<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kalb-i selîm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kalb-i-selim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Jan 2020 13:20:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kalb-i selîm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kalplerin Makamları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:20:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ârif kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı sevenlerin kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hüseyin Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb-i selîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbe düşman eylemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbe yönelik lütuflar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalplerin Makamları]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin Gönlünün Nitelikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Hüseyin Nuri(ö.908) (Makâmâtü&#8217;l-kulûb) Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Onun sela­mı seçilmiş kullarının üzerine, salâtı ise Efendi­miz Muhammed’e ve bütün ailesine olsun. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin Mu­hakkik Şeyh Ebû Hüseyin Nûrî şöyle demiştir: Kalplerin makamları dörttür. Zira Allah (cc) kalbi dört isimle anmıştır: sadr, kalp, fuâd, lübb. Sadr, Allah’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/">Kalplerin Makamları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23851 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a-300x150.jpg" alt="" width="388" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/veli-evliya-kimdir-h1548581456-3eb52a.jpg 625w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></p>
<p><em>Ebu Hüseyin Nuri(ö.908) </em></p>
<p><em>(Makâmâtü&#8217;l-kulûb)</em></p>
<p><u>Rahm</u>an ve Rahim Allah’ın adıyla,</p>
<p>Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Onun sela­mı seçilmiş kullarının üzerine, salâtı ise Efendi­miz Muhammed’e ve bütün ailesine olsun.</p>
<p>Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin Mu­hakkik Şeyh Ebû Hüseyin Nûrî şöyle demiştir: Kalplerin makamları dörttür. Zira Allah (cc) kalbi dört isimle anmıştır: sadr, kalp, fuâd, lübb. Sadr, Allah’ın “O <em>hâlde Allah kimin sadrım İslama açmışsa&#8230;”</em> (Zümer 39/22) buyruğu gere­ği İslâm’ın kaynağıdır. Kalp, <em>“Fakat Allah imam size sevdirdi, onu kalplerinizde güzelleştirdi&#8230;” </em>(Hucurât 49/7) ayet-i kerimesi gereği imanın kaynağıdır. Fuâd, <em>“Gözün gördüğünü fuâd ya­lanlamadı”</em> (Necm 53/11) ayet-i kerimesi gereği marifetin kaynağıdır. Lübb ise <em>&#8220;&#8230; derin kavrayış sahipleri (lübb sahipleri) için deliller vardır”</em> (Âl- i Imrân 3/190) ayet-i kerimesi gereği tevhidin kaynağıdır. O hâlde lübb birlemenin, fuâd bil­menin, kalp inancın, sadr ise İslâm’ın mahallidir.</p>
<p>Bu durumda tevhid, Hakkın düşük nitelikler­den tenzih edilmesi; marifet, Hakkın yüce nite­liklerinin ve en güzel isimlerinin olumlanması; iman, Hakktan gayrı, zarar ve fayda türünden kalplerin endişe duyup çılgına döndüğü şeyle­rin hepsini reddetmek suretiyle kalbin (Hakka) bağlanmasıdır. İslâm ise gizli ve açık (davranış­ların hepsinde) Allah Teâlâ’nın bütün emirleri­ne teslim olmaktır. İşte bu nurlar, (Hakk’ı) bir- leyenlerin gönüllerinde yer edinmiştir. O hâlde marifet ancak birlemekle, iman ancak marifetle, İslâm da ancak imanla geçerli olur. Dolayısıyla tevhidi olmayanın marifeti, marifeti olmayanın imanı, imanı olmayanın da İslâm’ı yoktur. İslâm’ı olmayan kişi ise ameller, fiiller ve ahlâk türünden Müslümanlara fayda veren şeyden yararlanamaz. Nitekim İslâm nuru âkıbetlerin hatırlanmasıyla, iman nuru felaketlere <em>(tavârık)</em> karşı uyanık ol­makla, marifet nuru kişinin evvelini hatırlama­sıyla, tevhid nuru ise hakikatlerin açığa çıkma­sıyla parlar.</p>
<p>Akıbetlerin hatırlanması nefislerin yönetilmesini <em>(siyaset),</em> felaketlere karşı uyanık olmak nefisleri eğitmeyi <em>(riyazet),</em> kişinin evve­lini hatırlaması kalbin korunmasını <em>(hiraset)</em> ve hakikatleri görmek de hakları yerine getirmeyi <em>(riayet)</em> gerektirir. Burada kul, siyasetle tasdi­ke, hirasetle tahkike, riyazetle tevfıke, riayetle de Hakka ulaşır. Siyaset, nefsin korunması ve bilinmesidir. Riyazet nefsi terbiye edip ona söz geçirebilmektir. Hiraset, Allah’ın kalplerde olanı bildiğinin farkında olmaktır. Riayet ise en gizli duygu ve niyetlerde bile hakları gözetmektir. Bu durumda riayet, ahitlere vefalı olmayı; hiraset, sınırların korunmasını; riyazet, elde bulunana rıza göstermeyi; siyaset ise elden kaçıp gidene sabrı gerektirir. İşte bu hasletler, Allah’ın insanları gizliden, açıktan, zâhirde ve bâtında kulluk etmekle mükellef kıldığı özelliklerin tümüdür.</p>
<p><strong>Mümin’in gönül hanesinin nitelikleri</strong></p>
<p>Bilmelisin ki Allah, müminin vücudunun tam ortasında bir ev yaratmış, onu kalp diye isim­lendirmiş ve cömertliğinin eseri olarak ona bir esinti göndermiştir. Ardından bu evi ortaklık koşmaktan, bozgunculuk yapmaktan, kuşku­dan ve kötü niyetten temizlemiştir. Sonra lütuf olarak bu eve bir bulut göndermiş, yağmur yağ­dırmış ve orada kesin inanç <em>(yakîn),</em> tevekkül, ihlâs, korku <em>(havf),</em> ümit <em>(reca)</em> ve sevgi <em>(mu­habbet)</em> gibi rengârenk çiçekler bitirmiştir. Ar­dından bu evin ön <em>(sadr)</em> kısmına tevhid tah­tım koymuş ve üzerine rıza yaygısını sermiştir. Sonra evin karşısına kökleri müminin kalbinde, dalları ise arşa kadar göğe uzanan bir ağaç dik­miştir. Tahtın sağına ve soluna su kanallarından <em>(şeriatlar)</em> dayanaklar yerleştirmiştir. Ardından bu evde, rahmet bahçesine geçişi sağlayan bir kapı açmıştır. Allah bu bahçede teşbih, övgü, yüceltme ve zikir türünden rengârenk kokulu bitkiler yetiştirmiş ve kurtuluş denizinden ge­len suları lütuf nehrine yönlendirerek bu bitki­leri sulamıştır. Sonra bu eve üstünlük kandilini asıp takva nuru sayesinde bu en büyük ateşin parladığı kandilin ışığını yakmış ve sönmesin diye bu evin kapısını kilitlemiştir. Anahtarı eli­ne almış ve ne Cebrail’i ne Mikail’i ne İsrafil’i ne de yaratılmışlardan kimseyi (bu anahtarla ilgili) görevlendirmiştir.</p>
<p>Bir zaman sonra Allah (cc) herkese şöyle hitap etti: “Burası benim yeryüzündeki hâzinem, na­zarımın kaynağı, birliğimin yurdudur. Ben bu­rada oturuyorum. Ne güzel bir ev sahibi ve ne güzel bir ev!”</p>
<p><strong>Kalbe yönelik lütuflar</strong></p>
<p>Bilesin ki Allah, müminin kalbinin beraberinde yedi şeyi de yaratmıştır. Bunlardan ilki kalbin yumuşama <em>(leyn)</em> özelliğidir. Allah şöyle buyu­rur: <em>“Sonra onların bedenleri ve kalpleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar”</em> (Zümer 39/23). Yu­muşamanın ardından İkincisi açılıp-genişle- medir <em>(tevassu).</em> Allah şöyle buyurur: “O <em>hâlde Allah kimin sadrını İslama açmışsa&#8230;”</em> (Zümer 39/22). Burada, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekte aciz kaldığı marifeti taşıyabilme­si için bir kimsenin sadrının Allah tarafından açılıp genişletilmesinden bahsedilmektedir. Bundan sonraki özellik kalbin hastalığa karşı şifa hâlidir. Allah şöyle buyurur: <em>“&#8230;ki müminler topluluğunun sadırlarına şifa versin&#8230;”</em> (Tevbe 9/14). Ardından kalbin doğru yola erişebilme özelliği <em>(hidâyet)</em> gelir. Allah şöyle buyurur: <em>“Fakat Allah imanı size sevdirdi, onu kalpleri­nizde güzelleştirdi&#8230;”</em> (Hucurât 49/7). Bundan sonra ise dinginlik <em>(sekînet)</em> ve gönül rahatlığı <em>(tüma&#8217;nîne)</em> özellikleri gelir ki bu sayede kalp sadece Allah ile beraber olmaktan huzur duyar ve başka hiç kimse orada yer edinemez. Allah şöyle buyurmaktadır: <em>“Allah dilediği kimseyi nuruyla hidâyete iletir”</em> (Nûr 24/35).</p>
<p><strong>Kalbe düşman eylemler</strong></p>
<p>Bunlar da yedi tanedir. Birincisi marifet ve tevhidin sığamayacağı derecede darlıktır. Al­lah şöyle buyurur: <em>“Allah kimi saptırmak ister­se sanki göğe yükselip de zorlanıyormuşçasına onun gönlünü sıkıştırıp daraltır”</em> (En’âm 6/125). Bir başka durum, kalbin, peygamberlerin ve âlimlerin sözlerine karşı boyun eğmez derece­de katılaşmasıdır. Allah şöyle buyurur: <em>“Fakat bunlardan sonra kalpleriniz yine katılaştı”</em> (Ba­kara 2/74). Bir diğeri kalbin kararmasıdır. Al­lah şöyle buyurur: <em>“Hayır, tam aksine onların kazandıkları kalplerini paslandırıp köreltmiştir” </em>(Mutaffifîn 83/14). Kalbin bir başka durumu karanlık bir örtüyle kaplanmasıdır. Allah şöyle buyurur: &#8220;&#8230; <em>kalplerimiz örtülüdür&#8230;”</em> (Bakara 2/88). Bir diğeri kalbin asla açılamayacak şe­kilde mühürlenmiş olmasıdır. Allah şöyle bu­yurur: <em>“Allah onların kalplerini mühürlemiştir” </em>(Bakara 2/7). Bir başka durum ise kalbin ka­pısına kilit vurulmasıdır. Allah şöyle buyurur: <em>“Kalpleri vardır, anlayıp kavrayamazlar&#8230;”</em> (A’râf 7/179). Bu durumların ardından kalp Hakk’ın bilinmesini ancak inkâr eder. Nitekim Allah şöyle buyurur: <em>“Ama ahirete inanmayanların kalpleri inkâradır”</em> (Nahl 16/22). Bunu takiben kalp Hakk’ın birliğini, rablığını, elçilerini, vaat ve tehditlerini de inkâr eder.</p>
<p><em><strong>Kalpler üç türlüdür:</strong> Birincisi</em> isyankârların kalpleridir. Bunlar, şeytanın konakladığı pislik ve kir yurdudur. <em>İkincisi</em> itaatkârların kalple­ridir ki âlimlerin, ihlas sahiplerinin ve ilmiyle âmil olanların evidir. Allah bu kalplerde nice sırlar gizlemiş ve bunları koruması için muha­fızlar var etmiştir. <em>Üçüncüsü</em> ise âriflerin kalple­ridir. Burası, içerisinde mücevherler, inciler ve yakutlar bulunan bir hazine odasıdır. Hüküm­dar onu korur, gözetir ve başka hiç kimsenin sahip olmaması için sürekli başında durur. Bu bakımdan âriflerin kalplerinin durumu şuna benzer: Kuşkusuz Allah’ın yeryüzünde bahçele­ri vardır. Arifler bu bahçelerin kokusunu almış­tır. Bu yüzden artık cennete özlem duymazlar.</p>
<p><strong>Kalb-i selim</strong></p>
<p>Selim bir kalbin altı vefayı, üstü rızayı, sağı İlâhî hediyeleri, solu İlâhî vergileri, ön tarafı kavuşup buluşmayı, arka kısmı ise kalıcılığı ve sürekliliği ifade eder. (Ebû Hüseyin Nûrî) şöyle dedi: Selim bir kalbin dört menzili vardır: Birincisi kalbin kuşkudan kurtulması, İkincisi yoldan çıkaran hevese tâbi olmaktan uzaklaşması, üçüncüsü gösteriş ve kendini beğenmekten kurtulması, dördüncüsü de Allah’ın zikrinden başka her şe­yin zikrinden uzaklaşıp selamette olmasıdır.</p>
<p>Üstün muhakkiklerden Şah Kirmânî (ra) şöyle demiştir: Üç şey kalbin selim olduğunu göste­rir: Herkese güvenmek, insanların iyi yönlerini dikkate almak ve her bir insan için Allah’a özür beyan edip af dilemek.</p>
<p><strong>Allah’ı sevenlerin kalbi</strong></p>
<p>Vehb b. Münebbih’ten şöyle rivayet edilir:</p>
<p>Allah Hz. Musa’ya “Beni sevmek için kalbinde yer aç” demiş ve şöyle devam etmiş: “Kalbini sevgimin meydanı kıldım. Beni bilmen sayesin­de kalbinin zeminini uzatıp genişlettim. Bana olan imanınla kalbinde bir ev inşa ettim. Kal­binde özlemimden bir güneş, sevgimden bir ay var ettim. Benden gelen mevhibelerle seni yıldızlarda gece yolculuğuna çıkardım. Beni te­fekkür etmenin neticesinde bulutlar yarattım. Başarıya ve neticeye ulaşmanı temin edecek rüzgârlar gönderdim. Lütfumun eseri olarak kalbini yağmurlarla bereketlendirdim. Sada­kat ve itaatinden ötürü kalbini ağaçlar yetişen mümbit bir arazi kıldım. Bu ağaçların yaprakla­rı vefam, meyveleri hikmetimdir. Kalbinde ezeli oluşuma dair hassas bilgilerin akıp durduğu bir nehir yarattım ve bana kesin bir inançla bağlan­man vesilesiyle sevgimi kalbine yerleştirdim.”</p>
<p><strong>Mümin kalbinin muhkem kaleleri</strong></p>
<p>İbrahim b. Edhem (ra) şöyle demiştir: Allah müminlerin kalbinde iç içe yedi kale yaratmış ve müminlere bu kalelere girmelerini emret­miştir. Şeytanı ise bütün bu kalelerin dışına yer­leştirmiştir. Şeytan burada müminlere seslenip durur ve köpeğin havlaması gibi duvarların ar­kasından sürekli onlara bağırır.</p>
<p>Şimdi, ilk kale altından yapılmıştır ve bu Allah’ı bilmektir <em>(marifetullah).</em> Bunun çevresinde gü­müşten yapılan Allaha iman kalesi bulunur. Bu­nun çevresinde safirden yapılan Allaha tevekkül kalesi vardır. Bunun çevresinde demirden ya­pılan ihlâs kalesi bulunur. Sözde ve davranış­ta ihlâs&#8230; Bunun çevresinde bakırdan yapılan Allahın hükmüne rıza kalesi bulunur. Bunun çevresindeki pirinçten kale, Allah’ın emir ve ne- hiy türünden farz kıldıklarını yerine getirmektir. Nihayet bunun çevresinde de kerpiçten yapılan kale bulunur. O da müminin her türlü davranı­şında nefsin edebini yerine getirmesidir. Allah şöyle buyurur: <em>“Benim kullarım üzerinde senin (şeytanın) hiçbir hâkimiyetin yoktur”</em> (İsrâ 17/65). İşte mümin, bu kalelerin içinde altından inşa edi­lene girmiş olan kişidir. Kul, nefsin edebini yeri­ne getirmeye devam ettiği sürece şeytan bu kale­lere asla giremez. Fakat kul bu hususta gevşeklik gösterdiği an, şeytanın kerpiçten yapılan ilk ka­leyi ele geçirip bir sonrakine yönelmesi içten bile değildir.</p>
<p>Böylece kul ne zaman Allah’ın emir ve nehiy türünden farzlarını yerine getirmeye son verirse şeytan pirinçten yapılan kaleyi ele geçi­rir ve üçüncüsüne yönelir. Ardından kul Allah’ın hükmüne rıza göstermeyi terk ettiği vakit şeytan bakırdan yapılan kaleyi ele geçirip dördüncüsü­ne yönelir ve sonuna kadar böyle devam eder. Ârif bir müminin kalbinde dört tür ateş bulunur: Korku <em>(havf),</em> sevgi <em>(muhabbet),</em> bilgi <em>(marifet)</em> ve özlem ateşi <em>(şevk).</em> Korku ateşi günahtan haz alma duygusunu; sevgi ateşi itaatten haz alma duygu­sunu; marifet ateşi varlıklar üzerinde hâkimiyet kurmaktan haz alma duygusunu ve özlem ateşi de Sevilen in hoşnutluğu ile ruhu yakar.</p>
<p>Ârif bir müminin kalbi üç tür bahçede gezinip durur: gizlilik, vefa ve nimet bahçeleri. Vefa bahçesindeyken ümit hâline bürünür. Nimetler bahçesindeyken vefa hâline bürünür. Gizlilik bahçesindeyken dupduru olur.</p>
<p>Ârif bir müminin kalbinde üç tür nur bulunur: marifet, akıl ve ilim nurları. Marifet güneş, akıl ay, ilim ise yıldızlar gibidir. Marifet nuru hevâyı, akıl nuru şehveti, ilim nuru ise bilgisizliği ör­ter. Marifet nuru Rabb Teâlâ’ya ait nurdur. Akıl nuru gerçeği kabul etmeyi, ilim nuru ise gerçek bilgiye göre davranmayı temin eder.</p>
<p>O hâlde ârifin ve Allah’tan saadet dileyen bir kimsenin kalbinde bulunması gereken ilk şey nurdur. Sonra bu nur ziyâya, sonra parıltıya, sonra aya ve güneşe dönüşür. Nur ortaya çıkın­ca kalp dünya ve içindekilere karşı soğur. Bu nur aya dönüştüğünde kalp, ahirete yönelik beklen­tilerinden uzaklaşır <em>(zühd fi’l-âhiret).</em> Nur gü­neş hâlini aldığında kişi ne dünyayı ne ahireti ne de bunların barındırdıklarını görür. Sadece Rabbini bilir. Bu kişinin vücudu, kalbi ve sözleri nurdur. “<em>Allah dilediği kimseyi nuruyla hidâyete </em>iletir* (Nûr 24/35).</p>
<p><strong>Ârif kalbinin seferleri</strong></p>
<p>Ârif şu üç denizi aşmadıkça Rabbinin bü­yüklüğünün farkına varamaz. Bunlar, rablık <em>(rubûbiyyet),</em> koruyuculuk <em>(müheyminiyyet)</em> ve ilahlık <em>(lâhûtiyyet)</em> denizleridir. Rablık denizi­nin aşılması, ârif bu denize daldığında Onun terbiye eden <em>(rabb),</em> kendisinin ise terbiye edi­len <em>(merbûb)</em> olduğunu bilmesidir. Böylece ârifin kalbi düşünce, dili yücelikleri zikir, gözü ibret alma <em>(itibar)</em> ve nimetleri görme, nefsi ise hizmet ve rızayı talep etme denizlerine dalabi­lir. Bu durumda ârif, itaati bir deniz olarak gör­meli, hizmeti gemi edinmeli, nimetler üzerinde düşünmeyi denizde ilerlemek olarak kabul et­melidir. Hakk’ın yüceliklerini zikretmek gemiyi ilerleten rüzgâr mesabesindedir. İbret almak ise rüzgârı yönlendirmesini ve doğru yolu bulması­nı sağlayan bir rehberdir. Böylece gemi onu Ko­ruyuculuk denizine ulaştırır. Fakat burada g<u>emi </u>işe yaramaz, özlem, sevgi ve inâbetten (gizli ve açık günahlardan vazgeçip Hakka dönmek) kurulu bir köprüden geçmesi gerekir. Ancak bu yolla İlahlık denizine ulaşabilmesi mümkündür. Burada ise artık ne gemi ne de köprü işe yarar. Ârifin yapması gereken, teslim olup kendini de­<u>nize</u> bırakmaktır. Böylece ülfet rüzgârı ve ikram dal<u>g</u>alan onu götürüp sahile bırakır. îşte, ârif burada Rabbinin büyüklüğünü anlar. Ardından Hakk’ın büyüklüğü ve celâli, ârifın kalbini dört bir yandan aydınlatır: ortada marifet kandili ışıldarken sağ tarafta büyüklük <em>(azamet),</em> ön ta­rafta yücelik <em>(celâlet)</em> ve arka kısımda ise kudret ve saygınlık <em>(izzet)</em> vasıfları aşikâr olur.</p>
<p>Böylece kul düşünce yolunda ilerlerken marifet nuruyla sağ tarafına baktığında korku ve haşyet kapısını görür. Sol tarafına baktığında azamet, huşu ve rehbet (korku) kapışım görür, önüne baktığında yücelik, derinlerde kayboluş <em>(gark) </em>ve ürkme <em>(vecel)</em> kapısını görür. Ârif kalbinin arkasına baktığında ise saygınlık, zelillik ve mis­kinlik kapısını görür ve Allah Teâlâ’nın cömert­lik ve iyiliğinin farkına varır. Bu sayede korku <em>(havf)</em> onun diline iyice yerleşir ve Hakk’tan başkasını konuşmaz. Aynı şekilde haşyet gözü­nün bir melekesi hâline gelir ve Hakk’tan başka­sına bakmaz. (Bir başka korku türü olan) reh­bet ellerine bağ olur ve Hakk’tan başkasından bir şey almaz. Derinlere gark olma, ayaklarının bağı hâline gelir ve Hakk’tan başkasına doğru yürümez. Böylece göğün perdelerini açar ve melekler onunla övünür durur.</p>
<p><strong>Arifin kalbindeki marifet ağacı</strong></p>
<p>Ârifm kalbine yağan ilk yağmur, ikram yağ­murudur ve bu sayede orada beş dalı bulunan marifet ağacı yeşerir. Dallardan ilki arşa, İkin­cisi doğuya, üçüncüsü batıya, dördüncüsü sağ ufka, beşincisi ise sol ufka dek uzanır. Arşa ka­dar uzanan dalın suyu mutluluk, meyvesi ise münâcattır. Doğuya kadar uzanan dalın suyu ikram, meyvesi hizmettir. Batıya kadar uzanan dalın suyu rahmet, meyvesi ilim ve ibret, ibretin altında ise düşünce ve itaattir. Sağ ufka kadar uzanan dalın suyu sevgi, meyvesi zikirdir. Sol ufka kadar uzanan dalın suyu inâbe, meyvesi günahları telafi etmektir <em>(rubef).</em> Bütün bunlar, ar<u>ifin</u> kalp dilinden süzülen sözleri, fiilleri ve belirtileridir.</p>
<p>Ârif bir müminin kalbinin üç tür alameti vardır: Bütün günahları tevbeyle, bütün iyilikleri hatır­layıp anmakla, her şeyi de Allah’ın sevgisiyle örter. Böylelikle arifin kalbinde Allaha yönelik sevgiden başka hiçbir durum bulunmaz. Bu du­rumda sözleri sadece Hakk’ın yüceliklerini, ni­metlerini ve kendisini koruduğunu zikretmek­ten ibaret olur. Marifet bakımından Rabbiyle şu dört yolla konuşur: Övgü, şükür, şikâyet ve mazeret dili.</p>
<p>Övgü dili ârif ile Hakkın verdiği nimetler ara­sında gerçekleşir. Şükür dili, ârif ile Hakk’ın ya­ratması arasında gerçekleşir ki bu durumda ârif, kendisini yarattığı için Rabbine şükreder. Şikâyet diliyle konuşurken kendisini Rabbine şikâyet eder. Mazeret diliyle konuşurken günahlarından ötürü Rabbinden bağışlanma talep eder.</p>
<p>Arif üç şeye kulak verir: Tenzil, tefsir ve tevil. Tenzih (Kuranı) duyduğunda iman eder, tefsiri duyduğunda onu davranışlarına yansıtır, tevili duyduğunda ise bu bilgiyi ilk hâline döndürür.</p>
<p><strong>Müminin kalp evi ve içindekiler</strong></p>
<p>Müminin kalbi iki kapısı bulunan bir eve ben­zer. Bunlardan birisi dünyaya, diğeri ise âhirete açılan iki kapıdır. Dünya kapısı <em>ibret</em> (alma kapı­şıyken), ahiret kapısı <em>fikret</em> (düşünce, tefekkür) kapısıdır. Ayrıca bu evde dört sütun üzerinde bulunan bir taht vardır. Sütunlardan ilki kor­kunun büyüklüğünden, İkincisi itaatteki huşu duygusundan, üçüncüsü günahları terk etmek­ten, dördüncüsü ise akıbetin ne olacağına dair korkudan inşa edilmiştir. Bu tahtta iki veziri bulunan bir hükümdar oturmuştur. Burada hü­kümdar kesin bilgi ve inanç <em>(yakîtı),</em> sağındaki vezir korku, solundaki vezir ise ümittir.</p>
<p>Tahtın önünde bir meydan ve bu meydanda on iki vekil <em>(nakîb)</em> bulunur: Bunlar sırasıyla İslâm’ın başı olan şehadet, dinin direği olan na­maz, amellerin temizleyicisi olan zekât, İslâm’ı tamamlayan oruç, İslâm’ın bir şartı olan hac, İslâm’ın denizi olan örf, İslâm’ın koruyucu­su olan iyiliği emretmek ve kötülükten sakın- dırmaktır ki bu İslâm’ın delilidir. Daha sonra İslâm’ın süsü olan cemaat, İslâm’ın cevheri olan sadaka, İslâm’ın şefkati olan akrabalık ilişkileri­ni diri tutmak ve son olarak güzel bir sondur ki bu da İslâm’ın korunması/korumasıdır. Müminin kalbindeki marifet ağacı, yedi dalı bu­lunan bir ağaca benzer. Bu dallardan ilki gözle­rine, İkincisi diline, üçüncüsü kalbine, dördün­cüsü nefsine, beşincisi yaratılış anma, akıncısı ahirete ve yedincisi de Rabbine dek uzanır. Bu dallardan her birinin iki meyvesi vardır. Gözle­rine uzanan dalların meyveleri ağlamak ve ibret nazarıyla bakmaktır. Diline uzanan dalın mey­veleri bilgi ve hikmettir. Kalp dalının meyveleri Allah’a özlem duymak <em>(şevk)</em> ve O’na dönmektir <em>(inâbe).</em> Nefs daimin meyveleri zühd ve ibadettir. Mahlûkata uzanan dalın meyveleri vefa ve sada­kattir. Ahiret dalının meyveleri cennetteki ni­metler, Mevla’ya uzanan dalın meyveleri ise O’nu görmek ve O’na yakınlıktır <em>(rü’yet</em> ve <em>kurbet).</em></p>
<p>Buna mukabil, insanoğlunun kalbindeki hevâ ağacının da yedi dalı vardır. Bu dallardan ilki gözlerine, İkincisi diline, üçüncüsü kalbine, dördüncüsü nefsine, beşincisi yaratılış anına, akıncısı dünyaya ve yedincisi ise (ancak) ahirete dek uzanır. Gözlerine uzanan dalların meyvele­ri merak ve şehvet; diline uzanan daim meyve­leri gereksiz konuşmak ve gıybet etmek; kalp dalının meyveleri öfke ve düşmanlık; nefs da­lının meyveleri haram ve şüpheli şeylerden ka­zanç sağlayıp geçinmek; mahlûkata uzanan da­im meyveleri tuzak ve hileye başvurmak; dünya dalının meyveleri aldanış ve riya; ahiret dalının meyveleri ise hasret ve pişmanlıktır.</p>
<p><strong>Arifin kalbindeki bahçeler</strong></p>
<p>Arifin kalbinde on bahçe vardır. Bunlar birleme <em>(tevhid),</em> yol <em>(sebil),</em> kesin bilgi ve inanç <em>(yakîn), </em>alçakgönüllülük <em>(tevâzu),</em> helal, büyüklük ve keremden kaynaklanan yumuşak huyluluk <em>(hilm),</em> cömertlik, rıza, ihlâs ve yine rıza bah­çeleridir. Mümin işte bu bahçelerin bekçisidir. Her zaman bu bahçelerde dolaşır durur. Eğer tevhid bahçesinde Allah’a ortak koşma ve boz­gunculuk yapmaya dair bir arzunun yeşerdiğini görürse derhal onu söküp atar. Yol bahçesinde hevese uyma ve bidate rastlarsa bunları söküp atar. Yakîn bahçesinde kuşkuya rastlarsa söküp atar. Tevazu bahçesinde kendini beğenmişlik ve büyüklenmeye rastlarsa bunları söküp atar. He­lal bahçesinde haram ve şüpheli bir şey bulursa bunları söküp atar. Hilm bahçesinde öfke ve ka­hır bulursa bunları söküp atar. Cömertlik bah­çesinde cimrilik ve açgözlülüğe rastlarsa bunları söküp atar. İhlas bahçesinde yapmacıklığa rast­larsa bunu söküp atar. Rıza bahçelerinde endişe ve şikâyete rastlarsa bunları da söküp atar.</p>
<p><strong>Allah dostlarının ve düşmanlarının kalpleri­ne yağan yağmurlar</strong></p>
<p>Yağmur iki türlüdür: Rahmet ve gazap yağmur­ları. Rahmet yağmuru saadete erişmenin neti- cesiyken gazap yağmurlan isyankâr olmanın sonucudur. Bu durumda üç şey rahmet yağ­murlarını engeller: Riyanın huy hâline gelme­si, iddia ve gösterişin eylemlerin karakterine dönüşmesi ve gönlün bozgunculukla dolması. Üç şey de gazap yağmurlarının kalbe yağması­na neden olur: Haram yemek, helali terk etmek, kötü niyet beslemek.</p>
<p>Rahmet yağmurunda dört unsur bulunur: Kor­kuya işaret eden gök gürültüsü, özlem şimşeği, ikram yağmuru ve ruh rüzgârı. Korkuya işaret eden gök gürültüsü tevbe edenlerin, özlem şim­şeği zahitlerin, ikram yağmurları sevenlerin, ruh rüzgârları ise âriflerin kalplerinde görülür. Aynı şekilde gazap yağmurlarında da dört un­sur bulunur: Yabancılaşma ve husumete işaret eden gök gürültüsü, öfke şimşeği, düşmanlık yağmuru ve perde rüzgârı. Yabancılaşma ve husumete işaret eden gök gürültüsü kâfirlerin, öfke şimşeği münafıkların, düşmanlık yağmu­ru zalimlerin ve perde rüzgârı da isyankârların kalplerinde görülür.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.123-138</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/">Kalplerin Makamları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalplerin-makamlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalpten Uzakta</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalpten-uzakta/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalpten-uzakta/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 06:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb-i selîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbe yapılan yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbi Temiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kalpsiz Dünyanın Bulantıları]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi Olarak İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Yitik Bir Adres Olarak Kalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23377</guid>

					<description><![CDATA[<p>SÜLEYMAN ÖZAR &#8220;Âdemoğlunun kalbi, kaynar vaziyetteki tencereden daha hızlı alt ( -üst olmaktadır&#8221;. (Hadis) Yitik Bir Adres Olarak Kalp İnsanın yer, yön ve zaman algısını doğal köklerinden uzak tutan mo- dern uygarlık düzeni, yeni biçimler alarak hayatlarımıza egemen olmaya devam etmektedir. Uygarlık düzenini uygarlık &#8220;düzeyi&#8221; olarak yansıtan aydınlanmışlık aynasını ise devlet ve devletin ideolojik örgütlenmesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalpten-uzakta/">Kalpten Uzakta</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/hadis_4.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23379 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/hadis_4-300x197.jpg" alt="" width="362" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/hadis_4-300x197.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/hadis_4-600x395.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/hadis_4.jpg 760w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></a>SÜLEYMAN ÖZAR</p>
<p>&#8220;Âdemoğlunun kalbi, kaynar vaziyetteki tencereden daha hızlı alt ( -üst olmaktadır&#8221;. (Hadis)</p>
<p><strong>Yitik Bir Adres Olarak Kalp </strong></p>
<p>İnsanın yer, yön ve zaman algısını doğal köklerinden uzak tutan mo- dern uygarlık düzeni, yeni biçimler alarak hayatlarımıza egemen olmaya devam etmektedir. Uygarlık düzenini uygarlık &#8220;düzeyi&#8221; olarak yansıtan aydınlanmışlık aynasını ise devlet ve devletin ideolojik örgütlenmesi tutmaktadır. Bugün aydınlanmışlığın da yeni görünümlere doğru evril- diğini, tarihî bir sabitesinin bulunmadığını ifade edebilsek de, her du- rumda bu kavram, devletin elinde tuttuğu, emsal olarak şekle-şemale kavuşturduğu ve gösterdiği bir aygıt durumundadır. Her soruya verile- cek bir cevabı olan, hep haklı kalan ve haksızlığı tespit etme ‘basiretine’ sahip olan bir model, bir çeşit &#8220;üst insan&#8221; üretir ve telkin eder modern devlet. Cevaplar siyasi dönemlere göre değişse de, devletin cevabın bu- lunacağı emin bir adres olmak niteliği değişmez. Diğer deyişle cevabın ne olduğu değişebilir, ama nerede olduğu değişmez.</p>
<p>&#8220;Hazır cevap&#8221; modern hayat, modern dünya, modern devlet; kısaca modernite bizlere nerede meskûn bulunacağımıza dair de güzergâh be- lirler. İnsanı evinden koparıp, hanelere doluşturan dünya sistemi1, onu aynı zamanda şehir hayatından kent hayatına da tehcir etmektedir2. Evden ve şehirden uzakta bir yaşam sürmenin bedeli kalbi feda etmek- tir. Maliyeti bu şekilde hesap etmek, insanın yerine-yurduna rücu etme- sinin öncelikle kalbine dönüşü sağlamasından geçtiğini de fark ettire- cektir.</p>
<p>Hazır cevapların üstünü kendi sorularıyla çizebilmek isteyen kişi için gidilecek yer kendi kalbidir. Soyut bir &#8220;yüreğinin götürdüğü yere git&#8221; tavsiyesi değildir kalbe dönüş. O tavsiyenin bizi götüreceği yer &#8220;canının istediğini yap&#8221; kabına sığabilecek sığlıktadır. Öyle bir yolculukta dert, fikir, tasa, pişmanlık, öfke, ızdırap gibi insan olmanın içini dolduran hal- lerin hiçbiri uç vermez. Kaldı ki bizler yüreğin götüreceği yerin peşine düşmeden önce yüreğin olduğu yeri geri bulmalı, kalbimizi kaybettiği- miz yere dönmeliyiz. Kısaca, onu kaybettiğimizi ve ona dönmemiz ge- rektiğini kabul ile yola koyulmak zorundayız. Kaybımız, unutmuş olmak- tan veya ihmalden ya da kasıttan kaynaklanıyor olabilir; bunların hiçbiri kalbe dönüş gerekçemizi de yolumuzu da değiştirmeyecektir.</p>
<p>Kalp hakkında konuşunca ya da kalbe dönmekten söz açınca doğası gereği iyi bir şeyden bahsettiğimizi düşünüyoruz. Oysa kalp adı üstünde, aslında bir anı diğerine uymayan kurmalı bir saat gibi ya da kişiyi oraya ya da buraya çeken vinç gibidir3. İyi kalp olduğu gibi, kötü kalp de var- dır, kalbe dönüş deyince iyi kalbe yani selim bir kalbe dönüşü kastediyo- ruz; çünkü koparılıp uzağına düştüğümüz şey &#8220;iyi kalp&#8221;tir. Bugün ve her çağda hikmet müminin yitik malı ise, iyi kalp de müminin kayıp adresi- dir. Adresinde bulunamayan insan, başta kendisi adresini bulmak isti- yorsa kalbine dönmek zorundadır.</p>
<p>Kalbe dönüldüğünde olunan ya da olunacak şey &#8220;üstün insan&#8221; değil- dir. O, sadece insan olmanın gereğine uygun davranış içinde bulunmayı tabiatının bir parçası haline getirmiş insandır. Kalp şimdi ve her zaman oradadır, yerindedir, oraya dönmesi gereken bir insanı beklemektedir. Döndüğü yerde insan, kalbin merhametine, selamına, esenliğine ve fera- hına kavuşacaktır. Çok somut bir şekilde insan iyi kalpli olmanın neye değdiğini hatırlama peşinde oldukça, her durakta bir ruh güzelliğinin gölgesinde soluklanır. Ruhu derde, depresyona sokan bu arayıştan vaz- geçmiş olmak durumudur; kalbe yol almayan bir ruh daralır.</p>
<p><strong>Kendi Olarak İnsan</strong></p>
<p>İnsanın fiziksel bir rahatsızlıkla &#8220;kendinden geçmesi&#8221; ile yeniden &#8220;kendine gelmesi&#8221; arasındaki mesafe arttıkça tedirginlik de artar. Acaba yeniden kendine gelemeyecek midir? Aynı şekilde, öfke, keder veya elem baskısı arttıkça, insan ruhsal bir rahatsızlık duyarak kendinden çıkma eğilimi gösterir, çıkmışsa ona da kendine gelmesini telkin ederiz. Ken- dinde olmayan insan, kendine gelsin istenir, gelmedikçe kaygılanırız. Kendine gelmemiş bir insan, hem kendi hem de başkaları için tehlikeli- dir; elinden veya dilinden her an zarar gelebilir.</p>
<p>İnsanın bir imkân ve ihtimal olarak kendinden geçebilmesi ve kendi- ne gelebilmesi onu diğer canlılardan farklı kılan yanlarından biridir. &#8220;Kendilik&#8221; karşısında diyebiliriz ki insanın cinsi yoktur, ferdi/kişisi var dır. Her kişi kendi tercihini seçip ortaya koyar, insan sayısınca insan ortaya çıkar. İnsanın insanlıktan veya kişinin kendinden çıkması ise arızî ve marazî bir durumdur. Arızî olduğu için eksiklik, marazî olduğu için de huzursuzluk duygusu belirir. Huzursuzluğun insandan istediği, kendine gelmesidir. İnsan kendine gelmelidir ki, huzursuzluk gitsin; insanın ken- disi huzurun ta kendisidir. Bu durumda insanın kendine yaptığı en bü- yük haksızlık, kendine gelmeyişidir. Kendine gelmemekte ısrar eden bir insan, kalp gözü kör olmuş, ruhunun iyi şeyler yapmaya yarayan yerleri de körelmiş insandır.</p>
<p>İnsan, kendi olarak, iyi bir kalptir. Elbette dünya herkesin kendi ol- duğu ve kendi kaldığı bir yer değildir, öyle bir yerin adı cennet olsa ge- rektir. Ama insanın kendine gelmesi, onun borcudur. &#8220;Ahsen-i takvim&#8221; olarak yaratılan insan4, doğup da dünyaya değince çirkinleşir, kendin- den uzaklaşır ve kendine gelmek borcunu yüklenir. Artık kalbe dönmek- ten başka insan olmak ve insan kalmak borcunu kapatacak ödeme şekli kalmamıştır.</p>
<p><strong>Kalbi Temiz v. Kalb-i Selim </strong></p>
<p>İnsana ait olan hiçbir şey gelişigüzel değildir, hepsinin bir edebi- adabı vardır. Benliğimizi kişileştiren sac ayakları nefis, akıl ve dilin de bir adabı vardır. Nefsin adabı ahlâk, aklın adabı mantık, dilin adabı ise edebiyattır. Nefsin adabı terbiye ile, aklın adabı talim ile, dilin adabı da tedip ile mümkündür5. Bunların bir adap dairesinde var olmalarının bir amacı vardır: Nefsin ahlâk adabına uygun varlığı o nefsi kalb-i selime bağlayacaktır.</p>
<p>&#8220;Ey Rabb&#8217;im! Bana hikmet ver ve beni sâlihler arasına ilhak eyle. Son- radan gelenler arasında beni yâd-ı cemîl yap ve Naîm cennetine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla; şüphesiz o sapıklardandır, insanların diriltileceği gün, Allah&#8217;a selim bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme!&#8221;6 diye dua eden Hz. İbrahim örneğin, selim bir kalbe sahipti. O, &#8220;Nitekim Rabbine selim bir kalple geldi&#8221; 7.</p>
<p>Kuşkusuz, selim bir kalple rabbine gelmekten daha hayırlı bir geliş, varış, dönüş yoktur. İnsan hayatı kendine cazip gelen şeylere yönelmek- le geçer. Kalbimiz neye yöneleceğimizi belirlemez, nasıl yöneleceğimizi tayin eder. Kalbin aklı olmadığından, nereye yöneltilip, bağlanırsa orayı sever. O, yönelmek, yöneltilmek ister, bir yere bağlanmak ister. Bağla- namayış tadını kaçırır onun, bağlandığında umduğunu bulamayış hali ise yaşamayı sevinçli bir eylem olmaktan uzaklaştırır. Ancak doğru yere bağlanış &#8220;tatmin&#8221;dir, insan doğru yere, doğru şekilde bağlanınca itmina- na erer. Hz. İbrahim doğru yere (&#8220;rabbine&#8221;), doğru şekilde (&#8220;selim bir kalple&#8221;) vasıl olmuştu. Bu nedenle O&#8217;nunkisi en hayırlı dönüştü.</p>
<p>Kalb-i selim, İslâm düşüncesinde, Allah’ın rıza ve hoşnutluğundan başka yoruma yer vermeyen sağlıklı kalp olarak tanımlanmaktadır. Gerçekten, &#8220;o gün kalb-i selimden başka ne evlat, ne mal fayda verir.&#8221;8 Bu bilgi, &#8220;benim kalbim temiz&#8221; mazeretine ayak uydurmak için değil, bilakis kalbi temizlemek için muhtaç olduğumuz bilgidir. Kalp temizliği, ölene kadar bitmeyecek bir süreçtir. Attığı müddetçe kalp temizlenmeye muhtaçtır; &#8220;nihayet&#8221; veya &#8220;artık&#8221; temiz bir kalp yoktur, dünyadayken kararı verilebilecek bir sabiteye kavuşamaz bu süreç. Biteviye temiz- lenmekte olan kalp temizdir. O kalp, hem de selimdir.</p>
<p>Kalbine dönmesi gereken insan, yönünü kalbe çevirdiği andan itiba- ren temizliğe de başlamış demektir. Adeta şairin &#8220;bir kalbiniz vardır, onu hatırlayınız&#8221; dediği yerden başlayarak kalbine dönen, ona yaklaşan insan, ona nasip olan güzellikleri de çekecektir. Kalbe yaklaşan insanı bu kez onu temiz tutmak vazifesi beklemektedir. Selim kalp; merhameti, vicdanı, şefkati, sabrı, fedakârlığı; saydıkça zormuş gibi görünen bütün bu hasletleri çalıştıran, işleten, bunların tersinde olan ne varsa hepsini atıl kılan kalptir. Böyle bir kalbe dönen kişinin ruhu define bulmuş gibi zengindir.</p>
<p>Kalbe yapılan yolculuk, belirsiz ve hayali bir yolculuk değildir. Ne bu yolculuk Kaf Dağı&#8217;nı arayan umutsuz bir vakadır, ne de sonunda buluna- cak olan kalp, zümrüd-ü anka kuşu gibi masalsı bir simgedir. Kendilik bilgisine talip olarak, yeryüzünde bulunuşuna bir anlam veren herkesi samimi ve zevkli bir gayret beklemektedir. İslâm coğrafyasının bilgi birikimi ve vahyi kaynağı bize bu gayretin pusulasını ve kılavuzunu baş- tan hazır etmektedir. Tüm mesele seyr-ü sefere çıkmaya razı olmak, kendine rağmen kendine gelmeye hüküm giymektir.9</p>
<p><strong>Kalpsiz Dünyanın10 Bulantıları </strong></p>
<p>İnsan psikolojisi dünya ile bir çeşit sevgi-nefret gerilimi yaşamaya el- verişlidir. Aslında dünyayı severiz ama karşılık bulmayınca ona küseriz; bu defa dünya çeşitli güzelliklerini önümüze sermeye başlar, barışmak ister. Bu fasîd daire içinde döner dünyamız. Sonuçta bu dünyanın vefa- sız, yalan(cı), zalim, güvenilmez, adaletsiz; kısaca kalpsiz olduğuna hükmederiz. Bu durumda, içinde bulunduğumuz fizik âlemde insanı da fizikî bir unsur, canlılardan bir canlı olarak kabul edince, hayatın da se- vilebilir yanını bulamayacak hale gelmek, kaçınılmaz bir sondur. İnsanı sadece davranışlarıyla ve organizmasının ölçülebilir tepkileriyle ‘can- landıran’ aydınlanma düşüncesi işte bu acı sonu mütemadiyen yaşamak- tadır. Çünkü yaratılmış bir varlık olarak insanın yaratıcısı ile arasındaki bağın kopuşu, insanı soru ve sorunlarıyla yapayalnız bırakmıştır.</p>
<p>İnsanın bir kalbi olduğunu hesap dışı bırakan Batı, onu doğa bilimle- rinin avlusuna terk etmiştir. Bilimin hedef seçtiği uğraş alanı objeler dünyası olduğuna göre, insanı ve insana dair konuları da nesneleştirerek ve herhangi bir nesne gibi inceleyerek meselenin sağ salim halledileceği düşünülmüştür. Bundan dolayı da insanın ölçülebilir, gözlenebilir, tartı- labilir ve ele avuca gelir özellikleri merkeze alınarak varlığı sınırlandı- rılmıştır. Böyle bir varlık düzeyinde insan artık doğadaki herhangi can- lıdan farksız, sayısal bir veri olmaktan öteye gidemeyecekti. İnsan da dünya gibi kalpsizleştirilmiştir. Elbette bu bir çözüm değildi, yalnızlaşan insanın bir de kalpsizleştirilmesi onu problemlere çözüm bulan değil, artık bizatihi problemin kaynağı olan bir duruma getirmiştir. Halbuki bilimin inceleme alanı daha çok analiz ve değerlendirmeye yöneliktir, insana ait olanın ise analize değil ilişkiye/iletişmeye ihtiyacı vardır. Avrupa’da bu aşamada dertleriyle başbaşa kalan yalnız insan, içine girdiği depresif sarmalda varoloşçuluğun efsunlu dokunuşlarıyla nefes almaya çalışmıştır.</p>
<p>Nietszche &#8220;tanrı öldü&#8221; diyerek, bir defa işe buradan başlanılması gerektiğine dair meşhur tespitini yapmıştır. Batı tanrıyı öldürdüğüne göre, ontolojik yalnız insan için tek çözüm kaynağı gene kendi olacaktı. İnsan kendine ait tüm değerleri, kendi iradesiyle ve ta- mamen bireysel bir çabayla yeniden tanımlamalı ve anlamlandırmalıydı. İki dünya savaşında yaşanan büyük felaketler, acılar ve toplumsal travmalar, Nietzche’nin varoloşçuluğunu 20. yüzyıl ortalarında Albert Camus sayesinde popülarize etmiş, Batı insanının hakikat arayışına &#8220;ha- kikatin yokluğu&#8221; noktası konulmuştur. Artık hayat &#8220;saçmadır&#8221; çünkü ölüm vardır; insan yalnızdır, çünkü saçma değildir. Camus için, yapılma- sı gereken ya intihar ederek bu saçmalığa bir son vermektir ki bu absürd’e boyun eğmektir, olumlamaz bunu; ya da saçmalığı sonuna kadar yaşayarak özünü gerçekleştirmektir.</p>
<p>Ona göre, özünü gerçekleştirirken insan ne geçmişe bakıp vicdan azabı denilen saçmalıktan nasibini almalı, ne de geleceğe bakıp umut denilen saçmalığa kapılmalıdır. Bütün bunlar kâğıt üzerinde kalmış düşüncelerinden ibaret olarak görülmemelidir. Avrupa, dünyanın kalpsizliği sonucuna vardığından beri hayatın ve toplumun içinden de kalbi dışlamış; toplum mekanik kurallar çerçevesinde ömrünü tüketen insanlar yığınına dönüşmüştür. Orada hayatlar biricik ve bahşedilmiş hayatlar olarak görülmez11. Trajik olanı ise, kendine bahşedilmiş hayatın hakikatini aramak isteyen için, dönüş yolu belirsizdir. Çünkü bahşedenle, bahşedilen arasındaki kalbî bağ kopmuş durumdadır. Öte yandan, yaşadığımız coğrafyada da hayat- lar zengin-fakir fark etmeksizin şükretmeyen bir düşünce ve idrak et- meyen bir hareket içinde sürüp gitmekte ise de, hayatı bahşeden ile ha- yatın bahşedildiği arasındaki farkındalık, ilişki ya da bağlantı veya rabı- ta, adına ne dersek diyelim bu imkân hala vardır ve hazırdır.</p>
<p><strong>Yüreği Yeten Kalbe Döner </strong></p>
<p>Türkçe, hem kalbi hem de yüreği aynı anda ve bazen aynı amaçla, çoğu zaman da farklı sebeplerle ağırlayabilmektedir. Yürekli olmakla kalp- li olmak aynı vaziyeti çağrıştırmaz mesela. Kalpli olmak ya da daha doğ- rusu kalpsiz olmamak insanlıktan nasibini almış olmayı anlatır bize. Yürekli olmak ise muhtemel darbelere karşı ayakta duracak gücü ken- dinde bulundurmayı ifade eder. Yürek mangal olur, cesur olur; kalpse altın olur, taş olur. Yüreğe iner, yürek ağza gelir; kalbe işler, kalp yerin- den fırlayacak gibi olur. Bu topraklarda kapitalist geçinmecilik, yarışmacılık ve kazanmacılık tarzları, ahalinin ayarını bozmuş olsa da, tünelin ucundaki ışık kaybol- muş değildir.</p>
<p>Dilimiz ve dinimiz ve de bu ikisinin birleşmesinden doğan kimliğimiz, şavkımızı sağlamaktadır. Dolayısıyla dilimizdeki bu &#8220;kalp zenginliği&#8221; ve &#8220;yürek bereketi&#8221; de tesadüf değildir. İnsan bu topraklarda ontolojik yalnızlık duygusundan masun bir &#8220;irtibat&#8221; içinde olarak kalbe dönebilir. İnsan olarak varlığını gerçekleştirmek isteyen kişi, beşeri varlığını sağ ve sağlam tutmak ya da toplumdaki geçerli düşünüş kalıplarına bel bağlamak yollarına tevessül etmenin umuda değer olmadığını &#8216;anlaya- rak&#8217; işe başlar. İnsan oluşunu ne kanlı-canlı organizmasına, ne de maddî çevre şartlarının uyarladığı tipe borçlu olduğunu bir defa fark eden kişi, bu kalpsiz dünyada bir yola girer, dünyaya rağmen kalbe yol alır. O hal- de kalbe yürümek, yürek ister.</p>
<p>Yola çıkana dek insanı o yoldan alıkoy- muş çevre şartları giderek azalır, insanın &#8220;iki kapılı han&#8221; hakikatine her menzilde şahitliği artar. Bilinç, yalancı şahitlik yapamaz. Neyin bilinci içindeysek ona bihak- kın şahit oluruz, onu bihakkın müşahede ederiz. İşte iki kapı arasında geçen bir hayat bilincine kavuşmuş kişi de varlığıyla o hayata şahitlik eder, bizatihi onun varlığı, bu hakikatin delili olur. &#8220;Beşikten mezara niçin gittiğimizi bilseydik, bu yol boyunca tıpkı mektepten azad olmuş çocuklar gibi şarkı söyleyerek giderdik&#8221;12 sözüyle söylenmek istendiği gibi, artık bu yolculuk, bu kalbe dönüş, bu irtibat gündelik hayatın bir parçası haline gelir. Müslümanlar, ancak onlar, bu dertli zevki ya da zevkli derdi keşfe müsait bir kıvama gelip, kıyama durabilirler. Çünkü ancak onlar için bu kalpsiz dünya hayatının &#8220;oyun ve oyalanmadan baş- ka bir şey olmadığı&#8221;13 bilgisinin bilinci açıktır. Çünkü ancak onlar Allah için sevmek diye bir şeyle donanabilir ve böylece sevenle sevilenin ara- sına girebilecek bir &#8220;dünya&#8221; şeyi de tedavülden kaldırabilirler.</p>
<p>Süleyman Özar Notlar Dergisi,sayı 3,syf.189,195</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>1 Süleyman ÖZAR, &#8221;Evden Uzakta&#8221;, Notlar Dergisi, sayı 1, Kış 2015, s. 181 vd.</p>
<p>2 Süleyman ÖZAR, &#8221;Kente Düşmek v. Şehre İnmek&#8221;, Notlar Dergisi, sayı 2, Bahar 2015, s.131 vd.</p>
<p>3 &#8220;İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir!&#8221; (Hadis)</p>
<p>4 Gerçekten insanı, ahsen-i takvimde yarattık!&#8221; (Tin, 4 ) Elmalı tefsirine göre ‘‘takvim’’eğriyi doğrultmak, kıvama nizama koymak, kıymet biçmek, kıymetlendimek anlamlarına gelir. Sonundaki tenvin belirsizlik ve büyüklük için olarak &#8220;ahsen-i takvim&#8221;, herhangi bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu ise her anlamda biçimlendirmenin<br />
en güzel biçimi demek olacağından maddi manevi her türlü güzelliği kapsar. (&#8220;Hak Dini Kur&#8217;an Dili&#8221;, Tin Suresi, 8. Cilt, s. 5935)</p>
<p>5 İhsan Fazlıoğlu,“Felsefî Açıdan İyi’ye Eğitmek Doğru’yu Öğretmek”; Bilim Sanat Vakfı Bülteni, sayı 67, yıl 2008.</p>
<p>6 Şuara, 26/83-89</p>
<p>7 Saffat, 37/84</p>
<p>8 Şuarâ, 88-89</p>
<p>9‘‘Mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok</p>
<p>Uzun yola çıkmaya hüküm giydim’’(İsmet ÖZEL, Mataramda Tuzlu Su)</p>
<p>10 Yürürüm ipte, ağım yokken hem de<br />
Kopkoyu içim inan çok çalıştım<br />
Bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için… (Teoman, Aşk Kırıntıları)</p>
<p>11 ‘‘Ne yapalım, diyordum, ölmem kaçınılmazmış! Başkalarından önce ölecektim, su götürür yanı yoktu bunun. Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü her iki halde de,pek doğal ki, başka erkekler de, kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl.’’(Albert Camus, Yabancı, Can Yayınları, 14. bs., 2003, s. 55)</p>
<p>12 Maurice Maeterlinc&#8217;ten aktaran: İsmet ÖZEL, Faydasız Yazılar, Şule Y, 6. Bs., 2000, s.<br />
62.</p>
<p>13 En&#8217;am 32.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalpten-uzakta/">Kalpten Uzakta</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalpten-uzakta/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kelime-i Tevhîd Ve Sevgi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Apr 2017 10:02:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Receb el-Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[Cehennem Ne İle Söner?]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb-i selîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kelime-i Tevhîd Ve Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Riyâ ve Hevâya Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15279</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;. D. 1. İlâhî Sevgi “Lâ ilâhe illallah” sözü, bunu söyleyenin Allah’tan başkasını sevmemesini gerektirir. Çünkü “ilâh”; sevgi, korku, ümit… bakımlarından, kendisine isyan edilmeyen, itâat edilen demektir. Ayrıca, sevdiğinin sevdiği şeyi sevmek ve onun sevmediğine muhabbet beslememek de sevginin tamamlayıcı unsurlarındandır. Onun için Allah’ın sevmediği bir şeyi seven veya O’nun sevdiği bir şeyi sevmeyenin, “Allah’tan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/">Kelime-i Tevhîd Ve Sevgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/kelime_i_tevhid2-702x336/" rel="attachment wp-att-18021"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18021" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kelime_i_tevhid2-702x336.jpg" alt="" width="456" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kelime_i_tevhid2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kelime_i_tevhid2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kelime_i_tevhid2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 456px) 100vw, 456px" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/tevhid-inancina-ulasmak-icin-gerekli-5-unsur-tevhid/" rel="attachment wp-att-15280"></a></p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>D.</strong></p>
<p><strong>1.</strong> İlâhî Sevgi “Lâ ilâhe illallah” sözü, bunu söyleyenin Allah’tan başkasını sevmemesini gerektirir. Çünkü “ilâh”; sevgi, korku, ümit… bakımlarından, kendisine isyan edilmeyen, itâat edilen demektir. Ayrıca, sevdiğinin sevdiği şeyi sevmek ve onun sevmediğine muhabbet beslememek de sevginin tamamlayıcı unsurlarındandır. Onun için Allah’ın sevmediği bir şeyi seven veya O’nun sevdiği bir şeyi sevmeyenin, “Allah’tan başka ilâh yoktur” sözündeki samimiyeti kemale ermemiştir.</p>
<p>Hatta onun içinde, Allah’ın sevmediğini sevdiği, sevdiği şeyi sevmediği ölçüde gizli şirk bulunur.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar. Bundan dolayı Allah, onların amellerini boşa çıkardı.”(Muhammed,28)</p>
<p>Leys (ö.175/791), Mücâhid’den (ö.100/718), “Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.”(Nur,55) âyetinin, “Benden başkasını sevmezler.” anlamına geldiğini nakleder.</p>
<p>Hâkim, Sahîh’inde Hz. Âişe (r.anha)’dan Resûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Bu ümmette şirk, zifiri karanlık bir gecede karıncanın taşın üzerinde gezinmesinden daha gizlidir. Şirkin en küçüğü ise, zulüm adına bir şeyi sevmen veya adâletten olan bir şeyi sevmemendir. Zâten bu din sevmek ve buğzetmekten başka nedir ki? Yüce Allah, ‘De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’(Al-i İmran,31)buyurmuştur.”(Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 319)</p>
<p>Bu hadis, Allah’ın hoş görmediği şeyi sevmenin ve O’nun sevdiği şeyi sevmemenin hevâya uymak olduğuna delildir. Hevâ için dostluk ve düşmanlıkta bulunmak da gizli şirktendir.</p>
<p>Hasan demiştir ki: “Bil ki, sen kendisine itâati sevmedikçe Allah’ı sevmiş olmazsın.” Zünnûn Mısrî (ö.245/859)’ye birisi, “Rabbimi ne zaman sevmiş olurum?” diye sorunca, “O’nu öfkelendiren şey senin katında sabırdan daha acı olduğu zaman.” diye cevap verir. Bişr b. es-Seriy (ö.196/812) ise, “Sevdiğini kızdıran şeyi sevmen, sevginin olmadığının bir göstergesidir.” der.</p>
<p>Ebû Yakûb en Nehrecûrî (ö.330/942) de, “Allah’ı sevdiğini iddiâ ettiği halde, O’nun emrine uymayanın bu iddiâsı bâtıldır.” demiştir. Yahyâ b. Muâz (ö.258/871) da, “Allah’ı sevdiğini iddiâ etmesine rağmen, O’nun hudûdunu korumayan, bu dâvâsında sâdık değildir.” demiştir. Ruveym (ö.303/915), “Sevgi; bütün hâllerde rızadır, O’nun emrine uygun hareket etmektir.” demiş ve şu şiiri okumuştur:</p>
<p><em>“Eğer bana, öl desen, başım, gözüm üstüne derim; </em></p>
<p><em>Ölümü getirene, hoş geldin, sefâ geldin derim.” </em></p>
<p>“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”(Al-i İmran,31) âyeti de aynı mânâyı ifâde etmektedir. Hasan der ki: “Allah Resûlü (s.as.)’in ashâbı, ‘Biz Rabbimizi çok seviyorduk; Allah da kendi sevgisi için bir işâret belirlemek istedi ve bu âyeti indirdi.’ demişlerdir.”</p>
<p><strong>Peygamber Sevgisi </strong></p>
<p>Buradan anlaşılmaktadır ki, “Allah’tan başka ilâhın olmadığı”na şâhitlik etmek, ancak “Hazret-i Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğu”na şehâdet etmekle tamamlanır. Çünkü Allah sevgisinin; ancak Allah’ın sevdiklerini sevmek, sevmediklerine de muhabbet beslememekle tamam olduğu anlaşıldığına göre, Allah’ın sevdiği ve hoşlanmadığı şeylerin bilgisine ancak Allah’ın sevdiği ve sevmediği şeyleri O’ndan alarak tebliğ eden Hz. Muhammed (s.a.s.) vâsıtasıyla ulaşılabileceği açıktır. Buna göre, sevdiği şeyleri yerine getirmek, hoşlanmadıklarından da uzak durmak gerekmektedir.</p>
<p>Hâl böyle olunca, Allah’ı sevmek, O’nun Peygamberini (s.a.s.) de sevmeyi, tasdîk etmeyi ve kendisine uymayı gerektirmektedir.Bunun için Yüce Allah, şu âyette kendi sevgisi ile Resûlünün sevgisini bir arada zikretmiştir: “De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğuna hidayet vermez.”(Tevbe,24)</p>
<p>Nitekim pek çok yerde de, Allah kendisine itâat ile Peygamberine (s.a.s) itâati yan yana zikretmiştir. Resûlullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Şu üç şey kimde bulunursa, o kişi imânın tadına varır: Allah ve Resûlünü diğer bütün şeylerden daha çok sevmek, insanları ancak Allah için sevmek ve ateşe atılmayı nasıl istemiyorsa, Allah, kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar ona dönmeyi hiç istememek.”(Buhari,İman,8..)</p>
<p><strong>3. Sevginin Bedeni Kuşatması: Teslimiyet </strong></p>
<p>Hz. Musa (a.s.) dönemindeki sihirbazların hâli işte buydu: Kalplerinde ilâhî sevgi yerleşince, Firavun’a, “Elinden geleni yap!”50 diyerek canlarını gönülden fedâ ettiler. Muhabbet kalpte yerleşti mi, organlar Rabbe itâate yönelmekten başka yol bulamaz.</p>
<p>İşte bu, Buhârî’nin Sahîh’inde rivayet ettiği kudsî hadîsin mânâsıdır: “… Kulum bana nâfilelerle de yaklaşmaya devam eder; tâ ki onu severim. Onu sevdiğimde, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum…”(Buhari,Rikak,38) Denmiştir ki, bazı rivâyetlerde, “… Artık benimle görür, benimle görür, benimle yürür…”(1) (Hakîm Tirmizi, Nevâdiru’l-Usûl, c. 1, s. 265..) şeklinde geçer.</p>
<p>Bunun mânâsı şudur: Allah’ın muhabbeti kalbi doldurup, her tarafını kapladığında, organlar sadece Rabbin râzı olacağı davranışlara yönelir, nefis o zaman kendi irâde ve hevâsını terk ederek Mevlâsının irâdesi karşısında itminâna kavuşur, ona teslim olur.</p>
<p>İşte sen de, kendi isteklerinden geçerek, Allah’ın irâdesine yönel ve O’na kulluk et; sakın kendi arzularını O’nun muradının önüne geçirme. Çünkü kim, kendi arzusunu öne geçirerek kulluk yaparsa, o, Allah’a “bir yönden” kulluk yapanlardandır; “kendisine bir iyilik dokunursa buna çok memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O kimse dünyayı da, âhireti de kaybetmiştir.”(Hac,11) Oysa ne zaman ki, mârifet ve muhabbet kuvvet bulur, işte o zaman kişi Mevlâsının irâde ettiğinden başkasını istemez.</p>
<p>Önceki kitaplardan birinde geçtiğine göre, “Kim Allah’ı severse, kendisi için O’nun rızâsından daha çok tercihe şâyân bir şey olmaz. Kim de dünyayı severse, onun için nefsinin arzusundan daha öncelikli hiçbir şey olmaz.”(2)</p>
<p>İbn Ebi’d-Dünya’nın Hasan’dan rivâyet ettiğine göre, o şöyle demiştir: “Allah’a itâat üzere mi, yoksa isyan üzere mi olduğunu düşünmeden, gözümle bakmadım, dilimle konuşmadım, elimle tutmadım, ayaklarım üzerine doğrulmadım. Eğer tâat ise, ilerledim; mâsiyet ise geri durdum.”</p>
<p>İşte bu, sevgilerinde sâdık olanların seçkinlerinin hâlidir. Allah size merhamet etsin; bunun, tevhîdin ince sırlarından olduğunu anlayın.</p>
<p>Hazret-i Peygamber (s.a.s.), Medine’ye geldiğinde irâd ettiği hutbede, “Allah’ı bütün kalbinizle seviniz!”(3) derken bu makâma işâret buyurmuştur. Bunu İbn İshâk ve başkaları zikretmiştir.</p>
<p>Bir insanın kalbi Allah sevgisiyle dolarsa, orada nefis ve hevânın isteklerine girecek boş yer kalmaz.</p>
<p>Şâir şu şiiriyle buna işâret etmektedir:</p>
<p><em>Gidiyorum, mühürlemişim kalbimi sevginle, </em></p>
<p><em>Senden başkası orada yerleşmesin diye. </em></p>
<p><em>Gücüm yetseydi, gözümü yumardım </em></p>
<p><em>Ve seni görünceye kadar bakmazdım. </em></p>
<p><em>Seni seviyorum, bir kısmımla değil, her şeyimle; </em></p>
<p><em>Senin sevgin bende hiç hareket bırakmasa da. </em></p>
<p><em>Seven vardır, ayrılık anında vecde kapılır; </em></p>
<p><em>Kimisi de, ona vecdde iştirak ettiğini savunur. </em></p>
<p><em>Gözyaşları yanaklardan aşağı süzüldüğünde, </em></p>
<p><em>Gerçekten ağlayanla, ağlar görünen belli olur. </em></p>
<p><em>Ağlayan; aşktan erir gider </em></p>
<p><em>Şikâyetlenen de, hevâya kapılır. </em></p>
<p>Sevende nefsine ait bir haz kaldıkça, artık onun elinde muhabbete dâir ne varsa hiçbiri iddiâdan öteye geçemez. Seven ancak, kendinden tamâmen fâni olan ve sevdiğinde bekâ bulan, “Benimle işitir, benimle görür.” sırrına erendir. “Kalb, Rabbin evidir.”(Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, c. 2, s. 129)</p>
<p>İsrâiliyâtta geçtiğine göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ne göğe, ne de yere sığarım; ancak mümin kulumun kalbine sığarım.”(Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, c. 2, s.255)</p>
<p>Ne zaman kalpte Allah’tan başkası bulunsa, şu bilinmelidir ki, “Allah, ortak koşulanlar arasında ortaklıktan en müstağni olandır.”(Müslim, Zühd, 6..)</p>
<p>Ve O, hevâ putlarıyla bir arada bulundurulmaya/onların kendisiyle boy ölçüşmesine aslâ râzı olmaz. Cenâb-ı Hak çok kıskançtır; kendisinden başka bir şeyin mümin kulunun kalbine yerleşmesini veya râzı olduğu şeyde başkasının bulunmasını kıskanır.(4)</p>
<p><em>Sizi uzaklaştırmak istedik, fakat siz karışınca,</em></p>
<p><em>Uzaklaştınız bizden, o tarafa yöneldiğiniz ölçüde. </em></p>
<p><em>Size, kalpte bizden başkasına yer vermeyin dedik; </em></p>
<p><em>Siz başkalarını yerleştirdiniz; siz bizden değilsiniz. </em></p>
<p><strong>4. Kurtuluşun Yolu: Kalb-i Selîm </strong></p>
<p>Yarın, Allah’ın huzuruna, içinde O’ndan başkasının bulunmadığı bir kalple gelenlerden başkası kurtulamayacak. Yüce Allah buyuruyor: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah’a “kalb-i selîm” ile gelenler fayda görür.”(Şuara,88-89) Kalb-i selîm, ilâhî düsturlara muhâlefet kirlerinden temizlenmiş kalptir. Kerih şeylerle kirlenmiş olan kalbe gelince, o, Kuddûs’ün huzuruna yaklaşmaya lâyık değildir; tâ ki, azâbın körüğünde temizleninceye kadar.</p>
<p>Pislikler kendisinden gidince, işte o zaman ilâhî yakınlığa uygun hâle gelir. “Şüphesiz Allah temizdir ve ancak temiz olanı kabul eder.”(Müslim,Zekat,19) Onun içindir ki, ilk önce temiz kalpler ilâhi yakınlığa liyâkat kazanırlar. “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzel!”(Ra&#8217;d,24) “Selam üzerinize olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalmak üzere buraya girin.”(Zümer,73) “Melekler, güzellikle canlarını aldıklarında, ‘Selam size! Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin’ derler.”(Nahl,32)</p>
<p>Kim ki, işlediği kötülüklerden dolayı bugün kalbini hüzün ateşiyle veya Sevgili’ye kavuşma şevkiyle yakmazsa, cehennem ateşi onun için daha şiddetli olacaktır. Cehennem ateşiyle temizlenmeye sadece, tevhîdi gerçekleştirenler ve onun haklarını yerine getirenlerin ihtiyâcı olmayacaktır.</p>
<p><strong>5. Kalbin Lekelenmesi: Riyâ ve Hevâya Uymak </strong></p>
<p>Tevhîd ehlinden cehennem ateşinde ilk yanacaklar, amelleriyle gösteriş yapanlardır. Bunların ilki de, riyâ için ilimle uğraşan âlim, gösteriş için cihâd eden mücâhid ve yine riyâ amacıyla tasaddukta bulunan zengindir. Çünkü riyânın azı da şirktir.</p>
<p>Riyâkâr, Yaratıcı’nın azametini bildiğinden değil, tam aksine, bilmediği için bakışlarını yaratılanlara, halka çevirmiştir. Kendisi için rüşvet almak amacıyla sultan adına sahte imza düzenler ve kendisinin sultanın has adamlarından olduğu zannını verir. Oysa o, sultanı tam olarak tanımamaktadır. Mürâî, tedâvüle sokmak için sahte paranın üzerine sultanın adını nakşeder. Hâlbuki kalp parayla ancak, hakikîsini sahtesinden ayıramayanı kandırabilir. Riyâkârlardan sonra cehenneme şehvet ehli ve hevâlarına uyan ve Mevlâlarına isyan eden, hevâlarının köleleri girer.</p>
<p>Allah’ın gerçek kullarına gelince, onlara şöyle denecektir: “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Artık kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.”(Fecr,27-30)</p>
<p><strong>6. Cehennem Ne İle Söner? </strong></p>
<p>Cehennem, tevhîd ehlinin imanlarının nuruyla söner. Hadiste geçtiğine göre cehennem mü’mine, “Geç ey mü’min, nûrun alevimi söndürdü!” diyecektir.(Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, c. 22, s. 258..)</p>
<p>Müsned’de Câbir’den nakledildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Oraya girmeyen hiçbir iyi ve kötü kimse kalmayacak. Fakat orası, tıpkı İbrâhîm’e olduğu gibi, müminlere serin ve selâmetli olacak. Hatta onlardan kaynaklanan serinlikten dolayı cehennem bağıracaktır.”(Ahmed, Müsned, c. 3, s. 328..)</p>
<p>İşte bu, sevgilinin vârislerine Halîl İbrâhîm (a.s.)’ın hâlinden kalan mirastır. Sevenlerin kalbindeki muhabbet ateşinden cehennem ateşi korkar.</p>
<p>Cüneyd şöyle demiştir: “Cehennem ateşi dedi ki: ‘Yâ Rabbi, sana itâat etmeyecek olsaydım, bana benden daha şiddetli bir şeyle azap eder miydin?’ Yüce Allah, ‘Sana en büyük ateşimi musallat ederdim.’ buyurdu. ‘Benden daha büyük ve daha şiddetli bir ateş mi var?’ diye sorunca da, Allah, ‘Evet; muhabbetimin ateşi. Onu, inanan dostlarımın kalplerine yerleştirdim.’ diye cevap verdi.”</p>
<p><em>Ey deveci, birazcık eyle onu benim için; </em></p>
<p><em>Bir bakışla olsun nasipleneyim, bundan az ne var! </em></p>
<p><em>Sevenin kalbinde aşk ateşi vardır; </em></p>
<p><em>Aşk ateşi cehennem ateşinden daha sıcaktır. </em></p>
<p>Şâyet sevenlerin göz yaşları vecdin harâretini biraz olsun söndürmeseydi,kederden yanıp kül olurlardı.</p>
<p><em>Bırakın onu, gözyaşlarıyla söndürsün, </em></p>
<p><em>Kavrulmuş ciğerin üzerindeki harâreti, bırakın onu, bırakın </em></p>
<p>Âriflerden biri şöyle diyordu: “Ne kadar garip: Kalbimde sönmeyen bir ateş gibi, Rabbime olan iştiyâka rağmen, ben hâlâ sizin aranızda yaşıyorum!” (5)</p>
<p><em>Sevgi ateşi gibi bir ateş görmedim, </em></p>
<p><em>Ocağından uzaklaştıkça yanışı artan! </em></p>
<p><strong>7. Yegâne Dert </strong></p>
<p>Âriflerin, Mevlâlarından başka bir şeyle meşgûl olmaları söz konusu olmadığı gibi, başka şeyin derdinde de değildirler. Hadiste buyrulmuştur ki: “Kim, Allah’tan başkasını dert edinerek sabahlarsa, artık Allah ile bir ilgisi kalmamıştır.”(Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 356..)</p>
<p>Âriflerden birisi de şöyle demiştir: “Kim dostu için başka bir şeyi dert edindiğini söylerse, onun dediğini doğru kabul etme!” Dâvûd et-Tâî (ö.161/777) diyordu ki: “Senin endişen bütün tasaları iptal etti. Benimle uykusuzluğun arasına girdi. Sana nazar etmeye olan şevkim, benden lezzetleri aldı götürdü, şehvetlerden beni uzaklaştırdı. Artık ben senin hapishânendeyim, ey Kerîm!”</p>
<p><em>Ondan başkasıyla neden meşgul olayım ki? </em></p>
<p><em>Kalbini onun arzusundan alıkoyan şey azarı gerektirir. </em></p>
<p><em>Eğer o darılırsa, umutlarım boşa çıkarsa ne yaparım? </em></p>
<p><em>Benim bir bedelim var, ama onun bir bedeli yok!</em></p>
<p><strong>Kaynak</strong>:İbn Receb el-Hanbelî (ö.795/1393) &#8211; Kelime-i Tevhidi Yaşamak,Çev. ve Haz: Fetullah Yılmaz</p>
<p><strong>Yazıyı aldığım yer:</strong>http://gifdergi.gumushane.edu.tr/Makaleler/1755131764_15-makale.pdf</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Hakîm Tirmizi, Nevâdiru’l-Usûl, c. 1, s. 265..) şeklinde geçer.</p>
<p>(2)Rivâyete göre Vehb b. Münebbih (rh.a) şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ (a.s)’a indirdiklerinin arasında şunu gördüm: ‘Kim dünyayı severse Allah ona buğz eder. Kim dünyayı sevmezse Allah onu sever. Dünyayı yücelteni Allah alçaltır; dünyayı büyük görmeyeni Allah yüceltir.” Bkz., Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, c. 3, s. 560.</p>
<p>(3)-İbn Hişâm, es-Sîratu’n-Nebeviyye, Beyrut 1411, c. 3, s. 30</p>
<p>(4)Krş. Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 4, s. 327 vd.; ‘Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, c. 1, s. 260</p>
<p>(5)-Muhammed b. Bekkâr anlatıyor: “Mekke’de iken yanımızda âbid bir kadın vardı. Her saatte bir çığlık atıyordu. Bir gün kendisine dedik ki: ‘Başka kimsede bulunmayan bir hal görüyoruz sende. Eğer hasta isen seni tedavi edelim!’ Bunun üzerine kadın ağladı ve şöyle dedi: ‘Benim bu hastalığımı kim tedavi edecek ki?! Kalbimi yaralayan, hasta eden zaten onun tedavisini düşünmek değil mi? Ne kadar garip: Kalbimde sönmeyen bir ateş gibi, Rabbime olan iştiyâka rağmen, ben hâlâ sizin aranızda yaşıyorum! Hastalığımın ilacına, ağlamamak için beni mutlu edecek bir şey bulamadığım şu diyarda uzun hüzünlerin pişirdiği bir kalbin şifasına sahip olan Doktor’un yanına gidinceye kadar da bu, devam edecek!” İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve, c. 2, s. 281-282.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/">Kelime-i Tevhîd Ve Sevgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kelime-i-tevhid-ve-sevgi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mü&#8217;minin Kalbinde Parlayan İlk Yıldız</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminin-kalbinde-parlayan-ilk-yildiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminin-kalbinde-parlayan-ilk-yildiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 21:01:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Geylani]]></category>
		<category><![CDATA[Dilaver Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb-i selîm]]></category>
		<category><![CDATA[Mü'minin Kalbinde Parlayan İlk Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7499</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mü&#8217;minin kalbinde parlayan ilk yıldız &#8220;hüküm yıldızı&#8221;dır; sonra &#8220;ilim ayı&#8221;, sonra &#8220;ma&#8217;rifet güneşi&#8221; gelir. Mü&#8217;min, hüküm yıldızının ışığıyla dünyâya bakar. İlim ayının ışığıyla âhirete bakar. Ma&#8217;rifet güneşinin ışığıyla Mevlâ&#8217;sına bakar.. Nefsi mutmainne bir yıldızdır. Kalb-i selîm bir aydır, saf/tertemiz sır, bir güneştir. Nefsin makâmı kapıdadır. Kalbin makâmı huzurdadır. Sırrın makâmı ise özel odada, Cenâb-ı Hakk’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-kalbinde-parlayan-ilk-yildiz/">Mü’minin Kalbinde Parlayan İlk Yıldız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-12.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7500" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-12.jpg" alt="Mü'minin Kalbinde Parlayan İlk Yıldız" width="369" height="302" /></a></p>
<p>Mü&#8217;minin kalbinde parlayan ilk yıldız &#8220;hüküm yıldızı&#8221;dır; sonra &#8220;ilim ayı&#8221;, sonra &#8220;ma&#8217;rifet güneşi&#8221; gelir. Mü&#8217;min, hüküm yıldızının ışığıyla dünyâya bakar. İlim ayının ışığıyla âhirete bakar. Ma&#8217;rifet güneşinin ışığıyla Mevlâ&#8217;sına bakar.. Nefsi mutmainne bir yıldızdır. Kalb-i selîm bir aydır, saf/tertemiz sır, bir güneştir. Nefsin makâmı kapıdadır. Kalbin makâmı huzurdadır. Sırrın makâmı ise özel odada, Cenâb-ı Hakk’ın huzûrundadır.</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kalbe Cenâb-ı Hak telkinde bulunur. Kalp nefs-i mutmainneye telkinde bulunur. Nefis dile imlâ eder/yazdırır. Dil de halka aktarır. Nefsin varlığı töhmet mahallidir. Kalbin varlığı şüphe makâmıdır. Sır saflaştığında acâiplikler/muhteşemlikler gelir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">(Rızkını) nefis ile aldığın sürece haram yemektesin demektir. Değişken bir kalp ile aldığın sürece yiyeceğin şüphelidir. Sırrın sâf olduğu zaman ise gerçekten helâl yiyorsun demektir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kadere rızâ; kalbin kurbiyet bulmasına, fazilet evine girmesine, (ilâihi) fetih yemeğinden yemesine ve ünsiyet şarâbından içmesine vesîle olur. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sufilerin sırları yeryüzünün dağları ve varlığın direkleridir. Ünsiyet münâdîsi onlara, nefse yapılan iltifattan daha tatlı sözler fısıldar. Onlara der ki:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Sıkıntıdan sonra rahatlık gelecek. Bu dağınıklıktan sonra cem (bir araya gelme, toparlanma) olacak. Bu acılığın yerini tatlılık alacak. Bu zilletin ardından izzet ve şeref yer alacak. Bu fenâdan/yokluktan sonra varlık bulacaksın.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İşte o zaman kurbiyet yüzü bu makâmın sâhibini karşılar. Onu önüne alır. Halk ile onun arasına bir set koyar. Cenâb-ı Hak hüküm, ilim ve kurbiyeti, san’atının nûrunu ve nûru ile mâsivâya nazar eden sûfîlerin kalplerinin âdetlerini yırtan hârikulâdelikleri onun kalbinde bir araya getirir. Onları “İlâhî cemâle nazar cenneti”ne sokar. Kâinâta nazar ettikleri vakit şöyle yalvarırlar:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Ey şaşkınların rehberi! Sana götüren en kısa yolu bize göster!”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemezler. Kâinâtın tesbîhâtına dahi meyletmezler. Âlemlere iltifat etmezler. Bunun üzerine re’fet/merhamet ve muhabbet eli onlara uzanır. Onların kalp ellerinden tutar, lütûf odalarına koyar, ünsiyet kanatları altına ve kurbiyet lezzetine götürür. Üzerlerindeki sefer elbiselerini çıkarır, menzillerinde konuk eder, huzur-ı İlâhîye onları yerleştirir. Onların her birinin kalbine kapılar açar da böylece onlar her kapıdan O’nun mülkünü, saltanatını, celâlini ve cemâlini görürler.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onların kalpleri Cenâb-ı Hakk’ın irâdesinin icrâ mahalli, ilminin hazîneleri ve sırrının sûretleri olur. Sırları/iç âlemleri her ne zaman kalp evinin etrâfını dolaşsa, ilim ve sırlarla karşılaşır. Bu evin sâkini olurlar. Oradaki hazîne ve defîne odalarını görürler. Her taraftan onlara bast/ferahlık gelir. Kanatları kuvvetlenir. O tarafın otağlarına doğru uçarlar. Rab- leriyle berâber olurlar. Eğer düşecek olsalar yine bu evin avlusuna düşerler. Mülkün Rabbinin önünde istedikleri gibi hareket ederler. Onlar duâları makbul, mahbûb ve meczûb (Hak tarafına çekilmiş) kimselerdir. Kalp, Rab ile berâberdir. Sır, sır ile berâberdir. Kalb, kapısı ne zaman açılacak olsa, sır gözüyle Rabb’in cemâlini görür; perde kalkar&#8230;</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ey insanoğlu! Sıddıkların göğüsleri âlemlerin Rabbinin sır mahzenidir. İlim yıldızları ve ma&#8217;rifet güneşleri oradadır. Melekler bunların ışığıyla aydınlanır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-kalbinde-parlayan-ilk-yildiz/">Mü’minin Kalbinde Parlayan İlk Yıldız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminin-kalbinde-parlayan-ilk-yildiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
