<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kelime-i tevhid | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kelime-i-tevhid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Dec 2019 09:43:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>kelime-i tevhid | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah Teâlâ&#8217;nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Dec 2019 09:40:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Kelime-i Tevhidin Sırları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23704</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birincisi: Allah Teâlâ imanı ateşe benzeterek şöyle buyurdu: “Onların (münâfıkların) durumu (karanlıkta) bir ateş yakan kimsenin misâli gi­bidir.” (Bakara, 2/17) Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “&#8230;Bir ziynet ve­ya (diğer) bir değerli mal yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur&#8230;” (Ra’d; 2/17) Bu âyetlerde iki işaret vardır. 1.Nasıl ki, saf olmayan altın, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/">Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23706 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="390" height="187" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 390px) 100vw, 390px" /></p>
<p><strong>Birincisi:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ imanı ateşe benzeterek şöyle buyurdu: <strong>“Onların </strong>(münâfıkların) <strong>durumu </strong>(karanlıkta) <strong>bir ateş yakan kimsenin misâli gi­bidir.” </strong>(Bakara, 2/17) Başka bir âyette de şöyle buyurdu: <strong>“&#8230;Bir ziynet ve­ya </strong>(diğer) <strong>bir değerli mal yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur&#8230;” </strong>(Ra’d; 2/17) Bu âyetlerde iki işaret vardır.</p>
<p><strong>1.</strong>Nasıl ki, saf olmayan altın, ateşe konduğunda ateş saf altın dışın­daki bütün madenleri yakar ve sadece saf altın kalır; aynı şekilde kıyâmet gününde günahkâr kul ateşe atıldığı zaman ateş, kulun günah ve isyanı­nı yakar, geriye sadece sağlam olarak imanı kalır.</p>
<p><strong>2.</strong>Ateş her şeyi yakar; imanın nûru kuvvetli olursa aynı şekilde iman da kalpteki Allah sevgisinin hâricindeki her şeyi yakar. Şu âyette buyrul- duğu gibi: <strong>“Rasûlüm, sen Allah de, sonra onları daldıkları bataklıkta bırak oynaya dursunlar.” </strong>(En’âm, 6/91)</p>
<p><strong>İkincisi:</strong></p>
<p>İmanın benzetildiği şeylerin İkincisi nûrdur. Allah Teâlâ <strong>“O’nun nûrunun misâli&#8230;” </strong>(Nûr, 24/35) diye devam eden âyette nûru ve mârifeti zamir ile kendi nefsine izafe etme sebebinin birkaç vechi vardır:</p>
<p><strong>1.</strong> Allah Teâlâ’nın, marifeti ve nûru kendi nefsine izafe etmesinin nedeni; şeytanın bu nûr ve marifeti kullardan uzaklaştırma beklentisi­ni ortadan kaldırmak içindir. Çünkü bu marifet, kıymetli bir cevher olup yüksek bir değere sahiptir. Bu değere sahip olan pek çok insan bundan gafildir. Şeytan ise buna karşı son derece hilebazlık ve sinsi planlar peşindedir. Evet, şeytanın maksadı, marifeti ariften gidermektir. Böylece o, arif ile marifet arasında bir engel olmak istemektedir. Bu nedenle Allah Teâlâ, rahmetiyle bu marifeti himayesine aldı. Tâ ki şeytanın, insanları marifetten uzaklaştırma ümidi kesilsin.</p>
<p>Bu meselenin hakikati şöyledir: Allah Teâlâ bir âyette <strong>“Doğrusu be­nim sâlih kullarımın üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” </strong>(Hicr, 15/42) buyurarak, sâlih kullarının himayesini kendi üzerine almak sûretiyle iblisin, onlarla ilgili ümit ve beklentisini kesmiştir. Bir âyette şeytan şöyle dedi: <strong>“Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben de onların hep­sini mutlaka azdıracağım. Ancak içlerinden ihlas ile seçilmiş has kul­ların hâriç.” </strong>(Sad 38/82-83) Burada Allah Teâlâ “O&#8217;nun <em>nûrunun misâli”</em> &#8230;&#8221;âyetiyle imanı kendine izâfe ettiğinden, şüphesiz şeytanın ümidi ondan kopmuş olur.</p>
<p><strong>2.</strong>Kullara ait olduğu sanılan her şey aslında Allâh’ındır. Çünkü ku­lun elinde bulunan her şey, Allâh’ın yaratması ve icadıyla olmuştur. Kul bu hâlete şehâdette bulunacak dereceye geldiğinde kulun hâli kemale ula­şır. İşte o zaman kula denilir ki: Kula ait olan her şey bizim, bizim olan her şey de kulundur. Kulun mârifeti de bizimdir. Öyleyse Allah Teâlâ <strong>“O’nun nûrunun misâli&#8230;” </strong>(Nûr, 24/35) âyetiyle nûru kendine izâfe etme­sinde bir mahzur yoktur.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir şeyin Allâh’a izâfe edilerek O’na has kılınması o şeyin şeref­li olduğunun bir göstergesidir. Aşağıdaki âyetlerde belirtilen hususların Allâh’a izâfe edilmesiyle ortaya çıkan şeref böyledir: “(Ey İbrahim, kullarımın beni anmaları için) <strong>Evimi temizle.” </strong>(Hac 22/26) <strong>“Bu Allâh’ın devesi­dir&#8230;” </strong>(A raf, 7/73), <strong>“Ve hal böyle iken Allâh’ın kulu, kalktığı zaman&#8230;” </strong>(Cin 72/19) Aynı şekilde burada da mârifetin Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi,söz konusu marifetin yaratılmışların ve şerefli kılınanların en şereflisi ol­duğuna delâlet eder.</p>
<p>Ayrıca burada birkaç sual vardır, bunlardan;</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Allah Teâlâ şu âyette <strong>“O’nun nurunun misâli, içinde lam­ba bulunan bir kandillik gibidir.” </strong>(Nûr, 24/35) Nûrunu lambanın nûruna benzetmesindeki hikmet nedir?</p>
<p><strong>1.</strong>Bir evde, bir ışık yanıyorsa hırsız utanılacak duruma düşmekten korktuğu için o eve girmeye cesaret edemez. Aynı şekilde kalpte mârifet nûru bulunduğunda, şeytan utanılacak duruma düşme korkusuyla o kal­be girmeye cesaret edemez.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir evde ışık bulunduğu vakit, ev sahibi eşyaları görebildiği için ih­tiyaçlarını rahatlıkla giderir. Aynı şekilde kalpde mârifet nûru bulunduğun­da o kalbin sahibi meşru olan itaât ve ibadete kolaylıkla ulaşır.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir evde bir lamba yanıyorsa, hiçbir eksilme olmaksızın evde bulu­nan herkes o lambanın ışığından istifade eder. Aynı şekilde içinde mârifet nûru bulunan kalbin nûrundan, hiç eksilme olmaksızın diğer insanlar da istifade eder.</p>
<p><strong>4.</strong>Lamba bir evde bulunduğu vakit, kapalı bir pencerede ve cam şi­şenin içinde ise, o lamba evin içini de dışını da aydınlatır. Aynı şekilde mârifet nûru, kalbin içini de dışını da aydınlatır. Hayatta o kalbin nûru, kulakta, gözde ve dilde de açığa çıkar. Böylece taâtın zineti bu âzâlarda da açığa çıkar. Peygamberin şu sözü buna işarettir. <em>“Allâh’ım! Kalbime nûr ver, kulaklarıma nûr ver, gözlerime nûr ver, kemiklerime ve bey­nime de nûr ver. ”<sup>[41]</sup></em></p>
<p><strong>5.</strong>Bir evin içinde lamba yanıyorsa, ev sahibi sabırlı ve neşeli olur. Lamba söndüğünde ise kendini yalnız hisseder. Aynı şekilde kalbin için­de mârifet nûru bulundukça, sahibi sabırlı ve neşeli olur. O nûr, kalpten ayrıldığında sahibi hüzünlü ve kederli olur. Böyle bir duruma düşmekten Allah’a sığınırız! Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyrur: <strong>“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar, kimi de saptırmak is­terse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır.” </strong>(En’âm, 6/125)</p>
<p><strong>6.</strong>Lambanın cismi küçüktür, ama ışığı her tarafa yayılır. Aynı şekilde marifet nûru da kalpten her tarafa yayılır. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi <strong>“Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye yönelirseniz Allah’ın zâtı ora­dadır.” </strong>(Bakara, 2/115) Özellikle bu yücelik açısındandır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Ancak O’na güzel söz yükselir.” </strong>(Fâtır, 35/10)</p>
<p><strong>İkinci suâl:</strong> Dünyanın lambası olan güneş ile mârifet ışığı arasında fark nedir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Fark bir kaç vecihledir. Bunlardan:</p>
<p><strong>1.</strong>Güneşin ışığını bulut örtüp engelleyebilir. Fakat mârifet nûrunu ye­di gök bile örtüp engelleyemez.</p>
<p><strong>2.</strong>Güneş, akşam olunca batar. Mârifet ise ne gece ne de gündüz ba­tıp kaybolur. Belki mârifet geceleyin daha kuvvetlidir. Allah Teâlâ aşağı daki âyetlerde şöyle buyuruyor: <strong>“Şüphesiz, gece kalkışı hem daha te­sirli, hem okuyuşça daha elverişlidir.” </strong>(Müzzemmil, 73/6), <strong>“Bir gece ken­disine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübârek kıldığı Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.” </strong>(isra, 17/1) ve <strong>“Kadir gecesi, bin ay­dan daha hayırlıdır.” </strong>(Kadir 97/3)</p>
<p><strong>3.</strong>Muhakkak güneş yok olacaktır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle bu­yurdu: <strong>“Güneş katlanıp dürüldüğü vakit.” </strong>(Tekvir81/ı) Mârifet ise yok ol­maz; bunu da Allah Teâlâ şöyle bildirmektedir: <strong>“Onun zâtından başka her şey yok alacaktır.” </strong>(Kasas, 28/88) Yani O’nun mârifetiyle gerçekleşen şeyler hâriçtir, onlar yok olmazlar.</p>
<p><strong>4.</strong>Güneş tutulması ile ışığı engellenebilir, mârifet ise hiçbir şekilde engellenemez.</p>
<p><strong>5.</strong>Güneş eşyayı siyahlaştırır, mârifet ise beyazlaştırır.</p>
<p><strong>6.</strong>Güneş yakar, mârifet ise yakmaktan kurtarır.</p>
<p><strong>7.</strong>Güneş bazen zarar, bazen de fayda verir. Mârifet ise zarar değil, kesinlikle sadece fayda verir.</p>
<p><strong>8.</strong>Güneşin faydası dünyadadır. Mârifetin ise hem dünya, hem de âhirettedir.</p>
<p><strong>9.</strong>Göklerde olan güneş, yeryüzündekiler için bir süstür. Mârifet ise, göklerdekiler için de bir süstür.</p>
<p><strong>10.</strong>Güneş yukarılarda bulunup alttakilere ışık saçar. Mârifet ise mü’minin kalbindedir. O, altta bulunmasına rağmen yukarıdakileri de nûrlandırır.</p>
<p><strong>11.</strong>Güneş ile mahlûkât keşfolunur. Fakat mârifet ile Yaratanın var­lığı keşfolunur. Buna delil de Hz. Ali’ye <em>“Rabbini gördün mü?</em> diye sor- duklarında, onlara cevâben <em>“Görmediğim Rabbe ibadet etmem,</em> sö­züdür.</p>
<p><strong>12.</strong>Güneş dosta da düşmana da fayda verir. Fakat mârifet sadece dosta fayda verir.</p>
<p><strong>13.</strong>Güneşin dostluğu sadece dünyadadır; âhirette değil. Fakat mârifet, dünyada sahibi için bir başlangıç, âhirette ise dostluk sahibidir.</p>
<p>Aynı şekilde yıldızlar mahlûkâtın lambalarıdır. Mârifet ise hak­kın lambasıdır. Yıldızlar gezegenlerin hâzinesinden çıkar, mârifet ise Melik olan Allah Teâlâ’nın hâzinesinden çıkar. Yıldızlar alâmet, mârifet ise kerâmettir. Yıldızlar yaratılmışların seyir yerleri, mârifet ise Allah Teâlâ’nın nazâr yeridir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu hususta şöyle bu­yurur: <em>Şüphesiz ki Allah sizin yüzlerinize ve mallarınıza bakmaz, lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar. ”<sup>42</sup></em></p>
<p><strong>Üçüncü Sual:</strong> Işık veren lamba ile marifet arasındaki fark nedir?</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Dünyanın ışığına karanlık da karışabiliyor. O karanlık ışığın üzeri­ne yükselen dumandır. Marifet nûrunun ışığı ise saftır. Ona karanlık bu­laşmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Dünya ışığı başkalarının yararlanması için kendi kendini yakar. Marifet ışığı ise günahı yakar, insandaki sırrı rahatlatır, göğsü ve kalbi de nûrlandırır.</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın ışığı, güneşin kaybolmasıyla kaybolur. Mârifet ve tevhid ışığına gelince; güneş ışığı bunların ışığında kaybolur.</p>
<p><strong>4.</strong>Dünya ateşi ve ışığında vefa yoktur. Çünkü onu yakanı ve o ate­şe fitil uzatanı da yakabilir. Aynı şekilde yakma ve fitil uzatma ile ilgisi ol­mayanı da yakabilir. Mârifet ışığı ise vefalıdır, kesinlikle sahibini yakmaz, hatta onu yanmaktan korur. Bu iki ışık birbirinden ne kadar da farklı?!</p>
<p><strong>Dördüncü Suâl:</strong> Mârifetin ışık saçan lambaya benzetilmesindeki hik­met nedir?</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Çıra veya lambaya, rüzgâr zarar verebilir, marifete ise vesvese ve şüphe zarar verir.</p>
<p><strong>2.</strong>Çıra veya lambanın, yağı ve enerjisi takviye edilmezse yanması de­vam etmez. Mârifet ise tevfik olmadan devam edemez.</p>
<p><strong>3.</strong>Çıra ve lamba, koruyucuya ve gözetleyiciye muhtaçtır. Mârifet lambası da bir koruyucu ve gözetleyiciye muhtaçtır. O da Allah Teâlâ’nın fazlı ve rahmetidir.</p>
<p><strong>Beşinci Suâl:</strong> Mârifetin cama benzetilmesindeki hikmet nedir?</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Altın ve gümüş ne kadar kıymetli ve değerli olsalar da kesiftirler ve onların arkasındakini gözün görmesine engeldirler. Cam ise kıy­meti az olmasına rağmen latif ve saftır. Gözün görmesine engel ol­maz. Çünkü camın içinden dışı, dışından da içi görünür. Allah Teâlâ bu misâli, bir engel koymak için değil; engel ve perdeyi kaldırmak için zikretmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>Hâl böyle iken cam kabın kıymeti yoktur; kıymet, ancak o cam kabın içinde olanadır. Aynı şekilde senin kalbinin pek bir önemi yoktur. Önem ve kıymet ancak içindeki imanadır.</p>
<p><strong>3.</strong>Cam kırıldığı vakit, ateşe konulup eritilmedikçe sağlam hâle geti­rilemez. Aynı şekilde kalp de bozulduğunda ateşe konulup eritilmedikçe düzelmez. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İçinizden oraya uğ­ramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hü­kümdür. Sonra biz Allah’tan korkanları kurtarırız.” </strong>(Meryem,19/71 -72)</p>
<p><strong>4.</strong>Altın ve gümüş sahibi bunların kırılmasıyla değerlerinin düşmeye­ceğini bildiğinden kırılmasından korkmaz. Cam sahibi ise, camın kırılma- sıyla kıymetinin kalmayacağını bildiğinden endişe ve korku üzeredir. Ay­nı şekilde mü’minin de cam sahibi gibi endişe ve korku üzere olması ge­rekir. Altın ve gümüş sahibi gibi emniyet üzere değil.</p>
<p><strong>5.</strong>Allah Teâlâ, kalbi cam şişeye benzetmiş, çünkü cam şişeden çı­kan ışık, altın ve gümüşten yapılan bir âletin içinden daha fazla ve daha güzel ışık s<u>açar</u>. Cam şişenin kıymetinin az olması, kırılmaya ve kıymeti­ni kaybetmeye her an müsait olmasından dolayı içinden çıkacak ışık da­ha güzel olmuş olur. Bu da şu hadîs-i kudsîdeki söze işarettir. <em>“Ben kalp­leri kırılan kullarımla beraberim.”<sup>43</sup></em></p>
<p><strong>Altıncı Suâl:</strong> Cam şişenin inci gibi olan yıldıza benzetilmesindeki hik­met nedir? Cevâbı birkaç vecihledir:</p>
<p><strong>1.</strong>İnci gibi parlayan yıldızın insanlara yol gösterme maksadı var­dır. Allah Teâlâ’nın şu âyette buyurduğu gibi: <strong>“&#8230;ve işaretler kıldık. Ve yıldızla onlar yollarını bulurlar.” </strong>(Nahl, 16/16) Şu âyette buyruldu- ğu gibi, yıldızlar aynı zamanda gökyüzü ehli için birer süstürler: <strong>“Ger­çekten biz dünya göğünü yıldızlarla süsledik.” </strong>(Saffat, 37/6) Aynen bu­nun gibi mü’minin kalbi, sahibinin hayırlara ulaşabilmesi için bir sebep­tir. Mü’minin kalbi, aynı şekilde göktekiler için bir süstür. Rivâyet olunur ki, inci gibi olan yıldızlar, yerdekiler için ışık saçtığı gibi âriflerin mârifeti, göktekilere aydınlık saçar.</p>
<p><strong>2.</strong>Şeytanların yıldızlara tasallut gücü yoktur. Belki şu âyette ifade buyrulduğu gibi, yıldızlar şeytanları yakar: <strong>“And olsun ki biz, Dünya gö­ğünü yıldızlarla donattık ve onları şeytanlar için taşlayacak şeyler kıl­dık.” </strong>(Mülk, 67/5) Mü’minin kalbi de böyledir. Şeytanlar onda hâkimiyet ku­ramazlar. Belki mü’min kalbin nûru ve imanı şeytanları yakar. Bu konu­da Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Kullarımın üzerinde senin aslâ bir hük­mün yoktur.” </strong>(Hicr, 15/42), <strong>“Ki o, insanların sinesine vesvese verendir.” </strong>(Nas 114/5) Allah Teâlâ bu âyette şeytan <em>“insanların kalpl<u>erin</u>e vesvese sokar”</em> dememiştir. (İnsanların <em><u>sinesine</u></em> vesvese sokar demiştir.) Bir baş­ka âyette de şöyle buyurmuştur: <strong>“Allah’tan korkanlar, kendilerine şey­tandan bir vesvese iliştiği zaman durup düşünürler de derhal kendi basiretleriyle gerçeği görürler.” </strong>(A’raf, 7/201) Ayette geçen <em>düşünme ve hatırlama,</em> imanın nûrunun zuhûrudur. Yine âyette geçen <em>gerçeği görür­ler sözü</em> de şeytan vesveselerinin yanıp yok olacağına işarettir.</p>
<p><strong>Yedinci Suâl:</strong> Allah Teâlâ’nın, kalbi, güneşe ve aya değil de yıldıza benzetmesinin hikmeti nedir?</p>
<p><strong>Cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Şüphesiz yıldızlar, gündüzleyin gizlenip, geceleyin ortaya çıkar­lar. Ârif olan kişi de gündüz gizlenip karanlık basınca hizmet ve yakarış için ortaya çıkar.</p>
<p><strong>2.</strong>Yıldızlar gökyüzünün, kalp de ârifin süsüdür.</p>
<p><strong>3.</strong>Şu âyette belirtildiği üzere yıldızlar gökyüzünün lambalarıdır: <strong>“And olsun ki biz o dünya göğünü kandillerle süsledik.” </strong>(Mülk, 67/5) Yine şu âyetle bildirdiği gibi Allah Teâlâ kalbi, arifin lambası kılmıştır. <strong>“Onun nûrunun misâli içinde çıra bulunan kandillik gibidir.” </strong>(Nûr, 24/35)</p>
<p><strong>Sekizinci Sual:</strong> İmanın lambaya benzetilmesi, acaba iman ehli için bir müjde midir?</p>
<p><strong>Cevâbı birkaç vecihledir:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Güneş bir lambadır. Allah Teâlâ onu söndürmek üzere yakmıştır. Güneş ışığını söndürmeye O’ndan başkasının gücü yetmez. Mârifet de bir lambadır. Allah onu devamlı olarak ışık saçsın diye yakmıştır. Bu nûru söndürmeye İblis’in gücü nasıl yetebilir?!</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ, güneş lambasını gökte yakmasına rağmen senin evin­deki karanlığı gideriyor. Sana çok yakın olarak, kalbinde mârifet güneşini yaktığına göre sendeki günah karanlıklarını neden gidermesin?</p>
<p><strong>3.</strong>Kim bir lamba veya bir ışık yakmışsa, korumak ve devam ettir­mek onun görevidir. Hal böyle olunca mârifet lambasını Allah yakmıştır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: <strong>“İşte Allah onların kalbine iman yazmış ve katında bir ruh ile onları desteklemiştir.” </strong>Mücâdele, 58/22) Bu­na göre Allah Teâlâ’nın rahmeti gereği, bu imanı kollaması, gözetleme­si ve güzel bir şekilde korumaya almasında herhangi bir engel veya zarar yoktur. Şu âyette buyurduğu gibi: <strong>“Şüphesiz bu Kur’ân’ı biz indir­dik ve onu koruyacak olan da biziz.” </strong>(Hicr, 15/9)</p>
<p><strong>4.</strong>Hırsız bir evde lambanın yandığını görürse o eve hırsızlık yapma­ya cesaret edemez. Allah Teâlâ, mârifet ışığını senin kalbinde yakmıştır. Hırsız şeytan sana nasıl yaklaşabilir?!</p>
<p><strong>5.</strong>Mecûsîler yaktıkları bir ateşi hiçbir zaman söndürmek istemezler. Çok münezzeh olan padişah ise senin kalbinde marifetle muhabbet ate- <strong>şını ya ıştır. </strong>Bu ateşi söndürmeye ve iptal etmeye nasıl razı olursun?!</p>
<p><strong>6.</strong>Bir lamba yakmak isteyen, yedi şeye ihtiyaç duyar. Bunlar maşa, taş, kav, kibrit, lamba, fitil ve yağdır. Bir kul da marifet çırasını yakmak istediğinde bazı şeylere ihtiyaç duyar. Bunların ilki gayret maşasıdır: <strong>“Bi­zim uğrumuzda cihat edenlere gelince elbette biz onları kendi yolla­rımıza eriştireceğiz.” </strong>(Ankebût, 29/69) İkincisi yakarma taşıdır: <strong>“Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin.” </strong>(A’raf, 7/55) Üçüncüsü, şehvetleri engel­lemek için nefsi yakmaktır: <strong>“Her kim de Rabbinin makamından kork­muş ve nefsini kötü şeylerden alıkoymuşsa&#8230;” </strong>(Nâziât, 79/40) Dördüncü­sü tevbe ederek Allah’a dönüş kibritidir: <strong>“&#8230;Ve tevbe ederek Rabbini­ze dönünüz.” </strong>(Zümer, 39/54) Beşincisi sabır feneridir: <strong>“Sabrediniz muhak­kak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” </strong>(Enfal, 8/46) Altıncısı şükür fitili­dir: <strong>“Üzerinizde olan Allah’ın nimetlerine şükredin.” </strong>(Nahl, 16/114) Ye- dincisi, Rabbinin kazasına razı olma yağıdır: <strong>“Rabbinin hükmü üzerine sabret.” </strong>(insan, 76/24) Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurdu: <em>“Kazaya rızâ göstermek Allâh’ın büyük kapısıdır. ”<sup>44</sup></em></p>
<p>Bu tutuşma, aşk ve kulluk sözünü yerine getirme işi, senin vazifendir. Sen kulluk vazifesine yönelik sözünü yerine getirirsen, Allah Teâlâ, Rabhk vazifesi olarak verdiği sözü daha evlâ yerine getirir. Şu âyette bu­yurduğu gibi: <strong>“Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size olan ahdimi yerine getireyim.” </strong>(Bakara, 2/40) Mârifeti kalbinde, zikri de dilinde muhâfaza et ve bunları, kabirde, karanlıklarda ve kıyâmette daima yanın­da olacak şekilde kendine bir nûr kıl.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi benzettiği şeylerin üçüncüsü top­raktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Toprağı verimli olan beldenin bit­kisi Rabbinin izniyle çıkar.&#8221; </strong>(A’raf, 7/58) Benzetmenin yönleri şunlardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Toprak, emanete sahip çıkma vasfına sahiptir. Kim toprağa ema­net olarak bir şey bırakırsa, toprak o kişiye emanetini kat kat fazlasıylan iâde eder. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Her bir başakta yüz dâne vardır.” </strong>(Bakara, 2/261) Mümin kişi de böyledir. Salih amel işlediğin­de kıyamet gününde amelinin karşılığı olarak kat kat fazlası verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>Ve sadece sabredenlerin mükâfatları hesapsız verilecektir.” </strong>(Zümer, 39/10)</p>
<p><strong>2.</strong>Yerin özelliklerinden biri de üzerine her türlü kötü ve çirkin şeyler atılmasına rağmen yine de ondan nice güzelliklerin çıkması ve yeşerme­sidir. İmanın yeri, yani toprağı da böyledir. İman toprağının üzerine kü­für ve günah kötülüklerinin atılmasına rağmen o iman toprağından bağış­lanma, rahmet ve nza meyvesi çıkar. Allah Teâlâ bir âyete şöyle buyurur: <strong>“Allah onların günahlarını iyiliklere çevirir.” </strong>(Furkan, 25/70)</p>
<p><strong>3.</strong>Yerin özelliklerinden biri de onun seni kucaklayan anne gibi olma­sıdır. Bu şekliyle yer beşik gibidir. Âyette de <strong>“Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?” </strong>(Nebe, 78/6) Hem yer senin için bir hazinedir, âyette <strong>“Yer­de ne varsa hepsini sizin için yarattı.” </strong>(Bakara, 2/29) Hem yer senin üze­rine titreyen son derece şefkatli bir anne gibidir. Âyette şöyle buyruldu: <strong>“Sizi ondan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha si­zi ondan çıkaracağız.” </strong>(Tâhâ, 20/55) îman da böyledir. Dünya ve âhiretteki bütün güzellikler ve menfaâtlar ondan hâsıl olur.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın imanı ve Kur’ân’ı benzettiği şeylerin dördüncüsü su­dur. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Gökten bir su indirdi de va­diler kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sele de suyun yüzüne çı­kan bir köpük yüklendi. Bir zinet veya değerli mal yapmak için ateş­te üzerini kürekledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük mey­dana gelir. İşte Allah hak ile bâtılı böyle anlatır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. Allah işte böyle misâller verir.” (Ra&#8217;d, 13/17) </strong>Yani iman ve küfre böyle misâller verir. Âyette geçen köpükten maksat küfür, sudan maksat da imandır. Buradaki benzetme yönünün ispatı için birkaç vecih vardır.</p>
<p><strong>1.</strong>Su, elbisedeki necaseti giderir. Şu âyetler de buna delildir: <strong>“Gök­ten terte<u>miz</u> su indirdik.” </strong>(Furkan, 48), <strong>“Ve elbiseni temizle.” </strong>(Müddes- sir, 74/4) Aynen bunun gibi iman da kalpten küfür ve günah pisliklerini giderir. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurdu: <em>“İslam ken­dinden önceki küfür hayatındaki tüm küfür ve kötülükleri keser yok eder. ”<sup>45</sup></em></p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ, gökten indirmiş olduğu suya rahmet adını vererek şöyle buyurdu: <strong>“Ve o şüphesiz mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir.” </strong>(Nemi, 27/77) Diğer bir âyette <strong>“Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: «Selâm size, Rabbiniz size rahmet et­meyi vaadetti.»” </strong>(En’âm, 6/54) Bu nedenle imanı ve Kur’ân’ı suya benzet­mede bir mahsur yoktur.</p>
<p><strong>3.</strong>Allah Teâlâ, Kur’ân’a mübarek ismini vererek şöyle buyurdu: <strong>“İşte bu Kur’ân da öyle mübarek bir zikirdir ki onu da biz indir­dik.” </strong>(Enbiyâ, 21/50) Kur’ân’ın ve imanın, her ikisi çok mübarek olduklarından Allah Teâlâ’nın onları suya benzetmesinde elbette bir kusur yoktur.</p>
<p><strong>4.</strong>Su, canlılar için bir şifâdır. Kur’ân da kalpler için bir şifâdır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: <strong>“Biz Kur’ân’da mü’minler için bir şi­fa ve rahmet kaynağı olan âyetleri peyderpey indirmekteyiz.” </strong>(İsra, 17/82) Buna göre Kur’ân, mü’minlerin kalplerine şifâ, günahlarının ba­ğışlanması için de bir rahmettir.</p>
<p><strong>5.</strong>Aynı zamana Allah Teâlâ, gökten su/yağmur indirmektedir. O’ndan başka kimsenin buna gücü yetmez.</p>
<p><strong>6.</strong>Nasıl ki, Allah Teâlâ, gökten yağmur yağdırmak istediği zaman onu engellemeye kimsenin gücü yetmiyorsa, aynen bunun gibi Allah Teâlâ, gökten Kur’ân indirdiğinde de buna engel olmaya ve Kur’ân’da olmayanı Kur’ân’a dâhil etmeye kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: <strong>“Halbuki Kur’ân benzeri olmayan, aziz bir ki­taptır. Ne önünden ne de ardından ona bâtıl yanaşamaz. O, hik</strong><strong>met sahibi ve daima hamde layık olan Allah tarafından indirilmiş­tir.” </strong>(Fussilet, 41/4142)</p>
<p><strong>7.</strong>Nasıl ki, bir kimse yağmur damlalarını saymaya güç yetiremezse; aynı şekilde Kur&#8217;ân&#8217;ın bütün sırlarının ve hakikatlerinin inceliklerini ku­şatmaya da kimse güç yetiremez.</p>
<p><strong>8.</strong>Nasıl ki, yağmur, gökyüzünden damla damla inip sonra yeryüzün­de akarak nehirleri ve denizleri oluşturuyorsa, Kur’ân da bunun gibi gök­yüzünden âyet âyet, bölüm bölüm inerek tamamı nehirler ve denizler gi­bi olmuştur. Hadîste de şöyle rivâyet olunmuştur: <em>“Muhakkak ki Kur’ân derin bir denizdir. Onun derinliği ve dibi idrak edilemez.”<sup>46</sup></em></p>
<p><strong>9.</strong>Şâyet yağmur, gökyüzünden bir defada inmiş olsaydı, ağaçları kökten söker, evleri yıkar ve zararı faydasından çok olurdu. Bunun gibi Kur’ân da bir defada inmiş olsaydı akıllar hataya düşer, düşünceler yo­lunu şaşırırdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Ey Rasûlüm) <strong>Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, parça parça olmuş görürdün.” </strong>(Haşr, 59/21)</p>
<p><strong>10.</strong>Nasıl ki Allah Teâlâ kupkuru, ölü gibi olan toprağı yağmurla diril­tip yemyeşil hâle getiriyorsa, aynen bunun gibi mânen ölmüş olan kalp­leri de Kur’ân ile diriltmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: <strong>“Hiç, ölü iken kendisine hidayetle dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında yü­rürken önünü aydınlatan bir iman nûru verdiğimiz kimse, karanlık­lar içinde kalmış olan ve ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi mi­dir?” </strong>(En’âm, 6/122)</p>
<p><strong>11.</strong>Nasıl ki yeryüzüne sadece yağmurun düşmesiyle yerin bir kıs­mında gül ve reyhan çiçekleri, diğer bir kısmında diken ve zehir çıkıyor­sa Kur’ân da böyledir. Kur’ân itaâtkar mü’minin kalbine düşerek ondan, kulluk gülü ve reyhan itaâtı çıkar. Yine Kur’ân kâfirin kalbine düşmekle ondan küfür zehri ve günah dikenleri çıkar. Allah Teâlâ bu hususta şöy­le buyurur: <strong>“Allah onunla birçok kişiyi saptırır, birçok kişiyi de hidayete erdirir.” </strong>(Bakara, 2/26)</p>
<p><strong>12.</strong>Nasıl ki gökten inen su, yeryüzünde bulunan diğer bütün sulardan müstağni olup onlara ihtiyaç duymuyorsa, aynı şekilde Kur’ân da bütün kitap ve ilimlerden müstağni olup hiçbirine muhtaç değildir.</p>
<p><strong>13.</strong>Nasıl ki derin olan suya yüzme bilmeyen kişi daldığında boğuluyorsa-, aynı şekilde ilmi olmadığı halde Kur’ân’ın âyetlerini kendince yo­rumlayan kişi de helâka gider. Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurdu: <em>“Her kim kendi fikriyle Kur’ân’ı tefsir etmeye çalışırsşa</em> ce­hennemdeki <em>yerine hazırlansın.<u>”(47)</u></em></p>
<p><strong>14</strong>.Nasıl ki ihtiyaçtan fazla su içmek fayda değil zarar veriyorsa? ay­nı şekilde Kur’ân’la ilgili olarak kişilerin anlama ve zekâ kapasitelerinin üzerinde konuşmak da onlara faydadan çok zarar verir. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İnsanlara <em>zekâ seciyelerine göre hitap et­mekle emrolundum,</em> ”(48)</p>
<p><strong>15.</strong>Yağmur yağdığında kıtlık tehlikesi kalmaz, bitkiler yeşerir, gıda- ( lar ve meyveler yetişir. Aynen bunun gibi Kur an nazil olmadan önce ger­çek din kıtlığı vardı. Kur’ân nâzil olunca bu kıtlık ortadân kalkmış oldu ve ruhlar için çeşit çeşit gıdalar ve meyveler ortaya&#8217;çıktı. Bu durum tevhid, nübüvvet ve dînî hükümlerin açıklanmasıyla oldu.</p>
<p><strong>16</strong>.Suyun ateşi söndürdüğü gibi hem iman hem de Kur’ân, onları ta­şıyan mü’min kişilere gelebilecek cehennem ateşini söndürür.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın imanı benzettiği şeylerin beşincisi; sağlam iptir. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarı­lınız&#8230;” </strong>(Âi-i İmrân, 3/103) İmanın ipe benzeme yönü birkaç vecihledir.</p>
<p><strong>1.</strong>Her kim aşağıdan yukarıya çıkmak isterse, kaymaktan ve yere düşmekten korkar. Sağlam bir ipe tutunduğu zaman o korkudan kurtulur ve kendini güvende hisseder. Kul da insanlığın en düşük mertebesin­den güzel ve yüce âleme yükselmek istediğinde, kaymaktan ve düşmek­ten korktuğunda önce aklını kullanıp Kur’ân’a sarılsa o korkudan kurtu­lur ve güvende olur.</p>
<p><strong>2.</strong>Kör olan biri, bir yere gitmek istediğinde, eğer kendisinin bulun­duğu yer ile gideceği yer arasında bir ip gerilmiş ise, kör olan kişi o ipe tutunarak giderse, hiçbir şeyden korkmadan varacağı yere ulaşır. Beşer aklı da aynen bunun gibi, tevhid ve marifet yolunda yürümekte kör bir kişi gibidir. Beşer aklı, bu yolda Kur’ân’a tutunursa her türlü korkudan emin olur.</p>
<p><strong>3.</strong>Kuyuya düşen birinin kurtuluş yolu, ona bir ip uzatılıp o ipe tutu­narak yükseğe çıkmasıyla mümkün olur. Böylece başına gelebilecek teh­likelerden kurtulabilir. Beşer ruhları madde âleminin en derinliklerine düş­müş, çok merhametli olan padişah ise o ruhlara Kur’ân ipini göndermiş­tir. Ona tutunup da yükselen kişi kurtulur. Ona tutunmayan ise karanlık­lar kuyusuna düşüp helâka gidenlerden olur.</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın, imanı benzetmiş olduğu şeylerin akıncısı, zeytin ağa­cıdır. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: <strong>“Bir de, aslı Tûr-i Sînâ’dan çıkan bir ağaç ki, o ağaçtan hem yağ çıkar, hem de onun meyvesini yiyenlere bir katık olur.” </strong>(Mü’minûn 23/20) Bu âyetin teşbih yönü hakkında âlimler iki durum zikretmişlerdir:</p>
<p><strong>1.</strong>Allah Teâlâ’nın, imanı bu ağaca benzetmesinin nedeni; bu ağa­cın çoğu durumlarda sadece temiz yerlerde yetişmesindendir. Aynen bu­nun gibi mârifet de her kalpte karâr kılmaz, ancak temiz kalplerde karâr kılar ve oraya yerleşir.</p>
<p><strong>2.</strong>Zeytin ağacının meyvesinden, gayet temiz ve saf olan yağ oluşur Aynen bunun gibi, mü’minin kalbinden de iman ve mârifet oluşur. Bu ikisi de nûrların en saf ve en şerefli olanıdır</p>
<p>Bilesiniz ki, Allah Teâlâ, mü’minlere çok kıymetli on şey vaat etmiş­tir:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> mağfirettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Ey Muhammedi) <strong>İnkâr edenlere söyle, eğer </strong>(iman edip düşmanlık ve savaştan) <strong>vazge­çerlerse Allah geçmiş günahlarını bağışlar&#8230;” </strong>(Enfal, 8/38) Bunun anlamı ‘imanı <em>kabul edip küfrü terk ederlerse’</em> demektir.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> emniyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İman eden ve iman­larına şirkin zulmünü karıştırmayanlar var ya! İşte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır.” </strong>(En am, 6/82)</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> hidâyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İman edip sâlih amel işleyenlere gelince; imanları sebebiyle Rableri onları hidayete erdirir.” </strong>(Yûnus, 10/9)</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> yaptıkları iyiliğin kat kat fazlası vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“İyilik yapanlara iyilik ve fazlası vardır.” </strong>(Yûnus, 10/26)</p>
<p><strong>Beşincisi</strong> kurtuluştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“M<u>uhakkak</u> ki mü’minler kurtuluşa ermişlerdir.” </strong>(Mü’mînûn 23/1).</p>
<p><strong>Altıncısı</strong> doğruluk üzere sâbit kılmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyu­rur: <strong>“Allah iman edenleri, hem dünyada hem âhirette değişmez söz </strong>(Kelime-i Tevhid) <strong>ile sâbit kılar.” </strong>(İbrahim, 14/27)</p>
<p><strong>Yedincisi</strong> şefâattır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“O gün Rahman, olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden baş­kasının şefâati fayda vermez.” </strong>(Tâhâ, 20/109) Yani hoşnut olduğu söz, <em>Lâ ilâhe İllallâh</em> sözüdür.</p>
<p><strong>Sekizincisi</strong> âmellerin ıslahıdır. Allah Teâlâ: <strong>“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız ki&#8230;&#8221; </strong>(Ahzab, 33/70) Bu âyetin devamı olan <strong>“Sizin iş­lerinizi düzeltsin.” </strong>(Ahzâb, 33/71) buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Dokuzuncusu</strong> müjdedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“&#8230;size </strong>(dünyada iken) <strong>va’d olunan cennet ile sevininiz.” </strong>(Fussilet, 41/30)</p>
<p><strong>Onuncusu,</strong> Allah Teâlâ’nın onlarla konuşması ve onların Allah Teâlâ’yı görme şerefidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <strong>“Onlara Rahim olan Rablerinden doğrudan doğruya söylenen bir selâm vardır. </strong>(Yâsîn, 58), <strong>“Nice yüzler, o gün ışıldayarak Rabbine bakmaktadır.” </strong>(Kıyamet 75/22-23)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Fahreddin</em> er-<em>Razi &#8211; </em><em>Kelime</em>-i <em>Tevhidin Sırları</em> (Esrarut -Tenzil ve Envaru&#8217;t -Te&#8217;vil)-syf:91,107</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[41] Buhârî, <em>Daavât</em> 10; Müslim, <em>Salatu’l-Misafirîn,</em> 181.</p>
<p>(42) Müslim, el Birru ve Sılatı ve&#8217;l Adab 33,34</p>
<p>(43) Acluni, Keşful Hafa, 1/203,Hadis no:614</p>
<p>(44) Hadisin kaynağına ulaşılamadı.</p>
<p>(45) Acluni, Keşful Hafa, 1/127, Hadis No:363</p>
<p>(46) Hadisin kaynağına ulaşılamadı.</p>
<p>[47]   <em>Rauzatu’l-Muhaddisîn</em> X/455. (Şamile).</p>
<p>[48]   Hadisin kaynağına ulaşılamadı.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/">Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-kelime-i-tevhidi-benzettigi-seyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kelime-i Tevhidin zikrine devam ipleri kırmak içindir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhidin-zikrine-devam-ipleri-kirmak-icindir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhidin-zikrine-devam-ipleri-kirmak-icindir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2015 10:26:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Kelime-i Tevhidin zikrine devam ipleri kırmak içindir]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9817</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillahirrahmanirrahim  &#160; İ’lem eyyühe’l-aziz! &#160; Kelime-i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. &#160; Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbuplardan yüzünü çevirtmektir. &#160; Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da, onlara münâsip şerikleriyle olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhidin-zikrine-devam-ipleri-kirmak-icindir/">Kelime-i Tevhidin zikrine devam ipleri kırmak içindir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/kuran.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-9818" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/kuran.jpg" alt="Kelime-i Tevhidin zikrine devam ipleri kırmak içindir" width="511" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/kuran.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/kuran-600x316.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/kuran-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" /></a></strong></em></div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İ’lem eyyühe’l-aziz!</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kelime-i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbuplardan yüzünü çevirtmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da, onlara münâsip şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Mesnevi-i Nuriye)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhidin-zikrine-devam-ipleri-kirmak-icindir/">Kelime-i Tevhidin zikrine devam ipleri kırmak içindir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhidin-zikrine-devam-ipleri-kirmak-icindir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cihadın Manevi Anlamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 14:24:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadın Manevi Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle birliktedir.&#8221; (Ankebut, 69) ‘Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.’ (Hadis) Bugünlerde İslâm’la ilgili hiçbir mesele üzerinde cihad kadar hassasiyetle durulmamıştır. Kille iletişim araçlarında olduğu kadar ilmi kitaplarda da tartışılan bu terime verilen farklı anlamlar sadece Batılı  yorumcuların değişik görüşlerini değil, kavramı anlamlandırmada ‘fundamentalistler’ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/">Cihadın Manevi Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-25.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7965" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-25.jpg" alt="Cihadın Manevi Anlamı" width="360" height="242" /></a></p>
<p>Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle birliktedir.&#8221;</p>
<p>(Ankebut, 69)</p>
<p>‘Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.’</p>
<p>(Hadis)</p>
<p>Bugünlerde İslâm’la ilgili hiçbir mesele üzerinde cihad kadar hassasiyetle durulmamıştır. Kille iletişim araçlarında olduğu kadar ilmi kitaplarda da tartışılan bu terime verilen farklı anlamlar sadece Batılı  yorumcuların değişik görüşlerini değil, kavramı anlamlandırmada ‘fundamentalistler’ ve gelenekçiler arasında. Varolanderin ayrılığı da yansıtmaktadır. Şu anda Batı’daki İslâm imajının cihadın manasını anlamakla ne denli ilintili olduğu düşünülürse, geleneksel İslâm’ın bu anah­tar fikri asırlar boyunca nasıl tahayyül ettiğini ve onun İslâm maneviya­tıyla olan bağını anlamak da o denli önem kazanmaktadır. Arapça bir kelime olan cihad, Kur’an ve hadisteki evrensel manasından ziyade İslâm hukukundaki anlamıyla Batı dillerine çoğunlukla ‘kutsal savaş’ olarak çevrilmiştir, chd kökünden türetilmiştir bu kelimenin birincil an­lamı, ‘kendi kendine çabalamak’ veya ‘uğraşmak’tır. Haliyle böyle bir çe­viri, Batı’daki yaygın yanlış kanaat lslâm= ‘kılıç dini’ fikriyle de birleşince, cihad yan anlamsal bir düzeye indirgenmiş; asıl anlamım oluşturan manevi ve içsel boyutu yitirmiştir. Yine, son yüzyılda, özellikle de son yıllarda birbiriyle çatışan bir kısım ‘fundamentalist&#8217; ve devrimci hareke­tin ortaya çıkarak cihad terimini ya da onun türevlerinden birini kul­lanması, kelimenin mûslûmanlarca yıllar yılı kavrana-geldiği gelenekselanlamı tamamen tersine çevirmiş, bu tür çarpıtmalar, cihad gibi dini manevi açıdan anahtar bir kavramın hakkıyla anlaşılmasını eskisinden çok daha zor hale getirmiştir.</p>
<p>Cihadın manevi anlamını ve İslâm&#8217;a göre, hayalın hemen hemen her alanına uygulandığını kavrayabilmek için. İslâm&#8217;ın insanın bireysel varoluşu ile içinde yaşadığı ve dünyevi hedeflerini gerçekleştirdiği toplum arasında bir denge tesis etme fikrini hatırda tutmak gerekir. İlahı  Adalet’in yeryüzündeki yansıması ve insan ruhunun huzuru açısından &#8221; kaçınılmaz olan bu denge, hristiyani terimlerle söyleyecek olursak, &#8216;’bütün kavrayışların ötesindedir’’. Hristiyanlık manevi hayat ve ahlak gayesini Hz. İsa’nın göğe yükselişiyle idealize ederken, İslâm bu tür bir manevi yükseliş için, içsel ve dışsal bir dengenin kurulmasını gerekli görmektedir. İslâm toplumlunun ,tarih boyunca gösterdiği istikrar; Şeriatla  belirlenmiş,İslâmî normların değişmezliği ve İslâm’ın sürekli ve kalıcı  yapısının bir sonucu olan geleneksel İslâm medeniyetinin zaman üstü tabiatı; hepsi söz konusu denge idealinin ve bu idealin gerçekleştirilme-sinin birer yansımasıdır. Hem Şeriat (veya İlahîHukuk) Öğretilerinde hem de İslâm sanatında böylesine aşikar olan bu denge, İslâm kelimesi­nin türediği selam kökünün anlamı olan huzurdan ayrılamaz.</p>
<p>Hayat, tabiatı gereği hareket demek olduğuna göre, bu dünyadaki dengenin korunması da bir durağanlık veya pasiflik anlamına gelemez. Olumsal değişimler, zamanın aşındırıcı etkisi ve yaşanan onca hadise düşünüldüğünde, dengede kalmanın daimi bir çabayı gerektireceği açıktır. İşte bu, cihadı hayatın her safhasında sürdürmek demektir. Şe­hevi arzu ve tutkularla kuşatılmış olmanın sancısını çeken, nisyanla malul insan fıtratı, hem bireysel hem de toplumsal anlamda söz konu­su hassas dengenin kaybedilmesi; hatta birey düzleminde çözülme, top­lum bazında da kaosa sebebiyet verecek dengesizlik halinin ortaya çık­ması gibi gibi bir tehlikeyi içermektedir. Böylesi bir trajik sondan kaça­mak ve tevhid’in ya da topyekün birliğin gerçekleştirilmesi yolunda in­sanlığı kemale eriştirmek için, birey ve İslâm toplumunun mensubu olarak her bir müslüman cihada sarılmalı; kendileriyle savaşılmadığı takdirde bu hayati dengeyi yok edebilecek güçlere karşı, anbean içsel ve dışsal anlamda bu mücadeleyi sürdürmelidir. Tabii ki bu, toplumun mücadele eden-çatışan birimler ve güçler öbeğinden çok, İlahi Nassın izini taşıyan bir ortaklık olarak görülmesi halinde gerçekleşebilecektir. İnsan hem maddi hem de manevi bir varlık; kendi içinde kusursuz bir küçük kainattır.</p>
<p>Bunun yanısıra, içerisinde kimi ihtiyaçlarını giderdiği ve varlığının bazı yönlerini geliştirdiği bir toplumunda üyesidir. İnsan öncelikle, cevheri ilahi karakterli bir akla; ayrıca bazen bu aklı perdeleyebildiği gibi bazen de kökenini sorgulamada kişiye yardımcı olabilen duyarlıklara sahiptir. İnsanda hem aşk hem nefret hem cömertlik hem tamahkarlık, hem şefkat hem de saldırganlık içkindir., Yine şimdiye dek, her biri farklı dini ve ahlaki normlara sahip bir çok “beşeriyet&#8221;; kendilerine has mensubiyet bağlan bulunan bir çok milli, etnik ya da ırksal grup ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, yaşa­nan tüm olaylara ve katmanlara yayılan cihad, sosyal alanda olduğu ka­dar siyasi ve iktisadi faaliyetler alanında da dallanıp budaklanmış ve in­san hayatını karakterize eden karmaşıklığı paylaşmaya başlamıştır. Za­hiri anlamıyla cihad, “darû&#8217;l-lslâm&#8221;ı, yani Islâm alemini gayri-İslâmî güçlerin işgal ve sızmalarına karşı korumak demektir. Cihadın zahiri anlamda kullanıldığı bu ‘kutsal savaş&#8217;ınen mükemmel örnekleri olarak,İslâm tarihinin ilk yıllarındaki, genç ümmetin varlığını tehdit eden savaşlar gösterilebilir.</p>
<p>Kurulmakta olan bir ümmetin hayatiyeti açısından son derece önemli ve bu nedenle de evrensel bir anlamı olan bu savaşlardan dönerken Peygamber-i Zişan (s.a.v.), ashabına, küçük savaştan büyük savaşa dönmekte olduklarını buyurmuştur: İnsanın asli tabiatı olan Allah rızasına uygun yaşamayı engelleyen bütün güçlere karşı sürdürülecek, içsel bir savaştır bu.</p>
<p>İslâm tarihi boyunca, Islâm aleminin bir kısmının veya tamamının  içten veya dıştan tehdit altına girdiği anlarda küçük cihada çağrı dört bir yanda yankılanmıştır.Bu çağrı özellikle, tehditlerin neredeyse tüm Islâm aleminin varlığına yöneldiği ve sömürgeciliğin yayıldığı  13.H/19.M yüzyıldan itibaren süreklilik kazanmıştır. Ne ki İslâm ale­minin kimi bölümlerinde cihad düşüncesini uyandıran bu gibi durum­larda bile kavram, savaşı kutsayan dinsel bir argüman olmaktan çok, toplumun yabancı askerî -İktisadî güçler veya fikirlerce işgaline karşı kendini koruma çabası olarak belirmiştir. Elbette bu, dini duyguların bir çatışmayı meşrulaştırmak veya kışkırtmak maksadıyla, özellikle son dönemlerdeki kimi örneklerde gözlendiği üzere, kötü yolda kullanıla­mayacağı anlamına gelmez. Yine de İslâm alemi en azından, diğer me­deniyetlerin ve hatta seküler Batının tarihte pek çok örneğini sergiledi­ği bu ayıbı asla ortak olmamıştır. Üstelik, din insan topluluklarındaki temel önemini kaybettiğinde, fıtratları gereği insanlar, iman ya da inançtan çok daha süfli bir takım sebeplerden ötürü savaşıp birbirlerini katletmektedirler.İslam Tarihinin açıkça gösterdiği gibi,şer-i bakış savaşa asla göz yummamış,sonuçlarını önceden görüp onu engellemeye çalışmıştır.Herhalükarda,toplu savaş düşüncesi ve bu düşüncenin uygulaması olan sivil insanların katli,dini cihadı olumlayan bir medeniyetin ürünü değildir.</p>
<p>Daha zahiri bir düzlemde, küçük cihadsosyo-ekonomik alana da uygulanır. Cihad, kişinin kendisinden başlayarak çevresinde de adaleti tesis etmesi anlamına gelir, Hakkını, iffetini, ailesini ve namusunu korumak da cihaddır ve dini bir görevdir. Şeriat’in vurguladığı, aileden ümmete tüm sosyal bağların kuvvetlendirilmesi düşüncesi de aynı görevkapsamı içindedir. Modern -sekûler anlamda değil- Kur an prensip­leriyle uyumlu sosyal adaleti gerçekleştirmeye çalışmak, iktisadi girişimleri olduğu kadar, toplumda dengeyi yeniden kurmak (yani cihadı İfa etmek) için de bir yoldur. Tabii bu arada herkesin refahı göz-önünde tutulmalı; maddi refahın kendisi amaç haline getirilmemeli ve Kur’an’ın  “ahi re t sizin için bu dünyadan daha hayırlıdır&#8221; emri hatırlanmalıdır. İki dünya arasındaki bu mükemmel ilişkinin unutulması da bir dengesizlik haline yol açacak ve bu kez tersinden bir cihad ortaya çıkacaktır.</p>
<p>İnsanın yüceliği, göründüğü ve olduğu arasındaki sürekli çatışmada ve dünya hayatı boyunca ‘hakikatine’ varmak için kendi kendisini aşma ihtiyacında yattığından; cihadın bütün dış şekilleri, insanın kendi , içinde devamlı sürdürmek zorunda olduğu büyük iç cihadlabütünleş­rtirilmedikçe, eksik kalacak; hatta hatta insanın aşırı bir şekilde dışa bağ­lanmasını yol açabilecektir</p>
<p>Konu manevi açıdan ele alındığında, İslâm’ın bütün ‘esaslarının ci­hadla İlgili olduğu görülebilir. Müslümanlığın nişanesi olan Kelime-i şehadet, yani ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ ve ‘Muhammed (s.a.v.) O’nun elçisidir’ ifadesi sadece İslâmî açıdan Hakikat’i dile getirmekle kalmaz, aynı zamanda bize iç cihadın silahlarını da sunar.</p>
<p>Kelime-i tevhidin ilk harfi, arapça yazılışıyla, Yüce Hakikat’i diğer bütün şeylerden ayıran ve ifadenin bütün olumluluğunu o Hakikat’e hasreden eğik bir kılıç gibidir. Şehadetin ikinci kısmı ise, O Yüce Haki­katken kainata ve insanlığa sadır olan, kudretiyle göz kamaştırıcı bildi­riyi içerir. Bu iki şehadeti nazil oldukları kutsal dilde söylemek, bir iç cihada soyunmak; kim olduğumuzun, nereden geldiğimizin ve nereye gittiğimizin ayırdında bulunmak demektir.</p>
<p>İslami ibadetlerin temelini oluşturan günlük namazlar da yine,insanı,kainatın ritmiyle ahenkli daimi bir ritme kavuşturan,kesintisiz bir cihaddır.Namazı düzenli ve huşu içinde eda ederek,gaflete,sefahate ve tembelliğe karşı sürekli bir iradi mücadele,yani bir nevi manevi savaş gerçekleştirmiş oluyoruz.</p>
<p>Aynı şekilde, kişinin dış dünyanın ihtiras ve iğvasına karşı direnme safiyet zırhını kuşandığı Ramazan orucu da iç cihad olmaksızın ortaya çıkarmayacak bir zûhd ve iç disiplini gerektirir.Mekke’ye yapılacak Hacc ziyareti de genellikle uzun hazırlıklar, çabalar, sıkıntılar ve zorlukluklarla gerçekleşir. Peygamberin ‘’Hacc bütün cihadların en üstünüdür&#8217;’ sözüne yakışacak, esaslı bir mücadeledir bu. İç cihadı gerçekleştirecek kişi için Allah’ın Evi’ni haccetme, diğer Kabe olan kalpteki Ev Sahibi ile  karşılaşma anlamına da geleceği için; Kutsal Kase’yi arayan(*) şövalye gibi Mukaddes Ev’e gidecek hacı da, sonunda tüm zahmetlerin unutulduğu, manevi bir savaşa girişmek durumundadır.</p>
<p>Nihayet, zekat da bir cihad türüdür zira kişi böylelikle, servetinin bir bölümünden vazgeçerek tamahkarlığa ve nefsinin hırsına karşı savaş açmış olur. Ayrıca, zekatınbir çok şekilde verilebilmesi toplumdaki iktisadi adaletin tesisini de kolaylaştırır Cihad, İslâm’ın şartlarından biri olmasa da, bir anlamda diğer bütün şartların içinde yer alır. Aslında manevi açıdan bakıldığında tüm bu şartlar, bir olan Allah’ın tefekkûründen doğan huzurla çelişmek bir yana onu tamamlayan iç Cihad’ın  ışığında anlaşılabilir.</p>
<p>Manevi hayatta kemale ulaşan yol da iç cihadın ışığında ilerler. Ruhumuz, gerçeği arayışta bizi yanlışlara sürükleyen fani dünyaya derinden derine kök saldığından, İlahi Huzur’a bu dünyanın kirinden arınmış olarak çıkmak yoğun bir iç cihadı gerekli kılar. Genellikle ruh bezginliği, pasiflik ve vurdum duymazlık şeklinde beliren ve insanın neredeyse ikinci bir tabiat haline getirdiği ’hakikatte ne olduğunu unutma’ hastalığının üstesinden gelmede de, yine kararlı bir cihad çabası gerekir. Aynı şekilde, ruhun merkezkaç eğilimi sebebiyle dağılmasını önle­mek ve onu kesret içinde nafile gezinmekten İlahi Huzur’un ve güzelli­ğe asıl mekanı olan merkeze döndürmek de, iç cihaddır. Katılaşmış kalbi, Allah sevgisiyle bütün yaratılanları kucaklayacak bir sevgi ırma­ğında eritmek, bir nevi simyadaki ‘solveedcoagula’ işlemini yerine getirmektir:</p>
<p>Bu da ruhun ‘düştüğü hale’ karşı açılan bir iç savaştan; onu, gerçek tabiatından haberdar olmadıkça sürdüreceği bu yabancılık halinden kurtarmaktan başka bir şey değildir. Ve son olarak, yalnızca Allahu Teala’nın mutlak olduğunun ve sadece Zatı’nın ‘ben’ diyebileceğinin idrakine varmak, ruhun gaflet uykusundan uyandığı ve yaratıldığı hikmet  uğruna yüce bilgiyi kazandığı en üstün cihaddır denilebilir. Bu sebeple, manevî ve batınî açıdan iç cihad veya mücadele, öncelikle bütün mane­vî tekamülü anlamada bir anahtar ve İslâmî mesajın tamamını kapsayan Bir’in idrak edilmesinde bir yoldur. Kemale doğru uzanan İslâm yolu, bu yolun dünyadaki banii Sevgili Peygamberimiz’in işaret ettiği büyük cihadla anlaşılabilir.</p>
<p>Her nefes alışta, bizim irademiz dışında ve bizi yaratan Allah-u Teala tarafından murad edildiği kadar işleyen ömür saati, vücudumuza hayat kazandıracak cihadla idame etmektedir. Şuurlu hayatımızın her anında; sadece bizimle ilgili alemdeki dengeyi kurarken değil, bilinci­mizin esas kaynağı olan İlahî Hakikat’ı hatırlarken de cihad etmeyi dü­şünmeliyiz. Alman her nefes, bütün yaratılmışların kendisinden geldiği ve kendisine döneceği o en yüce isim kalblerde yankılanıncaya ve insan gafletten tamamiyle uyarıncaya kadar, ruha iç cihadı sürdürmesi gerek­tiğini hatırlatır. Peygamberimiz, ‘Kişioğlu uykudadır, ölünce uyanacak­tır’ buyurmuşlardır. Manevi insan, gafletten uyanmak; bütün hakikatların aslı olan Hakikat’e, bütün dünya güzelliklerinin onun soluk bir yan­sımasından ibaret olduğu Hakiki Güzellik’e(Cemal) ve herkesin aradığı Huzur’a kavuşmak için iç cihada girişir ve dünyadan geçer&#8230;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,Modern Geleneksel İslam</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/">Cihadın Manevi Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zikirle Allah’ı Bulma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zikirle-allahi-bulma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zikirle-allahi-bulma/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 21:03:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın isimleri]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Zikirle Allah’ı Bulma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7780</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah&#8217;ın isimlerini zikretmek yani saymak suretiyle o isimlerin ruhaniyeti, manası kişiye gelmeye, aksetmeye ve üzerinde hakimiyet kurmaya başlar. Bir müddet sonra o kişinin artık sırf dili değil, bütün azalan zikretmeye, o ismi söylemeye devam eder. Buna giden yol önce dil ile yani lisanı hareket ettirmek suretiyle olur. Lisanı hareket ettirmek, &#8220;Allah, Allah&#8230;&#8221;, &#8220;Lâ ilâhe illâllah, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zikirle-allahi-bulma/">Zikirle Allah’ı Bulma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7781" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir7.jpg" alt="Zikirle Allah’ı Bulma" width="367" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir7.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir7-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir7-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p>Allah&#8217;ın isimlerini zikretmek yani saymak suretiyle o isimlerin ruhaniyeti, manası kişiye gelmeye, aksetmeye ve üzerinde hakimiyet kurmaya başlar. Bir müddet sonra o kişinin artık sırf dili değil, bütün azalan zikretmeye, o ismi söylemeye devam eder. Buna giden yol önce dil ile yani lisanı hareket ettirmek suretiyle olur. Lisanı hareket ettirmek, &#8220;Allah, Allah&#8230;&#8221;, &#8220;Lâ ilâhe illâllah, lâ ilâhe illâllah&#8230;&#8221; zikrine devam etmektir ki, bu da kişide bir müddet sonra hızlanır ve sabit bir nokta haline gelir. Bir kere &#8220;Allah&#8221; der ama o bir defa &#8220;Allah&#8221; demenin ardında, on bin &#8220;Allah&#8221; rezonansı vardır. Buna, &#8220;zikr-i dâim&#8221; denir. Zikr-i dâim, çok yüksek bir makamdır. Büyük âriflerin çıkabileceği makamdır. Onlar sayısallığı artık aşmışlardır. Çünkü onların hayatlarında Allahın mazhariyetinin dışında bir oluş kalmamıştır.</p>
<p>Onlar bir hadis-i kutside ifade edildiği gibi; &#8220;O kimseler beni o kadar çok anarlar, bana o kadar çok ibadet ederler ki, (ibadet, anmak demektir aynı zamanda) Allah&#8217;ın isimlerini o kadar zikrederler ki, bir müddet sonra ben ve o, o kadar yakınlaşırız ki, onlar benim gören gözüm, tutan elim, yürüyen ayağım olurlar.&#8221;10 Allah&#8217;ın eli olur mu? Allah&#8217;ın ayağı olur mu? Allah&#8217;ın gözü olur mu? Bunlar ayrı birtakım konular ama Allah hadis-i kutside, &#8216;olurlar&#8217; diyor. Demek ki, yeryüzünde hiç kimse Allah ile, Allah olarak, ilah olarak yolda, sokakta karşılaşmış değildir. &#8220;Allah adamı&#8221; olarak Allah bulunur.</p>
<p>Allah&#8217;ın yeryüzünde Zâtı ile bulunamaması yeryüzünün, şehadet âleminin doğasının Zât&#8217;ını kaldıramayacağından ileri gelir ki, kayıtlılık âlemi, kayıtsızlık âlemini kaldıramaz. Bu sebepten dolayı, Allah ancak isimleri ile tecellileri ile bilinir. Allah&#8217;ı mükemmel bir şekilde tecelli ettirebilecek tek varlık &#8220;insan&#8221;dır. Çünkü &#8220;ve alleme&#8217;l-esmâe külleha&#8221; buyruluyor. &#8220;Ben bütün isimlerimi âdeme yükledim, öğrettim, bildirdim, bellettim.&#8221; Bu âyetin ifadesinden biz, hayvanat, nebatat, cemadat gibi insan dışındaki diğer varlıklarda da Allah&#8217;ın isimlerinin belirli oranda bulunduğunu görmekteyiz ama bütünü, küllü sadece insandadır. &#8220;Allah&#8217;a giden en güzel yol, Allah&#8217;ın mazhar-ı tammı olan insandan geçer.&#8221;</p>
<p>Umum dindarların, umum Müslümanların kendilerine bildirilen, aynı zamanda Peygamber Efendimizin(sav) hadislerinde de tavsiye edilen esmaların adetlerine devam etmelerinin bir mahzuru yoktur. Çünkü bunlar hafifletilmiş, herkesin günlük olarak yapabileceği zikirlerdir. Mesela, namazdan sonraki tesbihatlar gibi. Ama bunun üzerindeki özel rakamlar, beş bin kelime-i tevhid ya da yetmiş bin kelime-i tevhid ile başlamak gibi hususlar, hiçbir dindarın kendi başına karar verip bunlarla meşgul olmaması gereken önemli hususlardır. Çünkü bu, özel bir ilimdir, özel ilim, ancak bir rehber, bir bilen eşliğinde elde edilebilir.</p>
<p>Sayının ve esmanın doğru tespit edilememesi, çok yüksek rakamlarla kişinin kaldıramayacağı enerjiyi çekmesi, birtakım problemleri beraberinde getirir. Dolayısıyla, öncelikli olarak kişinin gücünü tespit etmek gerekir. Eğer bir insanın pazıları, ayak kasları o kadar sıkleti kaldıramayacak güçte ise -halterci tabiri ile söylüyorum- o ağırlığın altına o kişiyi sokmak bir antrenör problemini doğurur. Bu da, bilimsel bir hatadır. Herkes kaldırabileceği yükün altına girmelidir. Ama halter sporunda her zaman yüz kilo üstü kaldıran insanlar da bulunmaktadır. Bunlara da, dünya şampiyonları denmektedir. Her ilimde şampiyonlar olabilir. Tabii herkes şampiyon olacak diye bir şart yoktur. Biz pazar torbasını kaldırabilirsek -beş kilo on kilo gibi- günlük hayatımızı da böylece sürdürmüş oluruz.</p>
<p>İsimler şemasını gözümüzün önünde şöyle bir canlandırabili­riz. Varlık katmanlarını insanlar, hayvanlar, bitkiler ve katı cisim­ler âlemi olarak ele alalım. Bütün âlemin Allah&#8217;ın isimlerinden meydana geldiğine inanarak, (Nitekim O&#8217;nun isimlerinden başka bir şey yok) tek tek isimleri yazalım. Mesela, ilk olarak Allah&#8217;ın &#8220;Mütekellim&#8221; ismini ele alıp şemaya yazdığımız zaman, bu çe­telede insan karşısında (+) yazabiliriz, çünkü insan konuşan bir varlıktır. Demek ki, Mütekellim ismi insanda zuhûr etmektedir. Hayvanat da -bize göre anlamsız dahi olsa- belirli sesler çıkar­dığından, onlar da Mütekellim ismini taşırlar. Bakınız insanlar ve hayvanlar Allah&#8217;ın el-Mütekellim isminde müşterek oldular. Kendisinden bir ses çıkmaması hasebiyle, Mütekellim ismi bitkiler âleminde noksandır. Dolayısıyla eksi (-)&#8230; Cemadata geldiğimiz zaman, orda da Mütekellim ismi noksandır, yine eksi (-).</p>
<p>Bu şekilde, doksan dokuz ismin yukarıdan aşağı şemasını yaptığımız zaman, sadece insanlık mertebesinin hepsinde artı (+) olduğunu, hayvanlar âleminin yetmiş küsur isimde kaldığım, ta elli küsur isimde kaldığını, cemadatın ise otuz-kırk isimde kaldığını görürüz. Allah&#8217;ın el-Alîm, el-Hakîm, el-Latîf, el-Habîr gibi isimlerinin hepsi ancak insanda zuhûra geldiğinden dolayı, insan bütün varlığın imamı, bütün varlığın kendine secde edeceği, kendine yöneleceği bir varlık oluyor.</p>
<p>O insan tanındığında Allah tanınır&#8230;</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zikirle-allahi-bulma/">Zikirle Allah’ı Bulma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zikirle-allahi-bulma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
