<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kabir Hayatı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kabir-hayati/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Dec 2021 14:43:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kabir Hayatı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Dec 2021 14:40:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İzz b. Abdisselâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Pekcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[insanın halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[varlıkların dreceleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25831</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzz B. Abdisselam v.660 Çev: Ali PEKCAN*** SUNUŞ MÜELLİF HAKKINDA Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" />İzz B. Abdisselam v.660</strong></p>
<div><strong>Çev: Ali PEKCAN***</strong></div>
<div></div>
<p><strong>SUNUŞ</strong></p>
<p><strong>MÜELLİF HAKKINDA</strong></p>
<p>Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları arasında Şihâbüddîn Sühreverdî (v. 632) ve Seyfüddîn Âmidî (v. 631) gibi önde gelen bilginler yer alırken, öğrencileri arasında ise, Şihâbüddîn Karâfî (v. 684), Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665) ve İbn Halef Dimyâtî (v. 705) gibi otorite âlimler bulunmaktadır. Dımeşk&#8217;te (Şimdiki Şam kentinde) uzun müddet medrese hocalığı yapmıştır. Daha sonra Mısır&#8217;a gitmişaynı yönde çalışma ve faaliyetlerine devam etmiştir. Hem sıradan halk hem de ilmiye sınıfı nezdinde haklı bir şöhrete ulaşan İzz b. Abdisselâm, hayatı boyunca hakkı dile getirmekten sakınmamış, ulemânın taşıması gereken misyonu başarıy-la yerine getirmiştir. Özellikle fıkıh hükümlerinin hikmetleri ve gayelerine vukûfiyetiyle öne çıkmıştır. Onun bu sahada kaleme aldığı Kavâidü&#8217;l-Ahkâm fî Mesâlihi&#8217;l-Enâm adlı eser, onun bu yönünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Bunun dışında birçok eseri de bulunan müellif, cihad, mücâhede ve içtihâd dolu hayatını h. 660 (m. 1262) Kâhire&#8217;de tamamlamıştır. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin. Âmin.</p>
<p><strong>RİSÂLENİN ÇEVİRİSİ1</strong></p>
<p><strong>İNSANLARIN HALLERİ HAKKINDA</strong></p>
<p>&#8216;Âlimlerin Sultanı&#8217; lakabıyla meşhur büyük İslam bilgini İzz b. Abdisselâm (v. 660) şöyle der: Bu dünyada insanların çoğu zararda iken, geri kalanları kârdadır. Buna göre kârlı mı ya da zararlı mı olduğunu bilmek isteyen kimse, kendini Kur&#8217;ân ve Sünne-te arz etsin. Eğer kendinin, bu iki esasa uygun durumda olduğu kanaatinde hisse-derse kazançlı, değilse hüsrandadır.</p>
<p><strong>[ASR SÛRESİNİN FAZİLETİ] </strong></p>
<p>Nitekim Allah kazançlı çıkanları ve kaybedenleri haber vermiş, bunun bir ifadesi olarak &#8216;asr&#8217;a yemin etmiş, dört niteliği kendilerinde toplayan kimselerin dışında kalanların mutlak hüsranda olduklarını belirtmiştir.2</p>
<p><strong>Bu vasıflar şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>İman</p>
<p><strong>2-</strong>Sâlih amel</p>
<p><strong>3-</strong>Hakkı tavsiye etmek</p>
<p><strong>4-</strong>Sabrı tavsiye etmek.</p>
<p>Rivayete göre Sahâbîler, bir araya geldiklerinde Asr sûresini okumadan da-ğılmazlardı.3Sûredeki &#8216;el-Asr&#8217; dan ne murat edildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunun &#8216;salât-ı vustâ&#8217; (günün orta namazı) demek olan ikindi namazı olduğu söylendiği gibi, bilinen yüzyıl manasına olduğu da söylenmiştir.4</p>
<p>Yine aynı sûredeki &#8216;sâlihât&#8217; (sâlih amellerden)tan ne kastedildiği hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Kimi bilginler, bundan kastın farz olan emirler ol-duğunu savunurken, kimileri de sâlih ameller olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Sûredeki &#8216;hakk&#8217; kelimesine gelince, bunun Yüce Allah&#8217;ın kendisi olduğu be-lirtilmiştir. Buna göre mana: &#8216;hakk&#8217;ı (Yani; Allâh&#8217;a) taatte bulunmayı tavsiye ederler.&#8217;şeklinde olur. Bu sözcükten kastedilenin İslâm ve Kur&#8217;ân olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mana şöyle olur: &#8220;Onlar birbirlerine hakk&#8217;a ittibayı yani ona uymayıtavsiye ederler&#8217; Şu ayetlerde bu mana kastedilmiştir. &#8220;Rabbinizden size indirilen şeye ittiba edin!&#8221;5;&#8221;Rabbinden sana indirilene ittiba et!&#8221;6</p>
<p>Sûrede geçen &#8216;sabır&#8217; kelimesinin kapsamına, &#8216;taatlara sabır&#8217;, –ki bu sabra, masiyetlere karşı sabır da girer- girdiği gibi, &#8216;bela ve musibetlere sabır&#8217; da girebilir.</p>
<p>İşte bu dört esas ve özelliğin bir kimsede toplanması, oldukça önemli ancak zamanımızda az rastlanır bir durumdur.7İnsan, -yaptığı amellerin, söylediği sözlerin kötü ve çirkin olduğunu bildiği halde-, Allah&#8217;ın, sözü edilen nitelikleri taşımayan kimselerin hüsranda olduklarına dair üzerine yemin ettiği bu (dört) özelliği ken-disinde nasıl toplayacaktır! Zira nice isyankâr kimseler vardır ki, kendilerini ita-atkâr; nice haktan uzak kimseler vardır ki kendilerini hakka yakın zannederler.</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, (şer-i şerife) muhalif olduğu halde kendisini muvafık; nice itaatten çıkmış kimse, kendisini hakka son derece bağlı olduğunu zanneder. Nice hakka sırt çevirmiş kimse vardır ki, kendisini hakka yöneldiğini düşünür, nice haktan kaçan kimse vardır ki, hakkı aradığını iddia eder. Kimi cahiller kendilerini âlim, kimi korkaklar kendisini cesaretli, kimi mürailer kendilerini ihlaslı, kimi yoldan çıkmışlar, kendilerini doğru yolda, kimi körler kendilerinin gördüğünü, kimi dünyalık peşinde koşanlar da kendilerinin zahit olduğunu düşünürler! Bazı ameller vardır ki, mürailer, –kendi aleyhlerine olduğu halde- bu tür amel-leri kendilerine dayanak yaparlar.</p>
<p>Kimi taatler de vardır ki, -yasak olmasına rağ-men- başkalarına duyurup işittirtmek isteyenleri helake sürükler. İşte bütün bu durumların değerlendirilmesinde tek ölçü ve mihenk taşı şer-i şeriftir. Bu ölçü sayesinde kar ve zarar ortaya çıkar. Şeriat mizanında karlı çıkanlar, Yüce Allah&#8217;ın velisi ve dostudurlar. Bu sınıftaki kimseler de kendi aralarında dere-ce derecedirler. Bunların içerisinde en üst mertebede olanlar, peygamberler olup, daha sonra sırasıyla diğerleri gelirler. Dereceler yukarıdan aşağıya doğru azalarak belirlenir. Bu mizanda tartıları eksik çıkanlar ise, hüsranda olanlardır. Onların tartı-daki hafiflikleri birbirinden farklıdır. En hafif gelenler kâfirlerdir. Mizanda tartıları hafif gelenler de daha üst düşük dereceden daha az düşük dereceye doğru bir sıra-lamaya girerler. Bunların en üst düşüğünü ise küçük günahların en küçüğünü işleyenler oluşturur. Eğer sen, havada uçan, su üzerinde yürüyen, gaybden haber veren, sonra da –helal kılıcı bir sebep yokken- şer-i şerife muhalif amelleri işleyen, mubah kılacak bir neden olmadığı halde vacip olan amelleri terk eden birisini görürsen, bil ki o kim-se, Yüce Allah&#8217;ın cahilleri imtihan için tayin ettiği bir şeytandır. Bu, Allah’ın, dalalette kalanlar için sapıtma vasıtası yaptığışeylerden uzak değildir. Nitekim Deccâl de –sapıkları denemek amacıyla- insanları öldürüp diriltmektedir. O harap bir yere gelecek, hazinesi de arı beyinin takibi gibi ardından gelecek. Deccalın yanında, insanların görmesi için cennet ve cehennem bile hazır edilmiştir. Halbuki, onun cenneti, cehennem; cehennemi de cennettir. Öte yan-dan o, yılan çıyan yer, sapkınlığı konusunda cahillerin kendisine uymaları için kendini ateşe bile atar.8</p>
<p><strong>VARLIKLARIN DERECELERİ</strong></p>
<p>Cevherler ve cisimlerin tamamı zatları bakımından eşit iken, aralarındaki üstünlük; sıfatları, özellikleri, üstün ve faziletli niteliklere nispetleri itibariyledir.</p>
<p><strong>VARLIKLAR ARASINDAKİ DEĞER VE ÜSTÜNLÜK İKİ TÜRLÜDÜR </strong></p>
<p><strong>A-</strong>Cansız varlıklar arasındaki üstünlük Buna göre mücevher, altından; altın, gümüşten; gümüş, demirden üstün olduğu gibi, ışık, karanlıklardan; saydam olanlar, olmayanlardan; ince ve latif olan şeyler, kalın ve yoğun olan şeylerden; aydınlatıcı olan karanlık oluşturandan, güzel çirkinden daha üstündür.</p>
<p><strong>B-</strong>Canlılar arasında üstünlük Bunlarda aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:</p>
<p><strong>1</strong>-Şekil ve görünüş bakımından güzel olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Beden ve cisim bakımından güçlü olanlar. [Bu güçler, çekme, tutma, itme, mücadele edebilme (çekişme), cihada, kıtale ve ağır şeyleri taşımaya güç yetirme, gibi nitelikte olurlar]</p>
<p><strong>3-</strong>Hayra götüren, şerden uzaklaştıran sıfatlar. [Mesela, gayretli olma, haya (utanma), şecaat (cesaret), hilim (ağırbaşlılık/yumuşaklık), teennî ile hareket etme ve cömertlik gibi.]</p>
<p><strong>4-</strong>Akıl ve (zekâ).</p>
<p><strong>5-</strong>Duyular.</p>
<p><strong>6-</strong>Sonradan öğrenilen bilgiler:</p>
<p><strong>a-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın varlığı; onun zati, selbî (sübûtî) ve sıfatları hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>b-</strong>Peygamberlerin gönderilişi, onların verdikleri haberler ile kitapların indi-rilişi hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>c-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın beş temel esas -ki bunlar; vaciplik-haramlık-mekruhluk-mendupluk ve mübahlıktır- ile bu beş esasın şart ve manilerine dair koyduğu hü-kümleri bilmek.9</p>
<p><strong>7</strong>-Yukarıdaki bilgi kaynaklarından meydana gelen haller. Mesela, korku, ümit, utanma, tevekkül, yüceltme ve büyük sayma gibi.</p>
<p><strong>8-</strong>Emir ve nehiy konusunda Yüce Allah&#8217;a itaat etmek.</p>
<p><strong>9-</strong>Yine Yüce Allah&#8217;ın, bu bilgi, hal ve taatlere karşı verdiği uhrevî lezzet ve sevinçler, cismânî ve rûhânî hazları oluştururlar. Örneğin, Allah&#8217;ın olası azabın-dan güvende olmak, ona yakınlık ve ünsiyette bulunmak, onun selâmını ve kela-mını işitmek, daimî hoşnutluk ile müjdelenmek ve elem verici azaptan kurtularak Rab Teâlânın kerîm cemâlini seyretmek gibi.10Bu sözü edilen faziletlerin bazıları diğerlerine göre daha üstündür. Bu ne-denle, kim bu faziletlerle donanmış ve bezenmiş ise, işte o kimse yaratıkların en hayırlısı konumuna yükselmiştir. Bu faziletli sıfatların içerisinde en değerli olanı marifetullah denilen bilgiyi elde etmek, (ahirette) Yüce yaratıcının cemalini gör-mektir.</p>
<p>Melekler arası fazilet sıralaması da, onların yapısında bu sıfatların bulu-nup-bulunmamasına bağlıdır. Bu konuda iki melek aynı seviyede iseler, o zaman bunlardan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu olmaz. Yine aynı şekilde, insan ile melek, bu belirtilen husus konusunda eşit sevi-yedeler ise, önceki durumla aynı niteliği taşırlar. Ancak, insan bu üstün vasıflar-dan bir nitelikle ötekinden daha önde ise bu durumda o, daha üstün bir düzeye gelmiş demektir. Bunun tersi de aynı hükmü alır.</p>
<p><strong>FAZİLET VE ÜSTÜNLÜK, SADECE KEMÂL (İDEAL) VASIFLAR İLE SINIRLIDIR </strong></p>
<p>Kemâl (olgunluk/tamlık), ya meârif (bilgiler), hâl ve taatler şeklinde, ya da haz ve lezzet alma biçiminde meydana gelebilir. Bunun bir sonucu olarak Yüce Allah, velî ve nebîlerin bedenlerine, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir gönle ve zihne gelmeyen (bilinmedik) bir ihsanda bulunduğunda; bunun yanı sıra onların ruhlarını da kâmil manada bilgiyle donattığı, peş peşe gelen gü-zel hallerle onları bezediği, kendisine bakmayı ve kendisinden hoşnut olmayı bir lütuf olarak verdiği zaman, meleklere nereden bu tip nitelikler ihsan edilecektir?</p>
<p><strong>[RUH VE BEDENİN BİRBİRLERİNE KARŞI KONUMLARI]</strong></p>
<p>Şu hususu da bilmelisin ki, cesetler ve bedenler, ruhların meskeni duru-mundadırlar. Bu yüzden mesken ile onda ikamet edende çeşitli nitelikler bulunur. Meskende yaşayan kimse, içinde yaşadığı bu meskenden daha değerli olabildiği gibi, bunun tersi de mümkündür. Ya da bu iki şey değer bakımından eşit seviye-dedirler. Eğer bu şeref meskende yaşayan kimseye ait ise, meskenin değersizliğine önem verilmez. Şayet bu değer, yaşayan kimseye değil de meskene ait ise, ikamet edene bunun hiçbir yararı dokunmaz. Bir daha söylemek gerekirse, bedenler ruh-ların yaşadığı ve iskân ettiği bir mesken konumundadır.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ DAHA DEĞERLİDİR?]</strong></p>
<p>Öteden beri insanlar bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Eğer, bir kimse, değer bakımından ruhları taşıyan bedenleri ölçü alırsa o zaman meleklerin beden-lerinin, -yapılarında kötü ve değersiz karışımlar bulunduğundan dolayı- insanların bedenlerinden kesinlikle daha değerli ve daha üstün olduğu sonucuna varabilir. Bir başkası da, bedenlerin ruhların barınağı olduğu hususunu bir an için göz ardı ederek, sadece ruhları bakımından insanları ve melekleri bir değerlendir-meye tabi tutarsa, o zaman nebîlerin ruhları meleklerin ruhlarından daha değerli-dir, diyebilir.</p>
<p><strong>[PEYGAMBERLER MELEKLERDEN ÜSTÜNDÜR] </strong></p>
<p>Peygamberlerin ruhları meleklerin ruhlarından şu açılardan üstün tutul-muştur:</p>
<p><strong>1-</strong>Peygamberlik (görevi). Elçi Meleklerin sayısı son derece az olduğu gibi, bunlar bir tek nebiye elçi olarak gelirler. İnsan peygamberler ise, tek bir topluluğa geldiği gibi bütün insan-lığı irşat için de gönderilebilir. Yüce Allah o toplumlara, bu peygamberler aracılı-ğıyla hidayet etmiştir. Yaptıkları tebliğin ecrini aldıkları gibi, hidayetine aracıolduğu kimselerin ecrinin bir mislini de alırlar. Bütün bunlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Allah yolunda cihat etmek.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünya hayatının sıkıntı ve musibetlerine karşı sabretmek. [İşte bu husu-su, şu ayet dile getirir. &#8220;&#8230;Allah sabredenleri sever&#8230;&#8221;]11</p>
<p><strong>4</strong>-Acısıyla tatlısıyla kadere rıza göstermek.</p>
<p><strong> 5-</strong>Bir de, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek suretiyle Allah’ın kulla-rına fayda sağlamak. Bütün bu hususlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>6-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı, gözün görmediği kula-ğın işitmediği nimetlerdir ki, bunlar özü itibariyle önceden bilinmeyen üstün değerleri içinde barındırırlar. Bu da melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>7-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı ünsiyet, rıza ve Allâh&#8217;ın cemâlini görmek gibi rûhânî nimetlerdir ki, bunlar melekler için söz konusu de-ğildir. Eğer, &#8216;Melekler gece gündüz hiç aralık vermeden hep tesbihatta bulunur-ken, peygamberler zikirlerine bazı zamanlar ara veriyorlar, örneğin uyuyorlar&#8217; denilirse, Ben de derim ki: Peygamberlerin tesbihatlarına bazen ara verdikleri hususu doğrudur. An-cak, onlar, bu dönemde de (boş durmaz) mutlaka rablerini senâ ederler. Tesbihat-tan daha önemli ibadet ve taatlerle meşgul olurlar. Uyku onların bedenlerine has bir durum iken onların kalpleri ise hiç uyumaz daima uyanıklık halinde olur. Ahirette de peygamberler, nefes alır gibi tesbihte bulunma konusunda meleklere eşit olacaktır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bilgi edinme yolları adem oğluna hastır. Zira Yüce Allah eşya ve varlıkla-rın isimlerini (Âdem aleyhisselâm&#8217;a) ilham yoluyla öğretmiştir. Aynı zaman da (kendisi ile ilgili) daha önceden bilmediği birçok faydalı konuyu da bu yolla ken-disine öğretmiştir.</p>
<p><strong>9-</strong>Öte yandan Yüce Allah, meleklere, Âdem&#8217;e (saygı) secdesinde bulunma-larını emretmesi de insanoğluna özgü bir fazilettir. Zira kendisine secde edilen, secde edenden daha üstün ve değerli konumdadır. Kısaca Melekler, asla peygamberlerden üstün değildirler. Ancak birisi haya-len ve vehme dayalı bir kuruntu ile bunun tersi bir sonuca varırsa o başka!&#8230; Zira nice hayal ve vehme dayalı yerleşik bazı ön kabuller vardır ki, aslında durum bu-nun tam tersinedir. Örneğin birisi, iki şahsı bir takım taatlerde bulunduğunu zahiren bunlardan birinin diğerinden üstün olduğunu zanneder, ancak diğer şa-hıs, marifetleri ve bir takım (güzel) halleri içeren az ama kaliteli ibadetlerde bulu-nur, işte bu şahıs birçok bakımdan diğerinden üstün durumdadır. Daha arif olan kişinin az ameli, daha az arif olan kişinin çok amelinden daha hayırlıdır. Yüce ve kemâl vasıfları düşünerek senada bulunan birisi ile gaflet içerisin-deki bir kalple sadece diliyle senada bulunan arasında çok fark vardır. Nitekim şöyle söylenmiştir.</p>
<p>Yüce Allâh&#8217;ın celal ve cemal sıfatlarını aklında tutarak O&#8217;nu öven bir kim-senin durumu ile kalpleri gafil olduğu halde dilleriyle Allâh&#8217;ı zikredenlerin duru-mu bir olur mu? Şiir: Sürme çekilen göz, doğuştan sürmeli göz gibi değildir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, üstün hallerin, hiçbir gayret gös-termeden sadece sözde marifeti anmakla, dile getirmekle kazanılması da müm-kün olmaz. Eğer, &#8216;Tamam, diyelim ki, faziletlerin çoğunun da meârif ve hallerin değe-rinden kaynaklanmasına karşın, yine de sözünü ettiğiniz sebeplerden dolayınebîlerin meleklerden daha üstün olduğunu, onların bedenlerinin de meleklerin-kinden daha değerli olduğunu, kabul ettik. Peki, durum böyle iken yine siz, niçin nebîlerin bu hususta da meleklerden daha üstün olduğunu söylersiniz?&#8217; denilirse, Biz de cevaben şöyle deriz: Sözünü ettiğiniz durumların şu hususları da ihtiva ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p><strong>1-</strong>Melekler ve nebîler, meârif ve ahvâl bakımından eşit olsalar bile, nebîler cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi hususlardan dolayı meleklerden daha üstündürler.12</p>
<p><strong>2-</strong>Nebîler, meârif ve ahvâl bakımından meleklerden üstün olabilir. Buna cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi üç husus daha eklenebilir. İşte bu üç şey bakımından peygamberler meleklerden üstündür-ler.</p>
<p><strong>3-</strong>Sözü edilen meârif ve ahvâl gibi artı nedenlerden dolayı melek, nebîden üstün olabilir. Ancak nebî, her ne kadar melekler, beden bakımından kendilerin-den daha üstün olsalar da sözü edilen üç nimet ve kendine özgü ibadetleri nede-niyle onlardan daha faziletli olurlar. Çünkü bedenler (ruhların) meskenleridir. Hâlbuki asıl şeref, meskene değil, o meskende ikamet eden kimseye aittir. Bir başka deyişle itibar meskene değil, onda kalan kimseyedir. Nitekim peygamberler, annelerinden üstün olmalarına karşın (dünyaya gelmeden önce zorunlu olarak) onların karnında iskân etmişlerdir.13</p>
<p><strong>Şiir:</strong> ‘Isâm&#8217;ın kendisi, ‘Isam&#8217;ı (bele takılan kayışı) şereflendirdi.14</p>
<p>Mesîh (Îsâ)&#8217;in ruhu Meryem&#8217;in bedeninden daha üstün ve değerlidir. İbrâhim&#8217;in ruhu annesinin cesedinden daha üstündür. Yine, Rasûlullâh &#8216;ın ruhu, annesinin bedeninden daha faziletlidir.</p>
<p>Müminlerin çocuklarından kâfir olanlar, yaratıkların en kötüleridir. Bu tip kimselerin ceninlerinin kaldığı anne karnı onların şahıslarından daha değerlidir. Örneğin bir mümin kadın bir kâfir çocuğa gebe olsa, o annenin bedeni, olacak çocuktan daha faziletlidir. Çünkü ruh olarak o, en aşağılık sıfat olan göklerin ve yerin rabbini inkârı kabul etmiştir.</p>
<p><strong>[RÛHUN BEDENDEKİ YERİ HAKKINDA] </strong></p>
<p>Eğer, &#8216;Rûh, bedenin neresinde bulunur?&#8217; diye sorulursa, cevaben şöyle de-riz: İnsan bedeninde iki rûh bulunur. Bunlardan birincisi &#8216;Yakaza rûh&#8217;u olup, Allah Teâlâ&#8217;nın adeten üzerinde hü-küm icra ettiği &#8216;uyanık olma&#8217; vasfı taşıyan ruh budur. Bu ruh bedende bulunduğu zaman insan uyanıklık halinde demektir. Bu ruh bedenden ayrıldığı zaman in-sanda &#8216;uyku&#8217; denen olgu meydana gelir ki, işte cesetten ayrıldığı zaman çeşit çeşit rüyaları gören ruh ta bu ruhtur. Eğer insan rüyasında kendini göklere çıkmış görürse, bu görülen rüyanın sâlih bir rüya olduğunu gösterir. Çünkü şeytanlar bu yüksek semalara çıkamazlar. Eğer insan kendini göklerde (gezinip dolaşırken) görmez de aşağılarda bir yerlerde görürse, bu rüyanın, şeytanlar tarafından ilkâ edilen bir nitelik taşıdığını gösterir. Daha sonra bu ruh tekrar önceden bulunduğu bedenine dönerse, insan hemen eski hali olan uyanıklığa geçer. Sözü edilen ikinci ruh, (yaşama ve diriliği gösteren)&#8217;hayat ruhu&#8217;dur. Bu ruh bedende bulunduğunda insan hayatta olur. Ondan ayrıldığında ise ölüm denilen olgu meydana gelir. Bu ruh tekrar bedene dönerse hayat yeniden başlamış olur. İşte sözünü ettiğimiz ruhların bedendeki yerini –Yüce Allah&#8217;ın kendilerine il-ham ederek bildirdiği kimselerin dışında- hiçbir kimse bilemez. Bu ruhlar, anne kar-nındaki iki cenin gibidir. Bazen de insanın içinde üçüncü bir ruh bulunur ki, buna &#8216;şeytan ruhu&#8217; demek mümkündür. Bu ruhun bulunduğu yer göğüstür. (sadır) İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;&#8230;ki o, insanların göğüslerinde, onlara vesvese verir&#8230;&#8221;15Öte yandan bununla ilgili olarak sahih bir hadiste de şöyle bir ifade yer alır. &#8220;Bir kimse &#8216;hâ&#8217; &#8216;hâ&#8217; diye esnediği sırada Şeytan onun içinde/karnında ona güler.&#8221;16 Bir başka hadiste geldiği üzere, &#8220;&#8230;İnsana bir meleğin dürtmesi17 olduğu gibi bir de şeytanın dürtmesi vardır&#8230;&#8221;18</p>
<p>Kelamcılardan biri şöyle demiştir: “Görünen o ki, ruh kalbin yakınındadır. Buna göre ruhun kalpte olması uzak bir ihtimal değildir.” Benim düşünceme uy-gun düşen de bu görüştür. Dolayısıyla, meleğin, iki ruhun bulunduğu yere girmesi mümkün olduğu gibi, şeytanın da buraya girmesi pekâlâ mümkündür. Ayrıca bu sözü edilen ruhların, aslında, değerli ve değersiz sıfatlardan kendisine uygun olan-ları üzerinde barındıran tek bir cevher olmaları da söz konusu olabilir. Yine, bu ruhlardan her birinin gören, duyan, isteyen, güç yetiren, bilen, konuşan ve diri olan bir beden olması da mümkündür. Bu durumda bu ruhlar, diri bir karında az diri bir canlı (cismin) içinde bulunan tam bir varlık halinde demek-tir.</p>
<p>Yani işiten bir varlığın içinde işiten, gören bir varlığın içinde gören, bilen bir varlığın içinde bilen, güç yetiren bir varlığın içerisinde güç yetiren, isteyen bir varlığın içinde isteyen, konuşan bir varlık içerisinde konuşan bir başka canlışek-linde olabilir. [Ruhun bir canlı bir varlığın içerisindeki durumu gibi olur.] Böylece yüce Allah âdetini şöyle icra eder: Beden bir şeyi gördüğü zaman ruhu da görür. Beden bir şeyi işittiği zaman ruhu da hemen işitir. Beden bir şeyi idrak ettiğinde ruhu da hemen o şeyi idrak ediverir. Ruhların tamamının nûrânî, latîf ve şeffâf varlıklar olması da mümkündür. Şeytan ve cinlerin dışında özelikle meleklerin ve müminlerin ruhlarının bu şekilde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Ruhların bedende olduğunu ifade eden ayetlerden biri de şudur. &#8220;Hele can boğaza dayandığı zaman, işte o vakit siz bakar durursunuz.&#8221;19Hayat ruhunun varlığına şu ayet delalet eder. &#8220;Deki; Sizin canınızı, görevli ölüm meleği alır.&#8221; 20</p>
<p>Bir başka ayette şöyledir: &#8220;Eğer görüşünüzde sadık iseniz (çıkan) ruhu geri döndürün!&#8221;21 Bu hususa işaret eden bir hadis-i şerif şöyledir: &#8220;Ruh bedenden ayrıldığında, onu gözler takip eder.&#8221;22Müfessirler, âyetteki &#8220;Can boğaza ulaştığında&#8221; bölümünde kastedilen bedendeki ruh olduğunda ittifak etmiş-lerdir. Konuya ilişkin diğer âyetler de şunlardır: İnsanın yaratılışı bağlamında Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Onu düzenleyip şekle soktuktan sonra ruhumdan üfledim!&#8221;23 &#8220;Ona ruhu-muzdan üfledik!&#8221;24 Bunun takdirî anlamı; &#8220;Onun bedenine/cesedine ruhumuzdan üfledik!&#8221; demektir. Hayat ve yakaza ruhlarına işaret eden bir ayette şudur: &#8220;Allah, insanın ruhunu onun ölümü anında alır.&#8221;25</p>
<p>Bu ayetin bu bölümü-nün takdiri anlamı; &#8220;&#8230;Bedenlerinin ölümü sırasında&#8230;&#8221; şeklindedir. &#8220;&#8230;Ölmeyenin de uykusunda iken canını alır.&#8221; Bu bölümün takdiri manası ise,&#8221;Uykudaki iken ölmeyen bedenin ruhunu alır.&#8221; şeklinde olur. Bu âyetinin deva-mının takdiri de şöyle belirlenmiş olur. &#8220;Ölümüne hükmettiği ruhları tutarak onların bedenlere girmesini engeller. Diğer ruhları da (almadan) onları salıverir. [İşte sözü edilen bu ruh, yakaza ruh denilen ruh çeşididir.] Tâ ki, onlar için belirlenmiş ölüm anına varıncaya kadar&#8230;&#8221; İşte bu sırada hayat ve yakaza ruhları cesetlerden alınıp kabzedilir. Hayat ruhları asla ölmezler. Diri ve canlı olarak semâya yükseltilirler. Bunlar içerisinde bulunan kâfirlerin ruhları yukarıdan aşağı atılır. Bu ruhlara sema kapıları açılmaz. Göklerin kapıları, –Yüce Allah&#8217;a arz edilinceye kadar- sadece mümin ruhlara açılır. Ne mutlu bu ruhlara!</p>
<p><strong>[KABİR HAYATI SIRASINDA RUH NEREDE BULUNUR?]26</strong></p>
<p>Kabirde iken ruhlar, (önceden içinde bulundukları) bedenden ayrı olarak sevaplarla nimetlendirilmiş ya da ceza ile azaplandırılmış bir şekilde bulunurlar. Bu şekildeki durumları birinci sûra üfürülünceye kadar sürer. Ölen müşrikler ise, burada, sûra üfürülünceye kadar azap görmezler. Ancak onlar: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir&#8221;27 di-yerek hayıflanırlar. Sonra, ölü kabirde iken yakaza ve hayat ruhları, Münker ve Nekir&#8217;in sorgu-laması için onun cesedine geri iade edilir. Diriliş (ba&#8217;s) ve toplanma (nüşûr) zamanıyaklaşınca yakaza ruhu tekrar kabzedilir. Böylece kırk yıl kadar uyurlar. Sûr&#8217;a üfürülünce yakaza rûhu tekrar bedenlere geri döner. İşte kâfir olan kimseler, bu sırada: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir?&#8221; 28diye sorarlar. [Yani, yattığımız yerden bizi kim uyandırdı? diye.] Melekler (ya da müminler) kendilerine şöyle derler: &#8220;İşte Rahmân olan Allâh&#8217;ın size olacağını vaat ettiği, onun elçilerinin de olacağından haber verdikleri ba&#8217;s (diriliş) budur!&#8221; derler. İslâm âlimleri rûh&#8217;un berzâh29 âleminde kabrin neresinde bulunduğu konu-sunda farklı görüşlere sahiptirler. Şehitlerin ruhlarına gelince, Allah Teâlâ bu ruhla-rı yeşil renkli (cennet) kuşların(ın) karnında iskân ettirir.30 Bu kuşlar, cennet meyvelerinden yer, onun nehirlerinden içerler. Sonra da Arş&#8217;ın altında asılı kandi-limsi (ışık saçan) yerlere giderek oraya tünerler. Âlimlerden bir grup, ruhların kabirlerin etrafında bulunduğunu söyler.</p>
<p>Bu-na delil ve dayanak olarak ta Hz. Peygamber &#8216;in, kabirleri ziyarete gitti-ğinde onlara selam verdiğini, ashabına da bunu emrettiğini gösterirler. Nitekim Efendimiz kabir ziyaretinde, &#8220;Mü&#8217;min ve Müslüman diyarın sâkinleri selâm size!&#8221; 31 diyerek, orada bulunanları selamlamıştır. İnsanlar arası örfte ehl-i dâr, bir evde veya o evin etrafında konaklayan kimselere verilen bir isimdir. Bu âlimler, Rasûlullah&#8217;ın kabir azabından Allah&#8217;a sığınmayı emredişi ile bir defasında iki kişinin kabrine uğrayıp: &#8220;Bu iki adam, çok ta büyük sayılmayan bir davranıştan32 dolayı azap görmekte-dirler&#8230;”33demesini bu hususa ikinci delil olarak gösterirler. Bu hadis de gösteriyor ki, ruhlar, kabirlerin çevresinde değil, bizzat onun içinde bulunmaktadırlar. En sağlam görüş de budur. İşte bu yüzden Hz. Peygamber şöyle buyurmuş-tur: &#8220;(Mü&#8217;min bir kul kabre konulduğu zaman), kabir, (onun) rahat etmesi için genişletilir. Ba&#8217;s (yeniden diriliş) gününe kadar kabri yeşillikle doldurulur.&#8221;34Peygamberlerin bedenlerinin göğe yükseltildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu sabit değildir. Bir grup ta, kâfirlerin ruhları Yemen&#8217;de bulunan Ber(a)hût adı veri-len35 bir kuyuda olduklarını söyler. Ancak, Sünnet ve hadis onların bu görüşlerini reddetmektedir. Zira Hz. Peygamber , (mü&#8217;minlere) kabir azabından Al-lah&#8217;a sığınmayı emretmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Birbirinizi gömmeyi bırakacağınızı bilmeseydim, ölülerin kabirlerinde gör-dükleri azabı size duyurması için Allah&#8217;a dua ederdim!&#8221;36Kabirde iken Mü&#8217;minlerin cesetleri, Âdem &#8216;in şeklinde, yani, göğe doğru altmış zira&#8217; boyunda olur. Nitekim şair şöyle demiştir: O diyar bildik bir diyar değil, o çadır da bildik bir çadır değil.</p>
<p><strong> [DÜNYA VE AHİRETTEKİ YARARLAR VE ZARARLAR]</strong></p>
<p>İnsanların en mutlu olanları, ahirete ilişkin maslahatlarını dünyaya ait maslahatlara tercih edenlerdir. Çünkü ahiret daha kalıcı ve da değerlidir. Bunun yanı sıra onlar, âhirete ait mefsedetleri ortadan kaldırmayı, dünyevî mefsedetlerin giderilmesine de tercih ederler. Çünkü ahirete ait mefsedetler, dünyaya ilişkin mefsedetlere göre daha kötü ve daha süreklidirler. Bir de şu hususu belirmek gerekir ki, ahirete ilişkin maslahatlar ve mefse-detleri, dünyevî maslahat ve mefsedetlerle karşılaştırarak (benzer ya da aynı say-mak) mümkün değildir. Kim maslahatların celbi, mefsedetlerin def&#8217;i hususunda dünyayı, ahirete tercih ederse, aldanıp kaybetmiş olur. Çünkü ahiretin maslahatları saf ve katışık-sız olup, ona hiçbir mefsedet bulaşmamıştır. Oranın mefsedetleri de o kadar saf ve katışıksızdır ki, ona hiçbir maslahat karışmamıştır.</p>
<p>Dünyaya gelince, oradaki maslahatların, mefsedetlerden tamamen ayrıl-ması oldukça güçtür. Zira burası gam, keder ve hüzün yurdudur. Ayrıca bize, varlıkların ahiretteki şaki olmaları durumunda onların halleri-nin, insan ve cin şakilerinin durumu gibi olduğuna dair hiçbir bilgi ulaşmamıştır. [Yani ahiret deki kötü durumlar, dünyaya göre daha da ileri derecededir.] Durum, ahiretteki mutluluk bakımından da aynen geçerlidir. [Oranın mutluluğu dünyadakine asla benzemez.] Öyleyse, amel edenler, işte bu sonsuz nimet ve mutluluğu elde etmek için çalışsınlar, onu elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar! Şöyle bir soru yöneltilebilir: Cebrâil , Hz. Peygamber &#8216;e Sahâbeden Dihyetü&#8217;l-Kelbî&#8217;nin su-retinde geldiğinde onun ruhu nerede olur? Dihye&#8217;nin bedenine benzeyen bir be-dende mi yoksa kendisi için yaratılan altı yüz kanadı bulunan bedende mi? Eğer ruh büyük olan bedende ise, o zaman Hz peygambere gelen ne ruh ne de beden bakımından Cibrîl değildir. Eğer ruh, Dihye&#8217;ye benzeyen beden de ise, bu durumda altı yüz kanadı olan beden, insanlardan birinin ruhu bedenden ayrıldığı zaman bedenin ölmesi gibi ölür mü? Yoksa ruhsuz olarak yaşamaya devam eder mi? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İlk bedenden ayrılması o bedenin ölmesini gerektirmez. Zaten bu, uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü ruhların ayrılmasıyla bedenlerin ölmesi aklî bir zorun-luluk değildir.</p>
<p>Bu, yalnızca, Allâh&#8217;ın insanların ruhunda uyguladığı genel-geçer bir âdetidir. Cibril&#8217;in bedeni hayatta kalır. Bu durumda onun bilgi ve taatlerinden bir şey de eksilmez. Onun ruhunun ikinci bir bedene intikali, şehitlerin ruhlarının yeşil kuşların bedenlerine intikali gibidir. Şehitlerin ruhlarının intikali, tenâsüh37ehlinin görüşlerine benzer. Eğer, &#8216;İnsana, güzel sûretinden dolayı sevap verilmez. Çünkü sûret, biçim ve şekil, insanın kendisinin belirlediği bir özelliği ve kazanımı değildir. Bütün bunları belirlemek kendi elinde değildir. İnsana, yine aynı şekilde aklından, hayra çağıran, kötülükten sakınan erdemli doğasından dolayı da sevap verilmez. Sevap ve ecir, sadece kazanılmış fiillerden dolayı insana verilmiştir. İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;Gerçekten siz, sadece yaptıklarınızın kaşlılığını göreceksiniz.&#8221;38 Hâlbuki yuka-rıda sözü edilen sıfatlar, insanın bizatihi amelleri olmadığı gibi, teklif (dini ve ahlâkî sorumluluk) de bunlarla ilgili değildir. Zira buna da gücü yetmez zaten. Bütün bunları belirttikten sonra şöyle bir soru yöneltebilir miyiz? &#8220;Peki, bir pey-gamber, nübüvvet ve risâlet görevinden dolayı sevap elde eder mi?&#8221; Buna şöyle cevap veririz.</p>
<p>Rasullük (sadece elçilik) değerli bir sıfat olup, bundan dolayı kendisine se-vap verilmez. Sevap, sadece risalet görevini eda etmekten dolayı verilir. Nübüvve-te sevap verilir mi? Bu konuda âlimler farklı görüşlere sahiptirler. &#8216;Nebî Allah&#8217;tan aldığı şeyleri insanlara bildirendir&#8217; görüşünde olanlara göre nebî, bundan dolayısevap alır. Çünkü bu, onun fiilidir. Eş&#8217;arî mezhebinin görüşünde olup, &#8216;Nebî, Allâh&#8217;ın kendisine bazı şeyleri bildirdiği kişidir&#8217; diyenlere göre nebî, Allâh&#8217;ın kendi-sine bir şeyler bildirmesinden dolayı sevap almaz. Çünkü bu, nebî&#8217;nin kendi fiili değildir. Nice şerefli nitelikler vardır ki, kişi bundan dolayı sevap almaz. Örneğin, kişinin kendi çabasının sonucu olamayan ilhamlar ve sıfatların en yücesi olan, Yüce Allâh&#8217;ın cemâline bakmak gibi ki, kişi bunlardan dolayı herhangi bir sevap ve ecir almaz. Eğer, &#8216;nübüvvet mi yoksa risalet mi? daha üstündür?&#8217; diye sorulursa, ceva-ben şöyle deriz: Nübüvvet, risâletten üstündür. Çünkü nübüvvet, sadece Yüce Allah&#8217;a has ve ait olan şeylerden yani; celal ve kemal sıfatlarından haber vermektir. Zira bu olgu iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilintilidir. Risalet ise, bir hususu sadece kullara bildirmekten ibarettir. Dolayısıyla nübüvvet görevinden daha düşük düzeydedir. Bir de sadece bir yönüyle Yüce Allah&#8217;la ilişkilidir. Diğer yönüyle kullarla ilgilidir.</p>
<p>Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür. O da, &#8216;iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilgili olan, sadece bir yönüyle ilgili olandan efdaldir.&#8217; Dolayısıyla nübüvvet, risâletten daha üstündür. Nitekim yüce Allâh&#8217;ın Hz. Musâ&#8217; ya söylediği; &#8220;Ben âlemlerin rabbi olan Allâh&#8217;ım!&#8221;39 sözü, &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221;40 sözünden önce gelmektedir. Yüce Allah &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221; sözünden önce söylediklerinin tümü nübüvvettir. Bundan sonra emrettiği tebliğ ise, risâlettir. Nübüvvet, son tahlilde &#8216;ilâh&#8217; ve ona vacip olan sıfatları tanıtma ile ilintili iken, (yani sadece Yüce Allah&#8217;la ilgili iken) risâlet; Allah Teâlâ&#8217;nın Rasûlüne, kulla-rına iletmesi için bir takım emir ve nehiyleri bildirmesi olgusuyla ilintilidir. İşte bu yüzden Yüce Allah, Cebrâil aracılığıyla Rasûlullah&#8217;a, &#8220;Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! Şüphesiz dönüş rabbinedir&#8221;41 diye söylediğinde bu sözler nübüvvet ol-muştur. Allah ona okumayı emretmiş; rubûbiyyeti, her şeyi kendisinin yarattığı-nı, insanı da &#8216;alak&#8217;tan yarattığını, kalemle yazı yazmayı öğrettiğini, kulların tü-münün dönüşünün kendisine olduğunu bildirmiştir. Bunların tamamı nübüvvet-tir. Aslında risâlet (peygamberlik) görevi, Cebrail&#8217;in, Hz. Peygamber’e gelip, &#8220;Ey Örtüsüne bürünen kalk ve uyar!&#8221; dediği andan itibaren başlamıştır.42Yüce Allah&#8217;ın, Mûsâ (a.s.)’ya; &#8220;Ben senin Rabbinim!&#8221; diyerek, ona rubûbiyeti, bulunduğu yeri temizlemesini gerektiğini öğretmesi; huzurunda edepli olmasınısağlamak için ayakkabılarını çıkarmasını ve vahyedilenlere kulak vermesini em-retmesi; kendisini risâlet ve nübüvvet görevi için seçtiğini bildirmesinden sonra;</p>
<p>&#8220;Benden başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni hatırlamak (zikir) için na-maz kıl&#8221;43 buyurması da böyledir. Ayrıca, herkesin yaptığının karşılığını göreceği kıyamet vaktinin geleceğini bildirmiştir. Nitekim bunu da Peygamber Efendimi-ze: &#8220;Şüphesiz dönüş rabbinedir.&#8221; ayetiyle bildirmiştir. Yüce Allâh&#8217;ın, Hz. Mûsâ&#8217;ya bu ayetlerden sonra buyurdukları ise nübüvvettir. O&#8217;nun (c.c.) &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o azdı&#8221; sözü risâlet (görevin)in başlangıcıolmaktadır. Hiçbir kimse üstün tutma ya da eşit sayma ölçütlerine vakıf olmadan bir kimseyi başka birinden üstün tutamadığı gibi eşit olduklarını da ileri süremez. Peygamberlerin ve meleklerin ruhlarının sahip olduklarımeârif ve ahvâli bilmeden, şer&#8217;î bir dayanağı esas almadan üstünsayma ya da eşit tutma işlemine girişmesi caiz değildir. Zaten bunu yapmaya da ancak Allahtan sakınmayan, yalancı ve gözü pek kimseler yeltenebilir.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ ÜSTÜNDÜR?]</strong></p>
<p>İnsanın meleklerden daha üstün olduğunu gösteren ayetlerden biri de şu-dur: &#8220;İman edip, sâlih amel işleyenler yaratıkların en hayırlısıdırlar!&#8221;44Âyetteki &#8216;beriyye&#8217;den maksat, meleklerin de içinde bulunduğu tüm yaratı-lanlardır. Yine Cenâb-ı hak, En’âm suresinde bir kısım nebî&#8217;den bahisle, &#8220;Onların hepsini, bütün âlemlere üstün kıldık&#8221;45 buyurmuştur. Melekler de ayette sözü edilen âlemler zümresindendir. Bu ayetteki &#8216;âlem&#8217; kelimesine gelince; Eğer, bu sözcüğün türemesini &#8216;ilim&#8217; (bilgi) kelimesine dayandırırsan, o zaman melekler de ulemâdan sayılır. Yok, eğer, &#8216;alâmet&#8217; (belirti/gösterge) sözcüğünden türediğini söylersen, melekler ve Allah&#8217;ın dışındaki tüm varlıklar bu kavramın kapsamına girer. Zira bunların hepsinde Yüce Allah&#8217;ın varlığına, sonsuz kudretine, irâde ve ilmine, ha-yat ve hikmetine işaret eden bir işaret vardır. Ek bir bilgi: İki kişi hallerin herhangi birinde eşit olursa, bu durumda onlar fazilette eşit olmuşlardır. Haller aynı olduğunda, bu hale sahip olma zamanının uzunluk ve kısalığı bakımından birbirinden farklı olurlarsa, uzun zaman bu hale sahip olan kısa zaman sahip olandan daha üstün olur. İki kişi hallerde birbirinden farklı olurlarsa, hallerden biri daha şerefli ve zaman bakımından daha uzun ise, bu hal sahibinin daha şerefli ve daha faziletli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.</p>
<p>Bunun örneği, korkan ve saygı gösteren kimsenin durumu gibidir. Saygı, korkudan daha üstündür. Saygı halinin zamanı, korku halinin zamanından daha uzun olursa, saygı korkuya iki yönden üstün gelmiş olur. Zamanlar eşit olursa, saygı haline sahip olan üstün olur. Saygı hali-nin zamanı, korku halinin zamanından kısa olursa, rütbe ve şerefi üstün olduğu için saygı haline sahip olan yine daha üstün ve faziletli olur. Nitekim bir dinar ağırlığındaki bir mücevher, bir dinardan daha üstündür. Dinar ise, vasfının gümüş vasfından üstün olması sebebiyle iki dirhemden de, on dirhemden de daha üstündür. Kuyumculara göre taşıdığı üstün niteliklerden do-layı bazı dirhemler diğerlerine göre daha değerli olabilir.</p>
<p>İnsanların birbirlerinden farklı oluşları da bu ölçü ile bilinir. Korkan kişi, üzerinde korku izlerinin görülme-siyle; saygı duyan kimse de, üzerinde saygı izlerinin zuhuruyla bilinir. Muhabbet, rıza, tevekkül, ümit ve diğer haller konusunda da durum böyledir. Bir insanda saygının izleri, bir başkasında da korkunun izleri görüldüğün-de, saygı izlerinin görüldüğü kişinin diğerinden daha üstün olduğunu anlarız. Yine iki kişiden birinde nimet ve lütuf sebebiyle yaratıcısına muhabbetin izlerini, diğerinde ise, celal ve cemal sıfatlarından kaynaklanan sevginin belirtileri tezahür eder. Üzerinde celal ve cemal muhabbeti bulunan kimse, üzeride nimet ve lütuf mu-habbeti bulunan kimseden daha üstündür. Zira celal ve cemal muhabbeti, doğru-dan Allâh&#8217;ın zâtına ve sıfatlarıyla ilintili olduğu halde, nimet ve lütuf muhabbeti Allah&#8217;tan başkası varlıklarla ilintilidir. İnsanlar arasındaki dereceler de işte bu minval üzere bilinir.</p>
<p><strong> [TAAT VE İBADET BAKIMINDAN İNSANLARIN DERECELERİ]</strong></p>
<p>İtaat edenlerin mertebe ve dereceleri, onlardan hangisinin daha faziletli hangisinin daha düşük dereceli oldukları, onların taatle meşgul oluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Eğer taatte bulunanlar taat konusunda eşitlerse, o zaman birbirine üstünlükleri olduğundan söz edilemez. Eğer, onlardan biri, taat bakı-mından diğerinden daha iyi durumda olmakla beraber meârif ve ahvâl bakımından daha düşük durumda ise, meârif ve ahvâlin değeri, ameller ve sözlerin değerine üstün tutulup öncelenir. İşte bu husus hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir. &#8220;Ebû Bekir sizi, çok namaz kılmakla çok oruç tutmakla değil, içinde taşıdığıbir tür vakarla46geçti!&#8221;47Yine Hz. Peygamber , kendisinin yaptığı ibadetleri azımsayanlara karşı: &#8220;Ben kendimi, sizin Allah&#8217;ı en iyi bileniniz, ondan en çok çekineniz olmamı ümit ediyorum&#8221; buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), marifet (yüce Allah hakkında edinilen bilgi) ve çok çekinmeyi (haşyet), çok amel işlemekten daha değerli ve üstün görmüştür.</p>
<p><strong>İNSANLARIN BERZAHTAKİ48 DURUMLARI HAKKINDA</strong></p>
<p>İster sâlih ister fâcir, ister mü&#8217;min ister kâfir olsun tüm insanlar, berzâhta (kabirde) iken, sabah akşam ahirette bulunacakları makamlarını seyrederler. Eğer cehennem ehlinden ise, cehennemdeki yerini; eğer cennet ehlinden ise, cennetteki yerini seyreder durur. Berzâh âlemine özgü nimetler, (dünyada işlenen) amellerin kalitesine ve değerine göre verilir. Orada görülecek azap da (dünyada işlenen) amellerin kötülük derecesine ve çokluğuna göre verilir.</p>
<p><strong>[İNSANLARIN BULUNDUĞU MAKAMLAR]</strong></p>
<div>İnsanın ilk yaratılıştan itibaren kaldığı makamlar dörttür.</div>
<div></div>
<div><strong>1-</strong>Anne karnı.</div>
<div><strong>2</strong>-Dünya.</div>
<div><strong> 3-</strong>Berzâh âlemi: Ölülerin diriltileceği zamana kadar.</div>
<div><strong>4-</strong>Sonu olmayan dâru&#8217;l-karâr (ahiret yurdu). İnsan eğer cennet ehlinden ise, ebedî ve ölümsüz olarak cennet nimetlerin-den yararlanacak (Allah Teâlâ bizleri de bu sınıftan kılsın!), cehennem ehlinden ise (Allah hepimizi muhafaza buyursun!) ebedî ve ölümsüz olarak azap görecek-tir.</div>
<div></div>
<div><strong>CENNET LEZZETLERİ VE SEVİNÇLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cennet, gam ve elemlerden uzak olarak, sevinç ve ona götüren sebeplerle, lezzet ve ona ulaştıran sebeplerle doludur. Oranın sevinci ve mutluluğu, mutlu-lukların en güzelidir. Lezzetleri de hazların en zevklisidir. Cennette tadılan lezzetlerin en üstünü Yüce Allah&#8217;ın rızasını elde etmek, onun cemâlini seyretmek, sözünü ve selamını işitmek, onun yakınlığıyla ünsiyet peyda etmektir. İşte bu lezzetlerden, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akla hayale gelmedik birçok sevinçler zuhûr edecektir. Bu nedenle, âhiretteki meârif (özel bilgiler) dünyadaki meâriften daha faziletlidir. Âhiretteki bu meâriflerden kaynaklanan haller (güzel davranışlar), dünya-daki benzerlerinden daha faziletlidirler. Çünkü âhiret hayatı ve nimetleri, dünya-dakilere göre daha tam, daha üstün, daha değerli ve daha süreklidir. Dünya yaşamında âhiretle ilgili oluşan (güzel) haller, sadece insana acı ve elem veren &#8216;korku&#8217; duygusuyla kesintiye uğrarlar. Yüce Allah&#8217;ın dünyada iken insanları korku ile minnet altında tutması, onları günahlardan alıkoymak, emirle-rine muhalefetten uzaklaştırmak ve ölümleri sırasında (üzerlerindeki) teklifi kal-dırmak amacına yöneliktir. Yine, yeme içme, giyme, binme, konaklama gibi diğer haz ve lezzetlerde de durum böyledir. Yani dünyadaki benzer haz ve zevklere göre daha üstün bir durum arz ederler. Bütün bu sayılanlar meâriften elde edilen haz ve lezzetlerden daha düşük değerdedirler.</div>
<div></div>
<div><strong>CEHENNEM ELEMLERİ VE KEDERLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cehennem de, gam ve keder ile ona yol açan şeylerle dopdoludur. (Allah bizi korusun!) Bunların en kötü ve şedit olanı, Allah Teâlâ&#8217;nın (kula) gazabı ve kini, onu (rahmetinden) tart edip uzaklaştırması ve onun şu sözüne muhatap olmaktır. &#8220;Alçaldıkça alçalın orada! Artık benimle konuşmayın!&#8221;49Oradaki eziyet ve elemler, zakkûm ağacından ve dikenli bitkilerden yemek; irinli, acı ve kaynar sudan içmek; bukağılara ve zincirlere vurulmak; sürekli aşağı-lanıp, rezil edilerek zillete duçar kılınmak şeklindedir. Cehennem, her türlü sevinç ve neşeden halidir.</div>
<p><strong>DÜNYADAKİ HAZ VE ELEMLER </strong></p>
<p>Dünya da, tümüyle kulların maslahat ve mefsedetleri ile onlara sebep olan şeylerle doludur. Ancak oranın şerleri hayırlarından, zarar veren şeyleri yarar sağ-layan şeylerinden, çirkinlik ve kötülükleri güzellik ve iyiliklerinden daha çoktur. İnsanların orada ulaşmak istedikleri maksatlarının ekserisi, haz ve lezzetleri elde etmek, acı ve elemden uzaklaşmak şeklindedir. İnsanların dünyada en önde olan-ları, gaye ve maksatları, âhiret meârif ve hallerine ait lezzet ve hazlarını elde et-mek olanlardır. Daha sonra, maksatları, âhiretin lezzetlerini ve hazlarını dünya ve onda bulunan haz ve lezzetlerinden daha fazla isteyen kimseler gelir. Bundan sonra, dünya ve ahiret konusundaki niyet ve maksatları eşit olanlar gelir. Daha sonra kendisinde, dünya haz ve lezzetlerini elde etme amacı ağır basanlar yer alır. Bu hususlarda en kötü durumda olanlar ise, âhiret zevk ve lezzetlerine ulaşmak için bırak çalışmayı, onları hiç hatırları getirmeyenlerdir. Cennet ve cehennem, kalıcı ve sürekli, dünya ise, geçici ve sonlu bir yerdir. O halde, kalıcı nefis şeyleri geçici değersiz şeylerle değişenlere, (manevî) ticaret ve alış-verişinde kâr değil, zarar edenlere yazıklar olsun! İşte bu hususa işaret eden ayet: &#8220;Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yok-tur!&#8221;50Zira onun şakî (kötü) kıldığını kimse iyi (saîd) edemediği gibi onun mutlu kıldığını da kimse şakî (mutsuz) edemez. Onun uzaklaştırdığını kimse yakın edemediği gibi onun yakın kıldığını da kimse uzaklaştıramaz.</p>
<p><strong>MUTLULUKLAR HAKKINDA </strong></p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti taatleri yapmakla elde edilir. Mutsuzluğu ise, gü-nah işlemek ve emirlere muhalefet etmekle olur. İnsanlardan kimisi mutlu kimisi daha mutlu, kimisi mutsuz kimisi daha mutsuzdur. Böylece insanlar dört sınıftır-lar.</p>
<p><strong>1-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutlu olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünyada mutlu, ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong> 4-</strong>Dünyada mutsuz, ahirette mutlu olanlar. Mutluluk ve saadetin tamamı, marifet ve hallerle ve her halükârda Allâh&#8217;ın kitabına ve Resûlünün sünnetine sımsıkı tutunmakla kazanılır.</p>
<p><strong>FAZİLETLERİN SEBEPLERİ HAKKINDA </strong></p>
<p>Faziletler; İslâm (Müslüman olmak), iman, takva, meârif (bilgiler), ahval (güzel haller), hürriyet, emanet, candan davranma, güzel ahlak, nübüvvet (pey-gamberlik), risâlet (elçilik), güzel âdâb, iffetli; bağışlayıcı, hoşgörülü, sabır, hilm (ağırbaşlı ve yumuşak huylu olmak), öfkeyi yenmek gibi Kur&#8217;ânî ahlâk(lar) ile bezenmekle olur.</p>
<p>Dünya ve onun metaında, onun görkem ve makamında, mal ve mülkün-deki çokluğunda hiçbir fazilet yoktur. Çünkü bütün bunlar, ya fitne ya da fitne sebebidirler.</p>
<p><strong> [KARŞILIKSIZ VERİLEN NİMETLER NELERDİR?]</strong></p>
<p>Yüce Allah bazı nimetleri bahşedebilir. Örneğin, cennet hurileri gibi bazı kullarına, önceden hiçbir amel yapmamalarına karşın ihsanda bulunması, onları cennet köşklerinde barındırması gibi&#8230; Yine, boğularak, yanarak, karın ağrısından, hamile iken ölen kimselerin şehit olarak kabul edip kendilerine karşılıksız ihsan-larda bulunması da böyledir. Zira bu tür olaylar, onların iradesi ve isteği dışında meydana gelmiştir. Yine aynı şekilde, dünyada iken bazı kullarına ileri düzeyde akıl ve zekâ vermesi, yakışıklı ve güzel ahlaklı olarak yaratması, onları güzel ka-rakter, kişilik ve duygularla donatması da onun karşılıksız ihsanlarından sayılır. Allah Teâlâ, bazı insanlara, hiçbir suç ve günah işlememelerine rağmen azap edebilir. Mesela bazı kullarını, çirkin, ahmak, duyuları ve yetileri zayıf ya-ratması, bazılarına da çeşitli hastalıklar, üzüntüler ve sıkıntılar vermesi gibi. Ni-tekim cehennemde de bazı varlıklar yaratıp, onlara, önceden işledikleri küfür, isyânkârlık gibi bir suçları olmamasına rağmen azap etmesi de mümkündür. Zira (kâinattaki) bütün yaratma ve işleri düzenleme gücü ve yetkisi sadece ve sadece ona aittir. O, yaratıklarından kimini mutlu ve huzurlu, kimilerini de huzursuz ve mutsuz yapma, kimilerini kendine yakın kimilerini uzak kılma gibi fiillerinden dolayı sorguya çekilemez. Hâlbuki diğer varlıklar, bütün yaptıklarından sorguya çekileceklerdir.51 Sadece kendisine sığınılan ve güvenilen Allah, bütün kusurlardan ve hatalardan münezzehtir!</p>
<p><strong>SADECE AMEL İŞLEYENE YÖNELİK İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Bir kimse, ister farz ve mendup olan bir şeyi yapmak, isterse haram ve mekruh olan bir şeyi terk etmek şeklinde bir amelle Allah&#8217;a itaatte bulunursa, sevap kazanılacak bir iş yaptığından dolayı sanki kendi kendisine ihsanda bulun-muş, kendinin ve rabbinin haklarını yerine getirmiş demektir. Alacağı ecir de, yaptığı bu amellerin ve davranışların durumuna ve kalitesine göre değişiklik gös-terir. Şu ayetler bu hususa işret ederler. &#8220;Siz bir (başkasına) iyilikte bulunduğunuzda, aslında kendinize iyilik et-mişsiniz demektir.&#8221;52&#8243;Kim sâlih bir amel işlerse, bunu kendisi için yapmış demektir.&#8221;53&#8243;Her kim bir sâlih amel işlerse, bunu kendileri için yapmış olurlar.&#8221;54Yine, bir kimsenin alacağı ecir ve sevap, terk ettiği mefsedetlerin çeşidine ve türüne göre değişir. Mübah bir şeyi işleyen kimse, kendisine iyilikte bulunmuş demektir. Ancak bundan elde edeceği bir sevap ecir yoktur. Çünkü mübahlar, yapılması emredilen şeyler cümlesinden değildir.</p>
<p><strong>BAŞKALARINA YARAR SAĞLAYAN İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Herkim, başkalarına yönelik olarak, vacip veya mendup nitelikli bir fiilde bulunur, haram veya mekruh içerikli bir takım davranışlardan kaçınırsa, kendi-nin, rabbinin ve kendisine iyilikte bulunduğu kimsenin haklarını yerine getirmişolur. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim, tümüyle bu nitelikteki özendirilmiş tavsiye ve öğütlerle doludur!</p>
<p><strong> [KONUYLA İLGİLİ GÜZEL BAHİSLER] </strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;a itaatte bulunan bir kimse, aslında kendisine iyilikte bulunmuşolur. Eğer yaptığı iyi davranış, başkalarına yönelik ise, o zaman elde edeceği ecir ve sevap iyiliği dokunduğu kimse sayısınca artar. Bir başka deyişle, bu kimsenin alacağı ecir, (iyilik yaptığı konuda) maslahatın elde edilmesi, mefsedetin defedil-mesi şeklindeki durumların varlığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Eğer iyilik ve ihsanda bulunan kişi bir devlet yöneticisi ise, onun iyiliği, yönettiği kişilere, etrafında hizmet edenlere, yardımcılarına, ekibine ve halkına yönelik olur. Eğer bu kimse bir hâkim (yargıç) ise, o, (bu işi yapmak suretiyle) rabbine itaat ederek (öncelikle) kendine iyilikte bulunmuş olur. Eğer bir davada, davacı haklı ise, elde edeceği hakkı kendisine ulaştırdığı için ona ihsanda bulunmuş olur. Aksine davalı haksız, davacı zulme maruz kal-mışsa, ona da (davalının) zulmünden kurtarmak suretiyle iyilikte bulunmuş de-mektir. Eğer iyilikte bulunan, bir davada (taraf değil de) şâhit durumunda ise, bu kimse, şahitliğini yerine getirerek, hem kendine, hem taraflara yardım etmiş olur. Böylece, zalimin zulmüne engel olmuş, mazlumun da hakkını korumuş olur. Şayet, iyilikte bulunan kimse bir müftî ise, bu hem kendine, hem de fetva soranlara ihsanda bulunmuş demektir.</p>
<p><strong>[CENNETE GİDEN YOLLAR ÇOK ÇEŞİTLİDİR] </strong></p>
<p>Allah Teâlâ, kullarının girmesi için onlara, cennete giden pek çok kapılar açmıştır. Örneğin, kullarının, bir çelimsiz davarı/koyunu, bir parça hurmayı (in-fak etmelerini), güzel bir söz (söylemelerini) saf ve katışıksız niyet ve maksatlar (taşımalarına) sevap verir. Bir kimse, -imkânları ölçüsünde- başkalarına iyilikte bulunmaya karar ver-se, -maksadını gerçekleştiremese bile- sırf bu iyi maksadı nedeniyle ecir ve sevap alır. Bu kasıt ve niyetinden elde edeceği ecir ve mükâfat, kastının yöneldiği şeyin (yani maksûdun) durumuna göre değişiklik gösterir. Mesela, bir kimse, adaletle ve hak-kaniyete uygun hükmetmeyi amaçlarsa, bu niyetinden dolayı iki sevapla ödüllen-dirilir. Birisi, taşıdığı niyetine, diğeri ise, bu güzel davranışa niyet ve azimli olma-sına karşılık verilir. İsterse, kendisine (çözümlenmesi için) herhangi bir dava ko-nusu gelmesin. Eğer böyle davalar kendisine arz edilirse, her bir dava için on hasene55 sevap alır. Bu sevap alma işi, bakılan davaların içeriğine göre de (yani maslahat-mefsedet dengeleri bakımından) değişiklik arz eder.</p>
<p>Fetvâ verme (iftâ) işini üstlenen kimse de iki ecir alır. Ecirlerden birisi, için-de taşıdığı iyi niyetinden, diğeri de, bu işe giriştiğinden dolayı kendisine verilir. İsterse, kendisine hiçbir fetvâ danışılmasın. Kendisine bir takım fetvalar sorulur da, o da bunları cevaplandırırsa, her bir verdiği cevap için kendisine on hasene ecir verilir. Verilen ecirler, konunun içerdiği maslahata göre değişiklik gösterir. Yine, devlet başkanı, Müslüman halkının maslahatlarını elde etme, onlara yönelik mefsedetleri giderme işine girişirse, (yukarıda sözü edilen sevap-ecir du-rumları) aynısıyla onun için de geçerlidir. Hal böyle olunca Allah katında ancak iyi olmayanlar helak olur. Şayet, &#8220;İki maslahattan biri diğerine, bir miskal ağırlığınca ağır basar, mas-lahatın celbi ve mefsedetin defi aynı anda gerçekleşmesi imkânsız olursa, bu du-rumda maslahata en uygun olan alınıp mefsedeti en ağır olanı da giderilir mi?&#8221; denilirse, &#8216;Evet, işte şu ayet buna işaret eder.&#8221; deriz. &#8220;Kim zerre miktarınca hayır yaparsa, (ahirette) mutlaka onu görür. Kim de zerre miktarınca kötülük yaparsa, mutlaka onu görür.&#8221;56</p>
<p><strong>ETKİSİ SADECE YAPANDA KALAN KÖTÜLÜKLER </strong></p>
<p>Bir kimse, haram veya mekruh işler ya da vacip olan bir şeyin yapılmasına engel olursa bununla sadece kendisine kötülük etmiş olur. Ayrıca kendi hakkınıve Rabbinin hakkını zayi etmiş olur. İşte deliller: Yüce Allah buyurur: &#8220;Kim bir kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir.&#8221;57&#8243;Eğer bir kötülük yaparsanız, kendinize kötülük etmiş olursunuz.&#8221;58&#8243;Kim bir günahı kazanırsa, sadece kendi aleyhine kazanmış olur.&#8221;59</p>
<p><strong>SADECE YAPANLA KALMAYIP BAŞKASINI DA İLGİLENDİREN KÖ-TÜLÜKLER </strong></p>
<p>Kim, başkasına yönelik bir kötülük yaparak Allah&#8217;a isyan ederse, önce ken-dine zar vermiş ve zulmetmiş olduğu gibi, bir de kendinin, rabbinin ve günahları-nı kendilerine yönelik işlediği insan ve hayvanların haklarını zayi etmiş olur.</p>
<p><strong>KONUYLA İLGİLİ DİĞER BAHİSLER60</strong></p>
<p><strong>A-Kur&#8217;ân’a (mushafa) SaygıKur&#8217;ân mushafına gösterilen saygı çeşitlidir. </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Bunların en faziletlisi, Kur&#8217;ânla amel etmektir. Diğerleri şunlardır:</p>
<p><strong> 2-</strong>Görünür pisliklerden (necâsetten) uzak tutmak.</p>
<p><strong>3-</strong>Tükürük, balgam gibi pis şeylerden uzak tutmak.</p>
<p><strong>4-</strong>Abdestsiz, cünüp ve hayızlı kimselerin ona dokunmamaları.</p>
<p><strong>5-</strong>Kılıfsız taşımamak.</p>
<p><strong>6-</strong>Diğer eşyalarla birlikte taşımamak. Mushaf getirilince ayağa kalkmak bidattir. Zira Sahabe döneminde böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Ben –yukarıda- zikrettiğim saygışekillerini sadece Allah&#8217;ı büyükleme ve onun kitabını yüceltme amacıyla açıkladım.</p>
<p><strong>B-Mescitlere Saygı Mescitlere saygıya gelince, bunun göstergeleri şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Necaset, tükürük, balgam vb. pis nesnelerden mescidi korumak.</p>
<p><strong>2-</strong>Cünüp ve hayızlı kimselerin orada kalmasını engellemek.</p>
<p><strong>3-</strong>Alış-veriş gibi dünya işlerinden korumak.</p>
<p><strong>4-</strong>Orada sesi yükseltmemek, yitik ilanı yapmamak.</p>
<p><strong> 5-</strong>Çocukların ve akıl hastalarının oralara girmesini engellemek.</p>
<p><strong>6-</strong>Devlet yöneticilerinin ve hâkimlerin sıkça oralarda toplantı düzenlemele-rine engel olmak. Zira bir davada taraflardan biri çoğu defa yalan söyler, davayıbozar. Dolayısıyla oraların bu tip yanlış uygulamalardan korunması gerekir. Mescitlerin yapılış amacı sadece ve sadece, orada namaz kılmak, (zikir, Kur&#8217;ân kıraati ve ilim müzakeresi gibi) diğer ibadet ve faaliyetleri yapmaktır. Dünyadaki mescitlerin en faziletlisi, Mescid-i Haram, sonra Mescid-i Nebi, sonra da Mescid-i Aksâdır. Bu mescitleri ziyaret için yolculuğa çıkmak meşru olup, bu mescitleri diğer mescitlerden ayıran bazı özel ahkâm da bulunmaktadır.</p>
<p><strong>C-Namaz Vakitlerinin Taşıdığı Hikmetler </strong></p>
<p>Namaz vakitleri, güneşin hareketlerine ve belli mekânlara ulaşmasına bağlı olarak belirlenmiştir. Bu yerlere ulaşması ise, o mekânlara varıp ulaştığını göste-ren emarelerle bilinir. Buna göre, güneş (üzerimizde) tam tepe noktasında ise, bu vakitte artık nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneş (tam tepe noktasını geçip) batıya doğru biraz meyletmesi öğle namazının farz olmasının sebebidir. Öğle vaktinin sonu, bir kimsenin gölgesinin kendi boyunun iki misline ulaşmasıyla gerçekleşir. Bu andan itibaren ikindi vakti girer, bu nedenle bu vaktin namazı ve ona bağlı nafile-ler kılınır. Güneş sararmış bir renge ulaşınca, bu vakitte nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneşin batmasıyla akşam namazı ve ona bağlı sünnetleri kılmak gerekir. Akşam vaktinden sonra güneş ışıklarının etkileri tamamen kaybolduğunda (yani şafak sona erdiğinde) yatsı namazı ve ona bağlı namazların kılınma vakti başlamış demektir. Gecenin son üçte birine ulaşıldığında ise, abidlerin istiğfar, (teheccüd) namaz(ı), zikir etme, dua ve yalvarışta bulunma vakti başlar. Fecr-i sâdık (gerçek şafak) doğduğunda sabah namazı ve ona bağlı diğer namazların kılınma vakti girer. Sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar ki sürede nafile kılmak yine mekruhtur. Güneş doğup, bir mızrak boyu yükselince, duha ve diğer nafile namazlar kılınabilir. Gecenin tam ortasında bir farz namaz kılınması zorunlu kılınmamıştır. Bunun nedeni kullara getireceği meşakkat ve eziyettir. Allah&#8217;a yaklaşmaya sebep olacak bir takım nafile ibadet ve taatler de bulunulabilir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlara göre, en uzun vakit, yatsı iken; en kısa olanı akşa-mın vaktidir. [Bu namaz vakitlerinin neden uzun ve neden kısa olarak belirlendiği konusunda sağlam/güvenilir bir bilgiye ulaşamadım.] Namazlar vakitlere ayrılmış, tüm namazlar, insanlara güç geleceği ve onları usançlığa sevk edeceği endişesinden dolayı, tek bir vakte toplanmamıştır. Zira huşû ve hudû, (yani, kendini bütünüyle namaza vererek yoğunlaşmak) zaman bakımından çok kısa süren bir hal olup, onların sürekli olarak yaşanması oldukça zordur. İşte bu nedenle namazlar, ayrı ayrı zamanlara dağıtılmıştır. Bu vakitler-den bazılarının birbirine oldukça yakın olarak belirlenmesi, kulun, uzun aralıklar-dan sonra rabbini unutmasının önlenmesi amacına matuftur. Bu hususu beyan sadedinde Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Beni anmak için namaz kıl!&#8221;61 Yani beni hatırlamak için namaz kıl! Zira Al-lah, kendisini zikredip ananı kendisi de zikredip anar. Kendisine yapılan şükre, daha fazlasıyla karşılık verir. İşte namaz ibadeti de böyle bir zikri ve şükrü içine almaktadır. Eğer kul, taatleri yerine getirerek, günahlardan kaçınarak ona teşek-kürde bulunuyorsa, Yüce Allah da ona keremi ve fazlıyla karşılık verecektir. Şu ayet bu hususa işaret eder: &#8220;Kim gönülden bir hayırda bulunursa, şüphesiz ki Allah buna karşılık veren ve her şeyi bilendir.&#8221;62</p>
<p>Yani, kulun yaptığı hayra, sevapla karşılık verir. Onun az çok ne iyilik yaptığını bilir. Kulun yaptığı taatin azlığı ya da çokluğuna göre karşılığı-nı belirler demektir. Sözünü ettiğimiz beş vakitte namaz kılmanın neden mekruh sayıldığını tespit edemedim! Aynı şekilde güneşin, şeytanın iki boynuzu arasından doğduğu şeklindeki bir bilginin de ne anlama geldiğini (ta&#8217;lilini/gerekçesini) çözemedim! Bazıları buna, &#8216;bu zamanlarda güneşe tapanların ibadet ettiklerini bu yüz-den onlara benzememek için bu vakitlerde namaz kılmanın mekruh kılındığını&#8221; gerekçe olarak ileri sürmüşlerse de, bu doğru değildir. Çünkü içinde Yüce Allah&#8217;ın dışındaki varlıklara secde edilen vakitlerde O’nu tazim etmek, Allah düşmanı kâfirleri yenip rezil etmek evladır. Bilmediğim konuda zorlama yorumlar yapmak, anlamadığım şeylere cevap vermek istemem. Sadece Yüce Allâh&#8217;ın, peygamberimizin kastettiği şeyi bana ilhâm etmesini umarım!63Şu da var ki, yukarıda belirtilen gerekçe doğru olsa bile sebebi olan bir na-mazla olmayan bir namaz arasında fark nedir? Bu hususta başvurulacak yöntem, müşkül (sorunlu) olanı müşkül, açık olan durumu da açık olarak kabul etmektir. Bunu dışında zorlamalara girenler cehalet ve yalandan kaçınamazlar. Eğer güneş, bazılarının zannettiği gibi rabbine itaat eden bir canlı varlık ise, onun bu taat hareketine bizim de muvafakat etmemiz emredilmiştir. Zaten hayırda bir başka-sına uymak meşru bir tavırdır.</p>
<p><strong>[EHL-İ HARB&#8217;64İN MALLARI] </strong></p>
<p>Ehl-i Harbin malları dört kısımdır.</p>
<p><strong>1-</strong>Hırsızlık yoluyla alınanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hukûkî bir işlem yoluyla alınanlar. Bu durumda bedellerinin kendilerine verilmesi gerekir. Çünkü vedîa, emânetler ve hukûkî (diğer) muâmeleler konusunda onlara hıyanette bulunmak caiz değildir. Zira Allah Teâlâ hainlik edenleri sevmez.</p>
<p><strong>3-</strong>Savaşta Ehli harpten birini öldüren kişinin onun üzerinde bulunan malla-rı alması. Bu tür malların da beşte biri devlete verilmez. Dolayısıyla bu mallar tü-müyle öldürene ait olur. Çünkü öldüren, (bu işi yapmakla) öldürdüğü kişinin müslümanlara vermesi muhtemel zararları önlemiştir. Aynı şekilde bir Müslüman bir kâfirin elini veya ayağını keserse, o kimsenin üzerinden çıkan mallarda hak sahibi olur. Çünkü o, böyle yapmakla müslümanlara yönelecek olası zararları önlemiş olmaktadır. Onun bu şekilde davranması öldürmeye benzemiştir.</p>
<p><strong>4</strong>-Herhangi bir savaş olmaksızın kendilerinden alınan fey&#8217;.</p>
<p>Hz. Peygamber hayatta iken bu pay onun idi. Zira müşrikleri kor-kutma gücüne sahip, bir aylık (yol) mesafesinden onların yüreklerine korku sal-maya muktedir kılınmıştı. Onun vefatından sonra ise, -en doğru görüşe göre- bu fey&#8217; (ganimet), beşe ayrılır. Bunun beşte biri devletindir. Geri kalan beşte dördü-nün ne yapılacağı konusunda iki görüş bulunmaktadır. a-Birinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman ordularına aittir. Çünkü on-lar, (İslâm düşmanı olan) kâfirleri korkutma konusunda Hz. Peygamber &#8216;in yerini almıştır. b-İkinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman toplumun yararı için harcanır. Çünkü bu şekilde davranmak, daha genel ve daha faydalı bir yöntemdir. İslâm ordularının düşmanları korkutup caydırması, Hz. Peygamber &#8216;in korkutmasının, bir aylık (yol) mesafesinden korku salmasının yerini alamaz. Diğer bir görüşe göre, fey&#8217;in tamamı, ganimetin 1/5 inin harcandığı yerlere harcanır. Kur&#8217;ân&#8217;ın zâhirine en uygun olan görüş de budur. 5-Ganimetin beş parçaya ayrılıp, bunlardan birinin ayette belirtilen yerlere harcanmasında birçok maslahatın bulunduğu açıktır. Beşte dördü ise, ganimeti alanlara aittir. Çünkü at sürüp savaşmak, ordunun sayısını çoğaltmak suretiyle bu ganimetin kazanılmasına onlar sebep olmuşlardır. Peygamber Efendimiz &#8216;in beşte dört içerisindeki payı, bir süvarinin alacağı pay kadardı. Bu da 1/5 in içindeki beşte bire ek olarak üç paydır. Şöyle sorulabilir:</p>
<p>&#8220;Düşmana karşı koymak konusunda süvarilerin birbirinden farklı oldukları halde niçin ganimetten eşit pay alırlar?&#8221; Buna cevap olarak şöyle deriz: Savaşa katılanların her birinin savaşta ne ölçüde yararlı olduğunu tespit etmek imkânsız olduğundan düşmana karşı daha sert savunma yapan ile daha hafif savunma yapanı eşit kabul ettik. Nitekim orduya katılarak kalabalık eden kimseler ile bizzat savaşanları eşit yaptık. Savaşma ve düşmana karşı koyma ko-nusunda yayalar arasında da fark olduğu halde onlar da eşit pay alırlar.</p>
<p><strong>ÜSTÜN GELMEYİİÇEREN BAZI EYLEMLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Gâlip gelmek, mağlup için kuşatıcı, gam ve acı verici; galip olan için sevin-dirici, mağlup olanı alaya alıp onu rezil etmeyi sağlayan bir durumdur. Bu tür fiilleri işlemek caizdir. Hatta kâfirlere karşı böyle davranmak vacip, öldürülmeleri gerekli olanlara galip gelindiğinde ise caiz olur. Gâlip olma maslahatı baskın oldu-ğundan dolayı öldürülmeleri caiz olanlara da böyle davranmak caizdir. Kumarda galip gelmek ise haramdır. Kumar yoluyla mal alındığında, kay-beden kişinin düşmanlık ve öfkesi, kazananın ise yenileni alaya alması artar. Bu ise haramdır. Kumarda kaybedilen mal, kaybedenin zimmetinde kalır. Yarış ve mücadelede galip gelmek ve bunun için konulan ödülü almakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu tür etkinlikler, savaşa bir hazırlık sayılır. Savaşa hazır-lanma maslahatları, mefsedetlerine üstün geldiği için maslahat tarafı tercih edilir.</p>
<p>Üstelik bunda galip gelen, galip gelme ve yarış için konulan ödülü kazanmanın sevincini elde eder. Mağlup olanlar ise, yalnızca kaybetme ve ödülü kaçırma üzüntüsünü duyar. Satranç oyunu, galip gelenin mağlup olana zarar verme, onunla alay etme sonucunu doğurur. Bununla birlikte bir de bedel alınacak olursa, mefsedetlerinin katlanması sebebiyle haram olur. Âlimler, bir bedel alma söz konusu olmadığında kumar oynamanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tavla oyunu, bir bedel karşılığında olursa haramdır. –En doğru görüşe göre- bedelsiz oynansa da haram olur. Tavlanın niteliğini tam olarak bilmediğim için bu hükmün gerekçesini bilemiyorum. Bu sebepten dolayı tavla ile satrancın içer-diği kötülükleri de birbirinden ayırma imkânına sahip değilim. Hakkı bildiği halde batıl bir sebeple cedel&#8217; (tartışma)de galip gelen kimse, cedel yapması ve hasmını yenmesi sebebiyle günahkâr olur. Toplumun önünde son derece müşkül ve zor soruların ortaya atılması caiz değildir. Çünkü bu, onla-rın yoldan sapmasına ve şüpheye düşmesine neden olur. Yine anlayışı kıt kişiler önünde, onların yoldan sapmaması için ihtisas isteyen ilimlerden bahsedilmez. Her sır ifşa edilmez, her haber yayılmaz.</p>
<p><strong>BİR KONU: </strong></p>
<p>Şöyle bir soru sorulabilir: &#8216;Hz. Peygamber : &#8220;İmân yetmiş küsur şubedir. Bunların en üstünü &#8216;Lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur.) sözünü söylemek, en düşüğü,yoldan (insanlara) eziyet veren şeyleri kaldırmaktır&#8221;65 buyurmuş, Yüce Allah da ayette, &#8220;Zerre miktarı hayır yapan (kıyamette) onu mutlaka görür&#8221;66şeklinde beyan etmiştir. Bu iki nassın arasını nasıl telif edebilirsiniz? Buna iki açıdan cevap verilebilir. Birincisine göre, hadiste belirtilen şey, mefsedetleri def etmek, ayette sözü edilen &#8216;zerre miktarı&#8217; ise, maslahatların elde edilmesidir. İkinci yaklaşım diğerine göre daha uygun ve yerindedir.</p>
<p>Buna göre, imanın mecâzî olarak şubeleri, en son olarak, yoldan, gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri kaldırmaya kadar iner ve son bulur. Çünkü imânın şubeleri, diğer ihsân türlerin-den daha faziletlidir. Bildiğimiz üzere yoldan eziyet veren şeyleri kaldıran kişi, aslında yoldan gelip-geçenlerin tamamına iyilikte bulunmaktadır. Bu, faydanın katlanmasına bağlı olarak sevabı da katlanan tek bir fiildir. Müezzin ve hatibin sevabı da seslerini duyanların sayısına bağlı olarak katlanır. Tek bir sözle bir top-luluğa iyiliği emredip kötülükten alıkoymak da böyledir. Bir konuda müjde veya uyarıda bulunmada da durum aynı bu şekildedir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir.</p>
<div><strong>marife dergisi, yıl. 7, sayı. 2, güz 2007, s. 265-289</strong></div>
<p>*Risâlenin orijinal adı, ‘Beyânü Ahvâli’n-nâs’tır. Ancak bu isim ile –eser okunduğunda da görüleceği üzere- risalenin içeriği ile tam da örtüşmemektedir. Bu yüzden biz, içerikle de uyum sağlamak ve okuyucu-yu daha iyi bilgilendirmek amacıyla böyle bir başlık verdik.</p>
<p>**Beyânü Ahvâli&#8217;n-Nâs Yevme&#8217;l-Kıyâme, İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217; tarafından tahkik edilerek yayımlanmış-tır. Girişle birlikte 52 sayfadan müteşekkildir. [Dâru’l-fikr, Beyrut 1998]</p>
<p>***Dr., DİB. Konya/Selçuk Eğitim Merkezi. pekalisait@mynet.com</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Eserin çevirinde şu hususları belirtmekte yarar görüyoruz:Küçük bazı tasarruflar bulunmakla birlikte metne bağlı kalınmıştır. Yazara ait biyografik bilgi tarafımızdan eklenmiş olup, metindeki bazı baş-lıklar konuyu daha iyi anlatması amacıyla tarafımızdan konulmuştur. Bize ait konu başlıkları [ ] şeklinde paranteze alınmıştır. Dipnotların konuyla doğrudan bağlantılı olanları çevrilerek, kimi açık-layıcı bilgiler tarafımızdan eklenmiş ve (ç.) sembolüyle ifade edilmiştir.</p>
<p>2 Asr sûresi 1-3.</p>
<p>3Bunu Taberânî, el-Evsat adlı eserinde, Beyhakî, Şuabü&#8217;l-Îmân&#8217;ında Ebû Müleyke ed-Dârimî kanalıyla rivayet etmişlerdir.</p>
<p>4Bu tefsirler için bkz. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu&#8217;l-Beyân, XXX/290; Süyûtî, ed-Dürru&#8217;l-Mensûr, I/537.</p>
<p>5Arâf, 3.</p>
<p>6Ahzâb, 2.</p>
<p>7Yazar burada, kendi yaşadığı dönemi yani hicrî yedinci asrı kastetmektedir.(ç.)</p>
<p>8Deccâl&#8217;in vasıfları ve yapacakları hakkındaki rivayetler için bkz. Müslim, Fiten, Hd. No:2936; Ayrıca kıyamete yakın zuhur edecek fitneler ile İsâ aleyhisselam&#8217;ın gökten inişine dair bilgilerin güzel bir derlemesi ve değerlendirmesi için Keşmîrî&#8217;nin et-Tasrîh bimâ Tevâtera fî Nüzûli&#8217;l-Mesîh adlı eserine bakılabilir. (ç.)</p>
<p>9Bu beş unsur ya da niteliğin işlendiği bilim dalı fıkıh usûlü ilmidir. Bunlara usulde teklifi ve vaz&#8217;îhükümler adı verilmektedir ki, bu hususlar, usul ilminin çok önemli bir bölümünü teşkil ederler. (ç.)</p>
<p>10Bu konularda daha fazla bilgi edinmek için müellifin Şeceratü&#8217;l-meârif ve el-Fevâid adlı eserlerine bakılabilir.</p>
<p>11 Âl-i İmrân, 146.</p>
<div>12Konunun daha iyi anlaşılması için bu kısımlardaki bazı tekrarları kaldırdık.</div>
<div>13Konu ile ilgili olarak müellifin şu eseri önemlidir. Bidâyetü&#8217;s-Sûl fî Tafdîli&#8217;r-Rasûl [thk. İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217;]</div>
<div>14Bu beyit, yeni yeni şöhrete ulaşanlar hakkında söylenen bir atasözüdür. Bu beyitteki ilk &#8216;İsâm&#8217; dan kasıt; İbn Şehber Hâcip Nu&#8217;mân İbnü&#8217;l-Münzir&#8217;dir. İkinci &#8216;İsâm&#8217; ise, bele takılan kayış anlamına gelmek-tedir.</div>
<div>15 Nâs sûresi, 5.</div>
<div>16İbn Hanbel, el-Müsned, II/242. Ayrıca bkz. Buhârî, 6223; 6226 Ebû Hüreyre&#8217; den.</div>
<div>17 Hadiste geçen &#8220;lemme&#8221; kelimesi, dürtü, bir şeyi atmak, uğramak, denk getirmek gibi anlamlara gelir. Bundan kasıt ise, kalpte şeytan ya da melek aracılığıyla aniden oluşan hareketlenmedir. Bu hareket Şeytandan kaynaklanırsa vesvese, melek tarafından gelirse ilham denilmektedir. Daha fazla bilgi için bkz. Mübârekfûrî, Tuhfetü&#8217;l-Ahvezî bi şerhi Sahîhi&#8217;t-Tirmizî, VIII/265.</div>
<div>18Hadisi Tirmizî rivayet etmiş, hadisin hasen-ğarîb olduğunu söylemiştir. Hd.no: 2991.</div>
<div>19Vâkıa, 83, 84.</div>
<div>20Secde, 11.</div>
<div>21Vâkıa, 87.</div>
<div>22Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/297; Müslim, Cenâiz, hd.no: 920.</div>
<div>23Hıcr, 29.</div>
<div>24Tahrîm, 12.</div>
<div>25Zümer, 42.</div>
<div>26Rûh&#8217;un mahiyeti, özellikleri, yeri, ölümsüzlüğü konusunda en güzel eserlerden birisi İbn Kayyım el-Cevziyye&#8217;nin Kitâbü&#8217;r-Rûh&#8217;udur. Eser Türkçeye de çevrilmiştir. (İstanbul 1993, İz yy.) 27Yâsîn, 52.</div>
<div>28Yâsîn, 52.</div>
<div>29Aralık, perde, engel anlamlarına gelen bu kelime, kabir hayatına verilen bir nitelemedir.</div>
<div>30Bkz. Müslim, İmâre, hd.no: 1887.</div>
<div>31Müslim, Cenâiz, Hd. no: 974; İbn Hanbel, Müsned, VI/221.</div>
<div>32Hadiste Rasûlullah , bu amelleri idrardan sakınmamak ve dedikoduculuk yapmak olarak belirlemiştir.</div>
<div>33Buhârî, Cenâiz, 1378; Müslim, Îmân, 292; İbn Hanbel, Müsned, I/225.</div>
<div>34Buhârî, Cenâiz, 1374; Müslim, Cennet, 2870; İbn Hanbel, Müsned, III/126.</div>
<div>35Ber(a)hût, Arap yarımadasında bulunan bir kuyu ya da vadi adıdır. Bkz. el-Kâmûsu&#8217;l-Muhît. Ayrıca şu esere bakılabilir. Süyûtî, Müfhemâtü&#8217;l-Akrân fî Mübhemâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, s. 192. [thk İyâd Hâlid Tabbâ&#8217;]</div>
<div>36Müslim, Cennet, hd. No: 2868; İbn Hanbel, Müsned, III/114, 175.</div>
<div>37Tenasüh inancı:İnsan ruhunun, insan ölünce bir başka bedende yeniden hayata geldiği inancına dayanır. Bu inanç bazı yakın ve uzak doğu dinlerinde bulunmakta olup, İslâmiyet bu tür inancı ke-sinlikle reddeder. Bu konuda daha fazla ve ayrıntılı bilgi için Mehmet Görmez editörlüğünde bir heyet tarafından hazırlanmışYaşayan Dünya Dinleri adlı esere bakılabilir. [Diyanet İşleri BaşkanlığıAnkara 2007, s. 275 vd.] (ç.)</div>
<div>38Tûr, 16.</div>
<div>39Kasas, 30.</div>
<div>40Nâziât, 17.</div>
<div>41&#8217;Alak, 1, vd.</div>
<div>42Müddessir, 1-2.</div>
<div>43Tâhâ, 14.</div>
<div>44Beyyine, 7.</div>
<div>45En&#8217;âm, 86.</div>
<div>46Müellife göre hadiste vurgulanan üstünlük, ibadet ve taatin çok olması ile değil, onun kaliteli olmasıile elde edilir.</div>
<div>47Sehâvî, el-Makâsıdü&#8217;l-Hasene adlı eserinde (970. hd.) &#8220;Bu rivayeti Gazzâlî İhyâsında zikretmiş, Irâkî ise, bu hadisi Rasûlullah&#8217;a nispetiyle (merfû&#8217;) bulamadığını, rivayetin sadece Hakîmü&#8217;t-Tirmizî&#8217;nin Nevâdiru&#8217;l-Usûlünde Ebûbekir b. Abdillâh&#8217;ın bir sözü olarak bulunduğunu söylemiştir. Aliyyü&#8217;l-Kârî de el-Esrâru&#8217;l-Mer&#8217;fûasın&#8217;da Ebûbekir b. Ayyâş&#8217;ın sözü olarak nakletmiştir. 48Berzah, ölüm sonrası kabir hayatıdır. (ç.)</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="16" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>49Mü&#8217;minûn, 108.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>50 Hacc, 18.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>51Enbiyâ suresi 23. âyete gönderme yapılıyor.</div>
<div>52İsrâ, 7.</div>
<div>53Füssılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>54Rûm, 44.</div>
<div>55.Hasene&#8217;nin ne miktarda olduğunu yalnızca Yüce Allah bilir. (ç.)</div>
<div>56Zilzâl, 7, 8.</div>
<div>57Fussılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>58İsrâ, 7.</div>
<div>59Nisâ, 111.</div>
<div>60Bu bölümde önemli sayılmayan bazı bilgiler bulunduğundan bu tür yerleri çevirmekte fayda gör-medik. (ç.)</div>
<div>61Tâhâ, 14.</div>
<div>62Bakara, 158.</div>
<div>63İşte bu sözüyle İzz b. Abdisselâm (r.a.), ilmin de bir sınırı olduğunu zarif bir şekilde ifade etmiş olu-yor. Yani, o, bilmediği bir konuda zoraki konuşmaya, görüş serdetmeye kendini yükümlü hissetmi-yor. Sınırlarını ve sorumluklarını gayet iyi biliyor. Onun bu erdemli tavrı, günümüz ilim erbabına da mesaj yüklü bir göndermeyi ihtiva etmektedir. (ç.)</div>
<div class="endOfContent">64İslâm ülkesinin dışındaki ülkelerde yaşayan kimseler. Onların yaşadığı yerlere dâru&#8217;l-harb denir. Bkz. Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Ülke kavramı, İstanbul 1988, s.49 vd. (ç.)</div>
<div>65Buhârî, İmân, I/51; Müslim, İmân, I/63.</div>
<div>66Zilzâl, 7</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="19" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="page" data-page-number="6" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="7" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 20:32:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah(a.s)Kabrinde Diri Olması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19513</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnbau’l-Ezkiya Bi Hayati’I-Enbiya (Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler) Te&#8217;lif: İmam Suyuti (Rahmetullahi Aleyh) Hamd, Allah’a mahsustur. Selam, O’nun seçilmiş kulları­nın üzerine olsun. Bize şu sual soruldu; &#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabrinde diridir. O’nun şöyle buyurduğu varid olmuştur; 1&#8211; &#8220;Her hangi bir kimse bana selam verirse, Allah Teala, onun selamını cevaplayıncaya kadar ruhumu bana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/">Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/indir-168/" rel="attachment wp-att-19516"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19516" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/indir-1.jpeg" alt="" width="269" height="187" /></a>İnbau’l-Ezkiya Bi Hayati’I-Enbiya (Peygamberlerin Hayatı Hakkında Hoş Kokulu Haberler)</p>
<p><strong>Te&#8217;lif</strong>: İmam Suyuti (Rahmetullahi Aleyh)</p>
<p>Hamd, Allah’a mahsustur. Selam, O’nun seçilmiş kulları­nın üzerine olsun. Bize şu sual soruldu;</p>
<p>&#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabrinde diridir. O’nun şöyle buyurduğu varid olmuştur;</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; &#8220;Her hangi bir kimse bana selam verirse, Allah Teala, onun selamını cevaplayıncaya kadar ruhumu bana döndürür.”262</p>
<p>Bunun zahiri, O’nun ruhunun bazı vakitlerde ayrıldığını gösterir. Şu halde, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrinde diri oluşu ile ruhunun bazı vakitler kendisinden ayrılması,nasıl izah edilebilir?&#8221;</p>
<p>Bu güzel bir sualdir. İyi bir bakış, güzelce düşünme gerektiren bir sorudur.</p>
<p>Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oluşuna dair, indimizde kesin bir ilim, tevatüre ulaşmış haberlerden deliller vardır. Beyhaki, Peygamberlerin (aleyhimüs-salatu ves-selam) kabirlerinde diri olması ile ilgili bir cüz te&#8217;lif etmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong> Bu konudaki delillerden biri, Müslim&#8217;in Enes radıyallahu anh&#8217;den merfuan rivayetidir;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, İsra gecesi, Musa aleyhisselam&#8217;a uğradığında, o, kabrinde namaz kılıyordu.&#8221;263</p>
<p><strong>3</strong>-Ebu Nuaym, Hilye&#8217;de İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Musa aleyhisselam&#8217;ın kabrine uğradığında, o, orada namaz kılıyordu&#8221;264</p>
<p><strong>4</strong> &#8211; Ebu Ya’la, Müsned’inde ve Beyhaki, Hayatu&#8217;l-Enbiya’da, Enes radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Peygamberler kabirlerinde diridirler ve namaz kılarlar&#8221;264</p>
<p><strong>5-</strong> Ebu Nuaym, Hilye&#8217;de, Yusuf Bin Atiyye’den rivayet ediyor; &#8220;Sabit el-Bünani’den işittim, 0, Humeyd et-Tavil’e dedi ki;</p>
<p>&#8220;Peygamberler dışında bir kimsenin kabrinde namaz kıldığı sana ulaştı mı?&#8221; dedi ki; &#8220;Hayır”266</p>
<p><strong>6</strong>&#8211; Ebu Davud ve Beyhaki, Evs Bin Evs es Sakafi&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Cuma günü, en faziletli günlerinizdendir. O günde bana çokça salat ediniz. Zira salâtlarınız bana arz edilir.&#8221;</p>
<p>Dediler ki;</p>
<p>&#8220;Cesedin toprak olmuşken, salâtlarımız sana nasıl arz edilir?&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki; &#8220;Şüphesiz Allah Teala yeryüzüne peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kılmıştır.&#8221;267</p>
<p><strong>7</strong> &#8211; Beyhaki, Kitabul İman&#8217;da ve Asbahani, Tergib’de, Ebu Hüreyre radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim kabrimin yanında bana salât ederse onu işitirim, kim de uzaktan bana salat okursa, o bana tebliğ edilir.”268</p>
<p><strong>8</strong>&#8211; Buhari, Tarih’inde, Ammar radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;i şöyle buyururken işittim; &#8220;Şüphesiz Allah’ın bir meleği vardır ki, ona,mahlûkatı işitme gücü verilmiş olup, kabrimin üzerinde kıyam halinde durur. Herhangi bir kimse bana salât okuduğunda, onu bana ulaştırır.&#8221;269</p>
<p><strong>9</strong> &#8211; Beyhaki, Hayatül Enbiya&#8217;da ve Asbahani Tergib’de, Enes radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim Cuma gününde bana yüz defa salât ederse, Allah onun,otuzu dünyada, yetmişi ahirette olmak üzere yüz ihtiyacını giderir. Allah Teala bir melek görevlendirir ve hediyelerin size arz edilişi gibi, o melek kabrime girerek salâtlarınızı arz eder. Şüphesiz ölümümden sonraki ilmim, hayatımdaki ilmim gibidir.&#8221;270</p>
<p>Beyhaki&#8217;nin lafzında; &#8220;Bana salât okuyanın ismi ve nesebini bana haber verir, bunlar benim yanımda beyaz bir sahifede muhafaza edilir&#8221; diye geçer.</p>
<p><strong>10-</strong> Beyhaki, Enes Radıyallahu anh’den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Şüphesiz peygamberler kabirlerinde kırk günden fazla bekletilmezler. Sur&#8217;a üfleninceye kadar Huzuru İlahi&#8217;de namaz kılarlar.”271</p>
<p><strong>11-</strong> Süfyan es Sevri, El-Cami&#8217;de rivayet ediyor; &#8220;Bir şeyh bize Said Bin Müseyyeb’in şöyle dediğini söyledi; &#8220;Bir Peygamber, kabrinde kırk günden fazla bekletilmez, yükseltilir.&#8221;272</p>
<p>Beyhaki dedi ki; &#8220;Dirilerin, Allah’ın kendilerini bulundurduğu yerlerde bulunmaları gibi, peygamberler de varacakları yere varırlar.&#8221;273</p>
<p>Sonra Beyhaki dedi ki; &#8220;Peygamberlerin ölümlerinden sonraki hayatlarına, İsra kıssasında geçen; &#8220;Peygamberlerden bir cemaatle görüşüp konuşması&#8221; şahittir;</p>
<p><strong>12-</strong> Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den gelen rivayette;</p>
<p>&#8220;Peygamberlerden bir cemaat gördüm. Musa aleyhisselam kıyam halinde namaz kılıyordu. Sonra başından su damlar gibi ve kıvırcık saçlı birisi olan Meryem oğlu İsa aleyhisselam&#8217;ı gördüm. O da kıyam halinde namaz kılıyordu. İbrahim aleyhisselamı da gördüğümde kıyam halinde namaz kılıyordu. İnsanlar içinde ona en çok benzeyeniniz arkadaşınızdır. (Kendi Zat-ı şeriflerini kastediyorlar.) Vakti gelince ben onlara namazlarında imam olurum.&#8221;274</p>
<p><strong>13-</strong> Yine Beyhaki şu rivayeti de veriyor;</p>
<p>&#8220;İnsanlar bayıldığı zaman ilk ayılan ben olurum.”275</p>
<p>Beyhaki dedi ki; &#8220;Bu rivayet, Allah Tealanın peygamberlere ruhlarını döndürmesini ve onların şehitler gibi rableri katında diri olmalarını doğrulamaktadır. Sur’un ilk üfürülüşünde bayılacak olanlar bayılır ve sonra şuur sahibi hiçbir ölü kalmaz&#8230;&#8221;276</p>
<p><strong>14-</strong> Ebu Ya’la, Ebu Hüreyre radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;den şöyle buyurduğunu işittim; &#8220;Nefsim elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, şüphesiz, Meryem oğlu İsa aleyhisselam nüzul edecek,sonra kabrime gelecek ve; &#8220;Ya Muhammedi” Diyecek, bende ona cevap vereceğim.&#8221;277</p>
<p><strong>15</strong>&#8211; Ebu Nuaym, Delailün Nübüvve&#8217;de Said Bin Müseyyeb radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyor; &#8220;Harre vakasını gördüm.Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in mescidinde benden başka kimse yoktu. Namaz vaktinin geldiğini ancak Kabir&#8217;den gelen ezan sesi ile anlardım.”278</p>
<p><strong>16-</strong> Zübeyr Bin Bekkar, Ahbaru&#8217;l-Medine’de Said Bin Müseyyeb’den rivayet ediyor; &#8220;Harre günlerinde insanlar geri dönünceye kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kabrinden ezanları ve ikametleri işittim.&#8221;279</p>
<p><strong>17-</strong> İbni Sa&#8217;d, Tabakat&#8217;ında naklettiğine göre; Said Bin Müseyyeb, Harre günlerinde insanlar harb ederlerken mescide devam etmiş ve demiştir ki; &#8220;Namaz vakti geldiği zaman Kabri Şeriften gelen ezanı işitirdim.&#8221;280</p>
<p><strong>18-</strong> Darimi, Müsned&#8217;inde, Mervan bin Muhammed tariki ile Said Bin Abdülaziz’den rivayet ediyor;</p>
<p>&#8220;Harre günleri başlayınca üç gün Mescid-i Nebi [sallallahu aleyhi ve selem)&#8217;de ezan okunmadı, namaz kılınmadı. Said Bin Müseyyeb ise, Mescid&#8217;i terk etmedi. Namaz vaktini de an­cak peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kabrinden gelen fısıltıları işitmek suretiyle biliyordu.’’281</p>
<p>Bu haberler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in ve diğer peygamberler (aleyhimüs selam)’in diri olduklarını gösteriyor. Nitekim Allah Teala;</p>
<p>&#8220;Allah yolunda öldürülenleri ölüler saymayınız. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler ve rızıklanmaktadırlar.” (Al-i İmran,169)</p>
<p>Bu hususta peygamberler buna daha layıktırlar ve (makamca) daha büyüktürler. Nübüvvet ve şehadet vasıflarını kendisinde toplamayan ve bu ayetin kapsamına girmeyen peygamber yoktur.282</p>
<p><strong>19-</strong> Ahmed, Ebu Ya’la, Taberani, Müstedrek&#8217;te Hakim ve Delailü&#8217;n-Nübüvve’de Beyhaki, İbni Mes’ud radıyallahu anh&#8217;den rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in (şehiden) öldü­rülmüş olduğuna bir değil, dokuz defa yemin etmek isterim.Böylece Allah Teala, O’na, peygamberlik rütbesi vermiş oldu­ğu gibi, şehitlik rütbesi de vermiştir.’’283</p>
<p><strong>20-</strong> Buhari ve Beyhaki, Aişe radıyallahu anha’dan rivayet ediyorlar;</p>
<p>&#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, vefat hastalığında diyordu ki; &#8220;Hayber&#8217;de yediğim yiyecekteki zehrin acısını hala göğsümde hissediyorum.&#8221;284</p>
<p>Böylece Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinde diri oluşu, gerek lafzın umumiliğinden, gerekse mefhumul muvafakat’ten, Kur&#8217;an&#8217;dan delil ile sabit olmuştur.</p>
<p>Beyhaki, Kitabul İtikad&#8217;da der ki;</p>
<p>&#8220;Peygamberler kabzedildikten sonra ruhları kendilerine iade edilir ve onlar, şehitler gibi Rableri katında yaşarlar.&#8221;285</p>
<p>Kurtubi, Tezkire&#8217;de, Şeyhinden naklen der ki; &#8220;Ölüm yokluk değil, bir halden diğer bir hale intikal etmektir. Buna şehitlerin katledilip, ölümlerinden sonra diri olmaları,rızıklanmaları, ferahlanmaları, müjdelenmeleri delildir. Bütün bu sı­fatlar, dünyadaki hayat sahiplerinin sıfatlarıdır. Şehitler böyle olunca, peygamberler, evla tarikiyle buna daha hak sahibidirler. Nitekim yeryüzüne, peygamberlerin cesedini yemek haram kılınmış, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, İsra gecesi Beytül Makdis’te ve semada peygamberler ile bir araya gelmiş,Musa aleyhis selam&#8217;ı kabrinde kıyam halinde namaz kılarken görmüş, kendisine selam verenlerin selamını cevaplayacağı­nı haber vermiştir.</p>
<p>Bu ve başka deliller ile, peygamberlerin ölümleriyle, bizim idrak edemediğimiz yere kaybolmaları,meleklerin mevcut ve diri olmalarına rağmen görülemediği gibi, onların da mevcut ve diri olduğu kesin bir surette sabit olmaktadır. Allah, kerametini velilerinden dilediğine tahsis eder.&#8221;286</p>
<p>El-Barizi’ye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra diri olup olmadığı soruldu. Şöyle dedi;&#8221;Şüphesiz O diridir.</p>
<p>Fakih, Usul alimi, Şafiiler’in şeyhi, Üstaz Ebu Mansur Abdulkahir Bin Tahir el-Bağdadi, &#8220;Ecvibetu’l Mesailil Cacermiyyin&#8221;287 adlı eserinde der ki;</p>
<p>&#8220;Arkadaşları­mızdan muhakkik kelamcılar dediler ki; &#8220;Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, vefatından sonra diridir, ümmetin hayırlı amelleri ile sevinir, isyankârların isyanı ile mahzun olur. O’na salât edenin salatı ulaştırılır.”</p>
<p>Şüphesiz peygamberler toprak olmaz, yeryüzü onlardan bir şey yiyemez. Nitekim Musa aleyhis selam, kendi zamanında vefat etmiş olmasına rağmen, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, onu kabrinde namaz kılarken gördüğünü haber vermiştir. Mi’rac hadisinde; &#8220;Şüphesiz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, O&#8217;nu dördüncü semada, Adem aleyhis selam’ı dünya semasında görmüş, İbrahim aleyhis selam O&#8217;na; &#8220;Merhaba salih evlad ve salih peygamber.” demiştir.</p>
<p>Bu bizim için sağlam bir delildir. Deriz ki;</p>
<p>Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetiyle, vefatından sonra da hayat sahibidir.&#8221;</p>
<p>&#8211; Üstad&#8217;ın sözü bitti. &#8211;</p>
<p>Hafız, Şeyhus-Sünne el-Beyhaki, Kitabul-İtikad&#8217;da der ki; &#8220;Peygamberler (aleyhi selam)’in ruhları kabzedildikten sonra tekrar kendilerine iade edilir, Rableri katında şehitler gibi diridirler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sel-lem, peygamberlerden bir cemaat görmüş ve onlara namazda imamlık etmiştir.</p>
<p>Doğru sözlü haberci sallallahu aleyhi ve sellem, salâtlarımızın kendisine arz edildiğini, selamlarımızın tebliğ edildiğini, Allah’ın yeryüzüne peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kıldığını haber vermiştir.&#8221; Nitekim onların hayat sahibi oluşunu ispat için bir kitap yazdık ve ismini şöyle verdik;. &#8220;Allah&#8217;ın Peygamberi, Rasulü, Seçilmişi, Mahlûkatının En Hayırlısı Sallallahu Aleyhi Ve Sellem&#8217;in Vefatından Sonra Hayatı&#8221;288</p>
<p>Allah&#8217;ım! Bizi, O’nun sünneti üzere yaşat, Ümmetimizi onun milletinden kıl, Onunla bizi dünyada bir araya getir.Şüphesiz sen her şeye kadirsin.&#8221; &#8211; Barizi’nin cevabı bitti. &#8211;</p>
<p>Şeyh Afifüddin el-Yafii dedi ki; &#8220;Velilere halleri iade edilir,göklerin ve yerin melekûtunu müşahede ederler. Peygamberlerin ölü değil, diri olduğunu görürler. Tıpkı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, Musa aleyhis selam’ı kabrinde seyretmesi gibi. Nitekim peygamberlere mucize olarak caiz olan şeyin, veliler için keramet olmasının caiz olduğu ikrar edilmiştir. Bunu ancak cahil inkâr eder. Peygamberlerin hayatı hakkında âlimlerin pek çok delilleri vardır. Biz bu kadarıyla yetiniyoruz.&#8221;289</p>
<p><strong>BİR BÖLÜM</strong></p>
<p><strong>21-</strong> Diğer hadise gelince, onu Ahmed, Müsned&#8217;inde, Ebu Davud, Sünen&#8217;inde, Beyhaki, Şuabul İman&#8217;da;Ebu Abdurrahman el Mukri &#8211; Hayve Bin Şüreyh &#8211; Ebu Sahr- Yezid Bin Abdullah Bin Kusayt- Ebu Hüreyre radıyallahu anh senedi ile merfuan rivayet ettiler;</p>
<p>Kim bana selam verirse, onun selamını cevaplayıncaya kadar, Allah ruhum u bana iade eder.”290</p>
<p>Bu hadisin zahirinden şüphesiz, önceki hadislere muhalif olarak, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhunun, bazı zamanlar, bedeninden ayrıldığı anlaşılıyor. Bunun üzerinde dü­şündüm ve bana birkaç açıdan cevap açıldı;</p>
<p><strong>Birincisi</strong> &#8211; ki bu en zayıf ihtimaldir-; &#8220;Ravinin hadisin lafzında vehmetmesi ve bu sebeple işi karmakarışık hale getirmiş olması muhtemeldir.&#8221; Diye iddia edilir. Nitekim âlimlere pek çok hadis hakkında bunu iddia etmişlerdir. Ancak işin aslı böyle değildir ve bu iddiaya itibar edilmez.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> &#8211; ki en kuvvetli ihtimaldir &#8211; ’ &#8220;Allah iade eder&#8221; cümlesi, ancak Arabcası çok kuvvetli olanın idrak edebileceği &#8220;hal (yani şimdiki zaman) cümlesi&#8221;dir. Arabca dil kaidelerine göre, hal cümlesi, mazi (geçmiş zaman) fiili olarak geldiğinde, bunda takdir edilir. Allah Teala’nın şu kavli şerifinde olduğu gibi;</p>
<p>’ &#8220;Göğüsleri daralmış halde gelenler&#8230;&#8221; (Nisa; 90) Bu ayette ” (daralmış) diye fazladan bir “gad” kelimesi takdir edilerek mazi cümlesi yapılır.291</p>
<p>Böyle takdir edilerek önceden, herkesten gelen selamı kapsar. Hatta illetsiz olarak, sadece atıf harfiyle vav manası takdir edilir ve hadis şu manaya gelir; &#8220;Her kim bana selam verirse, ona cevap vermeden önce, Allah bana ruhumu iade etmiştir.”Şayet, &#8220;Allah ruhumu iade eder” cümlesi, şimdiki zaman olarak veya gelecek zaman olarak takdir edileceği zannedilip illetlendirilmesi söz konusu olursa, böyle değildir.</p>
<p>Biz onda hadisin manasına göre kuvvet alarak karar verir, karışıklığı kaldırırız. Eğer burada şimdiki zaman veya gelecek zaman takdir edilecek olsaydı, Müslümanların her selam verişinde, ruhunun kendisine iade edilmesi, sonra ayrılıp, sürekli tekrar etmesi gerekirdi. Bunda ise bazı mahzurlar vardır;</p>
<p><strong>Birisi</strong>; Cesedi şeriften ruhunun çıkışının tekrar etmesinde bir elem vardır. Elem olmasa bile, tekrime, (saygınlığına) muhaliftir.</p>
<p><strong>Diğer mahzur;</strong> şehid olan diğer insanların ve başkalarının durumlarına muhaliftir. Zira onlardan hiçbiri için Berzah&#8217;ta, ruhlarının ayrılıp, tekrar kendilerine iade edilmesi sabit olmamıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise, mertebe olarak onlardan daha üstündür.</p>
<p><strong>Üçüncü mahzur</strong>; Kur&#8217;an’a muhalif oluşudur. Şüphesiz Kur&#8217;an, ancak iki hayat ve iki ölüme delalet eder. Pek çok ölüm ve bunun tekrarı batıldır.</p>
<p><strong>Dördüncü mahzur;</strong> yukarıda geçen mütevatir hadislere muhalif oluşudur. Kur&#8217;an&#8217;a ve mütevatir sünnete muhalif olan şeyin te&#8217;vili gerekir. Eğer te&#8217;vil kabul etmiyorsa batıldır.Bu sebeplerle bu hadis, anlattığımız manaya hamledilir.</p>
<p>Denildi ki; ‘* ’ lafzı, mufarakat (ayrılma) manasına değil,mutlak sayruret (bir halden, diğer bir hale intikal) manasına gelen bir kinayedir. Allah Teala’nın kavlinde, Şuayb aleyhisselam anlatılırken olduğu gibi; &#8220;Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize dönersek, şüphesiz Allah&#8217;a yalan iftira etmiş oluruz.&#8221; (A&#8217;raf, 89)</p>
<p>Bu ayette “*” (dönmek) lafzı ile, mutlak sayruret murad edilmiştir. Buradaki &#8220;dönüş&#8221;, intikalden sonra değildir. Şuayb aleyhis selam, hiçbir zaman onların dininde olmamıştır.</p>
<p>İşte bu hadisin ortasındaki &#8220;iade etmek&#8221; lafzı ile hadisin~sonundaki &#8220;selamını cevaplarım&#8221; lafzının arasındaki uygunluk da güzel değerlendirilip, aradaki münasebete riayet edilmiş olur.Diğer bir vecih -ki bu gerçekten kuvvetli ihtimaldir-;</p>
<p>&#8220;Şüphesiz ruhun iade edilerek O’na dönmesi ile, bedenden ayrıldıktan sonra dönmesi kastedilmemiştir. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, berzah âleminde Melekût&#8217;un halleri ile meşgul ve Rabbini müşahede ile istiğrak halindedir. Bu tıpkı dünyada kendisine vahiy geldiği zaman ve son zamanlarında içerisinde bulunduğu hali gibidir. Müşahededen hâsıl olan hayret halinden kendine gelmesi, istiğrak halinden ayılması, ruhunun iade edilmesi demektir.</p>
<p>Bu izah, âlimlerin, İsra hadisinin bazı rivayetlerinde gelen; &#8220;Uyandığımda Mescidi Haram’da idim&#8221;292 cümlesi hakkındaki kavlidir. Buradaki &#8220;uyanma&#8221;, uykudan uyanma değildir.Şüphesiz Mi’rac, uykuda vaki olmamıştır.</p>
<p>Bundan kastedilen; Melekût’un acaib hallerinden hâsıl olan, bir nevi sarhoşluktan ayılmadır. İşte bu cevap, indimizde en kuvvetli cevaptır.</p>
<p><strong>Beşinci vecih</strong>;denildi ki; &#8220;Ruhunun döndürülmesi (yukarıda anlatıldığı gibi) tekrar gerektirse bile, yeryüzünün her tarafında daima O&#8217;na salat edilmekte, böylece ruhu, bedeninden hiç ayrılmamaktadır.&#8221;</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>; &#8220;Şüphesiz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem,kendisine (bu konuda) vahiy gelmeden önce böyle buyurmuş,kendisine vahiy geldikten sonra Kabrinde daima diri oldu­ğunu haber vermiştir. Sonradan verdiği haber, önceki ile çelişmez. Bu cevap, Allah’ın bana açtığı bir cevaptır, daha önce kimseden nakledilmemiştir.</p>
<p>Ben bunu kitabıma yazdıktan sonra, Şeyh Taceddin Bin el-Fakihani el-Maliki&#8217;nin &#8220;Fecru’l-Münir Fîma Fadli Bihi&#8217;l Beşiri’n-Nezir” adlı kitabında da gördüm. Orada der ki;</p>
<p>&#8220;Tirmizi’de bize rivayet edilen; &#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;</p>
<p>&#8220;Her kim bana selam verirse, onun selamını cevaplaymcaya kadar, Allah ruhumu bana iade eder&#8221; hadisi şerifi Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in daima diri olduğunu gösterir. Zira ister gece, ister gündüz olsun, dünyanın O’na selam verenlerden boş kalması düşünülemez.</p>
<p>Eğer;&#8221;Nebi sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kavlinde; &#8220;Allah ruhumu bana iade eder&#8221; lafzı, devamlı olarak diri olmasını değil, defalarca ölüp dirilmesini gerektirir. Bir saatten az da olsa, dünyanın O’na selam verenlerden boş kalması mümkündür.&#8221; dersen,bunun cevabı;</p>
<p>&#8220;Allahu a’lem, burada ruh kelimesi, konuşma sıfatından mecazdır. Sanki şöyle buyurmuştur; &#8220;Allah, nutkumu (konuş­ma sıfatımı) bana iade eder.&#8221; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem,daima diridir.</p>
<p>Noksanlardan münezzeh olan Allah&#8217;ın, her selam verenin selamında, O&#8217;na nutkunu iade etmesi, O’nun hayat sıfatı­nı alıp, iade etmesini gerektirmez. Tıpkı ruh&#8217;un, fiil ve kuvve olarak konuşma sıfatının varlığını gerektirmesi gibi, konuşma sıfatı da, ruhun varlığını gerektirir. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ilzam eden bu iki kelimeden birini, diğeri ile tabir etmiştir. Yoksa bu ruhun iadesi, hakiki manada değildir.</p>
<p>Ruh, Allah Teala’nın şu kavlinde belirtildiği gibi, ancak iki defa verilir; &#8220;Dediler ki; &#8220;Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün,iki defa dirilttin.&#8221; (Gafir, 11) İşte bunlar Şeyh Taceddin&#8217;in cümleleridir. Onun zikrettiği bu cevaplar, benim zikrettiğim altı cihetten biri değildir.</p>
<p><strong>Yedinci cevap;</strong> Durakladığım husus, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Berzah’ta diri olması ile beraber, O’ndan bazı vakitler konuşma sıfatının men edilmesi ve kendisine verilen selamı cevaplamasıdır ki, bu cidden uzak bir ihtimaldir. Şüphesiz akıl ve nakil bunun hilafına şehadet eder.</p>
<p>Nakile gelince, Peygamber sâllallahu aleyhi ve sellem&#8217;in ve diğer peygamberlerin hali hakkında varid olan haberler, onları, Berzah&#8217;ta diledikleri zaman konuşmaktan men eden bir şey olmadığını tasrih etmektedir. Hatta şehitler ve başka mü&#8217;minlerin de Berzah’ta diledikleri zaman konuşmalarına mani olacak bir şey yoktur.</p>
<p>Vasiyet etmeden ölenler dışında Berzah&#8217;ta konuşmaya mani olacak bir şey varid olmamıştır;</p>
<p><strong>22</strong>&#8211; Ebuş Şeyh Bin Hayyan, Kitabu&#8217;l-Vesaya&#8217;da, Kays Bin Kubeysa radıyallahu anh’tan rivayet ediyor;</p>
<p>“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kim vasiyet etmeden ölürse, ölülerle konuşmasına izin verilmez.” Denildi ki; &#8220;Ya Rasulullah! Ölüler konuşur mu?” Buyurdu ki; &#8220;Evet. Onlar ziyaretleşirler de.”293</p>
<p>Şeyh Takıyüddin es-Sübki dedi ki;</p>
<p>“Peygamberlerin ve şehitlerin kabirlerindeki hayatları, dünyadaki hayatları gibidir.Buna Musa aleyhisselam’ın kabrinde namaz kılması şahiddir.</p>
<p>Şüphesiz namaz, ceset ile diri olmayı gerektirir. İsra gecesinde peygamberler hakkında zikredilen bu sıfatlar, cisimlerin sıfatıdır ve hayatın hakikatinin varlığı, beraberinde dünyadaki gibi yeme ve içmeye ihtiyaç hisseden bedenlerin bulunmasını gerektirmez. Bilmek ve işitmek gibi idraklere gelince, bunun onlar için ve diğer ölüler için sabit olmasında şüphe yoktur.”</p>
<p>Akla gelince, şüphesiz bazı vakitlerde konuşmaktan alı­konulmak, bir çeşit hapislik ve azabdır. Vasiyet etmeden ölen böyle cezalandırılacaktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve selIem ise, bundan münezzehtir. O, vefatından sonra asla sıkıntı görmez. Vefat hastalığı esnasında Fatıma radıyallahu anha&#8217;ya buyurduğu gibi;</p>
<p><strong>23</strong>&#8211; &#8220;Baban için bugünden sonra sıkıntı yoktur.”294</p>
<p>Şehitler ve O’nun ümmetinden diğer mü’minler, azablandırılacak olan istisnalar haricinde, konuşmaktan alıkonulmazlar ise, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in hali nasıl olur?</p>
<p>Evet, Şeyh Taceddin’in kelamından alman cevap, bunun mümkün olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Diğer bir cevapta (Sekizinci Cevap)</strong>; &#8220;ruh” kelimesi ile murad edilen &#8220;nutk&#8221; yani konuşma sıfatıdır ve her selam verilişinde ruhun bedenden ayrılması gerekmez diye geçmişti.</p>
<p><strong>Üçüncü vecihte</strong> kabul ettiği şey; &#8220;Hadisi şerifte iki mecaz vardır; mecazın biri &#8220;iade&#8221; lafzında, diğeri, &#8220;ruh&#8221; lafzındadır. Birincisi istiare tabiridir. İkincisi ise mecaz-ı mürseldir.</p>
<p>Bu cevaptan anlaşılan diğer bir cevap(dokuzuncu cevap),ruh ile kastedilen; işitmekten kinayedir. Allah O&#8217;na harikulade bir işitme gücü vererek, kendisine selam vereni işitir ve arada bir vasıtaya gerek olmadan süratle cevap verir. Kastedilen, alı­şageldiğimiz bir işitme değildir. Nitekim Kitabu&#8217;l-Mucizat&#8217;ta beyan ettiğim gibi, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, dünyadaki halinde de harikulade bir şekilde göklerin sesini işitiyordu.295</p>
<p>Bazı vakitlerde O’nun işitmesinin ve cevap verme sıfatının iade edilmesi, dünyada bu gibi hallerin mani olmadığı gibi, O’nun Berzah&#8217;taki hallerine de mani olmaz.</p>
<p>Bu cevaptan çıkan diğer bir cevap (onuncu cevap) alışageldiğimiz işitmenin kastedilmiş olduğu ve iadesinin; Melekuti istiğrak&#8217;tan kendine gelmesi, halinin ona iade edilmesi,O&#8217;na dünyada selam vereni cevaplamasının kastedilmiş oldu­ğudur. O’na bu iade edilen halden ayrılınca, önceki bulunduğu hale döner.</p>
<p>Bundan çıkan diğer cevap: Ruh&#8217;un iade edilmesi demek; Berzah&#8217;ta meşgul bulunduğu; ümmetinin amellerine bakması,kötü amelleri için istiğfar etmesi, onlardan belanın kalkması için dua etmesi, yeryüzünün çeşitli yerlerine bereketin inmesi için dua etmesi, ümmetinden salih birisi vefat ettiğinde hazır bulunması ve bunun gibi, hadislerde ve eserlerde varid olan,Berzah meşguliyetlerinden ayrılması demektir.</p>
<p>O’na selam vermek, amellerin en faziletlilerinden oldu­ğundan ve O’na selam verenin, O’na yakınlık sağlaması bakımından büyük bir değeri olduğundan, verilen selama cevap vermek için bu mühim meşgalelerinden o an ayrılır. Bu da onuncu cevaptır. Bunlar, benim çıkardığım delillerdir.</p>
<p>Cahız der ki; &#8220;Fikir ezberlenerek bağlanırsa, acaiblikler doğar.&#8221;</p>
<p>Sonra bana on birinci cevap zahir oldu; Burada ruh kelimesi ile murad edilen hayat ruhu değil, irtiyah (rahatlama)dır. Allah Teala’nın şu kavlindeki gibi; &#8220;Artık ona bir rahatlık ve güzel koku vardır.&#8221; (Vakıa, 89) Şüphesiz bu ayette ruh kelimesi “feruh&#8221; diye ra’nın zammesi ile okunmuştur.</p>
<p>Bu durumda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, ruh ile kastettiği şey, O’na selam verenin selamı ile rahatlaması ve onu sevmesine hamledilir.</p>
<p>Sonra bana on ikinci cevap zahir oldu; burada ruh kelimesi ile murad edilen; salat ve selamın sevabından hasıl olan rahmettir. İbnül Esir dedi ki; &#8220;Hadiste ruh’un zikrinin tekrar etmesi, tıpkı Kur&#8217;an&#8217;da tekerrür etmesi gibidir. Kur&#8217;an’da ruh kelimesi, cesedi ayakta tutan şeye, vahye, rahmete ve Cebrail aleyhis selam’a ıtlak edilmiştir.”296</p>
<p><strong>24</strong>&#8211; İbnül Münzir, Tefsir’inde, Hasen el Basri radıyallahu anh’den rivayet ediyor; &#8220;Hasen el Basri, &#8220;Artık ona bir rahatlık ve güzel koku vardır&#8221; ayetini &#8220;feruhu ve reyhan&#8221; diye zammeli okumuş, &#8220;er Ruh”= rahmettir&#8221; diye tefsir etmiştir.297</p>
<p>Enes radıyallahu anh&#8217;ın hadisinde; &#8220;Okunan salât, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinde, hediyelerin sunulması gibi sunulur&#8221; diye geçmişti. Bunda murad edilen, okunan salâtın sevabıdır. Bu da Allah’ın rahmeti ve nimetleridir.</p>
<p>Sonra bana on üçüncü cevap zahir oldu; ruh ile murad edilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e tebliğ eden melektir. Ruh kelimesi, Cebrail aleyhis selam dışındaki meleklere de ıtlak edilmiştir.</p>
<p>Ragıb (el İsfehani) dedi ki; &#8220;Meleklerin en şereflileri &#8220;ervah” diye isimlendirilmiştir.”298</p>
<p>Yani &#8220;Allah ruhumu bana döndürür&#8221; cümlesinin manası; &#8220;Selamları bana ulaştırmakla görevli olan meleği gönderir&#8221; demektir. Bu gayet açıktır. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p><strong>UYARI</strong></p>
<p>Şeyh Taceddin’in kelamında iki tenbihe ihtiyaç vardır;</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, Hadisi şerif, Tirmizi&#8217;ye nispet edildiği halde bu hadisi, Kütübü Sitte ashabından, Ebu Davud dışında biri rivayet etmemiştir. Hafız Cemaleddin el-Mizzi de, Atraf’ında böyle demiştir.</p>
<p><strong>İkinci tenbih</strong>; hadis, “*&#8221; = Allah bana ruhumud öndürür&#8221; lafzı ile Süneni Ebu Davud&#8217;da varid olmuştur.</p>
<p>Beyhaki’nin rivayetinde ise ,)&#8221;*’ diye latif bir fark ile gelmiştir. “*’ kelimesi edatı ile müteaddi (geçişli) olursa, hafife almak, “*” edatı ile de; ikram manasında olur.</p>
<p>Sıhah’ta denilir ki;&#8221;*&#8221; &#8220;bir şeyi geri çevirmek; eğer kabul edilmemişse bu kullanılır. Bu ise hatadır.&#8221;yerine döndürmek&#8221; şeklinde (ila edatı ile) kullanılırsa kabul ederek cevaplamak manasına gelir. Birinciye örnek olarak, Allah Teala’nın kavlinde;&#8221;&#8230;Sizi ökçeleriniz üzerinde geriye döndürürler&#8230;”(Al-i İmran, 149)“Onları bana geri getirin.&#8221; (Sad, 33)</p>
<p>&#8220;Ökçelerimiz üzerinde geriye mi döndürülelim?&#8221;(En’am 71) buyrulmuştur.</p>
<p>İkinciye örnek olarak ise şu ayetlere bakınız;</p>
<p>&#8220;Onu annesine geri verdik&#8221; (Kasas, 13)</p>
<p>&#8220;Eğer gerçekten Rabbime döndürülürsem elbette bundan daha hayırlı bir dönüş yeri bulurum.&#8221; (Kehf, 36)</p>
<p><strong>BİR BÖLÜM</strong></p>
<p>Ragıb dedi ki; &#8220;Tefviz (havale), redd&#8217;in manalarından biridir. Denilir ki; &#8220;Hükmü falancaya reddettim&#8221;, yani; &#8220;tasarruf ve idaresini ona havale ettim&#8221; demektir.</p>
<p>Allah Teala buyurur ki;</p>
<p>&#8220;Bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah&#8217;a ve Rasulüne döndürün&#8221; (Nisa, 59)</p>
<p>&#8220;Hâlbuki onu, Rasul’e ve kendilerinden olan Ulül emr&#8217;e döndürse(arz etse)lerdi&#8230;&#8221; (Nisa, 83)299</p>
<p>Bu, hadisten çıkarılan on dördüncü cevaptır. Yani kastedilen; &#8220;Selamı cevaplama tasarrufunu Allah bana verir” demektir. er Ruh kelimesi ile murad edilen de; Allah&#8217;ın rahmetinden salat ve rahmettir. Selam veren kimse, selamı ile Allah’tan bir salât talep etmektedir. Bu kavlin hakikati;</p>
<p><strong>25</strong>&#8211; &#8220;Kim. bana bir kere salat ederse, Allah ona on defa salat eder.&#8221;300 Hadisi şerifidir.</p>
<p>&#8220;Sonra gizli olanı ve görüneni hakkıyla bilene( Allah&#8217;a) döndürüleceksiniz.&#8221; (Tevbe, 94)</p>
<p>&#8220;Sonra (hepsi) hak Mevlaları olan (Allah&#8217;a) döndürü­lürler.&#8221; (En&#8217;am, 62)</p>
<div>
<p>Allah’ın salâtı, O&#8217;nun rahmetidir ve Allah Teala, bu rahmeti talep ederek selam veren kişiye verme işini, Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem’e havale etmiştir. Bu rahmet,Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e duasının bereketiyle,selam veren kişi için hasıl olmaktadır. Bundan dolayı selam verenin selamını kabul için, şefaat menziline nüzul eder. Burada izafet ruh&#8217;adır.</p>
<p>Bu kavlinin benzeri Şefaat hadisindedir;</p>
<p><strong>26</strong>&#8211; &#8220;Ondan ona, ondan ona havale edilir, ta ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;de son bulur.’’301</p>
<p><strong>27</strong>&#8211; ve Mi&#8217;rac hadisinde buyrulur; &#8220;İsra gecesi İbrahim,Musa ve İsa aleyhimüs selam ile karşılaştım. Kıyametin ne zaman kopacağını müzakere ediyorlardı. Sözü İbrahim Aleyhisselam&#8217;a havale ettiler;</p>
<p>&#8220;Onu bilmiyorum&#8221; dedi. İşi Musa aleyhis selam&#8217;a döndürdüler;“Onu bilmiyorum&#8221; dedi. İsa aleyhis selam&#8217;a havale ettiler&#8230;&#8221;302</p>
<p>Hadisten çıkan mana; selam verenin okuduğu dua sebebiyle hâsıl olan rahmeti Allah, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e havale eder. Selam lafzının reddi (cevabı), onun selamına karşılık vermek ve dua etmektir.</p>
<p>Sonra bana on beşinci cevap zahir oldu; ruh ile murad edilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbindeki ümmetine bağlılıktan dolayı mevcut olan şefkattir. Bazı vakitlerde Allah&#8217;ın yasaklarının irtikab edilmesi ile gazablanır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e salât etmek, şu hadiste geçti­ği gibi, bağışlanma sebebidir;</p>
<p><strong>28</strong>&#8211; &#8220;&#8230;o zaman sana kâfi gelir ve bağışlanırsın.&#8221;303</p>
<p>Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir kimsenin kendisine selam vermesi halinde, kendisine selam veren ki­şinin günahı tebliğ edilmiş olsun veya olmasın, selama bağlı olan rahmet, selamı cevaplaması ile o kişiye döndürülür. O kimseye bu rahmetin ulaşmasına, daha önce işlediği günahı mani olmaz. İşte bu nefis bir fayda ve büyük bir müjdedir. Sü­rekli salavat okumaya devam etmek, belirli bir süre salavat ile meşgul olmaktan daha faydalı olur. O kimse faydanın artmasından önce zahiren meşgul olur, onu tayin eder, devam etmesi sebebiyle fayda artar. Bu, özel ile murad edilen genel ifade olmasındandır.Şu ana kadar Allah’ın bana fethettiği son cevap budur.</p>
<p>Bundan sonra bir cevap fetholunursa Allah’ın tevfik ve kere­ mi ile onu da ekleriz.</p>
<p>Daha sonra sual olunan hadisi, Beyhaki’nin, &#8220;Hayatül Enbiya” adlı kitabında mazi edatı kullanılmış olarak;&#8221;Allah ruhumu bana iade etmiştir”304 lafzı ile buldum ve Allah’a çokça hamd ettim.</p>
<p>Bu, hadisi rivayet eden kimsenin hadiste tasarrufta bulunarak o mazi edatını düşürmüş olması ihtimalini kuvvetlendiriyor. Ben bunu verdiğim cevaplar içinde ikinci vecih olarak belirtmiştim. Şu an bu rivayet ile o cevap, en kuvvetli cevap olarak tercihe şayan oldu.</p>
<p>Hadiste murad edilen mana şudur; Allah, vefatından sonra ruhunu O&#8217;na iade eder, daimi bir hayatla diri olur, birisi ona selam verirse diri olduğu için selamına karşılık verir. Hadis, O’nun kabrinde diri oluşu hakkında varid olan hadislere muvafık hale gelmiştir. Şu halde rivayetlerde çelişki yoktur.</p>
<p>Hamd ve minnet Allah’adır. Bazı hadis hafızları dediler ki;</p>
<p>&#8220;Hadisleri altmış vecihten yazmasaydık, bazı tariklerde geçen ziyadeleri, metin lafızlarına bağlayamazdık ve bazı tariklerdeki ziyade ve noksanlar gizli kalırdı.” Vallahu Teala a’lem.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Kainatın Sırları,syf.169-193</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>262-Hasendir. Ebu Davud (2041) Ahmed (2 /5 2 7 ) Beyhaki (5 /2 4 5 ) Taberani Evsat (3/2 6 2 ,9 /1 3 0 ) Beyhaki Şuabu&#8217;l-İm an (2 /2 1 7 ,3 /4 9 1 ) Mecmau’z-Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Fethu’l-Bari (6 /4 8 8 ) Beyhaki Hayatu’l Enbiya (no;15) Elbani Sahihu’l-Cami (5679) es-Sahiha (2266)</p>
<p>263- S ah ih Müslim (4 /1 8 4 5 ) İbni Hibban (1 /2 4 1 , 242, 244) Nesai(3 /2 1 5 , 216) Ahmed (3 /1 2 0 ,1 4 8 , 248, 5 /5 9 , 365) Ebu Ya’la (6 /7 1 , 7 /1 1 7 , 126) İbni Ebi Şeybe (7 /3 3 5 ) Abdurrazzak (3 /5 7 7 ) Taberani M üsnedu Şamiyyin (2 /4 2 0 ) Abd Bin Humeyd (1 /3 6 2 ) İbni Ebi Asım Zühd (s.74) Deylemi (6529) Ebu Nuaym Hilye (6 /2 5 3 ) Tarihu Cürcan (1 /2 7 3 ) D arekutni Ilei (7 /2 6 2 ) İbni Adiy (5 /3 8 ) Beyhaki H ayatu’l-Enbiya (s.78 no;6) , __</p>
<p>264 İsn a d ı zayıftır. Ebu Nuaym Hilye (3 /3 5 2 ) Taberani (1 1 /1 1 1 ) M ecmauz Zevaid (8 /2 0 5 )</p>
</div>
<p>265 S ah ih tir. Ebu Ya&#8217;Ia (6 /1 4 7 ) Beyhaki Hayatu&#8217;l-Enbiya (s.70, 72 n o ;l,2) Deylemi (403) Mecmauz Zevaid (8 /2 1 1 ) Fethul Bari (6 /4 8 7 ) Suyuti Z ehrur Ruba (4 /1 1 0 ) İbni Adiy (2 /3 2 7 ) Bezzar (256) Temmam Fevaid (56) İbni A sakir (4 /2 8 5 ) Ebu Nuaym A hbaru Esbehan (2 /8 3 )<br />
Elbani Sahiha (621) Elbani Daife (202)</p>
<p>266 Ebu Nuaym Hilye (2 /3 1 9 )</p>
<p>267 S ahih. Ebu Davud (1531) Beyhaki Hayatul-Enbiya (s.88 no;10) İbni Mace (1085) Darimi (1 /4 4 5 ) Nesai (3 /7 5 ) Bezzar (8 /4 1 1 ) İbni Ebi Şeybe (2 /2 5 3 ) İbni Ebi Asım el-Ahad vel Mesani (3 /2 1 7 ) Taberani (1 /2 1 6 ) Ahmed (4 /8 ) Hakim (1 /2 7 8 ) İbni Hibban (2 /1 3 2 ) İbni Huzeym e (3 /1 1 8 ) Hüseyni el-Beyan (1 /1 7 7 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Hakiym Tirmizi N evadir(4/110) Sahihul Cami (2212)</p>
<p>268- Z ayıftır. Beyhaki Şuabul İm an (1 5 8 3 ,4 1 5 6 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (s.104 no;18) Hatib Tarihu Bağdat (3 /2 9 1 ) ibni A sakir (5 6 /3 0 2 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Kadı lyaz Şifa (2 /6 3 ) Suyuti M enahilus Safa (s.70) İbn Cevzi el Vefa (1554) İbni Adiy Kamil (6 /3 5 1 ) Ebuş Şeyh KitabusbSalati Alen Nebi, İbni Kayyım Cilaul Efham (s.46, 54) Elbani Daife (203) İbni Şem&#8217;un Emali (2 /1 9 3 ) Suyuti Lealiul M asnua (1 /1 4 6 ) Sehavi Kavlul Bedi (s.l 16) Ukayli Duafa (4 /1 3 6 )</p>
<p>269 Ş a h itle riy le h a se n d ir. Buhari Tarihul Kebir (6 /4 1 6 ) Bezzar (4 /2 5 5 )Suyuti Z ehrur Ruba (4 /1 1 0 ) Ebuş Şeyh A zam et (2 /7 6 3 ) Mecmauz Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Ukayli Duafa (3 /2 4 8 ) Camiüs Sağir (2365). İsnadında hakkında ihtilaf edilen bir ravi olan Nuaym BinbDamdam_vardır. Elbani Sahihul Cami (2176) Sahiha (1530) Suyuti zayıf dedi. Elbani şahitleriyle hasen demiştir.</p>
<p>270- U y d u rm a b ir riv a y e ttir. İbni M ende el-Fevaid (s.82) Beyhaki Hayatul Enbiya (s.94 no;13) el-Asbahani et-Tergib (2 /6 8 4 ) Suyuti Dürrül M ensur (6 /6 5 4 ) Elbani ed-Daife (5857) Zehebi, Ukayli ve Elbani ravilerinden Osman b. Dinar sebebiyle hadisin uydurma olduğunu söylem işlerdir.</p>
<p>271- U ydurm a. Beyhaki Hayatul Enbiya (s.75 no;4) Deylemi (852) Suyuti Lealiül Masnua (1 /2 8 5 ) Zürkani Şerhul M uvatta (4 /3 5 7 ) Elbani Daife (202) Feyzul Kadir (5 /5 0 1 ) Cemül Cevami (5397) Kenzul Ummal (35530) isnadında hadis uydurm akla itham edilen raviler vardır.</p>
<p>272-M aktu. Beyhaki Hayatul Enbiya (s.76 no;5) ismi belirtilm eyen ravi başka bir tarikinde belirtilm iştir. İsnadı kuvvetlidir, ancak tabiinden birine ait b ir söz olup israiliyat kaynaklı olm ası ihtim ali vardır, bkz: Ebu Nuaym [8 /3 3 3 ] Daiful-Cami (5224) ed-Daife (1/3 6 4 )</p>
<p>273 Beyhaki Hayatul Enbiya (s.77) Feyzul Kadir (5 /5 0 1 )</p>
<p>274- S âhih. Müslim (1 /1 5 6 ) Ebu Nuaym M üsnedül M üstahrac (1 /2 3 9 )Nesai Sünenül Kübra (6 /4 5 5 )l Ebu Avane (1 /1 1 7 ) İbni Sa’d (1 /2 1 5 )Fethul Bari (6 /4 8 7 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (9)</p>
<p>275- Sahih. Buhari (2 /8 4 9 ) Müslim (4 /1 8 4 4 ) Taberi Tefsiri (2 4 /3 1 ) İbnibHibban (1 6 /3 0 1 ) Ebu Davud (4671) Tirm izi (3245) Nesai Sünenül Kübra (4 /4 1 8 ) İbni Ebi Şeybe (6 /3 1 0 ) Tahavi Şerhu Meanil Asar (4 /3 1 5 ) Ahmed (2/450)^E bu Ya’la (1 1 /5 2 0 ) Beyhaki Şuabul İm an (1 /3 1 0 ) Deylemi (7319) D arekutniİlel (8 /6 8 )</p>
<p>276 -Beyhaki Hayatul Enbiya(20)</p>
<p>277- Sahih. Ebu Ya’la (1 1 /4 6 2 ) Hakim (2 /6 5 1 ) Heysemi M aksadu Ali(1240) MecmaUz Zevaid (8 /2 1 1 ) İbni Hacer Metalibu Aliye (3853, 4574) Suyuti el Havi (2 /1 7 9 ) Busayri İthaf (7170, 7295) İbni Asakir (4 7 /4 9 6 ) Ali Bin Burhaneddin Halebi Siyretül Halebiye (2 /4 3 2 ) Avnul Mabud (1 1 /3 1 0 ) Suyuti Hasais (3 /1 1 4 6 ) Hakim, Heysemi, Busayri ve Elbani sahih dem işlerdir. Bkz.: Elbani Sahiha (2733)</p>
<p>278- Zayıf. İbni Sa’d (5 /1 3 2 ) Ebu Nuaym Delail (510) Lalkai Keramatil Evliya (s.166) Zehebi Siyeri A&#8217;lamin Nübela (4 /2 2 8 ) Suyuti Hasais (2 /4 9 0 tercem esi; 2 /5 5 1 ) Şerhus Sudur (s.209) isnadında bulunan A bdulham id b. Süleym an zayıftır.</p>
<p>279 -Suyuti Hasisul Kübra (2 /4 1 8 ) Suyuti Şerhus Sudur (s.209)</p>
<p>280- B atıl. İbni Sa&#8217;d (5 /1 3 2 ) Zehebi Siyeri A&#8217;lamin Nübela (4 /2 2 9 ) Suyuti Şerhus Sudur (s.2096) isnadımda M uham m ed b. Ömer el-Vakidi vardır.</p>
<p>281- Z ayıftır. Said bin Abdulaziz öm rünün sonlarına doğru hafıza karışıklığına uğram ıştır. Tlarim i (1 /5 6 no;94) Abdulgani Dehlevi Encahul Hace (1 /2 9 1 no;4029) K astalani Mevahibu Ledüniye (2 /4 8 1 ) İbn Cevzi el Vefa (1535) Rudani Cem’ül Fevaid (2447)</p>
<p>282 -Peygam berlik şeh ad etten üstün bir m ertebe olm akla beraber, bütün peygam berlerin şehid olduğuna d air bir delil yoktur.</p>
<p>283 SahihU r. Ahmed (1 /3 8 1 , 408, 434) Taberani (10119) Ebu Ya&#8217;la (9 /1 3 2 ) Hakim (3 /6 0 ) İbni Sa’d (2 /2 0 1 ) Mecmauz Zevaid (4 /8 , 9 /3 4 ) A bdurrazzak (5 /2 6 9 ) Ebul M ehasin Mu’tasaru l M uhtasar(2 /2 1 6 ) Heysemi Maksadu Ali (1867)</p>
<p>-284 S ahih. Buhari (4 /1 6 1 1 ) Ahmed (6 /1 8 ) Darimi (3291, 32) Hakim (3 /6 0 ) Beyhaki (1 0 /1 1 ) Fethul Bari-(1 0 /2 4 5 ) Feyzül Kadir (5/4.48) İbni H acer Tağlikut Ta&#8217;lik (4 /1 6 2 )</p>
<p>285- Beyhaki el İtikad (s.305)</p>
<p>286- Kurtubi Tezkira (s. 169) İbni Kayyım er-Ruh (s.49)</p>
<p>287- C acerm ; İran&#8217;ın kuzey doğusunda bir şehirdir. Tahran -N işabur Meşhed tren yolu üzerinde yer alır. Bkz.: Rıza Kurtuluş T. D. V. 1. A. (6 /5 4 2 )</p>
<p>288 -Beyhaki el İtikad (s.305)</p>
<p>289- Yafii Ravzur-Rayahin (s.205),Bunlar Yafii&#8217;nin delilsiz olarak ortaya attığı iddialardan ibarettir!</p>
<p>290- H adis h a se n d ir. Ebu Davud (2041) Ahmed (2 /5 2 7 ) Beyhaki (5 /2 4 5 )<br />
Taberani Evsat (3 /2 6 2 ,9 /1 3 0 ) Beyhaki Şuabui İm an (2 /2 1 7 ,3 /4 9 1 ) Mecmauz Zevaid (1 0 /1 6 2 ) Fethul Bari (6 /4 8 8 ) Beyhaki Hayatul Enbiya (no; 15).</p>
<p>291 “ Ji “ edatı, fiili m azi’nin önüne geldiği zam an fiile kesinlik kazandırır. Bu edat, işin geçm iş zam anda tamamlandığını vurgulamak için kullanılır.</p>
<p>292- Bkz.: Buhari (7517)</p>
<p>293- Zayıftır. Deylemi [5945] lbni Hacer el-lsabe [5 /4 9 6 ] Şa&#8217;rani B edrü’l M ünir [1942] Camius Sağir [9032] Elbani Daife [4658].Daiful Cami (5846) Suyuti de zayıf olduğunu Camius Sagir&#8217;de ifade etm iştir. Bu anlam da diğer bir rivayeti Deylemi isnadsız olarak, Enes radıyallahu anh&#8217;den m erfuan naklediyor; &#8220;R üyam da ik i k a d ın g ö rd ü m . Birisi ko n u şu y o r, d iğ e ri k o n u şa m ıy o rd u . H e r ik isi d e c e n n e tlik ti.<br />
K o n u şan a so rd u m ; &#8220;Sen k o n u şu y o rsu n d a b u n e d e n k o n u ş a m ıy o r?” d ed i ki; “B en v asiy et e ttim , o ise v asiy et e tm e d e n ö ld ü .Bu y ü z d e n k ıy a m e te k a d a r k o n u şam ıy acak tır.&#8221; (Deylemi (3202)Tenzihuş Şeria (2 /3 7 4 )</p>
<p>294- Sahih. Enes b. Malik radıyallahu anh&#8217;den: Buhari (4462) Tirmizi Şemail (379) Nesai (4/12-13) lbn Mace (1629) Darimi (1/4Ö) Beyhaki (4/71) Ahmed (6/141,196) İbn Hibban (14/592) Ebu Ya&#8217;la (6/111) Hatibul Bağdadi Tarihu Bağdat (6/261)</p>
<p>295 Bkz.: Hasaisul Kübra ( Naim Erdoğan Tercemesi s.643 v.d.)</p>
<p>296- İbnül Esir en-Nihaye Fi Garibil Hadis(2/271)</p>
<p>297-Kürtubi (17/232) Taberi (27/21?) Suyuti Dürrül Mensur (8/37) Avnul Ma’bud (11/17)</p>
<p>298-bkz. El Müfredat(s.205)</p>
<p>299 -Müfredat (s.192)</p>
<p>300- Sahih. Müslim (1/306) Buhari Edebul Müfred (1/224) Ebu Nuaym Müsnedül Müstahrac (2/31) İbni Hibban (3/187) İbni Huzeyme(1/218) Ziyaul Makdisiel-Muhtare (4/397) Tirmizi (485) Ebu Davud (1530) Nesai Kübra (1/384) Ahmed (2/375) Bezzar (97268) Taberani (5/99) Mucemul Evsad; (4/285, 5/162) Mucemus Sağir (2/126) Ebu Ya&#8217;la (7/75) Ebu Avane (1/546) Mecmauz Zevaid (10/163) Hilyetul Evliya (4/347) Hatib (10/335) Darekutni İlel (6/9)</p>
<p>301 Sahih. Buhari (4/163, 6/605) Müslim (iman, 327) Ahmed (2/435, 436, 3/144) Tirmizi (2431) İbni Cevzi el Vefa (1590)</p>
<p>302 -sahihtir. Hakim (2/416, 4/534) Ahmed (1/375) İbni Mace (4081) İbni Ebi Şeybe (7/498) Heysem Bin Küleyb Müsnedu Şaşi (2/271, 273) Ebu Ya&#8217;la (9/196) Allame ed-Dani Sünenül Varide (5/988) Fethul Bari (13/89)</p>
<p>303-hasendir Ziyaul Makdisi el Muhtare (3/390) Hakim (2/457, 558) Tirmizi (2457) Ahmed (5/136) Abdurrazzak (2/215) Beyhaki Şuab (2/187, 188, 217, 7/359) Abd Bin Humeyd (1/89) İbni Ebi Şeybe (2/253, 6/325) İbni Ebi Asım el Ahadu vel Mesani (4/142) Deylemi (8160) Ebu Nuaym Hilye (8/377) İbni Adiy el Kamil (5/14) Mecmauz Zevaid (10/160) Fethul Bari (11/168) İbni Hibban Mecruhin (2/82). Bu Hadisin tam metni şöyledir; &#8220;Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; &#8220;Sarsıntı gelir, peşinden bir başkası onu izler ve onunla beraber ölüm gelir.” Adamın biri dedi ki; &#8220;Ya Rasulullah! Ben senin üzerine salâvat getirecek olursam?&#8221; buyurdu ki; “O zaman Allah sana dünyan ve ahiretin ile seni meşgul edecek konularda kâfi gelir ve günahını bağışlar.”</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/">Peygamberlerin Kabir Hayatı ve Görülmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-kabir-hayati-ve-gorulmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin Hoca&#8217;dan, Mehmet Okuyan&#8217;a Reddiye&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 19:05:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Hoca'dan Mehmet Okuyan'a Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Yazıları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11350</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi diyor ki; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221; Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230; Öncelikle ifade etmem gerekir; &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/" rel="attachment wp-att-11351"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11351" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg" alt="Yasin Pişgin Hoca'dan, Mehmet Okuyan'a Reddiye..." width="404" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></a></p>
<div class="text_exposed_show">
<p><strong>Şimdi diyor ki;</strong></p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221;</p>
<p>Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230;</p>
<p><strong>Öncelikle ifade etmem gerekir;</strong> &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya da bulunmasın insanın ölümünden, kıyamet için dirileceği zamana kadarki metafizik hayatını ifade eder. yani öldün mü geriye dönemezsin. dünya yaşamı ile senin ruhun arasında artık aşılması imkânsız bir perde var demektir. bu perdenin adı &#8220;berzah&#8221;tır. bu perdenin ardındaki hayat ise kıyametle başlayacak ahiret hayatından başka bir şey olup &#8220;berzah âlemi&#8221; diye isimlendirilir. ayetle sabit inanmazsan/inanırsan bak&#8230;</p>
<p>&#8220;Nihayet onlardan birine ölüm gelince, &#8220;Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım&#8221; der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.&#8221;</p>
<p><strong>Diyor ki;</strong> &#8220;berzah hayatı diye bir şey yok.&#8221;<br />
ama ayet &#8220;var&#8221; diyor. üstelik ayet; Allah&#8217;ın, berzahta bulunan ve dünyaya geri dönmek isteyen bir insanla konuştuğunu bize haber veriyor.yani adam ölmüş, ama şuuru, muhasebesi, temennileri halen dipdiri. Allah&#8217;a yalvarıyor; &#8220;ne olur Allah&#8217;ım beni geri döndür&#8221; diye.</p>
<p>Hadisleri şimdilik bir kenara bırakalım desem de bir hadise atıf yapmadan geçemeyeceğim. bu bahsettiğim berzah hayatı ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; ya da cehennem çukurlarından bir çukur. böyle buyuruyor efendimiz&#8230;</p>
<p>Her ne kadar biz hissedemesek de şehitler diridirler ve Allah&#8217;ın katında rızıklandırılırlar (Âl-i İmrân, 3/129). yani sen bir şehide &#8220;ölü&#8221; dediğin an, yani şu an o, diri ve nimetlendiriliyor&#8230; işte cennet bahçelerinden bir bahçe&#8230;</p>
<p>Allah buyuruyor ki; Firavunu ve ailesini çok kötü bir azap kuşattı (Mü&#8217;min, 40/46). nedir bu kötü azap???</p>
<p>şimdi Allah&#8217;a kulak ver: &#8220;(O azap öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, &#8220;Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun&#8221; denilecektir&#8221; (Mü&#8217;min, 40/47). işte cehennem çukurlarından bir çukur&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi azizim!</strong></p>
<p>ayette iki azaptan bahsediliyor: birincisi; kıyametin kopuşundan önce firavun ve avanesinin sabah akşam maruz kaldıkları azap&#8230; işte bu bildiğimiz ve itikat ettiğimiz kabir azabı&#8230;<br />
ayetin ikinci cümlesi ise ayette &#8221; <strong>اَشَدَّ الْعَذَابِ</strong>&#8221; &#8220;en şiddetli azap&#8221; olarak ifade edilen cehennem azabı. o, zaten malum&#8230;<br />
şimdi elini vicdanına koy da karar ver&#8230;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;a göre kabirde bir sevap, bir azap ve bir hayat nasıl oluyor da olmuyor???</p>
<p>el-insaf&#8230;</p>
<p>Şimdi mesele &#8220;basit bir kabir azabı inkarı&#8221; meselesi değil. mesele bir çırpıda; Kur&#8217;an, sünnet ve sebîlu&#8217;l-mü&#8217;minîn potasında vücut bulan on dört asırlık birikimi alaşağı edip yok saymak. mesele yeni bir din restorasyonu&#8230;</p>
<p>Acı olan ise konuyla ilgili ayetlere eklektik, parçacı, samimiyetsiz ve bütünsellikten uzak bir şekilde yaklaşmak ve milletin gözünün içine baka baka asırların akidesini inkar etmek&#8230;</p>
<p>Vâkıa suresinin son sayfasında Aziz ve Celil olan Allah; can gelip de boğaza dayandığı zaman, ölünün yakınlarının bakıp kalacağını, o an kendisinin (ve ruh kabzeden meleklerin) ölüye, dostlarından daha yakın olacağını ifade ediyor (Vâkıa, 56/83-88) ve üç ölüm şeklinden bahsediyor:</p>
<p><strong>bunların ilki;</strong> <strong>فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Allah&#8217;a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır&#8221; (Vâkıa 56/88-89). Ayetin metninde ilginç olan husus, ölümden sonra başlayan rahatlık ve nimet sürecinin &#8220;hemen meydana gelmek&#8221;i anlamını içeren &#8220;tâkibiye fâsı&#8221; ile gelmesidir. buradaki rahatlık ruh kabzının kolaylığına; güzel rızık olarak meallendirilen &#8220;reyhan&#8221; ise cennete girmeden mazhar olunan nimete delalet ediyor. cennet ise &#8220;takibiye vav&#8221;ı ile üçüncü sırada zikrediliyor.</p>
<p><strong>ikincisi;</strong> <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, &#8220;Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!&#8221; denir&#8221; (Vâkıa, 56/90-91). bu ölü ortalama bir mümin ki; selamete erdi. bunun için; ilkinde kullanılan övgü ve nimetler zikredilmedi ama bu da selamete erdi.</p>
<p><strong>üçüncüsü ise</strong>; <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِي</strong>مٍ &#8220;Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet; bir de cehenneme atılma vardır&#8221; (Vâkıa, 56/92-94). bu ölü için &#8220;takibiye fâsı&#8221; ile zikredilen &#8220;kaynar sudan ziyafet&#8221;; cehennemin dışında gerçekleşen bir cezadır. cehenneme girmek &#8220;tasliyetü cahîm&#8221; ifadesiyle geliyor. yani cehenneme girmek kaynar sudan sonra; kaynar su ise cehennemden önce&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi zikredeceğim iki ayet Vâkıa 92-94&#8217;ün adeta tefsiridir:</strong> <strong>وَلَوْ تَرٰى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذٖينَ كَفَرُوا الْمَلٰئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ</strong> &#8220;Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; diyerek canlarını alırken bir görseydin&#8221; (Enfâl, 8/50; Bkz. Muhammed, 47/27). lütfen meleklerin; &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; ifadesindeki azaba ve bu sözün ölüm esnasında söylendiğine dikkat edelim. yani azap ölümle birlikte başlıyor&#8230;bir tutam arapça bilgisi, bir parça insafı olan herkes ayetlerin açık bir şekilde cennet ve cehennemden önce ödül ve cezanın olduğunu anlamakta zorlanmaz.</p>
<p>Önceki yazımızda şehitlere &#8220;ölü&#8221; denmemesi gerektiğini, onların diri bir şekilde Allah&#8217;ın katında rızıklandırıldıklarını ifade eden ayetlerden bahsetmiştik. &#8220;onların diriliği ve nimetlendirmeleri kıyamet koptuktan sonradır&#8221; diye yorumlar yapılmış.</p>
<p><strong>azizim!</strong> kıyamet &#8220;ba&#8217;s&#8221; ile (yani ölümden sonra dirilişle) başlıyor. o zaman herkes diri, yalnız şehitler değil. o zaman pek çok mümin rızıklandırılıyor, yalnız şehitler değil&#8230; &#8220;onlara ölüler demeyin&#8221; hitabı bize dünyada yöneltiliyor, ahirette değil. hasılı biz burada; onlar da orada diriler&#8230; ya da biz burada ölüyüz; onlar orada diriler&#8230;</p>
<p>Allah yolunda can veren kişinin böyle mükâfatı olur da; onun canını alan zalim (ve her türlü zulmü icra eden), ruhlar âleminde mışıl mışıl uyur mu???</p>
<p><strong>el-Cevap:</strong> <strong>اِذِ الظَّالِمُونَ فٖى غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰئِكَةُ بَاسِطُوا اَيْدٖيهِمْ اَخْرِجُوا اَنْفُسَكُمْ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ</strong> &#8220;Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, &#8220;Haydi canlarınızı çıkarın! Bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız&#8221; diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!&#8221; (En&#8217;âm, 6/93). daha azap ölüm anında başlıyor ve melekler &#8220;bugün&#8221; derken ölüm ile başlayan zaman dilimini zikrediyorlar. &#8220;aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız&#8221; derken de acaba hangi azabı kastediyorlar?</p>
<p><strong>Şimdi soralım;</strong> nasıl oluyor da Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabı olmuyor???</p>
<p><strong>Bir de dedi ki;</strong><br />
&#8220;Öyle kabrin başında telkinmiş, Kur&#8217;an okumakmış&#8230;<br />
bunlar boş şeyler&#8230;&#8221;<br />
Ölüler bunları duymazmış&#8230;</p>
<p><strong>O halde</strong> niçin Hz. Peygamber Bakî&#8217; kabristanlığına her girdiğinde;<strong> السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ، وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ</strong> &#8220;Ey mü&#8217;minler topluluğunun yurdu! Allah&#8217;ın selamı üzerinize olsun. (yakında) biz de size katılacağız&#8221; (Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İmam Mâlik) diye onlarla muhatap sigasıyla selamlaştı.</p>
<p>Ya da Bedir savaşından sonra müşriklerin cesetlerini bir çukurun içine doldurup da onlara;<strong> فَإِنَّا قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا</strong> &#8220;Biz Rabbimizin bize vaadettiğini (zaferi) hak olarak bulduk; siz de Rabbinizin size vaadettiğini (azabı) hak olarak buldunuz mu?&#8221; diye sordu. Hz. Ömer<strong> مَا تُكَلِّمُ مِنْ أَجْسَادٍ لاَ أَرْوَاحَ لَهَا؟</strong> &#8220;ruhu olmayan cesetlerle ne konuşuyorsun&#8221; dediğinde, Allah Rasulü;<strong> وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ</strong> &#8220;Muhammed&#8217;in canını elinde bulunduran Allah&#8217;a yemin olsun ki; onlar sizden daha iyi duyarlar (siz onlardan daha iyi duyamazsınız) (Buhârî, İbn Mâce)&#8221; buyurmadı mı?&#8230;</p>
<p>İstifini bozmadı; hadisleri duymadı<br />
Besbelli paradigmasına uymadı&#8230;</p>
<p>Doç. Dr. Yasin PİŞGİN Hoca</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet&#8217;in İnanç Esasları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2015 20:31:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet ve Hilafet Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[İmanın Artıp Eksilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı ve Sıfatları]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Günah Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler ve Vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Rü'yet]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi kısaca Ehl-i sünnet&#8217;in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû&#8217;ya yalvaralım. Allah&#8217;ın Varlığı ve Sıfatları Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O&#8217;nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/">Ehl-i Sünnet’in İnanç Esasları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9242" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg" alt="Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları" width="408" height="275" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg 408w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501-300x202.jpg 300w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p>Şimdi kısaca Ehl-i sünnet&#8217;in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû&#8217;ya yalvaralım.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın Varlığı ve Sıfatları</strong></p>
<p>Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O&#8217;nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu yoktur, ezelîdir. O&#8217;nun dışındaki her şey hâdistir, sonradan meydana gelmiştir. Ezelî olan her şey ayın zamanda ebedîdir. Sonradan meydana gelen her şey aynı zamanda fânidir; yok olmaya mahkûmdur.</p>
<p>Allah Sübhânehû tektir; ne varlığının zorunluluğu konusun­da ne de ibadet edilmeyi hak etme konusunda eşi ve ortağı yoktur. Varlığı zorunlu olmak ondan başka hiçbir şeye yaraşmaz. Ondan başka hiçbir şey kendisine kulluk yapılmayı hak edemez.</p>
<p>Allah Sübhânehû&#8217;nun kâmil sıfatları vardır. Hayat, ilim, se­mi&#8217; (işitmek), basar (görmek), kudret, irade, kelam ve tekvin (meydana getirmek) bu sıfatlardandır. Bu sıfatların her biri ezelî olup Allah&#8217;ın zâtıyla kaimdir. Bu sıfatların sonradan ortaya çıkan (yaratma, görme, diriltme, öldürme, rızık verme&#8230;) gibi özellikleri o sıfatların ezelî olmalarına zarar vermez. Sıfatların ilgili olduğu şeylerin yaratılmış olması, sıfatların ezelî olmasına mâni değildir. Felsefeciler akıllarının kıtlığı, Mu&#8217;tezile mensupları da sapkınlığı sebebiyle yaratanın yaratılmış olanla ilişkisinin, ilişkide olan sıfa­tın hâdis olduğuna delil saymış ve Allah&#8217;ın kâmil sıfatlarını inkâr etmiştir.</p>
<p>Felsefeciler bundan başka, sonradan yaratılmışlık (hudûs) alameti gördükleri, değişime yol açtığı için Allah&#8217;ın cüz&#8217;iyyâtı (ti­kelleri) bilemeyeceğini savunmuştur. İki grup da gerçekte İlâhî sı­fatların ezelî olduğunu fakat bu sıfatların sonradan olan yaratıl­mışlarla ilgili ilişkisinin hâdis olduğunu bilememiş, sıfatların ken­dileriyle bu sıfatların ilişkilerini birbirinden ayırt edememişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû noksanlık ifade eden her türlü vasıftan uzaktır. O cevher ve cisimlere ait özelliklerden ve bunların gerek­tirdiği şeylerden münezzehtir. Allah&#8217;ın yüce zâtı hakkında zaman, mekân ve yön gibi şeyler söz konusu olamaz. Bütün bunlar Allah­&#8217;ın yaratmasıyla var olmuş şeylerdir.</p>
<p>İşin özünü anlayamamış bir cemaat, Allah&#8217;ın arşın üstünde olduğunu ifade etmiş ve Allah&#8217;ın yukarıda olduğunu ileri sürerek yön isnadında bulunmuştur. Arş ve arşın içine aldığı her şey son­radan meydana gelmiş olup Allah&#8217;ın yarattığı şeylerdir. Sonradan yaratılmış bir şeyin ezelî yaratıcının mekânı ve karargâhı olması nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Şu var ki, arş Allah&#8217;ın yaratıkları arasında en şerefli olan ve en fazla nuraniyet ve berraklık ihtiva eden şeydir. Bu nedenle arş, yaratıcının yüceliğini en açık biçimde yansıtması için aynalık hükmüne layık görülmüştür. Nitekim bu yansıtma özelliği saye­sinde ona Allah&#8217;ın arşı deyimi kullanılmıştır. Yoksa arş ve diğer şeyler Allah&#8217;a nisbetle birbirine eşit olup hepsi Allah&#8217;ın yaratıkla­rıdır. Şu kadar var ki, arşın başka şeylerde bulunmayan yansıtma kabiliyeti vardır (Bu da Allah&#8217;ın arşın üstünde olduğu fikrini doğ­rulamaz).</p>
<p>Nitekim insan aynaya bakıp kendisini aynada gördüğü za­man, o insanın aynaya girdiği söylenemez. Bilakis bu insanın ay­nayla olan ilişkisi karşısına geçtiği diğer şeylerle olan ilişkisiyle eşittir. Bir farkla ki, ayna insanın görüntüsünü yansıttığı halde di­ğer şeyler onun görüntüsünü yansıtamaz.</p>
<p>Allah Sübhânehû ne cisimdir ne de cisimden oluşmuştur. O araz veya cevher de değildir. O&#8217;nun varlığının ne bir sının ne de bir sonu vardır. O uzun, kısa, enli ve dar olmaktan münezzehtir. Evet, Allah geniştir (vâsi&#8217;dir) fakat bu bizim akıllarımızın idrak et­tiği anlamda bir genişlik değildir. O her şeyi kuşatıcıdır ancak bu akıllarımızın aldığı bir kuşatma anlamına gelmez. O yakındır fa­kat bu yakınlık bizim anladığımız türden bir yakınlık değildir. Al­lah Teâlâ bizimle beraberdir ancak O alışageldiğimiz anlamıyla beraberlikten uzaktır.</p>
<p>Bizler Allah&#8217;ın geniş, kuşatıcı ve yakın olduğuna ve bizimle beraber bulunduğuna inanırız. Ama bunların şekil ve keyfiyetini bilemeyiz. Bunlarla alakalı olarak aklımıza gelen bütün keyfiyetler Mücessime mezhebine ait düşüncelerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû hiçbir şeyle özdeşleşmediği gibi (ittihat) hiçbir şey de Allah Sübhânehû ile özdeşleşmez. Bunun gibi hiçbir şey Allah&#8217;a hulûl edemez (içine giremez), Allah Teâlâ da hiçbir şe­ye hulûl etmez. Bölünmek ve parçalara ayrılmak, bir araya gelmek veya çözülmek gibi durumlar Allah için düşünülmesi imkânsızdır.</p>
<p>Allah&#8217;ın ne bir dengi ne de bir benzeri vardır. O&#8217;nun eşi veya çocuğu yoktur. Allah Sübhânehû gerek zâtı gerekse sıfatları itiba­riyle nitelik, benzeri ve dengi olmak gibi özelliklerden yücedir. Bizim O’nun hakkında en son bilebileceğimiz şey şudur: Allah Sûhhânehû vardır, O kendisini vasfettiği ve övdüğü bütün kâmil isim ve sıfatların sahibidir.Fakat yukarıda da geçtiği gibi Allah, bu sıfatlarla ilgili olarak zihnimizde oluşabilecek her türlü tasav­vurun ötesindedir.</p>
<p>&#8220;Gözler O’nu idrak edemez.Fakat O gözleri idrak eder.O en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır&#8221; (En&#8217;âm,103)</p>
<p>Akıl ve kavrayış sahipleri, Onun var olduğu ve kendinden başka ilâh olmadığı dışında bir şey söylememiştir.</p>
<p>Allahın isimleri ayet ve hadislerle bilinebilir. Yani Allaha isnat edeceğimiz ismi şeriat sahibinden duymuş olmamız gerekir. Şeriatta kullanıldığı bilinen her ismin Allah için kullanılması caiz­dir. Aksi takdirde Allah&#8217;a isim isnadında bulunmamız doğru de­ğildir. Mesela &#8220;cevad&#8221; (cömert) ismi eğer bir yetkinlik ifade ediyor­sa bu ismi Allah için kullanabiliriz, Zira şeriatta bu isim Allah için kullanılmıştır. Fakat aynı anlama gelen &#8220;sulu&#8221; (cömert) ismini Al­lah için kullanamayız. Çünkü şeriatta bu ismin Allah için kullanıl­dığı bilinmemektedir.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın Kelamı: Kur&#8217;ân-ı Kerim</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın kelamı olup harf ve ses elbisesi içeri­sinde Resûlullaha (s.a.v) indirilmiştir. Allah Subhânehû Kur&#8217;an aracılığıyla kullarına bazı hususları emretmiş, bazı şeyleri de ya­saklamıştır. Biz insanlar, içimizde tasarladığımız manaları dilimiz aracılığıyla harf ve ses elbisesi içerisinde dışa vurur ve bu yolla duygu ve düşüncelerimizi insanlarla paylaşırız. Allah Sübhânehû da ağız ve dil gibi araçları kullanmadan yetkin kudretiyle dilediği manaları harf ve ses düzeni içerisinde açığa çıkarır, bu düzen içe­risinde emir ve yasaklarını insanlara ulaştırır. Bu bakımdan gerek nefsi (iç) gerekse lafzı (sözlü) kelamın her biri Allah&#8217;ın kela­mıdır.</p>
<p>Allah&#8217;ın kelamı dendiği zaman bu iki kelamın kastedilmeği mecazen değil, hakikat yönüyledir. Tıpkı bizim nefsî kelamımız ile lafzı kelamımızın hakiki anlamda olduğu gibi. Yoksa birincisi me­cazi, İkincisi hakiki manada söylenmiş değildir. Çünkü mecazi mananın reddedilmesi mümkündür. Oysa lafzî kelamı reddedip bunun Allah Teâlâ&#8217;ya ait olduğunu inkâr etmek küfürdür.</p>
<p>Peygamberimizden önce gelen diğer peygamberlere indiri­len ilâhı kitap ve sahifeler de böyledir. Bunların hepsi de Allah&#8217;ın kelamıdır. Kur’an’da ve geçmiş İlâhî kitaplarda yer alan sözler, Al­lah&#8217;ın, zamanın şartlarına göre kullarına uymasını emrettiği hü­kümleri ifade ederler.</p>
<p><strong>Rü&#8217;yet</strong></p>
<p>Müminlerin cennette yön, karşı karşıya bulunma, nitelik ve kuşatma olmaksızın Allah&#8217;ı görmesi (rü&#8217;yet) haktır. Ahirette ola­cak bu görme işinin gerçekleşeceğine iman ederiz; fakat nasıl ola­cağı konusunda kafa yormayız.</p>
<p>Allah&#8217;ın görülmesi hadisesi keyfiyet dışı bir şeydir. Bu dün­yada keyfiyet ve misal erbabı olan bizler bu sırrın iç yüzünü keş­fedemeyiz. Bu gerçeğe inanmaktan başka nasibimiz yoktur. Felse­feciler, Mu&#8217;tezile ve bazı bid&#8217;atçı fırkaların vay haline! Onlar ilâhı lütuftan mahrum kalmaları ve basiretlerinin kapalı olması sebe­biyle Allah&#8217;ın ahirette görülebileceği gerçeğini inkâra kalkışmış ve gayb âlemine ait olan durumları mevcut âleme kıyas ederek bu dinî esasa iman şerefine erememişlerdir.</p>
<p><strong>Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer</strong></p>
<p>Allah Sübhânehû kulları yarattığı gibi onların işlerini de ya­ratmaktadır. Kulların işlerinin hayır ya da şer olması bu gerçeği değiştirmez. Bütün işler Allah&#8217;ın takdiriyle olmaktadır. Şu kadarı var ki, hayır ve şer Allah&#8217;ın dilemesiyle olduğu halde, Allah hayır­lı işlerden razı olmakta, şerli işlerden razı olmamaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki, Allah&#8217;a karşı takınacağımız edep gereği tek başına şerri Allah&#8217;a isnat etmekten sakınmalı; Allah Sübhânehû hakkında &#8220;şerri yaratan&#8221; yerine &#8220;hayrı ve şerri yaratan&#8221; ifadesini kullanmalıyız. Nitekim âlimler edebi gözeterek Allah Sübhânehû hakkında &#8220;hınzırları ve pislikleri yaratan&#8221; ifadesi yerine &#8220;her şeyi yaratan&#8221; ifadesini kullanmışlardır.</p>
<p>Mu&#8217;tezile tercih ettiği ikicilik (düalist) eğilimi gereği kulların, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu ileri sürmüş ve hayır ya da şer bütün işleri kullara nisbet etmiştir.</p>
<p>Oysa Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu yaklaşımı hem akıl hem de din yö­nünden tutarsızdır. Gerçi Ehl-i sünnet âlimleri de kulların kudre­tinin yaptığı işlerde bir katkısının olduğunu kabul etmiş ve buna kesp ismini vermiştir. Zira titreme ile iradeli hareket arasında, biri kudret ve kesp dışı, diğeri kudret ve kesple meydana gelmiş ol­ması bakımından apaçık bir fark vardır. Nitekim iki hareket ara­sındaki bu kadar bir fark kulların yükümlülüğüne ve iyi işlerden dolayı mükâfat alırken kötü işlerden sorumlu tutulmasına yol aç­mıştır.</p>
<p>Fakat birçok insan kulda kudret, kesp ve iradenin varlığı ko­nusunda tereddütten kurtulamamış ve kulun âciz ve mecbur ol­duğunu düşünmüştür. Görünen o ki, bunlar âlimlerin maksadım yeterince anlamamışlardır. Zira kulun kudret ve irade sahibi ol­duğunu söylemek, onun dilediği her şeyi yapabileceği veya dile­mediği hiçbir şeyi yapmayacağı anlamına gelmez. Konuya böyle yaklaşmak kulluk gerçeğiyle bağdaşmaz.</p>
<p>Halbuki kulun kudret ve irade sahibi olduğunu söylerken âlimlerin maksadı, kulun sorumlu tutulduğu her şeyi yerine ge­tirme kudretine sahip olduğudur. Yani kul günde beş vakit namaz kılmaya, malının kırkta birini zekât olarak vermeye, on iki ay içe­risinden bir ayı oruçla geçirmeye gücü yeter. Bunun gibi binek ve azık imkânı olduktan sonra ömründe bir defa hac yapabilecek güçtedir. Diğer bütün şer&#8217;î hükümler de bunlar gibi olup bunların hepsinde Cenâb-ı Allah kulun zayıflığını bildiği için engin rahmeti gereği kendilerine kolaylık göstermiştir.</p>
<p>Bu hususa işaretle Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez&#8221; (Bakara 2/185).</p>
<p>&#8220;Allah sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır&#8221; (Nisâ4/28).</p>
<p>Yani Allah Teâlâ, size zor gelen emirleri ve yükümlülükleri hafifletecektir. İnsanın zayıf olarak yaratılmış olması da, arzuları­na karşı koyamaması ve zorlu görevlere tahammül gösterememesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>Peygamberler ve Vazifeleri</strong></p>
<p>Peygamberler insanları Allah&#8217;a davet etmek ve onlara hida­yet yolunu göstermek için gönderilmiş ilâhı elçilerdir. Davetlerini kabul edenleri cennetle müjdeler, reddedenleri de cehennemle korkuturlar. Peygamberlerin Allah katından insanlara ilettikleri her şey haktır, doğrudur. Bunların hiçbirinin gerçekleşmeme şüp­hesi yoktur.</p>
<p>Peygamberlerin sonuncusu bizim sevgili Efendimiz Muhammed&#8217;dir (s.a.v). Onun getirdiği din bütün dinlerin geçerlilikle­rini ve hükmünü ortadan kaldırmıştır. Onun kitabı olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm bütün kitapların en üstünüdür. Onun şeriatını neshederek yürürlükten kaldıran hiçbir şeriat yoktur ve onun şeriatı kıyamete kadar yürürlükte kalacaktır. İsa (a.s) yeryüzüne inip sevgili Pevgamberimiz&#8217;in şeriatına göre hükmedecek ve onun ümmetinden olacaktır.</p>
<p><strong>Ölüm, Kabir Hayatı, Kıyamet ve Şefaat</strong></p>
<p>Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, Münker ve Nekir adlı iki meleğin kabirde kullan sorgulaması haktır. Kâinatın yok olması, göklerin yarılması, yıldızların dağılması, yerlerin ve dağların kök­lerinden koparak parçalanması mutlaka gerçekleşecektir. Haşir, neşir, ruhların tekrar bedenlere dönmesi, kıyametin şiddetli sar­sıntısı, kıyamet sırasındaki dehşetli olaylar yaşanacaktır.</p>
<p>Amellerin sorgulanması, insanın uzuvlarının yapıp ettikleri­ne dair tanıklık etmesi de haktır. Herkesin ne işlediğinin bilinmesi için iyiliklerin ve kötülüklerin yazılı olduğu amel defterlerinin da­ğıtılması ve buna göre iyilikleri fazla gelenlerin kurtuluşa ermesi, kötülükleri fazla gelen kimselerin hüsrana uğraması gerçektir.</p>
<p>Mahşerde amelleri tartan terazinin ağırlık ve hafifliğinin -mahşerdeki terazilerde yukarı kalkan kefe, bu dünyada ise aşağı inen kefe ağır geldiği için- dünyadaki terazilerin ağırlık ve hafifli­ğine benzememesi de haktır. Sevgili Peygamberimiz&#8217;in bu gibi ahiret halleriyle ilgili olarak getirdiği haberlerin hepsi doğrudur.</p>
<p>Peygamberlerin ve salih kulların, din gününün sahibi olan yüce Allah&#8217;ın izniyle, birinci ve ikinci derecede asi müminlere şe­faatte bulunması haktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için olacaktır”(Tirmizi,nr.2435)</p>
<p>Cehennem üzerine sırat köprüsünün kurulması da haktır. Müminler bu köprüden geçerek cennete girecek, kâfirler ise ayak­ları kayarak cehenneme düşeceklerdir.</p>
<p>Müminlere mükâfat olarak hazırlanan cennet ve kâfirlere ce­za olarak hazırlanan cehennem şu anda yaratılmış vaziyette olup sonsuza kadar bâki kalacaklardır. Müminler sorgulamadan geçip cennete girdikleri zaman orada devamlı kalacak ve asla cennetten çıkartılmayacaklardır.</p>
<p>Aynı şekilde kâfirler de hesaba çekilip cehenneme girdikleri andan itibaren orada devamlı kalacak ve cehennemde sonsuza kadar azap göreceklerdir. Onlara azabın hafifletilmesi mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakı­lır&#8221; (Bakara 2/162).</p>
<p>O gün kalbinde zerre kadar iman bulunup da işlediği günahlar sebebiyle cehenneme girenler, günahları kadar azap gördükten sonra cehennemden çıkartılacaklardır. Onlar imanları hürmetine, kâfirler gibi cehennemde yüzleri kararmayacak ve kendilerine zin­cir ve bukağı vurulmayacaktır.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen, emre­dileni yerine getiren&#8230;&#8221; (Tahrîm 66/6).</p>
<p><strong>Melekler Allah&#8217;ın kulları olup üstün varlıklardır.</strong></p>
<p>Meleklerin dişilik ve erkeklik gibi özellikleri yoktur. Evlen­mek ve çoğalmak gibi durumlar onlar için söz konusu değildir. Allah Sübhanehü meleklerin bir kısmını kendisine elçi olarak seç­miş ve bunları vahyi tebliğ vazifesiyle şereflendirmiştir.</p>
<p>işte peygamberlere kitap ve sahifeleri ulaştıran melekler bunlardır. Meleklerin işlerinde hata ve aksaklık baş göstermez. Onlar düşmanlarının hile ve tuzaklarından emindirler. Onların Al­lah katından ilettiği her şey doğrudur ve bunlarda asla hata ve ka­rıştırma ihtimali söz konusu değildir. Bu yüce varlıklar Allah Sübhanehunun azameti karşısında titrer ve sürekli O&#8217;nun emirle­rini yerine getirmek için çırpınırlar.</p>
<p><strong>İmanın Artıp Eksilmesi</strong></p>
<p>İman, bizlere tevatür yoluyla ulaşan dinî esasları, gerek top­luca gerek tafsilat düzeyinde kalp ile tasdik ve dil ile söylemekten ibarettir. Azalarla yapılacak olan ameller imanın bir parçası değil­dir, Fakat ameller imanın kemalini artırır ve ona güzellik katar.</p>
<p>İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh.a) imanda artma ve eksilme bulunmayacağını savunur. Zira kalp ile tasdik, kalbin kesin inancı demektir. Bu hususta amellerin imanın artması veya azalmasına etkisi yoktur. Eğer fazlalık veya noksanlıktan söz edilebilirse bu zan ve vehim dairesinde söz konusu olur.</p>
<p>İmanın kemalinin artması ve eksilmesi itaat ve iyiliklere gö­redir, İtaat arttıkça imanın kemali de artar. Bu bakımdan sıradan bir müminin imam peygamberlerin imanına eşit değildir. Çünkü peygamberlerin imanı, üzerine eklenen itaatle birlikte kemalin zirvesine varmıştır. Sıradan müminlerin imanı kemalin zirvesi şöyle dursun, kemalin kendisine dahi varabilmiş değildir. Ama şurası bir gerçektir ki, peygamberin imanıyla sıradan bir müminin imanı yalın tasdik konusunda eşittir. Ne var ki peygamberlerin imanı üzerine eklenen itaatler sayesinde bir başka hakikat daha kazanmıştır ki bu bakımdan sıradan bir müminin imanı sanki bu imanın bir ferdi olamamaktadır.</p>
<p>Bu bakımdan sıradan bir müminin imanıyla peygamberlerin imanı arasında ne bir eşitlik ne de ortaklık bulunur. Nitekim,sıradan insanlar peygamberlerle insan olma konusunda eşit olmakla beraber peygamberlerin sahip olduğu kemalat onları yüksek mertebelere ulaştırmış ve onlara bambaşka bir mahiyet kazandırmıştır. O kadar ki, neredeyse peygamberler diğer insanlarla ortak ol­dukları hususiyetlerinden sıyrılmış ve gerçekle asıl kendileri insan olurken, diğerleri hayvan hükmüne düşmüştür.</p>
<p>İmamı Azam Ebu Hanife (r.ha), &#8220;Ben gerçekten müminim&#8221; derken, İmam Şâfiî (rh.a), &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demeyi tercih etmiştir. Her birinin elinde kendisini haklı kılarak gerekçesi var­dır. Nitekim şimdiki zamanı düşünerek ele aldığımızda, &#8220;Ben ger­çekten müminim&#8221; demek doğrudur. Konuya son nefesimizi düşü­nerek yaklaştığımızda, &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demek de doğru­dur. Şu halde, &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demek caizdir; fakat her ne açıdan söylenirse söylensin yine de bu konuda &#8220;inşallah&#8221; keli­mesini kullanmamak daha yerindedir.</p>
<p><strong>Büyük Günah Meselesi</strong></p>
<p>Mümin, büyük de olsa günah işlemekle imandan çıkmaz ve kâfir olmaz. Rivayete göre bir gün İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (rh.a) bir grup âlimle birlikte oturmaktaymış. O sırada bir şahıs gelerek, &#8220;Babasını haksız yere öldürüp başını keserek kafatasından şarap içen, daha sonra annesiyle zina eden günahkâr bir mümin hakkın­da ne dersiniz, bu kimse hâlâ mümin midir yoksa kâfir midir?&#8221; diye sormuş. Mecliste bulunanların her biri bir şey söylemişse de hiçbiri isabet edememiş.</p>
<p>Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, &#8220;O kimse mümindir&#8221; demiş ve işlediği günahların onu imandan çıkarmayacağını savunmuş.</p>
<p>İmâm-ı Azamın bu tesbiti bir arı için yanında bulunan âlimlere ağır gelmiş ve bir müddet kendisini eleştirmişler; fakat daha sonra hepsi ımâm-ı Azam&#8217;a hak vererek görüşünün isabetli olduğunu itiraf etmişler.</p>
<p>Günahkâr bir mümin, can boğaza gelmeden önce tövbe et­meye muvaffak olursa, tövbesinin kabul edileceği vaadine daya­narak onun kurtuluşa ereceğini umarız. Eğer tövbe şerefine ere­mezse onun işi Allah&#8217;a kalmıştır; dilerse onu affederek cennete koyar, dilerse de cehennem ya da başka bir şeyle kendisini günahı kadar cezalandırır. Ama eninde sonunda o kurtuluşa erer ve cen­nete girer. Zira ahirette Allah&#8217;ın rahmetinden mahrum kalmak sa­dece kâfirlere aittir. Fakat zerre kadar imanı bulunan kimse, işle­diği günahlar sebebiyle başta olmasa bile eninde sonunda rahmet ve mağfirete nail olacaktır.</p>
<p>&#8220;Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın&#8221; (Âl-i İmrân 3/8).</p>
<p><strong>İmamet ve Hilafet Konusu</strong></p>
<p>İmamet ve hilafet konusu Ehl-i sünnet&#8217;e göre akaid konulan arasında değildir. Ancak Şia&#8217;nın bu konuda bazen ifrata bazen tef­rite varan görüşlerine karşılık Ehl-i sünnet âlimleri tarafından bu konu kelam kitaplarına alınmış ve meselenin gerçek yüzü ortaya konulmuştur.</p>
<p>Ehl-i sünnet&#8217;in belirttiği gibi Peygamberimiz&#8217;den (s.a.v) son­ra hakiki anlamdaki halife Hz. Ebû Bekir hazretleridir. Ondan sonra Hz. Ömer el-Fârûk, daha sonra Hz. Osman-ı Zinnûreyn daha sonra da Hz. Ali b. Ebû Tâlib&#8217;dir. Allah Teâlâ hepsinden razı ol­sun. Bu sahabilerin üstünlük derecesi de hilafet sırasına göredir.</p>
<p>Başta İmam Şafiî olmak üzere büyük imamların naklettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer&#8217;in üstünlüğü konusunda sahabe ve tabiînin icması vardır. Nitekim Ehl-i sünnet&#8217;in öncüsü olan Ebü&#8217;l-Hasan Eş&#8217;arî, ilk iki halifenin ümmetin diğer fertlerine olan üstünlüğünün kesin olduğunu ve buna ancak cahil veya mutaas­sıp kimselerin karşı çıkacağını ifade etmiştir.</p>
<p>&#8220;Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım.&#8221;<sup> (</sup>Ahmed, Fezâilü&#8217;s-Sahâbe, 1/182, 300, 336)&#8221;Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım.&#8221;Ahmed, Fezâilü&#8217;s-Sahâbe, 1/182, 300, 336)Hz. Ali de şöyle demiştir:</p>
<p>Şeyh Abdülkadir-i Geylânî&#8217;nin, el-Gunye adlı eserinde naklet­tiğine göre Peygamberimiz şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Miraç gecesi Allah Teâladan, benden sonra Ali b. Ebû Tâlib&#8217;in halife olmasını istedim. Bunun üzerine melekler bana şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Ey Muhammedi Daima Allah &#8216;ın dilediği olur. Ama senden sonra halife Ebû Bekir olacaktır. ”</p>
<p>Şeyh hazretleri Hz. Ali&#8217;den şu sözleri nakleder: &#8220;Resûlullah (s.a.v) dünyadan ayrılırken benden söz aldı ve kendisinden sonra Ebû Bekir&#8217;in, sonra Ömer&#8217;in, daha sonra da Osman&#8217;ın halife olaca­ğını ve en sonunda da benim halife olacağımı bildirdi.&#8221;</p>
<p>İmam Haşan, İmam Hüseyin&#8217;den daha faziletlidir (r.anhü- ma). Ehl-i sünnet âlimleri ilim ve içtihat konulannda Hz. Aişe&#8217;yi Hz. Fâtıma&#8217;dan (r.anhüma) daha üstün görmüşlerdir. Abdülkadir-i Geylânî (k.s) el-Gunye adlı eserinde Hz. Âişe&#8217;yi Hz. Fâtıma&#8217;- dan (r.anhüma) üstün tutmuştur.</p>
<p>Bu fakire göre Hz. Âişe (r.anha) ilim ve içtihat konularında Hz. Fâtıma&#8217;dan (r.anha) üstün olduğu gibi, Hz. Fâtıma da (r.anha) zühd ve inziva konusunda ondan daha üstündür. Bu sebepledir ki Hz. Fâtıma (r.anha) Betûl diye anılmıştır. Bu kelime &#8220;kendini ta­mamen dünyadan çekip Allah’a veren&#8221; anlamındadır. Hz. Âişe (r.anha) sahabenin fetva mercii idi. Hz. Âişe&#8217;de (r.anha) sahabenin İlmî konularda karşılaştığı bütün problemlerin çözümleri bulun­maktaydı.</p>
<p><strong>Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları</strong></p>
<p>Cemel ve Sıffın Vakası gibi sahabe arasında cereyan eden bazı hadiseleri değerlendirirken hüsnüzan sahibi olmalı ve bu olayları iyi niyetle açıklamalıdır. Sahâbe-i kirâmı nefsanî arzu­lardan ve kör taassuptan uzak görmelidir. Zira bu yüce şahsiyetli kimseler, Peygamber Efendimiz&#8217;in sohbeti sayesinde nefsanî ar­zuların girdabından kurtulmuş, taassuptan arınmış şahsiyet­lerdir.</p>
<p>Onlar herhangi bir konuda barış ya da sulh yaparlarsa bunu hak uğruna yaparlar. Eğer tartışırlarsa bunu da hak uğruna yaparlar. Birbiriyle savaşan her iki taraftaki sahâbe-i kirâm da kendi iç­tihadına uymuş ve muhaliflerine karşı cephe alırken hevâ ve taas­subun etkisiyle hareket etmemiştir. İsabetli içtihatta bulunanlar iki -bir görüşte on- sevap alırken, hata edenler bir sevap almışlardır. Onların hata edenleri de isabet edenleri gibi kınanamazlar. Onla­rın hata edenlerinin de mükâfat alacağını umarız.</p>
<p>Fakat âlimler bu vakalarda Hz. Ali&#8217;yi (r.a) haklı görmüş, muhaliflerinin içtihadını hatalı bulmuştur. Buna rağmen onların kâfir veya fâsık olduğunu söylemek şöyle dursun, kendilerini ya­dırgamamız bile söz doğru olmaz. Nitekim Hz. Ali (r.a) kendisine muhalif olanlar hakkında bizzat şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Onlar bizim kardeşlerimizdir ama bize isyan etmişlerdir. Kendileri açısından gerekçeleri olduğu için kâfir veya fâsık değil­lerdir.&#8221; (Beyhakî, es-Sünenü&#8217;l-Kübrâ, 8/173)</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Ashabım arasında cereyan eden hadiseleri dilinize dolamaktan uzak durun!&#8221; . (İbn Esîr, en-Nihâye, 2/445..)</p>
<p>Şu halde sahabenin hepsine hürmet göstermeli ve kendilerini hayırla yâd etmeliyiz. Onlar hakkında asla suizanda bulunmamalı ve onların kavgalarının başkalarının barışından daha hayırlı oldu­ğunu düşünmeliyiz.</p>
<p>İşte gerçek kurtuluş yolu budur. Zira sahabeye duyulan mu­habbet Peygamber Efendimize (s.a.v) duyulan muhabbetten; yine onlara duyulan nefret de Peygamberimize duyulan nefretleri kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Nitekim büyüklerden biri der ki: &#8220;Sahabeye hürmet etmeyen kimse Peygamberimiz&#8217;e iman etmemiş demektir.&#8221;</p>
<p><strong>Kıyamet Alametleri</strong></p>
<p>Peygamberimiz&#8217;in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi hak olup gerçekleşecekleri konusunda en ufak bir şüphe yoktur.</p>
<p>Güneşin olağanüstü biçimde batıdan doğması, Mehdi nin zuhuru, Hz. İsa&#8217;nın yeryüzüne inmesi, deccâlin zuhuru, Ye&#8217;cûc ve Me&#8217;cûc’un zuhuru, dâbbetü&#8217;l-arzın çıkması, gökyüzünden çıkıp bütün her yeri saran bir dumanın zuhur etmesi ve insanlara zor anlar yaşatması gibi olayların hepsi haktır. Öyle ki, insanlar yaşa­dıkları ıstırap ve sıkıntıdan dolayı, &#8220;Rabbimiz Bizden artık azabı kaldır çünkü biz artık inanıyoruz!&#8221; (duhân 44/12) diyecekler.</p>
<p>Kıyamet alametlerinin sonuncusu da Yemen&#8217;in Aden şehrin­den zuhur edecek ateştir.</p>
<p>Bir cemaat cehaletleri nedeniyle Hint halkından mehdi oldu­ğunu iddia eden bir kimseyi gerçek mehdi sanmışlardır. Onların iddiasına göre mehdi ölmüş ve bu âlemden göçmüştür. Bu cemaat mehdinin kabrinin Fereh&#8217;te olduğunu iddia ediyor. Halbuki ko­nuyla ilgili meşhur ve hatta mütevâtir derecesine varan sahih ha­disler bu kimseleri yalanlamaktadır. Bu hadislerde sevgili Pey­gamberimiz mehdinin alametlerini açıklamıştır. Söz konusu ala­metler iddia edilen kimsede bulunmamaktadır.</p>
<p>Mesela mehdiyle ilgili hadislerde mehdinin haşinin üstünde bir bulut parçasının dolaşacağı ve buluttan bir meleğin, &#8220;Bu kimse mehdidir, kendisine tâbi olun!&#8221; (Taberânî, Müsnedü&#8217;ş-Şâmiyyîn, 2/71.)diye sesleneceği bildirilmektedir;</p>
<p>Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur;</p>
<p>&#8220;Tarihte dört kişi yeryüzünün bütününde hükümran olmuştur, Bunlardan ikisi mümin diğer ikisi kâfirdir. Zülkarneyn ve Süleyman mümin olanları, Nemrud ve Buhtunnasr da kâfir olanlarıdır, Benim Ali beyt&#8217;imden beşinci biri daha (Mehdi) yeryüzünün tamamında hüküm­ran olacaktır. &#8220;( İbn Hacer, Fethu&#8217;l-Bârî, 6/285)</p>
<p>Bir başka hadiste şu ifadeler yer alır:</p>
<p>&#8220;Dünyanın sonu gelmeden önce Allah Teâlâ benim Ehl-i beyt&#8217;im­den birini gönderecektir. İsmi benim ismime, babasının ismi babanım is­mine uyacaktır. Bu şahıs, zulüm ve kötülükle dolu olan yeryüzünü adalet ve güzellikle dolduracaktır. &#8221; (Ebû Davud, nr. 4282)</p>
<p>Bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle bildirilmiştir:</p>
<p>&#8220;Ashâb-ı Kehf Mehdi&#8217;nin yardımcıları olacaktır.&#8221;(İbn<sup> </sup>Hacer,Fethul Bari,6/503)</p>
<p>Mehdi&#8217;nin ortaya çıktığı dönemde Hz. İsa (a.s.) yeryüzüne inecektir. Mehdi, deccâle karşı savaşmak ve onu öldürmek için Hz. İsa (a.s) ile birlikte hareket edecektir. Onun hüküm sürdüğü dönemde astronomik hesapların tersine olağanüstü biçimde Ra­mazan ayının on dördüncü günü güneş tutulması ve yine bu ayın ilk günü ay tutulması olacaktır.</p>
<p>Şu halde insaf etmeli! Hiç Mehdi olduğu iddia edilen ve şu an ölmüş olan bu şahısta söz konusu alametler görülmüş müdür? Mehdi&#8217;nin Peygamberimiz’in haber verdiği üzere bunlardan başka daha birçok alameti bulunmaktadır.</p>
<p>Şeyh İbn Hacer el-Heytemî bu konuda bir risale kaleme almış ve beklenen Mehdi&#8217;nin 200 kadar alametini açıklamıştır. Mehdi konusu bu kadar açık olmasına rağmen bir cemaatin böyle sapkınlıkta ısrar etmesi cehaletin son kertesinden başka bir şey değildir. Allah kendilerini doğru yola iletsin!</p>
<p>Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan biri dışın­da diğerlerinin hepsi cehenneme girecektir. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da biri dışında hepsi cehenneme girecektir.</p>
<p>Bunun üzerine sahâbe-i kirâm,</p>
<p>Yâ Resûlallah! Kurtuluşa eren bu fırka hangisidir, diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.v) onlara şöyle cevap vermişti:</p>
<p>Onlar benim ve ashabımın yolunu takip edenlerdir. &#8221; (Tirmizî, nr. 2641)</p>
<p>İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından kurtuluşa erece­ği bildirilen fırka Ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat fırkasıdır. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve sahâbe-i kirâmın yolunu onlar takip etmektedir.</p>
<p>Ey Allahım! Bizleri Ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat yolunda sabit kıl, onların zümresine mensup olduğumuz halde canımızı al ve bizi onlarla birlikte haşret.</p>
<p>&#8220;Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın&#8221; (Âl-i İmrân 3/8).</p>
<p>Bir müslüman öncelikle inanç esaslarını düzgün biçimde öğ­renmeli. Bunu yerine getirdikten sonra mutlaka gündelik hayatla alakalı olan dinin emirlere uygun hareket etmeli ve Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden sakınmalıdır.</p>
<p>Müslüman gevşekliğe meydan vermeden günde beş vakit namazı cemaatle ve tadil-i erkânı gözeterek kılmalıdır. İslâm ile küfür arasını ayıran sınır namazdır. Sünnete uygun şekliyle na­maza devam eden kul Allah&#8217;ın sağlam ipinden tutunmuş olur. Zi­ra namaz İslâm&#8217;ın beş temel direğinden İkincisidir. Birinci direği Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne iman etmek, İkincisi namaz kılmak, üçüncüsü zekât vermek, dördüncüsü ramazan ayında oruç tutmak ve be­şincisi Allah&#8217;ın evi olan Kâbe&#8217;yi haccetmektir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın bu beş temel esasından birincisi inançla alakalı, di­ğer dört tanesi de amelle yani uygulamayla ilgilidir. Bütün ibadetler içerisinden en kapsamlı ve en faziletli olanı namazdır. Kıyamet günü kulun sorgusu namaz ile başlayacaktır. Namazın hesabını veren kimse için diğer dinî hüküm ve esasların sorgusu Allah&#8217;ın yardımıyla kolay geçecektir.</p>
<p>Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Allah&#8217;ın razı olmadığı şeyleri kendimiz için öldü­rücü zehir gibi görmeliyiz. İşlediğimiz kusurları devamlı hatırla­yıp bundan dolayı mahcup olmalı ve pişmanlık duymalıyız.</p>
<p>İşte kulluk yolu budur. Allah Sübhânehû yegâne tevfik bah­şedendir. Allah&#8217;ın razı olmadığı şeyleri işleyen ve bu halinden do­layı mahcubiyet duyup pişman olmayan kimse inatçı ve azgın bi­ridir. Bu hali neredeyse kendisini dinden çıkartacak ve düşmanlar sınıfına sokacak kadar tehlikelidir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>İmam-ı Rabbani &#8211; Mektubat-ı Rabbani,cild:2 &#8211; 67.Mektub</p>
<p>(Semerkand Yayınları)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/">Ehl-i Sünnet’in İnanç Esasları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir alemi nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2015 22:19:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölümden Sonraki Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir alemi nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh ve Beden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8440</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.(Sözler,35)” sırrınca kabir alemi, insan için ebet yolculuğunda mutlaka ki uğranılması gereken bir istasyon, bir duraktır. Bir başka ifade ile bir salondur, bilhassa bir bekleme salonu. Ruhlar aleminden bu aleme gelen insan, ömrünü tamamladığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/">Kabir alemi nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="justify"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8441" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360.jpg" alt="Kabir alemi nedir?" width="409" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kabir-azabi-muhtesem-ilahi_7579224-16680_640x360-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></a><br />
“Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.(Sözler,35)”</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">sırrınca kabir alemi, insan için ebet yolculuğunda mutlaka ki uğranılması gereken bir istasyon, bir duraktır. Bir başka ifade ile bir salondur, bilhassa bir bekleme salonu.</div>
<p>Ruhlar aleminden bu aleme gelen insan, ömrünü tamamladığı zaman ilk olarak berzah alemi dediğimiz kabir alemine intikal eder. Haşir meydanına çıkmadan önceki ilk durak kabir alemidir.</p>
<div align="justify">“İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor,” sırrınca kabir alemi bir ara hayat tarzıdır.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Ruh yaşamaya devam ediyor, ancak ceset çürümüş. Ceset çürüdüğü için bu dünya hayatının şartlarına sahip değiliz. Yani kabirde bu dünyadaki gibi bir hayat sürmemiz mümkün değil. Ruh bu dünyayı hem biliyor, hem de berzah aleminden görebiliyor, ama bu dünyadaki gibi yaşama sahip olamıyor. Aynı şekilde ceset çürümüş ve haşir meydanındaki cesedimiz de inşa edilmemiş olduğundan, yani haşir meydanına çıkmadığımız için ruh süratine ve hayal hareketine sahip olan yeni cesedimizi de giymemişiz. O zaman kabir hayatı tam olarak haşir sonrası hayatımızın şartlarını da taşımıyor demektir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Bu noktada, ruh bir ölçüde akıbetini görüyor, ahiret şartlarını idrak ediyor, nereye gideceğini biliyor, ama o hayat gibi yaşayamıyor. Çünkü ahiret şartlarına uygun cesedi yok. Zaten ahiret şartları da tam olarak oluşmamış. Haşir meydanına çıkmamış, ahiretteki ebedi hayatında kendisine eşlik edecek olan yeni cesedi ile bir araya gelmemiş.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Demek ki kabir hayatı ruh için bu dünya cesedinin kaybedildiği, ahiretteki cismin de eline geçmediği tam bir ara hayat tarzı. Zaten berzah alemi denmesi de buna işaret ediyor.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Bir misal ile açıklarsak:</strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Diyelim ki bir süreliğine Almanya&#8217;ya misafirliğe  gittiniz. Orada size verilen vize süresince gezdiniz ve ziyaretlerde bulundunuz. Sonra memlekete geri dönüyorsunuz. Asıl vatanınız olan ülkenize avdet ediyorsunuz. Köln hava alanına gittiniz ve gümrükten geçtiniz, dış hatlar servisinde ülkenize dönmek için uçağınızı beklemeye başladınız. İşte sizin asli vatanınıza dönmek için beklediğiniz salon bir ölçüde kabir alemine işaret eder. Gümrükten geçmeniz ise ölüme. Ölüm yolu ile ahiretin ilk salonuna giriyorsunuz. Nasıl ki o hava alanı veya istasyon o ülkenin bir parçası, siz daha uçağa binmediniz. İşte onun gibi kabir alemi de bu dünya şartlarının bir parçası. Evet gümrükten geri dönüş olmadığı gibi, kabir alemindeki gümrük salonundan da dönüş söz konusu değil. Uçağınız geldiği zaman asli vatanınıza doğru yola çıkacaksınız. Elbette ki bu bekleme salonunda da bir süre bekleyeceksiniz.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Sual: </strong>Kabir alemi “Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukur” olarak tanımlanmış. Bu ne demektir?</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Cevap:</strong> Ölümden sonraki hayatımız izafi bir mahiyet taşır. Kişi kabirde ameline göre bir yaşam sürer. Ömrünü küfür ve isyan ile geçirmiş bir kişi elbette ki, kabir alemine girdiği zaman hayatının neticesini görür. Yani Cehennemde ebedi bir zahmet ve sıkıntıyı haber alır. Bir ölçüde Cehenneme uzanan hayatı ile karşı karşıya gelir. Ve bu akibetin neticesi bulunduğu berzah hayatını Cehennem çukuruna çevirir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Öte yandan ömrünü itaat ve ibadetle geçirmiş, musibetlere sabretmiş, daima Allah&#8217;a şükretmiş bir mümin insan da, Rahmet-i İlahiyenin ihsanı ile kabre girdiği zaman Allah&#8217;ın ebedi rahmetini görür ve tüm hissiyatı ile Cennete müştak olur. Bir ölçüde gideceği yer olan Cenneti müşahede eder. Veya hazret-i Üstadın tabiri ile, müminler “Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.” İşte bir mümin kulun bu müşahededen aldığı lezzet de hiç kuşkusuz kabri bir Cennet bahçesine çevirir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Bu dünyada bile Abdülkadir-i Geylani gibi büyük evliyalar Cennet ve Cehennemi müşahede ettikleri gibi, imtihan dünyasından ayrılmış bir kul da ebedi alemlerin ilk durağı olan kabirden ebedi alemleri müşahede edebilir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Sual:</strong>Kabir hayatı bir ölçüde ruhi bir hayat gibi gözüküyor. Yani dünya cismi çürüyor, ahiret cismi de haşirden sonra insana verilecek. Bu nedenle kabirde tam olarak cismani olmayan  bir hayat yaşanacak. Kabirde insan azaba uğrayacak deniliyor. Peki cisme sahip olmayan ruh nasıl azap çeker? Ruhu dövmek, ruhu parçalamak, ruhu yakmak mümkün olmadığına göre bu nasıl bir azap türü olacak?</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Cevap:</strong> Kabir azabı haktır.Çünkü bu konuda birçok sahih rivayet var. Ancak bu azabın mahiyeti bizce meçhuldür. Yani orada nasıl bir azap var olduğunu bilmiyoruz. Bu azabın  dünyada ve ahirette çekilecek azap tarzında olmadığı açık. Çünkü insan bu dünyada cism-i dünyevisi ile birlikte sıkıntıya maruz kalır. Cehennemde ise cism-i uhreviyesiyle birlikte sıkıntı çekecek. Kabirde ise ruhi veya yarı cismani bir hayat yaşandığına göre çektiği sıkıntı ve azap da bir ölçüde ruhi olacaktır. Azabın bizzat kendisinden çok, azabın haberi ile azaba uğrayacaktır.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Şöyle ki:</strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Şimdi bir insana “Üç gün sonra öleceksin veya üç gün sonra başına büyük bir musibet gelecek” dense bu kişi aldığı haberin tesiri ile çok büyük bir sıkıntı çeker. Bir ölçüde azabın haberi azabın kendisinden daha fazla sıkıntı verir. Ya da musibetin  mukaddimesi musibetten daha beterdir.  Bu noktada kabre giren bir inançsız kişi ebedi cehennem azabına uğrayacağını haber alsa ve tam olarak öğrense. Bu bilginin insana vereceği sıkıntı belki de azabın kendisinden daha çok tesir eder. İşte kabir azabı böyle bir azaptır.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Belki de kabir azabı ekseriyetle müminler içindir. Nasıl ki dünyevi musibet ve belalar mümin insanın günahlarını temizler, öyle de kabirde çekeceği sıkıntı, günahları nedeniyle duyacağı utanç ve nedamet ölümden sonra kalan günahlarını temizler de, haşir meydanına günahsız çıkar. Bu yönde sahih rivayetler ve haberler olduğu unutulmasın.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Hadislerde kabir alemi ile ilgili bazı hususlar yaşayan insanları ikaz etmek için söylenmiş. Ölümü hatırlatmak, insanları iman ve itaat konusunda ikaz etmek için Resul-u Ekrem kabir alemine ait bazı hallerden bahsetmiş. Yoksa dünya cihetine bakarak yorum yapmak, sanki kabirde yaşanan  bazı haller dünya şartlarında görülecek ve bilinecek diye bir fikre kapılmak meselenin yanlış anlaşılmasına yol açar.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Sual:</strong> ölüm sonrası insan defnediliyor. Ruh tekrar ölmüş olan cesede iade ediliyor mu?</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Cevap:</strong> Bu konuda bazı İslam alimleri ruhun tekrar cesede döndüğünü ifade ediyorlar. Bu durum daha çok kabir azabı ile ilgili. Zira bazı alimler kabir azabının ruh ve cesedin her ikisine birden tatbik edildiğini söylüyorlar. Ancak Risale-i Nurdaki ifadelere baktığımızda durumun böyle olmadığını görüyoruz. “İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor&#8230;” ifadesi bu hakikate işaret eder. Bu nedenle çürüyen cesede ruhun dönmesi söz konusu değil. Şayet kabirde “Cesetle birlikte bir hayat olduğu fikri ortaya atılırsa”, “O zaman tam olarak itaat etmiş, imanla kabre girmiş bir mümin de cesedi ile birlikte zevk yaşar” gibi bir sonuç ortaya çıkar ki, bu durum pek de hikmete uygun gözükmüyor.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Kabir alemindeki hayat, “Belki, cesed ruhun hânesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası, bir derece sabit ve letâfetçe ruha münâsip bir gılâf-ı latîfi ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer.(Sözler, 478 )” ifadesi doğrultusunda ne tam maddi, ne de tam ruhi olmayan tamı tamına bir ara hayattır. Ruhun misali bedenle yaşadığı, dünya hayatından uzak ama tam kopmuş değil, ahiret hayatına yakın ama tam elde etmiş değil. Bir ara hayat, bir berzah hayatı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Aynı şekilde “hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya</div>
<div align="justify">gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl,” ifadesi de misali bir hayata işaret eder.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>Son söz Hazret-i Üstad&#8217;ın(Bediüzzaman):</strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">“Hem, mevt ve eceli âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekàda olan ahbablara visâl ve mülâkàt mukaddimesi olarak gösterir. Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk-ı ebedî telâkkî ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likà olduğunu ispat eder.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Hem, kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bâğistân-ı Cinâna ve nuristân-ı Rahmâna açılan bir kapı olduğunu ispat etmekle, beşerin en müthiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani, kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bâğistân-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.(Sözler, 580)”</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">www.saidnursi.de</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/">Kabir alemi nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-alemi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna dair deliller</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-hayatinin-hak-ve-gercek-olduguna-dair-deliller/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-hayatinin-hak-ve-gercek-olduguna-dair-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 16:45:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna dair deliller]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6654</guid>

					<description><![CDATA[<p>كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Bakara/28) Bu ayet-i kerime, kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna delildir. Şöyle ki: Ayetin başında geçen “ أَمْوَات ” tabiri “ölüler” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-hayatinin-hak-ve-gercek-olduguna-dair-deliller/">Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna dair deliller</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="name post-title entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6655" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images5.jpg" alt="Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna dair deliller" width="432" height="216" /></a></h1>
<div class="entry">
<p>كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ</p>
<blockquote><p>Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Bakara/28)</p></blockquote>
<p>Bu ayet-i kerime, kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna delildir. Şöyle ki: Ayetin başında geçen “ <strong>أَمْوَات</strong> ” tabiri “ölüler” demektir. Bundan maksat ise: Kendisinde hayat olmayan ve babaların sulplerinde (belkemikleri arasında) olan menilerdir. Demek bu ifade ile insanın ilk haline dikkat çekilmiş ve babalarının sulbündeki hali nazara verilmiştir. İnsan, bu halinde ölüdür ve daha yaratılmamıştır.</p>
<p>Ayetin devamında gelen “ölü idiniz sizleri diriltti” ifadesindeki ‘diriltmekten’ maksat ise: Anne rahmindeki o nutfelere ruh üfleyip, sonra diri olarak dünyaya çıkarmaktır. Demek ayetin bu bölümü, dünya hayatına işaret etmektedir.</p>
<p>Ayetin devamındaki “sonra sizleri yine öldürecek” ifadesiyle işaret edilen ise: Ecelleri geldiğinde insanları öldürmektir. Bu öldürmek ile dünya hayatı sona erer.<br />
Ayetin devamında gelen “sonra sizi yine diriltecek” ifadesi ise: Kabir hayatına delildir. Zira ayetin işaretiyle bu dirilme, ölümden hemen sonra ve kıyametten öncedir. Bu da ancak kabir hayatıdır.</p>
<p>Ayetin sonundaki “sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz” ifadesinden murad ise: İsrafil (as) tarafından Sur’a üfürüldüğünde, mahşere çıkmak üzere kabirlerden çıkıştır.</p>
<p>Demek ayet-i celilede geçen <strong>ثُمَّ يُمِيتُكُمْ</strong> “Sonra sizi diriltecek” ifadesi, kabir hayatına işarettir ve delildir.</p>
<p>Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna Mü’min suresi 45 ve 46. ayetler de delalet etmektedir.</p>
<p><strong>Mezkûr ayetlerin meali şöyledir:</strong></p>
<blockquote><p>“Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise, o kötü azap kuşattı. Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir). (40/ 45-46)</p></blockquote>
<p>Bu ayet-i celilede, Firavun ve avenesinin göreceği kabir azabından ve berzah hayatından bahsedilmektedir. “Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar” ifadesiyle işaret olunan hayat, berzah hayatıdır ve kabir azabıdır. Bu ifadeyi, hesaptan sonraki cehennem azabına hamletmek doğru değildir. Zira ayetin devamındaki “Kıyamet kopacağı gün de: ‘Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!’ (denilecektir)” ifadesi, önceki azabın, kıyametten önce olduğunu ispat eder. Kıyamet günü uğrayacakları şiddetli azap ise bu azaptan sonradır.</p>
<p>Demek “Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar” ifadesiyle işaret edilen azap, ölüm ile kıyamet ortasındaki bir azaptır ki, bu da kabir azabı ve berzah hayatıdır.</p>
<p>Kabir hayatı hakkındaki bir başka ayet de Mümtehine suresi 13. ayettir.</p>
<p><strong>Ayetin meali şöyledir:</strong></p>
<blockquote><p>“Ey iman edenler! Allah’ın gazabına uğrayanları ve kabir ehli kâfirlerin ümit kesmeleri gibi ahiretten ümit kesenleri dost edinmeyin.”</p></blockquote>
<p>Ayet-i kerimede geçen “Kabir ehli kâfirlerin ümit kesmeleri gibi…” ifadesi, kabir hayatına delildir. Zira bu ayet-i kerime, kabir ehli kâfirlerin Allah’ın rahmet ve affından ümitsiz olduklarını bildirmektedir. Bu hal de ancak ve ancak onların kabirde hayat sahibi olmaları ile mümkündür. İbn-i Mesud, İmam Mücahid, İkrime, İbni Zeyd, İmam Mukatil, Kelbi ve Mansur hazretleri bu görüşte olup, mezkûr ayeti kabir hayatına delil yapmışlardır. Onlar özetle derler ki: “Kabir ehli kâfirlerin ümitlerini kesmeleri, ancak ve ancak onların kabirde hayatdar ve diri olmaları ile mümkündür. Zira ümit kesmek, hayat sahibi olanın işidir. Bu sebeple ‘Kabir ehli kâfirlerin ümit kesmeleri gibi…’ ifadesi, kabir hayatına bir delildir.”</p>
<p>Kabir hayatı ile ilgili bir başka ayet de Tevbe suresi 101. ayettir.</p>
<p><strong>Ayetin meali şöyledir: </strong></p>
<blockquote><p>“Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba sevk edilirler.”</p></blockquote>
<p>Mezkûr ayet-i kerimedeki “İki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba sevk edilirler”ifadesiyle üç azaptan bahsedilmektedir. Ayet-i kerimede geçen üç azaptan birincisi dünya azabı, ikincisi ise kabir azabıdır. İkinci azap olan kabir azabından sonra da, daha büyük bir azap vardır ki, bu da üçüncü azap olan cehennem azabıdır. İmam Azam hazretleri ve Kadı Beyzavi de, ayette geçen “iki kere azaba uğratacağız” ifadesiyle, dünya azabı ve kabir azabının kastedildiğini söylemektedir.</p>
<p>Kabir hayatı hakkında bir başka ayet de Nuh suresi 25. ayettir.</p>
<p><strong>Ayetin meali şudur: </strong></p>
<blockquote><p>“(Nuh’un kavmi) Günahlarından dolayı boğuldular ve ardından da ateşe sokuldular.”</p></blockquote>
<p>Bu ayet-i kerimede geçen “feudhilû” (sokuldular) kelimesindeki “f” harfi, Arapça’da “fe-i takibiyedir.” Yani olayın hemen olduğunu ve hiç ara verilmediğini ifade eder. Demek Hazreti Nuh’un kavmi boğulduktan hemen sonra ateşe sokulmuştur. Bu da ancak kabir hayatı dediğimiz Berzah elemindeki azap olabilir. Zira şu anda cehennem mevcud olmakla birlikte içi boştur. Cehennem, kıyametin kopması ve hesabın tamamlanmasıyla sakinlerine kavuşacaktır. O halde Hz. Nuh’un kavminin sokulduğu ateş, cehennem ateşi olamaz. Zira ifade ettiğimiz gibi cehennem şu anda boş olup sakinlerini beklemektedir. O halde bu azap kabir hayatı denilen Berzah âlemindeki azaptır.</p>
<p>Eğer kabir hayatı inkâr edilirse, Hazreti Nuh’un kavminin boğulduktan hemen sonra sokuldukları ateş ne ile izah edilebilir? Cehennem diyemeyiz, çünkü cehenneme giriş hesaplar görüldükten sonra olacaktır. Acaba kabir azabından başka hangi azap vardır ki, Hz. Nuh’un kavmi denizde boğulduktan hemen sonra o ateşe girmiş olsunlar?</p>
<p>Kabir hayatı hakkında bir başka ayet-i kerime de Al-i İmran suresi 169. ayettir.</p>
<p><strong>Ayetin meali şudur: </strong></p>
<blockquote><p>“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler ve Rab’leri katında rızıklanmaktadırlar.”</p></blockquote>
<p>Bu ayet-i kerimede, Allah yolunda ölenlerin ölü olmadığı ve Allah’ın katında rızıklandırıldığı haberi verilmektedir. Hatta İ. Şafi hazretleri bu ayeti delil getirerek şehidin yıkanmayacağı ve üzerine cenaze namazı kılınmayacağı hükmünü vermiş ve şöyle demiştir: “Şehide cenaze namazı kılınmaz. Zira cenaze namazı ölünün üzerine kılınır. Hâlbuki mezkûr ayetin ifadesiyle şehid ölü değildir ve Rabbi katında rızıklanmaktadır.”</p>
<p>Demek şehid ölü değildir ve Allah-u Teâlâ onlara “ölü” dememizi yasaklamıştır. Ayrıca şehid Allah’ın katında rızıklanmaktadır. İşte şehidin ölü olmaması ve hal-i hazırda rızıklanması ispat eder ki, kabir hayatı ve Berzah âlemi haktır. Zira şehidin ölü olmamasını ve hal-i hazırda rızıklanmasını ancak Berzah hayatı ile izah edebiliriz.</p>
<p>Kabir hayatı ile ilgili daha birçok ayet-i kerime vardır. Delil olarak daha fazla ayet-i kerimeye ihtiyacı olanlar, Taha suresi 124. ayetin, Tekasür suresi 4. ayetin, İbrahim suresi 27. ayetin ve Vakıa suresi 89. ayetin tefsirine bakabilirler. Sadece ayetlerin mealine baktığında bu ayetlerin kabir hayatına olan şehadetini anlayamayanlar, tefsir kitaplarına müracaat ettiklerinde bu ayetlerin kabir hayatına olan delaletlerini öğreneceklerdir.</p>
<p>Ayrıca kabir hayatı ile ilgili mevcut hadisler de büyük bir yekün teşkil etmektedir ve hususi bir kitabı oluşturabilirler. Dileyenler hadis kitaplarının ilgili bölümlerine bakarak Peygamber Efendimizin bu konudaki hadislerini de inceleyebilirler.</p>
<p>Dilerseniz, kabir hayatı ile ilgili ayetleri incelediğimiz bu tefsir dersimizi şöyle bir dua ile tamamlayalım: “Ya Rab! Bizleri kabir azabından koru. Kabrin karanlığından sana sığınıyoruz, kabrimizi bizim için Kuran’ın nuruyla aydınlat. Kabrin darlığından yine sana sığınıyoruz, Kuran’ın hürmetine kabrimizi genişlet. Kabrin sual melekleri olan Nekir ve Münker’in heybetinden de yine sana sığınıyoruz, Onları bize, Kuran’ın hürmetine iki munis dost eyle. Kabrin yalnızlığından da sana sığınıyoruz ya Rab! Salih amellerimizi bize dost ve arkadaş yap. Ve yaptığımız şu tefsir dersinin hürmetine, kabrimizi bir cennet bahçesi eyle ve cehennem çukuru olmaktan muhafaza et. Âmin…</p>
</div>
<p><strong>ilmedavet.com</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-hayatinin-hak-ve-gercek-olduguna-dair-deliller/">Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna dair deliller</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-hayatinin-hak-ve-gercek-olduguna-dair-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
