<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İhlas | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ihlas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İhlas | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinin Tarifi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinin-tarifi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinin-tarifi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Feb 2018 17:33:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Dinin Tarifi]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20080</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilinen manaya gelince: Din, akıl sahiplerini kendi güzel arzuları ile bizzat iyilikleri yapmaya sevk eden ilahi bir nizamdır. Burada biraz duralım. Bu tanımlama, herşeyden önce hak dinin bir tanımlamasıdır. Çünkü bizzat iyiliğe gerçekten sevk etmek ancak hak dindedir. Batıl dinlerde ise bu sevk, hayali olur. Onlar, bizzat iyilik olmayan şeylere, olsa olsa iyilik adına bazı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-tarifi/">Dinin Tarifi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dinin-tarifi/images-1-83/" rel="attachment wp-att-20082"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20082" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-1.jpeg" alt="" width="500" height="285" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-1.jpeg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-1-300x171.jpeg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p>Bilinen manaya gelince: Din, akıl sahiplerini kendi güzel arzuları ile bizzat iyilikleri yapmaya sevk eden ilahi bir nizamdır. Burada biraz duralım. Bu tanımlama, herşeyden önce hak dinin bir tanımlamasıdır. Çünkü bizzat iyiliğe gerçekten sevk etmek ancak hak dindedir. Batıl dinlerde ise bu sevk, hayali olur. Onlar, bizzat iyilik olmayan şeylere, olsa olsa iyilik adına bazı izafi iyiliklere sevk edebilir. Mesela kendi görüşüne göre bir iyilik gibi yalana, yalancılığa ve hırsızlığa teşvik edebilir. Çünkü hak ve hakikatı inanç esaslarının başına koymuş değildir.</p>
<p>Bundan dolayı bu tanımlama, dolayısı ile batıl dinlerin de esasını göstermiştir. Yani gerçekte böyle ilahi bir yönlendirici değil iken öyle zannedilen dinler de batıl dinlerdir. İkinci olarak dinin yeri, şartları, semeresi, rükünleri, yani cinsi ve onu başka dinlerden ayıran özellikleri gösterilmiştir ve dinin şeriata uygun olan bu manası, din kelimesinin lügatla ilgili bütün manalarını içine almaktadır.</p>
<p>Hak dinin yeri, akıl sahipleridir. Bundan dolayı cansızlar, bitkiler, hayvanlar, deliler, akılsızlar, çocuklar, bunamışlar gibi özürlüler, din açısından sorumluluk sahibi değildir. Çünkü akıldan yoksun olanlar, arzu ve seçim sahibi olmadıklarından dolayı kendilerinden bir iyilik meydana gelirse istem dışı olur ki buna da zorlama denilir. Bundan dolayı, hayvanlarda din vardır demek, olsa olsa mecazi bir ifadedir.</p>
<p>Demek ki dinin şartı akıl ve istektir. Bunlar dinin şartı, dindarlığın rüknüdürler. Akıl bulunmayınca dinle ilgili işler ve dini yükümlülükler bulunamayacağı gibi, seçme hürriyeti bulunmadıkça da dinin idare ve etkisi, başka bir ifade ile dindarlık bulunamaz. Bundan dolayıdır ki, dinde ilim meselesinden başka bir de irade meselesi vardır. Gerçekten bilgili ve akıllı olmak, dindar olmak için yeterli değildir. Dindar olmak için dini hem bilmek ve hem sevmek lazımdır. Bundan dolayı, ilim ve irade, akıl ve seçim hürriyeti bizzat dinin yalnız kendisinde bulunan bir rükün değilse de dindarlık ve dine bağlı olmanın rüknüdürler.</p>
<p>Bunun için isim olan din kelimesi ile, dindarlık manasına gelen ve masdar olan din kelimesinin manalarını karıştırmamalıdır. Dindarlık insanın vasfı ve nefse ait bir manadır. Din ise dindarlığın konusu ve onunla ilgili olan gerçeği ve işin özü olan bir manadır. Aralarındaki fark, nefisle ilgili bir olay ile bu olayın ilkeleri ve kanunları arasındaki fark gibidir. Diğer bir ifade ile din ilahi bir kanun, dindarlık ise insanların emek ve çabalarının sonucudur. Bunu birbirinden ayıramayanlar ilim adına hatalara düşerler.</p>
<p>Dinin meyveleri bizzat iyi olan işlerdir. Yani işleri yapan kimsenin kendi zannına ve kendi görüşüne göre değil, aslında ve hak terazisinde iyi ve faydalı olan işlerdir. Bundan dolayı esas dindarlık, iyiliği Allah katında iyi olduğu için seçip yapmaktır. İyilik ise gerçekte genel olsun, özel olsun diğer kimselere şimdi veya gelecekte faydalı olandır. İyiliği, gerçekten iyilik olduğu için yapmak demek, onu Allah Teala adına yapmak demek olduğu apaçıktır. Çünkü şu iş gerçekten bir iyiliktir demek, yalnız sana bana göre değil, aslında ve Allah Teala’ya göre iyidir demenin diğer bir ifade şeklidir.</p>
<p>Allah Teala katında iyi olan her işin de bir ücreti, bir karşılığı, bir mükafatı olduğu gerçektir. Bu sevabın en büyüğü O’nun rızasıdır. Çünkü yüce Allah her iyiliğin, her mükafatın, her nimetin kaynağı ve kefilidir. Allah’ın rızasının en büyük vesilesi de hakka rıza göstermektir. Hakk’a razı olmayan iyiliği yalnız iyilik olduğu için sevip yapamaz, kendine ait peşin bir fayda arar. Gerçi iyiliğin mutlaka karşılıksız olması şart değildir. Allah katında kaybolan ve boşa giden hiçbir iyilik yoktur. Fakat bir iyiliğin hemen böyle bir menfaat endişesi ile yapılması, hakka faydalı olmak için değil, haktan yararlanmak için yapılan ve bundan dolayı ücretini Allah’tan isteyen peşin bir değiş-tokuş olur.</p>
<p>Bu ise iyiliği, iyilik olduğu için yapmak ve Hakk ile bir ilişki kurmak değildir. Mükafatını Allah’tan isteyerek yapmak ise, herhalde Hakk ile ilişkiye girmek, hakkı ve iyiliği tanıyarak yapmaktır. Bu da iyiliği gerçekten iyilik olduğu için yapmak demektir. Çünkü iyilik zaten ve gerçekten böyledir. Fakat bu karşılığın yalnız ahirette verileceğini düşünerek yapmak daha yüksek bir olgunluk derecesidir. Demek ki, hakkı tanımayan ve Hakk’a tapmayanların, iyiliği gerçekten tanımaları ve iyiliği gerçekten iyilik olduğu için yapmaları mümkün değildir. Ve iyiliği sevmenin başı, hakkı sevmektir ve samimiyet ve ihlasın ilk şartı Hakk’a tapmaktır.</p>
<p>İşte bunun içindir ki hak dinin, en belirgin özelliği Allah’ın koyduğu bir kanun olmasıdır. Çünkü diğer konular Allah’ın zatına bağımlı değildir ve sebepleri şahsi gayelerdir. Bu ise bizzat iyiliğe değil, bizzat kötülüğe ve Allah’a ortak koşma ile karşılıklı kavgaya sürükler ve hele güzel bir seçimle iyiliğe sürükleme maksadını hiç içermez. Çünkü şahsi maksatlar ve art düşünceler hissedilen herhangi bir teşebbüste, insanın seçim hürriyeti derhal bulanır ve bozguna uğrar. Zaten şahsi maksat iyiliğin bile iyilik olmasına engel olur. Fakat Allah’ın kanunu nasıl anlaşılır? Bu nokta dinin en önemli bir meselesini meydana getirir. Şüphesiz Allah’ın kanunu bizzat Allah Teala’nın ilmi ve iradesi ve rızasını gösteren deliller ile anlaşılır ki, bunların en kuvvetlisi Kur’an gibi Allah’ın (insanlığa) hitabıdır. Kalb ve akıl bu hitabı zaruri olarak veya bir delil ile anlar ve kabul eder. Aslında ruhun bütün varlığı ile onu Allah’ın kanunu olarak anlaması lazımdır.</p>
<p>Bu noktada bazı filozoflar, vicdan zevkini yeterli görmüşler. Fakat mutlak vicdan zevki çok şahsi bir sebeptir. Ve kainatta her şahsın kendine mahsus özel bir vicdan zevki vardır. O halde kişiler kadar da din vardır demek gerekir. Halbuki hak bir olduğu gibi hak din de birdir ve hakkı bulmak için vicdanın ötesine de bir göz atmak gerekir. Şu halde bütünün vicdanını veya bunu temsil eden bir bütünün ruhunu bulmak ve o bütün ruhun kalbini ölçü olarak almak zarureti vardır.</p>
<p>Diğer bazıları yalnız akla başvurmuşlar ve aklın hak ve iyilikte biricik hükümdar olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki akıl, şahıs değildir. Nitekim hak bir olduğu gibi akıl için de yol birdir, deriz. Fakat akıl en iyi bir anlama vasıtası olmakla beraber kalble ilgili hallerde otorite olmadığından dolayı ruhun bütün varlığına uyum sağlayamaz ve bundan dolayı Allah’a ait nizamı anlama ve kabul etmede prensiplere muhtaç ikinci derecede bir alet olmaktan ileri geçemez.</p>
<p>O halde Allah’ın kanunu her şeyden önce insanın ruhuna bütün varlığıyla uyan, görünür ve besbelli bir zaruri ilim ile ortaya çıkmalıdır ki, bu görünme bizzat Allah’ın nizamı ve hitabı olduğu kendi kendine anlaşılsın ve apaçık olsun da sonra akıllar tecrübe ve delile dayanarak netice çıkarma yolu ile kalbler zevk ve ferahlık ile bundan feyz (ilim-irfan) alsınlar. İşte bu zaruri ilime şeriat dilindeوَحْى“vahiy” ve bu nimeti elde etmeye “nübüvvet = peygamberlik” denilir.</p>
<p>Şu bilinmelidir ki Allah’ın kanunu ile insanların koyduğu kanunun en önemli farkı o kanunun meydana gelmesine insan iradesinin sebep olup olmadığıdır. Yoksa Allah’ın kanununun, mutlaka insanlık dışında meydana gelmesi şart değildir. Ve gerçekten insan ruhundaki değişikliklerin önemli bir kısmı insanın ortaya koyduğu şeyler değildir. Bundan dolayı hak dini meydana getiren hitap ve Allah’ın kanunu, önce yaratılışın Levh-i Mahfuz’unda kesbe bağlı olmayan ve Allah’ın iradesini gösteren bir mecburiyet ile oluşur da bizzat Allah’la ilgisi olması ile her şeyin ruhunu temsil eden bir kutsal ruhda bütün apaçık delillerin prensiplerini içeren, görünen ve gerekli olan kesin bir bilgi ve apaçık bir vahy ile kendini gösterir.</p>
<p>Sonra bu zaruri ilim ile verileri bir taraftan tecrübe ve tarihe ait doğrulayıcı belge ile diğer taraftan akla ait deliller ve kalbe ait zevkler ile çalışıp kazanma yolundan meydana çıkar ve umumileşir gider. Vahyin, devamlı vicdanda bir örneği, akılda da delili vardır. Fakat vahyin gelişi bütün hisleri istila ettiğinden dolayı o anda ruh bütün varlığıyla gördüğü şeye dalmış olarak sadece kabul edici kesilir ve irade ile ilgili faaliyeti ve kuvvetlerinin özellikleri geçici olarak durur da aklın yetişemediği varlığın bilgi ve sırlarını görür ve daha sonra arzu ve iradesini ona uydurur.</p>
<p>İşte hak din, başlangıçta peygamberlik denilen böyle ilahi bir nizam ile gerçekleşir ve bu tecelli insanda görünür fakat kaynağı bakımından insana ait bir nizam olmaz. Doğrusu insan ruhu Allah’a ait ilimde “yapan” değil “kabul edendir”. Bilgi uydurulmaz, alınır ve bunun için ilimde ruh ile dış dünya arasında bir hak ilişkisi vardır ki bu ilahi bir nizamdır. Ruhun kendinde arzusunu karıştırarak imal ettiği fikirlerde ise bazen ilim bulunur, bazen bulunmaz, bu da insana ait bir hareket olur.</p>
<p>Demek ki, her türlü kesin bilgi Allah’a ait bir nizamdır. Hakk’ın böyle bir tasdiki de insanın arzu ve iradesinden tecerrüd edilmesiyle düşünülmeye bağlıdır. Özellikle din gibi doğrudan doğruya insanın işleri ve durumları ile ilgili ve insanın seçimiyle ilgili ve ona başlangıç olan hareket kanunlarında bu gereklilik daha kesindir. Kin, hırs, iştiha kalbi ve aklı sislendirir, basiret gözünü şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için din ilminde iştihadan sakınmak ve uzak kalmak en büyük şarttır.مَنْ فَسَّرَ الْقُرْاٰنَ بِرَاْيِه۪ فَقَدْ كَفَرَ“Kim Kur’an’ı şahsi görüşüne göre tefsir ederse kafir olur.”( Ahmed b.Hanbel, I, 269; Tirmizi, Tefsirü’l-Kuran, I; Feyzü’l-Kadir, VI, 190.) hadis-i şerifi de bunu ifade ediyor.</p>
<p>Vahy ise söylediğimiz gibi bütün his ve duyguları kaplıyarak ve o anda irade gücünü etkisiz hale getirerek gelen ve bundan dolayı hiçbir emek ve yapmacık gayret şaibesi ve hiçbir iştiha alameti olmaksızın ruhun sırf kabiliyeti üzerinde dışından ve içinden tam bir mecburi tekin ile Allah’a ait ilkeler nizamını sunan en açık, en zorunlu kesin bir bilgi olduğundan normalde kat’i olarak bilinen bilgilerin üstünde Allah’a ait nizamın en mükemmel şahidi ve içeriğindeki akli deliller ve sonraki çağdaş deneylerle de doğruluğu kuvvetlendirilen bir hitabın dile gelmesidir. Ve bu şekilde her görülen şey gibi kalp ve aklın arzularıyla gösterdikleri faaliyetin üstünde olmakla beraber, yaratılıştan var olan kabiliyeti dışında da değildir.</p>
<p>Bunun için hak din kabul edildikten sonra özellikle usül açısından aklın tüme varım yolu ile elde ettiği kavrayışları içine girer ve yalnız delillere dayanarak netice çıkarma bu kavrayış için yeterli olmaz. Ve ilimde olduğu gibi bunda da keşif (bir sırrı öğrenme, ilham) teoriden öncedir. Yalnız aralarında şu fark vardır: Bunda (vahiyde) kişinin tecrübesi hepsini anlamaya yeterli değildir. O ancak herşeyin aslı olan Allah’ı tek bilmede mümkün olabilir. Dini gerçeklerde ve kanun yapma ile ilgili meselelerde, tekrar tekrar görünmesi, tecrübe edilmesi asırlara bağlı nice bilinmesi gereken önemli konular vardır.</p>
<p>Ve bunun için dini ilimlerde de akıl ve naklin önemi apaçıktır. Gerçekten İslam’da da ilahi kanunları bildiren delil dört tanedir: Kitap (Kur’an), sünnet, ümmetin icma’ı (büyük fakihlerin, dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları) ve kıyas. Bunlardan ilk üçü kesin isbat, dördüncüsü de açıklayıcıdır.<br />
Hak dinin ayırıcı özelliği akıl sahiplerini güzel arzuları ile bizzat iyiliğe sevketmektir. Diğer bir ifade ile hak din zorla değil, seve seve iyilik yapan, istediğini yapmakta serbest olan insanlar yetiştiren bir terbiye nizamıdır ve bütün mutluluklarda iyiliğin yapıcısıdır. Demek dinin iyiliğe sevk etmesi mecburiyete ve zorlamaya dayanmıyor. O, önce serbest hareket etmeyi teşvik eder ve ona güzelce serbest hareket etmenin ölçüsünü verir.</p>
<p>Güzel sonuç ile kötü sonucu göstererek uyandırır ve iyiliğe yönlendirmeyi bu gönül hoşluğu ile yaptırmak ister. Bunun için “Dinde zorlama yoktur.” Denilir.لاۤ اِكْرَاهَ فِى الدّ۪ينِ<br />
(Bakara, 2/256). Çünkü iyilik yapmaya zorlanıldığı zaman, iyiliği yapan, o iyiliği yapmaya mecbur olan değil, onu O iyiliği yapmaya zorlayan, zorlayıcı olan kimsedir. Halbuki din, insanı, güzel ahlak ve tabiat ve yüksek fazilet sahibi olan, hayırsever, iyilik yapan, istediğini serbestçe yapan bir insan yapmak istiyor. Bu ise yalnız dinin zatında değil, insanın istediğini seçmesinde ve o seçimle dindar olmasında ve bunun sağladığı başarı da doğruluktadır.</p>
<p>Din ne kadar doğru olursa olsun, bilgisiz kimselerde bu şekilde etkili olamayacağı gibi, bilginlerde bile istediğini yapma serbestisi bulunmaksızın, diğer bir ifade ile, gerçek anlamda dindarlık gerçekleşmeden etkili olmaz.اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ“Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammed, 47/7).</p>
<p>Bu güzel seçime, bu dindarlığa sahip olmayanlar, ya diğerlerinin zorlaması ile iyiliğe sürüklenen ve hürriyetine sahip olmayarak başkalarının kullandığı alet gibi olan ve başkasının istediğini istemeyerek yapan bir kişi olarak kalır veya kötülük ve bozgunculuk yapan biri olur gider. Bu vesile ile şunu birbirinden ayırmak gerekir ki; dinin insanı yönlendirmesi başka, birini dine yönlendirmek başkadır.</p>
<p>Bilgi gibi dinin de sürüklemesi zorla değildir. Çünkü aklın gereği fiilen gerekli olanın sebebi değildir. Onun sebebi irade ve kuvvettir. Fakat hak dine sevketmek aslında tam bir iyiliktir. Bunun için özel veya genel velayet ile tam dindarlığın iyiliklere zorla sürüklediği, diğer bir ifade ile zorla iyilik yaptırdığı yerler vardır. Bu cümleden olarak anne ve babanın çocukları yönlendirme ve terbiye etmeleri, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak gibi meseleler bu cinstendir. Bu farkın çıkış noktası şudur: İstediğini seçme ve irade dinin bir parçası değildir de, etkili olmasının bir şartıdır, dindar olmanın parçasıdır. Demin söylediğimiz gibi sırf kanun ile dilediğini yapmakta serbest olan kimsenin etkileri arasında büyük fark vardır.</p>
<p>Kısacası din, iman ve amel konusu olarak akla ve irade hürriyetine teklif edilecek hak ve iyilik kanunlarının toplamıdır ki buna millet ve şeriat da denilir. Dindarlık da bu kanunların severek ve isteyerek tatbik edilmesidir. Gerçi amelin imandan bir parça olup olmadığı tartışılmış ve doğrusu amel imanın bir parçası değil, imanın gereği ve meyveleri olduğu tesbit edilmiş ise de gerek imanın ve gerek amelin dindarlıkta; imanla ilgili hükümler ve amelle ilgili hükümlerin de bizzat dinin içinde birer rükün olduklarında asla ihtilaf edilmemiştir.</p>
<p>Elmalılı Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1,syf.92-98</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-tarifi/">Dinin Tarifi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinin-tarifi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhlâsta çok nurlar ve çok kuvvetler var</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ihlasta-cok-nurlar-ve-cok-kuvvetler-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ihlasta-cok-nurlar-ve-cok-kuvvetler-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2015 14:35:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İhlâsta çok nurlar ve çok kuvvetler var]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas Risalesi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8987</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim Bu Lem&#8217;a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı. &#160; &#160; -1-  -1-  -2-  -3-  -4- &#160; EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur&#8217;âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihlasta-cok-nurlar-ve-cok-kuvvetler-var/">İhlâsta çok nurlar ve çok kuvvetler var</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir9.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-8988" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir9.jpg" alt="İhlâsta çok nurlar ve çok kuvvetler var" width="377" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir9.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir9-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir9-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 377px) 100vw, 377px" /></a>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p>
<p><u><strong>Bu Lem&#8217;a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.</strong></u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>-1-<br />
 -1-<br />
 -2-<br />
 -3-<br />
 -4-</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur&#8217;âniyede arkadaşlarım! </strong>Bilirsiniz ve biliniz:<br />
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,</p>
<p><strong>en büyük bir kuvvet,</strong></p>
<p><strong>en makbul bir şefaatçi,</strong></p>
<p><strong>en metin bir nokta-i istinad,</strong></p>
<p><strong>en kısa bir tarik-i hakikat,</strong></p>
<p><strong>en makbul bir duâ-i mânevî,</strong></p>
<p><strong>en kerametli bir vesile-i makasıd,</strong></p>
<p><strong>en yüksek bir haslet,</strong></p>
<p><strong>en sâfi bir ubudiyet</strong>, ihlâstır.</p>
<p>Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid&#8217;alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur&#8217;âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.</p>
<p> <em>(Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41)</em> âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz&#8217;iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur&#8217;âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.</p>
<p>Ey kardeşlerim!<strong> Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. </strong>Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.</p>
<p>Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm  <em>(Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) </em>demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.</p>
<p>İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.</p>
<p><strong>BİRİNCİ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.</strong></p>
<p>Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.</p>
<p><strong>İKİNCİ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Bu hizmet-i Kur&#8217;âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev&#8217;inden gıpta damarını tahrik etmemektir.</strong></p>
<p>Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.</p>
<p>Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa&#8217;ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.</p>
<p><strong>İşte, ey Risale-i Nur şakirtleri ve Kur&#8217;ân&#8217;ın hizmetkârları!</strong> Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.</p>
<p>Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu sırrın sırrı şudur ki:</strong><br />
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, &#8220;Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum&#8221; diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve &#8220;O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum&#8221; der, rahatla yatar.)</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.</strong></p>
<p><strong>Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır.</strong> Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.</p>
<p>Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.</p>
<p>Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul&#8217;da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul&#8217;da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.</p>
<p>Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.</p>
<p>Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu&#8217;cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem&#8217;adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.<br />
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,  <em>(&#8220;Onları kendi nefislerine tercih ederler.&#8221; (Haşir Sûresi: 59:9.)</em> sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü&#8217;mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer &#8220;Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim&#8221; arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.</strong></p>
<p>Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi&#8217;ş-şeyh, fenâ fi&#8217;r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi&#8217;l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.</p>
<p>Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü&#8217;l-esası, samimî ihlâstır.</p>
<p>Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.</p>
<p><strong>Evet, yol iki görünüyor.</strong> Cadde-i kübrâ-i Kur&#8217;âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur&#8217;ân-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.</p>
<p><strong>Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım!</strong> İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı Hakîmin<br />
<strong>اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ  كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ</strong> gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler.</p>
<p>Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur.</p>
<p>Hadiste<strong> اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ</strong> (ev kemâ kàl) yani, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye bu rabıtayı ders veriyor.</p>
<p>Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor.</p>
<p>Belki, âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır.</p>
<p>Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir.</p>
<p>Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.</p>
<p>İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.</p>
<p>Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır.</p>
<p>Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz.</p>
<p>İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbabdan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.</p>
<p><strong>BİRİNCİSİ:</strong> Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.</p>
<p>Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem<strong> وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً</strong> âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.</p>
<p>İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre, hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kudsiyeti kaybeder, ehl-i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder.</p>
<p>Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız, hakikî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.</p>
<p><strong>Birinci misal:</strong> Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar.</p>
<p>Halbuki, iştirak-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez.</p>
<p>Her ne ise, bu iştirak-i emval düsturu a’mâl-i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medardır. Çünkü bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan, iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber âyinesine girer.</p>
<p>Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi, o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.</p>
<p><strong>İşte, ey kardeşlerim!</strong> Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?</p>
<p><strong>İkinci misal: </strong>Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ&#8230;</p>
<p>Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler.</p>
<p>Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.</p>
<p><strong>İşte, ey kardeşlerim!</strong> Madem umur-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in’ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!</p>
<p><strong>İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: </strong>Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.</p>
<p>Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip <strong>(HAŞİYE) </strong>onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir.</p>
<p><em>(<strong>HAŞİYE</strong>: Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.)</em></p>
<p>Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.</p>
<p>Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.</p>
<p>Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazan aldatıyorlar. Onun için bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.</p>
<p>Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi.</p>
<p>Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.</p>
<p>Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ MÂNİ:</strong> Korku ve tamâdır. Bu mâni diğer bir kısım mânilerle beraber Hücumât-ı Sittede tamamıyla izah edildiğinden, ona havale edip, Cenâb-ı Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma muvaffak eylesin. Âmin.</p>
<p><strong>اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ اْلاِخْلاَصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ. اٰمِينَ اٰمِينَ</strong></p>
<p><strong>سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</strong></p>
<p><em><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihlasta-cok-nurlar-ve-cok-kuvvetler-var/">İhlâsta çok nurlar ve çok kuvvetler var</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ihlasta-cok-nurlar-ve-cok-kuvvetler-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın rızası çoklukla değil ihlâs ile kazanılır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-rizasi-coklukla-degil-ihlas-ile-kazanilir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-rizasi-coklukla-degil-ihlas-ile-kazanilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jul 2015 11:25:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın rızası çoklukla değil ihlâs ile kazanılır]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8846</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır; kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyetle değildir. Çünküonlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki bazan verilir. Evet, bazan birtek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazan birtek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur. Hem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-rizasi-coklukla-degil-ihlas-ile-kazanilir/">Allah’ın rızası çoklukla değil ihlâs ile kazanılır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title">
<h1><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir6.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8847" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir6.jpg" alt="Allah'ın rızası çoklukla değil ihlâs ile kazanılır" width="419" height="248" /></a></h1>
</div>
<div class="middle_content_top"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p><em><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p>
<p>Cenâb-ı Hakkın rızası <strong>ihlâs ile</strong> kazanılır; <strong>kesret-i etbâ’</strong> ile ve <strong>fazla muvaffakiyetle</strong> değildir. Çünkü<strong>onlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki bazan verilir.</strong></p>
<p>Evet, <strong>bazan birtek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur.</strong> Kemiyetin ehemmiyeti <strong>o kadar medar-ı nazar olmamalı.</strong> Çünkü bazan birtek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur.</p>
<p>Hem ihlâs ve hakperestlik ise, <strong>Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır.</strong> Yoksa, “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar” düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.</p>
<p><em><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></em></p>
<p><em>Yirminci Lem&#8217;a</em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-rizasi-coklukla-degil-ihlas-ile-kazanilir/">Allah’ın rızası çoklukla değil ihlâs ile kazanılır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-rizasi-coklukla-degil-ihlas-ile-kazanilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/enaniyet-ve-nefs-i-emmare-sizi-aldatmasin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/enaniyet-ve-nefs-i-emmare-sizi-aldatmasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2015 21:59:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas Risalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Rızası]]></category>
		<category><![CDATA[Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın]]></category>
		<category><![CDATA[Hizmet-i Kuraniyede En Mühim Esaslar]]></category>
		<category><![CDATA[Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza-i İlahi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8776</guid>

					<description><![CDATA[<p>İHLAS RİSALESİ Bismillahirrahmanirrahim Bu Lem&#8217;a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı. -1-  -1-  -2-  -3-  -4- EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur&#8217;âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/enaniyet-ve-nefs-i-emmare-sizi-aldatmasin/">Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title">
<h1><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8777" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-4.jpg" alt="Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın" width="391" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-4.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-4-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-4-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 391px) 100vw, 391px" /></a></h1>
</div>
<div class="middle_content_top">
<div class="top_social"></div>
<div class="nav"></div>
</div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p>İHLAS RİSALESİ</p>
<p><em><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p>
<p><u><strong>Bu Lem&#8217;a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.</strong></u></p>
<p>-1-<br />
 -1-<br />
 -2-<br />
 -3-<br />
 -4-<br />
<strong>EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur&#8217;âniyede arkadaşlarım! </strong>Bilirsiniz ve biliniz:<br />
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,</p>
<p><strong>en büyük bir kuvvet,</strong></p>
<p><strong>en makbul bir şefaatçi,</strong></p>
<p><strong>en metin bir nokta-i istinad,</strong></p>
<p><strong>en kısa bir tarik-i hakikat,</strong></p>
<p><strong>en makbul bir duâ-i mânevî,</strong></p>
<p><strong>en kerametli bir vesile-i makasıd,</strong></p>
<p><strong>en yüksek bir haslet,</strong></p>
<p><strong>en sâfi bir ubudiyet</strong>, ihlâstır.</p>
<p>Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid&#8217;alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur&#8217;âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.</p>
<p> <em>(Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41)</em> âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz&#8217;iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur&#8217;âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.</p>
<p>Ey kardeşlerim!<strong> Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. </strong>Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.</p>
<p>Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm  <em>(Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) </em>demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.</p>
<p>İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.</p>
<p><strong>BİRİNCİ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.</strong></p>
<p>Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.</p>
<p><strong>İKİNCİ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Bu hizmet-i Kur&#8217;âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev&#8217;inden gıpta damarını tahrik etmemektir.</strong></p>
<p>Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.</p>
<p>Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa&#8217;ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.</p>
<p>İşte, ey Risale-i Nur şakirtleri ve Kur&#8217;ân&#8217;ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.</p>
<p>Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.</p>
<p>Bu sırrın sırrı şudur ki:<br />
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, &#8220;Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum&#8221; diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve &#8220;O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum&#8221; der, rahatla yatar.)</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.</strong></p>
<p>Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.</p>
<p>Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.</p>
<p>Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul&#8217;da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul&#8217;da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.</p>
<p>Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.</p>
<p>Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu&#8217;cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem&#8217;adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.<br />
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,  <em>(&#8220;Onları kendi nefislerine tercih ederler.&#8221; (Haşir Sûresi: 59:9.)</em> sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü&#8217;mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer &#8220;Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim&#8221; arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ</strong></p>
<p><strong>Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.</strong></p>
<p>Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi&#8217;ş-şeyh, fenâ fi&#8217;r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi&#8217;l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.</p>
<p>Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü&#8217;l-esası, samimî ihlâstır.</p>
<p>Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.</p>
<p>Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur&#8217;âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur&#8217;ân-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.</p>
<p>Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı Hakîmin<br />
<strong>اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ  كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ</strong> gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler.</p>
<p>Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur.</p>
<p>Hadiste <strong>اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ</strong> (ev kemâ kàl) yani, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye bu rabıtayı ders veriyor.</p>
<p>Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor.</p>
<p>Belki, âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır.</p>
<p>Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir.</p>
<p>Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.</p>
<p>İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.</p>
<p>Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır.</p>
<p>Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz.</p>
<p>İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbabdan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.</p>
<p><strong>BİRİNCİSİ:</strong> Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.</p>
<p>Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.</p>
<p>İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre, hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kudsiyeti kaybeder, ehl-i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder.</p>
<p>Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız, hakikî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.</p>
<p><strong>Birinci misal:</strong> Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar.</p>
<p>Halbuki, iştirak-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez.</p>
<p>Her ne ise, bu iştirak-i emval düsturu a’mâl-i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medardır. Çünkü bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan, iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber âyinesine girer.</p>
<p>Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi, o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.</p>
<p>İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?</p>
<p><strong>İkinci misal:</strong> Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ&#8230;</p>
<p>Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler.</p>
<p>Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.</p>
<p>İşte, ey kardeşlerim! Madem umur-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in’ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!</p>
<p><strong>İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ:</strong> Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.</p>
<p>Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip <strong>(HAŞİYE)</strong> onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir.</p>
<p><em>(<strong>HAŞİYE</strong>: Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.)</em></p>
<p>Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.</p>
<p>Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.</p>
<p>Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazan aldatıyorlar. Onun için bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.</p>
<p>Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi.</p>
<p>Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.</p>
<p>Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ MÂNİ:</strong> Korku ve tamâdır. Bu mâni diğer bir kısım mânilerle beraber Hücumât-ı Sittede tamamıyla izah edildiğinden, ona havale edip, Cenâb-ı Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma muvaffak eylesin. Âmin.</p>
<p><strong>اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ اْلاِخْلاَصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ. اٰمِينَ اٰمِينَ</strong></p>
<p><strong>سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</strong></p>
<p><em><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/enaniyet-ve-nefs-i-emmare-sizi-aldatmasin/">Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/enaniyet-ve-nefs-i-emmare-sizi-aldatmasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 23:11:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Üns]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Burnun Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eller ve Ayakların Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gözün Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Manası]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kulağın Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Taat]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki, mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin. Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir. Haşyet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20318 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg" alt="" width="332" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 332px) 100vw, 332px" /></a></p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin.</p>
<p>Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir.</p>
<p>Haşyet, bilen kimsede,</p>
<p>tevekkül, güvenende,</p>
<p>havf ise yakın sâhibinde bulunur.</p>
<p>Şükredenin (nimeti) artırılır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong>,</p>
<p>kulun ulaşabildiği anlayış (fehm) derecesi,aklını (hevâsına) tercih etmesi, mevcût ilmi,Allah&#8217;a karşı takvâsı ve tâati ölçüsündedir.</p>
<p>Allah her kime akıl ihsân eder,onu îmândan sonra ilimle ihyâ eder ve kusurlarını yakin ilmiyle gösterirse,onun için artık iyilik/hayır hasletleri sıraya dizilir.</p>
<p>O halde;</p>
<p>birr&#8217;i takvâda ara,</p>
<p>ilmi haşyet ehlinden al,</p>
<p>sıdk&#8217;ı, tefekkür diyârında onu araştırarak celbet.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Biz İbrahim&#8217;e, yakîne erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gös­teriyorduk.(En&#8217;âm 75)</p>
<p>Resûlullah da (sa): &#8220;Yakîni öğren(meye çalış)ın. (Çünkü onu) ben de öğrenmekteyim.&#8221; buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan akıl, hilekâr bir akıldır.</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih etmek,</p>
<p>ilmi cehâlete tercih etmek,</p>
<p>Dîni dünyâya tercih etmek.</p>
<p>Kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan ilim, insanın aleyhindeki delilleri artırır:</p>
<p>(Mâsiyete, mâlâyanîye olan) rağbeti kesip, kendine ezâ vermekten alıkoymak,</p>
<p>Haşyetle ameller işlemek,</p>
<p>Cömertlik ve rahmetle herkese insâflı davranıp elinden geleni esirgememek.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>hiç kimse akıl gibi bir zînetle süslenmedi ve ilimden daha güzel bir elbise giymedi. Çünkü Allah ancak akılla bi­linir ve O&#8217;na ancak ilimle itâat edilir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mârifetullah ehli, hâl(ve hareketlerinin temellerini ilmi gerçeklikler üzerine binâ etmiş ve fürû&#8217;u iyice anlamış/kavramıştır.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini de verir.&#8221;Bunun alâmeti, ilim ile birlikte endîşenin ve (yapabilme) kudretinin de artmasıdır. İlmi artıran her şey havfı da artırır. Ameli artıran şey de tevâzuu artırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Büyüklerimizin) yolunda, üzerine başka şeyler binâ edile(bile)n temeller şunlardır:</p>
<p>Emri bi&#8217;l-ma&#8217;rûf ve neyhi ani&#8217;l-münkere sıdk ile sarılmak,</p>
<p>ilmi nefsin hazlarından üstün tutmak,</p>
<p>bütün yarattıklarına karşı, Allah ile müstağni olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisinde,</p>
<p>ilmin haşyeti,</p>
<p>amelin basireti,</p>
<p>aklın mârifeti artırdığı kişilerin eserlerini tercih et.Ede­binin yokluğu seni onların yolundan engelliyorsa, nefsini zemmetmeye dön. Muhlis kulların vasfı ilim ehline gizli kalmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>her fikirde/düşüncede bir edeb vardır. Her işârette de bir ilim vardır. Bunu da yalnız Allah&#8217;ın (cc) murâdını anla­yanlar ve hitâbından yakînin ürünlerini toplayanlar ayırd edebilir.</p>
<p>Bunun &#8220;sâdık (insan)&#8221;daki alâmeti şudur:</p>
<p>Baktığı zaman ibret alır,sustuğunda tefekkür eder,konuştuğunda zikreder,verilmeyip men edildiğinde/engellendiğinde sabreder, verilince şükreder,belâya uğrayınca istircâ eder (&#8220;innâ lillah ve innâ iley- hi râciûn&#8221; âyetini okur; Allah&#8217;a sığınır),biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir,bil(gilen)diğinde tevâzu gösterir,öğrettiğinde rıfk ile,(bir şey) sorulduğu (veya istendiğinde de cömertçe davranır.</p>
<p>Yolda bulunan/kendisine başvuran için şifâ,(doğru) yolun gösterilmesini isteyene yardıma olur.(O,) sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığmaktır.Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur;Allah Teâlâ&#8217;nın hakkı husûsunda ise endişelidir.Onun niyeti amelinden efdal, ameli ise sözünden daha beliğdir.Hak üzeredir.Sığındığı/bağlandığı hayâ,bildiği verâ&#8217;,Delili/şâhidi ise güven(ilirlik)dir.</p>
<p>Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür,ilimden hakikatleri vardır,onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır,onunla (mes&#8217;eleleri) yo­rumlar.</p>
<p>Bu mertebeye ancak Allah Teâlâ için nefsiyle cihâd eden,tâat ederken niyeti istikamet üzere olan,gizli ve açık işlerinde Allah&#8217;tan korkan, emelini kısaltan,tehlikeden sakınmak için tetikte olan,niyaz denizinde yelken açıp,necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir.</p>
<p>Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir. Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun [gurûr diyârının]  sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini  unutturmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>akıl sâhibinin ilmi sahih, yakîni de sâbit olduğu zaman, kendisini Rabbin(in gazâbın)dan ancak sıdk&#8217;ın kurtaracağı­nı anlar; onu elde etmek için çaba sarf eder. Ölmeden önce ihyâ olmak isteğiyle sıdk ehlinin ahlâkım araştırır ki, vefâtından sonraki ebediyet yurdu için hazırlansın ve Rabbinin: &#8220;Hiç şüphesiz Allah, mü&#8217;minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını sa­tın almıştır.&#8221; (9/Tevbe 111) kavlini duyduğu zaman nefsini ve malım O&#8217;na satsın.</p>
<p>Bundan sonra da câhilken ilim öğrenir,fakirlikten sonra zenginleşir,vahşetten ünsiyyete geçer,uzaklıktan sonra yakınlık olur,yorgunken istirâhata geçer,işleri düzelir,kaygıları cem olur/birleşir.</p>
<p>Artık (bu kişinin) şiârı güvenilirlik,hâli murâkabe olur.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor&#8221;</p>
<p>(Gerçek akıl ve yakîn sâhibi) sustuğu zaman, câhil onu konuşmayı beceremiyor, merâmını anlatamıyor zanneder Oysa onu susturan hikmettir.</p>
<p>(Konuştuğu zaman,) ahmak onu saçmalıyor sanır; hâlbuki onu Allah için nasihat etme isteği konuşturmaktadır.</p>
<p>(Câhil,) onu zengin zanneder; ama onun zenginliği iffetli olmak&#8217;tır.</p>
<p>(Bâzen de) fakir zannedilir; ancak tevâzuundan dolayı öyle görünmektedir.</p>
<p>Üzerine vazife olmayan şeye kalkışmaz; gerektiğinden fazla, tâkatinin üstündeki bir yükün altına girmez.Muhtâc olmadığı şeyi almaz;korumaya vekil olduğu şeyi de bırakmaz.</p>
<p>İnsanlar ondan yana râhattadırlar;fakat o ise nefsinden bıkmıştır.Hırsını verâ ile öldürmüştür.Takvâsı ile tamahkârlığına son vermiştir.ilim nûruyla, (nefsi) arzu ve ihtiraslarım tüketir, yok eder.</p>
<p>İşte sen de böyle ol!</p>
<p>Onlar gibilerle arkadaşlık et,</p>
<p>onların izlerine tâbi ol,</p>
<p>onların ahlâkıyla edeblen.</p>
<p>İşte bunlar güvenilir hazînelerdir; onları verip de dün­yâyı satın alan aklanmıştır.</p>
<p>Onlar, belâlara karşı hazırlıklıdır.Güvenilir dostlardır onlar.Fakir düşersen yardımcı olurlar.Rablerine duâ edince seni unutmazlar.</p>
<p>&#8220;İşte onlar Allah&#8217;ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah&#8217;ın fırkası olanlar umduklarına erenlerin ta kendileridir.&#8221; (58/Mücâdele 22)</p>
<p>Allah kalbini anlayış (fehm) ile genişletsin, göğsünü ilimle aydınlatsın ve niyetini/himmetini yakîn ile cem et­sin&#8230; Bil ki, ben, kalbe giren her belânın kesinlikle fuzûlî iş­lerin sonuçlarından olduğunu gördüm.</p>
<p>Bunun temelinde de</p>
<p>cehâlet ile dünyâya dalmak,</p>
<p>öğrendikten sonra varış yerini (meâd&#8217;ı) unutmak yatar.</p>
<p>Bundan kurtuluşun yolu ise,</p>
<p>verâ (makamın)da her şüpheliyi/bilinmeyeni terk etmek,</p>
<p>yakînde de her malûmu (bilineni) almak, kabul etmektir.</p>
<p>Ben şunu tesbît ettim ki, kalbin fesâdı dînin fesâdıdır. Resûlullah&#8217;ın (sa) şu sözünü görmez misin: &#8220;Dikkat edin! Be­dende bir et parçası var ki, eğer o doğru/sağlıklı olursa bedenin ta­mamı doğru/sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozu­lur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.&#8221; buyurmuştur. &#8220;Be­den&#8221; in burada kastedilen mânâsı &#8220;dîn&#8221;dir. Çünkü organla­rın salâhı ve fesâdı dîn iledir.</p>
<p>Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk et­mek ve tûl-i emel ile aldanmaktır. Eğer kalbinin salâhını is­tersen,havâtır ânında irâdenle (karşı) dur.</p>
<p>Allah için olan işi yap, başkasını bırak.Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için (Allah&#8217;tan) yardım iste.</p>
<p>Tesbît ettim ki,</p>
<p>temeli ve sâiki kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, li­sânda ve gıdâda tezâhür etmektedir.</p>
<p><strong>Kulağın fuzûlîliği,</strong> sehve ve gaflete yol açar.</p>
<p><strong>Gözün fuzûlîliği,</strong> gaflete ve kafa karışıklığına/şaşkına dönmeye yol açar.</p>
<p><strong>Dilin fuzûlîliği</strong>, sözü çoğaltmaya/mübâlâğa etmeye ve bid&#8217;ate yol açar.</p>
<p><strong>Gıdânın fuzûlîliği,</strong> oburluğa ve (aşırı) isteklere yol açar.</p>
<p><strong>Elbisenin fuzûlîliği</strong> ise övünmeye ve kendini beğenme­ye sebep olur.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>âzâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazi­lettir.</p>
<p>Bundan önce ise &#8220;tevbe etmek&#8221; farzdır. Onu Allah ve Resûlü farz kılmıştır. Celîl (olan Allah) şöyle buyuruyor. &#8220;Ey îmân edenler, Allah&#8217;a nasûh bir tevbe ile tevbe edin.&#8221; (66/Tahrîm 8) &#8220;Nasûh&#8221;un mânâsı, kulun Rabbine tevbe et­tiği şeyi artık dönmemecesine terk etmesidir. Resûlullah da (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Ey insanlar! Ölmeden önce Rabbinize</p>
<p>tevbe edin. Meşgûl edilmeden önce sâlih amel ile Allah&#8217;a yaklaşın.’’</p>
<p><strong>Tevbe ise ancak şu dört şeyle sahih olur:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Kalbin (işlemeyi âdet edindiği günâha) dönmekte­ki ısrârını çözmek,</p>
<p><strong>2-</strong> Pişmanlık duyarak istiğfâr etmek,</p>
<p><strong>3-</strong> Kul haklarını ve zulmettiklerinin hakkını iâde etmek,</p>
<p><strong>4-</strong> Yedi duyudan oluşan organları korumak: (Yani) kulağı, gözü, dili, burnu, iki eli, iki ayağı ve onla­rın emîri olan kalbi ki, bedenin salâhı ve fesâdı kal­be bağlıdır.</p>
<p>Allah (c.c) her âzâya fariza olarak bir emir ve nehiy  yüklemiştir. İkisinin arasında (ise) bir genişlik ve mübâhlık  vardır; bunun terki dahi kul için fazilettir.</p>
<p>İmân ve tevbeden sonra kalbin vazifesi (farz’ı) Allah için amellerinde ihlâslı olmak,şüphe ânında hüsn-i zan beslemek,Allah&#8217;a güvenmek,azâbından korkmak ve fazlını ümit etmektir.</p>
<p>&#8220;Kalb&#8221;in mânâsı hakkında birçok haber rivâyet edilmiştir. Bunlardan birinde Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Mü&#8217;minler içerisinde öyle kimseler vardır ki, kalbim kendileri  için yumuşar’’’</p>
<p>Yine Resûlullah (sa): &#8220;Hak, nûr üzerinde olduğu hâlde ge­lir. Öyleyse kalplerin sırlarına dikkat ediniz.&#8221; buyuruyor.</p>
<p>İbn Mes&#8217;ûd (ra) şöyle demektedir: &#8220;Kalplerin bir &#8216;arzulu/istekli&#8217; ve &#8216;bahtlı&#8217; (ikbâl) hâlleri; bir de &#8216;bezgin/gevşek&#8217; (fetret) ve &#8216;bahtsız&#8217; (idbâr) hâlleri vardır. Arzulu ve bahtlı ânında ondan yararlanın; bezgin ve bahtsız ânında ise onu bırakın.&#8221;</p>
<p>[Abdullah] İbnu&#8217;l-Mübârek (rh) diyor ki: &#8220;Kalp ayna gibidir; uzun süre elde durursa paslanır. Hayvan gibidir; ondan gâfil olursan sapıtır.&#8221;</p>
<p>Hükemâdan biri de şöyle söylemiştir: &#8220;Kalp, altı kapik bir ev gibidir. (Sâhibine) denir ki, &#8216;Sakın bu kapılardan bir şey girip de evini senin ifsâdına sebep kılmasın.’ Kalp, işte o evdir. Kapılan da gözler, dil, kulaklar, zihin (basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılır­sa, ev zâyi olur.&#8221;</p>
<p><strong>Dilin vazifesi;</strong></p>
<p>rızâda da gazapta da doğru olmak (sıdk), gizlide ve açıkta ezâdan sakınmak, hayırda da şerde de sözü uzatmamak/abartıya kaçma­maktır.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyurur: &#8220;Kim bana çeneleri ile ba­cakları arasındakiler husûsunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm.&#8221;</p>
<p>Resûlullah (sa), Muâz b. Cebel&#8217;e de (ra) şöyle demiştir: &#8220;İnsanları yüzlerinin üstüne ateşe atan, dilleriyle kazandıkların­dan başka bir şey midir?&#8221;</p>
<p>Yine Resûlullah (sa) şöyle buyurmuştur: &#8220;Sizi fuzûlî ko­nuşma husûsunda uyarırım. Her birinize ihtiyâcını karşıladığı kadarıyla söz yeter. Çünkü kişiye fuzûlî maldan (hesap) sorulaca­ğı gibi, fuzûlî konuşmalardan da (hesâp) sorulur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah, her konuşan kişinin konuşmasında hazırdır. (Öyley­se) kişi, söylediği şeyi bilmesinden dolayı Allah&#8217;tan sakınsın.&#8221;</p>
<p><strong>Gözün vazifesi;</strong></p>
<p>harâm(a bakmak)dan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (ra), Resûlullah&#8217;ın (sa) şöyle söylediğini haber verir: &#8220;(Harâma) nazar, İblîs&#8217;in oklarından bir oktur. Kim onu Allah korkusundan dolayı terk ederse, Allah ona, halâvetini kal- binde bulacağı bir îmân verir.’’</p>
<p>Ebû&#8217;d-Derdâ (ra) ise şöyle der: &#8220;Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendiri­lir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından (ve pencere gi­bi yerlerinden) gözetlerse, Allah onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder.&#8221;</p>
<p>Dâvud et-Tâî, baktığında çokça [uzun süre] bakan bir adama şöyle demiştir: &#8220;Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çün­kü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden so­rulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecek­tir.&#8221;</p>
<p>Denilir ki, &#8220;Birinci bakış şenindir; fakat diğeri senin değil­dir.&#8221;</p>
<p>Yâni farkında olmadan (göze çarpma şeklindeki) ilk bakış kuldan affedilir; ancak (nesneyi) algılamaya/fark et­meye (fehm&#8217;e) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.</p>
<p><strong>Kulağın vazîfesine</strong> gelince; kulak), konuşmaya ve ba­kışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak/hoşlanmak da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara ezi­yet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.</p>
<p>Abdullah b. Ömer (ra) şöyle demiştir: &#8220;Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehye- dildik.&#8221;</p>
<p>Kasım b. Muhammed [b. Ebî Bekr es-Sıddîkl&#8217;a şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: &#8220;Allah kıyâmet günü hak ile bâtılın arasım ayırdığı zaman şarkı nerede olur?&#8221; Denildi ki: &#8220;Bâtıl tarafında.&#8221; O da, &#8220;Fetvâyı nefsiniz­den isteyin.&#8221; dedi.</p>
<p>Kul için -dilden sonra- kulağından daha zararlı bir or­gan yoktur. Çünkü o kalbe giden en süratli elçidir. Fitne oluşumuna da yatkındır.</p>
<p>Veki&#8217; b. el-Cerrâh diyor ki: &#8220;Bir bid&#8217;atçıdan bir söz duydum, yirmi seneden beri onu kulaklarımdan atama­dım.&#8217;</p>
<p>Tâvûs [b. Keysân] da, yanma bir bid&#8217;atçı gelince onun sözünü duymamak için kulaklarını kapatırdı.</p>
<p><strong>Burnun vazîfesi</strong>(ne gelince; burun), kulağa ve göze tâ­bidir. Bakmanın ve dinlemenin helâl olduğu şeyi koklaman da câizdir.</p>
<p>Ömer b. Abdülaziz&#8217;den (ra) rivâyet edildiğine göre, kendisine bir misk getirilmiş. Onu burnundan uzakta tut­muş. Bu husûs kendisine sorulduğunda şöyle demiş: &#8220;Bu­nun ancak kokusundan faydalandır, değil mi?</p>
<p><strong>Ellerin ve ayakların vazifesi</strong>; onları &#8216;mahzûrlu olana&#8217; uzatmamak ve haktan alıkoymamaktır. Mesrûk [b. Ecdâdl der ki: &#8220;Kul hiçbir adım atmaz ki, kendisine bir sevâb ya da günâh yazılmış olmasın.&#8221;</p>
<p>Süleymân&#8217;ın kızı, Hâlid b. Ma&#8217;dân&#8217;ın kızı Abde&#8217;ye: &#8220;Beni ziyâret et&#8221; diye yazmıştı. Abde ise ona şöyle cevap yazdı: &#8220;İmdi, merhûm babam Allah&#8217;ın kefil olmadığı bir yü­rüyüşle yürümekten ve kıyâmet günü sorulduğunda bir çı­kış yolu bulamayacağı yemeği yemekten hoşlanmazdı. Bundan dolayı ben de babamın hoşlanmadığı şeyden hoş­lanmıyorum. Selâm üzerine olsun.&#8221;</p>
<p>Birisi de, &#8220;Peki, (kurtuluşa götüren) ameller işlemenin yolu nedir?&#8221; diye sorarsa, deriz ki:</p>
<p>Muttaki imâmların yolundan ayrılmamak,gidişâtını bilmek için müsterşidînin âdâbına bakmak,muhasebe ile teyakkuz halinde olmak,hakkı gözeterek/adâlet ile amel etmek, eziyetten korunmak,başa kakmadan, minnet altında bırakmadan &#8216;fazla ola­nı&#8217; vermek,hasetten uzak güzel tavır takınmak,kamufle etmekten hoşlanarak kanâat etmek,selâmet için uzunca susmak,yabancılaşmadan/ilişkilerde soğukluk oluşturmadan halka tevâzu göstermek,halvette zikir ile ünsiyyet kurmak,hizmet etmek (iştiyâkıyla dolması) için kalbini boşaltmak,niyeti/endîşeyi murâkabe ile cem etmek ve kurtuluşu istikamet yolunda aramak.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Şüphesiz, &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; deyip de sonra istikamet üzere olanlara, (evet) on­lara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olmayacaklar­dır&#8221; (46/Ahkâf 13)</p>
<p>Süfyân b. Abdullah es-Sakafî (ra): &#8220;Yâ Resûlallah! Ba­na, kendisine tutunacağım bir iş söyle.&#8221; deyince, (Resûlul-lah (sa) şöyle) buyurdu: &#8220;Allah&#8217;a inandım de, sonra da dosdoğ­ru ol.’’</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (ra) diyor ki: &#8221; &#8220;İstikamet üzere (dos­doğru) oldular&#8221; demek, &#8220;Allah&#8217;a itâat edip, tilkinin (avcıdan) kaçması gibi (sağa sola saparak) kaçmadılar&#8221;, demektir.&#8217; Ebû&#8217;l-Âliye er-Riyâhîy de şöyle diyor: &#8221; &#8216;Dosdoğru oldu­lar&#8217;; (yâni) dinde, dâvette ve amelde Allah için ihlâslı oldu­lar&#8221;</p>
<p>İstikametin aslı üç şeydedir.</p>
<p>Kitâb&#8217;a tâbi olmak,</p>
<p>Sünnet’e tâbi olmak ve cemâatten ayrılmamak.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kul için en kurtarıcı yol;</p>
<p>ilimle amel,havf ile korunma ve Allah (cc) ile yetinmektir.</p>
<p>Artık sen de hâlini (buna göre) ıslâh ile meşgûl ol.Rabbine karşı muhtaç (fakır) bulun.Şüpheli şeylerden uzak dur.İnsanlara olan ihtiyâcını azalt.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendin için sevdiğini onlar için de sev;</p>
<p>hoşlanmadığın şeylerde de aynı şekilde davran.</p>
<p>Örtülü bir şeyi de açma.</p>
<p>Bir günâhı nefsinde (içinden) bile söyleme, [veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme.]</p>
<p>Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme.</p>
<p>Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Allah&#8217;a sığın.</p>
<p>Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O’na olsun.</p>
<p>Her işte O&#8217;na tevekkül et.</p>
<p>Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda bekle­diği şeylere kanma.</p>
<p>Zikrini gizle.</p>
<p>Allah&#8217;a şükretmeye devâm et.</p>
<p>İstiğfârı çoğalt.</p>
<p>Düşünerek ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Acele edilecek yerlerde teenni ile,dostluklarında/arkadaşlıklarında (insanlarla olan iliş­kilerinde) hüsn-i edeble hareket et.</p>
<p>Nefsin için insanlara öfkelenme;</p>
<p>Allah için nefsine öfkelen.</p>
<p>Kötülük husûsunda kimseye denk olma [diğer bir ifâ­deyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme].</p>
<p>Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın;kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma.</p>
<p>Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur.</p>
<p>Acılan gizle.</p>
<p>Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et.</p>
<p>Güven hakkında kapsamlı bilgiye sâhip ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanların elindekinden) ümit kesmeyi ve &#8220;güzel fa­kirliği&#8221; (kendine) şiâr edin.</p>
<p>Sana isâbet eden şeylere sabret.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana taksim ettiği şeye râzı ol.</p>
<p>Allah&#8217;ın va&#8217;dine karşı yakîn,kendi yaptıkların hakkında korku üzere ol.</p>
<p>Kâfi derecede bulduğun zaman kendini külfete sokma.</p>
<p>İstemekle görevlendirildiğin şeyi zâyi etme.</p>
<p>(Sana yönelik) her vergi&#8217;sinde (ihsan ve ikrâmında) Allah&#8217;a muhtâc olduğunu hatırla;</p>
<p>kurtuluşu O’ndan iste.</p>
<p>Sana zulmedeni affet.</p>
<p>(Vermeyerek) seni mahrûm edene ver.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sana gelmeyene Allah için git.</p>
<p>Seni seven kişiyi, sen de Allah için (kendine) tercih et. Kardeşlerin için canını malını fedâ et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dînin hakkında da Mevlâ&#8217;nın hukûkuna riâyet et.</p>
<p>İyilik (ma&#8217;rûf) olarak yaptığın büyük bir şey de olsa gö zünde büyütme;yaptığın bir münkeri ise küçük de olsa küçümseme.</p>
<p>Amel ile gururlanmaktan sakındığın gibi, ilimle de caka satmaktan sakın.</p>
<p>Zâhirî ilmin geçersiz kıldığı bâtınî bir usûle (edeb’e)  inanma.</p>
<p>İnsanlara isyân etmek gerekse de Allah&#8217;a itâat et;ancak Allah Teâlâ&#8217;ya isyân pahasına insanlara itâat etme.</p>
<p>Allah için gayretinden bir şey esirgeme.</p>
<p>Allah için (yaptığın) amellerde nefisinden hoşnut olma.</p>
<p>(Allah&#8217;ın huzûrunda) namâza her şeyinle (bir bütün olarak) dur.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana farz kıldığı zekâtı neşeli/istekli olarak ver.</p>
<p>Orucunu yalandan ve gıybetten koru.</p>
<p>Komşunun, miskinin ve yakınlarının haklarına riâyet et.</p>
<p>Ehlini (âile halkını) terbiye et/edeblendir.</p>
<p>Sâhibi olduğun, kontrolün altında bulunanlara [hiz­metçi, işçi vs.] rıfk ile davran.</p>
<p>Emrolunduğun gibi canlı/aktif/(fiziki ve zihnî olarak) güçlü bir şekilde dimdik ayakta ol.</p>
<p>Bir hayır için harekete geçtiğinde acele et.</p>
<p>Seni şüphelendiren şeyi bırak.</p>
<p>Mü&#8217;minlere merhameti elden bırakma.</p>
<p>Nerede olursan ol hakkı söyle.</p>
<p>Doğru (söylüyor) da olsan çok yemin etme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Beliğ konuşan birisi de olsan, sözü genişletmemeye/lâfı uzatmamaya dikkat et.</p>
<p>Alim de olsan, dinde külfetli/zahmetli iş görmekten (tekellüf ten) sakın.</p>
<p>İlmi her sözün önüne geçir.</p>
<p>İçtihâdından sonra endîşeyi/tedirginliği elden bırakma.</p>
<p>Dînin selâmette olduktan (dînine halel gelmedikten) sonra insanları idâre et.</p>
<p>Dalkavukluktan/yağcılıktan ise kesinlikle kaçın.</p>
<p>İnsanlarla olan geçimin güzel ahlâk ile olsun.</p>
<p>Bilmediğin bir konu hakkında &#8220;Allah bilir&#8221; demekten utanma.</p>
<p>Anlatacaklarını (dinlemeye) istekli olmayanların ya­nında söz söyleme.</p>
<p>Sana buğz edecek olanların yanında dînini anlatma.</p>
<p>Güç yetiremeyeceğin bir belâya karışma/müdâhale etme.</p>
<p>Nefsine, onu hor gören şeylerden ikrâm et.</p>
<p>Himmetini kötü ahlâktan uzak tut.</p>
<p>Emîn olandan başkasını dost/kardeş edinme.</p>
<p>Sırrını her insana açma.</p>
<p>İnsanların hâlini (dikkate alarak davran, kapasitelerini) zorlama.</p>
<p>(İnsanlara) aklının almayacağı/tahammül edemeyece­ği ilimden bahsetme [veya; İlmî bir lisânla söz söyleme.]</p>
<p>Çağrılmadığın işe gidip hemen dâhil olma.</p>
<p>Ulemâ meclislerinde saygılı/ciddi ol.</p>
<p>Hükemânın kadrini bil.</p>
<p>Zanaatkârı/Sanatkârı mükâfâtlandırmadan bırakma.</p>
<p>Câhillerden yüz çevir.</p>
<p>Sefihlere karşı hilm ile davran.</p>
<p>İşlerin hakkında, Allah&#8217;a (karşı) huşû duyanlarla istişâre et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mazlûm kardeşine yardım et;eğer zâlim ise onu hakka çevir.</p>
<p>Onun sende hakkı varsa fazlasıyla ver;fakat senin ondaki hakkın için peşine düşme.</p>
<p>Borçluya kolaylık göster.</p>
<p>Dul ve yetimlere rıfk ile davran.</p>
<p>Fakirlerden sabırlı olanlara ikrâm et.</p>
<p>Zenginlerden de belâya uğrayana merhamet et.</p>
<p>Kimseye, elde ettiği bir nimet sebebiyle hased etme.</p>
<p>Hiç kimseyi de gıybetle anma.</p>
<p>Soruna yol açar korkusuyla kendine sû-i zan kapışım kapalı tut.</p>
<p>Te&#8217;vîli (hayra yormayı) genişleterek hüsn-i zan kapısı­nı açık tut.</p>
<p>(Başkalarından) ümidine keserek tamâ kapışım kilitle.</p>
<p>Kanâat ile istiğnâ kapısını aç.</p>
<p>Allah için yapacağın zikri, O&#8217;na nâhoş şeyler izâfe et­mekten uzak tut.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakitlerini değerlendir.</p>
<p>Gecen ve gündüzün (senden neleri) götürüyor, uzak­laştırıyor farkına var.</p>
<p>Her vakitte tevbeni yenile.</p>
<p>Ömrünü üç zamâna ayır: Bunlar, ilim zamânı, amel za-mânı ve nefsinin haklarına ve sana lâzım olacak şeylere ayı­racağın zamân olsun.</p>
<p>Geçip giden (vakitlerden ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki fırkanın Allah Teâlâ&#8217;nın huzûrunda varacakları ye­ri tefekkür et: &#8220;Bir fırka O&#8217;nun rızâsıyla cennette; bir fırka da kızgınlığı ile alevli ateşte (cehennemde).&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın sana yakınlığını farket.</p>
<p>Yazıcı hafaza meleklerine ikrâm et.</p>
<p>Allah&#8217;ın nimetlerinden -anlayarak- faydalan;geriye O&#8217;na hüsn-i senâ ve şükür gönder.</p>
<p>Nefsini herhangi bir makamda görmekten sakın [veya; töhmet altında olması sebebiyle nefsini, makamları/mevkileri görmesi ile birlikte ikâz et].</p>
<p>İnsanların (onu) küçümsemesinin te&#8217;sirinde kalıp da, &#8216;hakk&#8217;ı saçma/tutarsız görmekten kaçın.</p>
<p>Muhakkak bu öl­dürücü bir zehirdir.</p>
<p>(Allah&#8217;ın) nefretini çekme korkusu ile, insanların gö­zünden düşme korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>Ecelin yakınlığı gerçeği ile, fakirlik korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>İyi işler yaptığında gücün yettiğince gizli tut.</p>
<p>İstişâre ânında (doğruyu bulmak için) çokça gayret et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah için (severken) kararlılıkla sev;(o şeyden) Allah için ilişkiyi kestiğin zaman da etkili/kararlı bir şekilde ayni.</p>
<p>Ancak muttaki ve âlim olanı dost edin.</p>
<p>Ancak akıllı ve şuurlu/bilinçli insanlarla birlikte ol.</p>
<p>Senden önceki (müctehid) imâmlara tâbi ol.</p>
<p>Senden sonraki ümmete de muallim ol.</p>
<p>Muttakîlere imâm,irşâd edilmek isteyenlere sığınak ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şikâyetini kimseye ilân etme.</p>
<p>Dünyân için dînini yıpratma/tüketme [veya; dînini istismâr ederek dünyâ(lıklar)ı kazanma].</p>
<p>Uzletten nasibini al.</p>
<p>Helâlden başkasını alma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsrâftan uzak dur.</p>
<p>Dünyâ(lık)dan yeteri kadarına kanâat et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Edebi, ilim bostanlarında;</p>
<p>ünsü<span style="text-decoration: line-through;">,</span> halvet diyârında;</p>
<p>hayâyı, nefsin patikalarında;</p>
<p>ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde;</p>
<p>hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allah&#8217;ın ihsânının devâm ettiğini;zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını,hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O&#8217;na muhtâc olduğun hâlde,Onun sana ihtiyâ­cının olmadığını iyi bil.</p>
<p>Nerede Rabbini bilen?!</p>
<p>Nerede günâhından korkan?!</p>
<p>Nerede (Allah&#8217;a) yakınlığı ile sevinen?!</p>
<p>Nerede O&#8217;nun zikriyle meşgûl olan?!</p>
<p>(O&#8217;na) uzak kalmaktan (korkup) ürperen nerede?!</p>
<p>Mağfûr (bağışlanmış) olan işte budur! Ey mağrûr (al­danmış kul), örtüleri yırttığım Celil olan (Allah) görmedi mi (zannediyorsun)?!</p>
<p><strong>Ey kardeşim!Bil ki,</strong></p>
<p>günâhlar gafleti,</p>
<p>gaflet, (kalp) kasvettini<span style="text-decoration: line-through;">), </span></p>
<p>kasvet Allah&#8217;tan uzaklaşmayı,</p>
<p>Allah&#8217;tan uzaklaşma cehennem âteşini mîrâs bırakır. Ancak bunu diriler tefekkür eder. Ölülere gelince; onlar kendilerini dünyâ sevgisiyle öldürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>gündüzün ışığı âmâya nasıl fayda vermiyorsa; bunun gibi, ilmin nûru ile de ancak takvâ ehli aydınlanabilir.</p>
<p>Ölüye ilâcın fayda vermediği gibi, edep de iddiâcıya fayda vermez.</p>
<p>Sağanak halindeki yağmur kayada ekin bitirmediği gi­bi, hikmet de dünyâyı sevenin kalbinde yeşermez.</p>
<p>Kim hevâsıyla samîmî/senli benli olursa edebi azalır. İlminin gösterdiklerine muhâlefet edenin cehâleti artar. (İlâcı) kendine fayda etmeyen, başkasmı nasıl tedâvî edebilir?</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>insanların bedenen en râhatı, dünyâ (hakkın)da zühd ehli olanlardır.</p>
<p>Kalben insanların en yorgunu ve meşgûliyeti çok olam da, dünyâya ihtimâm gösterenlerdir.</p>
<p>Emeli kısaltmak, zühde en çok yardıma olan ahlâktır. Mârifet ehlinin (Allah&#8217;a) en yakın hâlleri, kıyâmda Al­lah&#8217;ı (cc) zikretmeleridir.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Şüphesiz Allah sizin üzerinizde rakîbdir.&#8221; (4/Nisâ 1)</p>
<p><strong>Şunu bil ki,</strong></p>
<p>sıdktan daha yakın bir yol,ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur.</p>
<p>Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha fay­dalı bir şey görmedim.</p>
<p><strong>Anladım ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır,</p>
<p>aklı güzelliğidir,</p>
<p>dostluğu hoşgörüsü ve affıdır,</p>
<p>şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah bir kula fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allah&#8217;ı) öfkelendirmektir. Allah kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulüm- dür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dola­yı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakit­leri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir.</p>
<p>Bize ulaşan habere göre Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: &#8220;Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, hu zenginlik onları ifsâd edecek­ti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zen­ginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, hu (fakirlik) onun îmânını ifsâd edecekti.&#8221; Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.</p>
<p>Kim Allah&#8217;ı(n hikmetsiz iş yapmayacağım) bilirse O&#8217;nu ithâm etmez. Allah&#8217;ı(n neyi kasdettiğini) anlayan [veyâ; Al­lah hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan], kazâsına râzı olur. Eğer şu âyetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâ-hiplerine yeterdi: &#8220;Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. On­lar için ise (Rablerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur/&#8217; (28/Kasas 68)</p>
<p>Câhillerin ahlâkından,</p>
<p>günâhkârların meclislerinden [veya; sizlerle olan sos­yal ilişkilerinden],</p>
<p>şaşırmışların propagandasından, aklanmışların (affedileceklerine dâir) ümitlerinden, (affedilmekten) ümit kesenlerin ye&#8217;sinden sakın.</p>
<p>Hak ile âmil ol.</p>
<p>Allah&#8217;a îtimâd et.</p>
<p>Ma&#8217;ruf ile emret, münkeri nehyet.</p>
<p>Kim Allah&#8217;a sâdık olursa, (Allah) ona nasihat eder. Kim de başkası(na hoş görünmek) için süslenirse, onun ayıbını/kusurunu gösterir, ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong></p>
<p>(kendisine) tevekkül edene O kâfidir; başkasına güveneni (ise) sevmez/iğrenir.</p>
<p>Ondan korkana emniyet verir.</p>
<p>Şükredenin (nimetini) çoğaltır,îtâat edene ikrâm eder.</p>
<p>Onu tercih edeni sever.</p>
<p>Allah&#8217;a (sâdece) akıl ile itâat etmekten/boyun eğmekten, hevâ ile amel etmekten, hakkı terk etmekten/hesâba katmamaktan, bâtıla sığınmaktan [veya; bâtıl ile kabûl görmekten/bir yerlere gelmekten],</p>
<p>tevbeyi unutup mağfiret temenni etmekten sakın.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kökü yakîn ile sâbit değilse,dalları sıdktan,meyvesi ve nebâtı verâdan,delili kaygı ile ayakta durmakta (kaim) ve perdesi haşyet ile örtülü değilse o ilim ve amelden râzı olunmaz.</p>
<p>Gevşeklik göstermek sûretiyle nefsinden râzı olma. Muhakkak ifrata düşme (tefrît) konusunda kimsenin özrü yoktur. Zîrâ kimse Allah&#8217;tan müstağni değildir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın katindakilere güzel niyetler beslemek ve (niyetleri O’nun) sevdiği şeylere uygun hâle getirmek ki­şinin saâdetindendir.</p>
<p>Allah kime hayır dilerse ona akıl ihsân eder, ilmi sevdirir, şefkat ile mükâfâtlandırır, ona rıfk ile muâmele eder, kanâat ile zenginleştirir, kusurlarım gösterir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>-Allah sana merhamet etsin- her halin aslı sıdk&#8217; ve &#8220;ihlâs&#8221;dır. Şöyle ki,</p>
<p>sabır, kanâat, zühd, rızâ ve üns sıdk&#8217; tan; yakın, havf, muhabbet, iclâl, hayâ ve tâzîm de ihlâs&#8217;dan kaynaklanır/şûbelenir.</p>
<p>Her mü&#8217;minin bu makamların içinde bir yeri vardır ki, onun hâli bununla bilinir. (Bir mü&#8217;mine;) recâ içinde olduğu halde hâif, havf içinde olduğu halde râcî, rızâ içinde olduğu halde sâbir, hayâ içinde olduğu halde muhibb denir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her hâlin kuvvetli ya da zayıf olması, kulun îmân ve mârifeti miktârıncadır.</p>
<p>Bu hallerin her birinin aslı için, hâlin kendisiyle bilindi­ği üç alâmet vardır.</p>
<p>Sıdkın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey şunlardır:</p>
<p>Kalbin sıdk&#8217;ını belli eden tahkiki îmân,</p>
<p>Niyetin sıdk&#8217;ını açığa vuran ameller,</p>
<p>Sözün sıdk&#8217;ını dışarıya aksettiren konuşmalar. [Kalbî, amelî, kavlî sıdk]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabrın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey vardır:</p>
<p>Allah&#8217;ın harâm kıldıklarına karşı sabır,</p>
<p>Allah&#8217;ın emirlerine uymakta sabır,</p>
<p>Musibet anında (Allah için, Allah&#8217;tan sevap uma­rak) sabır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanâat de üç şeydedir:</strong></p>
<p>(Yiyecek) varken bile azıyla yetinmek,</p>
<p>Yoklukta ve sebeplerin yetersizliğinde (dahi) fak/ı korumak.</p>
<p>Mahrûmiyet ânım yaşasa bile, Allah&#8217;a (cc) ayırdığı vakitte sükûn bulmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanâatin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Başlangıcı, imkânı varken dahi fuzûlî olanı terk etmektir. Sonu ise, se­beplerin yokluğuyla berâber müstağni olmaktır. Bundan dolayı bazıları &#8220;kanâat, rızâdan üstündür&#8221; demişlerdir. On­lar bununla tam bir kanâati kastederler. Çünkü takdire rızâ gösteren (râzî), verilene, men edilene karışmaz. Kani&#8217; ise, Rabbi ile ganîdir. Allah ile berâber -O&#8217;ndan gelen hâriç- baş­ka bir nasîb istemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zühd üç şeydedir. Bunlar olmaksızın kimseye zâhid denmez:</p>
<p>Elini maldan mülkten çekmek,</p>
<p>Nefsini helâlden bile uzak tutmak,</p>
<p>Vaktinin çoğunda dünyâdan gâfil olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kişi başka üç şeyle de zâhid olabilir:</p>
<p>İrâdât sağanağında nefsini korumak,</p>
<p>Gına bölgelerinden kaçmak,</p>
<p>İhtiyâç ânında, (şüpheli olanları değil) &#8216;bilinen&#8217; şeyleri almak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üns de üç şeydedir</p>
<p>Halvette ilim ve zikir ile üns,</p>
<p>Halvetle berâber yakın ve marifet ile üns,</p>
<p>Her halde Aziz ve Celîl olan Allah ile üns.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rızâ muhabbetin ölçüsüdür. Tevekkülün özü, yakînin rûhudur. Eyyûb es-Sehtiyânî ve Fudayl b. Iyâz&#8217;dan (rh.a) naklen anlatırlar: O ikisi derlerdi ki: &#8220;Rızâ tevekküldür.&#8221;</p>
<p>Bu ilimle vasıflanmak sıdkın bir şûbesidir. Sıifyân es- Sevrî de (rh) der ki: &#8220;Sâdıkın sıdkı kemâle erdiğinde, artık o kendi elindekine bile mâlik değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhlâs&#8217;ın şubelerine gelince&#8230; Allah&#8217;ı (cc) benzerlikten, denklikten, eşten ve evlattan ayırt etmedikçe ihlâs sâhibine &#8220;muhlis&#8221; denmez. Sonra tevhidi ikame etmekle Allah&#8217;ı dile­mesi, nâfilede ve farzda himmetini O&#8217;nun için ve O&#8217;nunla cem etmesi gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yakîn&#8217;in sıhhati üç şeydedir:</strong></p>
<p>Allah&#8217;a güvenmekle kalbin sükûn bulması,</p>
<p>Allah&#8217;ın emrine boyun eğme,</p>
<p>Sâbık ilimden [Allah&#8217;ın gelmiş geçmiş her şeyi, olacaklarıda bilmesinden] korkma, ürkme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yakîn&#8217;in de bir başlangıcı ve sonu vardır. Başlangıcı, it-mînân (kalp huzûru), sonu da sâdece Allah ile yetinmektir. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Ey peygamber! Sana da, müzminlerden sana tâbi olanlara da Allah yeter.&#8221; (8/Enfâl 64) Âyette geçen &#8220;hasbü&#8221;, &#8216;kâfi’ demektir. İktifâ eden de, Al­lah&#8217;ın kazâsına râzı olan kuldur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyoruz ki &#8220;yakînin sonu&#8221; demek, kulun vasıflarının îmân makamında bulunması demektir; ilimde yakînin sonu demek değildir. Zîrâ buna Allah&#8217;ın yarattıklarından kimse ulaşamaz.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;ın künhüne kim­se varamaz.&#8221;</p>
<p>Dediler ki: &#8220;Yâ Resûlallah! Bize ulaşan bilgiye göre Meryem oğlu îsâ (as) suyun üzerinde yürürmüş?&#8221; (Efendi­miz) buyurdu ki: &#8220;Eğer havf ve yakîni daha da artsaydı havada bile yürürdü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Havf ancak yakînden sonra olur. Yakînen bilmediği şeyden korkanı gördün mü?</p>
<p>Havf üç şeydedir:</p>
<p>îmân korkusu: Bunun alâmeti, isyânlar ve günâhlardan ayrılmadır ki, mürîdlerin havfı budur.</p>
<p>Geçmişin korkusu: Bunun alâmeti de haşyet, endî­şe ve verâdır. Bu da ulemânın havfıdır.</p>
<p>Elindekini kaçırma korkusu: Alâmeti, heybet ve iclâlin nezâretinde Allah&#8217;ın (cc) rızâsını talep için tüm gücünü harcamaktır. Sıddîkların havfı budur.</p>
<p>Havfta dördüncü bir derece daha vardır ki, Allah (cc) onu meleklerine ve peygamberlerine (as) has kılmıştır. Bu­na &#8220;havfü&#8217;l-zam&#8221; denir. Çünkü onlar kendi nefislerinde Al­lah&#8217;ın emânıyla güven içindedirler. Onların korkulan, iclâlen ve i&#8217;zâmen kullukta bulunmalarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbet de üç şeydedir ki, bunlar olmadan kişiye (&#8220;Allah (cc) için seven&#8221; denemez.</p>
<p>Allah (cc) için mü&#8217;minleri sevmek: Bunun alâmeti, onlardan ezâyı def etmek ve onlara menfaati celb etmektir.</p>
<p>Allah (cc) için Resûl&#8217;ü (sa) sevmek: Bunun alâmeti, Sünnet&#8217;e tâbi olmaktır. Çünkü Allah (cc) şöyle bu­yurur: &#8220;De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin.&#8221; (3/Âl-i Imrân 31)</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih ederek Allah&#8217;ı (cc) sevmek: Denilir ki; nimeti anmak muhabbeti getirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbetin de bir başlangıcı ve sonu vardır. Muhab­betin başlangıcı, nimetleri ve ihsânlarıyla Allah&#8217;ı sevmektir.</p>
<p>[Abdullah] İbn Mes&#8217;ûd (ra) der ki: &#8220;Kalpler, kendine ihsânda bulunanı sevecek şekilde yaratılmıştır.&#8221;</p>
<p>Muhabbetin bundan daha yücesi ise, Allah&#8217;ın (cc) hak­kı bunu gerektirdiği için O&#8217;nu sevmektir. Ali b. el-Fudayl (rh.a) şöyle der: &#8220;Allah (cc), Allah olduğu için sevilir.&#8221;</p>
<p>Bir adam Tâvûs [b. Keysân&#8217;a: &#8220;Bana öğüt ver.&#8221; dedi. {Tâvûs) dedi ki: &#8220;Sana şunu öğüt veririm: Allah&#8217;ı öyle bir sevgiyle sev ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha sevgili olmasın, O&#8217;ndan öyle kork ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha korkup olmasın. Allah&#8217;tan öyle bir ümitle ümitlen ki, bu ümit, korkuyla senin aranda perde olsun. Nefsin için râzı olduğa şeye (başka) insanlar için de râzı ol. Dikkat et! Sana Tevrâtı, İncıl&#8217;i, Zebûr&#8217;u ve Furkân&#8217;ı cem ettim.&#8221;</p>
<p>Bedene göre başın yeri ne ise, hayâya göre iclâl ve ta&#8217;zî-min yeri de odur. Yâni biri olmaksızın diğeri de olmaz. Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman O&#8217;nu hakkıyla yüceltmiş (iclâl etmiş) olur. Hayânın en efdali de Allah&#8217;ı (cc) murâkabedir.</p>
<p>Murâkabe üç şeydedir:</p>
<p>Amel etmek sûretiyle tâatinde Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Terk etmek sûretiyle isyânında Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Niyetlerde ve havâtırda Allah&#8217;ı murâkabe.</p>
<p>Çünkü Nebî (sa): &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görü­yor.&#8221; buyurur.</p>
<p>Kalp için, Allah&#8217;ı (cc) murâkabe etmek; geceyi kıyâm, gündüzü sıyâm ile geçirmekten ve Allah yolunda malmı in-fâk etmekten daha zahmetli gelir.</p>
<p>Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in (ra) şöyle dediği nakledilir: &#8220;Muhak­kak Allah&#8217;ın yeryüzünde bir kabı vardır. İşte bu kab kalp­lerdir. O ancak &#8216;saf, &#8216;sağlam&#8217; ve &#8216;ince&#8217; (rikkat) kalpleri kabûl eder.&#8221; Bunun mânâsı şudur:</p>
<p>Kalbi Allah (cc) için saflaştırmak; Allah&#8217;ın emir ve nehylerine ittibâ ile, sıdk ve endîşeyi müşâhede etmekle mümkündür.</p>
<p>Kalbi Resûlullah (sa) için saflaştırmak; söz, amel ve ni­yet boyutunda, o&#8217;nun getirdiğini kabul ederek sağlanır. Ve kalp mü&#8217;minler için, onlardan ezâyı def edip menfaati ulaş­tırarak saflaştırılır.</p>
<p>(Kalpteki) &#8220;Sağlamlık&#8221;ın mânâsı, &#8220;Allah Teâlâ için hadleri uygulamada ve emri bi&#8217;l-ma&#8217;ruf ve nehyi ani&#8217;l-münkerde sağlam&#8221; demektir.</p>
<p>&#8220;İncelme&#8221;nin (rikkatin) mânası ise iki şekildedir. Ağ­lamakla olan rikkat, merhamet etmekle olan rikkat.</p>
<p>Tevfik Allah&#8217;tandır. O bize yeter. O ne güzel vekildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih Çıtlak &#8211; 40 Mektup , Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatih-citlak-40-mektup-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatih-citlak-40-mektup-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Apr 2013 09:53:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[40 Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Cenab-ı Hak]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Çıtlak]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmet ve Akşemseddin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=688</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kıymetli evlâdım, kişinin bilmediğine sabretmesi kolaydır; sebebi hikmetini bilmez, dolayısıyla hükmünü tam veremez,iyi mi kötü mü, neticesini beklemek üzere sabreder. Bizim yolumuzda sair kimselere sabır daha farklıdır. Bizim büyüklerimiz karşısındaki insanın cibilliyetini, fıtratındaki şerri ve hileleri matuf ihaneti gördüğü ve bildiği halde sabreder. Hükmü verebilecek durumda olmasına rağmen, Cenab-ı Hakk&#8217;ın o hükmü huşu etmesini bekler ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatih-citlak-40-mektup-notlarim/">Fatih Çıtlak – 40 Mektup , Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-691" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/536866_10151455077909926_1835695730_n.jpg" alt="Fatih Çıtlak - 40 Mektup , Notlarım" width="237" height="369" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/536866_10151455077909926_1835695730_n.jpg 383w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/536866_10151455077909926_1835695730_n-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 237px) 100vw, 237px" /></p>
<p>Kıymetli evlâdım, kişinin bilmediğine sabretmesi kolaydır; sebebi hikmetini bilmez, dolayısıyla hükmünü tam veremez,iyi mi kötü mü, neticesini beklemek üzere sabreder. Bizim yolumuzda sair kimselere sabır daha farklıdır. Bizim büyüklerimiz karşısındaki insanın cibilliyetini, fıtratındaki şerri ve hileleri matuf ihaneti gördüğü ve bildiği halde sabreder. Hükmü verebilecek durumda olmasına rağmen, Cenab-ı Hakk&#8217;ın o hükmü huşu etmesini bekler ve hatta âleni bir hıyanete mâruz kalmadıkça elini de o kardeşinden çekmez. Burada meşgul olunması gereken, kendi nefsin ve kalbinde müşahade ettiğin Hakk muhabbetinin dâim olmasıdır.</p>
<p>&#8220;Sen çıkarsan aradan, kalır seni Yaradan.&#8221; demişler. Böylesi durumlarda kendini müdafaa eyleme ve asla üzülme! Bak, mânâ âleminde ne güzel sohbetlere,iltifatlara ve tesellilere mazhar olmaktasın; yâr ile muhabbet etmeye dahi bu hayat yetmezken, seni anlam ayan ağyâr ile meşgul olmak beyhude değil midir?</p>
<p>Pek kıymetli evlâdım, bir vücut içerisinde nice azalar, cevherler ve maddeler vardır. Vücutta göz de var, kulak da, el de var ayak da;gıdalar, necasetler, zehirler hepsi bir kapta. Sen o vücudun muhabbet mahalli olan kalp civarından düşmemeye gayret et,bunu da ancak ihlâs ile başarabilirsin.</p>
<p>İhlâsta hangi mertebede olduğunu anlaman belli süre içinde pek kolay değil. Fakatşu kadarını bil ki insanlardan gördüğün iltifat ve ihanet senin Hakk&#8217;a muhabbetini değiştirmiyor, gönlünün safası bozulmuyorsa inşallah ihlâs makamına kadem (ayak) bastın demektir. Dört bir yandan savaş haberleri gelmekte ve insanların çoğu fakr û zaruret içerisinde inlemekte. Ahvâl böyleyken ve insanların bahçesi gibi olan sohbet ve zikir meclislerinde, kişilerin birbiriyle çekişmesi, gıybet etmesi, sevmeye bahane arayacakken, küsmeye bahane araması Hakk Teala&#8217;nın gazaba geldiğinin veyahut geleceğinin en bâriz özelliğidir<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Evlâdım vehim yapma, korkuya da kapılma. Kendi kendine âsude (yalnız) kaldığındaki halinden bahsediyorum. Yani kalbinin atmadığını, nefes alamadığını, dakikalarca bu halin devam ettiğini anlatıyorsun ya, işte o hâl;zikir esnasında Cenab-ı Hakk sana ilham etmekte ki Allah&#8217;ın zikri ile daim ve kâim olanların tabiat zincirlerine ve beden zindanına ihtiyacı yoktur. Zira bunlar ve herşey Allah ile daim ve kâimdir. İşte sana gösterildi ki kalp sebeb-i hayat değildir. Nefes de öyle; vesile-i hayattır. Hayatın kendisi değildir. Kişi Allah zikri ile tatmin olsa başka şeye muhtaç değildir. Bir dem olsun sana bunu yaşatmışlar. Eğer korkup endişeye kapılmasaydın bu halin saatlerce devam edebilirdi<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Cenâb-ı Hakk bu âlemi muhabbet üzre yaratmıştır. Bu muhabbetini rahmetiyle kuşatmış ve örtmüştür. Bu rahmeti de ilm-i ilâhîyesiyle ihâta edip o ilimde rahmetini saklamıştır. İlim tek başına maksûd ve matlûb değildir. Olamaz da. Rahmetin ve o rahmet içindeki muhabbetin ilimle birleşmesi lâzımdır. Eğerkişi hakîkî ilim tahsilinde bulunduysa muhakkak rahmetten ve muhabbetten nasîbdâr olur. Çünkü kâinat böyle vücûda gelmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bir meşiyet-i ilâhîsidir(Kâinat nizamına yerleştirdiği kaidedir, murâdıdır.).</p>
<p>Şimdi, ilmi matlûbve maksûd olarak görenler bu idraksizliklerinden dolayı rahmetinden istifade edemedikleri gibi bu mahrumiyetleri onları aşktan da bihaber olmaya sevketmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk&#8217;ın sahih ve temiz niyetle ilmi taleb etmeyenlere mâni olması için halk eylediği perdedir. Binâenaleyh maksûdu ve matlûbu Hak Teâlâ olmayanlar bu perdeye ve bu perdenin tuzaklarına takılır kalırlar.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Bir kişi namaz için niyet edip abdest almak üzere hareket ettiği andan i&#8217;tibaren namazın fazileti ve mânâsıyla haşr ü neşr olur. Bir kişi abdest almak üzere ayağa kalksa ve o anda ecel erişse namazdaymış gibi muamele görür ve haşr gününe kadar bu hal üzere kalır veöylece kıyamet meydanında isbat-ı vüçûd eder. Ol sebebden namaza Allah-u Ekber diye dururuz. Canımızı Allah&#8217;a kurban ettiğimizi, mâsivadan geçtiğimizi, dünyayı elimizin tersiyle ittiğimizi ve Allah katındaki mânevî hüviyetimizi tasdik eder gösteririz. Yüzümüz kıbleye döner. Ellerimizin içi de kıbleye döner. Zîrâ avucun içi bâtındır. Ve cümle işler elimizin dışıyla değil içiyle yapılır. Dünya sahnesinde hep ellerimizin üstünü görürüz.</p>
<p>Fakat mânâ penceresine açılan ve böylece o pencereden Cenâb-ı Hakk&#8217;a varlığını ısmarlayan kişi avucunun içini kıbleye açar. Bu iftitah tekbiriyle ve bu açılışla maddeye kapanırız. Maddî âlemden sırlanırız. Mânâya doğarız. O andan i&#8217;tibaren artık vücûd bize ait değildir. HakTeâlâ&#8217;nın emrettiği vakitte mecburiyetle değil severek, isteyerek, kendi ihtiyarımızı(seçme hakkımızı) rızamızla sevkederek bu ihtiyarımız elimizden alınmadan evvel huzura dururuz. Tercihimizi haktan ve mânâdan yana kullanırız.Dolayısıyla namazda dışarıdan ses duysak da bakmayız, âzâlarımızla oynayamayız. Kolumuzu, başımızı, elimizi ayağımızı o namaz hududunun dışına çıkacak şekilde oynatamayız.</p>
<p>Emr olunduğumuz gibi ve Efendimiz&#8217;den gördüğümüz gibi namazımızı edâ ederiz. &#8220;Huzuruna geldim yâ Rabbî.&#8221; diyerek kıyam eder, el bağlarız. Bu âlemdeki asıl vazifemizi yani hamdetmeyi Fatihâ -i şerîfi okuyarak tasdik eder, tahmid ederiz. Üzerimizdeki kulluk emanetiyle iki büklüm olur,tevâzu&#8217;yla ve bu emanetin azametiyle rükû&#8217;a varırız. Ol sebebden &#8220;Subhane rabbiye&#8217;l azîm&#8221; diyerek azamet sahibi Hazret -i Allah&#8217;ı teşbih ve tenzih ederiz.</p>
<p>Onun azameti karşısında eğilmemizden dolayı Allah Teâlâ bize kendi lisanıyla konuşmaya müsaade eder ve &#8220;Semi&#8217; Allahu limen hamideh -Allah hamdedenin bu hamdini duydu.&#8221; dedirtir. O, Cenâb -ı Hakk&#8217;m bizi duyduğunun lisânımızdan zuhûrudur. Bu sözü hariçte söylesen boynun vurulur, elinde delilin mi var, derler. Şâir yerde söyleyemezsin ama Hakk&#8217;a ta&#8217;zîm ile rükû&#8217; eden kişiye ve kendi benliğini Allah Teâlâ&#8217;ya verene Allah, konuşma selahiyetini bir anlık da olsa verir. Kıyama durduğunda kulun Allah&#8217;a yaklaşması, rükû&#8217;dan sonra kıyama durduğunda Allah Teâlâ&#8217;mnkuluna yaklaşması vardır. Düşün, tefekkür et. İşte ol zaman kul bu hal üzre secdeye kapanır. Cenâb -ı Hakk&#8217;ın hamdimizi duyduğunun tasdikini kendi ağzımızdan yine bize duyurduğunu farkettiğimizden mahviyetle secdeye kapanırız.</p>
<p>AllahuEkber diyerek bu âlemde şahsiyetimizin nişânesi olan yüzümüzü yere sürer, kendimizi kaybeder, Allahımızı buluruz. O secdeden ancak tekbirle kalkılır. O&#8217;nun izniyle secdeden kalkınca bir defa daha bu secdeden mahrum olmamak için Allahu Ekber diyerek gene secdeye kapanırız.</p>
<p>Sonra kıyama kalkar, artık o tevhîd merâtibini ve îmân derecelerini, mi&#8217;râc sırrınıher rekâtta adım adım farkeder ve namazın nihayetinde Ettahiyyatü okuyarak sidretü&#8217;l -mühteha&#8217;dan öte Cenâb -ı Hakk&#8217;ın mahrem hudutlarında ve huzur -i Rabbanî&#8217;de oturarak karar kılarız. Sonra selâm eder, husûsî halden umumî hale geçeriz.Namazda konuşamayız, selâm verdikten sonra tekrar bu âlemde konuşmaya hak kazanırız. Ne buyurmuş Efendimiz:&#8221;Esselâm, kable&#8217;l -kelâm -Konuşmadan evvel selâm vardır.&#8221; Namazda huzur zevkini tatmayan kişilerin kelâm etmeye hakları yoktur, vesselâm.</p>
<p>Çok kısa olarak lâkin müşahede makamında namazın hallerini sana arzettim. Şimdi îmân nuruyla veirfan nazarıyla baktığında bu halin tezkiye -i nefis ve tasfiye-i kalb olduğunu farketmez misin? Nasıl farkedilmesin ki, başka bir şey yoktur. Tamamıyla bu halin ayân beyân meydana konulmasıdır namaz.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Bazı ahmaklar velî zâtlara hürmet ve muhabbet etmeyi dinin dışındaki bir muhabbetmiş gibi bid&#8217;at kabul ediyorlar. Böyle kabul etmek, sonradan uydurulmuş olanların yani bid&#8217;atların başıdır. Fahr-i âlem(sav) buyurmuyorlar mı: &#8220;îmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe îmânetmiş olmazsınız.&#8221; diye.</p>
<p>Adı üstünde Allah velîsi olan zâtları Allah için sevemeyen bir kişi seni beni sever mi? Bu sevgiden mahrum olan kişi Efendimiz&#8217;in buyurduğu üzre îmân sahibi olabilir mi? İmânâ eremeyen kişi dünyada ve âhirette huzurlu bir kalb sahibi ve cennet sıfat ve âhirette cennet mekân olabilir mi, ki hadîs-i şerifte &#8216;birbirinizi sevmedikçe&#8217; buyruluyor.Yani kemâlinize, nâkısânıza bakmadan birbirinizi seviniz ikazında bulunuluyor. Nâkısı bile sevmek îmân alâmeti iken kâmil-i sevmemenin ne alâmeti olduğunu tefekkür edebiliyor musun? Dikkat et ki, kişi velâyet sahibi zâtlara töhmet etmekle şeytanın adımlarını takip eder. Bu nev&#8217;î insanlar bir müddet sonra nâfile ibadetleri terk eder ve hatta ashâb-ı kirâmı da hafife alır hale gelirler. Sonra daha da ileriye giderler.</p>
<p>Efendimiz(sav)&#8217;in sünnetinden ayrılır, sünnet-i şerîfelerini de küçümserler. Onlar bilmezler ki Allah velîlerine dil uzattıkları için Resûlullah Efendimiz onlardan nazarlarını çekmiştir, ol sebebden Efendimiz&#8217;e muhabbet edemezler. Efendimiz&#8217;e tâbi olmayı onun sözünü ezber etmek, tarihteki ma&#8217;lûmatı hafızaya almak zannederler. Ve neticede Allah Teâlâ muhafaza eylesin, Hak yoluna tevdi&#8217; ediyorum zannederken kendi benliklerinden görünür, insanları bâtıla sevkederler. Böylece, yani velâyeti inkâr ederek kendilerini tercih ettiklerinden kendi benliklerinden görünür, Allah velîsi olarak kendilerini ilân ederler. Allah velîsine bakarsın,Cenâb -ı Hakk&#8217;ın muhabbetini, nurunu müşahede edersin. Velev ki âyet okumasın, hadîs-i şerîf nakletmesin.</p>
<p>Huzurunda bumu habbetle dolaşsın. Kaldı ki onlar âyet-i kerîme ve sünnet-i şerife üzre oturup kalkar ve hep bu nurla kişileri hidayete sevkederler. Amma öteki herife bakarsın, lisânında âyet, din vardır. Fakat halinde ve kelâmında küfür kokusu, benlik ve enâniyet âşikâre zâhirdir. Velilik yoktur. Bu nev&#8217;î haller yoktur derken o yokluk beraberinde bir isbat gerektirir. Peki neyi isbat eyler? Halleriyle, duruşuyla ve kelâmıyla sadece kendi benliğini isbat eder. İşte bunlar tevhîd üzre değil, tefrik ve dalâlet üzre olan insanlardır. Koyun postun bürünmüş, vahşi kurttan daha tehlikeli yol kesen eşkıyadandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
-Tefekkür feylesoflar gibi akıl yürütmek değildir. Tefekkür, kalbdeki doğru hissiyatın aklı îkaz etmesi, aklın da bu îkaz ile kendine lâzım olan ilmi tahsil etmesi, bu ilim tahsil edildikten sonra da akılla kalbin yani Cenâb-ı Hakk&#8217;ın râzı olduğu hissiyatla hakîkî ilmin birbiriyle nikâhlanmasının neticesidir. Nasıl akıl iki bilinenden bir bilinmeyeni çıkarıyor, hislerin yanıldığı sahalarda devreye girerek o yanlışlığı tashih ediyor(düzeltiyor), işte tefekkür de ma&#8217;lûm olandan meçhulü bulmayı, mânâ sahasındaki doğrular vesilesiyle de nâkıslıkları bertaraf etmeyi insana bahşeder.Aklın bilgisi, kalbin buluşu ve muhabbetiyle birleşmezse o ilmî fikir kişiyi bâtıla düşmekten kurtaramaz.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de Ebu Cehil aleyhillâne için &#8220;fekkera-fikir yürüttü, güya düşündü&#8221; mânâsına gelen bir istihza cümlesi vardır. Yani Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;e baktı baktı da kendince ölçtü tarttı. Kendi kıt aklının bozuk terazisinde tarttı. Peki sonra ne oldu? &#8220;Bu ancak bir beşer sözüdür.&#8221; dedi. Allah Teâlâ, kalbi devreden çıkararak sadece aklıyla düşünmeyi tefekkür zannedenleri Ebu Cehil&#8217;in süflî derekesini işaret ederek &#8220;Canı çıkasıca, nasıl da fikir yürüttü, ölçtü biçti, yazıklar olsun, helak olasın.&#8221; mealindeki tehdidiyle îkaz etmektedir. Akıl tabiî ki lâzımdır. Amma hangi akıl? Şimdi bunu tefekkür ederken şunu düşün güzel evlâdım! İmân kalbîdir. Kalbte o îmân nuru zuhûr ettiğinde hemen bunu muhafaza edip tasdik ederse artık o kalb îmânın mazharıdır.</p>
<p>En büyük ilim Allah&#8217;ı bilmek ve îmân etmektir. Tüm ilimler bu ilme hâdimdir. Bu îmâna hizmetçi olmayan ilim, kendisini tahsil etmek isteyenden Cenâb -ı Hakk&#8217;a sığınır. Yani ilmin de kendine mahsus bir hüviyeti ve Hak katında ta&#8217;yin edilen bir vücûdu vardır. Ol sebebden Allah&#8217;ın emrinde kullanılmayan ilim hakkını mahkemede arayan şahıs gibi kâdı-yı mutlak olan Cenâb -ı Hakk&#8217;tan adalet ister ve zâlim elinden kurtulmak için müracaat eder. İşte ol sebebden dolayıdır ki kalbsiz ve îmânsız ilim yeryüzünde nerede baş gösterirse güya o ilim sahipleri olduğunu iddia eden kişiler cemiyetin en zâlimleri olarak baş gösterirler.</p>
<p>Zîrâ ilmin kendilerinden bîzâr olmasıyla Allah hükmünü tahakkuk ettirmiş ve hakîkî ilmi yani îmânı onlardan almış, bu ellerinden gittikten sonra da cahil insanın yapacağı en feci zulümleri kendi elleriyle yapar hale gelmişlerdir. Şöyle bir tarihe baksana, en büyük zulmü yapanlar kendi devirlerinin sanatında, zenginliğinde en ileri olan kavimlerdir. Ezcümle şunu demek isterim ki: İlim bilmektir amma ilim tahsili bile taklidde kalırsa yani kalb ile izdivaç<br />
etmeden hariçte saha bulmak derekesine düşerse zulümden başka bir şey çıkmaz.</p>
<p>İlim ilim bilmektir<br />
İlim kendin bilmektir<br />
Sen kendini bilmezsin<br />
Ya nice okumaktır<br />
Okumaktan murat ne<br />
Kişi Hak&#8217;kı bilmektir<br />
Çün okudun bilmezsin<br />
Ha bir kuru ekmektir</p>
<p>Allah Teâlâ da nerede zulüm varsa, oranın çökmesini âdet-i subhaniyesi olarak va&#8217;detmiştir. Kâbe&#8217;de zulüm olsa Kâbe-i Muazzama çöker. Evde zulüm olsa ocaklar söner, devlet, teb&#8217;asına zulmetse muhakkak o devlet parçalanır. Kişi kendi nefsine zulmetse o nefis de parça parça olur. Yani tevhîdden uzaklaşır. Ruh, nefis, kalb bir cümle etrafında birleşemez.Parça parça olan bu nefis bir olan Allah&#8217;ın birliğini, Fahr -i âlem Efendimiz&#8217;in nurundaki birliği, sırat -ı mustakîm&#8217;in vahdet yolunu bulamaz. Bulsa da sadrına şifa olmaz. Zîrâ bu mânâyı cem edecek bir vücûda, bir mânâya sahip değildir. Hüviyetini tescil edecek şahsiyet olmaktan uzaktır. O kişi, davasında samimi olamaz. İbadet taata neş&#8217;e gelir gibi olsa da parça parça olduğundan tefekkür edemez. Tefekkür edemeyince de taklidde kalır.</p>
<p>Taklidde kalan hangi terbiyeyle kemâle erişebilir?Hangi benliğiyle tasdik makamına erişebilir? Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî&#8217;nin çok muhteşem bir sözü vardır,Mesnevî -i Mânevî&#8217;de. O büyük Allah velîsi bir beytinde der ki: &#8220;Kâfirler maymun iştahlıdır.&#8221; Fakir, gençliğimde bunu okuduğumda pek mânâsını anlayamamıştım.</p>
<p>Kâfirleri yermek meyânında söylenmiş bir söz zannetmiş idim. Lâkin öyle değilmiş. Hazret -i Pîr bu beyitte kâfirlerin küfründe bile samimi olmadıklarını işaret buyuruyormuş yani &#8220;Kâfirler Hakk&#8217;a karşı çıkışırlar, devamlı itiraz ederler. Bu çekişmeleri gerçekten bir fikre sahip oldukları için değildir. Taklîden, laf olsun diye, öylece atalarına karşı olmak içindir. Yanlış da olsa bir i&#8217;tikadları yoktur. Eğer küfürlerinde samimi olsalardı o küfrün beyhude olduğunu anlarlar ve neticede o küfrün dahî Hakk&#8217;a nisbeti olduğunu, Hakk&#8217;ın müsaadesiyle zuhûr ettiğini farkedip bir şekilde îmân cihetine tâbi olurlardı. Amma öyle olmadı. Zîrâ küfürleri bile samimi değildir.&#8221; denilmek isteniyor.</p>
<p>Bu muhteşem bir sözdür. Bir kişi samimiyetle puta tapsa, o tapınmanın samimiyetinden edindiği putun hiçliği nive bu yaptığının beyhude olduğunu eninde sonunda anlar. Peki durum böyleyse Hak Teâlâ&#8217;ya samimiyetle, ihlâsla, taklîden değil hakîkaten ve tahkîken ibadet eden bir kişi Hakk&#8217;ın nice tezahürlerine ve tecellîlerine mazhar olur bir düşünsene!Cenâb-ı Hakk îmân, İslâm ve ihsan mertebelerine işaret ederek bizi tefekküre sevketmiyor mu? Taklîden îmân kişiyi menzile eriştirmez. Tahkîken îmân kişiyi İslâm&#8217;a, tahkîkî İslâm kişiyi ihsana, Cenâb -ı Hakk&#8217;a kurbiyyete îsal eder (ulaştırır,vâsıl kılar)-<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Hak celle ve âlâ Kur&#8217;ân -ı Kerîm&#8217;inde &#8220;Elestü bi rabbüküm&#8221; buyuruyor. Yani &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; Kullarının da cevaben &#8220;Belâ&#8221;yani &#8220;Bilakis(Yâ Rabbi, sen bizim Rabbimizsin.)&#8221; diyerek tasdik ettiğini beyân buyuruyor. Cenâb -ı Hakk &#8220;Ben sizin Rabbinizim değil mi?&#8221; diye sorabilirdi. Amma kelâmında böyle buyurmadı, bu, muhakkak bir sebebe mebnîdir.</p>
<p>Müfessirler ve âlim olan zâtlar bu âyetin tefsirinde şu hikmete dikkat çekmişlerdir: Hak Teâlâ &#8220;Ben sizin Rabbinizim değil mi?&#8221; diye sorsa belki şuursuzca, tefekkür etmeden hatta korkudan, bilmeden tasdik edilebilirdi. Ama suâl menfî soruldu. &#8220;Sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; suâline muhâtab olan kişide, Hak Teâlâ&#8217;yı Rabbi olarak tasdik etmezse kendisini nasıl bir musibetin bulacağını ve Allah&#8217;sızlığın nasıl bir helâk olduğunun derdini idrak vardır, bu yüzden o idrakle, şuurlu bir şekilde &#8220;Belâ&#8221;diye cevap verdi. İşte bu arzettiğim tefsirin az evvel bahsi geçen mevzuları nasıl cem ettiğini farketmişsindir. Yani ruhlar âlemindeyken bile bizler tefekküre, şuurla îmâna sevkedildik. Bu sevkedilişte dahî derde talib olduk. İnsan derdini idrak etmekle dermanı müdrik kılındı. Ol sebebdendir ki, mü&#8217;mînler o kimselerdir ki onların derdi Allah&#8217;tır ve Allah&#8217;tan ayrı kalma korkusu mânâsına gelen takvadır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Hatırıma gelmişken hemen söyleyeyim; yeni yeni âdetler çıktı. Geçenlerde maalesef bir arkadaşımız konuşurken tevafuk eyledim. O kişi vefât eden tanıdığı için &#8220;Toprağa verdik.&#8221; deyince başımdan aşağı sanki kaynar sular döküldü. Yâ hû, insan toprağa verilir mi? Biz Nasranî miyiz ki toprak toprağa, ateş ateşe, küller küllere kavuştu, diyeceğiz. Topraktan yaratıldık ama topraktan gelmedik ki, biz Allah&#8217;tan geldik, yine Allah&#8217;a döneceğiz. Toprağa giren cesettir. Biz cesetten ibaret değiliz ki!</p>
<p>Ve inşâallah toprağın içine girsek de toprakta kaybolmayacağız. Biz toprağa sırlanacağız. Kabrimiz bizler için sır kapısıdır. Dünya üzerinde sırlanır, âhirete o sırla nurlar gibi doğarız inşâallah.Geçmişte yaşamış âlimler bu sözleri Müslüman evlâdının söyleyeceğini bilseydiler bu nev&#8217;î sözlerin küfür olduğunu kitaplarına dahî yazmaktan çekinmezlerdi. Toprağa hayvan verilir, insan değil. İşte lisân bozulunca insanlık da bozulur. Ol sebebden Allah Teâlâ, halîfe olmamız hasebiyle lisânlarımızı kelâmıyla süslemiş ve indirdiği Kur&#8217;ân -ı Kerîm ile lisânımızı dahî ıslah eylemiştir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
-Ömrün uzunluğundan ziyâde bereketli olması ehemmiyetlidir.</p>
<p>Öyle insanlar vardır; âdetâ ceset içinde cansız yaşarlar. Sinni(yaşı) neredeyse asrı(yüz seneyi) bulmuştur. Ama kalbinden, ruhundan hatta kalıbından bile habersiz yaşamıştır. Niceleri de vardır ki ömür olarak kısa lâkin amel olarak çok uzun ve bereketli hayat sürmüşlerdir.Bak Sultan Selim Han&#8217;a. Yedi, sekiz sene içerisinde dünyayı dize getirmiş bir padişahtır.</p>
<p>Derler ki, altı sene daha yaşasaydı yeryüzünde İslâm&#8217;ın bayrağının dalgalanmadığı hiçbir toprak parçası kalmayacaktı. Çok bilinen bir şahıs olduğu için Sultan Selim Han&#8217;dan misal verdim. Yoksa nice zâtlar gelmiştir. Sayısı Allah&#8217;ça ma&#8217;lûm olan bu şahıslar kısacık hayatlarına âlemleri sığdırmış, âlem onlarla ihya olmuş, onlar bu âlemde yaşayıp, ölüp gitmemişler, âhirete ve dünyaya sultan olmuşlardır. Tabiî ki hem yaşça hem halce uzun ömür Allah Teâlâ&#8217;nın husûsî bir lütfü ve ihsanıdır. Cenâb -ı Hakk halimizide, yaşımızı da pîr eylesin. Hep o muhabbetle bir eylesin.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Bereket dedik, söz bereketlendi. Bunu niçün anlattım evlâdım?</p>
<p>Şunun içün: Yemek bitti, denmez. Şimdi dersin ki; &#8220;Ya hû şeyhim, biten yemeğe neden &#8216;bitti&#8217; demeyelim?&#8221; Demezsin ya, ben yine de sebebini îzah edeyim: Allah Teâlâ lûtfuyla bizi rızıklandırır. O rızık cümlesinden önümüze lokmamız gelir. Lokmayı besmele ile yersin. Tamamladıktan sonra&#8217;elhamdülillah&#8217; diye lisânen şükrünü edâ edersin. Fakat biter mi? O lokma sende vücûd bulur, besmeleyle, hamdeleyle vücûduna dâhil olan o taam(yemek) bir mü&#8217;minin kursağından geçtiği için kendi lisân-ı haliyle Cenâb -ı Hakk&#8217;a şükreder.Sen o gıdanın kuvvesiyle ibadet taat, zikir, fikir ve mahlûkata hizmet edersin.</p>
<p>Böylece vücûdunda fâni olan lokma senin ibadet taatınla tekrar vücûd bulur. Sendeki vücûdla onun hayat bulması ve senin Cenâb -ı Hakk&#8217;a şükür halinde bulunman vesilesiyle nimet çoğalır, artar. Âlem değiştirir. Cennette ikrama, âhirette devlete vesile olur. Yani bu vücûd orada daayrı bir vücûd bulur. Lokma sende fâni oldu, vücûd buldu. Sen taatla kendi vücûd lokmanı fâni ettin, vücûd buldun.Cenâb -ı Hakk seni vücûdsuz mu koyacak? Hâşâ, Cenâb-ı zü&#8217;l-Celâl Hazretleri de sana ilâhî hazinesinden bir vücûd verecek.</p>
<p>Şimdi böyle baktığında sen o lokmaya &#8216;bitti&#8217; diyebilir misin? Bu mânâya işaret etmek için, &#8216;bereketlendi&#8217; dersin. Yani zâhiren kayboldu, bâtında vücûd buldu, o vücûdla bereketlendi, ziyâdeleşti. Çok küçük gibi görünen bu ifade çok büyük mefhumu ve idraki beraberinde getirir. Meselâ; meydan terbiyesinde şu kadarcık edebi sözle tâlim eden bir zât anlar ki maldan infak edildiğinde mal bitmez. Candan infak edildiğinde beden çökmez. Mü&#8217;minlerle paylaşmayı ve infak etmeyi kendisine şiar edinir. Allah yoluna sarfedilen şeyi tükendi, bitti kabul etmez. Küpü boşaltacaksın ki yerine dolsun. İnfak etmeyen kişi tazelenemez. Bereketten de nasîbdâr olamaz.</p>
<p><a href="http://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/536866_10151455077909926_1835695730_n.jpg"><br />
</a><em id="__mceDel">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</em></p>
<p><em id="__mceDel"><em id="__mceDel">Çok hoşuma giden bir latîfe var. Onu zikredeyim de birazefkârımız dağılsın. Adamın biri işrak vakti camide namazını kılmış, yani üzerine güneş ibadet taat ve zikirle doğmuş,câmiden çıkıyormuş. Avluda karşısına nur çehreli bir pîr gelmiş. Selâmlaşmışlar. Gelen zât bizim adama &#8220;Efendi, bir isteğin var mı, hâcetin var mı?&#8221; diye suâl etmiş. Adamcağız tin &#8220;Estağfirullah teşekkür ederim, hiçbir hacetimiz yok, sizin bir arzu </em></em><em id="__mceDel"><em id="__mceDel"><em id="__mceDel">isteğiniz varsa yapmaya gayret edeyim.&#8221; demiş. </em></em></em></p>
<p><em id="__mceDel"><em id="__mceDel"><em id="__mceDel">Gelen pîr adama &#8220;Ya hû ben senin için buraya geldim, hizmet edeyim diye. Ben Hızır&#8217;ını demiş.&#8221; Lâkin bizim adamdan yine ses yok. &#8220;Teşekkür ederim, efendim. Siz başka ihtiyaç sahiplerine bakınız, benim herhangi bir hâcetim yok.&#8221; demiş. Hızır olduğu anlaşılan zât adama çıkışmış: &#8220;Ya hû sen ne biçim adamsın!Herkes beni bulmak için adaklar adar, dualar eder. Biz senin yanma geldik, hiç i&#8217;tibar etmezsin.&#8221; </em></em></em></p>
<p><em id="__mceDel"><em id="__mceDel"><em id="__mceDel">O zaman, bizim o sakin adamcağız birden celallenmiş. &#8220;Bana bak mübarek!&#8221; demiş. &#8220;Ben bundan yirmi beş sene evvel inim inim inliyordum. O kapı, bu kapı dolaşıyordum. &#8216;Yâ Rabbî, Hızır mı gönderirsin, hâzır mı gönderirsin, Senin hidayetine beni eriştir.&#8217; diye dua ediyor, yalvarıyordum. O zaman gelmedin. Eh elhamdülillah biz şimdi bir pîr kapısı bulduk. Oradan da nasîbleniyor ve elhamdülillah aşkullahı ve muhabbet-i Resûlullah&#8217;ı meşk ediyoruz. Şimdi gelip de benim bu sakin halimi bozma, başka müşkili olanlara git, beni de meşgul etme. Zîrâ râbıtama mâni oluyorsun.&#8221; demiş. Selâm vererek oradan uzaklaşmış.Bendeniz bu latifeye pek gülerim. Amma sen sen ol, Hızır sana uğrarsa böyle yapma. Merak etme, o dahî pîr eşiğinde bulduğun devlettir. Yol tevhîd yoludur, şaşı olma.</em></em></em></p>
<hr />
<p><em id="__mceDel"><em id="__mceDel"><em id="__mceDel">Hz. Şeyh Cemâleddîn Aksarayî Halvetî, Fatih Sultan Efendimizin bu sorusunu izn-i ilâhî ile şöyle cevaplamış: &#8220;Ey oğul, bu belde-i tayyibenin(güzel beldenin, İstanbul&#8217;un) kıyamet sabahına kadar küffâr eline geçmesini istemiyorsan öyle,bir nizam kur ki, her gün yetmiş bin kelime -i tevhîd bu mübarek beldenin semâlarına yükselsin. İşte o zaman düşman istilasından emin olur.&#8221; Hemen bunun üzerine Sultan Fatih Mehmed Han zikir halkalarının bulunduğu yerler ikame eylemiş. Meselâ Ayasofya Câmii, ki, diğer adı Câmi -i Kebîr&#8217;dir: Halvetîlere,Edirnekapusu&#8217;ndaki Kâriye Câmii ricâl-i Nakşiyye&#8217;ye havale edilmiş. Bunun gibi birçok sokak ve caddelere mescidler inşa edilmiş. Şerîat üzre bina olunan o mescidlere tarikat ehli sûfiler ta&#8217;yin edilmiş.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Bunu unutma&#8230; İyi belleyesin&#8230;Cemiyetlerdeki ve fertlerdeki nurlanma aileden başladığı gibi, gene ailedeki zulüm ve şekâvet cemiyetlerin çöküşünü hazırlamaktadır. İhya ve imha ailede başlar&#8230;</em></em></em></p>
<p>Erkeğin nefsi hanımında zuhur eder, kendini gösterir. Kadının nefsi de çocukta tezahür eder. Bunlar birbirine bağlıdır. Erolan kişi hem kendinin ıslahına hem de hanımların terbiyesine gayret edecek, o nurdan nasîbdâr olan hanımlar da cemiyeti i&#8217;mara memur olacak, ancak o zaman işler dört başı ma&#8217;mur olacak bilesin</p>
<p>İhsan Efendi oğlum&#8230; Bendeniz nice analar gördüm&#8230; Sineleri Allah ve Resül aşkıyla yanıp tutuşan.,. Yüzüne baktığında iffetin ve ibadetin güzelliği yüzünden yansıyan&#8230; Gözünde yaş, elinde teşbih, dilinde zikir, duaları redd olunmayan&#8230;Ayıpları örten, cemiyeti ıslaha çalışan, gıybetin zinadan şiddetli bir günah olduğu şuuruyla herkese hüsn-i zanla ve mürüvvetle muamelede bulunan, Allah için seven ve herkes tarafından sevileri nice analar&#8230;.</p>
<p>Ve nice hanım kızlar bilirimki gece ibadetinin solgunluğu yüzüne nur olmuş, nur-i îmânla mahlûkata nazar etmek gözlerine sürme olmuş.Gençliklerinin emanet olduğunu, ahlâk ve ilmin en kıymetli ziynet olduğunu, en güzel elbisenin de takva olduğunu idrak etmiş nice îmânlı kız evlâdı var&#8230; Bakarsan bağ ölür; bakmazsan dağ olur, demişler.</p>
<p>Bu insanlar gökten zembille mi indi?Tabiî ki hayır. Ama yerdeki fitneden, cehaletten ve şehvanî isteklerden ilimle, irşadla sıyrılıp yükseldiler. Eskiden bu nev&#8217;î insanlar daha çoktu. Ahlâkı bozuk, ahlâksızlığı alenen yapanlar acaba gökten taş gibi mi düştü, diye bakılırdı. Şimdi ise güzel ahlâk üzre olanlar acayip karşılanıyor. Geçenlerde bir hâdise duydum. Hatta şâhid olanları dinledim. Çok&#8217; üzüldüm.</p>
<p>Yedi ceddi şeyh olan bir aile Avrupa&#8217;da seyahat ve ikamet ederlerken sanki eskiden zorla îmân etmişlermiş gibi hem ibâdâtı hem tesettürü bırakıvermişler. Öyle kalsa gene bir derece. Bu yetmezmiş gibi tesettürlü Müslüman kardeşlerimizide bağnazlık ve mürtecîlikle(gericilik) itham eder, levm ederlermiş(kınarlarmış).</p>
<p>Din ve îmân, içindeki hissiyatmış, önemli olan kalbin pâk olması ve âleme sevgi ile nazarmış. Bak şen şu işe oğlum, bunlar yeni değil, bu sapık i&#8217;tikad evvelden devar. Yâ hû, kalbleri en iyi bilen kimdir? Hz. Allah (cc). O Hak Teâlâ ki Kur&#8217;ân-ı Kerîm, Kelâm-ı Kadîm&#8217;inde, Sûre -i Mülk&#8217;te ne buyuruyor? “Her şeye hiçbir şeyin ihâta edemeyeceği şekilde muktedir olan o Allah ki ölümü ve hayatı yarattı, ki sizin hanginizin en iyi ameli (işi) var ortaya çıksın, âşikâr olsun.” buyuruyor.</p>
<p>O halde düşünmez mi ki bu ahmak insan, kalblerien iyi bilen Allah Teâlâ bile kuluna amel güzelliğini zâhir eylemesini emrederken kullan nasıl amellerindeki bozukluğu ile temiz kalbini arzetmeye kalkar. Küpün içinde ne varsa dışına o sızar. Bir devletin kanununu ihlâl eden ve eşkıyalık yapan,ben devletime âşığım, vatanperverim, dese devletin kadısı bu çürük mazereti suçun hafifletilmesi veya cezanın iptali için<br />
vesile kabul eder mi?</p>
<p>Efendimiz(sav) ibadet hususunda başımızın tâcı Fâtımâ Annemiz&#8217;e ; “Kızım Fâtımâ, babanın resûl, peygamber olmasına güvenerek sakın sakın ibadetini ihmal etme” buyurmadı mı? Hem mâdem kâinata muhabbetle ve şefkâtle nazar etmek lâzımdır deniliyorsa niçin dinini titiz yaşayanlara dil uzatıyor ve onları levm ediyorlar? Ah evlâdım, bu kokuyu iyi bilirim,bunda rahmani koku yok. Asırlardır îmânın misk ü amber kokusuna tahammül edemeyenler, karşımızda tir tir titreyen leş kargaları, Allah korkusu ve Muhammed kokusu olmayanlar, kendilerini de korkutmayan Müslüman tipinde cenâbetle yetiştirmeye gayret ediyorlar.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Nefsini bilmemek ve ilimden mahrum olmak gadabı celbeder. Gadap, hakkı ve hukuku tamamen unutup nefsini kâim kılmak sıfatının cebren kendisini göstermesidir. Ol sebebden gadap hilmiyetle teskin olmazsa yaptığı tahribada ve zararla kişinin yakasını bırakmaz. Akabinde kişi şehevâni zevkleri artmış ve bedenî zevklerini tatmin ile eyice Hak&#8217;tan uzaklaşmış olur. Bu acayip bir şeydir. Gadap şehveti besler. Hakk&#8217;a ibadetten mahrum olan kişilerin en bâriz özelliklerinden biri kendi kudretleriyle her şeyi yapacaklarını zannetmeleridir. Hak&#8217;tan gâfil olmak kibrin neticesidir. Kibir, hakkıyla tevhîd edememenin yani şirkin hastalığıdır. Kibir derinlerde ve kişilerin bâtınına çöreklenmişbir illettir.</p>
<p>Bu illet gadap ve şehvetle kendisini gösterir. Lâkin gadap şehvetten tehlikelidir. Çünkü gadap benliğini tam kabullenme halidir. Şehvet ise benliğini zevke âlet etmek veya zevkle memnun etmektir. Gadap, şehveti besledikçe şehevânî örtü gafleti ziyâdeleştirir, gaflet perdelerinin ağırlığı kişiyi önce ibadet taatın zevkinden, zikir ve sohbetin ülfetinden, Hak dostluklarının nazarından soğutur ve neticede kişi esir -i şehvet olduğunda ye&#8217;se ve ümitsizliğe düşerek hem ibadetten hem hakan abitlerden tamamen uzaklaşır. Etrafında tıkırtı duysa, ansızın huzuru bozulsa hemen korkuya ve evhama kapılır. Çünkü kaidedir: Hain kişi korkar. Nifaktan kurtulamadığı için devamlı nefsanî korkularla ömrünü harceder. Bu korkulan izâle için mal mülk edinir, sahte muhitlerde sahte dostluklar kurar. Yani işte şu an dünyadaki insanların ekseriyetinin haline dönüşür.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Hazret-i Osman Efendimiz bir gün huzuruna gelen kişiye “Git abdest al tekrar gel, hatta guslet.” buyuruyor. O kişi “Benim guslüm var, abdestim de var.” diye mukabelede bulunuyor. Cenâb-ı Osman Efendimiz “Sen kalk abdest al, guslet tekrar gel.” deyince, o kişi inatla ve küstahça “Ne oluyor ya Osman, şeriatı değiştirip yeni yeni kaideler mi ihdas ediyorsun?” deyince Hz. Osman Efendimiz usulcacık o adamın kulağına “Gelirken yolda falancanın haremine öyle bir şehvetle baktın ki o şehvetin izi ve senin vücûdundaki lekesi hâlâ durmakta. Git tövbe et ve Cenâb-ı Hakk’a ta’zim için abdest al.” diyerek ikazda bulunuyor.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Hazret-i Pîr Molla-yı Rûm Mevlânâ Celâleddîn buyurur ki: “Herhangi kötü sayılan fiili, tek başına işlerken utanmazsın, ama onu başkasının yanında yapmaktan çekinirsin. Halbuki sen hiçbir zaman tek kalmazsın. Dâimâ Hak Teâlâ’nın murakabe nazarındasın. Kendisinden utanılmaya, haya edilmeye en lâyık olan zât Hazret-i Allah’tır. Halktan utanır da esas kendisinden utanılacak zâta karşı nasıl öyle hayâsızlık edebilirsin?”<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Yâ Rabbî, biz yoktuk Sen bizi vareyledin ve fâni olarak halkeylediğin bir âleme sevkettin, kendinden haberdâr ettin, gene fâni olmak üzere, bir seyir içerisindeyiz ve hızla bu fânilik üzerimizde işini görmektedir. Lâkin Yâ Rabbî biz bu arada tüm bunlar olurken Sana âşık olduk. Bize merhamet eyle Yâ Rabbî, bizi dûr eyleme Yâ Rabbî. İlle de fâni olacaksak Senin cemâlinde ifna eyle hatta cemâlinde bizleri kâim eyle…”</p>
<p>Hz Mevlana<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de hiç tekrar yoktur. Tekrar gibi görünen âyet-i kerîmeler asla tekrar değildir. Muhakkak bir sebebe mebnîdir(Bir sebeb üzere inşa olunmuştur, bağlıdır.) Hazret-i Pir Muhyiddîn İbnü’l Arabî bu hususu îzah ederken “Müfessir (Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir etme, edebilme ilmine sahip, bu hususta izinli olan, donanımlı olan kimse) ona derler ki; Kur’ân-ı Kerîm’de sûre başındaki ha-mim’lerin her birinin ayrı bir mânâsı olduğunu bile bilir.” buyuruyor. Yani ha-mim diye biz yedi sûrenin başında aynı harflerin tekrar edildiğini düşünürüz. Oysa böyle değil, her ha mim’in o sûreyle yahut başka bir sebebden alakalı muhakkak ayrı ayrı mânâları olduğunu zikrediyor. Bunu da biraz açalım. Kur’ân-ı Kerîm’de herkesin çokça okuduğu ve duyduğu Sûre-i Rahman’ı bilirsin. Bu sûreye “Arûsü’l Kur’ân-ı Kerîm” (Kur’ân-ı Kerîm’in gelini) derler.</p>
<p>Kıyamet gününde mahşer halkına Cenâb-ı Hakk’ın Rahman süresindeki kelâmıyla hitabda bulunacağı rivayet edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in gelini hadîs-i şerîfi mûcibince meşayihten(şeyh efendilerden) yahut dervişândan biri âlem-i cemâle göçtüğünde, kabre defnedildiği gece cemiyette bu sûre okunur. Ehl-i tarîkin âdâbındandır. Zât-ı âlinizin günlük dersleri içerisinde Rahman sûresi olduğu ve bu sûreyi her gün okuduğunuz ma’lûm. Onun için daha fazla teferruata girmiyorum. Şimdi sûre-yi celîleye baktığında hep aynı âyetin tekrar edildiği zannına kapılabilirsin.</p>
<p>Halbuki “Febieyyi âlâ i rabbiküma tukezziban” âyet-i kerîmesi her biri, müstakil âyettir. Dolayısıyla her biri müstakil bir mânâ ifade eder. Hem evvelinde geçen âyetle hem bu âyetten sonra gelen âyetle alakalı hakikatlere işaret eden ve asla birbirinin aynı olmayan kelâm-ı Sübhânîdir. Bunun haricinde bu zikredilen âyeti okuduğunda ayrı bir benlik ve vücûda nâil olursun.</p>
<p>Sonraki okuyuşunla gene ayrı bir benlik ve vücûda intikal etmiş olursun. Ve bu intikal neticesinde her vücûdun âlemi farklı olduğundan ayrı bir âleme de intikal etmiş olursun. İnsandaki idrak değişikliği âlemlerindeki değişiklikten dolayıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri ve tesbihat, bu yenilenme ve devamlı terakki ile her okuyuşunda o mânâ üzre başka bir âyet olarak tecellî eder ve Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi’dir. Yani Rabbü’l-âlemîn’dir.</p>
<p>Daha evvelce zikrettiğimiz gibi namazın ilk rek’atında Fatlhâ’yi “Elhamdulilahi Rabbi’l-âlemîn” diyerek okursun, o rek’atın sonunda secdeye varırsın, secdeden kalktığında ayrı bir vücûd, ayrı bir hal ûzre huzura durursun. O rek’atın Fatihâ’sı ile diğer rek’atların Fatihası aynı değildir. Sen muvakkat(geçici, izafî) bir vücûda sahipken bile hiç yerinde durmayan tecellîlere mazhar oluyorsun da tecellilerin sahibi Hak Teâlâ ve O’nun kelâmı aynı yerde durur mu? Dolayısıyla sohbetlerdeki o mânevî alışveriş Cenâb-ı Hakk’ın nuru ve Resûlullah Efendimizin ruhaniyetiyle vücûda geldiğinden aynı şeyi duysan da ne sen aynı benliktesin, ne söylenilen söz daha evvelki duyduğun söz, ne de o sözü sana aktaran aynı ağız. O halde ilk defa dinliyormuşçasına âgâh ol, asla gaflet gösterme.-<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Şimdi bak İhsan Efendi oğlum, daha çocukluğumuzda bize öğretilen bir muhaverat(konuşma) şekli vardır. “Müslüman mısın?” diye sorulduğunda cevaben “Elhamdülillah” deriz, “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna ise, “Kalû belâdan beri.” cevabını veririz. “Kalû belâ ne demektir?” suâline ise “Elestü birabbiküm’ün cevabıdır.” diyerek mukabelede bulunuruz. Sen de bilirsin, tıfıl çocuklar da bunu bilir.</p>
<p>Yani bu suâl ve cevap şekliyle büyüklerimiz, Müslümanlığın bize ezelden Cenâb-ı Hakk’ın lütfü olduğunu, buna hamdetmemiz gerektiğini anlatmak istemişlerdir. Ve bu îmânın ruhlar âleminde ikrarımızla sabit olduğunu anlatmak istemişlerdir. Şimdi gelelim buraya, zât-ı âliniz düşünebiliyor mu, bizler ruhlar âlemindeyken Allah’ın îmânına mazhar olacağız, hâşâ Efendimiz dalâletteyken îmâna mazhar olacak ve kırk yaşından sonra da peygamber olacak. Yâ hû bu nasıl bir anlayıştır, ne sakat bir görüştür. Güzel evlâdım, enbiyâ yani peygamberlerin hepsi ruhlar âleminde seçilir. Bir adam çalışmakla, muntazam bir hayat sürmekle, efendim şu sebebden bu sebebden peygamber oluvermez. Elma ile armut değil ki bu. Nebilerden bahsediyoruz. Peki “Kırk yaşında peygamber oldu.” demekle ne kasdedilir? Peygamber Efendimizin nübüvvetinin kırk yaşındayken ilân edilmesi kasdedilir.</p>
<p>Yoksa “Kırk yaşında peygamberlik geldi.” demek ahmakça bir sözdür. Efendimiz saadetle buyurdular ki: “Adem toprak ile su arasındaydı, henüz cismi bile teşekkül etmemişti, ben peygamberdim.” Hatırladığım kadarıyla Sünen-i Tirmizi’de bu hadîs-i şerif zikrolunmuştur. Hadîs-i şerîfin metnine dikkat edersen, insandım veya ruhtum, demiyor. Resûldüm, diyor. Resûl ne demek? Kitap sahibi ve ümmeti olan zât demektir. Efendimiz daha semâvâtın nakşı olmadan, nev-i beşerden mevcûdatın haberi olmadan evvel risâlet tahtında Kelâmullah’ın mazharıydı. Sonra bu âleme geldiğinde ruh-i Muhammedîye’sinde bulunan o kelâm kırk yaşında tezahür eyledi.</p>
<p>Şimdi hatırıma gelmişken, bazı ahmaklar vahyin gelişini de yanlış aktarırlar. Malûm hâdiseyi biliyorsunuz, meşhurdur. O sebebden kısaca sadece bir bölümünü zikredeceğim. Cebrail(as) geldiğinde “Oku” diyor Efendimiz’e, “Okuma bilmem.”buyuruyor Efendimiz, sonra Cebrail(as) Efendimizi sıkıyor, tekrar “Oku” diyor, Efendimiz aynı şekilde mukabelede bulunuyor, Cebrail(as) tekrar sıkıyor.</p>
<p>Efendimiz “Ne okuyayım?” buyuruyor ve bunun üzerine de işte ma’lûm ilk âyetlerin zuhûru ve Hazreti Cebrail’in Alâk sûresinin ilk âyetlerini okuması mevzu’u vardır. Şimdi bu hâdiseye de, ilmi ve aklı noksan bazı kişiler, anlamayarak kendilerince yorum yapmaktadırlar. Güzel evlâdım, Hak Teâlâ ümmî olan bir zâta niye okumasını teklif etmiş olabilir? Buradaki okumaktan murâd Efendimiz’in sadrında bulunan mânânın zuhûruna davettir. Yoksa Cebrail(as) hâşâ Efendimiz’e işkence ederek sıkıp bırakıp sonra sıkıp bırakıp zorla mı okutmuştur?</p>
<p>Buradaki nezaketi de anlamazlar ki, o kucak kucağa sarılma ve sadrın sadra akmasıyla ilgili bir hikmettir. Cebrail(as) Efendimiz’in sadr-ı Muhammedîye’sinden aldığı izinle gene ona âyetleri okumuş, Hazret-i Muhammed Mustafa’ya Hakk’ın kelâmı için âyine olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm Cebrail’e indirilmedi ki, Resûlullah Efendimiz’e indirildi. Fesübhânallah. Cenâb-ı Hakk irfansızlıktan bizleri muhafaza eylesin.</p>
<p>Güzel evlâdım, Duhâ sûresine tekrar nazar edip dönersek oradaki “elem yecidke” kelâmından murâd lûgattaki “bulmak” mânâsında değildir. Hak Teâlâ neyi kaybetti ki bulacak? Hâşâ, kâinatı dolaşıyordu da Mekke-i Mükerreme’de en uygun kişiyi, güzel ahlâklı bir yetimi mi bulmuş! Mümkün mü böyle bir şey? Peki nedir? Bu kelâmda geçen mânâ “bulmak” mânâsına değil “icad” mânâsınaadır. Yani buna göre “Rabbin seni yetim olarak îcad etmedi mi? Yaratmadı mı ve böylece seni muhafaza etti.” ‘Yetim’ kelimesi için müfessirler genelde insanların anladığı mânânın uzak olmadığını söylemişlerse de, burada zikredilen yetimin “dürr-i yetim” olduğunu ifade eylemişlerdir. Tam karşılığı “yetim inci”dir.</p>
<p>Bu tâbir, eşi benzeri olmayan nadide inciler için kullanılır ki çok çok ender bulunup başka hiçbir inciye benzemeyecek özelliğe sahip kıymetli inci mânâsınadır. Dürr-i yetim olarak tefsir edilirse “Rabbin seni eşi benzeri olmayan bir inci gibi îcad eyledi de kıymet bilmeyen câhiliye gürûhu arasında muhafaza etmedi mi?” manası verilir. Şimdi bu burada kalsın.</p>
<p>“Dall’en” tâbirine gelince. Bazı terbiyesiz herifler Duhâ süresindeki bu âyeti okuduklarında “Sen sapmış olarak bulundun da Allah sana hidayet etmedi mi?” gibi ancak Resûlullah’a düşman olanların söyleyebileceği sözler sarfediyorlar. Hak celle ve âlâ Kur’ân-ı Kerîm’in şikâyetinden emin eylesin ve bu zâtlar hakkındaki şikâyetlerimizi îmânımıza delil eylesin. Neûzü billah(Allah’a sığınırız.). Bir kere “dall” kelimesinin lûgatta birçok mânâsı vardır. Amma Kur’ân-ı Kerîm’de geçen kelimelere mânâ verilirken muhakkak Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında o kelimenin başka şekilde kullanılışına müracaat lâzımdır. Kur’ân’ı yine Kur’ân tefsir eder. Sûre-i Yusuf’ta Yusuf(as),un Mısır’dan gömleğini babasına gönderdiği esnada, babası Hazret-i Yakub(as) yanındakilere “Sizler bana çok yaşlandığı için şaşırıyor, demeseniz ben hakîkaten Yusuf’un kokusunu duyuyorum.” dedi.</p>
<p>Sûre-i Yusuf’un 95. âyet-i kerîmesinde Yakub(as)’un bu sözüne karşılık yanında bulunan ümmetinden olan kişilerin “Allah’a yemin ederiz ki, sen hâlâ eski şaşkınlığında devam ediyorsun.” dedikleri buyrulmaktadır. Müfessirler bu âyet-i kerîmenin tefsirinde dalâl kelimesinin “sapkınlık ve hidayetten mahrum olmak” şeklinde tefsirinin söz konusu olamayacağını söyleyerek böyle bir durumda yanındakilerin kâfir olması îcab eder, demektedirler.</p>
<p>Zîrâ peygambere sapık demek kişinin kâfir olması demektir. Bunun için dalâl kelimesi ne yaptığını bilmeyecek kadar muhabbet üzre olmak, muhabbetinden dolayı etrafına aldırmamak demektir. O halde Duhâ süresindeki âyetin tefsiri meâlen “Sen Rabbine muhabbetinden dolayı bu coşkun hal üzereydin. Hak celle ve âlâ sana vuslatını ve kendisine kavuşacağın sırat-ı müstakimini belli beyân kılmadı mı, seni Rabbine âşık olarak îcad etti de sonra bu muhabbetin îcabı olan kurbiyyete(yakınlığa) mazhar kılmadı mı?” şeklinde ifade edilebilir. Sûrenin devamındaki âyetlere ismini zikrettiğim tefsirden bak. Şu andaki hâlet-i ruhiyem daha fazlasını yazmaya müsait değil.</p>
<p>Amma şu kadarını söyleyeyim ki; sûrenin devamındaki âyetlerde geçen yetim, sâil kelimelerinde muazzam derinlikte mânâlar ve mefhumlar vardır. Ayrıca kalb-i Muhammedîye’ye işaret vardır. Kalbinle mütalaa et, ruhunda bu mânâ zuhûr edecektir. Âlim, Allah Teâlâ’nın râzı olduğu hissiyata mazhar olmuş zâta denir. Sadece metin okumakla âlim olunsaydı bizim buradaki papazlara da âlim denirdi. Zîrâ onların dinimiz hakkında epeyce malûmatları vardır. .<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>SON</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatih-citlak-40-mektup-notlarim/">Fatih Çıtlak – 40 Mektup , Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatih-citlak-40-mektup-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
