<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Çetin | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ismail-cetin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Jan 2020 11:08:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İsmail Çetin | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hadis-i Şerifler Büyük Ehemmiyetle Tedvin Edilmiştir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Jan 2020 11:08:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis-i Şerifler]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Tedvini]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Yasaklanması]]></category>
		<category><![CDATA[hadislerin yazılması]]></category>
		<category><![CDATA[mûstahrecât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23872</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ashab-ı kiram radıyallahu Teâlâ anhum, devamlı bir sûrette evinin dışında Rasûl-u Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellemi takib ederlerdi.. Evin içinde ise ezvâc-ı tâhirat O&#8217;nu takib ederlerdi. Sözlerini, fiillerini, hatta yürüyüşünü, ashabca görülen hal yaşantısını zabtedip nöbet ve takibde olanlar, döndükleri zaman ehillerine ve arkadaşlanna bildirirlerdi. Bu sûretle devreden çıkanlar, devreye girenlerden öğrenirlerdi. Ve bu sûretle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/">Hadis-i Şerifler Büyük Ehemmiyetle Tedvin Edilmiştir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-18115 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/siyer.kuran_.ilim_.jpg" alt="" width="424" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/siyer.kuran_.ilim_.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/siyer.kuran_.ilim_-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 424px) 100vw, 424px" /><br />
Ashab-ı kiram radıyallahu Teâlâ anhum, devamlı bir sûrette evinin dışında Rasûl-u Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellemi takib ederlerdi.. Evin içinde ise ezvâc-ı tâhirat O&#8217;nu takib ederlerdi. Sözlerini, fiillerini, hatta yürüyüşünü, ashabca görülen hal yaşantısını zabtedip nöbet ve takibde olanlar, döndükleri zaman ehillerine ve arkadaşlanna bildirirlerdi. Bu sûretle devreden çıkanlar, devreye girenlerden öğrenirlerdi. Ve bu sûretle hıfz-u himaye ederlerdi. Bu sûretle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadisleri kâmilen zabtedilmiştir. Bununla beraber ashâb-ı kiramdan yazı bitenler çok az idi. Yazı bilenler, hadis yazılması hususunda, hadîsin yazılması için izin istediler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, önceden menetmiş olduğu halde bilahare izin vermiştir. Ibnu Hacer Askalânî ve daha birçokları, ashâb-ı kiramdan Amr bin As gibi zevatların, Peygamber&#8217;in sözlerini yazmaları için izin istediklerini ve nihayet kendilerine iznin verildiğini kaydetmektedirler. Buhârî de Sahîhi&#8217;nde, özellikle bu hususta &#8216;bâb-u kitâbet-il-ilmi&#8221; demekle bir başlık yazmıştır. İmam Beğavî, senediyle buyurur ki: «Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle derdi: “Abdullah bin Amr&#8217;dan başka Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ashabından, benden daha çok hadis bilen olmadı. Çûnkû o yazardı, ben yazmaz idim.“ Bu hadis sahihtir. İmam Buhârî, Vehb&#8217; den, o da kardeşinden, ayrıca Ma&#8217;meri&#8217;in rivayetinden tahric etmiştir. İlim erbabı hadîsin yazılması hususunda ihtilaf ettiler. Seleften bazı­sı, hadis yazılmasını kerih gördüler.</p>
<p>Kattâde, İbrahim, Mûcahid, Şa&#8217;bî, Ibnu Şirin de bunlardandır. Çûnkû Ebî Saîd Hudriden Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in şöyle buyurduğu rivayet edilmişti: “Benden bir şey yaz­mayın. Kur&#8217;an&#8217;dan başka Benden yazan onu silsin = mahvetsin.&#8221; Ibnu Abbas&#8217;tan da: “Gerçekte biz ilmi yazmayız.” diye rivayet edilmişti. Ve Zühri diyor ki: &#8220;Biz İlmin yazılmasından tiksinirdik. Nihayet şu hükümdarlar bize cebir kullandılar. Artık biz de, Müslümanlardan bir kimseyi İlmi yazmaktan menetmeyiz.” Ulemânın çoğu, hadis yazılmasının mübahlığına zihab ettiler. Bunların delili, Ebû Hureyre radıyallahu anhu&#8217;nun hadîsidir. Ebû Hureyre diyor ki: ‘Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in bir hutbeyi irad etmesi esnasında Ebu Şah: ‘Şunları bana yaz ya Rasûlallah.‘ dedi. Bunun ûzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de: “Ebû Şah’a yazınız.&#8221; buyurdu.‘ Bana öyle geliyor ki, önce nehyedildi, sonra Peygamber onu mübah kıldı ve hadîsin yazılması için izin verdi. Denildi ki, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Kur&#8217;an&#8217;dan başkası Kur&#8217;anla karışmasın diye, ancak Kur&#8217;an&#8217;dan başkasını Kur&#8217;anla beraber yazmayı yasakladı, tâ ki okuyucuya karışıklık meydana gelmesin. Hadis yazmanın mahzur oluşuna gelince; &#8220;Benden bir şey yazmayın. Kur’an&#8217;dan başka Benden yazan onu silsin = mahvetsin.” hadîsi, nehye delâlet etmez. Çünkü Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Benden bildirin.”[11] buyurmuştur.</p>
<p>Tebliğle emr, hadîsin yazılmasının ve kaydedilmesinin mübah kılınması içindir. Çünkü unutkanlık, ekser beşerin tabiatındandır. Kaldı ki yanılmak hususunda ezbere güvenilmez. Yazma ve kaydedilmesinin terki, birçok hadîsin sükûtuna, tebliğin zorluğuna ve sonradan gelen ümmetin ilimden mahrum olmalarına sirayet eder.»[12] “Benden bir şey yazmayın. Kur’an’dan başka Benden yazan onu silsin = mahvetsin.” mealindeki hadîsi, İmam Ahmed[13] ve Müslim de[14] tahric ettiler. Fakat İmam Buhârî ve daha birçokları bu hadîsi ma&#8217;lûl gördüler, dediler ki; ‘Ebû Saîd&#8217;in hadîsi mevkuftur.‘ Hafız Ibnu Hacer de diyor ki: «Ashab ve tâbiînden bir cemaat, hadîsin yazılmasından çekindiler. Hadîsi, ashab ve tâbiîn ezberden birbirinden öğrendikleri gibi öğrenip ezberlemek, müstehabdır = daha güzeldir. Lâkin gayretler kısır oldu, imamlar da İlmin zayi olmasından korktular, bunun üzerine hadîsi tedvin ettiler. Hadîsi İlk tedvin eden de, Ibnu Şihâb-iz-Zûhri&#8217;dir. H.100 senesi civarında Ömer bin Abdulaziz&#8217;in emriyle İmam Zûhrî,hadîsi tedvin etmeye başladı. Sonra hadîsin tedvini ve bu hususta tedvin ve tasnifler çoğaldı.» İmam Aynî de Umdesi&#8217;nde bunun benzerini nakletmektedir. [15] »Ebû Şâh’a yazınız.” hadîsini, Buhârî ’kitâb-ul-llim&#8217;de[16], &#8216;lukta&#8217;da[17], &#8220;kitâb-ut-diyet’de[18] tahric etmiştir. Ebû Dâvûd &#8216;menâsik&#8217;te[19], &#8216;diyet&#8217;te[20], Tirmizî ”ilim&#8217;de[21], İmam Ahmed Müsned&#8217;inde[22] tahric etmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda İmam Beğavî, Ibnu Hacer ve İmam Aynîden naklettiğimiz gibi, nehiy, Kur&#8217;ân&#8217;ın nûzûlû zamanına mahsustur. Binaenaleyh izin, neyhin neshidir. Bu itibarlâ Hafız Ibnu Hacer, mukaddimesinde: «Allah Teâlâ bana ve sana öğretsin. Bil ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in eserleri, ashâb-ı kireim ve büyük tâbılerinin zamanında, câmi&#8217; kitablarında tedvin ve tertib edilmedi. Bunda iki hikmet vardır: a-Sahih-i Müslim&#8217;de sabit olduğu üzere, Kur&#8217;ân-j Azîm&#8217;den başkası­ nın Kur&#8217;ân-ı Azîm&#8217;e karışmasından korkulduğundan dolayı nehyedildiler. b-Zihinleri akıcı, hafızaları geniş olduğu ve birçokları yazı yazmayı bilmedikleri için tedvin edilmedi. Sonra tâbiînin zamanlarının sonunda eserler tedvin edildi, haberler bablara taksim edildi. Çünkü o zamanda ulemâ, beldelere yayıldılar. Kaderi inkar edenler, Râfizîler, Havâricîler tarafından bidatler meydana geldi. O zaman ulemâ hadîsi = âsârı zabt ve tedvin ettiler. İlk, Rubeyi&#8217; bin Sabih, Saîd bin Ebî Arûbe ve daha birçokları, her bir babdaki hadîsi tasnif ettiler. Nihayet ehli hadîsin üçüncü tabakası zamanında, büyükleri, büyük bir gayret gösterdiler, ahkâmı tedvin ettiler. Mesela İmam Mâlik Muvatta&#8217;yı tasnif etti, var gücünü Muvatta&#8217;nın tahridne harcadı, ehli Hicaz&#8217;ın hadislerini topladı.</p>
<p>Topladığı hadisleri, ashabın sözleriyle tâbiîn&#8217;in fetvalarıyla mezcetti » birleştirdi. Ebû Muhammed Abdulmelik bin Abdulaziz ve Ibnu Cureyc Mekke&#8217;de, Ebû Amr ve Abdurrahman bin Amr Evzâî Şam&#8217;da, Ebû Abdullah Sûfyan bin Saîd es-Sevrî Kûfe&#8217;de, Ebû Seleme Hammâd bin Seleme bin &#8216;Dinâr Basra&#8217;da hadîsin tedvininde büyük gayretle tasnif ettiler Onlara muasır olanlar, sonradan onlara uydular. Bilahare onlardan bazı imamlar, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadislerini özel bir şekilde, saflaştırmayı uygun gördüler. Derken H.200 senesi civarında Abdullah bin Mûsâ el-Absî el-Kûfî, Müsedded bin Müserhed el-Basrî, Esed bin Mûsâ el-Emevî, Nuaym bin Hammâd el-Huzzâî Mısır&#8217;da birer müsned yazdılar. Sonraki imamlar bunların yolunu takib ettiler. İmam Ahmed bin Hanbel, Ishak bin Râhuveyh, Osman bin Ebî Şeybe ve daha başka büyük ulemâ, müsnedlerini yazdılar. Bunlardan bazıları müsnedlerini hem bab hem müsnedler üzerine tasnif etti; Ebî Bekri-bni Ebî Şeybe gibi. Buhârî radı- yallahu anh, bu tasnifleri görüp rivayet edince, artık Câmiu-s-Sahîhi&#8217;ni te&#8217;lif etti.»[23]</p>
<p>Asrın reformcularından bazıları, Şâh&#8217;a yazınız.” hadîsinin, sadece o hutbenin yazılmasına mahsus olduğunu ve kesin tevatürle rivayet edilmeyen hadislerin -ashab ve büyük tâbiînin hadîsi yazmaktan tiksinmeleri bahanesiyle- hüccet olamayacağını ileriye sürüp Müslüman gençlerin kafalarını karıştırmaktadırlar; ve özellikle &#8220;H.130- 140 civarında Hâlid bin Ma&#8217;dan tarafından hadisler tedvin edilmiştir.’ demektedirler. Azizler; bu zavallılar, müsteşriklerin tuzaklarına gimişlerdir; ve birçok cihetlerle yanılmışlardır. Yukarıda naklettiğimiz gibi, ashâb-ı kiram içerisinde dahi Amr bin As ve daha başkaları, yazıyla da hadîsi zabtetmişlerdir. Ve ilk kez Ömer bin Abdulaziz gibi üstün seçkin haîfenin emriyle İmam Zührî ilk önce tasnif etmiştir. Sonra, hadîsin yazılması hususunda vârid olan, sadece Sahîhayn’da yer alan &#8220;Ebû Şâh&#8217;a yazınız.” hadîsi değildir, bilakis birçok hadisler vârid olmuş­tur. Mesela İmam Beğavî diyor ki: «Hazreti Ömer radıyallahu anh&#8217;tan, “İlmi kitabla kaydedin.” rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bunun benzeri, Ibni Ömer ve Enes radıyallahu anhum&#8217;dan da rivayet edilmiştir. Nitekim Saîd bin Cübeyr diyor ki: &#8220;Ibnu Abbas radı- yallahu anh&#8217;la birlikte Mekke yolculuğunu yaptım; o bana hadisleri söyler, ben de sabaha kadar bineğim üzerinde onu yazardım.&#8221;</p>
<p>Yine, Ma&#8217;mer nakletti; Salih bin Keysan dedi ki: ‘Ben ve Ibnu Şihab, ilmin talebinde olduğumuz halde Sûnen&#8217;i yazmak üzerinde birleştik. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den işittiğimiz her şeyi yazdık. Bununla beraber ashabından gelen şeyleri de yazıyorduk.&#8221; Ma&#8217;mer diyor ki: &#8216;Ashabdan gelen şeyler, sünnet = hüccet değildir ki.&#8221; dedim. Bunun üzerine Salih bin Keysan dedi ki: &#8220;Hayır, o da sünnettir = hüccettir.&#8221;&#8230;.Yine, Muaviye bin Kurre diyordu ki: Bilgilerini yazmayanın bilgisi bilgi sayılmaz. Yine Ebû Hilal diyor ki: Kattâde&#8217;ye talebeleri: ’Sen&#8217;den işittiğimizi yazalım mı?&#8221; dediler, bunun üzerine Kattâde şöyle dedi: Seni İlmi yazmaktan meneden şey nedir ki? Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;de Allah Azze ve Celle:&#8221;&#8230;Onların İlmi, Rabb&#8217;imin nezdinde bir kltabdadır&#8230;&#8221;[24] buyurmuştur. (Yani Rabb Teâlâ&#8217;nın yanında dahi yazmak vardır.) Ebu-l-Melih diyor ki: Bize ilmi yazmayı ayıblıyorsunuz. Halbuki Allah Teâlâ kitabında şöyle buyurmuştur: &#8220;&#8230;Onların İlmi, Rabb&#8217;iiIn nezdinde bir kitabdadır&#8230;” Ömer bin Abdulaziz, Ebî Bekr bin Hazım&#8217;a yazdığı mektubda şöyle demiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadîsine bak ve araştır, yaz. Çünkü ulemânın gitmesiyle ilmin münderis olmasından cidden korkarım. Abdullah ibni Mubarek&#8217;ten, &#8220;Bir adam bir olayı, şahid olarak yazıp da unuttuktan sonra, yazdığı yazıya dayanarak şahadet edebilir mi?&#8221; diye sorulmuş, muşârun ileyh: &#8220;Bundan başka ilmimiz var mı?&#8221; diye cevab vermiştir.»(25)</p>
<p>Anlaşılıyor ki, gerek ashâb-ı kiram, gerek tâbiîn ve tebei tâbiîn, bâhusus Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in»İnsanların en hayrlısı, İçinde yaşadığım asrın insanlarıdır. Sonra ikinci, sonra ûçüncûsûdûr.&#8221; [26] beşâretiyle şereflenen üç asrın büyük ulemâsı, beşerî tâkalin fevkinde gayret harcayarak sünneti zabtetmeye çalıştılar. Ve bunların ilim ve irfanlarında hadî­sin şahadetiyle şübhe yoktur. Binaenaleyh bizlere naklettikleri hadislerine güvenilir. EI-Bidâat-ul-Müzcât&#8217;ın müellifi Şeyh Muhammed Abdulhalîm diyor ki: «Başlangıçta sünnet; mesânid ve fıkıh babları üzerine tedvin edilmiş, akabinde ulemâ tedvin edilen sünneti tertib ve tehzib etmişler ve bununla dördüncü asra kadar mütekaddimînin zamanı bitmiş; beşinci asrın başlarında -ki müteahhir ulemâsının zamanıdır- Şark ve Garbda hadis ve fıkıh ilimlerine kemâliyle vâkıf olan bir cemaat, gayreti harcadılar, metinleri telhîs ettiler, tecrid ettiler, bazıları özel tertible tecrid ettiler, bazılar hadislerin ziyadesini eklemekle hadislerin lafızlarını gayrından saflaştırdılar, bazılar kısalttılar ve ondan şeri hükümleri çıkardılar, ğarîb lafızları asırlarına göre izah ettiler. Ve bu sûretle beşinci asrın sonuna kadar hadîsin tedvîni devam etli. Mesela kemâl-i itinayla bazıları, Müslim ve Buhârinin ittifak ettikleri hadisleri çıkararak yine mesânid tertibleri özere te&#8217;lîf ettiler. Nitekim H.48rde vefat eden Ebû Mes&#8217;ûd İbrahim bin Muhammed ed-Dimeşkî, H.484&#8217;te vefat eden Ebû Abdullah Muhammed bin Ebî Nasr el-Humeydî, fıkıh bablarının tertibine göre değil, mesânid tertibi üzerine hadislerini te&#8217;lif ettiler.</p>
<p>Bazıları Usûl-u Sitte ve Sıhâh-ı Selâse (yani Buhârî, Müslim, Muvatta&#8217;), Sünen-i Selâse(yani Sünen-i Ebû Dâvûd, Sönen-i Tirmizî, Sûnen-i Nesâî)&#8217;de yer alan aslî hadisleri toplamıştır. Nitekim Tecrîd-us-Sıhâh-i ves&#8217;Sûnen adlı eserini yazan, H.535&#8217;te vefat eden Ebu-I-Hasen Reziyn bin Muaviye el-İderî el-Endülüsî bunlardandır. Yine bir kısmı, terğib, terhib, ahlak ve adab hadislerini toplamak üzere hadisleri tedvin etmiştir. Nitekim H.535&#8217;te vefat eden İmam İsmail bin Muhammed el-Esbihânî, yine 656&#8217;da vefat eden Hafız Abdulhalîm el-Mönzerî, &#8220;et-Terğib ve Terhib&#8221; eserlerini bu sûretle tertib ettiler. Yine bir kısmı, hadîs-i şeriflerin ilk kelimelerini hece harfleriyle sı­ralayarak birtakım hadisleri tedvin etmişlerdir. Nitekim H.454&#8217;te vefat eden Kâdı Ebû Abdullah Muhammed bin Selâme el-Kuzzâî eş-Şâfiî, Şihâb-ul-Ahbar fil’Hikemi vel&#8217;Âdab adlı eserini; 55O&#8217;de vefat eden İmam Ebu-I-Abas Ahmed bin Ma&#8217;d el Eklişî, En-Nucem min. Kelâm-i Seyyid-il -Arabi vel&#8217;Acem adlı eserini -ki bu eseri dört bab üzere tertiblediği halde sonuncu bâbını Nebî sallallâhu aleyhi ve şellem&#8217;den vârid olan dualara tahsis etmiş-; 65O&#8217;de vefat eden Allâme Hasen bin Muhammed es-Sa- ğânî el-Lâhûrî, Meşârik-ul-Envâr-in-Nebeviyye eserini tedvin etmişlerdir. Yine bunlardan bazıları, ahlak ve sıfat itibarıyla hadisleri tanzim etmiş; nitekim 676&#8217;da vefat eden İmam Muhyeddîn Ebû Zekeriyya Yahya bin Şeref-in-Nevevî, Riyâz-us-Sâlihîn adlı eserini bu sûrette yazmıştır. Birtakım ulemâ da, sadece ahkam hadisleri üzerinde durdular.</p>
<p>Nitekim 581&#8217;de vefat eden Hafız Allâme Abdurrahman bin Abdurrahman el -Ezdî el-Işbilî el-Mâlikî yani Ibnu Harrat, &#8220;el-Ahkâm-us-Suğrâ&#8221;; 600&#8217;de vefat eden Şeyh Takıyyeddîn Abdulğanî bin Abdulvâhid el-Makdîsî, H.652&#8217;de vefat eden Şeyh-ul-lslam Mecduddîn Abdusselam Ibnu Abdullah el-Harrânî, &#8221;el-Mûntekâ fî Ahkâm-iş-Şer&#8217;iyye&#8221; adlı eseri bu sûretle yazdılar.Bazıları zaman ve vakit Kibarıyla hadisleri tedvin etti; imam Nevevî&#8217;nin, el-Ezkâr-ul-Muntahlbet-u min Kelâm-i Seyyid-il-Ebrâr eseri gibi. Birtakımları, İtikad, ahkam, siyer, adab, filen, eşrât-us-sâa ve menâ-kıb hadislerini tahric etti&#8230;&#8230;Ez cümle H.516&#8217;da vefat eden Muhyissünne el-Muhaddls el-fakih eş-Şeyh Hüseyin bin Mes&#8217;ûd el-Ferrâğ, &#8220;Mesâ- bîh-us-Sünne&#8221; adlı eserini tedvin etti. Kendisi buyurur ki: Şu zihnimde tutmuş olduğum hadisler, nübüvvetin göğsünden sudur etmiş lafızlardır, Risâletln ma&#8217;deninden hayli mesafe yol kaleden sünenlerdir, Seyyid-ul -murselîn ve Hâtem-un-Nebiyyîn&#8217;den gelen hadislerdir ki, onlar takva mişkâtından çıkan, karanlıkları aydınlatan lambalardır.» (27j H.737&#8217;den sonra vefat eden Hatîb-i Tibrîzî, Mesâbîh-us-Sünne&#8217;nin 4434 (dört bin dört yüz otuz dört) hadîsine yeni bir kisve giydirip 1511 (bin beş yüz on bir) hadîsi de eklemiştir. Artık bu kitabla uğraşniak, okumak ve ezberlemek, bunca kilabları okumak kadar faydalıdır. Hadiste yazılan kitablar, adedce çok, üslub olarak da çeşitlidir. Her bir âlim, bir fen üzere tasnif etmiştir. Mesela Ebû Dâvûd ve başkasının süneni gibi &#8220;kitâb-ut-tahare&#8221;den itibaren &#8220;kitâb-ul-vasâyâ&#8221;ya kadar fıkıh kitablarının tertibi üzerine yazılan eserlere «sünen» denilmektedir.</p>
<p>Ahkam hadislerinin ekseriyetini teşkil eden hadisler, sönenlerde aranılır. Sünen üzerine yazılan eserler çoktur. Ashâb-î kirâmın isimlerinin elifbatik şırasıyla yazılan hadislere «müsned &gt; mesned» denilir. Mesânid üzerine yazılan kitablar çoktur; en makbul ve meşhuru İmam Ahmed&#8217;in Müsnedi&#8217;dir, denilmektedir. (H.593 &#8211; 665) İmam Ebû Muhammed bin Mahmûd el-Harzemî rahimehullah’ın, İmam A&#8217;zam&#8217;ın on beş mesnedini bir araya getirerek yazdığı Câmiu-l-Mesânid, meşhur olmasa dahi çok güzel bir kitabdır; ulemâ tarafından kabulle telakkî edilmiştir. Bu eser, gerek oğlu ve gerekse talebelerinin, Ebû Hanîfe&#8217;den işitip yazdıkları hadisleri senedleriyle kuşatmaktadır. Artık, bu esere vâkıf olan, &#8220;Ebû Hanîfe ehli hadis değildir&#8221; diyemez. Şayed yazılan hadisler, elifbatik sırasıyla yazarının meşâyıhının isimlerini kuşatıyorsa, buna da «mu&#8217;cem» denilir. Artık mesânid ve mu&#8217;- cemlerden, bir külliyâtı değil bir cüz&#8217;ü alıyorsa, buna da «ecza&#8217;» denilir. Ecza&#8217;, cüz&#8217;ün cem&#8217;Idir. Bir adamın -ashab olsun, tebe&#8217;-i tâbiîn olsun- rivayet ettiği yahud tahric ettiği hadislerin yazılmasına «cüz» veyahud «ecza&#8217;» denilir. Böylece cüz-î meseleler hususunda, mesele hakkında toplanan hadislere de cüz denilir.</p>
<p>Kimisi bunda kırk hadis, kimisi on hadis yazar ve buna cüz ismini takar. Bir de «âsâr» ismi verilen kitablar vardır; mesela (H.224 &#8211; 310) Ebû Ca&#8217;fer et-Taberînin yazdığı Tehzîb-ul-Âsâr gibi; sahabînin mevkuf veya mevsul hadislerini toplar. Fakat bu dahi mesânide dahildir; mesela Müsned-i Ömer bin Hattâb gibi. Bezl-ul-Mechûd&#8217;un müellifi Şeyh Halil Ahmed es-Sehâranfûrî&#8217;nin kaydettiği üzere, bunların içerisinde bir de akâid, ahkam, rikak, adab, tefsir, tarih, menkıbeler, fiten, ahiret ahvâline aid hadisleri kuşatan kitaba «câmi&#8217;» denilir; Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim gibi. [28] En son Muhyissünne&#8217;nin yazmış olduğu Mesâbîh-us-Sünne ve ona ek olan Mişkât-ul-Mesâbîh eseri, ulemâ tarafından kabulle telakkî edildiği için en güzel olarak hazırlanmıştır. Çünkü hem mesânid hem câmi&#8217; sayılır. İmam Aynînin Umdesi&#8217;nde kaydettiği üzere. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in, vefat edeceği hastalığında; &#8221;Bana üzerinde yazı yazılacak şeyi getirin, size yazayım&#8230;” demesi, yazmakla, hadîsin kayd ve zabtedilmesinin cevazına hamledilmiş- tir. Aynısını Ibnu Hacer de söylemektedir. Demek hadîsin kitâbetle neş­redilmesi, ümmetin ittifakıyla kabul edilmiştir. [29] Bir de «mûstahrecât» vardır. Müstahrecât, &#8220;mûstahrec&#8217;in cem&#8217;idir.</p>
<p>Ehli hadis nezdinde, Ism-i mefûl olarak müstahrec, çıkarılan birtakım sahih hadisler demektir. Çıkarıcıya, ism-i fail olarak müstahric denilir. Mesela Sahîh-i Müslim ve Sahîh-i Buhârîde muhkem senedlerle tesbit edilmiş hadislerin aynısını, Müslim ve Buhârînin senedlerini zikretmeksizin başka senedlerle çıkarıp yazana müstahric denilir. Müstahric, hadislerini Müslim ve Buhârînin şeyhlerinden veya şeyhlerinden daha üstün tabakadan çıkarır; üzerine tahric ettiği sahih hadislerin metinlerine riayet etmez, kendi şeyhlerinden işittiği lafızları yazar. Fakat müstahricin müstahrecâtı olan metin, Müslim ve Buhârînin metinleriyle mana olarak birleşir. Nadiren manada da muhalif olur. Bu itibarla müstahrecât kitablarından, üzerine tahric edilen kitabın ismini vermek doğru olmaz. Bu itibarla müstahricin şartı, Müslim ve Buhârîden hadis rivayet etmeyip, şeyhlerinden ve daha yüksek tabakalardan sahih senedlerle tahric etmesidir. Yukarıda anlaşıldığı üzere, ashâb-ı kiram ve tâbi&#8217;leri büyük bir ehemmiyet göstererek, ashab zamanında hıfz = ezber olarak, tâblîn ve tebe&#8217;-l tâblîn zamanında hem hıfz hem de kitâbeten hadisler zabt ve tedvîn edilmiştir.</p>
<p>Şeyh Zâhid Kevserî rahimehullah birçok makalelerinde uzun izahattan sonra diyor ki: «Ibnu Mes&#8217;ûd radıyallahu Teâlâ anhu, Kû- fe&#8217;de bulunmasıyla birçok fakih ve muhaddisi yetiştirmiştir. Hatta güvenilen bazı ulemâ demişlerdir ki: &#8220;Sadece Kûfe&#8217;de, Ibnu Mes&#8217;ûddan ilimden büyük bir pay alan zevatların adedi, dört bin âlime ulaşmıştır.&#8221; Tabiî ki orada Saîd bin Mâlik, Ebû Vakkas, Huzeyfe, Ammar, Selman, Ebû Mûsâ radıyallahu anhum gibi ashabdan birçok asfiyâ vardı. Hatta Hazreti Ali radıyallahu Teâlâ anhu Kûfe&#8217;ye vardığında, Ibnu Mes&#8217;ûd’un yetiştirdiği o üstün ve seçkin ulemâdan çokça sevinmiş ve Ibnu Mes&#8217;ûd&#8217;u övmûştür.-[3o] Artık ikinci asrın başında Ibnu Şihab, Rubeyi&#8217; bin Sabih, Saîd bin Ebî Arûbe, İmam Mâlik gibi ulemâ Medine&#8217;de, Ibnu Cureyc Mekke&#8217;de, Evzâî Şam&#8217;da, Sûfyan Sevrî Kûfe&#8217;de, Hammad bin Seleme Basra&#8217;da, Huşeyn bin Beşîr Vâsıta&#8217;da, Ma&#8217;mer bin Râşid Yemen&#8217;de, Ibnu Mübarek Horasan&#8217;da, Cerîr bin Abdulhamîd Rey&#8217;de hadis ilmini tedvin ettiler. Böyle böyle üçüncü asırda, yukarıda belirtildiği üzere bü­tün beldeler, Arab ve Acem diyarları. Şarkta ve Garbda, cevâmi&#8217;, mesâ- nid, sıhah, sünen, meâcin ve masnaflar, ecza ve efradlarla dolmuştur. O zevatların kalbleri servet kaynağı, göğüsleri ilim ve irfanla dopdoluydu. İnsan bunların çalışma ve gayretlerini düşündüğü zaman hayrete düşer. Evet ilimleri, vitrinleri süsleyen, sandıklara konulan kitablarda de­ ğildi.</p>
<p>Üçüncü asrın başlarında, Mısır, Şam, Endülüs ve Horasan&#8217;da o kadar hadis ulemâsı yetişti ki, bunları devreden çıkarmak imkansızdır. Nitekim Hanefîlerden Hafız Ebû Bişr ed-Dûlâbî, Hafız Ebû Ca&#8217;fer et-Tahâvî, Hafız Ibnu Ebi-l-Avam es-Sa&#8217;dî, Hafız Ebû Muhammed el-Hârisî yani Ebû Hanîfe&#8217;nin Müsnedi’nin müellifi. Hafız Abdulbâkî, Hafız Ebî Bekr Râzî el-Cessâs, Hafız Ebû Muhammed Semerkandî, Hafız Şemseddîn es-Surûcî, Hafız Kutbuddîn el-Halebî, Hafız Alâaddîn el-Mardînî, Hafız Cemaleddîn ez-Zeylâî, Hafız Alâaddîn Moğultay, Hafız Bedreddîn Aynî, Hafız Kâsım bin Kutlubağa ve daha birçokları ve bunca Şâfiî hafızlardan, bunca Mâlikî hafızlardan, bunca Hanbelî hafızlardan yetiştiler, yetiştirdiler. Sahih hadisleri, hasen hadisleri seçtiler. Artık bunların tasniflerine karşı bunların sayesinde, bir tek kelime olsa dahi hadîse İlave etmek yahud hadîsin metninden bir kelimeyi çıkarmak imkansız hale gelmiştir. [31]Netice-i meram, müsteşrik tuzaklarına düşen kimselerin: &#8220;Biz Kur&#8217;­ an&#8217;la hükmederiz&#8221; yahud &#8221;mütevatir olmayan hadisle amel etmeyiz.&#8221; sözleri bâtıldır. Çünkü böyle serserilikle bunlar, bunca ulemâyı devreden çıkarıp, kendi benliklerini ortaya koymak İsterler. Tekaddumet-u Nasb-ir -Râye’de Zâhid Kevserî, sadece Hanefîlerden H.158&#8217;den İtibaren 13O4&#8217;e kadar bin üç yüz on bir &#8220;hâfız-ul-hadîs*i tesbit etmiştir. 1163&#8217;ten 1300 senesine kadar da sadece Hindistan&#8217;da otuz üç muhaddis daha eklenmiştir. [32] Acaba bunca ulemâyı berkenar etmek mümkün mü?..</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Tahkim-i Sadat Şerhi,c.1,syf.14-23</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
[11]Bkz. Kitabımızda h.n.198.</p>
<p>[12]Şarh-us&gt;Sûnne c.1 s.295</p>
<p>[13]Musnedi c.1 s.171</p>
<p>[14]3004 nolu Zühd ve Rikâk&#8217;da, bab-ut”tasebbuti fil&#8217;hadîsi</p>
<p>[15]Fethu&#8217;l-Bari.c.1 S.185, Umdet-ul-Kari c.1 s.572</p>
<p>[16]Bab-u kitabet-il-ilmi h.n.39</p>
<p>[17]Bab-u keyfe tu&#8217;rafu luktatu ehli Mekkete.h.7</p>
<p>[18]Bab-u men men kutu» lehu katilun</p>
<p>[19]h.n.89</p>
<p>[20]h.n.4</p>
<p>[21]h.n.12</p>
<p>[22]c.2 S.238</p>
<p>[23]Mukaddimet-u Hûda-s-Sâri, s,4</p>
<p>[24]Tâhâ 52</p>
<p>[25]Şerh-us-Sunne« c.1 ». 295-297&#8217;ye kadar, özellikle el-Hadis vel&#8217;Muhaddisûn adlı eseririn müellifi Muhammed Muhammed Ebu-z-Zahra, eserinde *Mevkıfu Sahib-i Mecillet-ll -Mennâr* başlığı altında bu hususta takriben sekiz sayla yazmıştır.</p>
<p>[26] Müslim Aişe radıyallahu anhA&#8217;dan h.n.2536 -216</p>
<p>[27] El-Bidâat-ul-Müzcât 51-57 arası</p>
<p>[28]Bezl&#8217;ul-Mechûd c.1 s.46</p>
<p>[29] Buhâri, ilim bâb-u kitabet-il ilmi h.n.114 &#8211; 57, Umdet-ul-Kâri c.1 s.573-577</p>
<p>[30[ Tekaddimet-u Nasb-ir Râye,s.30</p>
<p>[31] Mukaddimet-u Feyz-ul-Bari s. 14, Tekaddumet-u Nasb-ir-Râye s.32, Makâlât-ul Kevseri 8.71-72, Câmiu-l üsûl fi Ehâdis-ir-Rasûl c.1 s.40-41</p>
<p>[32]Bkz. Tekaddimet-u Nasb-ir Râye s.40*tan itibaren 51*e kadar</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/">Hadis-i Şerifler Büyük Ehemmiyetle Tedvin Edilmiştir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefs ve Kalbin Misali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 09:42:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs ve Kalbin Misali]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23621</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âlem-i emrden iniş yapan ruh, toprak cüzlerinin özünden oluşan rûh-i hayvânî yani nefs, birleştikten sonra bir tek şeydir. Ve bu itibarla nefs denildiği zaman, insanın hakikati kasdedilir. Bu hakîkat ise bölünmeyi kabul etmez. Ancak nefs, işlemiş olduğu fiilinin ismiyle isimlendirilir. Mesela şeriat dairesinden çıkıp istek ve arzularına uyduğu zaman, kendisine «nefs-i emmâre» denilir. Yaptığı kötü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/">Nefs ve Kalbin Misali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-22034 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg" alt="" width="416" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></p>
<p>Âlem-i emrden iniş yapan ruh, toprak cüzlerinin özünden oluşan rûh-i hayvânî yani nefs, birleştikten sonra bir tek şeydir. Ve bu itibarla nefs denildiği zaman, insanın hakikati kasdedilir. Bu hakîkat ise bölünmeyi kabul etmez. Ancak nefs, işlemiş olduğu fiilinin ismiyle isimlendirilir. Mesela şeriat dairesinden çıkıp istek ve arzularına uyduğu zaman, kendisine «nefs-i emmâre» denilir. Yaptığı kötü işlerden dönüş yapıp, mazide yap­mış olduğu kötülüklerin üzerine pişmanlık duyarsa ve kendi kendini kınarsa, «levvâme = çok kınayıcı» ismini alır. Ve bu hakîkat-i insâniyyeden ibaret olan nefs, kalbe muvâfakat göstermekle bilkülliyye Allah&#8217;a müte­veccih olup rücû&#8217; ederse, «mutmainne = delillere ihti­yaç bulunmaksızın inancında sükûnet bulmuş» diye isimlendirilir. Binaenaleyh kalbe muhalefet göstermekle şeriat dairesinden ayrılan ve kendi isteklerine uyan nefsten başkasına nefs-i emmâre denilmez.</p>
<p>Umum itibarıyla insan hakikatinin bir şıkkı, şehvet ve ğazab kuvvetinden mürekkeb ve toprak cüzlerinin özünden oluşan hayvânî ruh yani nefstir. Bu nefs, ge­rek insanın ve gerekse bütün hayvanların bedeninde kıl halinde döşenen tablo gibidir. Tabibler buna sinir sistemi demektedirler. Fizik dairesinde dahil, merkezi beyincik, şehri ise tüm beden.</p>
<p>İkinci şıkkı ise, yine bu kablo sisteminin içerisinde bulunan, fizik kanunlarının dışında kalbdir. Kalbin de iki türlü askeri vardır: Birincisi, gözle görünen; İkincisi, ba­siret = kalb gözünden başkasıyla maddi ve hissî olarak görünmeyen askerler = bâtınî duygulardır. Kalb kaptan, nefs ise gemisidir. Yahud da nefs kafes, kalb ise, o ka­fesin içindeki kekliktir. Yahud da bedenin içerisindeki nefs, kablolar; o kabloların içindeki enerji, kalbdir. Bu kalbin merkezi de, bedenin sol memesinin iki parmak aşağısındaki yürektir.</p>
<p>Nefs ve kalbin ve askerlerinin arasında daima muhalefet bulunmaktadır. Nefs, ruhu daima dünya ha­yatının idamesine, kalb ise, ruhun asıl isteği olan uh- revi saadete, mana âlemine davet eder. Bunun içindir ki, insan ne kadar maddeye dalmış olursa olsun, mad­de âlemine göre hayalî sayılan mucize, keşif, kerâmet gibi şeylere kulak verir ve meyleder.</p>
<p>Kalbin yahud diğer ifadeyle nefsin müşahede edi­len askerleri: el, ayak, göz, kulak, dil ve sair zâhirî aza- lardır.</p>
<p>Bu itibarla kalb, bütün bedenin sultanı; bedenin içindeki sinir sistemi yani bütün cihetleriyle nefs ise, reâyâsı gibidir; ve kalbe itaat etmek üzere yaratılmakta­dır. Mesela göze açma emrini verdiği vakitte açılır, ka­patma emrini verdiği vakitte kapatılır. Ve böylece bütün azalar..</p>
<p>Allah Teâlâ ruh için nefsi, dünya hayatının irade ettiği zamana kadar idamesi için, yarattı; kalbi de mad­de âleminden mana âlemine, uhrevi saadetlere ulaş­ması için yaratmıştır. Sonra kalbi, bedenin içindeki nef­se bindirmiştir = hâkim kılmıştır. Ruhu da ikisine hâkim kılmıştır. Artık ruh, bazan kalbe ve askerlerine, bazan da nefse ve askerlerine uyar; tıbkı bir hükümdarın, ba­zan iyi ve merhametli olan reâyâsına, bazan da kötü ve insafsız reâyâsına uyduğu gibi.</p>
<p>Ayrıca Allah Teâlâ kalbe, nefse vermemiş olduğu ilmi, hikmeti ve fikri bahşetmiştir. Bu üç kuvvetle de in­san, sair hayvandan ayrılır. Allah Teâlâ, nefsin hayatı­nın idamesine, yer küresinden çıkan şeyleri sebeb kıl­dığı gibi, kalb için de, uhrevi hayatının saadetini kazan­masına, imana dayalı ilim ve salih ameli yaratmıştır. Ve binnetice insan, bu ilimden ayrıldığı zaman hayvan gibi nefs-i emmâresinin ğalebe çalmasıyla canavarlaşır; ona döndüğü zaman da nefs-i mutmainnenin ğâlib gel­mesiyle de melekleşir ve melekten üstün olur.</p>
<p>Allah Teâlâ her ne hikmete mebnî ise, dünyevi ha­yatın levâzımları için aklı yeterli kılmıştır.</p>
<p>Amma uhrevi hayat için ise, ayrıca peygamberleri de, uhrevi saadetleri tarif etmek için davetçi olarak göndermiştir. Zira akıl, uhrevi hayatının saadetini idrak­ten âcizdir. Ve nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmakta­dır.“(Habîbim) De ki: Eğer onlar (nefs-i emmâresi kendisine hâkim olanlar) Sana davetine teslimle icabet etmez­lerse bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar.</p>
<p>Allah&#8217;tan bir yol gösterici olmaksızın kendi nefsinin İstek ve arzularına uyandan daha sapık kim olabi­lir? Şübhesiz Allah, zalim gürûhunu doğru yola ilet­mez. ”[34] Ali kerremallâhu vechehu’dan gelen bir ha- dîs-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:   “Şiddetle siz ümmeti­min üzerinde en korktuğum şey, nefslerinin (şeriatın haricinde olan) heva ve heveslere uymaları ve tûl-i emel olmak üzere iki haslettir. Amma hevâya uymak, hakîkaten o hak ve gerçekten çevirir (sahi­bini). Tûl-i emel ise dünya sevgisidir.” [35] Nefsin hevâ ve hevesine ittibâ’ ve tûl-i emel, en büyük hasârete sebebiyet verir. Nitekim bir hadiste: Dikkat! İnsanların en şerlisinden seni haberdar edeyim. Tek başına yiyen, nimetini gayrinden engelleyen, tek başına sefere çıkan ve kölesini = idaresi altında olan kimseyi dövendir. Dikkat!</p>
<p>Bundan daha şerli­sinden seni haberdar edeyim. Hem cinsi olandan = meslektaşlarından ve hem cinsi de kendisinden buğzeden kimsedir. Dikkat! Bundan daha şerlisin­den seni haberdar edeyim. İnsanların şerrinden korktuğu ve hayrı umulmayan kimsedir. Dikkat! Bun­dan daha şerlisinden seni haberdar edeyim. Ahiretini başkasının dünyasıyla satın alan kimsedir. Dik­kat! Bundan daha şerlisinden seni haberdar ede­yim. Dîni sebebiyle dünya nimetini alıp yiyendir.”[36] diye buyruldu. Hele hele çoluk çocuklarının nafa­kasını haramdan toplayan; dîni, dünyevi herhangi bir maksada ulaşmak için vesile edinen kimse, en çok zi­yana razı olmuştur demektir. Ve yegâne bunların sebe­bi, nefsin istek ve arzularına uymak ve tûl-i emeldir.</p>
<p>İmam Ğazâlî diyor ki: «Ğazab ve şehvet kuvvetle­rinden mürekkeb olan nefs, bazan adamakıllı tam mana­sıyla kalbe boyun eğer, ona yardım eder, kalbin sülük ettiği yolda devamla seferde ona muvâfakat gösterir; bazan da kalbe isyanda bulunur, azgınlık yapar, hak­kına tecavüz eder, nihayet kalbi emri altına alarak uhrevi saadetlerden uzaklaştırır. Şübhesiz kalbin ğazab ve şehvet yollarına girmesi, doğrusu onlara esir olması, kendisinin helâki ve ulaşacağı ebedî saadetin seferinin kesilmesidir.</p>
<p>Nasıl ki nefsin şehvet ve ğazab olmak üzere iki kuvveti varsa, böylece kalbin de ilim, hikmet ve tefek­kür olmak üzere üç askeri vardır.</p>
<p>Sâlike gerekli olan gerçek vazife, kalbine yardımcı olmakla ilim, hikmet ve tefekkürden yardım istemesidir.</p>
<p>Çünkü nefs tablatiyle kalırsa, hizb-i şeytandan olduğu İçin son son şeytân! yollara girer. Bu takdirde nefsin şehvet ve ğazab kuvvetleri kalbe musallat olmakla, Hlzbullah&#8217;tan olan kalb, hizb-i şeytana iltihak etmekle helak olur ve ebedî apaçık olan hüsrâna uğrar.</p>
<p>İnsanların birçoklarının hâli budur. Zira hilelerinde ve tuzak kurmalarında şehvetlerine akılları boyun eğmektedir. Halbuki tam bunun aksi gerekirdi ve şeh­vetlerinin akıllarına tâbi&#8217; olmaları gerekirdi. İşi akla yak­laştırmak için bir misal verelim:</p>
<p>Bedende insan nefsinin misali, yani zikredilen nefs latîfesinin misali, bir memleket ve şehirdeki hükümdarı­nın misalidir. Zira beden, nefsin memleketi ve âlemidir, karargâh ve şehridir.</p>
<p>Nefsin duygu ve azalan ise, sanatçı ve ameleler gibidir.</p>
<p>Düşünen aklî kuvveti ise, hükümdarına her hayrı isteyen müsteşar ve akıllı, anlayışlı vezirler gibidir.</p>
<p>Nefsinin şehvet kuvveti ise, şehre hayat levâzımla- rını getiren kötü hizmetçi gibidir.</p>
<p>Ğazab kuvveti ise, memleketi koruyucu âmirler gibidir.</p>
<p>Fakat hayat levâzımlarını beden şehrine getiren şehvet kuvveti, ğayet yalancı, hileci, aldatıcı, çirkin bir şahıstır, ancak, hayr isteyen ve hayrlı nasihatçi kimse­lerin sûretiyle sûretlenmiştir; her bir nasihati altında bir şer ve verdiği her şerbetin içerisinde bir damla zehir vardır; vezirle çekişmesi, sözünü dinlememesi, görüşle­rini beğenmemesi ve tedbirini nazar-ı itibara almaması âdetidir; bundan dolayı hiçbir saatte vezire karşı gel­mekten ve muârazada bulunmaktan ayrılmaz.</p>
<p>Nasıl ki memleketin padişahı, tedbirinde veziriyle istişare etttiği, maslahatın, bu kötü hizmetçinin muhale­fetinde görüşlerini yıkmakta olduğunu bildiği ve bundan dolayı ondan yüz çevirdiği, koruyucu âmiri edeblendirip vezirin emrine verdiği ve bu hilekâr hizmetçiye mu­sallat kıldığı, memleketin tüm işleri nizam bulup ve ada­let de yerleşip hükümran olunması için de, o hileciyi ve tâbi&#8217;lerini, yardımcılarını kendi emri altına aldığı zaman, beldede iş tamamlanıp nizam ve intizam gerçekleşiyor ve kendisi de her hususta ihtiyacsız oluyorsa, böylece nefs de = insan ruhu, akıldan yardım istediği, ğazab kuvvetinin hamiyetini = korumasını edeblendirdiği ve şehvete musallat kıldırdığı, -bir sefer ğazab kuvvetinin mertebesini, rütbesini indirmek, şehvet kuvvetine mu­halefetle tecavüzlerini engellemek ve şehvet kuvvetini ğazab kuvvetinin emri altına aldırtmak, başka bir kere şehveti kahredip ğazabı ona musallat kılmak, istek ve arzularının çirkinliğini göstermek sebebiyle- her birinin yardımıyla diğerine ğâlib geldiği zaman da, bütün kuv­vetleri, yani ilim, hikmet ve tefekkür kuvvetleri mu&#8217;tedil haline gelir, ahlakı güzelleşir, beden de kalb gibi ya­rarlı olur ve böylece kalbin yararlı olmasıyla tüm beden azalan ve duyguları mu&#8217;tedil haline gelir.</p>
<p>Bu yolu terk eden Allah Teâlâ&#8217;nın,“(Habîbim) Nefsinin kötü istek ve arzularını = duygularını kendisine tanrı edinen ve bu sebeble Allah&#8217;ın da kendisini herhangi bir bilgi üzerine saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çek­tiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu, Allah&#8217;tan sonra kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ daha akıl erdirme­yecek misiniz?&#8221; [37] mealindeki ayet-i kerîmede vas- fettiği, heva ve hevesine tapan kimse gibi olur.»[38]</p>
<p>Münâvî, Ârif-i Billah Cüneyd Bağdâdî&#8217;den naklen diyor ki: «Nefsini istilâ eden = emri altına alan kimse efendidir = reistir. Nefsinin hevâsı kendisini istilâ eden kimse ise, köledir = esirdir. Rabb&#8217;inin hükmü kalbine ğâ- lib olmayan kimse ise, kendi istek ve arzularına tapmak­tadır.»39]</p>
<p>Gençlikte ekseriyet şehvet ve ğazab kuvvetleri ğâ- libdir. Allah Azze ve Celle, nefsi şeriatin idaresi altına sokanı beğenir. Bu itibarla hadîs-i şerifte:   “Gerçekte Allah Teâlâ,gençlerden nefsinin istek ve arzusuna meyli olma­yanı beğenir.” buyrulmaktadır.</p>
<p>Konevî diyor ki: «Şehvet ve ğazab tabiatiyle nefs, genç kimseyle çekişir; istek ve arzularına sevk etmek ister; şeytan da bu hususta yardım eder. Bununla be­raber «sabvet = şehvet ve ğazab itibarıyla nefsin istek ve arzusu»na aşırı meyli olmayan, elbette beğenilir.»</p>
<p>Kimisi de: “Şehvet ve ğazab kuvvetlerinin dolu­suna yakalanan, sonra da tevbe eden kimse daha beğenilir.&#8221;dediledr.Fakat,­“Dikkat, ey ğâfil insan! Nice, nefsin istek ve arzula­rını kendisine tattıran, dünya nimetlerinde lezzetle­nen vardır ki, kıyamet gününde aç ve çıplaktır. Dik­kat, ey ğâfil İnsan! Nice, dünyada aç ve çıplaklar vardır; kıyamet gününde çeşitli lezzetlerden tadar ve türlü nimetlerle nimetlenir. Dikkat, ey ğâfil İn­san! Bütün özelliğiyle nefsine nice ikram ediciler vardır ki, kendisi onu alçaltmakta, rezil rüsva et­mektedir. Dikkat, ey ğâfll insan! Nice nefsini alçal­tıp rezil eden kimseler vardır ki, kendisi ona ikram etmektedir. Dikkat, ey ğâfil İnsan! Allah&#8217;ın, Rasûlü üzerine döndürdüğü ğanimet gibi şeylerde nice so­kulup nimetlenen vardır ki, Allah&#8217;ın nezdinde ken­disine hiçbir pay yoktur. Dikkat, ey ğâfil insan! Gerçekte cennetin ameli, yokuşa çıkmakla beraber zordur ve gerçekte ateşin ameli iniş olmakla bera­ber kolaydır. Dikkat, ey ğâfil insan! Nice bir saatin şehveti vardır ki, uzun bir zaman olarak üzüntüyü meydana getirir = doğurur.” mealindeki hadîs-i şerif, Konevî&#8217;nin sözünü teyid etmektedir.</p>
<p>Allah Azze ve Celle her bir insan için dört göz ver­miştir: İki göz, nefsin merkezine bağlı, yani dimağa bağ­lı, maddi ve zâhirîdir. Bu gözle insan, eşyaları görür, tıbkı hayvan gibi aleyhinde ve lehinde olanları bu göz vasıtasıyla idrak eder. Bu kabilden en mükemmel göz, bal arısına verilmiştir. Demek bal arısının gözleri, insa­nın gözlerinden daha ileridir.</p>
<p>Ayrıca Allah Azze ve Celle her bir insana manevi iki göz vermiştir. Bu gözler ise, kalbe bağlı ve ğayb âle­mini idrâk etmeye, görmeye elverişlidir. Bununla insan, maddenin ötesini görür. Nitekim erbâb-ı hakîkat, bu gözle insanın iç âlemini keşfederler; onlarca, kalbî göz­lerin hakikati ğayet açıktır.</p>
<p>Birinci gözle insan, bedene ğıda olabilecek yeme­ye, giymeye elverişli hayat levâzımlarını görüp keşfet­tiği gibi, ikinci gözlerle, âlî ve uhrevi bâkî hayatın levâ- zımlarını bakıp keşfeder, idrâk eder, Allah Azze ve Celle’ye yakınlık ve uzaklık derecelerini bu gözle İdrâk eder. Kimisine maddi göz ğâlib gelir, yani nefs ğâlib gelir; kimisine de kalb gözü ğâlib gelir. Kimisi de her iki cihetle eşit olarak görgü sahibi olur. Kur&#8217;ân-ı Hâkim’de,“Size Rabb&#8217;iniz tarafından basiretler = mana âlemini görmeye elverişli kalb gözleri veril­miştir. Artık kim hakkı = Tevhîd, nübüvvet, haşre gönderilmek, hesab delillerini görürse = bilip iman ederse, onun bu görgüsünün faydası kendisinedir. Kim de kör olursa, zararı yine kendisinedir. Ben (Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin üzerinize bekçi ve koruyucu değilim.” [40] mealinde buyrulan ayet-i kerîme, her bir insanın dört gözlü oluşunu apaçık beyan etmekte ve hakikatte maddi gözlerin değil, ma­nevi ve kalbî gözlerin körlüğü veyahud da görür halle­rinin daha ehemmiyetli olduğunu beyan etmektedir.</p>
<p>Ni­tekim Ebû Suûd ve İmam Fahreddîn Râzî dediler ki: «Yani, nasıl ki güneşin aydınlığı sebebiyle hissî şeyler gözlerde sûretleniyorsa, böylece Kur&#8217;an ve hadîsin de manevi aydınlığından dolayı kalb gözünde ahiret yani kıyamet ahvâli ve dînin gerçek sûreti sûretlenir. Bu hik­mete mebnî “Size Rabb&#8217;iniz tarafından basiretler = mana âlemini görmeye elverişli kalb gözleri veril­miştir. Artık kim hakkı = Tevhîd, nübüvvet, haşre gönderilmek, hesab delillerini görürse = bilip iman ederse, onun bu görgüsünün faydası kendisinedir. Kim de kör olursa, zararı yine kendisinedir. Ben (Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin üzerinize bekçi ve koruyucu değilim.&#8221; mealindeki ayet-i kerî-mede Tevhîd ve nübüvvet delilleri, «basiretler =kalb gözleri»yle isimlendirildi. Yani Allah Teâlâ tarafından insanlara bildirilen Tevhîd ve nübüvvet delilleri, sanki kalbin içerisinde tabilenmiş sûretler gibidirler. Artık kim ona bakarsa, kendi nefsi için bakmıştır; kimin de basireti kör olursa, karşıdaki Tevhîd ve nübüvvet delillerini gör­mez ki, kalbinde dînin hakikati sûretlenip tabi&#8217;len- sin.»[41]</p>
<p>Nefs-i emmâresi kendisine ğâlib olanın aklı, maddi gözlerinde ve idrâki de görmesinde hududlanmaktadır.</p>
<p>Nefs-i emmâresi mağlub olan kimsenin idrâki ise, maddi gözlerinin ötesinde, yani kalbindedir. Zira nefs-i emmâre kendi kendine ve hatta kimden korkarsa ona, kimi severse ona tapmak tabiati üzerinde yaratıldı; ve tabiatinden ayrılması kendisine teklif edildi.</p>
<p>Nefs-i emmâresi kendisine mağlub olan ise, kalb gözüyle her cihetle kendisinin Rabb&#8217;ine muhtaç oldu­ğunu bilir, idrâk eder, dolayısıyla iman eder ve binne- tice Rabb&#8217;inden başkasına tapmaz, aslâ şirke düşmez. Binaenaleyh Allah Azze ve Celle&#8217;den başkasının hük­münü taleb etmek, nefsin hevâsından sayılmaktadır. Nefsin hevâsı ise, en büyük tâğûttur. Nefs, tâğûtu in­karla Rabb&#8217;inin Rubûbiyeti&#8217;ni kabul etmekle mükellef kılındı.</p>
<p>Nefs-i emmârenin hevâsını yok etmek ve onu esir almanın yegâne çaresi ise, nefsin, Allah Azze ve Celle&#8217; nin hükmüne teslim ettirilmesidir, kurtuluşu da budur.</p>
<p>Basîreti ğâlib olan kimse, nefsin bu esaretini müşa­hede etmekle uhrevi âlemin hayatını idrâk ettiğinden ona hazırlık yapar, daimi bir sûrette, kazanılmasının le- vâzımlarını, sebeblerini araştırır. Bunun için Allah Teâ- lâ, nefs-i emmâresine değil, Kendi hükmüne teslim olan basîret sahihlerine hitâben: “(Habîbim) De ki: Ey kendi  nefsleri aleyhine hadlerini aşan kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Gerçek şu ki o Ğafûr ve Ra- hîm&#8217;dir. Ciddî bir pişmanlık duyarak Rabb&#8217;inize dö­nün, O&#8217;nun hükümlerine teslim olun; size azab ge­lip çatmadan önce. Sonra yayımlanılmazsınız. Rabb&#8217;inizden size indirilen en güzeline = Kur&#8217;an ve hadîsin hükümlerine tâbi&#8217; olunuz = hayatınıza hâ­kim kılınız; sizler farkında olmayarak ansızın başı­nıza azab gelmezden önce.” [42] buyurmuştur.</p>
<p>Dikkat edilirse, ayet-i kerîmenin başında “Ey kendi nefsleri aleyhine hadlerini aşan kullarım!” diye buyruldu. Demek her insan, Allah&#8217;ın kulu değildir. Bilakis O&#8217;nun kulu, iman etmekle nefsinin tâğûtuna tapmaktan kurtu­lan kimselerdir. Binaenaleyh ancak imanî nifak, küfür ve şirkten büsbütün arınan, Rabb&#8217;inin Rubûbiyeti’ni ka­bul eden, Allah&#8217;ın kuludur. Bu idrâk ve kabule ulaşmak için hadîs-i şerîfte: “Dünyada vatanından uzaklaşıp hasretinde bulun; sanki sen ğarîbsin, bilakis geçen yolcusun. Ve nefsini kabir ehlinden say.” diye buy­ruldu. Yani: “Nefs-i emmâre daima ruhunu dünya haya­tının muvakkat lezzetlerine, doğrusu kendisinin fâni va­tanında ikâmet etmeye davet edip Allah’tan başkasına taptırmak ister, birtakım yaldızlı ve sihirli telkinlerde bulunur. Aldırış etme; aslî vatanın dünya hayatı değil, ondan ayrılmış olduğun cennettir. Buna, ölümü göz önünde bulundurmakla, doğrusu râbıta-i mevtle nefsi inandırırsın.” demektir.</p>
<p>Tâcuddîn İbnu Atâullah diyor ki: «Her ma’siyetin kökü, her ğafletin esası ve her şehvetin sebebi = illeti, nefs-i emmâreden razı olmaktır = telkinlerini kabul et­mektir.</p>
<p>Her tâatin kökü, her uyanıklığın esası, her iffetin sebeb ve illeti, nefs-i emmâreden razı olmamak ve tel­kinlerini reddetmektir.»[43] Bütün ehli tasavvuf ve Müs­lüman âlimleri, hatta Ulûhiyeti kabul eden hukemâ, İbnu Atâullah&#8217;ın bu sözünün kaziyesinde ittifak ettiler. İnsa­nın iki yolu var:</p>
<p><strong>1</strong> -Nefsinden razı olmak, ona uymak.</p>
<p><strong>2</strong>-Telkinlerini reddetmek, Allah Teâlâ&#8217;nın hükmünü kabul etmek ve Rasûlü’ne ittibâ&#8217; etmektir. Üçüncü yol yoktur. Bunun için her şeyden evvel nefs-i emmâreye muhalefet etmek, onun telkinlerini reddetmek, birlikte Allah Azze ve Celle&#8217;nin hükümlerini kabul etmek ve O&#8217;na teslim olmak, her şeyden önce farz olan vazifedir. İşte bu vazifeye, terbiye-i nefs denilmektedir.</p>
<p>Ebû Hafs radıyallahu anh diyor ki: «Kim nefsini töh­met altına almaz ve her vakitte onu kontrol etmez, her halde ona muhalefet etmez, sair günlerinde onu tiksindiği şeylere = İslam dîninin hükümlerinin kabulüne çek­mezse, şübhesiz o mağrurdur = ğurura kapılmıştır. Ve kim hüsn-ü niyetle nefsine bakar, isteklerini güzel görürse, o da helak olmuştur. Ayaa! Akıl sahibi = kalb- deki gözleri olan, hiçbir vakitte nefsinden razı olur mu? Şereflinin oğlu en şerefli şerif olan Yûsuf Peygamberin sözünü bize Kur&#8217;ân-ı Hakîm naklederek şöyle buyurur: &#8220;Ve ben nefsimi temize çekmiyorum. Amma İslam dînine teslim olmayan nefs, daima çirkini ve günahları şiddetle emredicidir; Rabb&#8217;imin esirge­diği nefs müstesnadır. Gerçekte Rabb&#8217;im, Gafur ve Rahîmdir.”[44» Şeyh Cüneyd Bağdâdî de diyor ki: «Nefsin, Rabb&#8217;inin tâat ve ibadetinde olsa bile, yine de ona güvenip teslim olma. »[45]</p>
<p>Şeyh Abdulkâdir Geylânî kaddesallâhu sirrah-us -Subhânî diyor ki: «Afiyette veyahud belada olmak üzere nefsin iki hâli vardır, üçüncüsü yoktur.</p>
<p>Belaya yakalandığı zaman feryad eder, sebebler- den korkar, şikayet eder, kader-i İlâhî&#8217;ye karşı itirazda bulunur, sümme hâşâ, Rabb Teâlâ&#8217;nın Rubûbiyeti&#8217;ni töhmet altına alır,’ sabırsız olur, Allah Teâlâ&#8217;nın hük­müne rıza göstermez, hatta muvâfakat da etmez, sû-i edeb ve tesiri sebeblere isnad etmekle şirke düşer.</p>
<p>Afiyet ve nimette olduğu zaman, oburluk yapar, kibirliliği taslar, istek ve arzularına uyarak nimetleri sa­dece kendisine tahsis etmek ister, şehvânî istekle­rinden herhangi birisine ulaştı mı, hemen akabinde baş­ka bir isteğini yerine getirmeye çalışır. Ulaştığı her bir nimetten daha a&#8217;lâsına ulaşmayı arzular. Allah Teâlâ ta­rafından isteği verildikçe, sahibini daha zor bir duruma sevk eder. Ve nihayetsiz maksadları var; hepsine ulaş­mak ister.</p>
<p>Bir bela başına geldi mi, kurtuluşunu diler; kurtuldu ise, yine edebsizliğine dalar. Onun ıslâhı, istek ve ar­zusundan ayrılıp Rabb&#8217;inin hükm-ü kazasını kabul et­mesidir. Ne vakit ki, kendi kendine tapmaktan kurtulup Rabb’ine Mü&#8217;min bir abd olursa, işte o andan itibaren Allah Teâlâ da onu ahiretine zarar verecek şeylerden korur. Nitekim hadîs-i şerîfte:  “Gerçekte Allah Teâlâ Mü&#8217;min kulunu dünyanın fâni lezzetlerinden korur; kulu o fâni lez­zetleri sevdiği halde. Nitekim kendisinden korktu­ğunuz için hastalarınızı yemek ve içmekten korudu­ğunuz gibi.” diye buyrul maktadır.» Eğer insan, bela hâlinde olsun, afiyet hâlinde olsun, Rabb Teâlâ Zül&#8217; Celâl Hazretleri&#8217;ne döner, sadece O&#8217;na kul olursa, Allah Teâlâ onu kulluğu sebebiyle, taksîratta bulun­duğu takdirde belayı göndermek sebebiyle fâni olan lezzetlerden ayırtır. Ve binnetice insan, ruhu ve kal­biyle insandır; nefsi ve hevâsı cihetiyle de hayvandır. Akıl ise, bunların aletidir; bir kere nefs onu ele geçirir, bir kere kalb.</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Terbiye-i Nefs,syf.44-58</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>34.EI-Kasas Sûresi ayet 50</p>
<p>35.Kenz-ul-Ummâl c.16 s.23 h.n.43766</p>
<p>36.İbnu Asâkir Muhtasar-u Târîh-i Dimeşk c.21 s.308’de tahric ederek hadîsin mudtarib olduğunu söylemektedir. İmam Suyûtî bu haberi îrâd ederek Muâz bin Cebel&#8217;e nisbet etti ve sonuna: “Zait­tir,” diye işaret etti. el-Câmiu-s-Sağîr h.n.2884.. Şârihi Hâfız Münâvî, Taberânî&#8217;nln dahi İbnu Abbas&#8217;ın hadîsinden tahric ettiğini, Hâfız Münzirî&#8217;nin hadîsin zait olduğuna işaret ettiğini söylemekte­dir. Feyz-ul-Kadîr c.3 s.115, el-Mu&#8217;cem-ul-Kebîr c.10 s.318 h.n. 10775, et-Terğîb vet&#8217;Terhîb c.3 s.494</p>
<p>Hâfız Heysümî’nin: “Taberânî&#8217;nln senedinde hadîsi terkedilen îsâ bin Meymûn bulunmaktadır.” -Mecmau-z-Zevâid c.8 s.183- demesi sebebiyle hadis mevdû&#8217; sayılmaz; zira iki hadis birbirini tak­viye etmektedir.</p>
<p>37.EI-Câsiye S. A. 23</p>
<p>38.ithâf-us-Sâddet-il-Müttakîn c.7 s.217</p>
<p>39.Feyz-ul-Kadîr c.2 s.420</p>
<p>40.EI-En&#8217;âm Sûresi ayet 104</p>
<p>41.Tefsîr-i Kebîr ve kenarında Ebû Suûd c.4 s.170 Mecmau-t-Te- fâsir c.2 s.460</p>
<p>42.Ez-Zümer Sûresi ayet 53 &#8211; 55</p>
<p>43.Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s. 132</p>
<p>44.Yûsuf Sûresi ayet 53</p>
<p>45.Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s. 133</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/">Nefs ve Kalbin Misali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:48:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-ı Tayyibe]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19225</guid>

					<description><![CDATA[<p>İman ve salih amelden semerelenen güzel ahlak dünyada huzuru ahirette de ebedî saadeti kazandırır. Çünkü imana dayanmayan güzel ahlak diye bir şey yoktur. Binaenaleyh iyal ve akraba ferdlerinin hatta her toplum ferdinin manevi olgunluğunu ve olgunluğunun da görüntüsü olan ilim ve güzel ahlakı huzur ve mutlulukla tabir ederiz. Kur&#8217;an ve ha­diste buna &#8220;hayat-ı tayyibe&#8221; denilmektedir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/">İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/indir-3-38/" rel="attachment wp-att-19228"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19228" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-3-1.jpg" alt="" width="320" height="240" /></a></p>
<p>İman ve salih amelden semerelenen güzel ahlak dünyada huzuru ahirette de ebedî saadeti kazandırır. Çünkü imana dayanmayan güzel ahlak diye bir şey yoktur. Binaenaleyh iyal ve akraba ferdlerinin hatta her toplum ferdinin manevi olgunluğunu ve olgunluğunun da görüntüsü olan ilim ve güzel ahlakı huzur ve mutlulukla tabir ederiz. Kur&#8217;an ve ha­diste buna &#8220;hayat-ı tayyibe&#8221; denilmektedir. Ruh ve bedenden ibaret insana; dimağını selamet-i fikir, kalbin âkile kuvvetini zikir ve sair azaları İslamın emretmiş olduğu ahlakla terbiye etmek huzuru ve refahı ka­zandırır. Bu takdirde nefs ve bütün organların hisleri, sürür ve zevk bu­lur, huzur ve refahı elde eder. Çoğu zaman insan İslamın emrettiği şekil­de yaşadığı vakit bu sürür ve zevki madde olarak da hisseder. Çünkü ilmî ahlakın tatbikatı önce bir nev&#8217;î vehmî ve hayalîdir. Sonunda ise vic­danî ve şuhûdîdir. Bu müşahededen mahrum kimse ilmin ve güzel ah-</p>
<p>lakın hissinden bîhaberdir. İnsan amelî olarak şuurlandığı zaman ancak bu huzur ve mutluluğu görür. Eğer en âlî olan huzuru, en süflî olan bir misalle tarif edersek şöyle deriz: Dil tatlıyı, tuzluyu, ekşiyi; el yumuşağı, serti; tenasül azası şehveti ve bunlara bağlı his organları kendi sahala­rında zevklenip sevinç ve sürürü müşahede ediyorlarsa, öylece İslam dîninin emrettiği şeyleri yerine getiren ve yasaklarından da sakınan, yo­lunun bitiminde her bir ibadetin lezzet ve sevincini, sürür ve zevkini bü­tün asabî damarların hisleriyle kendi nefsinde müşahede eder. Hem na­sıl ki dil acılığı hissediyorsa, beden de her bir azada öylece kendisiyle yapılan günahın acısını hisseder. İşte bu iki hissin müşahedesine hayat-ı tayyibe denilir. Süflî olan nefs vehmî kuvvetiyle aleyhinde ve lehin­de bir şeyleri hissederken zevk için yahud nefret ve kaçmak için beden­deki refleksi fiile geçirebildiği gibi, tatbikatın neticesinde ruh da aleyhin­de bir şey hissettiği zaman derhal refleksi harekete geçirir, lehinde de bir şeyleri hissettiği zaman sevinç ve sürür içinde kalır. İşte aşk bu.</p>
<p>Kimi­si de buna cezbe dedi. Şu kadar ki nefsin hayvânî mertebesindeki ref­leks altıncı hissin seviyesine kadar tekâmül eder. İmdada yetişmek ister­se de tedbir edemez. Korkudan ve sevinçten şuur altına düşer ki buna hayret derler. Ne hayret? Şaşkınlık bu. Hayat-ı tayyibe ile şereflenmiş in­sanın vehmî kuvveti firâsete ve keşfe dönüşür. Bedendeki refleks ise burhana dönüşür. Bu takdirde dînin aleyhinde olan bir şey keşfolundu- ğu zaman altıncı hissin fevkindeki şuur ve burhan, refleksi uyarmayla birlikte tedbir de alır. Tedbiri son derece tesirli olur. İşte bu hikmete bina­endir ki, kafirin refleksi süflî ve nefsânî olduğu için kafir harbden kaçar. Mü&#8217;minin refleksi ulvî ve ruhânî olduğu için kaçmaz, daha da cesaretle­nir ve temkinle hareket eder. Kafir korkudan saldırır, mü&#8217;min ise muhab­betten saldırır. Hayat-ı tayyibeden ibaret nefs ve his organlarının zevk içerisinde kalması şübhesiz takvânın semeresidir.</p>
<p>Takva kemal bul­dukça bu görülmez. Nefs-i mutmainne&#8217;nin makamı da takva makamıdır. Bir çocuk erginlik çağına ulaşmadığı müddetçe şehvet lezzetini duyup sezemediği gibi bir insan da imandan sonra cehalet ve düşük ahlaktan arınmazsa hayat-ı tayyibeye kavuşup kavrayamaz. Erginlik çağındaki bir genç şehvet zevkini ve kendisindeki hisleri inkar edemediği gibi, imanı ve nefsi mutmain olan bir mü&#8217;min de hayat-ı tayyibeyi inkar edemez olur. İşte insan inkar edemez dereceye ulaştığı andan itibaren hayat-ı tayyi­beye kavuşmuş olur. Her bir emri yerine getirmekte bir zevk bulduğu gibi, her bir günahın arzusu anında da onun ızdırabını çeker, hisseder.</p>
<p>Bütün ashâb-ı kiram istisnasız olarak hayat-ı tayyibenin içerisinde idiler. Hayat-ı tayyibenin zirvesine ulaşanlar da vardı. Her bir maddenin içerisinde manayı görürlerdi ve bilirlerdi. Nitekim bir gün Rasûl-u Muhte­rem yıkanma eseri olan ıslaklık üzerinde bulunduğu halde bazı ashabın yanına gidip oturmuştur. O anda kendileri hayat-ı tayyibe içerisinde muazzam hoşnud ve aşk ile dolu görülünce hayat-ı tayyibe ile şeref­lenmiş olan ashab cûşa geldiler. Onlardan biri: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, hali­nizi hoşnud durumda görüyoruz.&#8221; demişler. *“Evet Vallahi, hamdolsun Allah&#8217;a.” buyurmuştur. Ashab sonra zenginlikten söz açtılar. Bunun üzerine Rasûl-u Muhterem şöyle buyurdu:</p>
<p>*“Gerçek şudur ki, Allah Teâlâ&#8217;nın emrlerini yerine getirip yasak­larından sakınan takva sahihlerine zenginlikte zarar yoktur. Fakat takva sahibine sıhhat, zenginlikten daha hayrlıdır. Nefsin hoşnut­luğu (hayat-ı tayyibe) da büyük nimetlerden sayılır.” Hadîs-i şerifteki,&#8221;tayyib-un-nefs&#8221;in manası beşeriyete nazaran, ehli ile buluş­mak, bedeni isteklerini yerine getirmekten dolayı bedende devam eden sürür ve hoşnudluktur. Ruhâniyete nazaran da İlâhî ve rûhânî aşkın lez­zetidir. Ancak bedendeki sürür gelip geçici olup suyun yüzündeki köpük gibidir. Ruhânî lezzet ise tükenmez devamlı akan su gibidir. Arada fark çok&#8230; Ezcümle &#8221;Sizin nezdinizdeki şey (dünya lezzeti) tükenir, Allah&#8217;ın indindeki şey(cennet ve nimetleri) ise bakîdir. (Allah yolunda sefalete, kafirlerin ezalarına, dînî tekliflerin meşakkatine katlananlar ahde vefada sebatla) Sabredenlerin mükafatlarını Biz (onların) yapmakta olduklarının daha güzeliyle ve­receğiz muhakkak. Gerek erkekten ve gerek kadından kim o mü&#8217;­min olduğu halde iyi amel(ve ahlak)de bulunursa hiç şübhesiz onu dünyada hayat-ı tayyibe ile yaşattırırız (ahirette de) ve her halde (onların) yapageldiklerinden daha güzeliyle mükafatlandırırız.” [En- Nahl 96-97] buyrulan ayet-i kerîmede de bu mana apaçık tasrih olunmak­tadır.</p>
<p>İşte huzur ve mutluluktan ibaret hayat-ı tayyibe dünyada iman ve salih amelin mukabili olarak verilmektedir. Bu ayet-i kerîme mü&#8217;minlere birçok müjdeleri veriyor&#8230;</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,syf:618-621</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/">İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber&#8217;e İttiba Etmenin Alameti Dört Haslettir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygambere-ittiba-etmenin-alameti-dort-haslettir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygambere-ittiba-etmenin-alameti-dort-haslettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:48:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber'e İttiba Etmenin Alameti Dört Haslettir]]></category>
		<category><![CDATA[Peygambere İttiba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19227</guid>

					<description><![CDATA[<p>Malum olduğu üzere, iyileri sevmek ve seçmek dindarlığın vesilesi ve dindarlıktır. Bu da Allah&#8217;a ve Rasûlü&#8217;ne itaat etmekle ifade edilir. Bir başlık önceki İbnu Kesîr&#8217;in ibaresini burada hatırlayalım. 1- Peygamber&#8217;e uymak iman şartıdır, ki ayet-i kerîme ile emredilmiştir:*“(Habîbim) De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygambere-ittiba-etmenin-alameti-dort-haslettir/">Peygamber’e İttiba Etmenin Alameti Dört Haslettir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygambere-ittiba-etmenin-alameti-dort-haslettir/indir-4-25/" rel="attachment wp-att-19229"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19229" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-4.jpg" alt="" width="364" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-4.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-4-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-4-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p>Malum olduğu üzere, iyileri sevmek ve seçmek dindarlığın vesilesi ve dindarlıktır. Bu da Allah&#8217;a ve Rasûlü&#8217;ne itaat etmekle ifade edilir. Bir başlık önceki İbnu Kesîr&#8217;in ibaresini burada hatırlayalım.</p>
<p><strong>1-</strong> Peygamber&#8217;e uymak iman şartıdır, ki ayet-i kerîme ile emredilmiştir:*“(Habîbim) De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok yarlıgayıcı ve çok esirgeyicidir.” buyrulan ayet-i kerîmede Peygamber&#8217;e ittibâ&#8217; ve Muhabbetullah eş anlamda emredilmiştir. Bu hususta birçok hadisler de vardır. Her biri birer örnek ve kurtuluştur.</p>
<p><strong>a-*</strong>“Ben size iki işi bıraktım. Onlara tutunduğunuz müddetçe elbette dalâlete girmezsiniz: Allah&#8217;ın kitabı ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;nün sünne­tidir.”</p>
<p><strong>b-</strong>Birçok zavallı insanlar eline mücerred Kur&#8217;an mealini alarak, dînî hükümlere müdahale ederler. Bir hükmü beyan ederken hadisleri kabul etmezler ve böylece hadisleri inkar yoluna sapmış olurlar. Şu hadîsi şerîf onların aleyhindedir:</p>
<p>*“Dikkat, umulmuş olabilir ki, bir adama Benden bir hadis ulaşır da, kendisi yastığına yaslandığı halda (dînî bir ihtisası olmaksızın) şöyle der: Bizimle sizin aranızda Allah&#8217;ın kitabı var. Biz içinde helal bul­duğumuzu helal ederiz. Haram bulduğumuzu haram ederiz. (İş öyle değil bilakis) Şübhesiz Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;nün haram ettiği şeyler de Allah&#8217;ın haram ettiği şeyler gibidir.” buyrulmuştur.</p>
<p>*“Konuşmaların en güzeli Allah&#8217;ın kitabıdır. Hidayet yolunun en gü­zeli (örnek olarak uyulması gerekli olan) Hazreti Muhammed&#8217;in yoludur. İşlerin en şerlisi sonraki icadlardır. Sizin va&#8217;dolunmuş olduğunuz şeyler (başınıza) muhakkak gelecektir. Halbuki siz kazanç ve maişe­tinizden aciz değilsiniz.” buyrulmuştur. Şu halde din işlerinizde de aciz olmayın demektir.</p>
<p><strong>d-</strong>Herşeyden üstün Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;nün sevgisidir. Hiçbir şeyle de­ğiştirilemez. Onun bu sevgisine birçok şeylerin alet edilmesi mümkün ol­duğu halde bu sevgi hiçbir şeye alet edilemez. Aksi takdirde imanın za­yıflığı ve yokluğu tahakkuk eder. Nitekim*“Hiç bir kul Ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlar­dan daha sevgili olmadıkça (kâmil) iman etmiş sayılmaz.” buyrulan hadîs-i şeriften şu anlaşılıyor: Bir kimse canından malından daha fazla Onu severse mü&#8217;min olur. Bu sevgi Onun bildirmiş olduğu ahkâmı tatbik etmekle ifade edilir. Çünkü Allah Teâlâ Kendi sevgisini Ona uymakla tefsir etmiştir. Nitekim,* “Andolsun Allah&#8217;a sizden biriniz heva(heves ve arzu)sı Benim getirmiş olduğum hükme tâbi1 olmayınca iman etmiş sayılmaz.” mealindeki hadîs-i şerîfte bu mana tasrih olunmuştur.</p>
<p>Bu hususta Kâdı İyaz di-yor ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sünnetine yardım etmek, şeriatını müdafaada bulunmak ve Onun zamanına yetişerek Onun uğ­runda malını canını bezletmiş olmayı temenni etmek Onu sevmekten sayılmaktadır. Bundan anlaşılır ki imanın hakîkati ancak bunlarla tamam olur ve iman ne zaman Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kadr-u kıymetinin, şeref ve mertebesinin her baba ve evladdan, her iyiden ve iyilik yapandan üstün olduğu hakîkatine ererse ancak o zaman sahih olur. Buna inanmayıp başkasına itikad eden kimse mü&#8217;min değildir&#8230; Müslim şârihlerinden el-Ubbî&#8217;de şu mütâlaada bulunmaktadır: Eğer Kâdı iyaz, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kadrini yükselt­mekten, Onun makam itibariyle yüksekliğini kasdetti ise, dediği gibi bu­na itikadı olmayan bir kimse mü&#8217;min değildir. Yok sevgi hususunda yük­sekliği murad etti ise &#8220;mü&#8217;min değildir&#8221; sözünden anlaşılan mana, ke­mâli nefyetmektir. (Yani kâmil mü&#8217;min değildir demektir.)</p>
<p>*“Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imanın ta­dını bulur:</p>
<p><strong>(a)</strong> Bir kimseye Allah ve Rasûlü başkalarından daha sevgili ol­mak,</p>
<p><strong>(b)</strong> Bir kimse sevdiğini yalnız Allah için sevmek,</p>
<p><strong>(c)</strong> Bir kimseyi Allah küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tiksinmek.” buyrulmuştur.</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki &#8220;Bir kimseye Allah ve Rasûlü&#8217;nün baş­kalarından daha sevgili olması&#8221; Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;ne kemâliyle ittibâ&#8217; ile ifade edilir. Cebren de olsa her mü&#8217;min nefsini bu sevgi ve ittibâ&#8217;ya bağlamalıdır.</p>
<p><strong>2-</strong> Tek tek ve toptan müslümanların Kur&#8217;an ve hadîse sarılmakla itti­fak etmeleri ve tefrikadan sakınmaktan ibaret i&#8217;tisam imanın alametidir. Ferdlerin toptan Allah&#8217;ın kitabına ve hadislere sarılmamaları ve din düş­manlarını terk etmemeleri imanı zedeler demektir. Yani gerek iman ve gerekse amel ve ahlak konusunda hukuklarda mutlaka Kitab ve hadîse sarılmakla mü&#8217;minlerin Allah&#8217;ın ahkâmını icra etmeleri farzdır.</p>
<p>*“Öyle değil, Rabb&#8217;ine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya ki­mi buraya çektikleri (ve kavga ettikleri) şeylerde, seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadığı halde tam bir teslimiyetle (hükmüne) teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.&#8221; [En-Nisâ 65] mealindeki ayet-i kerîmenin zâhiri, sûret-i kat&#8217;iyye- de yukarıdaki hükmü ifade etmektedir. Binaenaleyh iman, mücerred iti­rafla değil, bilakis şeytan ve şeytânî yolları tamamen terk etmek, yalnız ve yalnız Kur&#8217;an ve hadisle hükmetmekle tamamlanmış olur. Şu halde mü&#8217;minlerin tek tek ve toplu olarak da hevâ ve heveslerini, istek ve arzu­larını bırakıp ayet ve hadislerle hüküm etmeleri gerekmektedir. Nitekim,*Ey iman edenler,Allah&#8217;tan nasıl korkması gerekiyorsa öylece korkun. Sakın sîzler müslümanlar olmaktan başka bir suretle can vermeyin. Ve hepiniz toptan sımsıkı Allah&#8217;ın (Kitabı, İslam dîni, kemâl-i ihlas ve Allah&#8217;ın emri, bir de O&#8217;na itaat etmekten iba­ret) ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” [Âl-i imran 102-103] buyrulan ayet-i kerîmede i&#8217;tisâm&#8217;ın emri, farziyeti beyan edilmektedir. Bununla ancak müslümanlar küfür, şirk ve şeytânî yollardan kurtulabilirler. Çünkü i&#8217;tisamsız asla ahkâmın icra edilmesine imkan yoktur. Hadîs-i şerîfte de:</p>
<p>“Sizden biriniz Allah hakkında hüsn-ü zan etmekten başka bir sı­fatla ölmesin.” buyrulmuştur. Binaenaleyh Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zannın manası O&#8217;nun dînini kifayetsiz görmemektir. Emri ile amel etme­yip de nefsinin arzusu ile amel ettiği takdirde, bundan da afuvunu tevbe kurtarıcı ve muhkem ipidir ve dosdoğru yolu(gösteren)dur.” mealin­deki hadîs-i şerîfe binaen yukarıdaki ayetin içindeki &#8220;ipine&#8221; kelimesin­den murad Kur&#8217;an ve Kur&#8217;ân&#8217;ın göstermiş olduğu yoldur. Şübhesiz bunu yerine getirmek, Kur&#8217;an&#8217;dan iyiden iyiye anlayan kimseleri sevmek, seç­mek ve onlarla birlikte Kur&#8217;an&#8217;a sarılmakla mümkündür. Zira Allah Teâlâ&#8217; nın kulu hakkında en çok razı olduğu şey Kur&#8217;an ve hadisle amel etme­sidir.</p>
<p>“Allah sizin üç şeyinize razı olur ve üç şeyinize razı olmaz: Sizin O&#8217;na ibadet edip de Kendisi&#8217;ne ortak koşmamanıza, TOPLUCA ALLAH&#8217;IN DÎNİNE SIMSIKI SARILMANIZA ve Allah&#8217;ın işleriniz için idareci tayin ettiği kimselerle iyi idare etmenize razı olur. Sizin de­dikodu etmenizi, çok soru sormanızı ve malı israf etmenizi kerih görür.” buyrulan hadîs-i şerîfin ışığında konumuzla ilgili “TOPLUCA ALLAH&#8217;IN DÎNİNE SARILMANIZA ve ALLAH&#8217;IN İŞLERİNİZE TAYİN ETTİĞİ KİMSELERLE İYİ İDARE ETMENİZE RAZI OLUR.” cümlesinin emridir.</p>
<p>Topluca Allah&#8217;ın dînine sarılmak, dînin yaşamasını sağlamak ve sa­adet nimetlerinden faydalanmak nimetini kazandırır. Allah&#8217;ın emrleri ve nizamı ancak toplu olarak dînine bağlanmak ve ona sarılmak sûretiyle tatbik edilir. Bu birlik ve beraberlik kurulmadıkça müslümanlar aslî gaye­lerine ulaşamaz ve hayatlarından faydalanamazlar. Özellikle müslü- manların işlerini görmek ve onları idare etmek için Allah Teâlâ&#8217;nın başa getirdiği müslüman emîrlere ve idarecilere itaat etmek ve onlarla yatıp kalkmak, onlara yardımcı olup iyi geçinmek, devlet idaresinin ve millet asayişinin en önemli esaslarındandır. İdareciler de İslam dîninden çık­madıkça, namaz kıldıkları müddetçe, ma&#8217;rûftan ve Allah&#8217;ın emrleri dışına taşmadıkça, onlara itaat etmek şarttır. Bu yapıldığı takdirde o memlekette anarşi ve isyanlar kalkar. Aksi takdirde huzur ve tayyibe hayat kalkmış olur. İnsanca yaşamak hayvânî yaşamak haline döner. Onun için müslümanların müslüman idarecilerine bağlanıp onları seçme, sevme ve onlara itaat etmeleri Allah&#8217;ın emrettiği en büyük vazifedir.</p>
<p><strong>3-</strong> Bu vecibelerin yerine getirilmesi için gayrı müslimden kim olursa olsun sûret-i kat&#8217;iyyede özellikle din hakkında onların fikirlerini sarf-ı nazar etmek ve fikirlerine kaymamak, hatta örf ve âdetlerini terk etmek sûretiyle ihtilafı kaldırıp ittifakı temin etmek şarttır ve iman alâmetidir. Ni­tekim yukarıdaki ayet-i kerîmenin içindeki &#8220;Parçalanıp ayrılmayın.&#8221; cümlesi bu manayı beyan etmektedir. Parçalanmak ve ayrılmak gayrı müslimden müslümanlara bulaşan bir hastalıktır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta da:* “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitab verilenle­rin içinden herhangi bir zümreye boyun eğmiş olursanız, (onlar) sizi imanınızdan sonra döndürüp kafirler yapacaklardır.” [Âl-i İmran 100] buyurmaktadır. Hadîs-i şerîfte de *“En hayr, Kur&#8217;an ve sünnetime ittibâ&#8217;dır.” buyrulmuştur. Demek kafirlere ittibâ&#8217; yoktur. Bilakis onları terk etmek vardır.</p>
<p><strong>4-</strong> Buraya kadar saymış olduğumuz alâmetlerle beraber l&#8217;tisam ve ittifak şartıyla dînin hakîkatlerini öğrenip hakkıyla tatbik etmektir. Nitekim bu hususta da şu ayet-i kerîme buyrulmuştur:* ‘Sizden öyle bir cemaat bulunsun ki, onlar halkı hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışsınlar, işte böyle olanlar felâha erenlerin ta kendileridir.&#8221; [Âl-I İmran 104] Felah, din ve dünyada bütün ümid ve emellere ulaşmak ve bütün korku ve endişeler den kurtulmaktan ibarettir. Buraya kadar saymış olduğumuz alâmetler tastam tahakkuk ederse mü&#8217;minlerin felaha ulaşmaları şübhesizdir. Aksi takdirde iş zorlaşır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur:</p>
<p>*“Nefsim Kudreti&#8217;yle yaşayan Allah&#8217;a andolsun, ya iyiliği emrede­cek, kötülüklerden de vazgeçirmeye çalışacaksınız yahud da Allah Teâlâ üzerinize süratle Nezdinden azab gönderecek de siz de dua edeceksiniz amma size icabet edilmeyecektir.” Bu hadîs-i şerîf her gün hemen hemen herkesten sorulan şu sorunun cevabını beyan et­miştir: Ne için müslümanlar zillettedirler? Ne için müslümanların duaları kabul olunmuyor? İşte tek bir sebeb varsa o da “Nefsim Kudreti&#8217;yle yaşayan Allah&#8217;a andolsun, ya iyiliği emredecek, kötülüklerden de vazgeçirmeye çalışacaksınız yahud da Allah Teâlâ üzerinize sürat­le azab gönderecek de siz de dua edeceksiniz amma size icabet edilmeyecektir.&#8221; Nitekim bu azab apaçık meydandadır. Tefrikalar, harbler ve zalimlerin tasallutu hep münkiratların emredilmesi ve ma&#8217;rûfun terk edilmesindendir.</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,syf:711-716</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygambere-ittiba-etmenin-alameti-dort-haslettir/">Peygamber’e İttiba Etmenin Alameti Dört Haslettir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygambere-ittiba-etmenin-alameti-dort-haslettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>4-Şekil ve Ahlak Benzeyişinden Erkek ve Kadın Lanetlenmişlerdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:38:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Şekil ve Ahlak Benzeyişinden Erkek ve Kadın Lanetlenmişlerdir]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrı Meşru Nazar]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Erkeklerin Birbirine Karşı Gayrı Meşru İhtilatları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19206</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı insanlar doğuşta, bazan da sonradan, erkek olduğu halde ka­dınların ahlakında bulunurlar, tıbkı kadınlar gibi konuşurlar. Bu tip erkek­lere dînen muhnis veya muhannes denilir. Hatta Asrı Saadette bile böy- leler bulunmuştur. Nitekim Peygamber zamanında Hit adlı biri vardı. Ka­dınlar ondan sakınmazlardı. Zannedilirdi ki kadınlara ihtiyacı yoktur. Bir- gün Peygamber&#8217;in evinde iken, Peygamber aleyhisselam içeriye girmiş, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/">4-Şekil ve Ahlak Benzeyişinden Erkek ve Kadın Lanetlenmişlerdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/4627893-600x399-2/" rel="attachment wp-att-19217"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19217" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399.jpg" alt="" width="386" height="257" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/4627893-600x399-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 386px) 100vw, 386px" /></a></p>
<p>Bazı insanlar doğuşta, bazan da sonradan, erkek olduğu halde ka­dınların ahlakında bulunurlar, tıbkı kadınlar gibi konuşurlar. Bu tip erkek­lere dînen muhnis veya muhannes denilir. Hatta Asrı Saadette bile böy- leler bulunmuştur. Nitekim Peygamber zamanında Hit adlı biri vardı. Ka­dınlar ondan sakınmazlardı. Zannedilirdi ki kadınlara ihtiyacı yoktur. Bir- gün Peygamber&#8217;in evinde iken, Peygamber aleyhisselam içeriye girmiş, ne baksın ki Hit oturmuş, bir kadını tavsîf ediyor. Diyor ki: &#8220;O geldiği zaman dörtle gelir, gittiği zaman da sekizle gidiyor.&#8221; Bunun üzerine</p>
<p>Rasûl-u Muhterem:“Dikkat edin! görüyorum ki bu adam orada ne var olduğunu biliyor. Sakın bir daha sizin yanınıza girmesin bu.” buyurmuştur. Binaenaleyh kadın nev&#8217;inin kendini hünsa müşkülden ve kadın ahlaklı erkekten muhafaza etmesi gerekmektedir. Çünkü Peygamber aleyhisselam bu ahlaktan dolayı Hit adlı kimseyi sürgün etmiştir. Ulemâ bu hususta ittifak etmektedirler. Binaenaleyh ahlakta, giyim ve kuşamda, konuşmakta, erkekten kendini kadına yahud da kadından kendini erkeğe benzeten lanetlenmiştir;</p>
<p>*“Kadınlardan kendini erkeklere benzetene, erkeklerden de kendini kadınlara benzetene Allah lanet etmiştir ve rahmetinden uzaklaş­tırmıştı.” buyrulmuştur. Kadınlara ihtiyacı olsun olmasın, bir adam hiç­bir sûretle kendini onlara benzetemez. Nitekim ibnu Kelbî şöyle diyor: Hit ileriye giderek: &#8220;O kızın ağzı papatya çiçeği gibidir, oturduğu zaman iki olur, konuşursa renk saçar, bacaklarının arasındaki başağı, çevrilmiş bir kap gibidir.&#8221; diye o kadını tavsif etti. Rasûl-u Muhterem bu sözleri ondan işitti ve ona şöyle buyurdu: “Hey gidi seni, sen ona inceden inceye bakmışsın, ey Allah&#8217;ın düşmanı!” Ve sonra onu sürgün etmiştir. Ulemâ buna binaen dediler ki: Kadın meclisinde erkeği, erkek meclisinde kadını öven ve tavsîf eden, şübhesiz lanetlenir. Çünkü diğer bir hadîs-i şerîfte: *“Kadın ahlakıyla ahlaklanan veyahud (Hit gibi giyim kuşamda kendini kadınlara yahud) kadın olup kendini erkeklere benzeten = erkekleşen kadına Allah lanet etmiştir.” buyrulmuştur. Binaenaleyh iki taraftan da benzet­mek haramdır. İbnuTeymiyye de şunları söylemiştir: Eğer bir adam fıtraten kadın ahlaklı olup huyunu değiştirmeye çalışmazsa, o da bu lanet içine girer. Çünkü böylelerinin maksadları kadınlarla mübâşeret ve mua­şerettir. Bazan da maksadları kadın ve erkekleri buluşturmaktır. Onun için la&#8217;netlenirler. Binaenaleyh en azda olsa erkek kendini kadına, kadın da kendini erkeğe her türlü benzetmekten menolunmuşlardır.</p>
<p>Esed oğullarına mensub Ümmü Ya&#8217;kûb, Abdullah ibni Mes&#8217;ûd&#8217;un:</p>
<p>*“Allah dövme yapan ve yaptıran kadınlara, yüz yolan ve yolduranlara, güzellik için diş törpülettirenlere, Allah&#8217;ın yarattığı şekli de­ğiştirenlere lanet etmiştir.” diye rivayet ettiğini işitince şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Görüyorum, sen bunları lanetlendiriyorsun.&#8221; İbnu Mesud da Ümmü Ya&#8217;kub&#8217;a: &#8220;Ben değil, Allah kitabında onları lanetlemiştir. Çünkü</p>
<p>*“&#8230;Habîbim size neyi emrederse onu yapın. Neyi yasak ettiyse ondan da sakının&#8230;” [El-Haşir 7] mealindeki ayet-i kerîmede Allah Pey­gamberin emr ve yasaklarına dikkat etmenizi emretmiştir.&#8221; Bununla beraber Ümmü Ya&#8217;kûb: &#8220;Öyle ise şimdi senin hanımın da bunu yapar.&#8221; demiştir. Bunun üzerine İbnu Mes&#8217;ûd: &#8220;Öyle ise git bak.&#8221; karşılığını ve­rince, Ümmü Ya&#8217;kûb gitmiş araştırmış, sonra ona gelerek: &#8220;Vallahi senin iyâlinde böyle bir şey görmedim.&#8221; demiştir. Hazreti Abdullah ona: &#8220;Ey Ümmü Ya&#8217;kûb, bana bak! Eğer karımda böyle bir şey görsem, mutlaka onu boşarım.&#8221; demiştir. İmam Aynî bu olayı naklettikten sonra diyor ki: Birçok ulemâ dediler ki, eğer bir kadın süslü püslü elbiselerle yüzüne boya sürerek dışarıda dolaşırsa boşamayı haketmiştir.</p>
<p>Yaratılışı, nesli değiştirmek, şehvânî kuvveti tahrik etmek isteyenler, şübhesiz cemiyeti bozmakla, şehvet ve gazab kuvvetlerini tahrik etmiş olurlar. Bunun için onları edeblendirmek lazımdır. Birçok erkekler kadın­ların bu gibi hallere girmelerinden göz kapatmaktadırlar. Hatta kendileri namazda, niyazda ve camilerin içindeki ilk saflarda bulundukları halde, hanımlarının, gelinlerinin ve kızlarının nahoş ahlaklarına teğâfül etmek­tedirler, doğrusu gaflete girmektedirler. Bunlar da lanetlenen kimseler­dir. Nitekim Rasûl-u Muhterem şöyle buyurmuştur.</p>
<p>*“Görmediğim cehennemlilerden iki sınıf vardır: (a)Yanlarına sığır kuyrukları gibi kamçılar alıp onlarla (haksız olarak) İnsanları döven bir kavim, (b)giyinmiş olarak çıplak, sallanarak yürümeyi öğreten, kırıtkan, başları horasan develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi bir sü­rü kadınlardır. Bunlar cennete girmeyecekler ve kokusunu bile duymayacaklardır. Halbuki onun kokusu, şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulur.” Bu hadîs-i şerîf, halihazırdaki lanete müstehak insan­ların hallerini bildirmektedir. Çünkü bu hadîs-i şerîf, gaybdan bahseden mucizeli bir hadistir. Ve bildirdiği gibi de olmaktadır. Birçok kadınlar “Giydikleri halde çıplaktırlar.” Erkekler de bunu görüp dururken sükut etmektedirler. Binaenaleyh kadınlar aslî hilkatini değiştirmekten, onların başını bekleyen erkekler ise sükut ve münkeri menetmemekten lanetlenmektedirler. Nitekim diğer bir rivayette de şöyle buyrulmuştur.</p>
<p>*“Ümmetimin sonlarında eyerlere binen (sûreten) adamlar olacaklar­dır. (Beden olarak) Onlar adamlara benzerler (amma kendileri kadın ah­laklı olduklarından tıynetleri erkek değildir), camilerin kapılarında inerler (cuma cemaate giderler). Kadınları ise giyinmiş oldukları halde çıplak­tırlar. Saçları Arab ve acem develerinden türemiş zayıf deve yavru­sunun hörgücü gibidir. Onları lanetleyin. Çünkü muhakkak onlar, Allah&#8217;ın gazabına uğramışlardır. Eğer sizden sonra bir millet olsay­dı, muhakkak o millete hizmet edeceklerdi; (şimdi) sizden evvelki milletlerin kadınları size hizmet ettikleri gibi.” Halihazırda birçok müslüman erkekler ahlak olarak kadınlar gibi, kadınlar da erkekler gibi hareket etmektedirler. Ve birçokları gayrı müslim olanlara hizmet etmek­tedirler.</p>
<p>Kadınlar özellikle dar endamlı kısa elbise ile dolaşır, evinin dı­şında süslü püslü, kırıla döküle yürür. Allah&#8217;ın bunca verdiği nimete yerli yerinde şükretmez, daima gayrı müslim tarafından icad edilmiş moda­ların hastasıdırlar. Erkekler de bundan göz kapatmaktadırlar. Demek su­retleri erkektir ki bunu hoş görüyorlar. İşte bu çılgın!.. Giyim ve kuşam bolluğu içerisinde nimetin şükründen, faziletinden ve şükrün sevabın­dan her iki nevi de mahrum kalmaktadırlar, işte büyük felaket bu!.. Hülâ­sa evin dışında kadınlar, yaptıkları böyle hareketlerden dolay» erkeklerin de şekâvetlerine sebeb olmaktadırlar. Bu çılgınlıktan kurtulmanın tek çaresi haysiyet ve vakarı korumaktır. Allah mü&#8217;minelere şu emri vermekte­dir:</p>
<p>*“Vakarla evlerinizde oturun. (Mahrem olmayanlara yüz ve elden başkası­nı gösterip) Evvelki cahiliyet kadınlarının yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazınızı dosdoğru kılın, zekatınızı verin, (ve her hususta) Allah ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;ne itaat edin&#8230;” [El-Ahzâb 33] buyrulmaktadır. Hadîs-i şerîf-tede: “Size evlerinizde oturmak gerek.Çünkü o sizin hakkınızda cihaddır.” buyrulmuştur. Allah ve O&#8217;nun Rasûlü, kadınların zarûrî bir ihtiyaç olmaksızın dışarıda dolaşmamalarını, dolaşırken de vakar, hayâ ile dolaşmalarını emreder. Bu emri kırmak imanı zedelemektedir. Denilmesin ki ayet-i kerîmedeki hitab sadece Peygamber’in zevcelerine mahsustur. Çünkü emr umûmîdir.</p>
<p>Mü&#8217;minle- rin heva ve hevesi terk etmeleri gerekir. Aksi takdirde memleketin harab olmasına sirayet edecek ve hüsn-ü muaşereti sû-i mübâşerete çevire­cektir. Halihazırdaki moda, süs ve fena ahlak, Allah&#8217;ın ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217; nün, hatta Türklüğün örf ve âdetine aykırıdır. İslamın emri dışında tüm örf ve âdetler cahiliyye devrinden kalan birer örneklerdir. En güzel ifade ile, giyinmiş olarak çıplaklığı terk etmek gerekir. Ve Allah&#8217;ın vermiş olduğu İslam nimetine, mal nimetine şükretmek gerekir. Bugün insanlar birçok nimetlerle bürünmüş oldukları halde şükrü îfâ etmemekle Allah&#8217;ın rah­metinden çıplak olmaları revâ mıdır? Yoksa erkeklerde mi gayret kal­madı? Artık bu gibi felaketlere son vermek gerekir. Allah Teâlâ milleti­mize intibahlar versin. * “&#8230;Ve onlar ki, Allah&#8217;ın yarat­tığını değiştirirler&#8230;” [En-Nisâ’119] mealindeki ayet-i kerîmenin tefsirinde müfessir Hamdi Yazır&#8217;a müracaatı tavsiye ederim.</p>
<p><strong>KADIN VE ERKEKLERİN GAYRI MEŞRU NAZAR VE İHTİLATLARI İNSANLIĞA ZARARDIR</strong></p>
<p>Psikoloji ve ruh ilminde müsbet olduğu gibi, insanın bir manzarayı görmesinde mutlaka nefsinde buluş sezgisi hareket eder. Bu hareketten sonra insan kendini alıkoyamaz. Mesela, insan güzel bir çiftliğe rastlar; içinde güzel kokulu ve renk renk bir gül görür. Görmek esnasında güzel ve renkli gülün güzelliğini sezer, ona yaklaşmak ister. Gülün şekli de aklında sûretlenlr. İşte o anda ondan faydalanmak arzusu, kalb ve nefse akseder. Buna idrak ve sezgi denilir. Uzaktan gülü sevmiş olur, sonra yaklaşmak ister. Buna da buluş denilir. Yaklaştıktan sonra aklına gülü koparmak gelir. Bu da hareket diye tabir olunur. İşte bu üçünü bir­leştiren, amel-i nüzu&#8217;dur. Beşer kanunları hepsi, şuurun sezgi ve buluş hallerine karışmaz. Gülü görürsün, faydasını idrak edersin, onu sever­sin, iştihalanırsın. Bunların hepsinde serbestsin. Amma koparma, çünkü koparmakta serbest değilsin denilir. Gayrı müslimlerin hepsi, örf ve âdet­lerine binaen ahlak bahsinde ilk iki noktaya karışmazlar. Ancak üçüncüyü yani koparmayı yasaklarlar. Serbest bırakır, bırakır, bırakır, fakat koparmasını yasaklar. Derler ki: Bu gül senin mülkün değildir.</p>
<p>Bu dünya bir manzaradır, bir çiftliktir. Kadın ve erkek nevi&#8217;lerinde güzellik, gülden üstün güldür. Gayrı müslim: &#8220;Birbirinizi görebilirsiniz, birbirinize bakabilirsiniz, amma tarafeynin rızası olmaksızın temasta bu­lunamazsınız.&#8221; derler. Onların nazarında ahlaksızlık gülü koparmakmış. Amma İslam dîni böyle değil. İlk iki noktadan işe karışır. Birinci emr: Güzel bir manzarada bir gül görsen, bakma; İkincisi: Yaklaşma; üçün- cüsü: Dolayısıyla gülü de koparma, der. Beşerin ıslahı için hangisi gü­zeldir? İnsan görmekten vazgeçebilir, buluşmadan vazgeçebilir, amma sezgiyle beraber buluş da olursa, dönebilir mi acaba?! Şübhesiz aslâ dönemez! Sonra İslam kanununda, tarafeynin rızası değil, ondan evvel Allah&#8217;ın ve Rasûlü&#8217;nün rızaları söz konusudur. Şimdi, çiftlik veya çimen yerine insan, gül yerine gençlik, koku yerine sevgiyi ve şehveti koyup düşünelim, insanın üçüncü dereceden dönüşüne imkan var mıdır? El­bette yoktur denilecektir.</p>
<p>İslam dîninin ahlakçıları, görmenin dimağa aksedeceği ilk derece­deki sezgiden itibaren vazgeçirmek için üç büyük düsturu ortaya koy­muştur. işte beşer nizamıyla İlâhî nizam arasındaki fark bu düsturlarla bi­linmektedir. Toplumun ıslahı da bu düsturlara bağlıdır. Şöyleki:</p>
<p><strong>1-</strong> İnsan cinsinden erkek ve kadının, bilhusus gençlerin sezgi kabili­yetlerini, sonradan meydana gelecek fitneden menetmek için nazarı ha­ram kılmış ve örtünmeyi emretmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong> Nazarı haram kılmak nisbetiyle, ihtilatı ve örtünmeyi emretmeye nazaran da buluşma ve tanışmayı ortadan kaldırmıştır.</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Bu emr ve yasağa riayet etmeyene cezaları tayin etmiştir. Şöyleki, bu üç düstur da icmâlî olarak şu ayet-i kerîmelerde beyan buyrulmak- tadır:</p>
<p>*“Mü&#8217;min erkeklere söyle; (harama bakmaktan) gözlerini sakınsınlar ve (namus, haysiyetten ibaret) ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha çok temizliktir. Şübhesiz ki Allah (kulunun gizli ve aşikârede) ne yapa­caklarından haberdardır. Mü&#8217;min kadınlara da söyle; gözlerini sa­kınsınlar, ırzlarını korusunlar ve ziynet mahallerini açmasınlar. (Yüzler ve ellerden) Görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini yaka paçanın (tamamını kaplayacak surette göğüsleri) üstüne koysunlar&#8230;” [En -Nur 30-31]mealindeki ayet-i kerîmelerin emrini amelî tatbik insanın ıslahı için kâfidir. Çünkü nazar ve ihtilat olmazsa nefste sezmek, buluşmak ve sonu olmaz. Binaenaleyh hakka tecavüz olmaz. Bu hikmete binaendir ki Rasûl-u Muhterem Hazreti Ali&#8217;ye hitaben:*“Birincisi lehinde, İkincisi aleyhindedir.” buyurmuştur.</p>
<p>İnsan nev&#8217;inden biri diğerini gördüğü andan itibaren sevgi ve ondan faydalanmak arzusu nefse gelir ve nefs şöyle der: &#8220;Bu güzeldir, benim ihtiyacım da vardır.&#8221; Ve devamını da düşünür. İşte bu sezgi derecesidir. Bunun gelmemesi için harama bakmak yasaklanmıştır. Çünkü sezgiden sonra müdrikenin kav­ramış olduğu manayı yani faydayı nefs kendisine celbetmek ister. Bu is­tek dimağda bir karikatür çizer, bir plân yapar, şekillendirir. Akabinde irade hissi uyanır. O iş hangi azayla temin edilebiliyorsa, o azayı, sezip sûretlendirdiği arzuya doğru harekete geçirir, buna da irade denilir. Arzunun şiddetine vicdan (buluş), hareketine de fiil denilir. Eğer bu üç olaydan sonra irade kuvveti maksadına ulaşırsa şehvet kuvveti, ulaş­mazsa gazab kuvveti fiile geçer. Bu takdirde gazab kuvveti de arzusuna ulaşamazsa bunalım meydana gelir. İşte bakmamak ve ihtilafta bulun­mamak insanı gazabın, şehvetin ve bunalımın zararlarından temizler. Bu hikmete binaendir ki, “Bu kendileri için daha çok temizliktir.” buyrul­du. Cidden temizlik budur. Bu temizliğe muvaffak olan haliyle ıslah olmuş olur. Allah&#8217;ın Rasûlü, bir erkeğin kadına baktığını görünce: * “Gözünü çevir.” buyurmuştur. Yani göz çevrilmezse, yanaşmak arzusu ve faydalanmak arzusu iradeyi tahrik eder. Bu takdirde insan sezgi ve buluştan sonra kötülük yapmaktan kendini alıkoyamaz.</p>
<p>Buluş ve iradeye hâkim olabilmek için de İslam dîni gayrı meşru ihti­lafı yasaklamıştır. Dinden başka hiçbir şey ihtilafın zararını nazar-ı itibara almamıştır. Çünkü örf de âdet ve kanunlar gibi ihtilatı meşru görür. Hal­buki bütün kötülüklerin tohumu, nazardan sonra en zararlı ihtilaftır, yani genç kadın ve erkeklerin bir arada bulunmalarıdır. Ancak seksen yaşın­dan sonra ihtilat az zarar verir, yani kemiyetten keyfiyete geçmez. İhti­lafın zararını ortadan kaldırmak için ayet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:</p>
<p>*“Kendi kocalarından yahud kendi babalarından yahud kendi koca­larının babalarından yahud kendi oğullarından yahud kocalarının oğullarından yahud kendi biraderlerinden yahud kendi biraderleri­nin oğullarından yahud kızkardeşlerinin oğullarından yahud kendi kadınlarından ve ellerindeki memlûkelerinden yahud erkeklikten yana ihtiyacı olmayan (yani erkeklikten kalmış bulunan) hizmetçilerden yahud henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklar­dan başkasına ziynet mahallerini göstermesinler. Gizli ziynetleri bilinsin diye ayaklarıyla yere vurmasınlar. Hepiniz Allah&#8217;a tevbe edin ey mü&#8217;minler. Tâ ki korktuklarınızdan emin ve umduklarınıza da nail olasınız.” [En-Nûr 31]</p>
<p>Onlarla mecburi ihtilat daimi olanlardan başka erkek ve kadının bir araya gelip buluşmaları bu ayetle yasak­lanmıştır. Şu halde halvet olmasa bile kadın ve erkeklerin ihtilaflarının yeri yoktur. Çünkü gözler ve konuşmalar sevgi anında şehveti, nefret anında da gazab kuvvetini tahrik eder. Bu iki kuvvetten biri bedeni istila ettikten sonra yap veya yapma emri boşadır. Çünkü utançtan veya örften başkası zinaya girmeyi engelleyemez. Çünkü gizli yerlerde hayâ tek başına imanı koruyamaz. Zira sezgi ve buluş hissi bedeni istila ettikten sonra, nüzu&#8217; yani fenalıklardan çekinmek imkanı zorlaşır. Nitekim bazı psikologlar: &#8220;Nüzu&#8217;-u ameli yani bilfiil fenalıklardan çekinmek insanın iradesinin dışındadır. Eğer sezgi ve buluş üçüncü derecesine varmaz­dan evvel insan niyetini hayra çevirir ve harama bakmazsa, fenalıkları düşünmesi bile ortadan kalkıyor. Fakat bu zor bir iştir.&#8221; demişlerdir.</p>
<p>Burada bir zorluk yoktur, çünkü insan düşünmediği bir işi yapamaz da. Çünkü hareketler niyetlerin mahsulüdür. Binaenaleyh mü&#8217;min bak­mazsa ve ihtilat da olmazsa gayet rahatlıkla hayr işlemeye muvaffak olur ve aynı zamanda fenalıklardan da kolaylıkla sakınmış olur. Bu hikmete binaendir ki önceki ayette zinadan evvel bakmak yasaklanmıştır.</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,syf:420-458</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/">4-Şekil ve Ahlak Benzeyişinden Erkek ve Kadın Lanetlenmişlerdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1-Erkek ve Kadın Ayrı Nevi&#8217;ler Olduğu Gibi Vazifeleri de Ayrıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erkek-ve-kadin-ayri-neviler-oldugu-gibi-vazifeleri-de-ayridir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erkek-ve-kadin-ayri-neviler-oldugu-gibi-vazifeleri-de-ayridir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:36:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeğin ve Kadının Vazifeleri Ayrıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek ve Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek ve Kadın Ayrı Nevi'ler Olduğu Gibi Vazifeleri de Ayrıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek-Kadın Eşitliği İddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Erkeğin Müşterek Vazifeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19203</guid>

					<description><![CDATA[<p>Buraya kadar bedenî ve rûhî vazifelerde -bazı istisnalarla beraber- erkek ve kadın nevileri eşittir. Bundan sonra erkek ve kadınlara mahsus muayyen ve belli vazifeleri özellikle insanın fıtratına uygun ictimâî hayatı beyan ediyoruz. Mesela Allah Teâlâ cihadı erkeklere, evin içinde vakar şartıyla oturmayı da kadınlara tahsis etmiştir. Bunun gibi her bir nev&#8217;e ayrı ayrı vazifeler vardır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erkek-ve-kadin-ayri-neviler-oldugu-gibi-vazifeleri-de-ayridir/">1-Erkek ve Kadın Ayrı Nevi’ler Olduğu Gibi Vazifeleri de Ayrıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/erkek-ve-kadin-ayri-neviler-oldugu-gibi-vazifeleri-de-ayridir/images-2-46/" rel="attachment wp-att-19208"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-19208" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-2-1.jpg" alt="" width="368" height="206" /></a></p>
<p>Buraya kadar bedenî ve rûhî vazifelerde -bazı istisnalarla beraber- erkek ve kadın nevileri eşittir. Bundan sonra erkek ve kadınlara mahsus muayyen ve belli vazifeleri özellikle insanın fıtratına uygun ictimâî hayatı beyan ediyoruz. Mesela Allah Teâlâ cihadı erkeklere, evin içinde vakar şartıyla oturmayı da kadınlara tahsis etmiştir. Bunun gibi her bir nev&#8217;e ayrı ayrı vazifeler vardır. Kadın erkeğin, erkek de kadının vazifesini görmeye kalkışırsa mutlaka aralarında bir anarşi meydana gelir. Çün­kü erkek ve kadın nevi&#8217;leri ayrı ayrı olduğu gibi, vazifeleri de ayrıdır.*“..Erkek kadın gibi değildir&#8230;” [Âl-i imran 36] mealin­deki ayet-i kerîmede, zat ve sıfat olarak erkek ve kadının bir olmadığı açıkça tasrih olunmaktadır.</p>
<p>İnsan kelimesi bir ism-i cinstir. Her bir ism-i cins en az iki nevi&#8217;den mürekkebdir. Şu halde insan lafzı, cins olduğu itibarıyla iki nevi&#8217;den iba­rettir: Biri erkek diğeri kadındır. Demek vazifeleri de ayrı ayrıdır.</p>
<p>Kadın ve erkeğin, cinsine nazaran müşterek vazifeleri olduğu kadar, nevi’lerine nazaran da ayrı ayrı vazifeleri vardır. Maateessüf beşer cinsi­nin müşterek ve nev&#8217;inin farklı cihetlerini birbirinden tefrik edemeyen birçok gençlerimiz: &#8220;İslamda kadın, kadın hakları, eşitlik ve eşit haklar nedir?&#8221; diye durmadan soru sormaktadırlar. Bu çok tuhaf! Bir taraftan hak versek de, diğer taraftan böyle soruları soranları tenkid etmek mec­buriyetindeyiz. Çünkü bir kere bu soruları soranlar, Garb kitablarını, ga­yri müslim tarihlerini ve birçok romanları okuyorlar, amma islamdan ha­berleri yok. Sadece soru sorarlar. Tuhaf!..</p>
<p>Hayatımdan; rastlamış olduğum bence ibretli hadiselerden biri şöyledir: Bir vakit Diyarbakır&#8217;da kitabcılık yapıyordum. Dükkanıma bir genç girdi. Gözleri dolu. Esmer, dolgun ve çok zeki. Alnına baktım: İpek. Boyu bosu çok güzel, yakışıklı. &#8220;Buyrun.&#8221; dedim. &#8220;Sen de &#8216;Firavunun Rü­yası, Şeytanın Gülmesi&#8217; adlı roman var mı?&#8221; diye sordu. Ben: &#8220;Şu anda yok, amma gelecek.&#8221; dedim. Bunun üzerine ağlarcasına döndü, fakat peşimi bırakmadı. Takriben on &#8211; on beş gün her gün saat beş civarında uğrar, sorar: &#8220;Kitab geldi mi?&#8221; Ben: Hayır, diyorum, gelecek. Bir gün sa­bahın erkeninde geldi. İçeriye girince selam yok. Ve şöyle dedi: &#8220;Yahu insaf, beni maraz ettin. Kitabım geldi mi, gelecek mi?&#8221; dedi. &#8220;Gel otur.&#8221; dedim, oturdu. Çay ısmarladım. &#8220;Genç, nerde okuyorsun?&#8221; diye sordum. &#8220;Ankara Tıb Fakültesi&#8217;nde.&#8221; dedi. &#8220;Kaç dil biliyorsun?&#8221; soruma: &#8220;Beş dil biliyorum&#8221; cevabını verdi. Şaştım! &#8220;Bunlar hangisi?&#8221; &#8220;Ortaokulda iken mükemmel İngilizce öğrendim. En çok babamdan. Lisede Almanca öğ­rendim, üniversiteye geçtim Fransızca öğrendim. Türkçe biliyorum, Kürt­çe biliyorum.&#8221; dedi. &#8220;Arabca niye öğrenmedin?&#8221; soruma da: &#8220;Ben ne ya­pacağım Arabcayı.&#8221; karşılığını verdi. Ben ona, Arabcadan birkaç kelime­nin tahlilini söyledim ve bu arada dîninden sordum. Şöyle dedi: &#8220;Dil çok güzel amma anlayamadım, bana zevk veriyor. Ah şu dîni karıştırmasan işe öğreneceğim.&#8221; Bu sefer başladım ona dinden bahsetmeye. Sordu cevablandırdım.</p>
<p>Nihayet namaza başladı. Tatil zamanlarında Arabca da öğrendi, iyi bir dindar oldu; kırk günde Kur&#8217;ân&#8217;ı hatmetti, birçok sûreleri ezberledi. Bilahare birgün ağlayarak dükkana geldi. Üzüntüsünü hisset­tim, sebebini sordum. &#8220;Hâkim babam ve avukat annem, camiye gidersin, gece kalkıp namaz kılarsan haftada beş lira, bırakırsan günde elli lira sana harçlık vereceğiz, dediler. Kavga ettiler ve beni kovdular.&#8221; demesin mi! Hayret ettim. Her ne ise şu anda kendisi bir profesördür ve yabanda çalışır. Anası babası mütekâid, gece gündüz geçmiş hayatlarına ağla­maktadırlar. İşin garib tarafı bu genç ehli beyt idi. Şükürler olsun şu an­da hepsi İslâmî olarak yaşıyorlar. Konuya dönelim.</p>
<p>Daha evvelden &#8220;İnsan ve Vazifesi&#8221; adlı eserimizde, ictimâî hayatın tahlil ve tahrîrini va&#8217;detmiştim. Şimdi Cenâb-ı Feyyâd-ı Mutlak lütfetti. Ezelî inayetinin yardımıyla konuya başlıyoruz, muvaffakiyeti O&#8217;ndan dile­riz. Cenâb-ı Hâlık Teâlâ:*“Andolsun bürünüp örttüğü zaman geceye, açıldığı zaman gün­düze, erkeği ve dişiyi yaratana, ki sizin gerçekte sa&#8217;yi(amel, çalış­mak ve vazife)niz çeşit çeşittir.” [El-Leyl 1-4] buyurmuştur.</p>
<p>Ayet-i kerîmede iki cinsten bahsedilmektedir. Birinci cins, zamandır; nev&#8217;inin biri gece, diğeri gündüzdür. İkinci cins, insandır; birinci nev&#8217;i erkek, İkincisi dişidir. Gece ve gündüzün vazifesi ayrı ayrı olduğu gibi, özellikle &#8220;sa&#8217;yiniz çeşit çeşittir.&#8221; buyurmakla, cins ve nevi&#8217; olarak müşterek ve ayrı vazife­leri de beyan buyurmaktadır. Mesela, insanın hayr ve şer ameli olmak üzere iki türlü ameli olduğu gibi, her bir erkek ve kadının da ayrıca kendi nevilerine mahsus ve şahsî çalışmaları da vardır diye ifade etmektedir. Nitekim gece ve gündüzün cinsi -mesela zaman- birdir. Ama nevi&#8217; ola­rak gece, canlı mahlukatı kendi vazifesiyle yarım ölüme mecbur kılar, ki bu uyku istirahatidir. Lâkin bu ölümden ibaret uykuyu kâmil bir istirahatın vasıtası kılmıştır. Öyle ya zifir karanlık daimi olsaydı kim, nerede, nasıl iâşesini temin edebilirdi?<strong> İşte birinci nev&#8217;in birinci vazifesi.</strong></p>
<p><strong>Zamanın ikinci nev&#8217;inin vazifesi şöyledir:</strong> Allah Teâlâ gündüzü par­lak aydınlatıcı olarak yaratmış ve kazanca mahal, hayat ve yaşamak ve­silesi kılmıştır. Bu iki nevi’ aynı işe mahal ve sebeb olmadığı gibi, insan nev&#8217;inden olan kadın ve erkeğin çalışmak sistemi de bir değildir. Erkek hayat şartlarının dairesinde çalışmak ve cihad etmekle, kadın da çocu­ğunu beslemek, evi temiz tutmak ve erkeğin kazanmış olduğu malı koru­makla mükelleftir. İşte bu iki nev&#8217;in iki ayrı vazifeleri. Fıtrat bunu icab et­tirmiştir. Allah&#8217;ın yaratmış olduğu tabiî kanun, yani Sünnetullah da buna müsaiddir. Amma kadın erkeğin dış hayatına, erkek kadının iç hayatına bağlandığı müddetçe huzur, refah, mutluluk ve bağlılık sayesinde ikisi de bahtiyar olur. Artık hangisi diğerinin hayatına karışırsa şübhesiz o anarşiyi meydana getirmiştir. Nitekim gece gündüz de karışırsa canlı varlıkların hayatları felce uğrar.</p>
<p>Zaman bakımından gece ve gündüzün asılları birdir; nevi&#8217;leri ve va­zifeleri ayrı ayrıdır. İnsanda ruh ve nefs olarak erkek ve kadın birdir, gıdaları birdir, amma vazifeleri, çalışma sistemleri ayrı ayrıdır. Her bir nev&#8217;in kazancı da şahsına mülktür. Nitekim hayatı da kendisine mülktür. Demek her birinin kendi el emeğiyle, avlanmak veya mirasla kazanmış olduğu malı, din ve itikadı gibi, şeref ve haysiyeti gibi kendi şahsına mahsus mülktür. Çünkü ikisi de hürdür. Her biri kendi irade ve aklına ka­biliyet ve şahsiyetine sahibdir. İstediği şekilde mülkünde tasarruf eder.</p>
<p>İşte beşer cinsinin devamına sebeb de bu mülkiyettir. Eğer iki nevi&#8217;den biri diğerinin mezkur mülklerinden birine el uzatırsa, zulmetmiş olur. Şübhesiz zulüm huzursuzluk, geçimsizlik ve Sünnetullah&#8217;ı bozmak ile ifade edilir. Erkek dış işlerini, kadın iç işlerini görür, sû-i istimalde bulun­mazlarsa tayyibe hayata kavuşurlar. Şu halde gündüz kadını dışarıda çalıştırmak, gece de ona çocuğu besletmek, babasından miras aldığı malı gasbetmek zulümdür. İslam dîni bu zulme asla cevaz vermemiştir. Binaenaleyh müslüman bir kadını gayrı müslim kadınlarına, müslüman bir erkeği gayrı müslim erkeklerine kıyas etmek ayrı bir zulümdür. İslam bu zulme de karşıdır.</p>
<p>İslam dîni erkeğe değer verdiği kadar kadına da değer vermektedir. Mesela namus. En kıymetli mal namustur. Namustan üstün bir cevher yoksa, kadın namusun cevheridir. Kadın erkeğin annesi, koruyucusu, yardımcısı olduğu için muhteremdir. Kadın kelimesi düşünmeye muhtaç bir kelimedir. Kadının evde oturması evi tenvîr eder ve cennet kılar. De­mek namuslu bir kadın, evin ve cemiyetin fânusudur. Fânussuz bir ev neye yarar? Kadın erkeğe hayrı ilham eden bir melek gibidir, ya da evi yıkan bir şeytan gibidir. Nitekim erkekler de böyledir. Amma erkeğin şerefi kadının elindedir. Şu halde kadın ve erkeğin ikisi de içeride veya- hud ikisi de dışarıda çalışmaları Sünnetullah&#8217;a ve şu âlemin nizamına son derece muhaliftir. Nitekim hayvanat âleminde de aynı vazifeler ta­hakkuk etmektedir. Hiçbir zaman bir erkek kendini kadına, bir kadın ken­dini erkeğe benzetemez. Eğer bu işi yaparsa şübhesiz lanetlenmiştir.</p>
<p>Zaman ve insan cinsinin, nevi&#8217;leriyle birlikte Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;de beraberce zikir edilmesinde birçok hikmetler vardır. Mesela,&#8221;O (Allah), İçinde sükûnet ve istirahat etmeniz için geceyi (ka­ranlık), gündüzü de (içinde çalışıp kazanmanız için) ziyâdâr kılmıştır&#8230;&#8221; [Yunus 67] buyrulmuştur. Bu ayet-i kerîmede gecenin yaratılmasının hik­meti istirahat ve uyku olarak beyan olunmaktadır. Demek gündüzün in­sana vermiş olduğu yorgunluk, bitkinliklerin giderilmesine gece vesile­dir. Çalışanlar gece sükun bulurlar. Kısa ifade ile, gece sükûnet, gündüz hareket için yaratıldığı gibi, Cenâb-ı Allah Teâlâ erkeği hareket, kadını da sükun bulmak için yaratmıştır. Bu da Allah&#8217;ın ayetlerinden ibaret bir sünnettir. Nitekim,*“Size nefsleriniz(cinsleriniz)den kendilerine ısın (ıp sükun bul)manız için zevceler yaratmış olması aranızda bir sevgi ve esirgeme, O&#8217;nun ayetlerindendir. Şübhesiz ki bunda fikrini iyi kullanacak bir kavim için elbette ibretler vardır.” [Er-Rûm 21] buyrulan ayet-i kerîmede Allah Teâlâ canlıların sükun bulmaları için zarf olarak geceyi, zat olarak kadınları yaratmıştır, diye tasrih olunmaktadır. Birinci ayette,*&#8221;onda sükun bulmanız için&#8221; cümlesi ikinci ayetteki * &#8220;ısınıp sükun bulmanız için&#8221; cümlesine mukabil düşünülürse şu hakikatler an­laşılır:</p>
<p>Kadın ve erkeğin hatta bütün canlı varlıkların istirahatleri gecede, özellikle erkeğin ruhunun rahat ve sükûneti de zevcesinde bulunur. Bu sükun bulma, iki eş aralarında sevgi, aşk ve bağlılığı meydana getirir. Eğer kadın da beyi gibi, gündüz evi bırakır, dışarıda çalışmaya giderse, iki eşin huzur, refah ve istirahatleri yok olur, nihayetsiz bir harekete sükunsuz bir geceye girerler. Bu giriş, meskenlerini yok ettiği gibi, hu­zurlarını da ortadan kaldırır. Erkeğin menfaati veya zararı, yalnız şahsına mahsustur. Amma kadının zarar ve menfaati milletinedir. Milletinden de ekseriyet eşinedir. Binaenaleyh zevk ve sokak kadınından hiçbir fayda yoktur. Ev kadını ise aksine ruha rahatlık veren bir cevherdir.</p>
<p>Şu halde kadından cevherini erkeğe, erkekten cevherini kadına benzetenlerin benzeyişleri her ne suretle olursa olsun -nizâm-ı âleme ve Sünnetullah&#8217;a muhalif olduğundan- toplum hayatına küllî bir zararı getirir. Malum, bunun için lanetlenir, Allah&#8217;ın yaratmış olduğu tabiî kanuna karşı geldiği için lanetlenir.</p>
<p>“Allah erkek(nevi&#8217;lerin)ten kendini kadınlara yahud kadın (nevilerin) dan kendini erkeğe benzetene gazab etmiş, rahmetinden uzak* laştırmıştır.” mealindeki hadîs-i şerifte, zat ve sıfat olarak herhangi bir nevi&#8217; kendini diğer nev&#8217;e benzetirse lanetlenmiş oluyor. Bırak fiilî benze­yişler; temennisi bile yasaklanmıştır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buy­rulmuştur:</p>
<p>*“Allah&#8217;ın kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri temenni etmeyin. Erkeklerin kazandıklarında kendilerine bir pay vardır. Kadınların da kazandıklarında nasibleri vardır&#8230;&#8221; [En-Nisâ 32] Yani erkek için hususî kazanç yolları olduğu gibi, kadınların da özel ka­zanç yolları vardır. Her iki nev&#8217;in de kendi açısından çalışmak yolları ayrı ve bellidir. Hırsa, hasede, kibirliliğe, zulme ve saireye sirayet edebilecek temennileri yapmayın demektir. Amma merhamete sirayet edebilecek yardımı yapın. Çünkü Peygamber aleyhisselam da kendi ev hanımlarına yardım etmiştir. Ashab hanımları da fedakârlık babında nadiren bahçe­lerinde kocalarına yardım etmişlerdir. Amma bu yardım, mülklerine hürri­yetlerine sirayet ederse zulüm olur. Şu halde bir kadının cihada, harbe gitmek için temennisi caiz olmadığı gibi, erkeğin de onun kabiliyetini te­menni etmesi caiz değildir. Her biri diğerine yardım ettiği takdirde de kendi nev&#8217;inden çıkmamalıdır. Eğer çıkarsa, aralarındaki sevgi ve aşk nefrete döner.</p>
<p>Hülâsa erkek sabah kalkar kalkmaz, zevcesi yardımında bulunur, kahvaltısını hazırlar, saygıyla, dua ile onu dışarıya ve iş sahasına iteler ve uğurlar. Uğurlama esnasında latîfeler söyler. Akşam beyini çalışmak­tan eve çeker, kapıdan karşılar, selamını alır, yorgunluk ve bitkinliğini gi­derir, moral verir, istişarelerde ona yol gösterir. Çünkü kafası sakindir, işte İslam Medeniyeti bu.</p>
<p><strong>İNSANDAN KADIN VE ERKEĞİN MÜŞTEREK MUTLAK VAZİFELERİ ALTIDIR</strong></p>
<p>Esas itibarıyla kadın ve erkeğin müşterek vazifeleri çoktur amma biz altısını burada izah eder, diğer yetmiş müşterek vazifelerini yerinde beyan ederiz.</p>
<p>Beşer cinsinin iki nev’inden ibaret erkek ve kadınlardan her biri itikad ve dîninde serbest ve hürdür. Ancak bu hürriyetin namusu lekele­yecek derecede olmaması şarttır. Bir erkek evladına baba olduğu gibi, bir kadın da çocuğuna annedir. Hatta annenin hakkı daha fazladır. Bir kadın kendi mülkünün tasarrufunda hürdür, meşru hakkını kullanır, özel­likle anne, ailesinin ilk mürebbisi ve muallimidir. Eğer kadının hiç bir va­zifesi olmasa, onun mürebbiliği ve muallimliği kendisine kâfi bir şereftir.</p>
<p>*“Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan ve ondan da yine onun zevcesini vücuda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabb&#8217;iniz(e karşı gelmek)den sakının. Kendisiyle birbirinize dilekte bulunduğunuz zaman Allah&#8217;tan ve akraba(lık bağını kırmak) dan sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.&#8221; [En -Nisa 1] buyrulmaktadır. Bu ayet-i kerîme ilk insan Âdem&#8217;den, zevcesinin yaratılmasından, kadının aslının erkek olduğundan bahsetmektedir. De­mek kadın da erkek gibi insan nev&#8217;indendir. Kadının aslı erkek olduğun­dan, kadın erkeğe daha fazla meyletmektedir. Ve bu hikmetten dolayıdır ki, erkek kadına ısınıp onda sükun bulur. Nitekim</p>
<p>*“Şübhesiz kadın eğri olan kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğini doğrultmak dilediğinde onu kırarsın. (Yani boşarsın, amma yumuşaklık ve latîfeleri söylemekle) Onu İdare et ki daimi olarak onunla yaşayasın.&#8221; mealindeki hadîs-i şerîfte, kadının aslının erkek olduğu tasrih olunmaktadır. Ayrıca gerek ayet ve gerek hadiste, onun idare edilmesi de tavsiye buyrulmuştur. Demek kadın da insandır ve muvakkat bir eğlence değildir, kıymetli ve şereflidir, evin çırası, hayatın cevheridir, aslının yardımcısıdır. İş böyle olunca, bir anne ve babadan başlayan ve yayılan akrabalık bağının, büyük bir ehemmiyeti taşıyan ailevi yuva kurmanın hikmeti de anlaşılmıştır. Kahrolsun o feyle­soflar ki, kadında ruh yoktur fikrini ortaya koydular; kadınlara zulmettiler. İnsaf ehli feylesoflarsa bunlara karşı gelerek kadında ruh vardır dediler ve kadın hakları fikrini ortaya koydular. İşte bu zulüm olayının tarihini okuyan zavallı gençlerimiz de müslüman kadını gayrı müslüman kadına kıyas etmekle İslam sistemini gayrı müslim sistemine benzeterek kadın hakları diye feryadı koparırlar. Öyleyse her müslümanın bilmesi gerekli olan, kadın ve erkeğin müşterek vazifelerini beyan edelim:</p>
<p><strong>1-</strong>Kadın itikadında hürdür, erkek de hürdür. Birbirine icbar edemez­ler. Nitekim, Nuh ve Lut aleyhimesselâm&#8217;ın hanımlarının kendilerine iman etmediklerini Kur&#8217;ân-ı Hakîm beyan etmektedir. Demek oluyor ki bir müslüman erkek ehli kitabdan bir kadınla evli olursa, hanımını müslüman olmaya icbar etmez. Bilakis ona hüsn-ü muaşerette bulunur. Bu güzellik İslam dîninin dışında herhangi bir sistemde bulunmamaktadır.</p>
<p>*“Allah küfredenlere Nuh&#8217;un karısıyla Lut&#8217;un karısını misal olarak gösterdi. Onlar kullarımızdan iki salih kullarımızın (nikahı) altında idiler. Böyle iken hainlik ettiler. Nihayet o iki (zevç), onları Allah'(ın azabın)tan hiçbir şeyle kurtaramadılar .0(iki kadı)na ateşe girenlerle beraber siz de girin denildi.” [Et-Tahrîm 10] buyrulan ayet-i kerîmede düşünülsün. Nuh ve Lut Peygamberlerin yüceliğini sonradan kafir olan hanımların kıssasından anlıyoruz ki, itikadda kadın ve erkek serbesttir­ler. Bu kıssa, karısı kendi itikadında olmayan erkeklere bir teselli ve irşad yolu olduğu gibi, firavunun karısı Asiye&#8217;nin de Mûsâ&#8217;ya iman edip hâlis mü&#8217;mine olduğundan onun zulmüne uğradığı hakkındaki kıssa da mü&#8217;minelere bir misal olarak beyan buyrulmuştur.</p>
<p>Gerçek şu ki, müslüman bir kadın veya erkek, eşine hüsn-ü muamelede bulunur, amma kafir eş müslüman eşine sû-i muamelede bulunur. Demek itikadî meselelerde erkek hür olduğu gibi kadın da hürdür ve icbar yoktur. Kadınların iffetine musallat olan zalimlerin, müslümanlıkta kadın esirdir şeklindeki fikirleri son derece yanlıştır. Bu İslamı bilmemekten ileri geliyor.</p>
<p>Nuh ve Lut peygamberlerin kıssaları, konumuzun örneğidir. Müslü­man olup da eşine zulmedene gelince, bu da onların fikirlerine kaymak­tan ileri geliyor. Eşitlik iddiasında bulunanlar da kadınlara zulmetmekte­dirler. Çünkü fıtratlarına uygun olmayan birçok vazifeleri onlara yükle­mektedirler, amma müslüman olanlar ise ancak dînin kadının fıtratına uygun gördüğü vazifeyi yükler. İzah edilecektir.</p>
<p><strong>2-</strong> Fikirde kadın ve erkeğin müşterek vazifeleri vardır. Bunu da Belkis ve Süleyman aleyhisselâm&#8217;ın kıssalarında bulmak mümkündür. Kur&#8217;ân-ı Hakîm bundan haber vermektedir.Süleyman aleyhisselam, Hüdhüd kuşuyla bir mektubu Sabâ hü­kümdarı Belkls&#8217;e göndermiş; Belkis mektubu alıp okuduktan sonra et­rafındaki siyasî ve ileri gelenleri ile bir toplantı yapmıştır. Belkis görüşü­nü şöyle ortaya koymaktadır: &#8220;Hakîkaten bana çok kıymetli bir mektub gelmiştir.</p>
<p>*“Gerçekten o Süleyman&#8217;dandır. Ve O hakîkaten Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;ın adıyla (her işe başlar ve hüküm eder. Hükmü de şudur:) Ba­na karşı baş kaldırmayın ve müslüman olarak bana gelin diye.” yazmıştır. [En-Neml 30-31] Ey görüş sahihleri, bana bu iş hakkında görüş­lerinizi beyan edin. Sizlerle istişare etmeksizin ben bir hüküm vermiyo­rum.&#8221;</p>
<p>Görüş ve hüküm sahibi olanlar şöyle dediler: &#8220;Ey emîre, hüküm ve emr size aiddir. Bizler elimizdeki kuvvetlerle emrlerinizi bekliyoruz.&#8221; Belkıs:*“&#8230;Siz bana bir işin akıbetini göstermeden ben (kendi başıma) hüküm etmem.” [En-Neml 32] dedi. Aye­tin bu cümlesinden anlaşılıyor ki, kadın kısmı fikri beyan etmekte erkek gibidir, ancak hüküm etmek erkeklere aiddir. Çünkü ayet-i kerîmede bu mana &#8220;Ben hüküm etmem.&#8221; cümlesiyle beyan buyrulmuştur. Böylece hükmü erkeklere tevdi etmiş ve görüşünü beyan etmiştir. Bundan dolayı cumhur-u ulemâ, hukukî işlerde hüküm erkeklere aiddir, diye ittifak etti­ler. Burada erkek ve kadının müşterek vazifeleri olan istişarede kadının kendi fikrini beyan etmesi tasrih olunmaktadır. Nitekim Belkis şöyle fikir beyan eder: &#8220;Padişahlar bir yere girdikleri andan itibaren, o yerin azizle­rini zelil kılarlar. Eğer bunlar da Sabâ şehrine girerlerse aynısını yapa­caklardır. Şu halde ilk tedbir olarak ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin bana ne gibi haber getireceklerini bekleyeceğim. Bakayım akıbette ne olacak.&#8221; Nitekim</p>
<p>*“Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile dönecekle­rine intizar edeceğim.” [En-Neml 35] mealindeki ayet-i kerîmede, kasdetmiş olduğumuz bu mana anlaşılmaktadır. Bu kıssadan birçok müfessirler şu dört hükmü çıkarmaktadırlar:</p>
<p><strong>a-</strong>Siyasî işlerde fikri beyan etmek, görüşleri ortaya koymak, erkek ve kadınlara müşterek vazifedir.</p>
<p><strong>b-</strong>İtikad ve hürriyeti ifade edecek bütün manalarda erkek ve kadın müşterek vazife görmektedirler.</p>
<p><strong>c-</strong>Kadın da erkek gibi, servetine sahibdir ve tasarrufunda hürdür.</p>
<p><strong>d-</strong>Kadın da müsteşar olur, şahid olur.</p>
<p>İşte burada ve daha ilerde, kadın ve erkeğin eşit oldukları yerlerdeki müşterek vazifelerini tekrar izah edeceğiz. Ancak bu kıssadan, kadının tek başına hukukî meselelerde hüküm edemiyeceği anlaşılmıştır. Bu da izah olunacaktır.</p>
<p><strong>3-</strong>Erkek ve kadın, fazileti kazanmak vazifesinde müşterektirler. Yani hayr işleyen kadın da erkek gibi Cenâb-ı Hakk&#8217;ın nezdinde makam alır, velî olur. Şu kadar ki, kadın peygamber olarak gelmemiştir. Amma</p>
<p>bunun dışında *“&#8230;Ey Meryem, muhakkak Allah sana seçkin bir hususiyet verdi. Seni tertemiz büyüttü ve âlemlerin kadınları üzerine de mümtaz kıldı.” [Âl-i imran 42] mealindeki ayet-i kerîmeden de, kadınların makam da alabilecekleri tasrih olunmaktadır. Nitekim Hazreti Ayşe, Hazreti Fatıma gibi birçok faziletli kadınlar gelip geçmiştir. Menkıbe kitablarında kıssa­ları meşhurdur. Fazileti kazanmak aslanlığında erkeklik ve dişilik söz ko­nusu değildir. Aslan aslandır.</p>
<p><strong>4-</strong>Mâlî cihad yapmak, erkek ve kadına müşterek vazifedir. Ancak kadın çok kıymetli olduğundan ve namusu, haysiyeti söz konusu olması bakımından can ile cihaddan men edilir. Zaten cihad onun için yapılır.</p>
<p><strong>5-</strong>Kazanç vazifesi erkek ve kadınlara müşterek vazifedir. Demek kadının kazancı kendi şahsına mülktür. Teferruatı gelecektir.</p>
<p><strong>6-</strong>Miras paylaşmak vazifesinde de, bazı istisnalarıyla kadın da erkek gibidir.</p>
<p>İşte bütün bunlar, kadın hakkı iddia edenlerin altı cihetle fikirlerini reddetmektedir. Çünkü İslamiyet kadınlara muayyen hak vermiştir. O halde hangi hakları verilmemiş ki o iddia edilir. Demek bu iddia altı ci­hetle yanlıştır:</p>
<p><strong>a-</strong>Müslüman bir erkeği gayrı müslime kıyas etmek, b-Hür bir kadını hürriyeti elinden alınmış ve hayatta çalışmak mec­buriyetinde kalmış kadına kıyas etmekle, doğrusu müslüman bir kadının hürriyetini sezmemekle,</p>
<p><strong>c-</strong>Bedenî cihaz olarak kadının erkekten noksan yaratıldığını bilme­mekle,</p>
<p><strong>d-</strong>İslam dîninin kadınlara verdiği hakkı inkar etmek, doğrusu İslam dînini bilmemekle,</p>
<p><strong>e-</strong>Kadınlık kabuğunda gizlenmiş namus cevherinin hakîkatini idrak etmemekle,</p>
<p><strong>f-</strong>Kadın ve erkeğin ruhânî cazibe kanunlarını ve her bir nev in kendi­sine mahsus his ve idrak kabiliyetini anlamamakla, hataya düşmekte­dirler. Gelecek başlığı da oku.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<p><strong>2</strong>&#8211; <strong>http://ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erkek-ve-kadin-ayri-neviler-oldugu-gibi-vazifeleri-de-ayridir/">1-Erkek ve Kadın Ayrı Nevi’ler Olduğu Gibi Vazifeleri de Ayrıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erkek-ve-kadin-ayri-neviler-oldugu-gibi-vazifeleri-de-ayridir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>3-Kızlara Nazik Ruh ve Zayıf Bünyelerine Uygun Bilgiler Öğretilmelidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:35:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Kızlara Nazik Ruh ve Zayıf Bünyelerine Uygun Bilgiler Öğretilmelidir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızların Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Kızların ilim Tahisili]]></category>
		<category><![CDATA[Kadının Çocuk Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlara Fazla İlim Öğretmenin Zararı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19205</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tehzîb-i ahlakta genç kızların zayıf bünyelerine ve nazik ruhlarına uygun dînî ve dünyevi ilimler, ev işleri öğretilmelidir. Şu kadar ki, riyâzî ilimlere ihtiyaçları yoktur. Canım, bir kadının mühendis, kimyager, yahud inşaatçı olması şart mı? Hayvanların ömürleri kısa, hayatları gayrı medenî olduğu için anne­ye pek ihtiyaçları yoktur. Bu kadarı herkese malumdur. Onlara nisbeten insanın ömrü uzun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/">3-Kızlara Nazik Ruh ve Zayıf Bünyelerine Uygun Bilgiler Öğretilmelidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/musluman-kadin-guzellik-2/" rel="attachment wp-att-19207"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-19207" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/müslüman-kadın-güzellik.jpg" alt="" width="326" height="217" /></a></p>
<p>Tehzîb-i ahlakta genç kızların zayıf bünyelerine ve nazik ruhlarına uygun dînî ve dünyevi ilimler, ev işleri öğretilmelidir. Şu kadar ki, riyâzî ilimlere ihtiyaçları yoktur. Canım, bir kadının mühendis, kimyager, yahud inşaatçı olması şart mı?</p>
<p>Hayvanların ömürleri kısa, hayatları gayrı medenî olduğu için anne­ye pek ihtiyaçları yoktur. Bu kadarı herkese malumdur. Onlara nisbeten insanın ömrü uzun ve kendisi bidayette kendini idare etmekten acizdir. İleride göreceği bunca vazifelerle mükellef olacağı için de terbiyeye son derece muhtacdır. Halbuki çocuk terbiyesi hakkında bilgi kendi başına bir ilimdir. Kızlara bu öğretilmeli. Şübhesiz baba iâşe ve nafakayı temin etmek için dışarıda çalışmak mecburiyetindedir. Terbiye vazifesi ise kadınlara yüklenir. İşte bunu öğrenmelidirler. Zaten yaratılışta erkek bu vazifeyi görmekten acizdir. Evvelden dediğimiz gibi, kadının bedeni zayıf, mukavemet gücü kısır olmasına rağmen bu terbiyeyi göstermek hususunda kadın erkekten çok üstün bir kabiliyete sahibdir.</p>
<p>Zaten onla­rın meziyeti bu husustadır. Nitekim insan çocukluğu zamanında, altı yaşına varıncaya kadar iradesi yok ve idraki zayıftır. Çocuk bu devrede bir taraftan sûretlerden müteessir olur, diğer taraftan vehmî ve haya­lî korkular içerisindedir. Bir ateş parçasını görünce aklıyla elini ona uzatır. Eli yanarken de atmayı bilmez, ağzına koyar. Hele süt devrinde daha fazla terbiyeye muhtacdır. İşte çocuğu bu zaafiyetten kurtaracak, şimdiki hayatı için ona kabiliyet kazandıracak ilk muallim annedir. De­mek bu vazifeyi görmek için genç bir kızın anne olabilmeye yararlı ol­ması lazımdır. Çünkü vazifesi çocuk yetiştirmektir. Yemek pişirmek, kap- kacak temizlemek, ev temizliği, nakış ve dikiş gibi sanatları öğrenmelidir. Bir insanın kabiliyeti ancak buna müsaiddir, kaldı ki bir kadının bunları öğrenmesi üstün bir meziyettir. Kızlara bu meziyeti kazandırmak İçin top­luma ve ferde büyük vazifeler düşmektedir. Şiir, edebiyat, Kur&#8217;an ve kendilerine uygun ilim öğrenmeleri lazımdır. Fakat fitneden de korunma­ları şarttır.</p>
<p>Bir erkeğin şekâveti kendi nefsine mahsustur, amma bir kadının şekâveti cemiyete bulaşır, bir bela olur. Kadın erkek nev’inin sükun bul­ması için yaratılmıştır. Bünyesi zayıf ve ruhu nazik olduğu için de kadın tek başına cinnî ve Insî şeytanların tuzağından kendini kurtaramaz. Allah korusun fitne tuzağına girerse, onun girdiği şekâvet, uğradığı zulüm, yi­ne netice İtibarıyla erkek nev&#8217;ine tesir eder. Yani kadının şekâveti, erke­ğin toplumun ve devletin şekâvetidir. İşte“Biz de: Ey Âdem, demiştik, hiç şübhesiz ki bu (şeytan) senin de zevcenin de düşmanıdır. Bu sebebie sakın o sizi cennetten çıkar­masın. Aksi takdirde (çıkarırsa din ve dünya maişetini temin etmek husu­sunda) zahmete düşüp şakî olursun.” [Tâhât 17] buyrulan ayet-i kerîme, kadının günahı yüzünden erkeğinin şakî olmasını tasrih buyurmuştur.</p>
<p>Bakınız ki “O senin de zevcenin de düşmanıdır. Sizi cennetten çıkarmasın.&#8221; mealindeki cümle-i tayyibelerde olan hitab her ikisinedir, amma zahmete düşmek ve şekâvete uğramak erkeğe yüklenmektedir. İşte buna işareten “Zahmete düşersin ve şakî olursun.” buyruluyor. Eğer kadın nev&#8217;inin şekâveti erkeklere aid olmamış olsaydı, “Zahmete düşersiniz ve şakî olursunuz.” buyrulurdu. Demek zahmete düşmek ve şekâvete uğramak yalnız kadına aid olmayıp, bilakis kocasına, ba­basına, soy sopuna ve toplumuna bulaşır. Örf de böyle hüküm etmekte­dir. Karısı fuhuş yapana k&#8230;.d denilir. Bu kasdettiğimiz manaya kâfi delil­dir. Şu halde &#8220;zahmete düşmek ve şekâvete girmek&#8221; cezası Âdem&#8217;e daha fazla yüklenmektedir. Bundan şunları anlıyoruz:</p>
<p><strong>1</strong> -Erkek cihad yapmak, din ve dünyevi maişetini temin etmek, evin haricinde iş görmek için yaratılmıştır, kabiliyeti buna müsaiddir.</p>
<p><strong>2-</strong>Kadın evin dahilî işlerinde, özellikle nesli çoğaltmak ve çocukları terbiye etmek için yaratılmıştır. Fıtraten buna kabiliyetlidir.</p>
<p><strong>3-</strong>Kadın sabah erkeğini işe sevk eder, akşam işten, sokaktan, yara­mazlıklardan eve çeker. Bunun için memuredir.</p>
<p><strong>4-</strong>Evde hazinedarlık yapar. Cinnî ve insî şeytanlardan beyinin mal, mülk ve namusunu, ayrıca ırzını hıfzeder. Bunda vazifelidir.</p>
<p><strong>5-</strong>Kadın evden uzaklaşırsa, uzaklaşması fıtratına yakışmayan bir hal olur. Şübhesiz uzaklaşması takdirinde bunca vazifeleri görme kabiliyeti­ni kaybediverir. Eğer bir de zulme uğratılırsa, mazlumluğu sahibinin ga­zab kuvvetini tahrik eder. Böylece zahmete ve birçok cinayetlere girme­ye mecbur kalacaktır. İşte kadının şekâvetinin erkeğin şekâvetine sebeb olması budur.</p>
<p>Kadının evde çocuk terbiyesinden başka kocasına yapacağı bütün yardımlar kendisine farz olmadığı için hakkında cihad sayılmaktadır. Ni­tekim Peygamberin baldızı Esmâ diyor ki:</p>
<p>&#8220;Zübeyr&#8217;in ev hizmetini görüyordum. Bir atı vardı ona bakıyordum.Amma bana at bakıcılığından daha güç bir hizmet yoktu. Ona ot veriyor, tımarını yapıyor ve bakıyordum.&#8221; Sonra Esmâ&#8217;ya bir hizmetçi verildi. Esmâ diyor ki:</p>
<p>&#8220;Artık bu hizmetçi beni at bakıcılığından kurtardı. Zübeyr&#8217;in nafaka işini de üzerimden attı.&#8221;</p>
<p>Derken bir adam geldi ve:</p>
<p>&#8220;Ey Abdallah annesi, ben fakir bir adamım, senin evinin gölgesinde ma! satmak istiyorum&#8221; dedi. Esma ona: &#8220;Ben sana müsade edersem Zübeyr buna razı olmaz. Öyleyse sen gel de bunu benden Zübeyr&#8217;in gözünün önünde iste.&#8221; dedi. Arkacığından adam gelerek: &#8220;Ey Abdallah annesi, ben fakir bir adamım, senin evinin gölgesinde mal satmak istiyo­rum.&#8221; dedi. Esma: &#8220;Medine&#8217;de benim evimden başka bir yer bulamadın mı?&#8221; dedi. Bunun üzerine Zübeyr ona: &#8220;Sana ne oluyor ki fakir bir ada­ma (malını) satmaya mani oluyorsun.&#8221; dedi. Artık (adamcağız) kazanma­ya başlayıncaya kadar (orada mal) sattı.</p>
<p>Esmâ diyor ki: Ben bu cariyeyi ona sattım, parası kucağımda iken Zübeyr yanıma girdi ve: &#8220;Onu bana hibe et.&#8221; dedi. Ben: &#8220;Onu tasadduk ettim.&#8221; dedim.</p>
<p>Bu hadîs&#8217;in şerhinde Nevevî şunları söylemiştir: Bütün bunlar, iyilik­ten ve insanların alışageldiği mürüvvetlerden sayılırlar. Kadın bu sayılan hususatta kocasına hizmet eder. Ekmek yapar, yiyecek pişirir, çamaşır yıkar ve diğer işleri görür. Bunların hepsi kadın tarafından bir teberru ve kocasına bir iyiliktir. Amma bunlardan hiçbiri kadına vacib değildir. Hatta hiçbirini yapmasa günahkâr olmaz. Bu işlerin hepsini kocasının görmesi lazım gelir. Hiçbiri hakkında kadını ilzam ve mecbur etmesi helal olmaz. Kadın bunları ancak ve ancak bir teberru olarak yapar ki güzel bir âdet­tir. İslamın ilk zamanlarından bugüne kadar kadınlar bu âdet üzerinden devam edegelmişlerdir. Kadına ancak iki şey vacib olur: Kendini ko­casına temkin ve teslimi, bir de onun evinden ayrılmaması.</p>
<p>Ibnu Kayyim diyor ki: Kocasının izni olmaksızın evin dış tarafında bi­le bir kadın misafir kabul edemez. Yani duvarların ve şaibeli yerlerin ko­ruyuculuğunu da yapar. Meğer ki töhmet altına girmez ise evin etrafını korumaya mecbur değildir. Şübhesiz onun koruması demek, kavgaya girmesi demek değildir. Gelen gidenden sahibini haberdar eder.</p>
<p>Binaenaleyh kadın nev&#8217;inin reisi ziraatçi ise çift sürmekten geldiğin­de hayvanların yemlerini verir ve istirahatini temin etmeye çalışır, ki bu onun en büyük yardımıdır. Sanatçı ise kadın bedenî temizliğinde ona yardım eder, alet ve edevatlarını hazırlar. Beyi tüccar ise fikir olarak ona yardım eder. Ayrıca hepsinde, evdeki temizlik ve sair işlerinde yardım et­mesi, -İmam Nevevî&#8217;nin buyurduğu gibi- farz veya vacib değildir, ancak sevab ve cihaddır. Çünkü hayvanlarının yemlerini vermesi, ağır aletleri kaldırıp taşıması fıtratına uygun vazife değildir. Binaenaleyh, kadının tar­lada çalıştırılması, fabrikada çalıştırılması fıtratına ters düşen ağır teklif­lerdir ve hakkına tecavüzdür. Demek kadının vazifesi, nesli çoğaltmak, beyine moral vermek ve çocuklarını terbiye etmektir. Tâkati dışında hiçbir zaman ona iş yüklenilmez. Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:</p>
<p>*“Muhakkak bir adam eşine bakar, o da ona bakarsa Allah Teâlâ da rahmetle onlara bakar. Tokalaştıkları zaman (küçük) birçok günah­ları parmakları arasında dökülür.” Bu hadîs-i şerîfe binaen ulemâ şöyle demektedirler. Erkek şefkat ve merhametle, kadın itaat ve bağlılık­la birbirlerine bakarlarsa, yardım için birbirinin şehvetini tahrik ederlerse ve tarafeyn zinadan korunmayı niyet ederlerse, onların bu halleri günah­larını döktürür. Şu halde evlilik ve hayat şirketi lezzetten başka da birçok hikmetleri taşımaktadır. Özellikle erkeklerin onlara şefkat etmeleri ve fıt­ratlarına uygun olmayan işlerde çalıştırmamaları tavsiye olunmaktadır. Nitekim,*“Şübhesiz Allah kadınlar hakkında size hayr yapmanızı emreder. Çünkü onlar annelerinizdir, kızlarınızdır, teyzelerinizdir (ve hala- larınızdır). Görüyorsunuz, ehli kitabdan birisi eli ipliği tutmaz (küçük yahud hasta veya yaşlı olmaktan dolayı çalışmaya güç bulamadıkları için) eş edindiği arkadaşından yüz çevirmez.” buyrulan hadîs-i şerîfte kadın­lara özellikle şefkat etmek emr buyrulmaktadır.</p>
<p>Demek her iki nevi de birbirine libastırlar. Ona göre hüsn-ü muaşeret lazımdır, iş böyle olunca, genç kızların altı ilmi tahsil etmekten başkasına, zayıf bünyeleri ve nazik ruhları müsaid değildir:</p>
<p><strong>1</strong> -Dinden ihtiyaç kadar ilkönce öğrenmelidirler.</p>
<p><strong>2-</strong>Evin işini görecek kadar bilgiyi elde etmeleri gerekir.</p>
<p><strong>3-</strong>Çocuk büyütmek, terbiye etmek bilgilerini öğrenmeleri gerekir. Kadın hakkında bunlar en büyük ve en mühim vazifelerdir.</p>
<p><strong>4-</strong>Hayat şirketinden ibaret evliliğe devam etmek için iki eş hukuk­larını öğrenmek gerekir. Ahlaktan bir parça, ilmihalden bir parça öğrenmek kâfidir.</p>
<p><strong>5-</strong>Nakış ve dikiş ilimlerini bilmek güzeldir.</p>
<p><strong>6-</strong>Namus ve haysiyet dairesini korumak ve cemiyete yararlı olmak için ebelik, doktorluk yani tıb ilmini öğrenmek de kadın hakkında fazilet­tir. Ancak bunları da öğrenmek esnasında namus ve iffetinin korunması farzdır. Dikkat edilsin ki vacib-l ale-l-kifâye yahud faziletleri kazanmak için namaz terk edilmez, örtünme terk edilmez. Çünkü namazı terk et­mek dîni, örtünmeyi terketmek de ahlakı ihlal eder. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:*“Onları balkonlara (yani dışarıya) salmayın. Ve yazı yazmayı da onla­ra öğretmeyin.” buyrulmuştur.(1) Yani, onların hakkında dışarıya çıkmaları mekruh ve saymış olduğumuz ilimlerin dışında ilmi tahsil etmeleri de mekruhtur.</p>
<p>Kurtubî diyor ki: &#8220;Kadın hakkında yazı yazmak mekruhtur.&#8221; Zevâcir ve Fetevâ-i Hadîsiyye adlı eserlerinde İbni Hacer de aynısını söylemektedir. Nizam-i Hükûmet-in-Nebeviyye adlı eserin müellifi bu hadîsin üzerinde özellikle durmuştur. Diyor ki: Kadınların yazı öğrenme­leri tenzîhen mekruhtur. Yukarıdaki hadîs-i şerîf sahihtir. Şu halde yazı öğrenmekten sakındırmak, ilmi öğrenmekten sakındırmayı gerektirme­mektedir. Yazı yazmaksızın da kendileri lüzumlu olan bilgileri öğrenebi­lirler. Hayrete şayan ki, bazı âlimler, devletin korkusundan bu hadîsi in­kar etmektedirler. Demek istiyorlar ki kadın mühendis de olsun ve saire. Halbuki birçok ulemâ hadîsi nakletmiştir ve üzerinde durmuşlardır. Bu hususta ileride izah gelecektir.</p>
<p>Bu hadîsi her ne kadar Hafız Zehebî Hazreti Ayşe&#8217;den gelen rivaye­tin senedinde Abdulvahhab bulunduğu sebebiyle mevdû&#8217; gördüyse de, Hâkim&#8217;in dediği gibi yine de Hazreti Ayşe&#8217;den gelen başka senedlere göre bu hadis sahihtir. İbnu Hacer Heytemî hadîsin hasen olmasını takrîr etmiştir. Beyhakî, üç senedden birinde hadîsin mürsel olduğunu açık­lamıştır, bu itibarla hadis mürsel ise de hasendir. Mürsel hadis ise, Hanefîye göre de hüccettir.</p>
<p><strong>KADINLARA FAZLA İLİM ÖĞRETMENİN ZARARINI BÜYÜK FEYLESOFLAR DA İTİRAF ETMEKTEDİRLER</strong></p>
<p>Meşhur Jul Simon şöyle der: 1848 tarihleri civarında kadınların tah- silsizliğinden ve yetiştirilmemesinden bütün AvrupalIlar şikayet etmekte bulunurlardı. Çalıştılar, kadınları cehaletin kuyusundan çıkarttılar. Ceha­letten kurtulunca da feryad ettiler. Çünkü onlara talim, tefrit derecesinden ifrat derecesine vardı. Şöyleki halihazırda insanlar kadınların ev işlerinde beceriksizliğinden ve talimin vermiş olduğu kötü semereden şikayet etmektedirler. Halihazırda kadınlara mutlak ilmin talimi, onları erkekleştirmiştir. Ey Fransızlar, kadının kadın olarak kalması gerekir. Aksi takdirde erkekler de kadınlaşırsa, bu insanı başka bir insan mı idare edecek? Şu halde hayat şirketinin dengeleştirilmesi lazımdır. Bir kadın ev işini bilmelidir. Halihazırda birçok insanlar evlilik hayatını kerih görmektedirler. Derim ki, bunlar evlilik hayatının ne olduğunu kavraya- mamaktadırlar. Erkek ve kadının haricî ve dahilî vazifeleri taksim olu­nursa bu bunalım ortadan kalkacaktır.</p>
<p>Allah Teâlâ erkek ve kadını iki nevi&#8217; olarak yaratmıştır, sahalarını belirtmiştir, her birisine kendi sahasında çalışmak kabiliyetini vermiştir; ayrıca vazifelerini tayin etmiştir. Erkek ve kadın kendi vazifelerini bil­mekle kendi sahalarında çalışırlarsa bundan üstün bir hayat olamaz.</p>
<p>Jiem Feriro da şöyle der: Bugün tarih 1895. Avrupa&#8217;da fabrikalarda sanayi müesseselerinde çalışan birçok kadınlar evlilik hayatından yüz çeviriyorlar. Bunlar kendilerine üçüncü cins diye ad takmışlardır. Sebeb şudur: Bunlar erkeklerle beraber kala kala hisleri kadınlıktan erkeklik hissine dönüşmüştür. Kendi hilkatlerine uygun çalışmadıkları için halleri malîhûlya&#8217;ya benzer. Bunlardan kimisi kendini ihtiyacsız zanneder, kimisi de çalışacak yer bulamadığı için cemiyete yük olmaktadır. Böylece cemiyet şaşkınlık ve hayrete düşmektedir. Zannımca kadın ve erkeğin musâvâtını iddia edenler, galiba tabiî kanunları değiştirmek isterler.</p>
<p>Ogüst Comt da aynı şeyleri söyledikten sonra şunları ilave eder: Şu vehmî eşitlik iddiası kadınları kendi sıfatlarından çıkarmıştır. Halbuki ka­dın evinde, erkek dışarıda çalışmalıdır. Tabiî kanunun namusu bundan başkasını reddetmektedir. Binaenaleyh kadının dışarıda çalışması cemi­yet hakkında büyük bir felakettir. Üstelik de kadının ziynetle evinden çıkması, genç erkekleri de terakkîden geri bırakmaktadır.</p>
<p>Samuel Semailis: &#8220;Cemiyete en yararlı, kadının kendi evinde ei işle­riyle uğraşmasıdır. Şu halde zamanımızdaki kadınlar, en çok bir çömle­ğin veya tencerenin kaynama derecesini bilmeleri için kimyayı ve evinde odalarının yönlerini bilecek kadar coğrafya ilmini öğrenmelidir­ler. Buna da amel ve tecrübe kâfi gelmektedir.&#8221; demektedir.</p>
<p>Kadınlar aleyhinde en çok çalışan Bayron bile şunları söylemiştir: Kadının evinde yemek kitabı ve Tevrat&#8217;tan başkası bulunmamalıdır. Çünkü bundan başkasına ihtiyaçları yok.</p>
<p>Bayron&#8217;un bu sözü bir cihetten makul değildir. Çünkü böyle hüküm etmek, kadınlar hakkında bir tahakkümdür. Amma diğer cihetten, kadın da erkek gibidir fikrine karşı, sözü gayet normaldir. Çünkü kadın da erkek gibidir fikri, hayat sahasını bir harb meydanına benzetir. Kadının hukuken, siyaseten ve özellikle dışarıda çalışma usûlüyle erkekle musâvâtı, bir türlü cinsî arzulara bir serbestiyet vermek ve bir vahşetten ibarettir.</p>
<p>Amerikalı Mister Los, uzun bir izahtan sonra şunları söylemektedir: Kadınların işlerine mahsus açılan mekteblerde kendisine lazım olan ev işleri öğretilirken verilen bilgiler ifrat haline varmaktadır. Mesela kimya, fizik ilimlerinde doktora vermek için çalışıyorlar. Bu yüzden kendilerine lazım olan ilimleri bilmecburiye ihmal etmektedirler. Evlilik hayatına dö­nerlerken de hem tabiat, riyâzet, kimya gibi ilimlerden tam başarıya ulaşamıyorlar, hem de kendi hayatlarına mahsus ev işlerinde cahil ka­lıyorlar. İnancımızca bu hayatı felce uğratır. Kadın kısmı ev işlerini bilme­lidir. Bundan başka bilgilerle uğraşmaları abes bir şeydir.</p>
<p>Fransa, Almanya, Belçika ve Amerika&#8217;da ictimâî hayat üzerinde çalışan feylesofların sözlerini özet olarak buraya naklettik. Şu üç mak­sadımızı beyan etmek için:</p>
<p><strong>a-</strong>Genç kızlarımızı Avrupa âlemindeki erkekleşmiş kadınlar gibi yetiştirmemek gerekir. Çünkü talimi tefritten ifrata çıkaran Avrupa bilgin­leri, yaptıklarından şikayetçidirler. Tarih ansiklopedisi ve daha başka birçok kitablar şunu yazmaktadırlar: On dokuzuncu asırda aşırı talim kadınları kendi hilkatinden ve ev işlerinden uzaklaştırmıştır. Bu ise top­lum hayatına büyük zarardır.</p>
<p><strong>b-</strong>Kadın ve erkek eşittirler denilip müslüman kadınlar onlara benze- tilirse, İslam ülkelerinin de ahlaksızlık cihetinden onlar gibi olacakları şübhesizdir. Halbuki bugün gayrı müslimin bilginlerinin üçte ikisi bun­dan müştekîdir. Kaldı ki kadınların hakkındaki talim ifrat derecesine yük­selirse, dînin temel ahlakı bozulacaktır.</p>
<p><strong>c-</strong>Aşırı derecede riyâzî ve tabiî ilimler öğretilirse, kadınlar onda üstün başarıya varamadıkları gibi, evlilik hayatları da ihlal olunacaktır. Bu takdirde hem o ilimlerde başarısızlık, hem de ev işlerinde cehalet ifrat derecesine varmakla ictimâî hayat yıkılmış olur. Netice-i meram ka­dının ünvanı kadınlıktır, bundan çıkmaması lazımdır. Binaenaleyh kadın­ların din bilgisini, ev işlerini ve el işlerini öğrenmeleri kâfi görülür. Eğer bu nizam ihlal edilirse, kadın haliyle tembel genç oğlan gibi şeytan yahud zalim bir erkek gibi cani olur. Onun İçin ne kadın kendini erkeğe, ne erkek kendini kadına benzetmelidir.</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>Yine aynı kitabın(Mufassal Medeni Ahlak) 561-562.sayfasında ismail çetin r.h şöyle diyor;</p>
<p>Kadınların yazı yazması hakkında ulema ihtilaf ettilerse de kendilerine lazım olan ilimleri öğrenmeleri hakkında ihtilaf etmemektedirler. Ebü Hatme oğlu Süleyman&#8217;ın annesi şıra adlı kadın diyor ki: Ben Hazreti Hafsa&#8217;nın yanında bulunduğum bir sırada Rasül-u Muhterem içeriye girdi ve şöyle dedi “Sen buna yazı yazmayı öğrettiğin gibi, karıncanın rukyesini neden öğretmedin?” Meâlim&#8211;us -Sünen adlı eserinde Hattabi diyor ki: Kadınlara yazı yazmanın öğretilmesinin mekruh olamayacağı bu hadisten anlaşılmaktadır.</p>
<p>lbnu Kayyim de Şam fukahasının: &#8220;Kadınlara kitabetin öğretilmesi caiz değildir.&#8221; şeklindeki cevablarını reddederek şöyle diyor: Bu müftü, Şifâ&#8217;nın rivayet ettiği hadisten gafil kalmıştır. Halbuki Ebü Davud bile bu hadîsi rivayet etmiştir.</p>
<p>Mecduddin İbnu Teymiyye, mezkur Şifa hadisini rivayet ettikten sonra şerhinde: &#8220;Bu hadis kadınların yazı yazmayı öğrenmelerinin cevazlığını beyan etmektedir&#8221;; Şevkâni de Neyl-ul Evtar adlı eserinde bu hususta birçok nakilden sonra,“Kadınlara kitabeti öğretmeyin ve balkonlarda (dışarıya salıp) durutmayın. Onlara Nür süresini öğretin.“ mealindeki hadise gelince, yazı yazmanın kadınlara öğretilmesinin yasaklığı, fitneye hamledilmektedir. Fitneden korkulduğu zaman yazı yazma öğretilmez.» demektedirler.</p>
<p>Bu hadis ve kadınlara yazı yazmanın öğretilmesinin caiz olup olmadığı Ibnu Hacer Heytemî&#8217;den sorulunca:</p>
<p>«&#8221;Onlara dışarıya salmayın, onları yazı yazmayı öğretmeyin, onlara ip eğirmesini ve Nür suresini öğretin.&#8221; mealindeki hadis-i şerif sahihtir. Maksad onları bütün fitneye sirayet edecek şeylerden korumaktır ve, bundan dolayı onlara yazı yazmayı öğretmek tenzihen mekruhtur. Şu halde yazı yazmanın öğretilmesi erkek çocuklara mahsustur.» dedikten sonra muşârun ileyh şöyle devam ediyor: &#8220;Kadınlara yazı yazmayı öğretmeyin.” yasaklığı, Kur&#8217;ân&#8217;ı, ilimleri ve adabı öğretmemeyi icab etmez. Çünkü bunda umumun maslahatı vardır. Bundan bir fitne de meydana gelmez. Kitabet ise, her ne kadar onda da bir maslahat varsa lakin bozgunluğu daha fazladır. Sonra “Ona karınca rukyesini öğret, kitabeti öğrettiğin gibi.” mealindeki hadîs-i şerîfte kadınların yazı yazma talebinde bulunmaları hakkında bir delil yoktur, ancak yazı yazmayı öğrenirlerse tenzîhi mekruh olarak caizdir.</p>
<p>Her nasıl olursa olsun, yukarıda beyan ettiğimiz şartlar dahilinde kadınların ilim öğrenmeleri güzel görülmektedir, amma farzlar ihlal edilirse, yahud baş açmak gibi bir büyük günah işlenilirse bu takdirde farzı yerine getirmeyi tercih etmek mecburiyetindedirler.</p>
<p>Merhum Arif Paşa, Binbir Hadîs&#8217;in 557, 833. hadislerinin şerhinde b irçok açıklamalar yapmıştır. Oranın okunmasını tavsiye ederim. Şahsen onun fikrine katılıyorum. Nitekim Kurtubî&#8217;nin naklettiği şu hadîs-i şerîf en büyük ölçüdür: &#8220;Kadınlar için, onların erkekleri görmemeleri ve erkeklerin de onları görmemelerinden daha hayrlı yoktur.” buyrulmuştur.</p>
<p><strong>Devamı için bkn: </strong></p>
<p><strong>4-</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="gvy2PgyL18"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/">4-Şekil ve Ahlak Benzeyişinden Erkek ve Kadın Lanetlenmişlerdir</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;4-Şekil ve Ahlak Benzeyişinden Erkek ve Kadın Lanetlenmişlerdir&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/4-sekil-ve-ahlak-benzeyisinden-erkek-ve-kadin-lanetlenmislerdir/embed/#?secret=4w0Us7hWmF#?secret=gvy2PgyL18" data-secret="gvy2PgyL18" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/">3-Kızlara Nazik Ruh ve Zayıf Bünyelerine Uygun Bilgiler Öğretilmelidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2-On Beş Yerde Erkek ve Kadın Müsavidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:35:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek ve Kadının Vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeklerin Kadınlar üzerinde hakim olması]]></category>
		<category><![CDATA[On Beş Yerde Erkek ve Kadın Müsavidir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19204</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam dîni on beş yerde erkek ve kadın nevi&#8217;lerinin haklarını müsâvi kılmaktadır. Bu on beş yerde erkek ne gibi haklara sahibse kadın da aynısına sahibdir. 1 &#8211;Küfür, zulüm, fısk ve isyanı terk etmekte kadın erkekle eşittir ve binaenaleyh bîat etmekte, oy kullanmakta kadın ve erkek eşittir. Şu kadar ki, Peygamber erkeklere hem söz ve hem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/">2-On Beş Yerde Erkek ve Kadın Müsavidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/indir-2-63/" rel="attachment wp-att-19209"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-19209" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-2-1.jpg" alt="" width="372" height="232" /></a></p>
<p>İslam dîni on beş yerde erkek ve kadın nevi&#8217;lerinin haklarını müsâvi kılmaktadır. Bu on beş yerde erkek ne gibi haklara sahibse kadın da aynısına sahibdir.</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Küfür, zulüm, fısk ve isyanı terk etmekte kadın erkekle eşittir ve binaenaleyh bîat etmekte, oy kullanmakta kadın ve erkek eşittir. Şu kadar ki, Peygamber erkeklere hem söz ve hem musafaha ile, kadınlara yalnız sözle bîat etmiştir. Demek erkeğin imzası nerelerde geçerliyse, kadının da imzası oralarda geçerlidir. Nitekim bu hüküm şu ayet-i kerîmeden anlaşılmıştır:</p>
<p>*“Ey Peygamber! Mü&#8217;min kadınlar -Allah&#8217;a hiçbir şey eş tutmama­ları, hırsızlık (ve gasb) yapmamaları, zina etmemeleri, evladlarını öldürmemeleri (çocuk düşürmemeleri), elleriyle yapageldikleri arasın­da bir iftira düzüp götürmemeleri (bir çok gayrı meşru doğurup sonra ko­casına nisbetle iftira etmemeleri), herhangi bir iyilik hususunda (emrede­ceğine) Sana âsi olmamaları şartıyla- bîatleşmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah&#8217;tan mağfiret isteyiver. Çünkü Allah çok yarlıgayıcı ve çok esirgeyicidir.” [El-Mümtehine 12] buyrulmuştur. Erkeklerin de bîati yine bundan ibaret idi.</p>
<p>Mekke-i Mükerreme&#8217;nin fetih gününde bu ayet nazil olunca, Pey­gamber aleyhisselam erkeklere musafaha ederek, kadınlara da yalnız sözle bîat ettiler. Şu halde erkeklere haram olan ne varsa kadınlara da haramdır. Mesela bir erkeğin yabancı bir kadının veyahud kadının ya­bancı bir erkeğin sözünü ihtiyaç kadar dinlemesi caizdir. Dîni talimde, alış verişte ikisi eşittirler. Ancak bir erkeğin kadınla tenhada bulunmaları haramdır. Binaenaleyh bir şeyh, âlim, müderris veya muallim, kız talebesinin elini tutamaz. Ancak bir doktorun dokunması bundan müstesnadır. Yani kadın bir doktor bulunmazsa yahud erkek doktor bir kadın vası­tasıyla teşhis etmekten aciz kalırsa, bu takdirde doktorun kadına dokun­ması, müdahale etmesi caizdir. Aksi de böyle. Nitekim İbnu Âbidîn bu hususta bir risale de yazmıştır.</p>
<p>Hazreti Ayşe diyor ki: &#8220;Peygamber,* “Hadi gidin,sizin biatinizi (sözlü olarak) kabul ettim.” buyurmuştu.&#8221; Muşârun ileyhâ şöyle devam ediyor:</p>
<p>*«Vallahi Rasûlullah kadınlardan Allah Teâlâ&#8217;nın kendisine emret­tiğinden başkasını almamıştır. Vallahi Rasûlullah&#8217;ın eli (zevcelerin­den ve dokunması helal olandan başka) bir kadının eline dokunmamıştır. Rasûlullah onlarla sözleştiği zaman kendilerine biatinizi kabul ettim, derdi.» Demek biatte musafahadan başka erkek ve kadın eşittir.</p>
<p><strong>2-</strong>İman ve ibadet konularında,</p>
<p><strong>3-</strong>İslamın ahkamını icra etmede,</p>
<p><strong>4-</strong>Allah&#8217;ın ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;nün emrlerini yerine getirmek, rûhî ve bedenî vazifelerde,</p>
<p><strong>5-</strong>Nifak ve riyâyı terk etmede,</p>
<p><strong>6-</strong>Huşû&#8217; ve tevazu ile namazı kılmada,</p>
<p><strong>7-</strong>Kendi mallarından zekat ve sadakaları çıkarmakta ve mâlî cihadda,</p>
<p><strong>8,9-</strong> İffet ve namusu korumakta, seferde ve iktidarsızlık halinde orucu bozmakta,</p>
<p><strong>10-</strong> Allah&#8217;ı zikir etmede, dua ve teşbihlerde,</p>
<p><strong>11-</strong> Bunları tebliğ ve talim etmede erkek ve kadın müsâvîdir. Ancak talimde şartlar vardır. Nitekim doktorluk, alış veriş ve mecburi konuşma­larda da şartlar vardır: Edeb, hayâ, vakar. Bunlar hepsi şu ayet-i kerî­meden anlaşılmaktadır:</p>
<p>*“Allah&#8217;ın emrlerine râm olup boyun eğen erkekler ve Allah&#8217;ın enir­lerine râm olup boyun eğen kadınlar, (dinde tasdîki gerekli olan İslamın tümüne) iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, tâatte devam eden erkeklerle tâatte devam eden kadınlar, (özünde, sözünde ve ha­reketlerinde) sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi olan erkeklerle mütevazi olan kadın­lar, (gerek farz ve gerek nafile) sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerleri (ha­ramdan) koruyan erkeklerle gizli yerleri koruyan kadınlar, Allah&#8217;ı çok zikreden erkeklerle Allah&#8217;ı çok zikreden kadınlar için Allah mağfiret ve büyük mükafatı hazırlamıştır.” [El-Ahzâb 35] buyrulmuştur. Bu ayet-i kerîmede erkek ve kadın nevi&#8217;lerinin eşit oldukları yerlerle müşterek vazifeleri beyan buyrulmuştur. Özellikle zikir kelimesinde, Kur&#8217;an tilâveti, ilimle iştigal, hatta tebliğ ve talim dahildir.</p>
<p>Bazı ayet ve hadislerde hitab erkeklere yöneldiği için birçok dinde cahil olanlar &#8220;Allah erkekten bahseder ve kadından bahsetmez.&#8221; diyor­lar. Halbuki bu iddia onların cehaletindendir. Çünkü Arab edebiyatın­da olduğu gibi Kur&#8217;an ve hadiste de iki nev&#8217;e hitab olduğu zaman &#8220;tağlib&#8221; kaidesine binaen bir taraf zikredilir, diğer taraf kasdedilir. Nite­kim ayet-i kerîmenin sonunda olan &#8220;hum&#8221; yani onlar zamirinde tağlib vardır. Çünkü hum zamiri erkeklere mahsus olan zamirdir. Hitab erkek­lere olsa da sibak ve siyak karinesiyle her iki nevi&#8217; kasdolunmaktadır.</p>
<p>Nitekim&#8221;Namazı dosdoğru, yerli yerinde kılın.&#8221; mealindeki emr-i şerîf erkekleredir, amma hitab yine tağlib kaidesine binaen umumdur. Kadınlara mahsus hükümlere gelince, onların özelliklerini be­yan etmek için -bir önceki ayette olduğu gibi- kendilerine ayrıca sıfatla­rıyla beyan olunmuştur.</p>
<p><strong>12-</strong> Miras almakta, -mikdar söz konusu olmaksızın- kadın ve erkek eşittir. Ancak bir meselede kadın bir, erkek iki pay alır. Bu da ferâiz ilmin­de hikmeti beyan olduğu üzere, kadın ekseriyetle babasıyla çalışmaz, oğlan kardeşi çalışır, onun için oğlan iki pay alıyor. Bir de, kadının başı­na bir iş geldiğinde, mesela mağdur duruma düştüğü zaman, oğlan kar­deşine döner. O da mirasta kız kardeşinden fazla aldığı hisseyi nazar-ı itibara alarak, kendisine malından harcar gibi minnetsiz bakar. Sanki kız kardeşi payından bir kısmını kendisine emanet etmiştir, amma mülkiye­tinden çıkmıştır. Ve daha birçok hikmetleri vardır.</p>
<p><strong>13-</strong>Kazançta erkek ve kadın farksız olarak, her biri kendi kazancı nisbetinde malına sahibdir. İster bu kazanılan mal ve mülk el emeğiyle ve ister mirasla ve ister hibe ile kazanılsın, farksızdır. Maateessüf hanım­larına kayınpederlerinin malından mirası almayı emredip sonra gasbe- denler de vardır. Bu da zulümdür. Kadının babasından aldığı miras şah­sına mahsustur.</p>
<p><strong>14-</strong>Şahidlikte erkek ve kadın eşittir. Ancak burada da, kadının aklı, beyni gibi kuvvet ve hacim olarak, erkekten daha az olduğu için, miras meselesinde olduğu gibi, kadın erkeğin yarısı sayılmaktadır. Kadının er­keğin yarısı olmasını, ileride ilmen de isbat edeceğiz.</p>
<p><strong>15-</strong>Siyasi ve diplomasi konusunda, bir çok yerlerde erkek ve kadın eşittir.</p>
<p>Kadın fıtraten, akıl ve kuvvetçe erkekten daha zayıf olduğu için, siya­si ve diplomasi konularında tek başına hareket edemez. Nitekim hacca gitmesi tek başına caiz değildir. Şu halde fikir alış verişinde, hac mese­lesinde kadın bir erkeği kendisiyle beraber işleyeceği harekete ortak et­melidir. Bir önceki konuda Süleyman aleyhisselâm&#8217;ın kıssasına bakınız.</p>
<p><strong>İSLAM DÎNİ NEVİLERİN GÜÇLERİ NİSBETİNDE VAZİFELERİ TEVCİH EDER VE HAKLARINI KORUR</strong></p>
<p>İslam dîni insanlardan erkek ve kadınlara güçleri nisbetinde ahlakî vazifeleri tevcih eder ve zayıf olanların haklarını korur. Özellikle kadın­lara merhamet etmeyi emreder. Allah Teâlâ her iki nevi&#8217;den mürekkeb insanı yaratmış, yarattığı için her birinin güç ve liyâkat nisbetini bilmiş ve ona göre teklifleri yöneltmiştir. Nitekim zaman cinsinden ibaret gece ve gündüzü ayrı ayrı olarak yaratmış, her birini muayyen vazifelere zarf kılmıştır. Evvelden dediğimiz gibi, mesela gündüzü hareket, sanat ve zi- raatle çalışmak, hüküm etmek ve cihad yapmak gibi vazifelere mahal kılmıştır. Böylece gündüzde erkeğe hareket ve çalışmayı emretmiştir.</p>
<p>Şöyleki, bir erkek sabah yatağından kalkar, günlük vazifesine devam eder, hayatının rızkını temin etmeye çalışır. Akşama kadar yorulur. Bu yorgunluğunu zarf olarak geceyle, zat olarak eşiyle giderir. Demek gece istirahat için olduğu gibi, kadın da erkeğinin yorgunluğunun giderilmesi için yaratılmıştır. Sabahleyin erkeğini evin içinden iş yerine iteler, ak­şamleyin de eve çeker, yorgunluk ve bitkinliğini giderir ev hanımı. Erkeği ona döndüğü zaman yemeği hazır, yeri temiz, evi havalı müreffehtir. Ev halkına selam verir, rahatça oturur. Ev kadını arkadaşına hoşgeldin der, moral verir. Icab ettiği mikdarda işini yapar, istirahatini temin eder. Er­keğin kazanıp ona teslim ettiği maldan infak eder; artan kısmı muhafaza eder.</p>
<p>İşte böyle bir kadının yanına gelen erkek sükun bulur. Cennet bu! Birbirine mukabil iki nevi&#8217;, erkek ve kadın, İslamın emrettiği şekilde hayat vazifelerinde çalışırlarsa, Allah da aralarına muhabbeti, şefkati, sevgiyi, şuuru, şevki, rağbeti ve bağlılığı verir. İşte ızdırablar bununla geçiverir. Tatminkârlık da bunda mümkündür. Aksini düşün. Kadın cam fabrikasın­dan geldi; yorgun. Beyi demir fabrikasından geldi; yorgun. Pazar günü her biri kendi kazancından filesini doldurmuş, mutfak masrafını görmüş, ikisi de infak etmiştir. Yalnız ve yalnız bir iki ayda birbirine iki eş muame­lesine muhtaç, bunun dışında hep ayrı olursa, vicdana havale. Nefret mi, sevgi mi? Kavga mı, kucaklama mı? Kim bunların yorgunluğunu gidere­bilir, öfkelerini yenebilir, aralarına girebilir? İşte dünyadaki cehennem bu! Şu ayet-i kerîmeye dikkatle bakın.</p>
<p>&#8220;Size nefslerinizden kendilerine (ısınıp) sükun bulmanız için zevce­ler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve esirgeme yapması da O&#8217;nun ayetlerindendir. Hiç şübhesiz fikrini (dimağ ve kalbini) çalıştı­racak bir kavim için elbette ibretler vardır.&#8221; [Er-Rûm 21] buyrulmuştur. Cinsler daima birbirinden nefret eder. Ama nevi&#8217;ler birbirine cezbolunur. İnsanların hepsi kadın yahud da hepsi erkek olsalardı, iki eşin araların­daki merhamet ve aşk cazibesi nereden olurdu? Gece ve gündüz de bir olsaydı, bu nizam nasıl devam ederdi? Şübhesiz Allah Teâlâ, erkek ve kadınların yani iki eşin mütekâbil vazifeler görmeleriyle kalblerine sevgi, bağlılık ve meyl-i küllîyi vermiştir. Eğer kadın erkek vazifesini, erkek ka­dın vazifesini görürlerse, aralarındaki küllî muhabbet, küllî nefrete dönü­şür. İşte bu nefrreti kaldırmak için Allah Teâlâ nikah akdini meşru kıl­mıştır. İşte Sünnetullah! Demek kadın ve erkek ikisi içeride veya ikisi dışarıda çalışırlarsa Sünnetullah&#8217;ı ihlal ederler. İşte bu ihlal, evlerdeki anarşiyle semerelenir.</p>
<p>Mühim veyahud büyük vazifeye tefekkür lazımdır. Eğer erkek mutfak işiyle uğraşırsa, şübhesiz fikri dağılır, işin iki yakasını bir araya getire­mez olur. Özellikle iş takibcisi ve memurlar, çalışma esnasında dimağı mutfakla bağlı olunca işi nasıl yürütebilir? İşte bunun için ev kadını evde iş görmekle erkeğin mefkeret ve âkile kuvvetine yardımcı olur. Böylece kadın da mutfak ve evinin iç İşinden başka çalışmaya uğraşırsa, onun da alâkası evden ve koskocaman ev işlerindeki bilgilerden geri kalacaktır. Erkek dışarıdaki işi görmekle kadının rûhî huzuruna yardımcı olur. Zaten örf de bunu gerektirir.</p>
<p>Eğer böyle olmazsa her iki taraf için bece­riksizlik ve başarısızlık olur. Avrupanın birçok mütefekkirleri bu başarı­sızlığı ilan ederek feryad etmektedirler.*“&#8230;Kadınların yüklendikleri ma&#8217;rûf hak gibi, alacak hakları da vardır. Erkekler derece (güç, mertebe) olarak onlardan üstündür&#8230;” [El-Bakara 228] buyrulan ayet-i kerîme, erkek nev&#8217;inin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde haklarını beyan ederek, ayrıca birçok cihetlerle erkeğin üstün yaratıldığını da izah etmektedir. Kadınların zayıf­lıklarına mukâbil, erkeklerin onlara yedirmeleri, giydirmeleri, rahmet ve şefkat etmelerini de emrediyor. Nitekim bu hükme işareten Rasûl-u Muh­terem:“Sizin en hayrlınız hanımlarına en hayrlı olanınızdır.” buyurmuştur. Her cihetten kadınlara iyilik edin demektir.</p>
<p>İşte kadın haklarını koruyacak, İslamın aslî düsturlarından birincisi budur. Demek İslam dîni kadınlara en büyük hakkı tanımaktadır. Çünkü erkek hareketli ve işçi olduğu münasebetiyle kadına muhtacdır ve onsuz tekmil edemez. Bunun için erkek evliliği terk edemez, aynı zamanda kadınlara vazifenin dışında bir vazifeyi yükleyemez. Çift sürmek, ağır ticaret yapmak, sanayi yerlerinde çalışmak gibi işlere kadın bünyesi müsaid değildir. Zaten böyle yerlerde onun çalışması şerefine layık olmayan bir şeydir. Bence dairelerde, fabrikalarda kadınların çalıştırılması, vahşet ve haklarına tecavüz etmekten başka değildir. Çünkü kendilerine mahsus birçok vazifeleri vardır. O vazifeleri icra etmek için bilgiye muhtaçlardır. Onları sahalarından başka yerde çalıştırmak, bünyeleriyle kendi vazifeleri arasına sed çekmekle ifade edilir. Bu sırra binaendir ki bir çok fukaha: &#8220;Kimsesiz kalan bir kadının nafakası devlete vacibdir. Devlet bunu ödeyemez ise bulunduğu mahal­lenin adamlarına yüklenir. Mahalledeki müslümanlar ona bakmaya mecburlardır.&#8221; demektedirler. Binaenaleyh kadın evinde oturur, cemiyet ihtiyacını görür.</p>
<p>Genç kadın hayz zamanında namazı terk, orucu tehir eder. Demek Allah Teâlâ onlardan bir kısım teklifi kaldırıyor. Teklifi kaldırdığı günlerde onları ağır işlerde fabrikalarda çalıştırmak, haklarına tecavüzdür ve Sün- netullah&#8217;a muhaliftir. İşte bu yardıma teşvik için Allah Rasûlu şöyle buyurur:*&#8221;Kim müslüman bir evin ehline bir gece ve gündüz (yemek, içmek ve giy­mek) masrafını temin ederse, Allah Teâlâ günahlarını örter.” Şübhe­siz mahallede bulunan müslümanlar belediye ve devlet bu vazifeyi görmezse, yani kimsesiz kalmış, çalışmaya mecbur kadınlara yardım etmezse, Allah korusun namus mefhumu ortadan kalkar. İşte bu namu­sun korunması için kadınların şerefini korumak ve onlara yardım etmek İnsanî bir vazife sayılmaktadır.</p>
<p>Demek erkek, kadın ve namusun bekçisi­dir, kadını koruyucudur. Zaten erkekle horoz arasında fark budur. Kadının nafakasını elinden gasbeden bir adam, horoz kadar idrakli değildir. Çünkü horoz bir taneyi bulur, tavuğu çağırır, ona yedirir. Bu ise, tavuğun bulduğu bir taneyi elinden almış oluyor. Bu da zulüm!</p>
<p>*“Sîzden biriniz şükredici bir kalb, zikredici bir dil, ahiretine (ve dünyasına) yardım edici mü&#8217;mine, saliha bir zevce tutsun.” buy­rulmuştur. Kalbin huzuru böylece temin edilir. Kadın kocasına ev işlerinde yardımcı olduğu gibi, ayrıca ahiretine de yardımcıdır. Demek izdivac sadece keyf için değildir.* “Kadınlar ancak erkeklerin (mukabili, dengi, benzeri ve) şıkkıdır.” Yani bir parçasıdır. Şu kadar ki, erkekler güç, bünye ve akıl itibarıyla onlardan üstündür. Bunun için ev işleri onlara farz olmadı. Evde çalışmaları cihad sayıldı. Hayrete şâyan ki İslama bir kuyruk takarak İslam sosyalizmi iddiasında bulunan zavallı insanlar, “Kadınlar ancak erkeklerin şıkkıdır.” mealindeki ha­dîs-i şerîfi göstererek &#8220;Her cihetle kadın erkekle eşittir.&#8221; şeklinde mana etmişlerdir. İşte bu korkunç bir hatadır.</p>
<p>Ailevi yuva kurmak, bir kuvvetli ve bir zayıfın hayat şirketinde ortaklaşmalarıdır ki iki ortaktan hangisi kuvvetli ise hâkimiyet ve emr onun elindedir. Ayrıca ona şefkat ve merhamet teklifi yapılır. Hayat geçimini temin etmek, kazanç vesilelerine başvurmak vazifesi erkeklere yüklenir. Aldıkları ve kazandıkları mallarından kadınlara infak etmekle, üstünlük kazanırlar erkekler. Çünkü ilmen de erkeğin kadından üstün olduğu müsbettir. Bundan dolayı aile reisliği ona verilir. Şübhesiz reis şefkatli, idareci ve cömerd olmalıdır.</p>
<p>*“Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. O sebeble ki Allah onlar­dan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmıştır. Bir de (er­kekler kadınlara) kendi mallarından infak etmeleri sebebiyle&#8230;” [En-Nisa 34] mealindeki ayet-i kerîme, hayat şirketinin kurulmasında ve ortaklıkta hâkimiyet ve emri erkeklere vermektedir. Reislik, hâkimiyet ve amirliğin erkeklere aid olduğunu beyan etmiştir. Çünkü hayz, nifas ve gebelik za­manlarında kadınlarda asabî durumlar, acizlik, bedenî ızdırablar ve aslî bünye zayıflığı zarûrîdir. Hâkimiyet ve amiriyet vazifesi de onlara yükle­nirse, tahammül gücünün dışında bir şey yüklenmiş olur ki, bu mizaçla­rını değiştirir ve onlara zulüm olur. Eğer kadınlara yalnız bu hak verilirse, hiçbir zaman asabî hastalıklara yakalanmayacaktır. İşte bunu idrak et­mek lazımdır.</p>
<p>Gebelik zamanlarında zaaf üzerine zaaf çeker, hayz ve nifas günle­rinde namazı terk, orucu tehir eder. İşte bu vakitlerde zevci ona hizmet eder, yardım eder ve her zaman mallarından ona infak eder. İşte bunun için erkek kadına hâkimdir. Ayrıca erkekleri onlara mehir verir. Bu da er­keğin üstünlüğünü gösterir. Bu itibarla erkek cihadla mükellef olur, kadın ise cihadına evinin içinde devam eder. Erkeğin malını koruması cihad- dır, namusunu koruması cihaddır, ev işlerini görmesi cihaddır, nakış di­kiş yapması cihaddır. İşte bu hak kadınlara verilmiştir. İslam sisteminin dışında ise bu hakkı kadınlardan alırlar.</p>
<p>Peygamber&#8217;in saadet zamanında bir kadın; kocasının, yüzünü yara­ladığını söyleyerek şikayet etmiş, kısas davasını açmış, Peygamber:* “Onun buna (yüze vurması) hakkı yoktur.” buyurmakla ka­dının lehinde hükmetmiş; bunun üzerine “Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler.” mealindeki ayet-i kerîme nazil olunca da Rasûl-u Muhterem:* “Ben bir işi (kısasla hükmetmeyi) kasdettim.Allah ise başkasını irade etti.” buyurmuştur. Yani: &#8220;Erkeğin kadını edeblendirme hakkı da vardır. Mademki amirdir, amir terbiye edicidir.&#8221; demek istemiştir. Binaenaleyh kadın itaat etmezse ve dayağı hak eder­se, erkeğin onu edeblendirmesi zulüm değildir. Amma erkek hıyanet ederse zulmetmiş olur. Bu manaya işareten de Rasûl-u Muhterem şöyle buyurmuştur:* “Şeref ve haysiyet sahibinden başkası kadınlara ikram etmez. Alçak ve düşük kimse­den başkası da onları tahkir etmez ve küçük görmez.” Bu hadîs- şerîfe binaen birçok ulemâ, kadın dövmeyi, haklı ya da haksız, çirkin görmektedirler.</p>
<p>Şu halde bir baba kızını verirken, ondan izin istemelidir Erkeğin huyunu araştırmalıdır. Nitekim bu manada da şu hadîs-i şerîf buyrulmuştur:*“Kendilerinden izinsiz kızlarınızı evlendirmeyin.” Yani kızlarınızı, İffetli, şeref ve haysiyetini bilir, ikram edici, efendi erkeklerle evlendirin, demektir. Demek kadınlara birçok haklar verilmiştir. Ve İslam dîni onların haklarını korumuştur.</p>
<p><strong>ERKEKLERİN KADINLARDAN ÜSTÜN OLMALARI İLMEN DE MÜSBETTİR</strong></p>
<p>Birçok insanlar, erkek mi üstün, kadın mı üstün diye münakaşa etmektedirler. Onun için*“Erkekler kadınlara hâkimdir&#8230;” [En-Nisa 34] mealindeki ayet-i kerîmenin mucizeli hükmünü on dokuz cihetle açıklamayı münasib gördüm. Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;in her bir harfi tek başına birçok mucizeleri beyan eder. Özellikle bu ayet-i kerîmenin nazm-ı şerîfinin tahliline bakılırsa, yaratılışta erkeğin kadından üstün olması ilim aynasında açık görülür. Şöyleki</p>
<p><strong>1-</strong>Erkek nev&#8217;inin kadın nev&#8217;ine hâkim olması -mantık ilminin ortaya koyduğu delâlet-ul-iltizam kaidesine binaen- hükümde adaleti gerektirir. Çünkü adaletsiz bir hüküm, hüküm değil zulümdür. Aynı zamanda hü­küm, kadının da erkek nev&#8217;ine itaat etmesini, adaletli hükmüne razı ol­masını gerektirir. Burada hükmün delalet ettiği adalet çok derin bir ma­nayı ifade eder; en azından erkeğin, kadından gördüğü iyiliklere muka­bil onu mükafatlandırması, hilâf-ı edeb gördüğünde de edeblendirmesi, baş kaldırması ve isyanını müşahede etmesinde de cezalandırması ve ufak hatalarından göz kapatmasıyla izah olunur. Kadının erkeğin adalet­li hükmüne razı olması; kocasının emrine itaat etmesi, yüzünde onu se­vindirmesi, gıyabında malını koruması, kocasının ve kendisinin namusu­nu da hıfzetmekle ifade edilir. Bu hasletleri taşıyan kadın şübhesiz salihadır; aslâ ona zulmedilemez. Eğer “kayyâmîne” şeklinde olursa, bu takdirde tarafeynin hüküm ve adaleti Arabî nazmından daha fazla anlaşılır. Çünkü bu takdirde ayrıca mütekâbil vazifelere de delalet etmektedir ki, şu hadîs-i şerîften anlaşılır:</p>
<p>*“Allah Azze ve Celle&#8217;nirı takvâsından sonra, bir mü&#8217;min saliha bir kadından daha hayrlısını istifade etmemiştir. Şöyleki (amir ve hâkim olan erkeği kemâl-i adaletle) ona emrederse, kadın da ona itaat eder. Ve eğer yüzüne bakarsa onu sevindirir. Ona bir (işin yapılmasında) yemin verirse, kadın beyini tasdik eder (sözlerin yerine gelmesini fiilen ister). Kocası yanından giderse, gıyabında onun maiı ve kendisinin nefsi hakkında nasihat eder.” Yani hıyanet etmez, mütekâbil vazifeleri görür. Diğer bir rivayette şöyledir:*“Dünya bir metâ&#8217;dır (zevk u sefâdan ibarettir). O metâın en hayrlısı ka­dındır.” buyrulmuştur. Demek dünya ni&#8217;metinin en üstünü kadındır. Erkeğin ondan faydalanmasında da adalet söz konusudur. Binaenaleyh zevk bakımından kadından aldığı hakkı kendisine vermek mecburiyetin­dedir.</p>
<p>Nitekim ,“Kadın hakkında birbirinize hayrla muamele etmeyi tavsiye ediniz.” Kadın hakkında en hayrlı, hüsn-ü muaşerettir, bunu tavsiye edin demektir. İşte bu hadîs-i şerîf hükmün gerektirmiş olduğu hüsn-ü muaşereti de beyan buyurmaktadır. Şübhe­siz Arabî olan Kur&#8217;ân&#8217;ın nazm-ı şerîfine bakılırsa, izah ettiğimiz bu mana­lar daha kolayca anlaşılır.</p>
<p><strong>2-</strong>Bugünkü ilimlerin tesbit ettiğine göre, orta boylu bir kadın orta boylu bir erkekten daha kısadır. Hacim olarak cismânî fark bulunduğu gibi, ağırlık bakımından da erkeğin kadından daha üstün olması müsbettir. “Erkekler kadınlara hâkimdir.” Yani erkek hacim ve bünye olarak kadından daha kuvvetlidir, bunun için hâkimdir.</p>
<p><strong>3</strong>-Erkeğin adaleleri kadının adalelerinden biçim ve hassasiyet bakımından daha mükemmeldir. Hatta doktor Dufferin: &#8220;Kadın hacmen ve ağırlık olarak da erkeğin dörtte üçü nisbetindedir. Bundan dolayıdır ki erkek kadından daha çalımlı ve daha süratli hareket eder.&#8221; demiştir. Arabca bilenler bu hususta Ferid Vecdî&#8217;nin Dairet-ul-Mearif adlı eserine müracaat etsinler. Orada bu mesele çok geniş olarak izah edilmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong>Orta boylu bir kadının kalbi, orta boylu erkeğin kalbinden altmış gram hafiftir. Ve o nisbette güçleri de azdır.</p>
<p><strong>5-</strong>Bir kadının teneffüs cihazı, erkeğin teneffüs cihazından daha zayıftır. Mesela bir erkek bir saatte on bir curam karbon yakıyorsa, kadın bir saatte ancak altı curam karbon yakabiliyor.</p>
<p><strong>6-</strong>Duyu olarak da kadın erkekten daha zayıftır. Bundan dolayıdır ki, bela ve musibetlerde kadın erkekten daha fazla mütehammildir. Aksi takdirde gebelik elemine tahammül edemezdi. Trousseau ansiklopedi­sinde şöyle demektedir: Kadın erkeğe nisbetle daha heyecanlı olmasına rağmen, erkek ondan daha mukâvemetlidir. Bununla beraber erkek ge­belik, annelik ve emzirme vazifelerinde kabiliyetli değildir. Binaenaleyh kadının evinde bu vazifelerden başka işlere girmesi ictimâî hayatına za­rardır. Yani erkeğin kabiliyeti ve hareketi, dışta ve ağır işlerde tahakkuk eder; kadınınsa ancak evinde gebelik, annelik ve emzirme vazifelerinde kabiliyeti tahakkuk eder. Şu halde erkek kadının, kadın da erkeğin vazi­fesinde zayıftır.</p>
<p><strong>7-</strong>Erkek sesi kadın sesinden daha yüksektir. Mesela vahşi yaşayan bir kadın, medenî erkek gibi çift sürer, dışarıda çalışır, fakat bununla be­raber sesi mütekâbil erkeğe nisbeten çok hafif ve incedir.</p>
<p>Bunlar hepsi bazı yerlerde kadının, diğer bazı yerlerde erkeğin kabi­liyetlerini göstermektedir. Netice itibarıyla erkek kabiliyetiyle dışarıda, kadınsa içeride çalışmalıdır. Sünnetullah ve tabiî kanun bunu gerektir­mektedir. Aksi takdirde mizaç değişir ve asabiyet bozulur.</p>
<p><strong>8,9- </strong>Hacim, şekil ve madde olarak kadının beyni erkeğin beyninden daha küçüktür. Her iki nev&#8217;in orta boylularında kadının beyni, erkeğin beyninden yüz kusur gram daha hafif görülmüştür. Çünkü kadının beyni­nin telâfif ve sincâb-i cevherleri -ki bunlar idrak aletleridir- erkeğe nis- betle az intizamlıdır. Bundan dolayı kadın beyni, amirlik ve hâkimlik vazi­fesine elverişli değildir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de bunu Allah&#8217;ın Rasûlü mucize olarak beyan etmiştir:*“Şüb­hesiz ki onlar akıl ve dince noksandırlar.”</p>
<p><strong>10-</strong>Kadının his ve heyecan aletleri, terkib olarak daha güzeldir. Onun için erkeğin zekası ondan daha kuvvetli, yani erkeğin güzelliği ze­kasında, kadının ise sûretindedir. Psikoloji ilminde tesbit edildiği üzere kadın aldanır, erkekse aldanmaz; kadın avlanır erkekse avlanmaz. Eğer kadın dışarıda olursa şübhesiz namus ihlal olunur.</p>
<p>Maddecilerin: &#8220;Kadın nev&#8217;inin hayat şartlarından, terbiyeden mah­rum olmaları bu eksikliği meydana getirmiştir. Eğer onlar da erkek gibi çalışırlarsa beyin hücreleri zaman zaman tekamül edecektir.&#8221; demeleri bizim bu davamızın aleyhinde ilmî bir delil teşkil etmemektedir. Çünkü tâ eski asırlardan beri bazı milletler kadınları da erkekler gibi ilim ve sanat­ta çalıştırmaktadırlar. Onların kadınlarının beyin hücreleri, erkeğin beyin hücreleri gibi idraki kazanmamıştır. Nitekim Dairet-ul-Mearif ansiklope­disi bu hususta birçok nakilleri yazmaktadır</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Hakîm ,*“Her şeyden(cinsten) çift (erkek ve dişi) olarak yarattık, ki inceden inceye düşünesiniz diye.” [Ez-Zâriyat 49] ve *“Hakî­katen O, erkek ve dişi olmak üzere her şeyi çift yarattı.” [En-Necm 45] mealindeki ayetlerde herşeyde erkeklik ve dişilik olduğunu beyan bu­yurmuştur. Şübhesiz erkeğin ve dişinin kabiliyetleri değişik sahalarda­dır. Her biri kendi sahasında çalışır. Biri diğerinin vazifesini göremez. Bunun içindir ki insandan dişinin vazifesini beyan etmek üzere Rasûl-u Muhterem şöyle buyurmuştur.</p>
<p>*“Gerçek onlar akıl ve dince noksandırlar. Onlar evlerinin ortasında ömürlerinin yarısında otururlar. (Hayz ve nifas günlerinde) Namaz kıl­mazlar ve oruç tutmazlar.” Binaenaleyh kadının kabiliyeti anne olmak­ta, emdirmekte ve çocuk terbiyesinde, ev işlerinde elverişlidir. Koenig Cannon ansiklopedisinde diyor ki: Psikoloji ilmi bize bu hakîkati de gös­termiştir. Kadın keşif ve idrakte zayıftır, çünkü beyni hafiftir. Onun için dışarıda çalıştırıp da erkeklerin tahakkümü altına sokmamak gerekir. Zi­ra tabiî olarak erkek dişiye musallattır. Bu tasallut kadınlarda birçok zaafiyetleri icad eder.</p>
<p><strong>11-</strong>İblikâr-un-Nizam adlı eserin müellifi feylesof Prodon: &#8220;İçtimaî hayatta kadının İlmî, amelî ve adaletle olgunluğu, erkeğe nisbetle üçte ikidir. Tab&#8217;en kadın erkeğe boyun eğmek mecburiyetindedir. İşte böyle olunca riyâzî ilimlerde çalışması onun bünyesine ağır gelmektedir. Öyle ise kadını erkekle eşit tutmak, zor işlerde çalıştırmak, onu zulüm zinciriy­le bağlamaktan ibarettir. Kadın bu zincirle bağlanınca nikah bağı onu zabtedemez. Bundan dolayıdır ki iki eş arasında sevgi alâkası kesilmek­tedir. Şu halde âlimlerin, kadınların bünyelerine ve kabiliyetlerine göre çalıştırılmaları için kanun çıkarmaları lazımdır. Aksi takdirde gün gittikçe ev işlerinde beceriksizlikleri artıyor.&#8221; demiştir.</p>
<p>Kadının bünyesi ve ruhu zayıf olmasına karşı İslam dîni birçok ah­lakî düsturları ortaya koymaktadır. Onları çalıştırmak için yeni bir usul çıkarmaya lüzum yoktur. Çünkü İslam dîni kadınların kendi evlerinde ya­pacakları nakış, dikiş, dîniyle ilgili ilmi tahsil etmek, tıbbı öğrenmek için usuller tayin etmiştir. Zaten kabiliyetleri buna müsaiddir. Tıbbın dışında ve dîni ilim dışında sair ilimlere ihtiyaçları yoktur. Ancak okumaları da haram değildir. Şu halde bir kadını dindar, ev işlerinde becerikli olarak yetiştirmek zarurettir.</p>
<p>Türkler erkek evlada mahdum, kız çocuğa kerime demişlerdir. Ke­rîme, çokça kıymetli ve göz bebeği demektir. Şu halde kerimenin süsü,ziyneti, sadeliği içinde kalmalı, namus, haysiyet ve şerefini korumalıdır. Böylece yetiştirilen bir kadının ağzından hikmet ve ruhundan letâfet akar. İşte kadınlar bu kıymetlerini bilirlerse erkeklere galib olacaklardır. Müslüman bir Türk kadınının, aslâ Avrupalılaşmaya kabiliyeti yoktur. Ve erkeklerin de onları soymaya hakları yoktur.</p>
<p><strong>12-</strong>Erkek güçlü ve âmildir, kadınsa ma&#8217;muldur; âmiller daima tesir edicidir. Diğer ifade ile kadın erkeğin tarlasıdır. Vazifesi nesli çoğaltmak, terbiye etmektir.</p>
<p><strong>13-</strong>Fıtraten erkek nev&#8217;i dişi nev&#8217;ine musallattır. Kadının bu mağlu­biyeti ondan hükmü selbetmektedir. Çünkü mukavemet gücü azdır.</p>
<p><strong>14-</strong>Mukavemet güçleri zayıf olduğundan hilesi fazladır. Çünkü tabiî olarak bir canlı, gücünün zayıflığından dolayı hileye başvurur. Onun için kadın siyasî işlerde tek başına hüküm ederse, devletin yıkılmasına sebe­biyet verir.</p>
<p><strong>15-</strong>Tarih ilminin isbat ettiği bir hakîkat de muhakkak şudur: Roma devleti gibi birçok büyük devletler kadın yüzünden yıkılmıştır. Nitekim Romalı meşhur Katon&#8217;un tavsiyeleri şöyledir: &#8220;Kadının evinin haricinde örtüsüz olarak bulunması fıtrat ve nizamı bozar, erkekleri varacağı he­deften geri çevirir ve binaenaleyh vahşete sebebiyet verir.&#8221; Onun bu fikri doğrudur. Nitekim şu hadîs-i şerîfle onun bu fikri takviye olunmaktadır:</p>
<p>*“Şübhesiz ki (zulme uğradığında yahud çok serbest olduğunda dışarıda dolaşan) kadın şeytan sûretinde gelir ve şeytan sûretinde gider, dö­ner. Biriniz böyle bir kadını gördü mü, derhal eşine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şehvet ateşini giderir.” buyrulmuştur. Demek kadın da erkek gibi serbest olursa veyahud da zulüm ve hakarete uğrar­sa, diğer birtakım erkeklerin gazab kuvvetini tahrik eder, ziynet ve süslü görünürse dince zayıf erkeklerin şehvetlerini tahrik eder, açık saçık olur­sa ve binaenaleyh erkeklerin kalabalık olduğu yere girerse diğer yaban­cı erkeklerin cazibesi altında kalır. İşte fitne ve felaket bundan ileri gelir. En güzel ifade bu durumlarda “Kadın şeytan sûretinde gelir, şeytan sûretinde gider.” buyrulmasıdır. Burada kadının şeytanlığı, kendi fıtra­tından uzaklaşmasından yahud erkeklerin gazab ve şehvet kuvvetlerini tahrik etmesindendir.</p>
<p>Son asırlarda Avrupa mütefekkirleri de tarih ve ansiklopedilerinde bu hakîkati idrak etmektedirler. Ne fayda ki bu hakîkati idrak edip feryad edenlerin sesleri işitilmemektedir. Hiçbir felsefî terbiye kadın ve erkek cinsini mutedil bir hale sokamaz. Çünkü kadının mutedil hale gelebilme­si için üç şart vardır. Birincisi kendisine zulüm olunmaması, İkincisi açık saçık veyahud kapalı süslü görünmemesi, üçüncü şart olarak da ihtilat- tan sakmmasıyladır. Kadının dışarıda dolaşmasında bu şartlar ihlal olu­nursa, insan cinsinin her iki nev&#8217;ine fitneler baş gösterir. Nitekim:</p>
<p>*&#8221;Hiçbir sabah yoktur ki iki melek şu nidada bulunmasınlar: Kadın­lardan dolayı erkeklere, erkeklerden dolayı kadınlara yazık olsun!&#8221; buyrulan hadîs-i şerîf izah etmiş olduğumuz manayı ifade etmektedir. Bu hususta ayrıca Tarih ansiklopedisinin okunmasını tavsiye ederim.</p>
<p>Bugün müsbet derecesinde psikoloji ilmi ihtilatın zararını tesbit et­mektedir. Binaenaleyh bu ilme göre de aile reisliği kadına verilmemek­tedir.</p>
<p><strong>16-</strong>Kadının hürriyeti, şeref ve haysiyeti gibi, örtünmek ve velisine itaat etmeye bağlıdır. Demek kadının örtünmesi süslü püslü olarak göze görünmemesidir. Şayed ihtiyaç olursa dışarıda koruyucu bir hâkimin ko­ruması altında bulunması gerekir, fıtrat da bunu icab ettirir. Psikoloji ilmi bunu da isbat etmektedir. Maamâfih fizyoloji ilmiyle iştigal edenler bu hakîkati idrak etmekten aciz kalmaktadırlar. Derler ki: &#8220;Kapanan kadın evde kala kala birçok hastalıklara mahkum olur, hastalıklara yakalanır. Onun için kadın hareketli, canlı olmalı her yere girip çıkmalıdır, tâ ki er­kek gibi sıhhate hareketiyle kavuşabilsin.&#8221; Onların bu deyişi ilmî bir ha­tadır. Çünkü eğer hareket sıhhati celbediyorsa, kadının havadar evinin içinde hareket etmesi, çalışması sıhhatini bozmaz, bilakis sıhhati temin eder.</p>
<p>-Psikoloji ilminin de tesbit ettiği vecihle- Her yere girip çıkması neticesinde zulme uğraması muhakkaktır. Çünkü insandaki şehvet feverânının zabtedilmesine imkan yoktur. Erkek ve kadın hakkında ihtilat ve tenhalaşmak, hele örtüsüz olunursa, aklın şehvete mağlub olmasına yol açar. Eğer utanç, cemiyet korkusu olmazsa felaket meydana gelir ve nesil bozulur. Çünkü hakarete uğratılmış bir kadının mazlumiyeti ve ya­hud bir kadının süslü görünmesi, bir kısım erkeklerin gazab kuvvetlerini, diğer bir kısmının şehvet kuvvetlerini itidal halinden çıkarır. Çünkü bir kadının bir erkekle yalnız bulunması yahud da iki nev&#8217;in ihtilafı; bu­luşmak, anlaşmak, tenhalaşmak, sözleşmek ve devamına sirayet eder. Fakat kadın kendisini bir amirin emrine ve kocasının hükmüne tâbi’ ola­rak inanırsa bunlardan hiçbirisi olmaz. Ne zalim erkeklerin tasallutu fiile geçebilir, ne de hain nefsler namusu pây-mâl edebilir, işte burada şu hadîs-i şerîfin hikmeti anlaşılmaktadır:</p>
<p>*“Kadınla tenhalaşmaktan sakın ha! Nefsim Kudreti&#8217;yle yaşayana andolsun! Bir adam bir kadınla tenhalaştı mı, şübhesiz şeytan der­hal aralarına girer. Eğer bir adam çamurla bulaşmış bir domuza yaklaşıp dokunursa, omzunun -kendisine helal olmayan- bir kadı­na değmesi veyahud ona yaklaşıp dokunmasından daha hayrlıdır.” buyrulmuştur. İşte tedavi bu hadîs-i şerîftedir. Bir mal, emtia açık bir yerde olursa, hırsız olmayanı hırsız yapabildiği gibi, kadınla ten­halaşmak yahud ihtilat da en emin insanı bile hain edebilir. Onun için hâkimiyet erkeklere verildi. Erkek kadına amirdir, koruyucusudur.</p>
<p><strong>17,18-</strong> Erkeğin emri ve hükmü altından kendini çıkarmak isteyen bir kadın er geç akıl ve şuur muvazenesini kaybeder ve asabî has­talıklara dûçâr olur. Nitekim Fransızcadan Arabcaya çevrilmiş Tarih an­siklopedisinde şunlara rastlanmaktadır: Erkeklerin emrinden kaçan ka­dınlar yüzünden 1889 ile 1893 arasında dört sene zarfında İtalya ve Fransa&#8217;da korkunç kadın intihar vak&#8217;aları olmuştur. Mesela İtalya&#8217;da beş yüz altmış dokuz, Fransa&#8217;da ise beş bin sekiz yüz altmış dokuz kadın in­tihar etmiştir. İşi merak eden bilginler, bu olayları Şark memleketine kıyas etmişlerdir. Şark memleketlerinde beş asırda ancak bu kadar inti­har vuku bulmuştur. Bunun sebebini iki noktada bulmuşlardır: Birincisi kadının fıtrî kanunun müsaade etmediği yerlerde çalıştırılması, İkincisi kendi çocuklarından ayrı kalması yani onların kocalarına ya da koca­larının onlara bağlı kalmamalarıdır. Bu hal şark memleketlerinde olma­dığı için, doğrusu evlilik bağına önem verdikleri için ve kadınlar şark memleketlerinde kendi ev işlerinin dışındaki olaylara katlanmadıkları için, asabî hastalıklar onlarda az ve intihar nâdirdir. Larus ansiklopedi­sinde de bu konuya cüz&#8217;en izah verilmiştir.</p>
<p><strong>19-</strong>Tıb ve bunca tecrübeler, kadınların erkeklere bağlı kalmalarını ve kendi ev işlerini görmelerini, aile reisliğinin erkeğe verilmesini isbat etmektedir. Doğrusu İslam dîninin kadın ve erkeklerin fıtratına uygun görmüş olduğu usuller tatbik edilirse, ne asabî durumlar ne de intiharlar meydana gelir. Çünkü intiharlar, ekseriyet itibarıyla inanç zayıflığından meydana gelir, inancın kuvvetlenmesiyle isyan azalır ve isyan azaldıkça huzur meydana gelir. İşte bunlar için Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;de; “Erkekler kadınlara hâkimdir.” buyrulmuştur. Tek cümle&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<p><strong>3-</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/">http://ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/">2-On Beş Yerde Erkek ve Kadın Müsavidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/on-bes-yerde-erkek-ve-kadin-musavidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah&#8217;a Sığınmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:16:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Sığınma]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın Fısıldaması]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah'a Sığınmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19193</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın içinde iyi veyahud kötü ilham alan ve faaliyete geçen asabî damarlar mevcuddur. Dînî olarak da itikad ve ibadet olmak üzere iki va­zife vardır, itikadî ilhamlar kalbe, güzel ahlak ve ibadetlerde çalışmak da bedenin veya dimağın asabî damarlarına bağlanmaktadır. Şeytan kalbe kötü hisleri, bedene de harama karşı istek ve arzu, ibadetlerden tembel­lik ve gevşeklik verir; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/">Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah’a Sığınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/images-1-75/" rel="attachment wp-att-19197"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19197" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-1-1.jpg" alt="" width="339" height="235" /></a></p>
<p>İnsanın içinde iyi veyahud kötü ilham alan ve faaliyete geçen asabî damarlar mevcuddur. Dînî olarak da itikad ve ibadet olmak üzere iki va­zife vardır, itikadî ilhamlar kalbe, güzel ahlak ve ibadetlerde çalışmak da bedenin veya dimağın asabî damarlarına bağlanmaktadır. Şeytan kalbe kötü hisleri, bedene de harama karşı istek ve arzu, ibadetlerden tembel­lik ve gevşeklik verir; o, Allah&#8217;ın rahmetinden mahrum ve gazaba uğra­dığı için insanları da kendisi gibi yapmak ister. Hatta dimağ, beden ve kalbin kan damarları İçerisinde bile dolaşır. Bundan dolayıdır ki Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;de:*“Hadi Kur&#8217;an okuduğunda okuttuğunda, o kovulmuş şeytandan Allah&#8217;a sığın.” [En -Nahl 98] diye emr buyrulmuştur. Eğer insan bu rûhî vazifeyi yerine getir­mezse, şeytan dimağına kötü fikirleri, kalbine vesveseyi, bedenine gev­şeklik ve tembellik hastalıklarını ilkâ&#8217; eder. Şu halde ayetin manası şöyledir: Ey hâlis ve muhlis kullar! Kitâb-ı Mübîn olan Kur&#8217;ân&#8217;ı okuyup manasını anlamak ve o manayla amel etmek istediğin zaman sa’yin başlangıcında o Kahr-ı Rabbânfye uğramış şeytandan ve onun verece­ği hased, kibirlilik, bâtıl inanç gibi şerlerinden Allah&#8217;a sığın, onu Allah&#8217;a şikayet et.</p>
<p>Aksi takdirde kul Allah&#8217;a sığınmazsa, şeytan sa&#8217;yini bozar, gayretini elinden alır. Ya gazabını tahrik etmekle içindeki metanetini bozar ya da şehveti tahrik etmekle teennîsini bozar, ki bu onun vazifesidir. Öyleyse her sa&#8217;yin başlangıcında*“Allahumme innî eûzu birıdâke min suhtike ve bi muâfâtike min ukûbetike ve eûzu Bike Minke.” “Ey Rabb&#8217;im! Gazabından rahmet ve rızana, azabından afuv ve mağfiretlerine ve kahrından rahmeti­ne ve Sen&#8217;den San&#8217;a sığınırım.” demelidir. Eğer sa&#8217;yin başında, özel­likle dînî meselelerde bu istiâze yapılmazsa şeytan insanın fikrini de­ğiştirmekle sa&#8217;yini bozar. Kemâl-i inanç ve edeble kul işinin başlangıcın­da -ister alış veriş olsun, ister ibadet olsun ve ister iki eşin muamelesi olsun- istiâze ederse, şeytan bedeninden uzaklaşır, melek hislerine yaklaşmış olur ve iman derecesine göre melek hayrlı ilhamları kalbe ilkâ&#8217; eder.</p>
<p>Bu manayı beyan etmek maksadıyla Allah&#8217;ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:*“Hiçbiriniz müstesna olmamak üzere muhakkak herkesin biri şey­tan, biri melek arkadaşı vardır.” Bunun üzerine ashab: “Sen de dahil misin ya Rasûlallah?&#8221; diye sordular. Buna cevaben: “Evet Ben de dahi­lim. Lakın Allah Bana yardım etti de, o da müslüman oldu. Binaen aleyh Bana hayrdan başkasını emretmez.” buyurdular. Sarı Abdullah diyor ki: “Kalbe hayrlı ilhamlar geldiği zaman şeytan onu çalmak ister. Tıbkı bir hırsız gibidir. Ruh ve kalb irâdî tecelliye ile şereflenirken şeytan ellerini o nur kıvılcımlarının önüne koyar. Böylece insan zikrinin nurlarını görmez olur. Aksi takdirde insan &#8220;Euzu&#8221; çektiği zaman ağzından çıkıp şeytanın üzerine yağan şimşek ışıklarını görecekti. Nitekim Mevlâna Rû­mî de bunu şöyle ifade eder:</p>
<p>*&#8221;Lakın bir hırsız gizlide parmaklarını o kıvılcımların üzerine koyar. Hane sahibi uyanık olsaydı hırsız içeriye giremezdi. (Hırsızdan maksad şeytan, binadan maksad beden ve kalbdir.)</p>
<p>O gizli hırsız kalbden tane tane kıvılcımları söndürür. Tâ ki akıl ve kalbin semâsı zikrin nurundan faydalanmasın.&#8221;</p>
<p>İşte bu hırsızın elinden kalb ve dimağımızı kurtarmak için rûhânî va­zife olarak istiâzeye çok önem vermek lazımdır. Onun için şeytanın nasıl insanın hislerine müdahale edeceğini beyan etmekle bu hususta istiâzenin keyfiyetini açıklayalım.</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Şeytan işitilen kelimeleri değişik manalarla kulağa aksettirir. İcab-ı halde söz söyleyenin veya kitabdaki yazının muradının dışında bir bilgiyi insanın hiss-i müşterekine aksettirir. Böylece müdahale ettiği zaman, kul</p>
<p>Allah’ın &#8216;Es-Semî&#8217;,&#8217;El-Alîm&#8217; sıfatlarına sığınmakla kendini şeytanın ilkaatından kurtarmaya çalışır. Diliyle de:</p>
<p>“Eûzu Billâh-is-Semîi-l-Alîmi min-eş-şeytân-ir-racîm.” “Dalâlete girip gazaba uğrayan şeytandan her şeyi İşitici ve Bilici olan Allah&#8217;a sığınırım.” demekle, kulak ve hiss-i müşterekini şeytanın elin­den kurtarmaya çalışır.</p>
<p>Bazan da iyi söyleyenlerin sözlerinin tesirini söndürür; kötü söyle­yenlerin sözlerini tatlı gösterir. Nitekim Hâman firavunun veziri ve dostu idi. Mûsâ aleyhisselâm&#8217;ın sözleri birkaç sefer firavunda tesir etmiş; Hâ­man ona: “Sen nasıl, dili peltek ve önceden senin hizmetinde bulunan Mûsâ’ya teslim oluyorsun? Eğer sen ona teslim olsan şimdiye kadar yapmış olduğun davada yalancı tanınırsın.&#8221; demekle firavunu Mûsâ aleyhisselâm&#8217;ın bereketinden mahrum bırakmıştır.</p>
<p><strong>2-</strong>Şeytan kalbin sağından, solundan, ön ve arkadan itikadı bozmak için ilkaatta bulunur. Bu çok mühim. O kadar mühimdir ki ayet-i kerîmede Allah Teâlâ onun bu keyfiyetle müdahalesini beyan etmiş: “İblis dedi: &#8216;Bana halkın dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver.&#8221; (Allah da) Dedi ki: &#8216;Sen mühlet verilmişlerdensin. (İblis:) &#8220;Öyleyse (mademki) Sen beni azgınlığa mahkum ettin, ben de bu sebeble -andolsun ki-­onlar (ı saptırmak) için Sen&#8217;in doğru yolunda pusu kurup oturacağım. Sonra andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (ve musallat olacağım). Sen de on­ların çoğunu şükredici kimseler bulamayacaksın.&#8221; dedi.” Yani onla­rın dimağlarındaki ve kalblerindeki dört kuvvetlerine müdahale etmek suretiyle irtibat kurup kalblerini şaşırttıracağım demek istiyor. Şeytan in­sanın şu dört kuvvetine irtibat kurmak sûretiyle kalbin içindeki âkile kuv­vetini değiştirir; hak olanı bâtıl, bâtıl olanı hak gösterir. Mesela:</p>
<p><strong>a-</strong>Dimağın ön tarafında hayal kuvveti vardır. Evvelden beyan etmiş olduğumuz üzere bu kuvvet hissolunan eşyayı canlı sûretinin fotoğrafı gibi şekillendirir. Bu takdirde şeytan ona müdahale eder. Sonra Allah&#8217;ı ona hatırlatır ve akabinde soru sorar: &#8220;Nasıldır O?&#8221; Sonra ona bir cevab verir. Allah Teâlâ&#8217;yı mücessem veya nûrânî bir şeye benzeterek hayalî kuvvetinden sümme hâşâ Allah&#8217;ı sûretlendirir. Böyle bir müdahalesi anında İhlas sûresini okumak tedavidir. Şeytanın &#8220;önden&#8221; gelmesi budur. Binaenaleyh şeytan hayali işgal ettiği zaman &#8220;Eûzu Besmeie&#8221; ile İh­las sûresi okunduktan sonra sonuna şu cümle eklenir:*“&#8230;Benzeri şöyle dursun da benzerinin benzeri de yoktur&#8230;” [Eş-Şûrâ 11] Bu takdirde şeytan önden kaçar.</p>
<p><strong>b</strong>-Şeytan vehmî kuvvete de müdahale eder. Bu kuvvet hissedilme­yenlerin hakîkatlerini, doğrusu aklî ve manevi olan eşyayı, maddi sûret- lere kıyas ederek hüküm çıkarır. Bu kuvvet, dimağın iç arka kısmındadır. Şeytanın &#8220;arkalarından&#8221; gelmesi buna işarettir. Vehmî kuvvet daima önünde maddeyi görür. Manayı da ona kıyas edince sümme hâşâ Allah&#8217;ı maddeye benzetir. Bu takdirde O&#8217;na noksan sıfatları isnad etmek­le yolunu şaşırır. Özellikle bu hal namaz ve zikir esnasında gelir. Bu tak­dirde &#8220;Eûzu Besmele&#8221;den sonra kalb ve dili birleştirerek şu ayet-i kerîme okunur:*&#8217;Yer yüzünde Celal ve Azamet Sahibi olan Rabb&#8217;inin Zâtı&#8217;ndan başkası fânîdir (yok olmaktadır). Ancak O&#8217;nun Zât-ı Şerifi Bâkî&#8217;dir.” [Er-Rahman 26-27] Bu ayetin okunmasından sonra birkaç kere,“Ya Zel-Celâli vel&#8217;İkrâm!” ilave edilir.</p>
<p><strong>c-</strong>Akciğerin sağ tarafında yahud dimağın içindeki beyinciğin sağın­da şehvet hissi bulunmaktadır. Yukarıdaki ayet-i kerîmede &#8220;sağlarından&#8221; gelmesi buna işarettir. Şeytan bu hisse müdahale etmekle gevşekliği bedene yayar, uykuyu getirtir ve binnetice günahlara sevk ettirir. Eğer mü&#8217;min ibadete azim bağlarsa derhal aklî kıyasları ortaya koyar ve aklı yanıltır. Bununla da peygamberlere olan inancı değiştirir ve şöyle sorar: &#8220;Peygamberler de bizim gibi insanlar, bizden ne farkları var? Biz de on­lar gibiyiz.&#8221; Nitekim Asrı Saadetteki kafirler bu kıyasla Peygamberle mü­cadele ederek *“&#8230;Dediler kİ: Sizler de bizim gibi beşer olmaktan başkası değilsiniz&#8230;” [İbrahim 10] Ve dediler ki:</p>
<p>“&#8230;Ne oluyor bu elçiye? Yemek yer ve sokaklarda dolaşır&#8230;” [El-Furkan 7] Onların zannında peygamber olan kimse yemeyecek, içmeyecek ve sokaklarda dolaşmayacak, işte böylece şeytan onlara vermiş olduğu fısıltıyla nübüvvet inançlarını bozuyordu. Bu tabiî şeytanın yapacağı bir iştir, ki şu ayet-i kerîmede beyan olunmuştur:</p>
<p>*“&#8230;Şeytan onları fitillemiş, onlara uzun zaman göstermiştir ve aldatmıştır.” [Muhammed 25] buyrulmuştur. Nübüvvet inancını ihlal edecek vesveselere karşı &#8220;Eûzu&#8221;dan sonra &#8220;Lâ ilâhe İllallah Muhammedun Rasûlullah.&#8221; denilir. Ayrıca El-Fetih sûresinin son ayetini okumanın da şeytanın bu vesvesesine karşı kuvvetli bir silah olacağını Şeyh-ul-Ekber tavsiye etmiştir. Muşârun ileyh diyor ki: “El-Fetih sûresinin son ayetini okumayı âdet edene, cinnî ve insî şeytanların ilkaatı tesir etmez.” Şakîk-i Belhî de şunları söylemiştir: «Dört etrafımdan şeytanın bana gelmediği birgün yoktur. Bazan önümden gelir, bana der ki: &#8220;Günah işlemekten korkma, çünkü Allah kulunu yakmaz. O esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Ben ona şu ayeti okurum:</p>
<p>&#8221;Şüphesiz ki Ben tevbe ve iman edenleri, iyi amel ve harekette bulu­nanları, sonra da doğru yolda ölünceye kadar sebat edenleri el­bette çok yarlıgayıcıyım.” [Tâhâ 82] Derhal kaçar. Sonra arkamdan gelir ve şöyle der: &#8220;Sen ibadete dalıyorsun, sana dünya da gerek. Evladların aç kalacak, sonra sen kendine kâtil olursun. Çok oruç tutma, uykusuz kalma.&#8221; der ve rızk endişesini bana verir. Ben de ona şu ayet-i kerîmeyi okurum:</p>
<p>*“Yerde yürüyen hiçbir canlı müstesna olmamak üzere rızkları Allah&#8217;a aiddir. Onların duracak yerlerini ve İkâmet edilen mesken­leri de O bilir&#8230;” [Hûd 6] Sonra sağıma kaçar; bazı iyi amel ve hareketle­rimi gözümün önüne getirir ve: &#8220;Sen iyi bir insansın. Artık senin gibiler enderdir.&#8221; diyerek beni över. Ben de ona:*“&#8230;lyi sonuç takva sahiblerinedir.” [El-A’râf 128, El-Kasas 83] mealindeki ayeti okurum. Sonra İblis soluma koşar; dünya lezzetlerine şehvetimi tahrik eder. Lez­zetleri şahsıma tahsis etmek üzere şehvetimi tahrik eder. Ben de ona şu ayeti okurum:</p>
<p>“Artık kendileriyle arzu edecekleri şeylerin (o gün imanın faydasını görmek ve o sayede ateşten kurtulmak, cennete kavuşmak yahud dünyaya gönderilip de iyi amel ve harekette bulunmak gibi boş temennilerin) arasına bir sed çekilmiştir. Bundan evvel benzerlerine de yapıldığı gibi. Çünkü hepsi de (insanları) kötü zanna düşüren bir şübhe içinde idi­ler.” [Sebe* 54] Böylece solumdan kaçar ve benden uzaklaşır.»</p>
<p>İlim ve zikirde zayıf olanların dimağına şeytan soru sormak arzusu­nu verir. Bu tuzağa giren başkasını bulup ondan soru sormaz ise bu se­fer kendi kendinden sormaya başlar, ki şu hadîs-i şerîfte beyan olunmuştur:</p>
<p>“Muhakkak birinize şeytan gelir, size &#8220;Kim göğü yarattı?&#8221; diye so­rar. (Mü&#8217;min:) &#8220;Allah.&#8221; der. O da: &#8216;Kim yeri yarattı.&#8221; der. (Mü&#8217;min:) &#8220;Allah.&#8221; der. Bu sefer: &#8220;Kim Allah&#8217;ı yarattı?&#8221; diye sorar. Biriniz bunu buldu mu, Allah&#8217;a ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;ne iman ettim desin.” buyruimuştur. Demek şeytan böyle soruları akla getirdiği zaman &#8220;Âmentu Billâhi&#8221;yi okumak çaredir. Şeyh-ul-Ekber diyor ki: “Bu vesvesenin müdafaasına en uygun yol, soruyu sarf-ı nazar etmek ve İhlas sûresini okumaktır.” İmam Askâlânî de şöyle demiş: “Her şeyi yaratan yaratılmamış, dersin. Sonra eğer bu vesvese ise, çaresi zikir ve başka bir şeyle meşgul ol­maktır. Eğer insî şeytan bunu sorarsa çaresi kolaydır. Dersin ki: &#8220;Allah her şeyi yaratmış&#8221; sözün, Kendisi yaratılmamış demektir.” İmam Rabbânî diyor ki: Vesvesenin müdafaasına kalkışmak da ayrı bir vesvesedir. Bu gibi sorulara çare iç ve dış telkinleri sarf-ı nazar etmektir.</p>
<p><strong>3-</strong>Şeytan muharrike kuvvetine müdahale ederek, müdahale ettiği kimsenin veyahud başkasının gazab kuvvetini fiile geçirmek İster. Kin ve intikam arzusunu verir.</p>
<p>“Biriniz diğer birinizin ayıbını söylemesin. Zira Ben size selametti ve rahat bir kalb ile gelmeyi severim.” mealindeki hadîse binaen şey­tanın bu müdahalesine karşı çare, ayıblardan arınmakla gayrının ayıb- larından göz kapatmaktır. Eğer şeytan böyle bir vesveseyi ilkâ&#8217; edersel ayıbları araştırmak arzusunu defetmek için şu dua okunur:</p>
<p>“Radîtu Billâhi Rabben ve bil&#8217;İslâmi dînen ve bi Muhammedin sal­lallâhu aleyhi ve sellem Rasûlen. Ve neûzu Billâhi min-el-fiten.’ “Allah&#8217;ı Rabb olarak kabul edip İslamı din olarak kabul ettim. Haz­reti Muhammed aleyhissalâtu vesselâm&#8217;ı da Allah&#8217;ın elçisi olarak inandım. Ve fitnelerden Allah&#8217;a sığınırız.” Bu son cümleyi yani &#8220;Fitnelerden Allah&#8217;a sığınırız.&#8221; demek anında, mü&#8217;min kardeşinin de fitnelerden korunması kasdedilir. Netice-i meram, hissî ve manevi bütün tel kinleri sarf-ı nazar etmek şartıyla mü&#8217;min zorluğa katlanarak yukarıdak istiâzenin bir sûretiyle tedbir alır. Başlayacağı işe sa&#8217;y ve gayretle başlar, teennî ve metanetle işine devam eder ve muvaffakiyeti için Allah&#8217;ı yalvarır. İstiâze ve yalvarışların ruha tedavi olduğunda tereddüd edilmez. Yalvarış ve istiâze..</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.325-331</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/">Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah’a Sığınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hürriyetle Esaretten Kaçınmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:16:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Milletin Hürriyeti Kavuşması için Şartlar]]></category>
		<category><![CDATA[Esaret]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyetle Esaretten Kaçınmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19194</guid>

					<description><![CDATA[<p>«&#8217;Hürriyet, Allah Teâlâ&#8217;nın ve kulunun hukukunu korumakta serbest olmaktır; zıddı esarettir. Hürriyet ve esaret birbirlerine zıd olmak itibarıyla maddi ve manevi olmak üzere iki kısımdır: a-Bedenin hareket ve fiilinde serbestiyet, maddi hürriyetle, b-Söz söylemek ve maksadların izahında serbestiyet de manevi hürriyetle ifade edilir. Her iki itibarla maddi hürriyet vücuda, manevi hür­riyet nefs ve ruha müteveccih [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/">Hürriyetle Esaretten Kaçınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/indir-1-99/" rel="attachment wp-att-19198"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19198" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-1-1.jpg" alt="" width="350" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-1-1.jpg 290w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-1-1-288x174.jpg 288w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>«&#8217;Hürriyet, Allah Teâlâ&#8217;nın ve kulunun hukukunu korumakta serbest olmaktır; zıddı esarettir. Hürriyet ve esaret birbirlerine zıd olmak itibarıyla maddi ve manevi olmak üzere iki kısımdır:</p>
<p><strong>a</strong>-Bedenin hareket ve fiilinde serbestiyet, maddi hürriyetle, b-Söz söylemek ve maksadların izahında serbestiyet de manevi hürriyetle ifade edilir. Her iki itibarla maddi hürriyet vücuda, manevi hür­riyet nefs ve ruha müteveccih olur. Çünkü mutlak hürriyet söz konusu değildir. Şu halde Hakk&#8217;a itaat etmekten ibaret hürriyet, ahirette ebedî serbestiyeti gerektiren bir vesile olduğu için hürriyet halihazırdaki mev­cudiyete değil binnetice ahirete nazarandır. Çünkü Hakk&#8217;ın veya halkın hakkına tecavüz etmek, ebedî veya muvakkat ahiretteki cezayı gerektir­diği için esarettir. Şu halde hürriyet ve esaret netice itibarıyla birbirinden farklı olur. Demek insan bir taraftan hür, diğer taraftan esirdir. Mesela kanun ve nizamlarla serbest bırakılan yerde insan hür, onun dışında esirdir. Zaten dünya kendisi bir kafestir. Ruh bu kafese girmekle esirdir. O halde mutlak hürriyet davası da yoktur. Şu halde hürriyet şöyle tarif edilir: Tam adalete riayetle hak ve hakîkate boyun eğmektir. Nitekim*“Hürriyet Allah&#8217;tan başkasıyla bağlı olmamaktır.” diye Şeyh-ul-Ekber tarif etmiştir. Binaenaleyh hürriyetin zıddı olan esaret, Allah&#8217;tan başka bir şeyle şartlanmak ve şartlandırılmaktır. Eğer şu altı şey varsa hürriyet vardır, aksi takdirde esaret vardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Hıfz-ı beden. Her insan bedenini darbe ve cerhten muhafaza etmeyi hak etmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong>Her insanın katiden korunması varsa hürriyet vardır. Doğrusu can güvenliği.</p>
<p><strong>3-</strong>Nefsin güzelliklerinin korunmasıdır. Buna hıfz-ı namus, hıfz-ı vakar ve hıfz-ı şeref denilir.</p>
<p><strong>4-</strong>İtikad olarak nefsin taarruzundan korunmaktır. Eğer bir insanın iti­kadına taarruz olunuyorsa hakkına müdahale olduğundan esaretle ifa­de edilir.</p>
<p><strong>5-</strong>Maddi ve manevi ferd ve ümmetin mülkünün, meşru hakkının korunmasıdır. Eğer bir ferdin kazancına meşru hakkın dışında müdahale edilirse hürriyet yok demektir.</p>
<p><strong>6-</strong>Din ve mezhebin korunmasından ibaret hürriyettir.</p>
<p>Bu altı haktan birine el koymak esaret ve zulümdür. Her müslüman kendi nefsini, hayatını, namusunu, itikad ve meşru mülkünü, dînin ah­kamına göre koruyabiliyorsa hürdür. Şu halde bir insanın, kendi hürriye­tini dava etmekle başkasının hakkında bunların birini ihlal etmeye hakkı yoktur. Bu itibarla hürriyeti tarif edenler şöyle demişlerdir: &#8220;Hürriyet, gay­ra her fedakârlığı yapmak ve meşru hakkını korumakta gayrına zarar vermemektir.&#8221; Bu tarif ittifakîdir. Binaenaleyh insanın hürriyetinin dînin ahlakî ahkâmının elmas zincirleriyle bağlanması mutlak hürriyettir. Bi­naenaleyh din olmaksızın hürriyet söz konusu değildir. Çünkü dîne bağlı kalmak, şartlandırılmak değil, huzurdur. Zira insanın ruhunun en çok nefret ettiği şey dinsizlik, diğer ifadeyle ahlaksızlıktır. Eski felsefeciler bu manaya binaen &#8220;Hürriyet, ruhun meâlîden başka bir kaydı kabul ve hayrdan başka hiçbir kanuna itaat etmemesidir.&#8221; diye tarif ettiler. Bu tarifi tahrif edenler &#8220;Hürriyet istibdaddan kurtuluştur.&#8221; dediler. Halbuki hürri­yeti böylece tarif etmek, bir nev&#8217;î esareti tarif etmektir. Çünkü din hüküm­lerinin icra edilmesinde isdibdad söz konusu değildir. Çünkü dînî hü­kümleri icra etmek mutlak kurtuluştur. Bu manaya nazar hürriyetin en güzel tarifi şöyledir: &#8220;Hürriyet, Allah&#8217;ın hükmünden başkasına bağlanmamaktır.&#8221;</p>
<p>*“Bir Arabın bir acemin üzerinde -takvâdan başkasıyla- üstünlüğü yoktur.”;</p>
<p>*“Hâlık ın isyanında hiçbir mahluka boyun eğmek yoktur.” mealinde­ki hadîs-i şeriflerle bu tarif teyid olunmaktadır. Büyük küçük, amir ve memur, efendi ve hizmetçi mü&#8217;minler, ferd ferd ve toptan hürdür ve birbi­rine kardeştirler.*“Mü&#8217;minler ancak birbirine kardeştirler&#8230;” [El-Hucurât 10] buyrulmuştur. Hiçbirisi diğerine esir değildir. Hepsi toptan Allah&#8217;a esirdir, O&#8217;na hizmetçidir, ahkâmına bağlıdır. Kendi nefsini koruduğu gibi mü&#8217;min kardeşini de korur. İşte hürriyet&#8230; Demek Hakk&#8217;a esir olduktan sonra insan ahiretteki kurtuluşa nazaran hürdür.</p>
<p>*“Müslim müslimin kardeşidir. Ona zulmetmez ve (onu düşmanın eline) teslim etmez.” buyrulan hadîs-i şerîfe binaen mü&#8217;min, kardeşini yalnız bırakmaz. Efendi kölesini, o da onu, patron işçisini, o da onu, amir me­murunu terk edemez. Hülâsa her biri diğerinin dînine, hayatına, namus ve haysiyetine, itikad ve mülküne, mezheb ve fikrine bekçidir. Her biri diğerinden sorumludur. Her birisi kardeşinin hakkını kendi hakkından daha evvel tercih etmekle kardeşini serbest hayata kavuşturmaya çalı­şır. En takva insan bile son nefesinden haberdar olmadığı için takva sa­hibi olmayanı nefsinden daha üstün tutar. Bu tutumla gayrını hürriyete kavuşturur. Dolayısıyla kendisi mutlak serbestiyette bulunur. En güzel ifadeyle “Müslim müslimin kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz.” Vicdan hürriyeti de bununla meydana gelir. Aksi takdirde vicdan olmaz ki hürriyet söz konusu olabilsin. Demek kendi namusunu koruduğu gibi mü&#8217;min kardeşinin canını, namus ve malını korumayan vicdansızdır, zalimdir, fâsık ve âsidir ve bu nisbette esirdir.</p>
<p>Netice-i meram şu ki din olmaksızın insan hürriyet ve esaretin ara­larındaki inceliği kavrayamaz. Çünkü herkes kendi hissine göre bir hürriyeti ortaya koyar. Bu takdirde hürriyetsizlik meydana gelir. Öyleyse bir milletin hürriyeti din, silah ve ilme bağlıdır. Bunlardan birisinin yok­luğunda derhal esaret hâkim olur. Din birliği, ilim birliği, fikir birliği, güç ve ittifak birliği milleti hâkim kılar. Unutmuyoruz ki İslam dîni başka din mensublarını müslüman olmaya icbar etmez. Ancak onların İslam dînine karşı gelmelerini engeller. Cihad da buradan meydana gelir. Yani mü- cahid, müslüman, tecavüz eden gayrı müslime tebliğ eder. Tebliği kabul etmez ve İslam dînine saldırırsa bilmecburiyye el kaldırır. Bu şeref ve meziyet İslama mahsus bir şiardır. Bir milletin hürriyete kavuşabilmesi için beş şart var:</p>
<p><strong>1-</strong>İ&#8217;tisamdır.“&#8230;Allah&#8217;a (fiilen İtikaden hükmüne) sarılın. O sizin Mevlâ&#8217;nızdır..” [El-Hacc 78] mealindeki ve benzeri  ayetlerden iktibas edilmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong>Fürû&#8217;da ihtilaf olsa bile usulde ittifak etmek ve tefrikadan korun­maktır. Demek fürû&#8217;daki ihtilaf değil, iftirak yasaklanmıştır. Bu hüküm şu ayetten anlaşılır.*&#8221;Hepiniz, toptan,sımsıkı Allah&#8217;ın ipine (hükmüne)sarılın parçalanmayın&#8230;” [Âl-i imran 103)</p>
<p><strong>3-</strong>Özü, sözü ve fiili birleşmiş takva sahihleriyle beraber olmaktır. Yani onları vesile edinmektir. Bu hüküm de</p>
<p>*“Ey İman edenler, Allah&#8217;tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” [Et -Tevbe 119) mealindeki ayet-i kerîmeden anlaşılır.</p>
<p><strong>4-</strong> Büyük günahları terk etmek, farz ve vacibleri yerine getirmekten ibaret takva üzerinde bulunmaktır. Nitekim bu hüküm de*“&#8230;Binaenaleyh müslüman olmaktan başka hiçbir sûretle can ver­meyin.” [El- Bakara 132] mealindeki ayet-i kerîmeden anlaşılır.</p>
<p><strong>5-</strong>Emr-i ma&#8217;rûfu bildirmek ve Allah&#8217;ın yasaklarından sakınmakla sakındırmaya çalışmaktır.</p>
<p>*“Kim şeriate muhalif hareketleri görürse eliyle onu değiştirsin.Eğer buna gücü yetmezse diliyle nasihat etsin. Eğer buna da gücü yetmezse (fiilen fısk ve isyanı ve âsi ve fâsıkları terk etmekle) kalbiyle nef­ret etsin. Bu da imanın en zayıf derecesidir.” ve *“Benden önce Allah&#8217;ın hiçbir ümmete gönderdiği bir peygamber yoktur ki, o peygamberin, ümmetinden havârîteri ve sünnetine tu­tunan ve emrine uyan ashabı olmasın. Kıssa şu ki, sonra onların ardından yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan birtakım kötü nesiller meydana çıkar. İşte kim bunlara karşı eliyle mücahede ederse o mü&#8217;mindir. Kim onlara karşı diliyle mücahede ederse o da mü&#8217;mindir. Kim onlara karşı kalbiyle mücahe­de ederse o da mü&#8217;mindir. Amma bunun ötesinde imandan bir har­dal tanesi de yoktur.” buyrulan hadîs-l şeriflerde iyiliği emr ve yasak­lardan sakındırmaya çalışmak vazifesi beyan olunmuştur.</p>
<p>Hürriyet an­cak ve ancak bu beş esası tatbik etmekle meydana gelir. Çünkü bu beş vazifeyi görmekle ruh saflaşa saflaşa tamamen esaretten kurtulup ebedî hürriyete kavuşur. Binaenaleyh şeriate muhalif şeylerin işlenilmesini müşahede edip susan kimsenin dînî gayreti çokça zayıftır. Allah Teâlâ bizlere intibahlar versin.»</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.358-362</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/">Hürriyetle Esaretten Kaçınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hurriyetle-esaretten-kacinmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
