buna ihtiyatla yaklaşılmıştır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[839]</sup></a> Celal Nuri de diğer Jön Türkler gibi İslâmî bir muhitte doğup- büyüdüğünden dolayı düşünceleri ve ifadeleri İslâmî renkler taşıyordu. Ancak o da diğerleri gibi modernist düşüncesinin faz­laca tesirinde kalmış ve o düşüncenin ilke ve ıstılahlarını kabul­lenmiş bir eda içerisinde görüşlerini ifade etmiştir.</p>
<p>Jön Türklerin dinî ıstılahlarda yaptıkları tahrifât, daha son­raları İslâm&#8217;ın temel kaynaklarında yere alan iman esaslarından birine veya bir kaçma inanmadığı halde kendini mümin gören, zarûrât-ı diniyyeden bazısını kabul etmediği halde kendini ger­çek bir Müslüman sanan ve işlediği en büyük günahı dahi mubah gören bir anlayışın gelişmesinde etkili olmuştur.</p>
<p><strong><em>3.) Islâm&#8217;da Reform</em></strong></p>
<p>Batıda modernist anlayışın hâkim olmasıyla birlikte fert ve toplum, geleneksel Hıristiyanlıktan uzaklaşmakla kalmamış, bu anlayış Avrupa&#8217;nın dışına da yayılmaya başlamıştı. Hatta Batılı devletler, modem dönemde gelişen dünya görüşünü ve hayat tarzını, kendi menfaatlerine uygun buldukları için diğer toplumlara âdeta zorla dayatma yolunu gitmişlerdir.</p>
<p>Batının medeniyet sahasında kaydettiği ilerleme onun her yönden üstünlüğü şeklinde kodlanarak ve dünyanın büyük bir kısmında modernleşme ile Batılılaşma aynı paralelde gösterile­rek, medeniyetle doğrudan alakası olmayan geleneksel kurum ve değerlerin, modernlik adı altında değiştirilmesinin önü açılmış­tır. <em>Mahfel Mecmuasında.,</em> “Bu da mı Asrîleşmek İcâbı?”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[840]</sup></a> baş­lıklı yazı ile modernleşme adı altında toplumda yapılan büyük tahribata ve ananevi değerlerinin baştan aşağı yok edilmeye çalı­şılmasına dikkat çekilmişti.</p>
<p>XIX. asrın son çeyreğinden itibaren yoğun bir şekilde yürütülen modernleşme merkezli batılılaşma faaliyetleri meyvelerini verme­ye başlamış, XX. asrın ortalarına doğru Batılı olmayan dünyanın büyük çoğunluğu, Batı medeniyetinin laikleşmiş modem şeklini benimsemede bir hayli yol almıştı. Modern düşünce kaynaklı ola­rak hayatı tamamen maddeleştirerek, dünyevîleşmeyi temel alan bu anlayışın sebep olduğu manevî buhran, sadece Batılı toplumları sarsmakla kalmayıp, teknik manada batılılaşmak isteyen veya modem düşüncenin değerlerini benimseme yoluna giren diğer toplumlarında da şok ve sarsıntılara sebep olmuştur.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[841]</sup></a></p>
<p>Modernleşme düşüncesinin söz konusu etkisiyle insanların din ve iman anlayışları başta olmak üzere manevî değerlere bakışları ve yaklaşımları, büyük değişikliğe uğramıştır. İnsanların bir kısmında dinden uzaklaşma, bir kısmında ise dini olması ge­rekenden farklı şekilde algılama ve değerlendirme anlayışı orta­ya çıkmıştın İnançlı olduğunu düşünen insanların pek çoğunda iman konularında zafiyetler oluştuğundan, toplumların düşünce ve inanç yapısında, ciddi kırılmalar meydana gelmiştir.</p>
<p>İslim in ilk devirlerinden itibaren dini kendi istek ve arzularına uydurmak isteyenler, İslâmî esastan kendi düşünceleri istikametinde kullanmaya çalışanlar ve menfaatleri çerçevesinde âyet ve hadisleri yorumlayanlar, devamlı ola gelmiş ve İslâm ulemâsı, bunları bir <em>ilhad </em>hareketi olarak değerlendirip onların iddialarına cevap vermiştir.</p>
<p>“İster Müslüman görünsün, isterse İslâm’dan rücu etsin, is­terse başka bir inancın mensubu olsun hak ve hakikatten mey­letmek ve İslâm’ı gönüllerden silmek gayesiyle, Kur an ve İslâmî asılları, <em>tahrip, tahrif ve tebdil</em> etmek ve nasların üzerinde şüphe uyandırmak, onları bir şekilde <em>inkâr</em> manasına geldiğinden <em>ilhad </em>olarak” değerlen<u>dirilmiş</u>tir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[842]</sup></a> “Zındıklık” olarak da ifade edilen<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[843]</sup></a> ilhad, imana, İslâm’a aykırı ve İslâm dinine zıt düşün fikir ve ha­reketleri ihtiva etmekte olup, dinin bütün asıllarını inkâr eden veya bir tek asimi inkar eden arasında ayırım yapılmaksızın hep­si, bu lafzın şümulüne girmektedir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[844]</sup></a></p>
<p>Özellikle Osmanlı’nın son asrında, “İslâm dininin asrileştirilmesi (modernleştirilmesi)’ konusu, fikir ve ilim adam­larım oldukça meşgul etmiş, bu meselede lehte ve aleyhte birçok görüş beyan edilerek, modernleşmenin mahiyeti ve sınırları or­taya konulmaya çalışılmıştır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[845]</sup></a> Onlardan bazıları, Müslümanların din ve bilim anlayışının Hıristiyanlardan farklılık arz ettiğini, her şeyden önce Osmanlı toplumunda din adamı ve bilim adamı şeklinde sınıflaşmış kesimlerin bulunmadığını görmüşlerdi. Zira Müslümanlar, tarih boyunca hem îslâm âlimi hem de bilim ada­mı olmanın mümkün olduğu bir geleneğe sahipti. Bununla bir­likte, kendi dinî değerlerini ve geleneğini reddederek, pozitivist ve materyalist ilkeleri esas alan bir modernleşeme anlayışı çerçe­vesinde dinî değerlerde şüphe uyandırma ve dinin sosyal hayat­taki fonksiyonunu ortandan kaldırma konusunda Jön Türklerin inkârı mümkün olmayan bir etkisi olmuştu.</p>
<p>Batı merkezli modernleşme rüzgârı, dinin dayandığı siyasî, ahlâkî ve kültürel alanda büyük tahribat yaptığından toplumun asırlık kurumlan, derin sarsıntılar geçirmiş ve mevcut nizam alt üst olmuştur. Kıymetler sisteminin bu şekilde yıkılması fertlerin inanma kabiliyet ve iradelerinin zayıflamasına, bunlara duyulan ilginin azalmasına, dinî değer ve hükümlerin zorlukla tesis ve te­şekkülüne sebep olmuştur. Bu sebeple insanlar arasında dinî de­ğerlere karşı şüpheyle yaklaşmak veya lakayt durmak yaygınlık kazanmıştır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[846]</sup></a></p>
<p>Modernizm’in ilkelerini Müslüman beldelerinde hâkim kıl­mak isteyen batıklar, XX. asrın başındaki İslâmiyet’in durumu­nu, XV. asırdaki Hıristiyanlığa benzetiyorlardı. Bu sebeple onlar, Protestanlık sayesinde Hıristiyanlıkta reform yapılarak hürriyet fikrinin geliştiği, akıl ve fennin önem kazandığı düşünülüyor ve İslâm’ın da bir reforma tâbi tutulup, muteber İslâmî kitapların ve şer’î hükümlerin yeniden gözden geçirilerek medeniyet ve terakkiye uygun hale getirilmesi tavsiye ediliyordu.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[847]</sup></a>Halbuki modernizmin önemli düşünürlerinden olan gerek Comte’un ge­rekse Durkheim’in asıl gayesi artık Hıristiyanlığın beslemekten adı kaldığı sosyal ahlak için tatmin edici bir kaynak bulmaktı.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[848]</sup></a> Dolayısıyla modernist düşünürlerin ortaya attığı görüşler, İslâm veya Müslüman toplumlar için değil de Hıristiyanlığın tahrifinin neticesinde, ferd ve toplum temelinde Batı’da ortaya çıkan hasta­lıklara yazılan reçeteler konumundaydı. Buna rağmen modern­leşme sürecinde gerek Batı da gerekse İslâm dünyasında İslâm’da reform projesi etkili bir şekilde gündeme getirilmişti.</p>
<p>Söz konusu proje Cemalettin Efgânî gibi reformist kişiler ta­rafından desteklenerek İslâmî meşruiyet kazandırılmaya çalışıl­mış, özellikle Muhammed Abduh’un Mısır müftüsü olmasından sonra bu konuda bir hayli mesafe alınmış<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[849]</sup></a> onun ölümünden sonra, fikirleri, Reşid Rıza tarafından savunulup, geliştirilmiştir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[850]</sup></a> Abduh ve Rızanın reformist İslâm anlayışı, daha sonra bazı tale­beleri tarafından devam ettirilmiştir.</p>
<p>Hindistanlı Seyyid Ahmed, modernizmin o kadar etkisinde kalmıştı ki kendisi gibi modernist olan Efgânî bile ona taham­mül edemeyerek, “Tabiatçılığa Reddiye” isimli eseriyle onun görüşlerini reddetmişti.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[851]</sup></a> Aynı şekilde Rusya’da Musa Carullah (Bigiyev) (1875-1949), Abduh’un reformcu fikirlerinin etkisin­de kaldığı, gelenekten ayrı düşünerek<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[852]</sup></a> modernist fikirler ileri sürdüğü ve “ıslahata en önce dinden başlamak zarûrîdir diye­rek, dört fıkhî mezhebin geçersizliğinden bahsetmişti.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[853]</sup></a>Aynı şekilde Osmanlı’da Abdullah Cevdet’in yanı sıra Ziya Gökalp ve Mehmed Akif (1873-1936), gibi düşünür ve ilim adamlarının Abduh’un tesirinde kaldığı bilinmektedir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[854]</sup></a> Nitekim M. Şem- seddin Günaltay (1883-1961) gibi kişiler, modern değerler doğ­rultusunda İslâmî esasları yeniden yorumlamaya çalışmışlardır.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[855]</sup></a></p>
<p>Wilfred C. Smith, Hıristiyan dünyasındaki reform hareketle­ri ve Protestanlığın ortaya çıkışı ile İslâm dünyası arasında alaka kurmaya çalışarak sekülerlik, özgürlük ve evrensellik gibi terimle­rin İslâmî bir yorumunun yapılması durumunda İslâm dünyasın­da kabul göreceğini belirtir. Buna örnek olarak da Pakistan’ın ilk kuruluşunda çok az kimsenin laikliğe taraf olmasına rağmen gün geçtikçe laikliği tercih edenlerin artmasını gösterir. Pakistan’ın dışında bu konudaki çalışmalar için ise Mısır’dan Ali Abdurrazık Türkiye’den de Ziya Gökalp örnek verilir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[856]</sup></a></p>
<p>İslâm’da reform düşüncesine Müslümanların itibar etmeme­si ve başarısız olmasının pek çok sebebi bulunabilir. Her şeyden önce İslâm ile Hıristiyanlık farklı olup, Hıristiyanlık, tarih içeri­sinde aslı bozulduğu için İlâhî bir din olma vasfını yitirdiği halde İslâm, Hz. Allah’ın kıyamete kadar muhafazasında olduğu için aslî unsurlarında hiçbir değişiklik olmamıştır. İslâm bozulmadığı için, onun “yeniden şekil vermek” manasına gelen “reform” ke­limesiyle vasıflanmasına imkan bulunmamaktadır. Ayrıca böyle bir iddia ile yola çıkarak İslâm’da reform yapmaya kalmak onun aslî unsurlarım değiştirmek dolayısıyla onun esaslarını tahrif et­mek manasına gelir ki bunun ne İslâmî kaynaklarda ne Müslü- manlar nezdinde meşruiyet bulması mümkündür.</p>
<p>Batı’da Reform düşüncesine yüklenen olumlu manada, bü­yük oranda Hıristiyanlığın tahrif edilmesi neticesinde insan tabiatini zorlayan inanç ve pratikleri ihtiva etmesinden ve kilisenin toplum üzerinde kurduğu baskıdan kaynaklanmıştır. Avrupa’da reformasyon sürecinde kilisenin baskısı kırılmakla birlikte Lut- her gibi din adamları, Hıristiyanlığı bir tarafa atmak şöyle dursun ona yeni bir şekil vererek insanlar yanında itibar kazandırmaya çalışmışlardır. Ayrıca Hıristiyan reformunun, yirminci asırda Jön Türklerin veya İslâm âlemindeki diğer modernist aydınların yap­tığı gibi Hıristiyanlığı modern düşünceye uygun hale getirme şeklinde bir gayesi bulunmuyordu. Batıda reform hareketi, bilim tarafindan dinin ıslah edilmesi, dinin bilimsel gelişmeler çevre­sinde kendisine çeki düzen vermesi gibi bir düşünceden ziyade, Hıristiyanlığı insanlar yanında muteber hale getirmek isteyen din adamları tarafından organize edilmişti.</p>
<p>Jön Türk hareketinin önayak olduğu reform düşüncesi ise, Müslümanların geri kalmışlığının İslâm’dan kaynakladığı tezin­den hareketle, &#8220;İslâm’ın pozitif bilime ve onu etrafında gelişen kuramlara uygun hale getirilmesini” dile getirdiğinden İslâm’ın pek çok esasından vaz geçilmesi gerektiği söyleniyordu. Halbuki bu düşünceyi şiddetle savunun Jön Türkler, Hıristiyan dünyada­kinin aksine İslâm’da söz sahibi âlim veya din adamı da değiller­di. Dolayısıyla Müslümanları &#8216;çağa uydurma” gayretiyle ortaya atılan Osmanlı aydını yani Jön Türkler, &#8220;yeni bir din uydurma” suçlamasıyla karşı karşıya kaldıklarından ve toplum tarafindan İslâm’dan uzak kişiler görüldüğünden tesirleri sınırlı kalmıştır.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[857]</sup></a></p>
<p>Jön Türkler, İslâm’ın toplum üzerindeki etkisi kayboluncaya veya iktidara gelinceye kadar, İslâmî hassasiyetlere dikkat edile­rek hareket edilmesi gerektiğinin farkındaydılar. Cenevre’de na- türalist bir profesörün (Cari Vogt) cenaze merasimine öğretim görevlilerinin ve yabancı talebelerin dışında kimsenin katılmadı­ğını gören bir Jön Türk’ün, 1896 yılında Doktor Nazım a gönder­diği mektuptan aktaracağımız şu satırlar, Müslüman ekseriyetin fikirlerinin ve tepkisinin dikkatten uzak tutulmaması gerektiğini ifade ediyordu:</p>
<p>*&#8230; Biz çok vakit zâyi’ etmeksizin bir inkılâp yapmaya mecbûr olduğu­muzdan ekseriyetin fikrine muhalif harekette bulunmamağa itinâ et­meliyiz. Memleket bir defa tehlikeden kurtulduktan sonra, hürriyet-i şahsiyelerine mâlik olduktan sonra Cemiyetimiz, serbestçe ve daha kolay bir suretle ahâliden dini taassubu kaldırmaya muvaffak olur..<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[858]</sup></a></p>
<p>Celal Nuri, Papalıhğm itibar kaybetmesi ve Protestanlığın ortaya çıkmasından asırlar sonra Avrupa’da dinin, toplum üze­rindeki manevî nüfuzunun kaybolduğunu belirtmiş ve Osman- lı toplumunda dinin manevî gücünün hâlâ devam etmesinden dolayı ondan istifade edilmesinin zorunlu olduğunu şöyle ifade etmiştir:</p>
<p>“Bizde birçok hususta olduğu gibi hâlâ eski âdet ve ananeler câridir. Bu ciheti burada münakaşa edecek değiliz. Bu âdet ve ananeler, gayret-i di- niyye şeklinde tecelli ediyor. Demek istiyorum ki milletleri sevk ve idare eden, onlara bir gurur ve azamet veren, ruhlarını tenvir eden, kızıştıran millet ve vatan hislerinin yerinde Müslümanlar nezdinde, din hissi vardır. İslâmiyet haricinde ve ırk esasına istinâd eden milliyet, kavmiyet ve vatan hisleri henüz bizde takarrür edememiştir. Bir Müslümanın ırkî milliyete isnadı pek tabiî olmaz. Müslümanlık, İslâm âleminde hâlâ ehemmiyetini muhafaza ettiğinden ve esasen İslâmiyet ayrı ayrı ve kendisinden gayrı milliyetleri red eylediğinden, acemilik ederek birinci nevi gayreti bırakıp İkincisini terviç pek ziyâde ihtiyata muvafik sayılmaz. Bizde milliyet fikri ancak din fikriyle terviç edilebilir.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[859]</sup></a></p>
<p>Maddeciliği, îslâm ile birleştirerek, reform yapılması düşünce­sini savunan Celal Nuri: “İstikbalde İslâmiyet denir denmez akıl­lara reform ve Protestanlık geliyor. Birçokları İslâmiyet dâhilinde</p>
<p>Martin Luther ve Calvin gibilerinin yaptığı tensikatın yapılma­sı lüzumuna kail olduğumuz zehabında bulunuyorlar. Reform Avrupa’da terakki ile beraber tefrikayı binlerce savaş ve mücade­leyi, katliamlar iltizam ettirmiştir. Biz bundan ürkeriz”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[860]</sup></a> diyerek Hıristiyanlığın geçirdiği reform sürecini tehlikeli görse de İslâm konusundaki yaklaşımı reform talebinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Din ile ilgili politikaların belirlenmesinde Cumhuriyet Dö­nemi idarecilerine esin kaynağı<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[861]</sup></a> olan Celal Nuri, “din, millet ve vatan hisleri” başlıklı yazısında, bu terimlere herhangi bir kutsiyet atfetmeden onların toplum üzerindeki etkilerinden bahseder ve zamanla millet ve din fikrinin önemini kaybedeceğini belirtir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[862]</sup></a></p>
<p>Türkiye’de İslâm’ın modernleştirilmesi yönünde resmî bir talep olarak gündeme gelen reform düşüncesi, bir başka ifadey­le İslâm’da bir Protestanlık oluşturma gayretlerinin iki yönü ön plana çıkmıştır. Bir taraftan İslâm’ın siyasî ve hukukî esaslarının hayatın her alanından kaldırılması ve devletin emrinde bir din oluşturulması düşünülmüş, diğer taraftan da İslâm, kalkınmada motive edici bir unsur olarak Millî kimlik harcına bir çeşni olarak katılmak istenmiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[863]</sup></a></p>
<p>Celal Nuri’nin aşağıdaki ifadelerine baktığımızda “dinin gele­cekte tamamen vicdanî bir mesele haline geleceği” düşüncesini benimsediğini görmekteyiz:</p>
<p>“İstikbalde din, ancak vicdana ait olacaktır. Din âtide vicdana tard olunacaktır. Fen, tecrübe, kânûn, hükümet ve terakkiler ile dinin müdâhale ve işgâl ettiği birçok şeyleri istirdat edecek, fakat iman ve itikâd her vakit âlem-i vicdâna hükümrân olacaktır. Zaten bu tekâmül vukû buluyor..&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[864]</sup></a></p>
<p>Avrupa ve Amerika’daki Beni İsrail’in Yahudi şeriatının son derece ağır olan hükümlerinden vazgeçerek varlığını sürdürdü­ğüne dikkat çeken Celal Nuri, bir bela haline gelen Katolik kilise­sinin Protestanlık reformu sayesinde muzır taraflarının ortadan kaldırılmasından sonra Avrupa’nın terakki etiğini belirtir. Celal Nuri, bu örneklerden sonra konuyu İslâm’a getirerek şöyle der:</p>
<p>“İlim ve fen gibi, her dakika İslâmiyet yeni tekâmül eseri göstermek­tedir. Din-i Muhammedi ancak böyle muhafaza olunabilir. Fıkıh ve akâid ta’dil edilmeye muhtaçtır. Muâmelât dahi modem ihtiyaçlara uygun hale getirilmelidir&#8230; Şeriat hükümleri değiştirilmek mecbu­riyetindedir. İslâmiyet ancak böyle kurtulabilir ve ancak bu emirlere uymakla istikbalde mühim bir unsur haline gelebilir.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[865]</sup></a></p>
<p>Osmanlı’nın son döneminde Hıristiyan dünya sadece Patrikhanenin akıbetiyle ilgilenmiyor, Yeni Türkiye’nin İslâm dünyasına karşı izleyeceği politikayı da yakından takip ediyor­du. Zira başta İngiltere olmak üzere büyük devletlerin sömürge­lerinde milyonlarca Müslüman yaşadığından onlar, Türkiye’nin tekrar İslâm âleminin önderliğine geçmesi durumunda, Müslü­manların yaşadığı bölgelerde otoritelerinin zayıflayacağını bili­yorlardı. Bu sebeple Türkiye’nin İslâm konusunda takip edeceği politika hususunda dış basında haberler ve yorumlar çıkıyordu. 9 Mart 1924 tarihinde <em>The New York</em> Times&#8217;daki bir yazıda; Mus­tafa Kemal’in &#8220;Sovyet İhtilalini yapanların din konusundaki dü­şüncelerini paylaşıyor olabileceğine ve dini kontrol altına almak ve bir kısmını siyasî bir gaye ile kullanmak için Sovyet Rusya’daki <em>New Church</em> (Yeni Kilise) anlayışına paralel bir din anlayışı geliş­tirilebileceğine” dikkat çekilerek, İslâm’da reform yapma düşün­cesine işaret edilmişti.</p>
<p>&#8220;Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur” di­yen Falih Rıfkı Atay, bu reformu şöyle ifade etmiştir:</p>
<p>İslâm&#8217;da bütün şer&#8217;î meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahireti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, haç, zekat!</p>
<p>İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve aileye ait hü­kümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukûbât denen caza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün âyet hüküm­lerini kaldırmıştır.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[866]</sup></a></p>
<p>Atay, Kemalizm’in ibadetler dışındaki âyetlerin hükümlerini kaldırdığını söylediği halde; dinde reform düşüncesi onun dedi­ği gibi sadece muamelât ve ukûbâtla sınırlı kalmamış ezan, hutbe ve namaz gibi ibadetleri de içine almıştır.</p>
<p>Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hukuk, sosyal ve kül­türel alanın yanı sıra üniversite gibi kuramların modern devlete uygun hale getirme çalışmalarından İslâm dini de nasibini al­mıştır. Daha sonraları din ile alakalı her şeyin yok edilmeye ça­lışıldığı bir merhaleye geçilmiş olsa da ilk dönemlerde reforma edilmiş bir İslâm’ın modern devletin ilkeleriyle bağdaşabileceği düşünüldüğünden İslâmî bazı değerlerin modernist düşünce is­tikametinde yeni yorumları yapılarak sürdürülmesine çalışılmış veya böyle gösterilmiştir.</p>
<p>F.Rıfkı Atay’ın şu cümleleri dinin esaslarının tahrif edilerek onu devrin anlayışına uygun hale getirme gayretlerinin bir so­nucuydu:</p>
<p>&#8230; Zekât, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirası­dır. Hac, Kâbe&#8217;den faydalanan Mekkelilerin Müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiçbir yabancı Müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele baş­kasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez&#8230;<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[867]</sup></a></p>
<p>Atay, bu açıklamalarıyla, namaz, zekât ve hac gibi ibadetler konusundaki âyetleri yok saydığı gibi, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) itibaren asırlardır Müslümanların devam ede geldikleri tatbikatını da göz ardı etmişti.</p>
<p>Dinde reform politikası doğrultusunda 21 Şubat 1925 tarihin­de hutbelerin Türkçe okunmasının zorunlu olması için TBMM Başkanlığına önerge verilmiş ve 1926 yılında bir komisyon, örnek mahiyette 58 hutbe hazırlayarak bir reform taslağı ile Diyanet İş­leri Başkanlığı ’na sunmuştur. Bu çerçevede Sadettin Kaynak, başı acık ve frank giymiş olduğu halde 5 Şubat 1932’de Süleymaniye Camiinde ilk olarak tam Türkçe hutbe okumuştur.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[868]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde Dolmabahçe Sarayında ezanın ve hutbenin Türkçe okunması, Kuranın Türkçe tercü­mesiyle namazın kıldırılması projesine katılan dönemin meş­hur hafızları, bu işin yürümeyeceğini bilseler de bu çalışmalara devam etmişlerdir. Söz konusu çalışmalara katılan Hafız Rıza Sayman, 1931 yılında Ramazan ayında dokuz hafızın saraya çağrılmaya başlandığım ve kendilerine bol iltifatlar yapıldıktan sonra Atatürk’ün “İnkılâplarımın son merhalesini siz yapacaksı­nız hafız beyler” dediğini belirtir. Bir takım dünyevi menfaatler karşılığında İslâm’a aykırı pek çok uygulamayı yapmaya müsait olan ve aydın hoca olarak kabul edilip, arkadaşları arasından bu yönleriyle tanınan<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[869]</sup></a> hafızlara “Camilerde Türkçe Kur an okuya­caksınız”, talimatı verilmiştir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[870]</sup></a></p>
<p>10 Haziran 1928 tarihinde, İstanbul Üniversitesi (Dârülfunûn) İlahiyat Fakültesi’nin uzmanlar komisyonu­nun <em>&#8220;dinde reform programı”,</em> basında yer almıştır. Söz konusu program, 20 Haziran 1928 tarihinde <em>Vakit</em> gazetesinde yayım­lanmış<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[871]</sup></a>, daha sonra da (21 Haziran) <em>Son Posta</em> gazetesinde neşredilmiştir. Komisyonda bulunan Yusuf Ziya Yörükhan, arkadaşlarından birinin müzakere edilmek üzere böyle bir müsveddeyi, kaleme aldığını ve bir suretini kendilerine verdik­ten sonra bir nüshasını da gazetelere gönderdiğini belirtir ve konunun basına intikal etmesinden sonra imza edilmek şöyle dursun müzakere bile edilmediğini belirtir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[872]</sup></a> Şerafettin Yaltka- ya ise, İsmail Hakkı’nın müderrisler toplantısında birkaç kere “Atatürk bizden bir şeyler istiyor, hatta bekliyor” demesi üzeri­ne böyle bir komisyonun teşkiline karar verildiğini belirtir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[873]</sup></a></p>
<p>İlahiyat Fakültesi müderrislerinin hazırladığı söz konusu din­de reform paketi, Protestanlık ile yüzde yüz örtüşmese de aslında Avrupa’da Hıristiyanlığa yapılan uygulanmaya benzemekteydi. Bu çalışma ile bir taraftan İslâm’ın modern ilkelere uygun hale getirilerek hayata ve sosyal alana müdahalesinin önüne geçilme­si gibi laik bir hedef seçilirken, diğer taraftan İslâm’a politik ve toplumsal gelişmeleri meşrulaştırın bir rol verilmesi düşünüle­rek, laikliğe aykırı olarak, devlet gücüyle İslâm’a yeni bir şekil ve­rilmeye çalışılmıştır. Bu yeni inşa çerçevesinde malzeme sıkıntısı çekilmemesi için İslâmî değerlerin yanı sıra bazen Şaman dinin kalıntılarından bazen Hıristiyanlık’tan, bazen ise Anadolu Ale­viliğinin çeşitli ayinlerinden istifade edilmiştir.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[874]</sup></a> Böyle bir din, yani insanı siyasî ve toplumsal alanda serbest bırakıp ona karış­mayan ve sadece vicdanlarda yer alan, bir başka ifade ile varlığı ile yokluğu belli olmayan bir din, o dönemde ulus devletin var­lığı için gerekli görülmüştür. Ancak bu projeden daha sonra vaz­geçilmiş ve uygulanma imkânı olmamıştır.</p>
<p>İslâm&#8217;da reform projesini hazırlayan komisyonda bulunan Mehmet Ali Ayni, raporun uygulamaya konulmaması konusun­da şu ihtimalleri gündeme getirmiştir:</p>
<p>&#8230; Fakat Atatürk bunu niçin böyle yaptı? Acaba efkâr-ı umumiyece fena karşılanacağından mı çekindi? Yoksa henüz zamanı gelmemiş ve zemin hazırlanmamış mıydı? Yahut her inkılâbı bizzat kendisi yaptığı için bunda İlahiyat Fakültesinin önayak olmasını hoş mu görmedi?<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[875]</sup></a></p>
<p>Mete Tunçay ise &#8220;Dinde reform” düşüncesinden, din adam­larına yeniden güç kazandırma ihtimali ile laik iktidara rakip bir güç merkezi haline gelmesinden çekinilmesinden dolayı vazge­çildiğini” belirtir.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[876]</sup></a> Modern ilkeler çerçevesinde reforma tabi tutulmuş İslâm’ın bile etkisinin zamanla artacağı düşüncesi o gün tahmin edilmiş ve özellikle 1933 yılından itibaren dinin her çeşit etkisini yok etmek için hiçbir İslâmî faaliyete müsamahanın gösterilmediği ve dinin tamamen tasfiye dilmeye çalışıldığı bir dönem girilmiştir.</p>
<p>1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanundan sonra açılan ve medreselerin kapatılmasından sonra ortaya çıkacak olan din eği­timi açığını kapatmak düşüncesiyle açıldığı görüntüsü verilen, ancak daha çok devletin din politikasına uygun görüş ve yorum geliştirerek dini kontrol altında tutma düşüncesine dayanan Darülfünundaki İlahiyat Fakültesi bile 1933 yılında kapatılmış­tır. Oysa Protestanlığı geliştiği Avrupa’da bile Hıristiyanlığın bu kadar pasif hale getirildiği görülmemiştir.</p>
<p><strong><em>4.Milli Din Projesi</em></strong></p>
<p>Jön Türk düşüncesinin sonraki dönemlere etkisi açısında Vedat Nedim Tör&#8217;un içinde dinle ilgili hiçbir mesele bulunma­yan veya yeni bir “din” kurmaya çalışan <em>“Dinimiz”</em> başlıklı kitabı dikkat çeken önemli bir örnektir. Kemal Çağlar, söz konusu eser hakkında şöyle değerlendirmede bulunmuştu:</p>
<p>&#8220;Kemalizm’i yalnız dövizlere, rakamlara, nizamname ve programlara emanet edip geçemeyiz. Onu bir <em>iman</em> halinde içe sindirmek ve bütün nesillere benimsetmek gerekir. Anlamış kafanın yanında, inanmış ruh ve bu anlayışla inanışın verdiği şuurlu heyecanla çarpan yürek lazım. Vedat Nedim Tör, kitabın adını işte bunun için <em>Dinimiz</em> koymuştur&#8230; Büyük hedefler isteyen, büyük inanışlara susamış genç ruhlar için bu kitap, bir millî <em>ilmihaldir&#8230;</em> Yarının Türkiye’si içimizde öyle bir dindir ki yalnız onun için taassubu <em>mubah</em> ve toleransı <em>günah</em> sayıyoruz&#8230; Bizim dinimiz Türkiye’yi <em>cennet</em> yapmaktır. Bizim ibadetimiz bu ide­al için çalışmaktır. Eğer varsa <em>âhiretteki</em> cennetin yolu da Türkiye’nin cennetinden geçer.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[877]</sup></a></p>
<p>1932 yılında Aydın Mebusu ve Maarif Vekili (bakan) olan Dr. Reşit Galip, Mustafa Kemal’in desteğiyle <em>“Müslümanlık: Türkün Milli Dini”</em> isminde bir projeyi kaleme almıştır. Bu projede, Müs­lümanlığın Türk’ün milli bünyesine uygun olduğu ancak ibade­tin Türk diliyle yapılması gerektiği ifade edilmiştin<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[878]</sup></a></p>
<p>Dinde reform yapılarak millî bir din oluşturmaya gayretleri çerçevesinde 1934 yılında <em>“Milli Din Duygusu ve öz Türk Dini” </em>isminde doksan sayfalık bir kitap yayınlamıştır. Kitabın bir yıl sonra zararlı yazılar taşıdığı gerekçesiyle satışı yasaklansa da o devirde İslâm ve din hakkında yapılan tahrifatın hangi seviyelere geldiğini göstermesi açısından önemlidir.</p>
<p>Söz konusu kitabın baş tarafında &#8220;İslâmiyet dini yerine millî ve mütekâmil bir dinin vücuda getirilmesi” için böyle bir çalış­maya yeltenildiği belirtilmiş ve &#8220;Eskimiş, cüce kalmış ve dumura uğramış eski dinlere karşı, inkişaf ve tekâmülü kabul eden asrî bir din” oluşturma iddiasında bulunulmuştur. Hiç bir hak dinin ol­madığının belirtildiği kitapta “Peygamber yoktur ve onun tebliğ ettiği kitap Tanrı kitabı değildir”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[879]</sup></a> ibarelerine yer verilmiştir.</p>
<p>“Türk dinini de Türk Tanrısını da Türk benliğinde arayalım” denilen kitapta, camilerde secdeye varmadan başı açık ve asri bir şekilde ibadet edilmesi isteniyor ve bu çerçevede camilere musi­ki aletlerinin konulması tavsiye ediliyordu. Milli dinde “düşman­larına karşı süngü hücumuna geçen Türk askeri bundan sonra asla Araplar gibi Allah, Allah diye bağırmayacak, vatan, vatan diye haykıracaktır”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[880]</sup></a> denilerek, Milli dinde “Allah” denilmesine bile tahammül edilemeyeceği belirtilmiştir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın âdeta sadece isminin bırakıldığı mukaddesata ait bü­tün esaslarının tahrif edilerek devrin şartlarına uygun bir din uy­duma gayretleri, sonraki dönemlerde de devam etmişti. Emekli bir coğrafya öğretmeni ve diş doktoru olan Osman Nuri Çermen, Aralık 1957’de <em>“ideal Türkiye için Dinimizde Reform: Kemalizm” </em>adlı derginin ilk sayısında <em>“Kemalizm&#8217;in Andı ve Âmentüsü”</em> baş­lığı altında bir dizi yazı kaleme almıştı. Söz konusu derginin 41 madde halinde <em>“Kemalizm Müslümanlığının Kutsal Prensiplerini” </em>ihtiva eden sayısının yanı sıra &#8220;Dinimizde Reform: Kemalizm” adı altında iki kitapçık da derginin eki olarak yayınlanmıştı. Bu kitapta:</p>
<p>“Artık dindar olmak, Kemalist olmak demektir. Kemalist Müslüman­lığını tam benimsemeyenlere, batıl inançların kölesi, esiri olarak bakmak gerekir&#8230; Tanrıya iman: Kemalizm’in şu prensiplerine inançtır. Bu prensipleri kadir olduğumuz nispette yerine getirmek de ibadet­tir. Mabedimiz bütün vatan, mihrabımız bütün millet, Anıtkabir de Kâbemiz olabilir.&#8221;</p>
<p>Söz konusu dinde reform projesine göre Kur’ân-ı Kerim ye­niden düzenlenmeli ve ibadetlerde okunmak için temizlik, va­tan sevgisi, istiklal ülküsü, askerlik, ahlak, ilim sanayi konuların yer aldığı surelerden oluşan <em>Enam</em> benzeri yeni kutsal bir kitap yazılmalıydı.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[881]</sup></a></p>
<p>Tek Parti Döneminde mukaddesata hürmetsizlik ve İslâmî değerlerle alay etme, onları hafife alma sıradan bir olay haline gelmişti. 15 Ağustos 1929 tarihli <em>Uyanış</em> gazetesinde CHP Tokat Milletvekili Refik Ahmet Sevengil, İslâm’a ve mukaddesata ha­karet ihtiva eden “Allah’ı da Sultan ile birlikte tahtından indirdik. Bizim mabetlerimiz fabrikalardır”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[882]</sup></a> cümlelerini sarf etmekten hiç çekinmemişti.</p>
<p><strong><em>5.Seküler Bir Hayat, Laik Bir Devlet</em></strong></p>
<p>Yeni Türkiye’yi kuran ve yöneten kadrolar Jön Türklerle aynı inanç ve düşünceye sahip olduklarından Batılı manada bir dev­letin, siyasî kuramlarda ve sosyal hayatta dine yer vermemekle mümkün olacağı düşünüyorlardı. Yenileşme ve batılılaşma çaba­larının Osmanlı döneminde başladığına dikkat çeken Toynbee, Yeni Türkiye’nin yöneticilerinin tavır ve görüşlerinin esas itiba­riyle Jön Türklerinkinden farklı olmadığını işaret ederek, 1919- 1925 döneminde ülkede söz sahibi olan Türk milliyetçilerini, Jön Türklerin bir devamı olarak görür.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[883]</sup></a> Jön Türkler konusun­daki çalışmalarıyla tanınan Şerif Mardin, araştırmalarının neticesinde “Türk Devrimi&#8217;nin geçmişinin Jön Türk Devrimi ne kadar uzandığını ve Cumhuriyetçi rejimin kurulmasının temellerinin 1908 ele atılmış olduğunu” belirtir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[884]</sup></a></p>
<p>Protestanlık her ne kadar kilisenin otoritesini ortadan kaldı­rıp, her Hıristiyan’a kutsal kitabı anlama ve yorumlama imkânının verilmesini talep etmiş ise de bugünkü manada bir laiklik arayışı olarak çıkmamış ve siyasal iktidardan vazgeçme temayülünde olmamıştır. Ancak Protestanlığın kitabın yorumlanışının herke­sin hakkı, hatta görevi olduğundaki ısrarı modern bireyciliğe ön ayak olmuş, bu da sekülerizmin yaygınlık kazanmasını hızlan­dırmıştır. Kilisenin kutsal kitabı yorumlama konusundaki otori­tesinin sarsılarak onun yerine her kafadan bir sesin çıktığı, her önüne gelenin din adına hüküm verdiği kargaşa ortamı, dinin gündelik hayatta her geçen gün itibarının azalmasına, dolayısıy­la seküler bir bireyciliğin gelişmesine yol açmıştır. Bu bireycilik gelişerek hiçbir aşkın gücü ve değeri tanımama noktasına gel­diğinden dinin etkisi hem fert hem de toplum bazında oldukça zayıflamıştır.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[885]</sup></a></p>
<p>Millî Mücadele döneminin başında herkesin öncelik hedefi, vatanın işgalden kurtarılması olduğundan ve bunun da İslâmî esaslar istikametinde olması gerektiği herkes tarafından bilin­diğinden bazı yetkililer, modernist düşüncelere sahip olsalar da bunları açıkça dile getirmemenin, hedefe ulaşmak için daha fay­dalı olacağının farkındaydılar. Nitekim Milli Mücadelenin ba­şından itibaren halife ve padişaha bağlılığını sık sık tekrar ederek veya şeyh ve âlimler ile irtibata geçerek, Sünnî Müslümanların desteğini almaya çalışan Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele hareketinin başarıya ulaşmasından sonra tamamen farklı bir po­litika izlemişti.</p>
<p>Sivas’tan Ankara’ya giderken Bektaşi dergâhını ziyaret ede­rek, Kızılbaş ve Bektaşilerin desteğini isteyen Mustafa Kemal, Hacıbektaş’ta Kızılbaşların çelebisi Cemalettin Efendi ve Bek­taşi dedesi Niyazi Salih Baba tarafından çok sıcak karşılanmıştı. Dairenin salonunda bir sofra kurulmuş, burada bir âyin-i cem yapılmıştı. Sofrada adaklar-bâkireler şakilik etmişti.”<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[886]</sup></a> Cema- leddin Efendi, ortadaki masaya rakı takımları konulduktan sonra hasta olmasından dolayı içmediğini ancak konuklarının onuru­na içeceğini söylemiştir. Beraberce tüketilen kadehlerden ve ye­nilen yemekten sonra görüşmelere geçilmiş ve Çelebi, Kuvây-ı Milliye’yi destekleme sözü vermişti. Mustafa Kemal Paşa, ertesi gün Hacı Bektaş’ın türbesini ziyaret edip, dergâhta bulunan ba­balara ellişer lira dağıttıktan sonra Hacıbektaş’tan ayrılmıştı.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[887]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya geldiğinde ise, yeşil ve siyah sarıklar takmış, üzerlerinde renk renk cübbeleri olan dervişler alayı ile esnaf localarının temsilcileri tarafından karşılanmış, şehre girerken Çankaya ve Dikmen tepelerinden ezan ve salalar okunmuş, kurbanlar kesilmişti. Mustafa Kemal, bu karşılamadan sonra aralarında Müftü Rıfat Efendi’nin de bulunduğu ulemayı ziyaret etmişti.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[888]</sup></a></p>
<p>&#8220;Ankara’da toplanan zevatın din ve imandan tecerrüt etmiş kimseler olmadığını göstermek” için Millet Meclisinin Cuma günü dinî bir merasimle açılmasına kara verilmişti. Mustafa Ke­mal Paşa, Heyet-i Temsiliye adına yayınladığı tamimde Meclis’in açılış programında şu ifadelere yer vermişti:</p>
<p>&#8220;Vatanın istiklali, makam-ı hilâfet ve saltanatın istihlası (kurtulu­şu) gibi en mühim ve hayatî vazifeyi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin küşat günü Cumaya tesadüf ettirmekle mezkûr günün mebrukiy etin den (bereketinden) istifade ve küşattan mukaddem bilumum mebusân-ı kiram hazeratiyle Hacı Bayram Camii şerifinde Cuma namazı eda olunarak envâr-ı Kur&#8217;ân ve salâttan istifade oluna­caktır&#8230;*</p>
<p>Tamimin devamında, açılış esnasında lihye-i saadet (Pey­gamber Efendimizin sakal-ı şerifi) ve sancak-ı şerif taşınacağı ve kurbanların kesileceği belirtilmişti. Ayrıca tamim gününden itibaren valinin tertibiyle Kur an hatmine ve hadis tilavetine baş­landığı ve hatmin son kısmının teberrüken Cuma günü ikmal edileceği ifade edilmiş ve buna benzer hatim, dua, hadis tilave­ti ve mevlid-i şerif okumanın vatanın her köşesinde yapılması istenmişti.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[889]</sup></a></p>
<p>Millî Mücadeleye başından sonuna kadar hâkim olan İslâmî hava ve sonraki beklentiler konusunda Yahya Kemal, o dönem­deki efkâr-ı umûmiyenin fikriyâtım şöyle dile getirir:</p>
<p>“Bir gün sulh olacağını düşünüyorum. O gün istiklal ordusunun ask­erlerine denilecek ki: “ Haydi çocuklar evlerinize dönünüz! Kur anın devletini kurtardınız! Allah, Peygamber, Osman Gazi, Fatih, Se­lim, bütün büyük cedleriniz, sizden hoşnutturlar!” İstiklal askerl­eri, Ankara&#8217;da anlı şanlı bir resmigeçitten sonra dağılacaklar, küme küme, birer birer arkalarında torbalan, türkü söyleyerek köylerine dönecekler&#8230;”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[890]</sup></a></p>
<p>Millî Mücadele döneminde Mustafa Kemal, aslında bir taraf­tan Yunan a karşı mücadele ederken diğer taraftan da Padişah/ Halife ile de gizliden bir mücadele içerisine girmişti. Bu itibarla Padişah ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşanın imkan bulduğu anda saltanat ve hilâfet konusunda büyük değişildiler yapacağından endişe ediyorlardı. Sultan Vahdeddin, Mustafa Kemal Paşa’ya Anadolu’ya kendisi gönderdiği halde onun son­radan kendi başına hareket etmesinden ve Osmanlı Devletinin geleceği ile ilgili özellikle saltanat ve hilâfet konusunda yapmayı planladığı görüşlerinden dolayı kızıyordu.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[891]</sup></a></p>
<p>Sultan Vahdeddin, “Ankara’da yeni bir hükümet tesis ediler­ek hilâfet ve hükümetin birbirinden ayrılmasının İslâmî açıdan caiz olmadığını”<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[892]</sup></a> söyleyerek, Ankara Yönetimini tanımayı reddetmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, 1 Kasım 1922 tarihinde yaptığı toplantı uzun görüşmeler ve hararetli tartışmalarla sürüp gittiğinden bir kararın alınması mümkün olmamıştı. Mustafa Kemal’in “Bu ne olursa olsun yapılacaktır. Ama belki bir takım kafalar kesilecektir”<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[893]</sup></a> ifadelerinin yer aldığı sert konuşmadan sonra hilafetin saltanattan ayrılması ve Meclisin Osmanlı Hanedanından uygun bir kişiyi bu makama seçmesi yönünde karar alınıştı.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[894]</sup></a></p>
<p>Osmanlı’nın son döneminde hilafete Vatikan’a benze bir şekil verilmesi, özellikle Batı kamuoyunda gündeme gelmeye başla­yınca, Islâm’da hilafet kurumunun Papalıktan farklı olduğu ve halifenin Müslümanların lideri olarak onların dünyevi işlerini idare etme görevinin bulunduğu belirtilmiş ve hilafetin salta­nattan ayrılmasının İslâm açısından caiz olmadığı ifa edilmişti.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[895]</sup></a> Siyasî otoritesi elinden alınmış bir hilafetin devamının mümkün olmadığı çoğu kimse tarafından biliniyordu. Millî Mücadele’nin meşhur simalarından Halide Edip Adıvar bu konuya şu ifadele­riyle dikkat çekmişti:</p>
<p>“Esasen, saltanatı hilâfetten ayırmak, İslâmî manasıyla hilafeti kaldır­mak demektir. Hilafet rejimi, haddizatında, umumun reyine dayanan</p>
<p>dinî ve demokratik bir cumhuriyetti ve halife, seçilmiş bir cumhur reisi demektir&#8230; Herhalde hilâfet mevkiinin tabir caizse anayasası iki şarta dayanır diyebiliriz. Biri, halifenin seçimle olması, diğeri aynı zamanda yalnız dinî değil, cismanî kudret sahibi olması, yani hem hü­kümet hem de devlet reisi olmasıdır.”<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[896]</sup></a></p>
<p>Hilâfetin maddi otoritesinin yok edilmesi, pozitivizmin il­kelerini temel alan Jön Türk düşüncesi doğrultusunda modem bir devletin kurulması açısından önemli bir adımdı. Nitekim Lozan’da azınlıklar konusunun müzakeresi esnasında karşı dev­letler, Türkiye’deki gayr-i müslimlere eskiden tanınan ayrıcalık­ların devamını isteyince Dr. Rıza Nur, Türkiye’nin görüşünü, saltanata hilâfetten ayrılması konusuyla ilişkilendirerek söyle demişti:</p>
<p>“Türkiye büyük bir devrim yapmış, hilâfetle devletin (saltanatın) ayrılığını ilan etmiş ve ülkesinde teokratik monarşiye son vermiştir. Böyle davranmakla Türkiye, kelimenin tam anlamıyla çağdaş ve laik bir devlet olmuş ve bunun sonucu olarak da dinle devleti kesin olarak ayırmıştır.”<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[897]</sup></a></p>
<p>Rıza Nur, bu ifadelerle Türkiye’nin yasalarının İslâmî esaslara bağlı kalınarak değil de laiklik doğrultusunda diğer Avrupa ül­kelerinde yürürlükte olan pozitif hukuka dayanacağını taahhüt ederek, ülkede yurttaşlık esası çerçevesinde herkese aynı kanun­ların tatbik edileceğini dolayısıyla azınlıklar için ayrı bir düzen­lemeye gerek olmadığını beyan etmişti.</p>
<p>Lozan’da Osmanlı Hilâfetinin aleyhinde bir havanın oluştu­ğu dönemde Mustafa Kemal 17 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te gazetecilerle olağan dışı bir görüşme yapmış ve onlara hilafetin istikbali hakkındaki görüşlerini sormuştu. Onlar da İstanbul’un bir hilafet şehri olmakla bütün İslâm dünyasının merkezi olaca­ğını, buradaki dini müesseselerde okumak üzere binlerce öğren­ci ve ziyaretçinin geleceğini söyleyerek hilafetin önemine dikkat çekmişlerdi. Mustafa Kemal onları dinledikten sonra: “İsmet Paşaya bu bahsi açtığım zaman o da sizin söylediğiniz tarzda şeyler söyledi, fakat hepiniz aldanıyorsunuz. <em>Hilafetin mutlaka kökünden ilga edilmesi lazımdır<sup>n</sup></em> demişti.</p>
<p>Mustafa Kemal’in bu konuşmasından sonra salonunda olu­şan havayı Ahmet Emin Yalman şöyle anlatır:</p>
<p>“O salona birden bire yıldırım düşmüş gibi bir his duyduk. Hilafe­tin ilgası gibi bir fikrin, herhangi bir kimsenin hatırının kenarından geçebileceğini düşünmek bile kudretimizin dışında bir şeydi. Bunun dokunulmaz, lüzumlu, ilgasının imkansız bir şey olduğu fikri eskiden beri zihinlerimize yerleşmiş bulunuyordu. Bir Katolik topluluğuna Papalığın ilgasından bahsedilse, ne gibi tepki uyanabilirse biz de o yolda bir tepkinin etkisi altındaydık. Şaşırıp kalmıştık.”</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa daha sonra gazetecilere “Bu düşünceyi candan benimsemenizi ve inanarak yazacağınız yazılarda bu ısla­hat hamlesinin zemini hazırlamak üzere bana yardımcı olmanızı istiyorum”<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[898]</sup></a> demişti.</p>
<p>İsmet Paşa, Lozan dönüşü İktisat Kongresi sebebiyle İzmir’den dönmekte olan Mustafa Kemal Paşa ve beraberin­de bulunan Fevzi Paşa ile Eskişehir’de buluşmuştu. Henüz Ankara’da hiç kimseyle görüşülmeden ve Meclis e bilgi verilme­den önce gerçekleşen bu buluşmada İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşaya Lozan konferansı konusunda geniş bilgi vermişti. Bu es­nada İsmet Paşa, İngilizlerin desteğini almanın önemine dikkat çekerek, Mustafa Kemal’de bu hususta belirli bir kanaatin oluş­masında etkili olmuştu.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[899]</sup></a></p>
<p>1923 seçimleriyle meclisteki muhalefetin tasfiye edilmesinin ardından, ülkede otoriter bir tek parti yönetimi kurularak, geç­mişle hesaplaşma başlamış<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[900]</sup></a> ve toplumda meydana gelen en kü­çük bir muhalefet, Takrir-i Sükûn Kanunu çerçevesinde şiddetle cezalandırılmıştı. Jön Türkler tarafından dillendirilen ve Batının kendi şartlarında gelişmiş pozitivizm, modernleşme, çağdaşlaş­ma veya batılılaşma adı altında devlet ideoloji haline getirilerek, zorla uygulamasının yapıldığı bir dönem başlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in düşüncesinde ve yaşantısında Islâm’a ve doğuya ait değerlerin pek bir kıymet ifade etmediği en yakın çevresi başta olmak üzere pek çok kimse tarafından biliniyor­du. Dolayısıyla o, siyasî varlığının sadece Batı dünyasına bağlı kalınması durumunda devam ettirebileceğini gözden kaçırmış olamazdı. Saltanatın ilgasından ve diktatörlüğe giden tavırla­rından sonra kendisine muhalefet iyice artmış, özellikle Lozan müzakerelerinin devam ettiği dönemde onun takip ettiği siyaset iyice akamete uğramıştı. Birinci Meclis’teki güçlü muhalefet kar­şısında siyasi vaziyeti oldukça fenalaşan Mustafa Kemal, iç poli­tikada yalnız kaldığını görünce dış politikaya yönelerek Fransa, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerle münasebeti sağlamlaştırma yol­larına girmişti. Bu çerçevede tamamıyla <em>nasyonel</em> ve <em>Anadolu&#8217;ya has, onun hudutları dâhilinde ve bilhassa İslâmiyet&#8217;ten soyutlanmış bir Türkiye</em> konusunda İngiltere ve Rusya ile anlaşabilirdi. Ancak bunun husulü için İslâm’a sırt çevirmenin yanı sıra Musul’u da feda etmek icap ediyordu.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[901]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, önceden beri pozitivist düşünceyi temel alan modern bir devlet kurma düşüncesinde olduğundan, geçmişe ve İslâm’a ait değerleri politik hedeflerine ulaşmada bir engel olarak görüyordu. Jön Türklerden Ali Suâvi, Abdullah Cevdet, Ziya Gökalp ve Celal Nuri’nin seneler önce dile getirdiği fikirlerin çoğu Cumhuriyet Devrinde gerçekleşmeye başlamıştı.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[902]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları göre, Yeni Türkiye, yönünü Doğu’ya değil Batı’ya çevirmeli, İslâmî esaslarla yoğrulmuş ve asırlardır devam ede gelmiş değerleri bir tarafa bırakmalı ve maziyle alâka koparılıp, modern Avrupa devletlerini örnek almalıydı.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[903]</sup></a></p>
<p>Jön Türkler arasında hem modern hem de Müslüman olu­nabileceğine düşünenler olsa da aşırı bir modernist olan ve ta­mamen batılılaşmayı savunan Abdullah Cevdet gibilerinin gö­rüşleri, Cumhuriyet Devrinin din politikalarına yön vermişti. Bernard Lewis’in belirttiği şekilde Mustafa Kemal, bu konuda Abdullah Cevdet ile tamamen aynı görüşteydi.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[904]</sup></a></p>
<p>Jön Türklerin Osmanlı Devrinde üstü kapalı dile getirdiği gö­rüşler, Cumhuriyet Döneminde hayata geçirme imkanı bulmuş­tu. Şerif Mardin: “Bilinçli ama sık sık kamufle edilmiş bir ideoloji olarak laiklik, Jön Türklerin zamanında zaten harekete geçmişti, mantıki sonucuna Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları tarafın­dan ulaştırıldı”<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[905]</sup></a> derken bu noktaya dikkat çekmişti. Mantık ilminin ıstılahlarına göre ifade edecek olursak, pozitivizm mer­kezli bir modernleşme politikasında <em>Jön Türkler suğrayı, İttihatçı­lar kübrayı, Cumhuriyet ise neticeyi</em> oluşturmuştu.</p>
<p>Cumhuriyet Devrinde <em>Tek Adam</em> konumuna gelen Mustafa Kemal’in düşünce hayatında Jön Türklerin eskiden beri savun­duğu dünya görüşünün büyük etkisi olduğundan yeni kurulan Türkiye’de modernizmin ilkelerine bağlı bir devlet ve toplum oluşturma projesi uygulamaya konulmuştu. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemiyle birlikte İslâm’ın dünya hayatına taalluk eden esaslarının uygulamadan kaldırılmasından başlayarak, dinde hızlı ve zecrî bir reform süreci başladı. Bu dönemin yöneticile­rine göre Türkiye, Avrupa nazarında kabul görmesini sağlamak için köklü inkılâplar yapmalıydı. Bu itibarla Mustafa Kemal’in re­form siyaseti, dinin etkisinin reddedildiği bir düzen içinde, yeni bir kolektif kimlik oluşturma temeline dayanıyordu.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[906]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in askerî mektepten itibaren Jön Türk düşün­cesinden etkilendiği ve bu harekete kaynaklık eden batı düşün­cesine ait eserleri okuduğu bilinmektedir. Bu çerçevede onun düşünce ve eylemlerinde, Fransız Devrimi’nin büyük payı ol­duğu ifade edilmiştir. O, Fransa’da devrim düşüncesinin hazır­layıcı kabul edilen J. J. Rousseau ve Monstesquieu’nun eserlerini okuduğu gibi, Aguste Comte ve Ernest Renan’ın görüşlerine de büyük değer vermişti. Bunun bir neticesi olarak onun devrim- lerinin temelinde Jön Türklerin de düşünce yapısını derinden etkileyen rasyonalizm ve pozitivizmin izleri açıkça görülür.<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[907]</sup></a><sup> </sup></p>
<p>Mustafa Kemal, geçmişteki modernist düşünürlerden etki­lendiği gibi daha önce görüşlerine yer verdiğimiz Gustave Le Bon gibi çağdaşı olan Batılı bilim adamlarından da istifade et­mişti. Le Bon’un tezleri, Ahmed Rıza Bey ve Enver Paşa’dan, Atatürk ve Fuad Köprülü’ye ulaşan asker, entelektüel ve devlet adamlarını derinden etkilemişti. Onun <em>Dün ve Yarın</em> isimli ese­rinin Mustafa Kemal tarafından okumakla kalmayıp üzerine el yazıyla notların ilave edilmesi ve savaş sonrası yazdığı kitaplar­da Le Bon un yeni Türkiye ve kurucu liderinden övgü ile bah­setmesi, onun Türkiye nin kurucularıyla olan güçlü alakasını göstermektedir?908</p>
<p>Jön Türklerin ikinci nesline ait olan Mustafa Kemal, gençliği­ni pozitivist ve materyalist bilimciliğin rüzgarının güçlü estiği bir dönemde ve çevrede geçirmişti. Onun düşüncelerinin oluşma­sında Baron d Holbach, Voltaire ve Ludwing Büchner gibi ma­teryalist düşünürlerin derin etkisi olmuştu.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[909]</sup></a> O, okul yıllarında Ali Fethi Bey (Okyar) vasıtasıyla Fransız düşünürlerle tanışmış, Fransızcası ilerledikçe, Voltaire, Aguste Comte, Desmoulins ve Maontesquieu gibi filozofların eserlerini ilgiyle okumuştur.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[910]</sup></a></p>
<p>Fransız Devrimi m hazırlayan düşünceye ilgi duyan Musta­fa Kemal, Namık Kemal, Tevfık Fikret, Mehmet Emin gibi Jön Turklerin önde gelen kişilerinin kitaplarını okumuş, özellikle Ziya Gökalp’in düşüncesi onun inkılâplarına yön vermiştir.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[911]</sup></a> Bununla birlikte o, sosyal hayatın özde millî; ama biçimde İslâmî olması ge­rektiğine inanan Jön Türk teorisyeni Ziya Gökalp’in tavrının çok ilerisine gitmiştir.<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[912]</sup></a> Bu itibarla Atatürk’ün özellikle din konusunu ele alışı, Gökalp’in sosyolojik yaklaşımından çok, iman esaslarının yerine tamamen dünyevi değerler koyan<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[913]</sup></a> Tevfik Fikret’in temsil ettiği deist inancın etkisinde olmuştur.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[914]</sup></a> Onun Selanik gibi koz­mopolit ve dindar olmayan bir çevrede yaşaması, Jön Türk hare­ketinin içinde yer alarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üyeliği, düşüncesinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[915]</sup></a></p>
<p>Taha Akyol, &#8220;Atatürk’e dindar diyemeyiz. Ama bence mistik bir tarafı var. Mesela Milli Mücadele sırasında Atatürk tam pozi­tivist değir der ve Mustafa Kemal’in ilk Meclis döneminde sık sık dine atıfta bulunmasının devrin şartlarından ve sosyal realite­den kaynaklandığına dikkat çekerek, şöyle devam eder:</p>
<p>&#8220;Fakat kendine güveni arttıkça, Atatürk&#8217;ün hem laiklik uygulaması hem de pozitivist görüşleri keskinleşti. Mesela 1923 sonrası Cumhuri­yet döneminde, Atatürk artık, “Biz ilhamımızı gökten indiği zannedi­len kitaplardan almadık. Hayattan aldık” diyor. Özel, toplumsal ya da siyasi, hayatın hiçbir alanında dinî bir referans kabul etmiyor. Anlaya­cağınız, dindar bir Atatürk portresi çizmeye çalışan muhafazakârların kullandıkları olayların<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[916]</sup></a> hepsi 1923 öncesinin M. Kemal’ine aittir.”<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[917]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın 7 Şubat 1923 tarihinde Çarşamba günü Balıkesir Paşa Camiinde Türkçe bir hutbe okuması oldukça dikkat çekiciydi. İslâm’da hutbenin Cuma günü okunması şart olduğu hal­de ve hutbe asırlardır Arapça okunmuşken; Mustafa Kemal Paşa, minberde Türkçe yaptığı konuşmasında şu ifadelere yer vermişti;</p>
<p>“Dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevâfuk ve tetâbuk eder. Eğer akla, mantığa, hakikate tevâfuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânîn tabiiyye beyninde tezat olması icap ederdi&#8230; Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için nelerin yapılmak lazım geldiği­nin düşünmek yani meşveret için yapılmıştır&#8230;” <a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[918]</sup></a></p>
<p>Pozitivizmin dolayısıyla Jön Türklerin din anlayışına uygu olan bu ifadeler, Mustafa Kemal’in ileride din konusunda yapa­cağı reformların bir habercisi niteliğindeydi. Nitekim o hutbele­rin Türkçe okunması gerektiğini bu zaman söylemişti.</p>
<p>Devrin diğer önemli bir siması İsmet Paşa ise 1924 yılında Muallimler Cemiyeti Umum Kongresinde yaptığı konuşmada yaptıkları işlere <em>dinsizlik</em> denilmesini reddetmiş, bu yolda yapı­lan saldırılara boyun eğmeyecekleri belirtip, inkılâpların her şeye gücünü yeteceğini ve karşısına çıkanları yok edeceğini ifade et­tikten sonra söyle devam etmişti:</p>
<p>Biz bu hakikati kanunen, cebren, inkılâpla telkin ve tatbik edeceğiz.</p>
<p>Herkes, fiil haline gelmeyen hayırları iptidada göremez. Umumiyetle gözü fiile inkılâp etmiş neticeleri görür. Onu iptidadan göremediği için itiraz edecek sesleri dinleyenleyiz. Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve teşebbüs bertaraf edilecektir. Kanunun bu husustaki salahiyetlerini, bütün şümulüyle tatbikte en ufak bir tereddüt gösterecek değiliz. Hiçbir mani karşısında tevakkuf (durmak) edemeyiz ve etmeyeceğiz”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[919]</sup></a></p>
<p>Bilimin din yerine konulmaya çalışıldığı, âdeta akıl ve bilme dayalı asri bir din oluşturulma gayretlerinin çoğaldığı günlerde &#8220;İslâm ile pozitif bilimin ayrı şeyler olmadığı çok sık tekrar edili­yordu. Osman Ergin, Mustafa Kemal’in dine yaklaşımını ortaya koymak için onun Balıkesir Paşa Camiinde verdiği hutbede kul­landığı şu ifadelerine dikkat çeker:</p>
<p>“İnsanlara feyzi, ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tevâfuk etmemiş olsaydı bunun­la diğer <strong>kavanîn-i tabiiye-i İlâhiye </strong>arasında tezat olması icap ederdi. Çünkü bilcümle <strong>kavanîn-i kevniyeyi </strong>yapan Cenâb-ı Haktır”.</p>
<p>Ergin, Mustafa Kemal’in bir dinin geçerliliği için akıl ve man­tık esasına dayanan tabiat kanunlarına uyguluğunun ölçü alın­masını dikkat çekerek onun inancı hakkında şöyle der:</p>
<p>“Hilafetin kaldırılmasından ve laikliğin ilanından önce Atatürk’ün söylemiş olduğu bu sözlerde geçen ve siyah harflerle gösterilen <em>tabiî ve kavânîn-i tabiydi İlâhiye</em> ve <em>kavânîn-i kevniyye</em> tabirleri, Kuran m Türkçeleştirilmesinde hafızlardan Sadettin Kaynak’a söylediği: “Tür­kün dini, şu veya bu din değildir. Türkler bütün tarih boyunca her mu­kaddes tanınan şeye hürmet ve tazim etmişlerdir” ve Rıza Sağman&#8217;ın naklettiği: “Türkün dini tabiattır” cümleleri bir araya getirilirse onun tabiatçı ve muayyenetçi olduğu neticesine varılır”</p>
<p>Osman Ergin, lise tarih kitaplarının baş tarafına ilave edilen şu cümleleri de bu görüşüne delil olarak getirir:</p>
<p>“Filhakika insan, tabiatın mahlâkudur. Hayatın bütün kaidesinde ta biata tâbi olmaktır. Tabiatta hiçbir şey yok olmaz ve hiçbir şey yoktan var olmaz. Yalnız tabiatı vücuda getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak şekil değiştirirler&#8230; Tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydandadır&#8230;”</p>
<p>Ergin, bu cümleleri aktardıktan sonra bu konudaki kanaatini şöyle ifade eder:</p>
<p>“Atatürk, bu fikirde olmasaydı Tarih Kurumu, bu tarzda bir mütalaayı hiçte münasip olmadığı halde, lise kitaplarının başına geçirmeye cesaret edemeyeceğinde şüphe yoktur. Nitekim Atatürk&#8217;ün ölümlerinden sonra Tarih Kitapları Kurumu&#8217;nca yeniden gözden geçirilerek, yazdırıldığı sırada bahsi geçen sekiz sayfa yazı, kitaptan çıkartılmıştır. Bu yazıda “tabiatın üstünde ve dışındaki bütün mefhumların insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeyler” denilmekle, ulühiyyet mefhumunun da bunlar arasında olduğu söylemiş oluyor.”920</p>
<p>Mustafa Kemal; “Beşeriyette, din duygu ve bilgisi, her türlü hurafelerden sıyrılıp, gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır”921 derken, âdeta pozitivizmin din hakkındaki düşüncesini dillendirir. Nitekim bir konuşmasında, dinin yerini ilim, fen ve medeniyetın aldığını şöyle ifade etmişti:</p>
<p>*Bu gün ilmin, fennin ve medeniyetin alevi karşısında filan veya falan şeyhın yol göstermesiyle maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel ınsanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, murıtler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarıkat, medeniyet tarikatıdır”922</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın ölümünden iki yıl önce I Kasım 1937 tarıhınde Meclis&#8217;in V. Dönem 3. yasama yılını açış konuşamsında kullandığı şu cümleler hayatının sonlarına doğru onun din konusundaki düşüncesini aksettirmesi açısından önemlidir:</p>
<p>“Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana progra­mımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı pren­sipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz?’<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[923]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın mensup olduğu din veya felsefî sis­tem hakkında çok farklı şeyler yazılıp söylenmiştir. Onun devrin­de oldukça hâkim olan pozitivizm çerçevesinde tabiat düşünce­sine sahip olduğu söyleyenler olduğu gibi, onun materyalizmin etkisinde kalıp deist olduğunu söyleyenler de vardır. Mete Tun­cay, bu noktaya dikkat çektikten sonra Mustafa Kemal’in dine yaklaşımı konusundaki görüşünü şu ifadelerle açıklar:</p>
<p>“18. Yüzyıl Aydınlanma Çağına ve 19. Yüzyıl Pozitivizmine uygun bir tür “usçul din bilim (rational theology) ve “doğal din” (natural religion) inan­cı vardı. Ancak, İslâm’ın “âhir ye ekmel din” olduğunu bir belit (temel, esas) gibi kabul ederek ya da siyasal taktik gereği, kabul ediyor gibi görü­nerek, İslamlığı bu çizgide yeniden yorumlamakta, İslâmiyet’in özünde, kendi onayladığı “aklî ve tabiî din’le aynı şey olduğunu ileri sürmektedir.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[924]</sup></a></p>
<p>Tuncay’ın bu tespiti Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet Devrinin ilk yıllarında Jön Türklerin düşüncesine genel manada hâkim olan din anlayışına uygun gözükmektedir. Daha önce be­lirttiğimiz gibi bu düşüncenin temelinde, dinî ve dünyevî alanda yapılan reformlara Müslüman toplum nazarında meşruiyet ka­zandırmak için manaları tahrif edilmiş bazı İslâmî ıstılahları refe­rans gösterme gayreti bulunmaktaydı.</p>
<p>Çankaya Köşkünün kütüphanecisi olarak yıllarca Mustafa Kemal Paşanın en yakında bulunan Nuri Ulusu, hatıralarında onun dine yafan birisi olduğunu ispat için gösterdiği birkaç olay, İslâm açısından değerlendirildiğinde oldukça dikkat çekicidir. Ulusu, onun inanç dünyası konusunda şöyle der:</p>
<p>‘Atatürk ezanı çok severdi. Hiç unutmuyorum, Dolmabahçe sarayında bir bayram misafirlere büyük bir davet verilmişti. Gece geç vakitlere hatta sabaha kadar eğlenildi, şarklar söylendi. Atatürk ve tüm davetliler büyük bir keyifle âdeta sabahı ettiler. Tam ayrılma vakti geldiğinden güneş hafif hafif doğuyordu. Atatürk güneşin doğuşuna baktıktan sonra o gece ya­nında olan manevi kızı Nebile’ye dönerek, &#8220;Hadi Nebile, bir sabah ezanı oku” dedi. Nebile Atasına sevgiyle bakarak yakında duran bir sandalyeyi yanına çekti, üzerine çıktı ve müthiş bir sabah ezam okumaya başladı.”<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[925]</sup></a></p>
<p>Bu ifadelerde, <em>“ezanın güneş doğarken ve bir kız tarafından okunmasının caiz olmadığı”</em> hususu ve ezanın bu şekilde okunma­sının yanlışlığı ve bunun İslâmî hükmü göz ardı edilmiş olmakla birlikte devrin yetkililerinin inancı konusunda fikir vermesi açı­sından önemliydi. Aynı yazarın şu ifadeleri de İslam açısından pek çok yanlışı ihtiva ediyordu:</p>
<p>“Atatürk’ün dine ve dinin icaplarına ne kadar önem verdiğini anlat­mıştım. Dini bayramlara da çok özen gösterirdi. Sadece Atatürk, kur­ban bayramında veya herhangi bir törende hayvan kesimine karşıydı?926<sup> </sup>(Kurbanın olmadığı bir kurban bayramına nasıl oluyorsa!)</p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın düşünce yapısını etkileyen kişilerin arasında oryantalist Leoane Caetaninin ayrı bir yeri bulunuyor­du. İslâmiyet konusunda onu yazdıklarının pek çoğunu paylaşan Mustafa Kemal, İslamiyet’in İlahî bir din olma vasfını göz ardı ederek, onun evrensel bir din olmayıp, Hz. Muhammed’in sırf kendi eseri olduğunu özellikle not etmişti. O, Caetani&#8217;nin yazdı­ğı İslâm Tarihin okuyarak, tarih kitaplarında yer alması için on­dan bazı cümleleri seçmişti. Bu cümleler arasında yer alan: “Muhammed, iptida Allah’ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu düşünmemiştir. Bu düşünce senelerce mücadele ettikten sonra kendisinde hâsıl olmuştu”<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[927]</sup></a> ifadesi Hz. Muhammed’in hiçbir İlâhî esasa dayanmadan kendiliğinden peygamberlik iddi­asında bulunduğuna işaret ediyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal, materyalizm neslinin ilk ve başta gelen bir üyesi olarak milliyetçilik ve modernleşme düşüncesini, tama­men pozitivist bilim anlayışım dayandırmıştı. Onun herhangi bir Avrupa ülkesinde bile uzlaşmaz bir bilimci olarak kabul edilme özelliği taşıyan bu tavrı, muhafazakarlığın hâkim olduğu Müslü­man toplum tarafından hayretle karşılamasına sebep olmuştu.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[928]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, birinci Meclis’te yapacağı reformlara engel gördüğü ulemâ ve siyaset adamalarını ikinci Meclis e almadı­ğından beklediği fırsatı yakalamıştı. Bernard Lewis’in belirttiği gibi hilafetin kaldırılmasını, şeyhülislamlık makamını ve şer’iye vekâletini kaldıran, medreseleri kapatan, şeriatın uygulandığı şerî mahkemeleri ilga eden bir dizi darbeler takip etmişti. Mustafa Kemal, şeriatın yerine yeni (seküler) kanunlar yürürlüğe girdik­ten sonra Kasım 1924’te Meclis’te konuşurken &#8220;Asırlardan beri mütemadiyen terakki yolunda ilerlememekte bulunan medenî milletlerden Türkiye’yi alıkoymuş olan manilerin ortadan kal­kığım” söylemiş ve Türkiye’nin yaşayabilmesi için Batının bir parçası haline gelmesi gerektiğini ifade etmişti.<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[929]</sup></a></p>
<p>Düşünce ve inançlarının temel dinamikleri Jön Türk düşün­cesi doğrultusunda gelişen Mustafa Kemal’in sahip olduğu fikir ve inançlarının ana çizgilerini Taha Akyol, şöyle ifade eder:</p>
<p>“Atatürk un ideolojisi, Jön Türklerin pozitivist, materyalist ideoloji­sidir. Bu yüzden Atatürk’ün laiklik tatbikatı çok sert oldu. Jön Türk neslinin sloganı şudur: “Halkın bilimi, dindir, aydınların dini, bilim­dir!” Zaten, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demek, bilime din gibi inanmaktır. Oysa bilim bir mürşit değildir”<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[930]</sup></a></p>
<p>Cumhuriyet Devrinin ilk yıllarında modernizm eksenli bir din politikası takip edilmiş ve bu çerçevede köklü İslâmî kurum ve değerlerde reform yapılarak İslâm&#8217;ın sosyal ve siyasal hayata dair esasları geçersiz kılınmaya çalışılmıştı.</p>
<p><strong>6.) İslâmî Esasları Tasfiye</strong></p>
<p>Tek Parti İktidarında devlet eliyle İslâmî esaslar, değiştirilme­ye ve dönüştürülmeye bir başka ifade ile İslâm’da reform yapıl­maya çalışılarak devletin dine müdahale ettiği ve ona yeni bir şe­kil verme çalışmalarının resmî politika haline geldiği bir döneme girilmiştir. Tek Parti İktidarının sonraki yıllarında İslâm’dan bir kısım esaslar alınarak, devrin şartlarına uygun millî bir din oluş­turma projesi, daha ileri bir merhaleye götürülerek toplumda dinî hisleri uyandıracak her türlü faaliyet yasaklanmıştır.</p>
<p>Söz konusu dönemde polisler ülke genelinde, namaz sureleri­ni yazan kitapları kamyonlarla toplayıp, çöplüklere götürüp yak­mışlardır. Ayrıca güvenlik görevlileri evleri-basmış, Kur an dersi ve din eğitimi verenleri yakalayıp mahkemelere göndermiştir. Ezam aslına uygun okumaya çalışanlar cezalandırılmıştır.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[931]</sup></a> Eski harflerle kitap basılmasının ve satılmasının yasaklanmasından sonra bir müddet depolara bekletilen Kur an-ı Kerimler, hurda kâğıtçıya cüzî bir bedel mukabilinde satıldığından Kur an sayfa­lan kese kâğıdı yapılarak piyasaya sürülmüştür.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[932]</sup></a></p>
<p>25 Aralık 1932de &#8220;Cami ve Mescitlerin Sınıflandırılması Hakkın- daki Nizamname” çıkarılarak, bir caminin tasnif dâhilinde kalabilmesi için, &#8220;beş vakit açık olması ve cemaatinin bulunması, civarındaki cami ile arasından beş yüz metreden fazla mesafenin bulunması, mamur olması ve müstakbel vaziyetin iyi olması” gibi şartlar getirilmiştir. Bu sınıflandırılmanın dışında kalan camiler 15 Kasım 1935 tarihinde ve 2845 sayılı kanuna göre başka maksatlar için kullanmak üzere kapatıl­mıştın Kapanan canı ilerin bir kısmı ordunun yararına kullanılmış; bir kısmı yıkılmış, bir kısmı satılığa çıkarılmıştır.<sup>933</sup>) Kapatılacak camile­rin adedinin resmi rakamlara göre ekserisi İstanbul’da olmak üzere 85 ile 96 arasında bulunduğu belirtilmiş<a href="#_ftn110" name="_ftnref110"><sup>[934]</sup></a> ise de bunun gerçekte daha tela olduğu düşünülmektedir.</p>
<p>Bu dönemde dini neşriyata karşı da hiçbir tahammül gösterilme­miş olup. Eşref Edibin 1934 yılında Hz. Peygamber m (s.a.v.) haya­tıyla ilgili yayımlamaya teşebbüs ettiği bir kitabının neşrine izin ve­rilmemiştir. Matbûât Umum Müdürü Vedat Nedim Tör tarafından 17 Mayıs 1934 tarihinde gönderilen yazıda şöyle denilmiştir:</p>
<p>Biz her ne şekilde ve sûrette olursa olsun memleket dâhilinde dinî neş­riyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zât-ı âlilerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız. Ancak gü­nün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığım siz de takdir edersiniz.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[935]</sup></a></p>
<p>28 Mart 1944 tarihinde. Basın Yayın Umum Müdürlüğü, Başbakanlığa gönderdiği bir yazıda <em>“Türkçe Kasideler ve Mevlid-i Şerif Duası”</em> isimli küçük bir ilahi kitabının bile yasaklanmasını istemiştir. Eser halk tarafından bilinen ve eskiden beri söylene gelen manzumeleri ihtiva ettiği halde, &#8220;Şiilik propagandasını an­dırmak, halkın dinî neşriyata olan rağbetini istismar etmek ve hurafelerle menfaat temin etmek” bahanesiyle yasaklanmıştır.<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[936]</sup></a> 1945 yılında ise Matbûât Umum Müdürlüğü nden İstanbul bası­na gönderilen yazıda, şu ifadeler yer almıştır:</p>
<p>Gazetelerimizin son günlerdeki neşriyâtı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Budan sonra din mevzuu üzere gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütâlaa kabilinden her türlü makale, bend (yazı), fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakki edilmesi (kaçı m İması) ve başlamış bu gibi tefrikaların en son 10 gün zarfında nihayetlendirilmesi&#8230;<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[937]</sup></a></p>
<p>Tek Parti Döneminde İslâm’a yönelik her türlü baskı ve şiddet politikası neticesinde camilere tayin edilecek imam bulunamaz hale gelmiştir. 1941 yılında dönemin İstanbul Müftüsü Mehmet Fehmi Ülgener kendisini ziyarete gelen Sulhi Dönmezer e &#8220;Bu­gün hayatımın en elemli günün geçirdim. Bir camiye imam ola­rak mahalle bekçisini tayin ettim” demiştir.<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[938]</sup></a></p>
<p>Halk Partisinin 1947 yılında Ankara’da yapılan 7. Kongresinde, programın lâikliğe dair 15. Maddesinin müzake­resi sırasında Sinan Tekelioğlu, Hıristiyanların dinlerinin inkişafı için çalışmaları serbest olduğu halde, Müslümanlara yapılan bas­kıdan bahsettikten sonra yıllardır takip edilen din aleyhtarı politi­ka neticesinde ülkenin geldiği vaziyeti anlatırken şöyle demiştir: “Bugün memlekette kumar, içki alıp yürümüştür. Ahlâk tefessüh etmiş (kokuşmuş, bozulmuş) bir haldedir. Sebebi dinsizliktir.”<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[939]</sup></a></p>
<p>Hamdullah Suphi Tanrıöver ise kongrede yaptığı konuşmada şöyle demiştir:</p>
<p>(TBMM’deki) bir münakaşadan sonra dışarı çıktığım zaman altı tane Meclis hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi: “Vallahi billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiri­yor. Eğer bize imam ve hatip vermezseniz, ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[940]</sup></a></p>
<p>Camiler bir taraftan ihtiyaç kalmadığı iddiasıyla kapatılıp satışa çıkarılırken, diğer taraftan Müslümanların ihtiyaç durumunda bir yeri camiye çevirmesine veya cami dışında cemaatle namaz kılma­sına müsaade edilmemiştir. Ankara Valiliği, 18 Ekim 1939 yılında camiye çevrilen bir yerin ibadet mahalline uygun olmadığım müftü­lüğe bildirmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı ise valiliğin yaptığı bu uy­gulamayı Başbakanlığa şikâyet edince aldığı cevap oldukça serttir:</p>
<p>&#8230; 2800 sayılı Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkındaki Kânun, bu riyasetin ve ona merbut teşkilatın, müftülüklerin bir yerin mabet ittihazı için izin ve müsaade verecekleri hakkında hiçbir hüküm tesis etmemiştir. Binaenaleyh, müftülük veya Diyanet İşleri Reisliği, böyle bir teşebbüs aldığı takdirde, bu teşebbüsün kanuna aykırı bulu­nacağı arz ve izahtan müstağnidir&#8230;<sup>941</sup></p>
<p>Takip edilen din politikası neticesinde ülkenin geldiği vaziye­ti tasvir eden Adnan Adıvar, 1950 yılında Amerika’da verdiği bir konferansta Tek Parti Döneminde yapılan pozitivist uygulamalara ve İslâm üzerinde kurulan baskıya dikkat çekerek şöyle demiştir:</p>
<p>O dönemde, Batı düşünüşünün, daha doğrusu Batı Pozitivizminin egemenliği öylesine yoğundu ki, buna düşünce demek bile zordu. Daha iyisi, “resmî dinsizlik dogması” demelidir. Prof. H. A.R. Gibb’in imgeli deyişiyle, Türkiye pozitivist bir anıt-kabir (türbe) olmuştur.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[942]</sup></a></p>
<p>Osman Ergin de, Ankara&#8217;nın Osmanlı devrinde &#8220;Hacı Bayram şehri” olarak bilinmesine rağmen Cumhuriyet Hükümetiyle birlikte oraya ayrı bir kutsiyet atfedilmesine dikkat çekerek şöyle demiştir:</p>
<p>&#8230; Ankara, Atatürk&#8217;ün orada yatmasıyla ve kurduğu Cumhuriyet Hükümeti hin orada yaşamasıyla daha başka bir kutsiyet ve daha bü­yük bir maneviyât kazanmamış mıdır? Hele Atatürk için yapılması kararlaştırılan Anıt-Kabir tamamlanıp katafalkı oraya nakledildikten sonra Ankara&#8217;nın ne kadar büyük bir maneviyât kazanacağında şüphe mi edilir? İşte bunlardan dolayı değil midir ki:</p>
<p>Ankara, Ankara güzel Ankara</p>
<p>Senden medet umar her bahtı kara Senden yardım ister her düşen dara Yetersin onlara, güzel Ankara</p>
<p>&#8230; Bu şiir bugün bile, hala laik Türkiye’de şehirlere kutsiyet ve maneviyât atfedilmekte olmasını göstermez mi?<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[943]</sup></a></p>
<p>TBMM’de üç dönem milletvekilliği yapmış Kemalettin Kamunun şu dörtlüğü de bu çerçevede değerlendirilebilir:</p>
<p>Ne mucize ne efsun</p>
<p>Ne örümcek ne yosun</p>
<p>Çankaya yeter bize</p>
<p>Kâbe Arabın olsun.</p>
<p>Tek Parti İktidarı Döneminde, modernizmin ilke ve kurum­lanın ülkede tesis etmeye çalışılırken, akaide ait ıstılahlar başta olmak üzere İslâmî kavramların, lügavî ve dinî manaları değişti­rilerek tahrif edilmiştir. İslâmî ıstılahların tarih boyunca kendin­den anlaşılan geleneksel manalardan tecrit edilmesi, Jön Türk- lerde itibaren görülen bir durum olmakla birlikte bu, Tek Parti İktidarında kendisine sıkça müracaat edilen bir yöntem haline gelmiştir.</p>
<p>Medreselerin devlet tarafından kapatılmasından sonra din eğitimi ihtiyacının halkın arasından çıkan gönüllü zevât tarafın­dan en zor şartlar altında da olsa giderilmeye çalışılması karşısın­da devlet, Müslümanlarda ortaya çıkan İslâmî uyanışı ve gücü, kontrol altında tutmak için adım atmak zorunda kalmıştır. Nite­kim bu çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi, İlahiyat Fakültesi nin tekrar açılmasını ve İmam-Hatip okullarının kurulmasını isteye­rek insanların oylarını toplama telaşına düşmüş ve 1933’de ka­patılan İlahiyat Fakültesi 1949 yılında yeniden açılmıştır. Ancak bundan sonra da uzun müddet devlet, adı açıkça telaffuz edil­mese de İlahiyat Fakültesini “Türklere mahsus bir din” bilgisinin ve meşruiyetinin üretildiği bir alan olarak görmeye devam etmiş ve İslâm Protestanlığı talebi ve projesi İlahiyat Fakültesine ihale edilmiştir. Bu itibarla İlahiyat Fakültesinin tarihinde zaman za­man bu talebe cevap vermek ile insanların ihtiyaç duyduğu din eğitimini vermek arasında gidiş gelişler olmuştur.<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[939]</sup></a></p>
<p>Hasan Gümüşoğlu &#8211; İnanç ve Jön Türk Temelinde Türk Modernizm,syf:242-291</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[821]</sup></a> Hanioğlu, <em>Doktor Abdullah Cevdet,</em> s.130.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[822]</sup></a> Mustafa Baydar, <em>Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anılan,</em> İstanbul 1968, s. 169.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[823]</sup></a> Afet İnan, <em>Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün el Yazdan,</em> Ankara 1998, s. 366- <em>69.</em></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[824]</sup></a> Karabekir, <em>Paşaların Kavgası,</em> s. 143-8,</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[825]</sup></a> Mardin, <em>a.g.e.,</em> s. 164</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[826]</sup></a> Mardin, Türkiye&#8217;de <em>Din ve Siyaset,</em> s. 65.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[827]</sup></a> Hanioğlu, A.e, s. 25.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[828]</sup></a> Hanioğlu, <em>A.e.,</em> s. <em>46.</em></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[829]</sup></a> Hanioğlu, <em>Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük,</em> s. 619.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[830]</sup></a> Nadim Macit, “Osmanlı Modernleşmesinde “Jön Türk” Hareketinin Din-Siyaset Anlayışı”, <em>Dinî Araştırmalar,</em> c. 5, Sy. 2, (1999), s. 30.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[831]</sup></a> Ahmed Rıza, <em>Ahmed Rıza             Anılan,</em> s. 62-3.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[832]</sup></a> Hanioğlu, <em>a.ge.,</em> s. 46.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[833]</sup></a> Bolay, <em>TîiHaye&#8217;de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, s.</em> 210.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a><sup>834</sup> İsmail Kara, “Türkiye’de Din ve Modernleşme”, <em>Modernleşme, İslâm Dünyası ve Türkiye,</em> İstanbul 2001, s. 186.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[835]</sup></a> Ae., s. 70-1.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><em><sup><strong>[836]</strong></sup></em></a><em> Gazi Bana Çok Kızmış,</em> s. 307- 310.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[837]</sup></a> Bolay, a.g.e., s. 96.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[838]</sup></a> Celal Nuri, <em>îttihad-ı îslâtn,</em> İstanbul 1331 « ıço</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[839]</sup></a> Bolay,a.g.e.,108.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><em><sup><strong>[840]</strong></sup></em></a><em> Mahfel Mecmûası,</em> Sy. 52, c. 5 (1338), s. 70-2.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[841]</sup></a> Toynbee, <em>Tarih Açısından Din,</em> s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[842]</sup></a> İsmail Cerrahoğlu, “îlhad Kelimesinin Anlamı ve Memleketimizdeki İlhad Hare­ketleri* <em>İslâmî Araştırmalar,</em> Sy. 5,1987, s. <em>6.</em></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[843]</sup></a> Abdurrahman Bedevi, <em>Min târihiMhâdfi’l-hlâm,</em> Kahire 1993, s. 37.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[844]</sup></a> Cerrahoğlu, <em>a.g.m.,</em> s. 5.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[845]</sup></a> İskilipli M. Atıf, İctıhâd ve Din-i İslâm’ı Asrileştirmek”, <em>Mahfel,</em> Sy 7 (1339) s<br />
11-8; “İslâmiyet ve Asri Medeniyet&#8221;, <em>İdam Mecmuası,</em> Sy.52 (1335),s. 1033.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[846]</sup></a> Turhan, <em>Garplılaşmanın Neresindeyiz,</em> s. <em>26</em>1.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[847]</sup></a> Lothrop Stoddard, <em>Yeni Âlem-i İslâm,</em> s, 38.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><sup>849</sup> Güngör, <em>Türk Kültürü ve Milliyetçilik,</em> s. 180.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><em><sup>850</sup></em><em>Neşet</em> Çağatay, * Vehhabilik”, İA, İstanbul 1986, XIII, 268, Mustafa Öz, “Muham­med b. Abdülvehhâb”, <em>DİA,</em> İstanbul 2005, XXX, 493.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[850]</sup></a> L. Stoddard, <em>Yeni Alem-i İslâm,</em> s.44, 75; özer varlı, <em>Kelâmda Yenilik Arayışları, s.</em>39.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[851]</sup></a> İsmail Kara, <em>Türkiye&#8217;de İslamcılık Düşüncesi,</em> I, XXXVII.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a>852.Berkes, <em>Türkiye’de Çağdaşlaşma,</em> s. 440; Kara, <em>Türkiye’de İstimalde Düşüncesi,</em> I, XVII.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[853]</sup></a> Mustafa Sabri Efendi, <em>Dini Mücedditler,</em> İstanbul 1977, s. 227-8.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[854]</sup></a> Mardin, <em>Türkiye&#8217;de Din ve Siyaset,</em> s. 16,17; G. Jaschke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslamlık,</em> s.14; Kara, <em>a.g.e.,</em> I, XXV, XXXVII, XLIII; M. Sait Özervarlı, <em>“Muhammed Abduh”, DİA,</em> İstanbul 2005, XXX, 486.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[855]</sup></a> Bülent Baloğlu, <em>İzmirli İsmail Hakkı &#8216;nın &#8220;Yeni İlm-i Kelâm&#8221; Anlayışı,</em> İzmirli İsmail Hakkı, Ankara 1990, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[856]</sup></a> Wilfred Cantwell Smith, <em>İslam in Modern History,</em> s. 40-7,253-4.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[857]</sup></a> Hanioğlu, <em>Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyete Zihniyet, Siyaset ve Tarih,</em> s. 22.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[858]</sup></a> Hanioğlu, <em>Osmanlı İttihat</em> ve <em>Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük,</em> s. 626.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[859]</sup></a> Celal Nuri, <em>Mukadderât-ı Târihiyye,</em> s. 69.s. 279-80.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[860]</sup></a> Celal Nuri, <em>Târih-i İstikbal,</em> s. 69.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[861]</sup></a> Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar,</em> s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[862]</sup></a> Celal Nuri, <em>Mukadderât-ı Târihiyye,</em> s. 276-8.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[863]</sup></a> Yasin Aktay, <em>Türk Dininin Sosyolojik İmkânı,</em> İstanbul 2011, s. 117.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[864]</sup></a> Celal Nuri, <em>Târih-i İstikbal,</em> s. 65-6.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[865]</sup></a> Celal Nuri, <em>Târih-i İstikbal,</em> s. 68.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[866]</sup></a> Falih Rıkı Atay, <em>Çankaya,</em> İstanbul 2004, s. 429-30.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[867]</sup></a> Atay, <em>Çankaya,</em> s. 429-30.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[868]</sup></a> G. Jaschke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslâmlık,</em> s. 44; Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 1946.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[869]</sup></a> Ahmed Ham di Başar’m 1930 yılında söyledikleri o devirdeki âlim veya hocaları ahvali konusunda bir fikir vermesi açısından dikkat çekiciydi:</p>
<p>*&#8230; Güney illerimizin birinde eski bir hoca mebusu (milletvekili), beraberce poker oynayarak, rakı içtiğimiz Meclis’te, yersiz olarak Allaha küfür ettiğini işittiğim za­man, her şeyi unutup, bu zatı pataklamak için çok sıkıntı çektim. Onun daha sekiz sene evvel cübbesi ve sarığı ile ikide bir âyet okuyarak, din namına işlerimize karış­tığı günleri hatırladım. O zaman bize “kâfir” diye hücum eden bu zat, şimdi kendi­sini tenkit edersem bana “laik değilsin” diye hücum edebilirdi. Muhakkaktır ki, aynı adamın yarın “komünist” diye hücumuna da uğrayacağım.” <em>(Gazi Bana Çok Kızmış (Ahmet Hamdi Başar&#8217;ın Hatıraları I),</em> hzr. M. Koraltürk, İstanbul 2007, s. 310)</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[870]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi, V,</em> 1948-52.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[871]</sup></a> Vakit Gazetesi, 20 Haziran 1928, s. 1-2.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[872]</sup></a> İsmail Kara, <em>Türkiye&#8217;de İslamcılık Düşüncesi II,</em> 500.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[873]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 1961.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[874]</sup></a> Atay, <em>Çankaya, s.</em> 170.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[875]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 1965.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[876]</sup></a> Mete Tunçay <em>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde Tek Parti Yönetimin Kurulması,</em> İstanbul 2005, s. 223.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[877]</sup></a> Kara, <em>Cumhuriyet Türkiye&#8217;sinde Bir Mesele Olarak îslâm,</em> s. 28.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[878]</sup></a> Cündioğlu, <em>Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[879]</sup></a> A. İbrahim, <em>Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini,</em> Türkiye Matbaası 1934, s. 3, 5, 20.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[880]</sup></a> A. İbrahim, <em>Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini,</em> s. 67,75,89.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[881]</sup></a> Akay, <em>Tanzimât Sonrası Türk Edebiyatında Yeni Fikirler,</em> s. 147-165.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[882]</sup></a> Tunçay, <em>a.g.e.,</em> s. 222, dn:65.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[883]</sup></a> Arnold Toynbee, <em>1920&#8217;ler Türkiye, Hilâfetin İlgası,</em> çev. Haşan Aktaş, İstanbul 1998, s. 91.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[884]</sup></a> Şerif Mardin, <em>Türkiye&#8217;de Din ve Siyaset,</em> İstanbul 1999, s. 167.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[885]</sup></a> Aktay, <em>Türk Dininin Sosyolojik İmkânı, s,</em> 116.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><em><sup><strong>[886]</strong></sup></em></a><em> E.</em> Behnan Şapolyo, <em>Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi,</em> İstanbul 1958, s. 355</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"></a>887.Mazhar Müfit Kansu, <em>Erzurum&#8217;dan Ölümüne Kadar Atatürk&#8217;le Beraber,</em> Ankara 1997,11,494-5.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"></a>888.Şapolyo, <em>Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, s.</em> 367-371.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[889]</sup></a> Yunus Nadi, <em>Birinci Büyük Millet Meclisi,</em> İstanbul 1955, s. 28.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[890]</sup></a> Yahya Kemal Beyatlı, <em>Eğil Dağlar,</em> Ankara 1981, s. 222-3.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[891]</sup></a> Hüseyin K. Kadri, <em>Bir Milletin Dirilişi,</em> s. 218.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[892]</sup></a> G. Jaeschke, <em>a.g.e.,</em> s. 161.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[893]</sup></a> Atatürk, Mustafa Kemal, <em>Nutuk,</em> Ankara 1989, II, 920.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[894]</sup></a> Ahmet Demirel, <em>Birinci Mecliste Muhalefet,</em> İstanbul 2007, s. 485.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[895]</sup></a> Haşan Gümüşoğlu, <em>İntikalinden İlgasına Osmanlı&#8217;da Hilafet,</em> İstanbul 2011, s. 287-</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[896]</sup></a> H. Edip Adıvar, <em>Türkiye&#8217;de Şark-Garp ve Amerika&#8217;nın Tesirleri,</em> İstanbul 2009, s.199.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><em><sup><strong>[897]</strong></sup></em></a><em> Lozan Barış Konferansı Tutanaklar, Belgeler,</em> Ankara 1970,1,1,2, s. 161.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[898]</sup></a> Ahmet Emin Yalman, <em>Yakın Tarihte Gördüklerim ve İşittiklerim,</em> İstanbul 1970, III, 29.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"></a>899.İsmet İnönü, <em>Hatıralar,</em> İstanbul 2006, s. 365.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[900]</sup></a> Demirci, <em>Birinci Meclis&#8217;te Muhalefet,</em> s. 598.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[901]</sup></a> H. Kazım Kadri, <em>Bir Milletin Dirilişi,</em> s. 377. *</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[902]</sup></a> Ülken, <em>Türkiye&#8217;de Çağdaş Düşünce Tarihi, s.</em> 341.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[903]</sup></a> Şerafettin Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitap­lar,</em> Ankara 2006, s. 5-40.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[904]</sup></a> Bernard Lewis, <em>Modern Türkiye&#8217;nin Doğuşu,</em> çev. Metin Kıratlı, Ankara 1991, s 267.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[905]</sup></a> Mardin, <em>Türkiye&#8217;de Din ve Siyaset,</em> s. 164.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[906]</sup></a> Mardin, <em>A.e., s. 71.</em></p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[907]</sup></a> Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar,</em> s. 11 -19.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[908]</sup></a> M, Şükrü Hanioğlu, <em>Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyete Zihniyet, Siyaset ve Tarih,</em> İstanbul 2009,s.97.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[909]</sup></a> M. Şükrü Haniogju, <em>Atatürk An Intellectual Biograph,</em> New Jersey 2011, s.52.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[910]</sup></a> Lord Kinrow, Atatürk, trc. Necdet Sander, İstanbul 2006, s. 29; Turan, a.g.e., s. 6</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[911]</sup></a> Turan, <em>a.g^</em> s.7,18.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[912]</sup></a> Mardin, <em>a.g.e.,</em> s,97.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[913]</sup></a> Tevfik Fikret, <em>Hâluk&#8217;un Defteri,</em> İstanbul 1327, s. 28</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[914]</sup></a> Berkes, <em>Türkiye&#8217;de Çağdaşlaşma,</em> s. 541.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[915]</sup></a> Hanioğlu, <em>a.g.e.,</em> s. 229.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[916]</sup></a> Bu konuda pek çok misal için bkz: Ali Sarıkoyuncu, <em>Atatürk^ Din ve Din Adamları, </em>Ankara 2010, s. 9-38.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[917]</sup></a> Neşe Düzel, <em>Taraf Gazetesi,</em> 06.02.2012</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[918]</sup></a> Kazım Karabekir, <em>Paşaların Kavgası,</em> nşr. İsmet Bozdağ, İstanbul 1991, s. 118, 206.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[919]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> Y 1742.</p>
<p>920.Ergin, a.ge, V, 1994-6.</p>
<p>921.Ataturk Nutuk, II, 942.</p>
<p>922.Ataturk un Soylev ve Demeçleri, Derleyen: Nimet Unan, Ankara 1945, II, 215.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><em><sup><strong>[923]</strong></sup></em></a><em> Millet Meclisi Tutanak Dergisi,</em> D. V, C. XX, Sa. 3, Ankara 1987, s. 246.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[924]</sup></a> Mete Tunçay, <em>Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetimin Kurulması, s.</em> 216.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[925]</sup></a> Nuri Ulusu, <em>Atatürk&#8217;ün Yanı Başında,</em> İstanbul 2008, s. 190.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[926]</sup></a> Ulusu, Ae., s. 192.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[927]</sup></a> Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar,</em> s. 23,35.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[928]</sup></a> Hanioğlu, <em>Atatürk,</em> s. <em>67.</em></p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[92-9]</sup></a> Lewis, <em>Modern Türkiye&#8217;nin Doğuşu,</em> s. 267.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[930]</sup></a> Neşe Düzel, <em>Taraf Gazetesi,</em> 06.02.2012</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[931]</sup></a> Eşref Edip, <em>Kara Kitap,</em> İstanbul 2012, s. 105.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[932]</sup></a> Ayşe Adlı, “Kurandan Kese Kağıdı”, <em>Aksiyon Dergisi,</em> 24-30 Aralık 2012, s. 36.</p>
<p>933.Jaschke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslâmlık, s. 65-6.</em></p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a>934.Tunçay, <em>Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması,</em> s. 222.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[935]</a> $ü<sup>cane</sup> Cündioğlu, <em>Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> İstanbul 1999, s. 100.</p>
<p>936.Cemil Koçak, <em>Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler,</em> İstanbul 2011, s. 81.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[937]</sup></a> Eşref Edip, <em>Kara Kitap,</em> s. 63.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[938]</sup></a> Cündioğlu, <em>Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> s. 111.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"><sup>[939]</sup></a> Eşref Edip, <em>Kara Kitap,</em> s. 114.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><em><sup><strong>[940]</strong></sup></em></a><em> CHP&#8217;nin Yedinci Kurultay Tutanağı,</em> Ankara 1948, s. 4579.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sub>[941]</sub></a> Koçak&gt; <em>Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler,</em> s. 50.</p>
<p>942.Tunçay, <em>Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması</em> s. 218* G Tasc hke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslâmlık,</em> s. 65-6.</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[943]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 2002.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[944]</sup></a> Aktay, <em>Türk Dininin Sosyolojik İmkânı,</em> s. 179.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/">Türk Modernizminin Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Modernleşmesi:Düşmanına Aşık Olmak Modernleşmenin Oluşturduğu Kimlik Bunalımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernlesmesidusmanina-asik-olmak-modernlesmenin-olusturdugu-kimlik-bunalimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernlesmesidusmanina-asik-olmak-modernlesmenin-olusturdugu-kimlik-bunalimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2020 13:35:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Zeyd Gerçik]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Modernleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Harf Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik bunalımı]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme ve Kimlik Buna- lımı.]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme ve Otoriter Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[oriter devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı modernleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Modernleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kimlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24536</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbrahim Zeyd Gerçik ÖZ Bu çalışmanın amacı Türk modernleşmesini, tarihsel gelişim evrelerini dikkate alarak çözümlemek ve modernleşmenin doğurduğu kimlik probleminin vurgulamasıdır. Türk modernleşmesi Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi olarak hem birbirini tamamlayan hem de birbirinden ayrışan iki evreye ayrılır. Osmanlı modernleşmesinin öncüleri, “kutsal devlet anlayışı”ndan beslenen bürokratlardır. Ahlaki ve kültürel değerlerden çok pragmatik/faydacı bir bakış açısıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-modernlesmesidusmanina-asik-olmak-modernlesmenin-olusturdugu-kimlik-bunalimi/">Türk Modernleşmesi:Düşmanına Aşık Olmak Modernleşmenin Oluşturduğu Kimlik Bunalımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24668 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/modern-dunya-sistemi-teorisi-300x169.jpg" alt="" width="435" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/modern-dunya-sistemi-teorisi-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/modern-dunya-sistemi-teorisi-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/modern-dunya-sistemi-teorisi-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/modern-dunya-sistemi-teorisi.jpg 1000w" sizes="(max-width: 435px) 100vw, 435px" /></em></p>
<p><em>İbrahim Zeyd Gerçik</em></p>
<p><strong>ÖZ</strong> Bu çalışmanın amacı Türk modernleşmesini, tarihsel gelişim evrelerini dikkate alarak çözümlemek ve modernleşmenin doğurduğu kimlik probleminin vurgulamasıdır. Türk modernleşmesi Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi olarak hem birbirini tamamlayan hem de birbirinden ayrışan iki evreye ayrılır. Osmanlı modernleşmesinin öncüleri, “kutsal devlet anlayışı”ndan beslenen bürokratlardır. Ahlaki ve kültürel değerlerden çok pragmatik/faydacı bir bakış açısıyla hareket eden bürokratlara göre, devletin bekasını sağlayacaksa batılılaşma izlenmesi gereken zorunlu yoldur. Osmanlı bürokratları için Batılılaşma, devleti kurtarma projesi iken, Cumhuriyet bürokratları için yeni bir ulus yaratma, yeni bir toplumsal kimlik inşa etme, kültürü ve zihniyeti dönüştürme projesidir. Batı ile doğrudan bir çatışma yaşamayan toplumlara nazaran dört yüz yıl düşman olarak tanımlayıp savaştığı Batı medeniyetini modellemek, galipken mağlup olmak, Türk toplumu için büyük bir kırılma ve kimlik problemini de beraberinde getirir.</p>
<p>Anahtar Kelimeler: Osmanlı Modernleşmesi, Cumhuriyet Modernleşmesi, Modernleşme ve Otoriter Devlet, Modernleşme ve Kimlik Bunalımı.</p>
<p><strong>Giriş </strong></p>
<p>Modernlik kavramı, anlam olarak bir medeniyetin gelişim süreci içinde geldiği son dönemi ifade eder. Kavramın sosyal bilimlerdeki yaygın anlamı ise Batı medeniyetinin son döneminde yaşadığı süreç ve bu süreçle beraber ürettiği dünya görüşüdür. Modernlik Batı medeniyetinin Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi sosyal dönüşümleri ile ürettiği bir ideoloji ve yaşam tarzıdır. Bir yaşam tarzı olarak modernizm; hümanizm, sekülarizm, liberalizm, kapitalizm ve demokrasinin bütünleşmesidir. Egemenliği tanrıdan alıp insana veren insan aklını ve bilimi kutsallaştıran felsefi anlayış ve üretim-piyasa ilişkilerinde sermaye-güç birikimini kutsallaştıran kapitalist ekonomik anlayış, modernizmin omurgasını oluşturur. Anthony Giddens, modernliği XVII. yüzyılda Avrupa’da başlayan ve ardından neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimleri olarak tanımlar (Giddens, 1994: 58). Giddens modernleşmeyi; felsefi düzlemde rasyonelleşme, ekonomik düzlemde sanayileşme-kapitalizm ve siyasal düzlemde bireyin daha fazla özerkleşmesini sağlayan liberalizm-demokrasi gibi felsefi, sosyal, iktisadi ve siyasi gelişmelerin birbirlerini güçlendirdiği, birbirlerini denetlediği bir süreç olarak görür. Modernleşmek/çağdaşlaşmak olgusu ise Batı medeniyetinin oluşturduğu değer ve kurumların bu medeniyetin dışındaki devlet ve toplumlara aktarıma sürecidir.</p>
<p>Batı medeniyeti dışındaki devletlerin; Batı medeniyetine özgü olan tarihsel bir süreci dikkate almadan, Batı medeniyetinin ürettiği dünya görüşünü ve kurumlarını kendi bünyelerine aktarması ardından kendi toplumlarının kültürünü, dünya görüşünü dönüştürme sürecidir (Demir ve Acar, 1991: 71, 251). Viyana bozgunuyla beraber Batı karşısında gerileyen Osmanlı Devleti’nde bürokratlar, “kutsal devlet anlayışı”nın bir sonucu olarak devleti kurtarma adına 400 yıl boyunca savaştıkları “Küffar”ı modellediler. Türk atasözüyle “bükemedikleri eli öptüler”, devleti kurtarmak adına modernleşmeyi bir kurtuluş reçetesi olarak gördüler. Türk modernleşmesi doğurduğu etkiler açısından Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi olarak ikiye ayrılır. Osmanlı Devleti için XVIII. yüzyıl Batı medeniyetine dönük panik, hayranlık ve taklit ile geçen bir yüzyılken; XIX. yüzyıl devleti kurtarmak adına Osmanlı bürokratlarının modernleşme sürecini başlattıkları yüzyıl olmuştur. Hayranlıkla başlayan süreç, devlet eliyle yapılan ve öncelikle devlet kurumlarına yönelik olan bir modernleşme/ batılılaşma hareketine dönüşmüştür.</p>
<p><strong>Osmanlı Modernleşmesi ve Kültürel Değişim </strong></p>
<p>Osmanlı Devleti kuruluş ve yükselme döneminde kendisi için yararlı gördüğü her durumda Avrupa kaynaklı teknolojileri alıp uygulamış; başarısını ve gücünü arttıran yenilikleri tereddüt etmeden benimsemiştir. Sultan I. Selim İran ve Mısır seferleri sonrasında Tebriz ve Kahire’den, Sultan I. Süleyman Sırbistan ve Macaristan’dan yüzlerce sanatkârı İstanbul’a getirir. Bir sanatın transferinde o sanatı yapanların gruplar halinde sürülmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nda sürekli uygulanmış olan bir kültürleşme yöntemiydi. Bu yöntemle toplumsal gelişim için uzun süren sosyal kültür- leşme yerine, zorla hızlı bir kültür transferini gerçekleştirmek amaçlanıyordu. Osmanlı Devleti, bu yöntemi uyguladığı gibi sarayda çeşitli milletlerden sanatkârları da gruplar halinde örgütlemişti. Avrupa ülkelerinden mühendis, ressam ve teknik adamlar, “Efrenciyân” adı altında bir dairede toplanmıştı. Sultan II. Beyazıt döneminde, 1492 yılında yüz bine yakın Yahudi nüfus, İspanya’daki soykırımdan kurtarıldı. Kurtarılan Yahudi nüfusun Osmanlı topraklarına yerleştirilmesi, tekstil, silah yapımı ve diğer alanlarda Batı’dan önemli bir teknoloji aktarımına yol açtı. Osmanlı toplumunun Batı ile olan kültür değişiminde taşıyıcı rolü, Galata, İzmir, Selanik, Beyrut gibi liman şehirlerindeki Batılı tüccar gruplar, Levanten’ler, Avrupa ile ilişkilerde aracı olan Rum, Yahudi ve Ermeni topluluklar ve din değiştirerek İslam’ı seçen Avrupalılar oynadı (İnalcık, 2014: 227-230).</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde Batılı yaşam tarzı ve değer sisteminden etkilenme, Batı karşısında büyük toprak kayıplarıyla sonuçlanan 1699 Karlofça Antlaşması’ndan sonra başladı. Osmanlı seçkinleri arasında Batı, XVIII. yüzyıldan itibaren beğenilen, taklit edilen, saygın bir kültür haline geldi. Osmanlı yönetici sınıfı, Batı’dan belirli teknikleri alırken aynı zamanda yaşam biçimiyle ilgili adetleri de taklide başladı. Batı dünyası karşısında üstünlüğün kaybedilmesi ve ardından gelen yenilgiler, Avrupa’daki son 150 yılda oluşan değişimleri iyi okuyamayan ve kendi sosyal sistemini de yenileyemeyen Osmanlı yönetiminde panik ve şaşkınlığı besledi. Oluşan güç değişiminin nedenleri çözümlenmediği için Avrupa karşısında yaşanan yetersizlik duygusu, hayranlıkla karışık bir taklidi doğurdu. Osmanlı Devleti’nde otorite ve iktidarın hanedanda birleşmesi ilkesi, III. Murad’ın saltanatından sonra giderek zayıflamış, iktidarın ağırlığı önce kapıkullarına, ardından devlet bürokrasisine ve XIX. yüzyıl sonlarına doğru, askeri bürokrasiye geçmiştir. Sultan II. Osman’ın tahtan indirilip öldürülmesiyle birlikte sultanların saygınlığı ve dokunulmazlığı zedelenmiş, XVII. yüzyıl zayıf liderlik özellikleri gösteren sultanlar karşısında bürokrasinin yönetimde güçlendiği bir dönem olmuştur (İnsel, 1999: 37).</p>
<p>XVIII. yüzyıl Osmanlı bürokrasisinin en belirgin özelliği sivil ve asker bürokratların devlete egemen olma ve ona sahip çıkma çabalarıdır (Ergun ve Polatoğlu, 1992: 75). Devletin bekasını önceleyen bir anlayışla bürokratlar, Batı karşısında giderek artan askeri yenilgiler ve derinleşen ezikliğin aşılmasına yönelik bir çaba harcamış ve geçmişte örneği olmayan bir şekilde Avrupa ile yeni temas kanalları oluşturmaya çalışmışlardır (Subaşı, 2014: 281). Osmanlı Devleti’nde ulema, İslam hukukunun mutlak bütünlük ve kontrolünü sağlamaya çalışırken, bürokratlar devleti önceleyen anlayış ve toplum ihtiyaçları gibi pragmatik düşüncelerle hareket etmişlerdir. Devleti önceleyen pragmatik/ faydacı anlayışları nedeniyle Osmanlı’da kültür değişiminde ana rolü bürok- ratlar oynamıştır (İnalcık, 2014: 230). XIX. yüzyılda Osmanlı bürokratları, devletin bekası için zaruri gördükleri askeri, malî, idarî reformlar nedeniyle yavaş yavaş bir dünya değişikliğine girmişlerdir. İdarî, malî, askerî yapıyı düzenlemek ve güçlendirmek amacıyla eğitim sistemi değiştirilmiş, değişen eğitim sistemi de yavaş yavaş yeni bir dünya görüşünü getirmiştir (Ortaylı, 2006: 178). Bir toplumda kültür ögesi olarak bilimsel yöntemlerin aktarılması ve bu yöntemlerin yerleşip devam etmesi toplumda bunları işleyecek olan ekonomik ve kültürel bir çevrenin varlığına bağlıdır. Osmanlı toplumunda pozitif bilim yöntemleri yeterince gelişmemiş, sosyal ve ekonomik hayata yansımamış ve bir teknolojiye dönüşmemişti (İnalcık, 2014: 230).</p>
<p>Osmanlı toplumunda bu çevrenin oluşmaması nedeniyle XVI. yüzyıl sonlarında etkin bir rasathane kurulmuş fakat yaşayamamış; XVIII. yüzyılda kurulan matbaa ve mühendishane ise sürekli bir varlık gösterememiştir. Sosyal değişim için gerekli bilgi birikimine sahip olmayan toplumsal yapıda, sorunlar ithal yöntem ve eğitimcilerle çözülmeye çalışılmış; XVIII. yüzyıldan itibaren, Avrupa ülkelerinden getirilen eğitimciler, açılan meslek okullarına öğretmen olarak atanmıştır. Osmanlı modernleşmesinin öncüleri, “kutsal devlet anlayışı”ndan beslenen bürokratlar olmuştur. Faydacı bir bakış açısıyla hareket eden bürokratlara göre, devletin bekasını sağlayacaksa batılılaşma izlenmesi gereken zorunlu yoldur. Osmanlı seçkinleri ve bürokratlar modernleşmeye devleti kurtarma işlevini yüklemişler, bu nedenle modernleşme öncelikle devlet kurumlarına yönelik olarak biçimlenmiştir. Osmanlı modernleşmesi toplumu dönüştürmeye değil devleti dönüştürmeye yönelik bir projedir ve bu durum onu Cumhuriyet modernleşmesinden ayıran en önemli özelliktir. Türk toplumunun tarihinde kültürü etkileyen ilk dönüşüm ve kimlik değişimi İslam Dini’nin kabul edilmesiyle olmuştur. İkinci büyük kültürel dönüşüm ve kimlik değişimini Batılılaşma süreci oluşturur (Karakaş, 2015: 199). Batıdaki sosyal dönüşümlerde önemli rol oynayan aydın tipi, sivil top lum içinden çıkan, devlet kurumunun dışında olan bir faktörken Osmanlı aydını devletin kurumlarında yetişmiş, devleti kutsal bilmiş ve devlet kurumlarında görev almış bir bürokrattı. Osmanlı toplumunda, toplum-devlet ikiliği ve ayrışması, yönetimin toplumu kendi askeri ihtiyaçlarına göre biçimlendirme ve dönüştürme çabalarıyla başlamıştır (Karpat, 2014: 247). Devlet gücünü ele geçiren XIX. yüzyıl Osmanlı bürokratları, Osmanlı toplumunu kurtarmanın tarihsel görevleri olduğuna inanıyorlardı. Bu görevde halkı yeterli görmeyip ona güvenmediklerinden; değişimi halkın katkısıyla değil, devlet eliyle gerçekleştirmeyi zorunlu görüyorlardı (Ergun ve Polatoğlu, 1992: 76). Osmanlının son döneminde yetişmiş önemli fikir ve devlet adamlarından, 1913-1917 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin sadrazamı olan Sait Halim Paşa’ya göre: Osmanlı bürokrasisinin Batı medeniyeti karşısında yaşadığı hayranlık; Avrupa’yı anlamadan, Osmanlı toplumunun tarihsel gelişimini ve kültürünü dikkate almadan Batılı kurumların aktarılması, taklidi ve teslimiyeti doğurmuştur.</p>
<p>Batı uygarlığının parlaklığına öyle hayran olmuş, öyle tutulmuşuz ki, onu oluşturan nedenleri kavramaktan aciz kalmışız. Söz konusu nedenlerin sonuçlarını, medeniyeti oluşturan nedenler gibi anlama yanlışına düşmüşüz. Olayın dış görünüşüne kapılıp kaldığımız için, Batı uluslarını izlemek istediğimiz hâlde, onların deneyimlerinin tersinden yola çıkıyoruz. Çünkü söz konusu ulusların hiçbiri, bizim yaptığımız gibi, komşusunun siyasal ve toplumsal kurumlarını alma ve uygulama girişiminde bulunmamıştır. Hiçbiri, kendi ruhsal durumunu diğerine göre oluşturmaya çalışmamış ya da kendi manevi kişiliğinden vazgeçerek komşusunun duygu, düşünce ve davranış biçimini tam bir teslimiyet içinde taklide kalkışmamıştır… Batı uluslarının her biri, diğerinin çalışmalarının sonucu sayesinde değil, kendi çalışmaları sonunda ilerlemiştir. Sorununu kendi adına, kendi kendine, kendi güç ve kavrayış düzeyine, kendi vasıta ve eğilimlerine göre çözümlemiştir. Batı kurumlarında görülen biçimsel çeşitlilik de işte böyle ortaya çıkmıştır (Paşa, 2015: 31-32).</p>
<p>Türkiye’de sosyal psikoloji ve kültür çalışmalarının öncü isimlerinden Mümtaz Turhan’a göre; kültür değişimini gerçekleştirmek isteyen Tanzimat dönemi bürokratlarının en büyük hatası, insan gerçeğini dikkate almadan plansız bir yaklaşımla kurumları oluşturmaya çalışmalarıdır:</p>
<p>Tanzimat’ın asıl kabahati, hazırlıklı, planlı, sistemli bir şekilde amaca göre faaliyetlerini düzenleyememesi ve hayal ettiği şeyleri gerçekleştirecek insanları yetiştirmeden bunlara girişmesiydi. İçinde çalışacak insanlar düşünülmeden, bunlar yetiştirilmeden teşkilatlar kurulur; tatbik edecek hâkimler, memurlar yetiştirilmeden kanunlar, talimatnameler çıkarılır. Batı medeniyeti- ni anlayamamaktan, onun esas unsurlarını kavrayamamaktan alan bu hareket tarzı, bu zihniyet, bugün bile devam etmektedir (Turhan, 1994: 163-164).</p>
<p>Kültürel gerçekleri dikkate almayan bürokratların aktarmaya çalıştığı kurum ve yöntemler, toplumun tarihsel birikimi ve dini inançlarıyla çelişmekteydi. Kökenlere inmeden, kültürü ve insan gerçeğini atlayarak yapılan modernleşme çalışmaları devlet ile toplum arasındaki bağı zayıflattı.</p>
<p><strong>Cumhuriyet Modernleşmesi </strong></p>
<p>Osmanlı Devletinde, devlet ile toplum arasındaki temel birleştirici bağ inanç üzerine kurulmuştu. Farklı etnik ve kültür yapılarının oluşturduğu bir toplumda devlet, dini inançları merkeze alan “millet” yaklaşımını esas almış, farklı toplulukları dini inançlarına göre organize etmiştir. Osmanlı toplumunda yaşayan Müslüman topluluklar için etnik ve kültürel kimlik hiçbir zaman belirleyici unsur olmamıştır. Şerif Mardin’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nda din; geniş bir toplumsallaşma sürecinin özü, yerel toplumsal kuvvetlerle iktidar arasındaki aracı bağlantı ve halk yapılarını Osmanlı yönetimine bağlayan bir kurumdu. Din toplum nezdinde devletin politik meşruiyetinin kültürel zeminini sağlıyordu (Mardin, 1992a: 160). Osmanlı Devleti döneminde Anadolu’da yaşayan Türkler ve diğer Müslüman toplumlar, kendilerini Osmanlı ve Müslüman kimliğiyle tanımlıyorlardı. Onlar için Anadolu’nun anlamı “vatan” değil ina- nanların yaşadıkları topraklardı. Halk kendisini “Türk” değil, “Müslüman”, aydınlar da “Osmanlı” olarak görüyorlardı (İnsel, 1996: 120). Şevket Süreyya Aydemir, Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlere yönelt- tiği: “Biz Türk değil miyiz?” sorusuna karşılık olarak “Estağfurullah” yanıtını alır. Bu yanıtı verenlere göre Türk demek Kızılbaş demektir (Aydemir, 2011: 113). Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanında başkahraman köylülere: “Siz Türk değil misiniz?” dediğinde, köylüler “Biz Türk değiliz ki Beyim” yanıtını verirler. “Ya nesiniz” diye sorduğunda “Biz İslam’ız elhamdülillah… O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar” cevabını alır (Karaosmanoğlu, 1968: 139).</p>
<p>Milli Mücadele’de İslam inancı üzerine inşa edilmişti. XX. yüzyılın başında Anadolu coğrafyasını oluşturan nüfusun önemli bir kısmı Kafkaslar- dan ve Balkanlardan göçlerle gelen farklı dil, etnik yapı ve kültürlere sahip Müslüman topluluklardan oluşuyordu. İstiklâl Savaşı’nı yönetenler, düşmanla mücadele sırasında ustalıkla İslâm ortak paydasını kullanarak bütün toplumsal kesimleri mücadeleye ortak edebilmişlerdi (Aydın, 2005: 41). İstiklâl Savaşı sonrasında Cumhuriyeti kuran bürokratlar bu ortak paydadan uzaklaştılar. 1924 Anayasası’na açıkça yansıyan “Türklük” üzerine bir ulus inşası, Cumhuriyet modernleşmesini toplumsal yapıyı dönüştürmeye dönük bir harekete dönüştürdü. Osmanlı bürokratları için Batılılaşma, devleti kurtarma projesi iken, Cumhuriyet bürokratları için yeni bir ulus yaratma, yeni bir toplumsal kimlik inşa etme, kültürü ve zihniyeti dönüştürme projesiydi. Mardin’e göre, Türk Bağımsızlık Savaşı, işgalci güçlere karşı direnişi temsil ettiği için toplumsal kesimlerden destek görmüştür. Oysa Cumhuriyeti kuran seçkinlerin amacı olan Türkiye’nin politik ve toplumsal modernleşmesi, halkın talepleriyle uyumlu değildir. Bu nedenle Cumhuriyet moernleşmesi kitlelerce desteklenen bir hareket olmamış, siyasi ve toplumsal dönüşüm, kitlelerin hoşnutsuzluğundan kaynaklanmamıştır. Türk Devrimini destekleyen ne burjuva, ne de toplumsal düzenden hoşnut olmayan bir köylü kesimi vardır (Mardin, 1992a: 149, 155).</p>
<p>Cumhuriyet modernleşmesinin bürokratik seçkinleri modernleşmeyi; felsefi düzlemde rasyonelleşme, ekonomik düzlemde sanayileşme, siyasal düzlemde bireyin daha fazla özerkleşmesini sağlayan liberalizm ve demokrasi olarak algılamadılar. Onlar “modernleşme” ve “ilerleme” olgularını ekonomik, sosyal ve siyasi ilerlemeden daha çok kültürel bir değişim, bir zihniyet dönüşümü olarak gördüler (Karpat, 2014: 38). Cumhuriyet modernleşmesinin temelini oluşturan Türk Devrimi “kültür devrimi” olarak biçimlenmiştir. Mustafa Kemal, Türk varlığının geleceğini “Yeni Türk insanını yaratma” sorunu olarak görmüştür. Mustafa Kemal’in düşüncesine göre, cemaat kültürünü aşıp laik ve milli bir kültür yaratmak zorunludur. Bunu gerçekleştirmek için eğitim süreci kökten değiştirilmiş, kültürün taşıyıcısı ve eğitimin aracı olan dil Türkçeleştirilmeye çalışılmıştır. Mustafa Kemal, “eğitim-dil-kültür” üçlüsünü uyumlu bir bütün haline getirmek için, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını kurmuş, Eğitim Bakanlığı’nı Kültür Bakanlığı’na dönüştürmeyi denemiştir. Kültür yenileşmesine direnen kişi ve kurumları yumuşatmak için halkevleriyle halkodaları gibi kültür merkezlerinin açılmasını sağlamıştır (Güvenç, 1997: 12, 34, 37). Ulus kimliğini yaratmak, zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmek için dilde- ki, Farsça ve Arapça kelimeler ayıklanmıştır. Orta Asya’dan, Moğolcadan saf kelimeler ithal edilerek yeni bir dil oluşturulmuş ve Latin alfabesi benimsenmiştir. Eski dilde ısrar edenlere sert müeyyideler uygulanmış, Güneş Dil Teorisi geliştirilerek dünyadaki birçok dilin kökeninin Türkçe olduğu iddia edilmiştir. İstanbul sokaklarında binlerce yıldır konuşulan Rumca ve Ladino gibi azınlık dilleri, “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarıyla etkisizleştiril-miştir.</p>
<p>İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçişle birlikte zihniyeti değiştirmek hedeflenmiş, geçmişle olan bütünlük, bağ koparılmıştır (Vassaf, 2008: 192). Türklük üzerine yeni bir ulus inşa etmeyi hedefleyen bürokratlar tarihsel ve kültürel anlamda temel referans alanı olarak Osmanlı öncesi Türk tarihini merkez almışlardır. Devletin resmi söyleminde, Orta Asya ve Anadolu’da Osmanlı öncesi parlak geçmişler yaratılırken, Osmanlı geçmişi Türk tarihinin olağan gelişme sürecini raydan çıkaran karanlık bir çağ olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı’dan kopup ona isyan ederek doğduğu savunulan bir Cumhuriyet tezi geliştirilmiştir (Hanioğlu, 2006: 195). Cumhuriyeti kuran yöneticilerin zihniyetinde “Batılılaşmak”, medeniyetle aynı anlamı taşımıyordu. Onlar İslam medeniyetinin, Batı medeniyetine eşit olduğuna ve İslamiyet’in Türkleri medeniyete götüreceğine inanmıyorlardı. Batılılaşma yanlısı olanların zihninde İslam, Doğu demekti ve Batılılaşma da, İslamiyet’in halk üzerindeki etkisiyle ters orantılıydı. Mustafa Kemal’in hedefi, sık sık söylediği gibi, Türkleri “muasır medeniyet seviyesine” çıkartmaktı (Hotham, 2000: 106). Robert Kaplan’a göre, Mustafa Kemal için Türkiye’nin medeni olması Batılılaşmasından geçiyordu. Kaplan’a göre Mustafa Kemal, toplumu geleneksel İslami geçmişinden koparmak için yaptığı reformlarla İslam Hukuku’nun toplum üzerindeki etkilerini ortadan kaldırdı. Başkenti İstanbul’dan Ankara’ya taşırken İslami değerlerin yoğun olduğu imparatorluğun sembolü olan bir şehri terk edip Anadolu Türklüğünün sembolü olan bir şehre yerleşiyordu. Arap alfabesinin yerine Latin alfabesini getirirken de amacı Türk kültürünün yüzünü Batı’ya çevirmekti (Kaplan, 2007: 62).</p>
<p>Kemal Karpat’a göre, Cumhuriyet seçkinleri için “Modern Avrupa Medeniyeti” seviyesine erişme fikri bir inanca dönüşmüştü. Avrupa modeli medeniyeti ilerlemenin son durağı olarak gören seçkinler, Avrupalı misyonerlerin ve şarkiyatçı bilim adamlarının uzun zamandır aşılamaya çalıştıkları bir görüşü benimsemişlerdi: İslam, yapısı gereği maddi ilerlemeye ve Avrupa medeniyetine karşıdır. Avrupa medeniyetine ulaşılması için düşünsel dönüşümü sağlayacak olan araç laikliktir. Laiklik sayesinde Türkler, çağdaş medeniyet ilkelerini benimseyebileceklerdi. Bunun ardında yatan asıl fikir, laikliğin eski geleneklere olan bağlılığı zayıflatması ve bu sırada milliyetçilik yoluyla Türklere yeni bir kimlik kazandırılmasıydı. Böylece Cumhuriyet rejiminde laiklik, Türklerin zihinlerini İslam’ın egemenliğinden kurtarmak için geliştirilmiş pozitivist bir ideoloji halini aldı (Karpat, 2014: 39). Cumhuriyet döneminde ana hedef Batılılaşma, uluslaşma ve laiklik olmuştur. Mustafa Kemal’in amacı “ümmet toplumu” yerine bir “ulus toplumu” yaratmak olduğundan uluslaşmayı engelleyeceği düşüncesiyle, devletin gözetimi dışındaki dinsel topluluk ve cemaatler yasaklanmıştır. İslamiyet’i devletin istediği biçimde öğretmesi ve uygulaması için 3 Mart 1924 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatı kurulmuştur (Tekinalp, 2015: 74). Laiklik, kamu sahasının devletin tercihleri doğrultusunda düzenlenmesi ve belirli bir hayat tarzının dayatılması şeklinde uygulanmıştır. Devlet, dini “tanımlama”, “sınırlarını belirleme” yetkisini kendinde görmüş; dinin toplum tarafından nasıl algılanması ve uygulanması gerektiği devletçe belirlenmiştir. Aynı zamanda Laiklik devletin bürokratik kadrolarına meşruiyet sağlayan bir “vatandaşlık dini”ne dönüştürülmüştür (Mahçupyan, 1996: 84, 93). Cumhuriyet modernleşmesinde birleştirici kavramlar da değiştirilmiştir: Aramca’dan İbranice’ye daha sonra Arapça’ya geçen millet kelimesi “söz, kelam, Allah’ın sözü” anlamına gelir. Millet, Allah’ın sözü etrafında birleşen bir cemaati, bir inançlılar topluluğunu, bir inancı ifade etmektedir (Ortaylı, 2007: 60). Yeni bir tarih, dil, inanç ve kimlik inşasını hedefleyen Cumhuriyet bürokratları devrimlerin toplum üzerinde yarattığı kimlik bunalımının, tarih boşluğunun farkındaydılar. İnanca doğrudan atıf yapan bir kavramı kullanamazlardı. Bu nedenle İslam ya da dini cemaatle çağrışım yapmayan “laik ulus” kavramını geliştirdiler. “Millet” gibi oturmuş bir kelime varken, “ulus” gibi İslam öncesi, hatta Moğol kökenli bir kelimeyi arama ihtiyacı bu sıkıntıdan doğmuş, ulus kavramı, Arapça dini milletin değil “laik milletin”in ya da Batıdaki “nation”un Türkçe karşılığı olarak düşünülmüştür (Güvenç, 1997: 40).</p>
<p>Cumhuriyeti kuran kadronun Batılılaşma doğrultusunda belirlediği yeni siyaset anlayışı ve ulusal kimlik inşası; anti-İslam, anti-Osmanlı, anti-Sovyet (sosyalizm) temelinde yeni bir model olarak ortaya çıkmıştır. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Türkçülük tezlerinden beslenen kurucu kadronun inşa etmek istediği yeni ulusal kimlik politikası; Osmanlı’nın çok dinli, çok-et- nikli yapısını korumayı da, Müslümanlarla ortak değerleri bir arada tutmayı da, Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar temelinde bir Türk birliği ülküsünü gerçekleştirmeyi de hedeflemiyordu (Karakaş, 2015: 172, 204). Cumhuriyetçi seçkinlerin hedefi Türkiye sınırları içerisinde resmi ideoloji tarafından belirlenmiş olan Anadolu Türklüğü temelinde homojen bir ulus oluştur- maktı. Ancak bu hedefin en büyük sıkıntısı, binlerce yıldır çok dinli ve etnikli bir yapıya sahip olan Anadolu coğrafyasının, homojen ve saf bir ulusal kimliğin oluşması için uygun bir zemin olmamasıydı. Ulusçuluk, yönetici seçkinlerin tarihsel tasarımının ürünüydü. Heterojen yani çok etnikli, çok kültürlü, inanç temelli bir cemaat yapısından; tek tipleştirilecek, homojenleştirilecek bir topluma geçerken birleştirme öğesi olarak görülüyordu. Cumhuriyet modernleşmesinde, Ulusçuluk hareketi, Batılılaşma hareketiyle bir bütün oluşturdu. Dinden kaynaklanan meşruiyetin yerini ulusçuluğun alması ve Avrupa’nın gözünde ulus devletin artık kurulduğu izleniminin oluşturulması hedeflendi (İnsel, 1996: 120-121).</p>
<p>Osmanlı düzeninin din ve devlet birliğinin yerini, ulus ve devlet birliği aldı. Ulus ve devlet birliğinin harcı ise laiklik ve milliyetçilikti (İnsel, 1999: 39). Yapılan devrimlerle Anadolu coğrafyasının yüzyıllardır devam eden çok dinli, çok etnikli ve çok kültürlü yapısından büyük bir kopuş gerçekleşmiştir. Bu durum devletin yeni siyaset anlayışının ve modernleşme projesinin geniş halk kitleleri tarafından kabulünü zorlaştırmıştır (Karakaş, 2015: 203). 1924’ten itibaren Türklük üzerinden bir ulusal kimliğin vurgulanması ve sert uygulamalarla devletin Türkleşme yönünde baskı kurması, dağınık bir biçimde ülke sathına dağılmış topluluklar üzerinde asimile edici bir etki yaratmıştır. Diğer yandan devlet eliyle “yurttaş yaratma” projesi, toplum üzerinde ciddi bir baskı algısı ve devlete dönük bir korku oluşturmuştur. Türklük üzerinden laik bir ulusal kimlik inşasını ve kültürel dönüşümün hedeflendiği siyasetimizdeki “Tek parti dönemi” devlet korkusunun topluma yayıldığı ve zihinlere kazındığı dönem olmuştur. Devletin örgün eğitim yoluyla “ordu-ulus” modelinde bir toplum yaratma girişimi sivilden ziyade askere benzeyen, özgürlükten önce itaati öğrenen, haktan çok yükümlülük bilincine sahip kuşakların yetişmesine ön ayak olmuştur (Aydın, 2005: 41- 42, 48).</p>
<p>Türkiye’deki modernleşme projesi, Batı ülkelerinde olduğu gibi toplumsal sınıflardan devlete doğru gerçekleşen ve piyasa mekanizmasına orta sınıfların katılımını sağlayan bir süreç değildir. Cumhuriyet modernleşmesinde, ulus-devlet projesi kapsamında azınlıklar hızla ekonomi dışına itilmiştir. Ulusal liderler tarafından, yakınlarının ve parti mensuplarının da içerisinde olduğu bir Türk girişimci sınıfı oluşturulmaya çalışılmıştır (Çakmakçı, 2009: 78). Yönetici seçkinlerin temel varsayımı, bir zengin sınıf yaratılarak girişimciliğin ortaya çıkarılabileceği düşüncesi olmuştur. Kapitalist ekonomik düzenin kurumları ve onun destekleyicisi olan hukuksal, ekonomik ve politik sistemler Avrupa ülkelerinden transfer edilmiş, bu yolla ekonomik sistemin uygun şekilde çalışacağı düşünülmüştür. Toplumda tarihsel ve kültürel şartlar oluşmadığı için, ithal edilen kurum ve düzenlemelerin içi sınırlı bir şekilde doldurulabilmiştir. Yaratılmak istenen zengin sınıf yeterli olmadığında, devlet geleneksel reflekslerine geri dönerek kamu iktisadi teşekkülleriyle ekonomik alanda piyasayı belirleyen aktif bir oyuncu olmuştur. Cumhuriyet bürokratlarının topluma bakışında öne çıkan, halkın yanlış ve doğruyu ayırt edemeyeceği düşüncesidir. Taha Parla’ya göre modernleşme sürecinde yönetici seçkinlerin topluma bakışına bu algı egemendir. Mustafa Kemal’in Nutuk’taki ifadesiyle “…Millet, memleket, siyaset ve ordu idareleriyle hiçbir alaka ve münasebetleri ve bu hususta liyakatleri görülmemiş ve tecrübe edilmemiş gelişigüzel zevattan, örneğin Erzincanlı bir Nakşi şeyhi ve Mutkili bir aşiret reisi gibi zavallılardan da oluşması, olasılık dışı olmayan herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu olan durum ve görev bırakılabilir miydi?”. Bu yaklaşıma göre görev, devlet idaresini bilen seçkinler tarafından ifa edilmek zorundadır (Nutuk C. 2, s.70-71’den Akt. Parla, 1994: 54-55). Bu anlayış nedeniyle devrim kararları Meclisten “halka rağmen halk için” anlayışı çerçevesinde çıkmıştır. Bürokratlar topluma, kendi gelişimi için karar verme gücüne sahip olmayan bir çocuk gibi yaklaşmıştır. Kültürel boyutu öne çıkan bir modernleşmeyi zorla içirilmeye çalışılan bir ilaç gibi baskıcı, otoriter yöntemlerle topluma yerleştirmeye çalışmışlardır. Türk modernleşmesinin otoriter niteliği devleti; toplumu istediği sınırlarda tutmak için sürekli kontrol eden ve gerekirse cezalandıran bir güce dönüştürmüştür.</p>
<p><strong>Modernleşmenin Aracı Olarak Otoriter Devlet </strong></p>
<p>Cumhuriyet modernleşmesi, yeni bir insan ve toplum yaratmak için toplumun kültürünü dönüştürmeyi amaç olarak benimsedi. Bürokratlar kendi toplumlarına güvenemezlerdi, çünkü toplumu geçmiş bağlarından kopararak yeni bir kimlikle inşa etmek istiyorlardı. Bu amaç toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanmadığı ve toplumsal destek de görmediği için bürokratların amaçlarını gerçekleştirmeleri otoriter bir yönetim tarzıyla mümkündü. Devletin benimsediği resmi ideolojiyi halka benimsetmek için uyguladığı otoriter yöntemler, devleti yönetenlerle toplum arasında; rekabet, güvensizlik ve korku ilişkisini doğurdu. Modernleşmeyle beraber kendi halkına güvenmeyen ve onu kendine rakip gören bir devletle, otoriterlik arasında süreklilik gösteren bir ilişki oluştu. Yeni bir ulusal kimlik inşası için toplumun geçmişinden ve kültüründen uzaklaştırılması otoriter ve merkeziyetçi bir yönetim tarzıyla mümkündü (Dinçer, 2016: 45-46). Tek parti döneminde Cumhuriyet’i koruma ve kollama gerekçesiyle öne çıkan otoriter ve merkeziyetçi yönetim tarzı çok partili siyasi hayata geçişle birlikte toplumu sürekli kontrol altında tutan vesayetçi bir sistem olarak varlığını sürdürdü. Ahmet İnsel’e göre Türkiye’de devlet yönetiminde öne çıkan yönetim biçimi “otoritarizm”dir. Otoritarizm, siyasal otoritenin meşrutiyetinin toplum tarafından denetlenmesinin mümkün kılınmadığı yönetim biçimidir (İnsel, 1999: 36-45).</p>
<p>Siyasal merkez siyasal, kültürel ve iktisadi konularda mutlak düzenleyici rolündedir. Bu düzenlemeye karşı çıkan kişi, akım veya çevre ise siyasi merkez tarafından düşman olarak tanımlanır. Türkiye’de, Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarından itibaren devlet, “çağdaşlaşma” veya “devletin korunması” gerekçeleriyle toplumsal kimlikleri biçimlendirme görevini yüklenmiştir. İnsel’e göre otoriter yönetim tarzı Cumhuriyet tarihine egemen olan ve günümüzde de hükmünü sürdürmeye devam eden siyasal felsefenin ana dayanağı olmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurumsal siyaset anlayışı “tek şef, tek parti, tek parti meclisi” olarak biçimlenmiştir. Türkiye’de 1930-1950 yılları arasındaki dönem, devlet-parti özdeşleşmesinin, şef-parti özdeşleşmesiyle tamamlandığı, Türkiye tarihinde otoritarizmin “altın çağı” olmuştur.Otoriter bakış, iktidar-muhalefet ilişkisini sürekli “vatanseverler-vatan hainleri” ilişkisi olarak algılar. Türkiye’de bu algılama tarzı, sadece otoritarizmin askeri kanadının değil, geniş bir sivil kesimin de paylaştığı ortak bir siyasi dil olmuştur.</p>
<p>Devletin asli sahipliğini kendine atfedenler için, siyasal muhalif sadece bir siyasal rakip değil, devlet ve dolayısıyla toplum için zararlı ve tehlikeli olan, bu nedenle var olma meşruiyeti olmayan unsurlar olarak görülmüştür. İttihat ve Terakki Partisi’yle başlayan askeri bürokrasinin devlet içindeki ağırlığı Cumhuriyet modernleşmesiyle pekişmiştir. Cumhuriyet modernleşmesini gerçekleştiren kurucu kadro ağırlıklı olarak asker kökenli bürokratlardan oluşmuştur. Türkiye’de otoritarizmin sürekliliğini besleyen en önemli faktör askeri bürokrasi ve ordunun mutlak biçimde kendini devletin sahibi olarak görmesi olmuştur. Kendini devletin hiyerarşik yapısının hem kısmen dışında hem üstünde gören Türk Ordusu, parlamentodan gücünü alan siyasal meşruiyetin kendi vesayeti altında kalması gerektiğine inanmıştır. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin yarısına yakın bir süreyi; sıkıyönetim, olağanüstü hal ve darbe rejimleri altında geçirmiştir. Otoriter zihniyetin sivilleşmesini göstermesi bakımından Türkiye’de millet iradesini hükümsüz kılan her darbe; üniversite, basın ve iş adamları gibi toplumun farklı kesimlerinden destek görmüştür (Vassaf, 2008: 87). 1961 ve 1982 Anayasaları demokratik sürece müdahale eden ordunun isteği doğrultusunda hazırlanmıştır.</p>
<p>1961 Anayasası’nın başlangıç bölümünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönetime müdahale yetkisi tanınmış; 1982 Anayasası’nda temel hak ve özgürlüklerin kural olarak serbestliği değil, sınırlılığı esası kabul edilmiştir. Anayasal bir nitelik kazanan ve askerlerin ağırlıkta olduğu Milli Güvenlik Kurulu’na sadece “terör, bölücülük ve irtica ile mücadele” değil; ekonomi, bilim, sanat, öğretim, dış politika, insan hakları gibi alanları kapsayacak bir görev alanı tanımlanmıştır. Türkiye’de kendisini “devlet” olarak tanımlayan devleti yönetme yetkisini kendisinde görenler, “millet”i sürekli olarak karşılarında görmüş, ona “olgunlaşmamış bir halk” muamelesi yapmışlardır. Hedefledikleri “ideal ulus” oluşana kadar siyasete katılım yollarını kısıtlamayı, toplumu istedikleri biçime sokmak için siyasete müdahale etmeyi, doğal hakları olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 askeri müdahaleleri de toplumsal yapıyı yeni- den düzenlenmeye, çizgi dışına çıktığı düşünülen toplumu hizaya getirmeye yönelik darbelerdir (Aydın, 2005: 26). Modernleşme beraberinde kimlik bunalımını da getirmiştir. Yaşanan askeri darbeler ve ekonomik krizler; belirsizlik algısını sürekli beslemiş, grup dayanışmasını pekiştirmiş ve toplumsal güvensizliği derinleştirmiştir. Devleti yönetme ve toplumu modernleştirme hakkını kendinde gören yönetici seçkinlerin, otoriter yönetim tarzları ve toplumsal mühendislik çalışmaları toplumsal yapıda; denetim yoksa kurallara uymama, vergi kaçırma, kamu malına zarar verme, kaynak israfı gibi farklı tepkilerle kendini gösteren, devlet-millet ayrışmasını ve kimlik bunalımını da doğurmuştur.</p>
<p><strong>Modernleşmenin Oluşturduğu Kimlik Bunalımı </strong></p>
<p>Kimlik sorunu modernleşme ve ulus devlet inşası projesiyle birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Modernizm öncesi toplumlarda insanların kendilerini tanımladıkları dini veya kavmi bir kimlikleri vardı ancak kimlik bunalımları ve kimlik sorunları yoktu. Sorunun özünde, etnik ya da tarihi köken farklarını dikkate almadan, bütün vatandaşlarını tek bir “ulusal kimlik”te birleşmeye zorlayan ulus-devlet ideolojisi olduğu söylenebilir. Filozof Mircea Eliade’ın ifadesiyle; “tarihi-kültürel kimlikle, resmi-ulusal kimliğin her zaman birbiriyle uyumlu olmaması” kimlik bunalımını doğurmaktadır. Devlet, yeni bir ulus inşa etmek için tarihsel verileri biçimlendiriyor, resmi ideolojisi merkezinde tarihi yeniden yazıyor. Kişi veya topluluklar, tarihsel miras ve kültürleriyle çelişen, devlet eliyle kurulmak istenen yeni kimliğe dolayısıyla devlet gücüne karşı direnmeye başlıyorlar. Kimlik bunalımı bu şekilde doğuyor. Bozkurt Güvenç, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur adlı romanında ele aldığı temel sorunun, Kemalist Devrim’in yarattığı “kültür boşluğu” ve “tarihsizlik” olduğu görüşündedir. Güvenç’e göre yeni bir ulusal kimlik inşa etmeyi ve kültürü dönüştürmeyi hedefleyen Cumhuriyet modernleşmesi beraberinde toplum yapısında tarih ve kültür boşluğunun oluşmasına neden olmuştur (Güvenç, 1997: 7, 246).</p>
<p>Teoman Duralı’ya göre kültür boşluğunun doğmasının temel nedeni toplumun tarihi mirasını taşıyan yazıdaki sürekliliğin koparılması olan dil devrimidir:</p>
<p>Toplumsal, milli miras ‘yazı’ yolundan gerçekleşir. ‘Yazı’yı başkalaştırırsanız insanın bireysel ve/ya toplumsal varlığını dumura uğratırsınız. Tarihi-milli yazının iptali, toplumu oluşturan bireylerin kollektif bunaması demektir… Milletin bunatılması kültürel-toplumsal soykırımdır (Duralı, 2018: 15-16).</p>
<p>İhsan Fazlıoğlu’na göre Türkiye’nin yaşadığı en temel sorunlardan biri zihinsel parçalanmışlıktır. İnsanımızın ilişki ve davranışlarına yön veren bütünleyici bir değer ve anlam dünyasının yokluğu yani kanonik yapının kaybedilmesidir:</p>
<p>Ölçek, cetvel, örnek, model, kural anlamlarına gelen kanon sözcüğü Sami dili kökenlidir ve Yunanca nomos/yasa kavramına karşılık gelir. Kanon, tesadüf ve keyfilik gibi belirsizlik ifade eden ve öngörülebilirliği ortadan kaldıran kavramlara karşı uygun, iyi, doğru, güzel gibi belirli bir istikamet veren, öngörülebilirliği sağlayan bir kavramdır. Bir toplumda kanonik olan otoriteyi değil meşruluğu sağlar. Hem bağlılık hem sorumluluğu talep eder. Kanonik yapı; toplumun ortak aklı, ortak vicdanı, ortak dili, toplumun omurgası, bir referans noktası, atıf kaynağıdır. Türkiye’de ferdi ahlaktaki kaotik yapının ve çoklu moral değerlerle iş görülmesinin temel nedeni hemen hemen her alandaki kanonik yapının çökmesidir. Bir toplumun tarihsel yürüyüşünde o toplumun bireylerini bir arada tutan kanonik bir zemin olmalıdır. Türkiye’de din tanımında bile orta ölçekte birbiriyle oranlanabilir bir müştereklik görülmez. O kadar ki, İslam bile insanlar arasında ortak bir değerin ifadesi değildir. Din, ahlak, tarih, siyaset kısaca anlam-değer ve bilgi dünyasında parçalanmışlık ve dağınıklık olan toplumlar, kültürler, tarihte uzun soluklu yürüyüşe çıkamazlar. Türkiye’deki manzaraya bakıldığında, konuya göre değişmekle birlikte, sanki farklı farklı milletlerin yaşadığı bir coğrafyada bulunduğunuz izlenimine kapılıyorsunuz. Duygu ve düşünce dünyası bu oranda bölünmüş bir millet, hiçbir konuda ortak değer sahibi olamayacağı gibi, ortak akıl, ortak dil ve ortak vicdan geliştirmede başarısız kalır. (Fazlıoğlu, 2017: 97-103).</p>
<p>Mardin’e göre Cumhuriyet modernleşmesi, “cemaat” özelliklerinden sıyrılmış bir ulusal kimlik inşası için, din kaynaklı ahlakın toplumdaki etkilerini yok ederken; insan davranışlarına yön verecek yeni bir rasyonel ahlak sistemini de yerleştiremedi. Mardin’e göre Kemalizm, Türklerin kişisel kimliklerini oluşturmada İslam dininin oynadığı rolü anlamamış, İslam dininin kişinin bu dünyadaki varlığına, onun varoluş güvensizliğine seslenen, boyutunu dikkate almamıştı. Kemalist düşüncenin toplumda sosyal adaletin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin kapsamlı bir açıklaması ve topluma sunduğu genel bir ahlaki felsefesi de yoktu. Mardin’e göre, Kemalizm’in yarattığı ve tam başarıya ulaşmış olan tek ideoloji, Türk milliyetçiliği olmuştur (Mardin, 1992a: 79, 142). Mardin’in sosyolojik çerçevesini çizdiği bu gerçekliğin sonucunu, Alev Alatlı Türk modernleşmesi sonrasında toplumda hedonist ve otoriter ahlaka geçiş olarak tasvir eder:</p>
<p>Laiklik’ söylemi, Türkiye insanının elinden vahye dayalı ahlak anlayışını aldı… Vahye dayalı ahlak sistemi gitti, ama yeri boş kaldı. Onun yerine akla dayalı bir ahlak sistemi de konmadı. Sonuç, Batılıların nicedir yakındıkları ‘relativistik’, görecelikçi, ahlak sisteminin yerleşmesi oldu. ‘Herkesin ahlakının kendine göre’ olduğu bu düzenlemede, haz veren şey ‘iyi’, haz vermeyen şey ‘kötü’dür diye öğreten hedonist ahlak yeşerdi. Hedonist ahlak, tanımı itibariyle özneldir. Öznel ahlakın kabul görmesi, ‘güçlü’nün kendi kurallarını dayatmasıyla sonuçlanır. Güçlü olanın onayladığı davranışların ‘iyi’, onaylamadığı davranışların ‘kötü’ olduğu aşamada, ‘otoriteci’ ahlak pazarlanır. Otoriter ahlak sistemi yabancılaşmayı, yabancılaşma otoriter ahlak sistemini güçlendirir (Alatlı, 1993: 211).</p>
<p>Cumhuriyet modernleşmesinin oluşturmak istediği Türk ulusal kimliğinin, kişilerin kendileriyle özdeşim kurmaları noktasında aksamasının en temel nedeni tarihsel-kültürel kimlikle, resmi ulusal kimliğin önemli ölçüde özdeşleşmemesi, birbiriyle uyum sağlamamasıdır (Karakaş, 2015: 181). Mümtaz Turhan’a göre kültürel değerleri değiştirmeyi hedefleyen modernleşmenin aktardığı değer sistemine uyumsuzluk; insanların tavır ve hareketlerinde istikrarsızlık, emniyetsizlik ve kendine güvensizlik oluşturmuştur (Turhan, 1994: 189). Mardin’e göre yaşanan kültürel karmaşa ve boşluk, anarşik hareketlerin de kendisinden beslendiği toplumsal yabancılaşmaya zemin oluşturmaktadır. Gelenek ile modern arasındaki değer karışımı, kişilerin içinde yaşadığı değer karmaşası, insanların kendi toplumlarına y bancılaşmasına neden olmaktadır (Mardin, 1992b: 138). Modernleşmenin doğurduğu uyumsuzluk sonucunda zihniyet yapıları ve davranış kalıpları parçalanan kişiler, güvenlik alanlarını oluşturmak için ya geleneğe daha fazla sığınma ihtiyacı duymakta ya da geleneksel ve modern değer ve yöntemleri kendi hedeflerine varmak için gelişigüzel kullanmaktadırlar (Tolan, 1979: 249). Türk modernleşmesi toplum içinde ideolojik, etnik ve dinsel temelli yeni karşıtlıkların oluşmasına yol açmıştır. Cumhuriyet bürokratlarının batılılaşma hareketi, etnik ve dinsel farklılıkların hayat alanlarını sınırlayarak, tüm toplulukları Türk ulusal kimliği altında biçimlendirmeyi hedeflemiştir. Topluma yerleştirilmeye çalışılan bu yeni kimlik, çeşitli yeni kabul ve retleri de beraberinde getirmiştir. Yeni retler ve kabuller ise ideolojik, etnik veya dinsel temelli; modern-muhafazakâr, ilerici-gerici, sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-anti laik gibi çift değişkenli karşıtlıklara neden olmuştur (Karakaş, 2015: 213).</p>
<p>Modernleşme sonrası oluşan toplum içindeki karşıtlıklar, sadece kendisini doğru gören otoriter algılama biçimi ve kültürün toplulukçu dayanışmasıyla birleşince birbirleriyle sürekli çatışan, politik güçlerce kurgulanan, diğerini kontrol veya tasfiye etmeyi hedefleyen sosyal grupların doğurduğu krizlere neden olmuştur. Türkiye’nin son dönem siyasi tarihi bir toplumsal grubun diğerlerini tasfiye etmek için devlet gücünü yanına alarak veya devlet yönetimini ele geçirerek toplumsal yapıyı biçimlendirmeye çalıştığı, çatışma, kriz ve darbe örnekleriyle doludur.</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>Türk toplumunun kültürel yapısına etki eden en önemli faktörlerden biri Batı medeniyeti ile geliştirdiği ilişki biçimidir. Yüzlerce yıl düşman görerek savaştığı, üstün olduğu Batı medeniyeti karşısında Türk toplumu, önce yenilgiyi sonra sırasıyla reddetme, panik, yetersizlik, hayranlık ve onun üstünlüğünü kabullenme duygularını yaşamıştır. Tarihimizin son üç yüzyılına rengini veren Batı ile geliştirdiğimiz ilişki biçimi; nefret ettiği düşmanına hayran olup toplumsal gelişim ölçütü olarak onu örnek almak ardından onun tarafından kabullenilmeyi ve sevilmeyi istemek olmuştur. Bu ilişki biçimi insanların zihninde; gelenek ile modernlik, hayranlık ile nefret, gurur ile yetersizlik duygusu gibi zıt kutupların birlikte yaşadığı ve sürekli birbiriyle çatıştığı bölünmüş bir zihinsel yapıyı doğurmuştur. İnsanımız Batı şehirlerine, yaşam tarzına, demokrasisine övgüler düzmekte aynı zamanda Avrupa ülkelerinde yapılan maçlara “Avrupa, Avrupa duy sesimizi. Bu gelen Türkler’in ayak sesleri!” nidalarıyla gitmektedir. Batı tarzı yaşam, Türk insanının aşk ve nefret ikilemi içinde yaşadığı gizli rüyasıdır. Türk insanı, elde edemediğinden nefret eden âşık misali, aşk ve nefret ikilemini birlikte yaşamaktadır (Tekinalp, 2015: 12-13). Hayranı olduğu Batı tarafından aşağılanma, ister istemez bilinçaltının derinliklerine işleyen bir gerilim oluşturmaktadır. Ait olduğu ideolojik kimlik ne olursa olsun; muhafazakâr, liberal veya sol fark etmemekte, Türk insanının zihninde Batı eleştirisi ve hayranlığı birlikte yaşamaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan kayıplar, Sevr Antlaşması, işgal sürecinde yaşanan acı deneyimler toplumsal hafızamızda önemli izler bırakmıştır. Batı hem zalim ve işgalcidir hem de ulaşılmaya çalışılan hedeftir (Göka, 2009: 219-220).</p>
<p>Bir yanda medeniyetin, gelişmişliğin, demokrasinin, teknolojinin kaynağı olarak görülen bir Batı diğer yandan “Haçlı Seferleri”, “sömürgecilik”, “ikiyüzlülük”, “yoz ve kendini beğenmiş”, “tek dişi kalmış canavar” gibi ifadelerle toplumsal psikolojimizde yaşayan bir Batı vardır. Türklerin ilk çağlarında hem hayranlık duydukları hem de nefret ettikleri, “öteki” olarak algılanan Çin medeniyeti olmuştur. Orhun Yazıtları’nda Çin, hem kendisinden medeniyet ürünlerinin, soylu prenseslerin ve yöneticilerin alındığı hayranlık duyulan bir güç, hem de Türk toplumunu sinsi yöntemlerle parçalamak isteyen bir düşman; hayranlık, güvensizlik ve korkunun iç içe olduğu bir “öteki” olarak anlatılır (Bozkurt, 2014: 423). XVII. yüzyıl Osmanlı’sında Çin’in yerini Batı medeniyeti almıştır. Batı’yı hem örnek alınıp geçilecek bir hedef, hem de zararlı “öteki” olarak görmenin getirdiği ikili değer yapısının kökleri, Batı medeniyetinin meydan okumasıyla ilk karşılaştığımız Viyana Bozgununa kadar uzanır. Mümtaz Turhan, Batı karşısında toplumumuzun yaşadığı kültürel şoku ve ardından yaşanan toplumsal psikolojik süreçleri; üstünlük, hor görme, şaşkınlık, kendi zayıflıklarını anlayamama, teslimiyet, hayranlık ve aşağılık duygusu olarak sınıflandırır: Viyana bozgununa kadar zaferlerle dolu, uzun ve şanlı tarihi boyunca Avrupa kıtasında tek ciddi bir mağlubiyet tanımayan, karada ve denizde asırlarca rakipsiz surette hâkim olan, tahtından krallar indirip hükümdarlar atayan bir imparatorluğun, Batı âlemi karşısında psikolojik tutumu sadece üstünlük duygusuyla nitelendirilebilir. Bu hissin yönlendirmesiyle daima hakir görüp her nevi değişim ve gelişmeye karşı lakayt kaldığı bir dünyadan bozgunla neticelenen ilk darbeyi yediği zaman yenilginin sebeplerini kavrayamamış, onu eski müttefiki Polonya’nın ihanetine veya kendi kumandanının beceriksizliğine yormuştur… İlkin Batı’nın varlığını teslimle başlayıp onun üstünlüğünü kabule meyleden Osmanlı tutumu, zamanla hayranlığa dönüşecek ve bunun sonu da aşağılık duygusu olacaktır (Turhan, 1994: 134-135).</p>
<p>Kültürel karşılaşmalar üzerine günümüzde halen geçerliliğini koruyan ilkeleri ortaya koyan İbn-i Haldun’a göre: Düşman karşısında yenilen toplumlar, yenilginin kaynağını toplumsal öğrenme ve yenilik becerisini kaybetmede değil de rakibinin üstünlüğünde görürlerse bu durum kendine güvensizlik ve galibi taklitle sonuçlanır. Yenilen, yenenin ilkelerini, kıyafetini, mesleğini, âdetlerini taklit etmeye düşkünlük gösterir. Kendisine galip gelende, bir kemâl bulunduğuna inanır ve onun hizmetine girer. Kendisindeki gerileme halinin ‘doğal bir galebe’den değil, galipteki kemalden ileri geldiği yolunda bir hataya düştüğü için böyle davranır. Böyle bir yanlışlığa düşülmesi ve bunun aralıksız devam etmesi bir inanç ortaya çıkarır. Bunun sonucu olarak mağlup, galibin bütün yol ve yöntemlerini benimseyip her hususta onun yolunu tutar, ona benzemeye çalışır (İbn-i Haldun, 2009: C. 1, 361). Türk modernleşmesi toplumdaki seçkinlerin düşman olarak gördükleri “öteki”ni taklit etmek ve ona benzemek yolunda geliştirdikleri bir aşk/nefret ilişkisidir. Asırlarca “Avrupa” ve “Frenk” kavramlarıyla “Öteki”ni tanımlayan bir toplumun seçkinleri aynı şekilde kendisini “Öteki” olarak gören bir yapıyı taklit etmeye ona benzeme mücadelesine girmişlerdir. Kendisine hayranlık duyulan ve üstün görülene yönelik bu aşk, hep “ön yargılı” ve “gizli emelleri” bulunduğu iddia edilen tekdüze algılanan bir “Avrupa”ya nefretle yaklaşma sonucunu doğurmuştur (Hanioğlu, 2006: 192).</p>
<p>David Hotham’a göre Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroların Batılı olmak isterken aynı zamanda Batıya şüpheyle yaklaşmalarının arkasında haklı tarihsel nedenler vardır: Türkiye’deki güçlü Batılılaşma akımına rağmen, Türkler hâlâ Batı’dan çekinmekte, Batılıların niyetlerinden bilinçaltlarında sakladıkları bir kuşku duymaktadırlar. Bunun haklı tarihsel nedenleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu, varlığının son iki yüzyıl kadarını savunmada geçirmiştir. Batı dünyası 1918’de, 1453’ün öcünü almaya, İstanbul’u geri koparmaya kalkışmıştır. Anadolu dokuz yüzyıldan beri Türk vatanı olduğu halde, Yunanlılar (İngilizlerin ve Batılı bazı Yunan taraftarlarının da desteği ile) bu vatanın büyük bir bölümünü işgal etmişler; ancak, yıpratıcı ve kanlı bir savaştan sonra, bu hareket önlenebilmiştir. Öbür Batılı güçler, Fransızlar ve İtalyanlar, Anadolu’nun parçalanmasında paylarını kapmaya kalkışmışlardır (Hotham, 2000: 99). Bunun günümüz Türkiye’sine yansıması “Öteki”ne güvenmemek, O’nun gerçek niyetinden hep kuşku duymak ama O’nun gibi olabilmek için büyük rağbet göstermek olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmişle bu gün arasındaki tek fark, “Öteki”nin ne olduğu konusunda var olan bir kanaate karşın kendinin ne olduğunun artık bilinmemesidir (Hanioğlu, 2006: 194). İki yüzyıldır devam eden Batılılaşma sürecimiz kendimizin ne olduğu konusunda, kimlik algımızda ciddi değişim ve boşluklar oluşturmuştur. Birbiriyle zıt olan değerler ve davranışlar aynı zihin yapısı içinde yaşayabilmekte; söylemler demokrat, davranışlar otoriter olabilmektedir. İnsanlar camide Müslüman, ticarette kapitalist, iş yerinde modern, aile hayatında muhafazakâr davranabilmektedir. Bölünmüş zihinler, çıkar merkezli yaklaşımlar, ilişkilerde takılan maskeler; riyakâr bir iklimi, ilişkilerde samimiyetsizlik ve tutarsızlığı doğurarak toplumsal güveni sürekli zayıflatmaktadır.</p>
<p>Makale Atıf Bilgisi: Makale Atıf Bilgisi: GERÇİK İbrahim<br />
Zeyd, (2019). Türk Modernleşmesi: Düşmanına Aşık Olmak,<br />
Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 151 &#8211; 171</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
ALATLI, Alev. (1993). Or’da Kimse Var mı? Kitap 1, Viva La Muerte!, 4. Baskı, İstanbul: Boyut<br />
Yayınları.<br />
AYDEMİR, Şevket Süreyya. (2011). Suyu Arayan Adam, 23. Baskı, İstanbul: Remzi Kitabevi.<br />
AYDIN, Suavi. (2005). Amacımız Devletin Bekası Demokratikleşme Sürecinde Devlet ve Yurttaşlar,<br />
İstanbul: Tesev Yayınları.<br />
BOZKURT, Fuat. (2014). Türk İmgesi Tuttum Aynayı Yüzüme, İstanbul: Kaynak Yayınları.<br />
ÇAKMAKÇI, Ufuk. M. (2009). “Türkiye‘de Yenilikçiliğe Bütüncül Ekonomik Yaklaşım: Ekonomi-<br />
Politik ve Kültürel Değerler”, ODTÜ Gelişme Dergisi 35 (Özel Sayı), ss. 61-93.<br />
DEMİR, Ömer- Mustafa Acar. (1991). Sosyal Bilimler Sözlüğü, 2. Baskı, İstanbul: Ağaç Yayınları.<br />
DİNÇER, Ömer. (2016). Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor, 2. Baskı, İstanbul: Alfa<br />
Yayınları.<br />
DURALI, Ş. Teoman. (2018). Omurgasızlaştırılmış Türklük, 7. Baskı, İstanbul: Dergâh Yayınları.<br />
ERGUN, Turgay ve Aykut Polatoğlu. (1992). Kamu Yönetimine Giriş, 4. Baskı, Ankara: TODAİE<br />
Yayınları.<br />
FAZLIOĞLU, İhsan. (2017). Kendini Bulmak, 5. Baskı, İstanbul: Papersense Yayınları.<br />
GİDDENS, Anthony. (1994). Modernliğin Sonuçları, (Çev. Ersin Kuşdili), İstanbul: Ayrıntı<br />
Yayınları.<br />
GÖKA, Erol. (2009). Türklerde Liderlik ve Fanatizm, İstanbul: Timaş Yayınları.<br />
GÜVENÇ, Bozkurt. (1997). Türk Kimliği, 5. Baskı, İstanbul: Remzi Kitabevi.<br />
HANİOĞLU, M. Şükrü. (2006). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, İstanbul:<br />
Bağlam Yayıncılık.<br />
HOTHAM, David. (2000). Türkler 2, (Çev. Mehmet Ali Kayabai), İstanbul: Yenigün Haber Ajansı<br />
Basın ve Yayıncılık.<br />
İbn-i Haldun. (2009). Mukaddime, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, 6. Baskı, İstanbul: Dergâh<br />
Yayınları.<br />
İNALCIK, Halil. (2014). Türklük Müslümanlık ve Osmanlı Mirası, 2. Baskı, İstanbul: Kırmızı<br />
Yayınları.</p>
<p>İNSEL, Ahmet. (1996). Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türkiye, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
İNSEL, Ahmet. (1999). “Cumhuriyet Döneminde Otoritarizm”, Bilanço 1923-1998 Siyaset Kültür<br />
Uluslararası İlişkiler, Ed. Zeynep Rona, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, ss. 110-120.<br />
KARAKAŞ, Mehmet. (2015). Modernlik Küreselleşme ve Türkiye’nin Kimlikler Evreni, İstanbul:<br />
Küre Yayınları.<br />
KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri. (1968). Yaban, 8. Baskı, İstanbul: Remzi Kitabevi.<br />
KARPAT, H. Kemal. (2014). Türk Siyasi Tarihi, 5. Baskı, İstanbul: Timaş Yayınları.<br />
KAPLAN, Robert. (2007). “Kim Bu Türkler”, Türkiye ve Türkler, Derleyen: James Villers, (çev. Neşe<br />
Olcaytu), İstanbul: Hit Kitap.<br />
MAHÇUPYAN, Etyen. (1996). Osmanlıdan Postmoderniteye, İstanbul: Yol Yayınları.<br />
MARDİN, Şerif. (1992a). Makaleler 3 Türkiye’de Din ve Siyaset, 2. Baskı, İstanbul: İletişim<br />
Yayınları.<br />
MARDİN, Şerif. (1992b). Makaleler 2, Siyasal ve Sosyal Bilimler, 2. Baskı, İstanbul: İletişim<br />
Yayınları.<br />
ORTAYLI, İlber. (2006). Osmanlı Barışı, 7. Baskı, İstanbul: Ufuk Kitapları.<br />
ORTAYLI, İlber. (2007). Üç Kıtada Osmanlılar, İstanbul: Timaş Yayınları.<br />
PARLA, Taha. (1994). Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, C. 1 Atatürk’ün Nutku, 2.<br />
Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.<br />
PAŞA, Sait Halim. (2015). Bütün Eserleri, Hazırlayan: N. Ahmet Özalp, İstanbul: Büyüyenay<br />
Yayınları.<br />
SUBAŞI, Necdet. (2014). “Cumhuriyet’ten Günümüze Dinsel Modernleşme ve Dini Yapıların<br />
Değişimi”, Türkiye’de Toplumsal Değişim, Ed. Lütfi Sunar, Ankara: Nobel Yayıncılık.<br />
TEKİNALP, Şermin. (2015). Aynadaki Türkler, İstanbul: Beta Yayınları.<br />
TOLAN, Barlas. (1979). Çağdaş Toplumun Bunalımı, Anomi ve Yabancılaşma, Ankara: İ.T.İ.H<br />
Yayınları.<br />
TURHAN, Mümtaz. (1994). Kültür Değişmeleri, İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi. Yayınları.<br />
VASSAF, Gündüz. (2008). Türkiye Sen Kimsin?, 3. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-modernlesmesidusmanina-asik-olmak-modernlesmenin-olusturdugu-kimlik-bunalimi/">Türk Modernleşmesi:Düşmanına Aşık Olmak Modernleşmenin Oluşturduğu Kimlik Bunalımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernlesmesidusmanina-asik-olmak-modernlesmenin-olusturdugu-kimlik-bunalimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jan 2020 15:35:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm radikalizmi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[saltanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23818</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de modernleşme dönemi fikir ve siyaset akımlarından biri olan İslâmcılık hareketini en etraflı ve derinlikli şekilde çalışan isim şüphesiz Prof. Dr. İsmail Kara’dır. İlk cildi 1994 yılında çıkan İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabının 2. cildi “Hürriyet Müsavat Uhuvvet” altbaşlığıyla Dergâh Yayınları’ndan neşredildi. Kendisiyle yeni eserini konuştuk… Konuşan:Derin Tarih İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabınızın ilk cildi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/">İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23821 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-300x206.jpg" alt="" width="343" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-300x206.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-600x412.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-768x527.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-1024x703.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607.jpg 1036w" sizes="(max-width: 343px) 100vw, 343px" /></p>
<p>Türkiye’de modernleşme dönemi fikir ve siyaset akımlarından biri olan İslâmcılık hareketini en etraflı ve derinlikli şekilde çalışan isim şüphesiz Prof. Dr. İsmail Kara’dır. İlk cildi 1994 yılında çıkan İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabının 2. cildi “Hürriyet Müsavat Uhuvvet” altbaşlığıyla Dergâh Yayınları’ndan neşredildi. Kendisiyle yeni eserini konuştuk…</p>
<p>Konuşan:Derin Tarih</p>
<p><strong>İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabınızın ilk cildi 1994 yılında yayınlanmış. Ayrıca o siyaset bilimi dalında doktora tezinizdi. Kasım ayında ikinci cildi çıktı. Hem sevindirici hem şaşırtıcı&#8230; Doktora tezinin yayınlanmamış ikinci cildi olur mu? </strong></p>
<p>Güzel bir yerden başladınız. Sorunuz da yerinde. Şöyle özetleyeyim: Ben yüksek tahsilimi 1977 yılında bitirdim. Fakat Dergâh Yayınları’ndaki yoğun çalışmalarımızdan fırsat bulamadığım için talebelik yıllarından beri düşündüğüm ve hazırlandığım akademik çalışmalara resmen başlayamamıştım. 10 yıl resmen başlayamadım ama üniversitedeymişim gibi çalışmalarımı sürdürdüm. 1987 yılında bir ara bulup doktoraya başladığım zaman Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi kitabımın iki hacimli cildi yayınlanmıştı. Çalışmakta olduğum ve çalışacağım birçok konu vardı kafamda. Birkaç tanesini hocalarla konuştum, siyaset bilimi dalında tez yazacağım için II. Meşrutiyet’in ilk yıllarıyla sınırlı olarak İslâmcıların siyasi görüşlerinde karar kıldık. Hem kronolojik hem de tematik açıdan çok geniş bir bahisti bu. Hocalar sınırlandırmayı bana bırakmışlardı. Tez için bir sınırlandırma yaptım, işte o şimdi birinci cilt olan kısımdır. Fakat zaten sürmekte olan okuma ve fişlemelerimi en geniş çerçevede yapıyordum. Tezde kullandıklarım İslâmcıların siyasi görüşleri etrafındaki fişlerimin muhtemelen dörtte birine tekabül ediyordu.</p>
<p><strong>Bilgisayar yok değil mi o zaman? </strong></p>
<p>Yeni yeni tedavüle girmişti ama ben 1995 yılında bilgisayar kullanmaya başladım. Ondan önce klasik usulde fiş tutuyorduk, metinleri elle yazıp daktiloya çekiyorduk. Hüseyin Kâzım Kadri’nin yazma bir metnine eğildiğim yüksek lisans tezim daktilo ile yazılmıştır. Ziya Gökalp’in Tenkidi adıyla basılan kitap o tezin gözden geçirilmiş halidir. Doktora tezimin bilgisayar dizgisine verdiğim esas nüshası da kurşun kalemle kareli büyük kâğıtlara elyazısıyla yazılmış güzel bir nüshadır. Latife yapmak caizse yazma sayılır diyeceğim, onun için itina ile saklanmaktadır. İkinci cildi yazarken bazan gittiğim yerde çalışmak için fişlerin bir kısmını çantamda gezdiriyordum. Bazı genç akademisyen arkadaşlara ve talebelerime de gösterdim. Arşivlik tarihi bir malzeme gibi hevesle ve biraz da hayretle bu fişlere baktılar, fotoğraflarını çekmek için benden izin istediler.</p>
<p><strong>Bir de üçüncü cilt olacak herhalde&#8230; </strong></p>
<p>Niyetim var, büyük ölçüde onun fişleri de hazır. Eski planıma göre üçüncü ciltte “İttihad-ı İslâm”, “Milliyetçilik ve Cihad” bölümleri ve meseleleri yer alacak. Milliyetçilik bölümünü Babanzâde Ahmet Naim Beyin İslâmda Dava-yı Kavmiyet kitabı üzerinden büyük ölçüde yazdım sayılır. Sonra vaktimiz kalır, sıhhatimiz de müsait olursa bu üç cildi tekrar gözden geçirip tahkim ederek, genişleterek tek cilt haline getireceğim.</p>
<p><strong>Kitabın uzun bir Giriş metni var, 100 küsur sayfa&#8230; Burada çağdaş İslâm siyasi düşüncesinin imkânlarını, arayışlarını ve problemlerini değerlendiriyorsunuz. Tenkitleriniz de var. Bunları biraz konuşalım istiyoruz. Meselâ İslâm devleti fikri&#8230; </strong></p>
<p>Bu mühim bir bahis. İslâm devleti tamlaması hilafetin kaldırılması aşamasında ortaya çıkan bir tamlama. Bilinen, farkında olunan bir şey olmadığı için bunu ısrarla hatırlatmak lazım. Hz. Peygamber’in vefatından itibaren var olan, Emevilerle birlikte önemli bir değişiklik geçirmekle birlikte devam eden hilafet ve adalet merkezli bir siyaset düşüncesi, onun uygulaması, kurumları, üslubu ve literatürü köklü bir değişikliğe uğruyor. Hilafet-saltanat sistemi çekilirken bir tür milli devlet tecrübesi olan –kasden ulus devlet demiyorum, çünkü bence İslâm dünyasında batılı mânada ulus devlet yoktur- İslâm devleti fikri ortaya çıkıyor. Bir başka şekilde söylersek böylece İslâm tarihinde ilk defa Müslüman coğrafyanın ve beldelerin siyasi yapıları bir üst siyasi çatıdan mahrum kalıyor. Buna köklü tarihi dayanakları da olan üst bir siyasi fikirden mahrum kalmak da diyebiliriz. İslâm devleti fikri ile ilgili ilk ifadeler Efgani’de olmakla beraber ilk metinler Reşid Rıza’nın ve Seyyid Bey’in metinleridir. 1923 yılında yazılıyor bu metinler. Bir defa bunu görmek lazım. İkincisi İslâm devleti fikri hilafet-saltanat sisteminin değil ama meşrutiyet fikirlerinin ve uygulamalarının beklenebilir bir devamı ve uzantısıdır. Meşrutiyet rejimi hilafet-saltanatla uyum arayan bir siyasi sistem olmakla beraber meclis ve anayasa üzerinden halife-padişahın hak ve yetkilerini daraltmayı, mümkünse onu siyasi iktidar- dan yoksun manevi bir kurum-kişi haline getirmeyi hedefleyen yeni bir rejimdir ve Kur’an ve sünnetle temellendirilmesinden bağımsız olarak esas itibariyle “milli” İslâm devleti fikrine, İslâm cumhuriyetine, İslâm demokrasisine doğru akar.</p>
<p><strong>Arada bir de İslâm radikalizmi var değil mi? Daha doğrusu radikalizmin siyasi yönü&#8230; </strong></p>
<p>Devletle problemli olan veya öyle gözüken İslâm radikalizmi ilk bakışta bu çizginin dışında, buna karşı gibi gözükebilir. Bu hissi bir tesbit ve kanaattır ve yanıltıcıdır. Aslında İslâm radikalizmi İslâm devleti fikrinin ve kademesinin uzantılarından biridir. Kronolojik olarak Meşrutiyetten sonra gelen İslâm devleti kademesi bir taraftan İslâm demokrasisine, İslâm cumhuriyetine doğru açılırken diğer taraftan da İslâm radikalizmine kaynaklık eder. Varsa karşıtlık aşağıdadır, yukarıda değil. Bir başka şekilde söylersek çağdaş İslâm siyasi düşüncesinin türevlerinden biri olan İslâm radikalizminin siyasi yorumunun esas itibariyle hilafetle, İslâm tarihi tecrübesi ile, klasik İslâm siyasi düşüncesi ve geleneğiyle kuvvetli bir ilişkisi yoktur, varsa eğer o da söylem ve slogan düzeyindedir, tarihsiz ve derinliksizdir.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23819 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545-231x300.jpg" alt="" width="261" height="339" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545-231x300.jpg 231w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545-600x781.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545.jpg 694w" sizes="(max-width: 261px) 100vw, 261px" />Siz saltanat kelimesini de rahatlıkla hatta belki vurgulu bir şekilde kullanıyorsunuz. Halbuki bilebildiğimiz kadarıyla çağdaş İslâm siyasi düşüncesi metinleri ve yazarları bu kelimeyi pek sevmez. Öyle değil mi? </strong></p>
<p>Tesbitiniz doğru ama bu bir uyarılmışlığın veya bakışaçısı değiştirmenin neticesidir. Şuna dikkat çekiyorum: İdeolojik metinlerin değil de düşünce tarihi metinlerinin, akademik araştırmaların, neredeyse istisnası olmayacak bir şekilde saltanatı hanedan sistemine, iktidarın babadan oğula geçmesine ve Cumhuriyet ideolojisinin yerleştirdiği şekilde saray ve harem hayatına, ihtişam ve debdebeye, israfa indirgemesi zihni bir daralmaya işaret eder ve en azından eksiktir. Bu dar bakışaçısı İslâm siyasi düşüncesini derinliğine ve bir bütünlük içinde kavrayamaz bence. Saltanat esas itibariyle otorite, siyasi otorite ve hakimiyet demektir. Sulta, sultan kelimesiyle aynı köktendir, anlamları da çok yakındır. Osmanlıca metinlerde Allah’ın hakimiyeti ve mutlak tasarrufu mânasına “saltanat-ı ilâhiye” terkibi bile kullanılıyor. İktidarın babadan oğula geçmesi yahut bir hanedan içinde kalması saltanata ilişmiş ek bir anlamdır.</p>
<p>Milli egemenliğe doğru gidecek olan yeni hakimiyet anlayışları, meşrutiyet ve İslâm devleti fikirleri hilafet-saltanat sistemini zayıflatmak için saltanat kelime-kavramını da dar anlamına doğru itecek, buraya mahkum edecektir. Yapılmak istenen esas şey adeta istibdatla eşitlenen yeni saltanat vurgusu ve yorumu üzerinden halifeyi, hilafeti siyasi otoriteden mahrum bırakmak, bu alanı meclise, yeni bürokrasiye, bir miktar da halka devretmektir. Hilafetin saltanattan ayrılması meselesi bir tarafıyla bununla alakalıdır veya bunun beklenebilir bir devamıdır. Bildiğiniz gibi bu kanun 1922 yılında Birinci Meclis’ten ittifakla geçmiştir, halbuki saltanatı olmayan bir hilafet araçsallaştırılmış bir makam olmaktan öte bir şey olamazdı, nitekim de olmamıştır. Hilafetle saltanatın ayrılmasına karşı çıkmayanların –ki içlerinde ilim ve irfan sahibi birçok âlim ve şeyh vardır- hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmalarını nasıl anlamak lazım acaba? Bu meseleleri anlatırken uyarıcı olsun diye talebeye veya dinleyiciye hulefa-yı raşidinin, ilk dört halifenin siyasi otoritesi, sultası, saltanatı yok mu idi diye sorarım. Okuyuculara da sormuş olalım.</p>
<p><strong>Uzun Giriş’in sonunda hilafeti üzerinde yeniden düşünülmesi gereken bir imkân olarak gündeme getiriyorsunuz. Niçin veya nasıl? </strong></p>
<p>Hilafetle ilgili en geniş yayını yapmış biri olarak buna hakkım yok mu? Latifeyi bir tarafa bırakırsak bu mesele İslâm siyasi düşüncesi yoluna nasıl devam edecek, imkânları ve problemleri hatta açmazları neler, “milli” İslâm devletleri mevcut halleriyle Müslümanların dini-siyasi ihtiyaçları- na cevap verebilir mi, onları temsil edebilir mi sorularıyla doğrudan alakalıdır. Bugün istisnaları bir tarafa bırakırsak İslâm siyasi düşüncesinin ve Müslüman aydınların mevcut İslâm devletlerinden, İslâm demokrasisinden ve bir miktar da yeni dini milliyetçilik olarak yorumlayabileceğimiz ümmetçilikten ötede bir ufku ve meselesi yok gibi gözüküyor. Bu sınırlılık bence İslâm dünyasını taşıyamaz ve problemlerini çözemez. Onun için “milli” İslâm devletlerinin üzerinde bir üst çatı arayışı hem fikren hem de fiilen olmalıdır, olacaktır, bence kaçınılmaz olarak olacaktır. Bakınız bugün çok zayıflayan, belki baştan da zayıf hatta uyarılmış olan İslâm İşbirliği Teşkilatı yahut İslâm Ortak Pazarı başlıklarını bile üst çatı arayışının dünkü uzantıları olarak görmek mümkün.</p>
<p style="text-align: right;"><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23820 alignright" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-300x232.jpg" alt="" width="325" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-300x232.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-600x463.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-170x130.jpg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627.jpg 742w" sizes="(max-width: 325px) 100vw, 325px" /></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Nasıl olacak peki? </strong></p>
<p>Tahmin edersiniz ki bu büyük ve uzun bir soru. Bugün peşinde olunacak hilafet fikri bence 1924’te tükenen Osmanlı hilafetini çağırmak yahut Hizbu’t-Tahrir hareketinde, nisbeten Mevdudi’de olduğu gibi tarihsiz bir hilafet davetinde bulunmakla yetinemez. Bunlar büyük ölçüde hissi ve sloganik davetlerdir ve Müslümanların hissiyatını canlı tutmak düzeyinde anlamlı olabilirler. Bu mesele üzerinde yeniden düşünürken iki ayak mutlaka olmalıdır: Biri modernleşme dönemindeki tartışmalar dahil İslâm tarih tecrübesini hilafet açısından bir bütün olarak ele almak, ayrıca paralel olarak farklı ilim dallarına ve önceliklere göre yazılmış geniş İslâm siyaset literatürünü ciddiye alarak yeniden harmanlamak. İkincisi de bugünün şartları ve realitelerini hesaba katmak; İslâm ülkelerinin durumu, entelektüel birikimi ve dünyanın gidişi, siyaset, devlet ve hükümet fikirlerinin, üst siyasi birlik arama çabalarının tabiatı ve imkânları konuları üzerine yoğunlaşmak. Neredeyse eşzamanlı olarak yayınlanan ve Türkçeye de tercüme edilen iki kitap var; birinin adı Hilafeti Hatırlamak, diğerininki İmkânsız Devlet. İsimleri de anlamlı ama başlıkları kadar bir probleme ve tedirginliğe, bir arayışa işaret ettiklerinde de şüphe yok.</p>
<p><strong> İkinci cildin ana bölümleri Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Siz her şeyden önce İslâm siyasi düşüncesinin kavram hiyerarşilerinin ve tariflerinin modern dönemde ciddi ölçüde değiştiğinden, farklılaştığından bahsediyorsunuz&#8230; </strong></p>
<p>Şöyle: Düşünce ve ilim tarihi çalışmaları kavramların tariflerinde ve hiyerarşilerindeki değişmelere, farklılaşmalara eğilmeden işini iyi ve vasıflı bir şekilde yapamaz. Meselâ benim kurduğum cümlelerden biri şu: İslâm siyasi düşüncesi adalet merkezli bir düşünce iken modern dönemde meşveret merkezli bir düşünceye dönüşüyor. Niçin? Meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, İslâm devleti fikirlerini meşveret-şura üzerinden kurabiliyorsunuz. Uzaktan bakarsanız hem adalet hem de meşveret İslâmın ilk dönemlerinden bugüne kadar var. Var ama nasıl var? Sıra düzeni, ağırlığı, tarifi ve muhtevası da aynı mı yahut yerinde mi diye sormanız lazım. Hürriyet kavramının yükselişi de adalet ve itaat gibi başat kavramlar üzerinde böyle bir etki yapıyor. Muhalefet itaatın önüne geçiyor meselâ. Halbuki itaat Allah’a, Peygamber’e itaatla da irtibatlı olarak çok kuvvetli ve üst seviyede bir kavram.</p>
<p>Bir ucunda da ulülemre, ana-babaya, hocaya, -hadi onu da söyleyelim- kocaya itaat var. “İtaat kültürü”, “biat kültürü” bugün dindar, İslâmcı eğitimli insanların dilinde de olumsuz ifadelerdir. Bu büyük değişiklikler nasıl, hangi sebepler ve icbarlarla ortaya çıkıp gelişiyor, ardından bir zihniyet dünyasını değiştirip dönüştürüyor? Hükümlerimizde farklı neticelere varabiliriz ama süreci soğukkanlılıkla ve derinliğine takip edebilmemiz gerekiyor. Bir şey daha var; eğitimli insanlarda, Müslüman âlim ve aydınların kafasında bu ciddi altüst oluşlar, değişimler yaşanırken Müslüman halkta eski kodlar varlıklarını kuvvetli bir şekilde sürdürüyor. Yeni Müslüman aydınlarla, İslâmcılarla Müslüman halkın arasında din anlayışı, din-siyaset ilişkilerinin ana mantığı çerçevesinde kuvvetli ve derin mesafeler oluşuyor. Bugün de var. Bunların hepsiyle ciddiyetle ve derinliğine uğraşmak lazım.</p>
<p><strong>Siz biraz İslâmcıların da üst tartışmalar yapmadığını düşünüyorsunuz değil mi? </strong></p>
<p>Evet. Birkaç hususu öne çıkararak bunu söylüyorum. Biri İslâm tarih tecrübesini ve İslâm ilim, kültür ve sanat mirasını yeni şartlarda üst düzeyde ve kademeler gözeterek yeniden ele alıp yorumlamakta büyük bir başarı gösteremediler kanaatimce. İstisnalar hariç felsefi tahlil çok sınırlı, kaynaklara dönüş düşüncesiyle irtibatlı olarak İslâm ilim ve kültür mirası içinde kesintisiz gidip gelme fikri ve başarısı zayıf. İkincisi aktüel olanın, uyum arayışının her şeyi kuşatacak kadar öne çıkması ile üst tartışma yaparsak dağılma ve çözülme artar, devlet ve iktidar elden gider kanaatı bütün düşünme biçimlerini ve metinleri kontrol altına alıyor gibi gözüküyor. Modern dünyayı, bir şekilde irtibata geçmeyi düşündükleri batıyı, siyasi düşünce dahil modern batı düşüncesini ele alıp değerlendirme tarzlarında da yetersizlikler, boşluklar var. Bu ana çizgiler İslâmcılarla sınırlı kalmayacak genişlikte bugüne kadar geliyor ve üst seviyede veya kademeli tartışmaları, müzakereleri engelliyor, dar ve alt düzeyde bir düşünme ve davranma tarzını kuvvetlendiriyor. Aynı zamanda slogan düzeyinde sert muhalefet hareketlerini de tahkim ediyor, besliyor.</p>
<p><strong>Bir de laiklik ve sekülerlik meselesi var. Şeriat talebi de olan İslâmcılık, İslâmcı siyasi düşünce nasıl laikliğe ve sekülerliğe yakınlaşabilir, yol verebilir? Burada bir çelişki yok mu? </strong></p>
<p>Bu da zor ve anlaşılması gereken bir mesele. Önce şunu tekrarlayalım: İslâmcılık bütün tarihi boyunca bir muhalefet fikri ve hareketi olduğu kadar bir uyum fikri ve hareketidir de. Bazan biri bazan öbürü öne çıkar ama yapısal olarak ikisi birliktedir. Başından itibaren uyum hattının laikliğe ve sekülerliğe açıldığını hatta muhalefet hattının mantığını ve dilini de değiştirdiğini söyleyebiliriz. Onun için soruyoruz: “Ana- yasamız Kur’an’dır” sloganı dinî bir ifade midir yoksa laik bir ifade mi? Bir imkân mı yoksa zor bir problem mi? Aynı zamanda bir muhalefet bayrağı olan bu slogan hilafete, şeriata doğru mu akıyor yoksa meşrutiyete, cumhuriyete, demokrasiye, kanuna doğru mu? Her iki tarafa bakan yönleri var demek herhalde en doğrusu. Laik düşünceye doğru hareket etmeden Müslümanlarla gayrımüslimleri eşit ve kardeş yapabilir misiniz? İslâmcıların müsavat ve uhuvvet kavramlarını yorumları, gayrımüslimlerin meşveret kavramı içine dahil edilmesi de bu istikamete doğru akıyor. Kitapta bununla ilgili çokça örnek ve problem üzerinde duruyorum.</p>
<p><strong>Son olarak sırada hangi kitaplarınız var, meraklı okuyucularınız en erken hangilerine kavuşacak? </strong></p>
<p>Kitapların da bizim gibi bir kaderi var diyerek başlayalım bu sorunun cevabına. 2015 baharında emekli olduktan sonra her yayın yılında senelerdir üzerinde çalıştığım bir akademik kitapla bir deneme ve hatırat kitabını bitirmeye çalışıyorum. Araya bazan talebelerimle birlikte hazırladığım metin neşirleri ve derlemeler giriyor, girecek. Bir hoca olarak talebelerimle, meslektaşlarımla ortak çalışma yapmayı da önemsiyorum. Bu yayın yılının akademik kitabı bu kitapla çıkmış oldu. Şimdi bir portreler ve hatırat metni olan Sözü Dilde Hayali Gözde kitabının ikinci cildi ile uğraşmaya başlayacağım kısmetse. Adı farklı olacak tabii. Yüzde altmışı hazır sayılır kitabın, hem önce yazdığım ve yayınlanmış uzun portre-hatırat metinlerini bilgi ve üslup itibariyle bir üst seviyeye çıkaracağım hem de tamamlayamadığım veya başlangıç aşamasında duran portre dosyalarını yazıp bitireceğim. İlk cilt kadar güzel bir kitap olacak diye umuyorum. Sonra yürümekte olan bir akademik kitap dosyasına yoğunlaşacağım inşaallah. Bana terettüp eden bir vazife de var; üniversitelerde ders olarak okutulan Çağdaş Türk Düşüncesi-Çağdaş İslâm Düşüncesi için bir ders kitabı yazmak&#8230; Bakarsınız onu öne alırız veya kendisi öne geçer..</p>
<p>Derin Tarih Dergisi &#8211; Ocak 2020,syf.21-24</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/">İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gülbeyaz Karakuş &#8211; Cumhuriyet&#8217;in Politik Teolojisi &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gulbeyaz-karakus-cumhuriyetin-politik-teolojisi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gulbeyaz-karakus-cumhuriyetin-politik-teolojisi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 14:50:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İnkılaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet'in Politik Teolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyevileşme]]></category>
		<category><![CDATA[egemenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gülbeyaz Karakuş]]></category>
		<category><![CDATA[kemalist ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[milli bayramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ritüel]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[ulus egemenliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21799</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Sekülerizm, bağımsız bir motivasyon aracı olmaktan çıkan dinin yerini almakla birlikte, yeni kurulan/kurulacak düzen, Tanrı’nın ”tasarımına” uygunluğu ölçüsünde meşru sayılacağı için dinden sıyrılamamıştır.48 Modernizmle beraber dile getirilen, dinin sekülerizmle birlikte bireyin kişisel motivasyonuna indirgendiği iddiası,49 hem sekülerizmin din formunda kendisini sunması hem de anlam arayışının herhangi bir -dinî ya da din dışı- &#8220;kutsal”da tezahür etmesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gulbeyaz-karakus-cumhuriyetin-politik-teolojisi-alintilar/">Gülbeyaz Karakuş – Cumhuriyet’in Politik Teolojisi ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/Kapak-Tanım1-500x500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22197 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/Kapak-Tanım1-500x500.jpg" alt="" width="449" height="449" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/Kapak-Tanım1-500x500.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/Kapak-Tanım1-500x500-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/Kapak-Tanım1-500x500-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/Kapak-Tanım1-500x500-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></a>-Sekülerizm, bağımsız bir motivasyon aracı olmaktan çıkan dinin yerini almakla birlikte, yeni kurulan/kurulacak düzen, Tanrı’nın ”tasarımına” uygunluğu ölçüsünde meşru sayılacağı için dinden sıyrılamamıştır.48</p>
<p>Modernizmle beraber dile getirilen, dinin sekülerizmle birlikte bireyin kişisel motivasyonuna indirgendiği iddiası,49 hem sekülerizmin din formunda kendisini sunması hem de anlam arayışının herhangi bir -dinî ya da din dışı- &#8220;kutsal”da tezahür etmesi ile zayıflamıştır.</p>
<p>Gerek Rousseau, gerekse Bellah’ın ”sivil din” tanımlarından, var olan dinlerden mutlak bir ayrımdan daha ziyade, Carl Schmitt’in dile getirdiği şekli ile mevcut dinlerin unsurlarının siyasî alanda ve toplumsal dönüşümde, yeniden şekillenmesi söz konusudur. Bu şekillenmede ”dünyevîleştirilmiş ilahiyat kavramlarından&#8221; devletin meşruiyetini dayandırdığı ”her şeye kâdir Tanrı&#8221;, yerini ”her şeye kâdir kanun koyucu”ya bırakmıştır.</p>
<p>Yine ilahiyatın ”mucize” anlayışının “olağanüstü hâl&#8221;de karşılık bulması gibi birçok dinî kavram ve algı, kendisine siyasette yer bulmuştur. Shmitt’in teolojik kavramların politize edildiği yönündeki savına dayanırsak, ulus-devlet oluşumu ya da ulus olma bilincinde ”dünyevî&#8221; olana yüklenen ”ilahi&#8221;anlamların önemli bir meşruiyet kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Politik-teoloji ile bağlantılı olarak sekülerizm, ulus-devlet anlayışının temelini oluştururken aynı zamanda ulus-devlet içerisinde dinî bir başkalaşım sağlamıştır.</p>
<p>48.Charles Taylor,Seküler Çağ,s.37</p>
<p>49.Talal Asad,Dinin Soykütükleri,s.25</p>
<p>(Sayfa 41)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dine yaklaşımda, ulus-devlet sekülerleşme ilişkisi belirginlik kazanmaktadır. Zira Aydınlanma ile birlikte siyasetin yeniden tanımlanışı ve dinle sınırlarının çizilmesi, ulus-devlet formunun yeni siyasî bağlarla ortaya çıkmasını sağlamıştır. Söz konusu form, uhrevî olana karşı sorumluluğu kalmamış, kendi değer ve kurumlarını yaratan dünyevî bir yapı olarak bireyin ve toplumun var oluşunu Tanrı’dan bağımsız olarak sağlayan bir düzen oluşturmayı hedeflemiştir.66</p>
<p>Modern devlet teorilerinin en önemli ayırıcı özelliği, devletin/egemenin bir kutsala (Tanrı&#8217;ya) dayandığı ve iktidarın meşruiyetinin bu şekilde sağlandığı fikrinden uzaklaşılmasıdır. Egemenlik, meşruiyet gibi unsurların dünyevî olanla açıklanmaya başlanması, dinî olanın dönüşümüne kapı aralarken aynı zamanda dinin siyasetle iç içeliğini de daha açık bir şekilde gözler önüne sermiştir.</p>
<p>Böylelikle modern dönemin siyaset anlayışının en önemli unsuru ve hatta açıklayıcısı diyebileceğimiz sekülerizm, aynı zamanda ulus ve ulus-devlet modelinin dayandığı önemli bir unsur olmuştur. Böylelikle, uhrevî olanla bağın kesildiği ve ”halk egemenliği&#8221;, ”vatan , vatan sevgisı , ulus&#8221; gibi değerler aracılığı ile seküler tabana dayalı yeni bir ”din” anlayışı ortaya çıkmıştır.“</p>
<p>******</p>
<p>66-Marcel Gauchet, a.g.e., s. 162-163.</p>
<p>67-Ulrich Beck, Siyasallığzn İcadı, çev. Nihat Üner, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013, s. 114-115. Söz konusu yeni dinin şekillenmesinde sadece Kilise karşıtlarının değil, Michael Mann’in ifade ettiği gibi, değişime direnç gösteren Kilise’nin yeni değerler ölçüsünde toplumu seküler pratiklerle buluşturma çabası da etkili olmuştur. Bkz. Michael Mann, a.g.e., s. 228.</p>
<p>(Sayfa 45)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gauchet,ulus-devletin;ortaya çıkışı ile birlikte,dinden çıkış sürecini tetiklediğini,devlet ve ulus kavramlarının anlaşılmasında da yaşanan dönüşümde, siyasallığın eski buyurucu aşkınlığından kalan her şeyi çıkarıp attığını ifade etmektedir.68 Böylelikle siyasî birlik, kendinden önceki dinlerin evrenselliği iddiası ile meydana getirdiği birliğin yerini almıştır. Dinî birliğin kendisini topluma üstten dayatmasından farklı olarak siyasî birlik, ulus-devletin bütünleştiriciliği içerisinde daha örtük bir şekilde meydana çıkmıştır.69 Bu süreç, sekülerleşmeyi hızlandırarak geleneksel dinî değerlerin etkisini kaybettirmiş; ulus-devlet ve milliyetçilik bağlamında siyasetin kutsallaştırılması ile sonuçlanmıştır.”</p>
<p>Kutsallaştırılan siyaset, geleneksel sistemlerde tanrısal meşruiyetlere dayanan güçlü siyasal yapılarla benzerlik göstermekle beraber, ondan farklı olarak ”seküler yeni bir din” olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Bu minvalde ulusları ”hayâl edilmiş cemaatler” olarak tanımlayan Benedict Anderson da, Aydmlanma’nın dünyevî akılcılığının, kendi yarattığı dinî boşluğun yerini ve dinin sağladığı &#8220;anlam” eksikliğini dolduracak en iyi kavramın ulus kavramı olduğunu ifade etmektedir.71 Zira ulus kavramının imlediği değerler, homojen, yatay bir toplum öngörür.72</p>
<p>Dolayısı ile söz konusu eşitliği ve biraradalığı oluşturmada din veya din benzeri bir anlayış işlevsellik kazanır. Böylelikle dinin yerinden edilmesi ile oluşan ”anlam” boşluğu, &#8220;seküler din” veya ”sivil din” anlayışlan ile doldurulmaya çalışılmıştır. Bu anlayışın kendisini en sarih biçimde gösterdiği alan ulus-devlet ve milliyetçilik anlayışıdır.</p>
<p>******</p>
<p>68-Marcel Gauchet, a.g.e., s. 66.</p>
<p>69.A.g.e., 8. 66.</p>
<p>70.Sıyasetin kutsallaştırılması terimini kullanan Gentile, bu terimin dinin sıyasallaşması olarak anlaşılmaması gerektiği üzerinde durmaktadır: Bkz. a gun,, 8, 420.</p>
<p>71.Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin kökenleri ve yayılması, çev. İs kender Savaşır, İstanbul: Metis Yayınları,2014,s.25</p>
<p>72.Pau Zawadzki agm,s.215.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 45)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&#8216;Din, siyaset, birey algısının dinin aleyhine olarak dönüşüme uğraması; sınırları belirlenmiş toprak parçasının ve o toprak parçası üzerinde yaşayan &#8220;milletin/ulusun” kolektif bir yaşam ve değerler üzerinden kutsallaştırılması, milliyetçiliğin seküler bir din olarak belirmesine sebep olmuştur. Toplumun dine duyduğu ihtiyacı, toplumun birey üzerinden kendisine nispet ettiği kutsallık ve o kutsallığın dayandığı kolektif değerleri üreterek gidermeye çalışan milliyetçilik, dinî bir forma bürünerek siyasal meşruiyetin de zemini olmuştur. Geleneksel dinlerin unsurlarını bazen dönüştürerek bazen de olduğu gibi kendisine katarak başka bir forma büründürmüştür.95</p>
<p>Modern dönem öncesi yöneticilere atfedilen kutsallığm ulusa atfedilmesi, toplumun bir arada yaşamasını sağlayacak etkenlerin ”kutsallaştırılması&#8221; veya vazgeçilemez bir gereklilik olarak sunulması, milliyetçiliğin verili/doğal bir düşünce olduğu fikrini derinleştirmiştir. Böylelikle milliyetçilik dogal bir süreç olarak kabul edilerek içselleştirilmiş ve dinin siyasî meşruiyet alanı olmaktan çıkması ile birlikte kutsal bir değer yüklediği ulusun egemenliğine dayalı bir meşruiyet ikame etmiştir.</p>
<p>Egemenlik anlayışının toplumsal bir eyleme dayandırılması ve o eylemin kutsanması;96 söz konusu egemenliği korumak, pekiştirmek, unutturmamak için ihtiyaç duyduğu semboller, ritüeller, törenler aracılığı ile meşruiyetin kökleşmesini sağlarken aynı zamanda sorgulanamaz bir doğallık zannı oluşturur. Bu doğallık zannı, kutsallaştırılmış ortak tarihle, bölünmez milleti/ulusu kutsal bir hale ile çevrelerken aym zamanda ulus dolayımı ile devletin bekası için ancak bir dinde görülebilecek fedakârlıkların talep edilmesini de sorgulanamaz hâle getirir.97</p>
<p>******</p>
<p>95Emilio Gentile, ”Political Religion: A Concept and its Critics-A Critical Survey”, Totalitarian Mowements and Political Religions, Vol. 6, No. 1, (June 2005), s. 421</p>
<p>96.Saime Tuğrul,a.g.e,s.19</p>
<p>97.a.g.e,s.27</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Rousseau, egemenlik teorisini açıklarken, egemen varlığı, genel iradenin oluşturduğu kolektif bir bütün olarak ortaya koymuş ve bireylerin egemenliği paylaştığını ifade etmiştir. Dolayısı ile egemenlik devredilemez ve temsil edilemez.(1)Egemenliğin dönüşümü neticesinde; ”sınırsız&#8221;, ”bölünmez”, “devredilemez&#8221; ve “(gayr-i şahsî) süreklilik” gibi Tanrı’ya has dinî özelliklerin dünyevî iktidarlara nispet edilmesi ile birlikte, siyasî iktidar üzerindeki her türlü dinî tahakküm kalkmış ve önce monarşiler sonrasında ulus-devletler meşruiyet sorununu çözmüşlerdir.(2)</p>
<p>Egemenlik ile egemenliğin kullanılmasının birbirinden ayrılamazlığını ortaya koyan bu düşünce, Fransız İhtilali sonrasında egemenliğin ”millet”e dayandırılması ile hiçbir heyet ve bireyin millete dayanmayan otoriteyi kullanamayacağı dolayısı ile halkın ortaya koyduğu iradeye hiçbir müdahalede bulunulamayacağı şeklindeki anayasal madde ile farklı bir boyut almıştır.(3) Rousseau’nun, toplumsal sözleşmeye dayandırdığı egemenliğin, 1789 Fransız İhtilali ile modern devlet anlayışının tezahürü olan ulus-devletin en önemli unsuru olarak belirdiğini görüyoruz.</p>
<p>******</p>
<p>1Jean-Jacques Rousseau, age., s. 90.</p>
<p>2Yunus Heper. age,s. 177.</p>
<p>3age,s 184-185.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 56)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Batı&#8217;daki siyasî dönüşümde “kanun&#8221; ile ”kanun koyucu&#8221;nun birbirinden ayrılma süreci(1) yeni bir “egemen&#8221; ortaya çıkarırken, teolojik anlamdaki “egemen&#8221; ve onun iradesindeki “kanun&#8221; dünyevîleşmiş ancak meşruiyeti yine ”teoloji” de aranmıştır. Kanunlar egemen hâle gelirken, bu egemenliğe meşruiyetini sağlayan ise &#8220;ortak irade” olmuştur. Bu minvalde ortak iradeye -ulusa/halka-yüklenen anlam, ”tanrısal egemen&#8221;e denk düşmektedir.(2) Rousseau’da gördüğümüz üzere, yanılma ihtimali olmayan Tanrı’nın iradesi ”ortak irade&#8221;ye (halkın iradesine) dönüşerek aynı kutsallıkla ikame edilmiştir.(3)</p>
<p>******</p>
<p>1.Schmitt, bu ayrımı ”yasama devleti” adını verdiği devlet biçimi içerisinde tanımlamaktadır. Bkz. Carl Schmitt, Kanunilik ve Meşruiyet. çev. Mehmet Cemil Ozansü, İstanbul: İthaki Yayınları, 2016, s. 4.</p>
<p>2.A.g.e., s. 28.</p>
<p>3.Critchley, halkın iradesi anlamına gelen genel irade/ortak iradenin egemene devredilmesi ve kanunun devreye girmesi ile hukukun otoritesinin ön plana çıktığını ifade eder ve söz konusu hukukun da “neredeyse kutsal bir yasa koyucu&#8221; tarafından konulmasının icap ettiğini belirtir.. Bkz. Simon Critchley, a.g.e., a. 7&#8217;2 ve :113.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 60)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslâm hukukunda hükümdar, Lewis&#8217;in de belirttiği gibi hem kuramsal olarak hem de uygulama olarak mutlak bir iktidara sahip olmadığı gibi, adaleti sağladığı müddetçe tebaasının kendisine itaati siyasî ve dinî bir şart olarak görülmüştür.(1)</p>
<p>Devlet idaresinde dinî meşruiyetin güçlü bir şekilde arandığı ve öne çıkarıldığı dönem 19. yüzyıldır. 19. yüzyılda görülen Meşrutiyet ve özgürlük tartışmalarının dinî sâikler ve din temelli meşruiyet arayışları ile devam ettiğini görüyoruz. Kuruluşundan başlayarak referans olarak İslâm’ı alan ve daha sonraki yayılmacı politikasında meşruiyet unsuru olarak dine dayanan Osmanlı Devleti,(2) Sultan I. Selim’in hilafet unvanını İstanbul’a getirmesi ile meşruiyetin en güçlü zeminini din olarak belirlerken, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ciddi bir meşruiyet bunalımı yaşamaya başlamıştır.(3) Bu bunalım, devlet adamlarını, dinin meşruiyet unsuru olmaktan çıkarılmadığı, seküler-rasyonel(4) bir çözüm arayışına itmiştir.</p>
<p>******</p>
<p>1.Bernard Lewis, a.g.e., s. 31. Lewis bu şekilde bir iktidar sınırlandırmasını, İslâm hukuk anlayışında devletin hukuku değil bilakis hukukun devleti meydana getirmesine bağlamaktadır. Bkz. a.g.e.</p>
<p>2.Ömer Cide, ”Osmanlı Kuruluşunda Dinî Etki&#8221;, Bilimname, Düşünce Platformu Dergisi, XXVIII, (2015/1), a. 263-286.</p>
<p>3.Selim Daring“, İktidarın Sembolleri ve İdeolojisi, II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909), çev. Gül Çağan Güven, Istanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 183.</p>
<p>4.A.g.e., :. 183.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 73)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şükrü Hanioğlu, II. Meşrutiyet’in ilanının sadece siyasî bir rejim değişikliği olmadığını aynı zamanda ideolojik değişim olduğunu ve Pozitivist-Darwinist bilim anlayışının neredeyse bir din hâline getirildiğini ifade eder.(1) Bu dönemde başlayan din-siyaset karşılaştırması, yer yer mücadelesi, din-bilim karşıtlığı söylemi, Cumhuriyet dönemini de kapsayan temel tartışmalar arasında yer almıştır. Cumhuriyet döneminde ders kitaplarında yer alacak olan Darwinist teori, Osmanlı döneminden itibaren tarih yazımını da etkilemiş; yeni anlayış çerçevesinde tarih kitapları kaleme alınmıştır.(2)</p>
<p>Atila Doğan, Münif Paşa önderliğinde Osmanlı’da evrim düşüncesini destekleyen Mecmüa-yı Fünün Dergisi’nin yayımlanmaya başlandığını ve sonrasında Darülfünün’da bilhassa tarih derslerinde evrim teorisinin tarih anlayışının ders olarak okutulduğunu belirtmektedir.(3) Böylelikle yaratılış teorisine dayalı Hz. Adem’le başlayan tarih anlayışı, tekâmül ve temeddün anlayışına dönüşmüştür.</p>
<p>******</p>
<p>1.Şükrü Hanioğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2009, s. 74.</p>
<p>2.Zafer Toprak, a.g.e., s. 351.</p>
<p>3.Atila Dogan, Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm, İstanbul: Küre Yayınları, 2012, s. 135. &#8216;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 93)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kitlelere aktarılan iddialar, yalın, anlaşılır olmalı ve sürekli tekrar edilerek bütün topluma sirayet edilmesi sağlanmalıdır.(1) Le Bon’un kitleleri ”bir şeye inandırma” aracı olarak gördüğü ve halka nüfüz eden propaganda diyebileceğimiz siyasî araç, Cumhuriyet döneminde sıklıkla kullanılmıştır. Kısa ve net hükümlerin tekrar edilerek, toplumda üzerinde ittifak edilen &#8220;hakikat’ler olarak algılandığını görüyoruz. Halkın kemikleşmiş inançlarının ancak devrimlerle ve söz konusu araçların kullanılması ile mümkün olduğunu öne süren(2)</p>
<p>Le Bon’un bu görüşü, Cumhuriyet’in ”kopuş”a dayalı ”devrimler”ini de açıklar mâhiyettedir. Konumuz açısından bu kopuşun önemi, toplumda Le Bon’un sözünü ettiği şekilde devrimlere ”yeni bir inanç” niteliği sağlamasıdır.</p>
<p>Le Bon, kalabalıkların dinî duygularla kolaylıkla etki altına alınabileceğini düşünür. Söz konusu dinî inanç, inandığı aşkın bir güç veya bir kahraman ya da siyasî bir düşünceye bağlılık olarak tezahür edebilir. Kitleler bu bağlılıkları üzerinden, bütün varlıkları ile iradelerini bir kişiye/olguya teslim ederek bir dindarlık sergilerler.(3)Söz konusu dindarlık çerçevesinde, ”yukarıdan” takdim edilen dinî, siyasî anlayış bazen bir kişinin ilahlaştırılmasında tezahür edebilir. Kitlelere bu ”dinî”liği aşılamak, siyasî ya da dini propagandanın yerleşmesine ve inancın pekişmesine sebep olduğu gibi yönetimin de en önemli prensiplerinden biri hâline gelebilir.(4)</p>
<p>Politik-teoloji açısından Le Bon’un siyasî lider ya da kahramanlar üzerine yaptığı tespit oldukça önemlidir. Siyasî ideolojinin dinîleştirilmesine kitlelerin psikolojisi açısından önemli veren Le Bon, tarihteki bütün dinî savaşların ardında kitle ruhunun olduğunu öne sürer ve ”Cumhurlara bir din lazım mıdır?” sorusunu lüzumsuz görür. Le Bon, kitleleri ayakta tutan dinî ya da dinîleştirilmiş düşüncelerin bulunduğunu ifade ederken, bu dinîliğin artık heykeller, resimler ve seküler diyebileceğimiz âyinlerle ortaya çıktığını belirtir:</p>
<p>******</p>
<p>1.Le Bon,İlm-i Ruhi İçtima, s. 171-177.</p>
<p>2.A.g.e., s. 195.</p>
<p>3.A.g.e., s. 107-108.</p>
<p>4.A.g.e., s. 109.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 97)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>19.yüzyıl insanının din kelimesini duymaya tahammül edememesine rağmen, tarih boyunca bu dönemde olduğu kadar heykel ve mabet inşâ edilmediğini hatta o dönemde önemli bir isim olan General Boulanger’in resminin olmadığı hiçbir köy kahvesi kalmadığını ifade eder.(1) Akıl çağında dahi kitleler, yıkılan dinlerin, putların yerine her zaman aynı dinî hissiyatla yenilerini koymaya hazırdır. Dolayısı ile bir halkı yönetmek ve onun itaatini sağlamak dinî ya da dinîleştirilmiş bir görüş, ilahlaştırılmış bir kahraman aracılığı ile kolaylaşır.</p>
<p>Seçkinci anlayış çerçevesinde, ”esaret ihtiyacı”nı her zaman ruhunda duyan(2)kitleleri arkasından sürükleyen önderler, yarı tanrısal özelliklerin nispet edildiği ve toplumda ”bir işe, bir düşünceye, bir şeye” karşı halkta bir inanç oluşturan kişilerdir. Dolayısı ile ”îmân halk etmek, gerek dinî gerek siyasî, gerek içtimaî îmân halk etmek, gerek bir işe gerek bir şahsa, gerek bir fikre îmân, insanın elinin altında bulunan kuvvetlerin en muazzamlarından biri(3) olmuştur. Bu güce mâlik olan liderlerin toplumu yönetmek için başka bir şey ihtiyacı kalmamaktadır.</p>
<p>******</p>
<p>1.Gustave Le Bon,İlmi ruhi içtima., s. 110.</p>
<p>2.A.g.e., s. 167.</p>
<p>3.A.g.e., s. 165.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 98)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tanzimat’la başlayan çözüm arayışları, ”Batı Medeniyeti&#8221;nin idealize edilmesi, bilimin mutlaklığı anlayışı ile neticelenmiştir. Ancak Aydınlanma felsefesi ve sonuçlarının farklı sâikler üzerine temellendirilmesi ve felsefî olarak bir teolojiye dayanmasının dışında zamanla ”kendi teolojisini” yaratması, Batı bilim ve felsefesini takip etme konusunda Osmanlı düşünürlerini çeşitli paradokslarla karşı karşıya bırakmıştır.</p>
<p>Bu paradokslar, zaman zaman İslâm dininin rasyonel hatta bilimsel bir din olduğu yönündeki uzlaştırmalara zaman zaman ise savunmaya itmiştir. Yeni bilim ve din paradigması karşısında varılan sonuç, söz konusu düşünür ve fikirlerin ”dönüştürülerek&#8221; kabul edilmesi oldu.</p>
<p>Ancak özellikle Pozitivizm ve Darwinist düşünce, ”aklı&#8221; yücelten, ”dünyevîliği” icbar eden, metafiziği yadsıyan felsefî yönlerinden ziyade ”siyasî bir çözüm&#8221; olarak ele alınnuş“(1) ve ”terakki” anlayışı içerisinde zamanla önce İttihat ve Terakki&#8217;nin sonrasında Cumhuriyet döneminin siyasal ideolojisi hâline gelmiştir. Sosyal Darwinizm anlayışının benimsenmesi ve Le Bon’un kitleler için dinin zorunlu olduğu ve siyasî ideolojinin dinîleştirildiğı&#8217; görüşü, Cumhuriyet döneminde politik-teolojik dönüşümün sağlanması ile meydana gelen ”sivil din” ihdasında etkili olmuştur.</p>
<p>******</p>
<p>1.Şükrü Nişancı, “Ittihat Terakki Politikalarında Pozitivizmin Etkisi ve Eleştirel Bir Yaklaşım”, Bilgi Dergi, C. 2, S. 19, 3. 19-47.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 101)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ulus egemenliği anlayışı, imparatorluktan cumhuriyete, ümmetten ulusa, tebaadan vatandaşa geçen süreçte bir tür manivela görevi görmüştür. Ancak Ahmet Yıldız’ın da ifade ettiği gibi, ferdin devlet karşısındaki konumlandırılması ve haklarının korunması bağlamında, halkın eğitilmesi gerekliliği üzerine kurulu, müdahaleye açık, etno-politik bir ulus inşasına gidilmiştir.(1) Mustafa Kemal, bizzat Türklerin Türk Cumhuriyeti’nin kurucuları ve sahipleri olduğunu ifade etmiştir.(2) Millî Mücadele döneminde Türklük ya da Türk milliyetçiliği söylemlerinden uzak durulmuş, Osmanlılık ve İslâm kardeşliği vurgulanmıştır.</p>
<p>Ancak daha sonra ulus inşası sırasında, ana unsurun Türk ırkı olarak belirmesi ile İslâmiyet öncesi Türk kültürü, inançları ve karakteristik özellikleri öncelikli ele alınan konular olmuştur. Türklüğün, İslâm ve Osmanlı tarihi boyunca önemsizleştirildiği, kültürel ve karakteristik özelliklerinin törpülendiği iddiası ile Türk kültür ve tarihi üzerine yazılar kaleme alınmıştır. Nitekim Halil Nimetullah, Türklerin Müslüman olduktan sonra içtimaî hayatında gerilikler yaşandığını ve Türklerin muasır medeniyetlerden geri kaldıklarını ifade eder.(3)</p>
<p>Bir ulus-devlet projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, ulusal bir kimlik, müşterek, bir geçmiş, kahramanlık destanları ve mitleri ile kutsallaştırılan bir toprak parçası, semboller ve ritüeller üzerine inşa edilmiştir. Bu süreçte, Osmanlı’daki milletler sisteminin yerini ulus olma süreci aldığında, millet kavramındaki dini ihtiva kaybolmuş, kavram milliyetçiliğe dayalı bir anlam kaymasına uğramıştır. Bunun sonucu olarak da ana unsurunu Türk ırkının oluşturduğu bir ulus inşası süreci başlamıştır.</p>
<p>******</p>
<p>1.Ahmet Yıldız,Kemalizmin İki Yüzü, s. 88.</p>
<p>2.Afet İnan, Vatandaş İçin Medenî Bilgiler, Istanbul: 1930, s. 70.</p>
<p>3.Halil Nimetullah, a.g.e., s. 53.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 144)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>A.Yaşar Sarıbay, tevarüs edilen siyasî, bürokratik ve kültürel alandaki İslâmî anlayış ve görünümlerin tasfiye edilmesindeki amacın, dinî ideolojinin yerine milliyetçilik ideolojisini ikame etmek olduğunu belirtir. Bu minvalde Cumhuriyet dönemindeki sekülerizasyonun da dört düzeyde gerçekleştiğini ifade eder:</p>
<p><strong>1)</strong> Sembolik düzeyde sekülerizasyon: İslâm’a ilişkin sembollerin yerini ulusal kültürel ve sosyal hayata ilişkin sembollerin alması;</p>
<p><strong>2)</strong> Kurumsal düzeyde sekülerizasyon: Örgütsel düzenlemelerdeki değişmeler, İslâm’ın örgütsel gücünü ortadan kaldırmaya yönelme;</p>
<p><strong>3)</strong> İşlevsel düzeyde sekülarizasyon: Dinsel ve yönetsel kurumların işlevsel belirliğindeki değişmeler;</p>
<p><strong>4)</strong> Yasal düzeyde sekülarizasyon: Toplumun hukuki yapısındaki değişmeler, Batı kökenli yasaların alınması.8</p>
<p>Söz konusu dört aşama, Millî Mücadele başlangıcından itibaren kurucu kadronun zihninde, bir ulus-devlet tasavvuru ile yan yana düşünülmüş ve adım adım gerçekleşmesi de bu tasavvurla sağlanmıştır. Seküler bir toplum ve laik bir devlet anlayışını yerleştirmenin ilk aşaması olarak görülen İslâm’ın tasfiyesi peyderpey olmakla birlikte, toplumsal bir değişim olduğu göz önünde bulundurulursa oldukça kısa bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Bu süreci, sivil din tasavvuru ya da politik-teolojik unsurlar açısından iki döneme ayırabiliriz.</p>
<p>Birinci dönem, Millî Mücadele’nin başlangıcı olan 1919’dan hilafetin lağvedildiği tarih olan 1924 yılına kadar olan süre;ikinci dönem ise, 1924’ten 1938’e kadar olan dönemdir.</p>
<p>Birinci dönem, İslâmiyet’in asıllarına yapılan vurguya ve siyaseten alınan kararlarda İslâm’ın referans olarak gösterilmesine,ikinci dönem ise ulus-devleti meydana getiren unsurların dinîleştirilmesine denk düşmektedir.</p>
<p>******</p>
<p>8Ali Yaşar Sarıbay, Türkiye ’de Modernleşme, Din ve Parti Politikası ”MSP Örnek Olayı”, s. 74-75. (Vurgular yazara aittir.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 214)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geçmişle her türlü bağını kesmeye kararlı görünen Yeni Türkiye, kendisini millete, milletten aldığı güce dayandırdığını sık sık belirtme ihtiyacı duymaktadır. Yeni Türkiye’de meşruiyetin kaynağı din değil, ”millet&#8221;tir. Yapılan reformlar, alınan kararlar millet referansı ile izah edilir. Millet/halk, bir taraftan yeni nispetlerle yüceltilip ”mürşit” olarak tanımlanırken, bir taraftan da yine dönüştürülmesi, kontrol edilmesi, kurtarılması gereken bir topluluk olarak görülür.82</p>
<p>Dinin modern çağın ihtiyaçlarına cevap veren, ”arındırılmış” ”gerçek İslâm” olduğu ve ülkeyi sadece düşmandan değil, ”karanlıktan, cahillikten, gerilikten”83 kurtaran lider söylemleri ile Mustafa Kemal’in şahsında müşahhaslaşan Kemalizm&#8217;in teolojik vaadlerinin de ortaya çıktığmı görüyoruz.</p>
<p>Bizatihi Kemalizm/Atatürkçülük ”aşkın bir amaç” hâline dönüşerek, A. Yaşar Sarıbay’ın ifadeleri ile ”Muhammed-Ümmet bağı” yerini ”Atatürk-Millet” bağına bırakmıştır.84 Kemalizm, İslâm&#8217;ın ”arındırılmış” hâlinin ülkeyi feraha kavuşturacak menbaa sahip olduğunu ifade ederken, kendisi bir teoloji hâline gelmiştir. O. Çerman, dindar olmanın Kemalist olmak olduğunu ifade ederken mezkür teolojinin esaslarını da ortaya koyacaktır.</p>
<p>İman: Kemalizm’in şu prensiplerine inançtır. İbadet: Bu prensipleri kadir olduğumuz nisbette yerine getirmektir. Mabedi: Bütün vatan, mihrabı bütün millet, Kâbesi Ankaradaki Anıtkabirdir.85</p>
<p>******</p>
<p>82Fuat Keyman, ”Şerif Mardin, Toplumsal Kuram ve Türk Modernitesini Anlamak, Doğu Batı Dergisi, 2000, S. 16, 3. 9-16.</p>
<p>83Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, İstanbul: Baha Matbaası, 1964, s. 4.</p>
<p>84Ali Yaşar Sarıbay, a.g.e., s. 109.</p>
<p>85Osman Nuri Çerman, Kemalizm’in Prensipleri, İmanı, İtikadı, Ödevleri, y.y., t.y., Önsöz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 245)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kemalist ideolojinin kendi değer ve unsurlarını ulus ve millîlik kavramları etrafında şekillendirmesi ile her türlü dinî değerden azade bir ”ulus dini&#8221; oluşturulmaya çalışılmıştır. Mustafa Kemal, seküler bir ulus tahayyülü içerisinde, ”ahlâk”a ve ”insanlık dini&#8221;ne vurguda bulunurken, okullarda okutulan kitaplarda, Tanrı fikrinin, insanın ”uluhiyet&#8221; fikrine ihtiyaç duyan zekâsının ürünü sonucu ortaya çıktığı yazılacaktır.100 Bu minvalde dinin her türlü kurumsal ve kamusal değerleri yok sayılarak sadece ”vicdanlarda&#8221; ve ”mabetlerde” var olmasını sağlayacak seküler bir anlayış geliştirilmiştir.101</p>
<p>Bu anlayış çerçevesinde sekülerizm, yeni değerler ve sınırlarıyla inşa edilen ulusun homojenleştirilmesinin en önemli dayanağı olmuştur.102 Türklük inşasında gördüğümüz şekli ile kendisini Türk olarak tanımlamayan Müslüman ve gayr-i Müslim unsurlar, ”öteki” olarak tanımlanmış ve tasarlanan yeni ”din” anlayışında bu unsurlara yer verilmemiştir.103</p>
<p>******</p>
<p>100 Zafer Toprak, Darwin ’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, s. 369.</p>
<p>101Ahmet Yıldız, a.g.e., s 16.</p>
<p>102Nilüfer Göle, Seküler ve Dinsel: Aşman Sınırlar, çev. Erkal Ünal, İstanbul: Metis Yayınları, 2014, s. 16.</p>
<p>103Ahmet Yıldız, a.g.e., s. 18.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 248)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Jean Baube&#8217;rot, Fransa’nın Cumhuriyet algısı üzerinden ele aldığı laiklik incelemeşinde, sivil dinin ”dışlama/içerme dualitesi&#8221; ve ”Cumhuriyet/Imparatorluk dualitesi” ihtiva ettiğini ve Cumhuriyet’in &#8220;kendi inanç mesleğinden sapmış olanları” dışladığını ifade eder.151 Baubérot devamında, Fransa’da laiklik-din tartışmalarında ortaya konulan Hristiyanlık dininin aracılık [meşruiyet sağlaması olarak okunabilir] işlevinin, laikliğin idamesi için yeniden ele alınmasını, ”örtük bir sivil” din olarak tanımlar.152 Cumhuriyet’i kuran kadro da, kuruluş aşamasındaki uygulamalarda İslâm dini ile böyle bir işbirliğine girmekle beraber, Cumhuriyet’in kendi değerlerini kurgulaması ve bu değerlere yönelik bir ”ahlâk&#8221; anlayışı geliştirmesiyle laiklik olgusu, tasavvur edilen sivil dinin dayandığı en önemli temel olmuştur.</p>
<p>Bu minvalde inşa edilen ulus kimliği ve yurttaşlık ekseninde geliştirilen pozitivist ahlâk, laikliğin en önemli arka planı olmuştur. Yurttaşlık kimliğinin ikamesinde gördüğümüz hak ve ödevler ile sadâkat anlayışı, dinî temellendirmelerden uzak bir ahlâk üzerine kurulurken, ”evrensel mâşerî Vicdan” bağlamında bir anayasal yurttaşlık anlayışı geliştirilmiştir.</p>
<p>Laiklik-yurttaşlık ilişkisinde, devlet karşısında dinî tanımlama ve aidiyetten uzak bir şekilde ”hak” sahibi olan ”birey” ; öncelikle devlete/ulusa göstereceği sadâkat ve itaatle dinî aidiyet ve sadâkatini ikincil plana, vicdanına hasretmiştir. Cumhuriyet ideolojisinin laiklik algısı, medeniyet ve çağdaşlıkla özdeşleştiği için, söz konusu sadâkat ve itaatin meşruiyet sağlayıcısı olarak da ulus ve ulus kimliğinin kurucu unsuru olarak görülmüştür.</p>
<p>Taylor, dinsel formların, ”tinselliği, disiplini, siyasi kimliği ve bir uygar düzen imgesini” birlikte ördüklerini ve birbirlerini güçlendirip bir bütün oluşturduklarını ifade etmektedir.153 Türkiye’nin kuruluş aşamasında ise önce milliyetçiliğin sonrasında ise temel olduğu Kemalizm&#8217;in dinî bir form olarak; disiplini (yurttaş ve yurttaşlık eğitimi), siyasî kimliği (ulus ve ulus olma bilinci) ve uygar bir düzen imgesini (muasır medeniyet ve laiklik anlayışı) meydana getirdiğini görüyoruz.</p>
<p>Bu minvalde laiklik anlayışı da dini sadece özel alana, vicdana hasreden niteliği ile zamanla -tekke ve tarikatların yasaklanması, kılık-kıyafet, harf ve şapka devrimi vs. gibi uygulamalarla-bireysel yaşamdaki dinî yaşantı ve algıyı Sınırlamaya ve nihayet dönüştürmeye matuf olmuştur. Böylelikle laiklik, kurgulanan değerlerle birlikte kendi metafiziği olan bir din formu olarak ortaya çıkmıştır. Zira sadece devletdin ilişkisindeki ilke olarak anlaşılmamış, aynı zamanda tarihin, kültürün ve yaşam tarzının da ”laikleştirilmesi&#8221; anlaşılmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet aydınlarınca ”ilerleme”nin bir ölçüsü olarak kabul edilen laiklik, sadece ”din” kurumunun siyasetten aynlması olarak değil, aynı zamanda ”dil, ahlâk, bilim, felsefe, devlet, ekonomi, estetik, hukuk, aile vb.” ”kurumlarının154 da dinden ayrılması olarak anlaşılmıştır. Halil Nimetullah, toplumu var eden kurumlar arasında ”ahlâk&#8221;ı da sayarak, ”ahlâk lâyiktir; yani din dışıdır, ulusaldır&#8221; diyecek ve ahlâkın dışında, ”Arapça olduğu için&#8221; dinî bir nispette bulunulan Osmanlıcadan vazgeçildiğini zira ”dil” kurumunun da artık ”laik” olduğunu belirtecektir.</p>
<p>Ulusal varlığın kendisini göstermesi için mezkür kurumların hepsinin ”laik” olması gerektiğini savunan Nimetullah, ”din&#8221;in dışında kalan ”kurumlar”ın bütününü; en önemlisi de aile kurumunu ve kadını da devletin kural ve kanunlarına bağlı olması hasebi ile din dışı ve ulusal olarak tanımlamıştır.“155</p>
<p>******</p>
<p>151Baubérot, dışlananlar arasında Fransa özelinde ”tarikat&#8221; ve ”kadın”ları saymaktadır. Bkz. Jean Baubérot, Laiklik, Tutku ile Akıl Arasında, 1905-2005, çev. Alev Er, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009, s. 160.</p>
<p>152A.g,e., s. 172.</p>
<p>153Charles Taylor, a.g.e., s. 554.</p>
<p>154Kurumlar tasnifi Halil Nimetullah’a aittir. Bkz. Halil Nimetullah, Türkleşmek, Lâyıklaşmak, Çağdaşlaşmak, s. 79-81.</p>
<p>155A.g.e., s. 80-85.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 265)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>1938&#8217;e kadar yapılan inkılapların savunulmasında ortaya konulan savlarda da açık bir şekilde görüldüğü gibi, laiklik karşısına konulan ”irtica” algısı, ulusal egemenlik ve çağdaşlık açısından savunulmuş, laiklik bir prensip olmaktan öte dinin yerine tahkim edilen yeni bir din formu olarak telakki edilmiştir. Laiklik bağlamında Mustafa Kemal&#8217;in de sıklıkla dillendirdiği, her türlü din ve Vicdan hürriyetine saygılı olunduğu ifadesi, ”hangi din ve vicdan” sorusuna verilecek cevapla ilgili olmuş, laklik de bu minvalde anlaşılmıştır. Nitekim Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın nizamnâmesinde yer alan ”Fırka efkâr ve itikadat-ı dîniyeye hürmetkârdır.&#8221; düsturunun, yapılan inkılâplara muhalefet kaynağı olacağı iddiasında bulunmuştur. TPCF’nın kapatılmasına yönelik yaptığı konuşmada, ”mukaddes bir mefkürenin tecellisi olan Cumhuriyet”e yönelik ”cehil ve taassup her nevi husumet&#8221;in karşısında ”mürtecilerin ümit ve faaliyet menbaı” olan oluşumların yanında yer alınamayacağını belirtmektedir.169</p>
<p>İnşa edilmek istenilen ”Türk Müslümanlığı” veya ”millî din”, laiklik ilkesinin kabulü açısından sorun teşkil etmezken, &#8220;yurttaşlık, dini&#8221;nin ikamesini sağlamıştır. Osman Nuri Çerman, Atatürk’ün Islâm&#8217;ı Kemalistleştirerek, Hz. Muhammed’in millî duygudan yoksun Arapları bir araya toplaması gibi, Türk mizacına uygun bir din hâline getirdiğini ifade ederek, Mustafa Kemal’in nutuklarının Kur’ân gibi kutsal bir metin şeklinde okunmasını millîliğin bir gereği olarak ortaya koymuştur.&#8221;170</p>
<p>Çerman, mevcut İslâm’ın şartları yerine ”Kemalizm’e göre İslâm&#8217;ın şartları&#8221;nı koyarken, yurttaş olmanın gereği olarak görülen ”vatanperver, iyiliksever olmak, çalışmak&#8221;, Atatürk’ü ve diğer vatan kahramanı önderleri (peygamberler), öğrenmek, öğretmek gibi prensipler belirler.171 ”Yurttaşlık dini&#8221;nin ”laiklik&#8221; üzerinden temellendirilmesini kolaylaştıran en önemli etken, A. Yaşar Sarıbay’ın, siyasal modernleşme tasnifinde ele aldığı, geleneksel dinî kavramların yerini alan siyasal kültüre ilişkin değerlere da yalı laiklik anlayışı olmuştur.172</p>
<p>Kendi oluşturduğu değerlere atfettiği bir kutsallıkla, dinin her türlü görünümünden arınıldığı, laik bir ideoloji olarak görülen Kemalizm de, bir tür temyiz aracı hâline gelen laiklik prensibi ile dinî bir form hâline gelmiş ve yurttaşlık dini/sivil dinin oluşturulmasında en önemli dayanak hâlini almıştır. Laiklik prensibi ile tahkim edilen millî/sivil dinin görünürlüğünü sağlayan en önemli unsur ise ”icad edilen” ritüeller, törenler ve semboller olmuştur.</p>
<p>******</p>
<p>169Nutuk, s. 538.</p>
<p>170Osman Nuri Çerman, Kemalizm Reformuna Göre Dinimizde Esaslar ve Seçilmiş Yazılar, 11. Kitap, 8. 20-23.</p>
<p>171A.g.e., 8. 24-25.</p>
<p>172Siyasal medenleşme düzeyinde laikleşmenin boyutları için bkz. Ali Yaşar Sarıbay, Postmodemite Sivil Toplum ve İslâm, s. 97-98.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 271)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ritüel ve semboller, siyasî dilin tezahürü olarak ortaya çıkarken186 aynı zamanda siyasî dili ”inşa” ederler. Durkheim’in ortaya koyduğu gibi sadece &#8220;ilke &#8221; toplumlarda değil modern siyaset anlayışının da en önemli unsurlarından biri ritüel ve semboller olmuştur. Nitekim kutsalın ulus-devlet anlayışındaki tezahürü ritüel ve sembollerle izhar olur.</p>
<p>Rousseau’nun ulus bilincini yerleştirmek için ”ulusal bayramlar”a verdiği önemle Durkheim&#8217;ın, insanların topluluklarına ritüeller aracılığı ile bağlandığını belirtmesi bu minvaldedir. Önceki bölümlerde gördüğümüz üzere, kutsallık atfedilen iktidar/otorite kabullerinde; ilkçağlardaki toplumlarda olduğu gibi modern dönemde de ritüel, sembol ve törenler ulusal bilincin ve birliğin meşrulaştırıcı araçları olmuştur.&#8221;187</p>
<p>Ritüel ve törenlerle bireylerin ulus birliğine katılımı sağlanmış, böylelikle ritüel, tören, simge ve semboller aracılığı ile siyasî iktidarların meşruiyeti tahkim edilmiştir. Ritüel ve törenler, bireylere geçmişe &#8216;ve geleceğe yönelik sorumluluklarını hatırlatarak, toplumsal bir bellek oluşturmaya dayah ulus inşasında, geçmiş üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan siyasî oluşumda, bir yandan belleğin canlanmasını sağlarken bir yandan da yeni bir geçmiş kurgulanmasına, sadâkatin teminine yardımcı olurlar.188</p>
<p>******</p>
<p>186Ali Yaşar Sarıbay, Süleymari Seyfi Öğün, Politikbilim, Ankara: Sentez Yayınları, 2013, s. 98.</p>
<p>187Sibel Özbudun, Ayı&#8217;nden Törene, Siyasal İktidarın Kurulma ve Kurumsallaşma Sürecinde Törenlerin İşlevi, Anahtar Kitaplar, 1997, s. 59-61.</p>
<p>188A. R. RadcliffeBrown, a.g.m., s. 301-329.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 275)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlan edilen millî bayramların törensel ve sembolik yapılan, yeni kurulan devletin ”öncesizliği&#8221;ni de pekiştiren ritüeller olmuştur. Her şeyi ile ”yeni” algısının oluşturulması için bayramlar önemli araçlar olmuştur. Öyle ki, ”eski&#8221;ye ait olduğu için 2. Meşrutiyet sonrası, ”hâkimiyet-i millîye”nin zaferi olarak düşünülen 10 Temmuz Bayramı, Cumhuriyet’in ilanından sonra kutlanmamıştır.222</p>
<p>Törenlerin muhteviyatı ve yapılan konuşmalar, inşa edilmeye çalışılan Türklüğün ve ulus bilincinin güçlü bir şekilde işlenmesine yönelik olmuştur. Aynı zamanda ”Atatürk kültü”nün de temellerinin atıldığı alanlar olmuştur. Törenlerde yapılan konuşmalarda ve okunulan şiirlerde Mustafa Kemal’e yönelik “insanüstü&#8221; nitelemelerin 1925’1erde başlayarak artarak devam ettiğini görüyoruz.</p>
<p>Cumhuriyet’ in üçüncü yılında Hâkimiyet-i Millîye Gazetesi sürmanşette ”Cumhuriyetimizin bu üç sene içindeki mucizevî muvafakiyetini büyük Gazi’mizin, dâhi mürşidimizin aydınlattığı yolda tereddütsüz ve pervasız olarak yürümeye medyunuz.” denilmiştir. Siirt Mebusu Mahmud imzası ile ”Hakiki Bayram&#8221; başlığı ile yayımlanan yazıda Cumhuriyet’in faziletleri övülürken, vatandaşa da görevleri hatırlatılır.</p>
<p>Geçmişin “hiçbir hakkı ve liyakati olmadığı hâlde mukadderatımızı idare” eden kötü yönetimlerinin, Türk milletini ”irfan ve medeniyet yolunda&#8221; geride bıraktığını ancak artık Cumhuriyet’in yol göstericiliğinde Türk fıtratına yakışır bir mevkie gelineceği belirtilir.223 Gazetede Cumhuriyet kutlamaları ile ilgili verilen haberde İstanbul’daki kutlamalar anlatılırken; ”İstanbul gazeteleri (&#8230;) bu büyük günün mürşid-i evveli Gazi’yi takdis ve onun resimleriyle sahifelerini tezyin etmişlerdir.” denilecektir.224</p>
<p>Aynı şekilde, Ankara Erkek Lisesi öğrencileri tarafından yapılan ”zafer arabası”nın üzerine yazılan ”Büyük Gazi’ye vatan ebediyen minnettardır.” yazısından ve tunçtan yaptıkları Atatürk heykelinden ”derin bir tesir&#8221; hissedildiğini haber verecektir.225 Cumhuriyet’in on ikinci yılında ise Ulus Gazetesi’nin bayram kutlaması şu şekilde olacaktır:</p>
<p>Sevinç ve gurur bizim kadar kimsenin hakkı değildir. Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa hepsini ONA, yaratıcı ve kurtarıcı ATAMIZA borçluyuz.226 (!)</p>
<p>******</p>
<p>222.Cumhuriyetin ilam öncesinde Mustafa Kemal, Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi&#8217;ne bir tebrik telgrafı çekerek ”Meşrutiyet-i mukaddese”nin sene-i devriyesini kutlamıştır. Bkz. Bengül Salman Bolat, a.g.t., s. 34.</p>
<p>223.Siirt Mebusu Mahmud, ”Hakiki Bayram”, Hâkimiyet-i Millîye, 29 Teşriru&#8217;evvel 1926, SL 1908, s. 1.</p>
<p>224”Cumhuriyet Bayramı’nda Bütün İstanbul Donandı”, Hâkimiyet-i Milliye, 31 Teşrinievvel 1926, s. 3.</p>
<p>225”Büyük Gazi’ye Vatan Minnettardır”, Hâkimiyet-i Millîye, 1 Teşrinisani 1926, s. 1.</p>
<p>226Ulus Gazetesi, 29 İlkteşrin 1935, S. 5122, s. 1. Bayram dolayısı ile gazetede Kazım N ami Duru imzası ile yayımlanan ”Cumhuriyet İçin” şiiri karanlık bir geçmiş tasviri yapmış, Türk milletini Atatürk’ün yaptığı bir heykel olarak tasavvur ederek Türk milletine vazifesini hatırlatmıştır:</p>
<p>”&#8230; Ama Türkün göğsünde yer tutan Atatürk’e Kimseler yaklaşamaz.Ona varmak için ancak çok arı bir yürekle Onu sevmeli, ona candan tapınmalıdır.” Kazım Nami Duru, Bkz. Ulus Gazetesi, 8. 5122, s. 1-2.</p>
<p>(Sayfa 283)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Rousseau’nun halk egemenliği anlayışının yansıması olan ”bilge kanun koyucu” olarak Mustafa Kemal, millî hâkimiyetle özdeşleştirilmiş,303 inkılâplar ve kanunlar da o minvalde değerlendirilmiştir. Bizzat kendisi, 1926 İzmir Suikastı’nın kendisine değil, millete yapıldığını ifade ederek kendisini ulusla özdeşleştirmiş, sorgulanamaz bir önder olarak meşruiyetin de temeli hâline gelmiştir.304 Yapılan inkılâplar ve izlenilen politikalar da, önder figürü olarak Mustafa Kemal’e dayanılarak savunulmaya başlanmıştır.305 Zira Mustafa Kemal’in yolundan gitmek sadece Türk milleti için değil, bütün dünya milletleri için asli bir görev hâline gelmiştir:</p>
<p>Mustafa Kemale inanmak, Mustafa Kemal’i sevmek, Mustafa Kemal’in safında çalışmak, yalnız Türk büyüklerinin, Türk milletinin değil, birçok dünya büyüklerinin birçok şark ve garp milletinin imrendiği, istediği bir din oldu.306</p>
<p>Sıklıkla &#8220;nurlandırdığı yolda manevi hazinelerin anahtarı olan” bir mürşit ve dâhi olarak vasfedilen307 Mustafa Kemal, zamanla İslâmî terimlerle kutsallaştırılacak ve ”fevkâlinsan”308 olarak Mustafa Kemal’in maddî ve manevî varlığı, dinî zihniyetin başkalaşımı, yeni bir kutsallık olarak tezahür edecektir. Çankaya Kâbe olurken, Peygamber’in ”emin&#8221; sıfatı gibi sıfatlar Mustafa Kemal’e nispet edilerek,309 ”yeni peygamber” ilan edilecektir.310</p>
<p>Çerman’ın, ”Hz. Muhammed ile Ulu Atatürk’e aynı derecede saygı&#8221; gösterilmesi, aynı ”ilâhîlikle” anılması gerektiğini; Kemalist Türk’ün görevinin Atatürk’ün ismini yüceltmek olduğunu belirtmesi yeni bir metafizik olarak ortaya çıkar.311 1923 yılında kaleme aldığı Saltanat-ı Milliye Temelleri kitabını ”müstahlis-i zîşân&#8221; olan Mustafa Kemal’e ithaf eden Fuad Şükrü, yok olmak üzere iken bir ”dest-i kudret” ile yetişen ve cami duvarlarında Allah ve Peygamber levhalarının yanına asılması gereken ismi ile Mustafa Kemal’i yüceltir.312</p>
<p>Zaman zaman ”yarı ilah” olarak zaman zaman &#8220;yaratıcı” olarak tâbilerinde tavaf etme, ”fena fi&#8217;l Gazi”313 olma arzusu duyuran dinî bir ikon hâline getirilmiştir. İslâm’a ait terminoloji ile yapılan yüceltmeler, ezanın sözlerinin, Hz. Peygamber için kaleme ahnan Mevlid&#8217;in314 Atatürk’e uyarlanmasmdan, ”Atatürk’ün Tapkınıyız”315isimli şiirlerin yazılmasına kadar vardırılmış, oluşturulan kült üzerinden millet ve ulus tanımlanmış; rejimin meşruiyeti sağlanmıştır.316 Ulus egemenliği Mustafa Kemal’in şahsında müşahhas bir hâle gelmiştir.</p>
<p>******</p>
<p>303Ahmet Yıldız, a.g.e., s. 97.</p>
<p>304TBMM Zabıt Cerides, 1 Teşrinı&#8217;sani 1916, C. 27, s. 2-3. Annesi Zübeyde Hanım’ın vefatı sonrasında, annesinin II. Abdülhamid’in zorba rejiminin ve kendisine yaşattıklarından duyduğu keder ile hastalandığını ifade ederek, bireysel yaşantısı ile ulusun kaderini özdeşleştirdiği bir konuşma yapmıştır. Bkz. Vamık D. Volkan, N orman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Yaşamı ve İç Dünyası, İstanbul:Bağlam Yayıncılık, 2016, s. 290.</p>
<p>305Erik J. Zürcher, Savaş, Devrim ve Uluslaşma, Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1918-1928), 8. 255.</p>
<p>306Hâkimiyet-i Milliye, 29 Birinci Teşrin, 1933, s. 2.</p>
<p>307TBMM Zabıt Ceridesi, 1 Teşrinisani 1928, C. 5, s. 10-11.</p>
<p>308Tekin Alp, Kemalizm, s. 52. Osman Nuri Çerman, besmelenin ”Atatürk’ü yaratan tanrının adı ile başlarım” şeklinde ve yine Fatiha Süresi’nin ”Bütün âlemlerin rabbı olan, esirgeyen, yarlıgayan ve Atatürk’ü yaratan Tanrıya şükürler olsun. Tanrım: Seni severiz. Senin yarattıklarını severiz; senden yardım dileriz. Bizi Atatürk’ün gösterdiği dosdoğru yola ilet, nimetine erenlerin, gazabına uğramayanların, Atatürk yoldundan sapmayanların dosdoğru yoluna&#8230;” şeklinde tebdil edilmesini isteyecektir. Bkz. Osman Nuri Çerman, Dinde Reform, s. 47.</p>
<p>309Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk, T arih ve Dil Kurumları, Hatıralar, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1954, s. 48. 310”Türkün şejî sendin, kalacaksın, Ata, Türke Zindan kesilen ruhlara bir nur gibidoldun Türk ırkının en son ulu Peygamberi oldun Tutsak seni lâyık yüce Tanrıyla müsavi Toprak olamaz kalp, doğabilmişse semavî” Bkz. Osman Nuri Çerman, Kemalizm Reformumz Göre Dinimizde Esaslar ve Seçilmiş Yazılar, II. Kitap, 8. 79-80.</p>
<p>311Osman Nuri Çerman, a.g.e., s. 21, 24.</p>
<p>312Fuad Şükrü, Sultanat-ı Millîye Temelleri, Bâbıâlî: ”Cihan&#8221; Biraderler Matbaası, 1339, s. 4.</p>
<p>313”Atatürk Yarım Bir İlahtır, Türklerin Babasıdır”, Cumhuriyet Gazetesi, 05 Ağustos 1935, s. 1. Behçet Kemal Çağlar, ”Görmeye Geldim” ismini taşıyan şiirinde Tur Dağı’nda Tanrı’yı arayan Musa ile kendisini özdeşleştirirken, ”Neredesin sen ?” hitabının muhatabı olarak da Mustafa Kemal’i tasvir eder. Bkz.https://www.antoloji.com gormeye-geldim-8-siiri/</p>
<p>314https://www.youtube.com/watch?v=r8tAw3TDhLg</p>
<p>315Aka Gündüz, ”Yürekten Sesler&#8221;, Hâkimiyet-i Millîye, 4 Ocak 1934.</p>
<p>316Mustafa Kemal’in ölümünden sonra İsmet İnönü Hükümeti&#8217;nin Mustafa Kemal’i unutturmaya çalıştığı iddiaları ile Demokrat Parti’nin meşruiyet sağlaması ve Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarma lüzumu hissetmesi bu minvaldedir. Bkz. Tanıl Bora, a.g.e., s. 123.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sayfa 306)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Politik-teolojik geçiş evrelerini ele aldığım Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi, bilimin mutlaldığı ve yanılmazlığı üzerinden bir siyaset ve toplum inşasına yönelmiştir. Öncelikle kendisine atfettiği kurucu iktidar nispeti ile anayasanın mutlaklığı üzerinden kendi meşruiyetini sağlamış, “olağanüstü hâle karar veren olarak iktidarının tahkiminde, dost-düşmanı hukukî olarak belirleme yoluna gitmiştir. Kurucu iktidar nezdinde, ”değiştirilemez” ve ”her şeyin üzerinde” olan anayasa yapma hakkı ile politik-teolojik bir mutlaklık ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet’in kurucu iktidarı da salâhiyet-ifevkalâdeye mâlik bir meclis tesis ederek sonrasında ikame edeceği egemenin ”ilâhîliği&#8221; ve temsil yolu ile Meclis’e kutsallık atfında bulunmuştur.</p>
<p>Meşruiyetin kaynağı olarak ulus ve ulusun temsiline dayalı iktidarın/otoritenin tahkimi, ”bila kayd ü şart” egemenliği elinde bulundurması ve siyaseten kullanılabilirliği ölçüsünde dinî kavramlarla sağlanmıştır. Seküler bir toplum ve laik bir devlet arzusu ile hedeflenen toplum inşasında dinin tasfiyesi, dünyevî kavramların dinîleştirilmesi ile kolaylaşırken, ”mutlak egemen olan” halkın terbiyesi/eğitimi gündeme gelmiş, eğitim yolu ile yeni sadakat biçimleri oluşturulmuş; bireylere yurttaş kimliği kazandırılmış, içinde bulundukları topluma ve otoriteye manevî bir sadâkat duygusu geliştirmeleri istenmiştir.</p>
<p>Söz konusu eğitim aracılığı ile milliyetçilik tahkim edilirken bireylere toplumsal yapı içerisinde vazife ve sorumluluk üzerinden ezelî ve ebedî bir ”anlam borcu” yüklenmiştir.</p>
<p>”Millî terbiye” ile verilen ”yurttaşlık bilinci”, sivil din ihdasında önemli bir aşama olurken yasaları/kanunları her şeyin üzerinde tutan ve itaat etmeyeni ”dışarıda” bırakan bir anlayışın geliştirilmesine yardımcı olmuştur. Böylelikle ”yurttaşlık dini” kendi kurum ve değerleri ile ”biz ve &#8216;öteki” ayrımının siyaset ve hukuk üzerinden derinleştirildiği bir nitelik kazanmıştır. Bundan dolayı, millî terbiyede öncelikle aile ve kadın üzerinde durulmuş ve ”kadın” ve ”kadın bedeni&#8221;, toplum tahakkümünün aracı olarak nesneleştirilmiştir.</p>
<p>(Sayfa 318)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kendi sınırlarını kutsal üzerinden belirleyen ulus-devlet, dayandığı teolojik temelleri dünyevîleştirirken bir yandan da başkalaşım yolu ile o temellerin dinîliklerini muhafaza eder. Türkiye Cumhuriyeti de inşa ettiği ”kutsal yapıdaki” dinî başkalaşımları muhafaza etmek için dinle kurduğu ilişkide farklı politikalar izlemiştir.</p>
<p>Kurucu ideolojinin din-siyaset ilişkisinde iki farklı yaklaşımı olduğunu görüyoruz. Dinî meşruiyete duyulan ihtiyacın gizlenmediği 1924 yılına kadar politik-teolojik çerçevede değerlendirilebilecek bir araçsallaştırma, sonrasında ise kendi değer ve kurumları üzerinden siyasî iradenin dinîleşmesi söz konusudur.</p>
<p>İlk dönemde din, birçok alanda meşrulaştırıcı bir araç olarak ön planda olmuştur. Politik-teolojik bir geçiş dönemi olarak nitelendirebileceğimiz bu dönemden sonra ise ulusdevlet, kendi kutsallarını ikame ederek meşruiyetini kendi değer ve kurumlarına dayandırmıştır. Ancak dinî kurum ve değerlerin tasfiyesinde yine dine başvurulmuştur. Bu döneme kadar meşruluğu dinî hükümlerle delillendirilen saltanat ve hilafetin, bu tarihten sonra gayr-i meşruluğu dinle temellendirilmiş; hilafetten devşirilen kutsallık, Meclis’e/egemene nispet edilmiştir. Bu dönem, kurucu ideolojinin siyaset-din ilişkisini başka bir düzleme taşıdığı ve millî bir din ihdası için yine dinî temellere dayandığı bir dönem olmuştur.(Sayfa 320)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Cumhuriyet dönemi boyunca, öncesiz bir toplum ve devlet anlayışının tahkimine dayalı ulus ve tarih inşası, kendisini ”eskiye&#8221; dair olan her türlü ritüel ve sembollerin tasfiye edilerek, yenilerinin kurgulanmasında göstermektedir. ”Kutsal zaman”, “kutsal mekân&#8221; ve ”kutsal varlık”larını üreten ulus-devlet; sembol, ritüel, tören, anıt ve heykeller üzerinden, ”bütünleyici&#8221; bir anlayışla ülkenin her yerinde iktidarın ve sivil dinin görünürlüğünü sağlamıştır. Dinî bir görev duygusu ile her yerde ve aynı anda gerçekleştirilen törenler, en ücra yerlere kadar götürülen anıt ve heykeller yolu ile homojen bir toplum algısı yaratılırken, aynı zamanda ”unutma” ve ”hatırlatma&#8221; unsurları olarak bireylerde sadâkat duygusunun geliştirilmesine yardımcı olmuştur.</p>
<p>Bir ”başlangıç” olarak Cumhuriyet, ”yoktan var olmuş” bir ulus kurgusu ile hareket etmiştir. Ulusun içinde bulunduğu durum ”yok olmak” anlatısı üzerine kurulmuş ve o yokluk nispetinde kahraman bir lider tasavvurunda bulunulmuştur. Bundan dolayı kendisine tanrısal nitelemeler atfedilen Mustafa Kemal, ulusun varlık sebebi ‘ve politik-teolojik anlamda &#8220;Türk’ün atası&#8221; olarak ”ölümsüzleştirilmiştir&#8221;. Ulusun kurucusu Mustafa Kemal’in mutlak egemenliği, ölümünden sonra da ”siyasî bedenine&#8221; nispet edilen kutsallıkla devam etmiş, tahakküm aracı olarak görülmüştür.</p>
<p>Mezkür tahakküm, bitimsiz bir kamusal matem ve ”Ölümü” inkâra dayalı anlatım üzerinden sağlanırken, ”her an her yerde” tezahür eden bir egemen anlayışını geliştirmiştir. Söz konusu egemen, kutsî bir ”tanrılık” ihtiva ettiği için, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra ortaya çıkan sorunlar sistem sorunu olarak değil, Kemalizm’in/Atatürkçülüğün yanlış anlaşılması ve uygulanması olarak görülmüştür.</p>
<p>Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi, zamandan ve mekândan münezzeh bir’ va’roluş’ anlatısı geliştirmiştir. Meşruiyetini kendi kurum ve değerlerinden alması, ”millî din” ihdası, bireylerde en üst değer olarak yurttaşlık kimliğini görmesi, bilimin ve ulusun mutlak egemenliği, ezelîlik ve ebedîlik vurgusunun en , üst düzeyde olması ile siyasetin din&#8217;ileştirilmesi veya dinin araçsallaştırılması bağlamında politik-teolojik bir temele dayanmaktadır.(Sayfa 322)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gulbeyaz-karakus-cumhuriyetin-politik-teolojisi-alintilar/">Gülbeyaz Karakuş – Cumhuriyet’in Politik Teolojisi ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gulbeyaz-karakus-cumhuriyetin-politik-teolojisi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdurrahman Arslan &#8211; Dünyaya Müslümanca Bakmak &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-dunyaya-muslumanca-bakmak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-dunyaya-muslumanca-bakmak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2019 13:07:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Çok kültürlü yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnancın Yaşam Alanı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Comte]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyaya Müslümanca Bakmak]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21585</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernist insan rasyonel insandır.Yani kendini akla göre tanımladığından dolayı rasyoneldir.Aslında sorun Batı açısından Batıda kalsaydı, belki çok büyük bir problem olmazdı, kendi problemiydi. Fakat Batılı insan, bu insan modelini, mükemmel bir insan modeli olarak bütün insanlığa yaymaya çalıştı ve bunu evrenselleştirdi. Dolayısıyla da insandan anladığı; kendi insan tanımı kavramı içinde bir insandı. Bunun dışında kalan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-dunyaya-muslumanca-bakmak-alintilar/">Abdurrahman Arslan – Dünyaya Müslümanca Bakmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21997 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dunyaya-muslumanca-bakmak.jpg" alt="" width="298" height="457" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dunyaya-muslumanca-bakmak.jpg 391w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dunyaya-muslumanca-bakmak-196x300.jpg 196w" sizes="(max-width: 298px) 100vw, 298px" /></p>
<p>Modernist insan rasyonel insandır.Yani kendini akla göre tanımladığından dolayı rasyoneldir.Aslında sorun Batı açısından Batıda<br />
kalsaydı, belki çok büyük bir problem olmazdı, kendi problemiydi. Fakat Batılı insan, bu insan modelini, mükemmel bir insan modeli olarak bütün insanlığa yaymaya çalıştı ve bunu evrenselleştirdi. Dolayısıyla da insandan anladığı; kendi insan tanımı kavramı içinde bir insandı. Bunun dışında kalan herkes biraz eksik bir insan olarak anlaşıldı ve evrim geçinmesi gereken bir insan tipi olarak düşünüldü.</p>
<p>Biliyorsunuz eski Grek’te de buna benzer şeyler vardı. Gymnaziuma çıplak olarak girmeyen insan barbar olarak tanındı. Modern zamanda da aklını kendine rehber edinmeyen, kendini aklıyla düzenlemeyen insan ise az gelişmiş veya geleneksel insan tipi olarak düşünüldü, tanımlandı. Burada beklenen şey az gelişmişin veya gelenekselin geçireceği bir evrimle kendisine yaklaşacağını varsaydı; yani kendisinin ilerlemesinde geride kalan bir konum içinde bu insanı değerlendirdi. Tabiî yakın zamana kadar bu böyleydi. Fakat ne zaman ki dediğimiz gibi, 20. yüzyılın sonlarında bu insan tanımı çatladı, artık Batı yeni bir arayışın içerisinde buldu kendini.(s.31)</p>
<hr />
<p>Evet, çünkü modernitenin özelliği parçalamak ve kategorize etmektir; sonra da her kategoriyi kendi bağımsız bağlamı içinde değerlendirmektir. Müslüman olmak bu tür düşünce biçiminin dışına çıkmak demektir zaten. Şu an Müslümanlar bu parçaların herhangi birinden hareketle hayatını yaşıyor ve parçalanmayı görmüyor. Kendisi kimlik olarak Müslüman fakat amel olarak bu parçalanmışlıktan gelen bir tecrübenin hasılasını ortaya koyuyor. Dolayısıyla yapılması gerekenlerin başında bu parçalanmadan kurtulmak geliyor. Ben faydalı, iyi ve helal bir eylemde bulunacağım ve hem de aynı zamanda da bu iktisadî, siyasî ve sosyal olanı da içerecek.</p>
<p>Zaten bütün bunları birbirinden ayrıştırmadan böyle bir eylem ya da bir amel, hareket ortaya koymak durumundayız. Ama eğer benim öncelikli olarak o parçalanmış kategoriden gelen iktisadî bir hedefim varsa o zaman ben bütün bunları ihmal ederek amel ve eylemimi iktisadî bir eylem olarak görüyorum. Dolayısıyla da farkına varmadan onu ahlaktan ve ilkelerden ayrıştırmış oluyorum. Bugün Müslümanların yaptığı budur. Bu da zaten Batıdaki birey kavramıyla aynıdır.(s.35)</p>
<hr />
<p>Konfüçyüs’e göre bozulan toplumu düzeltmek için kelime ve kavramlardan işe başlamak lazım. 21. yüzyıl modernitenin çöktüğü ve yeni bir teoriye göre toplumun oluştuğu bir çağdır. Müslümanlar bunu kendi lehlerine çevirmelidirler. Çünkü postmodernite daha tehlikeli geliyor. Postmodernite, Müslümanlara; “ibadet etmeyin’ demiyor.</p>
<p>Hâlbuki modern dönemde örneğin Kemalist modernleşme ibadetlere engel oluyordu. Şimdi artık Müslümanlar üniversitelerde namaz da kılacaklardır, belki cübbe de giyeceklerdir ama içten içe de deforme olacaklardır. Postmodern felsefenin en temel amacı budur. Bir bilinci ait olduğu yerde bırakmıyor. Onu muhteva olarak dönüştürüyor.</p>
<p>Modernite dünyayı fizik olarak değiştirdi, Ama postmodernite muhteva olarak değiştiriyor. Bu değişim varlıkta ve toplumda devam ediyor. Burada muhafazakâr bir sürece girdik. Mevcut devam edecektir ama muhteva/içerik değişecektir. Bunda da görüntü kültürünün ya da görsel kültürün etken olduğunu düşününüyorum. Toplumların değer dünyalarını ve insanların zihinlerini içerik olarak değiştiriyorlar.(s.56)</p>
<hr />
<p>Yemek meselesi hakkında bir İngiliz kadın bana; Amerikalılar gelmeden önce, 60’lara kadar Londra’da sokakta bir şey yenilmediğini söylemişti. Çünkü toplumların geleneklerinde bu tarz şeyler var. Babalarımızın büyükçe bir mendili vardı ve her sabah annelerimiz o mendili babamıza verirdi. Eğer ekmek alacaksa ona satsın ki kimse görmesin. Çünkü başkalarının da canı çekerdi, zira biz Müslümanız. Bu, şeriata aykırı mı? Hayır. Ama bu detaydır, mahiyettir. İnsanımızın mahiyeti kırılgan hale geldi. Şimdi biz bu mahiyeti yeniden inşa edeceğiz ki, onun amelleri başkalarına da örnek olsun ve toplumu böyle kuralım. Bu malzemenin içi boşaldı, fakirleşti?(s.60)</p>
<hr />
<p>Her özgürlük telakkisi nihayetinde onu inşa edip benimseyenlerin inançlarından, dünya görüşlerinden, ideolojilerinden bağımsız ve tarafsız bir şekilde var olmaz. Yani tarafsız olma gibi bir hususiyet taşımaz. Bugün bizim de içinde gıdalandığımız ve fikirler serdettiğimiz modern özgürlük telakkisi için bu fazlasıyla geçerlidir. Eğer, Hıristiyanlığın yasakladıkları, sekülerleştirilip günah olmaktan çıkartılmasaydı kanaatime göre bugünkü modern özgürlük telakkisini&#8217; bu haliyle oluşturmak mümkün olmazdı.</p>
<p>Ortaçağın karanlık ve baskıcı, yeniçağın da özgürlük çağı olarak vasıflandırılması bir tesadüf değildir. Zaten yeniçağ bu meseleyi çok tartışmıştır, ama bu tartışmayı yaparken bile ortaçağın kopyası olmaktan bir türlü kurtulamamıştır. Korkarım ki bizim tesettürlü ya da tesettürsüz Arşimetlerimiz de bu kopyanın kopyası olduklarının farkında değiller.</p>
<p>Bilinmeyen bir şey değil, en anlaşılır halini de Auguste Comte zaten demişti, modern zihniyete göre din insanın ve onun zihninin yani aklın özgürleşmesine manidir. Çünkü bu zihniyet hakikati bulmak için bir tabula rasa insan zihnî olduğuna yakın zamana kadar insanlığı aptal yerine koyarak inandırdı. Ve dine ait her şeyi insan zihninin gelişmesine bir mani olarak gördü. Bereket postmodernizm bu aptallığa son verdi de kurtulduk. İslâm saf bir aklın/ zihnin mümkün olamayacağını bize hatırlatır.</p>
<p>Hele bu mevzuda Allah ondan razı olsun İmam Gazzâlî’nin söyledikleri neredeyse Grek ve modern akla bir cevaptır; hatta Kant’ı da buna katmamız gerekir. Bu yüzden biz Müslümanlar insanı ve onun aklını sadece dinin özgürleştireceğine inanırız. Bunu kabul etmeyenler en başta kendi nefislerinin tutsağı olmaktan kurtulamazlar.!(s.94)</p>
<hr />
<p>‘Emri bilmarufun Müslümanda ve Müslümanların yaşadığı bir toplumdaki tezahürü şu olmakta: İslâm’ın haram kıldıklarının imandan ve toplumdan yani hayattan uzaklaştırılması ve helal kıldıklarının da insanı ve toplumsal hayata yakınlaştırılması.</p>
<p>İslâm’a göre helal ve haram tevhid ve şirk ya da zulüm ve adalet bir arada, yanyana bulunamaz. Bunu Müslüman güzel bir şekilde düzeltemiyorsa: Müslümanı dinamik kılan bir güç olarak tam da bu noktada “tahammül” devreye girer; bu da Müslümanın akidesini tehlikeye düşmekten korur. Postmodernist kültür ve siyaset haram ve helallerin duyarlılığı üzerine kurulmuş Müslüman muhayyileden bunlarla ilgili bir melezleşme ve umursamazlık göstermesini istiyor.</p>
<p>Doğrusu bu kültürü içselleştirdikçe akıllar uyuştuğundan bu gerçekleşmekte; Müslüman muhayyile haram karşısında duyarsızlaşmakta<br />
ve iman en zayıf hali içinde hareket etmektedir.(s.98)</p>
<hr />
<p>’Hakikat üzerinde şüphe belirdiğinde ya da hakikat ortadan kalktığında doğru ve yanlış, iyi ile kötü veya helal ve haram telakkisi üzerinde şüphe oluşmaya başlar. Bunlar önce şüphe ile karşılanır, sonra da hayat tanzim edici bu değerler yavaş yavaş dönüşmeye başlar. Dünya ölçeğinde benimsenen veya geçerlilik kazanan yaşamakta olduğumuz “hayat tam” artık Müslüman için “ortak iyi”si olan, helal ve haramın ya da iyi ve kötünün hudut koyduğu bir hayat tarzı olmaktan çıkıyor. Düzenleyici ve anlam verici değerlerin ortadan kaybolmasından çok daha önemli olan, onların aslî anlamlarını kaybetmesi ve kurucu işlevlerinin omadan kalkmasıdır. O zaman da sözgelimi bugün işaretlerini gördüğümüz gibi, biz ve öteki arasındaki tefrik edici farklılık, farklılık olmaktan çıkar ve sıradanlaşır.</p>
<p>Çelişkili olacak gibi ama bugün herkesin kendi farklılığına vurgu yaptığı bir dünyada aslında farklılık ortadan kalkmıştır.Bu bir sıradanlaşmadır: insanın içine düştüğü derin bir kuyu. Böyle bir durumda kanaatime göre sorun artık insan değildir; onun anlamlarının dönüştürerek boşalttığı değerlerin kendisidir. Yapılması gereken “anlamın” yeniden eski yerine iade edilmesi ve amellere rehber olabilmesi için iman ve amel tutarlılığının yeniden inşasıdır.(s.103)</p>
<hr />
<p>Kavramların anlam dünyasının dönüştürülerek yeniden inşa edilmesi, evvela zihin dünyasını/düşünme tarzını dönüştürür, sonra da sosyal ilişki ve yaşam tarzımıza uzanan bir değişime kapı açar. Yaşamak ve inanmak arasında koparılması mümkün olmayan bir ilişki olduğu gibi, konuşmakla inanmak arasında da bir ilişki vardır. Bunlar daima karşılıklı etkileşim içinde bulunurlar.</p>
<p>Bugün insanların zihinlerini düzenleyen bir ideolojinin dilini kullanmak, bir zaruret gibi görünse de, esas önemlisi hak etmediğiniz halde sizin bir düşünce adamı olmanıza, bir düşünce adamı olarak kolayca kabul edilmenize yetiyor ve artıyor bile. Zaten bu da fazla bir maharet gerektirmiyor. Hele bizim gibi kendi ilim ve düşünce geleneğinden kopmuş olanların taşıdığı aşağılık kompleksi, bu taklit sürecini daha çok meşrulaştırıyor, maalesef.(s.114)</p>
<hr />
<p>Başkalarına ait yöntemlerle İslâmî bir bilgi asla üretilemez; bunu kesin bir dille ifade etmemizde fayda var. Müslümanların meselelerini, karşı karşıya kalmış oldukları, bir cihetten dolaylı olarak dayatılan düşünce, tahlil, tartışma ve çözüm bulma tarzlarıyla değil, bunları kendi İslâmî usulleri içinde düşünmeleri, ele almaları, tahlil etmeleri gerekiyor. İslâm “isim koyucu/teşhis edici’ olmalıdır.</p>
<p>Başkalarının isim koyup anlamlandırdıklarına, indirgemeci bir zihinle, İslâm’da bir karşılık aramaktan vazgeçmeliyiz. Çünkü o zaman da çok farkında olmadan, İslâm’dakini, karşılık aradığımızın anlam dünyasına indirgemekteyiz. Bu yüzden bugün “yorgun bir İslâm’ ile karşı karşıyayız. Yanlış bir düşünme yoludur bu ve sağlıklı düşünmemize başından beri imkân vermemektir.</p>
<p>Uzun bir tarihsel dönem sonrasında artık bunu anlamamız lazım. Bu bize klasik ilim geleneğimizin sadece dilini değil, meseleleri hangi mantık örgüsü içinden, nasıl düşündüğünü de öğrenmemiz gerektiğine işaret ediyor. Yani &#8216;düşünmeyi’ nasıl düşüneceğimizle ilgilidir bu. Buna ‘O düşünce, çağımızın meselelerine cevap veremez’ gibi içi boş ve modası geçmiş bir slogana dayanarak sakın cevap verilmesin; çünkü bu asla meşru bir cevap sayılamaz.</p>
<p>Bununla o günün dile getirilmiş düşüncesini söz konusu etmiyorum, söz konusu etmeye çalıştığım o günün Müslüman muhayyilesinin neyi düşündüğüyle değil, &#8216;nasıl düşündüğüyle’ ilgilidir. Kaldı ki insanoğlunun sorunlarının, iyi bakıldığında, fazla değişmiş olduğunu söylemek zordur. Değişen, insandan çok onun içinde yaşadığı ve etkilendiği eşya dünyamızda.(s.117)</p>
<hr />
<p>Kabul edelim ki birçok meselede olduğu gibi kadın meselesinde de Batı karşısında duyduğumuz aşağılık kompleksiyle düşünüyoruz; Batıdaki eşitlikçi ideolojinin siyasî/dinî arka planından olduğu kadar, kadın meselesinin tarihsel köklerinden, Hıristiyanlık ve modern zamanların “beden’ algısından, ‘mahremiyet’ telakkisinden haberdar değiliz. Müslüman entelektüellerin başarısızlığını gösteren önemli meselelerden biri de budur. Üstelik Müslümanların erkekleri de kadınları da, bugün kadın meselesine bir oryantalist gibi bakmaktalar.</p>
<p>Bunu oryantalistlerin başarı hanelerine yazmamız gerekiyor. Oryantalistler, Müslüman kadının eve hapsedildiğini, dört duvar arasında yaşamaya mahkum edildiğini, okutulmadığını söylediler ve halen söylemekteler. Kendi Batılı tecrübesinden hareket ederek dünyaya kendisi gibi olması için nizam veren Batılı düşünce ve oryantalistlerin resmettiği kadın ideali, açıktır ki Batılı kadındı.</p>
<p>Bu idealin evvela Afrika’nın siyah kadının intihara sürüklediğini hatırlamak gerekir. Çinliyi, Hintliyi bir kenara bırakarak Müslüman kadınla ilgili olan kısmına baktığınızda, bizim bu oryantalist eleştiriyi doğru bir teşhis olarak kabul ettiğimizi ve şimdi de bunu tedavi etmek üzere ne yapmak gerekirse onu yaptığımızı söyleyebiliriz.</p>
<p>Şüphesiz bu kabul, Müslüman kadının yeniden tanımlanmasını beraberinde getirdi. Bu tanımda Müslüman kadının oryantalist söylemdeki Batılı kadından tek farkı başının örtülü olmasıydı. Böyle bir kadın ve ona bağlı ‘beden’ anlayışında, elbette ki ‘hicap’, bugün olduğu gibi, bedene artık yabancı kalacaktı.(s.120)</p>
<hr />
<p>Bir toplumun neyi yiyip neyi içmediği, her zaman onun inanma biçimiyle ayrılmaz bir ilişki içindedir. Kadın-erkek ilişkisi de aynı şekilde buna benzer; Eğer bir toplumun dünya görüşünü değiştirmek istiyorsanız, işe kadın erkek ilişkisini değiştirmekle başlayabilirsiniz. Gerisi akan süreçler tarafından belirlenmeye başlar. Aslında bu değişimi evvela Müslüman kesim başlattı.</p>
<p>Siyasî, sosyal bir başarı ve bunun kanıtı olarak kamusal alanda yer almak ve bütün bunları “parti, dernek, yardımlaşma” adı altında, İslâm’a hizmet etmek adına yaptık. Bunların hepsini İslâm’la meşrulaştırdık. Bu İslâm ve dindarlık adına birçok şeyin değişmesi demekti. Zaten sekülerleşme de dinden kopmak değil, yapılan her şeye dinî bir meşruiyet kılıfı bulmaktır. Tesettürlü olmayan muhafazakâr kesimin bu kadar fisebilillah ve kural tanımaksızın kendi kadınlarını bu şekilde kamusal alana ‘boca’etmediklerini de burada kaydetmeliyiz.</p>
<p>Müslüman kesim bu meşrulaştırmayı kolayca yapabildiğinden dolayı evlerini, gönüllü olarak terk ettiler. Batıda yaşanan tecrübeden de biliyoruz ki böyle durumlarda eve bir daha dönüş olmuyor. Bu süreçlerde boşanma sayısı artıyor,çocuk sayısı azalıyor, evlenme sorun oluyor, akraba ilişkileri bitiyor. Yani annelik &#8216;fakirleşiyor’.(s.121)</p>
<hr />
<p>Modernizm üç şeye ciddî mesafe koymuştur. Üzerinde çok düşünmediğimiz üç unsur. Mesela devletle birey arasında bireyin özgürlüğü anlamında, özgürlüğünü güvence altına almak için modernizm, sivil toplum ve siyasal toplum diye bir ayrım yapar. Bunu yaparken bireyle devlet arasına bir mesafe koyar. Bireyi sivil toplumun içine koyar ve siyasal toplum dediğimiz devleti de ondan ayırır, araya bir mesafe koyar. Sonra bu sivil toplumun içinde özel alan ve kamusal alan diye bir ayrım yapar. Burada da yine toplumla birey arasına bir mesafe koyar. Çünkü toplumun bireyin özgürlüğünü kısıtladığını düşünür; siyasal iktidarın bireyin özgürlük alanını kısıtladığı düşünülür bir de kilisenin bireyin özgürlüğünü kısıtladığını düşünür. Laikliği de bunun için ikame eder.</p>
<p>Laiklikle kilise ile birey arasında, siyasal ve sivil toplum ayrımıyla bireyle devlet arasına, özel alan ve kamusal alanla ise bireyle toplum arasına bir mesafe koyar. Bu mesafe daraldığında batılı insan feryat eder: “Özgürlüğüm elimden gidiyor! ” Bu yüzden batılı insanın bütün mücadelesi bu mesafenin genişletilmesine yöneliktir. Bu mesafeyi genişlettikçe kendini özgür hisseder. Dikkat ederseniz burada ortaya çıkan manzaranın böyle okunabileceğini görürsünüz.(s.156)</p>
<hr />
<p>Yani benim kanaatime göre modern toplum tekasür yani çoklukla övünen bir toplumdur. René Guenon’un ifade ettiği “niceliğin egemenliği” noktasındayız. Modern dönem bir bakıma budur.Niceliğin egemenliği. Fakat postmodernizmle beraber bu değişiyor. Bence modernizmin yarattığı toplum Kur’an’ın dediği tekasür toplumudur. Ne kadar lüks ev sahibiysek, ne kadar çok arabanın sahibiysek bunlarla övünüyoruz.</p>
<p>Peki, bunların hangisi sahici ihtiyaçtır,hangisi değildir bunu ayırt edemiyoruz. İnsanın ihtiyaçları vardır tamam. İnsan ihtiyaçları olan bir varlıktır. Fakat modernizm o kadar çok suni ihtiyaç oluşturdu bunların miktarını o kadar çoğalttı ki artık sahici ihtiyacımız nedir bunu çözemiyoruz.(s.162)</p>
<hr />
<p>Sonuç olarak, ulus devlet Batının kendi tarihsel tecrübesi içinde ve sadece kendine has bir tecrübe olarak Roma Katolik kilisesine bir alternatif olarak doğdu. Elbette doğup gelişmesi sırasında kendisine kaynaklık eden, kendisine ait bir geçmişi var. Örneğin; Helenistik dönemin şehir devletinden ilham almıştır. Şu söyleyeceğimi unutmayın! Modernlik, bir ümmetin parçalanmasıdır aynı zamanda. Aydınlanma ise, parçalanmış bir ümmeti, başka bir temelde yeniden bir araya getirme projesidir.</p>
<p>Eğer bunları bilmiyorsak Avrupa Birliği’ni anlayamayız. Avrupa Birliği’nin bir arketipi vardır Batıda. Çünkü Batıda, hukukî ve kültürel bir parçalanma değil, sadece siyasal bir parçalanma görülmüştür. Yani Katolikliğin hüküm sürdüğü o büyük topraklarda, siyasî olarak her imparatorluk, her prens ya da sonrasında her ulus devlet kendisine ait özerk alanlar oluşturmuştur. Parçalandı, doğrudur.</p>
<p>Fakat Aydınlanma, akılcı bir temelde Batının o büyük parçalanmasının önüne geçecek, yeniden birleşmeyi sağlayacak bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği’ne baktığımızda, yine o projenin, o talebin halen devam etmekte olduğunu görürüz. Çünkü Avrupa Birliği düşüncesi, bize söylenenin tersine, Batının tarihine yabancı bir düşünce değildir.(s.169)</p>
<hr />
<p>Ulus devlet, öyle göründüğü gibi masum bir şey değildir. Bence insanoğlunun tarihinde karşılaştığı en büyük felaketlerden biridir ulus devlet. Çünkü insanoğlunun tarihinde hiçbir zaman tatmadığı acılar ve sorunlar doğurmuştur: Dil sorunu, din sorunu, kaynakların bölüşümü sorunu, bölünme sorunu, toprak sorunu&#8230;</p>
<p>Bütün bunların hepsi, ulus devletle birlikte ortaya çıktı. Çünkü ulus devlete kadar hiç kimse, hiçbir topluluk, hiçbir uygarlık, toprağın belli bir çizgiler çizilip “Burası bana ait, orası sana ait” diye bir egemenlik kavramı tatmamıştı. Ulus devletle birlikte gelen toprak anlayışı, toprağın üstünde yaşayan insanlarla kendi egemenliğini özdeşleştirmiştir. Oysa bu, ulus devlet öncesinde hiçbir devlet modelinde görmediğimiz bir şeydir.</p>
<p>Kanaatime göre insanlar -ki en gaddarı Roma İmparatorluğu- ulus devlete nazaran, imparatorluklar döneminde çok daha rahattılar. Ulus devletteki kadar özgürlükleri tehdit altına girmemişti. Bize tam tersi öğretilmiştir. Evet, kılıçtan geçirilme vardı, öldürülme vardı ama ulus devletteki gibi denetim altında tutulmamışlardı. Dolayısıyla insanlar imparatorluklar döneminde daha özgürdüler.(s.171)</p>
<hr />
<p>Ulus devletler, kuruluş süreçlerinde kendilerine bir meşruıyet alam bulmak için, başta Batı olmak üzere, yaşadıkları dinden önceki döneme dönüş yaparlar. Mesela Batı, Hıristiyanlık öncesi Helenistik döneme döner ve bu dönemi kendi beslenme kaynağı olarak görür. Batı dışı toplumlarda da bunun bir benzerini görürüz.</p>
<p>Mesela, Cezayirlilerin uluslaşma sürecine bakın, İslâm tarihini atlar, Kartacalıları; Mısırlılar İslâm dönemini atlar, Firavun dönemini, Iraklılar İslâm’ı atlar Babilleri kendi geçmişleri olarak görürler. Türklere bakarsanız Orta Asya’yı, Orhun Abideleri’ni görürler, Kürtler Medleri görürler. Ama hepsi yaşamış bir dinin tarihini atlayarak, seküler olan dunyada kendilerine bir tarih ararlar. Çünkü dediğim gibi, ulus devlet sentetik bir yapıdadır. Vatandaşı nasıl inşa ediyorsa, uyduruk bir tarih inşa etmelidir ki meşruiyet elde edebilsin. Aksi halde kendinç ne ile meşrulaştıracak?(s.178)</p>
<hr />
<p>Batının hegemonyacı gücüne karşı ulus devlet bir‘kalkan olarak düşünüldü. Deyim yerindeyse milliyetçiliğe ve ulus devlete, antiemperyalist bir görev yüklendi. Ama aradan zaman geçtikçe, bunun yanıltıcı olduğunu gördük. Bizi emperyalizme teslim eden, bizzat ulus devletin kendisi oldu. Uzun bir tecrübeden sonra bunu anlayabildik.</p>
<p>Toplumlar, ulus devlet eliyle dönüştürüldü ve aslında batılı tarihin parçası haline getirildiler. Herkes kendi tarihi ile övünür. Ancak bu tarih, Batının inşa ettiği tarih tezine bir yamanmadır. Bu anlamda her ulusun, kendine ait bir tarihi varmış gibi görünür ama nihayetinde bu tarih, evrensel tarihin içinde bir noktadır. Nihayetinde bu tarih tezinin temelini batı icat etmiştir.</p>
<p>Batı dışı toplumlar, ulus devlet kurarak, belki kendimizi koruruz diye düşündüler, ama aynı zamanda ulus devlet,bu insanları modernleştirmek gibi bir görev üstlendi. Elit tabaka çıktı ortaya ve insanları eğitim yolu ile modernleştirdiler. Peki, batı dışı toplumların, modernleşme süreci umulduğu gıbi mi oldu? Hayır, umduklarına ulaşamadılar. Zaten kendisi bozuk bir projeydi.(s.180)</p>
<hr />
<p>Çok kültürlü yaşam ulus devletin tek tipleştirici yapısına bir anti tez olarak mı gelişmiştir?</p>
<p>Burada bir yanlışlık var diye düşünüyorum. Tek tip kültür, modern projenin kendisidir. Ulus devletler buna ivme katmış olabilirler. Şiddet araçları kullanarak onun uygulamasını katı hale getirmiş olabilirler ama modern projenin kendisinde tek tipleştirme vardır. Bunun en basit örneği, eşitlik ideolojisidir. Eğer siz her şeyi eşit hale getiriyorsanız, bu aynı zamanda tek tipleştirme demektir, bu bir.</p>
<p>İkincisi, ulus devlet pozitivizm üzerine kuruludur. Bana göre, bizim gibi ulusların, sizin gibi gençleri tarafından bunun incelenmesi gerekir. Bu çok aldatıcı bir şeydir. Farklılık diyorlar. Pozitivist, tek hakikat üzerine kurulu dünyada, farklılığı nasıl tanımlayacağız? Sizin farklı giyinmeniz, benim farklı giyinmem farklılığımız değildir. Görünüşte bir farklılıktır. Onu da zaten kapitalizmin modası giydiriyor. Sorunlara bakış biçimimiz tek bir ideoloji, pozitivist temel üzerinden kuruluyor. Benim bunun dışında bir tercihte bulunma hakkım var mı? Yok.(s.183)</p>
<hr />
<p>Modernliğin Kemalist uygulamasından gelen problemleri, Kemalizmin kabahatiymiş gibi düşünüyoruz. Öyle değil. Kemalizm, onun şiddetini arttırmıştır. Örneğin Kemalizm, başörtüsü ile üniversite okunmasın diyor ama modernlik bunu demiyor. Modern düşünce tarzına göre başörtülü de okuyabilir. Çünkü öyle okuduğu zaman onun zihni de modernliğin inşa etmek istediği zihin olacaktır. Dolayısıyla onun davranışları, hayata bakışı, o zihnin içinden cereyan edecektir.</p>
<p>Modernlik açısından başörtüsü bir aksesuardır. En azından modernliğin söylemi budur ama onu bütünüyle yasaklayan Kemalist bir uygulamadır. Bir başörtüsü taktığınızda, modernliğe karşı çıkmıyorsunuz aslında. Bu bir itiraz değil. Biz bu kadar tecrübeden sonra gördük ki bunun sahici bir itiraz tarafı yok. Daha sahici itirazlar koymak lazım ortaya. Modernliğin hakikat anlayışına karşı itirazda bulunmak, ötesinde hayat tarzına karşı itirazda bulunmamız lazım.(s.184)</p>
<hr />
<p>Medeniyet perspektifi ile tarihe bakmanın çok yaygın olduğunu söyleyebilir miyiz?</p>
<p>Günümüzde benim gözlemlediğim kadarıyla yeni kuşak “medeniyet” kavramından hareket ederek yani Batı’nın tarihe bakış usulüyle tarihine bakıyor. Yani sürekli olarak tarihin ve zamanın daha iyiye gittiğini kabul eden ilerlemeci ve tekamülcü bir medeniyet perspektifiyle bakıyor, tarihi daha kötüden daha iyiye giden bir süreç olarak algılıyor. Biz tarihin böyle bir süreç işlediğini kabul edemeyiz bir Müslüman olarak. En azından ben böyle düşünüyorum.</p>
<p>Tarihte çürüme de vardır neşvünema bulma da vardır. Eğer neşvünema bulma dönemini söz konusu edersek bu peygamberlerin geliş dönemlerine denk gelir. Eğer insan medeniyet algısında olduğu gibi tarihi süreç içinde kemal noktasına doğru gidiyor olsaydı o zaman peygamberlere gerek kalmazdı. Bu da hayal kırıklığına yol açabilir. Bu şekilde tarihe bakmak çok cazip geliyor gence… Bir de tarihe bakma hususunda bir kolaycılık getiriyor. Belki de bunun için bu kadar revaçta…(s.190)</p>
<hr />
<p>-Eleştiri dediniz. Biz eleştiri-tenkitten ne anlamalıyız, nasıl olmalıdır?</p>
<p>Bir kere Müslümanlar, Batıda yürürlükte olan ve bize de yutturmaya çalışılan bu eleştiri dedikleri yapay kavramı iyi anlamalılar. Herhangi bir doğruya, ya da herhangi bir hakikate inanmayan bir aklın eleştirisı Müslümanlar açısından kıymetli değildir. Batılı akıl böyle bir eleştirinin sembolüdür. Bundan dolayı da Batıdaki her şeyi eleştirmek hastalığı o aklın imanı haline gelmiştir.Oysa bizim aklımızın eleştiremeyeceği şeyler vardır. Haddini bilmesi gereken seviyeler vardır. Yani o akıl kendini bir yere, sonra bir neden-sonuç ilişkisine bağlamalıdır.</p>
<p>Şimdi Müslümanlar, kendini hiçbir zemine, ideolojiye bağlamayan bir akılla, “biz eleştiri yapamıyoruz-edemiyoruz” deme safsatasına bürünüyorlar.Hayır, bence biz hâlâ meselenin tam olarak ne olduğunu anlamadığımızı gösteriyoruz.</p>
<p>-Aslında eleştiriyi yapamıyor olmamızın çözüm üretemiyor oluşumuzdan mı kaynaklanıyor? Bizde alışılagelmiş eleştiri hep “yıkıcılık” üzerine gerçekleşmiş. Yıktığının yerine koyabilecek bir önerisi olmamakla devam eden bir anlayış var.</p>
<p>Eleştiri yaparken bence eleştiri yapan o aklın, hareket ettiği sabit bir noktası yok. Zaten fikrî bir dayanak olmadan yapılan şeyin adı eleştiri olmaz. Onun adı Batıdaki anlamda bir eleştiri olur. Eski Greklerin eleştiri anlayışından farksız bir görüntü sahibi olur.(s.207)</p>
<hr />
<p><strong>İnancın Yaşam Alanı </strong></p>
<p>İmanla yaşam biçiminin nihaî anlamda ve pratikte biıbirlerinden kolayca ayrıştırılamayacağına, ayrıştırıldığında ise bunun istemediği halde insanı ikiyüzlülüğe mecbur bırakacağına inandığımdan, her “inancın” kendine ait bir “yaşam alanı” olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun da gizlilikten kurtulmasının, kendini ifade etmesinin sadece çoğulculukla halledilemeyeceğine, halledilebilmesi için onun yaşam biçimini tutarlı bir şekilde yerine getirebilmesini sağlayacak kendine has bir ontolojik zeminin olması gerektiğine; bunun da ancak adalet/ahlak ilkeleriyle sağlanabileceğine inanıyorum.</p>
<p>“Onun” benimle, benim de onunla din konusunda “savaşmadığı” süıece ateist/inanmayan, yani bana göre başka dinden olanla aramızda ciddî bir Sorun olacağını düşünmüyorum.</p>
<p>Kabul edelim ki bazı insanî tercihler vardır ki karşılıklı anlaşma veya müzakereyle çözülemez, aslında çözülmesi de gerekmiyor. Çözerek benzeş hale getirmeye çalışan bazı “arındırıcı” zihniyet, kanaatime göre esasında sorun çözmüyor, beşerî olan her şeyi aslî olandan uzaklaştırıyor.(s.228)</p>
<hr />
<p>Bilginin aktarılmasında bundan çok daha önemli diğer bir yer ise ailedir. Ama okula tanınan bu öncelik, esas olması gereken aile içi eğitimi önemsizleştirmekte ve hor görülmesine sebep olmaktadır.</p>
<p>Ne var ki ev hem eğitimi hem de eğitimin esas mekânını temsil eder ve “ücretsizdir” de. Evde her gün farkında olarak veya olmayarak, bilgi çocuğa yaşanarak aktarılır. Yani bilgi sözel olarak değil, amelî düzeyde bir yaşama tarzı, bir tavır olarak çocuğa aktarılır. Bu mekânda “eğitim ve öğretim” birbirlerine içkin olarak aktarılır. Bu sosyalleşmenin diğer adıdır. Çocuk iyiyi ve kötüyü, ahlakî olanı ve olmayanı, helâli ve haram ama belki de en önemlisi hayâ ve mahremiyeti evde öğrenir.</p>
<p>İnsanın sosyal dünyasının, ilk oluştuğu yerin aile olduğunu unutulmamalı. Kur’an’ın çocuğun dinini ailenin nasıl belirlediğine dair hatırlatması önemlidir. Müslümanların ailelerinin aynı zamanda bir cemaat olduğunu ve esas eğitimin burada gerçekleştirileceğini unutmamaları gerekiyor. Bireyci Müslüman tipinin kreşlerden başlayan bir eğitimle ortaya çıktığı yine hatırda tutulmak diye düşünüyorum.</p>
<p>İslâm’ın öngördüğü eğitimin esas amacı insanı mümin ve muttaki yani iyi bir kul yapmaktır. Bu yüzden İslâm eğitimde ahlak ve edebe önem verir;yani İslami bilgi bunlara içkin özellik taşır.Unutmamamak gerekir ki, modern zihniyet ahlak ile bilgiyi birbirlerinden ayrıştırmıştır. Bu yüzden modern bilginin amacında insanı daha ahlaklı kılmak yoktur. İslâm insan zihnini öncelikle Kur’an’la tanıştırmak ister, eğitim söz konusu olduğunda. İster ki başka dünya görüşleri bu zihnî kendine göre şekillendirip kirletmesin.(s.235)</p>
<hr />
<p>Felsefî anlamı içinde dünyevîleşme dinin reddi değildir;dinin varlığı veya yok oluşu gibi iki kaışıtlığın birbirlerini inkâr ve kabul etmesi meselesi de sayılmaz. Dünyevîleşmenin itikat üzerinde meydana getirdiği en önemli tesir, şüphe uyandırmasıdır. Dünyevîleşme dinin dünyevî idealler için kalpleri rahatlatıcı ve meşrulaştırıcı bir kaynak haline; dinin hakikat telakkisinin anlam ve işlev olarak mevcut hayatı tanzim eden dinamiklere bilhassa sosyal ilişkileri düzenleyen iktisadî dinamiklere uyum gösterecek hale getirilmesidir.</p>
<p>Bu süreçlerde &#8220;Tanrı, hakikat, ahiret, fanilik, ortadan kaybolmuyor ama içerik anlamlarından boşalıyorlar. Dünyevîleşme, dindarlığı Hıristiyanlığın manastır tecrübesindeki gibi ya aşırı “bâtında”, ya da bugün açık bir şekilde görüldüğü gibi aşırı “zahirî’de aranması olarak, bu iki kutup arasındaki ilişkinin koparılması veya birinin diğeri aleyhine cereyan etmesidir.</p>
<p>Bu bağlamı içinde dünyevîleşmeyi aslında bir cihetten de dini hayata sürekli uydurmaya çalışan kendine has bir dindarlık/dîndarlaşma hali olarak da nitelendirebiliıiz. Ancak hayatın burada hiçbir doğruya/hakikate bağlı kalmaksızın değişim içinde olması bu dindarlığın hayatı düzenleyici bir güç kazanmasına imkân tanımaz.</p>
<p>Değişmez herhangi bir sabite kabul etmeyen bir hayat telakkisine göre inandığı hükümleri sürekli uyumlu hale getirmeye çalışan, dolayısıyla popüler/kültürel düzeyde ilahî söyleyerek/ dinleyerek,mehter marşı çalarak ya da itikadi düzeyde ihtiyaç duyduğu fetva için modern müçtehitlerimizden iştigal ettiği meslek için sürekli “din yorumu&#8221; talebinde bulunarak -elbette ki bu tefsir yapılmasın,içtihadda bulunulmasın anlamına gelmiyor-dönüşen zihniyet dünyasının algıladığı dindarlık tarzını teminat altına aldığını varsayan bir dindarlaşmadır.</p>
<p>Bu süreçlerin getirdiği değişimi mevcut durum içinde değil, ancak işin başına dönülmesi durumunda ne tür ve yaşanan değişimin ne maksatla olduğu hakkında mukayese ederek bir netice çıkarmak mümkün olabilir.(s.265)</p>
<hr />
<p>Modernizm her şeyi değişime açmaktadır. İslam’a baktığımızda, İslam hem değişime açıktır hem de değişmez bir tarafı vardır. Ben muhkem ayetlerimizin böyle olduğunu düşünüyorum. Bir de muhkeme bağlı kalarak müteşabih ayetlerin yoruma açık olması vardır. Bugün ilahiyat fakültelerimizdeki sıkıntı müteşabih ayetlerin muhkem ayetlerden bağımsız bir şekilde yorumlanmasıdır. Değişik ve süreklilik toplumda ve tabiatta varlık aleminde istikrar böyle sağlanır. İslam toplumu da böylece kimliğini muhafaza eder. Hem değişime açıktır hem de değişmeyen tarafları da vardır.</p>
<p>Post modernizm ile birlikte ortak değerlerin değişime açıldığını görüyoruz. Dikkat ederseniz bütün yeryüzünde ciddi bir istikrarsızlık var. Bunun nedenini rahmanî değerlerin reforme edilerek hayattan kovulması olarak görüyorum. Çünkü post modernizm hiçbir doğru değer kabul etmiyor. Herkesin kendine göre bir doğrusu vardır diyor, böyle bir durumda kim kiminle nasıl anlaşır?</p>
<p>Biz Kur’an’ın değerleri üzerine ilişkilerimizi kurarız. Hayattaki her şeyi bu değerlere göre değerlendiririz. Değerler aynı zamanda kıymet biçmek içindir. Biz çevremizde olan eşyaya, olaylara değerlerimizle bir kıymet biçeriz. Bu kıymet ölçüsü değerlerimizin değişmemesi için çaba sarf etmeliyiz. Post modern dünya bunları deforme etmeye çalışmaktadır, çünkü post modern anlayış fiziki görünüşe müdahale etmiyor, mahiyete müdahale ediyor, kavramlara, fıtrata.</p>
<p>Dikkat edin bakın bütün varlıkların fıtratı değişiyor. GDO’lar bir ölçüde fıtratın değişmesidir. Bundan dolayı benim kanaatime göre insan hakları klasik insan hakları değildir artık. Fıtratın savunulması gibi bir durum vardır. İnsan hakları dernekleri bence fıtratı savunmalıdırlar. Varlığın fıtratı sadece insanın fıtratı değil yani.(s.303)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-dunyaya-muslumanca-bakmak-alintilar/">Abdurrahman Arslan – Dünyaya Müslümanca Bakmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdurrahman-arslan-dunyaya-muslumanca-bakmak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'ın Yeniden Tanımlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Şapka Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin Arifesi: Geçiş Döneminde Din ve Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Dine Tanınan Tek Mekan:Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Fes]]></category>
		<category><![CDATA[Fonksiyonel Düzeyde Laikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Halka rağmen halk için]]></category>
		<category><![CDATA[Lâyıklık dinsizlik midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Laikleşmenin Düzeyleri ve Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Dönemi ve Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Sembolik Düzeyde Laikleşme:Festen Şapka'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Laikliğin Önemli Bir Fikri Aşaması: Ziya Gökalp]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin Laikleştirilmesi Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyede Laikliğin İnşası ve Devrimler]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat Fermanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp'te Din ve Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13053</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batıya yönelişin bir devlet politikası olarak kabul edildiği Tanzimat&#8217;tan itibaren yaşanan süreç dikkate alındığı zaman, Türkiye&#8217;nin &#8220;modernleşme&#8221;veya bir başka ifadeyle “Batılılaşma” tarihinin esas olarak &#8220;laiklik tarihi&#8221; olduğunu söylemek yanlış olmaz. Modernleşmenin dayandığı felsefi esaslar dikkate alınırsa, Türkiye’de yaşanan durumun batılılaşma sürecinin özellikleri açısından beklenen ve hatta zorunlu bir durum olduğu anlaşılır.(1) Bu nedenle modernleşme sürecinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/">Türkiye’de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/kiyafet-2/" rel="attachment wp-att-20032"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20032" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-1.jpg" alt="" width="450" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-1.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-1-300x223.jpg 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></p>
<p>Batıya yönelişin bir devlet politikası olarak kabul edildiği Tanzimat&#8217;tan itibaren yaşanan süreç dikkate alındığı zaman, Türkiye&#8217;nin &#8220;modernleşme&#8221;veya bir başka ifadeyle “Batılılaşma” tarihinin esas olarak &#8220;laiklik tarihi&#8221; olduğunu söylemek yanlış olmaz. Modernleşmenin dayandığı felsefi esaslar dikkate alınırsa, Türkiye’de yaşanan durumun batılılaşma sürecinin özellikleri açısından beklenen ve hatta zorunlu bir durum olduğu anlaşılır.(1) Bu nedenle modernleşme sürecinde sahip olunan laiklik, Türk kültürünün kendi dinamikleriyle ulaştığı bir aşamayı değil, modernleşmenin diğer bir çok unsurunda olduğu gibi ithal ürünü bir aşılamayı ifade etmektedir.</p>
<p>Laiklik önemlidir, çünkü batılılaşma/modernleşme sürecinde diğer bütün oluşum ve değişimlerin temeli olma görevini üstlenecek kadar fonksiyonel bir niteliğe sahiptir. Bu durumu ise, olanca açıklığı ile, Türkiye&#8217;nin modernleşme sürecinde görmek mümkündür. Özellikle de Cumhuriyet dönemi dikkat alındığında görülür ki; bütün düşünce ve uygulamalar laikliğe gitmekte ve bütün düşünce ve uygulamalar laiklikten çıkmaktadır.(2)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Osmanlı Dönemi ve Laiklik</strong></p>
<p>“Laik” terimi, Türkiye’de ilk olarak XIX. yüzyılda duyulur. Laiklik ilk duyulmasını takiben, Batı dillerine ait bazı sözcükleri Türkçe ifade etmek isteyen kimi düşünürler, “laik” yerine Türkçe bir terim bulma gayretine girerler. Bunlardan Ziya Gökalp, “laik”in karşılığı olarak “ladini” (din dışında kalan) terimini kullanırken; Müşir Ahmet Paşa “la ruhbani” (ruhbanların dışında kalan) terimini kullanır ve hepsi de kendi kullanımındaki manânın yerleşip yaygınlaşmasını arzular. Ancak arzuları gerçekleşmez. Zira “laik” terimi Türkçe’de esas biçimiyle yer edinir ve yaygın bir kullanıma kavuşur.</p>
<p>Laik terimi, Osmanlı ülkesinde ilk olarak XIX. yüzyılda duyulmasına ve bazı düşünürler arasında ancak XIX. yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlanmasına karşılık, esas olarak uygulamada daha eskilere uzanan bir tarihi vardır. Bu süreçte Tanzimat Fermanı’nı takiben oluşan zihniyet ve uygulamalar önemli bir aşamayı teşkil eder.(3) Fakat laiklik Cumhuriyet’e kadar ki tartışma ve uygulamalarda, hiçbir zaman, Batıdaki Din-Devlet karşılaşması ve bu karşılaşmanın tarihsel sonucu biçiminde açığa çıkan muhtevasıyla var olmaz. Zira, Osmanlı toplumu ve İslam, Batı toplumları ve Hıristiyanlık’tan tamamıyla farklı özelliklere sahiptir. Ne laikliğe zemini hazırlayan Kilise benzeri bir kuruma ve ne de laikliği oluşturan Kilise-Devlet çatışmasına ve ne de mezhepler arası çatışmalara/savaşlara genelde İslam ülkelerinde ve özelde de Osmanlı’da tanık olunmamıştır. Bu nedenle, Batı’daki anlam ve uygulamasıyla laikliğin savunulmasına ve uygulanmasına yönelik gayretlere Osmanlı döneminde rastlamak hiçbir şekilde mümkün olmaz. (4)Cumhuriyet döneminden önce, uygulamada gittikçe artan oranda varlığı söz konusu olsa dahi ne Batıcılar ne de İslamcı akım taraftarları arasında doğrudan “laiklik” le ilgili tartışmaya rastlanmaz. Hatta bu konunun bulunabileceği en uygun yer olan İçtihad dergisinde dahi laiklik tartışması görülmez. Kılıçzâde Hakkı, ünlü “Pek uyanık bir uyku” adlı makalesinde modernizmin bireysel ve toplumsal hayata yansıyan özelliklerinden ayrıntılı olarak bahsetmesine rağmen, doğrudan laiklikle ilgili bir konuya değinmez. Abdullah Cevdet ve Celal Nuri bu durumun istisnaları gibi görünüyorlarsa da, esasında onların düşünceleri de, sistemli bir laiklik programından ziyade, İslam’a muhalif kişisel ve radikal bir karşıt inanç geliştirme gayreti olarak açığa çıkar.(5)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de Laikliğin Önemli Bir Fikri Aşaması: Ziya Gökalp</strong></p>
<p>Osmanlı yüzyıllarının son çeyreğinde doğup gelişen fikir akımları Türkiye’nin modernleşme sürecinde oldukça önemli bir aşamayı teşkil ederler. Bu fikir akımlarından “Türkçülük” laiklik dahilinde daha ayrıcalıklı bir önem ifade eder. Çünkü, laik bir bakış açısının ürünü olarak doğan din reformu konusunda etkili görüş İslâmcılarla, Batıcılardan değil, Türkçülerden gelir.(6) Bu itibarla konu dahilinde asıl önemli şahsiyet Ziya Gökalp’tir. Onda laik bir bakış açısının gereği olarak açığa çıkan İslâmî reforme etme istek ve gayretlerini ve hem de tamamıyla laiklik kabul edilebilecek uygulamaların fikri temellerini bulmak mümkündür. Daha da önemlisi, laikliğin Türkiye’de açıkça ve sosyoloji sisteminin bir gereği olarak tartışılmasını görmek için Ziya Gökalp’i beklemek gerekmektedir. O, Türkiye’de ilk defa konuyu açıkça ve sistemli olarak ele alan kişidir. Ziya Gökalp düşünceleriyle ‘<em>’kamu zihniyetinde imparatorluktan millete, dinden laikliğe, Doğudan Batıya geçiş için gerekli esini sağlayan entelektüel bir hareket yaratır</em>”. (7)İttihat Terakki’den Cumhuriyet kadrolarına kadar karşılık bulan fikri bir süreç başlatır. Bütün bu konuların ilk nüveleri sayılabilecek düşüncelerinin yer aldığı program, Türkçülüğün programı olarak ittihat ve Terakki idaresinin onayını alır. Bizzat kendisi 1917 yılında toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne, tarihi, sosyolojik ve hukuki araştırmalara dayanan ve laikliği esas alan ve bu bağlamda Şeyhülislâmlık müessesesinin ilgasını teklif eden bir tebliğ sunar.</p>
<p>Şevket Süreyya’nın “nevi şahsına münhasır bir düşünürdü” diye tanıttığı Ziya Gökalp’in, fikirleriyle nevi şahsına münhasır kalmadığını yine Şevket Süreyya’nın şu tespitinden anlıyoruz: ‘<em>’ittihat ve Terakkinin Merkez Komitesi üyesi de olarak, partinin liderleri ve politikası üstünde etkiler yapıyordu. Hem Türkçü, hem İslamcı, hem Asrileşme taraftarıydı&#8230; İslam hukuku üstüne yayınlan vardı. Bu yayın faaliyeti sırasında Ziya Gökalp, Şeyhülislamın kabineden çıkması, hukuk ve fıkıh işlerinin ayrılması gibi esaslardan başlayarak, Türkçe ezan, Türkçe Kur’an, mahkeme birliği, bütçe birliği, Üniversite muhtariyeti gibi konulara kadar çeşitli görüşleri savundu”.(8)</em> Bu görüşleriyle de o, hiçte uzun sayılamayacak bir ömür süresinin dışına taşmayı başarmış ender şahsiyetlerden birisi olur. Onun düşünceleri, Shaw’ın pek güzel özetlediği gibi, geleceğin Türkiye’sinin inşasında önemli bir kaynak olur: “<em>1913’ten Cumhuriyetin ilk on yılı sonuna kadar süregelen hızlı reformlar pek çok bakımdan Gökalp’in yazılarının sağladığı ideolojik temel ve destek sayesinde mümkün kılınmış ve desteklenmiştir&#8221;.</em> (9)Gerçi Şevket Süreyya, Ziya Gökalp ile Mustafa Kemal arasındaki fikri bağa tereddütlü yaklaşır ve bunu destekleyecek delillerin bulunmadığını yazarsa da,(10) bizzat Mustafa Kemal’in kendisi bunu yanlışlar ve fikrî selefinin kim olduğunu ifade eder: İtalyan diplomatı Comte Sfor- za’ya konuyla ilgili söyledikleri bunun en önemli delilidir: “<em>Bedenimin babası Ali Rıza, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin Ziya Gökalp’tir</em>&#8220;.(11)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ziya Gökalp&#8217;te Din ve Devlet</strong></p>
<p>Ziya Gökalp, Tanzimat dönemi batılılaşmasına karşı oldukça sert eleştiriler yöneltir. Onun bu eleştirileri aynı zamanda kendisinin savunduğu batılılaşma fikrini ortaya koyar. Zira, Tanzimat dönemi batılılaşmacılarına yönelttiği eleştirilerinde, Tanzimatçıların batılılaşma sürecini bilimsel ve felsefi bir temele dayandırmadan, sadece görünüşte yer alan biçimiyle gerçekleştirmeye çalıştıklarını belirtir ve bu açıdan Tanzimatçıları suçlar.(12) İslam’ın geliştirdiği geleneksel kurumlan kaldırmadan ya da bunlarda reform yapmadan laik hukuk ve eğitim sistemini kabul etmenin, batılılaşma sürecinde kayda değer bir anlam ifade etmeyeceğini belirtir.</p>
<p>Ziya Gökalp, İslam’da “milli hayat&#8221; için gerekli olan İslami unsurların korunmasından yana bir tavır sergiler.(13) Milli unsurlarla sıkı bağı söz konusu olmayan ve toplumun batılılaşmasını önleyen unsurların atılması veya batılılaşmaya müsait bir reforma tabi tutulması gerektiğini savunur. Onun için, İslam’ın kalıcı ve milli yapı için önemli olan temel özelliği ahlâkî cephesidir. İslam’ın bu yönüyle muhafaza edilmesi ve bunun temini için gerekli önlemlerin muhakkak alınması gerektiğini belirtir. Fakat özellikle hukuk! boyuta gelince, bu alanda tutumu tam karşıt istikamette seyreder. Hukukun değişen hayata bağlı olarak değişmesi gerektiğini açıklayan Ziya Gökalp, İslam hukukunun da bu nedenle değişmesinin zorunlu olduğunu belirtir. Ancak bunun, dine karşı olmak biçiminde anlaşılmaması gerektiğini de bilhassa belirtir.(14) Ona göre, söz konusu değişim bizzat dinin bir gereğidir. Dolayısıyla gerçekleştırilenin dine aykırı olduğu söylenemez. Bu konuda içtihat konusunu delil olarak takdim eder. İslam hukukunun temel unsurlarından olan içtihadın, hukuku hayatın değişimine uygun tarzda değiştirmenin gereği olduğuna dikkat çeker.</p>
<p>Ziya Gökalp’te sadece düşünce aşamasında kalan bütün bu görüşler, daha çok Cumhuriyet kadrolarının işine yarar. Hatta öyle ki, dini işlevsiz kılma girişimleri bile. Ziya Gökalp‘ten gelen fikri malzemeye uygun bir tarzda dinin gereği olarak takdim edilir. Ziya Gökalp’in ‘’ittihat&#8221; dahilinde söyledikleri ise söz konusu fikri malzemenin en önemli kısmım teşkil eder.(15)</p>
<p>Ziya Gökalp, İkinci Meşrutiyet döneminin belirli karakteri olan üç karşıt fikir hareketi (İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük) arasında ahenk bulmaya çalışan düşünürlerin başında gelir.(16) Akçuraoglu Yusuf&#8217;un belirttiği üzere,(17) Hüseyinzâde Ali Bey’in fikirlerinden etkilenerek sistemleştirdiği fikirlerini “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak&#8221; isimli kitabında dile getirir ve üç fikir arasında bir ahenk oluşturma işini büyük oranda başarır. Onun söz konusu üç karşıt fikir arasındaki &#8221;uzlaştırma&#8221; girişimi, İslam’ın toplumsal hayata yönelik özellikleriyle, modernitenin dini toplumsal hayatın dışında tutma özelliğinin yol açacağı çatışmayı önleme noktasında yoğunlaşır. Bu alanda tercihini modernitenin gereği olan laiklikten yana koyar.(18)</p>
<p>İslam’ın, milli kültürü destekleyen milli bir din olarak kalmasından yana görüş bildirir(19) ve dinin toplumsal hayattaki uzantısı olan hukuk ilişkin bütün özelliklerini reddeder. Onun bu konulardaki görüşlerinin kaynağı ise Durkheim olur.(20) Dini müesseselerin devlet işlerinden ayrılmasıyla ilgili görüşlerini “İslâm&#8221; (1914-1915) ve “Yeni Mecmua&#8221; da (1918-1919) yayınladığı şiirlerinde dile getirir. Daha sonra ‘’Yeni Hayat&#8221; (1918) adlı kitabında topladığı bu şiirlerinde Islâm hukukuna en sert eleştirilerini yöneltir. “Şeyhülislamlık’’ adlı şiiri konunun önemli örneklerinden birisi olur. Bu şiirde “<em>kendi hukukunu kendi doğurmayan, yasasını gökten inmiş ve değişmez sayan bir devlet, devlet değildir ve bağımsızlığını sürdüremez; dünya, değişmeyen bir varlığı taşıyamaz’’</em> der. “Halife ve Müftü&#8221; adlı şiirinde, <em>“devlet&#8221; ile “medrese&#8221;nim ve “müftü&#8221; ile “halife&#8221;nin birbirinden ayrılması</em> gerektiği ileri sürer. “Devlet&#8221; adlı şiirinde ise “hukuk&#8221; ile “din&#8221;in birbirinden ayrı iki farklı alan öldüğünü dile getirir. “Meşihat&#8221; adlı şiirinde de laik düşüncenin gereği olarak inanıp savunduğu Din-Devlet ayrılığının.-sınırlarını tekrarlar ve özelliklerini açıklar. Bütün bu düşüncelerinin yani sıra dinde reform yapılmasını büyük bir hararetle savunur. Bu konuda “Vatan&#8221; adlı şiirinin özel bir yeri olur.(21)</p>
<p>Ziya Gökalp in dinle ilişkili olan düşüncelerinin gerçekleşebilmesi, yine kendi görüşüne göre kendiliğinden olacak şeyler değildir. Bunların gerçekleşmesi için devrime ihtiyaç vardır. O zamana kadar Jön Türkler tarafından büyük oranda gerçekleştirilmiş olan siyasî devrimi toplumsal bir devrim takip etmelidir. “Genç Kalemlerde “Demirbaş&#8221; imzasıyla yayınladığı “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler&#8221; isimli yazısında konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıklar, “<em>Bir siyasî inkılâbı yaptıktan sonra ikinci bir vazifenin önünde kaldık: İçtimaî inkılâbı hazırlamak! Siyasî inkılâp, meşrutiyet mekanizmasının hükümete tatbiki demek olduğu için istihsali pek kolaydı . Fakat İçtimaî inkılâp mihaniki [mekanik} bir fiille değil, uzvî [organik] bir tekâmülle [evrimle] hasıl olabileceği için gayet güçtür. Siyasî inkılâbın icrası için hürriyet, müsavat [eşitlik], uhuvvet [kardeşlik] gibi meşrutiyetin ruhunu temsil eden kuvvet-fikirlerin intişarı [yayılması] kafiydi. Halbuki İçtimaî inkılâp kuvvet-hislerin inkişaf ve tealisine bağlıdır&#8230; İçtimaî inkılâp ne demektir? Eski hayatı beğenmeyerek yeni bir hayat ibda etmek [yaratmaktır]. Bilirsiniz ki hayat tabiri gayet umumi bir manaya delâlet eder. Bu kelimede iktisadı, ailevî, bediî, felsefi, ahlâkî, hukukî, siyasî, bütün hayatlarda mündemiçtir. “Yeni hayat* demek, yeni iktisat, yeni aile, yeni bedaet [sanat], yeni felsefe, yeni ahlâk, yeni hukuk ve yeni siyaset demektir. Eski hayatı değiştirmek, İktisadî, ailevî, bediî, felsefi, ahlâkî, huku-kî ve siyasî hususiyetleriyle yeni bir yaşayış yaratmakla kabil olabilir&#8230;”(22)</em></p>
<p>Ziya Gökalp toplumsal hayata, dine ve siyasete ilişkin özlemlerini daha çok şiirlerinde dile getirir. Fakat bunlar, içinde bulunduğu şartlar dahilinde birer özlem ve düşünce olarak kalmaya mahkûmdurlar. Çünkü bu özlemlerin gerçekleşmesi, düşüncelerin uygulamaya geçmesi siyasal bir gücü gerektirmektedir. Ziya Gökalp’in ise böyle bir imkânı ve şansı yoktur. Ankara’da öğretmenlerle yaptığı bir toplantıdaki sözleri bu çaresizliğinin dolaylı bir ifadesi olarak anlam kazanır. Toplantıda kendisine yöneltilen &#8221;îslam dini yenileşebilir mi?” sorusuna cevap vermeye eski Türk dinini anlatarak başlar, sonra Ahmet Yeseviye, İslam adet ve geleneklerine, şeriat konusuna ve bu alanın problemlerine geçer. Ve hayalindeki, &#8216;‘milli kılıktaki dini&#8221; şöyle özetler: &#8220;Dinin milli şekilde canlandırılması, dinden masalların uzaklaştırılması, ayin ye merasimlerin, hutbenin ve ezanın Türkçeleştirilmesi.” Konuşmasını şu sözlerle bitirir: “<em>Dinde reformu gerçekleştirebilmek için güvenilmeye değer birinin peşinden gitmek gerekir”.</em>(23)</p>
<p>Ziya Gökalp’in dinde reform ve laikliğin hakimiyeti konusundaki belki umutlarının gerçekleşmesini sağlayacak siyasal gücün yakınlığı konusunda umutlan veya tam tersi olarak umutsuzluğu vardı. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu tespit edebilmek mümkün görünmüyor. Ancak, şurası kesin ki o umutlarının gerçekleşmesine az bir zaman kala hayata gözlerini kapar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cumhuriyetin Arifesi: Geçiş Döneminde Din ve Laiklik</strong></p>
<p>Cumhuriyet Türkiyesi’nin arifesinde, yani Milli Mücadele yıllarında ve savaşın sıcak atmosferinde laikliği ve hatta laikliği çagrıştırabilecek fikirleri bulmak mümkün değildir. Gerçi başta Ziya Gökalp olmak üzere dönemin aydınlarında laiklik fikri vardır ve ayrıntılı olarak işlenmektedir. Ancak bu fikirlerin halkla, yaşanan hayatla bir ilgisi bulunmamaktadır; bir avuç düşünürün zihinsel faaliyeti olarak anlam kazanmıştır. Yaşanan hayatın fikrî lokomotifi olarak ifade edilebilecek bir tek güç vardır: İslam.</p>
<p>İslam, Milli Mücadele’nin hemen öncesinde ve yoğun olarak devam ettiği dönemde ülkenin geleceğine ilişkin farklı projelere sahip bütün gruplar tarafından Milli Mücadele’nin manevî gücü ve grupları birleştirici bir ideoloji olarak benimsenir. İslam, hemen bütün konuşma ve yazışmaların ekseninde ve tamamen olumlu anlamda yer alır. İslam’a yönelik bu bakış açısı nedeniyle de onun temsilcisi olan Halife’ye yönelik olumsuz bir tavır almaktan özenle kaçınılır. Her fırsatta Halife’ye bağlılık dile getirilir. Düşmanın baskısında olan padişahın temsil ettiği halifelik ve saltanat makamları öncelikle kurtarılması gerekilenler olarak sürekli gündemde tutulur. Sivas Kongresi’nin 11 Eylül tarihli Umumi Beyannamesi bunun önemli örneklerinden birisini teşkil eder. Beyannamenin 2. maddesinde, “<em>Camia-i Osmaniye&#8217;nin tamamiyeti ve istiklâli millimizin temini ve makam-ı muallayı Hilafet ve Saltanatın masuniyeti için Kuvay-ı Milliye’yi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak, esası kat’idir</em>” denirken, 5. maddesinde ise <em>“Hükümet-i Osmaniye bir tazyiki harici karşısında bulunduğu takdirde, makamı Hilafet ve Saltanatla vatan ve milletin masuniyet ve tamamiyetini kâfil her türlü tedabir ve mukarrerat ittihaz olunmuştur”</em> (24)denilir.</p>
<p>Sivas Kongresi Beyannamesinde yer alan hilafet ve saltanat ağırlıklı ifadeler, Ankara’da Meclis’in açılışını haber vermek üzere Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal tarafından, illere, sancaklara, Müdafayı Hukuk merkezlerine ve belediyelere gönderilen 21 Nisan 1920 tarihli yazıda daha da yoğun bir tarzda tekrarlanır. Milli Mücadele’yi yönlendiren ideolojinin dini boyutunu göstermesi bakımından söz konusu yazının 4. maddesi oldukça önemlidir:</p>
<p>“<em>Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerîfler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretlerimin mübarek adlan anılırken, Padişah Efendimizin yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele&#8217;nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydanâ gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dînî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükümet konağına gelinerek Meclisin açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerîf okunacaktır”(25)</em></p>
<p>Dönemin dine bakış tarzını göstermesi açısında Mustafa Kemal’in 7 Şubat 1923 günü Balıkesir Paşa Cami’indeki konuşması daha bir anlamlıdır. Paşa Camii minberinden şunları söyler: “<em>Peygamberimiz efendimiz hazretleri Cenab-ı Hak tarafından insanlara, dini hakikatleri bildirmeye memur ve resûl olmuştur. Kanun-u Esâsisi (Anayasası) Kur’an-ı azimüş- şandaki nusüs’tur (ayetlerdir)&#8230; Arkadaşlar! Cenabı Peygamber çalışmalarında iki eve malik bulunuyordu. Biri, kendi evi, diğeri Allah&#8217;ın evi idi. Millet işlerini Allah&#8217;ın evinde yapardı. Peygamberimizin emrine uyarak bu dakikada, milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususaları görüşmek maksadıyla bu dar-ı kutside Allah&#8217;ın huzurunda bulunuyoruz, Bu vesile ile büyük bir sevâba nail olacağımı ümit ediyorum’’(26)</em> Mustafa Kemal, İkinci Meclis’in teşkili için alman seçim kararını takiben yaptığı açıklamalardan birisinde ise şunu söyler:</p>
<p><em>“Yeryüzünde bir (Hilafet) makamı bulunmazsa, İslam alemi kendisini imamesiz bir teşbih gibi dağılmış, perişan görür”(27)</em></p>
<p>Hatta, Kâzım Karabekir’in yazdıklarından öğrendiğimize göre, Mustafa Kemal özellikle 1920-21 yıllarında dini motifleri konuşmalarında o kadar çok kullanır ki, sonunda Karabekir Paşa onu uyarmak zorunda kalır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak bizzat Karabekir Paşa, Mustafa Kemal&#8217;e şunları söylediğini belirtir: “<em>Dünya işlerini camilere soktuğumuzun acısını çektiğimiz yetmez mi Paşam? Milli işlerimizi neden yine camilere sokuyoruz. Ve neden bilhassa siz, Başkumandan olduğunuz halde, dinle, hilafetle bir din adamı gibi, hattâ daha ileri giderek meşgul oluyorsunuz. Münevverlerimiz, haklı olarak bu gidişi iyi telâkki etmeyeceği gibi, bu yol da esasen tehlikelidir</em>”.(28) Mete Tunçay’ın döneme ilişkin bir tespiti» Cumhuriyeti kuran kadroların daha sonraları dini sadece vicdan konusu haline getirme sürecine girmeden önceki durumlarını özetlemesi açısından önemlidir: “<em>Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde Atatürk ve arkadaşları dinin siyasal kurum olarak öneminden Abdülhamit döneminde bile eşi görülmemiş ölçüde yararlanmışlardır”(</em>29)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Laikleştirilmesi Sorunu</strong></p>
<p>Türkiye’de batılılaşma, ilk anından itibaren yönetici kesimin ve Batıdaki veya Türkiye’deki modern okullarında okumuş “aydınların” düşünceleriyle şekillenir ve yine onların uygulamalarıyla bireysel ve toplumsal hayatın çeşitli cephelerinde yer bulur. Batıcı seçkinler, toplumu batılılaştırma yönünde topyekûn bir değişime tâbi tutmalarına karşılık, halk ise kendilerine yabancılaşmış seçkinlere direnmeyi varlıklarının devamı olarak algılarlar. Bu ise pek tabiîdir ki, halk ile batıcı seçkinler arasında ayrılıklara ve daha da önemlisi çatışmalara yol açar. Batılılaşma sürecinin her aşamasında, &#8221;halka rağmen halk için” biçiminde formüle edilen söz konusu yaklaşımın “halka rağmen” kısmı çoğu zaman çatışmaların nedeni olarak açığa çıkar. Cumhuriyet seçkinlerinin sözlerine yansıyan ve uygulamalarında görülen batılılaştırma uygulamalarını Osmanlı dönemi uygulamalarından ayıran radikalliğin temelinde de “halka rağmen” zihniyetinin gerektirdiği sertlik ve eli çabuk tutma anlayışı yer alır. Sözlere “vuruş”(30) olarak yansıyan “aniden değişim”, batılılaştırma uygulamalarını bir anda yaparak, bütün tepki ve çatışmaları birden aşma arzu ve planının gereği olarak açığa çıkar.(31)</p>
<p>Fakat bundan gayeyi gerçekleştirme yönündeki uygulamaların plansız ve günübirlik kararlarla yürütüldüğü manâsı çıkarılmamalıdır. Konuyla ilgili bilgiler dikkate alındığı zaman anlaşılmaktadır ki, batıcı seçkinlerin idealleri doğrultusundaki uygulamaları plansız ve günü birlik kararlara dayanılarak gerçekleştirilmemiştir. Toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel kurum ve müesseseleri batılılaştırmanın belirli bir sistematiği oluşturulmuş ve buna göre uygulamalar gerçekleştirmiştir.’’Sentez’ler ise bu sistematiğin ürünü olarak açığa çıkar.Bilhassa X/X. yüzyılla birlikte gündeme gelmeye başlayan sentezlerde din-devlet ilişkisi ve ulusal özellikler merkezi bir konuma sahip olur.Bu sentezler,aynı zamanda kendi içinde zaman zaman sertleşen,önemli politik-ideolojik boyutları olan bir kültür savaşının da eksenini oluşturur.Taha Parlanın tasnifiyle Türkiye&#8217;deki batılılaşma sürecinin son iki önemli sentezi şöyle ifade olunabilir;(32)</p>
<p><strong>Gökalp Sentezi:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Batı(dayanışmacılık ideolojisi:bilim,fen ve teknoloji)+</p>
<p><strong>2.</strong>Türklük(din ve kültür milliyetçiliği;değerler sistemi)+</p>
<p><strong>3</strong>.İslamiyet(Ahlaki sistem olarak tasavvufi islam)</p>
<p>.1.medeniyet, 2. ve 3. hars.</p>
<p><strong>Kemalist Sentez:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Batı(dayanışmacılık ideolojisi;bilim,fen ve teknoloji;değerler sistemi)+</p>
<p><strong>2.</strong>Türklük(dil ve kültür milliyetçiliği)+</p>
<p><strong>3</strong>.İslam(Yok) (33)</p>
<p>Bu sentezler içerisinde dinin konumuna bakılacak olursa;</p>
<p>Cumhuriyet donemi sentezinin, diğer konularda ve uygulamalarında selefi konumuna sahip olan Ziya Gökalp sentezinden ayrıldığı ve “radikalliğinin* asit çehresinin bu noktada açığa çıktığı anlaşılır.</p>
<p>Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı dönemi batılılaştırıcılığıda, din toplumsal hayattan uzaklaştırıldıkça, dinin boşalttığı alanlar hemen laik esas ve uygulamalarla doldurulur. Ancak hemen hiçbir zaman dine açıkça cephe alınmaz ve dinin toplumsal etki alanının daraltılması ustaca gerçekleştirilen manevralarla sağlanır. Dini unsurları ikinci dereceye atmak suretiyle de olsa muhafaza eden ve böylece dûalist bir karakter sergileyen Tanzimat döneminin uygulamaları Ziya Gökalp’in eleştirilerine uğramış olsa bile, din Gökalp’te de milli yapının bir unsuru olarak varlığını sürdürür. Ancak Cumhuriyet seçkinleri bu noktada hem Osmanlı ve hem de Ziya Gökalp batılılaştırmacılığından ayrılarak dine karşı esasta hiçbir zaman terk edilmeyen radikal bir tavır takınırlar. Din, sadece devletten ve siyasetten uzak tutulmakla kalınmaz, aynı zamanda bir kültür ve eğitim politikası, ondan da öte bir politik-ideolojik tutum olarak genelde “meşru” kamu yaşamının sınırlan dışına itilir. (34)Bu yöndeki gayretlerin nedeni incelendiği zaman, Cumhuriyet seçkinlerinin siyasal geleceklerinin büyük oranda etkili olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Çünkü, Cumhuriyet seçkinleri, geçmiş dönemlerde yaşananlardan hareketle batılılaştırma politikalarının karşısına en güçlü muhalefet olarak din temsilcilerinin çıktığını biliyorlardı. Belki bunlar askeri önlemlerle aşılabilirdi. Ancak Cumhuriyeti kuran seçkinler için önemli ve tehlikeli muhalifler batıcı olmalarına rağmen Cumhuriyet seçkinlerine muhalif olmayı tercih eden Osmanlı tarzı batıcılarıydı. Onlar bir yönleriyle dine dayanıyor veya en azından dine radikal bir tavır almıyorlardı. Bu ise Cumhuriyet seçkinlerinin toplumu batılılaştırma yöntemiyle çatışmaya neden olmaktaydı. Batılılaşma sürecini uzun bir zamana yayarak evrimleşme modeline uygun şekilde gerçekleştirmeyi arzulayan ve dine “saygı&#8221; gösteren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticileri söz konusu kesimin temsilcisi olurlar. (35)Halbuki Cumhuriyet seçkinleri, toplumu sadece batılılaştırmak değil belki daha da fazlasıyla sürekli tek söz sahibi olarak kalmayı istiyorlardı. Bilhassa siyasal batılılaşma girişimlerinin sapmalara uğraması pahasına, çeşitli gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılan otoriter bir sistemin kurulması bu arzunun tarihsel delili durumundadır. O halde “muhalefeti” tamamen yok edebilmenin yolu, dini tamamen saf dışı etmekten geçiyordu. Din elbette ki kalplerden sökülüp atılamazdı.</p>
<p>Ancak hiç değilse sadece kalplerde hükmünü sürdüren ve hayata hiçbir zaman yansımayan bir inanç olarak kalabilirdi.(36) Niyazi Berkes’in dediği gibi: “<em>laiklik bir din savaşının değil, bir siyasal ideolojinin ürünü olarak görülmüştü. Bu nedenle de Cumhuriyet seçkinlerinin uygulamalarında laiklik, dini değil siyasi nedenlere dayanan bir uygulama olarak açığa çıkacaktır”.(37)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Laikleşmenin Düzeyleri ve Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm</strong></p>
<p>Binnaz Toprak’a göre, Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki laikleşme sürecini dört ayrı düzeyde incelemek mümkündür. Bizim de katıldığımız bu düzeyler şu şekilde belirlenmektedir:</p>
<p><strong>1)</strong> <strong>Fonksiyonel düzeyde laikleşme:</strong> Dinin fonksiyonel yapısında gerçekleştirilen daraltma ve buna bağlı olarak, bireysel ve toplumsal hayatta, dinden boşaltılan alanların dindışı unsurlarla doldurulması.</p>
<p><strong>2)</strong> <strong>Sembolik düzeyde laikleşme:</strong> İslam’a ilişkin sembollerin yerini, ulusal kültüre ve sosyal hayata ilişkin sembollerin alması.</p>
<p><strong>3)Kurumsal düzeyde laikleşme:</strong> Örgütsel yapılarda gerçekleştirilen düzenlemeler; İslam’ın örgütsel gücünü ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar.</p>
<p><strong>4)</strong> <strong>Yasal düzeyde laikleşme:</strong> Toplumun hukuki yapısında gerçekleştirilen düzenlemeler; Batı kökenli yasaların alınıp uygulanmaya konulması.(38)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fonksiyonel Düzeyde Laikleşme</strong></p>
<p>Laikliğe bakış açısındaki dini ve ideolojik farklılıklar, Türkiye’deki <em>“resmi”</em> lakiklik anlayış ve uygulamalarını değerlendirme biçiminde herhangi bir etkiye sahip olmamıştır. Konuyla ilgilenen hemen herkes, laikliğin Türkiye’deki anlam ve uygulama biçiminin Batıdakine oranla önemli farklılıklara sahip olduğunu ifade kabul etmiştir. “<em>Memleketimizin tarihî gerçeklerine uygun bir laiklik anlayışı vardır”(<sup>39)</sup></em> diyen İsmet Giritli, söz konusu yaygın görüşü ifade ederken, aynı zamanda farklılığın nedenini de kısaca açıklamış olur. Türkiye’nin modernleşme sürecinde kabul edilen ve uygulamaya konulan laikliğin, Batıdakinden farklı olu-şunun eleştirilmesini yanlış bulan Giritli, bu görüşünün gerekçesini şöyle açıklar: “<em>Memleketimizde laiklik konusunda fikir yürütenlerin genellikle düştükleri hata; laikliği Türkiye gerçeklerinden soyutlamaları ve dogmatik (katı-değişmez) bir laiklik terimine körü körüne bağlı bulunmalarıdır. Oysa Türkiye’deki laiklik, Cumhuriyetimizin milliyetçilik, halkçılık ve devletçilik nitelikleri gibi, ülkemiz tarih ve gerçeklerine göre oluşmuştur.</em></p>
<p><em>Bu itibarla bu nitelikleri, Batı taklitçisi terimler olarak veya yalnız sözlük anlamları ile tanımlamak doğru değildir”(<sup>40)</sup>.</em> Yine Giritli’nin açıklamalarıyla, Türkiye’deki laiklik uygulamaları, <em>“Atatürk laikliği” anlayışına uygun ve Türk toplumunun çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma hedefini tehlikeye atmamayı amaçlayan bir düzenlemelerdir”(<sup>41)</sup>.</em> Bu ise laikliği Türkiye şartlarında hem anlam ve hem de uygulanan biçimiyle farklı kılmaktadır. Giritli, bu konuda tarihsel bir referans da bulur. Bu, Türkiye’deki toplumsal dönüşümün, Batı’daki dönüşümden farklı olduğu eleştirilerine Mustafa Kemal’in verdiği cevap ve o cevapta anlam kazanan bakış<br />
açısıdır: “<em>Hiçbir şeye benzemiyormuşuz. Biz benzememekle ve benzetme</em><em>mekle övünmeliyiz. Çünkü biz bize benzeriz”(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">42)</span></em> İnönü’ye göre bu, “<em>ilmin </em><em>sağduyunun gösterdiği ana prensipleri kendi memleketimizin ihtiyacına göre adapte ederiz</em>” anlamına gelen bir sözdür(<sup>43)</sup>.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm</strong></p>
<p>Türkiye’nin batılılaşma sürecinde anlam ifade eden söz konusu farklılıkla ilgili bu kısa açıklamanın nedeni, farklılığın tartışmasız kabul edildiğine ve bunun araştırmaya değer bir konu olduğuna dikkat çekmektir. Zira kanaatimiz odur ki, dün olduğu gibi bugünün Türkiye’sinde de bir çok toplumsal, yasal, idari, ekonomik problemin Türkiye’deki tarihsel ve düşünsel dayanaklarının farklı oluşudur. Bunu  doğru değerlendirmek için, kısaca da olsa, öncelikle laikliğin Batı’daki tarihsel şartlarını hatırlamakta yarar vardır.</p>
<p>Batıda uzun bir süreçte gerçekleşen şey, dini otoritenin toplumsal hayattan uzaklaştırılmasından ibarettir. Bu süreçte, din adamları sınıfı, salt “dînî” olan bir rolü kabullenmişler, toplumsal alandaki tarihsel rollerini terketmek zorunda kalmışlardır. Gerçekleşen dönüşüm, dinin (Hıristiyanlığın) özüne büyük oranda uygundur. Çünkü, Hıristiyanlığın veya asas olarak Incil’in toplumsal yönü son derece zayıftır; “Tanrı’nın hakkını Tanrıya, Sezar&#8217;ın hakkını Sezar’a vermeyi” temel bir ilke olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla, laiklik, din adamları sınıfının tarihsel süreçte inşa ettikleri ve dini referansları zayıf olan bir anlayışı ve bu anlayışın toplumsal yapıdaki karşılıklarını iptal ederek, din adamlarını asıl sorumluluk alanlarına yöneltmenin ismi olarak anlam kazanır. Yeni süreçte din adamlarının Din’e/Kitab’a da uygun olan sorumlulukları; daha çok vicdani boyutta işleve sahip Hıristiyanlığı temsil etmek ve bireysel ahlâkı aşmayan bir yapıda işlerlikli kılmaktan ibarettir; günah çıkarmak, ayinleri yönetmek, kutsamak vs. gibi.</p>
<p>Ancak, Türkiye’de durum Batı’dakinden oldukça farklıdır. Farklılığın temelinde ise din vardır. Türkiye’deki insanların ekseriyetinin dini İslâm’dır; yaşayan kültürün referansı İslam’dır. İslâm ise Hıristiyanlık gibi toplumsal yönü zayıf bir din değil; tam aksine, hem bireye ve hem de topluma yönelik bir dindir. İslam, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi sadece vicdana değil, bireye ve topluma yönelen ve bunları kontrolüne alıp yönetmeyi hedef edinmiş bir dindir. İslâm’ın temel ve değişmez olan bu özelliğini, Türkiye’de “resmi söylem”in temsilcisi olan şahsiyetlerin bizzat kendi ifadelerinde dahi bulmak mümkündür. Şu bir kaç örnek bununla ilgilidir:</p>
<p>“Diğer dinlerin sadece uhrevi olmalarına karşılık, İslâm fert ve toplum hayatlarını, en ince münasebetlerine kadar, düzenlemek gayesini güder. İslâm dini aynı zamanda dünyevidir, siyasal ve toplumsaldır”.(44)</p>
<p>“Hıristiyan dini sadece ruhani ve manevi bir egemenlik iddia etmiş, dünya ile, yani maddi ve cismani egemenlik ile ilgisi olmadığını açıklamıştır. Oysa İslâm dini, dünya ve ahiret ile ilgili kuralların bütününü içine alır; din devlet birbirleri ile karışmış ve kaynaşmıştır”.(45)</p>
<p>‘’İslamda Dünya işleri imandan ayrılmaz.’’(46)</p>
<p>İslam,bireyin özel hayatından hukuk alanına,siyasal ve sosyal ha yattan ekonomiye kadar uzanan hem “sosyal&#8221;, hem “siyasal” nitelikte bir dindir&#8230; Bir yönüyle birey katında belirir ve bireylerin tek tek hayatlarım düzenler, onlara bir yaşama yolu çizer. Öbür yanı ile kolektif plan- da belirir, özellikle siyasal hayatta önemli roller oynayarak, siyasal iktidarı düzenler, yönlendirir ve ona meşruiyet tabanı sağlar”.(47)</p>
<p>“Hıristiyanlık’ta dünya işlerini düzenleyen kurallar pek az, devlet hayatına ilişkin kurallar ise yok gibidir&#8230; Hıristiyanlığın kökenindeki [bu] özellikler de [laikleşme] sürecini kolaylaştırmıştır. Buna karşılık İslâmiyet’te din ve devlet birlikte doğmuştur. İslâm dini, inanç ve ibadete ilişkin kurallar kadar dünya işlerine ilişkin kurallar da koymuştur. İslâmiyet, şeriat adı altında, aile hukukundan miras hukukuna, ceza hukukundan usûl hukukuna, kişiler hukukundan borçlar hukukuna kadar geniş bir alanı kapsayan, ayrıntılı ve işlenmiş bir hukuk sistemi yaratmıştır”.(48)</p>
<p>Hıristiyanlık-lslam farklılığı bağlamında bütün bu açıklamaları özetlemesi açısından, Bülent Tanör’ün tespitleri önemlidir. Tanör “<em>Laiklik, Batılı Hıristiyan toplumların bir ürünüydü</em>” dedikten sonra “<em>Farklı özellikler taşıyan İslam bağlamında durum nedir?”</em> diye sorar ve bu sorusuna şu cevabı verir: <em>“İslam, yalnız bir öte dünya dini değil, aynı zamanda ve öncelikle bu dünya dinidir. Din-dünya işleri ayrımını tanımaz; bu nedenle de hemen her alanı buyruk, kural ya da yasaklarla düzenlemiştir (hukuk, ahlâk, iktisat vb.). Bu yönüyle “bütüncül”, hatta “totaliter”dir. Din ve hukuk iç içe olduğu gibi, temel kurallarda degiştirilmezlik ve hatta tartışılmazlık esastır. Öte yandan İslam, din ve devlet ayrılığı da tanımaz; daha başından itibaren adeta devletleşmiştir</em>”.(49)</p>
<p>Islâm’ın “din ile devletin ayrılmasını imkânsız kılan” (50)özelliği, laikliğin Türkiye’deki anlam ve uygulamalarını, Batı’daki anlam ve uygulamasından ayırıp farklı kılmıştır. Laiklik bir ilke olarak kabul edilince, bu zorunludur. Çünkü, Batı’daki anlam ve işleviyle laikliğin Türkiye&#8217;de uygulamaya konulması, Batı’da olmayan bir biçimde, Din-Laiklik çatış- asına neden olacağı açıktır. Din (İslam) toplumsal otorite olmaktan uzaklaşmayı kabul etmeyecek ve böylesi bir girişimi kendisine karşı bir tepki olarak değerlendirecek; laik otorite ise otoritesini Din (lslam)İe paylaşmaya yanaşmayacaktır. Zira otorite paylaşımı, dinin veya laikliğin kendisini inkâr etmesinden başka bir şey olmayacaktır.(51) Bu nedenle, laikliğin Türkiye’de uygulamaya konulmasını olmazsa-olmaz şart kabul etmiş sivil-asker bürokratlar, laikliği Türkiye şartlarına göre yeniden anlamlandırmak ve yapılandırmak zorunda kalmışlardır. Fakat anlaşıldığı kadarıyla bu uyarlama işi başarılı olamamıştır; çünkü Türkiye’de din-laiklik gerilimi/çatışması hiç bitmemiş, daha da önemlisi, dini toplumsal yaşamdan uzaklaştırmak amacında olan laiklik, sivil-asker bürokratların  elinde yeni bir dine dönüşmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;ye Özgü Bir Yöntem</strong></p>
<p>Anlam ve yapısal özelliklerinden anlaşıldığına göre, İslâm ile Batı laikliğinin aynı toplumda bir arada bulunmaları mümkün görünmemektedir; özlerine aykırıdır. (52)Kur’an’m insanlar tarafından okunduğu ve her ne şekilde olursa olsun okunanların kabul edildiği bir toplumda, laikliği tek ölçü kılan bir girişimin İslâm’ın varlığına rağmen gerçekleşmesini beklemek, bir diğer ifadeyle otorite ayrışmasının gerçekleşmesini ummak mümkün görünmemektedir.(53) Bu durumun, “Muasır medeniyet seviyesi”nde simgeleşen “Batılılaşma”yı varlıklarının yegâne gayesi olarak açıklamış Cumhuriyet seçkinleri için çözüm bekleyen büyük bir sorun olarak algılandığında kuşku yoktur: Din (İslam) tamamıyla reddedilemez çünkü Müslüman bir toplumda bunu yapmak mümkün değildir, laiklikten vazgeçilemez, çünkü varlıklarının gayesi olmuş hedefe ulaşmanın reddedilmesi veya terk edilmesi kendilerince mümkün olmayan bir şeydir. Bu durumda bir şeyler yapmak ve İslâm’a rağmen laikliği geçerli kılacak bir yöntem geliştirmek gerektiğini farkederler. Bu yöntemin ise, uygulamalardan anlaşıldığına göre, şu iki yoldan birisini tercih biçiminde gerçekleşmesi gerektiğine karar verirler:</p>
<p><strong>1</strong>-İslâm’ı yeniden tanımlamak,(54)</p>
<p><strong>2-</strong>Laikliği Türkiye’nin özel şartlarına uygun hale getirmek.(55)</p>
<p>Türkiye’nin batıcı kadrolarının ağırlıklı tercihleri birincisinden yana olur. İkincisi ise, arzulanan toplumsal dönüşümün birincisi ile tam istenildiği tarzda gerçekleştirilemediği alanlarda, destekleyici bir unsur olarak devreye sokarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm&#8217;ın Yeniden Tanımlanması</strong></p>
<p>Bir din, ideoloji veya toplumsal sistem, referanslarım kendisi belirler. Kendisini oluşturan esasları kendi iradesi ile belirleyerek orijinalitesini sağlar. Dolayısıyla, İslâm’ın ne olduğunu, ne gibi özelliklere sahip bulunduğunu öğrenmenin yegâne yöntemi, İslâm’ın “kaynağım” dediği şeye yönelmekten geçer. Kur’an ise söz konusu kaynağı teşkil eder</p>
<p>Kur’an’a yönelip Islâm’ın özellikleri araştırıldığı zaman, yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz tespitlerde dile getirildiği üzere, toplumla iç içe topluma rehberlik eden ve kendi hukuk, siyaset, ekonomi, bireysel ve toplumsal hayat, ahlâk&#8230; sistemini kurmuş bir dinle karşılaşılır. Gerçi bu durum bazı araştırmacılar tarafından, 6000’i aşkın ayet arasından sadece 50 civarında ayetin toplumsal nitelikli olduğu görüşüne dayanılarak yok sayılmaya çalışılmışsa da,(56) esasta, bir ayet dahi olsa bu durumun laikliğin öngördüğü otorite ayrışmasını imkânsız kılacağı açıktır .Örneğin, konuyla ilgili bütün ayetler yok sayılsa ve egemenliğin sadece Allah’a ait olduğunu ilan eden ayet kalsa dahi,(57) laikliğin gerektirdiği söz konusu otorite ayrışması imkânsızlaşır. Zira laiklik, hiçbir İlahî boyutu olmaksızın otoriteyi beşerileştirmektedir. İslâm ise otoriteyi tamamıyla ilahi temele oturtup, buna aykırı her yaklaşım ve görüşü reddetmektedir.(58)İşte bundan dolayı, laikliği bir ilke olarak benimsemiş ve laik bir toplumun inşasını amaç edinmiş. Cumhuriyet önderlerinin ilk andan itibaren çetin bir problemle karşı karşıya kaldıklarını söylemekle bir tahminde bulunmuş olmuyor, tarihsel bir gerçeği ifade etmiş oluyoruz.</p>
<p>Cumhuriyet önderlerinin ve sonraki cumhuriyet seçkinlerinin İslâm’ı yeniden tanımlamaya yönelik ifadeleri de bunun reddi mümkün olmayan delilleri olarak anlam kazanmaktadır. Sarıbay’ın konuya ilişkin tespitleri şöyledir: <em>“Kemalist kadro için Milli Mücadele başarıya ulaştıktan sonra geleneksel bürokrasiyi tasfiye etmenin en etkin yolu olarak görülen laikleşmeyle güdülen ilk amaç, İslâm dininin ve temsilcilerinin siyasal, toplumsal ve kültürel alanlardaki yetkilerini ve güçlerini ortadan kaldırmak, bunu yalnızca inanç ve ibadet alanında bırakmak olmuştur. Böylece, İslâm&#8217;ı modern, Batılı bir ulus devletteki dinin rolüne indirgemek, ulemayı devletin kontrol silahlarından yoksun bırakmak, Kemalist kadro için siyasal gündemde çözüm aranan ilk sorun olarak belirmiştir</em>”.(59) Bu tespitin dayanağı ise, bizzat Mustafa Kemal’in kendi ifadelerinde açığa çıkar: <em>&#8221;Dinî ve ahlâki inkılap yapmadan önce hiçbir şey yapmak doğru değildir&#8221;</em>.(60) Bunu gerçekleştirme sürecine girildiği zaman ise, girilen sürecin bilincinde olan dönemin Adalet Bakanı Seyyit Bey şunu söyler: &#8220;<em>İslâm tarihinde çok bûyûk bir devrim yapıyoruz. Belki de dünyada bundan daha büyük bir devrim yoktur&#8221;.</em>(61)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dine Tanınan Tek Mekan:Vicdan</strong></p>
<p>İslam’ın yeniden tanımlanması süreciyle ilgili bir araştırmaya girildiğinde,ilk dikkati çeken özellik;İslam’ın Hristiyanlık’ta olduğu gibi,sadece ruhani boyutu ifade edecek ve insan ile Tanrı arasındaki ruhani ilişkileri düzenleyecek bir din olarak tanımlanmaya çalışılmış olduğudur.Bu konuda M.Kemal’in sözleri önemli bir örnektir:<em>’’Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir.Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur.Bir dinin tabii olması için akla fenne,ilme ve mantığa uyması lazımdır.Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.</em>’’(62)Bu ifadede İslamı tanımlamaya yönelik ‘’akla,fenne,ilme ve mantığa uygunluk’’ özelliklerinin,İslam’ı esas özelliği olmaktan ziyade,pozitivist felsefenin öngördüğü şartlar olması dikkat çekicidir.(63) Zaten söz konusu tanımda esas başka ifade de buluyoruz: ‘<em>’Herhangi şey ki akla,mantığa,toplum çıkarına uygundur;biliniz ki,o bizim dinimze de uygundur.Bir şey akıl ve mantığa,milletin çıkarına,İslamın çıkarına uygunsa,kimseye sormayın.O şey dinidir.Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı,en mükemmel din olmazdı,en son din olmazdı.</em>’’(64)Bu tespiti takiben de asıl varılmak mana ifade edilir;<em>’’Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil,doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. (65)Milletimizin siyasi,sosyal hayatında,milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.’’(66)</em></p>
<p>Halbuki İslam,akla,fenne ve mantığa uygun esasına uygun değil,onların üstünde olduğu esasına dayanır.Dolayısıyla bu tanımla,Cumhuriyet önderlerinin inançlarını oluşturan pozitivist felsefenin bazı özellikleri İslamiştirilerek meşrulaştırıldığını,bu meşrulaştırmaya dayanılarak da dinin alanının daraltılmaya çalışıldığını görüyoruz.Bir başka örnekte de,İslam’ın toplumsal alanını daraltmaya yönelik girşimi dile getiren ifadeler görüyoruz;<em>’’Din lüzumlu bir müessesedir.Dinsiz devamına imkan yoktur.Yanlız şurası var ki din,Allah ile kul arasındaki bağlılıktır</em>.’’(67)</p>
<p>Bu tanımda ise Allah-birey-toplum-evren arası ilişkileri düzenlemeyi hedefleyen İslam’ı bu ilişkiler yumağını tek boyutlu hale getirerek,toplum dışına alma arzusu açığa çıkar.Şu tanımda ise,daha önceki tanımlarla sadece Allah-kul ilişkisine indirgenen İslamın,bu ilişki bağlamında sadece ruhani bir bağ teşkil etmesi gerektiği anlayışının hakim kılınmaya çalışıldığı görülür:<em>’’Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur.Devlet idaresinde bütün kanunlar,nizamlar ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere,dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir.Din telakkisi vicdani olduğundan Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı,milletimizin muasır telakkisinde başlıca muvaffakiyet amili görülür.’’(68) ‘’Din bir vicdan meselesidir.Herkes vicdanın emrine uymakla serbesttir.’’(69)</em></p>
<p>4 Nisan 1926’da yayınlanan ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu’nun,zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un imzasını taşıyan gerekçesi,genel anlamda din ve özel anlamda İslam’ı yeniden tanımlamaya gayret ve girişimlerinin ilginç bir diğer örneğini teşkil eder;<em>’’Hayat yürür;ihtiyacat süratle değişir,din kanunları ,mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet,bir mana ifade etmezler.Değişmemek dinler için bir zarurettir.Bu itibarla dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması,asrı hazır medeniyetin esasından ve eski medeniyetle yeni medeniyetin en mühim farikalarından birisidir.Esaslarını dinlerden alan kanunlar tatbik edilmekte oldukları camiaları nazil oldukları iptidai devirlere bağlarlar ve terakkiyata mani belli başlı müessir ve amiller sırasında bulunurlar…Türk milleti,muasır medeniyeti kendisine değil,kendisi muasır medeniyetin icabatına her ne bahaya olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir</em>.’’(70)</p>
<p>CHP Genel Sekreteri Recep Peker ise,Cumhuriyet kadroların önde gelen bir üyesi olarak,16 Ekim 1931 Tarihinde(71) dini yeniden tanımlama anlamına gelecek tarzda şu ifadeleri sarf eder.<em>’’Bugün Türkiye’nin dini görüş vatandaşları fert olarak ilgilendiren vicdani ve şahsi meseledir</em>’’.(72) CHP’nin 14 Mayıs 1931’deki üçüncü kongresinde laiklik ilkesi programa alınca,dini sadece bir vicdan işi olduğu ilan edilir.<em>’’Tamamıyla Atatürk’ün düşüncesine uygun olarak</em>’’İçişleri Bakanı Şükrü Kaya,5 Şubat 1937’de,Halk Partisi’nin altı ilkesinin anayasaya konulması vesilesiyle yaptığı konuşmasında İslam’a öngörülen sınırı net bir şekilde açıklar:<em>’’Dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalmalı,maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır</em>.’’(73)</p>
<p>Bu yaklaşım Cumhuriyet Türkiyesin’de ‘’resmi ideolojinin’’ bir gereği olacak ve CHP dışı bir çok parti programında da aynen görülür.Bu konuda 1931 yılında kurulan ‘’Laik Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası’nın programı dikkate alınabilir:<em>’’Türkiye laik bir cumhuriyettir.Dünya işleri din işlerinden ayrılmıştır.Dünya işleri,asrın devlet usuülüne müstemilen Türk milletinin bilgisinden çıkarılan kanunlarla idare olunur.Din işleri,fertlerin akıllarına terkedilmiştir</em>.’’ (74)</p>
<p>Cumhuriyeti kuran sivil ve asker bürokratlar tarafından laikliğin hakim kılınması hedeflendiği dikkate alınırsa,hedeflenenin gerçekleşmesi için İslamı böylesi ‘<em>’vicdan konusu’’</em> olarak tanımlamak zorunluydu.Zira laiklğin varlığı,ancak İslam’ın ‘<em>’bir kişisel vicdan sorunu’’</em>(75) olmasıyla mümkün olabilirdi.İslam dininin Hristiyanlıktan önemli farklara sahip olması,Türkiyede laikliğin önemini daha da artırmış ve farklı özelliklere sahip olmasını sağlamıştır.Bunu Giritli şöyle açıklar:<em>’’Hristiyanlık sadece ruhani ve manevi bir egemenlik iddia etmiş,dünya ile,yani maddi ve cismani egemenlik ile ilgisi olmadığını açıklamıştır.Oysa İslam dini,dünya ve ahiret ile ilgili kuralların bütününü içine alır;din,devlet birbiriyle karışmış ve kaynaşmıştır…Bu nedenle ülkemizde laiklğin yerleşmesi,Batı ülkelerinde olduğu gibi din ve dünya ilişkilerinin düzenlenmesinden ziyade,dünya müesseseleri ve münasebetlerini onlarla karışıp kaynaşmış olan dinden sıyırma ve kurtarma çabasıdır. kalmalı,maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır.(76)</em></p>
<p>Söz konusu zihniyeti resmeden bir örnek olarak, Necat Tüzûn’ün “Atatürk inkılaplarında Laiklik” isimli makalesi önemli bir örnektir: Tüzün, dini tanımlarken, üyesi olduğu toplumun dini olan İslâm’ı doğrudan dikkate almak yerine, Batı kaynaklarına yönelmeyi tercih eder ve oradan harekede de İslâm’ı da tanımlamaya çalışır. Bu aynı zamanda, Tüzün’ün bu makalesinin konusu olduğu üzere, Mustafa Kemal’in İslâm tanımının kaynağına da işarettir: <em>“Din, insanı Tanrıya yaklaştıran inanç ve ibadettir. (Fr. Religion). Robert lügatinde din; ‘’însan ruhunu Tanrıya yaklaştırma amacını güden ibadet” olarak, Larousse’de; “insanların Allah’a ibadeti, Allah’a karşı mükellefiyetlerini ifade eder” diye tanımlanmıştır. Ansiklopedik Hukuk Sözlüğünde ise din; “Kutsal varlıklara bağlılık ve inanç” olarak tanımlanmıştır”(77)</em></p>
<p>Abdullah Cevdet ve Ziya Gökalp gibi şahsiyederde daha geçmişe uzanan “dini yeniden tanımlama” sürecinin Cumhuriyet döneminde geldiği son noktayı göstermesi açısından Giritli’nin bir başka açıklaması ise önemli olduğu kadar ilginçtir de. Gelinen son noktada, İslâm’ın laikliğe engel olan boyutunu dile getirmenin ve savunmanın Fundamentalist tavır olarak ifade edilip (suçlanıp) reddedilmesine karşılık, İslam geriye kalan (daha doğru bir ifadeyle oluşturulan) boyutuyla laikliğin dayanağı ve gereği olarak takdim edilir: “<em>Sorunun önemli nedeni Köktenci-Fun-damentalist akımların konuya sadece ferdî inanç ve ibadet hürriyeti açısın-dan bakmayı reddetmelerindendir. Bu akım taraftarlarına göre; İslâmiyette din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz. İslâmiyet şeriat demektir. Bir Müslüman&#8217;ın görevi sadece kişi olarak dini inanışının gereklerini yerine getirmek değil aynı zamanda şeriat devletinin kurulmasına da çalışmaktır. Böyle bir anlayışın ise Anayasamıza aykırı olduğuna kuşku yoktur&#8230; Kaldı ki, bu köktenci görüşün Hazreti Muhammed’in Öğretisine ve mahiyetine aykırı söylenebilir&#8221;.(</em>78)</p>
<p>Gıritli’nin ifadelerinde anlam bulan düşüncenin Cumhuriyetin kurucusu kadrolara kadar uzanan geleneksel bir çizgisi vardır. Falih Rıfkı Atayin açıklaması hem bunun örneğidir, hem de gerçekleştirilen değişimin mahiyetini ifade eder niteliktedir: “<em>Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur&#8230; Islâm’da bütün şeri meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm ahireti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekat, ikinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki, bunlar da nikah ve aileye ait hükümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubât denen ceza hükümleridir&#8230; Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır</em>’’.(79)</p>
<p>Türkiye&#8217;nin “laikleştirilme serüvenini&#8221; Ergun özbudun şöyle özetler: <em>“Islâmiyetin Hıristiyanlığın aksine, hem bir din hem bir devlet düzeni olarak doğmuş ve sosyal hayatın geniş bir bölümünü düzenlemiş olması dolayısıyla Islâm dünyasında devlet ve hukuk düzenini din kurallarından ayırma çabası daima direnişle karşılaşmış, Islâmiyette din ve devletin birbirinden ayrılamayacağı iddia edilmiştir. Bu çelişkinin tek çözümü, dinin kişinin vicdan alanına ilişkin olduğunu, inanç ve ibadet konularını kapsadığını; dünya işlerinin ise dünyevi iktidarlar tarafından, din kurallarına göre değil toplumun değişen ihtiyaçlarından kaynaklanan akılcı kurallara göre yürütüleceğini kabul etmektir. İşte Atatürkçü laikliğin Türkiye’de gerçekleştirmiş olduğu budur”.(80)</em></p>
<p>Bütün bunlar sonucunda anlaşılan odur ki, İslam’ın hayatla olan bütün bağlan koparılmaya çalışılmıştır. Burada önemli olan, gerçekleştirilen değişimin meşruiyetinin de İslam ile sağlanmış olmasıdır. Çünkü, süreç boyunca, İslam’a hizmet edildiği düşüncesi başarılı şekilde sürekli vurgulanmıştır. <em>&#8221;Atatürkçü ideolojisi, dini inanç ve ibadeti, günlük yaşamı düzenleyen yasal ve kurumsal düzenlemelerin dışında tutarak olur olmaz nedenlerle dini inanç ve kurumların tartışılmasını ve zedelenmesini önlemiştir. Din, Allah ile kul arasında bir ilişkidir ve dini kural ve geleneklere göre düzenlenir. Dinin; kanun yapma ve uygulama sistemi, eğitim ve yargı sistemi, giyim kuşam tarzı gibi konularda doğrudan düzenleme fonksiyonu yoktur”(81)</em></p>
<p>Laikliğin Türkiye’deki serüveninin kapsamı ve niteliği, konuyla ilgilenenlerin açıklamalarından hareketle kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Konunun ideolojik veya dini gerekçelerle “eğilip-bûkülecek” bir yönü yoktur herşey açıktır. Bu açıdan, 1930 yılında devrimci kadronun üyeleri arasında gerçekleşen bir konuşmada dile getirilen bir düşünce bile,laikliğin Türkiye serüvenini özetlemesi ve girilen sürecin niteliğini göstermesi açısından tek başına yeterli sayılabilir. Konuşma, Mustafa Kemal ile danışmanları arasında gerçekleşir. Konuşmayı, ekonomi danışmanı Ahmet Hamdi Başar naklediyor:</p>
<p><em>&#8221;Lâyıklık dinsizlik midir? Yoksa sadece dinin dünya işlerine karışmaması mıdır? İkincisi olduğunda ittifak edildi&#8230; Gazi benim fikrimi sordu: “Dinin” dedim. “Dünya işlerine karışmaması Hıristiyanlık için bahse mevzu olur. Çünkü Hıristiyanlık dünya işlerine karışmayan bir dindi. Esasında böyle olduğu halde sonraları papazlar hakimiyeti ve idareyi ellerine aldılar&#8230; “Kayserin hakkını Kaysere, Papanın hakkını Papaya” veren bir işbölümü yapılmak suretiyle, dünya işleri dinin nüfuzundan kurtuldu. Dikkat edilirse lâyıklık Avrupa’da dinsizlik doğurmadı. Kiliseler ve umumiyetle din müessesesi hürmet görerek yaşadı. Bugün lâyık olan Avrupa ve Amerika halkı tamamen dindar sayılır. Halbuki Hıristiyanlık’tan sonra doğan ve esasında çok mütekamil bir din olan İslamlıkta din ile dünyanın ayrılması yoktur&#8230; Bizce lâyıklık tabirinden anlayacağımız mâna, din ile dünyayı ayırmak değil, dinin ayrı bir sınıf elinde olarak dogmalaşmış esaslara bürünerek dünya işlerini tahakkümü altında bulundurmasının önüne geçmektir&#8230; Fakat eğer din ile dünyayı ayıracağız dersek İslamlıktan uzaklaşmış, dinsizlik yapmış oluruz. Hıristiyanlık dünya işlerinden uzak olarak yaşayabilir; İslamlık ise yaşayamaz.</em>’’(82)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sembolik Düzeyde Laikleşme:Festen Şapka&#8217;ya</strong></p>
<p>Cumhuriyet seçkinlerinin sembolik düzeydeki laikleşme ile gerçekleştirdiklerinin iki temel amacı vardı;</p>
<p><strong>1-)</strong> Avrupa(lı)yla ortak özellikler taşımak.</p>
<p><strong>2-)</strong> Geleneksel olan her şeyden kopmak.</p>
<p>Bu iki amaç Cumhuriyet seçkinlerinde birleşir ve geleneksel bütün özelliklerden arınarak Avrupai bir görünüme bürünme çabasına dönüşür. Şapka devrimi kanunu (28 Kasım 1925), sürecin en önemli aşamalarından birisini teşkil eder. Şapka ile gerçekleştirilmeye çalışılan sadece bir görünüm değişikliği değil, yeni bir kültür ve yeni bir insan tipi oluşturmaktır. Şapka, <em>“toplumdaki egemen insan tipini”(83)</em> değiştirmenin ve yenisini inşa etmenin &#8221;<em>simgesi</em>”(84) olarak anlam kazanır. Heper’in şapka devrimiyle ilgili tespiti kapsamlı ve temel nedeni ifade eder niteliktedir:’’<em>Dinin somut izlerini ortadan kaldırmak ve kişiyi değişiklik fikrine alıştırmak için Şapka Kanunu çıkarılmış ve fes giymek yasaklanmıştır.’’(85)</em></p>
<p>Cumhuriyeti kuran kadrolar milli bir unsur olan fesin yerine şapkayı getirme noktasında oldukça kararlı davranır ve kararlarını titizlikle uygulamaya koyarlar. Şapkanın giyilmesinin zorunlu kılınması ise halk düzeyinde birçok tepkilere neden olur. Şapkaya itiraz eden halk ile devrimci seçkinler karşı karşıya gelir; süreç halk kesiminden bir çok kişinin idam sehpasına sürüklenmesiyle sonuçlanır. Süreç içerisinde devrimci seçkinlerin halkın şapkaya karşı çıkışını değerlendirişi çok basit ve tekdüzedir: “<em>Cahil halk bir asır önce gavur giysisi dîye reddettiği fesi korumak için tepkide bulunmuş ve cehaletinin cezasını çekmiştir</em>”. Acaba öyle mi? Bu, cevabı araştırılmaya oldukça değer bir sorudur ve kısaca da olsa cevabını araştırmakta yarar var.</p>
<p>Osmanlıda, ilk zamanlar, bütün erkeklerin başlarını bir başlık ile ört-melerinin dışında, başlığın tipi konusunda çok belirgin ve değişmez kurallar yoktu. Erkeklerin başlıkları zamanla şekil ve renk değişimine uğrar ve sonuçta çok farklı başlıklar giyinilmeye başlanır. Ancak bu çeşitlilik sistemsiz bir tarzda oluşmaz. Başlıkların şekilleri ve renkleri, kişilerin dinlerini, mesleklerini, sosyal statülerini ve hatta medeni durumlarını belirtir mesajlar taşır. Başlık, dini, kültürel, ekonomik, idari kimlikleri, statüleri ifade eden bir sembol haline gelir. Hatta bu durum ölüm sonrasına da yansır; mezar taşları kişinin kimliğini ifade edecek başlıklar biçiminde yontulur ve işlenir. Osmanlı döneminden kalma mezar taşlarında bunu görmek mümkündür. Osmanlıdaki bir kimlik sembolü olan başlığın en önemli tarafını ise dini simgelemesi oluşturur.</p>
<p>Zaman içerisinde gerçekleşen oluşum ve değişimlerle, Osmanlı toplumsal sisteminin olgunluk döneminden itibaren, her din mensubunun başlığı farklı bir biçime ve renge bürünür. Bir din mensubunun diğer din mensubunun başlığını giymesi hoş karşılanmaz ve hatta cezayı gerektiren bir suç olarak kabul edilir. Bunun nedeni, başlığın inanç sembolü olarak algılanması değildir. Durumun yasal boyutu asıl belirleyici faktördür. Çünkü, Osmanlı çok hukuklu bir yapıya sahipti. Osmanlının çok dinli ve kültürlü bir devlet yapısına sahip olması^ çok hukuklu bir niteliğe de sahip olmasını gerektirmişti. Her din mensubu, işlerini kendi hukukuna göre yürütüyor ve sorunlarının çözümünü de kendi topluluğunun hukukuna göre gerçekleştiriliyordu.- Dolayısıyla, bireyin yasal, siyasal, kültürel, ekonomik hak ve sorumlulukları dinine göre belirleniyordu. Din, bireyin toplumsal konumu açısından temel kriterdi. Bireyler toplumsal konumlarını birşeyle belirtme ihtiyacı hissetmişler ve bu ise şapka olmuştur. Osmanlı’da başlığın biçiminin ve renginin önemsenmesinin temel nedeni budur. Biçimsel ayrışma, toplumsal yapının getirdiği bir durum olarak açığa çıkmıştır.</p>
<p>Osmanlı toplumunda başlığın biçimi ve rengi sadece Müslümanlar için değil, Gayri Müslimler için de son derece önemli idi. Her kesimin hak ve sorumlulukları farklıydı ve topluluklar bunu kabullenmiş durumda idiler. Böyle olduğu için de, batılılaşma sürecinin ilk batılılaştırıcı şahsiyetlerinden II. Mahmud, 1829 yılında fes giymeyi kanuni bir zorunluluk olarak her dinden, kültürden tüm Osmanlı erkeklerine dayattığı zaman büyük tepki görmüştür. Fes ile her türlü toplumsal, dini, ekonomik, siyasi ve kültürel farklılıkların silinmesi hem Müslümanların ve hem de Gayri Müslimlerin tepkisine yol açmıştır. Hiç kimse gelenekselleşmiş hak ve sorumluluklarından ve bunların sembolünden sıyrılmak istememiştir.</p>
<p>Fes, XIX. yüzyıl başlarına kadar Kuzey Afrika’daki bazı insanlar (Fas bölgesi) ve Akdeniz’deki gemicilerin kullandıkları bir başlıktı. Bu başlığın giyilmesinin Sultan tarafından tüm Osmanlı erkeklerine zorunlu kılınması ve hatta değişimi bir anda gerçekleştirmek için Tunus’a 50.000 adet fes sipariş edilmesi, arzulanan değişimdeki kararlılığı göstermesi açısından önemlidir. Karar daha ilk anda büyük bir tepkiyle karşılanır. Arnavutluk, Makedonya, Bosna ve Bağdat’ta isyanlar patlak verir. Hatta bizzat Sultan’ın karşısına çıkıp “Gavur padişah” diyerek durumu protesto edenler görülür. (86)Tepkiler elbetteki sadece Müslümanlardan gelmez. Gayri Müslimler de sert tepki verirler. Bu nedenledir ki, Sultan Mahmud’un emri bir çok bölgede uygulamaya geçirilemez. Örneğin Müslüman Araplar, Dürziler, Lazlar ve Kürtler merkezden uzak bölgelerde yaşadıkları ve devlet otoritesini yoğun hissetmedikleri için başlıklarım fesle değiştirmeyi kabul etmez ve alışageldikleri başlıklarını giymeye devam ederler.</p>
<p>Ancak, sonuçta, II. Mahmud’un arzusu büyük oranda gerçekleşir ve fes, XIX. yüzyıl sonları itibarıyla özellikle büyük Osmanlı vilayetlerindeki ve bilhassa da İstanbul’daki tüm Müslüman erkeklerin başlığına dönüşür, tek tip ve tek renk bir başlık. Burada &#8221;tüm Müslüman erkeklerin” ifadesini özellikle belirtiyoruz, çünkü her ne kadar bilhassa Istanbul’da Gayri Müslim erkekleri de fes giymişlerse de bu oran çok yüksek değildir. Fes kısa sûrede Müslüman kimliğim sembolize edecek şekilde yaygınlık kazanmış ve böylelikle başlığın dinsel simge olma özeliği fese geçmiştir. Bundan dolayıdır ki, kanun zoruyla giymek zorunda kalsalar bile, Gayri Müslimler fesi ilk fırsatta başlarından çıkarıp atmayı arzulamışlar ve fırsatını bulunca da bunu yapmışlardır: “1908 ihtilâline kadar fes, sultanın tüm tebaasıyla, onu kullanmayan ve bu nedenle kötü görülen Müslüman olmayan halk arasında bir ayrım işareti oldu&#8230; 1913’te, Yunanlı gruplar, Selanik’i işgal ettikleri sırada, artık mü’minlerin öncüsünün tebaası olmaktan çıktıklarından feslerini değirmenlerin üzerinden atıverdiler”.(87)</p>
<p>XX.yüzyılın başları itibarıyla, özellikle Müslümanlar açısından, fese yönelik bir tepkinin nedeni kalmamıştı. Çünkü, Müslüman erkekleri açısından fes, Müslüman olmayı simgeleyen bir başlığa dönüşmüş durumdaydı. Ve din ayranını kaldıran, insanların dinlerini ifade etmekten uzak olan başka başlıklara karşı, tipi her ne olursa olsun, tepkide bulunabilir; feste ısrar edebilirlerdi. İşte şapka devrimi bu şartlarda gerçekleştirilir ve batıcı seçkinlerin bir asır önce fese tepki göstererek giymek istemeyen insanların bu sefer fesi terk etmemek için tepki göstermelerini gülünç, aşağılayıcı bulan anlayış ve yaklaşımları söz konusu nedenden dolayı sosyal gerçeklerle bağdaşmaz. Bir de şapkanın özel durumu düşünülünce, Müslüman halkın tepkisini ve özellikle de ulema sınıfının tepkisini anlamak daha da kolaylaşır. Şöyle ki; II. Mahmud’un başlık devrimi ulema sınıfını kapsamıyordu. Halbuki Cumhuriyet döneminin başlık devrimi ulema ayrımım da kaldırıyordu.</p>
<p>Halkın tepki gösterip kabul etmemesi için bir çok nedene sahip olan şapkanın, geleneksel değerlerle ve hatta geleneksel hukukla çatışan önemli bir özelliği de vardı. İslam hukuku gereği Müslüman kadının Gayri Müslimle evlenememesi şartı şapka devriminin etkilediği en önemli alanlardan birisini oluşturmuştur. Şapka devrimi ile din farklılığını önceleyen konularda toplumsal kontrol sıfırlanmıştır: -Son zamanlara kadar İstanbul’da, başında şapka bulunan bir kişi bir Türk kadını ile sokakta gezmeyi aklından bile geçiremezdi&#8230; Cumhuriyet sayesinde şapkanın kabulü ile bu ülkede yaşayanlar arasında kimin Hıristiyan, kimin Yahudi, ya da Müslüman oluşunu ayırt etmeye imkân bulunmamasında herhangi bir sorun kalmamıştır”.(88)</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak, halkın şapkaya tepkisinin çok büyük önem ifade eden bir diğer nedeni ise, bizzat şapkanın biçiminden kaynaklanıyordu. “İslam’da, ister sivil olsun, ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde kenar çıkıntısı bulunmazdı. Zira bu çıkıntı, mümine namaz kılarken alnının yere dokunmasına engel oluyordu“.(89) Bir başka söyleyişle şapka, namaz kılmamanın, yani Müslüman olmamanın işareti olarak algılanmaya müsait bir başlıktı. Dolayısıyla, feste olduğu gibi, İslâmî hassasiyetleri olan halkın zamanla alışabileceği bir başlık değildi. Esasında anlaşılan odur ki, devrimci kadro da şapkayı kenar çıkıntısı nedeniyle özellikle seçmiştir. Şapkadaki kenarlığın bu ayrıcalıklı ve önemli özelliği nedeniyledir ki, Mustafa Kemal, Şapka devrimini gerçekleştirmek için gittiği Kastamonu da şapkanın kenarından özellikle bahsetmiş ve “<em>bundan böyle, güneşliği olan bir baş giysisi, açıkçası şapka takacağız”</em>(90) demek suretiyle, şapkanın seçimi ile giysilerdeki dini etki ve görünümlerin silinmesinin hedeflendiğinin açık işaretini vermiştir.</p>
<p>Cumhuriyet kuran kadrolar, sembolik düzeyde gerçekleştirilen laikleşme konusunda o kadar titizlerdi ki, görünüm olarak geleneksel kimliği yansıtacak en ufak işarete dahi müsamaha göstermemişlerdir. Şapka devriminin karan aşamasında Ankara Valisinin “Türklüğü” simgelemek için şapkaya ufak bir ayyıldız konulması teklifi anında reddedilerek, bu reddetmenin gerekçesi açıkça ifade edilmiştir; “Biz bunları (Avrupalıdan bir) farkımız olmasın diye yapıyoruz.(91) Çünkü bir kez karar verilmişti ve karar çok açık ve netti; <em>“Çağdaş medeniyeti almak ve benimsemek maksadıyla yürüyen Türk milleti, çağdaş medeniyeti kendisine uydurmak değil kendisi çağdaş medeniyete uymak zaruretindedir. Hulâsa örf ve âdete, göreneklere mutlaka bağlı kalmak davası, insanlığı, iptidaî vaziyetinden bir adım ileri götürmez</em>”.(92) Ancak elbette ki bunu geleneksel etkileri yoğun olarak yaşayan halka izah etmek zordu. Şapka devrimini başlatmak için pilot bölge seçilen Kastamonu’da karşılaşılan ve yaşanan bir durum halkta değiştirileceklerin boyutunu göstermesi açısından önemlidir: Kastamonulular hiç görmedikleri ancak sürekli hikayelerini anlatıp dinledikleri “Milli Kahramanlarının” ne tip bir kişi olduğunu bilmiyorlardı. Fakat hayallerinde canlandırıyorlardı ve hayallerindeki tipi de bir duvara resmetmişlerdi. Tipi hayal edilen “Milli Kahraman” palabıyıklı, elinde kılıç tutan bir savaşçı idi. Ancak şapka devrimi nedeniyle karşılaştıkları zaman görürler ki hayallerinin milli kahramanı “gâvur kılığı&#8217;’(93) ve görünümü içindedir; bıyıksız, başında fötr şapka bulunan ve Avrupai bir elbise giyinmiş birisidir.(94)</p>
<p>Sembolik düzeyde laikleşmenin bir gereği olarak devreye sokulan Şapka Devrimi&#8217;nin Kastamonu&#8217;dan başlatılması da bir plan dahilinde gerçeleşir. Mustafa Kemal şapka giymeyi Kastamonu’dan başlatmayı planlar Çünkü eğer düşündüğü olursa; Anadolu&#8217;nun bu mutaassıp şehrinde görünümünü halka kabul ettirebilirse, diğer bölgelerde kabul ettirmek çok dalla kolay olacaktır.(95) Bunun için şapka devrimini İzmir&#8217;den başlatma tekliflerine, İzmirlilerin şapkaya alışık olduklarını, dolayısıyla orada şapka giymenin pek anlam ifade etmeyeceğini; dikkatlerin daha çok giysileri ve şapkası üzerinde yoğunlaşacağına inandığı bu Anadolu şehrini seçtiğini belirtir.(96) Zira, gerçekleştirilen &#8220;başlik değil baş davasıdır. (97)Heper’in de belirttiği gibi, “İslam’ın sembolü durumuna gelmiş *fes* Türk halkının başından atılmalıydı&#8230; Bütün sorun, dinsel hayatın simgelerini günlük yaşayıştan uzaklaştırmak{tan ibaretti].-(98)</p>
<p>Şapka başta olmak üzere Avrupai kıyafetleri giyilmesi her ne kadar aniden gerçekleştirilirse de, bunun yasal bir konu haline gelmesi tedrici bir süreçte gerçeleşir. Mustafa Kemal&#8217;in Kastamonu çıkartması sembolik düzeydeki laikleşmenin ilk ve önemli adımını oluşturur. Şapka giymekle ilgili hukuki bir zorlamaya gidilmez. Mustafa Kemal, 31 Ağustos 1925&#8217;te İskilip’ten gelen heyete giysi inkılabında bir zorlama söz konusu olmadığından bahseder. Millerin bunu kendi iradesi ile karar vermesi gerektiği belirtilir. Hatta “kılığın uygar bir şekle sokulması için kanun gerekli değildirder.(99) 10 Ekim’de Akhisar Türk Ocağı&#8217;ndaki konuşmada şapka giyip giymemenin tartışma konusu dahi yapılamayacak kadar önemli olduğuna değinir. Şapkanın medeniyetin şartı olduğunu belirtir.(100) Hemen takip eden günlerde bu konuda bir yasa hazırlanması talimatı verir. 25 Kasım&#8217;da yasa teklifini görüşülmesine geçilir ve yasa kabul edilir. Arkasından da şapka İstiklâl Mahkemelerinin en önemli dava konusu haline gelir. Yurdun dört bir yanında yeni yasanın uygulanması için gerekli bütün önlemler alınır. Şapka giyenlerin şapka giy- meyenlere karşı saldırılan günlük alışılagelmiş olaylara dönüşür; <em>“Birçok fırsatlarla sokakta vapurda, gösteri salonlarında &#8220;şapkalar &#8220;fes”e hücum etti. Fes daima yenildi, yani parçalandı, ayak altına alındı ya da denize atıldı&#8230; Hemen yürürlüğe giren bu kanuna aykırı her türlü davranış için tedbirler alındı. îstanbulda komiserler kendilerine bağlı memurlarla birlikte İstanbul’u Galata’ya bağlayan büyük köprünün başım ve şehrin başlıca yollarını tuttular. Fes ya da kalpak giyinmiş otan herkesi tutuklayarak, başlıklarım ellerinden alıyorlar ve karşılaştıkları sarıklıları ise ellerinde&#8217;ki belgeler kontrolden geçiriliyordu [Müftü, İmam olup olmadığını anlamak<br />
için]. En küçük karşı koyma, suçlunun tutuklanmasına neden oluyordu.’’(101)</em></p>
<p>İletişim imkânların çok kısıdlı olduğu bir devirde Anadolu köylüsünün tamamı ile Anadolu illerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden kitleler Cumhuriyeti kuran kadroların birkaç yıldır gerçekleştirdiklerinden bûyûk oranda haberdar ol(a)mazlar. Siyasal yapıdaki, hukuki alandaki değişikler Anadolu insanının hayatındaki etkileri kısa sûrede gözlenir hale gelmez. Bu ise öngörülen toplumsal değişim projesini kolaylaştırır; toplumsal yapıya, siyasete müdahaleler Meclis ve basın haricinde toplumsal bir tepkiyle karşılaşmaz. Meclis ve basın ise İstiklâl Mahkemeleri marifetiyle susturulur ve sesini çıkaramaz hale getirilir. Bu arada halka yönelik bir propoganda konusu olarak Mustafa Kemal’in “Gavuru denize döken komutan” imajı sürekli ve başarılı bir şekilde işlenir;(102) halkın değişiklikleri kabullenmesi sağlanmaya çalışılır. Planlanan da gerçekleşir ve halk gerçekleştirilen yasal, siyasi değişikliklere büyük oranda muhalif olmaz ve hatta tamamıyla denecek düzeyde sessiz kalır. Bu durum şapka devrimine kadar devam eder. Şapka devrimiyle durum değişir; halk tepki verir.</p>
<p>Çünkü, halk ilk defa olmak üzere gerçekleşen değişimi bizzat kendi üzerinde görür. İşte o zaman şaşırır ve öfkelenir. Öfkesi çok çabuk tepkiye dönüşür. Emniyet kuvvetleri ve Mahkemeler öfkeyi bastırmak için var güçleriyle çalışmaya başlarlar.(103) Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilirler. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Hatta idama kadar varan cezalar verilir. Rize’de sekiz,(104) Maraş’ta yedi,(105) Erzurum’da önce üç (106)daha sonra hapis cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’nın cezasının idama dönüştürülmesiyle dört kişi idam edilir.(107) Şapkaya karşı en sert tepkinin görüldüğü bir il olması nedeniyle “Rize halkını sindirmek” için “Hamidiye kruvazörü şehir karşısında demir atar”.(108) Gelen tepkiler düşünülenin üstündedir. Halkın ancak silah zoruyla kontrol altında tutulabileceği anlaşılır.(109) Hatta, Ûzkaya’ya göre, halk bu tür olayları bir türlü kabullenemediğini ve bu tür hareketleri benimsemediğini Ankara’ya gönderdiği telgraflarla da dile getirir.(110)</p>
<p>Fakat ne olursa olsun batıcı seçkinler son derece kararlıdırlar ve güç kendilerindedir. Konunun üzerinde titizlikle dururlar. Halka ise, istese de istemese de itaat etmek düşer. İnsanlar şapka bulabilmek için şapka dükkanlarının önünde günlerce kuyruklarda beklemek zorunda kalırlar.(111) Hatta öyleki, erkek şapkası bulamadığı için süslü kadın şapkası veya deniz mevsimi için yapılmış beyaz bezden şapkalar(112) giymek zorunda kalanlar görülür. Yoksa kanunun çelik pençesi üzerlerindedir.</p>
<p><strong>2.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="0pYvHzT1qO"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/">Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/embed/#?secret=MydP3KwMfl#?secret=0pYvHzT1qO" data-secret="0pYvHzT1qO" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/">Türkiye’de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet Modernleşmesinin Din Algısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinin-denetimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinin-denetimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2015 11:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Dinin Denetimi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizmin İslam Yorumu]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Muhafazakar Düşünce Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3998</guid>

					<description><![CDATA[<p>A. Kemalist Laikliğin İnşası Türkiye’de laiklik üzerine çalışanların birçoğu Türkiye laikliğinin özgün ta rafları olduğunu vurgulamıştır. Genel anlamıyla laiklik iki ilke üzerine kuru‐ ludur: Bunlardan birincisi din ve devlet işleri ayrılığı diğeri ise vicdan hürri‐ yetidir. Bu ayrım, dini ve inançları nedeniyle bir kimsenin veya grubun dev‐ letle ilişkilerinde ayrıma maruz kalmayacağını veya bir ayrıcalıktan yararlanamayacağını, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-denetimi/">Cumhuriyet Modernleşmesinin Din Algısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>A. Kemalist Laikliğin İnşası</strong><br />
Türkiye’de laiklik üzerine çalışanların birçoğu Türkiye laikliğinin özgün ta rafları olduğunu vurgulamıştır. Genel anlamıyla laiklik iki ilke üzerine kuru‐<br />
ludur: Bunlardan birincisi din ve devlet işleri ayrılığı diğeri ise vicdan hürri‐<br />
yetidir. Bu ayrım, dini ve inançları nedeniyle bir kimsenin veya grubun dev‐<br />
letle ilişkilerinde ayrıma maruz kalmayacağını veya bir ayrıcalıktan yararlanamayacağını, kimsenin inanmadığı yönde davranmaya mecbur edilemeyeceğini garanti eder.44 Ancak Türkiye laikliği ne din ve devlet işleri ayrılığınısağlayabilmiş, ne de vicdan hürriyetini tanımıştır. Dinin devlet işleri üzerindeki denetimi kaldırılırken, devletin din üzerindeki denetimi devam etmiştir.Din kendi küresine çekilmeye zorlanmış ama orada da rahat bırakılmamıştır.</p>
<p>Türk laikliğinin bir özelliği din‐devlet ayrılığını iki taraflı karışmazlık olarak<br />
algılanmamasıdır. Burada din ve devlet iki ayrı özerk alan değildir.</p>
<p>Din, devlet işlerine karışmaz, ama devlet din işlerine karışabilir, bunları düzenleyebilir ve denetleyebilir.45 Devletin dini denetim altında tutması Osmanlı devlet geleneğinin önemli bir unsuru olan din ü devlet anlayışın radikal bir devamı niteliğindedir.Türkiye Cumhuriyetinde laikliğin dini kontrol altında tuttuğunu,bu bağlamıyla din ve vicdan hürriyetini sağlayamadığını en net biçimde dile getiren Halide Edip Adıvar, Kemalist laikliği aşağıdaki gibi değerlendirmiştir: 46</p>
<p>Türkler sonunda Sezarınkileri veya devletinkilerini verdiler.Diğer yandan Sezar yada Devlet Tanrıya ait olanları muhafaza ediyor. Diyanet Başkanlığı özgür bırakılmadıkça, şimdi denetim altında olmuş olduğu gibi, başkanlık ofisi tarafından kontrol edilmesine son vermedikçe o daima hükümetin aracı olcaktır.</p>
<p>Bu bakımdan, Türkiye&#8217;deki Müslüman cemaati,Hıristiyan patriklerinden daha az imtiyazlı ve daha az bağımsızdır. Bunlar kendi özel planlarını istekleri doğrultusunda doğma ve dinin bütün meseleleri uzerinde karar veren hür müesseselerdir. Buna karşılık islam cemaati, devlet siyasetine bağlanmıştır. Bu durum Türkiye&#8217;de İslam&#8217;ın manevi gelişimi önünde büyük bir engeldir ve onda dinin siyasî amaçlar için kullanılması tehlikesi vardır. Devlet artık kendini dini kontrolden tamamen kurtarmış olduğuna göre, o da İslamı kendi başına bırakmalıdır. Devletin sadece &#8220;her yetişkin Türk vatandaşı, erkek veya kadın benimsemeyi istediği dini benimsemekte serbesttir.&#8221; demesi yetmez, fakat ayrıca İslam cemaatinin kendi gençlerce dinini öğretmesine de izin vermelidir.</p>
<p>Şimdi okullar dini eğitim vermezken ve dini müesseseler ilga edilmişken, İslam cemaati, dini bir cemaat olarak kalmaya devam edecekse, kendi dini öğretim vasıtalarını, moral ve manevi müeyyidelerini oluşturmalıdır. Bundan başka Türkiye Müslümanları arasında ritüelde ve ıbadetin esaslarında değişiklikler olması muhtemeldir. Böylesi değişikliklerin olmasına devlet müdahalesi olmaksızın izin verilmelidir.Üniversite profesörlerinin İslam&#8217;da zaman zaman yeni ibadet biçimleri önerme teşebbüsleri -org müziğinin sesli müziğin yerine kullanılması, müminlerin ayakkabılarını çıkarmaksızın camiye girişlerine izin verilmesi, inananlar oturarak dua edebilsinler diye sıra konması ve namazda bir takım karmaşık beden hare- ketlerinin kaldırılması gibi- derin bir memnuniyetsizlikle karşılaşmıştır.&#8221;(Halide Edip Adıvar)</p>
<p>Türkiye laikliğinin özgün tarafının dinin denetimi, devlet kontrolünde olması, din ve devlet ayrılığının sağlanamaması olduğu konusunda uzlaşı söz konusuyken, devletin neden dini kendi küresinde rahat bırakmadığına yönelik bir anlaşma mevcut değildir. Dinin denetim altına alınması İslam&#8217;ın, Hıristiyanlık gibi bir din olmadığı, kendi küresinde bırakılırsa siyasal iktidarı almak isteyeceği gibi bir anlayışla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır, örneğin, Ernest Gelhner, &#8220;İslam ve laisizm arasındaki uyuşmazlık geçici bir oldu değil, aksine İslamın temel niteliğidir&#8221; der.47</p>
<p>İslam ve laisizm arasında dokusal bir uyumsuzluk olduğunu söyleyenler, İslam&#8217;ın doğası gereği devlet işlerini düzenlemeye çalışan bir din olduğunu vurgularlar. Peker&#8217;e göre, ‘Din güya kendi köşesinde,huşuğ içinde kendi işlerini tanzim eder görünmekle beraber, hergünku faal tesir ve teşebbüsünü içinde bulunduğu devrin en büyük siyasal çalışmalarında göstermiştir&#8221;48</p>
<p>Dinin devrin en karanlık siyasal çalkantılarının içinde yer alması açıklaması Kemalizm&#8217;in dinin denetim altında tutulmasını meşrulaştırmak için yeterli görülmüştür. Ancak milli bir din inşasında da görüleceği gibi, dinin denetim altında tutulması paradoksal olarak dinin siyasallaşmasına sebebiyet vermiştir.</p>
<p>Dinin başkalarınca siyasi amaçlar için kullanılmasına engel olacak yerde, Kemalisiler dini kendi siyasi amaçlan için araç olarak kullanmışlardır. Laikliğin sağlanması için İslam dininin reforme edilmesi söz konusudur. Atay&#8217;a göre &#8221;Mustafa Kemal büyük bir din reformcusuydu.&#8221; 49 Devletin, dini reforme etme girişimleri, dinin içeriğine müdahale istemleri anlaşılmaksızın, Türkiye&#8217;de din eksenli siyaset yapan siyasi partilerin varlıkları doğru anlaşılamaz. Dini siyasetten uzak tutmak adına yapılan kontrol ve denetim girişimleri diyalektik karşıtını yaratmıştır.</p>
<p>Haddizatında İslama siyasal partiler laikliğe değil, Türkiye laikliğine yönelik bir muhalefet hattı izlemektedirler. Zira Türkiye laikliği din-devlet ayrılığı ve vicdan hürriyeti üzerine değil, dinin devlet tarafından denetimi üzerine kuruludur. Kontrol ve denetimi İslam dininin doğası gereği politik bir din olmasıyla açıklamaya çalışanların (kontrolü İslam&#8217;ın politik doğasıyla açıklamaya çalışanlar, kontrol ve denetimi zorunlu olarak meşrulaştırırlar) ihmal ettikleri nokta; İslam devlet işlerini düzenlemekten vazgeçse dahi, bunun Kemalistler için dini kendi küresinde bırakması için yeterli olup olmadığının meçhul olmasıdır. Çünkü cumhuriyetçi elitin nihai hedefinin din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve din ve vicdan hürriyetinin sağlanması anlamında laiklik mi, yoksa dinin toplum ve dünya işleri üzerinde etkisini yitirmesi anlamında sekülerizm mi olduğu muğlâktır. Erken cumhuriyet dönemi boyunca özellikle CHP programları incelendiğinde, laiklikten sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil, dinin dünya işleri üzerindeki etkinliğinin azaltılması ve zamanla yok edilmesi anlaşıldığı görülecektir.</p>
<p>CHP&#8217;nin 1931 ve 1935 parti programlarında laiklik şöyle tanımlanmıştır; “ Parti, bütün kanunların, tüzüklerin ve usullerin yapılışında ve toplanışında en son ilim ve teknik esasları ile asrın ihtiyaçlarına uygulamasını prensip olarak kabul etmiştir. Din bir vicdan işi olduğundan, Parti, dini, dünya ve devlet işleri ile siyasadan ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş medeniyet yolunda ilerlemesi için başlıca şartlardan sayar.&#8221;50</p>
<p>Birinci kısımda sayılan kanunların, tüzüklerin ilim ve fennin ışığında yapılacağı söylemi pozitivist bilimselcilik anlamı taşır, Pozitivist düşünce,dünya toplumların selametini, dinsel metafizik düşüncenin yerini bilimsel/akılsal düşüncenin almasında görmüş, dini kurum ve düşüncenin belirlediği toplumsal hali, toplumların tarihinde bir tür çocukluk devresi olarak algılamıştır. Toplumların refaha ulaşması olgunlaşmalarına bağlıydı, olgunlaşmanın koşulu ise dinsel düşüncenin yerini bilimsel-akıla düşünceye ve buna paralel olarak, dinsel kurumların yerini seküler kurumlara bırakmasıydı.&#8217; 51İkincisi ise parti sadece din ve devlet işlerini birbirinden ayırmakla kalmamış, dini dünya ve siyasal işlerden de ayrı tutmayı hedeflemiştir. Dini dünya işlerinden ayırmak laikliğin değil, sekülerliğin işaretidir.</p>
<p>Dinin dünya işleri üzerindeki etkinliği kaldırılmış, din vicdanlara havale edilmiş; ancak vicdanlara havale edilen din, vicdanlarda da rahat bırakılmamıştır. Yıldız&#8217;ın yerinde tespitiyle, Kemalist ameliye, dinin hem siyasi hem de kamusal görünürlüğünü &#8220;sıfırlayarak&#8221;, onu &#8220;vicdanlar&#8221; ve &#8220;mabetlere&#8221; sıkıştırmış ve bu &#8220;sıkıştırılmış&#8221; dini de yine kendisi şekillendirmeye çalışmıştır. Vicdanlara hapsedilen dini şekillendirmeye çalışması, Kemalizm&#8217;in genelde dinin, özel de ise İslam&#8217;ın karanlık çağın sebebi olduğuna yönelik algıdan kaynaklanmıştır. Kemalist aydınlardan birisi olan ve tek parti dönemi Edirne milletvekili Şeref Aykut şöyle yakınmıştır; “(Ak günleri yaşarken kara günleri unutma!)</p>
<p>Türk milletinin bu kara günü biraz çok sürmüş, uzunca ve korkulu bir rüya, biraz ürperten bir düştür.</p>
<p>Bu uzun rüya aşağı yukarı 1337 yıl sürmüştür.İşte İslam dinine girinceye kadar öteki dinlerden geçerek hep egemen, hâkim yaşamıştır. Öteki dinlerde Şaman, Budist, Zerdüşt, Musevi ve İşlevi gibi dinlere girmiştir. Ancak bu dinlere asla kökünden bağlanamamıştır. Orjinınden, aslından uzaklaştırmamıştır. İslam olduktan sonradır ki bütün fikir ve iş alanındakı savaşları. uğraşları yalnız (din) adına olmuştur.” 52Aşağı yukarı 1337 yıl süren karanlık devrin başlangıcı, aşağı yukarı İslam dininin çıkış tarihine tekabül eder. İslam dininin karanlık devrin başlamasının merkezine oturtulmasının sebebi Türklerin, Türk kimliklerini yitirmeleridir.</p>
<p>Vicdanlara hapsedilen dinin de akıt ilim, fen ve millilikle uyum içerisinde olması gerekir. Akıl, ilim, fen ve milli kimlikle ilgili dinin yaratılması tek parti dönemi boyunca üzerinde çok durulan konulardan birisidir. İnan&#8217;a bakılırsa,</p>
<p>&#8220;Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde bilumum tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar lağvolunmuştur, Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, türbedarlık v.s. memnudur. Çünkü bunlar irtica membaları ve cehalet damgalarıdır. Türk milleti böyle müesseseleri müsaade edemezdi ve etmedi.&#8221;53</p>
<p>Dinin ne olduğuna, bir dindarın nasıl olması gerektiğine o dine mensup olanlar değil, okullar ve Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla cumhuriyetin kurucusu elit karar verecektir. Makul ve kabul edilebilir dinin ne olduğunu tayin, Atatürk&#8217;ün söylev ve demeçlerinin merkezi temalarındandır.</p>
<p>&#8220;Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır.. Her feri dini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.&#8221;54</p>
<p>Kemalizm&#8217;in İslam yorumunda, İslam&#8217;da aracı bir sınıfın olmadığı söylemi merkezi yer tutar.</p>
<p>&#8221;İslam hayat-ı içtimaiyesinde hiç kimsenin bir sınıfı mahsus halinde muhafaza-i mevcudiyete hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler ahkam-ı diniyeye muvafık harekette bulunmuş olmazlar; Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkamını mütesaviyen öğrenmeye mecburuz.&#8221;55</p>
<p>Atatürk&#8217;ün dinde ruhban sınıfı olmadığına yönelik belagatı, kaldırılmış olan halifeliğin, zaten dinde yeri olmadığı, dolayısıyla, halifeliğin kaldırılmasıyla İslam hakkındaki vahim bir yanlış anlaşılmanın ortadan kaldırıldığı şeklinde yorumlanma isteminin dışavurumudur. İslam&#8217;da ruhani sınıfların olmadığına yönelik belagattan da anlaşılacağı gibi Müslüman halkın dinini nereden öğreneceği sorusunu gündeme getirmiştir. Atatürk&#8217;e göre; &#8216;Milletimizin, memleketimizin darül irfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın ve erkek aynı surette ovadan çıkmalıdır. Fakat nasıl ki her hususta âli meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazım ise, dinimizin hakikat-ı felsefiyesini tetkik, tetebbu ve telkin kudret-i ilmiye ve fenniyesine tehasüp edecek güzide ve hakiki ulemayı kiram dahi yetiştirecek müessesatı aliyeye malik olmalıyız&#8217;56</p>
<p>&#8230;</p>
<p>46 Halide Edip Adıvar, “Türkiye’de Diktatörlük ve Reformlar” Çev. Mehmet Özden, Türkiye Günlüğü, 37 (Kasım‐Aralık, 1995), s. 123.</p>
<p>44 Ahmet İnsel, Türkiye Toplumunun Bunalımı (İstanbul: Birikim, 1990), s. 106.<br />
45 Bülent Tanör, “Laikleş(tir)me, Kemalistler ve Din”, 75 Yılda Düşünceler, Tartışmalar, Der. Mete Tunçay (İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 1999), s. 183.</p>
<p>46 Halide Edip Adıvar, “Türkiye’de Diktatörlük ve Reformlar” Çev. Mehmet Özden, Türkiye Günlüğü, 37 (Kasım‐Aralık, 1995), s. 123.<br />
47 M. Rıza Şalguni, İslam ve Modernizm (Sorun Yayınları, Mart, 2005). s. 112.</p>
<p>48 Recep Peker, İnkılab Dersleri (Ankara: Ulus Basımevi, 1935), s. 75.<br />
49 Atay, Çankaya, s. 502.<br />
50 CHP, 1935 CHP Programı, (Ankara: Ulus Basımevi, 1935).</p>
<p>51 Nuray Mert, “ Cumhuriyet Türkiye’sinde Laiklik ve Karşı Laikliğin Düşünsel Boyutu”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, Cilt:2, Der. Ahmet İnsel(İstanbul: İletişim, 2006), s. 199.<br />
52 Şeref Aykut, Kamalizm, (C.H. Partisi Programının İzahı), (İstanbul: Muallim Ahmet Halit Kitap Evi, 1936), s. 36.<br />
53 Afet İnan, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazmaları (Ankara: Türk Tarih Ku‐<br />
rumu, 1998), s. 56.</p>
<p>Muhafazakar Düşünce Dergisi &#8211; Cumhuriyet Modernleşmesi,Adem Çaylak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-denetimi/">Cumhuriyet Modernleşmesinin Din Algısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinin-denetimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resmi Tarihin Oluşumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2015 11:14:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Tarihin Oluşumu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarih Tezi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2758</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tanıl Bora resmi tarihin oluşumunu iki evreye ayırır;’’Doruğunu Türk Tarih Kongresi(1932) oluşturduğu (romantik) denilebilcek evre ile,2-Türk Tarih Kongresinden(1937) başlatabilceğimiz,1950’lere kadar uzanan ikinci evre.İlk evrede kadın kadın,Türk Tarihinin idealleştirilmesi ve etnisist bir tarihçilik hakim.İkinci evrede ise tarihsel  mitos üretiminde bir durulma söz konusu;mamafih devlet mitosu tahkim ediliyor ve ilk evrede üzerinden atlanan Osmanlı tariihi daha fazla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/">Resmi Tarihin Oluşumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/turk-tarih-tezi-250x250/" rel="attachment wp-att-17864"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17864" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/turk-tarih-tezi-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/turk-tarih-tezi-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/turk-tarih-tezi-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Tanıl Bora resmi tarihin oluşumunu iki evreye ayırır;’’Doruğunu Türk Tarih Kongresi(1932) oluşturduğu (romantik) denilebilcek evre ile,2-Türk Tarih Kongresinden(1937) başlatabilceğimiz,1950’lere kadar uzanan ikinci evre.İlk evrede kadın kadın,Türk Tarihinin idealleştirilmesi ve etnisist bir tarihçilik hakim.İkinci evrede ise tarihsel  mitos üretiminde bir durulma söz konusu;mamafih devlet mitosu tahkim ediliyor ve ilk evrede üzerinden atlanan Osmanlı tariihi daha fazla içeriliyor.’’</p>
<p>Ortak bir tarih/dil geçmişine dayanmak,daha doğrusu böyle bir geçmiş inşa etmek:Türk ırkının yenilmez gücüne atıf yapmak içindir.Tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalınmadığı hatırlatılarak bu güç pekiştirilir.</p>
<p>Irkçılığa varan vurgularla bir dönem başlamış  olan geri kalmışlığımızın sebepleri tartışması da, zımnen Müslümanlığa bağlanılarak çözümlemeye çalışılır. Çünkü modernlik/modernleşme siyaseti aynı zamanda geri/gecikmiş olmayı  da zımnen onaylamak anlamına gelir. Çağdaşlaşma/batılılaşma geri kalmışlığımızı aşmanın tek ve geçerli yoludur. Eskiye ait her ne varsa reddedilmelidir. Gerçek tarih, gerekse dil tezleriyle yapılmak istenen, bu kopuşu sağlamak, geride kalana bir daha bakmamak üzere yüzünü yeni değerlere çevirmektir.</p>
<p>Tarih ve dil tez­leri, uzak geçmişin mirasını keşfe çıkan bir romantizmden değil, mevcut mirası topyekün ilga ödevini yerine getirmek anlamına gelen bu kopuşun yarattığı derin boşluğu alelacele doldurmak arayışından doğmuş olsa gerektir. Bir dönem Akdeniz ve Ege uygarlıklarının öne çıkarılması, Yunanca ve Latincenin okullara ders olarak konulması,sözünü ettiğimiz arayışların bir sonucudur. “Osmanlıca belli bir dönem kültür dili ol­masına karşın yok sayılırken, Latince’nin temel eğitim kurumlarına yerleştirilmesi ya­şanan çelişkinin boyutlarını büyütmüştür. Böylece, tarihsel ve ortak bilinci yok sayılan, yadsınan bir ‘halkın önüne, kendisine ait kalıcı ve değerli hiçbir şeyin olmadığı, tüm olumlu ve nitelikli kavramlar ve olguların Batı’da bulunduğu tezi çıkarılmıştır.”</p>
<p>Yurttaşlık bilincine ulaştırılacak olan halka götürülecek ‘millî değerler’e de böylece ulaşıl­mış ve ‘resmiyet’ kazandırılmış olmaktadır. Köy Enstitüleri, Halk Evleri gibi projeler, öncü aydınların mezkûr değerleri halka taşıma faaliyetlerinin en önemli yanını teşkil etmekteydi, Ayrıca çağdaşlaşmanın/asriliğin özelliklerinden sayılan “opera, bale, tiyat­ro, heykel, senfoni orkestrası, arya, balo, çoksesli müzik gibi birçok projenin hazırlan­ması ve toplumsal karşılıkların oluşturulması için aydınlar seferber oldular.</p>
<p>Burada ’musiki inkılabı yapmakla vazifeli’ Musiki Kongresi sonrasında Paul Hindemith’in, 1936-37 yıllarında Türkiye&#8217;ye çağrıldığını ve P. Hindemith’in ‘Türk Musiki Haya­tini Kurmak için Teklifler’ini anımsayalım. Ayrıca, kurulmaya çalışılan devlet anlayışına uygun bir millet inşası için de tek dil, tek tarih, tek ırk, tek kültür; geleneksel bay­ramlar yerine millî bayramlar, geleneksel saat ve takvim yerine, ‘evrensel’ saat ve tak­vim gibi ortak paydalar oluşturulmaya çalışıldı.”</p>
<p>Millî devlet, millî vatan, millî tarih, millî dil, millî kültür, hatta millî millet&#8230; gi­bi nerdeyse her olgunun ancak millî ön-ekiyle kavramsallaştırılabildiği, ‘millî değer­ler’ ortak paydası, bize milliyetçiliğin armağan ettiği bir inşâdan ibarettir. 1. Dünya savaşıyla birlikte çöken İmparatorluktan sonraki yeni hükümet etine biçiminde, mil­lî değerler nerdeyse yeni siyaset anlayışının tüm yükünü sırtlanmış oldu. Artık her şey bu değerlerin dolayımıyla inşâ edilecekti.</p>
<p>Bir dönem dinî argümanlara yaslanarak kendini kutsallaştıran siyaset ve hükümet etme biçimi; geleneksel, tarihsel olana sırt dönülmesiyle birlikte kendini millîlikle kutsallaştırmaya çalıştı. Elbette bu bir zorunluluğun sonucuydu; milliyetçiliğin laik bir ideoloji olduğu ve bu nedenle dinle araçsal bir ilişki kurduğu düşünülürse; ilham verdiği siyaset ve hükümet etme biçimi de laik ve seküler olacaktı. “Milliyetçiliğin dine, dinin kendi doktrininde öngörülen düzeyde merkezi değil, milli ya da ulusal si­yasetin ihtiyaçları ölçüsünde ikincil bir önem atfettiği ve hatta yer yer ‘din karşıtı’ milliyetçilik biçimlerinde görüldüğü üzere, modern bir toplum inşa etmenin önşartı olarak, dinin sadece siyasal değil, gündelik yaşamda ve sosyal ilişkilerdeki etkileri­nin de bütünüyle bertaraf edilmesi gerektiği yönelimlerine de cevaz verebildiği gö­rülmüştür”. Ayrıca kutsal karşısında kendiliğinden mutîleşip râm olan geleneksel halk tepkisinin sürdürülebilir olması; geleneksel kutsallıkların yerine yeni, modern kutsallıkların ikamesini de, bir anlamda zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Gerek Güneş Dil Teorisiyle, gerekse Türk Tarih Teziyle ortaya konan anlayış, Türk’ü, Türklüğü mitoslaştırırken; Türklerin ortaya koyduğu kurumları ve eserleri de kutsallaştırıyordu. Kut kelimesinin sözlük anlamı bile bize, andığımız kutsallaştırma­yı bizatihi göstermektedir; “. Devlet idaresinde güç, yaratıcılık ve yetki bakımından sahip olunan üstün güç. 2. Mutluluk. 3. mit. İlahi bir kaynaktan gelen rahmet, bere­ket,&#8217;’ olarak TDK Sözlüğünde anlamlandırılan kelime; devlet idaresindeki gücün üzerine, İlahî bir kaynaktan gelen rahmet ve bereketin hâlesini düşürüyor; böylece söz konusu gücü kullananlara da örtülü bir aşkınlık ve kutsallık bahşedilmiş oluyor­du.</p>
<p>Yüzlerce yıllık Osmanlı devlet kozmolojisinin oluşturduğu “kutsayıcı” geleneğin de, bu yolla zengin bir psişik altyapı olarak işlevselleştirilmesi, “devlette devamlılık” hissini ödünlemek için eşsiz bir fırsat sağlamaktaydı. Yapılması gereken, dinî simge­ler yerine Türklerin ‘binlerce yıllık’ simgelerini ikame etmek; Zillullah olan halife yerine, hakan’ın ‘kut’lu halesini ‘milli devlet’in kozmik çatısına kondurmaktı. Türk- İslâm sentezi olarak da adlandırılan, simgeler arasındaki uyumun ve geçişliliğin sağ­landığı bu kaygan zemin, devlet mekanizmasının tıkandığı her durumu aşmak için kullanılan güvenli bir supap vazifesi görmüştür. Zira arkaik;  mitolojisindeki ‘kut’lu devlet’ tasavvuru ile İmparatorluk geleneğindeki ‘kutsî devlet’ tasavvuru, ‘kut’un sağladığı mistifikasyon sayesinde rahatlıkla kaynaşabiliyordu.</p>
<p>Egemenliğin tanrısallıkla ilişkilendirilmesiyle birlikte ‘Türk Devleti’nde tecessüm eden kutluluk; devletin yayıldığı her alanı da devletlû kılıyordu. “Ama bir za­manlar ‘milli mukaddesat’ olarak anılırken bir ölçüde İslami renkleri çağrıştırdığı halde, esasen laik bir ideoloji olarak milliyetçiliğin sembolik düzeyde ihtiyaç duydu­ğu ‘morale’ muhtevayı anlatan ve giderek milli değil ulusal bir renge bürünen ‘kut­sal değerlerdin (mili maneviyat), bu uyumlu ikiliyle imtizaç edip edemediği hala kuş­kuludur. Aslında burada kuşkuya yol açan şey, ‘ecdadımızdan miras kalan mukeddasat’ın ‘Türk milletinin değerleri’ ile bu ikisinin ‘ulusumuzun kutsal değerleri’ ile ay­nı şey olup olmadığıdır”.</p>
<p>Hece Dergisi, Postmodernizm Özel Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/">Resmi Tarihin Oluşumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
