<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstanbul Sözleşmesi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/istanbul-sozlesmesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 04 Sep 2020 17:00:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İstanbul Sözleşmesi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İstanbul Sözleşmesi’nin Gizle(yeme)diği “Epistemik Şiddet”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesinin-gizleyemedigi-epistemik-siddet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesinin-gizleyemedigi-epistemik-siddet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Sep 2020 17:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma aklı]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24676</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kamil Ergenç Üzerinde durulması gereken husus (kanaatimce) “şiddetin” önlenmesi amacına matuf olarak ihdas edildiği söylenen bir metnin bizzat kendisinin taşıdığı “epistemik şiddet” potansiyelidir. Sonuçları itibariyle daha sarsıcı ve kalıcı izler bırakan epistemik şiddet, fiziksel şiddette olduğu gibi hemen fark edilebilen bir özelliğe sahip değildir. Daha çok dil ve kavramlar aracılığıyla ve/veya tasavvur ve yorum üzerinden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesinin-gizleyemedigi-epistemik-siddet/">İstanbul Sözleşmesi’nin Gizle(yeme)diği “Epistemik Şiddet”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24677 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/B6EgwbKj-300x125.jpg" alt="" width="494" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/B6EgwbKj-300x125.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/B6EgwbKj-600x250.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/B6EgwbKj-768x320.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/B6EgwbKj-1024x427.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/B6EgwbKj.jpg 1440w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" />Kamil Ergenç</p>
<p style="text-align: center;">Üzerinde durulması gereken husus (kanaatimce) “şiddetin” önlenmesi amacına matuf olarak ihdas edildiği söylenen bir metnin bizzat kendisinin taşıdığı “epistemik şiddet” potansiyelidir. Sonuçları itibariyle daha sarsıcı ve kalıcı izler bırakan epistemik şiddet, fiziksel şiddette olduğu gibi hemen fark edilebilen bir özelliğe sahip değildir. Daha çok dil ve kavramlar aracılığıyla ve/veya tasavvur ve yorum üzerinden belirleyici olur</p>
<p>Yaklaşık dokuz yıl önce İstanbul’da imza altına alınan ve tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan sözleşme metninin son zamanlarda Türkiye siyasi ve entelektüel hayatında oluşturduğu gerilim oldukça dikkat çekici. Bu metin etrafında cereyan eden tartışmalara nazar ettiğimizde, yaklaşık iki asırdır modern paradigma tarafından biçimlendirilen zihinlerimizin fotoğrafını görmek mümkün. Bu yönüyle yapılan tartışmalar dikkatle izlenmeyi hak ediyor… İlgili metnin aile yapımıza zarar vereceği endişesiyle derhal iptal edilmesini isteyenler ile (metnin) kadınların maruz kaldığı “şiddetin” izale edilmesinde hayati rol oynadığını veya oynayacağını iddia edenler arasında yaşanan sert tartışmalar, kısa ve orta vadede bir mutabakat zemininin inşasına vesile olur mu bilinmez. Ancak tartışmaların “paradigma içi” oluşu (yani hem destekleyenlerin hem de karşı çıkanların referans aldığı aklın, modern paradigmayı inşa eden akıl olması) varacağımız menzilin hiç de hayırlı olmayacağını gösteriyor. Çünkü modern paradigmanın bizatihi kendisi şiddet üreterek, şiddeti sistematikleştirerek ve hatta şiddeti bir varoluş biçimi olarak konumlandırarak (Katolik şiddetine karşı Protestan şiddeti) ortaya çıkmıştır. Modern Paradigmanın Şiddeti Dolayısıyla gündemlerimizi meşgul eden sözleşme metninin, modern paradigmayı ortaya çıkaran tarihsel arka plandan bağımsız değerlendirilmesi ziyadesiyle eksik bir değerlendirme olacaktır. Fakat henüz daha gerçek anlamda modernliği bile tam tecrübe edememişken, postmodernliğin başta tanrı otoritesi olmak üzere her türlü otoriteyi reddeden ve hakikati buharlaştıran doğasıyla yüz yüze gelen ve bundan dolayı da çok ciddi bir değer krizi yaşayan; kurtuluşu ise ya köhnemiş ulusdevlet kutsallarına ya konserve ideolojisi olan muhafazakârlığa ya da demokrasi, özgürlük, eşitlik adı altında pazarlanan neo-kolonyalist akımlara sığınmakta bulan Türkiye’nin bu meseleyi hak ettiği bağlamda tartışabileceğine dair fazla umutlu değilim!</p>
<p>Bir tür zihinsel teşevvüş hâli yaşadığımızı düşünüyorum. Metnin daha giriş bölümünde “kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetten arındırılmış bir Avrupa yaratmak” arzusunu, hem Avrupa Konseyi’ne hem de Sözleşme’ye imza atacak Avrupalı olmayan uluslara “dayatmak”, seksen bir maddelik metnin bütününe nüfûz etmiş “beyaz adam” (gerçi artık beyaz kadın da diyebiliriz) kibrinin neticesi olarak okunabilir. Öyle ya eğer bu metin yalnızca Avrupa Konseyi üyelerine değil isteyen tüm uluslara açıksa metinde Avrupa’yı merkeze alan bu ifadenin sebebi nedir? Öte yandan bu Sözleşme metni,şiddeti bir yaşam biçimi olarak kabul eden, eziyeti ve işkenceyi Tanrı’ya ulaşma azığı gibi gören Katolik geleneğin prangalarından kurtulmak için kendisini Protestanlığın kollarına atan Avrupa’nın yaşadığı hayal kırıklığının da (zımnen) itirafıdır. Yeryüzü cennetini inşa etmeyi vadeden Protestan kültür başta kendi mensupları olmak üzere etkili olduğu her yerde insanlığı cehennemin kapısına getirip bırakmıştır. Şimdi bu cehennemden nasıl çıkacağının hesabını yapıyor Avrupa. Geriye doğru baktığımızda yaptığı tüm büyük anlaşmaların bir savaşın sonucunda ortaya çıktığını görmek mümkün. İngiltere’deki 1699 Haklar Yasası iç savaşın sonucuydu. Amerikan Haklar Yasasını ise Bağımsızlık Savaşı doğurmuştu. İnsanlık ve Yurttaşlık Haklarını Fransız Devrimi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ise ikinci dünya savaşı doğurdu. Savaş metaforu bu yasalar ve beyannameler aracılığıyla toplumsal reform alanına da taşındı.1 O zaman adına İstanbul Sözleşmesi denilen metnin hangi savaşın sonucu olduğu sorusuna cevap bulmamız gerekiyor. Aslında cevap metnin içinde gizli. Bu savaş kadınla erkeğin savaşı… Savaşın olduğu yerde şiddet, şiddetin olduğu yerde ise sözleşme olur malum…</p>
<p>Sözleşme metninin hukuki alana ilişkin düzenlemeler içeriyor oluşu bir yandan toplumsal dokunun doğrudan etkilenmesini kolaylaştırırken, diğer yandan (metin) devlet organlarını, sivil toplumu ve medyayı da çizdiği çerçeveye uygun bir misyon üstlenmeleri noktasında vazifelendirmesi ve hatta vazifenin ifasında gösterilen samimiyetin ölçülmesi amacıyla gözetleme/izleme organları ihdas etmesi, Türkiye’nin “açık toplum” olmasını teminat altına almış oluyor bir anlamda. Her şeyi tartışılabilir hâle getirme, kırmızı çizgilere sahip ol(a)mama, kapitalist-neoliberal değer sisteminin belirleyici ve tayin edici olmasına müsaade etme, neo-kolonyalist müdahalelere izin verme anlamına gelen açık toplum, küreselleşme realitesinin tüm uluslara önerdiği(aslında dayattığı) bir seçenek. Dolayısıyla sadece basit bir hukuk metniyle değil aynı zamanda bir dünya görüşü ve hayat tarzı ile karşı karşıya olduğumuzu bilmek gerekiyor.</p>
<p>Bu bağlamda ilgili Sözleşme metni her ne kadar şiddet özelinde bir içeriğe sahip olduğunu ve temel amacının da şiddeti önlemek olduğunu beyan etse de bu metne ilham veren aklın nasıl çalıştığına dair farkındalık sahibi olmak elzemdir, diye düşünüyorum. Çünkü her hukuki metinde olduğu gibi burada söz konusu ettiğimiz metnin de ana omurgasını oluşturan kavramlar “nötr” değildir. Yani tarihi/siyasal/sosyal/ideolojik/kültürel/felsefi bagaja sahiptirler ve muhataplarının zihin dünyasını da bu bagaj doğrultusunda şekillendirirler.</p>
<p><strong>İdeolojik Dayatma </strong></p>
<p>Metnin referans aldığı aklın aydınlanma paradigmasını inşa eden akıl olduğunu yukarıda söylemiştik. Bu aklın ürünü olan feminizm ise ilgili metnin ruhunu oluşturmaktadır. Ancak ilginç bir şekilde feminizmin metnin inşasında oynadığı rol ya görmezden gelinmekte ya da çok yüzeysel bir şekilde geçiştirilmektedir. Oysa ki oldukça ideolojik bir dayatmayla hatta “şiddetle” karşı karşıya bulunmaktayız. Avrupa Hıristiyanlığı’nın tarihsel tecrübesinin sonucu olarak ortaya çıkan feminizmin aynı sosyal/kültürel/siyasal tecrübeye sahip olmayan toplumlara bir hukuk metni eşliğinde nüfûz etme çabası ideolojilerin/üst-anlatıların ehemmiyetini kaybettiği iddiasının dillendirildiği bir süreçte oldukça manidar.</p>
<p>Bir yandan hakikati göreli hâle getiren ve hiçbir ideolojinin kendisini merkeze alma hakkı olmadığını iddia eden postmodern kültür, diğer yandan ise hukuk nosyonu üzerinden küreselleş(tiril)meye çalışılan radikal feminist yaklaşım. Ziyadesiyle karmaşık bir durumla yüz yüzeyiz. Feminizmin Avrupa tarihi açısından kabul edilebilir bir çıkış hatta isyan olduğu söylenebilir, doğrudur da. Hıristiyanlığın kadınla arası genelde iyi olmadı. İki kadın tipi arasında gidip geldi. Ya Adem’i yoldan çıkaran sinsi, kıvrak, ayartıcı ve soğuk yılan karakterinde Havva ya da hiç evlenmemiş ve Tanrı’ya bedenini açmış azize Meryem. Meryem’i yüceltti elbette. Ancak Meryem hiçbir erkeğe eş olmadığı için örnek alınabilir değildi. Çünkü bir yandan da neslin devam etmesi(üreme) gerekiyordu. Yani evlenmek şarttı. Evlilik varsa ister istemez “zevk” vardı ve zevk ruhun düşmanıydı, insanı Tanrı’dan uzaklaştırıyordu. İsa (a.s.) hiç evlenmemişti. Yani zevkten uzak kalmıştı. Demek ki, Tanrı’ya ulaşmanın yolu buradan geçiyordu. Zevkin düşmanlaştırılması/lanetlenmesi kadını da değersizleştirmenin yolunu açtı. Kadın, zevk veren olduğu için “şeytani” bir karakterin temsilcisi olarak algılandı. Nitekim Havva da Âdem’i yoldan çıkarmamış mıydı? Bu nedenle her çocuk günahkâr doğuyordu Hıristiyan inanışına göre; vaftiz edilmeliydi. Hıristiyanlık 18. yüzyıla kadar vaftiz edilmeden ya da annesinin karnında ölen çocukların ilk günah ile kirlenmiş doğalarından dolayı cehennemde yanacağına inanıyordu. Jansesistler ve bazı Evanjelistler hâlâ bu inanışı sürdürüyor.2 Kadının baştan çıkarıcı/ayartıcı tasviri onun sürekli denetim altında tutulması gerektiği inancını besledi. Feminizmin anahtar kavramlarında “ataerkillik” ve “patriyarka” bu denetimi mümkün kılan olgusal gerçekliğin adı olarak öne çıkar. Ataerkillik Roma’dan Hıristiyanlığa geçen bir kavram. Ortaçağ’da ailenin mutlak hâkimi anlamında “ata” nın öne çıkmasıyla bağlantılı. Patriyarka da benzer hususiyete sahiptir. “Patrik” ile aynı köktendir ve bir ailenin ya da kabilenin büyüğü anlamında kullanılır. Her iki kavramda da içkin olan “hâkimiyet” Roma’nın köleci geleneğinden etkilenmiştir. Baba/ ata/patrik egemenliği altındakiler üzerinde mutlak tasarruf sahibidir, dilerse öldürebilir.</p>
<p>Bu geleneğin asırlarca Roma hâkimiyetinde kalmış Anadolu’ya da nüfûz ettiğini söylemek mümkündür. “Saçı uzun aklı kısa”, “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” gibi kadını “eksik” ve “sorunlu” gösteren yaklaşımın Hıristiyanlık’la çok yakın ilişkisi olduğu söylenebilir. Ancak ne yazık ki, geleneksel miras ile dinin kendisi arasındaki farkı fark etmek istemeyenler bu klişeleri İslâm’ın kadın algısının sonucu olduğu vehmine kapılmıştır. Hıristiyan gelenek (özellikle Katolik) içerisinde kadının denetimi aynı zamanda hazzın denetimi olarak belirginlik kazanır. Haz/zevk düşmanı Hıristiyanlık kilise aracılığıyla erkeği, erkek te karısını denetler. İtiraf geleneği erkekle kadının birlikteliğinin nasıl ve hangi pozisyonda olması gerektiğine varıncaya kadar kiliseye bilme ve müdahale etme hakkı tanır. Kadının üstte olduğu bir birliktelik felaket olarak adlandırılır. Feminizmin erotik sinema ve pornografi aracılığıyla hazzı baskılayan, denetleyen ve ötekileştiren müfrit geleneğe karşı, hazzı bütün boyutlarıyla alenileş tiren(pornografikleştiren) bir isyanı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Öyle ki erkeğin üstte olduğu bir birliktelik kadın bedeninin işgali ve eril tahakküm olarak yorumlanabilmekte hatta erkek olmadan da kadının zevk alacağı iddiasını delillendirmek için lezbiyen ilişki (pornografi aracılığıyla) özendirilmekte. İstanbul Sözleşmesi metninde geçen “cinsel yönelim” kavramının içeriği bu tür sapkın ilişkilere de meşruiyet kazandırır. Kilisenin hazzı azaltmak için bulduğu yöntemlerden biri de kadın sünnetidir (klitoridektomi). Sözleşme metninde de yer alan(madde 38) bu uygulama bütünüyle Hıristiyan geleneğe aittir. (Ancak her nedense İslâm geleneğinin ürünü olduğu zannedilir.)</p>
<p>Foucault 1710’da İngiltere, 1743’te Almanya,1760’ta ise Fransa’da hem erkek hem de dişi mastürbasyonunun yasaklandığına, yasak kapsamında dişilere klitoridektomi (kadın sünneti) uygulandığına değinir. Hatta 19. yüzyılda bile erkeklerin mastürbasyon yapmasını engellemek için cinsel organlarına sodyum biokarbonat bileşimi zerk edildiğini söyler.3 Zevk karşıtlığı sadece kadınlar için geçerli değildir. Bu haz karşıtlığının, erkekler özelinde, Sanayi Devrimi sonrasında da devam etmesi iş verimliliğini garanti altına almakla ilgilidir elbette. Kontrolsüz bir şekilde haz peşinde koşmak (ister mastürbasyon isterse de zina vb. yollarla olsun) çalışma hayatına olumsuz etki ettiği için hazzın denetim altına alınması gerekli görülmüştür.4 Erkek sünneti hem Yahudilik’te hem de Hıristiyanlık’ta bilinmesine rağmen bu uygulamaya karşı herhangi bir refleks söz konusu değilken, kadın sünnetinin mesele edilmesi (Sözleşme metninde yer aldığı üzere) sadece insan hakları ihlali ya da kadına karşı ayrımcılık bağlamında değerlendirilemez. Kadın sünnetinde birincil amaç hazzı azaltmak olduğundan ve feminizm Hıristiyanlığın haz karşıtlığıyla savaşmayı amaç edindiğinden dolayı kadın sünneti müstakil bir madde olarak metne girebilmiştir. Sadece bu madde bile Sözleşme metninin feminist perspektifini açıklamak için kâfidir. İnsan kendi bedeninin sahibidir ve onun üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Bu tasarrufa Tanrı(kilise) bile engel olamaz. Martha Nussbaum “bedensel bütünlüğün bir veçhesi olarak” “cinsel tatmin fırsatlarından” bahseder. Bunları insanın merkezi işlevsel yeteneklerinden biri olarak gösterir. “Cinsel tatmin fırsatları”nın açıkça tanımlanabileceği ve yasal olarak korunabileceği varsayımı ilginçtir.5</p>
<p>Oryantalist literatürün Doğulu(Müslüman) toplumları nitelerken onların cinsellik anlayışına yaptığı vurgu, esasında Hıristiyanlığın hastalıklı cinsellik ve kadın algısının izlerini taşır. Batı Hıristiyanlığı cinselliğin makul, güzel ve hikemi doğasına bir türlü nüfûz edemediği için Doğu’daki cinsellik anlayışını bir tür şehvetperestlik olarak yorumladı. Biyografi tarihçisi Nigel Cliff Vasco de Gama’nın Yolculuklarını anlattığı Son Haçlılar adlı eserinde, Hindistan’da cinsel isteği arttırıcı doğal karışımların tababetin bir parçası olduğunu gören Gama ve arkadaşlarının hayretine vurgu yapar.6 Cinsellik Doğu’da hiçbir zaman tabu olmadı. Hatta hikmetle bağlantılı olarak yorumlandı. Kadın ve erkeğin “bir”likteliği sûfi literatürde “cimada tevhid sırrı vardır. ” sözünde hikmetli bir anlam kazanır.7 Bu durum kadın algısının da niteliğine dair ipucu verebilir. Dücane Cündioğlu’nun cümleleriyle söyleyecek olursak, “Cinselliğin hikmeti ancak Doğu’ya has bir derinliğin, sadece Doğulu bir kavrayışın ürünüdür. Cinsellik ve hikmet, tarih boyunca sadece Doğu’da yan yana yorumlanabilmiştir. Doğu’da, belki Ortadoğu’da, belki Uzakdoğu’da, ama hep ve daima Doğu’da”8 Muttaki olmak için uykuyu, yemek yemeyi ve cinsel ilişkiyi terk etmeye ant içen kişilere Peygamberimiz (s.), “Sizin en hayırlınız benim ve ben bazen yemek yer bazen oruç tutarım. Kimi zaman uyur, kimi zaman uyanık kalırım ve eşlerimle de birlikte olurum. Benim yolumdan(sünnet) yüz çeviren benden değildir.” buyurarak oldukça dengeli bir hayatın yol haritasını çizer. Benzer bir başka örnekte ise Peygamberimiz (a.s.) muhatabına, “Eşinin, çocuklarının ve bedeninin senin üzerinde hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver!” buyurur.</p>
<p>Aydınlanma aklı matematiğin dilini öne çıkardığı ve matematik bilimsel bilginin ana istinatgâhı olduğu için cinsellikte bilimin konusu yapılmaya başlandı. Böylece aydınlanma öncesinde kilise tarafından gerçekleştirilen denetim bilimin eline geçti. Artık ‘seksoloji’ adı altında yeni bir bilim vardı ve bu bilim cinselliği hem analiz ediyor hem denetliyor hem de normalleştiriyordu. Cinselliğin bilimin konusu olması onun yeniden yorumlanmasını da beraberinde getirdi. Pornografi ve erotik kültür bu bilimsel alandan istifade ederek kurumsallaştı. Seksologların istihdam sahası olarak pornografi bir yandan heteroseksüel olmayan cinselliğin aleniyet kazanmasına imkân tanırken, diğer yandan internet kültürünün de yardımıyla cinselliğin hikemi doğasını tahrip etti. Türkiye’deki feminist havzaların her nedense bir türlü sorunsallaştırmadıkları ve hatta özgürlük bağlamında değerlendirdikleri pornografinin, Sözleşme metnine giren “cinsel şiddet”, “taciz”, “istismar” ve “tecavüz”ün yaygınlaşmasında rol oynayıp oynamadığı üzerinde düşünmek gerek.</p>
<p><strong>Bilinçlerimiz Yaralı </strong></p>
<p>Geride bıraktığımız iki asırlık modernleşme tecrübesi (bize) aydınlanma aklının rehberliğinde şekillenen modern paradigmanın kavramsal ve kurumsal çerçevesini ithal ederek yol almaya çalışmamızın, “susayan birinin tuzlu su içerek susuzluğunu gidermesi” durumuna benzer bir basiretsizlik olduğunu öğretti aslında. Buna rağmen hâlâ ithal metinlerle hukuk ihdas etmeye çalışmak, ciddi bir ilmi/entelektüel yoksulluk yaşadığımızın delili olarak okunabilir. Bu yoksulluk nedeniyledir ki, ne geleneksel kültürün tortuları/ handikapları ve saplantılarıyla gerçek anlamda yüzleşebildik ne de modern/postmodern paradigmanın seküler/pozitivist/ırkçı ve tuğyan barındıran doğasına dair gerçek anlamda bir farkındalık sahibi olabildik. Arada kalmış, ne olduğuna tam karar verememiş, ne gerçek anlamda doğulu ne de adamakıllı batılı olmuş, arafta bir toplum olarak tarih okyanusunun içinde çerçöp misali bir o yana bir bu yana sallanıp duran kimlik ve kişilik zafiyetiyle malul bir topluluk olarak hayata devam ediyoruz. Daryus Shayegan’ın deyimiyle “bilinçlerimiz yaralı”…9</p>
<p>Malumdur ki toplum(lar), aydınları/entelektüelleri/münevverleri/âlimleri aracılığıyla ya felaha ulaşır ya da delalet üzere kalır. Tarih bu söylediğimize şahittir. Fransız İhtilali, Bolşevik Devrimi, İran İnkılabı, Çin/Japon Modernleşmesi ve Cumhuriyet Aydınlanması vs. bugünden yarına gerçekleşen hadiseler değil, bilakis arkasında yoğun bir aydın/entelektüel katkısı olan hareketlerdir. Şayet Türkiye’de Edward Said’in deyimiyle “ait olduğu toplum, parti, hizip hakkaniyetli olmasına engel olmayan; nabza göre şerbet vermeyen; konuşulması gereken yerde susmayan; şovenist kabadayılıklara ve tantanalı dönekliklere teveccüh etmeyen; klişeleri ve indirgeyici kategorileri kıran”10 özellikte bir entelektüel iklim olsaydı, sözünü ettiğimiz metin daha teklif aşamasındayken ciddi bir analize tabi tutularak, Türkiye kamuoyu bu metnin ana omurgasını oluşturan kavramların bütünüyle feminist (yani dolaylı olarak “Hıristiyan”) kodlar taşıdığı hususunda bilinçlendirilirdi. Ancak ne yazık ki, sömürgeci bilgi tarafından zihinleri istimlak edilmiş medya guruları, uzman sıfatlı kişiler, popülizmin anaforunda debelenen siyasal figürler ve temel amacı kamusal alanda modern değerler sisteminin tahkim edilmesini sağlamak olan (bazı) sivil toplum kuruluşları tarafından ilgili metin el üstünde tutularak, iki asırdır devam eden edilgenliğimiz katmerleştirildi. Modernlik öncesi dönemde saltanat ideolojileri aracığıyla ferdiyet /şahsiyet bilinci örselenen, apolitik bir tavrın ve tarzın mümessili olmaya mahkûm edilen, teba-reaya kültürünün pasif bir üyesi olarak yaşamaya icbar edilen Müslüman toplumlar, modern dönemle birlikte bir yandan ulus-devletin mütehakkim ve homojenleştirici karakterinin mağduru olurken, diğer yandan seküler/kapitalist değer sisteminin çarklarında öğütüldü. Bu noktada üzerinde durulması gereken husus (kanaatimce) “şiddetin” önlenmesi amacına matuf olarak ihdas edildiği söylenen bir metnin bizzat kendisinin taşıdığı “epistemik şiddet” potansiyelidir. Sonuçları itibariyle daha sarsıcı ve kalıcı izler bırakan epistemik şiddet, fiziksel şiddette olduğu gibi hemen fark edilebilen bir özelliğe sahip değildir. Daha çok dil ve kavramlar aracılığıyla ve/ veya tasavvur ve yorum üzerinden belirleyici olur. Muhatabının zihin dünyasına nüfuz eder ve o zihnin bağımsız bilgi üretme kapasitesini tahrip eder. Bir süre sonra muhatap zihin, artık kendilik bilincini kaybeder. Beden ve zihin kendisine aittir ancak başkasının hayatını yaşamaya mahkûm olmuştur. Özne olma iradesi elinden alınmıştır.</p>
<p>Edilgenliği, pasifliği, pısırıklığı normalleştirmeye başlar. Kölece bir hayatı tecrübe etmesine rağmen özgür olduğunu zanneder. Bütün bir tasavvur dünyası işgal altındadır. İnsan, evren, tabiat, tarih, zaman, mekân, devlet, siyaset vb. olgulara dair ne düşüneceğine ve nasıl düşüneceğine karar veremez. Daha doğrusu bu olguların içeriğine dair herhangi bir katkı yapacak ehliyet ve liyakate  sahip değildir. Sürekli tüketmeye alıştığı için asla üretemez. Maruz kaldığı epistemik şiddetin derecesi öylesine büyüktür ki, aşırı ışığın görmeyi zorlaştırması gibi, şiddet artık fark edilmez boyuta ulaşmıştır. Öyle ki hayati sorunlarla yüz yüze olmasına rağmen “lale devrinde “yaşıyormuş gibi davranır. Şiddete maruz kalanlar bir süre sonra maruz kaldıkları şiddetin kendileri için vazgeçilmez olduğunu söylemeye başlarlar. Bu durum son aşamadır. Kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu, neye muhalif neye muvafık olacağını bilememe durumudur. Kelimeler aracılığıyla uygulanan epistemik şiddetle mücadele benzer yolla olmalı. Sadece Sözleşme metniyle ilgili değil (ki metnin ana omurgasını oluşturan kavramların tamamı seküler aklın rehberliğinde hazırlanmıştır), küreselleşme realitesi bağlamında gündelik hayatımıza bir şekilde nüfûz eden seküler kavramlara karşı müteyakkız olmak gibi bir sorumluluğumuz var. Dilin sekülerleşmesi bağlamında şahit olduğumuz kavramsal değişimler yaşam biçimimize etki etme potansiyeline sahip. Konfüçyüs kendisine sorulan “Yöneticisi olduğunuz bir toplumu değiştirmek için ne yapardınız?” sorusuna “Sözcüklerini değiştirirdim.” cevabını verir. O, düşünme ve eyleme biçiminin değişmesi için sözcüklerin/kelimelerin değişmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Demek ki dil sadece bir iletişim aracı olarak görülmemeli. Öyle olsaydı bunu insan dışındaki canlıların da yaptığını söyleyebilirdik. İnsana tasavvur ve tahayyül dünyasını ifade imkânı veren canlı bir olgudur dil. Kuşaklar arasındaki irtibat onun sayesinde mümkün olur.</p>
<p>Hatıra ve tecrübeler, duygu ve düşünceler onun aracılığıyla sonraki nesillere aktarılır. Ünlü âlim Zemahşeri, “mutaassıp Arapların şeriatın kılıcına mukavemet gösterdiklerine ve fakat belâğatin hükmüne karşı duramadıklarına” dikkatimizi çekerek lisanın gücünü vurgular.11 Cürcani, Türkçe’ye Sözdizimi ve Amlambilim olarak tercüme edilen Delâilü’l-İ’câz adlı eserinde dilin inceliklerine “beyan ilmi” başlığı altında dikkat çekerek bu ilmin köklü, dallı budaklı, meyvesi tatlı ve aydınlık bir ilim olduğunu söyler ve ekler: “İnsanlar bu ilim hakkında yanıldılar, büyük cehalete ve fahiş hataya düştüler. Oysa ki dilin ancak düşünülerek tespit edilecek incelikleri ve sırları, akılla idrak edilebilecek nükteleri ve özel anlamları vardır ve bunları ancak yaptıkları incelemeler sonucu dilin bu tür özelliklerini keşfetmiş ve dil ile aralarına gerilmiş olan perdeleri kaldırmış olan kişiler bilebilir.”12 Diline/lisanına gereken değeri vermeyen toplumlar, başka kültür havzalarının edipleri/şairleri/yazarları tarafından ilhak edilirler. Şüphesiz ki en etkili emperyalizm, sözcükler üzerinden yapılandır. Bilindiği üzere sözcükler hayatın içinde bir anlam ifade eder. Her sözcük kendisiyle muttasıf bir içeriğe sahiptir. O içerikle mütenasip bir söylem ve eylemlilik görmediğinde küser ve sessizce çekilir gider aramızdan… Örneğin “şeriat” sözcüğü gündelik hayatımızdan çıktı. Çünkü hem bu sözcüğün içeriğine uygun bir söylem ve eylem geliştiremedik hem de bazı mahfiller tarafından yürütülen “kriminalize etme” projesine sessiz kaldık. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkar. Demek ki sözcüklerin yaşaması ve ölmesi bize bağlı… Şeriat sözcüğünün başına gelenler Kur’ân kavramlarının çoğu için de geçerlidir. Tuğyân, nifâk, tevhid, şirk, şikâk, münker, fahşâ, haram, îsâr, hikmet, tefekkür, kıst… gibi sözcükler artık sadece literatür çalışması yapanlar için bir anlam ifade ediyor. İçişleri Bakanlığı’nın 2005 yılında yayınladığı “yasaklı kavramlar genelgesinde” çoğunluğu Kur’ân kavramlarından oluşan kırk beş sözcük var.13 Yani İslâm’ın ulvi kavramlarının hayatın dışına itilmesiyle ilgili organize bir çabayla karşı karşıyayız. Hâlbuki bu sözcüklerin muttasıf oldukları fiiller, kamusal alanda işlenmeye devam ediyor. Peki, nasıl oluyor da hayatımızdan çekiliyorlar?</p>
<p>Suçu sadece devlete atarak kurtulamayız. Tabiat boşluk kabul etmeyeceğine göre, bunların yerini başka sözcüklerin alıyor olması lazım. Nitekim öyledir. Artık insan davranışlarını/fiillerini tanımlarken, aziz Kur’ân’ı ve Nebevi çizgiyi değil modern/seküler/kapitalist değerler sistemini referans aldığımız için kullandığımız sözcükler de değişiyor. Psikoloji, sosyoloji, antropoloji, filoloji, etnoloji gibi disiplinler insanı, toplumu ve tabiatı ilahi iradeden bağımsız varlıklar olarak tanımlamak için ihdas edildi. Ürettikleri kavramlar/sözcükler de seküler karakterleriyle tebarüz etti. Oysaki meramımızı anlatırken seçtiğimiz sözcükler hangi değer sisteminden ilham aldığımızı, hangi ideolojik iklimi soluduğumuzu ve hangi paradigmanın talebesi olduğumuzu izhar eder. Yani “yer”imizin neresi olduğuyla kullandığımız sözcükler arasında çok yakın bir ilişki vardır. Mübarek Kur’ân “râ’in(bizi güt) demeyin unzurnaâ(bizi gözet) deyin.” (Bakara 104) derken, (kanaatimce) “kullandığınız sözcüklere dikkat edin” uyarısında bulunuyor. Elbette en iyisini Allah (c.c.) bilir. Bütün peygamberlerin, geldikleri toplumun lisanıyla konuşuyor olması, meramını en iyi şekilde beyan etmesi için olsa gerek. Aynı dili konuşuyor olmalarına rağmen sözcüklerin anlam içeriği hakkında ihtilafa düşen toplumların “zihinsel teşevvüş”le malul olduğu söylenebilir. Gündemimizi meşgul eden Sözleşme metni özelinde yapılan tartışmaların yoğun şiddet barındırıyor olmasının sebebini biraz da burada aramak gerek… Şaban Teoman Duralı Çağdaş Küresel Medeniyet isimli kitabında “Türkçenin İslâmsızlaştırıldığını” vurgular ve nihai adımın, Türkçe’nin tamamen tasfiye edilerek yerine İngilizcenin ikame edilmesi olduğuna dikkat çeker haklı olarak.14 Yüce İslâm’ın soylu kavramlarını hayatın dışına itmek ve böylece müslümanca düşünmenin önüne geçmek için on yıllardır gösterilen yoğun çaba meyvelerini veriyor ve (şayet müslümanlar sözcüklerine sahip çıkmazlarsa) vermeye de devam edecek.</p>
<p>Anglosakson geleneğin diline tanınan imtiyaz, bizi zihinsel olarak sömürgeleştirdi. Namık Kemal yazı devriminden yaklaşık yarım asır önce, “Latin harflerini bizim lisana almak, Frenk elbisesi giymeyi mülkün ıslahına medar olur zannetmek, anlamına gelir” demişti. Peyami Safa Osmanlıca-TürkçeUydurmaca isimli kitabında, taze cumhuriyetin Latin harfi neslinin istikbali hakkında oldukça karamsar konuşur. Süreci korkunç olarak niteler. Türkiye üniversitelerinde tabiiyât ve nebâtat hakkında bir tane bile kitap yokken Almanya’da aynı konularda kırk bin kitap olduğundan bahseder.15 Benzer endişeyi Mehmet Kaplan da taşır. 1982’de yayınladığı Dil ve Kültür isimli kitabının önsözünde, “bütün medeni milletler, çocuklarının dillerini kendi kültür eserlerini bizzat okuyarak anlayacak bir seviyeye getirmek için çalıştıkları, lügat hazinelerini zenginleştirdikleri hâlde, bizde tam tersinin yapıldığını” söyler.16 Üniversite öğrencilerinin “lugat hazinesinin fakirleştiğinden” yakınır. Bugün de durum pek farklı değildir. Dijital dünyanın “kuşdiline” meftun kuşak/lar/la nasıl bir geleceğe uyanacağımızı bilmiyoruz. 1948’de kurulan İsrail, bizim yaptığımızın tam tersini yaparak, yeni bir varoluşun imkânını kopuşta değil süreklilikte görmüş ve o güne kadar sinagoglarda sıkışıp kalmış İbraniceyi yeniden hayata döndürmüştü. İbranicenin sağladığı ontolojik ve epistemolojik bağımsızlık sayesinde İsrail güçlü bir entelektüel özgünlük imkânına kavuşmuştur. Şayet soylu bir duruşun ve müstesna bir direnişin mümessili olmak istiyorsak, her biri aziz Kur’ân’ın ve nebevi çizginin rahmet ikliminden izler taşıyan sözcüklerimizi yaşatmak uğruna çaba göstermeyi şiar edinmekle mükellefiz. Unutmamak gerekir ki sözcüklerine sahip çıkamayanlar, hem çağdaşlarından hem de gelecek kuşaklardan “kadavra” muamelesi göreceklerdir. Sözleşme Metninin Ana Omurgası Epistemik şiddet bir bilgi kategorisinin merkeze alınmasını ve bu kategori dışındaki bilgi türlerinin etkisiz kılınmasını sağlar.</p>
<p>Referans aldığı bilgi, aydınlanma paradigmasını inşa eden bilgidir. Bu bilginin alameti farikası bilimsel, seküler, ırkçı ve pozitivist olmasıdır. Bütünüyle batı Hıristiyanlığının tarihsel tecrübesinin izlerini taşır. Protestan kültür ikliminin hayat tarzını ve dünya görüşünü dayatır. Pozitivist özelliğini post-modern dönemde kaybetmiştir. Fakat bu kayıp onun kazanç hanesine yazılmalıdır. Çünkü böylece bilimsel ilerlemenin “katı olan her şeyi buharlaştı(rdı)ğı” hakikatini ispat etmiştir. Bilimsel bilginin referans alınması ona hem doğa hem de insan üzerinde istediği gibi operasyon yapacak imkânı tanımaktadır. Doğa üzerinde kurduğu tahakkümün sağladığı özgüvenle insan üzerinde de mutlak tasarrufa sahip olacağını zannetmektedir. Bu tasarrufun ona bugüne kadar alışılagelmiş olguların sıfırlanması ve yeniden inşa edilmesi hakkı vereceğine inanmaktadır. Cinsiyet ve cinsellik te yeniden yapılandırılacak olgular arasında yer almaktadır. Epistemik şiddetin etkisiz kıldığı, tarih dışı ilan ettiği bilgi kategorisi bizleri de çok yakından ilgilendiren vahiy ve nübüvvet bilgisidir. Bu bilgi türleri bilimsel olmadıkları gerekçesiyle sezgisel alanın konusu olarak kabul edilmiş ve kamusal alana nüfûz etmesi yasaklanmıştır. İlgili Sözleşme metni etrafında yürütülen tartışmaların “paradigma içi” olduğunu söylerken tam da bunu kastediyordum. Meseleyi vahiy ve nübüvvet bilgisi zaviyesinden değerlendirme ve adımımızı da (ülke olarak) buna göre atma imkânı neredeyse yoktur. Dolayısıyla bu tartışmaların varacağı noktanın hayırdan uzak olmasının en önemli sebebi de vahyin ve nebevi bilginin referans alınmamasıdır.</p>
<p>Vahiy ve nübüvvet bilgisi tarih ve zaman dışı olarak kabul edilmektedir. Hatta sözleşme metnine ilham veren feminist yaklaşıma göre ultra eril bir dile sahip olduğu için asla ve kat’a meşru değildir. Bu yaklaşım Hıristiyanlığın tarihsel tecrübesiyle İslâm arasında yakınlık kurmaktan çekinmemekte ve nasıl ki Hıristiyanlık ataerkil kültürle ünsiyet kesp ettiyse İslâm’ın da benzer bir tutumun mümessili olduğunu veya olacağını zannetmektedir. Sözleşme metninin ana omurgasını oluşturan kavramların tamamı modern sosyoloji disiplini tarafından meşru kabul edilmektedir. Yani esasında etrafında gürültü koparılan bu Sözleşme, akademik havzalarda kavramsal olarak çoktan meşruiyetini sağlamıştır. Türkiye üniversitelerinde okutulan sosyoloji dersleri hem kavramsal olarak hem de metodolojik olarak bu metinde geçen çerçeveyi içselleştirmiştir. Dolayısıyla tartışmaya evvela modern sosyoloji disiplinin çalışma usulü ve metodolojisinden başlamak gerekir, diye düşünüyorum. Çünkü diğer sosyal ve siyasal bilimler disiplinlerinde olduğu gibi sosyoloji de vahiy ve nebevi bilgiyi referans olarak kabul etmiyor. Yani biz istediğimiz kadar bağırıp çağıralım üniversite sistemimiz bu hâliyle devam ettiği müddetçe toplumsal dokumuzun imhasına yönelik olarak daha çok operasyona maruz kalacağız. Epistemik şiddeti içselleştiren hatta o şiddeti üreten bizzat bizim üniversitelerimizdir. Sosyolojinin ortaya çıkış süreci ve amacı göz önünde bulundurulmadan bu disiplinin kavramsal çerçevesine yaslanarak yapılacak her türlü değerlendirmenin sorunlu olduğunu bilmek gerek.</p>
<p>Modern sosyoloji, beyaz adamın yaşadığı tarihsel tecrübeyi beyaz olmayan uluslara da teşmil etmek, Avrupa merkezci sosyal bilimler perspektifini egemen kılmak, Avrupa’nın yaşadığı sosyal, siyasal, kültürel, etnik, dini tecrübenin Avrupalı olmayan uluslar için de cari kılınmasını sağlamak, beyaz adamın değer sisteminin küreselleşmesine hizmet etmek, beyaz adamın Avrupalı olmayan ulusları kolaylıkla sömürgeleştirmesini temin etmek amacıyla ihdas edilmiş bir disiplindir. Bu disiplinin başından beri sömürgecilere hizmet ettiği bilinmektedir. Türkiye’nin toplumsal, siyasal, kültürel kodlarına ilişkin yapılan sosyolojik çalışmaların bu ülkeyi açık toplum olmaya zorlamak ve kapitalist/neoliberal değerler sistemine intibak etmesini kolaylaştırmak amacına matuf olduğu sır değil. Nasıl ki Latin Amerika’nın sömürgeleştirilmesinde Chicago, Afrika’nın sömürgeleştirilmesinde Sorbonne, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesinde Oxford üniversiteleri rol oynadıysa Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi de üniversiteler aracılığıyla gerçekleştirildi. Bu bağlamda ülkemizde üniversitelerin özellikle sosyal ve siyasal bilimler alanında çalışanlarının hiçbirinin özgür ve bağımsız olmadığını söylemek gerekir. Bu üniversitelerimizin tamamı Avrupa ve Amerika üniversitelerinin şubesi olarak çalışıyorlar. Bugünlerde gündem olan Sözleşme metninde yer alan ve bütünüyle feminist literatürün izlerini taşıyan kavramların tamamı da sosyoloji disiplini tarafından meşru kabul edilen ve referans alınan kavramlardır.</p>
<p>İnternetten YÖK’ün ulusal tez merkezini ziyaret edip feminist literatürün ana omurgasını oluşturan ve Sözleşme metninde de yer alan örneğin “cinsel yönelim” kavramını yazdığınızda karşınıza yirmi altı adet yüksek lisans/doktora tezi çıkıyor. Ya da sözleşmede yer almasa da aynı aklın ürünü olan “heteronormatif”, “heteroseksüel” sözcüklerini yazdığınızda da durum farklı değil.17 Yani bu kavramlar akademik havzalarda meşruiyete sahipler. Bunu şunun için söylüyorum: Ulus devlet aygıtı bir konuda karar alacağı zaman genellikle “uzman” görüşüne müracaat eder. Üniversiteler, ulus-devletlerin “uzman” yetiştiren mabetleridir. Modernite öncesi Avrupa’da kilisenin tekelinde olan “bilgi ve yorum” modern dönemde üniversitenin eline geçmiştir. Esasında üniversite, ulusdevlet tarafından kilise yerine ikame edilen bir kurumdur. Bilimsel bilgiyi üreten ve o bilgiye dayalı tasavvur inşa eden yerler olduğu için uzman görüşü buralardan alınır. İlgili Sözleşme metninin hukuki ve sosyolojik analizi amacıyla uzman görüşü istendiğinde alınacak cevap Sözleşme metninin doğru ve yerinde olduğu olacaktır. Başka türlüsü de mümkün değildir. Çünkü üniversitenin referans aldığı bilgi Avrupa merkezci bilgidir. Dolayısıyla hükümetler</p>
<p>17 https://tez.yok.gov.tr üniversitenin verdiği bilgiyle ters düşmek istemezler. Çünkü bu sefer çağdışı, gerici, bilim düşmanı gibi yaftalarla anılabilirler. Cangül Örnek, Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı’nı incelediği eserinde sosyoloji, psikoloji ve kamu yönetimi gibi alanların Amerika’nın bireysel, pragmatik ve deneyci geleneğine nasıl intibak ettirildiğine çeker dikkatlerimizi.18 Bu intibak sadece Türkiye için geçerli değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa üniversiteleri de Amerikan sosyal bilimler geleneğine angaje olmak zorunda kalır. Bu gelenek kapitalizmin (serbest piyasa) adı altında kurumsallaşmasını temin eder. Felsefi-teorik çalışmalardan ziyade deneysel çalışmalara yönelir. Devleti bir şirket (ya da işletme) olarak konumlandırır ve paranın (sermayenin) akışına engel teşkil eden ne varsa ortadan kaldırmayı amaç edinir. Psikolojiyi bir teknoloji olarak kullanır. İnsanı ölçme aracı olarak kullanılan psikoloji bir yandan piyasanın liberal/kapitalist değer sistemine uygun olarak düzenlenmesinde kamuoyunun zihinsel hazırlığını temin ederken, diğer yandan sisteme muhalif olanların bilimsel olarak “ötekileştirilmesini” sağlar. Örneğin 12 Eylül ihtilali sonrasında “solcu”luğun patolojik bir hâl olduğunun ve tedavi edilmesi gerektiğinin bilimsel izahı için psikiyatrist Turan İtil ve Ayhan Songar görevlendirilmişti. Sonuç olarak denebilir ki epistemik şiddetten korunmanın yolu bağımsız bir bilgi felsefesi perspektifine sahip olmaktan geçiyor. Bu perspektif ancak güçlü bir ilmi-entelektüel çabanın sonucunda ortaya çıkabilir. Müslümanlar için ana referans yüce Kur’ân ve nebevi çizgidir. Hayat tasavvurlarını, dünya görüşlerini ve yaşam biçimlerini bu referanslara bakarak inşa etmek zorundadırlar! Bilgi felsefelerini de bu ana kaynaklardan ilham alarak oluşturmaları gerekir. Sömürgecilere hizmet etmek amacıyla ihdas edilmiş modern sosyolojinin ufku ve perspektifiyle değil, mübarek Kur’ân’ın ve nebevi çizginin inkılâbi iklimine nüfûz ederek söylem ve eylem inşa etmek gerekiyor. Emperyalizmin demokratikleştirildiği19 bir sürece tanıklık ettiğimizi hatırlatarak, hiç vakit kaybetmeden “epistemolojik bağımsızlık savaşı”nı başlatmamız gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Ümran Dergisi,Eylül 2020</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Talal Asad, Sekülerliğin Biçimleri, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, İstanbul, 2007.</p>
<p>2 Abdülhakim Murad, çev: Dilara Yabul İşleyen, Nihayet, sayı: 63, 2020.</p>
<p>3 Michel Foucault, İktidarın Gözü, çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.</p>
<p>4 Michel Foucault, İktidarın Gözü, çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.</p>
<p>5 Aktaran Talal Asad, Sekülerliğin Biçimleri, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, İstanbul, 2007.</p>
<p>6 Nigel Cliff, Son Haçlılar, çev. Deniz Güzelgülgen, Remzi Yayınevi, İstanbul, 2013.</p>
<p>7 İsmet Özel, Kırk Hadis, Şule Yayınları, İstanbul, 2010.</p>
<p>8 Dücane Cündioğlu, Hz. İnsan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2010</p>
<p>9 Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç, çev. Haldun Bayrı, Metis</p>
<p>10 Edward Said, Entelektüel, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011.</p>
<p>11 Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1989.</p>
<p>12 Cürcani, Delailü’l İ’caz (Sözdizimi ve Anlambilim) çev. Osman Güman, Litera Yayınları, İstanbul, 2016.</p>
<p>13 http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html) (https:// www.internethaber.com/bu-kelimeleri-kullanmak-yasak1112261h.htm</p>
<p>14 Ş. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2013, 19 numaralı dipnot, sayfa 23.</p>
<p>15 Peyami Safa, Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca, Ötüken Neşriyat, 2012</p>
<p>16 Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1989.</p>
<p>18 Cangül Örnek, Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı, Can Yayınları, İstanbul, 2015.</p>
<p>19 Abdurrahman Arslan, Yeni Politik Kültürün Dünyasında, Beyan Yayınları, İstanbul, 2017.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesinin-gizleyemedigi-epistemik-siddet/">İstanbul Sözleşmesi’nin Gizle(yeme)diği “Epistemik Şiddet”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesinin-gizleyemedigi-epistemik-siddet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Sep 2020 15:31:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[6284 Sayılı Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiddetin Kaynakları]]></category>
		<category><![CDATA[CEDAW]]></category>
		<category><![CDATA[ETCEP]]></category>
		<category><![CDATA[Kadına Şiddetle Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[queer teori]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24673</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hukukçu Muharrem Balcı Pınar Yayınları arasında çıkan İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak kitabında küresel bir ifsâd projesi olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin izini sürüyor ve bu kavramın, şaşırtıcı biçimde İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Küresel bir proje olarak toplumsal cinsiyet eşitliği söyleminden YÖK Tutum Belgesi’ne, anne-baba yerine ebeveyn kavramının tercih edilmesinden cinsel tercih/yönelim ifadesine, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/">İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img decoding="async" class=" wp-image-24674 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-300x150.jpg" alt="" width="506" height="253" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/2910.jpg 1280w" sizes="(max-width: 506px) 100vw, 506px" /></p>
<p style="text-align: center;">Hukukçu Muharrem Balcı Pınar Yayınları arasında çıkan İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak kitabında küresel bir ifsâd projesi olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin izini sürüyor ve bu kavramın, şaşırtıcı biçimde İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Küresel bir proje olarak toplumsal cinsiyet eşitliği söyleminden YÖK Tutum Belgesi’ne, anne-baba yerine ebeveyn kavramının tercih edilmesinden cinsel tercih/yönelim ifadesine, İstanbul Sözleşmesi’nden Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesine kadar uzanan bir dizi hayati meselenin kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirmesini sunan kitabını Muharrem Balcı ile konuştuk. (Umran)</p>
<p><em>Öteden beri tartışılan İstanbul Sözleşmesi ne zaman, nasıl ve hangi şartlarda kabul edildi? AK Parti’nin Sözleşme’yi onaylama esnasında, Sözleşme’nin doğuracağı etkilerden bihaber olarak, bilinçsizce imzaladığına vurgu yapanlarla Sözleşme’yi imzalamaktan gurur duyduklarını söyleyenler var. Bu noktadan hareketle adının ötesinde birtakım vurguları bulunan Sözleşme nasıl ele alınmalıdır?</em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi, CEDAW (Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi)’ın 1979’da kabulünden itibaren dünyanın birçok ülkesinde yapılan konferansların, çalıştayların, oturumların konusu olan çalışmaların bir sonucudur. Türkiye CEDAW’ı 1985’de imzaladı, 1986 yılında yürürlüğe koydu. Fakat Türkiye o dönemde CEDAW’ın, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “aile hukuku” bölümüyle çelişen bazı maddelerine çekince koymuştu. 1999 yılında Türk Medeni kanununda yapılması düşünülen değişiklikler sebebiyle bu çekinceleri kaldırdı. CEDAW, kadına karşı ayrımcılık yapılmamasını öngören bir Sözleşmedir. İstanbul Sözleşmesi’ne kadar gelen süreçte 2007 yılında 3 yıl sürecek (2007-2010) Kadına Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hazırlanıp uygulamaya konuldu. 2008’de 5 yıl sürecek olacak “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı” hazırlanıp uygulandı. 2011’de İstanbul Sözleşmesi imzalandı ve hemen arkasından 2012’de “İstanbul Sözleşmesi esas alınarak” 6284 Sayılı Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Önleme Kanunu çıkarıldı. 2012- 2015 ve 2016-2020 yılları arasında ikinci ve üçüncü kez Kadına Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planları hazırlanıp uygulandı. 2014-2018 yılları arasında ikinci kez Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı hazırlandı. 2018 yılında ise 2023’e kadar devam edecek olan üçüncü Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı ile ise hâlihazırda devam etmektedir.</p>
<p><strong>Seküler Zihnin Ürettiği Anlayış ve Queer Kimlik </strong></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi’ni onurla imzaladıklarını söyleyenler, Sözleşme’nin arka planında ve Sözleşme’ye ruhunu, rengini veren liberal düşüncenin ve feminist ideolojinin pek farkında olmayan, ‘AB’ye girelim de ne olursa olsun’ diyen düşüncede yöneticilerdi. Bazıları da Sözleşme’deki kavramsallaştırmalara ve kurumsallaştırmalara dikkatini veren ve bunların zararlarından korumak üzere hem Sözleşme’yi imzalayıp hem de Sözleşme’deki kavramlara karşı kavram oluşturan düşüncede idiler. Nitekim “Toplumsal Cinsiyet Adaleti” kavramı bu düşünceden doğmuştur. Her ne kadar bu kavramsallaştırmanın toplumda bir karşılığı olmasa da bazılarının niyetinin böyle olduğu anlaşıldı. İstanbul Sözleşmesi, liberal bakışın anladığı gibi “kadına şiddeti önleyici” özelliği ile değil, içindeki tanımlamalar ve kavramsallaştırmalar yönüyle ele alınmalıdır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi hazırlık görüşmelerine katılan eski Bakan Selma Aliye Kavaf, görüşmelerde dillendirilen “farklı aile formları” kavramsallaştırılmasına, bakanlıktan alınması pahasına karşı çıkmıştır. İstanbul Sözleşmesi, tüm insan hakları evrensel veya bölgesel Sözleşme ve Bildirgeleri gibi seküler zihnin ürettiği liberal ideolojik anlayışın ürünüdür. İstanbul Sözleşmesi buna ilave olarak liberal zihnin ürettiği ve küreselcilerin de desteklediği feminist ideolojinin ürünüdür. Hiçbir uluslararası sözleşme, niyet okuması yapmadan, önümüze getirenlerin hayat ve dünya görüşleri değerlendirilmeden yorumlanamaz. Bunda 75 yıl öncesinde 70 milyon insanı katledenler, o günden bu güne de dünyayı sömürmeye devam edenler, çıkarlarına ters düşenleri topluca katletmeyi ihmal etmeyenler, karakaşımıza, kara gözümüze âşık olarak bizim kadınlarımızı şiddetten korumayı amaçlayacaklar, öyle mi?!</p>
<p><em>Sözleşme’nin göz ardı edilen birçok boyutunu gerek kitabınızda gerek çeşitli konuşmalarınızda ele alıyorsunuz. Sizce Sözleşme’nin hangi boyutları görmezden geliniyor? </em></p>
<p>Yukarıda da belirttiğim gibi Sözleşme’deki kavramlar ve oluşturmayı öngördüğü kurumlar görmezlikten geliniyor. Özellikle de toplumsal cinsiyet, cinsel tercih/yönelim, aile yerine “ev” kabulü, 0-18 yaş arası kızların da “kadın” olarak kabul edilmesi ve kadınların yararlandığı “cinsel özgürlüklerden” yararlanması gibi hususlar sayılabilir. Sözleşme evrensellik iddialarıyla fakat kültürel görecelilik ürünü feminist ideoloji ile önümüze konmuştur. Batı’nın evrensellik iddialarının ne kadar boş olduğunu, evrensellikle küreselliğin karıştırıldığını biliyoruz. Yine Batı’nın kültürel göreceliliğinin “queer/akışkan kimliğe” ulaştığını da biliyoruz. Bu iki kabulün, toplumumuza bir şey söyleyemeyeceğini anlamak için sadece dünyayı biraz tanımak yeterli. Fakat öncelikler, liberal bakış ve AB üyeliği olunca görülemiyor. Bugün queer/akışkan/sapkın kimlik dünya gençliğini sarmalamış durumda. İstanbul Sözleşmesi de feminist ideolojinin ürettiği queer/akışkan kimlik üzerine bina edilmiştir. Bunu feminist grupların açıklamalarından da görüyoruz. Üstelik feministler “queer olmadan feminist olunmaz” söylemini çekinmeden söylüyorlar.1 Queer kimlik akışkan olup, her an her şey değişebilir anlayışıyla, fertlerin yukarıdaki herhangi bir kimlikte sabit olarak kalmayabileceğini, birinden diğerine geçiş yapabileceğini, hatta sadece insana değil, hayvana(zoofili), ölüye ( nekrofili , çocuğa(pedofili), aile içine(ensest), fortçuluk, röntgencilik, teşhircilik gibi + lara yönelebileceğini söyler. İstanbul Sözleşmesi’nde güvenceye alınan “toplumsal cinsiyet eşitliği” doğal cinsiyetle birlikte, her tür cinsiyetsizliği, hatta yukarıda, nerelere kadar akabileceğini belirttiğimiz queer (akışkan) kimliği de güvence altına alır. Çünkü queer kimlik de bir kimliktir, bir cinsel tercih/yönelimdir, İstanbul Sözleşmesi’ne göre güvenceye alınması gerekir. Queer kimlikte herhangi bir cinsiyet kastedilmez, doğal cinsiyetle birlikte her tür cinsel kimlik ve tercih/yönelim kastedilir. Queer ve feminist kuramın önde gelen düşünürlerinden biri ve aynı zamanda ABD’de uzun yıllar LGBTİ mücadelesi içerisinde yer alan politik aktivist Judith Butler’e göre toplumsal cinsiyet (gender), “Bütüncüllüğü daima ertelenen, herhangi bir anda asla tam anlamıyla olduğu şey olmayan bir giriftliktir.2 Butler de bir feminist ve queer kuramcısı olarak, queer kimliğin toplumsal cinsiyet içinde yer aldığını ve akışkan kimlik anlamında algılandığını ifade ediyor. Sözleşme sadece bu gruptaki insanların, “akışkan kimliklerin” haklarını veya şiddete maruz kaldıklarındaki güvenceyi değil, her tür ifade ve örgütlenme özgürlüklerini, kendilerini afişe etmelerini, özendirmeyi ve her tür propagandayı da güvenceye alır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınlık ve erkeklik davranışlarının yeniden kurgulanıp değiştirilebilirliğini savunur. Bunun gibi Sözleşme’nin göz ardı edilen birçok yanı var. Söyleşi içinde yeri geldikçe bunlara değineceğim.</p>
<p><strong>Küresel Politik Bir Proje </strong></p>
<p><em>Kitabınızın adından devam edelim: İstanbul Sözleşmesinden İnsanı ve Aileyi Korumak. Niçin bu adı koydunuz çalışmanıza? Sözleşme nesillerimizi bozacak, aileyi çökertecek hangi hususları içeriyor?</em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi tek başına değil tabi. Kitapta İstanbul Sözleşmesi’nden önce CEDAW’ın ve sonrasında da Sözleşme’nin insan türü ve ailenin geleceğine dair endişeleri, kaynakları ile birlikte inceledik. Maalesef, Müslüman camiada muhafazakâr bazı aydınlarımız, dünyadaki gelişmelerle İstanbul Sözleşmesi ve benzeri uluslararası metinler arasında ilişki kurmadıklarından bu metinlerde görünen-görünmeyen amaç ayrımı yapmadan, Sözleşmelerin eleştirilmesini, “Sözleşme’ye haksızlık” olarak niteliyorlar. Esasen sadece Sözleşme’ye değil, Sözleşme’yi yapan, imzalayan, uygulamaya koyan ve savunan zihniyete eleştirimiz var. Bunu da bildiklerinden “Sözleşme  kadına şiddeti önlüyor” diye Sözleşme’ye masumiyet ve mağduriyet atfederek liberal görüşlerine geçerlilik kazandırmak istiyorlar. Bütün uluslararası kavramsallaştırmalar gibi “toplumsal cinsiyet eşitliği” de küresel politik bir projedir. İnsanlığın mahvına neden olacak, insan cinsini insanlıktan çıkaracak, Harari’nin ifadeleriyle, insan türünü farklılaştıracak politikaların taşıyıcısı, bir yapı-bozum projesidir. İstanbul Sözleşmesi bu yapı-bozum projesinin uygulanmasında yasal(!) dayanak olarak dayatılmaktadır. İstanbul Sözleşmesi ile insanların iradeleri felç edilerek, toplumsal cinsiyet eşitliği aşkına her tür queer/akışkan kimlik sapkınlığına yol verilmektedir. Küresel ölçekte iki ifsâd projesi yürütülmektedir. Bunlardan biri bağımlılaştırarak köleleştirme, diğeri cinsiyetsizleştirerek köleleştirmedir. Türlü eğlence yolları kullanılarak gençlerin iradelerine çökülmekte, bağımlılaştırarak köleleştirilmelerinin yanı sıra, cinsel tercih/yönelimler oluşturarak iradeleri felç edilmek istenmektedir. Bu bir politik savaştır ve bu savaşın asıl gayesi insanları öldürmek değil, iradelerini yok etmektir. Nitekim savaş kurallarını formüle edip gelecek kuşaklara aktaran Carl Von Clausewitz’in Savaş Üzerine adlı kitabında tespit ettiği savaş kurallarının en önemlisi, belki de hepsinin özeti: “Savaş, hasmını yok etmek için değil, iradesini yok etmek için yapılır.” kuralıdır. Konu şiddet değildir. Şiddet bu projenin gösterilen ucudur. Arkadan gelen asıl tehlike, iradeler üzerinde algı yönetimi ile sonuca gitmektir. Nitekim kısmen de olsa bizde dahi başarılı olmuştur.</p>
<p><strong>Sözleşmeyi Feshetmek Sorunu Çözmez </strong></p>
<p><em>Türkiye’de aileye bakış açısı birtakım uluslararası antlaşmalar ile çözülebilecekmiş gibi durmuyor. Antlaşmayı yapınca problemler çözülmediği gibi antlaşmadan çıkınca da problemler çözülmüş olmayacak Bu bağlamda şunu sormak istiyoruz: Aile yapımız sağlam mı? Gündüz programlarından, haberlerden gördüğümüz kadarını dikkate alsak bile Anadolu’da bile çok sorunlu aile yok mu?</em></p>
<p>Hiçbir uluslararası sözleşme Türkiye’deki aile problemini çözmez. Sözleşme’yi feshetmek de sorunu çözmez. Bundan dolayıdır ki, son yazdığım makale, “İstanbul Sözleşmesi Feshedilse Ne Olur, Edilmezse Ne Olur?”3 Dünyadaki en iyi aile yapısı bizde olmasına rağmen, özellikle şiddet dili ve fiilleri nedeniyle dikkatleri çekiyor aile yapımız. Bizim inanç ve kültür yapımızda, aile yapımıza dair, uluslararası belgelerden çok daha nitelikli belgeler var. En başta Kur’ân ve Sünnet, insan ve aile konusunda hayatı ve kâinatı kuşatan bir enginliğe sahip. İnsan onurunu koruyacak en sağlıklı yol Allah’ın vahyi ve Peygamberi’nin Sünnetidir. Fakat İslâm’ın farklı yorumlarından kaynaklanan şiddet ve ayrımcılık dili ve uygulamaları maalesef sadece kadına değil, tüm canlılara şiddeti önlemede büyük engel oluşturuyor. Bu nedenledir ki konferanslarımızda ve yazılarımızda öncelikle kanaat önderlerimizin ve siyasilerimizin, yani örnek şahsiyetlerin şiddet konusunda toplumu çokça aydınlatmalarını, bilgilendirmek için kurumlar oluşturmalarını, devletin de şiddeti önleyici çalışmalar ve kurumlar oluşturmalarını öneriyoruz. Milletin temsil edildiği TBMM’de siyasilerin kendi aralarında kullandıkları dil, kanaat önderlerinin kadın konusunda indi yorumları maalesef şiddetin önlenmesinde önümüzde engel olarak duruyor. Öncelikle bu sorunu çözmek gerekiyor. Anadolu’da çok sorunlu aileler olduğu doğru fakat bir doğru daha var, şiddet sadece Anadolu’ya has bir tutum değil, kentleşmede de şiddet dili ve olgusu hâkim. Gün geçmiyor ki okumuş taifeden şiddet haberleri almayalım. İşte TBMM’nin oturumlarında yaşanan şiddet… Sözleşmedeki tüm maddeler bizatihi kötü mü? Olumlu tarafları yok mu? Sözleşme’nin hangi düşünce ile yapıldığı önemli. Feminist ideolojiyle yapılmış bir Sözleşme’nin iyi maddelerini neden arayalım ki? Bozuk saat günde iki kere doğru gösteriyor, diye o saati sağlam sayamayız. İstanbul Sözleşmesi için de geçerli bu. Elbetteki insan eliyle hazırlanmış bir Sözleşme’de insani unsurlar olacaktır. Fakat insanın olduğu yerde inançlar, ideolojiler, değerler ve bunlara uygun davranışlar da olacaktır. Önce sonuçları değil, sebepleri konuşmalıyız.</p>
<p>İstanbul Sözleşmesi bir sonuçtur. Sözleşme’ye ruhunu, rengini veren ise sebeptir. Feministler bu Sözleşme’ye en az 30 madde koydurduklarını söylüyor. Bazıları da “Bu Sözleşme’yi biz yaptık, virgülüne dokundurmayız!” diyor. Bu durumda Sözleşme’nin iyi-kötü maddelerini cımbızlamanın bir yararı yok. Kendi inanç değerlerimizden bir Sözleşme üretebiliriz. Bunun adı da “Ankara Kriterleri” değil, “İslâm’ın Kriterleri” olmalı. Hem böylece İslâm’ın yanlış yorumlarının sebep olduğu şiddete de bir nebze çare üretmiş oluruz. Hükümet İstanbul Sözleşmesi’nin Ankara (laik/seküler) kriterlerine dahi uygun olmadığını gördü ve Sözleşme’yi tartışmaya açtı.</p>
<p><strong>Şiddetin Kaynakları ve Cinnet Toplumu Hayali </strong></p>
<p><em>Kadına karşı şiddeti önleme yönüyle öne çıkarılan İstanbul Sözleşmesi kadın cinayetlerini engelliyor mu? Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğinde kadın cinayetlerinde artış söz konusu olur mu? </em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi 2014’ten bu yana yürürlükte. Kaldı ki Sözleşme’deki “şiddetin kökünü kazıma” iddiası CEDAW’dan beri var. 1985’den bu yana uluslararası sözleşmelerle şiddetin kökünü kazımaya çalışıyoruz, fakat asıl olarak -bilinçli yahut bilinçsiz- şiddetin değil, inanç değerlerimizin, dinin, gelenek ve göreneklerin, adetlerin ve namus anlayışımızın kökünü kazıyoruz. Sözleşme taraftarları “İstanbul Sözleşmesi uygulansın!”, “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” gibi slogan ve taglarla algı oluşturuyorlar. Sözleşme 2014 yılından, “toplumsal cinsiyet eşitliği” ise 90’lı yıllardan beri yürürlüktedir ve “devlet politikası” olarak tüm kurumlarda uygulanmaktadır. Buna rağmen şiddet azalmamaktadır. “Sözleşme’nin hangi maddesi uygulanmıyor?” sorusuna cevap veremiyorlar. Dolayısıyla Sözleşme’den çekilsek bile bu hâlimizle şiddeti azaltamayız. Ancak İstanbul Sözleşmesi’nin uygulama kanunlarında, TCK ve 6284 sayılı Kanunda yapılacak iyileştirmelerle bir nebze azalabilir. Tabii ki şiddeti önleyecek açılımlar ve kurumlar oluşturarak, milletin inanç değerlerindeki şiddet karşıtı sabiteleri öne çıkararak, indi yorumlara değer vermemek suretiyle şiddeti azaltmaya çalışabiliriz. Sözleşme’den çekilindiğinde veya feshedildiğinde şiddette bir azalma veya çoğalma olmaz. Şiddet, Sözleşme kaynaklı olmaktan ziyade, şiddet dili ve Sözleşme’yi dayanak alan kanunlar ve uygulamalarındadır.</p>
<p>Peki, İstanbul Sözleşmesi’nin kadın ve erkeğin birbirinden biyolojik olarak farkını ortadan kaldırmaya matuf bölümleri var mı? Tartışma da bu nedenle başladı. Sözleşme’nin aşağıda sayılı maddelerinde söz konusu farklılığı ortadan kaldırmaya/kökünü kazımaya matuf bölümler kısaca sıralıdır. &#8211; 2. maddesindeki kapsam (toplumsal cinsiyet) &#8211; 3. maddesinde tanımlar. (Tanımlanmamış Şiddet türleri: Fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddet. İlaveten toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadına şiddet, aile içi şiddet) &#8211; 4. maddesinde, cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği. &#8211; 12. maddesinde, kültür, gelenek, görenek, din veya sözde namusun kökünün kazınması. &#8211; 14. maddesinde eğitim. Bizdeki kurumsal karşılığı Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi (ETCEP) &#8211; 34. Maddede ısrarlı takip. Bu maddelerin, kadın ve erkeğin biyolojik olarak farklılıklarının ortadan kaldırılmasına yönelik olduğu görülüyor. Farklılıkların ortadan kaldırılması için de, toplumun gelenek, görenek, örf, âdet, namus anlayışlarının kökünün kazınması gerekiyor. Düşünebiliyor musunuz? Her türlü din ve din kaynaklı inanç ve anlayışlarının olmadığı bir toplum tasavvuru. Buna tasavvur demek bile tasavvura ihanet. Bunun adı cinnet toplumu hayalidir.</p>
<p><strong>Sözleşme’nin Uygulanması ve Sonuçları</strong></p>
<p><em> İstanbul Sözleşmesi eşcinsel çevrelere özgüven mi kazandırıyor? Vaktiyle okullarda ve üniversitelerde ise hâlen uygulanan projelerle çocuklar eşcinselliğe yatkın bir kamuya mı hazırlanıyor? </em></p>
<p>İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddeti “ev içi”nde önlemeyi amaçlamaktadır. Evden kasıt, her türlü meşru veya gayrı meşru birlikteliklerdir, yani partner ilişkileri de dahil. Bu da eşcinsel ilişkilere özgüven kazandırıyor. Burada sorun eşcinsellerin bir arada ev içinde yaşamaları ve bu ilişkilerde şiddeti önlemeden öteye geçerek, bu ilişki sahiplerinin her tür haklarının, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin güvenceye alınmasıdır. Bir başka deyişle ifade özgürlüğü kullanılarak görünürlük ve afişe olma, içselleştirilme imkânı tanınmaktadır. Bizim kültürümüzde buna “ifsâd” denir ve her türlü ifsâd hareketi engellenir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanı’nın eşcinsellerin aktivizmine, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel yönelime getirdiği eleştirilere karşılık Baroların güvencesi İstanbul Sözleşmesi olmuştur. İstanbul Sözleşmesi sadece bu durumlarda şimdilik uygulanmıyor. Uygulansaydı Başkan’ın yargılanması gerekirdi. Eşcinsellere bundan daha büyük özgüven nasıl sağlanabilir? Bunun kadına şiddetle alakası nasıl kurulabilir? İstanbul Sözleşmesi’nin 14. maddesi, taraf devletlere, toplumsal cinsiyet eşitliğinin, öğretim materyallerine, resmî müfredata ve eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atma mükellefiyeti yüklüyor. Bu yükümlülüğün bizim ilk ve ortaokullardaki karşılığı ETCEP’dir. Üniversitelerdeki karşılığı KASAUM’(Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi)lardır. İstanbul Özyeğin Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM), Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi, Stony Brook Üniversitesi Erkek ve Erkeklik Araştırmaları Merkezi ve İzmir Üniversitesi Kadın Araştırma ve Uygulama Merkezi iş birliğiyle ‘erkeklik cinsiyetini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım’ olarak gerçekleştirilen 2’nci Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sempozyumu’nun açılış konuşmacısı Hanken School of Economics’ten İngiliz Profesör Jeff Hearn, erkekleri ötekileştiren “Uluslarötesi ‘Erkekler’ Politikasını Konumlandırma: Aktivizm, Politika, Kuramlaştırma” başlıklı bir konuşma yaptı. Konuşmasında; “erkeklerin de muzdarip olduğu ‘erkeklik’ rolleri ile mücadele etmenin gerektiğini”, “birden çok toplumsal cinsiyet ideolojisinin var olması gerektiğini”, “toplumsal cinsiyet ikiliğini yok ederek, homoseksüellik ve heteroseksüellik gibi birçok ikili karşıtlık arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak gerektiğini” ifade etti.4 İstanbul Sözleşmesi’nden ne/neler anlaşılması gerektiği artık yeteri kadar açık değil mi? İstanbul Sözleşmesi “devlet politikası” olarak uygulandığında, eğitimden, ekonomiye, sanattan spora tüm branşlar ve kurumlar toplumsal cinsiyete göre dizayn ediliyor. Erkekliğin bitirilmesi de bu kategoride bir faaliyet oluyor.</p>
<p><strong>6284 Sayılı Kanun ve EK 12. Protokol </strong></p>
<p><em>Sözleşme’yi hayata geçirmek için çıkarılan 6284 Sayılı Kanun hakkında neler söylenebilir? </em><em>Sözleşme çerçevesindeki anlamını açar mısınız?</em></p>
<p>6284 Sayılı Kanun, dayanak olarak İstanbul Sözleşmesi’ni almaktadır. Başka bir ifadeyle 6284 Sayılı Kanun İstanbul Sözleşmesi’nin uygulama kanunudur. İlginçtir, Kanun, Sözleşme’nin TBMM’de onaylanmasından 2 yıl önce hazırlanmış ve kabul edilmiştir. Hangi mantıkla? Sözleşmenin mutlak surette TBMM’de onaylanacağına dair bir özgüven mantığıyla. Peki bu süreçte halka da bilgi verilip bu özgüven sağlanmış mı? Hayır! 6284 Sayılı Kanun, Sözleşme’nin taraf devletlere (Türkiye’ye) yüklediklerini kurumsallaştıran ve yaptırımlar içeren kanundur. İstanbul Sözleşmesi ile 6284 Sayılı Kanun arasındaki ilişkiler eleştirildiğinde Sözleşme taraftarlarının savunması, “Sözleşme’de 6284 Sayılı Kanundaki tedbirler ve cezalar yer almamaktadır” şeklinde oluyor. Sözleşme “çerçeve bir metin”dir. Ayrıntıları kanun ve diğer yasal düzenlemelerle yapılır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’ndeki çerçeve yükümlülükler 6284 Sayılı Kanunda “Önleyici” ve “Koruyucu” tedbirler başlıkları altında ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri şeklinde düzenlenmiştir. Bu nedenle sadece İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi netice ifade etmez, 6284 Sayılı Kanun ve Türk Ceza Kanununda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.</p>
<p><em>Sözleşme kapsamındaki taahhütlerden gerçekleşeni, uygulananı var mı? </em></p>
<p>Sözleşme’den önce 2002 ve 2005 yıllarında İstanbul Sözleşmesi’nin gerektirdiği tüm tedbirler ve cezalar yasalaştırılmıştır. Sözleşme bir nevi kadayıfın üzerine kaymak olmuştur. Sözleşme tüm hükümleriyle uygulanıyor, diyebiliriz. Belki ayrımcılık türünden yaklaşımlar, ifadeler tam anlamıyla cezalandırılmıyor olabilir. Bunun için de AB, EK 12. Protokolün Türkiye tarafından onaylanıp uygulamaya geçirilmesi için bastırıyor. EK 12. Protokol imzalandı fakat onaylanıp yürürlüğe girmedi. Onaylanırsa ayrımcılık, homofobi, transfobi ve cinsel özgürlüklere ilişkin tüm açılımlar uygulamaya girecek ve yaptırımlar da uygulanmaya başlayacaktır. Türkiye’nin bu konudaki tereddütleri devam etmektedir. EK 12. Protokol uygulamada olsaydı Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbede yaptığı konuşma nedeniyle yargılanması gerekirdi. Ankara ve İzmir Barolarının dayanağı asıl EK 12. Protokoldür. Baroların sesine güç katan da Avrupa Parlamentosu üyesi Nacho Sanches Amor olmuştur. Ne diyordu Amor? “Avrupa Konseyi’nin tüm üyeleri gibi Türk makamları da nefret söylemine veya LGBTİ’lere karşı herhangi bir ayrımcılığa gerekçe göstermek için kültürel, geleneksel veya dini değerleri kullanmama tavsiyelerine uymalıdır.”</p>
<p><strong>Yumuşak Karnımız Şiddet ve Seküler Postyapısalcı Düzenlemeler </strong></p>
<p><em>Aile kurumunun Müslüman toplumlarda Batı’ya karşı oluşan savunma psikolojisinin bir sonucu olarak “son kale” görüldüğünü biliyoruz. Bu bağlamda siz buna itiraz etseniz de aileyi öne çıkaran tüm yaklaşımlar muhafazakâr olarak etiketleniyor. Yayıncı olarak hukuk odaklı pek çok kitap neşrettiniz vaktiyle. Hukuk literatürünü de yakından takip ediyorsunuz. Topyekûn bir hukuk dönüşümü için bir aile hukuku yazmak gerekir mi? </em></p>
<p>Bizde yanlış bir anlayış var. Nerede bir eksiklik, yanlışlık görsek hemen kanun yaparak tamamlamayı, düzeltmeyi düşünürüz. Oysaki hukuk bir bütündür. Özel ve tüzel kişiler hukukuyla, kamu kurumları ve birey-devlet ilişkileriyle bir bütün ve bu bütüne hayat veren de dünya görüşümüz, hukuka bakışımızdır. Hukuka bakışımız adalet anlayışımızı da içerir. Bugüne kadar yasalaştırmalar eklektik şekilde, yok kanun-yap kanun şeklinde gelişti. Oysa Müslüman hukuk bilincini öncelesek, hukukun kılcal damarlara kadar yayılmasını dileyip, yapmaya çalışsak, insan temel hak ve özgürlüklerini başkaları bize dayatmadan kendimiz düşünüp düzenlesek, uygulasak yamalı kanunlar yapmaya gerek kalmayacak, seküler ideolojilerin tasallutuna mahkûm olmayacağız. Bizim bir aile hukukumuz var, hem de en iyisinden. Fakat İslâm’ın tarih içindeki yanlış yorumlamalarından kaynaklı olumsuzluklar şiddeti körüklediğinden, yumuşak karnımızdan vuruluyoruz. Yumuşak karnımız şiddet, şeytan da işte oradan yaklaşarak, önümüze seküler postyapısalcı düzenlemeleri dayatıyor.</p>
<p><em>Sözleşme odaklı tartışmaların son günlerde daha da arttığını görüyoruz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? </em></p>
<p>Sözleşme odaklı tartışmaların yoğunluğu yeni sayılır. Özellikle sosyal medyadaki yoğunluk daha da yenidir. Sosyal medyada, 6284 sayılı Kanundan doğan mağduriyetler birçok gruplaşmaları doğurmuştu. Bunlar nafakazedeler, çocuk haczi mağdurları, genç evliler gibi öbeklenmelerdi. Sadece Aile Akademisi Derneği ve SEKAM’ın çalışmaları bu hukuksuzluklarla İstanbul Sözleşmesi’nin ilgisini kurdu ve sosyal medyaya taşıdı. Bizlerin konferansları, söyleşileri, yazıları ve sosyal medyaya taşıması ile bu gruplar “tüm kötülüklerin anası” olarak İstanbul Sözleşmesi’ni gördüler ve dillendirdiler. Bunu yadırgamamak gerekir. Mağduriyetler insana yeni söylemler, yeni hareket alanları açar. İstanbul Sözleşmesi çerçeve metin olarak TCK ve 6284 üzerinden zihinleri kurumsallaştırırken, karşıtlarında da örgütlenmeler ve mağdurların/mağduriyetlerin sesini duyurmayla gündeme oturdu. Elbette siyaset kurumu bu durumu görmemezlikten gelemezdi ve “Sözleşme nâs değildir.” söylemi ile Sözleşme’yi tam anlamıyla tartışmaya açtı. Siyaset kurumu, leh ve aleyhine Sözleşme’yi tam manasıyla tartışılır hâle getirdi. Artık bir farkındalık oluşmuştu ve istediğimiz de buydu. Zira “İnsanlık onuru farkındalıkla başlar.” diyorduk. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girildi. Ya Sözleşme feshedilecek ya da bir parmak bal çalınan ağızlar susturulacak, ikinci ihtimal mümkün değil, siyaset çare bulacak!</p>
<p><strong>Ahlaki ve Toplumsal Çöküntüye Kavramsal ve Kurumsal Destek </strong></p>
<p><em>Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı aldığında nasıl bir manzara ile karşılaşılır? Bu ayrılış aile, kadınlar ve toplum olarak bizi nasıl etkiler? </em></p>
<p>Böyle bir ihtimali düşünmedim, çünkü Türkiye’nin Sözleşme’yi feshedebileceğini sanmıyorum. Velev ki feshedilsin, kanunlarda gerekli düzenlemeleri yapmadıkça bir şey ifade etmez, gereksiz yere AB ile zıtlaşılmış olur. Yukarıda söylediğim gibi, Ankara kriterleri değil, İslâm’ın kriterleri uygulanacaksa bir anlamı var ve AB ile zıtlaşmaya değer. Aslolan topyekûn şiddete karşı çıkmak ve düzenleme yapmaktır. Şiddetin kaynaklarına inmeden de bu mümkün değil. Şiddetin birincil kaynağı bağımlılıklardır. Devletin bağımlılıklar konusunda gözleri yumuk, kulakları kapalı, zihni dumur vaziyette iken hangi kriterlerle şiddeti durduracak? En sağlıklı yol, sivil toplum çalışmalarının önünü açarak halka gitmek, şiddetin kaynaklarına yönelmek, şiddeti azaltıcı çalışmalara sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla öncülük etmek olmalıdır. Yardım kuruluşları olarak çalışan STK’larımızın, şiddetle mücadeleyi, şiddetin birincil kaynağı olan bağımlılıklarla mücadeleyi, devlete rağmen, devlete karşı yürütebilmesi gerekir. Unutmamak gerekir ki, biraz önce de ifade ettiğim gibi şiddetin kaynaklarından biri de devletin oluşturduğu bağımlılıklar ve siyasilerin şiddet dilidir. Aksi hâlde şiddetin kaynağına inmeden uygulanacak yöntem bugüne kadar olandan farklı olmayacak, dolayısıyla sonuç da farklı olmayacaktır.</p>
<p><em>Zaman zaman şunlar gündeme geliyor: Sözleşme’yle cinayetler engellenir, insanlar eşcinsel olur mu? Hatta Sözleşme’den geri çekilmenin saldırganlığa prim vermek anlamına geleceğini düşünenler de var. Acaba Sözleşme’ye çok mu anlam yükleniyor? </em></p>
<p>Sözleşme ile cinayetler engellense idi 9 yıllık uygulamada engellenmiş olmalıydı, tam tersi oldu. İstanbul Sözleşmesi 6 yıl önce yürürlüğe girdi fakat biraz önce de söylediğim gibi bu çerçeve metnin hükümleri 2002 ve 2005 yıllarında TCK ve TMK’da yapılan düzenlemelerde yasalarla güvenceye alınmış, Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden 2 yıl önce de 6284 Sayılı Kanun yürürlüğe girmiş, öngörüler, yükümlülükler neredeyse 20 yıla yakındır uygulamadadır. Buna rağmen şiddet azalmamıştır. Sözleşme ile insanlar eşcinsel olmaz, insanları eşcinsel yapan ailevi sorunlar, parçalanmış aile, toplumsal ahlaki çöküntü ve buna karşı duyarsızlıklardır. İstanbul Sözleşmesi ahlaki çöküntüye kavramsal ve kurumsal olarak dayanak oluyor. Sözleşme ahlaki çöküntüleri, ifsâd projelerini canlandırır, güvenceler sağlar. İstanbul Sözleşmesi feshedilse bile AİHM, AİHS ve İstanbul Sözleşmesi hükümleri uyarınca yapmış olduğu içtihatları uygular, değişen bir şey olmaz. Kendimizden medet umup şiddeti ve şiddetin kaynaklarını, eşcinsel aktivizmin felsefesini kurutmalıyız. Sözleşme’ye olduğundan fazla anlam yüklenmiyor, aksine Sözleşme’ye rengini, ruhunu veren ideoloji yeteri kadar konuşulmadı bile. Sadece İstanbul Sözleşmesi değil, tarafı olduğumuz tüm insan hakları belgeleri hakkında çok az inceleme var. İncelemeler genelde belgelerin görünen yüzü ve amaçları üzerine. Felsefeleri, ideolojileri üzerine derinlemesine aydınlatıcı çalışmalar yok. Batı’nın insan hakları karnesine bakmadan yapılan değerlendirmeler var. Bu yönden baktığımızda İstanbul Sözleşmesi’ne yüklenmesi gereken anlam daha fazla olmalı ve yeni yeni bu anlamda incelemeler görülüyor.</p>
<p><em> İstanbul Sözleşmesi odaklı olarak gündeme gelen konular arasında toplumsal cinsiyet meselesi de yer alıyor. 1980’lerden sonra Türkiye’de öne çıkarılan sosyoloji literatürü başta olmak üzere siyaset bilim, antropoloji ve ilahiyat çalışmalarında cinsiyetle toplumsal cinsiyet arasında bir ayrışma göze çarpıyor. İslâmi çevrelerin bu konuda birbiriyle taban tabana zıt hatta neredeyse batıcı ve modernistlerle özdeş görüşler beyan ettikleri görülüyor. Tüm bunlar bize ne söylüyor?</em></p>
<p>“Cinsiyet”, bildiğimiz gibi yaradılıştan gelen kadın ve erkek cinsiyetini ifade ediyor. “Toplumsal cinsiyet” ise İstanbul Sözleşme’sinde; “M.3/c. Belirli bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşâ edilen (kurgulanan) roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.” “Toplumsal cinsiyet eşitliği” de, toplumun cinsler için uygun gördüğü davranışların, değerlerin eşitlik içermesi, ayrımcılık yapılmaması anlamında kullanılmaktadır. Ancak dikkat edilecek nokta, sadece yaradılışın değil, toplumun belirlediği cinslere, cinsiyet rollerine, tercihlere/yönelimlere karşı ayrımcılık yapmamak dayatılmaktadır. Feminizmin kuramcılarından Judith Butler’e göre, toplumsal cinsiyet, “Toplumun kültürel olarak kişiye tanımladığı ve zorladığı kimliklerdir. Kadınlık, kızlık, erkeklik, delikanlılık gibi… Gerçekte böyle kimlikler ve böyle kategoriler yoktur. Bütün bunlar toplum tarafından bireylere zorla giydirilmiş anlamlardır. Tüm bu kimlikler eşit düzeyde algılanmalı, bu zorla giydirilmiş anlamlar kaldırılmalı, Maskülinite/Patriyarka denen “erkek” egemen yapının ortaya koyduğu şiddet önlenmeli.” İslâmi kesimdeki entelektüellerimizden bir kısmı Sözleşme’yi ve genel olarak insan haklarını liberal bakışla yorumladıklarından, onların gözünde bu kavramlar insanlığın ulaştığı yüce değerler olarak algılanıyor ve yansıtıyorlar. Bunu yaparken de mutlak doğruyu ifade eden beyanlarda bulunarak, muarızlarını da cahillikle suçluyorlar. Koca koca akademisyenler, kendilerinden farklı düşünceye sahip olunabileceğine ihtimal bile vermiyorlar. Liberal ideolojinin doğmaları, hiçbir kesinlik taşımazken, küresel güçlerin ve medyanın desteğiyle müslümanların sabitelerini bastırıyor. Hatta zaman zaman Kur’ân ayetlerinden de delil getirmeye çalışıyorlar. Sözleşme’nin feminist ideoloji ürünü olduğunu gözümüzden kaçırmaya çalışıyorlar. Şu ifadelere bakar mısınız? “İstanbul Sözleşmesi aile içinde, yani evde şiddetin kaldırılmasına yönelik tedbirlerin alınmasını öngörmektedir. Başka bir ifade ile kadınlar, çocuklar, engelliler, yaşlılar, hastalar (bakıma muhtaç olanlar), bazen erkekleri de kapsayan aile içi şiddetin her türlüsünü ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.</p>
<p>Aile içi fiziksel şiddet, taciz, tecavüz, sömürü ve zulmü kaldırmayı amaçlamakta ve mağdurları korumayı düzenlemektedir… Çocuklara tecavüz eden sapkınları mı savunuyor? Gerçekten neyi savunuyorlar, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlar? Çocuk istismarcılarına en ağır cezayı istersin; tecavüzcüleri aşağılarsın; eş katillerini lanetlersin; hasta, engelli ve yaşlıya saygısızlığı kötülersin; tecavüzcüleri aşağılarsın ama bütün bu suçları engellemeye çalışan uluslararası bir sözleşmeyi hedef alırsın. Bu nasıl bir ahlaki tutarsızlıktır? Allah’ın (İsrâ 70. ayette) “onurlu yarattım” dediği insanların (kadın, erkek, çocuk, engelli, yaşlı, hasta vs.) onurlu bir yaşam sürmesini savunan bir düzenlemeye nasıl karşı çıkarsın? Lütfen kavganızı başka yerde verin. Ortak ahlaki ilkelerimizi, dinimizi ve evrensel değerlerimizi kirletmeyin.”5 Batı’nın seküler ve küresel liberal zihniyeti, tüm insanlığı haraca bağlar, bağımlılaştırır, cinsiyetsizleştirir, insanlığa savaş açıp insanlığın sonunu getirirken, bir yandan da bize güzellikler, onurlu bir yaşam sürmemizi savunan sözleşmeler sunuyormuş! İçerideki Batı’lılarımız da bir yandan ahlaki değerlerimizin ve ailemizin altını oyarken, diğer yandan bize güzellikler, saadetler sunuyor! İşte zihniyet bu!</p>
<p><strong>Yenilmişlik Sendromu ve Gelecek </strong></p>
<p><em>Sözleşme’de bazı kavramlara yönelik eleştiriler ve vurgular, İslâmi hassasiyetleri de hedef alıyor mu? İslâm hukukunun İstanbul Sözleşmesi, kadın cinayetleri, aile gibi hususlara bakışı nasıl; niçin müslümanlar, ilahiyatçılar İstanbul Sözleşmesi’ne alternatif olsun, olmasın müdahil olabilecek bir metin kaleme almadılar, almıyorlar? </em></p>
<p>Sorunuzun öncelikle son kısmından cevaplayayım: İslâm Hukukunun kadın cinayetleri, aile gibi hususlara bakışı nettir: Şiddet kabul edilemezdir. Bir insanı öldürmek, insanlığı öldürmekle eşdeğerdir. Müslüman aydınlar, âlimler BM Evrensel İnsan Bildirgesi’nin alternatifini 1983’de yaptılar, BM’de okudular fakat sonrası gelmedi. Hiçbir ideolojik ortaklığı olmayan milletler hâlinde darmadağın topluluktan “ümmet bilinci” beklenemezdi ve olmadı da. Buna karşın feminist ideoloji, kendince hayatı ve kâinatı izah etmeye çalışıyor, bir ideoloji oluşturuyor, iman ilkeleri belirliyor. Kederde ve kıvançta bir, sembolleri, sloganları, hedefleri bir, bir nevi “ümmet modeli” çiziyor. Müslüman camia hâlâ yenilmişlik sendromunu üzerinden atamamış. Baksanıza bazı müslüman aydınlarımız, İstanbul Sözleşmesi’ni kastederek, “Bir Sözleşme’ye bu kadar zulmedilmez!” diyebiliyorlar. Zulmeden biz, adalet tesis eden seküler bakış ve kurumlar! Müslüman camia, kendi içinde şiddeti bile konuşamıyor. Töre cinayetlerini konuşamıyor. Genel anlamda her tür canlıya şiddeti konuşamıyor. Dinin yanlış yorumlarında takılıp kaldığından şiddet sürekli yumuşak karnımız olmaya devam ediyor. Tabiat boşluk kabul etmediğinden, şeytan boş bulduğu yumuşak karnımızdan, sağdan yanaşıyor…</p>
<p><em>Nasıl bir gelecek istediğimize karar vermiş görünmüyoruz galiba. Kitabınızdaki vurgulardan biri de medeniyet kodlarımız dolayısıyla kendi kavramlarımız. Peki, kendi kavramlarımızdan hareketle bir sözleşme mümkün mü? Bu konuda neler yapılabilir? </em></p>
<p>İslâm dünyasının bir gelecek tasavvuru henüz yok. Zira tarihi gerçekliğe dayalı bilgileri ve öngörüleri zayıf. Asr-ı Saâdet örneğine değil, Atina elitler cumhuriyetine takılıyor. Bir millet kendi kültürünün gelecek tasavvurunu kuşanabilir, fakat başka bir milletin, kültürünün gelecek tasavvurunu kuşanamaz. İdeolojilerin tekelciliği buna fırsat vermez. Örnek mi? İslâm Sosyalizmi var fakat Sosyalist İslâm yok. Onlar ortak kabul etmiyorlar. İslâm hukukumuz da bu nedenle gelişmiyor. İslâm hukuk sistemimize yön verecek şerhlerimiz yok. Olması için hukuk kültürümüzün kodlarına sahip çıkmamız gerekiyor. Kodları bırakın, metinlerini bile okumaktan aciz durundayız. Modern (pozitif) hukuku uyguluyoruz, fakat bizim kültürümüz olmadığından onun da şerhlerini yazamıyoruz. Konuşamadığımız, yazamadığımız bir hukuku yaygınlaştırabilmemiz, kılcal damarlarımıza kadar ulaştırabilmemiz mümkün değil. Her olay hukuki sonuç doğurur, bunun bilgisinden bile haberdar değiliz. Hukuk hayatın kendisidir, fakat biz hayatı yaşayamıyoruz, çünkü hukuku bilmiyoruz, hayatı tanımıyoruz. Bu hâlde şiddeti, şiddetin sonuçlarını, aileyi nasıl konuşacağız? Konuşamıyoruz vesselam…</p>
<p>Kaynak:Ümran Dergisi,Eylül 2020</p>
<p>1 Naz Hıdır, “Queer Olmayan Bir Feminizmin İmkânsızlığı Üzerine”, Kaos GL Dergisinin Eylül-Ekim 2014 tarihli 20. yıl özel sayısı, https://www.kaosgl.org/haber/queer-olmayan-birfeminizmin-imknsizligi-uzerine</p>
<p>2 Judith Butler’den aktaran Ahmet Hakan Çakıcı, “İstanbul Sözleşmesine İtiraz Edenlere İtiraz -1, https://www.ahmethakancakici.com/2020/05/itiraz-1.html</p>
<p>3 Muharrem Balcı, “İstanbul Sözleşmesi Feshedilse Ne Olur? Edilmezse Ne Olur?” http://www.muharrembalci.com/ hukukdunyasi/tce/1102.pdf</p>
<p>4 “Yeni cinsiyet ürettik, erkekliği yok edeceğiz”, https://www. habervakti.com/gundem/yeni-cinsiyet-urettik-erkekligi-yokedecegiz-h80902.html</p>
<p>5 Nezir Akyeşilmen, “İstanbul Sözleşmesi, Din ve Ahlak”. https://www.ilksesgazetesi.com/yazilar/ istanbul-sozlesmesi-din-ve-ahlak-8143?fbclid=IwAR3- CTPfgZlrs5Piyv9Lv0VbWnl3Xe0z-ygmDBfor-JZDGxl0kP_ sD1lRo4</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/">İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/istanbul-sozlesmesine-ruhunu-veren-ideoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kültürel Kapitülasyona Hayır &#8211; İstanbul Sözleşmesine Reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kulturel-kapitulasyona-hayir-istanbul-sozlesmesine-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kulturel-kapitulasyona-hayir-istanbul-sozlesmesine-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 13:37:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesine Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[cinsel kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24659</guid>

					<description><![CDATA[<p>TAKDİM “Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi” gibi bir başlık, muhtevasından bağımsız olarak ele alındığında çok masumdur. Hem dünyada hem de ülkemizde böyle bir meselenin olduğu aşikârdır. Bu meselenin üzerinde tetkik ve tefekkür faaliyetlerinin sürdürülmesi, “içtimai meseleler” üst başlığı altında lüzumlu ve faydalıdır. Fakat unutulmamalıdır ki tüm ifsat teşebbüsleri, meşru ve makul meseleler üzerinden sürdürülmekte, özellikle meşru [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulturel-kapitulasyona-hayir-istanbul-sozlesmesine-reddiye/">Kültürel Kapitülasyona Hayır – İstanbul Sözleşmesine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-24657 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/toplum-nedir-300x168.jpg" alt="" width="471" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/toplum-nedir-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/toplum-nedir.jpg 450w" sizes="(max-width: 471px) 100vw, 471px" /></p>
<p><strong>TAKDİM</strong></p>
<p>“Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi” gibi bir başlık, muhtevasından bağımsız olarak ele alındığında çok masumdur. Hem dünyada hem de ülkemizde böyle bir meselenin olduğu aşikârdır. Bu meselenin üzerinde tetkik ve tefekkür faaliyetlerinin sürdürülmesi, “içtimai meseleler” üst başlığı altında lüzumlu ve faydalıdır. Fakat unutulmamalıdır ki tüm ifsat teşebbüsleri, meşru ve makul meseleler üzerinden sürdürülmekte, özellikle meşru başlık altında ifsat edici muhteva neşredilmektedir. Meseleler slogan seviyesinde ele alındığında sadece başlıklara dikkat edilmekte, muhtevanın tetkik ve tahlili ihmal edilmekte, böylece muhtevadaki ifsat operasyonu maksadına ulaşmaktadır. Malumdur ki en tehlikeli yanlış, “doğru” ile harmanlanmış olandır.</p>
<p>Erkek ve kadın bahsi, içtimai meselelerden birisidir, içtimai meseleler haritasından azade şekilde tetkik edilemez. Külli tetkik ve idrak şarttır. Keza erkek ve kadın bahsi, aile meselelerinden birisidir ve aile müessesesi dışında tetkik edilmemelidir. Aile müessesesini parçalarına ayırıp birini (erkek veya kadını) bağımsız şekilde “mevzu” haline getirmek, aileden bahsetmediğimiz, aileyi umursamadığımız manasına gelir. Aileden bahsetmeden ve aileyi umursamadan münferiden erkek ve kadın meselesini ele almak, bunlardan birine imtiyaz (pozitif ayrımcılık) tanımak, otomobile, daha sağlam ve dayanıklı olacağı iddiasıyla traktör lastiği takmaya benzer, bunu yaparsanız artık otomobil asli vazifesini yerine getiremeyecektir.</p>
<p>Parça-bütün meselesi hassastır ve çok ince bir muvazene ister. Aile bütünlüğü, onu oluşturan unsurların tamamının (erkek, kadın, çocuk) iştirakini sağlayan belli bir irtibat ağı ile inşa edilebilmektedir. Unsurlar arası irtibat ağı, haklar ve mükellefiyetlerden oluşur. Haklar ve mükellefiyetler ise belli bir kültürün önce “insan anlayışı”na, sonra erkek ve kadın şahsiyet tariflerine dayanır. Bu temel başlıklar altında çok sayıda mesele olduğu ise malumdur.</p>
<p>Kendi medeniyeti olduğunu iddia eden bir millet, medeniyet tasavvurunun temel bahislerinden olan “insan telakkisi”ni, yabancı kültür ve bilgi evreninden alamaz. İnsan bahsi, medeniyet fikriyatının temel mevzularındandır ve ithal edilebilir mahiyet taşımaz. Kültürün en küçük unsuru bile ithal edilemez ama “insan bahsi” asla ithal edilemez. İnsan bahsi, ona istinat eden erkek ve kadın şahsiyet tarifleri, bunlarla inşa edilen aile müessesesi fikriyatını ithal eden bir millet, kendi medeniyeti olduğunu iddia edemez, tam aksine yabancı kültür evrenini kabul etmiş demektir.</p>
<p>Erkek ve kadın şahsiyet tariflerini yabancı kültür evreninden ithal etmek, “kültürel kapitülasyon”un kabulüdür. Bu tarifler üzerine aile müessesesi bina etmek, kültürel kapitülasyonun derinleşmiş halidir. Kültürel kapitülasyon, maddi-ticari kapitülasyondan çok daha tehlikelidir. Başka bir ifadeyle, Müslümanlar için manevi kıymetler maddi kıymetlerden daha üstün olduğu için kültürel kapitülasyon, maddi-ticari kapitülasyondan daha büyük bir felakettir. Nitekim maddi kapitülasyonlar maddi-dünyevi, manevi kapitülasyonlar ise hem dünyevi hem de uhrevi yıkımlara sebep olmaktadır.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi, mahiyeti gereği “insan telakkisi”, erkek ve kadın şahsiyet tarifi, aile müessesesi fikriyatı gibi meseleleri ihtiva etmemekte ve kadına yönelik şiddetle mücadele başlığını taşımaktadır. Oysaki Batı kültürünün eseri olan sözleşme, kadına karşı şiddet meselesindeki tüm muhtevasını, Batı kültüründen ve onun insan telakkisinden almaktadır. Bununla beraber doğrudan insan telakkisinden bahsetmiyor olması, metnin illiyet irtibatını takip etmemize mani değildir. Maalesef bir muhtevanın (metnin, fikrin) anlaşılması için illiyet silsilesini takip etme lüzumundan habersiz gafil kişiler, sadece kelime anlamlarına bakmakla yetinmektedir. Hâlbuki kelimeler ve mefhumlar, mensup olduğu kültür ve bilgi evreninin muhteva haznesinin temsilcileridir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi, bir taraftan erkek ve kadın cinslerinin dışında cinsiyet iddialarının yolunu açmak ve meşrulaştırmak, sonra erkek ile kadını birbirinden tefrik etmek, aralarındaki uçurumu derinleştirmek, her birini diğerinden müstakil hale getirmek, nihayetinde birbirine hasım kılmak üzerine kurulu bir muhteva haritasına sahiptir. Meselenin sadece şiddet olduğunu zannedenler ise militanca savunma mevzilerine yerleşmektedir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi; aileden bahsetmeyen, “aile” mefhumunu sadece şiddet bahsinin mütemmim cüzü olarak kullanan, “aile içi şiddet” ifadesiyle aileyi kadına şiddet meselesinin sebebi gibi gösteren, sonra aile dışında “hane” ifadesiyle nikâhsız (gayrimeşru) beraberlikleri tanıyan ve makbul gösteren, “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” ifadeleriyle erkek ve kadın dışında başka cinsiyet iddialarına imkân tanıyan ve cinsiyet değiştirmenin yolunu açan sinsi bir muhteva örgüsüne sahiptir. Tüm kültürlere, kültürleri oluşturan örf, adet, gelenek, ahlak ve namus gibi mefhumlara savaş açan, dinleri tasfiyeye matuf sinsi üslupla kaleme alınmış, milli kültürlere meydan okuyan bir “Batılı Beyanname”dir.</p>
<p>Batı, genel olarak “insan hakları” başlığı altında, özel olarak da “kadın hakları” başlığı altında hızlı şekilde ahlaksızlaşmakta, sınır tanımadığı ahlaksızlaşma sürecini de “üstün kültür” propagandasıyla dünyaya yaymaya çalışmaktadır. İnsanlık; nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlardan daha ağır bir tehditle, Batı’nın ahlaksızlaşma ve ahlaksızlaştırma kültürüyle karşı karşıyadır. Maalesef dünya, bu sürece karşı mukavemet ve mücadele etmek yerine, süreci kendi ülkelerine ve halklarına taşıyan, bundan da gurur duyan siyasi rejimlerle dolu bir vaziyettedir.</p>
<p>Batı’nın, esasen tüm sapkınlıklarını ihtiva eden bu beyannamesine karşı, “insanlığa hitabe” mahiyetinde bir “Ahlak Beyannamesi” telif ve neşredilmelidir. Türkiye’nin bunu yapacak tefekkür kaynakları ve kadroları mevcuttur. Türkiye, sahip olduğu nazari kaynak ve imkânlardan dolayı tüm insanlığa karşı sorumludur.</p>
<p>Bu çalışmada, öncelikle kültürel kapitülasyon müvâcehesinde İstanbul sözleşmesine ilişkin on yedi maddelik bir beyanname ortaya konulacak; ardından bu maddeler sırayla ve İstanbul sözleşmesinin ilgili maddelerine yapılacak atıflar eşliğinde izah edilecektir. Yapılacak izahlarda gerek sözleşmenin maddeleri, gerekse onlara ilişkin mülahazalardaki tekrarlar şuurlu bir şekilde yapılmıştır. Nitekim farklı açılardan bakıldığında, bazen aynı maddelerin aynı fıkralarında düğümlenen yaptırım esaslarının olduğu görülecektir. Bunlara yapılacak itirazlar da bazen aynı zâviyeden bakmayı gerektirmektedir. Ayrıca verilen bazı -rahatsız edici- misallere, meselenin ciddiyet ve ehemmiyetinin iyice kavranması için gerek görülmüştür.</p>
<p>Hatırlatılması gereken diğer bir husus da “Kültürel Kapitülasyona Hayır-İstanbul Sözleşmesine Reddiye” ana başlığını taşıyan bu çalışmada tetkik edilen sözleşme metninin, TBMM’de görüşülen ve kanunlaşan metin olduğudur. Elden ele dolaşan çok sayıdaki metinde farklılıkların mevcut olduğu bilinmektedir. Doğru olan, TBMM’de görüşülen ve kanunlaşan metin üzerinden çalışmaktır. Zira o, tercüme hataları olsa bile kanunlaşan, geçerli olan ve uygulanan metindir. Farklı metinlerden hareketle beyannamenin tenkit edilmesi yanlış olacaktır. Bu husus önem arz etmektedir.</p>
<p><strong>BEYANNAME</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Kültürel istiklal esastır; her sahadaki istiklalin ön şartı kültürel istiklaldir.</p>
<p><strong>2.</strong> Kültürel istiklalin temini; asli medeniyet esaslarımıza avdet ederek, kültürel kapitülasyonların reddiyle mümkündür.</p>
<p><strong>3.</strong> İslam, milletimizin ruhudur; İslami kültür, milletimizin varoluş teminatıdır.</p>
<p><strong>4.</strong> Asırların tecrübesiyle teşekkül eden İslami geleneklerimiz, Batı hayranlığına feda edilemez.</p>
<p><strong>5.</strong> İthalat maddi kıymetlerle mahduttur, manevi kıymetler ithal edilemez; kültürün ithali ruhi intihardır.</p>
<p><strong>6.</strong> İnsan tabiatına dönük tüm taarruzlar reddedilmeli, “insani sınır” muhafaza edilmelidir.</p>
<p><strong>7.</strong> İnsan, erkek ve kadın cinslerinden oluşur; suni cinsiyet inşası, insanlığa açılmış bir savaştır.</p>
<p><strong>8.</strong> Haklar insanın varoluş imkânları, mükellefiyetler “insani sınır”ın muhafaza tedbirleridir.</p>
<p><strong>9.</strong> Mükellefiyetten bahsetmeyen hak iddiası, mütemadi çatışma (şiddet) sebebidir.</p>
<p><strong>10.</strong> İnsanın varoluş süreci “şahsiyet” inşasıdır; şahsiyet, kültürün, insan ferdinde vücut bulmuş halidir.</p>
<p><strong>11.</strong> Erkek şahsiyeti ve kadın şahsiyeti tariflerimiz kendi medeniyet esaslarımıza tabi olmalıdır; dolayısıyla yabancıların insan tarifi reddedilmelidir.</p>
<p><strong>12.</strong> Aile, cemiyet ve milletin tohumudur; tohum neyse mahsul odur.</p>
<p><strong>13.</strong> Cemiyet, kültür evrenimizin hayat bulmuş beşeri iklimidir; her türlü kültürel taarruza karşı mukavemet, milli vazifedir.</p>
<p><strong>14.</strong> Devlet, milletin kurduğu en büyük teşkilattır; milletin asli merkezine bağlı olmalıdır.</p>
<p><strong>15.</strong> Devletin ilk vazifesi, kültürel kapitülasyonları reddetmek, kültür emperyalizmine karşı her türlü tedbiri almaktır.</p>
<p><strong>16</strong>. Yabancı ülkelerin emir veya tavsiyeleriyle Anayasa ve kanun yapmak, kültürel işgalin zirvesidir.</p>
<p><strong>17.</strong> Türkiye’nin devlet ricali, yabancı kültürlerin “icra memuru” değildir.</p>
<p><strong>BEYANNAME MADDELERİNİN GEREKÇELİ İZAHATI</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Kültürel istiklal esastır; her sahadaki istiklalin ön şartı kültürel istiklaldir.</p>
<p>Kültür, bir milletin manevi kıymetler haznesidir. Manevi kıymetler haznesi, milletin tarifinden başlar ve her sahadaki varoluş süreçlerinin haritasını oluşturur. Manevi kıymetler, milletin ruhudur, ruhu kabzedilen insanın kadavra haline gelmesi gibi, manevi kıymetleri elinden alınan millet de cesetler toplamı haline gelir.</p>
<p>Milletlerin varoluş şartı, kendi kültür haznesidir, ondan asla taviz veremez. Kültür haznesinin muhafaza edilebilmesi, onun istiklalinin teminiyle kabildir. Yabancı kültürlere karşı mukavemet etmek, kültürel istiklalin ön şartıdır. Bugün itibariyle tüm dünyaya yayılan ve tüm kültür ve medeniyetleri katleden Batı kültürü, her milletin asli mihverine bağlı varoluş sürecine dönük tehdit ve tehlikenin zirvesidir. Yaşadığımız çağda milletlerin istiklal iddiaları, kültür emperyalizmine mukavemet şuur ve dirayetiyle gerçeğe dönüşür.</p>
<p>İstanbul Sözleşmesi, kültürümüze saldıran ve kültürel istiklalimizi vesayet altına almaya çalışan bir muhtevaya sahiptir. Öyle ki, sözleşme, daha birinci maddesinde, sözleşme hükümlerinin izlenmesi için bir izleme mekanizması kurulmasından bahsetmektedir.</p>
<p>Madde 1-Sözleşmenin amacı</p>
<p>2-Sözleşme hükümlerinin taraflarca etkili şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla, işbu sözleşme özel bir izleme mekanizması kurar.</p>
<p>Kültür emperyalizmi, izleme mekanizması kurarak, müstemleke idaresinde olduğu gibi “vesayet komiserliği”ni sözleşmenin birinci maddesine koymuştur. Batı, kendi kültürünü ihtiva eden sözleşmenin tatbikatını, sözleşmeyi imzalayan tarafların inisiyatifine bile bırakmamıştır. Sözleşmenin 1. Maddesinde, umumi olarak “izleme mekanizması” ifadesi kullanılmaktadır ancak 66. Maddesinde bu mekanizma ortaya konulmakta ve tafsilatıyla tanzim edilmektedir:</p>
<p>Madde 66-Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddete karşı eylem uzman grubu</p>
<p>1. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddete karşı eylem uzman grubu (bundan sonra GREVIO olarak anılacaktır) Sözleşmenin Taraflarca uygulanmasını izler.<br />
2. GREVIO, cinsiyet ve coğrafi dağılım dengesine ek olarak, çok disiplinli uzmanlık bilgileri de dikkate alınarak en az 10, en fazla 15 üyeden oluşur. Üyeleri, Taraflar Komitesi tarafından Taraflarca aday gösterilenler arasından, bir kez yenilenebilir dört yıllık görev süresi için Tarafların vatandaşları arasından seçilir.<br />
5. GREVIO’nun üyelerinin seçim yöntemi, sözleşmenin yürürlüğe girmesini müteakiben altı ay içerisinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Taraflarla istişare edildikten ve oybirliği sağlandıktan sonra belirlenir.<br />
6. GREVIO kendi usul kurallarını belirler.<br />
7. Sözleşmenin 68. maddesinin 9 ve 14. Fıkralarında ayrıntılarına yer verilen ülke ziyaretlerini gerçekleştiren GREVIO üyeleri ile heyetlerin diğer üyeleri, Sözleşmenin ek bölümünde kabul edilen imtiyaz ve muafiyetlerden yararlanır.</p>
<p>Öte yandan sözleşmenin 12. maddesi; erkek ve kadın meselelerinin, imzacı milletlerin “örf ve adetlerine, geleneklerine”, yani kendi kültürlerine göre izah edilmesini engellemekte, bunların “sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır” ifadesiyle bir hayat felsefesi ve yaşam tarzı dikte etmektedir. Buna göre imzacı hiçbir millet, insan tarifini ve insanların nasıl yaşayacağını kendi kültürüne göre tespit edemeyecektir. Sözleşmenin dili o kadar cüretkar, o kadar amir, o kadar sınır tanımaz bir mahiyet taşımaktadır ki; bir ülkenin bunu imzalaması için kendini, kültürünü ve hayat tarzını son derece aşağılaması ve adeta öz benliğinden iğrenmesi gerekmektedir. Bahsi geçen maddenin ilgili fıkrası şöyledir:</p>
<p>Madde 12-Genel yükümlülükler</p>
<p>1-Taraflar, kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.</p>
<p>Bu madde, doğrudan doğruya “kültürel kapitülasyon” kurulduğunu göstermektedir. Batı kültürünün tartışmasız üstün olduğu, onun tereddütsüz kabul edildiği, buna mukabil bizim kültürümüzün hiçbir kıymet taşımadığı ve onun bu sözleşmeyle terk edildiği ilan edilmektedir. Bu maddeyi (ve tabii ki sözleşmenin tamamını) imzalayan bir ülke, asla kültürel istiklal iddiasında bulunamayacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla mesele kadın, erkek ve aile değildir; kadına yönelik şiddet de değildir; bunların ötesinde baştan sona bir kültürel kapitülasyonun sözleşme ile imza altına alınmasıdır. Hâlbuki hiçbir milletin kültürü, sebebi ne olursa olsun bu kadar aşağılanamaz ve yine hiçbir millet, kendi kültürünü bu kadar aşağılayan bir sözleşme metnini kabul edemez. “Kadına yönelik şiddetle mücadele” şeklindeki kamufleli bir başlık altında kültürümüzün tahkir edilmesine rıza gösterilemez.</p>
<p>Neyin, hangi rollerin değiştirilmesi önerilmektedir? Babaya ve anneye hürmet mi değiştirilecektir? Ebeveynin ve çocukların; birbirinin namus, şeref, haysiyet gibi manevi kıymetlerini muhafaza etme hassasiyeti mi değiştirilecektir? “Aile reisi babadır” esası mı, annenin çocuk terbiyesinde ilk muallim/mürebbiye olması esası mı değiştirilecektir? Kadınların bir nevi erkekleştirilmesi, erkeklerinse kadınlaştırılması mı teklif edilmektedir?</p>
<p><strong>2</strong>-Kültürel istiklalin temini; asli medeniyet esaslarımıza avdet ederek, kültürel kapitülasyonların reddiyle mümkündür.</p>
<p>Bizim bir medeniyetimiz var mı yok mu? Bu soruya müspet cevap verenler, kültür emperyalizmine ve kültürel kapitülasyonlara karşı net, keskin ve şiddetli bir tavır takınmalı, bu tavrın icaplarını yerine getirmelidir. Kadın ve aile meselesi de dâhil olmak üzere tüm beşeri meselelerimizi izah ve tanzim edecek bir medeniyet müktesebatımız mevcuttur. Bunlara avdet etmezsek, yabancı kültürlerin sirayet etmesini, hatta açıktan taarruzunu önlemek kabil değildir.</p>
<p>Sözleşmenin 34, 35 ve 36. Maddelerini kabul etmek ve bunlar için hukuki tedbirler alınması emrine rıza göstermek, o fiillerin bu ülkede yaygın olduğunu, onlara karşı da hiçbir hukuki, ahlaki ve içtimai tedbir bulunmadığını ilan etmektir. Mezkûr maddeler, fıkralar ve bentler şöyledir:</p>
<p>Madde 34-Taciz</p>
<p>Taraflar, başka bir kişiye yönelik kendi güvenliği için korku duymasına neden olacak şekilde tekrar eden, kasıtlı ve tehditkar davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki ve diğer tedbirleri alır.</p>
<p>Madde 35-Fiziksel şiddet</p>
<p>Taraflar, bir başka bireye yönelik kasti uygulanan fiziksel şiddet eylemlerinin cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.</p>
<p>Madde 36-Tecavüz dahil olmak üzere, cinsel şiddet</p>
<p>1-Taraflar, aşağıda belirtilen kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır<br />
a-herhangi bir organıyla veya bir cisimle bir başka kişiyle, rızası olmadan vajinal, anal veya oral olarak cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,<br />
b-kişiye karşı rızası olmaksızın diğer cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,<br />
c-rızası olmayan bir kişinin üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlerde bulunmasına neden olma</p>
<p>İfade edilen fiillerin mevcut ve yaygın olduğunu, buna karşı hukuki ve sair tedbirler alınması gerektiği nasıl izah edilebilir. Muhakkak ki her toplumda suç işleyenler mevcuttur ama onlara karşı -her ne kadar caydırıcılık düzeyi tartışmaya açık olsa da- Türk Ceza Kanunu’nda cezalandırıcı maddeler bulunmaktadır. Bu çerçevede, sözleşmedeki ifadelerin normal karşılanması ve imza altına alınıp “tamam gereğini yapacağım” denilmesi, milletin ağır bir şekilde tahkir edilmesidir.</p>
<p>Öte yandan sözleşmenin 12. Maddesine itiraz edilmemesi; kendi kültür ve medeniyetimiz için muhafaza ve müdafaa hattı kurmadığımızı, yabancı kültür evrenlerinden ülkemize yönelen kültürel tesire karşı bir gümrük uygulamadığımızı, tam aksine bu tesirin Batı’dan gelmesi halinde onu başımıza taç ettiğimizi göstermektedir. Yabancı kültürlere karşı bir müdafaa hattımız yoksa kendi kültür ve medeniyetimiz de yok demektir. Tersinden söylemek de mümkündür; kendi medeniyetimizi umursamadığımızda her türlü yabancı kültüre kapımız açık demektir. Maddi kıymetler için gümrük noktaları kurulurken; toplu iğneden bile gümrük vergisi alınırken manevi kıymetlerimizi imha eden kültürel değerlerin girişine karşı hiçbir gümrük duvarının örülmemesi nasıl izah edilebilir! Bahis mevzuu maddenin birinci fıkrası şöyledir:</p>
<p>Madde 12-Genel yükümlülükler</p>
<p>1-Taraflar, kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.</p>
<p>Meselelerimizi çözmenin yolu öncelikle tefekkürden geçmektedir. Tefekkürün temelleri ve kaynakları ise kuşkusuz kendi medeniyet müktesebatımızdır. Kendi müktesebatımıza avdet edilmediği takdirde yabancı kültürlerin kopyalanması ve ithal edilmesi mukadder olacaktır. Kopyalama, taklitçilik ve ithal etmek ise tefekkürü öldüren unsurlardır. İçinde bulunduğumuz bu acz durumunun temel sebebi de tefekkürün ölmesidir. Erkek, kadın ve aile gibi bir meselelerde Batı kültürüne dayalı sözleşmenin “amir-emredici hükümlerine” rıza göstermek, aynı zamanda tefekkür zafiyetimizi de göstermesi bakımından manidardır.</p>
<p>“Batı kültürü üstündür ve orada her şey mevcuttur” hezeyanının süreklilik kazandığı ve Batıdan kültür ithalatının itiyat haline geldiği bir vasatta, meseleler üzerinde tefekkür faaliyetinde bulunmak ve tefekkürü teşvik etmek muhaldir. Dolayısıyla İstanbul sözleşmesinin kabul edilmesi, bir taraftan kendi medeniyet haznemize hakaretken diğer taraftan kendi ilim ve tefekkür adamlarımızı tahkir etmektir. Zira Türkiye, mezkur sözleşme metninden çok daha iyisini hazırlayacak ilim ve tefekkür kadrolarına sahiptir.</p>
<p>Diğer taraftan bu milletin asil kadınları, tüm ülkede “kültürel kapitülasyon” kurulmasının malzemesi veya vasıtası olmayı kabul etmeyecektir. Bir avuç azınlıktan ibaret ve maalesef neye hizmet ettiğinin farkına varamayan kadın kuruluşları, dışarıdaki karanlık mahfiller ile içerideki gafil kuvvet merkezlerine yaslanarak, tarihte benzeri görülmemiş bu kültürel kapitülasyonun icra memurluğuna soyunmaktadır. Ne ki seksen küsur milyon nüfusa baliğ bu milletin yarısını teşkil eden kadınlarımız asla böyle bir ihanetin manivelası olmayacaktır. O halde, kültürel kapitülasyona karşı sürdürülen asil mücadelede, güç merkezlerine dayandığı için sesi fazla çıkan kapitülasyon memurlarının gürültüsüne pabuç bırakılamaz ve bırakılmayacaktır.</p>
<p><strong>3</strong>-İslam, milletimizin ruhudur; İslami kültür, milletimizin varoluş teminatıdır.</p>
<p>İslam bizim her şeyimizdir, Müslüman bir millet o olmadan nefes bile alamayacaktır. Çünkü milletimiz varoluş sürecini İslam ile gerçekleştirmiştir. Bin yıldan fazla bir zamandır İslam’ın muhteva haznesinden elde edilen mana ve hikmetler örf, adet, gelenek ve hayat tarzı haline getirilmiştir. Son bir-iki asırdır İslam anlayışımızdaki gerilemeden kaynaklanan bir takım yanlış geleneklerin oluşması, İslam’ı “nihai kaynak” olmaktan çıkarmanın mazereti değildir. Örfümüzdeki sapma, savrulma ve hurafelerin sebebi İslam değil, tam aksine ondan uzaklaşılmasıdır. Hayat anlayışımız ve tarzımızda ortaya çıkan yanlışların temel sebebi ise Batı kültürüdür. Hal bu iken, bazı geleneklerin tashih edilmesinin yolu asla Batı kültürünün ithali değildir.</p>
<p>Sözleşmenin 42. Maddesi; kültürümüze, geleneklerimize, dinimize (İslam’a) ve bunların teklif ettiği “namus” mefhumuna adeta savaş açmış vaziyettedir. Mezkûr madde ve birinci fıkrası şöyledir:</p>
<p>Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler</p>
<p>1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu, özellikle mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.</p>
<p>Bu ifadelerle çerçevelenen muhtevanın kabul edilmesi, İslam’ın reddedilmesidir. Bir insanın (ve kadının); kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiğini ileri sürememek, hayatın hiçbir sahasında ve hiçbir insan davranışında İslam’ın esas alınmaması demektir.</p>
<p>Meselenin sadece kadına şiddet konusuyla izah edilmesi mümkün görünmemektedir. Nitekim sözleşmenin “Tanımlar” başlığını taşıyan 3. maddesinde, “psikolojik şiddet” gibi sınırları belirsiz bir suç üretilmiştir. Bir insana “psikolojik olarak acı veren” ifadesi, “yanlış yapıyorsun” sözünü bile kapsayabilecek şekilde suistimale açık görünmektedir. Mesela buna göre, karısının başka bir erkekle kendi evinde zina ettiğini tespit eden bir erkek, ona “ahlaksız” diyemeyecek ve bu tavrını İslam’a, İslam’ın namus mefhumuna dayandıramayacaktır. Zira bu tavır hem psikolojik şiddet içermiş; ayrıca yapılan fiilin ahlaksızlık olduğunu söyleyen İslam’a dayanılmış olacaktır. Sözleşmenin 3. Maddesinin a fıkrası şöyledir:</p>
<p>Madde 3-Tanımlar</p>
<p>a. “kadına yönelik şiddet”, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadına fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü eylem ve eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.</p>
<p>Bu madde, erkeğin, hanımına; “yemek neden gecikti?” şeklindeki soruyu ciddi bir tavırla sorması veya “keşke şu yemeği yapsaydın” türünden fikrini beyan etmesi bile “psikolojik şiddet” tabirinin muhatabı olabilir. Erkeğin hanımına veya ebeveynin evladına karşı sesini yükseltmesi halinde müeyyideye muhatap olması mümkündür. Kadın veya kız çocuğu ahlaki veya gayrıahlaki ne yaparsa yapsın, baba müdahale edemeyecektir, zira psikolojik şiddet müeyyidesi başının üstünde bir kılıç gibi sallanmaktadır. Ailedeki en küçük meseleyi bile “ihtilaf” haline getiren ve müeyyideye bağlayan bu madde, muhakkak ki aile müessesesini imha eder.</p>
<p>Hiçbir sözleşme; bu milleti ve milletin sahip olduğu örf, adet ve gelenekler ile bunların kaynağı olan İslam’ı, İstanbul Sözleşmesi kadar tahkir etmemiştir. Hiçbir sözleşme veya kanun, İslam’ın bir ülkeden tasfiye edilmesi için bu kadar açık şekilde “yabancı kültür iktidarı” kurmamış, kültürel kapitülasyonları kabul etmemiştir. Dünyada birçok ülke yöneticilerinin kültürel kapitülasyonlara razı olacağı, hatta bunu vazife kabul edeceği aşikârdır. Bunun misalleri de çoktur. Fakat “insanlığın son umudu ve son karargahı” olan Türkiye’nin böyle bir şeye alet olmamasını ve Hükûmetin bu hususta son derece hassasiyet göstermesini beklemek Müslüman milletimizin en tabii hakkıdır. Zira hem ülkemizin hem de milletimizin, mazide gerçekleştirdiği ve istikbalde üstleneceği “insanlığı temsil” vazifesine uygun olan da budur. Müslümanlar, hem İslam’ı tasfiye etmeye yönelik bu tür küresel çaptaki operasyonlara karşı mukavemet etmeli hem de bunu makbul ve meşru gören içerideki mahfillere karşı uyanık olmalıdır. Bu çerçevede hükûmetin sözleşmeden çekilme yönünde vereceği karar aciliyet kazanmış durumdadır.</p>
<p><strong>4</strong>-Asırların tecrübesiyle teşekkül eden İslami geleneklerimiz, Batı hayranlığına feda edilemez.</p>
<p>İslam, bin yıldan fazla süredir milletimizin ruhudur, kültür kodlarının tamamı İslami muhteva ile inşa edilmiştir. İslami gelenekler, bu milletin ruh haritasını oluşturacak kadar derine inmiştir ve milletimizin yegâne tarif muhtevasını (kaynağını-ölçülerini) oluşturur. Aile müessesesi, hayatın tamamına şamil bir içtimai meseledir. İslam’ı ve İslami geleneklerimizi aile müessesesinden tasfiye etmek, tüm hayatımızdan tasfiye etmektir. İslam’a karşı açılan savaşı, “kadına şiddet” başlığı altında kamufle ederek meşrulaştırma teşebbüsleri sinsi bir operasyonun habercisidir. Meselenin esasını görmeyeceğimizi düşünenler, bizleri ahmak yerine koymaya çalışan ahmaklardır. Böyle bir operasyona bu millet tarafından müsaade edilmesi asla beklenmemelidir. Nitekim Müslümanlar basiret ve feraset sahibidir, elbette kendine kurulan sinsi tuzakları bertaraf etmesini bilir.</p>
<p>Kültür ve geleneklerimizin bir-iki asırdır nispeten bozulması veya yanlış muhtevaya sahip yeni birtakım geleneklerin oluşması İslam’dan kaynaklanmamakta; tam aksine İslam ile irtibatımızın zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Bozulma sürecine giren gelenekleri tashih etmek, muhtevası ve tatbikatı yanlış yeni gelenekleri tasfiye etmek bizzat Müslümanların vazifesidir. Yanlış birtakım geleneklerin tasfiyesi ve bozulan geleneklerin tashihi, İslam’ın hayattan tasfiyesi ile gerçekleşmeyeceği gibi, İslam’ın tasfiyesi için asla mazeret de oluşturmaz. Tarih göstermiştir ki, ne zaman İslam medeniyeti dünyada müessir ise insanlık huzur bulmuştur, aksi ihtimalde ise dünya kan deryasına dönmüştür. İslam medeniyetinin içtimai temeli ise aile müessesesidir. Aile müessesemiz, İslami geleneklerle inşa edilmediği takdirde, içtimai varoluş süreci inkıtaa uğrar.</p>
<p>Bozulan geleneklerimizi nasıl tashih edeceğimiz ve yanlış gelenekleri nasıl tasfiye edeceğimiz meselesi, kendi fikir ve ilim adamlarımızın mevzuudur. Bu meselelerin Batı kültürünü ithal ederek halledilmesi mümkün olmayıp hâlen sürüklendiğimiz sosyolojik kaos buna şahittir. Yine bu meseleler, Batı’nın kültür kapitülasyonu kurmasına mazeret de yapılamaz. Bunların kendi içimizde çözülmesi yerine Batı kültürünün ithal edilmesi, aynı zamanda bu milletin ilim ve tefekkür kadrolarına itimat edilmemesidir ve ağır bir hakarettir. Devlet erkânının böyle bir tavrı benimseyip sürdürmesi, milletle ve “milli” olmak iddiasıyla tüm irtibatların kesilmesi anlamına gelecektir.</p>
<p>Beyannamenin bu maddesi için sözleşmenin herhangi bir maddesini delil göstermek gerekmemektedir. Çünkü tüm sözleşme metni, baştan sona Batı hayranlığını ilan etmekte, Batı kültürünün “üstün kültür” olduğu kabulüne yaslanmaktadır. Bu milletin hiçbir evladının buna razı olması ve tahammül etmesi beklenemez.</p>
<p><strong>5-</strong>İthalat maddi kıymetlerle mahduttur, manevi kıymetler ithal edilemez; kültürün ithali ruhi intihardır.</p>
<p>Bir milletin varoluşu, kendi kültürel kıymetleriyle mümkün ve kaimdir. Milletlerin varoluşları, bedenlerinin yaşamalarıyla ilgili değil, kendini tarif ettiği kültür kodlarını muhafaza etmesi ve hayata geçirmesiyle ilgilidir. Bunun en bariz ve müşahhas misali, kültür ithaline karşı takınılan tavırdır.</p>
<p>Kültür ithalini arzulayan, rıza gösteren, müsaade eden veya göz yuman bir millet “kendi” olmaktan çıkar, asli varlığını kaybeder ve yabancı kültürün laboratuvarı olur. Kültür ithaline razı olan ve bunu kültürel kapitülasyon derekesine kadar indiren yöneticiler, “yabancı kültürlerin misyoneri” haline gelir. Nitekim sözleşmeyle bağlayıcı kayıtlar oluşturan ve onun tatbikatını takip etmek için mekanizmaların kurulmasının sözleşmeyle imza altına alınması, milletin ruhuna kastedilmesidir.</p>
<p>Millet olabilmek, kendi asli kültürüne dayanmakla; millet kalabilmek ise kültürel ithalatı en şiddetli şekilde engellemekle mümkündür. Kadın, erkek ve aile tariflerini Batı’dan almak, bunlarla ilgili tüm kıymet ölçülerini, mesela “namus” mefhumunu yabancı kültürlere emanet etmek ruhi intihardır. Bu zâviyeden İstanbul sözleşmesi, kadın ve aile meselesinden hareketle tüm hayata şâmil bir kültür ithalatıdır.</p>
<p><strong>6-</strong>İnsan tabiatına dönük tüm taarruzlar reddedilmeli, “insani sınır” muhafaza edilmelidir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi, imzacı tarafların dinlerini tasfiyeye matuftur, Hıristiyan bir ülke imzaladığında sözleşmedeki “din” kelimesi Hıristiyanlığı, Müslüman bir ülke imzaladığında İslam’ı ifade etmekte, böylece sözleşmeyi imzalayan ülke sayısınca dinleri tasfiye etmeyi hedeflemektedir. Fakat mesele bundan ibaret değildir, sözleşme aynı zamanda insana ve insan tabiatına açılmış bir savaşın da mevcut olduğunu göstermektedir. Haddizatında dinin en büyük görevi fıtratı (insan tabiatını) korumaktır. Fıtratı ifsat etmeyi hedefleyen milletlerarası mahfiller, önce insanlar tarafından mukaddes bilinen “din” kavramını ve dini hassasiyetleri yok etmeye yönelmiştir.</p>
<p>İnsan iki cins olarak yaratılmıştır; erkek ve kadın. İnsan tabiatının cinsiyet sınırı bundan ibarettir. Cinsiyet ise insan tabiatının vazgeçilmez bir hususiyetidir. Zira “insan”, iki cinsin (erkek ve kadının) vuslatı ile doğmakta, dünyaya gelmektedir. Bunlar dışındaki muhayyel (ve suni) cinsiyet ihdası, insanın doğumuna engel olacaktır. İnsanın doğumuna, yani yeni nesillerin yetişmesine engel olan herhangi bir özelliğin kabulü, insana kastetmek, insan neslinin devamını engellemektir. İnsanın doğumuna mani olacak her türlü fikir ve tavır, insanlığa ve insan tabiatına açılmış bir savaştır.</p>
<p>Sözleşmenin 4. Maddesinin 3. Fıkrası, iki cinsiyet dışındaki tüm sapkın eğilimleri “cinsel kimlik” veya “cinsel tercih” ifadeleriyle meşru göstermekte ve kabul edilmesini sağlamaktadır. Erkek ve kadın cinsiyetleri dışındaki sapkınlıkları meşru kabul etmek, insana ve insan tabiatına savaş açmak, insan neslinin devamına ve sağlıklı nesillerin yetişmesine engel olmaya çalışmaktır. Bahsi geçen fıkra şöyledir:</p>
<p>Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme</p>
<p>3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.</p>
<p>Erkek ve kadın cinsiyetinin dışındaki sapkın eğilimlerin “cinsel kimlik” ve “cinsel tercih” ambalajıyla yaygınlaştırıldığı düşünüldüğünde, insan neslinin sıhhatinden bahsedilebilir mi? Mesela homoseksüellik ve lezbiyenlik tüm insanlığa yayılırsa; sebepler noktasında erkek ve kadının beraberliğiyle yaratılan “insan” neslinin istikbali teminat altına alınabilir mi? Batı’nın, Yunan mitolojisine kadar geri gidilse bile sapık ve sapkın eğilimlerle memlû olduğu görülmektedir. Batı’nın kendi sapkınlığını insanlığa yayma teşebbüsü karşısında sessiz kalmak, başta insanlığa karşı vazifenin yerine getirilmemesidir ve fıtrata ihanet kabilindendir. Dünyada hiçbir millet bu operasyona karşı mukavemet göstermese bile genelde bütün Müslüman ülkeler, özelde Türkiye buna karşı şiddetli bir mücadele yürütmek zorundadır.</p>
<p>Sözleşmenin 4. Maddesinin 3. Fıkrası ve daha birçok maddesi yerinde dururken; hem sözleşmenin müdafaa edilmesi hem de sapıklıklara taraf olunmadığının, hatta karşı olunduğunun iddia edilmesi imkânsızdır. Kaldı ki sözleşme, tüm maddeleriyle birlikte “kültürel kapitülasyon” mahiyeti taşımaktadır, sözleşmeyi kabul ve müdafaa etmek; erkek, kadın, çocuk ve aile fikriyatını Batıdan ithal etmektir. Oysa Batıda aile çökmüş vaziyettedir.</p>
<p>Sözleşme, insanın tabiatına karşı açtığı savaşta hiçbir sınır tanımamaktadır. İnsan tabiatına aykırı her sapıklığın, sadece zorla yapılması yasaklanmıştır. Bunun özerllikle vurgulanması, söz konusu fiillerin rızaya dayalı şekilde yapılmasını meşrulaştırmakta, serbest bırakmakta hatta bunları “hak” addetmektedir. 36. Maddenin 1. Fıkrası ve bentleri şu şekildedir:</p>
<p>Madde 36-Tecavüz dahil olmak üzere, cinsel şiddet</p>
<p>1-Taraflar, aşağıda belirtilen kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır<br />
a-herhangi bir organıyla veya bir cisimle bir başka kişiyle, rızası olmadan vajinal, anal veya oral olarak cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,<br />
b-kişiye karşı rızası olmaksızın diğer cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,<br />
c-rızası olmayan bir kişinin üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlerde bulunmasına neden olma</p>
<p>Maddenin (a) bendinde sapıklıklar sadece zorla yapılması halinde yasaklanmıştır. Bu tarif, aynı zamanda ilgililerin bunları rızalarıyla yapabileceğini söylemektedir. 36. Madde bununla da iktifa etmemiş, (b) bendindeki “diğer cinsel nitelikli eylem” ifadesiyle, yazılı olarak kayıt altına alınmayan her türlü sapıklığın önünü de açmıştır. Buna göre, mesela hayvanlarla cinsel ilişki kurmaya kadar giden bir sapıklık alanı oluşturulmuştur. Sözleşmenin üzerinde durduğu tek husus, zorlama olup olmamasıdır. Adeta “Zorlama olmaksızın, gönüllü bir şekilde her türlü sapıklığı yapabilirsiniz!” denilmektedir.</p>
<p>Oysaki insan tabiatına savaş açmak, aynı zamanda “insan”a savaş açmaktır. İnsana savaş açmanın ana cephelerinden biri ise neslin devamına engel olmaktır. Sözleşmenin 39. Maddesi, kürtaj ve kısırlaştırmayı da dolaylı olarak meşru hale getirmektedir, yine tek şart zorla olmamasıdır.</p>
<p>Madde 39-Zorla kürtaj ve zorla kısırlaştırma</p>
<p>Taraflar aşağıdaki kasti davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır:<br />
a-kendisinin daha önceden bilgisi ve rızası olmaksızın kadın üzerinde kürtaj gerçekleştirilmesi,<br />
b-kendisinin daha önceden bilgisi ve rızası olmaksızın ve süreci tam olarak anlamaksızın kadının doğal üreme kapasitesini sonlandırma amacı veya etkisi taşıyan cerrahi operasyon gerçekleştirilmesi</p>
<p><strong>7</strong>-İnsan, erkek ve kadın cinslerinden oluşur; suni cinsiyet inşası, insanlığa açılmış bir savaştır.</p>
<p>Sözleşme maddelerinde, sadece sapkın cereyanlar müdafaa edilmek ve dokunulmaz kılınmakla iktifa edilmemiş, aynı zamanda yeni sapıklıkların üretilmesine vasat hazırlanmıştır. Sözleşmenin dil ve üslubundaki sinsilik, metnin “kadına şiddet” başlığı altında okunmasını ve asıl meselenin fark edilmemesini sağlamaktadır. Sözleşmenin 4. Madde 3. Fıkrasındaki “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” vurguları, hem mevcut sapıklıkları koruma altına almakta hem de yeni sapıklıkların uydurulmasına fırsat ve imkân sağlamaktadır. Homoseksüellik, lezbiyenlik, biseksüellik gibi sapıklıklar sayılmış olsa, yazılı kayıt bu sayılanlardan ibaret olacaktır. Fakat sözleşmede, sapkın eğilimleri dile getirmeyerek “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” gibi genel ifadeler kullanılmaktadır. Böylece, üretilmesi muhtemel yeni sapıklıklar da bu ifadelerin koruma şemsiyesi altına girmiş olmaktadır. Başka bir ifadeyle, bir insan, herhangi bir sapıklık için, “benim cinsel tercihim bu” dediği takdirde sözleşmenin koruması altına girmektedir. Kimin ne türlü sapıklıklar üreteceğini önceden tahmin kabil olmadığına göre, sözleşme ile önü açık bir sapkınlığa zemin hazırlanmış olmaktadır.</p>
<p>Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme</p>
<p>3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.</p>
<p>Böylece sözleşmeye göre “cinsel kimlik” ifadesi, herhangi bir sapıklıkta istikrar kazanmak anlamına gelmekte, “cinsel tercih” ifadesi ise günlük hayatta her türlü sapkın eğilimi deneme, istenilen her şeyi yapma imkânı oluşturmaktadır. Örneğin bir sapık şahıs, annesiyle veya kızıyla cinsel ilişki kurmak istediğini söylediğinde, “cinsel tercih” ifadesi ona koruma sağlayacaktır. Sapkınlığın boyutu artıp annesi yahut kızı da aynı eğilimi gösterirse, sözleşme bu sapkın ilişkiyi her iki tarafı da koruyacak şekilde teminat altına almaktadır. Burada ihtimalleri tek tek saymak kabil olmadığı gibi lüzumlu da değildir. Kaldı ki sadece ihtimalleri saymak bile insanın ruh dünyasını tahrip edecek kadar iğrençtir.</p>
<p>Sözleşmenin 3. Maddesinin (f) fıkrası, tüm bu sapıklıkların 18 yaşından küçük kız çocukları için de geçerli olduğunu, yine dolaylı ve sinsi bir dille “kadın” kelimesi, 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar” şeklinde ifade etmektedir. Reşit olmamış kız çocuklarının da “kadın” kelimesine dâhil olduğunu ifade eden hüküm, küçük yaşlardaki çocukların istedikleri gibi “cinsel tercih”te bulunabilmesini veya “cinsel kimlik” sahibi olmasını koruma altına almaktadır.</p>
<p>Kız çocuklarının reşit olmadan önceki yaşlarında koruma altına alındığını iddia eden sözleşme, aynı zamanda küçük yaşlardaki çocukların her türlü sapıklığa meyletmesinin yolunu da açmış olmaktadır. Koruma altına aldığı nokta ise şiddet ve zorlama unsurunun men edilmesidir. Yani yaşları ne olursa olsun şiddet uygulanmamak kaydıyla, çocuklar da tüm sapkın eğilimler konusunda serbesttir. Öte yandan suni cinsiyet inşası ve sapık cinsel tercihlerin her yaşta serbest bırakılması ve koruma altına alınması, “psikolojik şiddet yasağı” ile bunlara karşı ebeveynin tedip etmesinin, hatta öfke emaresi bile göstermesinin yasaklanması, açık şekilde insan tabiatına karşı açılmış bir savaştır. Batı’da pedofiliyi meşru gören ve meşrulaştırmak isteyen kişi ve kurumların var olduğu âşikârken böyle bir sinsi dil örgüsüyle kamufle edilen sözleşmenin mazur görülebilecek ve savunulacak hiçbir tarafı bulunmmaktadır. Sözleşme kız çocuklarını “kadın” olarak kabul ettiği için “pedofili”nin yolunu açmaktadır.</p>
<p><strong>8-</strong>Haklar insanın varoluş imkânları, mükellefiyetler “insani sınır”ın muhafaza tedbirleridir.</p>
<p>Haklar, insanın varlığını gerçekleştirmek ve şahsiyetini inşa etmek için ön şarttır, hak sahibi olmayan kişinin “insan” olma iktidarı da yok demektir. Hakların her biri, hayatın bir sahasına veya tamamına şamil olmak üzere, hayatı insani çerçevede ve seviyede yaşamayı mümkün kılmaktadır. Mesela tüm hakları elinden alınmış bir insan, eli ve ayağı bağlanmış ve bir noktaya raptedilmiştir. Her hak, insanın hayat alanını derinliğine ve genişliğine doğru büyütür ve kendi istidat ve hususiyetlerini gerçekleştirme imkanı tanır.</p>
<p>İnsanlara haklarını tanımak mücerret olarak kafi değildir, devlet denilen teşkilat, her vasıta ile insanların haklarını muhafaza altına almak ve kullanılmasını mümkün kılmakla sorumludur. Devletin kurulmasındaki temel sebep, milletin tüm mensuplarının haklarını tanımak ve korumaktır. Devletin olmadığı yerde hakların kullanılması kabil değildir, zira keşmekeş (kaos), en azından zayıf insanların haklarını kullanmasına manidir.</p>
<p>Haklar ile mükellefiyetler, bir paranın iki yüzü gibidir, yani birbirinden ayrılması imkânsızdır. Haklar ve mükellefiyetler birbiriyle o kadar mümteziç iki kavramdır ki bir insanın hakkı, diğer insanda mükellefiyet olarak zuhur etmektedir. Mesela bin liralık alacak-borç ilişkisinde, alacaklının bin liralık hakkı, borçlunun bin liralık mükellefiyetidir. Haklar haritası ile mükellefiyet haritası birlikte hazırlanmadığında, herkes kendi hakkının peşine düşecek fakat hiç kimse mükellefiyetini yerine getirmeye yanaşmayacaktır. Bu sebeple sadece haklardan bahsetmek ve herkesi sadece kendi hakkının peşinden koşmaya teşvik etmek, kavga ve çatışmadan başka bir netice doğurmayacaktır.<br />
Hayat, haklar ve mükellefiyetler haritasının terkibinden oluşmaktadır.</p>
<p>Siyasi, hukuki, içtimai, ahlaki nizam, sadece haklar üzerine inşa edilemez. Nizamın tesis ve temadi etme şartı, haklar ve mükellefiyetlerin birlikte bulunması şartına bağlıdır. Sadece mükellefiyetler üzerine nizam ve hayat bina edilebilir, zira bir insanın mükellefiyeti, diğerinin hakkıdır. Fakat sadece haklardan bahsetmek, mükellefiyetten bahsetmek anlamına gelmez. Haklardan bahsedilmesiyle mükellefiyet şuuru ve hassasiyeti oluşturulmadığında nizam tesis edilemez. Nitekim mükellefiyetler, hakları doğrudan muhtevi olsa da haklar mükellefiyetleri doğrudan muhtevi değildir. Tabii ki sıhhatli olan ve yanlış anlamalara fırsat vermeyen usul, haklar ve mükellefiyetler haritasının birlikte bulunması ve cemiyette her ikisinin de şuurunun oluşmasıdır.</p>
<p>İstanbul sözleşmesinde, öz itibariyle bir hak ve mükellefiyet listesi yapılmamıştır. Zira bu sözleşme, “İnsan Hakları Sözleşmesi” nevinden bir metin değildir. Bu durumda neden haklar ve mükellefiyetler listesinden (haritasından) bahsetmediğini sormak ve bu zaviyeden tenkit etmek doğru değildir. Ancak bununla birlikte sözleşmenin muhtevası, bir kısım haklara atıf yapmakta, buna mukabil tüm mükellefiyet listesini imha etmektedir. İşte meselenin hassas noktası, tüm mükellefiyet haritasının imha edilmek istenmesidir.</p>
<p>Sözleşmenin 4. Maddesinin 3. Fıkrası, erkek ve kadınların her türlü “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” sahibi olacağını söylemekle hiçbir hukuki ve ahlaki mükellefiyetin bulunmadığını ilan etmektedir. Erkek ve kadın bahsi ile bunlardan teşekkül eden aile meselesini mükellefiyetlerden tecrit etmek, hayatın tamamına derece derece tesir etme istidadına sahiptir. Bu ihtimalde mükellefiyetleri hayatın ciddi bir kısmından çekmiş olmak, aynı zamanda insan ve şahsiyet tarifinde de mükellefiyetleri ortadan kaldırmak demektir. Hayatta sınır yoksa, “insani sınır” da yok demektir.</p>
<p>Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme</p>
<p>3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.</p>
<p>Sözleşmenin 42. Madde 1. Fıkrası, içtimai hayatta “kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un şiddet eylemlerinin gerekçesi olamayacağını ifade ediyor. Sözleşmenin 3. Maddesindeki “psikolojik şiddet” tabiri de hatırlanırsa, milletin hiçbir asli kıymetini ihlal, kızmanın (öfkelenmenin) bile mazereti olamayacaktır. İnsan fıtratı ile robotu karıştıran bu bakış, öfkelenmeye bile müsaade etmemekte, öfkenin makul şekilde boşalmaması halinde birikerek büyük patlamalara (yani şiddete) yol açacağı anlaşılmamaktadır.</p>
<p>Hatta sözleşmenin 42. Madde 1. Fıkrasındaki ifadeye göre millet, kendini oluşturan tüm asli ölçülerinin ihlal edilmesine karşı herhangi bir tavır alamayacak, kişi bu minvaldeki gerekçelerle eşine ve çocuğuna kızamayacak ve onların ıslahı için sözlü yahut fiili bir tedbir uygulayamayacaktır. Mezkûr fıkra şu şekildedir:</p>
<p>Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler</p>
<p>1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.</p>
<p>Anlaşılacağı üzere sözleşme, tüm mükellefiyetleri kaldırmakta, mükellefiyetlerin kaynaklarını tahkir etmekte ve onları yok saymaktadır. Sözleşmede, açıkça kadınların her türlü ahlaksızlığı yapabileceği, milletin kabul ettiği tüm kıymet ölçülerini ihlal edebileceği; buna karşın söz konusu ihlali yapan kadınların hiçbir müeyyide ile karşılaşmayacağı dikte edilmektedir. Metinde, namus mefhumundan “sözde namus” diye bahsedilmesi, namus mevzuunu tamamen imha edici niteliktedir. “Sözde” tabirinin anlamı, aslında olmayan ama muhayyel olarak kabul edilen şey demektir. “Sözde namus” ifadesini kullanmak, namusu yok saymaktır. Elbetteki namus mefhumunu, haksız yere şiddet göstermenin ve hatta cinayet işlenmenin gerekçesi olarak kabul etmek mümkün değildir ancak münferit şiddet olayları bahane edilerek kutsal mefhumlarımıza savaş açılmasına da asla razı olunamaz. Sözleşmenin dil ve üslubundaki bu tür sinsi manevralar, okuyucular tarafından onun net bir şekilde anlaşılmasına, amaç ve kapsamının tam olarak idrâk edilmesine mani olmaktadır.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki mükellefiyetsiz hak sadece hayvanlara mahsustur. Hayvanların da mesela yaşama hakkı vardır ama o hakkın karşılığında hiçbir mükellefiyeti bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>9-</strong>Mükellefiyetten bahsetmeyen hak iddiası, mütemadi çatışma (şiddet) sebebidir.</p>
<p>Bir milleti (ve cemiyeti) birbirine düşürmek ve mütemadi çatışma (şiddet) sarmalına teslim etmenin yolu; hakları dağıtıp, mükellefiyetleri imha etmektir. En tehlikeli insan, sadece hak verip tüm mükellefiyetlerden azade hale getirilmiş kişidir. Bu ihtimalin en meşhur misalleri siyasette görülmektedir. Siyasette, sadece haklara sahip olduğuna ama hiçbir mükellefiyeti olmadığına inanan sapkın insan tipolojisi, diktatörlerdir. Diktatörler, milletine karşı hiçbir mükellefiyeti kabul etmeyen, tam aksine halkın tamamının kendisine karşı mükellefiyetleri olduğuna inanan, muvazenesini kaybetmiş tehlikeli insanlardır. Mükellefiyetsiz hak sahipliği yaygınlaştığında, hayatın her sahasında (mesela içtimai-iktisadi alanda) da mükellefiyetten azade insanlar zuhur eder. Böyle bir anlayış ve kişilik (şahsiyet değil) yaygınlaştığında, hayatın her alanında büyük ya da küçük iktidarlar kurar ve kendilerine köleler edinir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi, zımnen kadınların tüm mükellefiyetlerini ortadan kaldırmakta, buna mukabil onları her türlü ahlaksızlığı yapabilme hakkıyla teçhiz etmektedir. Hak ve mükellefiyet kaynağı olan dini (İslam’ı), kültürü, örfü, adeti, geleneği, namusu herhangi bir davranışının sebebi olmaktan çıkarmakta, onları ihlal etme hürriyeti tanımaktadır.</p>
<p>Sözleşmeye göre, örneğin bir kadın, evine yabancı bir erkeği alıp onunla zina edebilecek; fakat karısını bu ahlaksız fiili gerçekleştirirken yakalayan koca, “psikolojik şiddet” yasaklandığı için öfkelenemeyecek ve ses çıkaramayacaktır. Yani bu örnekteki erkek eşine, “Ne yapıyorsun? Bu ne namussuzluk?” diyemeyecektir. Dahası kadın, cinsel tercihinin kocası dışındaki erkeklerle de istediği zaman ilişki yaşama şeklinde olduğunu beyan ederse, İstanbul sözleşmesine göre yapılan fiil çirkin de suç da değildir. Böyle bir durumla karşılaşan bir erkek, bu sözleşmesi ile bağlanır ve tepkisizliğe mahkum edilirse; kuşkusuz tabiatı bozulacak ve bir müddet sonra etrafa her türlü tehlikeyi saçması mümkün bir bomba haline gelecektir. Yine bir kadının, örneğin lezbiyen ilişki şeklindeki sapıklığına, başta kocası olmak üzere bütün toplum -İstanbul sözleşmesine göre- gülümsemek zorundadır. Kezâ on sekiz yaşından küçük kız çocuğu, eve bir erkek alsa ve onunla zina yapsa, hatta sapık cinsel ilişkilere girse, -şayet rızası ile yapıyorsa- annesi ve babası buna müsaade etmek zorundadır.</p>
<p>Bu çerçevede İstanbul sözleşmesi şiddeti önlemeye değil; aile ve cemiyeti kesintisiz bir şiddetin içine düşürerek çatıştırmaya sebep olacak bir muhtevaya sahiptir. Hatta çatışmayı sadece teşvik eden değil, çatışmaya icbar eden bir sözleşme hüviyetindedir. Halihazırda, çok şükür ki milletimiz İstanbul sözleşmesiyle alan açılan ahlaksızlıklara meyletmediği için yukarıdaki misaller gerçekleşmemekte veya istisna kabilinden çok az gerçekleşmektedir. Fakat diğer yandan, hukuk ve polis yoluyla uygulanan İstanbul sözleşmesi ahlaksızlığın yolunu açmakta ve fuhşiyatı yaygınlaştırmakta; fuhşiyatın türlü çeşidine meyledecek olanları da teminat altına almaktadır. Milletimizin ahlaki yapısının halen ayakta durmasından dolayı ağır zararları şimdilik ortaya çıkmayan bu sözleşme bir an önce iptal edilmelidir. Aksi takdirde sözleşmenin uygulanması yaygınlaştıkça milletin yok oluş süreci hızlanacaktır.<br />
Sözleşmenin birçok maddesi yukarıda bahsi edilen misallerin gerçekleşmesini mümkün kılmaktadır. Burada iki tanesini tekrar hatırlatalım;</p>
<p>Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme</p>
<p>3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.</p>
<p>Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler</p>
<p>1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.</p>
<p><strong>10</strong>-İnsanın varoluş süreci “şahsiyet” inşasıdır; şahsiyet, kültürün, insan ferdinde vücut bulmuş halidir.</p>
<p>Şahsiyet, temelde üç şeyin terbiyesine dayanır; kalb (zihin), akıl, his (duygu). Kalb-zihin, insanın iç alemini temsil eder, insanın iç aleminde ne varsa orada mevcuttur ve orada hareket halindedir. Kalbi-zihni evrenin sıhhatli ve temiz şekilde inşa ve muhafaza edilmesi ön şarttır. İslami ıstılah buna “kalb-i selim” ismini vermiştir. Kalb-zihin, zemindir, temeldir, aynı zamanda insan davranışları için umumi kaynak konumundadır. Kalb-zihin kirli ve illetli olunca keşmekeşe (kaosa) mahkum olur; nihâyet insanın hissi ve fikri (akli) melekeleri ve davranışları da ondan etkilenir ve bozulur.</p>
<p>Hisler (duygular) müspet ve menfi çeşitlere sahiptir. Bunlar terbiye edilmez ve serbestçe tezahürüne fırsat verilirse her iki çeşidi de “davranış” olarak ortaya çıkar. Menfi hislerin en meşhur gurubu şehevani olanlardır. Şehvetin meşru çerçevesi ve sınırları doğru tespit edilmez ve o çerçeve içinde tutulmazsa insan, en vahşi hayvandan daha vahşi bir varlık haline gelebilir. Hisler, aklın ötesinde (altında) olduğu için aynı zamanda aklın kaynağıdır. Hisler terbiye edilmediğinde akıl, özellikle şehvetin peşinde gitmek ve şehvetin tatbikatında yeni ve sapık yollar bulmak için çalışır. Çünkü insanın diğer hisleri gibi şehvetinin de bir sınırı yoktur ve makul ölçülerde kayıt altına alınması gerekmektedir. Bu itibarla hissî terbiye, şahsiyetin inşasında asla vazgeçilmeyecek temel şarttır ama insanın en çabuk unuttuğu (unutmak istediği) bir meseledir. İslam irfanı, terbiye edilmiş hissi, “hiss-i selim” veya “zevki selim” olarak isimlendirmiştir.</p>
<p>Akıl, insani çerçeveyi anlayacak, insani sınırı bilecek, bunlara göre tefekkür faaliyetinde bulunacaktır. Bunun için aklın terbiye edilmesi gerekmektedir. Akıl, esasları ve sınırları keskin şekilde idrâk ve muhafaza edebilme mahareti kazanmalıdır, bunun yolu kalb-i selim ve zevk-i selim ile kuşatılmasıdır. Fakat kalb-i selim ve zevki selim zayıf olduğunda veya hiç olmadığında, aklın bünyesinin muhkem şekilde kurulması ve doğru faaliyet göstermesi sağlanmalıdır. Yani hislerin (mesela şehvetin) baskısına dayanmalı ve sıhhatli şekilde tefekkür faaliyetinde bulunabilmelidir.</p>
<p>Şahsiyet; kalb-i selim, hiss-i selim ve akl-ı selimin mütekamil terkip kıvamıyla oluşur. Bu üçü arasındaki irtibat ve muvazene haritası, bir ölçüler manzumesini icbar eder. Müslümanlar için ölçüler manzumesi İslam’dır. İslam olmadığında, hangisinin ölçüsü nedir, sınırı nerede biter gibi soruların cevabı yoktur. Bu itibarla Modern Batı kültürü, kalb-i selim, zevk-i selim ve akl-ı selimi bilmemektedir. Batı kültürü, insan tabiatında ne varsa onu hak olarak görmekte ve ona hürriyet tanımaktadır. Bir ölçüler manzumesi olmadığı için şehvetin tüm çeşitlerini de sınırsız şekilde hak ve hürriyet olarak görmektedir. İstanbul sözleşmesi ise, her türlü sapıklığı meşru hale getirmiştir. Zira hissi terbiyeden habersiz olan Batı, hiçbir şehvet türünün meşru çerçevesini bilmemekte ve her türlü şehveti hiçbir sınır tanımaksızın makbul ve meşru kabul etmektedir. İşte İstanbul sözleşmesi tam olarak budur. Diğer bir deyişle Batı’nın dayattığı sapıklığın, kadına şiddet kamuflajıyla takdim edilmiş manifestosudur.</p>
<p>İnsanın varoluş süreci, şahsiyet inşasıdır. Şahsiyeti olmayan insanın ölçüsü yoktur. Ölçüsü olmayan insanın hayvandan farkı kalmaz. Hak ve mükellefiyet bahsindeki zafiyet, ihmal veya kasıt, insani varoluş sürecini inkıtaa, şahsiyet inşa sürecini akamete uğratacaktır. Şahsiyet, haklar ve mükellefiyetlerin muvazenesiyle kaimdir, bu kanatlardan birisinin yokluğu, muvazenenin inşa ve muhafazasına mani olacaktır.</p>
<p>Şahsiyet inşasında kalb-i selim, zevk-i selim ve akl-ı selim sütunlarının “esaslar haznesi” ise ahlaktır. Ahlak, İslam’ın hayat anlayış ve esaslarının toplamıdır. Keza İslam, kendi kültürünü, örf ve adetini, itiyat ve geleneklerini üretir ve yaygınlaştırır. Bunlar vasıtasıyla hayatın teferruatına kadar sirayet eden bir ölçüler manzumesi ortaya çıkar. Öyleyse şahsiyet; kültür, örf, adet, gelenek, itiyat gibi esaslar haznesinin bir insan ferdinde tecessüm ve tezahür etmesidir. Namus, ahlakın özet ifadesi, ahlak ise namusun tafsilatlı izahıdır. Sözleşmede, -yukarıda bahsi geçen- “Sözde namus” tabiriyle namus mefhumunu ve mükellefiyeti safdışı bırakılmakta, insanın şahsiyet inşası engellenmektedir. Dolayısıyla İstanbul sözleşmesi, milletimizin tüm ölçülerini, ölçü haznelerini iptal eden, imha eden, yok sayan, tesirini ortadan kaldırmaya çalışan bir muhtevaya sahiptir.</p>
<p>Esasen “şahsiyet”, zaten kavgayı, çatışmayı, şiddeti reddeden bir insani varoluş seviyesidir. İnsanları şahsiyetten mahrum bırakmak, şahsiyet inşa yollarını ve kaynaklarını kesmek, onları menfi hisleri ile baş başa bırakmaktır. Hissi terbiyeyi bilmeyen Batı kültürü; milletleri sahip oldukları ölçüler manzumesinden uzaklaştırdığında, onları vahşi duygularının esiri haline getirecektir. Bu noktadan sonra şiddeti önlemek kabil değildir. Tam aksine insanı bu noktaya getirmek, şiddeti teşvik ve tahrik etmektir.</p>
<p><strong>11-</strong>Erkek şahsiyeti ve kadın şahsiyeti tariflerimiz kendi medeniyet esaslarımıza tabidir; yabancıların tarif ettiği insan olmayı reddediyoruz.</p>
<p>İnsan iki cins olarak yaratılmıştır, insanın tarifi, iki cinsin birbirini ikmal edici tarifiyle mümkündür. İki cinsi (erkek ve kadını) ayrı ayrı tarif etmek, birbirinden müstakil hale getirmeyi gerektirmez, iki cinsin birbirinden müstakil hale getirilmesi, insan bütünlüğüne ve toplam insan tarifine ulaşmaya mani olacaktır. İki cins birbirinden bağımsız olarak tarif edilirse varoluşları da bağımsız olacaktır. Birbirinden müstakil olarak gerçekleştirilmesi teşvik edilen varoluş ise, insanın toplamına ulaşmayı imkansız kılacaktır.</p>
<p>İki cinsin olması, iki şahsiyet tarifini ihtiyaç haline getirir. Bununla beraber erkek ve kadın şahsiyetlerinin tarifleri, aynı iki cinsin tarifinde olduğu gibi birbirini ikmal etme şartına bağlıdır. Zira erkek ve kadın şahsiyetlerinin birbirini ikmal edici şekildeki tarifleriyle birlikte aile ve cemiyet meydana gelmekte, yani hayatın altyapısı oluşmaktadır. Birbirini ikmal edici tariflerden uzaklaşılır ve müstakil tariflere ulaşılırsa, birbirine olan ihtiyaçları insani çerçeveden çıkar ve ticari sahaya intikal eder. Batının bugün geldiği nokta da tam olarak budur. Batı kültürü, erkek ile kadın arasındaki irtibat ve münasebeti profesyonel sahaya taşımakta, birbirine olan ihtiyaçlarını ticari bir mesele haline getirmektedir. Gece kulüplerinden eskort servislerine, reklam malzemesi olarak kullanmaktan düşük ücretli iş gücü sağlamaya yönelik sömürüye kadar; Batı, erkek ile kadın arasındaki münasebeti ticari alana taşımış ve iki cins arasındaki “insani” bütünlüğü tamamen kaybetmiştir. Müslüman milletimiz böyle bir şeyi asla kabul etmeyecektir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesinde “şahsiyet” meselesinden bahsedilmemekte fakat erkek ve kadın tariflerine dolaylı olarak temas edilmekte; bu arada onların neleri yapıp neleri yapamayacağının listesi dikte edilmektedir. Sözleşmenin sadece kadından bahsediyor gibi görünmesi aldatıcıdır. Zira kadını tarif eden bir sözleşme, aynı zamanda erkeği de tarif etmektedir. Nitekim hayat birlikte yaşanmaktadır ve birinin ne olduğunun söylenmesi, diğerinin de ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin söylenmesidir. Kısacası kadından bahsediyor gibi lanse edilen sözleşme, baştan sona erkeklerin neleri yapmaması gerektiğine dair emirlerle doludur.</p>
<p>Bu itibarla İstanbul sözleşmesini imzalamak, Batı kültürünün erkek ve kadın tariflerini kabul etmektir. Zira neticede Batı kültürünün insan telakkisini kabule kadar giden illiyet silsilesi mevcuttur. Yabancı kültürün insan telakkisini ithal etmek ve onu “üstün ölçüler manzumesi” olarak kabul etmek bir millet için intihardan başka bir şey değildir.</p>
<p>Müslüman Anadolu halkı olarak, erkek şahsiyeti ve kadın şahsiyeti tariflerimizin kendi medeniyetimizden ve medeniyetimizin kaynaklarından alınmış olması gerekmektedir. Bizim bir medeniyetimizin olduğunu kabul etmeyen Batı hayranı, aşağılık kompleksiyle malûl bazı kimselerin İstanbul sözleşmesini kabul ve müdafaa etmesi anlaşılabilir bir durumdur. Zira onlar, kendi kültür ve medeniyet havzamızdan ayrılmış ve Batı kültür havzasına taşınmıştır. Fakat Müslümanların, kendi medeniyetlerinin farkında olarak İstanbul sözleşmesini imzalamaları ve müdafaa etmeleri mümkün değildir. Bir kısım Müslümanların İstanbul sözleşmesini, hem de militanca bir tavırla müdafaa edebilmesi, kendi medeniyetini inkâr etmektir. Müslümanların bir kısmının bu noktaya gelmiş olması ise şuurlu Müslümanların büyük bir cehdle mücadele yürütmesinin lüzumunu göstermektedir.</p>
<p><strong>12-</strong>Aile, cemiyet ve milletin tohumudur; tohum neyse mahsul odur.</p>
<p>Aile müessesesi içtimai meselelerden birisidir ama cemiyetin temelidir. Cemiyet ve hayatın “mevzu haritası” çıkarıldığında, “aile” meselesi de başlıklardan bir başlık olarak görünür ama kıymet ve tesiri bakımından “tohum” mahiyetindedir. Bu sebeple aile meselesini, içtimai meselelerden “birisi” olarak görmek, kıymetini ve tesirini anlamamaktır.</p>
<p>Bir insan kendi ailesiyle ilgilenirken “bir aile” söz konusudur ama aile müessesesini kanunla tanzim ettiğinizde tüm milletten ve tüm hayattan bahsediyorsunuz demektir. Hukuki tanzim bakımından aile meselesi, cemiyet meselesine denktir. Aile cemiyetin tohumudur. Ailede ne varsa, ne olması isteniyorsa, cemiyette de görülecek olan odur. Zira tohum ile mahsul arasında fark olmasını beklemek, yani buğday ekip elma beklemek ahmaklık alametidir. Aile meselesini cemiyet çapında bir mevzu olarak görmemek, hem aileyi hem cemiyeti hem de hayatı anlamamak demektir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi hem aileden ve ailenin bir unsuru olarak kadından bahsetmekte hem de aile olmamış (evlenmemiş) kadın ile hayatın tamamından bahsetmektedir. Aileden bahsettiği yerde tabii olarak erkekten de söz etmekte; aile dışındaki tüm maddeleriyle erkeklerin kadınlara ve sair “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” gibi sapkınlıklara nasıl davranması gerektiğini dikte etmektedir. Özet olarak sözleşme, tüm milletten ve milletin tüm hayatından bahsetmektedir, yani içtimai meselelerin “birisinden” bahsetmemektedir. Bu sebeple sözleşmeyle, tüm millete şamil bir kültürel kapitülasyon kurmuştur. Dolayısıyla buna, sadece kadına şiddeti önlemeye yönelik bir sözleşme olarak bakmak imkan haricindedir.<br />
Sözleşme; dinin, kültürün, örf ve adetin aile müessesesi üzerindeki her türlü tasarrufunu ortadan kaldırmakta ve kendi tasarrufunu inşa ve ilan etmektedir. Böylece aile müessesesi ve ailelerden oluşan millet toplamı, kendi milli kıymet ölçülerinden uzaklaştırılmakta ve Batı kültürünün hakimiyetine emanet edilmektedir.</p>
<p>Sözleşmede, “Tanımlar” başlığını taşıyan 3. Maddenin (a) fıkrasında “psikolojik şiddet” tabiri teklif edilmekte, bununla aileyi oluşturan unsurların birbiri üzerindeki tüm takip, tashih, tenkit, teftiş ve teklif imkanı ortadan kaldırılmaktadır.</p>
<p>Madde 3-Tanımlar</p>
<p>a-“kadına yönelik şiddet”, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadına fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü eylem ve eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.</p>
<p>İfadelerin muğlak bırakıldığı ve içeriğin, sözleşmeyi üreten Batı’nın genel hayat anlayışı doğrultusunda keyfemâyeşa bir biçimde doldurulduğu ve doldurulacağı âşikârdır. Örneğin “cinsiyete dayalı her türlü eylem” ne demektir? Eylem nasıl olunca cinsiyete dayanmaktadır? Bunlar müphem bırakılmıştır ve her türlü ifsada açık şekilde yorumu kabildir. Sözleşme bir bütün olarak kadını “mutlak dokunulmaz” kılmaktadır. Mutlak dokunulmazlık veya mutlak imtiyaz kimse için hak değildir. Örneğin trafikte bir serseri, diğer otomobildeki erkeği öldürse ve kadını da eliyle itse, hadisenin “kadına şiddet” kısmı ayyuka çıkarılmakta ama erkeğe matuf cinayet umursanmamaktadır. Oysa mesele kadın veya erkekle değil, o serserinin ahlak ve şahsiyet zafiyetiyle ilgilidir.</p>
<p>Aynı maddenin (b) fıkrası, “hane” ifadesini kullanarak, aile olmadan, yani nikahlanmadan aynı evde yaşamayı meşru ve makbul kabul etmekte, böylece erkek ve kadının birlikte yaşamasının tek yolunun aile müessesesi olmadığını zihinlere yerleştirmektedir.</p>
<p>b-“Aile içi şiddet”, aile içerisinde veya hanede, mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına gelir.</p>
<p>Aynı maddenin (c) fıkrası ise “toplumsal cinsiyet” tarifini yapmaktadır.</p>
<p>c-“Toplumsal cinsiyet”, kadın ve erkek için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir.</p>
<p>Toplum tarafından uygun görülen rolün ne olduğu muğlaktır. Söylenmek istenen şeyin; toplumun sinsi planlarla yavaş yavaş değiştirildiği ve bu operasyon bitince, toplumun uygun gördüğü rol neyse herkesin ona bürünmeye icbar edileceği olduğunu düşünmek için pek çok sebebimiz bulunmaktadır. Operasyondan geçmiş; İslâmi bakış açısı, zihnî yapısı ve cinsel kimliği kısmen bozulmuş, kısmen tahrip edilmiş bir toplumdaki kadınlara kadın, erkeklere erkek rolü biçilmeyeceğini öngörmek zor değildir.</p>
<p>Öte yandan “Partner” kelimesiyle gayrimeşru olan meşru ilan edilmektedir. Yine sözleşmenin ihtiva ettiği sinsi dilin bir gereği olarak; Aile müessesesi çözülmek, çökertilmek istendiği halde “aile” gibi kutsal bir kavramın kapsamına nikahsız birliktelikler de dahil edilmektedir. İlk hedef olarak aile mefhumu çiğnenmek istenildiği halde, bu kudsî kavram yine sözleşme lehine kullanılmış ve alet edilmeye yeltenilmiştir.</p>
<p>Gayet tabiidir ki, her millet, kendi kültürüne göre erkek ve kadın şahsiyet tariflerini yapacak ve bunlarla ilgili belli bir çerçeve oluşturacaktır. Fakat sözleşme bu tarifi peşinen yapmakta ve 12. maddesinde bu tarife uygun davranışları değiştirmeyi emretmektedir. Aynı maddenin (f) fıkrasında, “kadın” kelimesinin 18 yaş altı kız çocuklarını da kapsadığı “kadın” kelimesi, 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.” ifadesiyle kaydedilmiştir.</p>
<p>Tanımlar başlığı taşıyan 3. Maddede, içtimai meselelere dair muhtelif tarifleri yapan sözleşme, aslında kültürel kapitülasyonu, tarifler kısmında başlatmaktadır.</p>
<p>Sözleşme, 12. Maddesinin 1. Fıkrasında, devletin, milli kaynaklara dayalı asırlar boyunca oluşan davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri almasını emretmektedir. Fıkra şöyledir:</p>
<p>Madde 12-Genel yükümlülükler</p>
<p>1-Taraflar, kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.<br />
Sözleşmenin 3. Maddesi (c) fıkrasındaki tarifin neden yapıldığı bu maddeyle anlaşılmaktadır. Maddeler arasındaki irtibatı kurmaksızın, yani muhteva terkibini yapmaksızın metni okumak, kültürel kapitülasyonu görmeyi ve bu millete açılmış savaşı görmeyi engellemektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi fıkra metninde apaçık bir cüretkarlık ve hatta onun ötesinde bir taarruz mevcuttur. Örf ve adetlerimize, geleneklerimize ve bunlara dayalı davranış şekillerimize açıktan saldırılmaktadır. Tüm hayatımızı kuşatan örf ve adetlerimize ve bunlara dayalı olarak geliştirdiğimiz ve tüm hayatı yaşamamızı mümkün kılan davranış şekillerimize, bazıları yanlış diye toptan savaş açan bir sözleşmeyle karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılmaktadır. Maalesef bu durum idrâk edilemeden sözleşme imza altına alınmıştır ve hâlen de bunun farkına varmadan sözleşmeyle gurur duyan bazı kimselerin olması esef vericidir.</p>
<p>Sözleşmenin 12. Maddesinin 5. Fıkrası daha ileri gitmekte ve bu saldırıyı daha da kışkırtıcı bir şekilde muhataplarının adeta gözüne sokmaktadır:</p>
<p>5-Taraflar, kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar.</p>
<p>Bu fıkrada, din (İslam), kültür, örf ve adet, gelenekler ve namus potaya dahil edilmekte; tüm bunların şiddet eylemi için mazeret oluşturamayacağı buyurgan bir dille ifade edilerek devletin gereğini yerine getirmesini emretmektedir. “Herhangi bir şiddet” ifadesi kapsamına “psikolojik şiddet” tabiriyle mutlak bırakılan şiddet çeşidinin dahil olduğu hatırlanmalıdır. Bu bakımdan, istenirse “yanlış yapıyorsun” sözü bile psikolojik şiddet tarifine girdiği için “şiddet” bahsi kültürel kapitülasyona kamuflaj yapılmaktadır.</p>
<p>Sözleşmenin 36. Maddesinin 1. fıkrası, muhtelif sapıklıkları, şiddet kullanılmama şartıyla meşrulaştırmakta ve kabul edilebilir saymaktadır. Yani ilgililer, rızalarıyla bunları yapabilirler.</p>
<p>Madde 36-Tecavüz dahil olmak üzere, cinsel şiddet</p>
<p>1-Taraflar, aşağıda belirtilen kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır<br />
a-herhangi bir organıyla veya bir cisimle bir başka kişiyle, rızası olmadan vajinal, anal veya oral olarak cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,<br />
b-kişiye karşı rızası olmaksızın diğer cinsel nitelikli eylemlerde bulunma,<br />
c-rızası olmayan bir kişinin üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlerde bulunmasına neden olma</p>
<p>Sözleşmenin 36. Maddesi 1. Fıkrasının (a) bendinde bir kısım sapıklıklar sayılmış, (b) fıkrasında ise “…diğer cinsel nitelikli eylemler…” ifadesiyle her türlü sapıklığın yolunu açmıştır.<br />
Tanımlar başlığını taşıyan 3. Maddenin (f) fıkrasında “kadın” kelimesinin 18 yaş altı kız çocuklarını da kapsadığı ifadesi hatırlandığında, tüm bu sapıklıkları onların da yapabileceği ve ebeveynin hiçbir müdahalede bulunamayacağı öngörülmektedir. İstanbul sözleşmesi, bu yıkıcı ve buyurgan diliyle meşru hakları korumanın değil, milleti ifsat ve imha etmenin örgütlü manifestosu görünümündedir.</p>
<p>Namus mefhumunun aileden çekilip alınması, “namussuz” bir aile mehfumunun tasarlandığını ve bunu gerçekleştirmek için faaliyete geçildiğini göstermektedir. Sözleşmenin 42. Maddesi ve 1. Fıkrası, namustan “sözde namus” diye bahsedecek kadar sinsi bir anlatıma sahiptir. Sözleşmenin 3. Maddesinde “kadın” kelimesinin 18 yaşından küçük kız çocuklarını kapsadığı da hatırlanırsa, “namus” mefhumu, hem evli kadın hem de reşit olmayan kız çocukları için geçersiz hale gelmektedir. “Psikolojik şiddet” tabiri de buna eklendiği zaman; sağlıklı bir toplumun temelini oluşturan sağlıklı aile yapısına yönelik saldırı ve taarruzun boyutları daha net görülmektedir.</p>
<p>Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler</p>
<p>1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.</p>
<p>Şayet bir baba, kız çocuğuna ahlak ve namus terbiyesi veremeyecek duruma gelirse; hatta örneğin bu çocuğun yabancı bir erkekle aile meskeninde zina etmesi durumunda ona kızmak bile yasaklanırsa; bu şartlarda zaten aile yok olmuş demektir. Sözleşmede hiçbir ihtimal es geçilmemiş 39. Maddenin (a) fıkrasında kürtajın da serbest olduğu kayıt altına alınmıştır. Malum olduğu üzere tek şart, bunun zorla olmamasıdır.</p>
<p>Madde 39-Zorla kürtaj ve zorla kısırlaştırma</p>
<p>Taraflar aşağıdaki kasti davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır:</p>
<p>a. kendisinin daha önceden bilgisi ve rızası olmaksızın kadın üzerinde kürtaj gerçekleştirilmesi,</p>
<p>Böylece bütün kadınların ve -reşit olan yahut olmayan- kızların sapkın ilişkilere meyletmesinin yolu açılmakta, yapılması muhtemel sapkınlıklar koruma altına alınmakta, zina yapması mümkün ve meşru hale getirilen kadına/kız çocuğuna üzerine bir de rızasıyla kürtaj yaptırabilme fırsatı tanınmaktadır. Böylece sistem tamamlanmakta, çocuk doğurma zahmetine de girmeden her türlü melaneti işleme imkanı oluşmaktadır. Söz konusu maddeyi hüsnüzan ve iyi niyetle yorumlamak mümkün değildir. Türk hukukunda kürtaj, kadının rızası olsa da yasaktır. Bu sebeple mezkûr maddenin, bir suçu önlemekten çok daha ileri düzeyde kürtaj ve kısırlaştırmayı meşrulaştırmaya yönelik olduğu rahatlıkla söylenebilir.</p>
<p>Sözleşme, aile müessesesinin asli unsurlarından olan kadını tüm mükellefiyetlerden tecrit etmekte, “aile müessesesi” için ihtiyaç duyulan mükellefiyet kaynakları imha edilmektedir. Bu noktadan sonra kadın, hiçbir müeyyide ile karşılaşmaksızın istediği gibi yaşama imkânına kavuşmaktadır. Oysa bir müessese, ona mensup olan herkesin mükellefiyetleriyle ayakta durabilecektir. Mükellefiyet olmaksızın müesseselerin kurulması da sürdürülmesi de kabil değildir. Mükellefiyetlerin kaynağı ise Müslüman bir millet için İslam’dır; İslam’ın muhtevasından süzülmüş ve asırlar süren tatbikatla tecrübe edilmiş örf ve adet, gelenek ve görenektir. Sözleşmeye göre, kadın aile meskenine yabancı bir erkeği alıp zina etse, bunu ailenin diğer unsuru olan erkek bizzat görse, “yanlış yapıyorsun”, “ahlaksızlık yapıyorsun”, “namussuzluk yapıyorsun” gibi tepkiler bile veremeyecektir. Hatta kadın, daha ileri giderek aile meskenini “genelev” haline getirse, erkek yine hiçbir tepkide bulunamayacaktır. Zira “psikolojik şiddet” tabiri buna manidir.</p>
<p>Aile müessesesinin asli unsurlarından olan çocuklar üzerindeki ebeveyn tasarrufu tamamen kırılmakta, terbiye mesuliyeti kaldırılmakta, tesir yolları kapatılmaktadır. “Kadına karşı şiddetle mücadele” başlığı altında, ailedeki kız veya erkek çocukların her şeyi (mesela tüm sapıklıkları) yapabilmesi için bir koruma şemsiyesi oluşturulmakta, öyle ki annelerinin bile tesir ve müdahalesi engellenmektedir. Sözleşmede, “kadın” kelimesinin 18 yaş altındaki kız çocuklarını da kapsadığı dikte edilmekte, kız çocuklarının tüm sapıklıkları hem de evde yapabilmesi halinde ebeveynin müdahalesi engellenmektedir. “Cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” vurgularıyla 18 yaşın altındaki kız ve erkek çocuklara sapkın eğilimlerin alanı açılmakta ve hatta teşvik edilmektedir. Örneğin evden oğlan çocuğu olarak çıkıp, ameliyat sonrası kız çocuğu olarak geri döndüğünde ebeveyne tanınan tek hak, “hoş geldin kızım” demesidir. Keza bunun tersi de mümkündür.</p>
<p>Ebeveynin çocuklar üzerinde hiçbir tesir ve tasarruf sahibi olmadığı ama aile ve çocuklar üzerinde Batı’nın (Batı kültürünün) tam tasarruf sahibi kılındığı sözleşmenin adı maalesef İstanbul sözleşmesidir. Ailemizi elimizden alıp, yabancı bir kültüre teslim etmek “Kültürel Kapitülasyon” değilse, nedir?</p>
<p>Aileyi oluşturan unsurları birbirinden tefrik etmekte ve aralarına tefrika sokmakta, her birini müstakil hale getirmekte ve aile müessesesini imha etmekte, reşit olmamış çocukların bile sapıklıklara meyletmesini koruma altına almaktadır. Reşit olmayan çocuklar, kanuni hakları bile kullanamazken, onlara her türlü cinsel sapıklık hürriyeti tanınmış olmaktadır.</p>
<p>Sözleşmeyle karı-koca arasında cereyan eden meselelerin aile içinde halledilmesine müsaade edilmemekte, hakem (uzlaşma) müessesesi yasaklanmakta, hatta ihtilafı duyan birisinin ilgili mercilere bildirimde bulunmasına matuf kanuni düzenleme yapılmasın dikte edilmektedir. Yani taraflar arasındaki herhangi bir ihtilafın husumete dönmesi için gerekli tüm şartları oluşturulmakta, çatışma (şiddet kullanımı) kaçınılmaz hale getirilmektedir. Maddenin ilgili fıkrası şöyledir:</p>
<p>Madde 48-Zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm usulleri veya hükümlerinin yasaklanması</p>
<p>1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddete ilişkin olarak arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.</p>
<p>Halbuki tüm beşeri münasebetlerde ihtilaflar olabilir, ihtilafın sıfıra indirilmesi zordur. Her cemiyet, muhakkak ki ihtilafları azaltmak ve tabii ki sıfıra doğru indirmek için tüm tedbirleri almalıdır ancak ihtilafların zuhur ihtimali için uygun çözüm yollarının bulunması da fevkalade mühimdir. İhtilafların çözüm yolları aranırken en çok dikkat edilecek husus, ihtilafların husumet oluşturacak kadar derinleştirilmemesidir. Zira ihtilaflar çözülebilir insani meselelerdir ama husumetler kahir ekseriyeti itibariyle çözümü olmayan meselelerdir.<br />
İhtilafların çözüm yollarından birisi ve aslında en mühim olanı hakem (uyuşmazlık) müessesesidir. Zira hakem müessesesi, ihtilafı husumete dönüşmeden ve karşılıklı rızaya dayalı şekilde çözecektir. Müslümanlar için en mühim kısmı ise, rızaya dayalı çözümde, karşılıklı “helalleşmek”tir. Tarafların rızalarıyla ihtilafı çözmesi ve helalleşmesi, o ihtilafın tamamen bittiği manasına gelir. Hakem müessesesini yasaklamak, ihtilafların çözülmesinin yolunu kapatmak ve tarafların rızasını iptal etmektir. Bunları yaptığınızda ihtilaflar hızlı şekilde husumete dönüşecektir. Aile müessesesinde ihtilafların husumete dönüşmesi, o ailenin yıkılması anlamına gelir. İstanbul sözleşmesi ise milleti açık şekilde mahvetmeye matuf bir operasyonun anlaşma metni mesabesindedir.</p>
<p>Ayrıca meselenin sadece hakem müessesesinin yasaklanmasından ibaret olmadığı görülmektedir. Sözleşmenin 18. Maddesinin 3. Fıkrası ile 27. Maddesi, aile müessesesinde ihtilaf haline gelmeyen davranışları bile ihtilaf kabul etmekte ve meseleyi aile efradının dışına taşımakta, onları söz sahibi bile addetmemektedir.</p>
<p>Madde 18-Genel yükümlülükler</p>
<p>3-Hizmetlerin sunulması, mağdurun şikayette bulunmasına veya failin aleyhinde tanıklık etmesine bağlı olmayacaktır.</p>
<p>Madde 27-Bildirim</p>
<p>Taraflar, bu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet eyleminin ifasına tanık olan veya eylemin gerçekleşeceğine yönelik makul gerekleri olan veya bir şiddet eyleminin daha gerçekleşeceğini öngören herhangi bir kimsenin bunu ilgili kuruluşlara veya makamlara bildirmesini teşvik etmek amacıyla gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.</p>
<p>Sözleşmenin 18. Madde 3. Fıkrasıyla, ilgili aile efradının şikâyette bulunması şartı bile ortadan kaldırılmakta, onların şahitlik yapmasını bile ihtiyaç olmaktan çıkarmaktadır. Yani aile efradı arasında “ihtilaf” olarak kabul edilmeyen bir mesele, sözleşmenin “Tanımlar” başlığını taşıyan 3. Maddesindeki “psikolojik şiddet” tabirine dahil edildiği takdirde, ilgilinin şikayette bulunmasına gerek kalmamakta; yani erkek kadına, “bu yanlış, bu örfümüze yakışmaz, bunu yapma” dese, kadının şikayet etmesine gerek kalmadan taraflar arasında ihtilaf (şiddet) olduğu kabul edilmekte ve devlete gereğinin yapılması emredilmektedir.</p>
<p>Sözleşme meseleyi burada da bırakmayıp 27. Maddede, böyle bir söze veya davranışa şahit olan herhangi birinin, mesela alışveriş esnasında aile efradı arasında yaşanan bir tartışmaya şahit olan yabancı bir kişinin meseleyi ilgili kuruluşlara bildirmesi için kanuni düzenleme yapmasını emretmektedir. Bu minvâlde örneğin aile efradı, mizaç ve şahsiyetleri gereği birbirine karşı biraz yüksek sesle konuşsalar, bunu duyan-gören 3. şahıs ilgili mercilere (polise, savcılığa) bildirebilecek ve aile efradından (ve kadından) habersiz şekilde erkek için işlem yapılabilecektir. Sözleşme bu yönüyle tüm milleti muhbir addetmekte ve kıyasıya husumeti yayma çabasına girmektedir.</p>
<p>Bu maddeler bir araya getirilip birlikte okunduğunda, ortada bir ailenin olmayacağını/kalmayacağını anlamak zor değildir. Aile ile birlikte milletin hiçbir kıymet ölçüsü kalmamakta, hiçbir mükellefiyet ve mesuliyet bırakılmamakta, buna mukabil tüm sapkın yollar açılmakta ve koruma altına alınmaktadır.</p>
<p><strong>13-</strong>Cemiyet, kültür evrenimizin hayat bulmuş beşeri iklimidir; her türlü kültürel taarruza karşı mukavemet, milli vazifedir.</p>
<p>İnsan kalabalığı ile cemiyet (ve millet) arasındaki fark; “müşterek ölçüler manzumesi”ne tabi olmaktır. “Müşterek ölçüler manzumesi” milletin ruhudur, o ölçülere bağlılık, insan kalabalığını “millet” haline getirir. Müşterek kıymet ölçülerinin bulunmadığı insan toplulukları, her ferdin istediği gibi yaşayacağı bir kalabalıktan ibarettir.<br />
“İnsan hakları” sürekli gündemde tutulmakta ama “millet hakları” başlık olarak bile bilinmemektedir. Oysa insanlar, ferdi varoluş süreçlerine ihtiyaç duydukları kadar içtimai varoluş süreçlerine de ihtiyaç duyarlar. Zaten ferdi varoluş süreci ile içtimai varoluş süreci birbirini ikmal etmiyorsa keşmekeşten (kaostan-çatışmadan) bahsediliyor demektir. İçtimai varoluş süreci, milli (millet çapında) varoluş sürecine kadar yükseltilmelidir.</p>
<p>İçtimai (milli) varoluş süreci, müşterek kıymet ölçülerine tabidir. Müşterek kıymet ölçüleri haznesinin umumi ismi kültürdür. Kültür; ahlak, örf, adet, gelenek, itiyat gibi farklı tezahürlere sahiptir ve bunların toplamından oluşur. Kültürün kaynağı ise Müslüman milletlerde İslam’dır. Bu sebeple milletimizin ruhu, İslam’dır.</p>
<p>Kültür; hassasiyet ve hareket (her türlü davranış) kaynağıdır. Her insan topluluğu, kendi kültürüne sahip ve bağlıdır. Zaten milletlerin farkları, kendini inşa ve muhafaza eden kültürlerinin farklılığından doğar. Mesela Almanlardan farklı bir millet olduğumuz iddiası, kendi kültürümüze bağlılığımızla izah ve ispat edilir.</p>
<p>İnsan topluluklarını, asırlardır tatbikat ve tecrübe süzgecinden geçerek oluşan kültürlerinden koparmak, o topluluğu imha etmektir. Kendi kültürüne karşı savaş açmak, bir milletin ruhi intiharıdır. Milli varoluşu mümkün kılan milli kültür imha edildiğinde, insan topluluğunun nasıl yaşayacağı, nasıl davranacağı soruları cevapsız kalır. En küçük içtimai münasebetten en büyük milli hamleye kadar kendi kültürüne bağlı içtimai nizam tesis eden insan toplulukları, kendi kültüründen koparıldığında içtimai (ve siyasi, iktisadi ila ahir) keşmekeşe savrulacaktır. Nizam hayattır, keşmekeş (kaos) ise ölüm! Bu tespitler dahiyane mahiyet ve kıymet taşımaz, tarih boyunca binlerce defa tecrübe edilen bilgilerdir. Fakat bir ülkede kültürel işgal ve kültürel kapitülasyon gerçekleştiğinde, binlerce yıldır bilinen hakikatler, “yeni fikir” zannedilmeye başlanır.</p>
<p>Milli kültür; millet olmanın, milli varoluş sürecini işletmenin, milli bir hayat yaşamanın ön şartıdır ve vazgeçilmezdir. Hiçbir sebep, milli kültüre karşı savaş açmayı meşru gösteremez. Milli kültürümüzü oluşturan örf ve adetlerimizdeki bir takım yozlaşmalar veya yanlış tortulaşmalar, milli kültürün tamamına savaş açmayı gerektirmez. Tam aksine, bir takım yanlış veya yozlaşmış örf ve adetlerimiz mevcutsa, bunlar yine milli kültürümüz esas alınarak tashih ve ıslah edilir, bu mümkün değilse milli kültürümüzden hareketle yenileri inşa ve ikame edilir. Fakat asla yabancı kültür ithal edilemez.</p>
<p>Bir devlet, milli kültüre savaş açarsa, meşruiyetini kaybetmiş demektir. Zira devlet, milli kültürün siyasi sahadaki vücut bulmuş halidir. Keza devlet, kuvvet ve salahiyeti kendinde cem ettiği için milli kültürü muhafaza etmek ve yabancı kültürlerin ithal ve işgalini engellemekle mesuldür. İstanbul sözleşmesi tam aksi istikamette bir muhtevaya sahiptir ve bununla kültürel kapitülasyonun teşkilatlanmış hali kaydedilerek devlet güvencesi altına alınmıştır.</p>
<p>Aile müessesesi, milletin tohumu, milli kültürün teminatıdır. Yabancı kültürün verileriyle aile müessesesini ve hayatını tanzim teşebbüsü, tohum üzerinde operasyon yapmaktır. Batı kültürü, “insani” her meseleyi ifsat eden, zirai tohumdan içtimai tohuma kadar tamamını değiştiren, insani sınırları yıkıp şeytani muhtevayı hayata geçiren ve insan fıtratına savaş açan bir ihanet hareketi görünümündedir.</p>
<p>Batı’ya karşı istiklal mücadelesi vermiş bir millet; şayet Batı işgali sürseydi bizzat onlar tarafından tatbik edilecek olan kültürü kendi eliyle bu topluma uygulayamaz. Mesele sadece İstanbul sözleşmesi de değil, umumi manada kültürel işgaldir. Kültürel işgal yaygınlaştığı ve derinleştiği için İstanbul sözleşmesi kabul edilip imza altına alınabilmiştir. Sadece İstanbul sözleşmesine karşı değil, milletlerarası bir sözleşmeye dayansın veya dayanmasın tüm kültürel kapitülasyonlara karşı şiddetli bir mücadele başlatmanın zamanı gelmiş ve hatta geçmiştir.<br />
Kadına karşı şiddeti önleyecek tedbirler alınmalı, bunun için yapılması gereken her şey yapılmalıdır. Fakat mesele, aile müessesesini yıkacak, dağıtacak ve insanların artık evlenmekten ikrah etmesini sağlayacak noktaya taşınmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, Batı için aile müessesesinin hiçbir önemi kalmamıştır. Onların kültürünü kabul etmek ve bu millete tatbik etmek, bize özgü aile müessesesini de yıkmakla sonuçlanacaktır.</p>
<p>Her ailede bir takım meseleler yaşanır, tartışmalar olur ve aileyi inşa eden unsurların birbirine karşı öfkelenmesi mümkündür. Tarafların birbirine yanlış yaptığını söylemesini bile, “psikolojik şiddet” tabiriyle “şiddet” sayan bir metin; kişilerin, ailevi meselelerini başkalarına “naklen yayın” haline getirecek kadar çok sayıda “diğer insan”ın müdahalesine açacaktır. Bu durum ise aile müessesesini kökten yıkıcı bir mahiyet taşımaktadır.</p>
<p>Bir millet, içtimai meseleleri, özellikle de aile meselesini kendi kültür kaynaklarıyla tanzim edemiyor ve ortaya çıkan ihtilafları kendi kültürüyle çözecek usul ve yolu bulamıyorsa iki ihtimal söz konusu olacaktır: Ya o milletin kültürü yoktur ya da millet kendi kültürünü inkar etmektedir. Şâyet içtimai meselelerini çözecek bir kültürü yoksa o insanlar topluluğu zaten millet değildir. Eğer bir millet kendi kültürünü inkar ediyorsa, o zaman da millet olmaktan zaten vazgeçmiş demektir. Bu, tahammül edilebilir bir vaziyet değildir.</p>
<p><strong>14-</strong>Devlet, milletin kurduğu en büyük teşkilattır; milletin asli merkezine bağlı olmalıdır.</p>
<p>Devlet ile milleti birbirinden müstakil hale getirmek siyasi cinayettir. Devlet, milletin teşkilatlanmış halidir, bu sebeple milletin kültürünü olduğu gibi bünyesinde taşır. Devlet, milleti kültür haznesine aykırı hale geldiği nispette millet için “keen lem yekun” demektir, yani yok hükmündedir.</p>
<p>Devlet ile millet arasındaki irtibat, ikisinin de aynı ülkede olmasından ibaret değildir. Esas olan milletin kültür haznesinin devlette aynıyla temsil edilmesidir. Tüm dünyanın bildiği ve hakkında belki de milyonlarca ciltlik bir külliyat telif edilmiş olan “kültür emperyalizmi”, devlet eliyle ithal edilemez ve uygulanamaz. Zira kültür, milletin ruhudur, öyleyse devletin temel metni olan anayasasının üzerindedir ve anayasa ile kanunların bizzat kaynağıdır. O halde milletin kültürüne uygun olmayan anayasa ve kanunlar, o millet için meşru değildir. Bir millet, yabancı bir ülkenin anayasasına ve kanunlarına uymak zorunda değildir. Bunun temel sebebi, o anayasanın ve kanunların, yabancı kültür haznesinin eseri olmasıdır. Öyleyse bir millet, kendi anayasasına ve kanunlarına da, kendi kültürüne uygun olmadığında “itiraz etme hakkı”na sahiptir.</p>
<p>İstanbul sözleşmesi, milletimizin kültürünün asli kaynağı olan İslam başta olmak üzere tüm kültür tezahürleri olan örf, adet, gelenek, ahlak, itiyat gibi içtimai kıymet ölçülerine savaş açmıştır. Hiçbir ölçü ve sınır tanımaksızın açılan bu cüretkar savaşın kaydı olan sözleşme, maalesef yetkili merciler tarafından imzalanmış ve devletin tüm kuvvetlerini kendi istikametinde seferber etmiştir. Muhtevasını anayasaya ve kanunlara yazdırma emirleri de dahil olmak üzere tüm devlet kurumlarını zapt altına almıştır.</p>
<p><strong>15-</strong>Devletin ilk vazifesi, kültürel kapitülasyonları reddetmek, kültür emperyalizmine karşı her türlü tedbiri almaktır.</p>
<p>Millet, varlığına dönük büyük tehlike ve tehditlere karşı “devlet” kurar ve devlet maharetiyle milli benliğini muhafaza eder. Bir millet, kendi varlığını muhafaza etmek için düşmanlara karşı mücadele etmeyi göze alabilir ama hem düşmanlarına karşı hem de kendi eliyle kurduğu devlete karşı mücadele edemez. Hiçbir devlet, düşmanlarla birlik olup, kendi milletine karşı savaş açmaz. Tüm dünya bilir ki, kültürel işgal, askeri işgalden daha kötü ve daha zararlıdır. Kültürel işgalin sinsi şekilde sirayet etmesi ise ona karşı mukavemet ve müdafaa etmeyi zorlaştıracaktır. Milletlerin devlet kurmasının bir gayesi de, milletin tüm mensuplarının anlamayacağı kadar girift ve derin tehditlerin varlığıdır. Devlet eliyle bunlar teşhis edilir, takip edilir ve tesirsiz hale getirilir. Devlet, milletin her ferdinin anlamayacağı meseleler için mütehassıs kadrolar yetiştirerek bu çalışmaları yapmaktadır.</p>
<p>Bir milletin başına gelebilecek en büyük felaketse kendi kurduğu devletin bünyesinin yabancı kültürler tarafından işgal edilmesi ve kendine karşı kullanılmasıdır. Hiçbir devlet, kendi milletini ve milletinin kültürünü tahkir ve tahfif edemez, yabancı kültürün emir eri gibi faaliyet gösteremez. Devletin ilk vazifesi, milletin ruhu olan kültürü korumaktır. Milli varlığımızı korumanın yolu ise hiç tartışmasız şekilde kültür emperyalizmi ve kültürel kapitülasyonlara karşı en sert tedbirleri almaktan geçecektir.</p>
<p>“Kadına yönelik şiddeti önlemek” gibi meşru bir başlığın efsunlu meşruiyetine aldanılarak ve zamanında gerekli tetkikler yapılmadan kabul edildiği ve imzalandığı anlaşılan İstanbul sözleşmesi, açık şekilde kültürel kapitülasyon oluşturmaktadır. Türkiye, İstanbul sözleşmesinden derhal çekilmeli ve sözleşme metnine koyduğu imzayı iptal etmelidir. İkinci adım olarak da, İstanbul sözleşmesi mucibince yapılan tüm değişiklikler, örneğin başta Milli Eğitim’e ve ders kitaplarına yansıyan yönü olmak üzere bütün mevzuat değişiklikleri ilga edilmeli, sözleşmeden önce yapılmış olsa bile muhtevası sözleşmeye uygun tüm mevzuat hükümleri iptal edilmelidir. Bu çerçevede 6284 numaralı kanunun ilga edilmesi veya yeniden tanzimi şarttır, “kadının beyanı esastır” faciası da keza… Zira sözleşme, muhtevasını kanunlarda; tüzük, yönetmelik ve daha alt basamaklarda muhafaza ettiği sürece, zahiren sözleşmeden çekilmenin bir anlamı olmayacaktır. Nitekim kültür emperyalizminin belli şekli yoktur ve her şekle girebilecek bir yapı arz etmektedir. Sözleşme, kanun veya daha başka şekillerde ortaya çıkması mümkündür. Kanunlar yabancı kültürden temizlenmediği müddetçe, kültürel kapitülasyonlar devam ediyor demektir. Kültürel kapitülasyonlar devam ettiği müddetçe de kültürel istiklal mücadelesi devam edecektir.</p>
<p><strong>16-</strong>Yabancı ülkelerin emir veya tavsiyeleriyle Anayasa ve kanun yapmak, kültürel işgalin zirvesidir.</p>
<p>İkinci dünya savaşının galiplerinden ABD, işgal ettiği Almanya ve Japonya’nın anayasalarını yapmış, başka bir ifadeyle anayasalarının nasıl olacağını dikte etmiş; mesela yurt dışına asker göndermeyi anayasa ile yasaklamıştır. Bir ülkenin anayasasını başka bir ülke yapıyor veya anayasanın yapılma sürecine müdahil oluyor veya herhangi bir mevzuun anayasada bulunmasını veya bulunmamasını dikte edebiliyorsa, orada açık bir işgal var demektir.</p>
<p>İşgal altında anayasa ve kanun yapmayan bir ülke, başka bir ifadeyle bağımsız olduğunu iddia eden bir ülke, anayasasında ve kanunlarında nelerin olması veya olmaması gerektiğini yabancı bir ülkenin veya yabancı bir kültürün dikte etmesine müsaade etmeyecek, hatta bunu hayal dahi etmeyecektir. Askeri işgal ile kültürel işgal arasında farklılıklar olduğu doğrudur ama “işgal” olma yönüyle her ikisinin de aynı olduğu bir gerçektir. Askeri işgalde yabancı devletin askeri bizzat ülkede bulunmaktadır. Kültürel işgalde ise yabancı kültür, ülkede tesir ve hakimiyet sahibi olmaktadır. Askeri işgalin müşahhas olmasına mukabil, kültürel işgalin müşahhas olmaması aradaki farkın anlaşılmasına mani değildir. Yani kültürel işgalin varlığını anlamak ve ona karşı mukavemet etmek için aslında çok yüksek bir zeka gerekmemektedir.</p>
<p>Sözleşmenin 4. Maddesinin 2. Fıkrasının 1. Bendinde (paragrafında), anayasaya neyin konulması gerektiği söylenecek kadar cüretkar bir çizgide ilerlenmektedir. Sözleşmenin cüretkarlığı nispetinde; kabul edilip imzalandıktan sonra da kültürel işgale maruz kalmışlık ve işgali kanıksamışlıktan bahsedebilmek mümkündür. Bahsi geçen cüretkar ifadeler şöyledir:</p>
<p>Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme</p>
<p>2-Taraflar, kadına yönelik her türlü ayrımcılığı kınar ve bunu önlemek için özellikle;<br />
-Kadın erkek eşitliği ilkesini kendi ulusal anayasalarına veya diğer uygun mevzuatına dahil edip, bu ilkenin uygulamada da gerçekleştirilmesini sağlayarak, gerekli yasal veya diğer tedbirleri gecikmeksizin alır.</p>
<p>Anayasaya ve mevzuata konulması istenen bu ilkenin doğruluğundan ve meşruluğundan bahsetmenin mümkün olmadığı çok açıktır. Çünkü bu noktada asıl mesele, öncelikle kayıt altına alınan ilkenin doğru veya yanlış olması değil, yabancı unsur taşıyan bir metnin anayasa ve kanunlara bir şeylerin konulmasını dikte etmesidir. Kaldı ki, sözleşmenin tüm maddelerinin sonunda “hukuki (veya yasal) tedbirler alınır” ifadesi geçmektedir. Yani konu sadece kadın-erkek eşitliğinden ibaret olmayıp, tüm sapıklıkları koruma altına alan sözleşme maddelerinin sonunda da hukuki tedbir alınmasından bahsedilmektedir.</p>
<p>Oysaki bir ülkenin anayasa ve kanun metinlerine yabancı ülkeler ve kültürler müdahil olabiliyorsa, o ülkenin tam bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir. Sözleşme metninin, bir ülkenin bağımsızlığı ile alakası olmadığını iddia edenler, “bağımsızlık” kavramını yanlış anlamış olmalıdır. TBMM, millet adına ve milletin vekilleri marifetiyle, milletin asli kültürüne uygun kanun yapmakla mükellef ve muvazzaftır. TBMM, milletin asli merkezine (kültürüne) uygun kanun yapamıyor, aksine başka ülkelerden ve o ülkelerin kültürlerinin tabii neticesi olan kanunları ithal ediyorsa, bir bakıma “yasama meclisi” hüviyetinin kaybedildiğinden bahsedilmesi mümkün hale gelir. Zira ithal ve tercüme yoluyla kanun yapmak için Meclis’e ihtiyaç bulunmamaktadır ve bir tercüme heyeti kafi derecede iş görecektir.</p>
<p>Öte yandan tüm insanlık tarafından “doğru” kabul edilen bir takım esasların mevcut olduğu malumdur. Bunların anayasaya ve kanunlara konulması da mümkündür. Fakat bir milletlerarası sözleşmeyle bunun yapılması; farklı bir açıdan, “doğru” olanı anayasaya ve kanunlara daha önce koymamış olmayı teyit etmek hükmündedir. Bu durumda da ortaya TBMM’nin görevini yapmadığı gibi bir sonuç çıkacaktır. O halde TBMM kendi kültürümüze uygun; yerli ve milli hukuk metinleri hazırlamalı, bunları kanunlaştırmak için ülkeyi yabancı tesirine ve baskısına muhatap etmemelidir. İnsanlığın kabul ettiği doğruların anayasa ve kanunlara dahil edilmesi ise yabancı kültürlerin müktesebatıyla değil, kendi milli müktesebatımız ve kendi dilimizle hazırlanmalıdır. Ayrıca tercüme yoluyla yapılan kanunlar, doğru esasları ihtiva etse bile ülkedeki tefekkür maharetini öldürecektir. Bunu resmi siyaset haline getirmek ise yabancı kültüre “üstün kültür” muamelesi yapmaya kadar gidecektir.</p>
<p>Sözleşme, anayasa ve kanunlara müdahale etmekle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda tatbikatın takibi için “izleme birimleri” kurmayı emretmektedir. Bununla da yetinmeyen kültürel kapitülasyon; kurulan birimlere, imzacı diğer ülkelerdeki muadilleriyle doğrudan irtibat kurma imkanı sağlamaktadır. “Doğrudan iletişim ve ilişkiler geliştirme” ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti dışında milletlerarası irtibat ağı kurmanın yolunu açmakta; Sözleşme, adeta kendi sahasında Avrupa merkezli bir “paralel devlet” kurmaktadır.</p>
<p>Madde 10-Taraflar işbu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddeti önlemek ve bununla mücadele etmek için politikaların ve önlemlerin koordinasyonu, uygulanması, izlenmesi ve değerlendirilmesinden sorumlu bir veya birden fazla resmi birim görevlendirir veya kurar. Bu birimler madde 11’de bahsedildiği şekilde veri toplanmasını koordine eder, bu verileri analiz eder ve sonuçlarını yayınlar</p>
<p>3-Taraflar, bu madde uyarınca görevlendirilen veya kurulan birimlere diğer Taraflardaki muadilleriyle doğrudan iletişim kurma ve ilişkiler geliştirme imkanı sağlar</p>
<p>Bu maddeye göre Cumhurbaşkanı veya hükumet üyelerinden hiçbirinin haberi bile olmadan yabancı ülkelerdeki kuruluşlarla irtibat kurulabilecek, oralardan alınan bilgiler burada tatbik edilebilecektir. Sonuç olarak kültürel kapitülasyonun kurulması ve sürdürülmesi için tüm altyapı, emredici bir metinle ortaya konulmuş ve bunu içeren sözleşme de maalesef yetkili mercilerce imzalamıştır.</p>
<p><strong>17-</strong>Türkiye’nin devlet ricali, yabancı kültürlerin “icra memuru” değildir.</p>
<p>Sözleşmenin 4. Maddesinin 2. Fıkrasıyla anayasaya ve mevzuata nelerin konulması gerektiği dikte edildikten sonra 5. Maddenin 1. Fıkrası ile “devlet ricali”nin neler yapması gerektiği de dikte edilmektedir.</p>
<p>Madde 5-Devlet yükümlülükleri ve gereken özeni gösterme sorumluluğu</p>
<p>1-Taraflar, kadına yönelik şiddet eylemlerinde bulunmaktan kaçınır ve devlet adına faaliyet gösteren devlet yetkilileri, görevlileri, kurum, kuruluşlar ve diğer aktörlerin bu yükümlülüğe uygun davranmalarını sağlar.</p>
<p>Sözleşmenin bu maddesi, Cumhurbaşkanından başlamak üzere tüm devlet ricaline ve her seviyedeki devlet memuruna şamildir. Sadece devlet ricali ve devlet görevlileriyle iktifa edilmemiş, tüm kurum ve kuruluşlar da eklemiştir. Sözleşmenin sinsi dil örgüsüyle, tüm devlete ve hayatın tamamına şamil olmak üzere bir kapitülasyon oluşturulmuş ve bunun için kendi örgütlerini kurduğu gibi resmi tüm kuruluşlar da emir altına alınmıştır. İstiklal ve hakimiyet iddiasındaki ülkemizin böyle bir sözleşmeye imza atması esef verici olup, zararın farkına varılamaması ve bunun bir an önce iptal edilmemesi ise imzalanmasından daha da akıl almaz ve üzücüdür.</p>
<p>Sözleşmenin 5. Maddesiyle Türkiye’nin devlet ricali ve devlet görevlileri “icra-tatbikat memuru” yapılmaya çalışıldıktan sonra 10. Maddesiyle, “politikaların ve önlemlerin koordinasyonu, uygulanması, izlenmesi ve değerlendirilmesi” için resmi birim kurulmasından ve mevcut resmi birimlerin görevlendirilmesinden bahsedilmektedir. Bununla da iktifa edilmeyen Sözleşmede, emirlere aynı hızla devam edilmekte ve 10. Maddenin 3. Fıkrasında, kurulacak birimlerin diğer imzacı ülkelerdeki birimlerle doğrudan iletişim kurma ve ilişki geliştirme imkânı sağlanmaktadır. Yani devlet ricali tarafından sözleşme tatbikatının gerçekleştirilmemesi veya bu konuda kafi hassasiyetin gösterilmemesi ihtimali öngörülerek doğrudan Batılı devletlerdeki kuruluşların müdahalesi mümkün hale getirilmektedir.</p>
<p>Madde 10-Taraflar işbu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddeti önlemek ve bununla mücadele etmek için politikaların ve önlemlerin koordinasyonu, uygulanması, izlenmesi ve değerlendirilmesinden sorumlu bir veya birden fazla resmi birim görevlendirir veya kurar. Bu birimler madde 11’de bahsedildiği şekilde veri toplanmasını koordine eder, bu verileri analiz eder ve sonuçlarını yayınlar</p>
<p>3-Taraflar, bu madde uyarınca görevlendirilen veya kurulan birimlere diğer Taraflardaki muadilleriyle doğrudan iletişim kurma ve ilişkiler geliştirme imkanı sağlar</p>
<p>Bu çerçevede sözleşmeyle ihdas edilmiş olan kapitülasyon idaresinin hiçbir sınır tanımadığı görülmekte, Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. Fıkrasında “kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır” ifadesiyle bütün bir hayat tasarruf altına alınmaya çalışılmaktadır. Çünkü “kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modelleri” ifadesinin tüm hayatı şamil olduğu; meseleyi sadece “kadına yönelik şiddet” zannedenlerinse bu ifadelerin tüm içtimai hayatı kuşatıcı mahiyet taşıdığının idrâkine varamadığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Sözleşmeyle ihdas edilmeye çalışılan kapitülasyon idaresi, 12. Maddenin 1. Fıkrasında bahsedilen “örf ve adetler ile gelenekleri”n tasfiyesini kayıt altına aldıktan sonra 5. Maddede doğrudan “namus” mefhumuna saldırmakta ve “sözde namus” ifadesiyle aslında “namus” diye bir şeyin olmadığı, bu kavramın asılsız olduğunu şu şekilde ilan etmektedir:</p>
<p>Madde 12-Genel yükümlülükler</p>
<p>1-Taraflar, kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.<br />
5-Taraflar, kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar.</p>
<p>Netice itibariyle; sözleşme metni aynı zamanda devlet ricalinin yapmakla mükellef olduğu vazifeler listesi kabilindendir. Buna karşın Müslüman halkın da kendi devletinden, uygun kanunların yapılmasını, uygun olmayanların tasfiye edilmesini talep etme hakkı vardır. Yukarıda tetkik, tahlil ve itiraz mahiyetinde dikkat çekilen hususların tamamı, aynı zamanda devletin gerekli mercilerine hatırlatma mahiyetindedir. Müslüman halkımız hâlen, bahis mevzuu sözleşmenin bir talihsizlik eseri olarak ve dikkatle tetkik edilmeksizin imza altına alındığını düşünerek mevcut hükûmete ve devlet yetkililerine hüsnüzan beslemektedir. Yapılmış olan sehivlerin kabul edilerek bunlardan açık gönüllülükle dönülmesi, milletimizin devletle olan gönül bağını ve hükûmete beslediği sevgi ve saygıyı pekiştirecektir. Mevcut sehivlerin en büyüğü ve önemlisi de -mütemmim cüzleriyle birlikte- İstanbul sözleşmesi olarak karşımızdadır. İnanıyoruz ki devlet ve hükûmet bu sözleşmeden acilen çekilecek feraset ve basirete sahiptir.</p>
<p><strong>Aldığım Yer:</strong></p>
<p>https://www.fikirteknesi.com/kulturel-kapitulasyona-hayir-istanbul-sozlesmesine-reddiye/</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulturel-kapitulasyona-hayir-istanbul-sozlesmesine-reddiye/">Kültürel Kapitülasyona Hayır – İstanbul Sözleşmesine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kulturel-kapitulasyona-hayir-istanbul-sozlesmesine-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Hukuku Perspektifinden İstanbul Sözleşmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-perspektifinden-istanbul-sozlesmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-perspektifinden-istanbul-sozlesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 13:20:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Hukuku Perspektifinden İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah ÇOLAK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24654</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Abdullah ÇOLAK’“ Hitit Üniversitesi,İlahiyat Fakültesi,İslam Hukuku Anabilim Dalı Ögretim Üyesi Ülkemizde kadınlar, çocuklar ve aile kurumuyla ilgili olmak üzere kabul edilen uluslararası kaynaklı kanun, sözleşme ve protokollerin çok da uzun bir geçmişe sahip olduğu söylenemez. Bununla birlikte son 20 yılda bu alanda yürütülen faaliyetlerin hızlandığı ve yasal düzenlemelerin ivedilikle alındığı görülmektedir. Gerek dünyada [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-perspektifinden-istanbul-sozlesmesi/">İslam Hukuku Perspektifinden İstanbul Sözleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24657 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/toplum-nedir-300x168.jpg" alt="" width="464" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/toplum-nedir-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/toplum-nedir.jpg 450w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" /></p>
<p dir="ltr">Prof. Dr. Abdullah ÇOLAK’“</p>
<p dir="ltr">Hitit Üniversitesi,İlahiyat Fakültesi,İslam Hukuku Anabilim Dalı Ögretim Üyesi</p>
<p dir="ltr">Ülkemizde kadınlar, çocuklar ve aile kurumuyla ilgili olmak üzere kabul edilen uluslararası kaynaklı kanun, sözleşme ve protokollerin çok da uzun bir geçmişe sahip olduğu söylenemez. Bununla birlikte son 20 yılda bu alanda yürütülen faaliyetlerin hızlandığı ve yasal düzenlemelerin ivedilikle alındığı görülmektedir. Gerek dünyada gerekse ülkemizde bu alanda yürütülen çalışmaların tamamı, üç başlık altında ele alınabilir. 1.Kadına şiddetin önlenmesi, 2.Toplumsal cinsiyet eşitliği, 3.Aile meselesi. İşte kadına şiddetin önlenmesi amacına yönelik İstanbul Sözleşmesi ve bununla bağlantılı hazırlanan 6284 Sayılı Kanunun olumlu yönleri olduğu kadar bizim inanç esaslarımızla ve kültürümüzle bağdaşmayan yönleri de vardır. Burada İslam hukuku açısından kabul edilemez olan bazı hususların üzerinde durulacaktır.</p>
<p dir="ltr">Kadın ve erkek, Allah&#8217;ın yarattığı ve yaratılış itibariyle ayrıcalıklı kıldığı, birbirini tamamlayan iki cinstir. Kendine özgü nitelikleri bulunan bu iki cinsin bir araya gelerek oluşturduğu aile kurumu, insanlığın en kadim ve güven veren kurumlarından birini oluşturmuştur. Aile, insanlığın ilk kurumudur. İlk erkekten hemen sonra ilk kadın Hz. Havva yaratılmış ve bu iki varlık, ilk aile yuvasını kurmuştur. İlahi irade sonucu kurulmuş bir kurumdur. Nikâh, onun koruyucu unsurudur. Nikâh, medeni bir muamele olmakla birlikte ibadet yönü olan hukuki bir işlemdir.</p>
<p dir="ltr">Her bir nikâh, daha işin başında ”Allah’ın emri Peygamberin kavliyle&#8221; sözleriyle geleceğe dair umutla kıyılırken, Hz. Adem ile Hz. Havva, Hz. Muhammed ile Hz. Hatice, Hz. Ali ile Hz. Fatıma arasındaki muhabbet dolu bir evlilik gibi olması temenni edilirken ne oluyor ki her geçen gün sevgi buharlaşıyor, huzur ve mutluluk yuvası olması beklenen yuva ağlama duvarına dönüşüyor, sevginin yerini nefret alıyor. . .</p>
<p>Aile kurumu din ve ahlak gibi hukuku aşan değerlerle inşa edilir ve yaşatılır. Bu alanların ihmali, aileyi dış etkenlere karşı dayanıksız kılar. Ülkemizde son zamanlarda kadına karşı şiddet haberlerinin artması, bu iki değerin hayatımızda yön vericiliğinin azalmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Aile içi şiddeti salt hukuk kuralları ile önlemek mümkün değildir. Çünkü hukuk, ilişkilerdeki en alt düzeyi ifade eder ve bir anlamda zoraki ilişkileri belirler, sınırları çizer, resmi duruş karakteri arz eder, sınırların aşılması müeyyideyi beraberinde getirir.Hâlbuki aile, katı sınırların bulunmadığı, hak odaklı taleplerden ziyade fedakârlık merkezli bir yapıyı ifade eder.</p>
<p>Adalet, hak dağıtımında ve sorumluluk paylaşımında insaflı bir yol izlenmesi, zulmün bertaraf edilmesi, dengenin korunma“ 51 anlamına gelir. Adaletin zıddı zulümdür. Fıtrata aykırı davranmak, hak ve sorumluluk dengesini bozacağı için her iki taraf için de zulümdür.</p>
<p dir="ltr">Hak, adalet, hürriyet gibi kavramlar zihinlerde örselenmiş; sonuçta din, ahlak, Örf ve âdeti tanımaz bireyler ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda aile kurumu çözülmeye başlamış, sevginin yerini kısa sürede nefret ve anlaşamama almıştır.</p>
<p dir="ltr"><strong>1.</strong> İslami anlayışta aile, hukuk ile kurulur, ahlak ile sürdürülür. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin hemen her maddesinde aile içi problemlerin çözümünde din, ahlak ve bu değerler doğrultusunda ortaya çıkan örf ve âdetin devre dışı bırakılması emredilmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nin 12. maddesinin 1. fıkrasında ”Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Hukuk, kuralların ihlali durumunda ispatı esas alır. Aile ise mahremiyetin egemen olduğu hassas bir yapıdır ve bu özelliğe bağlı olarak hukuk, ihtiyaç duyduğu ayrıntılara gerektiği şekilde uzanma imkânına sahip değildir. Bu görüntü, aileyi sadece hukuk üzerinden ele almanın ne kadar sorunlu olduğunu ifade eder niteliktedir.</p>
<p dir="ltr"><strong>2.</strong> İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesinin 4. fıkrasında kadınları şiddete karşı koruma amaçlı ”Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirler, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır” denilmektedir.</p>
<p>Her bir kadın, aynı zamanda bir başkasının kızı, annesi, halası, teyzesidir. Bu sebeple kadına karşı yapılacak hiçbir haksız tutum meşru görülemez. Adalet, herkese hak ettiğini vermektir. Hak ettiğinden fazlası veya eksiğini vermek adaletsizliktir. Hukukta birinin hakkı, karşı tarafa hak ettiğinden fazla haklar vererek korunamaz, böyle bir uygulama bir başka haksız davranışa zemin hazırlar. Özellikle kadına karşı işlenen suçlarda kadın haklarının üst perdeden dile getirilmesi yerinde bir davranış değildir. Kadın veya erkek hakkı yerine mesele, insan hakları üzerinden gündeme getirilmelidir. Hak konusunda bir kesime yapılan pozitif ayrımcılık, beraberinde negatif bir tutum getirmektedir. Bu madde aynı zamanda aile içi uyumun yerini aile içi rekabet ve düşmanlıklarin almasında körükleyici etkiye sahip olacaktır.</p>
<p dir="ltr"><strong>3.</strong> Hukukta bir eylemin suç kabul edilebilmesi için onun ceza yasasında suç olarak tanımlanmış, işlenmesinin hukuka aykıri, fâilin fiilini sadece düşünce planında kalmayıp bir şekilde açığa vurmuş olması, iradî veya dikkatsizlikle yapılmış olması, yasa koyucu tarafından bu fiil için ceza belirlenmiş bulunması gerekir.</p>
<p>Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin 3. maddesinde ”kadına karşı şiddetten’, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojık veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır” denilmektedir. Özellikle ”kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır” ifadesi çok muğlak, her türlü yoruma açıktır. Bu madde ile henüz eyleme dönüştürülmeyen niyetler ve düşünceler suç kabul edilip faili cezalandırılabilir.</p>
<p>Teşebbüs, kişinin işlemeyi kastettiği suça elverişli araçlarla başlayıp, elinde olmayan sebeplerle tamamlayamaması demektir. İslam Ceza Hukukunda teşebbüse, işlenmiş suç için öngörülen ceza türünden bir ceza verilmez. Çünkü teşebbüs derecesinde kalan suçlar -had ve kısası gerektiren bir suç da olsa-, ta&#8217;zir suçu olur, cezası asıl suç için tayin edilen cezadan daha hafif olur. Bu da tamamlanmış bir suç ile teşebbüs safhasında kalan eylemin ayni değerlendirilemeyeceğini gösterir.</p>
<p dir="ltr"><strong>4.</strong> ”Toplumsal cinsiyet’ herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır” denilmekle kadın-erkek rollerinin fıtri olmaktan çok toplum tarafından belirlenen özellik olduğu ifade edilmektedir. Oysa Nur suresi 30’-31.ayetlerde mumin erkeklere ve mümin kadinlara iffetlerini korumalari noktasında emirler siralamiştır.İnsan bedeni üzerinde kararı kim verecektir? Şayet Allah’ın vereceğine inanılıyorsa O, erkek ve kadının belli yerlerini, belirlenen ölçülerde kapatmasını talep etmiş, beden üzerinden cinsel aktivitelerin hangi şartlarda ve nasıl olacağına karar vermiştir.</p>
<p>Şayet beden üzerindeki yetki Allah&#8217;a değil de insana ait ise o zaman insan, bedenini nerede, nasıl ve ne şekilde kullanacağına, bedenini örtüp örtmeyeceğine, şayet örtecekse bunun nereleri kapsayacağına, cinsel ilişkilerini nasıl kuracağına bizzat kendisi karar verecektir. Kısacası mahremiyetin çizdiği sınırların bir anlamı olmayacaktır. Bireyi kutsayan zihniyette birey kendi rolünü kendisi belirleme özgürlüğüne sahiptir ve bu beraberinde homoseksüellik ve lezbiyenlik gibi dinin ”fuhuş” kabul ettiği eylemler hak gibi gösterilmektedir. Aynı maddede ”cinsel yönelim” ifadesi homoseksüellik, lezbiyenlik gibi cinsel sapkınlık olan eylemler, insan hakkı gibi gösterilmektedir ki bu doğru değildir.</p>
<p dir="ltr"><strong>5.</strong> İlgili Sözleşme’nin ”Zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerinin veya hüküm vermenin yasaklanması” başlığını taşıyan 48. maddesinde ”Taraflar bu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddet olayıyla ilgili olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerini yasaklamak üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır” denilerek aile içi problemlerde aile büyüklerinin veya mahkemelerde görev yapan yetkili kimselerin devreye girerek tarafları barıştırması, bunun için arabuluculuk yapmaları yasaklanmaktadlr. Oysa ülkemizde mahkemelerin iş yükünü hafifletmek için ”arabulucuk&#8221; kanunu yürürlüğe konulmuştur.</p>
<p>İslam&#8217;ın iki temel kaynağından ilki olan Kur’an-ı Kerim&#8217;de eşler, aralarındaki anlaşmazlığı kendi başlarına halledemiyorlarsa, “aile içi sorunların aile içinde çözülmesi&#8221; ilkesi gereği aile büyüklerinin müdahalesi devreye girmektedir. Problem dışarıya taştıkça ve sorunlar deşifre edildikçe çözüm de zorlaşmaktadır. Tarafların kendi aralarında çözebilecekleri ve telafi edilebileceklerî basit sorunlar için hukuk yoluna başvurmaları kırılganlığı artırır, sorunları büyütür, sorunun ilgili ya da ilgisiz taraflarını çoğaltır; bu da çoğu kere ayrılıklara zemin hazırlar.</p>
<p>Bu sebeple hukuka en son çare olarak başvurulması gerekir. Zaten işin o noktaya gelmesi de bahsedilen sebeplerden dolayı ailenin sonunun geldiğinin işaretidir.(Saffet Köse,Genetiği ile oynanmiş Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu,Konya,2014,s.214) İşte bu sebeple Nisa suresi 34. ayette ailevi problemleri önce eşler kendi aralarında -nasihat, yatakta yalnız bırakma ve te&#8217;dib sırasına göre- çözmek için çaba sarf etmeliler, zikredilen metotların sonuç vermemesi ve eşler arasındaki geçimsizliğin sona ermemesi hâlinde, nasıl hareket edileceği bir sonraki ayette şöyle bildirilmektedir: Eğer (karı-kocanın) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse, Allah onların arasını bulur. Çünkü Allah (her şeyi) bilendir, haberi alandır.&#8221;(Nisa,35)buyurularak soruna aile büyüklerinin müdahalesi anlatılmaktadır.</p>
<p>Ayette zikredilen ”erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin” ifadesi, aile sırlarına yabancı kimselerin vakıf olmamaları, eşlerin hususi hâllerini nispeten daha iyi bilmeleri, her iki tarafın şikâyetlerini açık bir şekilde daha rahat söyleyebilmeleri ve aileden olan kimselerin yabancılara nispetle eşlerin arasını bulmayı daha ziyade arzu edebilecekleri bakımından uygun olduğu ifade edilmektedir.</p>
<p>Neticede bireysel hakkın ihlali olan aile içi kadına şiddet konusunda İstanbul Sözleşmesi ile tarafların uzlaşma, şikâyetini geri çekme gibi hakları engellemektedir. Oysa bireysel hakkın ih&#8217; lalinin ağırlıklı olduğu suçlarda olay mahkemeye intikal etse dahi, taraflar isterlerse yargılamanın her safhasında uzlaşabilme, şikâyetini geri çekme gibi hakları vardır ve bu engellenemez.</p>
<p dir="ltr"><strong>6.</strong> İstanbul Sözleşmesi’ne uyum yasası olan (6284 sayılı Kanun) düzenlemede, kadının tek taraflı beyanı asıl kabul edilerek koca evden uzaklaştırılmaktadır. Oysa uzaklaştırılan kocanin kalacak yerinin olup olmaması, kalacak yeri olmayıp otel gibi geçici mekanlarda kalacaksa bunun bedelini karşılayacak imkanının olup olmaması gibi durumları dikkate alan bir düzenleme yapılmamıştır. Bu da kocanın eşinin bu şikâyetine karşı daha fazla hukuksuz eylemlerde bulunmasına neden olmaktadır.</p>
<p>Her insanın itaat kadar suç işlemeye de meyyal yaratıldığı inkâr edilemez bir gerçektir. Her ne kadar suç işlemek hukuken ve ahlaken tasvip edilmeyen bir durumsa da bu, suçlunun insan olduğunu unutturmamalıdır. Onun bu hâli kendisine insanca muamele edilmesine engel değildir. Suç işlemiş ve yargılanmak üzere hâkim önüne çıkartılan kimse de sonuçta suçlu da olsa bir insandır ve kendisini savunma, cezasını hafifletecek sebeplerden yararlanma gibi bir kısım hakları devam etmektedir. Bir kimse sanık veya suçlu olmakla insanlığını yitirmiyor.</p>
<p><strong>7.</strong> Kadına şiddeti önlemeye yönelik &#8220;İstanbul Sözleşmesi&#8221;nin ülkemiz tarafından kabul edilip ilgili yasal düzenlemeler yapıldıktan sonra kadın cinayetleri azaldı mı arttı mı? Bununla ilgili saha araştırmaları yapılmalıdır.</p>
<p dir="ltr">İstanbul Sözleşmesi (Disiplinlerarasi Bir Soruşturma),syf.171,177</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-perspektifinden-istanbul-sozlesmesi/">İslam Hukuku Perspektifinden İstanbul Sözleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-hukuku-perspektifinden-istanbul-sozlesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Özgürleşmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet-ve-cinsiyet-ozgurlesmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet-ve-cinsiyet-ozgurlesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Oct 2019 15:35:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvehap el Messiri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Erkeği]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Hakan Çakıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Aileyi Unutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Alfred Kinsey]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik ve beden.]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsiyet Özgürleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik ve heteroseksüellik]]></category>
		<category><![CDATA[Feminist kuram]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Judith Butler]]></category>
		<category><![CDATA[Judith Halberstam]]></category>
		<category><![CDATA[LGBTQ]]></category>
		<category><![CDATA[Martha Shelly]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Pedofili)]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernite]]></category>
		<category><![CDATA[Queer Teoriye Giriş]]></category>
		<category><![CDATA[Queer Uygulamalar:]]></category>
		<category><![CDATA[Rosi Braidotti]]></category>
		<category><![CDATA[Simon de Beauvior]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet Eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Özgürleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23169</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zygmunt Bauman, Hıristiyanlığın “Baba, Oğul, Ruh’ul Kudüs’ten” müteşekkil teslisinin, Aydınlanma ile “Akıl, Bireysellik ve Özgürlüğe” evrildiğini, Modernite ile “Bilim, Ulus ve Devlet/Vatan”ın oturduğu kutsal teslis tahtına, Postmodern dönemde “Vücud, Haz ve Karışılmazlığın (özgürlük)” oturduğunu söyler. Sonuncuları olan Postmodernite, tıpkı kendinden öncekilerin daha öncekilerle dalga geçtiği gibi Modernitenin kutsallarına (kahramanlık, fedakârlık, şehitlik ve benzeri ütopyacı kutsallarına) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet-ve-cinsiyet-ozgurlesmesi/">Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Özgürleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23171 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika.jpg 1200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p style="font-weight: 400;">Zygmunt Bauman, Hıristiyanlığın “Baba, Oğul, Ruh’ul Kudüs’ten” müteşekkil teslisinin, Aydınlanma ile “Akıl, Bireysellik ve Özgürlüğe” evrildiğini, Modernite ile “Bilim, Ulus ve Devlet/Vatan”ın oturduğu kutsal teslis tahtına, Postmodern dönemde “Vücud, Haz ve Karışılmazlığın (özgürlük)” oturduğunu söyler.<br />
Sonuncuları olan Postmodernite, tıpkı kendinden öncekilerin daha öncekilerle dalga geçtiği gibi Modernitenin kutsallarına (kahramanlık, fedakârlık, şehitlik ve benzeri ütopyacı kutsallarına) tapınmayı reddederken, onları aşağılar. Postmodern dönem tüm “mutlak değerlerin”, “kutsal ve sorgulanamaz doğruların” darmadağın edildiği insanın elinde güvenebileceği hiç bir değerin kalmadığı bir dönemdir. Postmodern insan, bu anlamda kendisinden(vücudundan), hazlarından ve bunların dokunulmazlığından başka hiç bir değere tapınamaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bauman Postmodern dönemi –en azından başlangıçta- aşkınlığın, çoğulculuğun ve hoşgörünün vaad edilen cenneti ve insanlığın son umudu olarak görür. İlerleyen dönemde Postmodernite övgüsünün yerini, akışkan modernite metaforunun övülmesi alır. Ancak sonuç, Bauman için bir hayal kırıklığıdır. Çünkü Postmodern dönem yok edilen kutsalların yerine, insanlığın üzerinde anlaşabileceği hiç bir değer öneremez. Bauman’a göre bütün mutlak doğruların, değerlerin, normların sıvılaşma süreci sanatı, kültürü ve insan ilişkilerini içine alarak çağdaş beşeri koşulların haritalanmasında iki ana metafora hayat verir: <strong>Cinsellik ve beden</strong>. Bunlar yeni dönemin sorgulanamaz Tanrılarıdır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref1">[1]</a>. <strong>Bauman bu dönemi “orgazm” Tanrısının dönemi olarak tanımlar.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bauman’ın Karamazov Kardeşlerden alıntıladığı şu pasaj konu hakkındaki fikrini özetler niteliktedir:<em> “Ölümsüzlüğe olan inanç yitirildiğinde “sadece aşk değil onu hayatta tutan yaşam enerjisi de sönecek. Dahası hiç bir şey ahlaka aykırı sayılmayacak, her şeye hatta yamyamlığa bile göz yumulacaktır.” Tanrıya ve ebediyete inanmaktan vazgeçilip inancın yerine akıl konulursa- makul olabilecek tek kural “bencilliktir.”</em>  Dostoyevski, kahramanı İvan’a “<em>Ebediyet yok ise, iyilik de yok</em>” dedirtir. “İnsanlar Tanrıdan ve ebediyet fikrinden kurtulduğunda (ki ardışık jeolojik katmanları delmenin acımasız mantığı ile bu mutlaka gerçekleşecektir) herkes hayatın vereceği tüm mutluluğu ve sevinci -ümitlerini erteleyebileceği bir Ahireti olmadığından- bu dünyada, şu anda yaşamaya odaklanacaktır… Kaybedebileceği tek bir saniyesi yoktur. Her şeyi büyük bir hız ve yoğunlukla, bir ömre sığdırmaya çalışmak zorundadır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref2">[2]</a>” der.</p>
<p style="font-weight: 400;">Abdülvahap el Messiri, Bauman’ın “<em>ilahi ve aşkın bir otorite yokluğunun, absürtlüğün egemenliğine; dini mutlakların yokluğunun da bedenin yüceltilmesine yol açtığına</em>” dair fikrinin izini sürer. Ona göre, akışkanlık (geçişkenlik-translık), postmodernitenin “kullan at” kültürüyle uyumludur; bu ise “<em>Enerjiyi, hammaddeyi, şarkıları, kadın bedenini ve ozonu kısaca her şeyi tüketen, kullanan ve harcayan emperyalist “faydacı kültürden” başka bir şey değildir. Siyasi düzeyde ulus devletin marjinalize olması, ortak iyi ve adil toplum kavramlarına duyulan inancın<strong> </strong>kaybolmasıdır</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref3">[3]</a>”</p>
<p style="font-weight: 400;">Messiri Postmoderniteyi, zayıfın statükoya teslim olmasının, adaptasyonun ve kabulünün ideolojisi olarak tanımlar. <em>“<strong>Bunu toplumsal doğrular ve gerçeklikle hiç bir sınır tanımadan oynayarak yapar</strong><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref4"><strong>[</strong>4]</a>”,</em> der. <em>“Modernleşme çağında “insan bedeni” temel bir metafor haline gelmişken,  Postmodern dönemde “cinsellik” çağın ana metaforu haline gelmiştir</em>… <em>Modern Batı felsefesi cinselliğe, “her şeyin fevkinde bir epistemolojik üstünlük verir… Bu üstünlük, değerlerin, vazifelerin, yükümlülüklerin ve sorumlulukların karmaşık dünyasına veda olarak da okunabilir&#8230; Tek yaratıcı olarak “tatmin edilmesi gereken” Tanrı’nın yerini, Materyalist sistemde “beden ve cinselliğin” tatmini alır</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> &#8230;<em>Ailenin sıvılaşması ve yeni akışkan tanımların ortaya çıkması da, cinselliğin yüceltilmesinin neticeleridir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref6"><sup><strong>[6]</strong></sup></a>.</em><em> Bu sıvılaşma sürecinde örneğin fuhuş “ekonomik faaliyet” haline gelir ve bir dil göstergesi olarak “fahişe”, “seks işçisine” dönüşür. Bu “fahişeyi”, bir işçi ve toplumdaki ekonomik bir güç olarak sunan, bir tanımlayana ve tanımlanana sahip yeni bir göstergedir</em>, Messiri’ye göre aynı sıvılaşma süreci, “gayrı meşru çocuklar”  gibi tanımların “bekâr annelerin  “tek ebeveynli bir ailenin çocuklarına” , “evlilik dışı çocuklara”, “doğal bebeklere” ve “aşk bebeklerine” dönüşmelerinde de görülür. Kısacası onlar doğanın çocuklarıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Messiri akışkan postmodern cinselliğin yahut daha yerinde bir ifade ile cinselliğin sekülerleşmesinin ve kutsallığını yitirmesinin , “karmaşık bir beşeri varlık” (anne-baba, karı-koca, erkek-kadın) olarak insanı yapı söküme uğrattığını düşünür. İronik, ancak ciddi bir tonla, cinselliğin sıvılaşmasının “doğal evriminin” kendisini ensest ve eşcinsel ilişkiye karşı kayıtsızlıkta ve hayvan seviciliğin övülmesinde gösterdiğini savunur.  Felsefeye olan ilginin yerini, artık sübyancılık (pedofili) ve hayvan seviciliğe olan ilgi almıştır. En acı olan ise, insan doğasına bir saldırı olan cinsel anormalliğin, insan hakları adına savunulmasıdır. Beşeri varlıklar, tensel keyif kaynağı olarak kullanılacak ve sömürülecek salt ete indirgenecektir. Postmodernistler, kimlik, hafıza, tarih ve zamana, simgelere ve kökenlere, hakikat, kutsallık ve aşkınlık nosyonlarına herhangi bir gönderme yapmayan; iktidar arzusunu, serbestliği ve hazzı yücelten bir dünya kurmayı arzularlar</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p style="font-weight: 400;">Abdülvahap el Messiri, Bauman’ı bu konuda eleştirirken, O’nu, asıl sebebi görmeyi reddetmekle suçlar: Messiri’ye göre bütün bu süreç insanın Tanrı’nın hayata müdahalesini reddetmesi(Sekülerizm) ile başlamıştır ve sekülerizmin nihai olarak ulaşabileceği bir başka durak yoktur.</p>
<p><strong>Queer Teoriye Giriş</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Queer kavramı, İngilizce “eşcinsel, sapık” anlamında bir aşağılama, hakaret cümlesi. Ancak kelimenin anlamı Queer Teori ile birlikte, “Querr (eşcinsel, homo, fahişe, sürtük, zenci, .bne vs.) diyerek aşağıladığın, hakaret ettiğin kaybetmiş, norm dışı, toplum dışı, tutunamamış, çuvallamış, başarısız, mülksüz, hor ve hakir gördüğün her kim ise,  her ne ise “işte o benim, onun yanındayım” anlamında otoriteye meydan okumaya dönüşür. Bu anlamda <em>queer</em>, yok sayılmış, görmezden gelinmiş olanın ezilmişliğine, onurunun kırılmışlığına itiraz olarak okunulabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Temeli Platon’a (Eflatun) atfedilen düşünceye göre insanın, en alt düzeyde iki temel mutluluk kaynağı vardır. İlki, dünyaya (mala, mülke, yiyeceğe, paraya vs) sahip olmanın getirdiği hazlar (hayatın içindeki günlük yaşamın verdiği hazlar), diğeri ise kadının (cinsel şehvetin) insana sunduğu hazlardır. Bunlardan ilki “Maddi Hazlar”, korkunç bir gelir eşitsizliğine neden olan ve kurdukları acımasız sistemle bütün dünyanın gelirlerine el koyan büyük kapitalistler tarafından engellenirken; diğeri yani “Cinsel Hazlar”, ahlak ve erdem talebinde bulunan patriyakayı, heteronormativiteyi inşa eden ve merkezi tanımlayan “ahlak erkeği” tarafından engellenir. (Heteronormativiteyi kuran “Ahlak Erkeği”nin (andropos) hedef alınması konusunu bir sonraki “İnsan Sonrası Toplum: Transhümanizm” makalesinde tartışmaya niyetlendiğimizden burada kısaca geçiyoruz.)<img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" title="Tracey Moffat'ın 4. Çalışmasından" src="https://1.bp.blogspot.com/-VrvJPET4zXU/XYywre4IvSI/AAAAAAAAEik/6C74l4HYTSkXHBSW-JM5l0VOpwRDMbbAACLcBGAsYHQ/s320/fourth-2.jpeg" alt="" width="320" height="206" border="0" data-original-height="456" data-original-width="702" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Kapitalist düzen zenginlerin sayısını aritmetik olarak artırırken fakirlerin sayısını ve zengin fakir arasındaki uçurumu geometrik olarak büyütür. Böylece girdiği her yerde kaybetmişler, çuvallamışlar yığını var eder. Kurulan düzen, sadece 1. gelenleri ya da en öndeki bir kaç kişiyi ödüllendirirken geri kalan herkesi kaybetmişler hanesine savurur. Judith Halberstam,  bu durumu anlatmak için Tracey Moffat’ın Olimpiyatlarda 4. gelenleri fotoğrafladığı çalışmasını kullanır. Yarışmacılar kendi kasabalarının, şehirlerinin, bölgelerinin, ülkelerinin hatta kıtalarının en iyileridir. Milyonlarca belki de milyarlarca kişinin arasından seçilerek gelmişlerdir. Gözle görülemeyecek bir fark ile çok küçük farklar ile 4. olmuşlardır. Ancak yine</p>
<h5 style="font-weight: 400; text-align: right;">Tracey Moffat&#8217;ın 4. çalışmasından</h5>
<p style="font-weight: 400;">de onlar birer “loser”dır, kaybetmiştir. Kazananlar kürsüsüne çıkamayacaklardır. Tıpkı daha önce geçerek kaybetmişlerin arasına savurdukları milyonlarca kaybetmişin arasına kendileri de katılmışlardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Judith Halbestam, sistemin “kaybetmişler” safına attığı insanların nihilist ruh hallerinin ifadesini Lee Edelman’ın <em>No Future</em> (Gelecek Yok) filminden alıntıladığı “<em>Sosyal düzeni .iktir et, adına terörize edildiğimiz o içimizdeki çocuğu .iktir et, Sefiller romanındaki kimsesiz çocuğu .iktir et; The Net<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>deki fakir ve saf çocuğu .iktir et; tüm sembolik ilişkiler ağını ve onun dayanağı olarak iş gören geleceği .iktir et<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref9">[9]</a>”</em> kelimelerde bulur.  Halberstam, Sex Pistols’un İngiltere Kraliçesinin 25. Tahta geçiş yıl dönümüne ithafen yazdıkları “<em>Gelecek Yok</em>” şarkısını da İngiltere’nin kaybetmişleri için bir toplanma çağrısı olarak okur<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref10">[10]</a>.  Onlar tüm toplumların kaybetmişleri, dışlanmışları, huzursuzluğa ve mutsuzluğa terk edilmişleridir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Michael Warner’ın “normal” (normalliğe, normal olana-AHÇ) rejimlere karşı bir direniş” olarak tarif ettiği<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref11">[11]</a> Queer Teori, adeta bu “normale uymayan” kaybetmişler adına Nihilizmin ve ümitsizliğin egemenlere meydan okumasıdır.<img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://1.bp.blogspot.com/-geK8oeaB4aY/XY7nq5vKnbI/AAAAAAAAEnc/hcD6g4lK2tEjhrK8H1kK3ZARf-5SVtGIQCLcBGAsYHQ/s640/Ekran%2BAl%25C4%25B1nt%25C4%25B1s%25C4%25B1.PNG" width="334" height="640" border="0" data-original-height="750" data-original-width="393" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Queer, egemenlerin ve heteronormativiteyi (neyin normal sayılması gerektiğini) inşa eden ahlak erdem insanının “başarılı olmak” adına topluma sunduğu seçenekleri bilinçli bir şekilde seçmemeyi ve çuvallamayı seçer.Judith Halberstam Irvine Welch’in Trainspotting romanından alıntıladığı şu kesit bu meydan okumayı ifade eder: “<em>Farzet ki ben işlerin eğrisini de doğrusunu da biliyorum, kısa bir hayatımın olacağını, aklımın yerinde olduğunu biliyorum, vesaire, vesaire, vesaire ama yine de uyuşturucu kullanmak istiyorum. Bunu yapmama izin vermezler çünkü bu bariz bir şekilde kaybetmenin/başarısızlığın simgesi olur. (</em>Fakirlerin kaybetmeyi seçmeleri, egemenlerin çuvallamasıdır. Eğer Ben kendi irademle çuvallamayı seçersem başarısız olan egemen olur, diyor. AHÇ<em>) Çünkü sen onların sana önerdiklerini reddediyorsun. Bütün mesele de bu. Bizi seç. Hayatı seç. Banka ipoteklerini seç. Çamaşır makinelerini seç. Otomobilleri seç. Bir kanepeye oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına iğrenç abur cuburları tıkıştırmayı seç. Çürüyüp gitmeyi seç. Bir huzurevinde altına edip, kendi ellerinle büyüttüğün bencil, veletlere rezil olmayı seç. Ben bu hayatı seçmemeyi seçiyorum</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref12">[12]</a>”  (Irvine Welsch’in Trainspotting romanından alıntı.) )</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Çuvallamanın hakkını vermek belki bizi içimizdeki şapşalı bulmaya, bizden beklenen başarılara imza atmamaya, yetersiz kalmaya, ilgimizin dağılmasına, yan yollara sapmaya, bir sınır bulmaya, yolumuzu kaybetmeye, unutmaya, hakimiyetten imtina etmeye ve Walter Benjamin’le birlikte “kazananla empati yapmanın her zaman egemenlerin işine yarayacağını” kabul etmeye yönlendirebilir. Bütün kaybedenler, kendilerinden önce kaybedenlerin varisleridir</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref13">[13]</a>.</p>
<p style="font-weight: 400;">Queer Kapitalizmin ürettiği sanayi şehirlerinin atıklarının<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref14">[14]</a>, kaybetmişlerinin,  tutunamayanlarının, lüzumsuzlarının<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref15">[15]</a>, işe yaramazlarının, çuvallamışlarının içine düştükleri boşluğa seslenen bir düşünce olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda Queer Teori, asimilasyon ve ayrımcılık<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> karşıtı anti-kapitalist bir hareket olarak tanımlanabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak Queer Teori,  bir yerlerde bir kırılmaya uğrar ve antikapitalist duruş son derece silikleşir ve sadece heteronormativiteyi inşa eden (eşcinselliği reddeden, ırz, namus, şeref talebi olan ahlak) erkeği hedef alarak “haz”ların önündeki engellere odaklanır.</p>
<p style="font-weight: 400;">1971 yılında ilk kez kadın sığınma evlerini (Chiswick Kadın Yardım) kuran Erin Patria Margaret Pizzey “<em>Aslında Feminist hareketler için Kapitalizm, 1960-70’lere kadar en büyük düşmandı, Amerikan feministleri hedef saptırdılar. Artık kapitalizm düşman değil, dediler; düşmanımız, Patriyarka ve erkekler</em>” diyerek bu durumdan şikâyet eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Queer kavramını ilk kez 1960’da kullanan Paul Goodman da benzer bir tespiti Queer tanımı için yapar. Terimi kullandıktan sadece 3 yıl sonra kavramı kullanmayı terk etmesinin sebebini: “Benim <em>Queer’im, zengin beyaz homolar tarafından işgal edildi”</em>, diyerek açıklar. Maxime Cervulle’un işaret ettiği gibi “<em>güçlü gayler yıllardır süren dışlanmışlıklarını ve mağduriyetlerini egemen kapitalistlere konforlu bir pozisyon karşılığında sattılar</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref17">[17]</a><em>”</em> ve kapitalistler adına “ailesiz” topluma geçiş mücadelesinde en ön cephede yerlerini aldılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Böylece Batı, eşcinsel hareketleri içeri çekerek hem ehlileştirdi, hem de taze ve madunluktan kurtulmanın heyecanındaki yeni bir kuvveti, kapitalizme direnen son kalenin, ailenin üzerine cepheye sürmüş oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Queer’e geçmeden önce, Queer’in öncüsü Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Özgürleşmesi konularını hatırlatmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>a)</strong><strong>Toplumsal Cinsiyet:</strong><br />
(Bu bölümü daha önce &#8220;Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Özgürleşmesi&#8221; başlığı altında yayınlamıştık. Ancak Queer Teoriye girebilmek için yazının önüne bu bölümü ekleme mecburiyeti hissettik.)</p>
<p style="font-weight: 400;">Rockefeller Vakfının Amerikalı zoolog Alfred Kinsey’e maddi yardım yapmaya başlama tarihi 1941’li yıllara denk geliyor<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>. Bu yardımlaşma Kinsey’in, 1947 yılında Rockefeller Vakfı destekli Indiana Üniversitesi bünyesinde Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kurmasına kadar varır. Kinsey, 1948 yılında “Erkek Cinselliği” ve 1953 yılında “Kadın Cinselliği” üzerine yapmış olduğu araştırmaları bir rapor olarak yayınlar. Raporlar Amerikan Medyası tarafından oldukça büyük bir ilgi(!) ile karşılanır ve haftalarca gündemde tutulur. Çıkan sansasyon sonucu Amerikan Barolar Birliği, Amerikan Hukuk sisteminde çok ciddi değişikliklere gitmek zorunda kalır. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde &#8220;suç&#8221; olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların aldatması ve eşcinsellik vs. suç olmaktan çıkarılıp, normalleştirilir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye kamuoyuna “Cinselliği tabu olmaktan çıkaran dahi<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref20">[20]</a>” olarak tanıtılan Kinsey, hazırladığı bu raporlarla cinselliğin tanımını da değiştirir: Ona göre dişilik ve erkeklik evrimin insanı, üreyerek neslini korumak için zorladığı doğal evrimsel roldü. Cinsiyet insanın, evrimin kendisini zorladığı erkeklik ve dişilikten başka kendi içinden gelen eğilimlerle geliştirdiği bir kimlikti. Cinsiyet ise insanın kendi içinden gelen eğilimlere göre geliştirdiği bir kimlikti. Kinsey, halen LGBTQ+ örgütlerin ellerinde salladıkları gökkuşağı renkli bayrakla simgelenen “Kinsey Skalasını” yayınlayarak bir ucunda homoseksüelliğin (sadece eş cinsle ilişki) diğer ucunda heteroseksüelliğin (sadece karşı cinsle ilişkinin) olduğu bir cinsiyetler skalası yayınladı. Bu skalaya göre insanın cinsiyeti, evrimin biyolojik olarak onu zorladığı dişilik veya erkeklikten bağımsız kişinin eğilimlerine göre belirlenen bir tanımdı. İnsan biyolojik cinsiyetinden farklı olarak %10, 20, 50, 80 veya başka oranlarda erkek veya kadın olabilirdi.</span></p>
<p><br style="font-weight: 400;" /><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-S_LiR44Lunk/XYyxicz1EKI/AAAAAAAAEi8/f37ERFLnlHIzWzxoETlOjXhnWVRCGBKrgCLcBGAsYHQ/s400/escinsel-bayrak-lbdg-3.jpg" width="400" height="121" border="0" data-original-height="260" data-original-width="833" /><br />
</span><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://1.bp.blogspot.com/-sGlQeba1J2Y/XYyxJ7VuclI/AAAAAAAAEis/QR73rApvhmIXbSoWRvFcpPmkWnOikvRtgCLcBGAsYHQ/s400/Kinsey%2BSkalas%25C4%25B1.png" width="400" height="170" border="0" data-original-height="356" data-original-width="835" /></p>
<p>Kinsey’e göre, sadece kendi cinsi ile veya sadece karşı cins ile olmak bir sapmaya işaret ediyordu. Bu iki duygunun tam ortasında, her iki cinse aynı anda (erkeğe ve kadına) ilgi duyan biseksüellik en doğal ve dengeli duygu idi. Ancak heteroseksüelliği “normal” kabul edip diğerlerini “ahlak” adı altında baskılayan “Ahlak Erkeği” cinselliğin normal dağılımını engellemekteydi. Eğer “Ahlak Erkeğinin” toplumsal cinslere olan baskısı kırılırsa toplumun büyük kesimi biseksül<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a><sup> </sup>olacaktı. Daha sonra bu düşüncenin en önemli ismi haline gelecek      olan Judith Butler’a göre, ahlak erkeğinin toplumu zorladığı Heteroseksüellik (sadece karşı cinse eğilim), ancak insanın en doğal duyguları, eşcinsellik ve biseksüelliğin baskılanması ile ulaşılabilecek, zor ve meşakkatli bir süreçtir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>[Geçen yıllarda Kinsey’in çalışmalarının; büyük bir manipülasyon<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> ve sahtekarlık<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> olduğu,<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> raporlarına kaynaklık eden çocuklara tecavüz ettiği, para karşılığı babaları ile küçük kızları ensest ilişkiye zorladığı, (Kinsey’in 7 yaşındayken öz babasına 20 seferden fazla tecavüz ettirttiği iddia edilen kızlardan biri olan Ester White, 12 Nisan 2014 tarihinde Birleşmiş Milletlere yazmış olduğu mektupta “babamı affedebildim ancak Kinsey’i asla” demişti.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>) 4 Aylık çocukların cinsel performansını nasıl ölçtüğünü,  çocuk seksi ve çocukların cinsel kapasiteleri ile ilgili bilgileri nasıl elde ettiğini açıklamadığı, sıradan insanlar diye tanıtılan deneklerin çoğunluğunun para ile kiralanmış seks işçileri ve cinsel suçlardan mahkûm olmuş hükümlüler olduğu, söylediği kadar deneğe hiç bir zaman ulaşmadığı, görüşleri ile uyuşmayan verileri gizlediği gibi bir sürü eleştiri almış olsa da skala asla medyanın gözünden düşmedi.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Liberty Counsel’in kurucusu ve Dekanı Mathew Staver’ın<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> da, “Alfred Kinsey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekârlıktan sorumlu tutulmalıdır” diyerek Enstitü hakkında bulunduğu soruşturma talebi de karşılık görmedi.]</p>
<p>Ancak Kinsey’de biyolojik ve toplumsal cinsiyet ayrımı yoktu.</p>
<p>İlk kez 1968 yılında ABD’li psikanalist Robert Stoller ‘Sex and Gender’ (Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet) isimli kitabında,  kadınlık-erkeklik ile cinselliği birbirinden ayırarak “gender”(Toplumsal Cinsiyet) kavramını kullandı. Bunun anlamı arzulardan/eğilimlerden çok biyolojik olarak “Erkek” ya da “Kız” olarak dünyaya gelenlerin “toplumsal cinsiyet” (gender) olarak başka bir cinsiyet taşıyabilecekleriydi. Yani bir kız bedenine sıkışmış erkekler, ya da erkek beynine sıkışmış kızlardı söz konusu olan.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://1.bp.blogspot.com/-VXUQ5IIAeWk/XY3cd6YL2oI/AAAAAAAAEmc/1Y_AbGZ2FzMD0xA6M315aDrGktNQVKaiQCLcBGAsYHQ/s200/luce%2Birigaray.jpg" width="200" height="159" border="0" data-original-height="806" data-original-width="1008" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Luce Irigaray</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: left;">Çok havada kalan bu tanımlamaların altı, süreç içinde özellikle Foucault, Deleuze/Gauattari ve Lacan’dan aldıklarını geliştiren Simone de Baviour, Judith Butler, Luce Irigray, Dennis Altman, Monique Wittiq, Diana Fuss, Judith Halberstam, Eve Kosoftsky Sedgwicks vs. gibi feminist ve eşcinsel felsefecilerden alınanlarla doldurulmaya çalışıldı. (Queer Teori özellikle feminist hareketlerce üretilen bilgi üzerine türetilmiştir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a>)</p>
<p>Toplumsal Cinsiyetler ancak Heteronormativiteyi inşa eden (namus, şeref, ırz talebinde bulunan, Eşcinselliği reddeden ahlak erkeği-Peygamberleri kastediyorlar) erkeğin diğer cinsiyetleri hapsettiği ikili cinsiyet (kadın erkek) rejiminin yıkılması ile özgürleşebilecek cinsiyetlerdir. Yani bu fikre göre “Cinsiyetin ne?” sorusuna, fiziksel özelliklere bakılarak cevap verilemez ve şıklar arasında “erkek” veya “kadın” seçenekleri yoktur.</p>
<p>Toplumsal Cinsiyetlerin ilki;</p>
<p><strong>H : </strong>&#8220;Heteroseksüalitedir. (İlişki için karşı cinsi tercih edenler. Kadın-Erkek ilişkisi) Bu diğer cinsiyetleri baskılayan, ötekileştiren, erki kontrol eden cinsiyettir ve “düşman” cinsiyettir. Diğer toplumsal cinsiyetlere yer açabilmek için onun geriletilmesi gerekir.</p>
<p>Dost Toplumsal Cinsiyetler: LGBTQ+’dır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref30">[30]</a>.</p>
<p><strong>L</strong> : (Lezbiyen, kadın kadına ilişki)</p>
<p><strong>G </strong>: (Gay, erkek erkeğe ilişki)</p>
<p><strong>B</strong> : (Biseksüel, kadın ve erkekle aynı anda ilişki.)</p>
<p><strong>T</strong> : (Trans, karşı cins rolüne girerek ilişki)</p>
<p><strong>Q</strong>: (Questioning: Kararsız ya da cinsiyetini tanımlamak istemeyen veya<strong> </strong>Queer: Ahlak erkeğinin anormal sayıp ötekileştirdiği, aşağıladığı diğer ilişki modelleri<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> (Pedofili, ensest, zoofili vs)</p>
<p><strong>+</strong> : Toplumsal Cinsiyetlere<strong> </strong>dost heteroseksüeller ve yeni gelecek tanımlanmamış ilişki modelleri (Pornocu, sadomazohist, sadist, oğlancı, fetişist, pezevenk, röntgenciler vs.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a>)</p>
<p>Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBTQ+ cinsiyetlerin “kadın”, “erkek” gibi tamamen normalleşmesini talep eder. Bunu da normal cinsiyetlerin  “Kadın” ve “Erkek” cinsiyetler olduğu iddiasına saldırarak yapar.</p>
<p><strong>b)</strong><strong>Cinsiyet Özgürleşmesi veya Toplumsal Cinsiyet Eşitliği</strong></p>
<p>Toplumsal Cinsiyetler ancak Heteronormativiteyi inşa eden (namus, şeref, ırz talebinde bulunan, eşcinselliği reddeden ahlak erkeği-Peygamberleri kastediyorlar) erkeğin diğer cinsiyetleri hapsettiği ikili cinsiyet (kadın-erkek) rejiminin yıkılması ile özgürleşebilecek cinsiyetlerdir.</p>
<p>Düşüncenin genel hatlarını “Cinsiyet Belası” isimli eserinde derleyip toparlayan Judith Butler’ın, Lacan ve Wittiq’den alıp işlediği fikre göre doğduğunda, “<em>insanın ifade edebileceği tüm cinsel imkânların üzerinde </em><em>barındıran</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a><em> çocuklarda</em>”, “Toplumsal Cinsiyetlerin” temel kurucu unsuru <strong>eşcinsellik </strong>ve <strong>ensest tabularıdır</strong><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a>. (Foucault tabuları kurucu öğe olarak görür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a>.)</p>
<p>Çocukta gelişen ilk duygu kendi cinsinden olan ebeveynine karşı ilgidir. Bu gelecekte “eşcinselliğe” evrilecek olan duygudur<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref36">[36]</a>. Dolayısı ile insanlar öncelikle eşcinseldir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref37">[37]</a>. Heterenormativiteyi üreten erkek; erkek çocuğa kendisini, kız çocuğa kadınını (Erkeğin kadını mülkü olarak görme iddiasına atıf -AHÇ) yasaklayarak ilk tabuyu (<strong>Eşcinsellik Tabusu</strong>) üretir. Sonuçta baba-oğul, anne-kız ilişkisi eşcinsel bir ilişkidir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a>. Daha sonra çocuğun karşı cinsten olan ebeveyni fark etmesi ile diğer cinse yönelen ilgiyi; kıza kendisini, oğlana annesini yasaklayarak ikinci tabuyu (<strong>Ensest Tabusu)</strong> üretir.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone" src="https://1.bp.blogspot.com/-3mM5cgYxLDA/XYy2kelE-rI/AAAAAAAAEjQ/rB_R7yShUqYxEOhzN_HVGRyYo5FzuFzGACLcBGAsYHQ/s320/cocuk.PNG" width="320" height="226" border="0" data-original-height="485" data-original-width="686" /></td>
</tr>
<tr>
<td>3 (üç) yaş, çocuğun eşcinsel olduğunu anlamak<br />
için çok mu erken? Transgender araştırmacılar<br />
öyle düşünmüyor.&#8221;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: left;">Ancak “Ahlak Erkeğinin” tabuları “<strong>anne, baba tabusu</strong>” ile sınırlı kalmaz. Her ne kadar kardeşlerin sevilmesi konusunda ısrarlı ise de kardeşlerin fazla sevilmesi<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> “<strong>Kardeş tabusuna</strong>” takılır. Çocuk büyüdükçe aile içinden, aile dışına yönelecek “<strong>eşcinsel</strong>” ve “heteroseksüel” eğilimleri<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref40"><sup>[40]</sup></a> tabu halinde getirdiği gibi insan dışı varlıklara yönelimleri de (<strong>hayvan tabusu,</strong> <strong>eşya tabusu</strong>) yasaklar. Ahlak erkeği sadece heteroseksüaliteyi serbest bırakır. Ancak onu da “<strong>tabu</strong>”larla tahakküm altına almaya çalışır. “<strong>Toplu Seks Tabusu</strong>” ile beraberce cinselliği, “<strong>yaş Tabusu” </strong>ile kuşaklar arası cinselliği yasaklarken(pedofili), “<strong>Nikâh Tabusu” </strong>ya da<strong> “Aile Dışı Seks Tabusu”</strong> ile kişiyi tek kişiye mahkûm etmeye çalışır. Üstelik “<strong>mahremiyet Tabusu</strong>”, “<strong>gizlilik tabusu</strong>”, “<strong>regl dönemi tabusu</strong>”, “<strong>çıplaklık tabusu</strong>” “<strong>utanma</strong>”, “<strong>ar</strong>”, “<strong>ayıp</strong>” vs. tabuları ile tekrar tekrar “tabu süzgeçlerinden” geçirerek, cinsellikleri baskılar.</p>
<p>Erkeğin ürettiği yasaklar ve tabular cinsel yatkınlıkların/yönelimlerin üzerinde belirleyici<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref41"><sup>[41]</sup></a> etki yapar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref42"><sup>[42]</sup></a>.  Ve insanlığı, “kadın/erkek” üzerinden tanımlanmış ikili cinsiyet rejimi hapishanesine mahkûm eder<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref43"><sup>[43]</sup></a>. Böylece Toplumsal Cinsiyetler, “Ahlak Talebindeki Eşcinselliği Reddeden Erkek” tarafından ötekileştirilerek, ahlaksız, iğrenç, pis olarak tanımlanarak, toplumsal baskı altına alınıp toplum dışı edilirler.</p>
<p>Bu yüzden “Cinsiyetlerin Özgürleşmesi”, ancak “heteronormativiteyi kuran” heteroseksüel ahlak erkeğinin baskısının kırılması ile mümkün olabilecek bir şeydir.</p>
<p>Bu baskıyı kırabilmek için öncelikle baskının ve yönlendirmenin fark edilmesi gerekir: Baskı doğum anı ile başlar ve hayatın her alanına yayılır. Doğumhanenin kapısında hemşire, bebekle birlikte göründüğünde “erkek”in sorduğu ilk soru: “Kız mı oğlan mı?” sorusudur. Daha ilk andan çocuk, yüzyıllardır üretilmekte olan iki cinsiyetli cinsiyet rejiminin cinsiyet kalıbına sokulmaya, yani biyolojik olarak “kız” doğmuşsa, “kültürel olarak da kız”; biyolojik olarak “erkek” doğmuşsa, “kültürel olarak da erkek” olmaya zorlanır. Hâlbuki çocuk belki lezbiyen, gay, biseksüel, trans, hem kız hem erkek cinsiyetleri aynı anda yaşamaya çalışan  (travesti) veya hiç aklımıza gelmeyen bambaşka bir cinsel tercih yapabilirdi, iddiasındalar.</p>
<p style="text-align: left;">Eşcinsel olmayan Ahlak Erkeği, “Doğal”lık ya da “fıtrat” diyerek “erkek” ve “kız” kategorileri tanımlamıştır. Fıtrat dayatması çocuklara verilen isimler, giydirilen pembeli/mavili kıyafetler, oynadıkları silahlı, bebekli oyuncaklar, yönlendirildikleri meslekler, aile ve toplum içindeki hitaplar, geleceğe yönelik beklentiler ve toplumsal davranış kalıplarında kendini hissettirir. Bunlar “doğallık/fıtrat” adı altında çocuğu “kadın” ya da “erkek” kalıplarına sokmaya çalışan psikolojik, kültürel ve ekonomik baskılardır. Bu süreç çocuğu, “Toplumsal Cinsiyet Kimliğini”, kafasının içine gömmeye, gizlemeye mahkûm eder. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://1.bp.blogspot.com/-rE6uutKPVUY/XYy2REXO2EI/AAAAAAAAEjI/ukhpqxcY0skHF-xvJhNLzU0AsH3ebg-BwCLcBGAsYHQ/s320/Ekran%2BAl%25C4%25B1nt%25C4%25B1s%25C4%25B1.PNG" width="244" height="320" border="0" data-original-height="776" data-original-width="593" /></p>
<p>Hâlbuki Fıtri/Doğal diye bir şey yoktur. Erkek çocuklar top, tüfek, tabanca vs ile oynamaya meyilli değillerdir, Kız çocukları da bebeklere, ev işlerine meyilli değillerdir. Aileleri erkek çocukların önüne tabanca, kız çocukların önüne cindy bebek koyduğu için onlar bu kalıpları öğrenir ve “erkek” ve “kadın” kalıplarına girerler, iddiasındalar.</p>
<p>Cinsiyet Özgürleşmecileri, binlerce yıldır erki elinde tutan, heteronormativiteyi kuran ahlak erkeğinin <strong>“fı</strong><strong>trat dayatması”</strong>  kırılıp çocuklara cinsiyetsiz isimler verip, cinsiyetsiz kıyafetler giydirip, cinsiyetsiz oyuncaklarla büyütüp, toplumun binlerce yıldan süzerek getirdiği “erkek” ve “kız” rolleri öğretilmediğinde, “kadınlık” ve “erkeklik” kategorilerinin tamamen ortadan kalkacağını, çocukların kendi cinsel eğilimlerine yönelerek içlerindeki mesela gaylik, lezbiyenlik veya translığı özgürce yaşayabileceklerini düşünürler.</p>
<p><strong>O halde öncelikle kırılması gereken; “normal erkek”, “normal kadın” tanımları ve özellikle “normali tanımlayan  “erkek otorite”dir</strong>. (Burada İstanbul Sözleşmesinde geçen  “<em>Kadın ve Toplumsal Cinsiyetlerin korunması için yapılacak ayrımcılık, ayrımcılık olarak değerlendirilemez</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref44">[44]</a><em>” </em> ibaresini hatırlatmak istiyorum. Dikkat edilirse negatif ayrımcılık yapılacak olan namus, şeref, ırz talebinde bulunan eşcinselliği reddeden ahlak erkeğidir. Gay, trans, ahlak talebi olmayan vs. erkek değildir.)</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-5W9li4g-g2k/XYy3InFnHQI/AAAAAAAAEjY/kQC8H9gNwTcMVYILrpOHezGiK_wfN-qkQCLcBGAsYHQ/s320/erkeklik.PNG" width="320" height="159" border="0" data-original-height="261" data-original-width="524" /></p>
<p>Leo Bersani, çözülen ve erki dağılan erkeklik mefhumunu tarif ederken, “kadınlaştırılmaya indirgenemeyecek, erkekliğin tamamen yok edilmesi olarak görülemeyecek ama artık “becerilmeyi” de kendine sorun etmeyecek yani erkeksi üstünlüğü elinin tersiyle itecek bir erkeksilik olarak tarif eder. Bunu “öznenin/erkeğin intiharına dayanmayan yok oluşu” olarak adlandırır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref45">[45]</a>.</p>
<p>Annemarie Jagose’un tanımı ile <em>“Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sabit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünü kazımaya adamıştır: Bu hamle, normatif cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri olarak eleştirdiği şeyin baskıladığı diğer grupları da aynı şekilde özgürleştirecektir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref46"><sup>[46]</sup></a>”</em></p>
<p>Dennis Altman ise Queer özgürleşmesini şöyle tanımlar,<i> “Özgürleşmenin farklı hedeflerini tespit eder: Cinsel rolleri yok etmek; bir kurum olarak aileyi dönüştürmek; homofobik şiddeti sona erdirmek; olası bir biseksüellik lehine yekpare eşcinsellik ve heteroseksüellik kategorilerini ortadan kaldırmak, erotiğe ilişkin yeni bir sözlük geliştirmek, cinselliği üreme odaklı veya statü belirten değil de haz veren ve ilişkisel bir şey olarak anlamak&#8230; Özgürleşmek “bizi asli androjen ve erotik doğallığımızı tanımaktan alıkoyan artı baskıdan kurtulmaktır</i><em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref47"><sup>[47]</sup></a>”</em><i> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://1.bp.blogspot.com/-aCt9vgTp7hs/XYy3MtXPhtI/AAAAAAAAEjc/wSbmtke8Rm8i98N77zDahUFVhwUvHHqBwCLcBGAsYHQ/s200/D_w04b6W4AEG6dD.jpg" width="198" height="200" border="0" data-original-height="225" data-original-width="224" /></i></p>
<p>Peter Hawkins de feminist hareketlerin hedeflerini: “<em>Erkek düzenin tanımladığı cinsiyet mitlerini, çekirdek aileyi, devleti, bırakınız yapsınlar kapitalizmini, kadın ve erkek birlikteliğine dayalı üremeyi, erotizm ve üremenin birbirinden ayrılmasını, insanlığın gelişimini engelleyen toplumsal eril ve dişil rollerin reddedilmesini ve bütün bunların </em>olması ile eşcinsel bireyin kendiliğinden özgürleşmesi<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref48"><em><sup>[48]</sup></em></a> diyerek tanımlar.</p>
<p>Bu noktada yeniden vurgulamak istiyorum ki, cinsiyet özgürleşmesi<em>,</em> “Kadın” tanımını da, en az “Erkek” tanımı kadar sorunlu bir tanım olarak görmektedir. Çünkü “Kadın” tanımı da “Erkek” tarafından tanımlanmıştır ve “Erkek”in zıddını betimler<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref49"><sup>[49]</sup></a>. Hâlbuki kimse kadın olarak doğmaz: Simon de Beauvior’un 1949 da “İkinci Cins” isimli kitapta belirttiği gibi “<em>kadın, zaman içinde olunan, bir şeydir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref50"><sup><strong>[50]</strong></sup></a></em> iddiası bu çevrede genel kabul görür.</p>
<p>Erkeğin cinsiyet değiştirmesinin ve kadın rolüne girmesinin kolaylığı yanında kadının kendisinden başka bir şey olmakta (Fallus eksikliği/kompleksi) zorlanması tersten bir paradoxa neden olmaktadır.  Duricella Cornel “<em>Daha ziyade, kadın simgeseli bizi gelecekte bekler ve daima gelecekte kalacaktır, çünkü oluşumunun ya da yeniden oluşumunun hiç bir zaman sonu gelmez</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref51">[51]</a>. Yani aslında “kadınlık” hiçbir zaman olunamayacak bir şeydir, iddiasındadır.<img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://1.bp.blogspot.com/-TlON_dpU1Gw/XYzAqEpMkwI/AAAAAAAAEjs/luOPa2IUujsZXgHhsJFbJO1E-7cvm_GWwCLcBGAsYHQ/s320/simone%2Bde%2Bbeauvoir.PNG" width="320" height="147" border="0" data-original-height="352" data-original-width="765" /></p>
<p>Bu noktada Messir’nin “<em>Feminist kuram, kadını özne kılmak için çıktığı yolda kadını tanımlanamaz kılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinden sonra da queer ile tamamen yok ediyor</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref52">[52]</a>” iddiasının doğrulanmış olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Eğer “erkek” ve “kadın”dan müteşekkil ikili cinsiyet rejimi çökertilebilirse pek çok farklı kültürel cinsiyetler (kadındaki erkekler, erkekteki kadınlar, yarı kadın yarı erkekler ve daha tahmin edilemeyenler) özgürleşecektir. Carl Wittman, Gay Manifesto’da, “<em>Eşcinsel özgürleşmesinin amacı, eşcinselliğin hoş görülmesinden daha fazlasını güvenceye almaktır. Kendisini toplumsal yapılar ve değerlerde radikal ve kapsamlı dönüşüme adamıştır. Eşcinsel özgürleşmesi, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet rollerinin herkese baskı uyguladığı kavrayışı ile cinselliğin salt azınlık bir kitlenin meşru kimliği olarak kabulü için değil, aynı zamanda “<strong>herkesin içindeki eşcinseli özgür bırakmak</strong>” için de mücadele etmektedir,</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref53">[53]</a> diyerek cinsiyet özgürleşmesinin hedeflerini tanımlar.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-jdkJrUH5nJQ/XYzD4Rfn7rI/AAAAAAAAEj4/chkFk5WIGgspEF7-LKKkEvCjXp0FoE1GwCLcBGAsYHQ/s200/martha%2Bshelley.jpg" width="142" height="200" border="0" data-original-height="350" data-original-width="250" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Martha Shelly</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ancak Martha Shelly’e göre ikili cinsiyet rejiminin baskısından kurtulup “Toplumsal Cinsiyetleri” özgürleştirmek yeterli bir sonuç değildir; O’nun hedefi çok daha büyüktür:<i> “Biz radikal eşcinsellerin ne istediğini size söyleyeyim: Bizi hoş görmenizi veya kabul etmenizi değil, bizi anlamanızı istiyoruz sizden. </i><i><strong>Ve bu ancak sizin de bizden biri olmanızla mümkün.</strong></i> <i><strong>İçinizde gömülü eşcinsellere ulaşmak istiyoruz. Kafataslarınızın içindeki hapishanelere kapattığınız erkek ve kız kardeşlerimizi özgürlüğe kavuşturmak istiyoruz</strong></i><i>.</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref54"><sup>[54]</sup></a><i>”</i></p>
<p>Beş bin senedir “Hetero Zihniyet”, kadını illa erkeğe, erkeği de illa kadına zorlayarak; geliştirilebilecek çok farklı orgazm modellerini engellediğinden<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref55"><sup>[55] </sup></a>şu ana kadar çok az kimlik ortaya çıkabilmiştir. Bu baskı kırıldığında “özgürleşen” zihinlerden, (gelişen teknolojinin de katkısı ile) yepyeni orgazm modellerinin çıkacağından neredeyse emindirler. ”Rosi Braidotti “<em>gelecek yeni modelleri heyecanla bekliyorum</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref56"><sup>[56]</sup></a>” derken çıkacak yeni cinsellik modelleri için duyduğu heyecanı gizlemez.  Hatta Deleuze ve Quattari, insan adedince toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik ortaya çıkaracaktır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref57"><sup>[57]</sup></a> diyerek herkesin kendi performatifliği ile kendine has bir cinsel kimlik inşa edebileceği ümidindedir.</p>
<p>Ama Judith Butler 14 sene “<em>hazzı kovalamak ve cinsel hayatını meşru kılabilme mücadelesinde</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref58">[58]</a>” ikamet ettiği Amerika Birleşik Devletlerinin doğu kıyısındaki lezbiyen ve gay cemaat kampından çıktığında bu teoride bazı sorunların olduğunu fark eder.</p>
<p><strong>Queer Teori</strong></p>
<p style="text-align: center;">                                                          <em>Uygarlık ve sürekli ilerleme diye diye vardığımız yer, yeniden hayvanlığa dönmekten mi ibaret?<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref59">[59]</a></em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Alain Touraine </em></p>
<p>Judith Butler Toplumsal Cinsiyetlerin Eşitliğine itiraz eder. Ona göre, binlerce yıldır süren heteronormativitenin baskısı ancak birkaç farklı model Toplumsal Cinsiyetin ortaya çıkabilmesine izin vermiştir. Muhtemeldir ki, ahlak erkeğinin cinsiyetler üzerindeki baskısı kırıldığında ortaya yepyeni modeller çıkacaktır. Eğer Toplumsal Cinsiyetleri tanımlayarak her ne kadar “ahlak erkeğinin” ürettiği ikili cinsiyet hiyerarşisini (kadın /erkek) kırıp lezbiyen, gay, trans, biseksüel gibi Toplumsal Cinsiyetlerin özgürleşmesini sağlamış olsak da, kendileri de, “Ahlak erkeğinin” ürettiği anormalliğin “doğal” olarak ürettiği başka “anormallikler” oldukları için “doğuştanlık, doğallık, fıtrilik” iddiaları ile “başka formları” dışlamanın yolunu açar, birer norma dönüşüp, kendi kalıplarını üreterek, gelebilecek yeni formaların önünü keseceklerdir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref60"><em><sup><strong>[60]</strong></sup></em></a>.” Eğer Toplumsal cinsiyetleri kabul edersek daha önce “Ahlak Erkeğinin” tanımladığı biyolojik Cinsiyetlerin yerine kültürel cinsiyetleri yerleştirmiş olmaktan başka bir şey yapmamış olur, ikili cinsiyet rejiminin baskısının yerine Toplumsal Cinsiyet kalıplarının baskısını yerleştirmiş oluruz.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref61"><sup>[61]</sup></a>” Ki Toplumsal Cinsiyetlenmiş unsurların bile ensest, pedofili, zoofili<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref62"><sup>[62]</sup></a> ve nekrofili<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref63"><sup>[63]</sup></a> gibi daha marjinal ilişki biçimlerine olan tepkileri bu ön kesmenin öncül işareti olarak okunabilir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref64"><sup>[64]</sup></a> Bu anlamda Toplumsal Cinsiyetler tanımlayıp bunları toplum nezdinde kabul görür kılmak, sadece halkayı genişleterek dışlanan sayısını azaltır. Ama dışlananları ve dışlayıcı mekanizmayı bitirmez. Bu yüzden, aslında kendileri de yine “Ahlak Erkeği” tarafından tanımlanmış olan Toplumsal Cinsiyetlerin de sorgulanması gerekir.</p>
<p>Judith Butler, Rubin’den alıntılayarak Toplumsal Cinsiyetler dediğimiz kimliklerin aslında binlerce yıldır heteroseksüel normativiteyi inşa eden “eşcinsel ilişkiyi reddeden, ahlak erkeğinin ürettiği heteroseksist tabu, baskı ve yasakların neticesinde ortaya çıkmış ve yine onun tarafından tanımlanmış olduğunu düşünür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref65"><sup>[65]</sup></a>.  Heteroseksüelizm kendi meşruiyetini tanımlamak için kendi negatifini dolayısı ile homoseksüelliği ya da diğer norm dışı (anormal) ilişkileri tanımlar. Eğer bu baskı ortadan kalkar ve heteroseksüelite artık normal olarak tanımlanmazsa, insanlık içinde biseksüellik potansiyeli gelişip<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref66"><sup>[66]</sup></a> anormallikten çıkıp, eşcinsellik ortak paydaya dönüşeceğinden heteroseksüellik de eşcinsellik de doğal olarak bitecektir. O halde Wittiq’in de dediği gibi; <em>gerçek bireysel özgür bireylerin ortaya çıkabilmesi için öncelikle cinsiyet kategorilerinin tamamen ortadan kalkması gerekir</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref67"><sup>[67]</sup></a><em>.</em></p>
<p>Shulamith Firestone da özgürlüğün ancak cinsel kategorilerin ortadan kalkması ile olabileceğini düşünür: “<i>Nasıl sosyalist devrimin amacı yalnız ekonomik sınıf üstünlüklerini yok etmek değil de ekonomik sınıflar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaksa, kadın devriminin amacı da ilk kadın haklan hareketinin tersine, yalnızca erkek </i><i>egemenliğini yok etmek değil, cinsel ayrımı ortadan kaldırmak olmalıdır</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref68">[68]</a><i>” der.</i></p>
<p>Butler, kadın ve erkek kategorilerinde olduğu gibi eşcinselliğin de doğuştan gelen “doğal”(fıtri) bir eğilim olduğu fikrine karşı çıkar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref69">[69]</a>. Hatta bu konuda yapılmış laboratuvar araştırmaları ile “<em>Cinsiyet Belası</em>” eserinde dalga geçer<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref70"><sup>[70]</sup></a>.  Annamarie Jagose da Amerikan Eşcinsel Özgürleşmecilerinin, eşcinselliğin anormal ve hastalıklı (patolojik) görülmesini devam etmesini engellemek için hem Amerikan Tıp Birliğinin hem de Amerikan Psikiyatri Birliğinin yıllık toplantılarını sabote etmekten<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref71"><em><sup>[71]</sup></em></a> çekinmediklerini iddia ederek psikiyatri derneklerinden alınan “doğal”lık raporlarının normal şartlar altında alınmadığının haberini verir.</p>
<p>Butler, Queer Teori de otorite haline gelen kitabı <em>Cinsiyet </em><em>Belası</em>‘nı yazma gerekçesi olarak, “<em>Toplumsal Cinsiyetli cinsel pratikleri gayri meşru kılmak için bir hakikat söyleminin gücünden yararlanmaya yönelik tüm çabalara balta vurmak</em>” diye açıklar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref72"><sup>[72]</sup></a>. Sorunu “doğal”(fıtri) olanladır. Bir şeyin fıtri olduğunu kabul etmek “performativiteyi” çökertir.  Ona göre kadınlığı ve erkekliği doğal tanımlamak gibi eşcinselliği, lezbiyenliği, translığı doğal/fıtri olarak tanımlamak da bir anormalliğe işaretten başka bir şey değildir. Üstelik bunları doğal /fıtri olarak tanımlamak insansız “orgazm” biçimlerini anormalleştirerek bir başka dışlanmış zümrenin ortaya çıkmasına sebep olur. Her doğallık iddiası, doğal olarak bir doğal/fıtri olmayanı tanımladığından yabancılaşma ve dışlama üretir.</p>
<p>Butler’a göre evvelemirde “cinsiyet” bir kalıba sığdırılıp betimlenebilecek, herhangi bir anda tamamlanabilecek dolayısı ile tanımlanabilecek bir şey değildir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref73">[73]</a>.” Cinsiyet tam olarak olduğu şey olmayan bir giriftliktir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref74">[74]</a>. (Aklınız karıştıysa yalnız değilsiniz. James Davidson, “<em>Tarihin farklı dönemlerindeki istikrarsız savlarında, queer kafa karışıklığından başka bir şey üretmez</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref75">[75]</a><em>” </em>diyordu.)</p>
<p>Bu noktada Judith Butler, Foucault’tan aldığı<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref76"><sup>[76]</sup></a>, mutlak cinsellik ve haz özgürlüğünün, ancak tanımlanmamış ve akışkan kimliklerle,  yeni formlar yeni kimlikler üretimine açık olduğu müddetçe sağlanabileceğini fikrini işler. Bunu Çatışan Feminizmler adlı eserdeki makalesinde “<em>Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; o kimlik, tam da kendisinin bir sonucu olduğu söylenen “dışavurumlardan” performatif olarak kurulur.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref77"><sup>[77]</sup></a>”</em>  diye ifade eder.</p>
<p><em>“Queer bir kimlik değildir. Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır. Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırılması, ezber bozacak şekilde ‘tuhaflaştırılmasıdır’. Bu yolla kimliğin -her türlü normatif kimliğin- kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünü de etkisiz hale getirmektir. Bu nedenle queeri kimlikleştirmeyen bir iktidar olarak tanımlamak mümkündür.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref78"><sup>[78]</sup></a>  </em>Bu nedenle Butler, kendisine <em>queer</em>i soran gazeteciye, <em>queer’i</em> tanımlamayı reddederek; “<em>Queer mi, oda ne</em>?” diye cevap verir.</p>
<p>Cinsel kimlik tanımlanamaz çünkü sabit bir şey değildir. Bireyin sevgisinin ve ilgisinin hayatın içinde dönem dönem kendi cinsinden olan ebeveyne, bazen de karşı cinsten olan ebeveyne kayması gibi, kişi de bazen eşcinsel/homoseksüel bazen de heteroseksüel ilişkiye<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref79"><sup>[79]</sup></a> ya da aynı anda hem homoseksüel hem heteroseksüel ilişkiye yönelebilir. Evde karısı ile heteroseksüel ilişki içinde bir aile babası iken,  iş yerinde bir erkekle homoseksüel ilişki içinde olabilir. Ya da bir müddet kızlarla takılıp arada sırada erkeklere de gidebilir. Hatta hem kızlarla hem erkeklerle ilişki içinde iken başka varlıklarla fanteziler de yaşayabilir. Butler’a göre bazen erkekliğe, bazen kadınlığa yönelen bu yüzergezer durum<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref80"><em><sup>[80]</sup></em></a> Toplumsal Cinsiyetlerin bir kalıp olmadığına ve kaygan, geçişken, değişken bir zeminde hareket ettiğine delil teşkil eder. O halde der Judith Butler; kişinin cinsiyetini, zamanla değişen, doğal kimliği olarak sahiplendiği, tekrar eden eylem, jest ve hareketler ile kendiliğinden inşa ettiği “performatiflik” belirler. (Ancak <i>Performativiteyi, performans göstermek olarak okumak çokça düşülen bir hatadır. Performans göstermek, dolaptan elbise seçer gibi toplumsal cinsiyet seçip hayata geçirmek değildir&#8230; Bu, Butler’ın toplumsal cinsiyet tanımına da aykırıdır.</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref81">[81]</a>&#8211;<em> Diye not düşüyor KAOSGL.)</em></p>
<p>Butler, “Toplumsal Cinsiyeti” ancak yaparak, uygulayarak, tekrarlayarak, performans ile elde edilebilen bir şey olarak görür.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref82"><sup>[82]</sup></a> Performansın ya da icraatın şekli, partneri vs. değiştikçe toplumsal cinsiyet de değişir. Bu anlamda insan, sayısız toplumsal cinsiyet geliştirebilme potansiyeline sahiptir. Üstelik Toplumsal Cinsiyetler kaygan, trans (geçişken) bir zeminde hareket ettiklerinden sabit bir isimle adlandırılmaları da hata olacaktır.</p>
<p>Annamarie Jagose’de Butlerla aynı fikirdedir. Oda gey, lezbiyen, trans gibi kimliklerin “performans” ile kazanılmış kimlikler olduğunu ve aslında ortada sabit tanımlanabilecek “Toplumsal Doğal Kimliklerin” var olmadığını” söyler.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref83"><sup>[83]</sup></a>  Ona göre<em> “Erkeklerin kadınları baskılamadığı ve cinsel ifadenin hislerin peşinden gitmesine izin verilen bir toplumda eşcinsellik ve heteroseksüellik kategorileri ortadan kalkacaktır.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref84"><sup>[84]</sup></a>”</em></p>
<p>Butler <em>“Heteroseksüel hegemonyanın kesintiye uğratılıp yerinden edilmesiyle beraber cinsiyet kategorilerinin yok olacağı” </em>konusunda Wittiq ile Foucault’yu da hem fikir görür. Eşcinsel Devrim Partisinin beklentisi de bu yöndedir: <em>“Eşcinsel devrim bütün toplumsal ve duygusal ilişkilerin gey olacağı ve eşcinsellik ve heteroseksüelliğin anlaşılmaz kavramlar halini alacağı bir dünya yaratacaktır.”</em></p>
<p>Annamarie Jagose Queer’i “<em>geleneksel kimlik temelli örgütlenme biçimlerinde hayal kırıklığına uğramış olup bütün kimlik kategorilerinin radikal bir şekilde doğallıktan çıkarılması için uğraşır diye tanımlar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref85">[85]</a>.</em>”</p>
<p>Eşcinsel Devrim Partisinin beklentisi de bu yöndedir: <em>“Eşcinsel devrim bütün toplumsal ve duygusal ilişkilerin gey olacağı ve eşcinsellik ve heteroseksüelliğin anlaşılmaz kavramlar halini alacağı bir dünya yaratacaktır.”<img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://1.bp.blogspot.com/-G3tgXpGw0Fo/XY7nrPZZp1I/AAAAAAAAEnw/1kYfJ5PQKMEDjuoegJJFIGEkw3LnwLcZwCEwYBhgL/s640/Ekran%2BAl%25C4%25B1nt%25C4%25B1s%25C4%25B12.PNG" width="372" height="640" border="0" data-original-height="844" data-original-width="491" /></em></p>
<p>Yani erkek, kadın, homoseksüel, biseksüel, transseksüel, ensest, hayvan sevici, ölü sevici gibi kategorilerin tamamı erkek egemen düzenin tanımlarıdır. Bu tanımları özgürleştirmek değil tamamen yok etmek ve “tanımsız” “isimlendirilemeyen”, “kategorize edilmeyen”, “fark edilmeyen”, “görülmeyen”, “nötr” bir yere ulaşmakla ancak bir özgürlükten bahsedilebilir, iddiasındalar.</p>
<p><strong><em>Dikkat edilmesi gereken istenilenin Toplumsal Cinsiyet kategorilerinin ortadan kaldırılması olmadığıdır. İstenilen, bizzat o kategorileri var eden, tanımlayan, isimlendiren merkezin yok edilmesidir. </em></strong><b>Kürşat Kenan’ın deyişiyle “</b><b><em>Amaç kenardakinin merkeze çağrılması değil, bizzat merkezin darmaduman edilmesidir</em></b><b>.</b><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref86"><sup>[86]</sup></a><b>”</b></p>
<p>Tanımlanamazlık Queer’in dışına sadece “erkeği” ve “kadını” atmakla kalmaz, Toplumsal Cinsiyet çerçevesinde tanımlanmış, legalleşmiş olan lezbiyen ve geyleri bile dışlarken, lezbiyenler ve geyler tarafından bile sapkınca bulunup dışlanan en uç, en marjinal formaları (pedofili<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref87">[87]</a>, ensest, sadomazohist vs.) içeri davet eder<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref88"><em><sup><strong>[88]</strong></sup></em></a><em>.</em> <em>Bunu,  queerin epistemolojik ve ontolojik biçimlere kafa tuttuğu kadar, <strong>tüm ahlaki ve siyasi normlara kafa tuttuğu, onları da yerle bir etmeyi hedeflediği şeklinde okumak gerekir. </strong></em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref89"><sup>[89]</sup></a></p>
<p>Butler’ın <em>queer’</em>den beklentileri de bu yöndedir. O <em>queer’</em>in hem ikili (kadın/erkek) cinsiyet rejiminin içerdiği normatif (kuralcı, ahlakçı) şiddeti, hem de eşcinselliği reddeden erkeğin kurduğu ahlaki yapının kökünü kurutacağını umut etmektedir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref90"><sup>[90]</sup></a></p>
<p>Mücahit Gültekin Queer’i “<em>Queer teorinin özü şu: kendinizi hiçbir kimliğe dayandırmayacaksınız, ne kadın kimliğine, ne erkek kimliğine, ne trans kimliğine, ne lezbiyen, ne gay, hiçbir kimlik kalıcı değildir, hiçbir sabiteye dayanmayacaksınız. Buna “akışkan kimlik” diyorlar, ya da “kimliksizlik” diyorlar. Çünkü “her şey, her an değişebilir” diyorlar. Mesela şunları da eleştiriyorlar; lezbiyen kimlik! “Hayır” diyorlar “böyle bir şey yok, yarın ne olacağım belli değil, biz yeniden inşa edebiliriz bunu.” O yüzden feminizmin eleştirildiği nokta burada şu: “Sen” diyor, “sabit kadın kimliğine dayanarak politika üretiyorsun, mecburen ötekileştiricisin, ötekileştirici olmaman için her kimliği -çünkü bunların hiçbirisi doğuştan değildir, üretilmiştir inşa edilmiştir- kabul edebilmek için bu ‘queer’ çerçeve içerisinde bulunman gerekir” diyorlar</em> <a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref91"><sup>[91]</sup></a> diye tanımlar.</p>
<p>Kaba bir örnekle açıklayalım: Çiftleşen kedileri, köpekleri kimse “eş” cinsler mi, akrabalar mı, dede torun mu, anne oğul mu, baba kız mı, yaşlı mı, genç mi diye tanımlamaz. Annesi ile birleşiyor diye, o kedileri ensestle, çok genç bir kedi ile birleşiyor diye pedofililikle suçlamaz. Kimse onlara “sokak ortasında bu yapılır mı?” demez, mahremiyet beklentisi yoktur. İnsanlar onların yanından hiç bir isimlendirmede bulunmadan, fark etmeden hatta görmeden gelip geçerler. Onların tüm ilişki biçimleri bu anlamda “isimlendirilmemiş”,  “nötr”dür. Aynen bu örnekte olduğu gibi özgürlük; heteronormativiteyi tanımlayan erkeğin tanımlama gücü elinden alınıp, cinselliğin hangi modeli, hangi türü olursa olsun görülmediğinde, adlandırılamadığında, nerede ve kiminle olursa olsun fark edilemediğinde gelecektir, iddiasındalar.</p>
<p><strong>Queer’in kapsadığı kimlikler</strong></p>
<p>En geniş anlamı ile Queer Kimlikler sadece lezbiyenleri ve geyleri değil, transgender, biseksüel, transseksüel kimlikleri de niteler. Annamarie Jagose’un Louise Solan’dan alıntıladığı gibi Queer kimlikler, “<em>farklılıkların oksimoronik ortaklığı</em>”dır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref92"><sup>[92]</sup></a>.  <em>Queer,</em> norm dışı olanı, ahlaksızca bulunup dışlananı, iğrenç ve tiksinilecek olan her kesi kapsama iddiasındadır. Toplum tarafından zulme uğramış, kendileri ile empati yapılmaya yanaşılmamış, toplumdan bir nevi sürgüne zorlanmış her türlü kimliği sahiplenir. AVM’de sürekli ağlayan çocuğun annesi, heterosekseül sadistler, erkek çocuk (oğlan) seviciler, fetişistler, pornocular, pezevenkler, röntgenciler, sapıklar vs. de toplumsal yaptırımlardan zarar görmekte olmaları ile <em>queer </em>kimlikler tarafından sahiplenilirler.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref93">[93]</a></p>
<p>Cogito Dergisinde <em>Queer</em> kimlikler şöyle tanımlanır: “<em>Queer” teriminin en bariz ve en aşırı heteroseksüel ve patriyarkal iktidar oyunlarının çoğunu kapsama yetisi vardır ve hiç şüphesiz, yakın gelecekte bunlara siyasi bir gerekçe sunup üzerlerini örtecektir. Bir açıdan bunlar da queer dir, bunlara da zulmedilmiştir, bunlar da dışlanmıştır. Heteroseksüel sadistler, oğlancılar, fetişistler, pornocular, pezevenkler, voyörler</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref94">[94]</a><em>de toplumsal yaptırımlardan mustariptir; bir bakıma, onlar da baskı gören kişiler olarak görülebilir.</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref95">[95]</a></p>
<p>KAOS GL Derneğinin internet sayfasında LGBTQ+ ifadesindeki “+” ibaresinin kapsadığı kimlikler Türkiye özelinde şöyle sıralanır: “<i>LGBTİ olarak açılmayanları, açılıp sonra kapananları, travesti lezbiyenleri, sevicileri, kamyoncuları, LGBT’nin içine sığmayan laçoları, laçonyaları, lubunları, lubunyaları, diginleri, böcükleri, aktifleri ve full p’leri, bakışıkları, ablacıları, ablaları, peripellaları, bacıkolileri, doğan görünümlü şahinleri, ka geyleri, alıkları, oğlanları, oğlancıları, yengeleri, enişteleri, yengecileri, eniştecileri, hem yengeci hem eniştecileri, gacıları, gacı gibileri, has gacıları, dönmeleri, travestileri ve bütün çokluğuyla cinsiyetleri ve cinsellikleri tartışmaya açmak; bu coğrafyada queerin evrimini karakterize etmeye çalışırken buraların queer tarihçesine odaklanmak istiyoruz.”</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref96">[96]</a></p>
<p><b>Queer Uygulamalar: Öznenin intiharına dayanamayan bir yokoluş</b><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref97">[97]</a><b>.</b></p>
<p style="text-align: right;">                                                                      <em> “Vazgeçen. – Ne yapar vazgeçen? Daha yüksek bir dünyaya erişmek için çabalar, daha ileri, daha yükseğe uçmak ister.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref98"><sup>[98]</sup></a>”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em> Nietzsche</em></p>
<p>Abdulvehap el Messiri, postmodernitenin iyiyi-kötüyü söyleyebilecek bir referans kaynağının olmadığını, bu nedenle değerlerin, ahlakın, insanın, sanatın, dinin, öznenin, nesnenin,  yani insanlığın bu güne kadar biriktirdiği her şeyin  “menfaat”,  “zevk”  ve “epistemolojik görecilik” potasında eriyip gittiğini savunur: “<em>bu gerçekte aklın yani insanın, anlamları ve edimleri biriktirmesini sağlayan becerisinin ortadan kaybolması anlamına gelir&#8230; ki bu anlamı ile Postmoderniteyi <strong>tarihsel hafızanın aktif unutkanlığı olarak tanımlayanlar</strong> pek de haksız sayılmazla</em>r [98-a]&#8221;, der.</p>
<p>Şöyle bir örnekle açıklanabilir: Maymunlar basit aletleri kullanabilirler. Ellerindeki bir sopa ile cevizleri ağaçtan düşürebilir ve yine kullandıkları bir taş ile o cevizleri kırıp yiyebilmeyi öğrenebilirler. Ancak maymunlarda her geliştirilen, tecrübe edilen mana veya fiil o maymunla birlikte ölür ve unutulur. Bu nedenle uygarlığı var edecek mana, fiil ve bilginin birikmesi ve gelecek nesillere nakli mümkün olmaz. Yeni gelen maymunların her şeyi yeniden keşfetmeleri gerekir. İnsanlar tecrübeyi ve ürettikleri değerleri gelecek nesillere aktarabilmekle hayvanlardan ayrıldılar ve tüm diğer varlıklara üstün oldular.</p>
<p>Aydınlanma felsefesinin ulaştığı Postmodernist dönem, değerleri üreten referans kaynağını (Tanrı’yı) ciddiye almayı reddedince, insanları hayvanlardan üstün kılan değerler ve tecrübeden hâsıl olan hikmeti koruyup gelecek nesillere taşıyan merkez de dağılmış oldu. Dağılan ve kapitalizmin inisiyatifine terk edilen değerler, artık memnun edilmesi gereken tek Tanrı olarak kalan maddeperest menfaatçilik ve zevkçiliğin (sana göre, bana göre) elinde kaldı. Maddeperest –sana göre, bana göre-ciler, insanlık için üzerinde anlaşabilecek hiçbir değer üretemeyince Postmodern kapitalist egemenler bildiğimiz tüm değerleri, ahlaki normları ve hikmeti unutmayı bize teklif ediyorlar.</p>
<p>Queer unutmanın ideolojisidir.</p>
<ul>
<li><strong>Unutmak </strong></li>
</ul>
<p>Nietzsche’ye göre: İnsan ilkel çağlardan itibaren çöllerde, dağlarda vahşi bir hayat sürerken kendisini korumak, hayatta kalmak, neslini devam ettirmek, avlanmak, av olmamak, sürekli gözlemek ve gizlenmek zorunda iken geliştirdiği içgüdüleri, zamanla fazla gelişerek insanın kendisine karşı, kendisini kesintisiz kontrol eden bir mekanizmaya dönüştü. Öyle ki, bu güdüler, bir kafesin insanı sarması gibi onu sardı ve olduğu yere mahkûm kıldı. Geçmiş dönem insanları bu güdüye; töre, ahlak, erdem, Tanrı vs. gibi değişik isimler vererek kutsadı. Kendini ya da sürüyü riske atan düşmanlık, savaş, katliam, bencillik, takip, saldırı, tahrip etmek ve değişim vb.den alınan hazlardan kaçmak, bunları kötücül duygular olarak tanımlamak binlerce yıllık bu vahşi hayatın geliştirdiği hayatta kalma içgüdüsü ile ilgilidir. İşte insanlığın gelişiminin önünde ki en önemli engel olan “vicdan” denen karalığın (karavicdan) da kökenin de bu vardır. Zaman geçip insanlık ilerleyip artık çöllerde gezmesine, dağlarda avlanmasına ihtiyaç kalmadığı, gecenin hayaletlerinden, kötü ruhlardan, kara büyüden falan korkmasına gerek olmadığı zamanlarda hala o geçmişin hayaleti; Tanrı, töreler, ahlak vs. adı altında insanlığı kafesin içinde tutmaya devam ediyor<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref99"><sup>[99]</sup></a>. Nietzsche’ye göre bu kafesten kurtulmanın yani ilerlemenin tek yolu bu içgüdülerden vazgeçmek yani “unutmaktır.” Edilecek fedakârlık, yani unutulacak olan ne kadar büyük olursa ilerlemenin önü de o kadar açılacaktır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref100">[100]</a>.</p>
<p>Jagose’un teklifi de bu yöndedir: Jagose’un Nietzsche’den aldığı, “<em>unutma olmadan mutluluk, neşe, umut, gurur, şimdi, şu anda olamaz</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref101"><sup>[101]</sup></a>” fikri Queer Teorinin de ana tekliflerinden birini teşkil eder. Atalardan gelen, gelenekten gelen, öğrenilmiş kalıplar unutulmadığı sürece “özgürlüğe” ulaşmak mümkün olmayacaktır. Jagose, Joseph Roach’ın Cities of Dead’inden alıntıladığı bir Yoruba Atasözünü hatırlatır: “<i>Kalemi yapan Beyaz adam silgiyi de yaptı</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref102"><sup>[102]</sup></a><i>.</i><i>  </i><i>Nitekim beyazlık hem kalem hem de silgidir ve ırksallaştırılmış emek Batı’nın hem yazdığı hem de sildiği hikâyedir” der.</i></p>
<p>Aynı fikirdeki Judith Halberstam, Nietzsche’nin “ <em>Unutkanlık olmaksızın mutluluğun, neşenin, umudun, gururun, şimdinin olamayacağı ilk bakışta bellidir</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref103">[103]</a>” cümlesini düstur edinmiştir. “Kanka Arabam Nerede” filmine getirdiği eleştiride “<em>Batının unutkanlığı, çevrenin kendisinden neden nefret ettiğini anlamamasının temel medenidir. Unutkanlığı, kendi özgürlüğünün(ve konfor içinde oluşunun-AHÇ) başkalarının esareti pahasına gerçekleşebileceğini fark etmesine müsaade etmez. Bu unutkanlık, iğrenme ya da yargılama olmadan, kendisini sapıklık ve fanteziye kaptırmasına da imkân tanır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref104"><sup>[104]</sup></a>.”  Halberstam’a göre Batı’nın “unutkanlığı”, hem Batı’dan nefretin, hem de Batı’dan nefret edenlere karşı Batı’nın üstünlüğünün sebebidir. <strong>Batı, eğer üstünlüğünü devam ettirmek istiyorsa, “unutulması gerekenleri” zamanında unutmayı başarmaya da devam etmelidir.</strong></p>
<p>Halberstam, “<em>Öğrenmek, bir parça ezberlemek, bir parça unutmak, bir parça biriktirmek, bir parça silmekten mürekkeptir.</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref105"><sup>[105]</sup></a>” derken kastettiği; özel olarak, “özgür” eşcinsel ilişkiyi reddeden Ahlak erkeğinin kurduğu yapıyı gelecek nesillere aralıksız taşıyan “aile”nin, genel olarak ise “ahlak”ın unutulması gerektiğidir.</p>
<p>Judith Butler’da “kadın” kategorisinin imha edilmesini savunurken unutma fikrine yaslanır ve “İmha etmek aynı zamanda onarma işidir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref106">[106]</a>” der.  Çünkü hâkimiyet kurma yollarından birinin de özneleri düzenleyip üretmek olduğunu fark etmeden, bizi özgürleşme ve demoktatikleşmeye götüren mücadele altında ezildiğimiz hâkimiyet modellerinin ta kendilerini benimseme hatasına düşebiliriz.</p>
<p><strong> a)</strong><strong>(Erkek egemen) Dili Unutmak</strong></p>
<p><em>“Derridaya göre dil tarihten önce gelir, hatta tarihi belirler ve böylece tarih kendi tarihselliği içinde ifşa edilmiş olur.</em> <a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref107">[107]</a><em>” </em>Dilin toplum üzerindeki bu belirleyiciliği sadece tarihi süreçleri anlatmaz aynı zamanda kurulmuş olan düzenin tarihi kökenindeki şiddet silsilesinin de işaretleridir.</p>
<p>Foucault,  <em>“Dil erki belirler, Erk dile yön verir</em>” derken dili, toplumun algı biçimlerini etkileyerek topluma şekil ve yön vermekte en önemli araç (erk) olarak görür. Foucault “<em>İnsan öznenin temelde dil yoluyla yapılandığını savunur</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref108">[108]</a>” Eğer dili yeniden yapılandırabilirsek zihinleri, de yeniden yapılandırmış oluruz şeklindeki bu yaklaşım feminist ve queer teorisyenleri çok ciddi biçimde etkilemiştir.</p>
<p>Foucault’a göre özne, değişmez gerçekliğini, merkez ya da kaynak olma özelliğini yitirince her şey söylemin birleştirici dizgesine göre anlam kazanır ve söylem dizgelerinin buna göre oluşmasına olanak verir. Erkeğin ya da ataerkil yapının ürettiği değerleri darmadağın ettiğimizde, inşa edeceğimiz yeni dilin işaret ettiği yeni toplumsal yapı kendiliğinden hizaya geçecektir.</p>
<p>Wittig, “<i>önümüzdeki siyasi görev, temsil ve üretimin amacı olan ‘</i><i><strong>dili’ ele geçirmek,</strong></i><i> bedenler alanını istisnasız inşa eden bu aracın bedenleri yapıbozuma uğratmakta ve cinsiyetin ezici kategorilerinin dışında yeniden inşa etmekte kullanılmasını sağlamaktır.</i><em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref109">[109]</a>”</em>  derken siyasi olarak en önemli görevin dili ele geçirmek olduğunu söyler. Monique Wittig Les Guerilleret’de (Gerillalar) isimli kitabında bütün il-ils (eril 3. Tekil ve çoğul şahıs zamirleri) kullanımlarını eleyerek genelin, evrenselin yerine elles’i (dişil üçüncü çoğul zamiri) koyar. Bu çalışması dünya çapında kadınlık ve erkekliği işaret eden zamirlerin kaldırılması yönünde karşılık bulur. Oxford Üniversitesi İngilizcedeki He ve She zamirlerinin yerine “ZE” kelimesini teklif ederken<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref110">[110]</a>, İsveç’te erkeği ve kadını işaret eden &#8220;Han&#8221; ve &#8220;Hon&#8221; zamirlerinin yerine her ikisini de işaret eden &#8220;Hen&#8221; zamiri kullanılmaya başlandı<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref111">[111]</a>.<img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://1.bp.blogspot.com/-4krh-NX3D9w/XY7nrKtqUzI/AAAAAAAAEns/qg5uRGiGoUUBXD4m9MDrwGWjkaI5bIt3wCEwYBhgL/s640/Ekran%2BAl%25C4%25B1nt%25C4%25B1s%25C4%25B13.PNG" width="392" height="640" border="0" data-original-height="914" data-original-width="562" /></p>
<p>Judith Butler bu konuya<em> , “Dilin bedenler üzerinde işleme gücü cinsel ezilmenin hem ardındaki neden, hem de ötesine giden yoldur. Dilin işleyişi ne büyülü ne engellenemez bir işleyiştir&#8230; Dil karşısında gerçeğin belli bir plastiği, yoğrulabilirliği vardır: Dilin gerçek üzerindeki eylemi plastik bir eylemdir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref112"><sup>[112]</sup></a>”</em>diyerek girer ve<em> </em>“<em>Dili yeniden yoğurmak gerekir.”  </em>tavsiyesinde bulunur. Butler topluma hakimiyet kurma yollarından en önemlisinin özneleri düzenleyip yeniden üretmek olduğunu söylerken<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref113">[113]</a>, dilin eski cinsiyetleri unutmada ya da yeni tanımlar yaparak toplumu düzenlemede işlevsel olarak kullanılmasının hayati önemde olduğunu düşünür.</p>
<p>Bu düşünceden hareketle Toplumsal Cinsiyetçi çevreler, “<em>Bilim adamı, devlet adamı, din adamı, insanoğlu, eloğlu, karı gibi ağlamak, evde kalan kızlar, ev kadını, şefkatli anneler, kadın milletvekili, kadın hakları, kadın gazeteci<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref114"><sup>[114]</sup></a>” </em>gibi erkek egemen yapının ürettiği, alt yapısını dini değerlerin var ettiği kadın erkek ayrımcılığı gözeten kelimelerin, kadınları bir taraftan aşağılayıp toplumsal bir role zorlarken, diğer taraftan da Toplumsal Cinsiyetlerin varlığını da görmezden geldiğini iddia ederek dilden temizlenmesi gerektiği yolunda mücadele verirler. Bu kelimeler dilde var olduğu sürece toplumsal cinsiyetli yapılar toplum tarafından ya görmezden gelinecek ya da aşağılama amaçlı ifadelerle ötekileştirileceklerdir. Ve dilin dolayısı ile toplumun pratiğine sokulamayacaklardır. Mesela evinin erkeği, evinin kadını kelimesinin yanına evinin lezbiyeni, evinin biseksüeli; bilim adamı yerine bilim gayi, devlet transı, hükümet oğlancısı gibi bir kelime mevcut dile uygulanamaz. Eğer bu cinsiyetçi vurgular tamamen unutulursa ve onların yerine gelen yeni kelimeler hiçbir tanımı işaret etmezse ayrımcılık kendiliğinden ortadan kalkacaktır iddiasındalar. Bilim insanı, devlet insanı, insan çocuğu vs  gibi.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://1.bp.blogspot.com/-4shu7zZHCWw/XYzHTcnnQdI/AAAAAAAAElI/z6zAlsV1wMQIPtNpooNlUq2iGH8CVHzqgCEwYBhgL/s200/jagose.gif" width="200" height="159" border="0" data-original-height="510" data-original-width="640" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Annamarie Jagose</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: left;">Annamaire Jagose’un teklifi de Foucault’tan alıntıdır. “<em>İktidar yalnızca hayır diyerek baskılamaz; üretir, memnuniyet yaratır, bilgiyi şekillendirir, söylem üretir. İktidar baskılayıcı olarak işlev gören olumsuz bir oluşum olarak değil sosyal organizasyonu baştan sona dolaşan üretken bir ağ olarak kabul edilmelidir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref115"><sup>[115]</sup></a>”</em>  Anladığım kadarı ile Jagose, dilde erki elimize almalı ve onunla toplumu yeniden organize etmeliyiz diyor.</p>
<p>Foucault’a göre özne değişmez gerçekliğini, merkez ya da kaynak olma özelliğini yitirince her şey söylemin birleştirici dizgesine göre anlam kazanır ve söylem dizgelerinin buna göre oluşmasına olanak verir. Erkeğin ya da ataerkil yapının ürettiği değerleri darmadağın ettiğimizde, inşa edeceğimiz yeni dilin işaret ettiği yeni toplumsal yapı kendiliğinden hizaya geçecektir, diyor.</p>
<p><strong>b)</strong><strong>Aileyi Unutmak:</strong></p>
<p>&#8220;Simone de Beauvoir’da <em>İkinci Cins</em> eserinde  “<em>Evlilik ve aileyi; erkek egemen düzenin, kadını baskı altında tutmak için geliştirdiği bir yapı”</em> olarak görür ve “<em>çoğu feministler gibi ailenin tamamen </em><em>ortalıktan kaldırılmasını</em>” önerir. “<em>Hiç bir kadına evde oturup çocuğunu büyütme fırsatı vermemeliyiz&#8230; İnsanın yaratılmış bir doğası/fıtratı yoktur&#8230; O şekil verilebilir ve biz ona yeni bir şekil vermeliyiz</em>” önerisinde bulunur.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-fc69tWO5Cwc/XYzHUggqrII/AAAAAAAAEk0/4jC6pNEFr50vhVTUwS9T14M-4EJhC1lIwCLcBGAsYHQ/s200/judith%2Bhalberstam2.jpg" width="200" height="132" border="0" data-original-height="412" data-original-width="620" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Judith Halberstam</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Judith ya da kendini farklı hissettiği zamanlarda kullandığı ismi ile Jack Halberstam “<em>Aile hem modern kültürde hem de akademik kültürlerde insan etkileşiminin son derece gerici bir anlayışının cilanlanması için kullanılan bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet, cinsellik, cemaat ve siyaset hakkındaki kurumsallaştırmalarımızda aileyi unutmamız ve ödipal aktarımın düzenliliğini sekteye uğratmak için unutmayı bir strateji olarak benimsememiz gerekebilir</em>. <em>Devamlılığın sahte bir anlatısı, bağlantı ve ardıllığın organik ve doğal görünmesini sağlayan bir yapı olduğundan aile, başka her türlü ittifak ve koalisyon (partner biçimlerine-AHÇ) biçimlerine ket vurur. Aile ideolojisi lezbiyen ve gayleri evlilik siyasetine doğru iter ve bu süreçte diğer akrabalık biçimlerini siler.</em><sup> <a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref116">[116]</a></sup>”</p>
<p>Aile, insanlığın çöllerde gezindiği ilkel dönemlere, geçmişe ait bir kavram olarak makine olma aşamasına, “insan ötesine” geçmenin eşiğine gelmiş insanlık için bir an önce terk edilmesi, hatıraların arasına karıştırılması gereken bir kavramdır.</p>
<p>Dikkat edilirse kadın erkek birlikteliği diğer tüm biçimlerin önünde engeldir mutlaka bu engel aşılmalıdır diyor.</p>
<p>Ailenin, yıkılması gereken en temel hedef olması<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref117"><sup>[117]</sup></a>, cinsiyet mitlerini/kategorilerini ve geçmişin “Ahlak Erkeğinin” tanımladığı patriyarkal (erkek egemen) düzenin öğretilerini, davranış kalıplarını (ödipal aktarım) yeni kuşaklara taşımasından kaynaklanır. Üstelik erkekle kadının teke tek kurdukları ilişkide erkeğin üstün bir pozisyon kazanması, kadını sahiplenmesi, kadının da erkeğe bağlanması ve kolayca çocuğa dönüşüp kadının erkeğe kendisini mahkûm hissetmesini sağlaması da işin bir başka şikâyet edilen yönüdür.</p>
<p>Olaya bir başka açıdan bakan Chimamanda N. Adichie evliliğin kadını tek eşe mahkûm edip gen havuzunu daraltarak evrimin işini zorlaştırdığından, daha sağlıklı ve daha fazla hayatta kalabilecek çocuk yetiştirmenin önünde engel olduğundan şikâyet eder. Ona göre “<em>Kadının partner sayısının artırması evrimsel açıdan en mantıklı olan yoldur</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref118"><sup>[118]</sup></a>”.  Ancak bunun olabilmesi için babadan oğula, anneden kıza<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref119"><sup>[119]</sup></a><sup> </sup>nakledilen, ahlak erkeğinin kurduğu egemenlik düzenlerini korumaya hizmet eden ahlak, edep, ayıp, utanma, bekâret, tek eşlilik gibi ilkel öğretilerin gelecek nesillere aktarımının durdurulması gerekir. Mesela “<i>Çıplaklıkla utancın birleştirildiği, bekâret odaklı bakışın kırılması</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref120"><sup><strong>[120]</strong></sup></a><sup> </sup><i>ile ailenin, tamamen geçmişte kalabileceği</i>” ümidindedirler. Ona göre “<em>Anneden kıza bilgi “aktaran” modelin tamamı beyaz, cinsiyetlendirilmiş ve heteronormatif bir söyleme bağlıdır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref121"><sup>[121]</sup></a><sup>”</sup><sup> </sup>ve aile içinde doğan her çocukla birlikte erkek egemen düzene hizmet edilmiş olur.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-pH_1c0WOcpg/XYzHR0DbtDI/AAAAAAAAEkQ/w_w-u7rXuTAtyYVXFOnq-ML76U-bGK5yQCLcBGAsYHQ/s1600/butler.jpg" border="0" data-original-height="259" data-original-width="194" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Judith Butler</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: left;">Judith Butler’da aileyi geçmişe ait ilkel bir yapı olarak görür. Ona göre, geçmişe oranla oldukça başkalaşmış, kırılgan, geçirgen(trans) ve genişleyen bir yapıya sahip olan aileden, eski anlamda aile olarak bahsetmek artık mümkün değildir. Serbest cinsellik içindeki kadınların çok partnerli hayatları, çocuklara pek çok anne ve pek çok baba imkânı sunarken, çocukları bir tek anne ve bir tek babaya mahkûm etmek hiç de mantıklı değildir. Zaten babanın konumu dağılmış, annenin konumu ise birçok faktörce paylaşılmıştır (anaokulları, kreşler, okullar, hastaneler, tvler, tabletler vs.-AHÇ) Üstelik çevrede gerçekten anne veya baba olmayan birçok erkek ve kadın olması, erişkinlerin çocukla sadece anne ya da baba olmanın ötesinde arkadaş olma imkânı da sağlar.  Ona göre, bu serbest cinsellik modeli heteroseksüel ailelerin homoseksüel ailelerle karıştığı, kardeşler, yarı kardeşlerin birbirleri ile hem kardeş hem arkadaş oldukları çok daha zengin bir aile ortamı vaat etmektedir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref122">[122]</a>.</p>
<p>Pınar Selek Kozmopolit&#8217;e yazmış olduğu &#8220;Evlilik Köleliktir&#8221; yazısında; &#8220;<em>Her evlilik sisteme edilmiş en büyük hizmettir. Kölelik anlaşmasıdır. Evlilik binlerce yılın köhnemiş kurumuna, sistemin en güçlü, en köklü yapısına onay vermektir ve onun kuruluşunda rol almaktır. Evliliğin iyisi kötüsü olmaz. Evlilik bir kurumsal ilişkilenme biçimidir ve en iyi insanları bile kendi içinde eritir, kötürümleştirir. Bu kurum en çok kadınlara zarar verdiği için, onu dönüştürmede öncülük de kadınlara düşüyor&#8230;Gelin söz birliği edelim ve kimseye karılık etmeyelim! Evlenmeyelim! Evlenmeyerek sisteme en büyük darbeyi biz vuralım ve toplumsal dönüşüme öncülük edelim.</em><br />
<em>Evlilik en örtülü, ama en köklü köleliğe teslimiyettir. Teslim olmayalım</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref122">[122-a]</a>&#8221; diye yazar.</p>
<p>Butler, kimden aldığını ve katılıp katılmadığını belirtmediği alıntıda; “<em>Ev erkeğin kamusal alanıdır. Kadın, erkeğin evdeki malları gibi malıdır. Evlilik erkeğin kadını mülkleştirerek dilediği an tecavüz hakkı elde etmesidir. Bu hali ile evlilik sokakta işlenilmemiş bir tecavüzdür. Ya da “tecavüz” sokak evliliğidir, evsiz bir evliliktir. Evsiz kızların evliliğidir ve evliliğe gelince, evcilleştirilmiş bir tecavüzdür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref123">[123]</a> Tecavüz erkeğin mal edinmesinin evsiz olanıdır. Evli olanına evlilik diyoruz</em>” der.  Sanırım burada kastettiği tecavüzün yasaklandığı gibi evliliğin de yasaklanması gerektiğidir.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-Vxu_o1ISPuA/XY30jJQtxAI/AAAAAAAAEmo/WucHwBgu_sEj0DHV_JPwUK8jBrV5GBW9ACLcBGAsYHQ/s200/donna%2Bharaway.jpg" width="200" height="188" border="0" data-original-height="654" data-original-width="694" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Donna Haraway</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Nancy Fraser, Judith Butler&#8217;ın aileyi homoseksüel ebeveynlik yoluyla ya da alternatif birliktelik modelleriyle sonlandırma teşebbüsüne karşı çıkar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref124">[124]</a>.</p>
<p>Donna Haraway’in geleceğe yönelik öngörüsü, sabit karı kocalı evlerin yerini, sabit kadınların reisliğini yaptığı, erkeklerin birkaç aylık dönemlerle evden eve gezindikleri kısa süreli seri tek eşli birliktellikler şeklindedir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref125">[125]</a>.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong><strong>Çocuk Yapmayı unutmak:</strong></li>
</ol>
<p>Türkiye kamuoyuna “<em>Beyniyle yazıp, kalbiyle yaşayan özgür bir kadın</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref126">[126]</a>” diye reklam edilen Simone de Beauvoir “<em>Hiç bir kadına evde kalıp çocuk yetiştirme imkânı verilmemeli</em>” fikrindedir.  Beauvoir, annelik ve evlilik tuzağına karşı kadınları uyarır. Çünkü kadının çocuk doğurması, yıllarca sürecek etkisiyle onu hem erkekle girdiği ekonomik yarışta geri bırakır, hem hamilelik ve sonrası dönemde cinsel hazlarını kısıtlayarak onu birçok orgazm fırsatından eder. Üstelik insanın ilkel dönemlerinden kalan, kadının kendisini ve çocuğunu korumak ve yetiştirmek için, çevrede bir erkek olması içgüdüsünü tahrik edip ortaya çıkararak, kadını erkeğe mahkûm eder. Bu duygudan kurtulmanın tek yolu “doğurmamaktır”. Ancak kadın sürekli hamile kalma tehdidi altında olduğu için hem özgür seksin hem çocuk doğurmamanın beraberce olmasının en etkin çözümü “kürtajın” serbest bırakılması ve hatta kürtaj masraflarının bizzat devlet tarafından karşılanmasıdır. Bu yüzden Beauvoir bu yöndeki çalışmaları kadın özgürlüğü için çok gerekli görür.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-Ia27vkpIk9s/XYzHTlEHTtI/AAAAAAAAElU/xOaAdgW5bAgHQDawcH-QJo1jpM39ldmXACEwYBhgL/s200/jamaica%2BKinkaid.image.jpg" width="200" height="190" border="0" data-original-height="382" data-original-width="400" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Jamaica Kincaid</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Jamaica Kincaid, erkek tarafından sömürgeleştirilmiş bir kadının (Sanırım evlenmiş kadını kastediyor -AHÇ)  çocuk doğurup kendi mirasını (annesinden öğrendiklerini-AHÇ)  çocuğuna aktarması durumunda, sömürgeci tasarının bir kuşaktan diğerine virüs gibi yayılacağı konusunda ısrarcıdır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref127">[127]</a>. Erkeğin çocuk doğurtarak kadını sömürmesinin önüne, ancak erkeğin kadını tanımladığı <strong>kızlık, eşlik, annelik hatta kadınlık kategorilerini topyekûn reddederek geçilebileceği düşüncesindedir.</strong>  “<em>Pasiflik (anne, kız, eş olmayı reddetme-AHÇ) ve mazohistliğin radikal biçimleri, kadınsılığın anneden kıza aktarıldığı basit modelin dışına çıkar ve aslında anne-kız arasındaki bağı tamamen yıkmayı hedefler</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref128">[128]</a>”  Jamaica Kincaid bunu basitçe “olmanın reddi” ile erkek egemen düzenin yıkılması olarak görür.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-ujYGMrt_0P8/XYzHS7LMizI/AAAAAAAAElE/BEtwNe0HLiMbOgPm-cAKsqUmmTd53JQ9gCEwYBhgL/s200/images.image_.ac5f0c3a6a86d882.70686f746f2e6a7067.jpg" width="148" height="200" border="0" data-original-height="404" data-original-width="300" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Gayle Rubin</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Judit Butler, Kristeva Levi-Straus’tan yaptığı alıntı ile erkeklerin kadınları, aralarında değiş tokuş ile takas ettiklerini, bu değiş tokuşun dişi bedenin, kültürel olarak annelik bedeni olarak inşa edilemeye sebep olduğunu, bunun neticesi olarak kadının zorunlu üreme yükümlülüğü altına girdiğini söyler.  Gayle Rubin’den yaptığı alıntıda ise, akrabalık bağlarının üremeci cinselliği var ettiğini, anneliğin aslında acil akrabalık ihtiyaçları gereği tekrarlanan bir toplumsal pratik olduğunu düşünür.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref129">[129]</a> Bunları delil gösteren Butler annelik ve çocuk doğurma güdüsünün, kültürün kadına zorladığı duygular olduğunu, üreme işlevinin baba erkil/ erkek egemen düzenin tahakkümünün temel yasası olduğu iddiasında bulunur<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref130">[130]</a>.</p>
<p>Judith Halberstam, unutulması gerekenlerin arasında “anne”liğin bizzat kendisinin olduğunu düşünür:<em> “</em><i>Anneni kaybet” emriyle başlayıp, kendiliğin topyekün sökümüyle sonuçlanacak bir güzergâhta, yapmak değil feshetmek ve Batı felsefesinin tanımladığı ve tahayyül ettiği şekliyle kadın olmayı ya da kadınlaşmayı reddetmek üzerinden inşa edilen&#8230; Gölge feminizmin dili öz yıkımın, kızın annesinin mirasını devralmasını sağlayan ve böylelikle onun iktidarın ataerkil biçimleriyle olan ilişkisini yeniden üreten köklü bağın reddidir</i><i>.”</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref131">[131]</a><i>.</i> Anneliği reddetmek, kızın annesinin mirasını devralarak tekrar tekrar kurduğu, Patriarkal/ataerkil düzenin döngüsünü kırmaktır.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-5qmYnkvvM2I/XYzHVBKRTMI/AAAAAAAAElQ/QayoS0ZGsicn5tmhQ4840h0plcwS74MIQCEwYBhgL/s200/shulamith%2Bfirestone.jpg" width="200" height="100" border="0" data-original-height="320" data-original-width="640" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Shulamith Firestone</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table>
<tbody>
<tr>
<td></td>
</tr>
<tr>
<td>Jo Freeman</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Shulamith Firestone, Jo Freeman ile bir araya gelerek hazırladıkları metinde “<em>kadınların kendi bedenleri hakkında tam denetim sahibi olması” </em>çağrısında bulunur. Hamile kalan, karnındaki bebeği erkekle bölüşmek zorunda kalan, doğan çocukta erkeğin de payı olduğunu kabul eden bir kadının, bedeninin tam kullanım hakkını kaybedeceğini ve özgürlüğünden olacağını düşünür. Firestone daha sonra yazdığı <em>Cinselliğin Diyalektiği</em> isimli eserinde çocuk yapmayı erkeklerin kadınlara dayattığı “üreme despotluğu “ olarak isimlendirirken hamileliği de “barbarlık” olarak nitelendirir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ataerkil toplumlar tarafından yaratıldığını, kadınların erkeklerle eşit olamamasının da onların doğurganlığı ile ilgili olduğunu ileri sürer.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref132">[132]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://1.bp.blogspot.com/-27FIG6rGZTo/XYzHRZq_rcI/AAAAAAAAElA/VWuu8tl_REw3C03MeL-1l5F9GFe4XFIkACEwYBhgL/s200/Freeman_JoHiRes.jpg" width="133" height="200" border="0" data-original-height="1600" data-original-width="1067" /></p>
<p>Shulamith Firestone’un ölümü üzerine The New Yorker’da yayınlanan, “<em>Bir Devrimcinin Ölümü</em>” isimli yazıda kendisinden yapılan alıntı şöyledir: “<em>Kadınlar yalnızca kendi vücutlarının denetimini bütünüyle geri almakla kalmamalı, aynı zamanda (geçici olarak) insan doğurganlığının denetimini de yeni nüfus biyolojisini olduğu gibi, çocuk-doğumu ve çocukların yetiştirilmesiyle ilgili toplumsal kurumların tümünü ele geçirmelidir&#8230; O zaman insanlar arasındaki cinsel ayrılıkların kültür açısından hiçbir önemi kalmayacaktır. İnsan türünün, <strong>her iki cinsin yararı için yalnız bir cins tarafından üretilmesinin yerini (hiç değilse bir seçme olarak) yapay üreme alacaktır</strong>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref133">[133]</a>”denilir. </em>(Firestone’nun fikirleri “benim bedenim, benim kararım” sloganı ile yayılarak feminist çevrelerde kabul görmüş ve TCK’nın 99. Maddesine de fikri kaynaklık etmiştir. Bu madde ile anne karnında 10 haftayı tamamlamamış çocuğun “kürtajla” öldürülmesinde babanın rızasının aranması zorunluluğu kaldırılarak, babanın çocuğunun hayat hakkını savunma imkânı da elinden alınmış oldu. (Böylece bebek “anne”, “paragöz hekim” ve “nüfus azaltmacı kapitalist yapı” karşısında tamamen savunmasız bırakıldı.)</p>
<p>Lavanta Tehdidi üyelerinin 2.Kongrelerinin açılışında yayınladıkları bildirinin 3. maddesinde “<em>Doğum kontrolü konusundaki bütün tartışmalara meşru bir gebelikten korunma yöntemi olarak eşcinsellik de dâhil edilmelidir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref134">[134]</a>”</em> maddesi ile kadınların çocuk doğurma problemine kesin çözüm olarak “eşcinsellik” önerilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong><strong>Heteroseksüealiteyi unutmak:</strong></li>
</ol>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-aQQH8g-Q3IQ/XYzJItGI2_I/AAAAAAAAElc/DtI1T_PN1sIesS1pQ_d7BV8-dh3-J6AlwCLcBGAsYHQ/s200/marilyn%2BFrye.jpg" width="200" height="200" border="0" data-original-height="186" data-original-width="186" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Marilyn Frye</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Marilyn Frye “Lezbiyen Feminizm ve Eşcinsel Hakları Hareketi” isimli eserinde Heteroseksüel erkekler gibi Homoseksüel erkeklerin de aslında “erkek” sever, kadından “nefret” eder (otorite anlamında-AHÇ) olduklarını hatırlattıktan sonra “<em>erkeğin kadını becermesi erkeğin egemenliğini devam ettirmesi için çok önemlidir. Bu yüzden gerekli ve zorunludur. Bu, erkek egemenliği anlamında bir görevi ifa etmek olduğu kadar bir dayanışmayı da ifade eder</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref135">[135]</a>” der ve erkeklerin kadınları becermesi(!) engellenemediği sürece erkek egemen yapının sonsuza kadar süreceğini, öncelikle bunun bitirilmesi gerektiğini iddia eder.</p>
<p>Adrienne Rich ise kadınla erkek arasında kurulan cinsel ilişkinin, bütün kadınların zararına hizmet eden, erkeklerin kadınların üzerine egemen olmalarını sağlayan, onları düzenleyen, buyruk altına alan ortamı var eden bir  “politik kurum “olarak görür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref136">[136]</a>.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-d_PbJEjXHGg/XYzJ711yLbI/AAAAAAAAElk/Ftf7OTi118Ik3QsJUADspcDnsjSYOXsDwCLcBGAsYHQ/s200/AdrienneRich_NewBioImage.jpg" width="198" height="200" border="0" data-original-height="314" data-original-width="311" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Adrienne Rich</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Monique Wittig’ de “özgürlüğün” “ancak kadının, radikal bir şekilde cinsellikte erkekten tamamen kopması ile elde edilebileceğini –yani tamamen lezbiyen veya gey olmakla- böylece binlerce yıllık erkek egemen heteroseksüel yapının çökertilebileceğini iddia eder. Bu anlamda heteroseksüel kadınlarla kurulabilecek işbirliğine dahi uzaktır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref137">[137]</a>. Her türlü kadın erkek cinselliğinin erkek egemen düzeni yeniden üretmek, erkeğin kadın üzerine olan sultasını yeniden hortlatmak iyice pekiştirmek olduğunu bir an bile unutmamak gerektiğini düşünür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref138">[138]</a>. Bu yolda dönem dönem erkeklerle beraber olan lezbiyen kadınlara dahi güvenilemeyeceğini, yoldaşların mutlak radikal feministler olması gerektiğini söyler. Butler bunu değerlendirirken “<em>Wittiq’in bu yaklaşımının hedefi dünyayı dişileştirmek değil dildeki cinsiyet kategorilerini hükümsüz kılmaktır. Cüretkârlığının bilincinde olan bir emperyalist stratejisiyle Wittig, zorunlu heteroseksüellik düzenini imha etmenin tek yolunun evrensel ve mutlak bakış açısını üstlenmek, böylece dünyayı fiilen lezbiyenleştirmek olduğunu ileri sürer</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref139">[139]</a><em>”</em> der.</p>
<ol>
<li><strong>e)</strong><strong>Cinsiyetleri, unutmak: </strong></li>
</ol>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-nmBDjC0chRs/XYzHTGVAQLI/AAAAAAAAElU/sgPdfkEoW1IZDoJesnzCKDWcnUchF6wmgCEwYBhgL/s200/indir.jpg" width="200" height="158" border="0" data-original-height="200" data-original-width="252" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Monique Wittiq</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Judit Butler, Monique Wittiq’ten alıntıladığı  “ <em>&#8230; ‘erkek’ ve ‘kadın’ doğal birer olgu değil, siyasi birer kategoridir</em>,” kanısını işler ve “cinsiyetin” aslında ister geleneksel ister toplumsal manada, bedenin kültürel ve siyasi yorumundan başka bir şey olmadığını düşünür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref140">[140]</a>. Dolayısı ile ona göre, hem toplumsal cinsiyetlerin hem geleneksel cinsiyetlerin gerçek bir karşılığı yoktur. Onları erk üretir. Erk ürettiği bu kavramların karşılıklarını içeriye yani legaliteye çağırırken, başkalarını da dışarı atar yani illegaliteye savurur. Olması gerek tüm bu cinsiyet tanımlarının tamamından kurtulmaktır. Butler &#8220;<em>Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sabit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünün kazınmasına adamıştır. Bu hamle normatif cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri olarak eleştirdiği şeyin baskıladığı diğer grupları da özgürleştirecektir</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref141">[141]</a>&#8221; der.</p>
<p><em>Butler’a göre “Geleneksel cinsiyetlerin kaybı ve Toplumsal cinsiyetlerin çoğalması ile cinsel kimlikler gittikçe bulanıklaşacak ve şimdiye kadar tüm cinsel anlatıların başkahramanı olan erkek ve kadın kategorileri de yok olacaktır</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref142">[142]</a></p>
<p>Annamarie Jagose da aynı fikri savunur: “<em>Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sabit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünün kazınmasına adamıştır. Bu hamle normatif cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri olarak eleştirdiği şeyin baskıladığı diğer grupları da özgürleştirecektir</em>,<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref143">[143]</a>&#8221; derken tavsiyesi tüm cinsiyetleri unutmamızdır.</p>
<p>Özellikle Feminist cepheden gelen “Eşcinsellerin, kadınsı çeşitliliği eşcinsel mücadelenin içinde yavaş yavaş eriterek<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref144">[144]</a>, sonunda “kadını” kökten yok sayarak verilmiş onca yıllık emeği heba ettikleri” eleştirisine verdiği cevapta Butler; “<em>Kadınların bakış açısını evrenselleştirmek, aynı zamanda kadınlar kategorisini imha ederek yeni bir hümanizme imkân verecektir.  Dolayısı ile <strong>imha</strong> her zaman bir onarma işidir” diyerek kendisini savunur.</em></p>
<p>Ancak Queer uygulamalara tepki vererek, queer’den uzak durmak isteyen feministler, “<em>Feminizm queer olmayan bir anlayışla imkânsızlaşmıştır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref145">[145]</a>” denilerek ötekileştirilir ve büyük oyunun dışında kalmalarına müsaade edilmez. Merin Sever Birikim Dergisinde “Yaşadıkları tatsız tecrübeler yüzünden bazı feministlerle LGBTİ’ler birbirlerine mesafelenmiş olabilirler…  Butler “Söylem, gücün hem bir aracı hem de sonucu olabilir, fakat söylem ayrıca, gücün önünde bir engel, bir ayak bağı, bir direniş noktası ve muhalif stratejinin hareket noktası da olabilir.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref146">[146]</a>” (Butler, Taklit ve ‘Toplumsal Cinsiyet’e Karşı Durma, s.5) Yani dil üzerine kurmaya çalıştığımız tahakküm eğer birbirimize karşı yönelirse dil destek değil bize köstek olur, içerden çıkabilecek muhalefete izin vermemeliyiz diyor sanırım.</p>
<p><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>ELEŞTİRİLER</strong></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;Hegemonik gey söylemi, İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;da teşkil ettiği sözde &#8220;tehdit&#8221; hakkındaki toplumsal konsensüse uygun olarak madun konumunu rahat bir konumla takas ederek statü değiştirmiştir&#8230;&#8221;</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>(Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, MAxim Cervulle)</em></p>
<p><strong>a)</strong><strong>Çocuklarla Seks (Pedofili), Ensest ve Şiddet İçeren Pratikler:</strong></p>
<p>Judith Butler, ensest tabusunu ve ondan önce gelen eşcinsellik tabusunu, idealleştirilmiş heteroseksüelliğin sınırlarını belirlediği “toplumsal cinsiyet kimliklerini” üreten, üretici yasaklar olarak ele alır.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref147">[147]</a> Bu anlamda “toplumsal cinsiyetlerin” tamamen ortadan kalkması ile ancak özgürlüğe ulaşılabileceğini düşünen Butler’ın “toplumsal cinsiyetleri” üreten temel tabuları/yasakları savunması mümkün değildir. Dolayısı ile Butler, eşcinsellik gibi ensest özgürlüğünü de savunmak zorundadır.</p>
<p>Butler, insanların cinsel ilişkilerine getirilen tüm sınırlamaların erkek egemen yapının inşası için elzem olduğunu ve Heteroseksüelnormativitenin (ahlak erkeğinin) koyduğu tüm sınırların hiçbir sınır tanımadan baltalanmasının gerektiğini düşünür<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref148">[148]</a>.</p>
<p>Elizabeth Grosz, <em>queer</em>in albenisinin kısmen de “querr” sözcüğünün ne anlama geldiği konusundaki belirsizlikten kaynaklandığını kabul etse de, <em>queer’</em>in işaret edebileceği bazı anlamlar ile riskli bir kategoriye dönüşmekte olduğuna da dikkat çekmeye çalışır: <i>“querr denkleştirici olma kabiliyeti ile… ataerkil iktidar oyunlarının en küstah ve aşırı biçimlerine yakın bir gelecekte politik gerekçe ve kılıf sunacaktır. Onlar da belli bir manada queer’dir, zulme uğramış, sürgün edilmişlerdir. Sadistler, oğlancılar, fetişistler, pornocular, pezevenkler, röntgenciler de toplumsal yaptırımlardan zarar görmektedirler. Bu anlamda denilebilir ki, onlar da ezilenlerdir.</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref149">[149]</a>”<i> </i></p>
<p>Bu nedenle olsa gerek,<em> Stephen Angelides “tecavüz, pedofili ve şiddet içeren ‘cinsel pratikleri’ queeri sorunsallaştıran şeyler olarak tanımlar. Sheila Jeffrey de ‘pedofili’ ve ‘sadomazohizmi’ benzer şekilde niteler. Kimlik temelli lezbiyen ve gey siyasetin eksenini çizen sınırlar, sadomazohizm, kuşaklar arası cinsel ilişki (ensest, pedofili) ve pornografi konulu tartışmalarda defalarca sert eleştirilere maruz kalmıştır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref150">[150]</a></p>
<p>Annamarie Jagose bu konuya, “<em>Kuşaklar arası cinsel ilişki (erkek çocuk seviciliği/oğlancılık, pedofili ve ensest) meselesi birçok gey ve lezbiyen topluluk içinde güçlü bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Bazıları çocukların korunmasını, eşcinsel kimliğin gelişimi açısından etik olarak hayati önemde bulurken, diğerleri bunu “</em><i><strong>erotik histeri</strong></i><em>” olarak görmekte ve reddetmektedirler?</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref151">[151]</a><em>”</em> diyerek girer. Jagose, kuşaklar arası cinsellik (pedofili, ensest, oğlancılık vs.) meselesine itiraz ediyor değildir bu yüzden konuyu hemen bir başka mecraya taşımayı tercih eder: “<i>Çocukların etik bir şekilde erotikleştirilmesi mümkün müdür?</i> <a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref152"><strong>[152]</strong></a>”</p>
<p>Queer teoriye getirilen pedofilik ve ensest temelli eleştirilere hareketin içinden; gerek çocuklarla seksin gerekse aile içi seksin tabulaşmasında heterenormativitenin (eşcinsel ilişkiyi reddeden ahlak erkeğinin yasaklarının) etkili olduğu, bu patriyarkal düşünme mantığından ve tabulardan kurtulunması gerektiği söylenerek cevap verilir. Eğer ahlakın saldırısı neticesi bir aldanış iddiası söz konusu olup bu noktadan bir eleştiri getiren olursa; Nietzsche’nin teklifinde olduğu gibi insanın ve cinselliğin soykütüğüne bakılarak ahlaki aldanışın düzeltilmesi gerektiği; neandartalde(ilkel insanda) böyle bir yasağın söz konusu olmadığı hatırlatılarak, çocuklarla seks ve aile içi seks karşıtları davaya sadakate ve “ahlakın saptırmalardan” kendilerini temizlemeye davet edilirler.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-_KJfgg4dvdE/XYzHSTqSkpI/AAAAAAAAElQ/1jvude79RBA_4RHLn6x14UhDojWRqVG6gCEwYBhgL/s200/drucilla-cornell-vimeo-thumbnail1.jpg" width="200" height="112" border="0" data-original-height="360" data-original-width="640" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Duricella Cornell</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bize göre Postmodern dönemde bu konulardaki tartışmaların altında yatan temel problem, “neyin etik<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref153">[153]</a> neyin gayri etik” olduğunu söyleyecek bir otoritenin ortalıkta olmayışıdır. Mesela, “Amerikalı radikal feminist kuramcı Catherine MacKinnon’ın pornografi sektörüne kadın pazarlamakla dolayısı ile pornocularla işbirliği ve ahlaksızlıkla bazı feministleri suçlamasına ünlü Amerikalı Feminist teorisyen Duricella Cornell’in verdiği cevap ilginçtir: “<em>MacKinnon bilinç yükseltmeden önce gelen bir hakikat olduğunu savunamazken ve bize “Tek Doğru” yolu gösterebilecek, tek hamle ile “yükseltilmiş bilinç” diye bir şey” </em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref154">[154]</a><em> </em>gösteremezken kimseyi ahlaksızlıkla suçlayamaz, diyordu. Yani MacKinnon’a “Sen bir Tanrıya inanmıyorsan ve bize iyiyi kötüyü gösterebilecek başka bir yüksek otorite de(ilah) gösteremiyorsan, “ahlaklı-ahlaksız” ayrımını nasıl yapıyorsun? Otoritesi olmayan bir ahlak mümkün değildir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref155">[155]</a>” diyordu.</p>
<p><strong> b)</strong><strong>Kapitalistlerle İş Birliği</strong></p>
<p style="text-align: center;"><em>                                                            “Geylerin, batılı UYGARLAŞMA politikasının hizmetine girmesi, LGBT hakları sorununu ve homofobiyi uluslararası tartışmanın en büyük meselelerinden biri haline getirerek kamusal alanın ağırlık merkezinin değişmesine katkıda bulunmuştur.</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref156">[156]</a>”<br />
<em>Maxime Cervulle</em></p>
<p>Kanada’lı Shulamith Firestone, daha sonra bir klasik olacak ‘Cinselliğin Diyalektiği’ kitabında “<em>en etkili farklılıkların sınıflar arası değil, cinsiyetler arası olduğunu</em>” belirttir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ataerkil toplumlar tarafından yaratıldığını, kadınların erkeklerle eşit olamamasının da onların doğurganlığı ile ilgili olduğunu ileri sürer.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref157">[157]</a> Firestone, böylece toplumsal huzursuzluğun ve sıkıntıların kaynağı olarak gösterilen gelir dağılımındaki eşitsizliği gizlemenin, dolayısı ile kapitalistleri hedeften indirip güçsüz, sıradan erkekleri hedef tahtasına oturtabilmenin yolunu büyük kapitalistlere göstermiş olur. Bu, belki de bu hareketin büyük egemenlerce, neden bu kadar hararetle savunuluyor olduğunu açıklayabilecek bir durumdur.</p>
<p>Bu anlamda Queer Teori ve 2. Dönem Feminist hareketlerinin misyonunu (kitlesel açlıkların, savaşlar ve katliamlarla kitlelerin mültecileştirilmesinin, desteklenen diktatörler üzerinden kıtaların sömürgeleştirilmesinin, her gün daha fazla insanı fakirliğe iten gelir adaletsizliğinin, yaklaşmakta olan büyük işsizliğin vs. nedeniyle) doğabilecek büyük öfkeyi “Büyük Erkeklerin (Kapitalistlerin) üzerinden alıp küçük erkeklerin üzerine yönelten, toplumun en aciz, en alt kesimindeki erkekleri dövmekten öteye bir misyon üstlenememiş, <strong>“Gerçek Erk” karşısında tarihin en etkisiz muhalefeti olarak değerlendiriyoruz. Bu cümle tamamen yanlış da olabilir. Belki muhalefetin kendisi </strong></p>
<p>Maxime Cervull’ün Eve K. Sedgwick’den alıntıladığı “farklılıklarını/statülerini satın aldıkları mallarla sürekli koruyan ve aşağıdakilere hissettiren ancak yoksulluk karşısında gözyaşlarına boğulan burjuvalardır söz alıp konuşan. Cervulle toplumsal, sınıfsal farkları görmek, gelir eşitsizliklerinin getirdiği sorunları analiz etmektense,  “Burjuvalar güvencesizlik gösterisi karşısında mastürbasyon yapmaktadırlar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref158">[158]</a>” der.</p>
<p>Gayatri Spivak hanımefendi, “Madun Konuşabilir mi?” isimli eserinde, Batılı entelektüelin, Batı sömürgeciliğinden bağımsız düşünülemeyeceğini, O’nun Batılı sömürüden bağımsız görmenin bir aldanma olduğuna işaret eder. Spivak, özellikle Deleuze, Foucault’yu işaret ederek, yerel kahramanların, öznelerin, ekonomik mecburiyetlerin, aileye dayalı vekâlet ilişkilerinin kırılıp tüm bu ilişkilerin kapitalistlere mahkûm ve mecbur kılınmasında Batılı Entelektüelin oynadığı rolü görmezden gelmekle hatta gizlemekle daha ilerisi işbirliği ile suçlar<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref159">[159]</a>.  (Toplumsal vekâlet ilişkileri kırıldıkça, toplumda sığınılacak yerler azaldıkça kapitalist egemenlik toplumun zerrelerine doğru işler. AHÇ)</p>
<p>Bu anlamda Spivak Batılı Liberal Feminist hareketlerin “kendilerini tanımlamak ve meşrulaştırmak için  “kurtarılacak” bir ötekilik inşa ettiklerini” iddia eder&#8230; Spivak’a göre <em>feminist entelektüel, kendisinin temsil edeceği ve sonrasında da kurtuluşunu sağlayacağı madun bir öznenin inşası projesinin suç ortağıdır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref160">[160]</a>.”</p>
<p>Kendini sosyal feminist olarak tanımlayan Nancy Fracer’da “<em>Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu</em>” isimli ünlü makalesinde 2. Dönem feministleri Kapitalist “Ağa”larla işbirliği yapmakla, kadınları, küçük erkeklerden kurtarıp büyük erkeklerin haremine atmakla suçlar. Ona göre 2. Dönem Feminist hareket, kadınları özgürleştirmez; kocalarından kurtarılmış(?) kadınları fabrika tezgâhlarının başına yollar: “<strong><em>Örgütsüz kapitalizm, kadının ilerlemesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği masalını uydurarak kadınların ağzına bir parmak bal çalıp, onları özgürlük hayali ile kapitalistlerin itici gücü olarak kullanır</em></strong><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref161">[161]</a><em>” </em>kelimesi onundur.</p>
<p>Michael Warner, “<i>En görünür biçimleriyle gey kültürü, ileri kapitalizmin dışında düşünülemez. Post Stonewall çağının şehirli gayleri leş gibi meta kokmaktadır. Sıcak kapitalizm kokusu yayıyorsak, kapitalizme dair diyalektik bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayacak bir yönteme de ihtiyacımız var</i><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref162">[162]</a><i>” der.</i></p>
<p>1971 yılında ilk kadın sığınma evini kuran Feminist aktivist Erin Pizzey’de aynı görüştedir: “<em>Aslında Kapitalizm 1960’lara kadar Feminist hareketler için düşmandı. Ancak Amerika’da feministler hedef saptırdılar. Artık Kapitalizm düşman değil dediler: Düşmanımız patriarka ve erkekler</em>”</p>
<p>Saba Mahmut da yerel kadın hareketlerinin gayretlerinin Batılı emperyal proje ile uyuşmadığı sürece Batılı feminist hareketler tarafından görülemediğini, işitilemediğini, anlaşılamadığından şikâyet eder.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref163">[163]</a></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-BFKfnxyPf6I/XYzK5TIiovI/AAAAAAAAElw/oXA7KByl9HYKqwSnF_tMxPDRnmgc6K62QCLcBGAsYHQ/s200/gw_hum_braidottirosi_770x510.jpg" width="200" height="131" border="0" data-original-height="510" data-original-width="770" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Rosi Braidotti</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ancak Feminist felsefeci Rosi Braidotti’nin zaten feministler ve Kapitalist hegemonya arasındaki ilişkiyi gizleme derdi yoktur: “<em>Bizzat yaşamın biyogenetik yapılarını pazarladığı ve bunlardan kar ettiği ölçüde ileri kapitalizm, insanın yerinden edilmesine ve İnsan Sonrasına geçilmesine katkıda bulunuyor</em>”<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref164">[164]</a>, kelimesi ve Gilroy’dan yaptığı, “<em>İleri Kapitalizm, üst düzey bir androjenlik ve cinsiyetler arası kategorik ayrımın mühim oranda bulanıklaşmasını </em>taşıyabilecek bir cinsiyet sonrası sistemdir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref165">[165]</a>” kelimeleri buna işaret eder.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong><strong>Kadın, Lezbiyen ve Eşcinsel Özgüleşmeci Hareket Düşmanı</strong></li>
</ol>
<p>Judith Butler, cinselliği performatif bir etki olarak savunmakta; bu noktada kendileri de birer toplumsal cinsiyet kategorisi olan “kadına” veya “eşcinselliğe” dayalı feminist ve eşcinsel politikaları savunanlarla ters düşmektedir. Butler’ın yıllarca süren feminist ve cinsel özgürleşmeci mücadele hareketlerine kimliklerini tamamen unutmalarını teklif etmesi hatta onları erkek egemen düzenin devamı olarak nitelendirmesi özellikle feminist hareketler de tepkiye neden olur.</p>
<p>Philippa Bonwick <em>queer</em> olma yönündeki baskının belki de en tehlikeli yanı, bu durumun lezbiyenlere görünmezlik pelerini giydirmesidir<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref166">[166]</a>. <em>Böylece erkek eşcinselliğinin içine kadın eşcinselliğini yerleştirerek “kadını” bir kez daha tecrit etmekle suçlar</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref167">[167]</a><em>. </em>Adrienne Rich bunu farklı ifade eder: “<em>Eşcinsel erkekler, erkek olmaları nedeniyle, lezbiyen feminizmin kendisini yıkmaya adadığı baskıcı toplumsal yapının bir parçasıdırlar</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref168">[168]</a><em>” </em>derken gaylerin mevcut yapının unsuru olduklarını ve güvenilmez olduklarını düşünür. Çünkü eşcinseller “erkeğe” âşık olan erkeklerdir.</p>
<p>Julia Parnaby ise olayı çok farklı bir yerden değerlendirir:<em> “Queer maskülinist bir gündemi ilerletmeyi hedef alan bir harekettir:”Lezbiyenlerin ve gaylerin çıkarların ortak olduğu yalanıyla, eşcinsel (queer) erkeklerin savaşında kadınların ve erkeklerin omuz omuza çarpıştığı bir arenayı hedeflemektedir.</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref169">[169]</a>” Ona göre aslında yine erkek olan gayler, gay olmayan erkeklerle girdikleri savaşta feministleri kandırarak kendi cephelerinde savaşa sürmektedirler.</p>
<p>Maria Maggenti<em> “ yeni Queer ulusun haritası bir erkek yüze sahip… ben ve farklı renklerden pek çok kız kardeşim bu kavganın içinde fon malzemesi olacak… kusurları gizleyecek, demografik makyaj malzemeleri olarak kullanılacaktık</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref170">[170]</a>” der.</p>
<p>Ancak Queer politikalardan sadece feministler değil “eşcinsel erkekler” de şikâyet ederler. Denis Altman’ın “eşcinsel özgürleşmecilerin gay olmaktan “onur” duyma temeli üzerinden inşa ettikleri hareket kendisini, “<em>Queer’</em>in” kimlikleri unutma teklifi ile tehdit altında hisseder. Bu durumu Jagose, “<em>Queer Teoride sorunlu olan şey “yeni kimlik algısı” ve “onur” algısıdır. Eşcinsel özgürleşmesi ideallerine yönelik tahammülsüzlüğünde queer, eşcinsel özgürleşme hareketinin geçmişte homofil hareket ile yaşadığı çelişkilerden bazılarını biraz daha farklı biçimde olsa tekrarlamaktadır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref171">[171]</a><em>” şeklinde tanımlar.</em></p>
<p>Sidney’de çıkan bir Lezbiyen/Gay dergisine yazdığı mektupta Craig Johnston<em> “20 yıllık gay/lezbiyen radikalizminin sonrasında bile benden mücadelemizin artık bir hükmü olmadığını düşünmemi bekleme. “Mücadelemiz” derken, gay ve lezbiyenleri kastediyorum&#8230; “Queer” eşcinsel karşıtıdır. “Queer”  topluluğu diye bir şey yoktur. “Queer” düşmanımızdır. “Queer” lafını duyduğum an Kalaşnikof’u elime alıyorum</em> <a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref172">[172]</a>” diyor.<br />
Ancak gerek feminist gerek LGBT bir unsur olarak, kendisini “Queer” olarak tanımlamamak, “Queer” olmadan feminist olmanın imkânsızlığı üzerinden baskı altına alınarak cephenin dağılmasına ya da “queer” dışı (kontrol dışı mı demeliydim) bir hareketin gelişmesine engel olunmaya çalışılır. Naz Hıdır’ın Akademia’ya yazdığı “<em>Judith Butler ve Queer Olmayan Bir Feminizmin İmkânsızlığı Üzerine” </em>isimli makalede:<em> “Sonuç olarak, feminizm queer olmayan bir anlayışla imkânsızlaşmıştır. Bu bağlamda feminizmin de queerin çatısı altına girdiğini söylemek mümkündür. Aslında bu bağlam; Butler‟ın  feminizm ve queer yoldaşlığında; queer ve feminizmin neredeyse özdeş oldukları argümanını öne sürmemize olanak sağlar durumdadır… Butler‟ın feminizme dairsöyledikleri queere yoldaşlık eder ve feminizm queer olmadan mümkün olamayacaktır. Bu Queer olma hali ister öznellik biçimi olan queer olarak okunsun, ister queer bakış ya da perspektif olarak yorumlansın (tüm bunlar queeri nasıl okuduğumuza göre değişecektir), değişmez olan başta iddia edildiği gibi, “queer olmayan bir feminizmin imkânsızlığı”dır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori.docx" name="_ftnref1">[172-a]</a>”<em> </em>denilir. Yani farklılıkların oksimoronik ortaklığı dağılır.</p>
<p><strong>d)</strong><strong>Beyaz, Zengin, Eşcinsellerin Büyük Bunalımlarının (!) Tüm Dünyaya Dayatılması:</strong></p>
<p>Jagose’un yaptığı alıntıda Harriet Malinovitz Queer Hareketi şöyle eleştirilir: “S<em>aygın akademik kurumlarda temsil edilen, kapalı devre sunum çağrılarından yararlanan ezoterik postyapısalcı bir dil kullanan, ciddi ölçüde kendi içinde referanslar gösteren ve beyazların çoğunlukta olduğu </em><i>queer</i><em> teorisyen ağı, çoğumuzun sadece yeterli imkanlara sahip olamadığımız için üye olamadığımız bir zengin mahallesi sosyal kulübü gibidir.</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref173">[173]</a><em>” </em>derken Queer hareket mensuplarını kendi aralarında konuşan, kendilerine has dertleri olan bir marjinal zengin gayler grubu olmakla suçlar.</p>
<p>Sherri Paris’in eleştirisi ise daha açık sözlüdür: “Queer <em>karnı tok, sırtı pek, dünyayı bilgisayar ekranından izleyerek, tıpkı bir disketi yapılandırır gibi durmaksızın yeniden yapılandırmaya çalışan, lüks içindeki kimselerin bedenin ötesinden bir yerden formülleştirdiği bir siyasettir</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref174">[174]</a>”</p>
<p><strong>e)</strong><strong>Normal Cinselliği Yok Etmek</strong></p>
<p>Maxime Cervulle, “<em>Kısa tarihi boyunca queer Teorinin dikkate değer paradokslarından biri, cinselliğin kalıcı olarak merkezden dışarı itilmesidir</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref175">[175]</a>” der. Anormal olanı o kadar normalleştirir ki, normali hayatın içinden çıkarmaya başlamıştır.</p>
<p>Maxime Curvell’in Wild Side, Murray Pratt’ten alıntıladığı şu söz de dikkat çekicidir: “… Gerçek cinsellikle bağları günden güne zayıflayan Gey kimliğinin artık büyük oranda […] basit bir pazarlama kategorisi olarak görülür…<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref176">[176</a></p>
<p><strong>f) </strong><strong>İslamophobiayı Gizlemek</strong></p>
<p>“,,,<em>Avrupa&#8217;nın ve ABD&#8217;nin İslamofobik gündemine katılmasına karşı sesini yükselten pek çok kişi bulunmaktadır. Müslümanların homofobik olarak inşası, gerçekten de ulusal güvenlik, &#8220;terörle savaş&#8221; ve Avrupa &#8220;değerleri&#8221; çerçevesindeki tartışmalarda merkezi bir rol oynamaktadır</em><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref177">[177]</a>. Maxime Cervulle’in bu tespitleri Avrupa ve Amerika da özellikle İkiz kuleler saldırısından sonra yükselen İslam ve Müslüman nefret dalgasına (İslamofobia) karşı gelişen tepki hareketlerinin, LGBTQ+ hareketler üzerinden Müslümanların homofobik olarak resmedilerek baskılandığına işaret eder. Böylece “terörle savaş”, “ulusal değerler” gibi uygulamalarla Müslüman ülkelerdeki operasyonların tartışılma zemini de yok edilmiş olur<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref178">[178]</a>.</p>
<p>Bu anlamda İsrail’den yapılan alıntı ilgi çekicidir: “<em>Devletin, kendi eliyle gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerini örtmek için LGBT dostu politikalar izlemesi/izlermiş gibi görünmesi ile siyasete alet edilmektedir. Bunu en iyi kurgulayan devlet ise İsrail’dir. İsrail devletinin LGBT hakları konusundaki tutumu oldukça Liberal’dir. İsrail yanlısı post modern ırkçılık, LGBT ve kadın haklarının Batı kültürünün bir ölçütü olduğunu savunurken; işgal edilen, sömürülen ülkelerdeki insanları ”sub human” (insandan aşağı) olarak kabul edip, onlara sadece öldürülmeyi veya acımasızca sömürülmeyi reva görmektedir</em>.<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref179">[179]</a>”</p>
<p>Maxime Cervulle LGBT Hakları meselesi, Batılı kibrin; geri, aşağılık, kompleksli, 3. dünyanın maymunlarını medenileştirme iddiası ile onların gerçek sorunlarını gizlemek için kullandığı bir enstrümandır, der<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref180">[180]</a>.</p>
<p><strong>g)</strong><strong>Performatiflik Eleştirisi</strong></p>
<p>İnsanların performatiflikleri ile kendilerine cinsiyet inşa etmeleri ancak bunun bedelini ödeyebilecek kadar geliri olanların fantazisi olabilir. Günde 10-12 saat mesai ile ay sonunu zor getiren, elektrik faturasını zor ödeyen emekçilerin, performatifliklerini keşfedebilecekleri, geliştirebileceği insanları, mekânları, aksesuarları gezinip kendisine performatif kimlik edinme/geliştirme deneyimlerinin peşine düşmesi pek mümkün değildir. Yani asgari koşullardaki bir hayatın içinde performatiflik seçenekleri, beyaz zengin Lezbiyenlerin tahmin ettikleri kadar çok değildir. Kath Weston bunu eleştirirken; “<em>Bir lezbiyen, gece için uygun bir kıyafet seçmek için gardırobun kapısını açtığında, erişebileceği seçenekleri maaşı sınırlandırır<a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftnref181">[181]</a></em>” der.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" src="https://1.bp.blogspot.com/-Tf_5o6YpY0U/XYzLjTn0ZEI/AAAAAAAAEl4/RbLqc45CVjQHQbnUGIUnxBjBS_TpLCMJACLcBGAsYHQ/s200/33yqa05.jpg" width="200" height="133" border="0" data-original-height="426" data-original-width="639" /></td>
</tr>
<tr>
<td>Wendy Brown</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset isimli kitabında; “<em>Nietzsche, öncelikle değiştirilemez varsayılan gündelik değerlere kafa tutar; “her türlü sorgulamanın ötesinde” kabul edilen ne varsa, artık şüphe götürür bir kurgu, bir vehim şeklini alır. İkinci olarak bir takla attırma ile ahlaken iyi olan, artık tersine tehlikeli olarak var sayılacaktır</em>” der.</p>
<p>Tam da Wendy Brown’nun tavsiyelerine uygun olarak, egemenler, Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Teorisinde olduğu gibi, bir alt üst oluş, bir KAOS var ediyorlar. Kötünün iyi, iyinin kötü olduğu, insanların inandıkları tüm değerlerin ters yüz edildiği, çevresinde toplanabilecek hiçbir ortak değerin bırakılmadığı, bireyin sığınabileceği son sığınağın(ailenin) da dağıtıldığı bir toplum inşa ediyorlar.</p>
<p>Egemenler toplumları yeniden formatlarken yanlarına; hiçbir ahlaki endişesi ve “orgazmdan” başka bir kutsalı olmayan, erdemli insana nefret duyan bir topluluğu aldılar.</p>
<p>Gelecek Yazı : &#8221; 3-İnsan Sonrası Toplum: Transhümanizm&#8221;</p>
<p><strong>Aldığım Yer: </strong>http://ahmethakancakici.blogspot.com/2019/09/2-queer-teori-ahlak-sonras-toplum.html</p>
<p style="text-align: left;">                                                                                                   Ahmet H. Çakıcı<br />
Muharrem 1441</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn1">[1]</a> Bu bölüm Zygmunt Baumanın <em>Akışkan Gözetim, Iskarta Hayatlar, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları</em> eserlerinden derlenmiştir.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn2">[2]</a> Zygmunt Bauman, <em>Iskarta Hayatlar </em>s:121</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn3">[3]</a> Dr. Haccac Ali, Seküler Aklın Hariatası, s:204</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn4">[4]</a> Aynı eser, s:217</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn5">[5]</a> Aynı eser, s:207</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn6">[6]</a> Aynı eser, s:208</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn7">[7]</a> Aynı eser, s:208-209</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn8">[8]</a> <a href="https://www.google.com.tr/search?q=Irwin+Winkler&amp;stick=H4sIAAAAAAAAAOPgE-LUz9U3MCzONixTAjNNSowtkrTEspOt9NMyc3LBhFVKZlFqckl-0SJWXs-i8sw8hfDMvOyc1CIA9Tv550AAAAA&amp;sa=X&amp;ved=2ahUKEwiIy5SfnafhAhXj6OAKHTPGBWUQmxMoATAgegQIDRAI">Irwin Winkler</a>’in yönettiği 1995 yılı yapımı Amerikan menşeli filimden bir replik.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn9">[9]</a> Judith Halberstam, <em>Çuvallamanın Queer Sanatı</em>, s:151</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn10">[10]</a> Aynı eser, s:152</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn11">[11]</a> Maxime Cervulle, <em>Homo, Exceticus, Irk Sınıf Ve Queer Eleştiri,</em> S: 48</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn12">[12]</a> Judith Halberstam, <em>Çuvallamanın Queer Sanatı</em>, s:131</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn13">[13]</a> Aynı eser, s:168</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn14">[14]</a> Tanım Zygmunt Bauman’dan alıntılanmıştır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn15">[15]</a> Tanım Noah Harari’den alınmıştır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn16">[16]</a> Judith Butler <em>Cinsiyet Belası</em>, s:121 “<em>Bu dönemde Rosemary Hennessy Queeri “asimilasyon ve ayrıkçılık karşıtı” olarak betimler.”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn17">[17]</a> Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, MAxim Cervulle:<em> &#8220;Hegemonik gey söylemi, İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;da teşkil ettiği sözde &#8220;tehdit&#8221; hakkındaki toplumsal konsensüse uygun olarak madun konumunu rahat bir konumla takas ederek statü değiştirmiştir&#8230;&#8221;</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn18">[18]</a> Eşzamanlı olarak Sen fernando vadisi&#8217;nde dünya porno pazarının kurulmasına ve bunların basın ve sinema yoluyla toplumlara yayılmasına da öncülük etmiş Rockefeller Vakfı, kendisinin &#8220;<em><a href="https://eksisozluk.com/?q=sexuel+behavior+in+the+human+male">sexuel behavior in the human male</a></em>&#8221; ve &#8220;<em><a href="https://eksisozluk.com/?q=sexuel+behavior+in+the+human+female">sexuel behavior in the human female</a></em>&#8221; gibi insanlık üzerinde cinsî cihetten tahribat yaratmaya yönelik çalışmalarını finanse etmiştir; Dr. Kinsey, 1941&#8217;den itibaren Rockefeller Vakfı tarafından fonlanmış, 1954&#8217;ten sonra 75.000 ve 240.000 arasında değişen çeklerle toplam 1.750.000 dolar almış.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn19">[19]</a> <a href="http://www.cocukaile.net/cinsel-istismarin-tarihi/">http://www.cocukaile.net/cinsel-istismarin-tarihi/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn20">[20]</a> <a href="https://www.uplifers.com/cinselligi-tabu-olmaktan-cikaran-bir-dahi-alfred-kinsey/">https://www.uplifers.com/cinselligi-tabu-olmaktan-cikaran-bir-dahi-alfred-kinsey/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn21">[21]</a> Erkeklerin baskıcı değil, besleyici olduğu, gerçekten eşitliğe dayalı bir dünyada, herkesin biseksüel olacağı yönündeki sıkça duyulan iddiaya Rich Şöyle cevap verir: Bu şimdinin ödev ve mücadeleleri üstünden liberal bir sıçramadır; kendi olasılıklarını ve seçeneklerini yaratacak olansa, devam eden cinsel tanım sürecidir (Rich 1986,34-35</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn22">[22]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:148 Psikanalizde biseksüellik ve eşcinsellik birincil libidinal yatkınlıklar olarak görülür, heteroseksüellik ise onların zamanla bastırılmasına dayanan meşakkatli bir inşadır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn23">[23]</a> <a href="https://stopthekinseyinstitute.org/more/a-child-victim/">https://stopthekinseyinstitute.org/more/a-child-victim/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn24">[24]</a> Alfred Kinsey ve araştırmaları üzerine bir inceleme: <em>Kinsey : Seks ve Sahtekarlık</em> Prof. William Simon</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn25">[25]</a> <a href="https://www.lifesitenews.com/news/alfred-kinsey-was-a-pervert-and-a-sex-criminal?br=ro&amp;">https://www.lifesitenews.com/news/alfred-kinsey-was-a-pervert-and-a-sex-criminal?br=ro&amp;</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn26">[26]</a> <a href="https://stopthekinseyinstitute.org/more/a-child-victim/">https://stopthekinseyinstitute.org/more/a-child-victim/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn27">[27]</a> Alfred Kinsey ve araştırmaları üzerine bir inceleme: <em>Kinsey: Seks ve Sahtekârlık</em> Prof. William Simon</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn28">[28]</a> <a href="https://www.lc.org/mat-staver">https://www.lc.org/mat-staver</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn29">[29]</a> Aynı eser, s:143</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn30">[30]</a> Bu konudaki tartışmalar henüz netleşmediğinden bilgiler mutlak bilgi olarak değil genel tanımlamalar olarak okunmalıdır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn31">[31]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teori –Bir Giriş: s:</em>90, “<em>Kuşaklar arası cinsel ilişki (erkek çocuk seviciliği/oğlancılık, pedofili ve ensest) meselesi birçok gey ve lezbiyen topluluk içinde güçlü bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Bazıları çocukların korunmasını, eşcinsel kimliğin gelişimi açısından etik olarak hayati önemde bulurken, diğerleri bunu “erotik histeri” olarak görmekte ve reddetmektedirler?[31]”</em> diyerek girer. Jagose, kuşaklar arası cinsellik (pedofili, ensest, oğlancılık vs.) meselesine itiraz ediyor değildir. Bu yüzden konuyu hemen bir başka mecraya taşımayı tercih eder : “<em>Çocukların etik bir şekilde erotikleştirilmesi mümkün müdür?”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn32">[32]</a> Aynı eser,<em> s:136</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn33">[33]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:144</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn34">[34]</a> Aynı eser s:156. Julia Kriteva, Lacan’ın izinden giderek anneyle ensest birleşmeye yönelik yasağın öznenin kurucu/temel yasası olduğunu savunur, bu temelle anneye sürekli bağımlılık ilişkisi kopar, kırılır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn35">[35]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:156. Julia Kriteva, Lacan’ın izinden giderek anneyle ensest birleşmeye yönelik yasağın öznenin kurucu/temel yasası olduğunu savunur, bu temelle anneye sürekli bağımlılık ilişkisi kopar, kırılır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn36">[36]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:157<em> Kadın doğurarak annesiyle temasa geçer, kendi annesine dönüşür, kendi annesidir; ikisi de aynı sürekliliğin kendini farklılaştırılmasından ibarettir. Böylece kadın anneliğin eşcinsel yönünü gerçekleştirilmiş olur&#8230;. çünkü bebek istisnasız ensest yasağına maruz kalır ve münferit bir kimlik olarak tecrit edilir. Annenin kız çocuğundan ayrılması durumunda sonuç ikisi için de melankolidir, çünkü ayrılma asla tümüyle tamamlanmaz.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn37">[37]</a> Luce İrigaray bu fikre itiraz ederek insan da gelişen ilk duygunun karşı cins ebeveyne olan ilgi olduğunu iddia eder.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn38">[38]</a> <em>Judith Butler, Cinsiyet Belası s: S:124 Oğlan çocuğu-baba özdeşleşmesinin ilk oluşumunda Freud özdeşleşmenin, öncesinde nesne yatırımı olmaksızın gerçekleştiğini ileri sürer. Bunun anlamı özdeşleşmenin yitik bir aşkın ya da oğulun babaya duyduğu yasak aşkın sonucu olmadığıdır&#8230; Freud “biseksüel bir dizi libidinal yatkınlığı koyutladıktan sonra artık oğlanın başlangıçta babasına duyduğu cinsel aşkı inkâr etmek için hiç bir sebep kalmamasına rağmen Freud bunu örtük olarak inkâr etmeyi sürdürür. Bununla beraber oğlan, annesine yönelik birincil bir yatırımı koruyordur, Freud biseksüelliğin oğlan çocuğun annesini baştan çıkarmak için sergilediği eril ve dişil davranışlarda belirdiğini yazar.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn39">[39]</a> <em>Judith Butler, Cinsiyet Belası s:176 “..bir yanda manastırdaki geniş ailesinden çeşitli “kız kardeşlerinin” ve “annelerinin” sevgisini kazanmaya çalışması doğrultusunda verilen kurumsal emir, diğer yanda bu sevgiyi fazla ileri götürmesine karşı getirilen mutlak yasak.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn40">[40]</a> Aynı eser, s:81:</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn41">[41]</a> Aynı eser, s:102 <em>Lacan’a göre ise oğul ile anne arasındaki ensest birleşmeyi yasaklayan Yasa, akrabalık yapılarına, tani dil üzerinden vuku bulan bir dizi hayli düzenlenmiş libidinal yer değiştirmeye önayak olur.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn42">[42]</a> Aynı eser, s:131<em>.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn43">[43]</a> Aynı eser, s:82 <em>Ayrıştırıcı bir dişil-eril ekseninde tutarlı bir cinsel kimlik inşası başarısızlığa mahkûmdur.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn44">[44]</a> İstanbul Sözleşmesi 4.4 Madde: Kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve kadınların korunması için gerekli olan özel tedbirler, hali hazırdaki Sözleşme kapsamında ayrımcılık olarak kabul edilmeyecektir.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn45">[45]</a> Maxime Cervulle/Nick Rees-Roberts, Çuvallamanın Queer Sanatı s:202 <em> “Çözülen erkek erkeksiliği mefhumunun merkezinde yer alan kendiliğinin parçalanması, becerilmeye ve heteroseksüel erkeklik ile bağlantılı olmayan ama aynı zamanda “erkekliğin alınmasına” ya da “kadınlaştırılmaya” kesinlikle indirgenemeyecek bir erkeksilik modeline duyulan arzuyu işaret eder.”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn46">[46]</a> Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş Querr Teori s:56</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn47">[47]</a> Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş Querr Teori s:57</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn48">[48]</a> <em>Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş s: 55 Feminizm eril toplumsal cinsiyet mitlerini ve çekirdek aileyi yıkmaktadır. Devleti ve laissez-faire kapitalizmi ve bu sistemin dayattığı üremeye dayalı erotik dikotomiyi yok etmektedir. Erotizm ve üreme birbirlerinden ayrı olabilecek iki ayrı şey olarak görüldüğünde ve eril ve dişil roller insan gelişimini sınırlayan etmenler olarak reddedildiğinde eşcinsel birey kendiliğinden özgürleşmektedir.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn49">[49]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:192:<em>Wittig’e göre kadın yalnızca, erkekle ikili ve karşıtlığa dayalı bir ilişkiyi sabitleştiren ve pekiştiren bir terim olarak var olabilir, bu ilişki de heteroseksüelliktir. Lezbiyen ise heteroseksüelliği reddettiğinden artık karşıtlığa dayalı bu ilişkinin terimleri dâhilinde tanımlanmıyordur. O ne kadındır ne de erkek.. Kişi kadın doğmaz, kadın olur; üstelik kişi dişi doğmaz, dişi olur; daha da radikali, kişi isterse ne dişil ne eril, ne kadın ne de erkek olur.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn50">[50]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:89, <em>Simon de Beauvoir’in ileri sürdüğü gibi “kişi kadın doğmaz, kadın olur” iddiasının bir doğruluk payı varsa eğer, kadının kendisi oluşum sürecinde olan bir terimdir, başladığı veya bittiği söylenemeyecek bir oluş, bir inşa ediştir&#8230; Nihayet kadın olmak asla mümkün değildir. Toplumsal cinsiyet bedenin tekrar tekrar stilize edilmesidir.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn51">[51]</a> <em>Duricella Cornell Çatışan Feminizmler s:161</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn52">[52]</a> <em>Dr. Haccac Ali- Seküler Aklın Haritası</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn53">[53]</a> <em>Annamarie Jagose, Queer Teori-Bir Giriş s:56</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn54">[54]</a> <em>Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş Martha Shelley. Querr Teoriye bir giriş: S:56</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn55">[55]</a> Wittig’e göre, beşeri bilim söylemlerinde iyice aşikâr olan “hetero zihniyet”, hepimizi, lezbiyenleri, kadınları ve eşcinsel erkekleri ezer” çünkü bu söylemler “toplumu, üstelik her toplum kuran şeyin heteroseksüellik olduğunu varsayar&#8230; Wittig varsayımsal heteroseksüelliğin söylem içinde bir tehdit bildirmek için işlediğini ileri sürer: “Ya hetero olacaksın ya hiç olmayacaksın” Judith Butler, Cİnsiyet Belası s:197)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn56">[56]</a> Rosi Braidotti, <em>İnsan Sonrası</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn57">[57]</a> “<em>Paradigma</em>” başlıklı denemesinde Wittig ikili cinsiyet sisteminin devrilmesi ile pek çok cinsiyetin bulunduğu bir kültürel sahanın doğabileceğini belirtir.” Burada Deleuze ve Quattari’ye atıf vardır “Bizce bir veya iki değil pek çok cinsiyet vardır. Ne kadar birey varsa o kadar cinsiyet vardır. Judith Butler, Cinsiyet Belası s:200)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn58">[58]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:23,25 <em>“On dört yıl boyunca ikamet ettiğim Amerika Birleşik Devletlerinin doğu kıyısındaki lezbiyen ve gay cemaat kampında, evrensellik iddiasının öncelemeli ve performatif olabileceğini, henüz var olmayan bir gerçekliği çağırabileceğini ve henüz buluşmamış kültürel ufukların birleşmesini mümkün kılabileceğini kavradım&#8230; Bu süreçte maruz kaldığım kınama yoğun ve yaralayıcıydı, ama neyse ki, bu beni hazzı kovalamaktan ve cinsel hayatımı meşru kılacak kabulü talep etmekten alıkoymadı.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn59">[59]</a> Alain Touraine, Modenliğin Eleştirisi</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn60">[60]</a> Aynı eser, s:53</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn61">[61]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:53 <em>Toplumsal cinsiyeti “inşa” eden “kültür” böyle bir yasa ya da yasalar dizisi üzerinden kavrandığında toplumsal cinsiyet, eskiden “biyoloji kaderdir” formülasyonunda olduğu denli belirlenmiş ve sabitlenmiş oluveriyor. Bu sefer biyoloji değil, kültür kader oluyor</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn62">[62]</a> Zoofili: Hayvan sevicilik</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn63">[63]</a> Nekrofili: Ölü sevicilik</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn64">[64]</a> <em>Judith Butler, Cinsiyet Belası</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn65">[65]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:145: <em>Rubin’e göre heteroseksüellik zorunlu olmaktan çıkıp da biseksüellik ve eşcinsellik için kültürel kimlik ve davranış ortamları oluştuğunda toplumsal cinsiyetin kendisi ortadan kalkacaktır. Toplumsal cinsiyet, biyolojik birçok cinselliğin kültürel dönüşüme uğrayıp kültürün emrettiği bir heteroseksüellik haline gelmesiyse ve heteroseksüellik, hedeflerine ulaşabilmek için münferit ve hiyerarşili toplumsal cinsiyet kimliklerini harekete geçiriyorsa, Rubin’e göre bunun anlamı heteroseksüelliğin zorunlu niteliğinin çökmesiyle toplumsal cinsiyetin çökeceğidir.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn66">[66]</a> Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş. S:57. <em>Eşcinsel özgürleşmeciler geleneksel cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlaştırmalarının insanların, özcü terimlerle, gerçek benliklerini tanımalarını engellediğine inanmışlardır. Cinsiyetin hiç bir öneminin kalmadığı ve toplumsal cinsiyetin varlığına son verilen bir dünya, eşcinsel özgürleşmecilerin iddiasına göre, kişinin kendisini ya eşcinsel ya da heteroseksüel olarak tanıma zorunluluğunca bastırılan biseksüel potansiyelin gelişmesini sağlayacaktır.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn67">[67]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:69 Wittig, “<em>ireysel öznelerin ortaya çıkması için öncelikle cinsiyet kategorilerinin yok edilmesi gerekir&#8230; Cinsiyet kategorilerinin ötesinde olan bildiğim tek kavram lezbiyendir.”<br />
</em>Ancak Irigiray Wittiq’Le aynı fikirde değildir<em>.”İrigaray var olan tek cinsin “eril” cins olduğunu kadının cinsiyetsizlik olduğunu söylerken, Wittig: “Cins (gender), cinsiyetler ((sexes)  arasındaki siyasi karşıtlığın dilsel dizinidir. Cinsi burada tekil olarak kullanıyorum, çünkü zaten iki cins yoktur, tek bir cins vardır: dişil. “Eril” ise bir cins değildir. Çünkü eril, eril olan değil, genel olandır” </em>der<em>.  s:70</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn68">[68]</a> <a href="https://catlakzemin.com/28-agustos-2012-cinselligin-diyalektigini-yazan-shulamith-firestone-hayatini-kaybetti/">https://catlakzemin.com/28-agustos-2012-cinselligin-diyalektigini-yazan-shulamith-firestone-hayatini-kaybetti/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn69">[69]</a> Doğallık/fıtrat Foucault’nun “cinselliğin tarihi”nde belirttiği gibi, bedenimiz doğal bir “cinsiyetlendirmeye” sahip değildir.  <a href="http://www.kaosgldergi.com/dosyasayfa.php?id=1741">http://www.kaosgldergi.com/dosyasayfa.php?id=1741</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn70">[70]</a> Judith Butler, Cİnsiyet Belası s:186 &#8220;1987 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsündeki araştırmalarında Dr. David Page &#8220;TBE&#8221;(testis belirleyici etken) adını verdiği son derece sofistike araştırmalarla belirlenmiş Toplumsal Cinsiyeti(LGBT formlar) belirleyen ikili anahtarı keşfettiğini ve Y kromozomu üzerindeki fazladan bir parmak proteinin erkeklerde kadınlığın sebebi olduğunu iddia etti&#8230; Fakat DNA dizisinin keşfedildiği yönündeki iddialara gölge düşüren ve bir türlü çözülemeyen bir mesele vardı. Erkekliği belirlediği söylenen DNA şeridinin tıpkısının dişilerin X kromozomlarında da bulunduğu bulundu. Bu ilginç bulgu karşısında Dr. Page, BELKİ DE belirleyici olanın, gen dizisinin erkeklerde etkin, kadınlarda ise edilgen olması olduğunu iddia etti. Ancak Anne Fausto-Sterling &#8220;XY Ağılında Yaşam&#8221; isimli makalesinde şöyle yazar:</p>
<p>&#8220;&#8230; İnceledikleri dört XX(kadın anlamında-AHÇ) erkeğin hepsi kısırdı (sperm üretmiyorlardı) spermlerin öncüsü olan tohum hücreleri taşımayan küçük testisleri vardı. Ayrıca hormon düzeyleri yüksek, testesteron düzeyleri düşüktü. Herhalde dış cinsel organları ve testisleri olması nedeniyle erkek olarak vasıflandırılmışlardı&#8230; Benzer şekilde&#8230; iki XY dişinin de dış cinsel organları normaldi, fakat yumurtalıklarında tohum hücresi yoktu.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn71">[71]</a> Annamarie Jagose Queer Teori, Bir Giriş, s:53</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn72">[72]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:12</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn73">[73]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:230,<em>Toplumsal cinsiyet iç süreksizliğe sahip edimlerce kuruluyorsa, bu demektir ki, töz görünümü işte tam da budur, inşa edilmiş bir kimliktir, aktörler dâhil toplumdaki sıradan seyircilerin inandıkları ve inanç halinde icra ettikleri performatif bir başarıdır. Toplumsal cinsiyet aynı zamanda asla tümüyle içselleştirilemeyecek bir normdur; “iç” bir yüzey eylemidir ve toplumsal cinsiyet normları son kertede fantazmatiktir, cisimlendirilmeleri imkânsızdır.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn74">[74]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:65 <em>Toplumsal cinsiyet, bütüncüllüğü daima ertelenen, herhangi bir anda asla tam anlamıyla olduğu şey olmayan bir giriftliktir.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn75">[75]</a> Annamarie Jagose <em>Queer Teori, Bir Giriş</em> s:96</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn76">[76]</a> Annamarie Jagose <em>Queer Teori, Bir Giriş </em>s:106 “<em>Foucault gibi, Butler da toplumsal cinsiyeti “müdahaleye ve yeniden anlamlandırılmaya açık&#8230; söylemsel bir pratik” olarak tanımlar.”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn77">[77]</a> Judith  Butler, <em>Çatışan Feminzmler</em> :145)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn78">[78]</a> <a href="https://www.academia.edu/17502990/Sos311u">https://www.academia.edu/17502990/Sos311u</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn79"><em>[79]</em></a><em> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:147, Tabunun anneye/babaya duyulan arzunun yanı sıra bu arzunun zorunlu olarak yer değiştirmesine de yol açtığı ve bunu sürdürdüğü savunulabilir. Böylece sonsuza dek bastırılan ve yasaklanan “orijinal” cinsellik mefhumu, sonradan ona getirilen yasak işlevini gören yasanın ürettiği bir şey haline gelir.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn80">[80]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:51 Eğer<em> toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünüyse, toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kaynaklandığı söylenemez&#8230; Toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğini cinsiyetten tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığımızda toplumsal cinsiyetin kendisi yüzer gezer bir yapıntı haline gelir; böylece erkek ve eril, erkek bedeni imlediği gibi pekala dişi bedeni de imleyebilir, kadın ve dişil de, dişi bedeni imlediği kolaylıkla erkek bedeni imleyebilir</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn81">[81]</a>  <a href="http://www.kaosgldergi.com/dosyasayfa.php?id=1741">http://www.kaosgldergi.com/dosyasayfa.php?id=1741</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn82">[82]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:76 <em>“Toplumsal cinsiyet her zaman bir yapma eylemidir. Yapılmadan fiiliyata geçirilmeden önce doğumla edinilen, baştan beri var kabul edilen bir özneye ait değildir.”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn83">[83]</a> Annamarie Jagose<em>, Queer Teori, Bir Giriş</em> s:106  “<em>Toplumsal cinsiyet ifadelerinin Ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yoktur” çünkü “o kimlik tam da kendisinin birer sonucu olduğu söylenen “ifadeler” tarafından performatif oluşturulur”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn84">[84]</a> Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş (schneir:1994) s:73</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn85">[85]</a> Annamarie Jagose, Queer Teori, Bir Giriş s:149</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn86">[86]</a> <a href="https://bedenolumlamahareketi.com/2018/12/23/queer-beden/">https://bedenolumlamahareketi.com/2018/12/23/queer-beden/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn87">[87]</a> Annamarie Jagose. <em>Queer Teori, Bir Giriş s:</em> 136 <em>“Hangi grupların politik olarak lezbiyen ve gey ilişkiyi queer ile uyuşturduğu konusunda net bir görüş birliği söz konusu değilken, çoğu yorumcu bu kategoriye pedofilleri aday göstermektedir.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn88">[88]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:120 “Queer topluluk ve kimlik ile özdeşlikleri görece yakın bir geçmişte kazanılan bir meşruiyete işaret eden lezbiyenler ve geyleri dışarıda bırakabilirken, cinsel kimlikleri normal ve makbul görülmeyen herkesi kapsayabilmektedir.”</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn89">[89]</a> Cogito, sayı: 65-66, 2011 s:9</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn90">[90]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:26 “o inatçı çabanın kaynağında hem ideal cinsellik morfolojilerinin içerdiği normatif şiddete karşı koyma arzusu, hem de doğal heteroseksüelliğe dair sıradan ve akademik cinsellik söylemlerinin beslediği yaygın varsayımların kökünü kurutma arzusu yatıyor.”</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn91">[91]</a> Mücahit Gültekin, <a href="https://archive.org/details/Mucahit-gultekin-toplumsal-cinsiyet-esitliginin-neoliberal-kapitalist-politikalarla-uyumu/page/n27">https://archive.org/details/Mucahit-gultekin-toplumsal-cinsiyet-esitliginin-neoliberal-kapitalist-politikalarla-uyumu/page/n27</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn92">[92]</a> Annamarie Jagose <em>Queer Teori, Bir Giriş</em>  S:134</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn93">[93]</a> Annamarie Jagose. <em>Queer Teori, Bir Giriş s:</em> 136</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn94">[94]</a> Voyeur: Röntgenci, sapık.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn95">[95]</a> Cogito, sayı: 65-66, 2011 s:10</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn96">[96]</a>  <a href="https://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=28228">https://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=28228</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn97">[97]</a> Judith Halberstam, Bersani’den alıntı. Çuvallamanın Querr Sanatı s.201</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn98">[98]</a> Nietzsche, Şen bilim, s:48</p>
<p>[98-a]Haccac Ali,<em> Seküler Aklın Haritası  </em>S:251-252</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn99">[99]</a> Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine, s:82</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn100">[100]</a> Nietzsche, <em>Ahlakın Soykütüğü Üzerine s:76 İlerlemenin büyüklüğü, fedakârlık etmek zorunda kaldığımız şeylerin yığınıyla bile ölçülebilir; yığındaki insanlık bir tek insan türünün büyümesine feda edilir- İşte budur ilerleme&#8221;</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn101">[101]</a> Annamarie Jagose, Queer Teori Bir Giriş: s:122</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn102">[102]</a> Annamarie Jagose, Queer Teori Giriş, s:95</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn103">[103]</a> Çuvallamanın Querr Sanatı s: 85</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn104">[104]</a> Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı s:95-97</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn105">[105]</a> Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı s:122</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn106">[106]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası,</em> s:202</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn107">[107]</a> <a href="https://www.idefix.com/Yazar/timothy-bewes/s=267335">Timothy Bewes</a>, <em>Şeyleşme</em>, s:66</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn108">[108]</a> <a href="https://www.academia.edu/35729574/MICHEL_FOUCAULTDA_D%C4%B0L_VE_S%C3%96YLEM">https://www.academia.edu/35729574/MICHEL_FOUCAULTDA_D%C4%B0L_VE_S%C3%96YLEM</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn109">[109]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası s:210</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn110">[110]</a> <a href="http://gazetekarinca.com/2016/12/he-she-yerine-ze-oxfordda-artik-cinsiyetsiz-zamir-kullanilacak/">http://gazetekarinca.com/2016/12/he-she-yerine-ze-oxfordda-artik-cinsiyetsiz-zamir-kullanilacak/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn111">[111]</a> <a href="https://tr.womenshealthcarejournal.com/swedish-gender-neutral-pronoun-hen-makes-its-way-into-official-dictionary">https://tr.womenshealthcarejournal.com/swedish-gender-neutral-pronoun-hen-makes-its-way-into-official-dictionary</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn112">[112]</a> <em>Judith Butler, Cinsiyet Belası s:198</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn113">[113]</a> Udith Butler, <em>Çatışan Feminizmler</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn114">[114]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=W502NHmwQwY">https://www.youtube.com/watch?v=W502NHmwQwY</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn115">[115]</a> Annamarie Jagose Queer Teori, Bir Giriş s:102</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn116">[116]</a> Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı s:107</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn117">[117]</a> Annamarise Jagose, Queer Teoriye Bir Giriş, s:55 Feminizm eril toplumsal cinsiyet mitlerini ve çekirdek aileyi yıkmaktadır. Devleti ve laissez-faire kapitalizmi ve bu sistemin dayattığı üremeye dayalı erotik dikotomiyi yok etmektedir. Erotizm ve üreme birbirlerinden ayrı olabiliecek iki ayrı şey olarak görüldüğünde ve eril ve dişil roller insan gelişimini sınırlayan etmenler olarak reddedildiğinde eşcinsel birey kendiliğinden özgürleşmektedir. (Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş Hawkins 1975:23)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn118">[118]</a> Chimamanda Ngozi Adichie’, Feminist Manifesto, DK Yayınları, 2019: 73 Feminist Manifesto madde 11: &#8220;<em>Bir kadının çok sayıda partnerinin olması evrimsel açıdan mantıklıdır. Çünkü gen havuzu ne kadar geniş olursa hayatta kalacak bir çocuk doğurma şansı da o kadar yüksek olur</em>&#8221;</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn119">[119]</a> Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı s:170. “<em> Gölge feminizmin dili, Anne kız arasındaki, kızın annesinin mirasını devralmasını sağlayan ve böylelikle onu iktidarın ataerkil biçimleriyle olan ilişkisini yeniden üreten köklü bağın reddinin dilidir.”</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn120">[120]</a> Chimamanda Ngozi Adichie’, Feminist Manifesto madde 12, DK Yayınları, 2019: 78<em>Çıplaklıkla utancı asla ilişkilendirme. Bekâret asla bir odak noktası değildir. Kızına utançla kadın biyolojisini ilişkilendirmeyi reddetmeyi öğret.&#8221;</em> () (Alıntı Lütfi Bergen)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn121">[121]</a> Judith Halberstam, Çuvallamanın Queer Sanatı s:171</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn122">[122]</a> Cogito Cogito, sayı: 65-66, 2011 s:48<br />
[122-a] <a href="http://www.kozmopolit.com/Subat03/Diziler/pselek.html">http://www.kozmopolit.com/Subat03/Diziler/pselek.html</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn123">[123]</a> Çatışan Feminizmler, Judith Butler, s:66</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn124">[124]</a> Maxime Cervulle, Homo, Exceticus, Irk Sınıf Ve Queer Eleştiri, S: 123</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn125">[125]</a> Donna Haraway, Siborg Manifesto S:50, Reisliğini kadınların yaptığı haneler, seri tekeşlilik, erkeklerin haneden kaçışı, yalnız yaşayan ihtiyar kadınlar, kentlerde evsizlik, göç, modüler mimari, yoğun aile içi şiddet, evlerde kötü şartlarda üretim atölyelerinin yeniden canlanması&#8230;</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn126">[126]</a> <a href="http://www.edebiyathaber.net/simone-de-beauvoir/">http://www.edebiyathaber.net/simone-de-beauvoir/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn127">[127]</a> Maxime Cervulle/Nick Rees-Roberts, Çuvallamanın Queer Sanatı s:182</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn128">[128]</a> Judith Halberstam, <em>Çuvallamanın Queer Sanatı</em> s:179</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn129">[129]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:161 Kristeva Levi-Strauss’un görüşünü, yani kadın değiş tokuşunun akrabalık bağlarının pekiştirilmesinde bir önkoşul olduğunu kabul eder. Fakat ona göre bu değiş tokuş annenin bedeninin bastırıldığı kültürel andır, dişi bedenin annenin bedeni olarak zorunlu kültürel inşasını üreten bir mekanizma değil. Nitekim kadın değiş tokuşunun kadın bedenine zorunlu bir üreme yükümlülüğü dayattığını iddia edebiliriz. Gayle Rubin’in Levi-Strauss okumasına göre “akrabalık&#8230; Cinselliğin şekillendirilmesine” yol açar, öyle ki, doğurma arzusu, üreme amaçlarına ulaşabilmek için bu tür arzulara gereksinen ve üreten toplumsal pratiklerin bir sonucudur.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn130">[130]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:167, Annelik kurumunu sürdüren arzular baba erkillikten ve kültürden önce gelen dürtülermiş gibi gösterildiklerinde bu kurum dişi bedenin değişmez yapılarında kalıcı bir meşruiyet kazanır. Üstelik dişi bedenin her şeyden önce üreme işlevi açısından nitelendirilmesini hem onaylayan hem de gerektiren, babaerkil olduğu bariz yasa, dişi bedene doğal zorunluluğunun yasası olarak işlenmiştir. S:167</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn131">[131]</a> Judith Halberstam,“<em>Çuvallamanın Queer Sanatı s</em>:170</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn132">[132]</a> <a href="https://www.academia.edu/17502990/Sos311u">https://www.academia.edu/17502990/Sos311u</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn133">[133]</a> <a href="https://catlakzemin.com/28-agustos-2012-cinselligin-diyalektigini-yazan-shulamith-firestone-hayatini-kaybetti/">https://catlakzemin.com/28-agustos-2012-cinselligin-diyalektigini-yazan-shulamith-firestone-hayatini-kaybetti/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn134">[134]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teoriye Bir Giriş</em>, s:64</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn135">[135]</a> Annamarie Jagose,<em> Queer Teori- Bir Giriş </em>s:70</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn136">[136]</a> Annamarie Jagose,<em> Queer Teori- Bir Giriş </em>s:71</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn137">[137]</a> Judith Butler, <em>Cİnsiyet Belası</em> s:212)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn138">[138]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:205</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn139">[139]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:203</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn140">[140]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:193</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn141">[141]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teoriye Bir Giriş</em>, s:57 ve Cogito, sayı: 65-66, 2011 50</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn142">[142]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:238 Toplumsal cinsiyet normlarının kaybı, toplumsal cinsiyet biçimlerinin çoğalmasıyla, tözel kimliğin dengesinin bozulmasıyla ve zorunlu heteroseksüelliğin doğallaştırıcı anlatılarının başkahramanlarını – “erkek” ve “kadın”- yitirmeleriyle sonuçlanacaktır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn143">[143]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teoriye Bir Giriş</em>, s:57, Cogito, sayı: 65-66, 2011 50</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn144">[144]</a> Duricilla Cornell,  <em>Çatışan Feminizmler,  &#8220;Lacan&#8217;ın&#8230; Kadınlığa ilişkin çeşitliliğin, kültürel temsillerde cinsiyet farklılığı içerisinde yavaş yavaş yok oluşunu açıklamasının üzerinde durmak istiyorum&#8230; Kadınların, feminizmin içinde olmadığı eleştirisidir bu ..</em>.&#8221;</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn145">[145]</a> <a href="http://kaosgl.org/sayfa.php?id=17837">http://kaosgl.org/sayfa.php?id=17837</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn146">[146]</a> <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/6599/queer-teori-ekseninde-lgbti-hareketi-ve-feminizm#.XUvPffIzbcs">http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/6599/queer-teori-ekseninde-lgbti-hareketi-ve-feminizm#.XUvPffIzbcs</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn147">[147]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:223)</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn148">[148]</a> Judith Butler, <em>Cinsiyet Belası</em> s:220, “<em>Bedendeki çeşitli delikleri kollayan töreler, toplumsal cinsiyetli alışverişin, konumların ve erotik imkânların heteroseksüel bir inşasını varsayıyordur.</em> Dolayısı ile bu tür alışverişlerin (cinsel ilişkilerin-AHÇ)  tüm düzenlemelerden muaf tutulmaları, serbest bırakılmaları neyin beden sayılacağını belirleyen sınırları (ahlak erkeğinin tanımladığı sınırları) baltalar.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn149">[149]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teori-Bir Giriş,</em> s:136</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn150">[150]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teori-Bir Giriş</em> s:136</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn151">[151]</a> Annamarie Jagose <em>Queer Teori, Bir Giriş </em>s:90</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn152">[152]</a> Annamarie Jagose <em>Queer Teori, Bir Giriş</em> s:90</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn153">[153]</a> Etik kelimesini tanrıdan bağımsız toplumsal uzlaşı sonucu kabul edilmiş erdem olarak tanımlıyoruz. Bu anlamı ile Tanrıdan uzak seküler bir kavramı nitelemesiyle üst değerin Tanrı olduğu Ahlak kavramından farklıdır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn154">[154]</a> Çatışan Feminizmler-Drucilla Cornell s:99</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn155">[155]</a> Çatışan Feminizmler-Drucilla Cornell: <em>Mesele, doğrulara ihtiyacımızın olup olmadığı ya da yanlış veya doğru diye bir şeyin olup olmadığı değil, doğruya dair son sözü söyleyebilecek bir kuramsal anlayışının olup olamayacağıdır&#8230; Kuramsal anlayışı ile son sözü söyleme çabası, etik açıdan kuşku doğurucudur&#8230; Pratik aklın saf anlayışı, mutlaka &#8220;neyin saf anlayışı&#8221; sorusuna dayanacaktır.</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn156">[156]</a> Maxime Cervulle, Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, s:151</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn157">[157]</a> <a href="https://www.academia.edu/17502990/Sos311u">https://www.academia.edu/17502990/Sos311u</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn158">[158]</a> <em>Maxime Cervulle, Homo, Exceticus, Irk Sınıf Ve Queer Eleştiri, s: 73</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn159">[159]</a> Gayatri C. Spivak, <em>Madun Konuşabilir mi?</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn160">[160]</a> Judith Halberstam, <em>Çuvallamanın Queer Sanatı</em> s:175</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn161">[161]</a> Makale: Nancy Fraser, <em>Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn162">[162]</a> Maxime Cervulle, Homo, Exceticus, Irk Sınıf Ve Queer Eleştiri, S: 120</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn163">[163]</a> Judith Halberstam, <em>Çuvallamanın Queer Sanatı</em>  s:174</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn164">[164]</a> <em>RosBraidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:95</em></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn165">[165]</a> Aynı eser, s:120</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn166">[166]</a> Annamarie Jagose. <em>Queer Teori, Bir Giriş s:</em> 140</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn167">[167]</a> Annamarie Jagose. <em>Queer Teori, Bir Giriş s:</em> 140</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn168">[168]</a> Annamarie Jagose Queer Teori, Bir Giriş S:67</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn169">[169]</a> Annamarie Jagose. <em>Queer Teori, Bir Giriş s:</em> 140</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn170">[170]</a> Annamarie Jagose. <em>Queer Teori, Bir Giriş s:</em> 142 Maria maggenti</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn171">[171]</a> Annamarie Jagose. Queer Teori, Bir Giriş s: 47</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn172">[172]</a> Annamarie Jagose, Queer Teori Queer Teori-Bir Giriş syf:137<br />
[172-a]   <a href="https://www.academia.edu/9079980/Queer_Olmayan_Bir_Feminizmin_%C4%B0mk%C3%A2ns%C4%B1zl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_%C3%9Czerine-_Naz_H%C4%B1d%C4%B1r">https://www.academia.edu/9079980/Queer_Olmayan_Bir_Feminizmin_%C4%B0mk%C3%A2ns%C4%B1zl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_%C3%9Czerine-_Naz_H%C4%B1d%C4%B1r</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn173">[173]</a> Annamarie Jagose, <em>Queer Teori Queer Teori,</em> s:132</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn174">[174]</a> Aynı eser, s:133</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn175">[175]</a> Maxime Curvell, Irk, Sınıf ve Queer Eleştiri s:47</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn176">[176]</a> Maxime Curvell, Irk, Sınıf ve Queer Eleştiri s:114</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn177">[177]</a> Maxime Cervulle, Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, s:151</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn178">[178]</a> Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, MAxim Cervulle, Avrupa&#8217;nın ve ABD&#8217;nin İslamofobik gündemine katılmasına karşı sesini yükselten pek çok kişi bulunmaktadır. Müslümanların homofobik olarak inşası, gerçekten de ulusal güvenlik, &#8220;terörle savaş&#8221; ve Avrupa &#8220;değerleri&#8221; çerçevesindeki tartışmalarda merkezi bir rol oynamaktadır.</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn179">[179]</a> <a href="http://www.tuicakademi.org/pinkwashing-ve-queer-politikasi-israil/">http://www.tuicakademi.org/pinkwashing-ve-queer-politikasi-israil/</a></p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn180">[180]</a> Maxime Cervulle, Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, s:151</p>
<p><a href="file:///C:/Users/USER/Desktop/YAZI%20ailesiz%20Toplum/Querr%20Teori%20haz%C3%84%C2%B1rl%C3%84%C2%B1k.docx" name="_ftn181">[181]</a> Annamarie Jagose Queer Teori, Bir Giriş s:111</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet-ve-cinsiyet-ozgurlesmesi/">Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Özgürleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet-ve-cinsiyet-ozgurlesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
