<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>imgeler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imgeler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Mar 2025 07:46:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>imgeler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmgeler Bize Ne Söyler?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imgeler-bize-ne-soyler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imgeler-bize-ne-soyler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Nov 2021 15:00:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İmgeler Bize Ne Söyler?]]></category>
		<category><![CDATA[imgelem]]></category>
		<category><![CDATA[imgeler]]></category>
		<category><![CDATA[Nurullah Koltaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25555</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç.Dr.Nurullah Koltaş Günümüzde sinema, şiir ve müzik gibi birçok sahada, genişleme imkânı taşıyan ve görünmeyen bir gerçekliğe açılan bir pencereden çok bu gerçekliğe bir geçiş imkânı sağlamayan imge yoksunu kurguları merkeze alan bir anlayış göze çarpmaktadır. Diğer bir deyişle, asli hâlinde imgelemin (mundus imaginalis) ve metafizik bilgiye erişme kapasitesinin yerli yerinde kullanılmadığı hatta inkâr edildiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imgeler-bize-ne-soyler/">İmgeler Bize Ne Söyler?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25556 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/imgelestirme2-1280x720-1-300x169.jpg" alt="" width="398" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/imgelestirme2-1280x720-1-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/imgelestirme2-1280x720-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/imgelestirme2-1280x720-1-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/imgelestirme2-1280x720-1-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/imgelestirme2-1280x720-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" /></em></p>
<p><em>Doç.Dr.Nurullah Koltaş</em></p>
<p>Günümüzde sinema, şiir ve müzik gibi birçok sahada, genişleme imkânı taşıyan ve görünmeyen bir gerçekliğe açılan bir pencereden çok bu gerçekliğe bir geçiş imkânı sağlamayan imge yoksunu kurguları merkeze alan bir anlayış göze çarpmaktadır. Diğer bir deyişle, asli hâlinde imgelemin (<em>mundus imaginalis</em>) ve metafizik bilgiye erişme kapasitesinin yerli yerinde kullanılmadığı hatta inkâr edildiği bir dönemden geçilmektedir. Oysa insanda fıtri nitelikler arasında sayılan idrak ve tahayyül yahut imgelem aracılığıyla imgeleri işleme yetisi, hayatın içyüzüne muttali olunması bakımından bu kaotik safhayı sıyrıksız atlatma avantajına ulaşmanın da anahtarıdır. Zira tek bir hayat yaşasak da imgelem bize birden fazla hayat canlandırma imkânı vermekte ve bu yolla tecrübe ettiklerimiz imgelemde gözden geçirilebilmektedir. İşte bu avantajla, sanatkârane işler ortaya koyabilmek de şair ve yazarlar dâhil birçok zümre için mümkün olur. İmgelem yetisi, bu noktada imge/işaret/temsilleri çözümleyerek imgede saklı bir anlama dönüştürme gücü taşır. Ne var ki bugün imgeler, kadim devirlerde arketiplerin bilgisini getirme işlevi yanında derin bir anlam barındıran sembollerden oldukça uzak bir konuma karşılık gelmektedirler. Nadiren de olsa imgelem özgünlüğünü korur. Böylesi bir durumda imgeleri daha anlaşılır kılarak akledilir ve arketipsel alan arasında köprü işlevi görecek bir berzah tesis eder. Dahası eşyanın ilahi özü, kendilerine karşılık gelen formlara dâhil edilir. Bu sayede imgeler manevi hâle dönüşerek berzah hüviyeti kazanırlar. Sonuçta imgelem, ruhani ve cismani olan şeyler arasında bir irtibat noktası işlevi gören ve böylece imge/form ile öz/arketip arasındaki mesafeyi kapatmak gibi bir işleve de sahip ruhi bir yeti olarak karşımıza çıkar.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_1" class="footnote_plugin_tooltip_text">1</sup></a></span></p>
<p>Şu hâlde, imgelerden yola çıkarak ne elde edileceği konusunda iki bakış açısından söz edilebilir: bir taklit ya da kopya biçiminde ayrıntılı bir yansıtma girişimi ya da ifadenin asaletini benimseyen bir intikal imkânı arayışı. Söz konusu arayış, eşyayı olduğu gibi görme yolunda tasvir ya da inşa arayışı olarak da düşünülebilir. Kuşkusuz olduğu gibi görme, formu değil formla birlikte arketip ya da özü görmeye işaret eder.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_2" class="footnote_plugin_tooltip_text">2</sup></a></span> Varlık ya da hakikat değişmez, değişen formdur. Ateş bile form itibarıyla değil hakikatiyle yakar. Ateşe “Serin ve selametli ol!” buyrulması, onun sıcaklığın yanı sıra soğukluğu da kabul edebileceğine yorulabilir. Bu durumda kor, bir imgeye ve korun formu da ateş yoluyla yakıcı bir şeye dönüşür. Elbette ona “ateş” denmesi, aslında form ve imge birleşmesinin eseridir. Ateş durumunda isim, isimlendirilen ve isimlendirme arasında farklılık lafzi durmaktadır.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_3" class="footnote_plugin_tooltip_text">3</sup></a></span></p>
<p>Ateşe özgü durumun bir benzeri de eşya için söz konusudur: eşyayı bizatihi varlık değil ancak bir irtibat olarak ele almak mümkündür. Fiziki göz ile kalp gözünün odakları bahsi geçen iki bakış açısı bağlamında kesişir ve burada bir yakınlık hasıl olur. İlk bakış açısı, imgeyi çeşitli vasatlar üzerine yansıtmayı hedeflerken ikincisi önüne konanın ardına sirayet eden bir keyfiyeti izleme çabası olarak nitelendirilebilir. Formu aşarak ilerleyen bu bakış, doğrudan uzantısı ya da iletme aracı olan “el”e yansıyan bir duyusal aktarım ve beslendiği kaynak olan eşyanın mahiyetinin/özünün kalbe irtisam sürecini tazammun eder. Akılda/kalpte böylesi bir resmediş, tab olan/nakşolunan formdan arketipe ve arketipten kalbe seyir doğrultusunda ilerlemektedir. Hakikat, varlığın kendisini izhar etmesidir ve imge de bütünün simgelenmesidir; bu nedenle, varlık ve imge arasında bir özdeşlik kurulabilir.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_4" class="footnote_plugin_tooltip_text">4</sup></a></span> Parça bütünün bir imgesi kabul edilirse, diğer parçalar da birer tezahür addedilebilir ve imgeden arketipe ulaştıracak çok sayıda ifade hasıl olur. Bu ifade çokluğu, bazen imgelenenden farklılaşan – bir anlamda imgeleneni dönüştürmekle aynı kapıya çıkan – diğer imgeleri varsayar. Ancak bu, günümüzde sanattan edebiyata birçok alanda karşılaştığımız taklitlerden, “reprodüksiyon”lardan oldukça farklı bir duruma işaret eder. Zira reprodüksiyon, bir taklitten öteye geçemez ve bir ifade tarzına asla sahip olamaz. Buna mukabil, geleneksel anlayış tefekküri bir dil inşa eder ve bu dil içkin anlamı bir forma hapsetmekten çok onu hür bırakma amacı taşır.</p>
<p>Burada sürekli yenileniş anlamında yeni formlarla bir belirme değil, tefekküri dille kodifiye edilme ya da çözümlenme söz konusudur. Sınırsız olanın nurunun sınırlı bir vasattan yansıması olarak tanımlanabilecek bu durum, imgenin görünenin dışında bir kaynaktan geldiğini imlemektedir. İbn Abbas’a nispet edilen “Hat, ellerin diliyle okunan bir duadır.” deyişi, harflerin formlarının ardında olanı tarif anlamında bir basiret bahşedilmesinin bu duaya görünen yani harfler dışından gelen bir karşılık olduğunu akla getirmektedir.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_5" class="footnote_plugin_tooltip_text">5</sup></a></span></p>
<p>Bununla birlikte, bilginin <em>tarif</em>ten <em>taarruf</em>a/<em>marifet</em>e ulaşan bir kökenden mi geldiği yoksa zihnî bir ürün mü olduğunu imge-imgelem-imgelenen ilişkisi dâhil farklı birçok yaklaşımla izah etmek mümkündür. Sözgelimi, imgenin zihindeki varlığı, nefs tarafından oluşturulan bir şey olmayıp nefs zihinde var olan şeylere uygun varlık tarzları oluşturur demek daha uygun bir yaklaşımdır. Bu nedenle, bir cismi idrakten çok o cisme uygun bir imgeden bahsetmek mümkündür. Diğer taraftan, dışta (hariç) mevcut bir şeyin idrak edendeki varlığından söz edilemez. Öyleyse idrak edilen nedir? Bunun cevabı, nefsin dışta uygun şartlar oluştuğunda bir şeye karşılık gelen imgeyi idrakidir. Dahası, maddenin bilinişi onun bir imgeyle birleşmesine bağlıdır. Eşya için akledilme, imgeyle ilişkilidir ve bilinen madde değil imgedir. İdrak da zihinde mevcut imgeler ve nefsin onlarla birleşmesi yoluyla gerçekleşir. Bir dağın idraki, yalnızca bir kavramdan müteşekkil olmayıp imgenin arketipe ya da hakikate nasıl bir köprü olduğunu açık kılar. Zihne nakşedilen dağın cismi değil bizzat dağdır; dağ olarak bilinen de onun hakikati kadar değerlidir.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_6" class="footnote_plugin_tooltip_text">6</sup></a></span> Ayrıca denebilir ki imge bir sınır ve öz de onun bir devamında karşımıza gelendir. O hâlde öz, imgelerin/sembollerin arketipleri olan Ezelî Kelime’nin bir şuası olarak düşünülebilir.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_7" class="footnote_plugin_tooltip_text">7</sup></a></span></p>
<p>Bilinenler ve algılanışlarına ilişkin bedihi ve hislerin sağladığı verilerin birleşerek bir anlama karşılık gelmeleri söz konusu olursa akledildiklerini ve imgelere karşılık geldiklerinde de imgelemde algılandıklarını söyleyebiliriz. Şöyle de denebilir: imgelem imgeleri birleştiren ve akıl da imgelemin birleştirdiğini akleden yetidir. Ne var ki imgelem, aklın aklettiklerinin bir bölümüne imge sağlamada, imgeye dönüştürmede başarısız olabilir. İbnü’l Arabî, imgelemde dönüştürücü gücü “seven” ve “sevilen” bağlamında ele almaktadır. Ona göre nazar kılan ve hissedenin imgeleminde tabii sevgi etkindir. Sevenin sevilene nazarı, aslında nasıl imgelendiğine bağlı olarak bir forma kavuşur. Ancak sevilenin herhangi bir imgeye sahip olmadığı ya da herhangi bir imgeyi kabul etmediği durumlar da yok değildir. Seven, hislerle ulaştığı verilerle tasavvur edemeyeceği bir şeyi imgeye büründürür. Sevgi sevilenin yüceltilmesidir ve imgelem de bu durumda sevileni işlemekte sınırlılıklarla kuşatılmışsa, seven sevilenin yüceliğiyle sararıp solar. Sevilenin bayındır hâle gelip sevenin zayıflayacağı bu durum, sevilenin imgesinin aslında imgelemde gitgide daha büyük hâle gelmesidir. İmgeye büründürmeye karşılık gelen yeti öylesi bir yücelik bahşeder ki sevenin zahiri/cesedi de farklılaşır. Seven bir yandan hasret çekerken bir yandan da visalden endişe eder. Sevilen önünde ortaya çıkan bu zayıflık, kimi durumlarda aksi yönde cesaret biçiminde de tezahür eder. Bu tasavvurun devamı, ancak seven ölüp imge de imgelemden silindiği takdirce zeval bulur.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_8" class="footnote_plugin_tooltip_text">8</sup></a></span></p>
<p>Hangi mesel ya da hikâye üzerinden anlatılırsa anlatılsın, imge ve imgelemin işleyişini konu alan izahlarda kesişen ve ayrışan noktalar söz konusu olmakla birlikte, formun öneminin kendisinden değil özden menkul olduğunda ittifak vardır. Örneğin Mesnevî’de imgelerden oluşan bir kaleye doğru yola çıkan kardeşleri konu alan bir kıssa, formdan öze ve özden forma doğru yolculukta imgenin yerini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Kıssada, üç şehzade imgeler kalesine (zatü’s-suver) doğru yolculuk kararı alırlar. Şehzadeler yolculuğa çıkmadan önce, babaları Şah kendisine ait topraklarda dilediklerince yolculuk edebileceklerini, ancak <em>akıl-kapan</em> (hûş-rubâ) ismi verilen kaleden uzak durmaları tavsiyesinde bulunur. İmgeler kapısından uzak durmaları ve barındırdığı tehlikelerden kaçınmaları gerektiğini de ekler. Bir şârihe göre üç şehzade <em>ahyâr</em>, <em>ebrâr</em> ve <em>şüttâr</em> gruplarını temsil etmektedir. Namaz oruç ve hac gibi zahirî muamelatla meşgul olan <em>ahyâr</em> kalp mertebesinde, riyazet ve mücahede ile meşgul olan <em>ebrâr</em> akıl mertebesinde ve aşk ile meşgul <em>şüttâr</em> ise ruh mertebesinde olup dünyadaki bu ayartıcı formlara pek aşina değildirler. Bu yüzden de tehlikelerle yüzleşmeleri ihtimal dâhilindedir.</p>
<p>Şah ile temsil olunan yolun başı yani Resul, onları bu tehlikelere karşı uyarmaktadır. Dört bir tarafa saçılmış suretlerden oluşan bu diyar da aslen dünyayı temsil etmektedir. Dünya ve dünyevi olana (siva) muhabbet, henüz nefsani niteliklerden kurtulamamış salik ya da yolcular için tehlike içerirken, bu sıfatlardan azat olanlar için böylesi bir tehlike bulunmamaktadır. İlgi nesnesi olarak yeterince ayartıcı barındıran dünya, Hz. Yusuf’a vurgun Züleyha’nın odasına benzetilmektedir. Nitekim Züleyha’ya rağbet etmeyen Yusuf’un girdiği odada Züleyha’nın daha önce odaya yerleştirdiği resimler nedeniyle nereye baksa onu görmesi bir “mekr” olarak tasvir edilir. Diğer taraftan, “Afakta ve enfüste ona ayetlerimizi göstereceğiz.” hükmü gereği form ve imgeleri birleştirebilme kapasitesine sahip kimseler için dünyanın her bir köşesi Sıfat ve İsimlerin mazharları olarak da yorumlanır. Ancak imgeleri bu yönüyle birleştiremeyecek kimseler için imgeler dünyasına yönelmek, menzile erişme önünde böylesi bir <em>mekr</em> ya da tuzaktır. Menzili uzak gösteren ise mesafe değil perdeli olmaktır. Eğer formlarda takılıp kalınırsa, perde hasıl olarak asla rücu imkânı ortadan kalkabilir.</p>
<p>Öyleyse şehzadeleri bekleyen tehlike tam olarak nedir?</p>
<p>Form ya da surete kapılıp formun gizlediğini müşahede fırsatını kaçırmak başlı başına bir kayıptır. Formlarla olan irtibatın zorunluk nispetince olması gerektiğini dile getiren Hz. Mevlânâ, kadehten murat edilen şeyin bade yani Cemalin tecellileri olduğunu aktarır. Bade kadehin kendisinden değildir ya da arketip formdan neşet etmez. Tıpkı yaşlanan insanın güzelliğini yitirişi gibi kadehe içindekini mal etmek zamanla hüsrana yol açar. Bununla birlikte, ağız açılırsa yani imgelem sağlıklı işler ve tecellileri görme kapasitesine ulaşılırsa, form kaybolsa bile imgelem diğer bir formda arketipi yansıtabilir. Böylece farklı kadehlerden tatma imkânı doğar. Formdan arketipe ve anlama doğru bu ilerleyiş, sürgit bir seyirdir. O hâlde:</p>
<p><em>Sûretler kadehlerinden geç, durma! Bâde kadeh içindedir velâkin kadehten değildir.</em><br />
<em>Bâde bağışlayıcı tarafına ağzı geniş aç! Vaktâki sana bâde erişir, kadeh noksan gelmez</em>.<span class="footnote_referrer"><a><sup id="footnote_plugin_tooltip_11239_2_9" class="footnote_plugin_tooltip_text">9</sup></a></span></p>
<p>* Doç. Dr., Trakya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı:68</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 John Herlihy, Ruhun Sınır Bölgeleri, çev. Abdüllatif Tüzer, İnsan Yayınları, İstanbul 2019, s. 108-117<br />
2 Buradaki bağlamda suret için form ve mahiyet için de öz ifadeleri kullanılmış olup bunlardan ilki kabuk (kişr) ya da “zahir” ve ikincisi de çekirdek (lübb) ya da “bâtın”la ilişkilendirilebilir.<br />
3 Muhyiddin İbnü’l Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, Litera, İstanbul 2007, I/118.<br />
4 Özkan Gözel, Varlıktan Başka, İthaki, İstanbul 2011, s. 298-299.<br />
5 Adonis, Sufizm ve Sürrealizm, İnsan Yayınları, İstanbul 2013, s. 154-155.<br />
6 İbrahim Kalın, Varlık ve İdrak, çev. Nurullah Koltaş, Klasik, İstanbul 2015, s. 127-130.<br />
7 Titus Burckhardt, Doğu’da ve Batı’da Kutsal Sanat, çev. Tahir Uluç, İnsansanat, İstanbul 2019, s. 88.<br />
8 Muhyiddin İbnü’l Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, 6/422-23.<br />
9 Mesnevî-i Şerîf Şerhi, çev. Ahmed Avni Konuk, haz. Dilâver Gürer-Mustafa Tahralı, Kitabevi, İstanbul 2009, s. 561-585.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imgeler-bize-ne-soyler/">İmgeler Bize Ne Söyler?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imgeler-bize-ne-soyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dijital Gidişata Dair Kişisel Bir Serüven</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dijital-gidisata-dair-kisisel-bir-seruven/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dijital-gidisata-dair-kisisel-bir-seruven/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Mar 2020 15:28:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dijital devrim]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Gidişata Dair Kişisel Bir Serüven]]></category>
		<category><![CDATA[imgeler]]></category>
		<category><![CDATA[tekonloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24027</guid>

					<description><![CDATA[<p>Manolya Gürocak İmgelerin, kelimelerin ve nesnelerin üzerimize yığın hâlinde çullandığı bir tünelden geçiyoruz. Sanayi devriminin insan ruhuna ve ilişkilerine etki­sini henüz tanımlayamamışken dijital devrimi hayatlarımıza buyur ettik. Yahut dijital devrim kendini pek tanıtmadığı için ne olduğunu anlayama­dığımız teklifsiz bir misafir gibi evimize ansızın, elinde birkaç kese alfan, pek çok hediye ve konfor olanaklarıyla çıkageldi. Niyetini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dijital-gidisata-dair-kisisel-bir-seruven/">Dijital Gidişata Dair Kişisel Bir Serüven</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Manolya Gürocak</p>
<p>İmgelerin, kelimelerin ve nesnelerin üzerimize yığın hâlinde çullandığı bir tünelden geçiyoruz. Sanayi devriminin insan ruhuna ve ilişkilerine etki­sini henüz tanımlayamamışken dijital devrimi hayatlarımıza buyur ettik. Yahut dijital devrim kendini pek tanıtmadığı için ne olduğunu anlayama­dığımız teklifsiz bir misafir gibi evimize ansızın, elinde birkaç kese alfan, pek çok hediye ve konfor olanaklarıyla çıkageldi. Niyetini ve masumiyetim yeterince sorgulamaya lüzum görmedik, o da kendine bir yer açtı ve iyiden iyiye evimize yerleşti.</p>
<p>Nasıl ki selin kıyısında durulmaz ise içinden geçmekte olduğumuz çağ da çoğumuzu kendi akış hızına uydurdu ve akış yönüne bir şekilde dahil etti. Yeniçağın baş döndürücü hızı bir girdap gibi içine çektiği insanları sersemletti, dışında kalan azınlık ise girdabı izlerken âdeta hipnotize oldu. Niyetim akademik yahut sosyolojik bir yazı kaleme almak değil, dijital dev­rimi kötülemek yahut aklamak değil; kaldı ki ne titrim buna müsait ne de birikimim buna izin verebilir. Ancak kendi kişisel serüvenimden bahsederek bu meselenin anlaşılmasına bir katkıda bulunmayı ümit ediyorum.</p>
<p>Geçtiğimiz birkaç yıl bu girdabın dışına çıkmayı becerebildiğim (akıllı telefon, bilgisayar, sosyal medya ve televizyon gibi dijital nesne ve kelime yığınlardan uzak durabildiğim) bir süreçte gidişatın mahiyeti üzerine etraflı­ca düşünme fırsatı buldum. Bu genişlikte kelimeler üst üste yığılmaktan biraz olsun kurtularak serbest kaldılar ve daha rahat nefes aldılar. Kelimelerin üzerine binen kir, pas ve araz bir nebze olsun sıyrıldı. Diyebilirim ki hakikat ortaya çıkmadıysa bile bir parça daha berraklaştı ve sezilebilecek bir mahi­yete büründü.</p>
<p>Dijital devrime yönelik tüm sorgulamaları tek bir soru ekseninde yap­maya gayret ettim. Dijital devrimin üzerimdeki etkisini anlamayı asıl denk­lemi çözmek için çözmem gereken parantez içindeki bir ara denklem gibi görüp ele aldım. Asıl soru: Ben kimim? Bu sorunun etrafında dönerek bir çukur açan öteki sorular: Dünyada ne işim var? Neden varım? Ne işe yara­rım? Sorgulamaları derinleştirdiğimde bu soruların etken çatısı yıkıldı, edil- gen bir zemine oturdu ve sorular şu hâli aldı: Rab kim? Neden yaratıldım? Ne işe yararım? Zemine bu soruları oturttuktan sonra artık evin duvarlarını pencerelerini, çatısını, havalandırmasını, bacasını kurmaya girişilebilirdi.</p>
<p>Sanayi devrimini müteakip gerçekleşen teknolojik devrim insana iş yükü­nü azaltması ve işleri hızlandırması bakımından büyük imkânlar tanıdı. Kol çevirmeyle başlayan süreç düğmeye basma külfetine bile son verdi, işler par­mak ucuyla bir dokunmaya kaldı. Sosyalist sistem, insanı kusursuz kabul ede­rek bencillik ve aç gözlülük gibi kusurlarını yok saymakla çuvalladı. Kapitalist sistem, henüz çuvallamasa da insanın zaaflarından nemalanarak kurgulandığı için vurulan neşterler ömrünü uzatsa da er geç çuvallamaya mahkûm. Niyetim sistemlerin eleştirilerine girişmek değil, meselenin künhünü izah etmek için sistemlerin handikabına kısaca değinmekten başka bir olanak ne yazık ki yok ve meselesi olan biri için bağlamda kalmaktan güç bir şey de yok sanırım.</p>
<p>İdeal bir dünyada ve normal koşullar altında insandan umut edilen şey; arta kalan zamanı değindiğim temel sorularla meşgul olarak varlığına bir anlam aramak ile değerlendirmesidir. Fakat insanların kahir ekseriyetinin bu artık zamanı anlam değil, haz arayışı ile geçirdiği malum. Süreç aksine nasıl işledi layıkıyla anlamak için, &#8220;Hız arttıkça özgürlük azalır&#8221;<sup>1</sup> diyen Fransız düşünür Paul Virilio okumak fayda edebilir. Şimdilik süreci kısaca şöyle özetleyelim: insani zaaflardan palazlanan mevcut sistemi kurgulayanlar, bu artık zamanın sermaye sahiplerinin kişisel faydalarını çoğaltmak için kullanıl­masını uygun gördüler. Elde edilen bu artık zamanı insan, var olma ve ken­dini gerçekleştirme sürecine ayırmamalıydı. Sistemin içinde bulunan insanın sistem yararına verimli bir birey olması için fiziksel tahakkümden daha etkin telkinler görsel ve işitsel araçlar ile insanın direnç gösteremeyeceği bir usta­lıkla yönetildi. Seçkin bir kitlenin konforunun devamı için lümpen bir kitle bilinçli olarak yaratıldı. İnsanın doğasını, tutum ve tavırlarını oldukça iyi etüt eden modern psikiyatri, telkin işinin yöntemleriyle alakalı oldukça başarılı gelişmeler kaydetti. İnsanın sistemden bağımsız var olmayı düşünmeye dahi kalkışmaması için tüm medya araçları seferber edildi.</p>
<p>İnsanın zaafları göze­tilerek başta eğlence sektörü olmak üzere insanları meşgul edecek nesneler dünyası bu vazifeyi üstlendi. Hedonizm kullanılarak insanın boş zamanları da böylece işgal edilmişti. Sistem kurucuları bu hakikatleri fark edip dile getiren insanlar için başka yeni silahlar üretti: Kendi eleştirisini yapmaya müsaade ederek mevcut sistemi masum göstermek ve kitlelerin gazını almak. Pek yakın zamanda memleketin sayılı zenginlerinden olan bir iş adamı çıkıp kapitalizmin ortadan kalkması gerektiğini beyan etti. İfade ederken, dile getirirken Özgür olduğunu hissettiren bu yeni sistem, bariyerleri dilden çok geriye, zihne koymuştu. Bu eleştirmeyi ve sorgulamayı neredeyse imkânsız hâle getiren telkin ve şartlandırılmalarla başarılmıştı. Sistem şüphe yok ki toplum için gerçekten tehdit olan insanları tecrit ederek çare bulmuştu, ancak kendi zaaflarına yönelik eleştiri ve sorgulamalara giri­şen insanları da aynı bahaneyle deli olarak yaftalayıp sindirmeyi iş edinmişti. Bir dilim ile dokuz kişinin doyduğu ve dokuz dilimi de bir kişinin yedip bu çivisi çıkmış düzenin sürmesini başka nasıl izah edebiliriz. Bu işleyişi hatırlat­madan dijital devrim meselesini ele almanın hata olacağını düşündüğüm için lafı bunca uzattım. Dertli olduğum da muhakkak, lâkin ümitsiz de değilim. Bizlere kaosmuş gibi görünen bu İlahî senaryoda olup biten her şeyin bir izin dâhilinde ve bir gerekçe ile var olduğuna inanmak, insanı bitap düşmekten alıkoyuyor. Ümitliyim; çünkü üretilme ve kullanılma niyetinde bencilce ve art niyetli bir istikamet olsa da bu araçların iyiliğin hizmeti için kullanımı da kontrol edilemiyor, hesap edilemeyen bir biçimde kendi mezarını da kazıyor.</p>
<p>Başa dönüp toparlamak kaydıyla konuyu biraz daha dağıtmak ve boş­luk korkusundan (horror vacui) bahsetmek istiyorum. Maddenin boşluğu doldurma eğilimi bir fizik kuralıdır. Kuşku yok ki insan boşluktan bu denli korkmasaydı boş zamanı da suiistimal edilmeye bu denli müsait olmazdı. Bu fizik kuralını akılda tutarak bilmeliyiz ki boş zamanımız için bize faydası dokunacak uğraşlar edinmezsek muhakkak faydasız meşguliyetler ediniriz. İnsan binlerce yıllık serüveni içinde düşünüldüğü vakit Kur an da geçen Hz. Musa ve Maide sofrası boşluğun insan için sakıncalarını kanımca etkili biçimde izah eder. Bu Kur&#8217;an kıssasında; dilediklerinde kendilerine gökyü­zünden sofra inen bir kavim kendilerine kalan zamanı doğru değerlendirme­dikleri için Allah onlara tarla ekme, hayvan yetiştirme külfetim verir. Güncel hayattan bir misal daha verelim. Bir iş olmadığı zaman askerlik yapan erlere çukur açıp kapama vazifesi vermek; bahse konu faydasız işlere meyyal kimseleri işle meşgul etmek ve boşluğun sakıncalarım izah etmek açısından leziz bir örnektir. Açıkçası bu hakikatleri fark ettiğimden beri eskiden olduk­ça lüzumsuz bulduğum bir takım hobi ve uğraşlara ait olumsuz bakışımın erozyona uğradığım söyleyebilirimnı</p>
<p>Meseleyi söz verdiğim gibi toparlamak gerekirse; dijital devrimin beni en çok ilgilendiren yanı, insan ilişkileri üzerindeki etkisidir. Bu bağlamda bir devrim yarattığı muhakkak&#8230; Bu gelişmenin hayır mı şer mi olduğunu insanın ondan faydalanma biçimi belirleyecek ve boşlukla imtihanını nasıl verdiği nihai hükmü tanımlayacak.</p>
<p>Dijital devrimin insan ilişkileri üzerindeki etkisini bilhassa sosyal medya bahsini bir Twitter kullanıcısı olarak biraz daha açmak ve yine kişisel gözlemlerimden bahsetmek istiyorum.</p>
<p>Dijital devrimin bir çıktısı olan sosyal medya ve türevi araçlar; düşünce­leri, fikirleri âdeta bir mikser gibi çırparken yoğrulup maya tutacak kıvama gelmesine de olanak tanıyor; diğer yandan (sosyal medya jargonuyla) trol­lerin bitmeyen (yine aynı jargona ait bir söylemle) goygoylarının cazibesine en ciddi insanlar bile kapılıyor. Bu mecra insanı kimlik ve kişilik baskısın­dan kurtararak apayrı bir insan gibi konuşma/davranma fırsatı sunuyor, insanların kimi zaman bilinçdışını boşalttığı bir çöp konteyneri olma işlevi ile tıpkı insanların bağırıp çağırıp deşarj olduğu bir futbol tribünün vazifesi gibi iş görüyor. Bu sayede dijital olmayan ilişki alanlarının stabil ve denge­de tutulması sağlanıyor. Lâkin göz ardı edilen hakikatlere Jean Baudrillard büyük bir isabetle değiniyor: &#8220;Birileri incindiği zaman simulasyon derhâl sona eriyor.&#8221; ve iletişim sorumlulukları tıpkı reelde olduğu gibi başlıyor. Ancak bu gerçeklik dijital deneyimde idrak edilmediği ve ihmal edildiği için sakıncaları henüz tespit edilemiyor. Malzemesi sırf harfler ve &#8220;chat emoji&#8221;leri olan; mimiklerin, ses tonunun yok olduğu, dokunsal boyutun yitirildiği bu yeni iletişim biçimi, fiziksel görünüş, sosyal statü gibi önyargı yaratan etmenleri devre dışı bırakarak insanların birbirlerini salt bir düşünce olarak görüp duru değerlendirmesine olanak tanıdığı gibi ses tonu, yüzün fizyonomisi ve mimikler olmadığı için anlamın manipüle edilme riskini ve <strong>s<u>uiistimal</u> </strong>edilme ihtimalini de çoğaltıyor. Dijital platform anlam akışını erozyona uğratan bir dezavantaj da olabiliyor yahut anlam akışını kolaylaş­tırıp hızlandıran bir avantaj da&#8230; Miskin Yunus Emre&#8217;nin deyişiyle:</p>
<p>&#8220;Söz doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen.&#8221;</p>
<p>Son zamanlarda işittiğim ve çok sevdiğim bir söz daha var. &#8220;Dili kont­rol eden, kontrolü de kontrol eder.&#8221; Dijital devrim öncesinde Arabistanlı Lawrence ve benzerlerinin katkısıyla toprak bütünlüğümüze varıncaya dek yapılan müdahaleler bugün Twitter, Facebook ve türevi araçlarla sözcüklerin gücünden yararlanılarak yapılmak isteniyor. Orta Doğu&#8217;da sosyal medya araç­ları kullanılarak halklar örgütlenmek isteniyor. Dijital devrimin bu tehdidine karşı uyanık olarak bize doğrulan silahların yönünü değiştirmek zorundayız.</p>
<p>Sözünde doğruluk olan kimse; nerede, ne vakit, hangi kimlik ile konuşur­sa konuşsun on sekiz bin âlemde aynı şeyi söyleyecek, imgelerin, kelimelerin ve nesnelerin üzerimize yığın hâlinde çullandığı bu tünelden yalnızca özü ve sözü doğru olanlar geçebilecek. Bu bilgi yığınından tüm insanlığın yararına olan hikmetler süzülüp kalp vasıtasıyla irfana dönüştüğü takdirde meyus gidişatın mahiyeti de değişecek. Bizlere düşen ışık huzmesini takip etmek, cevherimizde gizli olan hâzineye doğru bir yol olduğuna inanmak ve o kandil ışığını takıp etmezsek bu karanlık tünelde kaybolmak ihtimalinden korkup kaçınmak. Bu uğurda muhtaç olduğumuz metotları bulmak temennisi ile&#8230;</p>
<p>Hece Dergisi &#8211; Dijital Kültür Özel Sayısı,syf.425-429</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p><em>Hız ve Politika,</em> Metis Yayınları, s. 134.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dijital-gidisata-dair-kisisel-bir-seruven/">Dijital Gidişata Dair Kişisel Bir Serüven</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dijital-gidisata-dair-kisisel-bir-seruven/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
