<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kadın-Erkek Eşitliği ! | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kadin-erkek-esitligi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Apr 2020 13:17:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kadın-Erkek Eşitliği ! | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aile:Modern Çağın Son Kalesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ailemodern-cagin-son-kalesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ailemodern-cagin-son-kalesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2020 13:17:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Aile nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aile:Modern Çağın Son Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ailenin Bugünkü Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek Eşitliği !]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24243</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün aileyi konuşuyoruz. Konuşmamız da lazım. Batının herşeyi bizi etkilediği gibi aile anlayışı da daha doğrusu ailesizlik anlayışı da bizi etkiliyor. Batıda aile çökmüştür. Aile yüksek ahlakî değerlerin üretildiği, yaşandığı ve aktarıldığı yerdir. Batıda ailenin anlamı dönüşmüştür. Aile kapitalizme payanda olacak şekilde dizayn edilmektedir. Belki de kapitalizmin önünde en büyük engel geleneksel aile yapılanmasıdır. Batının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ailemodern-cagin-son-kalesi/">Aile:Modern Çağın Son Kalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22006 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg" alt="" width="518" height="262" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" /></p>
<p>Bugün aileyi konuşuyoruz. Konuşmamız da lazım. Batının herşeyi bizi etkilediği gibi aile anlayışı da daha doğrusu ailesizlik anlayışı da bizi etkiliyor. Batıda aile çökmüştür. Aile yüksek ahlakî değerlerin üretildiği, yaşandığı ve aktarıldığı yerdir. Batıda ailenin anlamı dönüşmüştür. Aile kapitalizme payanda olacak şekilde dizayn edilmektedir. Belki de kapitalizmin önünde en büyük engel geleneksel aile yapılanmasıdır. Batının aileyi yıkan temel yaklaşımlarından biri ailede “kari-koca” kavramını terkedip yerine “eşler” kavramını koymasıdır. Bunun iki sonucu olmuştur: Ailede herkes eşittir. Ailenin reisi yoktur. Oysa başkansız hiçbir topluluk düşünülemez. İkincisi ve daha önemlisi evlilik için cinsiyetleri belirli kız ve erkeklerin bir araya gelmesi şart değildir. Aynı cins insanların da rıza ile bir araya gelmeleriyle de aile oluşturulabilir.</p>
<p>Türkiye’de muhafazakâr kadını anlatan bir makalede annelik için “kendini kurban eden kadın” ifadesi kullanılıyor. Annelik, bu bilinçte artık bir kurbanlık haline geliyor. Nedir bu bilinç? Batı’dan gelen feminist bilinç. Bu bilinçte kadın toplumsal geleneklerden yalıtılmış, özgür, bireysel, “istediğine karar veren” bir varlık. Elbette bütün bu özellikler İslam kültürünün varlığına karşı ileri sürülür. Çünkü hiçbir zaman kadın; işe karşı, kapitalist kültüre karşı ve modernitenin değerlerine karşı bireysel ve özgür olmaya çağrılmaz. Tam tersine İslam kültürünün annelik, hatunluk, ablalık gibi aile bağlamı reddedilir. Bunlardan çıkış bir kurtuluş ve özgürlük olarak pazarlanır. Bu görüşe göre anne olmak kendini kurban etmektir. Bu feminist bilinçte anne bir düşüştür.</p>
<p>Günahkarlık halidir, kölelik durumudur, evde mahkum olmaktır. Bu nedenle kimse anne olmak istemez. Evlilik anne olmak için değildir artık. Evlilik, belli törenleri yaşamak içindir. Romantik aşk, dügün ve balayı ritüellerinden geçmek tutkusudur. Ya da iki kişilik bir şirkete atılan ilk adımdır. Evlilik, şirkete atılan ilk adım, aile de şirket. Annelik ve babalık gözden düşmüş geçmiş zaman menkıbeleri. Mutluluk, orada aranmaz. Çünkü mutluluk paradır. Tatil parası, lüks evde oturma parası, lüks araba alma parası. .. Mutluluk, kapitalizmin herkesi kendisine köpek yaptığı maddedir.</p>
<p>Para ile satın alınacak mutluluğa kavuşmak için anne bir engeldir. Çünkü kariyere, tam gün çalışmaya ve kazandığım da tek başına alış veriş merkezlerinde harcamaya engeldir. Kadının istediği gibi tüketmesini engellemekte. Tüketici kadına karşıdır. İki kişiye kesilmiş bir dünya mutluluk biletine denk düşmemektedir. (Ergun Yıldırım)</p>
<p>Modern zihniyet dini olduğu kadar aileyi de dar bir alana sıkıştırmıştır. Bu zihniyet dini, kamudan, sokaktan, okuldan kovmuştur. Dini vicdanlara hapsetmiştir. Dini camilere sıkıştırmıştır. Bu sıkışmışlık içinde dinimizi özgürce yaşayabileceğimiz en güvenilir bir Sığınağın aile olduğu söylenebilir. Ama gerçekte böyle midir? Ailede özgür müyüz? Ailede kendi irademize dayalı kararlar alabiliyor muyuz? Yoksa irademizi etkileyen, hatta felçe uğratan bir mekanizma mı vardır? Bunu bir yana koyup şu soruya cevap arayalım:</p>
<p><strong>Aile nedir? &#8216;</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Aile fıtrat eğitiminin yapıldığı bir mekandır. “İnsan fıtrat üzere doğar. Anne babası onu yahudi, hristiyan veya mecusi yapar.” Bugün için söylersek laik liberal modernist ateist deist materyalist yapar.</p>
<p><strong>2)</strong> Aile, kültürün, ahlakın, terbiyenin kısaca değerlerin gelecek kuşaklara aktarıldığı mekandır.</p>
<p>Aile, anne-baba ve çocuklardan oluşuyor. Belki buna çekirdek aile demek lazım. Büyüklerin de içine dahil olduğu geleneksel geniş aile yapısı da var. Bu yönüyle aileye toplumun en küçük birimi diyoruz. Ama toplumu ayakta tutan en küçük birim. . . Böyle bir birimin toplumu ayakta tutabilmesi için kendinin ayakta kalması lazım. O zaman şunu sorabiliriz: Toplumu koruyacak olan aile kendini koruyabiljyor mu? Toplumu ayakta tutacak aile kendisi sağlam bir şekilde ayakta mı? İktidarların aile hakkında aldıkları kararlar aileyi güçlendiriyor mu yoksa çözüp dağıtıyor mu?</p>
<p>Aile sorunları çok köklüdür. Modernizm, şehirleşme, sanayileşme, teknoloji, bireyselleşme, eşitlik, feminist hareketler, Avrupanın baskısı Vb. hususlar aile yapısını derinden etkileyen unsurlardan birkaçıdır.</p>
<p>Aile, geleneksel bir kurumdur. Geleneksel değerlerin muhafaza edildiği son sığınaktır. Modernizmin ve en temel unsuru olan bireyselliğin en karşıt olduğu şey işbu geleneksel durumdur. Geleneksel ailede hiyerarşi vardır, ahlak, edep vardır, değer ve ahlak vardır, büyük vardır, küçük vardır. Ama bugün bunların hepsi tepetaklak olmuştur. Modern paradigmanın temel düşüncesi “ilerleme”dir, hem de “teknik ilerleme”. . . Teknik ilerlemenin devasa yükselişi ahlakî, politik, sosyal ve ekonomik durumları etkilemiştir. Her proroblem teknik ilerleme ile çözülecektir. Geleneksel, dinin hakim olduğu çağlarda merkezî alanı ahlakî teribiye ve eğitim oluşturuyordu. Yeni çağda merkezî alan eokonomik ve teknik ilerleme oldu. Evrensel medeniyetin temeli olarak öngörülen rasyonel ahlak ilkelerini içeren bu paradigma yerel, alışılmış veya geleneksel ahlak ilke ve yaşayışını sarsmış ve yerinden etmiştir. Aile de bu sarsılan ve yerinden edilen geleneksel kurumlardan sadece ama oldukça önemlilerinden biridir.</p>
<p>Peki bugün aile ne durumdadır? Ailenin son durumu nasıldır?</p>
<p><strong>1)</strong> Bir kere ve başta ifade edelim ki, özellikle modern dünyada aile çözülüyor. Modern dünyada resmî evlilikler düşme eğilimine girdiği gibi, mevcut aileler de boşanmalar yoluyla hızlı bir şekilde çözülmektedirler. Şüphesiz bu durumu, modern hayat tarzının bir neticesi olarak değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Modern dünyada temel düşünce, “bu yaşantı tarzımızdan taviz vermeyelim, ama evlilikler de devam etsin, âileler çözülmesin” şeklindedir. Esasen bu düşünce, kendi içinde bazı çelişkilileri ihtiva etmektedir. Eğer modern hayat tarzı, âilenin çözülmesi neticesini doğuruyorsa, bu hayat tarzım benimseyerek âileyi devam ettirmek nasıl mümkün olacaktır?</p>
<p>Esasen modern dünyanın önünde iki şeyden birini seçme zorunluluğu vardır: Ya modern hayat tarzı yaşatılmaya devam edilecek, -tabii ki bunun neticesinde âilesiz bir yaşam tarzına doğru gidilecek-; ya da âileyi korumak için modern hayat tarzında bu yönde bazı değişiklikler yapılacaktır.</p>
<p>Modern hayat tarzının âileyi yavaş yavaş bitirdiği, sosyal bir olgudur. Öncelikle burada yapılması gereken şey, âjlenin bitiş sebeplerini araştırmak olmalıdır. Verilecek karar hangi yönde olursa olsun, her iki durumda da bu sebeplerin tespiti bir zorunluluktur. Ortaya çıkacak olan sonuç az veya çok modern hayat tarzımızda bazı değişiklikler yapılmasını gerektirecektir. Modern dünya ya bu değişiklikleri yapar ve âileleri korur; ya da bu hayat tarzım devam ettirme hususunda kararlı olur, ama âileden büyük ölçüde taviz verir. Bu bir tercih meselesidir.</p>
<p>Fakir ve az gelişmiş ülkelerde ekonomik krizler olduğu zaman, bu durum aynı ölçüde sosyal krize dönüşmez. Ekonomik krizler çoğu kez âileler tarafından göğüslenir. Gelişmiş ülkeler henüz devletlerinin üstesinden gelemeyeceği büyüklükte bir ekonomik krizle karşılaşmamışlardır. Bu ülkelerinde devlet gelirlerinin yüksek oluşu sosyal patlamaların ortaya çıkmasını engellemektedir. 2) Günümüzde ailenin içi boşaltılmıştır. Yuva dediğimiz yapı neredeyse 0 sıcaklığını kaybetmiştir. Aile, sanki bir şirkete dönüşmüştür. Nasıl ki, şirketin kâr diye bir amacı vardır, ailenin de ona benzer bir amacı vardır. Ailenin meyvesi çocuklardır. Ve çocuklar sadece iyi bir meslek sahibi olmak ve para kazanmak için eğitilirler. Hatta denilebilir ki, şirketler aileden bir nokta daha ileridedir. Her şirketin bir başkanı vardır. Ailenin ise hukuksal olarak başkanı bile yoktur.</p>
<p>Günümüzde aile dağılmakta ve çözülmektedir. Neden? Bunun elbette pek çok sebebi vardır. Bu sebepler de bugün ortaya çıkmış değildir. Katlana katılana bugüne gelinmiştir. Bu sebeplerin sonucu yukarıda ifade edildiği gibi evliliklerin azalması ve boşanmaların çoğalmasıdır. Aşağıda bazı istatistiklere değineceğiz. Önce gerçekte ailenin ne olduğunu vurgulamak gerekir.</p>
<p>Aile aslında bir okuldur. Sadece çoğalmak için bir araya gelinen yer değildir. Onu hayvanlar da yapıyor. Aile yüksek ahlakî değerlerin bir arada yaşandığı ve gelecek kuşaklara aktarıldığı en temel eğitim yuvasıdır. Bu yuvada müslümanlar İslam inancıni öğrenir, İslam ahlakını yaşarlar. Rabbimiz buyurmuyor mu?</p>
<p>“ “Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayin.”(Ahzab, 34) Müslümanlar, evlerini bir Kur’an mektebine çevirirler:</p>
<p>“Müsâ’ya ve kardeşine, ‘Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.” (Yunus, 87)</p>
<p>Evlerimiz böyle midir?</p>
<p><strong>2)</strong> Dediğimiz gibi ailede boşanmalar artmaktadır.Boşanmalar arttığı gibi evlilikler de azalıyor.<img decoding="async" class="size-medium wp-image-24245 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-scaled-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-1024x768.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-1536x1152.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/IMG_20200403_001808-2048x1536.jpg 2048w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şu istatistiklere bakmak yeterlidir:</p>
<p>Boşanmaların artması, sonuçları itibariyle oldukça önemlidir. Çünkü ailenin çözülmesiyle, suç oranlarının artması ara&#8230; sında yakın bir ilişki vardır. Elbette suçların artışı sadece ailenin çöüzülüşüne bağlanamaz, ama ailenin çözülüşü bunda belki de en önemli etkendir.</p>
<table style="height: 279px;" width="694">
<tbody>
<tr>
<td width="90">YILI</td>
<td width="90">EVLENME</td>
<td width="105">BOŞANMA</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2002</td>
<td width="90">510,155</td>
<td width="105">95,323</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2003</td>
<td width="90">565,468</td>
<td width="105">92,637</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2004</td>
<td width="90">615,357</td>
<td width="105">91,022</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2005</td>
<td width="90">641,241</td>
<td width="105">95,895</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2006</td>
<td width="90">636,121</td>
<td width="105">93,489</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2007</td>
<td width="90">6383H</td>
<td width="105">94,219</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2008</td>
<td width="90">641,973</td>
<td width="105">99,663</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2009</td>
<td width="90">591,742</td>
<td width="105">114,162</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2010</td>
<td width="90">582,715</td>
<td width="105">118,568</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2011</td>
<td width="90">592,775</td>
<td width="105">120,117</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">2012</td>
<td width="90">603,751</td>
<td width="105">123,325</td>
</tr>
<tr>
<td width="90">TOP.</td>
<td width="90">6,619,609</td>
<td width="105">1,138,420</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu istatistiklere bakalım:</p>
<p>2008-2012 Çocuk Suçluluğundaki Artış</p>
<table style="height: 123px;" width="700">
<tbody>
<tr>
<td width="67">YILI</td>
<td width="45">2008</td>
<td width="40">2009</td>
<td width="46">2010</td>
<td width="44">2011</td>
<td width="41">2012</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Yaralama</td>
<td width="45">19,726</td>
<td width="40">25,182</td>
<td width="46">30,180</td>
<td width="44">32,331</td>
<td width="41">%63^</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Hırsızlık</td>
<td width="45">17,884</td>
<td width="40">17,869</td>
<td width="46">21,857</td>
<td width="44">24,604</td>
<td width="41">%37 &#8216;</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Uyuşturucu</td>
<td width="45">1,829</td>
<td width="40">2,959</td>
<td width="46">5,552</td>
<td width="44">4,388</td>
<td width="41">%139~~</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Mala Zarar</td>
<td width="45">2,572</td>
<td width="40">2,805</td>
<td width="46">2,916</td>
<td width="44">3,463</td>
<td width="41">%34 &#8216;</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Tehdit</td>
<td width="45">1,853</td>
<td width="40">2,111</td>
<td width="46">2,763</td>
<td width="44">2,910</td>
<td width="41">%57</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Cinsel Suçlar</td>
<td width="45">1,848</td>
<td width="40">2,121</td>
<td width="46">2,723</td>
<td width="44">2,243</td>
<td width="41">%21</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Öldürmeler</td>
<td width="45">317</td>
<td width="40">481</td>
<td width="46">404</td>
<td width="44">390</td>
<td width="41">%23</td>
</tr>
<tr>
<td width="67">Tüm Suçlar</td>
<td width="45">62,430</td>
<td width="40">68,344</td>
<td width="46">83,393</td>
<td width="44">84,916</td>
<td width="41">%36</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kaynak: Türkiye istatistik Kurumu (TUIK) <a href="http://www.tuikgov.tr">www.tuikgov.tr</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biz anneliği basitleştirdik. Anne Arapça “ümm” keli­mesinden gelir. Ümm, temel demek, bir şeyin merkezi demek. “Ümmu 1-karye” denilir,“şehirlerin anası”.. .Bizde de aynısı var. Anacadde deriz. Anayasa deriz. Ana bu kadar merkezî bir ko­numdayken, bugün evlerimiz söz konusu olduğunda “ana” aynı çağrışımı yapıyor mu? Anaokulu diyoruz, ortada ana yok. Şu tuhaflığa bakar mısınız? Anneler, evde yemek yapar, ütü yapar, çamaşır yıkar, çocuk bakar, ama iş yapmıyor öyle mi? Dünya­nın en zor işini yapıyor anneler. Annelik yapıyor, bundan daha zor ve bundan daha şerefli bir iş olabilir mi?</p>
<p>Kadın annelik vasfinı kaybetmek üzeredir. Kadın çalışıyorsa değerlidir. Annelik, çocuk bakımı değersizleşmektedir. Çalış­maya azami teşvik vardır.</p>
<p>Diyanet işleri Başkam Prof. Dr. Ali Erbaşın bir tiweit’i şöyle: “Anne olmayı devreden çıkaran bir kadın ve baba olmayı devreden çıkaran bir erkek tasavvuru fıtrata, yaratılışa aykırı bir sapkınlıktır.” Bunu daha yüksek ve etkili bir sesle dile ge- tirnıek gerekiyor.</p>
<p>Şimdi bu sözleri şu sözlerle karşılaştırın:</p>
<p>T.B.M.M. kadın erkek firsat eşitliği komisyonu yayınları no: <strong><em>12:</em></strong></p>
<p>“Kadın istihdamının, bir ülkenin gelişmişlik düzeyinde ya­dsınamaz bir önemi olduğu bilinen bir gerçektir. Kadının, ça­lışma hayatına etkin ve insan onuruna yakışır bir şekilde katı­lımının yalnızca bireysel bir kazanım olmakla kalmayıp ailevi ve sosyal dönüşümü de sağlayan temel değer olduğu gerçeğin­den hareketle kadın istihdamı konusu ülkenin topyekûn kal­kınması sürecinde de dikkate alınması gereken bir konudur. Çalışma hayatında ve karar alma mekanizmalarında etkin şe­kilde yer alan kadının toplumsal politikaların belirlenmesi sü­recinde cinsiyet eşitlikçi bir perspektifin yerleştirilmesi ve sos­yal bir dönüşümün sağlanması açısından da hayati önemi haiz olduğunu belirtmek gerekmektedir</p>
<p>Kadınların ekonomik ve sosyal yaşama etkin bireyler olarak katıldığı ülkelerin tümü, refah seviyesinin, eğitim düzeyinin ve kişi başına gelirin yüksek olduğu ülkelerdir. Bu durumun bir tesadüf olmadığı, aksine ülkelerin uzun yıllar bu yönde poli­tikalar geliştirdikleri ve bu politikaları yaşama geçirdikleri gö­rülmektedir. Kadınların ekonomik ve sosyal yaşama katılımları konusundaki en önemli gösterge ise kadınların ne oranda is­tihdama katıldığıdır. İstihdama katılım, bir kadın için para ka­zanmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir. İstihdam katılım, kadının kendi ayakları üstünde durmasının ve kendisine güven duymasının da önemli önkoşullarından biridir.”</p>
<p>Ekonomi konusunda kadın istihdamını arttırmaya yöne­lik tam 11 strateji belirlenmiştir. Bu yönüyle, en çok uygulama stratejisinin belirlendiği konu kadının iş yaşamına katılması ko­nusudur. Kadın istihdamının yüzde 42 olması hedeflenmekte­dir. Yeni bir pilot proje uygulaması olarak Avrupa birliği des­teğiyle Ankara, İstanbul ve İzmir’de 3700 kadına 32 aya kadar ayda 1300 TL çocuk bakım desteği verilecek.Bakanlığın bu konuya ayrı bir önem vermesi anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü Lizbon Stratejisi gibi uluslararası belgeler kadınların iş yaşa­mına katıldığına dair istatistikler istemekte ve Avrupa Birliği müktesabatında ise kadının istihdamını makro göstergeler ara­sında yer almaktadır.</p>
<p>Ailenin mevcut durumunu ele alırken İstanbul Sözleş­mesi ve Toplumsal Cinsiyet Eştiliği meselesine değinmemek olmaz. AB’ye uyum adına toplumsal cinsiyet eşitliği adında bir projeyi uygulamaya koyduk. Bu projenin dayanağı ise İstanbul Sözleşmesidir. Bu sözleşme ve proje ile ne oldu?</p>
<p>Önce toplumsal cinsiyet eşitliğinin ne olduğunu tanımla­yıp sonra birkaç madde zikredelim:</p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet Ne Anlama Geliyor?</strong></p>
<p>Mevcut literatür cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında bir ayrım yapmaktadır. Buna göre cinsiyet (sex), kadın ve erkek arasındaki doğuştan getirilen biyolojik farklılığı ifade ederken, toplumsal cinsiyet (gender) kadın ve erkeğe toplumun yükle­diği anlamı; beklentileri rol ve görev tanımlarını içermektedir.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenleri ve aktivistlerine göre bazı kültürler kadının ve erkeğin sosyal rollerini tanımlarken ka­dına haksızlık yapmaktadırlar. Çünkü iktidar araçları erkeklerin elindedir ve kadın, erkek egemen tarih içinde hep ikinci sınıf bir insan olarak konumlandırılmıştır. Kadını ezmenin ve onu aşağı bir sınıf olarak konumlandırmanın pek çok yolu vardır. Bunların başında ise kadının tarih boyunca sadece bir “anne” ve “ev hanımı” olarak görülmesi gelmektedir.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenleri, sosyal yaşamda insanın cin­siyet kimliğine dayalı belirlemeler yapmanın cinsiyet ayrımcı­lığı olduğunu belirtmektedirler. Bu ise bir insan hakları soru­nudur. Dolayısıyla bütün devletler/politika yapıcılar ev içi ve ev dışı yaşamda cinsiyetler arası eşitliği sağmakla yükümlüdürler. Bunu engelleyecek algılamalar, gelenekler, örfi ve dinsel anlayış ve uygulamalar ya kaldırılmalı ya da değiştirilmelidir.</p>
<p><strong>a)</strong> Sözleşmenin 4. Maddesinin 3. Fıkrası şu şekildedir:</p>
<p><em>“Taraf Devletler bu Sözleşme&#8217;nin hükümlerinin, özellikle de mağdurun haklarını korumaya yönelik tedbirlerin cinsiyet, top­lumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya siyasi olmayan gö­rüş, ulusal veya sosyal köken, ulusal azınlık ile ilişkilenme, mül­kiyet, soy, <strong><u>cinsel yönelim,</u> </strong>toplumsal cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, sakatlık, medeni hal, göçmen veya mülteci olma durumu ya da benzeri <strong><u>herhangi bir temelde ayrım gözetmeksizin uygu­lanmasını güvence altına alır</u>.”</strong></em></p>
<p>Bu madde sözleşmenin tartışmaya en açık maddesidir. Bu maddeyle Türkiye Cumhuriyeti eşcinsel haklarım korumaya yö­nelik tedbirler alma yükümlüğünü üstlenmektedir. Maddede ge­çen “cinsel yönelim” ifadesi, lezbiyen, gay ve biseksüelleri içer­mektedir. Ancak, “Kadına ve Aile İçi Şiddet”e yönelik önlemlerin ele alındığı bir sözleşmede “cinsel yönelim” ibaresinin yer al­ması kabul edilebilecek bir durum değildir.</p>
<p>6.Madde, “Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Politikalar” başlı­ğını taşımaktadır ve maddede şu ifadeler yer almaktadır:</p>
<p><em>“Taraf Devletler bu Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülük­lerinin uygulamasına ve Sözleşme hükümlerinin etkisinin değer­lendirilmesine <strong><u>toplumsal cinsiyet </u></strong><u>p</u>erspektifini dâhil edeceğini ve kadın erkek eşitliği ve kadınları güçlendiren politikalarını teşvik edeceğini ve etkili bir şekilde uygulayacağını taahhüt eder.</em></p>
<p>12.Maddenin 1. Fıkrası: “ <em>Taraf Devletler, kadınların aşağı bir cins olduğu veya <strong><u>erkekler ile kadınlar için alışılagelmiş rolle­rin bulunduğu düşüncesine dayanan önyargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesi için </u></strong><u>g</u>erekli tedbirleri alır. ”</em></p>
<p>6.madde ve 12. maddenin birinci fıkrası bu sözleşmenin pek çok maddesinde ifade edilen “toplumsal cinsiyet eşitliği” politikasına işaret etmektedir. Ancak bu maddede yer alan ifa­deler Türkiye halkının gerek geleneklerinden, gerek tarihinden ve gerekse de dini yapısından kaynaklanan ailevi değerlerini açıkça tehdit etmektedir. Bu maddeyle, “Erkekler ile kadınla­rın alışılagelmiş rollerinin bulunduğu düşüncesine dayanan&#8230;” yerleşik kadın ve erkek rollerinin tamamen “ortadan kaldırıl­ması” ve “değiştirilmesi” amaçlanmaktadır.</p>
<p><strong>c)</strong> Sözleşmenin 12. Maddesinin 5. Fıkrası sözleşmede yer alan önemli maddelerden biridir. Önce maddeyi aynen aktaralım:</p>
<p><em>“Taraf Devletler, kültür, örf ve adet, din, gelenek veya sözde &#8221;namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için bir mazeret oluşturmamasını sağlar. </em></p>
<p>Maddenin analizine geçmeden önce, sözleşmenin adında da yer alan “şiddet” kelimesinin Sözleşmenin 3. Maddesinin a bendinde nasıl tanımlandığına bakalım:</p>
<p>“İster kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, <em>psikolojik ve ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan</em> toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak öz­gürlükten yoksun bırakma anlamına gelir ve bir insan haklan i<u>hlali</u> ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anla­şılmaktadır.”</p>
<p>Görüleceği üzere, sözleşmede şiddet sadece “fiziksel şid­det” olarak tanımlanmıyor. Ekonomik, cinsel ve psikolojik şid­deti de kapsayan geniş bir anlam çerçevesi içinde kullanılıyor. Özellikle “psikolojik şiddet” tanım yelpazesi oldukça geniş bir kavramdır. Örneğin darılma ve surat asma da psikolojik şiddet içinde gösterilmektedir. Şiddetin tanımında ayrıca “verebilecek olan” ifadesine ayrıca dikkat çekmek gerekiyor. “Şiddetin olma ihtimali” de şiddet kapsamında değerlendirilmiştir.</p>
<p>12.maddenin 5. fıkrasına dönecek olursak, bu maddeye göre gerek namus ve gerekse din gerekçesiyle bir erkeğin kız kar­deşine ya da eşine ya da bir babanın kızına (sözleşmede, kadın kavramının 18 yaş altı kız çocuklarını da kapsadığını hatırla­talım) işlemiş olduğu edep dışı bir davranıştan dolayı fiziksel şiddetin dışında gösterebileceği pek çok tepki şekli de “şiddet” kapsamında değerlendirilebilecektir. Örneğin bir erkeğin kız kardeşini bir başka erkekle uygunsuz bir şekilde görmesine bi­naen “seni bir daha bu kişiyle görürsem babama söylerim” de­mesi tehdit ve zorlama içerdiği için “psikolojik şiddet” kapsa­mında değerlendirilebilecektir.</p>
<p>Bu maddede özellikle din, (din kavramının bizim ülkemiz için kahir ekseriyetle İslam anlamına geldiğini hatırlatalım) ve namus kavramlarının şiddete bir gerekçe oluşturamayacağı özel­likle vurgulanıyor. Bu sözleşmede ve başka uluslararası belge­lerde namus kavramının hep “sözde” kelimesiyle ve tırnak işa­reti içinde anılıyor olmasının hukuki bir metinde yer almasını bir yana bırakırsak, bu betimlemenin “namus duyarlılığını” da tahfif ettiğini vurgulamakla yetinelim.</p>
<p>Detay ve kaynaklar için bkz.Dr. Mücahit Gültekin,Aile Niçin Dağılıyor: Aile Politikaları ve İstanbul Sözleşmesi: Ka­vafsan Şahine Aile Politikalarının Kısa Bir Analizi</p>
<p>Uzm. Psk. Meryem Şahin; Dr. Mücahit Gültekin, Top­lumsal Cinsiyet Eşitliğine Dayalı Politika Uygulayan Ülke­lerde Kadın ve Aile (İzlanda, Ninlandiya, Norveç, İsveç, Tür­kiye), <em>SEKAM Yayınları: 8</em></p>
<p>Aile sekülerleşmektedir. Hızlı bir bakışla söyleyelim: Se- külerleşme “dinî düşünce, pratik ve kuramların önemini kay­betmesi süreci” olarak tanımlanır. Bunu tespit etmenin yolu da geçmiş ile şimdiyi kıyas etmektir.</p>
<p>Bugün “gizli sekülerleşme” gerçeğiyle yüz yüz yüzeyiz. Gizli sekülerleşme, dindar kişilerin farkında olmadan hatta seküle- rizme karşı çıka çıka sekülerleşmesini ifade ediyor. Kişi, şuurlu bir Müslümandır, İslâmî bir hayat yaşamayı kendisi için amaç edinmiş ama pratiği seküler birinin pratiğine doğra yol alıyor. Gizli sekülerleşmenin belki en çok fark edildiği alan ailedir. Az sonra bu alana örnekler vereceğiz.</p>
<p>Sadece aile olarak değil, genel olarak baktığımızda da şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Türkiye sekülerleşiyor mu? Bu soruya ilk bakışta “hayır” cevabı verilebilir. Zira hem inanç hem de ibadet açısından Türkiye, diğer Batılı ülkelere göre daha canlı bir dinî hayata sahiptir. Hatta şu da söylenebilir: Diyanet İş­leri personel sayısı artıyor. Imam-Hatip okulları; ilahiyat sayı­ları artıyor. Bir proje olarak değerler eğitimi yaygınlık kazanı­yor. ilköğretimde din merkezli seçmeli dersler artıyor. Kuran merkezli vakıf ve dernekler artıyor. Kadınlar kamuda başörtülü çalışabiliyor. İslâmî finans güçleniyor, İçki reklamları yasaklanı­yor vs. Fakat buraya “ancak” diyerek bir kayıt düşmek gerekir. Türkiye’yi diğer Batılı ülkelerle değil, kendi ile mukayese yap­mak gerekir. Acaba “kutsala dönüş mü yoksa kutsalın sönüşü mü” yaşanmaktadır? Veriler, kentleşme, eğitim ve gelir düzeyi­nin artışı gibi modernleşmenin somut göstergeleri sayılan di­namikler ekseninde incelendiğinde sekülerleşme yönünde bir gidiş hemen fark edilmektedir.</p>
<p>Yukarıdaki veriler iktidar sahiplerinin İslâmî hassasiyete sa­hip olduğunu ortaya koyabilir, ama bütün bunlar toplumda İs­lâmî hassasiyetlerin arttığını gösterir mi? Göstermez yönünde eğilimler kuvvetli, içkinin yasaklanması toplumun içki içme­diğini göstermez. Din içerikli derslerin artması öğrencilerin bu derslere ilgi gösterdiği anlamına gelmez. Imam-Hatip ve ilahi­yatların sayısı da arttı, ancak önmeli olan şu soruların cevabıdır: Buralarda daha mı az flört edilmektedir?</p>
<p>Daha mı çok namazlarına dikkat etmektedirler?</p>
<p>Daha mı çok oruç tutmaktadırlar?</p>
<p>Eşcinsellik ve nikahsız birliktelik gibi farklı yaşam tarzla­rına daha mı az saygılı ve hoşgörülüler?</p>
<p>Bekarete daha mı çok önem veriyorlar?</p>
<p>Boşanmaya daha mı mesafeliler?</p>
<p>Daha mı çok annelik yerine kariyer peşinde koşuyorlar?</p>
<p>Daha mı çok çocuk yapmayı arzuluyorlar? (Bk. Volkan Er- tit, Sekülerleşme Teorisi)</p>
<p>Birkaç veri sunmakta fayda var:</p>
<p>Okur-yazarlık oranı ciddi bir şekilde arttı: 1980’de kadın­lar yüzde <em>55</em> iken 2018’de yüzde 95 oldu.</p>
<p>Kadın başına çocuk sayısı 1960’da yüzde 6 iken, bu rakam tüm teşviklere rağmen 2016’da yüzde 2.1 l’e geriledi.</p>
<p>Gebeliği önleyici tedbirler 1963’de yüzde 22 iken, 2013’de yüzde 93 e yükseldi.</p>
<p>Ramazanda oruç tutanların oranları 2006’da yüzde 60 iken, 2012’de yüzde 53; hiç oruç tutmayanlar ise yüzde 6.4’den yüzde 12.3 e yükseldi.</p>
<p>Beş vakit namaz kılanlar 2006’da yüzde 36 iken, 2012’de yüzde 28’e düştü.</p>
<p>Öldükten sonra dirileceklerine inananlar 2015’de yüzde 81 iken, 2017’de yüzde 73’e düştü.</p>
<p>Nikahsız birlikteliklerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Aynı şe­kilde nikahsız birlikteliklerden rahatsız olanların sayısı da aza­lıyor. Yine flört yapanların sayısı da flört yapan gençlerden ra­hatsızlık duymayanların sayısı da gün geçtikçe artıyor.</p>
<p>Sekülerleşmenin genel örneklerine bakacak olursak Kuranın Anlamıyla Buluşmak Platformunun (KAP) Türkiye’deki Müs­lümanların dindarlık ve Kuranı Kerim okuma anlayışıyla ilgili ANAR’a yaptırdığı, 12 ilde, 2224 kişiyle yüz yüze görüşmeyle gerçekleştirilen kapsamlı araştırmada dindarlık eğiliminin, eği­tim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak azaldığı belirlenmiş­tir. “Dinin hayatınızdaki önemi nedir?” sorusuna, “okuryazar ol­mayanlar” % 64, “lise mezunu” olanlar % 41, lisansüstü eğitim almış olanlar ise % 23 oranında “çok önemli” cevabını vermiş­lerdir. Okuryazar olmayanlarda % 82,5 olan “düzenli olarak beş vakit namaz kılma” oranı eğitim düzeyine paralel olarak bariz bir düşüş ile üniversite mezunlarında % 23’e, lisansüstü eğitim almış olanlarda % 15’e gerilemektedir.</p>
<p>MAK araştırma kuruluşunun 2017 Haziran ayında yapmış olduğu bir araştırmaya göre Türkiye’de bireylerin dini hangi kaynaklardan, nasıl öğrendikleri konusunda sorular sorulmuş. İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i hiç okuyup oku­madıkları sorusuna ankete katılanların yüzde 6O’ı okumadıkları yanıtını vermiş. Sadece yüzde 17’si Kur’an mealini okudukla­rını belirtmiş. Yüzde 23 ise görüş belirtmemiş. “Peygamberi- miz’in hayatını okudunuz mu?” sorusuna ise yüzde 23 Evet derken yüzde 65 Hayır yanıtını vermiş. Yine ankete katılanla- nn sadece yüzde 13’ü düzenli olarak namaz kıldığını belirtmiş.</p>
<p>Kendi gözlemlerimizle dahi sekülerleşmenin boyutlarını gö­rebiliriz. Dün faize hiç bulaşmayanlar bugün işini de, ihtiya­cını da faizli kredisiz yapmamaktadır.</p>
<p>Birileri bütün bu verilere sevinecektir. Demek ki, Türkiye İranlaşmıyor, Malezyalaşmıyor diye belki içten içe bu verileri onaylayacaktır. Ancak bu veriler İslâmî hassasiyetlerin azalması ve sekülerleşmenin artması adına düşündürücü ve üzücüdür.</p>
<p>Sekülerleşmenin aileye dair örneklerine gelince şunlar söy­lenebilir:</p>
<p><strong>1.Flört (Evlilik Öncesi Yakınlaşma)</strong></p>
<p>Günümüzde artık daha çok ailede kazanılarak içselleşti­rilen dinî değerler dışında evlilik dışı yakınlaşmaları sınırlan­dırıcı bir gücün kalmadığı rahatlıkla söylenebilir. Karşı cinsle evlilik öncesi/dışı farklı düzeylerdeki cinsel yakınlaşmalarının tümünü ifade eden geniş muhtevalı bir kavram olan flört adeta kanıksanmış; değerler ve tutumlar flörtün normal karşılanması yönünde değişmeye başlamış, kısıtlayıcı normlar büyük ölçüde aşınmıştır.</p>
<p><strong>2.Eş seçimi</strong></p>
<p>Eş seçiminde dindarlığa önem verip vermemek ailenin se- külerleşmesiyle doğrudan ilişkili göstergelerden birisidir. Bazı araştırmalarda üniversite öğrencilerinde evlenilecek kişide din­darlığa çok önem vermeme eğilimi belirlenmiş, başka araştırma- ların sonuçlarının da biri hariç bu yönde olduğu ifade edilmiş- tir.Bu durum “sekülerleşme eğiliminin her geçen gün artması” olarak değerlendirilmiştir. Daha da çarpıcı olanı İlahiyat Fa­kültesi öğrencilerinde de aynı eğilimin görülmesidir.</p>
<p><strong>c.</strong>Resmî nikah yaptırıp dinî nikah yapmayı önemsememek. Daha önce dinî nikahı önemseyenlerin şimdi onu önemseme­mesi sekülerleşmenin bir alametidir. Resmî nikahın zorunlu yapılmasını talep etmek başka bir şeydir. Bu, kadım mağduri­yetten korumak içindir. Gerçi resmî nikahın yeterli olduğu ko­nusunda verilen fetvaların da dinî nikah kıymama noktasında etkili olduğunu söylemek de mümkündür.</p>
<p><strong>d.</strong>Düğün salonlarında mahremiyetin kaybolması.</p>
<p><strong>e.</strong>Haram işlenen düğünlere katılmamayı önemsememe</p>
<p><strong>f.</strong>Çocuk adları</p>
<p>Aile söz konusu olduğunda çocuklara verilen isimlerdeki değişim özellikle anlamlıdır. Çocuklara verilen isimler kültü­rün sürekliliğini ve geleneğin gücünü yansıtır.</p>
<p><strong>g.</strong>Çocuk doğurmayı yük görmek/kariyere engel görmek</p>
<p><strong>h.</strong>Tesettürde gevşeklik/modayı/markayı takip etmek.</p>
<p><strong>i.</strong>Haremlik-selamlık uygulamasında rahatlık. Önceleri bunu kabul eden bazı muhafazakarlar şimdi bu uygulamayı dinî gör­memeye meyilli olmuşlardır. Haremlik-selamlık uygulmasının dindeki yeri, bunda katılık gösterildiği ayrı bir konudur. Bu­rada vurgulanan nokta bu konuda artık çok rahat davranıldığı, kadın-erkek ilişkilerinde mesafenin kapatıldığıdır.</p>
<p>Bütün bunların, yani sekülerleşmenin ilacı elbette dindir, dini yaşamadır. Sekülerleşme dini hayatın zayıflaması ise, dini hayatın dipdiri olması da sekülerleşmenin zayıflaması anla­mına gelecektir. Çok şey söylenebilir elbette, ama çare şu ayet olabilir mi?</p>
<p>Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim, 6) Olur kanaatindeyim, ancak bunu yaşamak lazım.</p>
<p><strong>6)</strong> Zihniyet değişikliği. Zihniyet değişikliğini “külliyen ve kısmen” diye ikiye ayırmak lazım. Külliyen zihniyet değişikliği laik ve liberal çevrelerde gerçekleşmektedir. Muhafazakâr çevre­lerde ise kısmen bu yaşanmakta, sonuçta bu da sekülarizme yol açmaktadır. Kadının ev ile ilişkisi pamuk ipliğine bağlı olmuş­tur. Kadın annelik vasfinı yitirmiştir. Kariyer peşindedir. Evlen­miyor bile. Evlenseler çocuğuyla ilgilenmiyor. Öyle olmayanları elbette tenzih ederim. Ve müslüman hassasiyeti olan kadınlar bu gibi şeylerden pek rahatsız değildir. Hatta bunu onayla­makta, buna hakkı olarak bakmaktadır. Ancak Müslüman ka­dının bundan etkilenmediğini söylemek çok zor! Hemen şunu ifade etmeliyim ki, kadının çalışması problem değildir. Çalı­şan kadın sayısının bilinçli olarak arttırılmasıdır, problem olan.</p>
<p>Müslümanlık hassasiyeti taşımayan kadınların hali ise fe­caattir. Onların tek derdi, özgürlüktür. Bana kimse karışmasındır. Bir örnek verelim: Diyanet İşleri Başkanı açıkladı: &#8220;Kadın bizlere emanettir” diye. Toplumun laik kesimi ne tepki verdi? Önce Erbaş’m tweit’i:</p>
<p>”Herkes bilmelidir ki, her ne sebeple olursa olsun bir ka­dının şiddete maruz bırakılması ve canına kıyılması, en büyük zulümdür. İslam’la ve insanlıkla asla bağdaşmayan büyük bir günahtır. Dinimizde kadının canı, onuru ve hakları dokunul­mazdır ve emanettir.”</p>
<p>İlerici Kadınlar Derneği’nin verdiği cevap şöyle:</p>
<p>”Kadınlar hiç kimsenin emaneti değildir. Kadınları namus, emanet olarak gören zihniyetiniz bugün #EmineBulut’un ya­şam hakkını elinden aldı. Kadınlar olarak hayatın her alanında eşit ve özgür olana dek mücadelemizi sürdüreceğiz.”</p>
<p>Peki aile politikası olarak Diyanet işleri Başkanının mı de­dikleri oluyor yoksa İlerici Kadınlar Derneğinin dedikleri mi?</p>
<p>İkinci örnek: Diyanetin hazırladığı bir video var. Kadın kocasına çay pasta getiriyor. Koca eşiyle ilgilenmiyor. Kadın, ardından kocasının telefonuna <em>“Biraz da eşinle ilgilensen”</em> me­sajı atıyor. Bu güzel mesaj bakınız nasıl yorumlanıyor: <em>“Kadın evde hizmetçi olarak gösterilmiş”</em> Bu, farklı bir dünyadan olay­lara bakmaktır.</p>
<p>Son günlerde deizm tartışmaları oluyor ya! Aslında dindar kesim arasında deizmden ziyade sekülarizm gelişmektedir, in­san yaşamının bir bütün olduğu unutulmamalıdır. Bugün sa­dece ülkemiz değil bütün dünyada gençler Batı uygarlığının kültürel baskısı altındadır. Bu baskıdan sıyrılabilmek için kendi medeniyet eksenimizden yola çıkarak kendi müziğimizi, kendi edebiyatımızı, sanat ve mimarimizi, kendi bilim ve terbiye me­totlarını geliştirmemiz gerekir. Dışarıda insana haz veren ve insan nefsini okşayan bir dünya vardır. İman ve inanç ağır bir sorumluluktur. Eğer biz bunu yenebilmek için gençlerimize bilinç, erdem, sorumluluk, adalet gibi değerleri yükleyemezsek çok uzun olmayan yıllar sonra kendimize ait birçok şeyi kay­betmiş bir Türk toplumu ile karşı karşıya kalırız.</p>
<p>Sadece iki örnek vererek Hz. Peygamberin ailede çocuk eğitimiyle ilgili neyin üzerinde duruyor, onu görelim:</p>
<p>Birincisi haram eğitimidir. Ebu Hureyre anlatıyor: Hz. Ali’nin oğlu Haşan (r.a.), sadaka edilen hurmalardan birini alıp ağzına atmıştı. Bunu gören Resûlullah (a.s.): “Hi, hi! At onu! Bizim sadaka edilen şeyleri yemediğimizi bilmiyor musun?” buyurdu. Bir rivayete göre şöyle buyurdu: “Bize sadaka helâl değildir, bilmiyor musun?”</p>
<p>Bu hadis bize çocuklara haram ve helali küçükken öğret­memiz gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca bunu öğretirken gerek­çelerini de söylememiz gerektiğini ima ediyor.</p>
<p>İkincisi mahremiyet eğitimi ile ilgilidir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:</p>
<p>Yedi yaşına geldiklerinde çocuklarınıza namazı emrediniz/ namaza alıştırınız. On yaşına geldiklerinde yine kılmazlarsa onları namaza zorlayın ve yataklarını ayırınız!” (Ebu Dâvûd, Salât, 25) Hadisin ilk ifadesi dinimizin en önemli ibadetini hatırlatmakla birlikte son ifadesi mahremiyet eğitimine vurgu yapmaktadır. Buna göre şunları yapmak mümkündür:</p>
<p>Kız ve erkek kardeşlerin ilkokul dönemiyle birlikte odaları ayrılmalıdır. Çünkü beraber bulundukları odada, giyinip soyu­nurken, yatarken, temizlenirken birbirlerinin özel alanını ihlal edebilirler. Hadisteki «yatakları ayırma» emri «en geç on yaşında ayırın» şeklinde anlaşılmalıdır. Ergenlik döneminde ise imkân­lar dâhilinde kız ve erkek çocuklarımızın odaları ayrılmalıdır.</p>
<p>Çocukla birlikte dışarıda gezerken veya televizyon izlerken aniden karşımıza mahremiyet ihlali içeren sahneler ve durum­lar çıkabilir. Bu gibi durumlarda çocuğa bir şey demeden onun duyacağı şekilde mahremiyet ihlali yapan kişiye tepki belli edi­lebilir. Örneğin bir televizyon sahnesinde arkadaşlarının mah­rem alanına şaka amaçlı dokunan kişiye seslice kızılabilir. “İn­sanların özel yerlerine dokunulmaz” gibi cümlelerle tepki belli edilebilir. Böylece çocuk anne-babanın tepkilerini modelleye- rek mahremiyet ihlallerine karşı duyarlı hale gelir. Çünkü ço­cuklar anne-babaların kendilerine değil de başkalarına verdik­leri tepkiler yoluyla daha kolay öğrenmektedirler.</p>
<p>Çocuklara başkalarının odalarına girerken izin almaları ge­rektiği öğretilmelidir. Çocukların odaları gibi kişisel alanlarına girerken haber verilerek rızaları gözetilmelidir.</p>
<p>Çocuklara yabancı kimselerle tenha yerlerde tek başlarına kalmaması da öğretilmelidir.</p>
<p>Çocukların giyimine de dikkat edilmelidir. Kız çocukları özellikle pantolon giymeye alıştırılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yavuz Koktaş &#8211; Yolda Olabilmek Yolda Kalmak,syf.182,200</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ailemodern-cagin-son-kalesi/">Aile:Modern Çağın Son Kalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ailemodern-cagin-son-kalesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Insanın Yüzü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2017 21:45:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Insanın Yüzü]]></category>
		<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Gündelik Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Giyim]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek Eşitliği !]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Nesneleşen Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Süslenme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19573</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, yanınızdaki insanın yüzüne bir bakın. O endişeyi yakalarsınız. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Bu, kendi ekseninden sapmış bir korkudur. Ne olacağım korkusu, bana ne yapacaklar korkusu, yarınıın ne olacak korkusu&#8230; Sürekli olarak kendini bir belânın ortasındaymış gibi duyumsama korkusu. Kararsızlık, tedirginlik, endişe&#8230; Sokaktaki insan, kökenini bilmediği böyle bir karışık ruh [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/">Çağdaş Insanın Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/images-4-22/" rel="attachment wp-att-19575"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19575" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4.jpeg" alt="" width="439" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4.jpeg 439w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4-170x130.jpeg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4-300x229.jpeg 300w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></a></p>
<p>Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, yanınızdaki insanın yüzüne bir bakın. O endişeyi yakalarsınız. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Bu, kendi ekseninden sapmış bir korkudur. Ne olacağım korkusu, bana ne yapacaklar korkusu, yarınıın ne olacak korkusu&#8230; Sürekli olarak kendini bir belânın ortasındaymış gibi duyumsama korkusu. Kararsızlık, tedirginlik, endişe&#8230; Sokaktaki insan, kökenini bilmediği böyle bir karışık ruh hâli içindedir. Rızkından emin değildir, attığı adımdan emin değildir, düşüncesinden emin değildir, seçtiğinden emin değildir. Hattâ korkusundan emin değildir. Kendinden ve başkasından emin değildir.</p>
<p>Bir yirminci yüzyıl filozofunun dediği gibi, başkası cehennemdir, her şey için vakit geçmiştir, iş işten geçmiştir. O, bir tek şeyin farkındadır: Bir sürgün olarak atıldığı bir cehennemde yaşamaktadır, bu dünya dört yanı çelik duvarlarla örülü, harareti git gide artan, terleyen bir dünyadır, açmak istesen bir penceresi yoktur, oraya atılmış başka insanlarla sonsuza kadar, senin için cehennem saydığın o insanlarla beraber yaşamak zorundasın, ne bir kurtuluş ümidi, ne biraz ferahlama imkânı mevcuttur.(1)</p>
<p>Öyleyse ne yapacak bu insan? Huzuru nerde bulacak? Kendi içinde mi, başkasında mı? Her iki durum için de kapılar, daha baştan örtülmüştür yüzüne. Öyleyse ona sadece boş avuntular bağışlanacaktır. Söz gelimi, insan yapıp ettiklerinde, sadece seçtiği ile sorumludur, denecektir (Sartre).</p>
<p>Veya denecek ki, arkadaş, madem iraden dışında böyle bir sürgündesin ve insansın, düşünen bir kafan, duygulanan bir yüreğin var, öyleyse insana yaraşır bir çaba göstermelisin (Camus). Fakat, mahiyeti apriori belirlenmiş (verili) bir dünya içinde yaşayan insan neyi seçecek, hangi insanî çabanın derdine düşecek?</p>
<p>Aslında, böyle bir dünyada yaşayan insan için seçim fırsatı daha başta yitirilmiş sayılır. Kendi sıkıntısını mı seçecek, yoksa başkalarının cehennemini mi? Veya yoksa ayağının kayacağını bile bile, o terleyen çelik duvarlara tırmanmayı mı deneyecek? Bu mudur insanî olan, insanca yaşamak için gösterilen çaba?</p>
<p>Evet, budur. Insana, insanca yaşayabilmesi için gösterebildikleri tek seçim, tek çaba budur. Ya kendini aldatmaktan başka işe yaramayan sahte bir seçme durumu, veya gene işe yaramayan abes bir çaba.</p>
<p>Batı uygarlığının, fikir plânında gelip dayandığı son durak budur. Düşünen kafaları, şimdilik başka bir şeyi salık veremiyor.</p>
<p>&#8220;Filozof ”seç!” diye buyuruyor ama, insanın neyi seçmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor. Sadece seçerek, insanın içine düştüğü sıkıntıdan, bunalımdan kurtulacağını söylemekle yetiniyor. Fakat neyi seçecek, nasıl seçecek, niçin seçecek? Seçtiği şık, onu, arzın ayağının altından kayma duygusundan kurtaracak mı? Bütün bu sorular, o terleyen çelik duvarlar kadar cevapsızdır. Insan her seçmesinin sonunda ayağının altından arzın kaymasını durduramıyorsa, soyut bir seçmenin anlamı nedir öyleyse?</p>
<p>Veya insana yaraşan budur, diyerek, onu sonuçsuz olduğunu bildiği boş bir çabaya sürmekten beklenen kazanç ne olabilir?</p>
<p>Soyutlayarak algılamayı denediğimiz bu insanın yüzünü, şimdi somut platformda görmeye çalışalım.</p>
<p><strong>GÜNDELİK HAYATIMIZIN MASKELERİ</strong></p>
<p>Günümüz insanı kadar şaşkınlaştırılmış bir başka insan neslinin gezegenimizde yaşadığına inanmak güç. Kendi payıma,ben bu kadar çelişkiyi, karmaşayı bir arada yaşamış bir başka neslin geçmiş olabileceğine ihtimal veremiyorum.</p>
<p>Günümüz insanı her şeyden önce hazza, konfora alışmıştır. Dünyanın bütün kolaylıkları emrine hazırdır. Bir düğmeye basmakla odasını aydınlatabilmektedir. Elini sürmeden evini, işyerini ısıtabilmektedir. Bulunduğu yerden uçup bir kaç saat içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi işten değildir.</p>
<p>Eskiden yıllarca uğraşarak altından kalkamayacağı hesapları şimdi bilgisayar aracılığı ile birkaç dakikada sonuçlandırabilmektedir (insan gerçi eskiden bu tür hesapların altından kalkmak zorunda değildi, o da başka). Kan basınçları, kalb atışları, ciğerlerinin, kemiklerinin röntgeni basit işlemlerle anında ortaya çıkartılabihnekte; yatak odasında, istifini bozmadan dünyanın öbür ucundaki bir spor gösterisini anında izleyebilmektedir. Teleksler, radyolar, röntgen aygıtları, uçaklar, televizyonlar, kalorifer kazanları, motorlar, tezgahlar, silah fabrikaları, buğday siloları, ilaç iınalathaneleri, seralar, müzikholler, projeksiyonlar, kuluçka makineleri, füzeler, uydular, haralar, denizler, karalar, havalar, her şey onun rahatı ve konforu için toptan yirmidört saat çalışmakta,çalışmakta, çalışmaktadır.</p>
<p>Görünüşe göre onun herhangi bir sıkıntısı olmamak gerek. Bütün kolaylıklar elinin altındadır. Çamaşırını elini sürmeden yıkayabilmekte, deterjanlar, durulama makineleri, sentetik sıvılar onun için hazırlanmaktadır.</p>
<p>Ne ki, bütün bunlar onun rahatlamasına yetmiyor. Yıllarca reklamı işitilen bir deterjanın günün birinde şimdiye değin bilinmeyen bir hastalığa yol açtığım öğreniyor. Elektrikten tasarruf edeyim diye bürosunda kullandığı floresan lamba üzerine okuduğu bir haber, bu lambayı birden, cildinin baş düşmanı ilân ediyor.</p>
<p>Teknik araçlar bir yandan kolaylık sağlarken bir yandan da sağlığı tehdit eden canavar haline gelebiliyor.</p>
<p>Kiminin rızkına, kazancına vesile teşkil eden kurumlar, başka bir düzlemde başka birinin hayatım tehlikeye sokan tuzak halinde dönüşebiliyor.</p>
<p>Günümüz insanı bu karmaşık yapı içinde öylesine şaşırtılmıştır ki, artık neyin kendisine yararlı, neyin sakıncah ya da zararh olduğunu kestirebilmesi güçleşmiştir.</p>
<p>Her yeni buluş, yeni bir icat ona yararlı diye benimsetilirken, çok geçmeden onun hayatımız için bir tehlike teşkil ettiği haberini alıyoruz.</p>
<p>Böylece şok üstüne şok geçiren insan, her şeyden ürker, çekinir olmuştur. Hastalık hastası haline gehniştir. Herkes kendini dinliyor. Acaba kalp atışlarının ritmi mi bozuldu? Yoksa aspirin bende kanser mi yapar? Gerçi aspirin alanlar kalp enfarktüsü olmazmış, ama mide kanaması için doktorlar güvence veremiyor. Şimdi ne yapmalıyım? Bir yolculuğa mı çıksam? Fakat ya tansiyonum? Uçmak hayatımı tehlikeye sokmayacak mı? Üstelik sağlığıma iyi gelecek iklimde savaş oluyor. Silah fabrikalarında binlerce işçi savaş alanına cephane yetiştirmek üzere gece-gündüz demeden çalışıyor. Tanımadığı birilerinin eline silah verip tanımadığı birilerini öldürmesi için.. Yaptığı bu işin karşılığı olarak da karnını doyuruyor.</p>
<p>Buna karşılık şöyle bir düşünce ileri sürülebilir: günümüze özgü hayat tarzına ilişkin her tür eleştiri, aslında havanda su dövmekten ibarettir. Eğer günümüze özgü hayat tarzı belli koşulların bir araya gelmesinin bir ürünüyse ve ben bu koşullardan bağımsız yaşama imkânından yoksunsam, fakat buna rağmen mevcut hayat tarzını bir yerlerinden ötürü beğenmiyorsam, bu yüzden onu eleştirmeye kalkışıyorsam, bu durumum havanda su dövmek değil de nedir?</p>
<p>Çağımiza herkes kendi ilgi alanına göre bir ad veriyor. Kimine göre çağımız elektronik çağıdır, kimine göre kitle iletişim çağıdır, kimine göre hurafeler çağı (Martin Lings), kimine göre bir şok çağındayız; kimine göre uzay çağını yaşıyoruz; kimileri çevre kirlenmesi, kimileri tabiatın tahribi, kimileri akıl ve bilim çağı adım veriyor yaşadığımız günlere.</p>
<p>Yaşadığımız günlerden hoşnut olanlar olduğu gibi, onu yerden yere çalmak için fırsat kaçırmayanlar da var: bir yanda iyimserler, bir yanda kötümserler. Bugünün manzarasından esinlenip geleceğe güvenle bakanlar olduğu gibi, aynı manzaraya kuşkuyla bakıp gelecekten tümüyle umudunu kesmiş olanlar da var: Bunlar, insanoğlunun geleceğini uzay boşluğundaki yoğun karanlıklar halinde tanımlıyor.</p>
<p>İster o yanda yer almış olsun, ister bu yanda, hepsinin ortak paydası, içinde yaşadığımız günler. Içinde yaşadığımız günlerden hoşnut olan da, ona kaygıyla bakan da gelecekle ilgili hesaplar yapmaktan kendini alamıyor. Gerçi hepsinin ayağı günümüz zeminine basıyor, ama hesapları belki de hiç birinin yaşamayacağı kadar uzakta bulunan bir gelecekle ilgili. Mevhum bir geleceğe yüzünü döndürerek yaşadığı günden hesap soruyor ve ilerde yaşanacak günlerin hesabını istiyor. Durum ”müdebbir&#8221; insan için makul karşılanabilir. Çelişki şurada: O, kendi zamanı için yerine getirmediği sorumluluğun hesabını talep ediyor ve geleceğin hesabını çıkartmak istiyor. Tutumunun temelinde irrasyonel, hastalıklı bir kaygı yer alıyor.</p>
<p>Yukarda, günümüzün hayat tarzını eleştirmenin havanda su dövmeye benzediğini söylemiştim. Sebebi şu: Bu tür eleştirmeciler gelecek günlerin getireceği muhayyel hayat şartlarına ilişkin ürkütücü tablolar tasarlarken o günlerin hazırlayıcısı olan bugünün şartlarına müdahale etmeye teşebbüs etmiyor, çünkü onu vazgeçilmesi imkânsız bir veri olarak kabulleniyor. Değiştirilsin dedikleri ya da değiştirilebilir diye gördükleri şey ise mevhum bir gelecek halinde, ilerde duruyor.</p>
<p>Günümüz hayatım oluşturan ve bir anlamda ona maske olan şartlar temelde bazı telâkki tarzlarıyla, insanın mahiyetini, onun düşünsel yapısını ve düşünsel iınkânını algılama biçimiyle (felsefî görüş) ilgilidir. Bu günün dünyası, insanın, insanı ve evreni algılama biçimin ürünüdür. Bu algılama biçimini değiştirebilmenin imkânı bizim elimizdedir. Kendi düşüncemizin yaratısıru put olarak kabul etmiyorsak elbet&#8230;</p>
<p><strong>KARŞIMIZDAKİ PARADOKS</strong></p>
<p>Öyleyse hem dönüştürülmesi zorunluluğunu fark ettiğim toplumun (dünyanın) getirdiği dizgenin içinde yaşayacağım, hem bu dizgeyi bir yerinden kırmaya çalışacağım&#8230; Günümüz insanının yaşamaya talip olduğu hayatla, gerçekte yaşadığı hayat arasında görünen temel çatışkılardan (paradoks) biri bu cümlenin içinde saklı.</p>
<p>Bu çatışkıya (paradoks, açmaz) kolay ve hazırlop çözümler bulmak zor değildir: Bir kere, kuramsal olarak, kısır döngünün çemberini bir yerinden kırabilmek için o çemberin dışına çıkmanın gerekliliği ortadadır. Başka bir söyleyişle, içinde yaşanan dizgenin dışına çıkmakla, en azından o dizgeye sırtını döndürmekle sorun kendiliğinden çözümlenmiş olur. Ama bu nasıl gerçekleştirilecek?</p>
<p>Biz, aynı zamanda eleştirdiğimiz bir toplumsal yapının üyeleri olarak yaşıyoruz. Bu toplumun üyesi olarak eleştirdiğimiz mazarratlarla her an yüz yüze bulunuyoruz. Televizyon programlarının son haberlerine kadar izleyip, son haberlerde verilen felâket haberlerini de dinledikten sonra yatma alışkanlığını bırakmak istemiyoruz.</p>
<p>Herkes gazetenin olsun, TV’nin olsun vazgeçilmez ihtiyaçlar arasında yer aldığı hususunda görüş birliğine sahip. Kötü bir benzetme de olsa söylemeden geçemiyorum, bu, afyon tiryakiliğine benziyor. Bir kez alışkanlık kazanan onsuz duramıyor: bu ihtiyacın hastalıklı bir hal olduğunu, yapma bir ihtiyaç olduğunu bilse bile. ..</p>
<p>O halde ne yapmalı?</p>
<p>Sanıyorum ilkin kabullenilmiş (sahip çıkılmış) önyargıları sorgulamalıyız.</p>
<p>Bize ihtiyaç diye belletilen şeylerden gerçekte “ihtiyaç&#8221; kimliğinde olanlar nelerdir?</p>
<p>TV izlemek ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Gazete okumak ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Radyo dinlemek ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Film seyretmek ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Kitap okumak ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Örtünmek değil, ama ”giyinip kuşanmak&#8221; ihtiyaç mıdır?</p>
<p>”Eğitilmiş”, dolayısıyla çok özel bir anlamda tembelleşmiş, daha açıkçası şartlanmış bir kafa yapısının bu ve benzer sorular karşısında itiraz edeceğini ve peki bunlar ihtiyaç değilse ihtiyaç nedir, diye soracağını bilmiyor değilim. Asıl kısır döngünün buradan kaynaklandığını baştan söylemiştik.</p>
<p>Nasıl bir çağda yaşadığımızın farkına varmak belki sağlıklı çıkış noktasından biri olarak öngörülebilir. Kafamızın hangi mercilerce yönlendirildiğini, bazı insanların kendi dileklerine göre yaşayabilmek için insanların nasıl ”yığınlar” haline getirildiğini, bize ne gibi yaşama alışkanlıkları kazandırıldığını, meselenin temelinden kavrama gereğini bilmek zorundayız. Bir an, belki bindiğimiz dalı kestiğimiz zehabına kapılabiliriz. Ama bu zehabımız doğruysa ve biz bindiğimiz dalı kesmek zorunda olduğumuzu biliyorsak, önlemimizi almamız kolaylaşabilir.</p>
<p>lmdi, soru şudur sanıyorum: Günümüz insanı, davranışını, tutumunu kendi özgür iradesiyle mi seçiyor, yoksa bilmediği bazı merciler onu bazı şeyleri seçmek zorunda mı bırakıyor? Özgür irademizle seçtiğimizi sandığımız şey, gerçekte bizim özgür seçimimiz midir?</p>
<p>Öyle derinlemesine filozofik, ekonomik irdelemelere girişmeye gerek kalmadan sırf ”moda” olgusuna bakarak bile bazı şeyleri söylemek mümkündür kanısındayım. Moda denilen olgu, acaba gerçekten bireyin öz<br />
gür ve bağımsız seçiminin sonucunda mı ortaya çıkıyor; yoksa bazı odaklar bizi bazı davranış biçimlerini, giyim kuşamda bazı örnekleri seçmek zorunda mı bırakıyor? Bu tür davranış kalıplarına beni uymak zorunda bırakan ”merciler” mi var, bu kalıpları bize onlar mı benimsetiyor, yoksa bu davranış kalıpları insanın doğal yapısından mı kaynaklanıyor?</p>
<p>Modaya görünüşe göre bazı insanlarda güzel durduğu farz edilen davranış biçimlerinin, giyim kuşamın başkaları tarafından da benimsenilerek uyulması ve yaygınlık kazanması olayı diye bakabiliriz. Ne ki, bu açıdan bakıldığında onu yalın, masum bir olay sanmamız mümkündür.</p>
<p>Bir tür giyim kuşam örneğinin kitlelere benimsetilebilmesi ve yaygınlık kazandırılması için girişilen faaliyete, harcanan paraya bakılırsa, olayın arkasında bazı sınaî-ticarî şirketlerin, örgütlerin bulunduğunu anlamak kolaylaşır. Böyle olunca bu olayda, insan olarak bizi incitmesi gereken bir şeylerin bulunduğunu fark etmeli değil miyiz?</p>
<p>Moda, aslında, insanın bazı zaaflarını, hassasiyetlerini mıncıklayıp istismar ediyor. Bazı şeyleri tüketmeye, harcamaya şartlandırılırken, insana nesne (meta) muamelesi yapılrmş oluyor. Olaya birey açısından bakıldığında onun rekabet duygusunun saptırılarak istismar edildiğini çıkarsıyoruz. İnsanın doğasındaki yarışma duygusu bu olayda saptırılarak başkasının çıkarı için işletiliyor. Doğal rekabet duygusu kişiliğin geliştirilmesine yararken, burada aynı duygu hasede dönüştürülmektedir. Başkasından geri kalmamak veya onda var bende de olsun veya o yapıyor ben de yapayım kabilinden hastalıklı eğilimlere kapılmak zorunda bırakılıyoruz.</p>
<p>Iyi de, insan, bunca yalın ve gözle görülebilir tuzağa nasıl düşürülebiliyor? Dinin öngörüsüne rağmen örtünmekten kaçınan biri nasıl oluyor da falanca film yıldızının giyim kuşamına özenebiliyor? Sanırım nesne yerine konulduğunun farkına varmıyor. Ardından da, satın almak istediğinde ancak piyasaya sürülmüş olanı satın almak zorunda kalıyor. Yani seçeneksiz bırakılıyor.</p>
<p>Fakat asıl, günümüz hayatının bir çok veçhesinde nesne yerine konulmuş olmak ön alıyor ve bunun farkına varılmıyor.</p>
<p><strong>NESNELEŞEN KADIN</strong></p>
<p>Genelde insanın, özelde kadının nesne yerine konulmasının çarpıcı örneğini ”feminizm” hareketinde görebiliriz. Feminizm (dişicilik) hareketi, ”kadın hakları” diye anılan mücadelenin evcilleştirilmiş bir alt bölümünü oluşturuyor. Kadın hakları konusu, sadece günümüz kesitinden bakıldığında, feminizme göre, daha anlamlı görünmektedir: Erkeklerle eşit işlerde çalişmak, eşit işlerde çalışınca da, eşit ücret almak! Kadın hakları, çalışan kadınların, çalışan kadınlar için verdiği mücadelenin adı oluyor; başka bir söyleyişle, ekonomik nitelikli bir mücadele veriliyor. Feminizm ise kadının toplumsal statüsüne ağırlık veriyor.</p>
<p>Kadının çalışma hayatına katılmasının kökeninde yatan sebebi hepimiz biliyoruz: geçen yüzyılın adaletsiz, dengesiz Avrupa toplumunda patlak veren ”sınaî devrim&#8221;de, egemen kapitalist gücün malını daha ucuza getirmek için, yoksul kadınların ve çocukların işgücüne müracaat etmesiyle başlayan bir olaydır bu. Hakir, zelil, fakir ve himayesiz bırakılmış olan kadın, boğaz tokluğuna çalışmak zorundadır, çalışmasa aç kalacaktır. Fakat çalışınca da emeğinin karşılığını alacak değildir. Müzayaka (sıkıntı ve yokluk) içinde kalan kadının, kendine dikte edilen şartlarda çalışmasından başka seçeneği yoktur elinde. Halen söylendiği gibi, konunun, kadınların çalışma özgürlüğü ile ilgisi yoktur. Ama gündelik hayatımızın ayrıntıları arasında yer alan pek çok şey gibi, bu konu da, bize ”yüksek fikirler” adına kabul ettirilmektedir.</p>
<p>Batı kapitalizmi, kadim çalışmak zorunda bırakırken bunun adını ”özgürlük&#8221;, ”çalışma özgürlüğü” veya ”kadın hakları&#8221; olarak koyuyorsa, böyle bir özgürlük anlayışı, benim özgürlük anlayışıma ters düşer. Geçen yüzyılın kapitalizmi, kadınların ve çocukların işgücünü ucuz bulup erkeklerin yerine kadınları çalışmaya zorlarken ve kadın çalışmadığı takdirde aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya bırakılırken, kadının çalışmasını ona nimet gibi göstermek sahtekârlık sayılmalıdır. Batı kapitalizmi, kadını çalışmak zorunda bırakıyor, onu istismar ediyor, sonra da bunun adına özgürlük veya çalışma hakkı diyor; üstelik de nimet ihsan ediyormuş pozuna girerek.</p>
<p>Şimdi değindiğimiz gibi, Batı’da, kadının sosyal hayatın bir parçası haline gelmesi sınai devrimin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunda, sermayenin ucuz işgücü aramasının payı yüksektir. Aynı işi yapan kadınlar, erkeklerden daha ucuza işgücü arz ettiklerin-den işçi olarak (çocuklarla beraber) istihdam edilmişlerdir. Fakat öte yandan, her zaman olduğu gibi, refah düzeylerinin yüksekliğinden dolayı çalışma mecburiyeti hissetmeyen belli bir kadın zümresi de mevcuttu.</p>
<p>O zaman (19. yy.) ekonomi dışı kalan bu kadın zümresini hiç olmazsa dolaylı yoldan (tüketici olarak) devreye alına çabaları görüldü. Kadınlarla ilgili olarak bir takım dergiler çıkartılmaya başlandı. ABD’de çıkartılan bu dergilerin en ünlüleri Dial, Godey’s Lady’s Book, Ladi93’ Magazine gibi dergilerdi.. Sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı bu dergilerde kadın bir yandan tam bir tüketici olarak devreye sokulurken, bir yandan da &#8220;meta”ya dönüştürülüyordu. Kadın böylece, bir yazarın(2) deyişiyle, ekonomiye arka kapıdan sokulmuş oluyordu.</p>
<p>”Güzel giyim, pahalı ama pratik değeri olmayan bir egitim, giyim biçiminde abartılmış bir kadın bedeni” görünümünün yaygınlaşması ile bu yeni kadın insan toplumda yaygınlaşmakta olan feminizmin şeyleştirilmiş ve zorunlulaşmış bir biçimi olmaya başlamıştı. Güzel giyinmek, dişice görünmek benimsenmiştir. Ideal kadın ”cinselliğin&#8221; ve ”dişice giyinmenin gizini” fark etmiş bulunan ”ideal eştir.” Bunun karşılığında kadının, ”kocası sayesinde” komşusunu çatlatacak kadar bir gardırobu vardır. Bir anlamda kadın, kendisi neler yapabildiğini ve yapabileceğini göstermek yerine, bir başkasının onun için neler yaptığını, yapacağını ve yapabileceğini gösteren edilgin bir insan türüne dönüşmüştür.</p>
<p>Bu yeni dönemde sevgi anlayışı da değişmiştir. Kadını, kapitalist toplumun bilinçaltı sayan reklamcılık, alışverişi bir rüya-yaşam olarak düzenleyip kendisi için kullanmaya başlar. Kadın, bu ölçüler açısından değerlendirildiğinde, erkeğe oranla, reklamcılıkta yirmi kat daha verimli bir ikinci cinsiyettir.&#8221; Böylece toplumsal hayata katılma zaferine erişen kadın ”hâlâ erkeklerin olan ve üstelik sadece biyolojik anlamda da ergilcilleşmiş bir dünyada yenilgisini içinde taşıyan bir zafer&#8221; elde etmiştir.(3)</p>
<p>Anlaşılacağı gibi kadının günümüz anlamında toplumsal hayata katılması girift bir süreç izlemiştir. Kökenleri, sanılabileceğinden daha çok katmanlı sebepleri içermektedir. Onun cinselliği, tüketim ekonomisince kelimenin bütün anlamlarıyla bir sömürü aracı olarak kullanılmıştır. Sanıldığı gibi masum ve tabii kadın-erkek ilişkisinin “anlayışlı” bir ortamda gelişmesiyle açıklayabileceğimiz bir manzarayla karşı karşıya değiliz. Mevcut manzara, ”kadının kullanılmasını” evcilleştirilmiş ve meşrulaştırılmış bir konumda gösterebilmek için sergilenmektedir.</p>
<p>Anlaşılacağı gibi, kadın, çalışma hayatına özgürlüğünü elde etmek için kendi özgür istemiyle bulaşmaımştır. Fakat şimdi, kadının çalışması böyle ”yüksek fikirler’in ardına gizleniyor. Özellikle, Batı’nın yoksul bıraktığı ülkelerde bu tür sloganların gizemsel, büyülü etkileri insanlara çekici geliyor. Kadın hakları ya da kadının özgürlüğü gibi sloganlar çalışan kadınlar için ileri sürülürken, yukarda değindiğimiz gibi, bu sloganların evcilleştirilmiş biçim olan ”feminizm” ekonomi dışı kalan kadını, tüketici olarak arka kapıdan ekonomik hayatta devreye sokmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Feminizm adı altında kadına, ana, eş, evin yöneticisi veya Türkçe&#8217;deki yaygın deyimiyle ”dahiliye nazırı” gibi unvanlar verilip kadın bir yandan yüceltiliyormuşçasına bir duyguya sürüklenirken, bir yandan da onun ”erkeksi” bir hale getirilmesine çalışılmaktadır. Feminizmin, asıl dikkate değer yönü de bu sonuncusu olmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü Batı kültüründe kadına, erkeğinin zinasına zina ile karşılık vermesi bir hak olarak belletilmiştir. Durum, feminizmin toplumsal hayata bağışladığı bir ”armağan&#8221; olarak değerlendirilebilir. Erkek içinse karısının evlilik dışı ilişkisine göz yumması uygarlığın göstergesi sayılmaktadır. Aile içi bu tür ilişkiler başkasının gözünden saklanabildiği sürece mubah ve normal karşılanmaktadır. Dallas TV dizisini seyredenler, dizinin bir bölümünde, böyle bir olayın söz konusu edildiğini hatırlayacaklardır: kadının doğuracağı çocuğun babasının kim olduğu araştırma konusudur. Kadının, başka bir erkekle ilişki kurduğunu hem kocası, hem de aynı evin öteki üyeleri bilmektedir. Ama kimse bunun üstünde durmaz. Çocuk, kocanın mı, yoksa başkasınm mı sorusu öne çıkar. Kocaysa sadece, çocuğun kendisinden olmadığı açığa çıkarsa karısını boşayacağını söyler, yoksa karısının başkasıyla ilişkisini mesele yapmaz.</p>
<p>Bu olgu, bugün, Batı’nın gündelik yaşantısının bir yansımasıdır ve benzer olaylara günlük gazetelerde her gün rastlamak mümkündür. Amerika’da 4 eyalette 1200 kadın üzerinde yapılan bir araştırma, kadınların yüzde 43&#8217;ünün kocalarını aldattığını ortaya çıkarmıştır. Kocasını aldatan kadınların yüzde 38’inin aşıkları ile yalnızca cinsel ilişkide bulunmak için buluştukları anlaşılmıştır. 30 yıl önce yapılan benzer bir araştırma, kadmların yüzde 19’unun kocasını aldattığını ortaya koymuştu. Bu araştırmalar, kocasını aldatan kadınların 30 yılda yüzde 50’den fazla arttığını gösteriyor.</p>
<p>Kadının süslenmesi için kurulan çarklar ayrı bir endüstrinin alanı haline gelmiştir. Günlük gazeteler, kadının nasıl süslenmesi gerektiği konusunda ayrı köşeler açıyor. Artık kadının süslenmesi, içgüdüsünün masum bir dışa vurumu olmaktan çıkartılmış, ”başkaları için” yapılan bir davranış haline dönüştürülmüştür. Kadın artık sadece kendisi ve kocası için süslenmiyor. Çünkü ona, süslenmenin, başkasına duyulan saygının bir işareti olduğu öğretilmekte, o da bu ”yüksek fikri” benimsemektedir.</p>
<p>Ne kadar ”yüksek fikirler&#8221;le örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, kadın bedeninin günümüz dünyasında bir nesne olarak kullanıldığını görmezlikten gelemeyiz. Kadın bedeni bir yandan moda oyunlarıyla, bir yandan da kapitalizmin reklâm sürecinde nesne haline getirilmiştir. Amerika&#8217;da feminist gösterilere katılan kadın-lar, bu gösterilerde, donlarım, sutyenlerini bayrak olarak kullanma pervasızlığını gösterebilmektedirler.</p>
<p><strong>FEMİNİZMDEN TÜREYEN HASTA MANTIK</strong></p>
<p>Amerika&#8217;da gazeteciler arasında yapılan bir araştırma kadın gazetecilerin erkek gazetecilere göre daha az kazandığını göstermiş; erkek gazeteciler, aynı işi yapan kadınlara göre iki misli fazla ücret alıyormuş. Haberi veren gazete, durumu ironik bir başlıkla yansıtarak şu ifadeyi kullanıyor: ”ABD’li kadın gazetecilere ’yarım porsiyon&#8217; muamelesi.&#8221;(4)</p>
<p>Aslında yalnızca ABD’de değil ve yalnızca gazetecilik alanında da değil, genelde bütün Batı dünyasında ve hemen her iş kolunda, kadınlar erkeklere göre ”yarım porsiyon” muamelesine tâbi tutuluyor. Ve Batı dünyasında kadınların eşit işe eşit para mücadelesinin temelinde böylesine anlaşılabilir bir sebep yatıyor.</p>
<p>Batı dünyasında esas itibariyle maddî ve anlaşılabilir bir temel üzerinde yükselen ”kadın hareketi” mücadele alanını genişlete genişlete şimdiki ”feminizm” biçimine dönüşmüştür. &#8220;Feminizm”cilerin şimdiki iddiaları, yani kadının kocasının adım kullanıp kullanmamasında özgür sayılması, zina hususunda erkeklerle aynı şartları paylaşması vb. hususlarda ortaya çıktığı ileri sürülen problemler yürürlükteki Batı kültürüne ilişkindir. Bu tür problemlerin İslâm&#8217;ın öngörüleri ile bir temas noktası mevcut değildir. Çünkü İslâm’ın hukuk kuralları arasında aynı iş için kadınların erkeklerden daha az ücret alacağma dair bir hükme rastlanmaz. Keza zina konusunda erkeklerle kadınlar farklı muameleye tâbi tutulmaz. Kadınların adı konusunda da problem yoktur.</p>
<p>Şimdiki Batı hayat tarzına kadınların dahil edilmesi daha başlangıçta, onların istismarma yönelik bir süreç izlemiştir. Ucuz işgücü arayan patronlar, aynı işi yaptırmak üzere kadınların ve çocukların istihdamına yönelmişlerdir. Başlangıçtaki haksızlığın ve çarpıklığın bozuk sonuçları günümüze kadar uzanmıştır.</p>
<p>Kadının ekonomi hayatına sokulması, onların söylenen biçimde çalıştırılmasıyla kalmamış; onlardan aynı zamanda ev kadını olarak da yararlanılması (istismar) cihetine gidilmiştir. Hali vakti yerinde olduğu için fabrikada işçi olarak çalışmaya ihtiyacı olmayan bazı ev kadınları, bu kez, tüketici olarak (ve bir yazarın ilginç ifadesiyle) ekonominin arka kapısından tüketim sürecine sokulmuştur. Bu kadınları hedef alan yayınlar, kocalarının karıları için harcayabildiği para kadar ona itibar ettiği fikrini telkin etmiş ve bu telkinin etkisinde kalan kadınlar, kendi aralarında kocalarının kendilerine aldıkları mücevherlerle, mobilyalarla, birbirlerine karşı övünür ve nispet yapar hale getirilmişlerdir. Çarpık tüketimin bu biçimi günümüzde etkilerini sürdürmeye devam etmektedir.</p>
<p>Aslında kadının toplum hayatına bulaştırılmasının etkileri sadece onu istismar etmekle kalmamış, şimdiki feminist hareket muvacehesinde kadınlar, daha önce akıllarından bile geçirmeyi düşünmedikleri farklılıkta ahlâk telâkkileri ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Görünüşteki bütün aksi iddialara rağmen, kadının, şimdiki Batı kültürü içinde zavallı bir duruma düşürüldüğünü kabul etmek gerekiyor. Şöyle ki, kadın, erkeğe göre hem iş alanında, hem öteki sosyal alanlarda hem aşağılanıyor, hem daha aşağı pozisyonda bir muameleye tâbi tutuluyor; hem bu yüzden mücadele etmek zorunda bırakılıyor, hem bu mücadelesi haklı görülmüyor, hem de haklı görülse hakkı teslim edilmiyor. Böylesi bir açmaza düşürülmüş olan kadın, şimdi bu zor şartlar altında, kendine mahsus bir hasta mantığı sahiplenmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Önümdeki gazetenin o günkü televizyon programında gösterileceği bildirilen filmlerden bazılarının özetini aktarmak istiyorum: TRT 2’deki filmlerden birinin adı: Çarpan Bir Yürek. Bu film hakkında verilen bilgi şudur: filmde evli bir kadının yeni tanıştığı bir adamla yaşadığı macera konu ediliyor. Öteki film: Dostumun Karısı. Bu filmin özeti de şöyle aktarılmış: Filmde en yakın arkadaşının sevgilisine âşık olan bir erkegin hikâyesi anlatılıyor. Show TV&#8217;de gösterilen filmin adı: Bütün Kadınlar Bunu Yapar. Filmin özeti şöyle: Kocası, Diana’nın başka erkeklerle flört etmesine ses çıkarmaz. Diana yeni tanıştığı ressama âşık olup onunla yatınca kocası bu sefer dayanamaz ve ayrılır. TRT 1’ de gösterilen filmin adı: Tutku. Özeti: Degona adında bir lokanta sahibiyle evli olan Giovanna, bir gün lokantaya gelen genç bir adama âşık olur&#8230;</p>
<p>Bu film özetlerini cımbızla çekerek çıkartmış ve aramış değilim. Andığım ilk üç film aynı günde gösteriliyordu. Sonuncu film ise onlardan birkaç gün öncesine aitti. Belki kimilerinin aklına gelebilir ve diyebilir ki, bunlar ”film icabı”dır. Fakat bu filmlerin aynı zamanda gerçek hayattan kesitler sunduğunu ve aslında şimdiki Batı hayatının gerçeğinin bu filmlerde yansıtılanları solda sıfır bıraktığını kabul etmek gerekiyor. Ve aslında gerçek hayatta geçerli olan zihniyetle örtüşmesi olmasa, bu tür filmlerin yapılmasının akla gelmeyeceği de, meselenin bir başka yüzüdür. Kaldı ki, bir sanat olarak sinema, roman gibi, öykü gibi, şiir gibi, hayatın gerçekliğini hayatın kendisinden daha iyi ifade ettiği ve ortaya koyduğu, sosyolojik bir gerçekliktir.</p>
<p>İmdi, hem bu filmlerin gösterilmesiyle, hem literatürün aktarılmasıyla bizim ülkemizde de bazı kadınların aynı ahlâk telâkkilerini benimsemeye meylettiklerini tespit etmemiz mümkün görünüyor. Bir başka TV programında, kadınlara kocaları kendilerini aldattığı takdirde nasıl tepki gösterecekleri soruluyordu. Bunlardan birisi, tepkisini, kendisinin de kocasını aldatmak suretiyle göstereceğini ifade etti. Bu hasta mantık, Batı kültür dünyasında uzunca bir süreden beri işlenmektedir. Kadınlara, intikam adı altında (ve sözde yüceltilmiş bir gerekçeyle) kendisini aldatan kocasının aldatmanın onun hakkı olduğu telkin ediliyor. Şimdi bu hasta mantığı benimsemiş olan bir kadın tipi türetilmiştir.</p>
<p>Yukarda film özetlerinin gösterdiği biçimdeki bir hayat tarzmın benimsenip yaşandığı bir ortamda, hayatın akışına uygun olarak hasta bir tür mantığın üremesini olağan karşılamak gerekiyor. Burada ”hasta” sıfatını gerçek anlamında kullanıyorum ve bu ifade ile mantıktaki kıyas bozukluğunu işaret etmek istemiyorum. Bozuk kıyas (paralojizm), doğrudan, mantık kurallarının, kıyas yapmanın bozukluğu ile ilgili bir husustur ve çaresi olmayan bir şey değildir. Fakat benim burada hasta diye nitelediğim mantık, doğrudan, hastalıklı ilişkilerden, hastalıklı bir toplum yapısından türemiş bir olgudur ve bunun çaresi ancak sözü geçen hastalıklı ortarrun ıslahı ile bulunabilir. Intikam, kendisinden intikam alınacak kişinin zatına yöneltilen bir fiil ile&#8217;gerçekleştirilebilir. Oysa yukarda sözünü ettiğimiz ”intikam fiilinde&#8221; intikamın, gayrımeşru bir fiile karşı başka bir gayrımeşru fiil ika edilmek suretiyle yerine getirilebileceği kabilinden tümüyle mantıkdışı bir durum söz konusu edilmektedir. Pislik yiyen hasmına karşı, kendisi de pislik yiyerek intikam almanın mantığı nedir, bilemiyorum. Hayatın kendi ahlâkî ilişkisiyle olan şirazesi kopunca, aklın da, mantığın da ucu kaçırılıyor.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yaşadığımız Günler,syf.21-39</p>
<p>1 J.P. Sartre, Gizli Oturum adlı oyununda böyle bir dünyayı anlatır.</p>
<p>2 Ünsal Oskay, Kitle Iletişiminin Kültürel İşlevleri, s. 110-11</p>
<p>3- Age, aynı yer</p>
<p>4- Yeni Şafak, 3 Eylül 1996</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/">Çağdaş Insanın Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klasik Rollerde Değişim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/klasik-rollerde-degisim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/klasik-rollerde-degisim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 10:53:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrî Yapı: Kadın-Erkek Eşdeğerliliği]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek Eşitliği !]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Rollerde Değişim]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Hurafe: Kadın-Erkek Eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet Projesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14118</guid>

					<description><![CDATA[<p>VI.TOPLUMSAL CİNSİYET PROJESİ îslam toplumlarında, ailede kadın-erkeğin rolleri, statüleri belirli bir şekil almış ve kadının evin tertip-düzeninden, kocanın evin geçiminden sorumlu olduğu bir yapı benimsenmiştir. İs­lam’ın iki temel kaynağında yer alan bu yöndeki düzenlemeler er­keklik ve kadınlık normlarının bir gereği olarak yorumlanmıştır. Modern dünyada kadın-erkek eşitliğinin öne çıkmasıyla bu rol ve statülerde esnemeler, hatta değişimler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasik-rollerde-degisim/">Klasik Rollerde Değişim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/klasik-rollerde-degisim/mehir-vakfi-baskani-kose-faaliyetleri-6894076_x_300/" rel="attachment wp-att-14122"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14122" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/mehir-vakfi-baskani-kose-faaliyetleri-6894076_x_300.jpg" alt="" width="401" height="247" /></a></strong></p>
<p><strong>VI.TOPLUMSAL CİNSİYET PROJESİ</strong></p>
<p>îslam toplumlarında, ailede kadın-erkeğin rolleri, statüleri belirli bir şekil almış ve kadının evin tertip-düzeninden, kocanın evin geçiminden sorumlu olduğu bir yapı benimsenmiştir. İs­lam’ın iki temel kaynağında yer alan bu yöndeki düzenlemeler er­keklik ve kadınlık normlarının bir gereği olarak yorumlanmıştır. Modern dünyada kadın-erkek eşitliğinin öne çıkmasıyla bu rol ve statülerde esnemeler, hatta değişimler meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>A- ROL VE STATÜDE FARKLILIĞI ZORUNLU KILAN ÖZELLİKLER</strong></p>
<p>İnsan olarak kadın ve erkek aynı değere (eşdeğer) sahip olsa da cinsiyet farklılıkları açısından aynı değildirler. Bu açıdan birtakım tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda modernliğin öne çıkardığı ana unsur eşitliktir. İslam kültüründe ise bunun karşılığı eşdeğer­lilik ve tamamlayıcılıktır. Şimdi bu konuyu ele almak istiyoruz.</p>
<p><strong>1- Modern Hurafe: Kadın-Erkek Eşitliği</strong></p>
<p>Kadın-erkek hem biyolojik açıdan hem de sosyokültürel konumları / rolleri açısından eşit değil eşdeğerdir.</p>
<p>Kadın-erkek eşitliği, modern kültürün en fazla önemsediği, hatta kutsadığı kavramlardandır. Bu fikrin kökleşmesinde bü­yük ölçüde feminizm hareketinin faaliyetleri etkili olmuştur. Te­melindeki zihniyet de erkek gücünün kadın üzerinde kurduğu egemenliğe tepkidir. Talep de bu güce ortak olmaktır. Bu konu­yu biraz açmak gerekir.</p>
<p>Feminizmin iddialarının özünü, çeşitli alanlarda kadının erkeğin nesnesi ve ötekisi olarak görüldüğü tezi teşkil eder. Bu bağlamda feministler, toplumda ve ailede erkek egemenliğine dayalı eşitsiz bir yapının bulunduğunu, erkeklik gücünün kadın aleyhine bir sömürü ve şiddet aracı olarak kullanıldığını, erke­ğin kadını ezdiğini, değersizleştirdiğini, eve mahkûm ettiğini, tarihî süreçte erkeğe hizmet eden kadın tipi geliştirildiğini ve köleliğe dönüşen klasik itaat kültürünün de bunu pekiştirdiğini, cinsiyetçi ve biyolojik ayırımcılığın öne çıktığını, kadın emeği­nin sömürüldüğünü ateşli bir şekilde savunmuşlar, bu tezlerini sürekli olarak gündemde tutmuşlardır.<br />
Bütün bu tezlerin canlı tuttuğu ve motive ettiği başkaldırı tüm dünyada etkisini göstermiş, bahse konu sorunlara kadın-erkek eşitliği fikri bir çözüm olarak üretilmiş, bu yönde yapılan yasal düzenlemelerle daha da güç kazanmıştır. Söz gelimi Tür­kiye Cumhuriyeti Anayasasının 41. maddesi: “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” şeklinde düzenlenmiştir. Bunun bir uzantısı olarak ülkemizde bu yönde politikalar geliştirilmiş, kadına yönelik pozitif ayırımcılık söy­lemleriyle önemli adımlar atılmıştır.</p>
<p>Modern dünya, ailede iyi bir ilişkinin, taraflardan her biri­nin eşit haklarının ve yükümlülüklerinin olduğu eşitler ilişkisiyle mümkün olabileceği tezini benimsemiştir. Bu düşüncenin oluş­masında, eşitliğin tarafların birbirlerine saygılı davranmasında etkili olacağı ve onun iyiliğini isteyeceğine olan inanç vardır.209<br />
Batılı sosyologlardan bazısı feminizmin tezlerine paralel biçimde bir sorun olarak kadın-erkek eşitsizliğinin temelinde, erkeğin evin geçiminden, kadının ev işinden sorumlu olduğuna dair klasik görev dağılımının bulunduğu tespitinde bulunurlar. Böyle bir vazife paylaşımının eşitsiz olduğunu, bunun altında erkek-kadınların farklı alanlardan sorumlu olduklarının gerekli olduğuna dair örtük anlayışın yattığını ileri sürerler.210</p>
<p>Bu iddia sahiplerine göre kazanan tarafta yer almasıyla er­kek, ev dışında çalışan birisi olarak önemli bir güç, servet ve saygınlık elde etmiştir. Bu durum ev işleriyle meşgul olan kadının daha düşük statüde kalmasına yol açmıştır. Bu iş bölümü anla­yışı da kadınların eşitsizliği kanıksamalarına sebep olmuştur.211</p>
<p>Karı-koca arasındaki eşitlik düşüncesinin yaygınlaşmasına paralel olarak bugün kadınlar hem sorumluluklarının bir kıs­mını erkeklere devretmişler hem de bir hakkı kazanma adına onların yükümlülüklerinden bir kısmını kendi üzerlerine al­mışlardır. En azından belli noktalarda ya da eşitliğin bir değer olarak algılandığı ailelerde karı-kocanın klasik iş bölümü yeri­ne müşterek hayatın eşit parçaları rolünü oynadıkları bir zemin oluşmuştur.</p>
<p>Aile açısından postmodern döneme geçtiğimiz şu günlerde bir değer olarak belirlenen eşitlik fikri bir başka sonuç daha do­ğurmuştur. Heteroseksüel (kadın-erkek arası) ilişkilerin eşitsiz olduğu gerekçesine bağlı olarak eşcinsel (gay ve lezbiyen) evlilik­lerin itici gücünü ve zeminini eşitlik fikri oluşturmuştur. Doğal olarak heteroseksüel ilişkilerin çoğunda yerleşmiş bulunan rol­ler, beklentiler, kısıtlamalardan dolayı eşitsizliğe sebep olduğu sonucuna varanlar, iyi bir ilişkinin ancak eşit taraflar arasında yaşanabileceğini,212 bu açıdan eşcinsel evlilikleri daha eşitlik­çi,213 daha mantıklı bulmuşlardır.214 Eşcinsel evlilikler için eylem yapanlar açık biçimde diğer herkesle eşit haklara ve yükümlü­lüklere sahip olabilmek için eşcinsel evlilikleri önemsediklerini ifade etmişlerdir.215</p>
<p>Bu düşüncede olanlar, heteroseksüel ilişkilerde taraflardan birisinin diğerine göre daha az veya fazla haz alacağı ya da biri­sinin diğerini memnun etmek gibi bir yükümlülük altına girebi­leceği, bunun da eşitliği bozacağı tezini savunmaktadırlar.</p>
<p>Görüldüğü gibi bir olgu olarak kadın-erkek arası cinsel iliş­kilerde erkeğe rol üstünlüğünün sağlandığı ve kadına kısıtlama­lar getirildiği, bu şartlarda da gerçek eşitliğin sağlanamayacağı düşüncesi eşcinsel evliliklere kapı aralamıştır. Nitekim bu tür evlilikler ya da ilişkiler izah edilirken kimin başa geçeceğinin ya da gücün kimde olacağının tammlanmamasmın, rolü bir baş­kasının değil ilişkiye girenlerin bizzat kendilerinin belirlemele­rinin eşitliği sağlayan bir unsur olarak değerlendirilmesi216 de bunu göstermektedir.</p>
<p>Sonuç olarak eşcinsel birleşmeler yoluyla eşitliğin karşıt cins çiftlerde rastlanamayan farklı biçimlerinin elde edilebileceğine inanılmaktadır.217<br />
Eşcinseller iyi bir ilişkinin ancak eşit taraflar arasında yaşa­nabileceği inancını taşımaktadırlar.218</p>
<p>Bütün bu ve benzeri kabuller resmî ve baskın erkek hetero- seksüelliği kurumuna meydan okuyan lezbiyen bir feminizm kolu ortaya çıkarmıştır.219<br />
Modern eşitlik ve özgürlük kavramlarının bir gereği olarak bugün 14 ülke eşcinsel evlilikleri yasalaştırmıştır. En son Fransa 23 Nisan 2013’te eşcinsel evliliğe izin veren kanunu yürürlüğe koymuş ve ilk evlilik (gay) töreni televizyondan naklen yayın­lanmıştır. Batı dünyasında bu tür evlilikleri teşvik eden ve eşitli­ğin nasıl sağlandığını gösteren filmler de yapılmaktadır.</p>
<p>Gelinen noktada eşitlik, sadece eşcinsel evlilikleri tetikleme- miş, aynı zamanda rollerde ve statülerde parçalanma ve değişi­me sebep olmuştur. Bu bağlamda erkeğe ait bazı roller kadına, kadına ait bazı roller de erkeğe geçmiştir. Artık evde birbirini tamamlayarak bir bütün olmuş iki farklı yapıda kişilik değil birbirlerinden biraz rol çalmış ve tek tipleşmiş, birbirinden ba­ğımsız ve belli haklarla karşılıklı paylaşımda bulunan bireyler oluşmuş, farklılıklardan çok benzerliklerin olduğu bir ev ortamı ve evlilik hayatı meydana gelmiş, evlilik nikâh akdi yerine bey akdi (alış-veriş) merkezli bir çerçeveye oturmuştur. Cinsiyetleri ayrı da olsa sanki karşılıklı menfaatlerle bir araya gelen insanla­rın oluşturduğu bir yapı görüntüsü doğmuş, iki adet aynı insan varmış gibi bir ikili oluşmuştur.</p>
<p>Buraya kadar kısa bir panoramasını çizdiğimiz feminist ideolojinin etkisiyle gelişen eşitlik ideolojisi doğrultusunda ta­nımlanan modern kadın ve erkek tipinin tepkisel bir karakter arz ettiği ve çözüm olmaktan daha çok bizzat kendisinin sorun­lu olduğunu belirtmemiz gerekir. Kanaatimiz odur ki kadın ve erkeğin, anatomik, fizyolojik, psikolojik ve cinsiyet farklılıkları sosyal anlamda da eşitliği imkânsız kılan bir özelliğe sahiptir. Çok kısa söylemek gerekirse kadın-erkek arasında yapısal eşit­sizlik vardır. Bu da bir yaratılış gerçekliğidir. Bu farklılık eşitliğe engeldir. Dolayısıyla üzerinde söz söylemeye bile fırsat verilme­den kabullenilmesi gereken bir iman esası ve dogmatik bir değer olarak öne sürülse de ailede kadın-erkek eşitliği, aynı düşüncenin toplumsal mekanizmalara yansıması olan fırsat eşitliği modern hurafelerden birisidir ve ne ailede ne de toplumda huzuru, ada­leti ve mutluluğu sağlayabilecek bir özelliğe sahiptir.</p>
<p>Kadın-erkek eşitliği ideolojisinin tarihî arka planına bakıldı­ğında iki cinsin çatıştığı ve ezilenin kadın olduğu bir fikrî zemin mevcuttur. Bu ortamda eşitlik, kadını erkekten koruma ve erkek tasallutundan muhafaza etme amacına yönelik bir çözüm olarak doğmuştur. Erkeği bastırıp kadını öne çıkararak çatıştıran bir yaklaşımla erkeğin sınırlandırılması ve terbiye edilmesi sonucu elde edilecek bir eşitliğin çözümden ziyade çözümsüzlük getire­ceği aşikârdır.</p>
<p>Bugün fırsat eşitliği adı altında dayatılan hayat tarzı sadece aile kurumunu sarsıcı bir sonuç doğurmamış, aynı zamanda bir­çok açıdan mesela kadının beden ve ruh sağlığı, ev ve aile hayatı üzerinde telafi edilemez olumsuzluklara yol açmıştır. Söz gelimi beden sağlığı bakımından kadın-erkek eşitliğinin modern kadı­na faturası, kalp hastalıklarında erkeklerle eşit noktaya gelmek olmuştur. Ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Birgül Sönmez 23.05.2013 tarihli HABERTÜRK TV’nin sabah haberlerinde yer alan müla­katında kalp-damar hastalıklarında kadınların oranı erkeklere göre daha düşük iken artık eşitlendiğini belirtmiş ve şu gerekçe­yi ileri sürmüştür: “Çünkü kadınlar hayatın yüküne ortak oldu­lar.”</p>
<p>Sönmez, “onların ameliyatları daha riskli, çünkü damarları daha ince&#8230;” dedikten sonra şunu ilave etmiştir: “Artık kadın­larımız doğurmuyorlar, doğursalar çocuklarını emzirmiyorlar. Oysa doğum ve emzirme onları gençleştiren bir özelliğe sahip.” Kadınların kalp damar hastalıklarındaki ameliyatı ya da by­pass ve stent gibi tedavilerde damarlarının ince olması sebebiyle erkeklere göre daha riskli olduğunu Prof. Dr. Berent Dişçigil de ifade etmektedir.220</p>
<p>Kadın-erkek eşitliğinin ve kadının evden uzaklaşıp neredey­se toplumsal hayatın bütün alanlarında aktif olarak yer alma­sıyla çocuğun yüke dönüşmesi, doğum oranlarını düşürmüş ve bu durum nüfusu tehlikeye atan önemli bir insanlık sorununa dönüşmüştür. Özellikle kadın-erkek eşitliğinin zirve yaptığı, ka­dının toplumsal hayatın bütün alanlarında aktif olarak rol aldığı ABD ve Avrupa ülkelerinde çeşitli teşviklere rağmen doğumlar ölüm oranlarının gerisinde kalmıştır. Bu, nüfusun yaşlanması ve geriye gidişinin açık işaretidir.</p>
<p>Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalarda eşitlik fikrinin cinsel hayatı olumsuz etkilediğine, eşler arasında cinsiyet farklı­lığı azaldıkça aralarında seks arzusunun da azaldığına dair bul­gulara yer verilmektedir.221</p>
<p>Son tahlilde bir değer yargısı olarak eşitliğin, farklılıkları dikkate almayan, birbirinden bağımsız iki ayrı varlığı aynileşti­ren / özdeşleştiren, iki varlığı tek tipleştiren, evi yuva olmaktan çıkarıp soğuk bir hukuk kurumuna dönüştüren özelliğe sahip olduğunu belirtmeliyiz. Eşitlik, farklılıkların çok önemli bir zenginlik ve güç kaynağı oluşturduğunu göz ardı eden, yaratılış gerçekliğine aykırı olarak bir tarafın artılarını aynısı olamayan öbür tarafa yükleyerek dengeleri altüst eden, ezen, ikiye bölen bir kavramdır. Dolayısıyla kadın-erkeği merkeze alarak söyledi­ğimizde eşitlik hiçbir zaman var olabilecek bir değer olmadığı gibi bunu kabullenmek de birçok açıdan hem erkeğe hem de ka­dına haksızlık oluşturacak birçok soruna sahiptir.</p>
<p>O hâlde kadın-erkeğin konumunu belirleyen değer nedir diye sorulursa bunun cevabı eşdeğerlilik ve tamamlayıcılıktır.</p>
<p><strong>2- Fıtrî Yapı: Kadın-Erkek Eşdeğerliliği</strong></p>
<p><em>Allah kadın ve erkeği birbirlerine karşı üstünlüklerle donatmıştır (Nisâ’, 4/34)</em></p>
<p>Ontolojik olarak kadın-erkek arasındaki ilişki eşitlik üzeri­ne kurulamaz. Bu anatomik ve fizyolojik farklılıklar açısından olduğu gibi erkek-dişi arasındaki roller ve toplumsal farklılıklar açısından da böyledir. Kadın-erkek arasındaki bu yapısal eşit­sizlik, eşitliği imkânsız kılar. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde kadınlık ve erkekliğin bir yaratılış gerçekliği olarak eşdeğerliliğinin ve tamamlayıcılığının öne çıktığı görülür. Özellikle Nisâ’ suresinin 34. ayeti kadın ve erkeğin birbirlerine karşı farklı özelliklerle donatıldığına, bunların da üstün yönle­rini oluşturduğuna vurgu yaparken 32. ayette kadın ve erkek, birbirlerinin üstünlüklerinin peşine düşmemeleri konusunda uyarılmaktadır.</p>
<p>Eşdeğerlilik, iki varlığın mevcut farklılıkları ve özellikleriyle diğeri nezdindeki değerini, ağırlığını ifade eder. Kadın-erkeğin birbirleri karşısında bu şekilde konumlandırılması hem fıtrat gerçekliğine daha uygun hem de modern dünyanın dayattığı eşitlik fikrine göre daha anlamlı ve tutarlıdır. Çünkü eşitlikte iki şey bir bütünün iki yarısıdır, aynı özelliklere sahiptir, birisi diğe­ri yerine konulabilir. Bu yönleriyle eşdeğerlilik eşitlikten ayrılır.</p>
<p>Yaratılan varlık, kendisi açısından ne kadar kıymetli ve önemli olursa olsun onun esas değerini, ne kadar anlamlı oldu­ğunu farklılığı ve bu doğrultuda çevresiyle etkileşimi, ilişkisi, kendisine duyulan ihtiyaç ve onun dışındakilerin ona olan ilgisi belirler. Bu, Âşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez / bu ben- deki aşk olmasa” dizelerinde ifade ettiği gerçekliktir.</p>
<p>Kadın-erkek eşdeğerliliğini en güzel anlatabilecek örnek elektrik enerjisi açısından zıt kutupların birbiri için çekim gücü oluşturması, bunların karşılaşması sonucu da enerji ve ışığın doğmasıdır. Burada zıt kutuplar birbirlerinin eşiti değil eşdeğe­ridir. Artı ve eksi birbirinin yerine konulamaz. Varlık bunların karşılaşmalarından doğmaktadır. Bu husus mıknatısta daha iyi görülebilir. Aynı kutuplar birbirini iterken zıt kutuplar birbiri­ni çeker, dinamizm de bundan doğar. Dolayısıyla bu farklılık o kadar hayatidir ki birisi diğerinin varlık sebebi olacak ölçüde önemlidir ve tamamlayıcı özellik oluşturur. Diğer bir ifadeyle birisinin yokluğu diğerini anlamsızlaştırır. Son tahlilde deni­lebilir ki kadın-erkek arasındaki zıtlığın oluşturduğu cazibe ile onun özel şekli ve en ileri derecesi olan aşkı doğuran işte bu ya­pıdır. Bu açıdan bakıldığında “Kadın mı daha önemlidir yoksa erkek mi?” ya da “Kadın mı daha üstündür yoksa erkek mi?” gibi sorular son derece anlamsız ve sanaldır / yapaydır.</p>
<p>O hâlde kadın-erkekten her birisi asli özelliklerini ne kadar baskın biçimde temsil edebilirse o kadar özüne sadıktır ve diğeri için o kadar anlamlıdır, çekicidir. Dengeyi kuran, yapıyı koru­yan, varlığa hayat veren bu özelliktir. Renk karmaşasının kendi asli hüviyetini temsil edemediği gibi kadın ve erkek özellikleri­nin, rol ve statülerinin karmaşıklaştığı durumlarda de ahenkten söz etmek zorlaşır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin eş için kullandığı zevç kelimesi hem eşdeğerliliğe işaret eder hem de bu özelliği en güzel şekil­de açıklar. Zira zevç kelimesi sözlükte aynı zamanda ayakkabı,terlik ve mest gibi çift giysilerin her bir teki (sağı-solu) için kul­lanılır.222 Karı-koca için kullanılan zevcân / zevceyn ifadesi de bir çift (iki eş) anlamına gelir. Dolayısıyla sağ ayak ile sol ayak ya da sağ ayakkabı ile sol ayakkabı eşit değil eşdeğerdir. Sağ ayak­kabı sola, sol ayakkabı sağa giyilemez, ayakkabı numaraları da farklı olamaz. Ayakkabı metaforu kadınlık ve erkekliği en güzel şekilde açıklamaktadır. Buna göre: Ayakkabı, yalınayak dolaşı- lamayacağı için evliliğin zaruri oluşunu; belirlenen ayağa aidi­yeti yani sağın sola, solun sağa giyilemeyecek oluşu, rolleri; aynı ölçülerde oluşu, denkliği; bir çift ayakkabının ayrılamaz oluşu yani birbirinden ayrılarak müstakil şekilde işleme tâbi tutulma­ması, yekvücut olarak bütünleşmeyi; birisi olmadan diğerinin anlamsızlaşması tamamlayıcılığı; sağ ve solun bire bir aynı ol­mayışı, farklılığı, bunların tamamı eşdeğerliliği ifade eder. Karı (zevç)-koca (zevce) da tıpkı bunun gibidir.</p>
<p>Ayakkabı metaforundan hareket ederek diyebiliriz ki eşlerin ahenkli birliktelik sağlayabilmeleri için öncelikle eşlerden her birisi her şeyiyle diğerinin birebir özdeşi olmadığını göz önünde bulundurarak birbirlerini kendilerine benzetmeye kalkmamalı­dır ve rollerini çalmamalıdır. Aksi tutum ayakkabıların ters gi­yilmesine benzer ve ahengi bozar, yürüyüşü tabii olanın dışına çıkarır. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm karı-kocanın birbirlerine ait farklılıkların peşine düşmemelerini, bir başka ifadeyle rol çalma teşebbüsünde bulunmamalarını talep eder.223</p>
<p>Son tahlilde denilebilir ki kadın-erkeği tutku ve aşk ölçüsün­de birbirine bağlayan, iki bedende yekvücut kılan, ilgiyi çeken, cazibeyi oluşturan işte bu zıt kutupluluktur. Buna göre ahenk ve uyumun sağlanması, mutluluğun doğması, karı-koca bütünlü­ğünün açığa çıkması farklılıkların olabildiğince abartılması ve belirginleştirilmesiyle daha açık ifadeyle eşlerin birbirleri için bir ölçüde erkeksi ve kadınsı karakterlerini kendi tabii sınırları içinde biraz şımartmalarıyla mümkündür. Eşitlik, bu farklılık­ları bastırdığı, törpülediği ve ikiye bölme anlamı taşıdığı için evlilik ahengi açısından işlevsel değil tam aksine sorunludur ve aynı sonucu vermez.</p>
<p>Sonuç olarak bir varlığı anlamlı ve değerli kılan farklılıkları ya da zıtlıklarıdır. Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre aynı şey­den iki adedin bulunmasından iki zıt şeyden birer adet bulunması daha önemlidir. Bazen aynı şeyden binlerce bulunması bir şeyin varlığı için yetersiz ve dolayısıyla değersiz olabilir, onu değerli kı­lan zıt kutuptaki bir başka varlık olabilir. Kadın ve erkek böyledir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>209 Giddens, Sosyoloji, s. 245.<br />
210 Giddens, Sosyoloji, s. 260.</p>
<p>211 Giddens, s. 514.<br />
212 Giddens, 482.<br />
213 A. Giddens, Sosyoloji (trc. C. Güzel), İstanbul 2012, s. 276; Gillian A. Dunne, “Lezbiyenlerin Ev Yaşamı”, Sosyoloji Başlangtç Okumalart (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s. 121,124-125.<br />
214 Gillian A. Dunne, s. 125.<br />
215 Giddens, 481.216 Gillian A. Dunne, s. 120-121.<br />
217 Mesela bk. Giddens, Sosyoloji, s. 276.<br />
218 Bk. Giddens, s. 482-483.<br />
219 Rich, 1981’den naklen Giddens, s. 501.</p>
<p>220 http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Saglik/2010/09/08/bypass_ve_ stent_kadinda_daha_riskli 29.05.2013<br />
221 Gottlieb, Lori, “Does a More Equal Marriage Mean Less Sex?” http://www.nytimes.com/2014/02/09/magazine/does-a-more-equ- al-marriage-mean-less-sex.html?hpw&amp;amp;rreff=magazine&amp;amp;_r=l.</p>
<p>222 Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “z.v.c.” md.<br />
223 Nisâ’ (4), 32.</p>
<p>Saffet Köse &#8211; Genetiğiyle oynanmış kavramlar ve Aile medeniyetinin sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasik-rollerde-degisim/">Klasik Rollerde Değişim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/klasik-rollerde-degisim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eşit Otomatlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/esit-otomatlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/esit-otomatlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 22:38:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Zarifoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Eşit Otomatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek Eşitliği !]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6538</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batıda kadınların “eşitliği”, ilerlemenin kanıtları arasında kabul edilen bir başarıdır. Batılı bu tür başarılarda doğrusu dev adımlar atmıştır: Sokaklarda ellerini ceplerine sokmuş, ağızlarında sigara ile dolaşan kadınlara bakarak, erkekle kadın arasındaki ayırım­ların giderilmesi konusunda daha neler yapacaklarını kestirebi­lirsiniz. Batı bu konuda, “ruhların cinselliği yoktur” şeklindeki bir felsefî görüşü pratikte de gerçekleştirdiği takdirde, yapılacak­lara sonuna gelmiş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esit-otomatlar/">Eşit Otomatlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_nizoa0oAGc1tfwny1o1_5001.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6539" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_nizoa0oAGc1tfwny1o1_5001.jpg" alt="Eşit Otomatlar" width="361" height="361" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_nizoa0oAGc1tfwny1o1_5001.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_nizoa0oAGc1tfwny1o1_5001-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_nizoa0oAGc1tfwny1o1_5001-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_nizoa0oAGc1tfwny1o1_5001-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a>Batıda kadınların “eşitliği”, ilerlemenin kanıtları arasında kabul edilen bir başarıdır.</p>
<p>Batılı bu tür başarılarda doğrusu dev adımlar atmıştır: Sokaklarda ellerini ceplerine sokmuş, ağızlarında sigara ile dolaşan kadınlara bakarak, erkekle kadın arasındaki ayırım­ların giderilmesi konusunda daha neler yapacaklarını kestirebi­lirsiniz. Batı bu konuda, “ruhların cinselliği yoktur” şeklindeki bir felsefî görüşü pratikte de gerçekleştirdiği takdirde, yapılacak­lara sonuna gelmiş olacaktır.</p>
<p>Fakat Batı’da da bazıları, övgüyle söz edilen bu ve benze­ri başarılara kuşkuyla bakmaya başladılar.</p>
<p>-Galiba yanlış yapıyoruz, diyor bir yazar.</p>
<p>Bir diğeri:</p>
<p>-“Cinsler arasındaki cinsel sevginin bu eşitlik anlayışı se­bebiyle ortadan kalktığından” şikâyetçi.</p>
<p>Bir başkası işe:</p>
<p>-Ayrı cinslerden eşit kişiler olmaları gerekirken erkekle kadınlar birbirlerinin aynı olmaktadırlar, diye yakmıyor. “Birey­sellik ortadan kalkıyor” diye, bir alarm sesiyle bağırıyor çağdaş­larına. Ona göre herkes kendi gönlüne göre davrandığını sanır­ken, aslında hepsi aynı buyruklara uymaktadırlar.</p>
<p>Bu sonucu doğuran olgu, tıpkı, “kitle üretiminin eşyaları tipleştirmesi gibi, toplumsal akışın da insanların tipleşmesini&#8221; is­temesidir, İşte modern anlamdaki eşitlik bu noktada netleşmek­te, yani insanların toplumsal akış doğrultusunda tipleşmesine eşitlik denmektedir.</p>
<p>Bu kısa özetlerden, Batı&#8217;da, bu konuda reaksiyonların or­taya çıkmaya başladığı anlaşılabilir. Nice aşamalardan, körü kö­rüne kapılıp gitmelerden sonra da olsa, Batılı düşünürler eşitlik kavramının bir olmaktan çok, aynı olmak şeklinde gerçekleşti­ğini, bunun toplumsal, özellikle ekonomik etkenleri ne olursa olsun, sonuçta, bireyler arasındaki ilişkileri, tabii dinamiklerin­den soyutladığını ve insanları önü alınmaz bir yalnızlık’a sapla­dığını kabul ediyorlar.</p>
<p>Televizyonun bir spor saatinde toplu bir spor gösterisi seyredenler, bu söylediklerimizi düşüneceklerdir.</p>
<p>Erkekli kadınlı binlerce kişilik “koşan bir topluluk”. Belki otuz, belki elli bin kişi. İçlerinde doksanlık ihtiyarlar da, dokuz on yaşındaki çocuklar da var.</p>
<p>İlk bakışta Batı toplumunun ne kadar kaynaşmış olduğu­nu düşündürüyor böyle bir manzara. 50 bin insan hep birlikte 10 kilometre koşacaklar. Daha on binlercesi de yol kenarlarında koşacaklar. Daha on binlercesi de yol kenarlarına dizilmiş onla­rı seyrediyor Bütün kent bütünleşmiş gibi. Akşama, bu koşu, küçük, sevimli detayları da ihmal edilmeden ekrana getirilecek.</p>
<p>Görünüşteki başarı mükemmel. Buradan bakarak hem birlik ve beraberliğin sağlandığını düşünecek, hem de bu insan­ların müzmin psikolojik baskılardan, vehim ve korkulardan, yalnızlık duygularından azade olduklarım sanacağız. Ancak bu gösteriyle ortaya konan başarının suni olduğunu, bu ve benzeri toplu spor faaliyetlerinin “spor malzemesi satan” büyük iş çevre­lerinin kapitalist başarısından başka bir şey olmadığını, aynı anda aynı istikamette koşan elli bin kişiye rağmen, bireylerin ağır yalnızlıklarını sürüye sürüye koştuklarını, zorluk çekmeden an­layabilirsiniz. Zira orada, bireyler, bireyselliklerini yitirmiş ola­rak, otomatlar olarak o gösterinin içindedirler. O gösteriye her­kesin kendi gönlünce katıldığım sanırken, aslında hepsi belli çevrelerden üretilen aynı buyruklara uymaktadırlar.</p>
<p>Bu kadarla da kalmayacak, diğer onbinlerin, milyonların otomatlaşması için birer propaganda vasıtası olarak kullanılmış da olacaklar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cahit Zarifoğlu &#8211; Zengin Hayaller Peşinde</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esit-otomatlar/">Eşit Otomatlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/esit-otomatlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
