<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hristiyanlık | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hristiyanlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 May 2019 20:52:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hristiyanlık | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Simone Weil &#8211; Yerçekimi ve İnayet &#8216;Notlar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 14:11:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Antikçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cebir]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Haz arayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Modern yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Nicelik]]></category>
		<category><![CDATA[Para]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Simone Weil]]></category>
		<category><![CDATA[Yerçekimi ve İnayet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Köklerini yitirmiş bir avuç Yahudi, tüm yerkürenin köksüzleşmesine neden oldu. Hıristiyanlıktaki payları, Hıristiyanlığı geçmişine göre kökünden kopmuş bir şey haline getirdi. Rönesans’ın yeniden kök salma girişimi başarısızlığa uğradı çünkü Hıristiyanlık karşıtı bir eğilimi taşıyordu. “Aydınlanma” girişimi, 1789, laiklik vb. gelişim yalanı yoluyla köksüzleşmeyi daha da artırdı. Ve köksüzleşen Avrupa dünyanın kalan kısmını sömürgeci fetihleriyle köksüzleştirdi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/">Simone Weil – Yerçekimi ve İnayet ‘Notlar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21946" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-1024x1024.jpg" alt="" width="532" height="532" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet.jpg 1080w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" /></p>
<p>Köklerini yitirmiş bir avuç Yahudi, tüm yerkürenin köksüzleşmesine neden oldu. Hıristiyanlıktaki payları, Hıristiyanlığı geçmişine göre kökünden kopmuş bir şey haline getirdi. Rönesans’ın yeniden kök salma girişimi başarısızlığa uğradı çünkü Hıristiyanlık karşıtı bir eğilimi taşıyordu. “Aydınlanma” girişimi, 1789, laiklik vb. gelişim yalanı yoluyla köksüzleşmeyi daha da artırdı. Ve köksüzleşen Avrupa dünyanın kalan kısmını sömürgeci fetihleriyle köksüzleştirdi. Kapitalizm, totalitarizm, köksüzleştirme içindeki bu gelişmeye bağlıdır?</p>
<hr />
<p>Niceliğin ağırlığı altında ezilen zihnin etkinlikten başka bir ölçütü yoktur.</p>
<p>Modern yaşam ölçüsüzlüğe teslim olmuştur. Ölçüsüzlük her yeri işgal ediyor: eylem ve düşünce, kamusal ve özel yaşam. Sanatın dekadansının kaynağı budur. Artık hiçbir yerde denge yok</p>
<hr />
<p>Para, makineleşme, cebir. Bugünkü uygarlığın üç canavarı Tam benzerlik.</p>
<p>Cebir ve para esas olarak düzleştirir, ilki entelektüel olarak, ikincisi fiilî olarak.</p>
<hr />
<p>Doğadaki güzellik: duyulur izlenim ile zorunluluk duygusunun birliği. Bunun (en başta) böyle olması gerekir ve tam da bu böyledir.</p>
<p>Güzellik ruha kadar geçme iznini elde etmek için teni baştan çıkarır. Güzellik, diğer zıtlık birlikleri arasında, anlık ve ebediyet birliğini ıçerir.</p>
<p>Güzellik temaşa edilebilen şeydir..</p>
<hr />
<p>Değerli şeylerin yaralanabilir oluşu güzeldir.<br />
Çünkü yaralanabilirlik varoluşun bir işaretidir.</p>
<hr />
<p>Hümanizma ve onu takip eden şey Antikçağ’a bir dönüş olmayıp, Hıristiyanlığa sızan zehirlerin bir gelişimidir.</p>
<p>Özgür olan, doğaüstü aşktır. Onu zorlamak isterken, onun yerine doğal bir aşk konmaktadır.Ama bunun tersine, doğaüstü aşk barındırmayan özgürlük,1789’un özgürlüğü tamamen boştur ve hiç gerçekleşme olasılığı olmayan basit bir soyutlamadır</p>
<hr />
<p>Ben’i ölen kişiler için, hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yapılamaz. Ama belirli bir insanda ben’in tamamen öldüğü mü yoksa yalnızca cansızlaştığı mı hiçbir zaman bilinemez. Eğer ben tamamen ölmemişse, aşk onu bir iğne batırıyormuş gibi canlandırır, ama bunu yalnızca tamamen saf olan ve hiçbir lütufkârlık izi taşımayan aşk yapabilir, çünkü en küçük küçümseme emaresi ölüme götürür.</p>
<hr />
<p>Bizi Tanrı&#8217;ya yaklaştırmayan bir bilimin kıymeti yoktur.</p>
<hr />
<p>Zorunluluk alanı olan bu dünya bize araçlardan başka hiçbir şey vermez, isteğimiz, bir bilardo topu gibi hiç durmadan bir araçtan diğerine gider gelir.</p>
<p>Bütün istekler yiyecek isteği gibi çelişiktir. Sevdiğim insanın beni sevmesini isterim. Ama eğer kendini bana tamamen adarsa, artık var olmaz ve ona olan sevgim biter. Ve kendini bana tamamen adamadığı sürece de beni yeteri kadar sevmiyordur. Açlık ve doyma.</p>
<p>Arzu kötü ve aldatıcıdır ama buna rağmen arzu olmadan gerçek mutlak, gerçek sonsuzluk aranmayacaktır. Buradan geçmek gerekiyor. Yorgunluğun, arzunun kaynağı olan bu ek enerjiyi yok ettiği varlıklara ne yazık. Aynı zamanda arzunun kör ettiği varlıklara da ne yazık.</p>
<hr />
<p>Değersiz olan her şey ışıktan kaçar Bu dünyada, tenin altına saklanılabilîr.Ölümde ise bu artık yapılamaz. lşığa çıplak teslim olunmuştur. Duruma göre bu cehennem, araf veya cennettir.</p>
<hr />
<p>Düşünceler değişkendir, tutkulara, fantezilere, yorgunluğa boyun eğerler. Eylem her gün uzun saatler boyu sürmelidir. O halde düşüncelerden, yani ilişkilerden kurtulan eylem dürtülen gerekir: bunlar putlardır.</p>
<hr />
<p>Hiçbir düşkünlüğün seni hapsetmesine izin verme. Yalnızlığını koru. Olur da bir gün sana gerçek bir sevgi sunulursa, içsel yalnızlık ile dostluk arasında bir karşıtlık olmayacaktır, bilakis. Onu tam da bu şaşmaz işaretten tanıyacaksın. Diğer düşkünlükler ise katı biçimde terbiye edilmelidir.</p>
<hr />
<p>Her haz arayışı, yapay bir cennet, bir sarhoşluk, bir büyüme arayışıdır. Ama bu arayış, kendisinin nafile olduğu deneyimi dışında bize hiçbir şey vermez, Yalnızca sınırlarımıza ve sefaletimize dair tefekkür bizi bir üst seviyeye çıkarır.</p>
<p>“Alçalan yükselmiş olacaktır.”</p>
<p>Bizdeki yükselen hareket, alçalan bir hareketten kaynaklanmıyorsa nafiledir (hattâ nafıle olmaktan da beterdir).</p>
<hr />
<p>Aşk her zaman daha ileriye gitmeye eğilimlidir. Ama aşkın bir sınırı vardır. Sınır aşıldığında aşk nefrete dönüşür. Bu dönüşümden kaçınmak için, aşkın başka bir şey haline gelmesi gerekir.</p>
<hr />
<p>Aşkın gerçekliğe gereksinimı vardır. Bedensel bîr görünüş üzerinden sevmiş olduğumuz hayalî bir varlığın hayalî olduğunun farkına vardığımız günden daha korkunç ne olabilir,zira ölüm, sevilenin yaşamış olmasını engellemez.</p>
<p>Bu, aşkı hayalle beslemiş olma suçunun cezasıdır.</p>
<hr />
<p>Aşk her zaman daha ileriye gitmeye eğilimlidir. Ama aşkın bir sınırı vardır. Sınır aşıldığında aşk nefrete dönüşür. Bu dönüşümden kaçınmak için, aşkın başka bir şey haline gelmesi gerekir.</p>
<hr />
<p>Dünya birçok anlamı olan bir metindir ve bir anlamdan diğerine çalışmayla geçilir. Yabancı bir dilin alfabesini öğrendiğimiz zaman olduğu gibi bedenin her zaman payının olduğu bir çalışma: harfleri yaza yaza bu alfabenin elin içine girmesi gerekir. Bunun dışında, düşünme tarzındaki her değişim aldatıcıdır.</p>
<hr />
<p>İşçilerin ekmekten çok şiire gereksinimleri vardır. Yaşamlarının bir şiir olması gereksinimi. Bir ebediyet ışığına gereksınım.</p>
<p>Yalnızca din bu şiirin kaynağı olabilir.</p>
<p>Halkın afyonu din değil, devrimdir.</p>
<p>Bu şiirden yoksun olmak moral çöküntüsünün bütün biçimlerini açıklar.</p>
<p>Kölelik, şiirsiz, dinsiz ve ebediyet ışığından yoksun çalışmadır.</p>
<p>Ebedi ışık, bir yaşama ve çalışma nedeni değil de, bu nedeni araştırmaktan kurtaran bir doluluk versin.</p>
<hr />
<p>Kendi içine inerse insan,tam arzuladığı şeye sahip olduğunu bulur.</p>
<hr />
<p>Kötülüğün tanımlandığı tarzda tanımlanan iyiliğin reddedilmesi gerekir. Oysa kötülük iyiliği reddetmektedir. Ama kötü bir şekilde reddetmektedir.</p>
<p>Kendisini kötülüğe adayan varlıklarda uzlaşmaz kötülüklerin birleşmesi var mıdır? Zannetmiyorum. Kötülükler yerçekimine tâbidir ve bu nedenle kötülükte derinlik, aşkınlık yoktur.</p>
<p>İyiliği ancak onu gerçekleştirerek deneyimleriz. Kötülüğü ancak kötülük yapmaktan kaçınarak veya kötülük yapmışsak ondan pişmanlık duyarak deneyimleriz.</p>
<p>Kötülük yaptığımız zaman, onu göremeyiz, çünkü kötülük ışıktan kaçar.</p>
<hr />
<p>Bu dünya kapalı kapıdır. Bir engeldir. Ve aynı zamanda geçittir.</p>
<p>Yan yana zindanlarda duvara vurarak iletişim kuran iki tutsak. Duvar onları ayıran ve aynı zamanda onlara iletişim kurma imkânı veren şeydir. Biz ile Tanrı arasındaki durum da böyledir. Her ayırım bir bağlantıdır</p>
<hr />
<p>Görünüm varlığa yapışır ve yalnızca ıstırap onları birbirinden koparabilir.</p>
<p>Varlığa sahip olan, görünüşe sahip olamaz. Görünüş varlığı zincirler.</p>
<hr />
<p>Adalete zarar vermek isteğiyle veya adaleti yanlış okuyarak adaletsiz olabiliriz. Ama bu neredeyse her zaman ikinci şıktan kaynaklanır. Hangi adalet sevgisi bizi kötü okumadan korur? Eğer herkes, hep okudukları adalete göre davranıyorsa, adil olan ile olmayan arasındaki fark nedir?</p>
<hr />
<p>Saf bir gönül borcu hissetmek için (dostluk durumu dışta tutulduğunda), bana acıma, sempati veya kapris sonucu, lütuf veya ayrıcalık olarak veya mizacın doğal bir sonucu olarak değil de adaletin gerektirdiği şeyi yapma arzusuyla iyi davranıldığını düşünmem zorunludur. Böylece, bana bu şekilde davranan kişi kendi durumunda bulunan herkesin benim durumumda bulunan herkese böyle davranmasını temenni ediyor demektir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/">Simone Weil – Yerçekimi ve İnayet ‘Notlar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı&#8217;nın İslam Kini Hiçbir Dönemde Azalmadı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batinin-islam-kini-hicbir-donemde-azalmadi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batinin-islam-kini-hicbir-donemde-azalmadi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2016 12:15:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Batı İslam Medeniyetine mi İslam’a mı Düşman?]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın İslam Kini Hiçbir Dönemde Azalmadı]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13341</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernite ile açılmış hegemonya usulleriyle Batı, İslam’ı gerilettiği halde, onu yok edememenin ızdırabını daha da fazla hissetmeye başladı. Bugün bile yani hoşgörü, birlikte yaşama teorilerinin genel kabule ulaştığı, zamanın ruhunun en yoğun olduğu zaman di­liminde dahi Batının bilinç altında Müslümanları yeni bir reconçuistaya tabi tutmak yatar: “Çatışma aşırı boyutlara ulaşırsa ve başka gökdelenler, hatta Sen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-islam-kini-hicbir-donemde-azalmadi/">Batı’nın İslam Kini Hiçbir Dönemde Azalmadı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/batinin-islam-kini-hicbir-donemde-azalmadi/attachment/9198/" rel="attachment wp-att-13342"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13342" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/9198.jpg" alt="Batı'nın İslam Kini Hiçbir Dönemde Azalmadı" width="472" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/9198.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/9198-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/9198-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 472px) 100vw, 472px" /></a><br />
Modernite ile açılmış hegemonya usulleriyle Batı, İslam’ı gerilettiği halde, onu yok edememenin ızdırabını daha da fazla hissetmeye başladı.</p>
<p>Bugün bile yani hoşgörü, birlikte yaşama teorilerinin genel kabule ulaştığı, zamanın ruhunun en yoğun olduğu zaman di­liminde dahi Batının bilinç altında Müslümanları yeni bir reconçuistaya tabi tutmak yatar: “Çatışma aşırı boyutlara ulaşırsa ve başka gökdelenler, hatta Sen Pietro yıkılırsa, Müslüman avı başlar artık. Azi Bartolomeus Gecesi’ni ya da Sicilyada Akşam Duaları’nı anımsatan olaylar çıkar: Bıyıklı ve koyu tenli herkes yakalanıp boğazı kesilir. Milyonlarca insanı öldürmek söz ko­nusudur ama silahlı kuvvetleri rahatsız etmeden halk gerekeni yapar.” (Eco, 2012, 35)</p>
<p>Batı İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunu eskiden doğ­rudan yönetim ile sonra da kapitalizmin merkez &#8211; çevre anla­yışıyla kontrol altında tutsa bile İslam’ın etkinliğini yok etme güdüsünden kendini bir türlü kurtaramaz. Niçin? Batının kini niçin bu kadar üst noktada ve hala sürüyor?</p>
<p><strong>Batı, İslam Medeniyetine mi, İslam’a mı Düşman?</strong></p>
<p>İslam, medeniyet olduğu için tehlikeli değil. İslam, medeni­yet fikri peşinde koştuğu için de tehlike arzetmiyor.</p>
<p>Öyle olsaydı Batı bundan muzdarip olmaz bilakis daha önce 11 -17. asır arasında olduğu gibi faydalanmasını bilirdi. Kaldı ki medeniyet yapısı itibariyle etkilenmelere açıktır. İslam medeni­yetten müteşekkil olsa, medeniyet kurma vaadiyle çıksaydı buna Batının katkısı büyük olurdu. Hatta diğer dinlerin de. Oysa İs­lam hiçbir biçimde başka dinlerin, teolojilerin ya da felsefe ve ideolojilerin kendi öğretilerine karışmasına, etkilemesine ve mü­dahalesine müsaade etmez. İslam spesifiktir. Yekparedir. Ken­disinden başka hakikati kabullenmediği için özgündür. Karşıt­ları ve kafirleri bu yüzden azımsanmayacak kadar çoktur.</p>
<p>Batının bugün düşmanlığı İslam medeniyetine değil biza­tihi İslam’ın kendisinedir.</p>
<p>İslam medeniyeti diye bir medeniyet bugün yok. Bunu üre­tip üretemeyeceği de belli değil. Potansiyel olarak İslam Batı­nın ürettiği değerleri reddedebilir ama bir medeniyet ortaya koyamayabilir. ıooo’li yıllarda İslam medeniyetinin unsurları Nobel ödüllerinin hepsini toplayabilirdi fakat bugün için değer üretebilme, teknik geliştirebilme yeteneğinin dışında. Medeni­yet, tarihin tozlu raflarında kalabilir, donabilir, etkisi yitebilir, geleceğe bir söz söyleyemeden tarihteki yerini alabilir fakat İs­lam bir din olarak hala dinamik, etkin ve güçlü. İslam mede­niyet olarak donmuştu.</p>
<p>Emeviler fethi bırakıp emperyal hedefler gütmeye başladı­ğında, Arapların dışındaki Müslümanları cizye ehli olarak gör­düğünde İslam dünyasındaki yerini kaybetmişti. Abbasiler do­nan medeniyetin son halkasını oluşturdu. Zenginlik, bilim ve “İslam aydınlanması”, İslam medeniyetine de hiçbir etkide bu­lunmadı, gelişmesine katkı sağlamadı, Grek tercümeleri de öl­mesini engelleyemedi.</p>
<p>Moğollar, Cengiz Han maddi zenginliği ve konformizmi biti­rirken Müslümanın dünyadaki varoluşunun “artı değer”, sermaye temerküzü olmadığını gösterdi. Cengiz Han’ın şöyle söylediği ri­vayet edilir: “Ey Buhara şehri! Hangi Tanrıya inanıyorsunuz bil­miyorum ama o tanrı beni sizin başınıza bela olarak gönderdi.” Bağdat yıkımı İslam’ın, İslam düşüncesinin değil, İslam mede niyetinin talan olduğunun göstergesiydi.</p>
<p>Hristiyan Batı destekli Moğollarla Hristiyanlar İslam me­deniyetine son verirken, İslam’ın dinamik boyutu bir başka şe­kilde kendini gösterdi. Türklerin bayrağı devraldığı fetih ve gaza anlayışı iki şeyin üstesinden geldi. Birincisi Hristiyan Ba­tıyı geriletti İkincisi hiçbir hususta, el emeğinden, tarıma; za­naattan eğitime kadar Batıya muhtaç olmadan, ona örneklik edecek şekilde Anadolu’da İslami bir nizam tesis etti: “Açık ko­nuşmak gerekirse, aslında milletimizin, yani Türklerin devleti olmasa, İslâm dünyası askerî ve idari vasıflarını da kaybedecek ve çoktan gerilemeye başlayacaktı. Hıristiyan dünyasının diril­diği, toparlandığı, organize olduğu, teşkilatlandığı, ilerlemeler kaydetmeye başladığı bir devirde bu üstünlüğü onlara kaptır­mayan, onları geciktiren, onları bir asır içinde durduran, doğ­rudan doğruya Türklerin kurduğu Osmanlı İmparatorluğu’dur.” (Ortaylı, 2012, 27)(2)</p>
<p>Batıyı Hıristiyanlık şeklinde değerlendirmek gerek. Türkleri de İslam. Çünkü Roma imparatorluğu Hristiyanlığın güçlü bir şekilde geldiğini gördüğünde onu ilk zamanlar dışlaşa da sonradan “kendinden” kabul etti. Roma sonrası kimlik arayı­şına giren ve imparatorluktan bağımsızlaşmaya çalışan Avrupa, Hristiyanlık sayesinde kendi mecrasını buldu. 8. yüzyılda bir Avrupa gerçeğinden söz edilmeye başlandı. En son kuzeyin so­ğuk ve kaba putperestleri de Hristiyanlığı kabul etmiş Kıta Avrupası Hristiyan kimliğini birlikte inşa etmişti. Hristiyanlık bu amacı uğruna onların putperest adetlerini “kurban” hariç kabul edip içselleştirmede beis görmedi. Noel yortuları Avrupa kimliği ile birlikte gelişti.</p>
<p>Hrıstiyanlık, Avrupa / Batı kimliğinin en vazgeçilmez ve varoluşsal değen. Hrıstıyanlık İslam’ın kentli öğetisini ilga etmesi­nin öcünü bir anlamda Batı medeniyeti ile almaya çalışmaktadır. İlaçlı Seferlerinin sürekliliği aslında Hristiyanlığın sürekliliği ile örtüşmüş vaziyette. İslam Hristiyanlık karşısına temel itiraz­larla çıkıp onu ilga etti. Tanrı inancını vahdetle karşılayıp insa­noğlu ile Tanrının aynılığını ortadan kaldırdı. İslam’ın Allah’ı yani tevhid akidesi dünyadaki teolojik algıları alt üstü etti. Hz. Muhaınmed’in Peygamberliği de Hristiyanları alt üst etti. Ba­tının İslam’a karşı kininin ilkini bu teolojik mesele oluşturur.</p>
<p>İkinci olarak Batı Medeniyetinin ilk etapta 16. yüzyıla ka­dar Kıta Avrupasına hapsedilmesi ve Batının atılım yapması­nın yani modernite olarak şekillenecek Avrupa çıkışının 12. yüzyılda başlamış olmasına rağmen 16. hatta 17. yüzyıla kadar sarkıtılması. Bizans yerinde durduğu müddetçe Katolik Avrupa için ümid hala devam ediyordu ama İstanbul’un alınmasıyla bir­likte Batının maddi tüm kaynaklan kesildi. Doğudan gelen ve Avrupa’da üretilemeyen mallar İstanbul’da toplanıyor buradan Venedik ve Cenevizliler tarafından Avrupa’ya ulaştırılıyordu. Fetih bu imkanı ortadan kaldırdı. (Fülberth, 2011, 102 &#8211; 108) Anadolu’da kurulan sistem, hem küfrün merkezi Avrupa’nın ik­tisadi ve siyasi kaynaklarını kurutup etkisiz hale getirirken İs­lam-i umdelerle kurduğu nizam sayesinde dünyada cazibe mer­kezi haline gelmiştir.</p>
<p>Avrupa’nın genişlemesine engel olan, alternatif bir düzen te­sis eden İslam medeniyeti değil. İslam medeniyeti olsaydı orada Batı değerlerinin de eklektik unsurları da yerini alacaktı. Ama İslam’ın ilkelerinin her daim alternatif konumu bugün bile po­tansiyelini korur. Bu yüzden Batı hala tüm tedbirlerini buna göre alır. Zamanın ruhu, İslam’ın kendi değerler sisteminin mutlaklaştırmasına engel olmaya çalışır: “İslam gerçekten de teorik, hukuki ve pratik açılardan Avrupa modeline karşı kendi içinde uyumlu ve yaygın yegâne uluslararası alternatif kurum­sal yapı idi.” (Fuller, 2004, 249)</p>
<p>İslam’ın bizatihi kendisi bir siyasallık içerir; dünyaya bir tez sunar, iddiada bulunur. İslam bir medeniyet teklifiyle gelmez, kendisi kurucudur. İslam zaten varlığıyla insanlığa bir tekliftir. Bu teklifin boyutları içinde sadece içsellik bulunmaz, iktisattan gündelik hayata kadar her saha tahkim edilmiştir.</p>
<p>İslam ile Batının mücadelesi simgeler üzerinden yürümez doğrudan siyasal, kültürel ve iktisadi çarpışma ile gerçekleşir. Din olarak İslam kendine özgü bir dünya görüşü ortaya koyar. Buradan İktisadi bir pazar anlayışı, gündelik yaşama, ahlak, si­yasal yaklaşımlar geliştirilir. Hristiyanlığın kendi ölçüleri içinde teolojik yoğunluğu haricinde dünya üzerine çok fazla söz söyle­mediği düşünülürse, İslam Hristiyanlığın yalnızca ilahiyat bakı­mından rakibi gibi algılanabilir. Hristiyanlığm en güçlü rakibi olarak İslam (Fuller, 2010, 70) kendisine hiçbir din ve ideolo­jiyi rakip olarak görmez. Dünya, İslam ile İslam olmayan ara­sındadır. Batı dünyası Hristiyan dini üzerinden kendine yer açma derdinde olduğundan belirli modelleri Hristiyanlığa da­yandırmaktan sakınmaz.</p>
<p>Batı Hristiyanlığının en büyük düş­manı İslam’ın ondan daha kadim düşmanı Ortodoks dünyasıdır. Mesele biraz da doğu &#8211; batı üzerinden dünyayı denetime alma üzerinden gelişir. Haçlı Seferleri’nin doğu Kilisesi üzerine ya­pılması, Haçlıların İstanbul’u işgalleri esnasında Patrik koltu­ğuna bir fahişeyi oturtmaları Hristiyanlığm kendi içinden bir mesele gibi görünse de tüm dünyayı ilgilendirecek denli kapsa­yıcıdır. Kutsal Ruh’un Konstantinapolis’in iddia ettiği gibi “doğ­rudan Baba Tanrı’dan mı” yoksa Roma’nın direttiği gibi “Baba ve Oğul’dan birlikte mi” tartışması esaslı bir doğu &#8211; batı çatış­masıdır esasında. İslam olsa da olmasa da bu çatışma hep bü­yük olarak kalacaktır. (Fuller, 2010, 70)<br />
<strong>Dipnot:(2)</strong>-İlber Ortaylı, bu röportaj &#8211; kitapta ve önceki kitaplarında Anadolu’da kurulan dü­zenin, Osmanlı’nın İslami yapısını, Batı karşısındaki gelişme dinamiklerini çok iyi bildiği, anlattığı halde, bu dinamikleri Türkiye’nin geleceğine yerleştirmekten imtina ediyor. Türkiye’yi İslam dünyasının tek modeli olarak görürken, bu mo­delin laik milliyetçilik ve modernleşmeden ibaret olacağının altını çiziyor. (Or­taylı, 2012,18) İslam ile şekillenmiş tarih, geriletilmiş Batı karşısında İlber Hoca, İslam’dan bahsetmiyor bile. Oysa tarihin geçmiş kadar gelecekle ilgili olduğunu söyleyen, Türkiye’de ciddi şekilde ele alınmadığından şikayet eden kendisi!</p>
<p>Ercan Yıldırım-Zamanın Ruhuna Karşı,syf;76-80</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-islam-kini-hicbir-donemde-azalmadi/">Batı’nın İslam Kini Hiçbir Dönemde Azalmadı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batinin-islam-kini-hicbir-donemde-azalmadi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 23:38:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[İlhanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam-Batı İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Arslan Yürekli Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşî]]></category>
		<category><![CDATA[Hittin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hulagu]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’ün Fethi]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Papa II. Urban]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyû­bî]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Vatikan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12806</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/ha_l_/" rel="attachment wp-att-12811"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg" alt="Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)" width="498" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-600x256.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-300x128.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-768x327.jpg 768w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan 11. yüzyılın sonunda başlayıp 13. yüzyılın ikinci yarısında sona eren Haçlı seferleri,Avrupalı Hristiyanları İslâm topraklarına getirmiş, Müslümanlara da Frenkleri’ savaş meydanlarında, barış müzakerelerinde, pazar ve çarşılarda, kalelerde, yolculuklarda tanıma imkânı vermiştir. İki asırlık bu mücadele dönemi, iki kültür üzerinde derin etkiler bırakmış ve hatırası modern zamanlara kadar korunmuştur.</p>
<p>Her ne kadar Haçlı seferleri deyince akla Doğu-İslâm topraklarına yapı­lan askerî seferler geliyorsa da Avrupalı Hristiyanlar ve yöneticiler orta, Ku­zey ve Güney Avrupa’ya da çeşitli Haçlı seferleri düzenlemişler ve bu bölgele­re açtıkları savaşları Haçlı sancağı altında tanımlamaya çalışmışlardır. 1187’de Kudüs’ün tekrar Müslümanların eline geçmesiyle beraber Haçlı seferleri Doğu’nun yanı sıra Avrupa’nın güney bölgelerine de yönelmeye başlar. 1187- 1260 arasında İspanya ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenlenir. Endülüs MüsIumanlarına karşı yürütülen mücadele, diğer Haçlı seferlerinden farklı görülmez. 1236’da Kurtuba, 1248’de İşbiliye ve 1253’te Belensiye alınır. 1492 Avrupa’nın son Müslüman ve Yahudi toplulukları ireconquista&#8217; seferberlik çerçevesinde yurtlarından ihraç edilir.</p>
<p>Güney İspanya’nın yanı sıra Baltık bölgesine de Haçlı seferleri düzenlenir; 12. ve 13. yüzyıllarda Estonya, Finlandiya ve Polonya’ya karşı savaşlar açılır. Papanın düşmanı kabul edilen ve sa­pık addedilen gruplara karşı Almanya, Fransa, Aragon, Bohemya, Bosna  İtalya’ya seferler tertip edilir. Yunanlara ve Ortodoks Ruslara karşı da sefer­ler düzenlendiği bilinmektedir.(1)Bu geniş manada Haçlı seferleri ve Haçlı as­kerleri, Avrupa tarihinde güçlü bir dinî ve siyasî içerik kazanmış ve Hristiyanlık’ın askerî tarihinin en iyi bilinen sembollerinden biri haline gelmiştir.Haçlı seferleri, 1095 yılının Kasım ayında Fransa’nın Clermont şehrinde Papa II. Urban’ın başkanlık ettiği bir toplantıyla başlar. Toplantının bittiği 27 Kasım günü Papa, meydanda dramatik bir konuşma yapar ve bütün Avrupa’yı kutsal toprakları “dinsiz sapıkların” yani Müslümanların elinden kurtarmaya davet eder. Konuşmasında dinî argümanlar kullanan II. Urban, Kudüs’ün de içinde bulunduğu kutsal toprakların Hristiyanlara ait olduğunu, Hz. Isâ’nın burada doğup vaftiz edildiğini, ilk kilisenin burada kurulduğunu ve “Tanrı’nın Krallığı”nı yeniden tesis etmek için bu toprakların mutlaka Hristiyan idare­sine geçmesi gerektiğini söyler. Hristiyan Avrupa derhal harekete geçmeli ve kutsal toprakları tekrar Kilisenin idaresine katmalıdır.</p>
<p>Papa’nın etkili bir vaaz olarak irad ettiği konuşması 11. yüzyılın sonun­da Avrupa’nın genel düşünce dünyasını ve İslâm dünyasına yönelik tutum­ları anlamak açısından önemli ipuçları sunar. Haçlı seferlerini dinî bir teme­le oturtmak için kullanılan argümanlar, Hristiyanlık’ın savaşa ve kıtale bakış açısını ortaya koyması açısından da önemlidir. Haçlı seferleri, Avrupa’daki diğer savaşlardan farklı olarak, bizzat Kilisenin sevk ve idare ettiği ve kıtala­rarası siyasete müdahil olduğu bir süreçtir.</p>
<p>Papa II. Urban, Haçlı seferlerine gerekçe olarak Kudüs’te Hz. İsâ’nın medfun olduğuna inanılan yere yapılan Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi’nin Fâtımî sultanı Hakîm bi-Emrillah tarafından yıktırılmasını ve Filistin’de­ki Hristiyanlara baskı yapılmasını gösterir. Fâtımî sultanının, 11. yüzyılın ba­şında giriştiği bu uygulama, hem Fâtımî hem de genel İslâm tarihi açısından istisnai bir durumdur. Hakîm’in eksantrik kişiliği, tarih ve biyografi kaynakla­rında detaylı bir şekilde anlatılır. 1005 yılında Dâru’l-ilm adlı bilim merkezini kuran, Mescidül-hakim adlı büyük caminin inşasını tamamlayan Hakîm, ay­ni zamanda Şîîlik in bir alt kolu olan Dürzîlik’in ortaya çıkışında da etkin bir rol oynamıştır. Kutsal Mezar Kilisesi’ni yıktıran aynı Hakîm, birkaç yıl sonra yıktırdığı bazı kiliseleri yeniden yaptırır ve Hristiyanlara karşı tekrar müsa­mahalı politikalar izlemeye başlar. Papa II. Urban’ın çelişkilerle dolu Hakîm dönemini Önemli bir fırsat olarak değerlendirdiğinde şüphe yok.</p>
<p>Hristiyanlık’ı benimsemiş Avrupa halkları, Haçlı seferleri gibi ulus ve devlet ötesi bir çağrıya kıılak vermeye hazırdılar. İnsanların dünyaya günah­kâr geldiği ve bundan kurtulmak için bu dünyada iyi ameller yapması gerek­tiği, lâkin nihai hükmün Hz. İsâ’ya ait olduğu inancı, Hristiyan otoriteleri­nin dinî bir savaş çağrısı yapmalarını kolaylaştıran bir unsurdu. Öte yandan Bizans İmparatorluğu kutsal savaş, kahramanlık, şövalyelik, onur, savaşçılık gibi kavramları, Hristiyanlık’ın dinî argümanlarına ve onayına ihtiyaç duy­madan seküiler bir çerçevede zaten kullanmaktaydı. Fakat özellikle Konstantin’den sonra kadim Roma-Bizans savaş kültürüyle Kilisenin takdis edici oto­ritesi birleşecek ve kime karşı yapılırsa yapılsın, imparatorluğun bütün savaş­larına dinî bir renk katacaktır. Bu manada Roma-Bizans’ın Müslüman dün­yasına karşı başlattığı savaş -Haçlı seferleri ve diğerleri- bir dinler çatışması olmaktan ziyade bir güç mücadelesinin ifadesiydi. Kilisenin onayı ve takdisi, kitleleri harekete geçirmek ve kamuoyu vicdanını kendi tarafına çekmek için gerekliydi. Bu iki kültürün -Roma-Bizans ve Hristiyanlık- bu şekilde bir ara­ya gelmesi, 11. yüzyıl Avrupa tarihinin önemli kırılma noktalarından biridir.</p>
<p>Bu çerçevede Papa II. Urban, ilk defa St. Augustine’in formüle ettiği ve daha sonra St. Thomas Aquinas’ın geliştireceği ‘haklı/meşru savaş’ {jus ad bellurtı) kavramını kullanarak yaptığı çağrıya dinî ve siyasî bir temel oluşturma­ya çalışır. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerinin geliştirdiği ‘haklı/meşru savaş’ te­orisi, prensipte şiddeti en son çare olarak görür ve saldırı, katliam ve nefs-i müdafaa gibi gerekçeleri savaş için temel sebep kabul eder. Aynı şekilde sa­vaş esnasında uyulması gereken bir dizi kural belirler ki bunlara da jus in bel­le adı verilir. Bu ilkeler ışığında büyük bir dinî seferberlik ve savaş başlatabil­mek için II. Urban, Hz. İsa&#8217;nın doğduğu ve yaşadığı yer olması hasebiyle kut­sal kabul edilen Kudüs’ün barbar ve despotik Tanrı-tanımazların elinde acı çektiğini, burada yaşayan Hristiyanların zulüm gördüğünü, kadınlarının kirlendiğini, çocuklarının kaçırıldığını, kiliselerinin yakıldığını, vs. anlatan bir söylem geliştirir ve şöyle der:</p>
<p><em>Tanrıya tamamen düşman olan bir kavim Hristiyan topraklarını işgal etmiş ve insanları kılıçla,</em><em>işgalle ve ateşle hükmü altına almıştır. Bu insanlar şen-i amellerinin kirlettiği kutsal adak yerlerini yıkmıştır. Hristiyanları zorla sünnet etmiş ve buradan çıkan kanı, kutsal adak yerlerine ya da vaftiz çanaklarına saçmışlardır, Ve işkence yapmak istedikleri kişilerin karınlarını deşmiş, hayatî organlarım parçalamış, bir kazığa bağla­yarak onları sürüklemiş ve kırbaçlamış, böylece onları öldürmeden önce bütün iç organlarını dışarı çıkartmıştır. Kadınlara karşı uygulanan şidde­te ne diyeyim? Bıı şiddet o kadardır ki onun hakkında konuşmak, susmaktan daha kötüdür.</em></p>
<p><em>Milletler arasında Tanrı size savaşta fevkalâde bir üstünlük, büyük bir kalp, size karşı gelen herkesi susturabilecek hafif ve güçlü bir beden ver­mişken, bunun intikamını almak ve bu durumu düzeltmek kime düşüyor?(2)</em></p>
<p>Oysa bu iddiaların hiçbiri tarihî gerçeklerle bağdaşmıyordu. Zira Doğu Hristiyanları ve özellikle Kudüs ve civarında yaşayan gayr-ı Müslim toplu­luklar baskı altında değillerdi. Herhangi bir sistematik yahut toplu öldürme söz. konusu olmadığı gibi, Yahudi ve Hristiyanlar Ehl-i Kitap olarak “zımmî” hukukunun kendilerine sağladığı haklardan istifade etmekteydi. Doğu Hristiyanları Abbasî Devleti’nde ve diğer beylik ve sultanlıklarda bürokrat, dok­tor, maliyeci, muhasib, mütercim, vb. olarak görev yapmaktaydılar ve bu du­rumu Roma yahut Vatikan yönetimine tercih ediyorlardı. Bu manada Haçlı seferleri için yapılan çağrıda kullanılan dil ve üretilen efsaneler, Papalık dü­zeyinde İslam karşıtı propaganda faaliyetlerinin ilk örneğidir.</p>
<p>Papa II. Urban’ın davetine göre, bu seferin amacı sadece kişisel günahlar­dan kurtulmak değil, aynı zamanda Hz. Isâ için zorluklara katlanmak ve bel­ki de onun yolunda ölmek sûretiyle cenneti garantilemekti. Buna, Avrupa’da yayılmaya başlayan Islâm karşıtı polemikler, efsaneler, ön yargılar ve husu­met eklenince asker, asilzade, sıradan vatandaş, tüccar, meraklı ve maceracı insanların oluşturduğu orduların kısa sürede yola çıkması işten bile değildi. Böylece Kilise hiyerarşisi dışında kalan ve dinî bir yetki ve sıfata sahip olma­yan insanlar da büyük bir dinî eylemin içinde, hatta merkezinde rol alma şan­sına sahip olmaktaydı. Kendisi de basit bir kökenden gelen II. Urban’ın kitleleri harekete geçirmek için bu hissi etkili bir şekilde kullandığı görülüvor.(3)</p>
<p>Bu hissiyatla harekete geçen kitleler “Tanrı’nın emri, Tanrı’nın emri” sloga­nıyla yollara döküldüler.Fakat Haçlı seferlerinin sadece dinî gerekçelerle yapıldığını söylemek ha­ta olur. Papanın dini otoritesini siyasî bir güç haline getirme kaygısının yanı sıra başka etkenlerin de süreçte önemli bir rol oynadığını ifade etmek gere­kir. Bunların başında Batı ve Doğu Hristiyan topluluklarını birleştirme çaba­sı gelir. Asırlardır ayrı dinî ve siyasî otoritelere bağlı olan Hristiyan cemaat­lerinin birleşmesi, Avrupa devletleri için tarihî bir fırsat olabilirdi. Papa, Av­rupa&#8217;nın dinî ve siyasî birliğini sağlama konusunda imparator ve derebeyleri­nin tam desteğine sahipti ve kendini onlardan güçlü görüyordu. Dinî birlik, Avrupa’nın siyasî sınırlarını Arap Yarımadası’na kadar genişletebilirdi. Bu ma­nada Haçlı seferlerinin asıl misyonu, Papa, krallar ve derebeylerinin öncülü­ğünde bir “birleşik Avrupa” yaratmaktı.</p>
<p>Avrupa’yı tek bir siyasî önderlikte, Hristiyanlık’ı da Katolik Kilisesi’nin dinî otoritesi altında birleştirme projesi, Nesturîler başta olmak üzere Doğu­lu Hristiyan cemaatlerinin kahir ekseriyeti tarafından reddedilecektir. Nes­turîler, İznik Konsili’nin sonuç bildirgesine ilk karşı çıkan gruptu. Nesturîlik, Antakyalı bir din adamı olan Nestorius tarafından kurulmuştu. Nesturi inan­ana göre Hz. İsâ, Tanrı’nın kelimesinin kendisinde tecellî ettiği bir insandır. Monofizitler ise İskenderiye Piskoposuna bağlı olup Hz. İsâ’nın tamamen İlâhî bir tabiata sahip olduğuna inanıyorlardı. Bu dönemde Irak’ta yaşayan Hristiyanların büyük çoğunluğunun Nesturi olduğu tahmin ediliyor. Hristiyanlık’ı resmî din haline getiren Roma imparatorları, İstanbul’un Hristiyanlık’ın ikin­ci başkenti olmasını ve bütün dünya Hristiyanlarının kendilerine bağlı olma­larını istiyorlardı. Hz. İsâ’nın Baba ve Oğul’dan oluşan hem İlâhî hem de İn­sanî iki tabiatı olduğu öğretisi bütün Hristiyanlara empoze edildiğinde, gös­terilen tepkiler dinî olduğu kadar aynı zamanda siyasî idi. Teolojik tartışma­ların ötesinde Doğu Hristiyanları, Roma yahut İstanbul’un hakimiyetini ka­bul etmeye yanaşmıyordu.</p>
<p><strong>Haçlı Seferleri Başlıyor</strong></p>
<p>1096 yılında başlayıp 1270 yılında sona eren Haçlı seferlerinden sekiz tanesi önemlidir. 1096-1099 yılları arasında yapılan ve bütün seferler içinde Batıklara tek zafer getiren ilk seferde Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler ve Su­riye ve Filistin’de “Latin Devletleri ”ni kurdular. Bu devletler; Urfa Kontlu­ğu (1098-1144), Antakya Eyaleti (1098-1268), Kudüs Krallığı (1099-1187), Trablus Kontluğu (1109-1289), Edessa Eyaleti (1098-1144) ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’dır (1098-1375). Bu eyalet ve kontluklar, Anadolu’nun doğu ve güney bölgelerinde ve Suriye-Filistin hattında kurulmuş ve Haçlı seferlerinin devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Fakat bu siyasî yapılar, zaman içinde zayıflayarak ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Beş haftalık bir kuşatmadan sonra 1099 yılında Haçlıların eline geçen Kudüs, uzun tarihinin en dramatik ve acılı anlarından birini yaşadı. Haçlılar hiçbir ayrım yapmadan şehirde büyük bir katliam yaptılar. Kubbetu’s-sahrâ’ya ve Mescid-i Aksâ’ya sığınan Müslüman halk dahi bu katliamdan kurtulama­dı. Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle şehirdeki Yahudiler de kat­ledildi; sinagogları yakılarak ateşe verildi. Mescid-i Aksâ talan edildi ve de­ğerli eşyalar çalındı. Müslümanların mabedleri kilise, misafirhane, depo, vb. yerlere çevrildi. Kudüs’te yapılan katliam, Batılı kaynaklarda dahi büyük bir trajedi olarak anlatılır. Tarihçi Raimundus Aguliers, şehrin ele geçirilmesin­den bir gün sonra Harem-i Şerif mahallesine giderken ceset yığınları arasın­dan geçtiğini ve akan kanın dizlerine kadar sıçradığını aktarır. Altın ve mü­cevher gibi kıymetli taşların bulunduğu gerekçesiyle pek çok Müslüman Ku­düslünün karınlarının deşildiği rivayet edilmektedir. Kaynaklar, şehrin bir­kaç gün içinde ceset ve kan kokusuyla dolduğunu; salgın hastalıkların başla­ması ihtimalinden dolayı temizlik yapılması talimatı verildiğini aktarır. Müs­lümanların cesetlerini bir araya getirip topluca yakmak işi de şehirde kalan Müslümanlara zorla yaptırılır.(4)</p>
<p>Birinci Haçlı Seferi’nin Kudüs’ün ele geçirilmesiyle neticelenmesinin çe­şitli sebepleri olduğunu ifade etmek gerekir. Avrupa tarihinde ilk defa dinî bir ihtirasla yola çıkan on binlerce Hristiyan birkaç yıl içinde böyle büyük bir zafere imza atacağını muhtemelen tahmin etmiyordu. İlk Haçlıların büyük bir direnişle karşılaşmadan Anadolu’yu ve Suriye topraklarını geçerek Filis­tin’e kadar gelmesinde İslâm dünyasının 11. yüzyılın sonunda içine düştüğü siyasî dağınıklık ve iç ihtilaflar da önemli bir rol oynamıştır. Şam, Halep ve Musul’da bulunan Müslüman güçleri birlik olabilseydi, Haçlı ordusunu An­takya civarında durdurabileceklerdi. Fakat Selçuklular, Abbâsîler ve Fâtımî- ler arasındaki siyasî çekişme, merkezî ve birleştirici bir gücün ortaya çıkma­sına imkân vermedi. Melikşah’ın 1092 yılında vefat etmesinin ardından Sel­çuklu Devleti’nin bölünmeye başlaması da bunda etkili oldu. Müteakip dö­nemlerde ve özellikle Salâheddîn Eyyûbî’den sonra birlik içinde hareket eden İslâm dünyası, yeni Haçlı seferlerinin başarılı olmasını engellemiştir.(5) Müslüman yönetici ve komutanların hazırlıksız yakalanmasındaki bir diğer etken, Trenkier’ olarak bilinen Haçlı ordularının, zafiyet içindeki Bizans ile aynı kabul edilmesiydi. Kudüs ve civan kaybedilinceye kadar ne Selçukluların, ne Abbâsîlerin, ne de Fâtımîlerin Haçlıların gerçek gücü ve kapasitesi hakkında doğru bir bilgiye sahip olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Bunun en canlı örneği, ilk Haçlı ordusuna karşı önemli askerî başarılar elde eden Selçuklu sultanı I. Kılıçarslan’dır. 1096’da İznik’i kuşatan Haçlı­lar, Selçuklular için bir sürpriz olmuştu. Zira Haçlılar, Bizans’la münasebet­lerinden tanıdıkları ‘efrene’lerden farklıydılar. Dilleri, kılık kıyafetleri, ko­muta yöntemleri, askerî taktikleri daha önce görmedikleri niteliklere sahipti. Avrupa’dan gelen bu insanların sayısını ve gerçek niyetini de kimse bilmiyor­du. Malatya civarında Danişmendoğulları’yla uğraşmak zorunda kalan Kılıçarslan, ilk Haçlı ordusunun İznik çıkartması karşısında hazırlıksız yakalan­mış ve eşinin ve çocuklarının esir alınmasına engel olamamıştı. Buna rağmen Selçuklu sultanı, Haçlı ordusunu yenmeyi başarır. 1097 yılında ikinci bir or­dunun yaklaşmakta olduğu haberi gelince Kılıçarslan ve komutanları, bir yıl önceki başarılarını esas alarak bu tehdidi fazla önemsemezler. Fakat Haçlıla­rın gerçek gücü ve boyutu burada ortaya çıkar. Kılıçarslan’ın büyük bir başa­rıyla uyguladığı vur-kaç taktikleri, Haçlı ordusuna önemli kayıplar verir, ama Anadolu topraklarını geçerek Kudüs’e ulaşmalarını engelleyemez.(6)</p>
<p>İkinci Haçlı Seferi 1147-1149 yılları arasında yapılır. Avrupa’nın en ka­labalık ordusunun katıldığı bu sefer, Haçlılar açısından hiçbir önemli neti­ce vermemiştir. 1188-1192 yılları arasındaki üçüncü seferin amacı, 2 Ekim 1187’de kaybedilen Kudüs’ü tekrar Hristiyan hakimiyeti altına almaktı. Dör­düncü sefer 1201-1204 yılları arasında gerçekleşir. Haçlılar bu sefer sırasın­da İstanbul’u talan ederler. Venedik’te toplanan Haçlı ordusu, deniz yoluyla İstanbul’a gelir ve gemilerini Haliç’e çeker. Hazırlıksız yakalanan Bizans im­paratoru, sağa sola saldıran çapulcu grupları kontrol altına alamaz. Şehir 13 Nisan 1204’te Haçlıların eline geçer ve yağmalanır. Bizans ve Avrupa kay­naklarının bildirdiğine göre İstanbul’daki saraylar, kiliseler, manastırlar, kü­tüphaneler, işyerleri talan edilir. Mücevherat, tablo, ikon gibi kıymetli eşya­lar parçalanır veya çalınır. Venedikliler ele geçirdikleri kıymetli eşyaları Venedik’e götürürler. Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlılar, İstanbul’u ta­lan etmekle yetinirler. Neticede zaten zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu, Dördüncü Haçlı Seferi’yle beraber artık çökmeye başlar. Paradoksal bir şekilde bu hadise, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyetini tahkim etmesi- ne yardımcı olur. Zira artık Avrupa’dan ve Bizans’tan bir askerî tehdidin gelmeyeceğini gören Selçuklular, Akdeniz’de Antalya ve civarını, Karadeniz’de Samsun ve Sinop’u ele geçirir.(7)<br />
1217-1221 yılları arasında yapılan beşinci sefer, Mısır’ı hedef alır. Haç­lılar yenilir ve Müslümanlarla anlaşma imzalamak zorunda kalırlar. 1228- 1229 yıllarına rastlayan altıncı sefer, Alman imparatoru II. Frederik’in Ku­düs’ü kısa bir süreliğine hakimiyeti altına almasıyla sonuçlanır. Fakat bu uzun sürmez ve Kudüs tekrar Müslüman idaresine geçer. Yedinci ve sekizinci Haç­lı seferleri sırasıyla 1248-1254 ve 1270 yıllarında gerçekleşir. Her iki sefer­de de Haçlılar büyük yenilgiler alır. Avrupalılar yorulmuştur. Haçlı seferle­ri, artık sadece tarihî bir semboldür.(8) Kudüs’ü yeniden ele geçirme umutları­nı yitiren Avrupalılar, bölgede küçük Latin krallıkları kurarlar. Fakat Kudüs, Hristiyan Avrupa’nın kızıl elması olmaya devam eder. Son Haçlı seferini dü­zenleyen Fransız Kralı ‘Aziz’ Louis, dünya gözüyle göremediği ama ele geçir­mek için ömrünü harcadığı Kudüs’ten son nefesine kadar vazgeçmez. Ölüm döşeğinde ağzından dökülen son kelimeler “Kudüs, Kudüs!” olur.(9)</p>
<p><strong>Kudüs’ün Fethi</strong></p>
<p>Bu dönemin en kayda değer hadisesi şüphesiz Kudüs’ün tekrar Müslü­manların eline geçmesidir. Kudüs’ün Müslümanlardan alınması, Haçlı se­ferlerinin ana sebebi olarak kabul edilmiş, binlerce insan bu fikre inana­rak hayatlarının en büyük macerasına çıkmış ve büyük bedeller ödemişler­di. 1099 yılında alman Kudüs, 1187 yılına kadar Hristiyanların idaresin­de kaldı. Kilise, Avrupalı krallar ve doğudaki Haçlı devletleri, tarihin akış seyrinin artık kendilerinden yana olduğuna inanıyordu. Bu kurgu, Salâhed- dîn Eyyûbî (1138-1193) adında bir kumandanın tarih sahnesine çıkmasıy­la değişecektir.</p>
<p>Eyyubîler hanedanının kurucusu ve ilk hükümdarı olan Salâheddîn Eyyû­bî, Tikrit’te dünyaya geldi. Siyasî ve askerî hayatının önemli bir kısmını Mı­sır, Suriye ve Irak’ta birlik ve istikrarı sağlamaya hasretti. Fâtımî Devleti’ne son vererek bölgede siyasî birliği tesis etti. Haçlılara karşı ilk seferini 1177’de Gazze-Askalan bölgesine yaptı. 1185’te Musul ve civarını tahkim etti ve ordu­sunu güçlendirdi. Uzun yıllardır hayalini kurduğu Kudüs’ü fethetmek için ar­tık yeterli güce sahip olduğunu gören Salâheddîn Eyyûbî, Kudüs Krallığı’nın iç çatışmalarını da iyi değerlendirerek harekete geçti. Mısır, Suriye ve diğer vilayetlerden gelen askerlerle birlikte 12 bin kişilik bir süvari ordusu teşekkül etti. 3-4 Temmuz 1187’de Hittin adlı bölgede Haçlıları ağır bir yenilgiye uğ­rattı. Ardından bugün Filistin topraklarında bulunan Akka, Taberiye, Nablus ve Gazze dahil irili ufaklı bir dizi şehri ele geçirdi. 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşattı. Miraç kandiline denk gelen 27 Receb 583 yani 2 Ekim 1187 günü Kudüs’e girdi. Vefat ettiği 4 Mart 1193 tarihine kadar hem Kudüs’ü hem de civar şehirleri Haçlı ordularına karşı korudu. İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ın 1191’de Akka’yı ele geçirmesi dahi Salâheddîn’in kurduğu Kudüs hattına her hangi bir zarar vermedi.</p>
<p>Kaynakların ittifakla aktardığına göre Salâheddîn Eyyûbî adaletli, dira­yetli, dindar, cömert, vakur ve iyi eğitim almış bir kişiydi. Siyasî ve askerî ha­yatında büyük başarılara imza atan Kudüs fatihi, İlmî ve sanatsal çalışmaları bizzat takip ederek destekledi. Filistin, Hicaz, Yemen ve Mısır’da çok sayıda da kale, köprü, medrese, cami ve zaviye inşa ettirdi. O’nun döneminde Mısır ve Suriye, İslâm dünyasının önemli ilim ve fikir merkezleri haline geldi.Mekke ve Medine’nin imarıyla hususî olarak ilgilendi ve “Hâdimü’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) ifadesini ilk defa kullanan devlet adamı oldu.(10)</p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî, sadece “Kudüs Fatihi” olarak İslâm dünyasında de­ğil, Avrupa’da da bir efsane haline gelir. Şehri aldıktan sonra geniş bir ‘eman’ yayınlar ve kendisine karşı savaşan Tapınak ve Hospitalier Şövalyeleri dahil herkesin can ve mal güvenliğini garanti altına alır. Hristiyanların çok cüz’î miktarlarda fidye ödeyerek Kudüs’ü terk etmelerine izin verir. Lâkin savaş sırasında katliam yapanların öldürülmesini emreder. Kudüs Kralı Guy de Lesignan’ın hayatını bağışlar; fakat pek çok Müslümanın kanına giren ve Hristiyanların da tepkisini çeken Renaud de Chatillon’u bizzat kendisi öl­dürür. Mescid-i Aksâ ve diğer İslâmî mekânları tekrar aslî fonksiyonlarına irca eder. Haçlılar tarafından kovulan ve uzun bir süredir Kıbrıs’ta bulunan Yahudi hahamını Kudüs’e davet eder.</p>
<p>Hristiyanlara ait dinî mekânların ida­resini Ortodoks Kilisesine teslim eder. Kudüs’te barış ve adaleti tesis etme­ye çalışan Salâheddîn Eyyûbî, böylece siyasî ve dinî bütün tarafların takdi­rini toplar. Cephede savaştığı düşmanlarına karşı sulh masasında asil ve âli- cenab tutumuyla dikkat çeken Salâheddîn, Ortaçağlar boyunca Avrupa’da en iyi bilinen Müslüman kahraman haline gelir. Müslüman filozoflar örne­ğinde gördüğümüz gibi Salâheddîn de yer yer gizli bir “Hristiyan şövalye” olarak anlatılır. Dante, Salâheddîn’i Limbo’daki “erdemli paganlar” arası­na yerleştirir. Walter Scott’ın The Talisman (1825) adlı eserindeki Salâhed­dîn betimlemesi, Kudüs fatihine gösterilen romantik ilginin dikkat çekici ör­neklerinden biridir. Ridley Scott’ın Cennetin Krallığı (2005) filminde Salâ­heddîn, tarihî gerçeklerle uyumlu bir şekilde adil ve dirayetli bir komutan olarak tasvir edilir.(11)</p>
<p>Hıttin Savaşı’ndan sonra Kudüs, altı buçuk asır boyunca Müslümanların hakimiyeti altında kalmıştır. İngiliz General Edmund Allenby, Aralık 1917 yı­lında Kudüs’ü Osmanlılar’dan aldığında, Arslan Yürekli Richard’ın yarım kal­mış projesini tamamladığını ima eder.(12)</p>
<p>Hittin Savaşı’nın yapıldığı yerin hem Haçlılar hem de Filistin tarihinde özel bir yeri var. Taberiyye Gölü’ne sekiz kilometre mesafede bulunan Hittin, Salaheddm Eyyûbınin hatırasını taşır. Salaheddîn, Haçlı ordularını yen­dikten sonra Kudüs ün kapılarını açan bu zaferin anısına Hittin’in en yüksek noktasına Kubbetu n-nasr adında bir bina yaptırır. Bina zaman içinde cami­ye dönüşür ve yüzyıllar boyunca Hittin zaferinin sembolü olarak hizmet ve­rir. Şuayb Peygamber’in makamının burada olduğu kabul edilir. 1948’de İs­rail’in eline geçen Hittin o tarihten itibaren sistemli bir nüfussuzlaştırma po­litikasına tabi tutulur. İsrail, Dürzîlerin Şuayb Peygamber’in makamını ziya­ret etmesine, daha sonra da makamın himayesini üstlenmelerine izin verir. Buna mukabil, Salâheddîn’in yaptırdığı caminin restore edilmesi engellenir. 1990’lı yıllarda 73 yaşındaki Ebû Cemel adlı bir Filistinli, Hittin’de Filistinli çocuklar için bir yaz kampı yapmak ister ve bu vesileyle camiyi restore ede­bileceğini düşünür. Fakat İsrail hükümetinin bürokratik engel ve oyalamala­rı neticesinde bu proje hayata geçmez. Bugün Hittin, İsrailli işgalci yerleşim­cilerin hayvanlarını otlattığı bir yer olarak kullanılıyor.(13)</p>
<p><strong>Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard</strong></p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî’yi anlatırken İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard dan bahsetmemek olmaz. Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi üzerine Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa 1189 yılında büyük bir orduyla yola çıkar. Balkanlar’ı ve Orta Anadolu’yu geçerek Toroslar üzerinden Silifke ye kadar gelir. Silifke çayını geçerken boğularak ölmesi üzerine ordusu dağılır. Fakat Avrupalıların kutsal topraklara olan ilgisi ortadan kalkmaz. 1189 da babası Henri’nin ani vefatı üzerine tahta geçen Richard ve Fransız Kralı II. Philippe August, 1190’da Vezelay’da buluşur ve güçlerini birleştirerek Kudüs’e doğru yola çıkarlar. Ayrı yollardan Akka’ya gelen Fransız ve İngiliz kralları, şehri 11 Temmuz 1191’de ele geçirir. Akka’nın düşmesi, hem Salâheddîn hem de böl­gedeki Müslüman emirler için beklenmedik bir gelişme olur. Akka’nın payla­şılması konusunda İngilizlerle Fransızlar arasında ihtilaf çıkınca Fransa Kralı ülkesine geri döner ve böylece bütün kumanda Richard’a geçer.</p>
<p>Akka’nın düşmesi Salâheddîn’i hem öfkelendirmiş, hem de endişelendirmişti. Zira şehir, onun onayı olmadan teslim edilmişti. Salâheddîn bir an hısımıyla esirlerin mübadelesini temin etmek ister. Bunun için kendi elinde­ki esirleri bırakır. Richard’ın amacı ise Akka’da kalmak değil, bir an önce gü­neye doğru ilerleyerek Kudüs’ü almaktır. Bütün asillerin serbest bırakılmadı­ğı bahanesini ileri süren Richard, Akka’da bulunan 2700 Müslüman esirin eş ve çocuklarıyla beraber kılıçtan geçirilmesini emreder. Bu korkunç katliam­dan geriye bir ceset yığını kalır. Parçalanmış ve kokmaya başlayan cesetleri şehrin girişinde bırakan Haçlılar güneye doğru ilerlemeye başlarlar. Katliam haberi Kudüs’te bulunan Salâheddîn Eyyûbî’ye ulaştığında artık barış görüş­melerinin bir anlamının kalmadığı anlaşılır.(14)</p>
<p>Akka zaferi Richard’ı ve askerlerini umutlandırmıştır, ama Kudüs’e ele geçirmek için büyük bir taarruz yapacak kuvvetleri yoktur. Bunun farkın­da olan Salâheddîn, Akka’daki katliama rağmen diplomatik yolları ustaca kullanmaya devam eder. Kendisiyle yüz yüze görüşmek isteyen Richard’ın talebini “Krallar ancak bir anlaşma yaptıktan sonra görüşürler; zira birbir­lerini tanıdıktan ve bir lokma ekmeği paylaştıktan sonra savaş yapmaları makul değildir” diyerek reddeder. Richard, şöhreti Avrupa’ya kadar ula­şan Salâheddîn’i bizzat tanımak istediğini gizlemez. Salâheddîn ve komu­tanlarına göre, İngiliz kralının amacı barış yapmak değil, Müslüman ordu­larının gerçek gücünü ölçmektir. Müslüman tarafı da yeni Haçlı kuvvetleri­nin kapasitesini öğrenmek istemektedir. Salâheddîn görüşmeleri yürütmek üzere kardeşi Melik el-Adil’i görevlendirir. Bu noktada Salâheddîn, Haçlı ordusunu Akka’dan başlamak üzere Filistin sahillerinden bütünüyle söküp atamayacağının farkındadır. Üstelik malarya hastalığı kendisini bitkin dü­şürmekte ve eski kudreti hakkında emirleri arasında şüphelerin doğması­na neden olmaktadır. Salâheddîn durumun farkındadır; birinci hedefi, Ku­düs’ü tahkim etmektir. Ve bunu, tek bir askerini cepheye sürmeden başar­manın yollarını arar.</p>
<p>Richard ile Salâheddîn arasındaki diplomatik müzakereleri yürüten el-Adil, 1191 yılının Eylül ayında İngiliz kralından bir mesaj alır. Kral iki taraf­tan pek çok kayıpların olduğunu, şehirlerin yerle bir edildiğini ve bir anlaş­ma yapmanın zamanının geldiğini söyler. Bunun için üç şart öne sürer: Ku­düs, Gerçek Haç ve toprak. Buna göre, Kudüs Hristiyanlara teslim edilecek; Salâheddîn’in elinde bulunan ve bizzat Hz. İsâ’dan kalma olduğuna inanılan Gerçek Haç, Richard’a verilecek ve Ürdün’ün batısından itibaren Akdenize kadar olan kısım Haçlılara bırakılacaktır. Salâheddîn bu şartları duyunca te­bessüm eder; kâtibi çağırır ve şu cevabı yazdırır:</p>
<p><em>Kudüs, sizin için olduğu kadar bizim için de kutsaldır, fakat bizim için daha önemlidir; zira Peygamber Efendimiz mirâc’a buradan yükselmiştir ve ümmet kıyamet gününde burada cem olacaktır&#8230; Toprak meselesine gelince, buralar her zaman bizim vatanımız oldu. Sizin işgaliniz ise geçi­cidir. Müslümanlar zaafa düştüğü için buraları ele geçirdiniz. Savaşacak gücümüz olduğu müddetçe size burada rahat yok&#8230; Gerçek Haç ise eli­mizde büyük bir ganimettir ve onu ancak İslâm’ın hayrına olacak bir iş için size iade ederiz&#8230;(15)</em></p>
<p>Salâheddîn’in bu net cevabı, Richard’ı bu sefer yeni ve şaşırtıcı bir tek­lif yapmaya sevk eder. Buna göre, Salâheddîn’in kardeşi Melik el-Adil, Ingi­liz kralının kız kardeşi Joanna ile evlenecek; kralın ele geçirdiği Askalan ve diğer sahil bölgeleri çeyiz olarak verilecek; kan ve koca Kudüs’te oturacak; Hristiyanların serbestçe ziyaretlerine izin verilecek; Gerçek Haç iade edile­cek; esirler serbest bırakılacak ve Tapmak ve Hospitalier şövalyelerine Filis­tin’deki mülkleri geri verilecektir. Bütün anlaşmalar yapıldıktan sonra Ric­hard, ülkesine geri dönecektir. Teklifi duyan Salâheddîn, bunun bir şaka yahut savaş hilesi olduğunu düşünüp gülümser. Lâkin kardeşinin teklife olumlu baktığını görür ve itiraz etmez. “Evet” cevabı karşı tarafa iletilir. Bu arada kralın kız kardeşi böyle bir teklifin yapıldığını duyduğunda dehşete kapı- lir; ortalığı birbirine katar ve bir Müslüman emirle asla evlenmeyeceğini söyler. İşlerin sarpa sardığını gören Richard, bu sefer el-Adil&#8217;e Hristiyan olmasını söyler.</p>
<p>El-Adil, tıpkı abisi gibi bu teklife müstehzi bir tebessümle kara­lık verir. Plan suya düşer. Richard, kız kardeşi Joanna yerine, yeğeni Bretagne prensesi Eleanor’u vermeyi teklif eder. Hatta bunun için Papa’dan bir ‘izin belgesi’ almayı bile planlar. Ama bu girişim de sonuç vermez. Böylece Salâ­heddîn, Richard’ın, kardeşi el-Adil’i kendisine karşı kullanma hesabını da bo­şa çıkartır. El-Adil ve Richard, bir akşam ziyafetinde bir araya gelir; karşılık­lı iltifat ve hediyeleşmelerde bulunur ve ayrılırlar.</p>
<p>Bu sırada Salâheddîn boş durmaz ve Richard ile ilişkileri gergin olan Ti­re hakimi Conrad ile gizli müzakereler yürütür. Amacı, Richard’a karşı bir it­tifak kurmak ve Haçlı cephesini bölmektir. Arslan Yürekli Richard, Salâhed­dîn ile yüz yüze görüşmek için yeniden randevu talep eder. Salâheddîn ise aynı cevabı verir:</p>
<p><em>Krallar ancak bir anlaşma yapıldıktan sonra buluşur. Her hâlükârda ben senin dilini anlamam, sen de benimkini. Bu yüzden ikimizin de güvene­ceği bir tercümana ihtiyaç vardır. Bu yüzden bu adam (şu andaki elçi) aracı olarak görevine devam etsin. Bir anlaşmaya varırsak, bir araya ge­liriz. O zaman aramızdaki dostluk bâkî olur.(16)</em></p>
<p>Müzakereler devam eder; fakat Richard artık yorulmuştur. Dahası, İn­giltere’de kardeşinin haddini aşan tasarruflarda bulunduğu haberleri, onu ra­hatsız eder. Son bir hamle yaparak hiç olmazsa Askalan’ı ona bırakması için Salâheddîn’e adeta yalvarır. Aksi halde bu kışı da bölgede geçirmek zorunda kalacağını söyler. Bu üstü örtülü tehdit karşısında Salâheddîn, Richard’ın el­çisini karşısına oturtarak, Kral’a şunları aktarmasını söyler:</p>
<p><em>Krala de ki: Askalan’ı ona vermem söz konusu olamaz. Kışı burada ge­çirme meselesine gelince, bu zaten kaçınılmaz görünüyor; zira, kralın bu toprakları terk ettiği anda her şeyi kaybedeceğini gayet iyi biliyor. Kışı gerçekten burada, ailesinden ve ülkesinde uzakta mı geçirmek istiyor? Hay hay! Ben kışı da, yazı da, bir sonraki kışı ve bir sonraki yazı da bu­rada geçirmeye hazırım. Zira burası benim vatanım. Burada çocuklarımla ve akrabalarımla beraberim.Kış için bir ordum,yaz için bir başka ordum var.Ben artık yaşlı bir adamım.Ve dünya zevkleriyle işim olmaz. Cenab-ı Hak ikimizden birine zafer nasip edene kadar beklerim!'(17)</em></p>
<p>Bu cevap üzerine Richard daha fazla mesafe katcdcmcyeceğini anlar ve 1192 yılının Eylül ayında beş yıllık bir anlaşmaya razı olur. Haçlılar, Tire ve Yafa arasını alır ve karşılığında Salâheddîn’in Kudüs dahil bütün bölgedeki hakimiyetini tanır. Anlaşma üzerine Haçlı savaşçıları ziyaret için Kudüs’e gi­der. Salâheddîn gelenleri âlicenab bir şekilde karşılar. Bazılarını kendi sofra­sına davet eder. Haçlıların ısrarlı davetlerine rağmen Arslan Yürekli Richard, Kudüse gitmeyi reddeder. Böylece fethetmek için geldiği Kudüs’ü hiç göre­meden ve hayranlığını gizlemediği Salâheddîn ile yüz yüze görüşemeden ül­kesine geri döner.(18)</p>
<p>Anlaşmadan birkaç ay sonra Salâheddîn’in durumu kötüleşir. Batıda Ma- imonides, Yahudi aleminde Rambam olarak tanınan ve Akit Karışıklar İçin Kı­lavuz (Delâletti&#8217;l-hâirîn) kitabının yazarı ünlü Yahudi düşünür Mûsâ ibn Meymûn, Salâheddîn’in kişisel doktoru olarak Şam’da huzura çağrılır. Fakat bü­tün müdahalelere rağmen Kudüs fatihi, 4 Mart 1193’te 55 yaşındayken ve­fat eder. Salâheddîn’in biyografisini yazan Bahâeddîn’in aktardığına göre, Emir’in başında Kur’ân okunur. “Allah’tan başka ilah yoktur ve biz sadece O’na güveniriz”ayetine gelindiğinde Salâheddîn tebessüm eder, yüzü aydın­lanır ve ruhunu teslim eder.(19)</p>
<p>Salâheddîn’in erken ve beklenmedik vefatı, Suriye ve Kudüs başta olmak üzere bütün İslâm alemini büyük bir üzüntüye gark eder. Ölümünün Avru­pa’da nasıl yankılandığını bilmiyoruz. Fakat Salâheddîn’i Kudüs ve civarında gören, onunla selamlaşan, sofrasında yemek yiyen, kendisini görmediği halde şöhretini duyan pek çok Haçlı askeri, rahip ve din adamı ve Yahudi haham­ları ondan saygıyla ve övgüyle bahsederler. Hem tarihî bir şahsiyet hem de kültürel bir sembol olarak Salâheddîn, İslâm dünyasının ve Avrupa’nın hafı­zasında asırlar boyunca canlı kalır. Modern dönemde Filistin için verilen öz­gürlük mücadelesi, onun hatırası etrafında şekillenmiştir. Kudüs’ü ve Filistin topraklarını İsrail işgalinden kurtarmak için mücadele edenlerin kendilerini Salâheddîn’in evlatları olarak görmeleri bir tesadüf değil. Avrupalılar da bu mirasın farkında olduklarını her fırsatta ifade ettiler. 11 Aralık 1917’de İngiliz General Edmund Allenby, Yafa’yı Osmanlı’dan teslim aldığında, Avrupa basını hadiseyi Üçüncü Haçlı Seferi’ne atıflar yaparak verir. Daha drama tik bir sahne ise 1920’de yaşanır ve Fransız Generali Henri Gouraud, Şam’a girdiğinde atının üzerinde doğrudan Salâheddîn’in Emevîyye Camii’nin ya­nındaki türbesine giderek “Ey Salâheddîn! İşte döndük. Benim buradaki var­lığım, haçın hilâle galebe çalmasının teyididir” der.(20)</p>
<p><strong>Roland’ın Şarkısı</strong></p>
<p>Kudüs etrafında şekillenen mücadelenin siyasî ve askerî yönü kadar kültü­rel boyutu da önemlidir. Her bir Haçlı seferi, İslâm dünyası ve Müslümanlar hakkında Avrupa’ya yeni hikâyelerin, efsanelerin, hatıraların ve doğru-yanlış anekdotların aktarılmasını sağlamıştır. Bu dönemde Avrupalılar arasında ya­yılan popüler eserlerde ve şarkılarda tarihin birkaç defa yazıldığına şahit olu­ruz. Haçlılar açısından Müslümanlara karşı verilen mücadele öylesine önem­lidir ki Avrupa’nın siyasî ve askerî tarihi sekizinci yüzyılın sonunda ve doku­zuncu yüzyılın başında hükümran olan Şarlman döneminden itibaren yeni­den kaleme alınır. Fransız edebiyatının bilinen en eski şiiri olan La Chanson de Roland (Roland’ın Şarkısı), 778 yılında Pirenneler civarındaki Renceval şehrine askerî sefer düzenleyen Şarlman’ın (rivayete göre) Müslümanlara kar­şı kazandığı zaferi bir kahramanlık hikâyesi olarak anlatır. Şiirde savaş büyük bir çarpışma olarak anlatılır, ama tarihen bunu tevsik etmek mümkün değil. Bu dönemde Müslümanların Renceval bölgesine büyük bir orduyla çıkartma yapması soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Fakat burada önemli olan, tarihî doğruluktan ziyade Roland’tn Şarkısı&#8217;nın vermek istediği duygudur.</p>
<p>Dört binin üzerinde dizeden oluşan şiir, Şarlman’ın Müslümanlara kar­şı verdiği savaşı ve Roland’ın üvey babası Ganelon’un ihanetini anlatır. Saragosa’yı Şarlman’a kaybetmek üzere olan Müslüman Emir, bir elçi göndererek Frenklerin Fransa’ya dönmeleri halinde Hristiyan olacağını ve hâzinelerini Şarlman’a vereceğini söyler. Savaşmaktan yorgun düşen Şarlman ve askerleri teklifi kabul eder ve müzakereleri yürütmek üzere bir elçi atar. İyi bir savaşçı olan Roland, üvey babası Ganelon’un gitmesini önerir. Buna öfkelenen Ganelon, Müslüman emire Frenklerin ordusunun geri dönüş güzergâhını bildirir ve böylece artçı birlikleri pusuya düşürebilecekleri yerin haberini verir. Roland bu birliğe komuta etmektedir. Planlandığı gibi Roland ve askerleri pusuya dü­şürülür.</p>
<p>Frenkier cesurca savaşırlar, ama sayıları yetmez. Roland yardım çağ­rısında bulunmayı reddeder. Yardım istemek için artık çok geçtir. Roland yar­dım borusunu üflerken ölür ve ruhu azizler tarafından cennete götürülür. Şarlman geldiğinde savaş meydanında Roland’ın cesedini bulur. Müslüman ordu­nun peşine düşer ve onları Ebro Nehri’ne sürerek hepsini öldürür. Bu arada Babilon Kralı Baligant, Müslüman kumandana yardım etmek için Ispanya&#8217;ya gelir. Şarlman onu da yener, Saragosa’yı alır ve Fransa’ya geri döner. Olay­dan sonra Ganelon’un ihaneti ortaya çıkar ve Ganelon ölüme mahkûm edilir.</p>
<p>Roland’ın Şarkısı, ortaçağ Hristiyan cengâverliğini anlatan en meşhur eserdir. Şarkı, birinci ve ikinci Haçlı seferleri sırasında popüler hale gelmiş ve aradan geçen üç yüz yıllık sürede yaşananlara aldırış etmeden günün en önemli meselesi olan Kudüs’ün geri alınması ve Müslümanların hezimete uğ­ratılması istikametinde güncellenmiş, revize edilmiş ve yeniden yazılmıştır. 12. yüzyılın başlarında kaleme alman şarkı, Avrupa’nın kurucu babası kabul edilen Şarlman’ ın Hristiyan misyonu ile Müslüman dünya arasındaki çatışma­nın canlı bir şahidi haline gelir ve böylece Haçlı seferlerinin arka planı olarak okunur. Buna göre, Kilisenin çağrısına kulak veren Avrupalılar, üç asır önce Şarlman’ın yerine getirdiği tarihî misyonu kendi dönemlerinde hayata geçir­mek için mücadele vermektedirler: Müslümanların ilerleyişini durdurmak ve kutsal toprakları Kilisenin hizmetine sokmak.(21)</p>
<p>Haçlılar döneminde popüler hale gelen eserlerde belirgin bir Müslüman ve Türk imajının inşa edildiğini görüyoruz. Şarlman ve diğer Bizans impara­torlarının sekizinci yüzyıldan itibaren Müslümanlara karşı savaştığı bilinmek­teydi. Roland’tn Şarkısı ve benzeri eserlerde Müslüman Araplar barbar, vahşi, despotik, şehvet düşkünü, irrasyonel, yobaz, tutucu, Tanrı düşmanı vs. ola­rak tasvir edilmişlerdi. Haçlı seferleriyle beraber bu resme Türk imajı da ek­lenir. Zira Salâheddîn Eyyûbî’den önce Haçlılara karşı duran ilk Müslüman topluluk, Türklerdi. Papa II. Urban’ın çağrısı üzerine plansız ve kontrolsüz bir şekilde yola çıkan ve Pierre l’Ermite’in kumandasında İstanbul’da bir ara­ya gelen ilk Haçlı grubu, İznik civarında Selçuklu Türklerine saldırmış ve I. Kılıçarslan tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştı. Haçlı orduları Filistin’e gitmek için Anadolu topraklarını kullanmak zorundaydılar ve Anadolu Sel- çukluları’yla sık sık karşı karşıya geldiler.</p>
<p>Suriye ve Musul atabekleri olarak da bilinen Türk Zengîler Devleti sultanı İmâdeddîn Zengî ve oğlu Nûreddîn Mahmud Zengî, Haçlı ordularının amansız düşmanıydılar ve şöhretleri Avru­pa’nın içlerine kadar yayılmıştı. Salâheddîn Eyyûbî’den sonra Memlüklü Sul­tanı Baybars, Haçlıların ilerlemesini büyük oranda durdurmuştu. Son Haç­lıları 1291 yılında Akka’dan süren komutan da Türk Memlûk Devleti Sulta­nı Eşref Halil’di.(22) Haçlılar ile Türk ve diğer komutanlar arasında iki asırdan fazla süren askerî mücadele, Avrupa’da Türk imajının şekillenmesinde belir­leyici bir rol oynamıştır. Osmanlıların Balkanlara ve Avrupa’ya ayak basma­sından bir buçuk asır önce Avrupa’nın ‘korkunç Türk’ imajı zaten inşa edil­mişti. Müslüman ile Türk kimliklerinin özdeş görülmesi de bu döneme ge­ri gider. Zira Hristiyan Avrupa’nın gözünde Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Tatar bütün Müslüman topluluklar son kertede hasım bir dinin mensuplarıydılar.</p>
<p>Bu dönemde yaşanan gerilimlere paralel olarak ve bazen onlara rağmen, Doğulu Arap ve Hristiyan cemaatlerinin ve Yahudilerin Haçlılara karşı za­man zaman Müslüman ahalinin yanında yer almayı tercih ettiklerini görüyo­ruz. Bunda, Müslüman idarecilerin esnek din-kültür politikaları kadar, Orta Doğu’daki cemaatlerin Roma’da bulunan Papa’nın merkezî otoritesine karşı dinî ve siyasî bağımsızlıklarını koruma arzusunun da payı vardır. Bu nokta­da Haçlılar, bütünüyle yanlış bir varsayımla hareket etmekteydi: Müslüman­ların elinde zulüm gören ve Roma-Papa idaresini arzulayan bir Doğu Hristi­yan cemaati hiçbir zaman var olmadı. Bu yüzden Haçlılar kalabalık ordula­rıyla gelip Latin devletlerini kurdukları dönemlerde bile yerel Hristiyan ce­maatleri mobilize edip kendi taraflarına çekmede başarılı olamadılar. Dahası Haçlıların acımasız savaş taktiklerinden Müslümanlar kadar Arap Hristiyan- lar da nasiplerini almıştı. Bu dönemde kültürel olarak Araplaşmış olan Do­ğu Hristiyanları, kılık-kıyafetleri, adetleri ve konuştukları dilden dolayı Av­rupalı Haçlılar tarafından bazen Müslüman sanılarak öldürülmüş ve bu olay pek çok kez tekerrür etmişti. Avrupalı Haçlıların Doğu Hristiyanlarına kar­şı duyduğu güvensizlik ve nefret her alanda görülmekteydi. Adını bilmediği­miz bir Haçlı askerinin şu ifadesi oldukça çarpıcı: “Türkleri ve putperestle­ri kutsal topraklardan sürdük; ama Rum (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Yaku- bî sapıklardan kurtulamadık”.(23) Kısacası Haçlılar, Doğu Hristiyanlarına kar­şı, en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdılar.<br />
Fakat burada da birkaç tarihin aynı anda cereyan ettiğini tekrar belirt­meliyiz. İki asırdan fazla doğuda Müslüman topraklarında yaşayan Frenkler,süreç içerisinde Arap-İslâm kültürüne asimile oldular. Siyasî hakimiyetlerini garantiye alan Hristiyan yöneticiler, idareleri altındaki Müslüman (ve kısmen Yahudi) tebaya kargı daha müsamahalı davrandılar, özellikle 13. asrın ortala­rına doğru, Hristiyan yönetimi altındaki Müslümanlar belli bir huzur ve gü­vene sahiptiler. Bu döneme ait İslâm tarihi kaynakları, bu Müslüman toplu­lukların görece iyi durumunu detaylı bir şekilde anlatır. Bu yıllarda Kudüs ci­varını ziyaret eden Endülüslü seyyah İbn Cubeyr, “Frenklerin yönetimi altın­da huzur içinde yaşayan Müslümanlardan bahseder ve tek yükümlülükleri­nin “hasat zamanı ürünlerinin yarısını vermek ve bir dinar ve yedi kırtaslık bir vergi ödemek” olduğunu söyler. Ve ekler:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Müslümanların talihsizliği, dindaşlarının yönettiği ülkelerde yöneticile­rin adaletsizliklerinden sürekli şikâyet etmeleridir. Oysa burada adaleti­ne her zaman güvendikleri Frenklerin davranışlarından ancak memnun kalmaktadırlar.(24)</em></p>
<p>İbn Cubeyr, İslâm-Batı ilişkileri tarihinde karşımıza sıkça çıkan ‘eş-zamanlı tecrübeler’ hakkında da kıymetli gözlemlerde bulunur: Müslüman ve Hristiyan orduların birbirlerini savaş meydanlarında kırmasına rağmen, sıra­dan vatandaşlar ticaret, alışveriş, vergi, seyahat, sanat, zenaat, ilim, vb. ko­nularda özgürce hareket etmekteydiler. Nitekim 1184 yılının Ağustos ayında Salâheddîn Eyyûbî’nin büyük bir orduyla Kerak’a doğru yola çıktığını akta­ran İbn Cubeyr, bu askerî hazırlık ve gerilim döneminde Müslüman ve Hris­tiyan seyyahların, kervanların ve tüccarların hem Müslüman ve hem de Hris- riyan (‘Frenk’) topraklarında hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce hareket et­tiklerini söyler.(25)</p>
<p><strong>Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı</strong></p>
<p>13.yüzyılın ikinci yarısında Haçlıların Kudüs ve Suriye civarındaki ha­kimiyetinin sona ermesi, bölge halkı için bir rahatlama dönemi olabilirdi.</p>
<p>Bunun yerine, Müslümanlar tarihlerinin en büyük ve kanlı istilâcılarıyla karşılaştılar: Moğollar. Moğol orduları 13. yüzyılın başında Mezopotam­ya bölgesine nüfuz etmeye başlamışlardı. Suriye bölgesine yönelik saldırıla­rı 1250’li yıllarda ivme kazandı ve pek çok şehrin ele geçirilip talan edilme­siyle neticelendi. Hiilâgû’nun komutasındaki Moğol güçleri, 1256’da Haşhaşîlerin merkez üssü olan ünlü Alamut kalesini aldı. 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Ahhâsî Devleti’ne son verdiler. Moğolların Bağdat’ta yaptığı ta­lan ve katliam, tarih kaynaklarında hazin ve etkileyici bir dille anlatılır. Ka­dim Mezopotamya coğrafyasının ve İslâm medeniyetinin parlayan yıldızı Bağdat’ta binlerce insan kılıçtan geçirilir; mabedler, saraylar, evler, iş yer­leri yerle bir edilir; kütüphaneler yakılır ve kitaplar nehre atılır. Moğol is­tilâsı sırasında Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep renginde aktığı anlatı­lır. Haçlıların 1099’da Kudüs’te yaptığı yıkım, 1258’de Bağdat’ta bu sefer Moğolların eliyle tekrar edilir.</p>
<p>Bu dönemde İslâm dünyası bir tarafta batıdan gelen Haçlı orduları, diğer tarafta doğudan gelen Moğolların saldırılarına maruz kalmıştır. Her ne kadar bu dönemde Haçlılar eski güçlerini büyük oranda yitirmiş olsalar da Moğol­ların gelişi Avrupa’da ve doğudaki Haçlı devletleri arasında yeni beklentile­rin doğmasına neden olmuştur. 13. yüzyılın başında tedavüle giren ve Avru­pa şehirlerinde konuşulan bir söylentiye göre, Moğollar Müslüman ordula­rını tek tek bertaraf ettikten sonra Kudüs’ü ele geçirmişlerdi ve kutsal şehri Hristiyanlara teslim etmek için hazırlık yapıyorlardı.26 Papa, Haziran 1221’de gönderdiği bir mektubunda “Kutsal Ülke’yi (Kudüs’ü) kurtarmak üzere uzak doğudan gelen savaş birliklerinden” bahsetmekteydi.(27)</p>
<p>Avrupalılar Moğollar hakkında çok kısıtlı bilgilere sahipti. Nasıl bir millet oldukları, kural ve törelerinin ne olduğu, sosyal ve dinî yaşamları, vs. konularında güvenilir bilgileri yoktu. Fakat yaygın olan bir kanaate gö­re, Moğollar arasında pek çok Hristiyan vardı ve bunların bir kısmı Mo­ğol Devleti’nin en üst kademelerine kadar yükselmişti. Moğol Hanına gi­den Avrupalı elçiler de bu inancı teyit eder mahiyette bilgiler veriyordu.28 Mamafih bu bilgilerin eksik, yanlış ve abartılı olduğunu aktaran şahitler de yok değildi. 1253’te Fransız Kralı IX. Louis’nin temsilcisi olarak Moğol Hanı Möngke’ye gönderilen ve kendisine Moğolları Hristiyanlaştırma gö­revi verilen Fransisken misyoner William of Rubruck, uçsuz bucaksız Moğol topraklarını geçtikten ve Karakurum’a vardıktan sonra, Asya’nın de­rinlerindeki bu topraklarda gördüğü dinî çoğulculuktan ve kozmopolit şe­hirlerden hayretle ve biraz da kerâhetle bahseder. Moğollar Şaman dinine mensup olmakla beraber, siyasî kazanımları önceleyerek neredeyse sınırsız bir dinî tolerans politikası izlemektedirler.</p>
<p>Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler ve tabii Şamanlar ve diğer din mensupları özgürce yaşa­makta, yönetici sınıfı arasında yer alabilmekte ve devlet politikalarını etkileyebilmektedir. William of Rubruck, bu gözlemlerini Moğollar ve Asya hakkında önemli bilgiler içeren seyahatnamesinde detaylı bir şekilde anla­tır ve 13. yüzyıl Avrupasına Moğol dünyası için bir kapı aralar. Fakat şunu da açık bir şekilde not eder: Moğollar için hangi dine mensup olduğunuz önemli değildir. Asıl olan siyasî sadakat ve tabiyettir. Bu yüzden Şaman­lar kadar Müslümanlar ve Hristiyanlar da eşit imkânlara sahip olabilirler. Bu, Moğolların Hristiyan olduğu ya da Hristiyanları diğerlerine tercih et­tiği anlamına gelmez. Nitekim William, Möngke Han’ın kendisine “Nasıl Tanrı bize elin farklı parmaklarını vermişse, insanlara da farklı yollar gön­dermiştir” dediğini aktarır.(29)</p>
<p>Kendisi Şaman olmakla birlikte Hristiyanlara toleranslı davranan, çocuk­larının Hristiyan Keraitlerin kızlarıyla evlenmesine izin veren Cengiz Han, Hristiyan Avrupa’nın doğudaki müttefiki olabilir; dahası Haçlıların ve Mo­ğolların İslâm topraklarındaki bu buluşması, tarihin seyrini değiştirecek bir gelişme haline gelebilirdi. Moğol istilâsı sırasında Avrupalı Hristiyanların en büyük umudu, “Ta(r)tarlar” olarak bilinen Moğolların Hristiyanlık’a geçme- siydi. Bağdat şehrini alan ve Abbâsî Devleti’ni sona erdiren Cengiz Han’ın torunu ve İlhanlı Hanı Hülâgû’nun Hristiyanlık’a eğilimi olduğu bilinmek­teydi.</p>
<p>Hülâgû’nun gizlice Hristiyan olduğu söylentisini güçlendiren göster­geler de yok değildi. Hülâgû’nun eşi Dokuz Hatun, aslen Türk kökenli Keraitler soyundandı ve diğer Keraitler gibi o da Nesturî bir Hristiyan’dı. Bunun yanı sıra Hülâgû, Bağdat’ın teslimini müzakere etmek için kendisine temsil­ci olarak Nesturî din adamı II. Masisa’yı seçmişti. Hülâgû’nun Bağdat’ı yer­le bir etmesi İslâm dünyasında derin bir sarsıntıya neden olmuş, fakat Hris­tiyanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Stephan Orbelian, Hülâ­gû ve Dokuz Hatun’dan yeni Konstantin ve yeni Helena olarak bahsediyor,</p>
<p>Bağdat’ın İkinci Babil olacağı söyleniyordu. Moğollar, İsâ’nın düşmanlarını bertaraf eden iyilik güçlerinin yeni adıydı!(30)</p>
<p>Bu gelişmeleri takip eden Avrupalılar, 1220’lerden itibaren hem merke­zi Karakurum’da bulunan Moğol hanlarına, hem de daha sonra İran’ı ele ge­çiren İlhanlılara çeşitli elçiler, mesajlar ve hediyeler gönderirler. Temasların ana ekseni aynıdır: Hristiyan krallar ve din adamları Moğol hanlarını kendi dinlerine davet ederler, Moğol hanları da onları Moğol hükümranlığına tabi olmaya. Bu elçi ve yazışma trafiği, bir tarafta ortak düşmana karşı ittifak cep­helerine kapı aralarken, diğer tarafta yeni algı biçimlerinin, tasavvurların, ef­sanelerin, fantezilerin ve kurguların ortaya çıkmasına neden olur.</p>
<p>Bu dönemde yayılan bir efsaneye göre, Keşiş Yohannes (Prester John) adında erdemli ve güçlü bir Hristiyan kral, doğuda bir yerde (çeşitli riva­yetlere göre Moğolistan, Çin, Hindistan ya da Etiyopya’da) bulunan büyülü krallığından çıkıp gelecek ve Müslümanlara karşı Haçlılara yardım edecek­tir. Keşiş Yohannes’in krallığı, Büyük İskender’in Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı in­şa ettiği İskender’in Kapısı ve ölümsüzlük getiren Gençlik Pınarı gibi muci­zeleri de beraberinde getirmektedir. Pagan milletler arasında bir yerlerde ol­duğuna inanılan Yohannes’in krallığı, Moğollar’m batıya doğru ilerlemeleri üzerine popülerlik kazanır. İlk günlerde bu efsanevî Hristiyan krallığın, Mo­ğollar olduğuna inanılır. Bu inancın yayılmasında, Haçlıların Müslümanlar karşısındaki askerî hezimetlerinin payı olduğu kadar, Avrupa Hristiyanlarının inşa ettiği hayalî kurguların ve milenyalist beklentilerin de payı vardır. 1221 yılında beşinci Haçlı seferinden eli boş dönen Akra Piskoposu Jacques de Vitry, Keşiş Yohannes’in büyük bir orduyla yola çıktığını ve İran’ı fethet­tikten sonra Bağdat’a doğru yürüdüğünü haber verir. Bahsettiği kişi, Cengiz Han’dan başkası değildir.(31)</p>
<p>Bu efsaneler, Haçlı seferlerinde başarısız olan Hristiyan Avrupalıların Müslümanlara karşı apokaliptik bir beklenti içinde olduklarını gösteriyor. Cephede savaş kaybeden ve Müslümanlara karşı maddî üstünlük sağlayama­yan Hristiyanlara Tanrı elbette bir gün yardım edecekti. Bu yardımın doğu­dan gelmesini engelleyen bir mania da yoktu. Lâkin bu beklenti ve umutlar, Cengiz Han’ın 1227’deki ani ölümünden önce bile yavaş yavaş sarsılmaya başlamıştı. Zira Moğollar sadece Bağdat, Rey, Kum, Zencan, Kazvin, Heme- dan, Bakü ve Merağa gibi İslâm şehirlerini yerle bir etmediler. Aynı zaman­da Kafkaslar’daki Hristiyan Gürcü, Ermeni, Kıpçak ve Rus şehirlerini de ta­lan ettiler. Moğolların Kore’den İran’a, Sibirya’dan Hint Okyanusu’na kadar uzanan muazzam imparatorluğu, Avrupanın uzak şehirlerinde yaşayan kral­lar, prensler, vassallar ve Vatikan yetkilileri için de bir korku kaynağı haline gelmeye başlamıştı.</p>
<p>Bu korkuya rağmen Papalığın ve Avrupa krallarının Müslümanlara karşı Moğollarla ittifak yapmak için girişimlerde bulunmaya devam ettiklerini gö­rüyoruz. 1245’te Papa IV. Innocent, Moğol Hanına iki elçi gönderir. Fransis- ken Jean du Plan Carpin başkanlığındaki heyet, 1246 Ağustos’unda Karakurum yakınındaki Sıra Ordu’ya ulaşır ve Büyük Kurultay’da Güyük’ün tahta çıkışına tanıklık eder. Güyük, Papa’nın elçilerini dostça kabul eder. Fakat Papa’nın mektubunda kendisini Hristiyanlık’a davet ettiğini görünce sinirlenir ve Papa’ya, kendisinin hükümranlığını tanıyarak Avrupa’nın bütün hüküm­darlarıyla beraber kendisine biat etmek üzere yanma gelmesini emreden bir mektup yazdırır. Aksi halde Moğol Hanı, Avrupa’nın kapılarına kadar yürüye­cek ve hayatlarında tatmadıkları acıları onlara yaşatacaktır. Doğuda güçlü bir Hristiyan müttefik bulma planları bir kez daha ertelenmek durumunda kalır.(32)</p>
<p>İlhanlı Devleti’nin İslâm şehirlerini ele geçirmesi ve Kudüs’e doğru iler­lemesi, bölgedeki Hristiyan devletleri arasında yeni ittifak sistemlerinin ku­rulması fikrini doğurdu. 1243’te Gürcistan Kraliçesi Rusudan, İlhanlılara ta­bi oldu. Bunu 1247’de Kilikya Ermeni Kralı Hethum takip etti. Hethum, di­ğer küçük Hristiyan devletlerinin de Moğol-İlhanlı idaresi altına girmesini öneriyordu. Bunun için kardeşi Sempad’ı Karakurum’a gönderdi. Sempad&#8217;ın Moğollar hakkında yazdığı olumlu mektuplar, Avrupa’da kısa süreli de olsa bir Moğol sempatisi oluşmasını sağladı. Bu dönemde Moğollara karşı aman­sız bir mücadele veren Memlûk sultanı Baybars, Hristiyan devletlerini Mo­ğollarla ittifak yapmaya karşı uyarıyordu. Baybars, 1271’de VI. Bohemond’a gönderdiği mektupta sert bir dil kullanır ve Moğol komutanı Abaka ile ittifa­kına son vermezse bunun sonuçlarına katlanacağını söyler.(33)</p>
<p>Siyasî ittifak kurma çabalarının dinî boyutu her zaman tek taraflı yürümemiştir. Hülâgû’nun torunu Olcaytu (ö. 1316), atalarının yolundan ayrıla­rak Müslüman olur, fakat ezelî düşmanı Memlüklere karşı Hristiyan Avru­pa’yla ittifak arayışlarına devam eder. 13 05’te Fransa Kralı IV Philip’e, İngiltere Kralı Edward&#8217;a ve Papa V Clement’e mektuplar yazar. Bu çağrı üzerine Avrupalılar yeni bir Haçlı seferi için harekete geçer, ama bir netice ala­mazlar. Timur, 15. yüzyılda benzer bir çabanın içerisine girer ve Memlüklere ve Osmanlılara karşı Avrupalılarla ittifak yapmaya çalışır. Timur’un özellikle Osmanlılara karşı kazandığı askerî zaferler Avrupa’da yeni beklentilerin doğ­masına neden olur. Fakat Timur’un 1405 yılındaki vefatı, bu umutları da suya düşürür. Bu tarihten sonra Haçlı-Moğol ittifakı arayışları terk edilir. Fakat Avrupalı yazarlar ve din adamları, başka yöntemleri devreye sokmaya başlarlar.</p>
<p><strong>Kılıç ve Kalem</strong></p>
<p>12.yüzyılın iki önemli Hristiyan düşünürü St. Bernard of Clairvaux ve Raymond Lull, Müslümanların sadece kılıç zoruyla değil, aynı zamanda ik­na yoluyla Hristiyanlaştırılmasını öngörmekteydi. İkinci Haçlı Seferi’nin dü­zenlenmesinde önemli bir rol oynayan ve Sisteryan tarikatının kurucusu olan St. Bernard, Müslümanlar arasında misyoner faaliyetlerinin azlığından şikâ­yet ediyor ve şöyle diyordu: “Hristiyan inancının onlara kendiliğinden gel­mesini mi bekliyoruz? Kimin şans eseri imana geldiği görülmüş? Eğer biz on­lara anlatmazsak, nasıl imana gelecekler?”(34) St. Bernard, Avrupa’daki Yahu­dilerle uğraşmaktansa Müslümanlara yönelmek gerektiğini düşünüyordu; zi­ra Yahudilerin Hristiyan olma vakti Tanrı tarafından takdir edilmişti ve bu vakti “öne almak mümkün değil”di.(35) Aksi yönde hareket etmek, Tanrı’nın planına karşı çıkmak anlamına gelecekti. Bu yüzden Endülüs Müslümanların Hristiyanlaştırma çabası 11. ve 12. yüzyıllarda hız kazanmış, fakat hiç­bir netice vermemişti. Haçlı seferlerinin bir amacı da doğudaki Müslümanla­rı gerek ikna, gerek kılıç yoluyla Hristiyan yapmaktı.</p>
<p>Haçlı seferleri sırasın­da bundan da netice alamayan Katolik Kilisesi ve misyoner tarikatları, baş­ka yollar denemek zorundaydı. Moğolların ortaya çıkması ve İslâm dünyası­nın en büyük ve güçlü şehirlerini tek tek ele geçirmesi, farklı bir beklentinin doğmasına neden oldu. St. Bernard’ın ‘misyon’ çağrısı, Moğolların tarih sah­nesine çıkmasıyla yeni bir boyut kazanacaktır.Bu çerçevede Moğolların istilâ hareketini bir fırsât olarak gören kuzey bölgelerindeki Frenk komutanlar, Moğollarla işbirliği yaptılar ve Moğol yürüyüşünü kolaylaştırdılar.</p>
<p>Fakat bu uzun sürmeyecek, Kutuz komutasındaki Memlüklerin Moğolları 1260’ta Ayn Calut’ta yenmesinin ardından işbirlikçiler cezalandırılacak ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’na ve Antakya Prensliği’ne son verilecektir. Dahası Hristiyanların tek umudu olan Olcaytu, kendisine sunulan İslâm, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm dinleri arasından İslâm’ı seçerek Batı’daki apokaliptik beklentileri sona erdirir.(36) Her ne kadar Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı almış ve Abbâsî Devleti’ne son vermişlerse de, kısa sürede asimile olarak İslâm’ı kabul edecek, böylece kanlı mirasları tarihe gömülecektir. Haçlı hatırası ise sembolik bir uyarıcı olarak günümüze kadar yaşayacaktır.</p>
<p>Müslümanların kitleler halinde kalem ya da kılıç yoluyla Hristiyan ola­cağı inancı, 12. ve 13. yüzyıl Avrupasının en yaygın ve heyecan verici düşün­celerinden biriydi. Kâhinler kehânette bulunurken, St. Bernard ve Aziz Peter gibi din adamları meselenin teolojik yönü üzerinde çalışıyordu. Filozof kim­liğiyle öne çıkan Roger Bacon ise gözünü bütün dünyada ün salmış Müslü­man filozoflara dikmişti. Bacon’a göre İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi büyük İslâm filozofları zaten gizlice Hristiyan olmuşlardı. Şimdi bu fırsatı kullanıp Müs­lümanları, ayrıca Moğolları, Budistleri ve diğer paganları Hristiyanlaştırma­nın tam zamanıydı. Bunun için güçlü argümanlara, sağlam delillere ve doğru bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardı. Hristiyan olmuş Müslüman tiplemesi, ta­rihî bir gerçek olmaktan ziyade hayal gücüne dayanıyordu; ama Avrupa’nın bu dönemde en fazla rağbet gören temalarından biriydi. Halk edebiyatında bunun iyi bilinen bir örneği, İslâm’ı bırakarak kendi aklı ve iradesiyle -yani Bacon’ın delilleriyle ikna olarak- Hristiyanlık’ı seçen Renouard idi. Renouard halk muhayyilesinde öyle bir şöhrete kavuşur ki Dante onu İlahi Komed- ya&#8217;da büyük epik savaşçıların arasına koyar. Marco Polo, Seyahatnamesinin giriş bölümünde, Bağdat’taki halifenin nasıl ‘gizlice’ Hristiyan olduğunu an­latır.</p>
<p>Bu dönemde Kubilay Han’ın idaresindeki Çin’de misyoner faaliyetleri artmış, Çin vilayetlerinde kiliseler açılmış ve bazıları Hristiyan olmuştu. Moğolların da aynı yolu izleyeceğini düşünen Avrupalıların heyecanı, birleştirici bir unsur haline gelmişti. Fakat Müslümanların kalem ya da kılıç yoluyla dindeğiştireceği inancı 13. yüzyılda zirveye ulaştıktan sonra inişe geçecek ve bir müddet sonra Avrupa’nın gündeminden çıkacaktır.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="oDruThdB2b"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/embed/#?secret=GKOkCQ10jX#?secret=oDruThdB2b" data-secret="oDruThdB2b" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 22:36:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm düşünce ve kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın Batı Üzerindeki Etkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Üç İslam Algısı:Teolojik]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın İslam Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[H.z İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Yuhannâ ed-Dımaşki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12472</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm&#8217;ın tarih sahnesine çıktığı VII. yüzyılda, Hıristiyan­lık Avrupa&#8217;nın ortalarından Arap yarımadasına kadar yayılmış bir dindi. İslâm ve Hz. Muhammed hakkında ilk bilgi sahibi olan hıristiyanlar, doğuda yaşayan hıristiyan-lardı ve bunlar Süryânî, Nestûrî, Monofizit ve Melkit gibi farklı etnik ve mezhebi gruplardan oluşuyordu. Katolik kilisesinin ve Avrupa&#8217;da yaşayan hıristiyan toplulukla­rın İslâm ve onun elçisi hakkında ilk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/">Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/indir-1-86/" rel="attachment wp-att-12473"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12473" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-1-3.jpg" alt="Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma" width="501" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-1-3.jpg 324w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-1-3-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 501px) 100vw, 501px" /></a></p>
<p>İslâm&#8217;ın tarih sahnesine çıktığı VII. yüzyılda, Hıristiyan­lık Avrupa&#8217;nın ortalarından Arap yarımadasına kadar yayılmış bir dindi. İslâm ve Hz. Muhammed hakkında ilk bilgi sahibi olan hıristiyanlar, doğuda yaşayan hıristiyan-lardı ve bunlar Süryânî, Nestûrî, Monofizit ve Melkit gibi farklı etnik ve mezhebi gruplardan oluşuyordu. Katolik kilisesinin ve Avrupa&#8217;da yaşayan hıristiyan toplulukla­rın İslâm ve onun elçisi hakkında ilk bilgilere ulaşması ise birkaç yüzyıl alacaktır. Aşağıda da değineceğimiz gibi, Ortaçağ Batı dünyasının temel sorunlarından biri, İslâm ve müslümanlar hakkında ilk elden kaynaklara dayalı, sağlam ve güvenilir bilgiden yoksun olmasıdır. Ne iki yüzyıldan fazla süren Haçlı seferleri ne de yedi yüzyıl süren Endülüs-İslâm tecrübesi bu cehalet ve bilgi eksikliğinin önüne geçebilmiştir. Bugünkü Avrupa ve Amerikan kamuoyunun genel eğilimleri ve bilgi seviyesi, bu sorunun hâlâ devam ettiğini gösteriyor.</p>
<p>Hıristiyan dünyası İslâm’ı en başından itibaren dinî-teolojik bir meydan okuma ve rakip olarak algıladı.İbrahimi geleneğin son halkası olduğunu söyleyen İslâm,Yahudilik ve Hıristiyanlık&#8217;la ortak noktaları bulunmasına rağmen, onlara önemli eleştiriler de yöneltmekteydi.</p>
<p>İslâm’ın kısa sürede Arap müşrikleri ve Doğu hıristiyanları arasında yayılması, rekabet duygusunu daha güçlendirdi. Bunu, siyasî tehdit algısı takip etti. Diğer dünya dinleriyle kıyaslandığında, büyük bir hızla yayılan İslâm, Hz. Muhammed’in vefatından yüzyıl sonra Kuzey Afrika, İran, Irak, Suriye, Afganistan ve Anadolu’ya kadar yayıldı. İslâm ordularına karşı sürekli toprak kaybeden Bizans’ın kurtarılması, Avrupa’nın ortak davası haline geldi. X. yüzyıldan itibaren siyasî meydan okuma­yı, kültürel tehdit algısı izleyecektir. Güçlü bir kültür ve medeniyet üreten İslâm dünyası, X. yüzyıldan XVI. yüzyılın sonlarına kadar bütün Avrupa’yı etkisi altında bulunduran bir bilim, düşünce ve eğitim geleneği inşa etti. Bu güçlü ilim faaliyeti, sadece skolastik hıristiyan dünyasını değil, Ortaçağ yahudi düşüncesini de derin­den etkiledi. İslâm düşünürlerinin etkisi altında şekil­lenen yahudi kelâmı ve İşrâkiliği bunun tipik örnekleri arasında zikredilebilir. Şimdi bu üç algılama biçimine yakından göz atalım.</p>
<p>İbrâhimî dinler geleneğinin son halkası olan İslâm, yeni bir din olduğunu iddia etmemiş, bunun yerine kendisinden önceki vahiylerin getirdiği tevhit öğretisini teyit ettiğini söylemiştir. Tevhit inancının evrenselliği ve sürekliliği, İslâm düşüncesinin temel ilkelerinden biridir. Bunun altını çizmek için Kuran, Hz. Âdem’den Hz. Muhammede kadar uzanan peygamberler tarihi ve çeşitli kavimler hakkında detaylı bilgiler verir; mukayese ve tahliller yapar. Kuranda anlatılan Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Süleyman, Hz. Mûsâ ve Hz. îsâ gibi peygamberlerin hayatları, aynı zamanda yahudi ve hıristiyanların kutsal kitapları Eski ve Yeni Ahit’te ayrıntılı bir şekilde ele alınır. Kuranı duyan hıristiyanların ilk tepkisi tam da bu noktada ortaya çıkar: Kur’an’ın anlattıgı tarih, aynı zamanda Tevrat ve İnciller’in tarihidir. İki tarihî anlatım arasında yer yer önemli farklı­lıklar vardır. Meselâ İncil, Hz. İbrâhim&#8217;in kurban olarak sunduğu oğlunun İshak olduğunu söylerken, Kur’an bu kişinin İsmail olduğunu belirtir. Detaylardaki bu farkla­ra rağmen, Kur’an’ı okuyan bir hıristiyanın ortak tarihî referansları görmezlikten gelmesi mümkün değildir.</p>
<p>Hıristiyanlar açısından asıl şaşırtıcı olan husus, Kur’an’da Hz. îsâ ve Hz. Meryem’e yapılan atıflardır. İslâm, Hz. îsâ’yı tanrının oğlu değil, elçisi olarak görür. Her ne kadar Hz. Isâ’nın dünyaya gelişi mûcizevî bir şekilde gerçekleşmişse de ne Hz. Meryem ne de Hz. îsâ ilâhî özelliklere sahiptir. Müslümanlar, Hz. îsâ’yı büyük peygamberlerden biri kabul eder ve ona bu şekilde saygı duyarlar. Aynı şekilde Kur’an, Hz. îsâ’nın çarmıha gerilmesi hadisesini farklı şekilde açıklar. Kuranın yoru­muna göre Hz. îsâ çarmıhta ölmemiş, Allah’ın katına yükseltilmiş, onun yerine çarmıhta bir başkası ölmüş­tür. Öte yandan Hz. Meryem Kur’an’da ismen pek çok defa zikredildiği halde, încil’de ancak birkaç defa anılır. Feminen mâneviyatın en önemli temsilcisi kabul edilen Hz. Meryem, müslümanlar için kutsal tarihin önemli figürlerinden biridir; fakat hiçbir zaman “tanrının anne­si” olarak nitelenmemiştir.</p>
<p>Son olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlâk sistemi, Tevrat ve Incil&#8217;in ahlâk sistemleriyle önemli benzerlik­ler arzeder. Kur’an bütün ilâhî dinler gibi, insan olu­şun asgari şartını ahlâkîlik olarak tanımlar. Hırsızlık, yalancılık, haksız yere öldürme, zulüm gibi günahları yasaklayan İslâm, insanları Allah’a ibadet etmeye, iyi­lik yapmaya, ana-babaya karşı iyi davranmaya, sadaka vermeye, fakir ve yetimleri korumaya, ortak iyiyi kurumlar aracılığıyla yaygınlaştırmaya davet eder. Bu temel ahlakî ilkeler, dünya dinleri arasında ortaktır. Bu noktada İslâm’ı sapık bir mezhep olarak gören hıristiyan teologlar, özünde yanlış bir öğretinin bu ahlâkî ilkeleri niçin ve nasıl kurumsallaştırdığı sorusunu sormuşlar ve bu soruya, Batı’nın İslâm algısı açısından kayda değer cevaplar vermişlerdir.</p>
<p>VIII ve IX. yüzyıllar, İslâm karşıtı teolojik polemiklerin yoğunlaştığı bir dönemdir. Bede (ö. 735), Yuhannâ ed-Dımaşki (Johannes Damascenus) (ö. 749) ve öğrencisi Theodore Ebû Kurre (ö. 825) gibi hıristiyan teologları,  eserlerinde İslâm, Kuran ve Hz. Muhammed’den bahseden ilk düşünürlerdir.(1) Eserlerini Arapça, Yunanca ve Süryânîce yazan Ebû Kurre, Abbâsî Halifesi Me’mûn’un sarayında müslüman kelâmcılarla pek çok tartışmaya katılmıştır. Konumuz açısından Yuhannâ ed-Dımaşkî hususi bir öneme sahiptir. Çünkü Dımaşkı Ortaçağ boyunca hâkim olacak teolojik İslâm algısının ilk önemli temsilcisidir. Doğu hıristiyan teolojisi üzerine önemli eserler yazan Dımaşki, Emevî sultanının sarayında görevli olarak çalışır. Babası Segios Mansûr, sarayın malî işlerinden sorumlu bir memurdur. 720 yılında Kudüs’te inzivaya çekilen Dımaşkı, burada kaleme aldığı eserle­rinde ilk defa İslâm dinine “İsmâiloğulları’nın sapıklığı” olarak atıfta bulunur. Arapların İsmâil soyundan gel­diğine inanan bu hıristiyan düşünürü için İslâm yeni bir vahiy değil, Hıristiyanlığın içinden çıkmış sapık bir mezheptir. Yine Dımaşki’ye göre Hz. Muhammed bir “Sahte peygamberdir; şans eseri Eski ve Yeni Ahit’i görmüş, bir Aryan din adamıyla (burada hıristiyan din adamı Bahîrâ’ya atıf yapılıyor) karşılaştığını iddia etmiş ve böylece kendi sapık mezhebini kurmuştur.”(2) Dımaşki,İslam&#8217;a aynı zamanda “deccalin habercisi” olarak atıfta bulunur. Bu algılama biçimi Ortaçağ boyunca devam edecek ve bugüne kadar uzanacaktır.</p>
<p>Bütün bu polemiklere rağmen Doğu hıristiyanları, İslâm’ın teolojik ve hukukî yaklaşımları karşısında topyekün bir ret ve çatışmaya yönelmemişlerdir. Bunun en çarpıcı örneğini Haçlı seferleri sırasında Arap hıristiyanlarının Avrupalı savaşçılara karşı aldıkları tavır­da görüyoruz. Birkaç asırdır Memlûk yönetimi altında müslümanlarla barış içinde yaşayan hıristiyan Araplar, Frenk”ler olarak bilinen Haçlılar’la iş birliği yapmaya yanaşmadılar. Yabancı ve uzaktaki bir kilise tarafından yönetilmektense, müslüman idaresi altında kendi özerk­liklerini korumayı yeğleyen ve yerel barışın bozulmasına karşı olan oryantal hıristiyanlar, birkaç istisnaî hadise dışında, genellikle ya müslümanların yanında saf tut­tular ya da çatışmaların dışında kaldılar.(3)</p>
<p>Kısaca ifade etmek gerekirse, İslâm yahudi ve hıristiyanları tevhit inancını zedelemekle suçladığı halde, onlara hukukî bir statü vermiş ve din özgürlüklerini güvence altına almıştır. Dinler tarihinde bir ilk olan bu tavır, İslâm’ın hıristiyan hâkimiyeti altındaki bölgele­re hızla yayılmasını sağlamış ve hıristiyanlarm İslâm ¡karşıtı muhalefetini kısmen yumuşatıcı bir etkiye fsahip olmuştur. İslâm, Yahudiliğe karşı tevhit inancının evrenselliğini vurgulamış ve İlâhî vahyin belirli bir ulusun dini olması fikrine karşı çıkmıştır. Yahudilerin seçilmiş topluluk” inancını reddeden İslâm, yahudi din adamlarının muhalefetiyle karşılaşmıştır. Katolik kilisesinin tanrı ile birey ve toplum arasında zorunlu bir  aracı olarak gördüğü din adamları sınıfını da reddeden İslâm, Ortaçağ Avrupası’nda yer yer “avamın dini” olarak görülmüştür.</p>
<p>Bu dinî ve teolojik meydan okumaya kısa sürede siyasî tehdit algısı eklenecektir. Yahudiliğin aksine İslâm hiçbir zaman bir “diyaspora dini” olmamıştır. İstisnaları olmakla beraber müslüman toplulukların azınlık halinde yaşaması, modern dönemde ortaya çıkan bir durumdur. Müslüman toplumlar, yahudilerin tersine, “coğrafî bölünmüşlük” sorunuyla da genellikle karşılaşmamışlardır. Klasik dönemde olduğu gibi bugün de İslâm coğrafyası belli bir toprak bütünlüğü ve sürekliliği arzeder. Bu, İslâm kültür ve medeniyetinin çok geniş bir coğrafyada kök salmasının önemli sebeplerinden biridir.</p>
<p>Hıristiyanlığın yayılmasıyla mukayese ettiğimizde, İslâm’ın farklı bir tecrübeye sahip olduğunu görüyoruz. Avrupa’nın bir hıristiyan kıtası haline gelmesi yaklaşık binyıl sürmüştür. Kuzey Avrupa ve özellikle Kuzey İngiltere, IX. yüzyılın ortalarına kadar Hıristiyanlığa direnmiş, Hıristiyanlık öncesi geleneklerinden vazgeçmemiştir. Bunun tersine İslâm, VIII. yüzyıldan itibaren hızla yayılmış ve çok geniş bir coğrafi alana hükmetmeye başlamıştır. Emevî ordularının Güney Avrupa’ya ilk olarak 711 yılında ayak basması, bu sürecin hızı hakkında bir i fikir verebilir. Emevîler (661-750) ve Abbâsîler (750-1258) döneminde İslâm dünyasının sınırları Kuzey Afrika, Mezopotamya, İran ve Horasan bölgelerine ulaşırken,Büyük Selçuklu Devleti (1038-1157), Anadolu Selçuklu Devleti (1076-1308) ve Osmanlılar (1299-1908) zamanında Balkanlar, Anadolu ve Orta Asya ile Afrika’nın içlerine kadar genişlemiştir.</p>
<p>Bu hızlı siyasî ve coğrafî yaydım, Batı hıristiyan dünyasında büyük infiallere yol açmış, kıyametin yaklaştığı inancını güçlendirmiştir. Daha önce hıristiyan devletle­rin himayesi altında olan toprakların müslüman idare­sine geçmesi, Katolik kilisesinin Avrupa’daki yöneticiler üzerinde baskı uygulamasına fırsat vermiştir. İslâm’ın bir “kılıç dini” olduğu, yani şiddet yoluyla yayıldığı inan­cının bu dönemde Avrupa’da ikna edici bir söylem haline geldiğini görüyoruz. Haçlı seferlerinin düzenlenmesinde “güneyden gelen İslâm tehdidi” etkin bir şekilde kullanıl­mıştır. İslâm’ı sapık bir öğreti, Hz. Muhammed’i de büyü­cü ve sahte bir peygamber olarak gören Avrupalılar için İslâm’ın hızlı yayılımını izah edecek iki temel argüman da böylece ortaya çıkmış oluyordu: Şiddet ve cinsellik.</p>
<p>Hz. Muhammed’in insanları zorla müslüman yaptı­ğı, İslâm’a girmeyi reddedenleri öldürttüğü şeklindeki söylentiler, kısa sürede büyü ve cinsellik ile birleştiri­lecektir. Buna göre Hz. Muhammed, zaten yarı akıllı ve bedevi olan Araplar’ı kendi dinine çekmek için büyüyü kullanmış; erkekleri kandırmak için de onlara kadınlar üzerinde her tür cinsel özgürlük ve tasarruf hakkını tanımış, onlara bu dünyada câriyeler, cennette hûriler vaat etmiştir. Cinsellik vurgusunun Hz. Muhammed’in şahsına yönelik saldırılarda da son derece yaygın oldu­ğunu görüyoruz. Hz. Muhammed’in birden fazla kadınla evlenmiş olması, tarihî ve sosyal şartlarından bağım­sız ele alınmış ve onun şehvet düşkünü olduğu fikri yayılmıştır. Yine Hz. Muhammed’in Hz. Âişe ile genç yaşta evlenmesi de pek çok polemiğin konusu olmuştur. Şiddet ve cinsellik temaları, Ortaçağ boyunca İslâm ve Hz. Muhammed hakkındaki imajın değişmeyen unsur­ları olacaktır. Aynı iki temanın Hollywood filmlerinden karikatürlere kadar bugün İslâm toplumları ve Araplar ¡hakkında kullanılıyor olması dikkat çekici bir husustur.</p>
<p>Teolojik ve siyasî meydan okuma algısına IX ve X. yüzyıllardan sonra kültürel tehdit algısı eklenecektir. Bu dönemde İslâm medeniyetinin bilim, düşünce ve sanat alanlarında önemli atılımlar yaptığını, İslâm öncesi düşünce ve bilim geleneklerini özümseyerek yeni bir sentez ürettiğini görüyoruz. XVI. yüzyılın ortalarına kadar dünyanın en büyük bilim ve düşünce merkezleri İslâm topraklarında bulunmaktaydı. Endülüs’te yahudi ve hıristiyan aileler çocuklarının iyi bir eğitim alması için müslüman medreselerini ve araştırma merkezlerini tercih etmekteydi. Arapça, yahudi ve hıristiyanlar arasında da bir bilim ve düşünce dili olarak kabul edilmişti, İbn Meymûn (Moses Maimonides) gibi ünlü yahudi ilâhiyatçılarının eserlerini Arapça kaleme almış olmaları, bu etkinin boyutlarını göstermektedir.</p>
<p>İslâm düşünce ve kültürü, özellikle Güney Avru-pa’nın okumuş kesimleri arasında IX. yüzyıl gibi erken bir dönemde etkili olmaya başlayacaktır. Bu dönemde yaşamış Alvaros adlı İspanyol’un aşağıdaki yakarışı bunu teyit ediyor:</p>
<p><em>Benim hıristiyan kardeşlerim, Araplar’m şiir ve aşk hikâyelerinden zevk alıyorlar. Müslüman kelâmcı ve filozofların eserlerini onları reddetmek için değil, Arapça’yı doğru ve seçkin bir şekilde konuşmak için inceliyorlar. Bugün kutsal metinlerimiz üzerine yazılmış Latince şerhleri okuyan kilise dışından birini nerede bulabilirsiniz? İncilleri, peygamberleri ve havarileri okuyan kim var? Heyhat! Yetenekleriyle temayüz etmiş genç hıristiyanlar Arapça’dan başka bir dil yahut edebiyattan haberdar bile değiller. Arapça kitapları büyük bir dikkat ve heyecanla okuyorlar. Büyük masraflar yaparak bu kitapları topluyor ve her yerde Arap kültürüne övgüler yağdırıyorlar.(4)</em></p>
<p>Arapça bilim ve felsefe eserlerinin Latince’ye tercüme edilmeye başlandığı XI. yüzyıldan itibaren Islâm düşün cesi ve kültürü. Avrupa üzerinde etkili olmaya başladı. Antik Yunana ait pek çok eseri ilk olarak Arapça ter cümelerinden okuyan Latin düşünürleri; Kindi,Farabî, îbn Sînâ, Gazzâlî, îhvân~ı Safâ, İbn Rüşd, ibn Bacce,îbn Tufeyl,Ebû Bekir er-Râzî gibi filozofların eserlerini oku­makta ve fikirlerini tartışmaktaydı, önemli felsefî konularda müslüman düşünürlerin görüşlerini göz ardı etmek mümkün değildi. Ortaçağ dinî düşüncesine damgasını vuran ve &#8220;Batının Gazzâlîsi“ diyebileceğimiz St. Thomas Aquinas, <em>Summa Theologia</em> adlı eserinde îbn Sînâ ve İbn Rüşde 200’den fazla yerde isim vererek atıfta bulunur.</p>
<p>İslâm düşüncesinin Latin entelektüelleri ve din adamları üzerindeki derin etkisini pek çok alanda görmekteyiz. “Latin İbn Rüşdcülüğü” diye ün salan düşünce hareketi, XIII ve XIV. yüzyıllarda Avrupa’da hararetli tartışmalara ve skolastik düşünürler arasında kamplaşmalara yol açacaktır. Latin İbn Rüşdcülüğü’nü hıristiyan teolojisine ve dolayısıyla Katolik kilisesinin otoritesine karşı bir tehdit olarak gören Paris Piskoposu Tempier, 1217 yılında bir deklarasyon yayımlar ve Ortaçağ’da “şârih” olarak bilinen İbn Rüşd’ü ve onun Latin takipçilerini sapıklıkla suçlar. 219 maddeden oluşan . deklarasyonda Latin İbn Rüşdcülüğu nün hıristiyan teolojisine göre reddedilmesi gereken yönleri ayrıntılı pir şekilde anlatılır. İslâm düşüncesinin hıristiyan dünya üzerindeki etkisine son vermeye kararlı olan Piskopos Tempier, Paris Meydanında İbn Rüşdün kitaplarını ¡toplu olarak yakar.(5)</p>
<p>Bu dönemde öncelikle Endülüs, yani Güney Avrupa üzerinden gerçekleşen kültürel etkileşim sonucunda Avrupalı düşünürler, İslâm bilim, eğitim ve düşünce geleneğinden önemli aktarımlar yapacaklardır. Müslüman bilim adamlarının optik, cerrahî, astronomi ve matematik alanındaki çalışmaları, XVI ve XVII. yüzyıllarda ortaya çıkan bilim devriminin temellerini atacaktır.Meselâ Keplerin ünlü astronomik tabloları, İbnü’ş-Şâtir ve Nasîrüddîn-i Tûsî gibi bilim adamlarının geliştirdiği ve Arapçada “zîc” denilen tablolara dayanmaktaydı.</p>
<p>Müslüman eğitim kurumları, yani medreseler ve medrese dışındaki araştırma kurumları, tercüme oda­ları ve aynı zamanda bilimsel araştırma kurumları olan rasathane ve hastaneler, Avrupa’daki kolej ve üniversite sisteminin gelişimini doğrudan etkilemiştir. Meselâ “kampüs sistemi”, ilk olarak medreselerde uygulanmış­tır. Doktora, kürsü, cübbe gibi uygulamalar, yine Islâm eğitim sisteminden alınmıştır.(6)</p>
<p>Felsefe ve düşünce alanında da Islâm’ın Batı üzerin­de derin etkilerinin olduğunu gürüyoruz. Müslüman Peripatetikler İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün dışında pek çok İslâm filozofunun eseri de Latince’ye tercüme edilmiş ve böylece yeni felsefî edebiyat türleri geliştirilmiştir. İbn Tufeyl’in <em>Hay b. Yakzân</em> adlı felsefi romanı, “doğal teoloji” türünün en başarılı örneği olarak benimsenmiş ve Daniel Defoe’nun ünlü romanı <em>Robenson Cruzoe</em> da edebî bir form kazanmıştır. Edward Pococke the Younger (ö. 1727), İbn Tufeyl’in eserini Latince’ye <em>Philosop-hus Autodidacticus</em> (kendi kendine öğrenen filozof) adı altında tercüme etmiştir.(7) Ortaçağ’ın en önemli edebi­yat ve teoloji eseri olan Dante’nin <em>İlâhî</em><em> </em><em>Komedya’sı</em>, Hz- Muhammed’in miracını anlatan mîraçnâme literatürü­nün izlerini yansıtır. İbn Bâcce’nin <em>Tedbîrul-mütevah’ hid</em> adlı eserinde geliştirdiği “bireysel yaşam” felsefesi Latinler arasında tartışılmış, birey ve toplum ilişkileri üzerine farklı görüşlerin ileri sürülmesine imkân sağ­lamıştır.</p>
<p>Ortaçağ boyunca Avrupa’da hor görülen ve sık sık kovuşturmaya uğrayan yahudi düşünürler de İslâm düşüncesinden önemli ölçüde etkilenmişlerdir. İbn Meymûn (ö. 1204), Saadia Gaon (Sâid b. Yûsuf el-Feyyûmî; ö. 942), Solomon İbn Cebirol (ö. 1058), Bahya b. Pakuda (ö. XI. yüzyılın ortaları) ve Sühreverdî’nin <em>Hik- metul-işrâk</em> adlı başyapıtına önemli bir şerh yazan İbn Kemmûne (ö. 1284) gibi yahudi kelâmcı ve filozofları, Ortaçağ yahudi düşüncesini İslâm tefekkür geleneğin­den derin etkiler alarak oluşturmuşlardır.</p>
<p>Bu derin kültürel etki, modem çağlara kadar devam edecektir. Avrupa rasyonalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan romantik hareket, Ömer Hayyâm, Sa‘dî-i Şîrâzî ve Hâfiz-ı Şîrâzî gibi Fars şiirinin büyük ustaları­nın etkisinde kalacaktır. Aynı etki, Amerikan düşüncesi­nin önde gelen iki filozofu olan ve “transandantalistler” olarak bilinen Emerson ve Thoreau’nun eserlerinde de açık bir şekilde görülür.(8) Yine modem dönemlerde Arap ve Fars edebiyatının başlıca eserleri, Batı’da etki­sini sürdürmüştür. <em>Binbir Gece Masalları</em> ve bu büyük edebî eserden alman <em>Alaaddin ve Sihirli Lambası, Sinbad, Şehrazat ve Ali Baba ve Kırk Haramiler</em> gibi karakter ve hikâyeler, çağdaş Batı edebiyatında yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p>Kültürel etkileşimin bu kadar yoğun yaşanmasına rağmen, teolojik ve siyasî tehdit algısı, Ortaçağ Avrupasının Islâm tasavvurunu pek çok açıdan belirlemiş, bu süreç günümüze kadar uzanmıştır. Rönesans’la beraber belirginleşen bir tavrın ilk nüvelerini bu döneme götürmek mümkündür. Avrupalılar bir din olarak İslam&#8217;ı bir kültür ve medeniyet olarak Islâm&#8217;dan kesin olarak ayırmış; birincisine şiddetle karşı çıkarken İkincisini hayranlıkla bakmış ve ondan etkilenmiştir.</p>
<p>Bu ayırım yer yer o kadar keskin bir nitelik kazanmıştır ki İslâm hakkında bölük pörçük bilgiye sahip olan Avrupalılar, İslâm kültür ve medeniyetinin başarılarının İslâm dinine rağmen gerçekleştirildiğine inanmıştır.İslâm filozoflarının etkisine kayıtsız kalamayan Roger Bacon (1214-1294) gibi skolastik düşünürler, Fârâbî ve İbn Sînâ&#8217;nın aslında hıristiyan olduğunu, gizlice vaftiz olduklarını ve sadece müslümanların şiddetinden emin olmak için kendilerini zâhirde müslüman olarak gös­terdiklerini söyleyecektir. Zira Bacon&#8217;a göre, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi birinci sınıf filozofların, İslâm gibi sapık ve irrasyonel bir dine mensup olması düşünülemezdi. İslâm dini ile İslâm kültürü arasındaki bu zıtlık ilişkisi, Ortaçağ&#8217;dan günümüze kadar Batılı İslâm algısını belir­lemeye devam edecektir. Böylece İslâm&#8217;ın teolojik, siyasî ve kültürel bir tehdit olarak algılanmasının temelleri, iki medeniyetin ilişkiye geçtiği VIII ve IX. yüzyıllarda atılmıştır. Bu yüzyıllar aynı zamanda İslâm ve Bizans toplumlarının sanıldığından daha fazla alışveriş halinde olduğu bir dönemdir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1-Theodore Ebû Kurre ve İslâm hakkmdaki görüşleri için bk. Adel-Theodore Khoury, Les Théologiens Byzantins et ITslam: Tex­tes et Auteurs (Louvain: Editions Nauwelaerts, 1969), s. 83-105.<br />
2- Daniel J. Sahas, John of Damascus on Islam: *The Heresy of the Ishmaelites” (Leiden: E. J. Brill, 1972), s. 73.<br />
3- Batı ve Doğu Hıristiyanlığının Haçlılar dönemindeki bu tarihî karşılaşması için bk. Youssef Courbage-Phillipe Fargues, Chris­tians and Jews under Islam (London: I. B. Taurus, 1997), s. 46-49.<br />
4- Alvaro, Indiculus luminosus, bölüm 35, aktaran Gustave E. von Grunebaum, Medieval Islam (Chicago, The University of Chicago Press, 1946), s. 57.<br />
5- Tempier’in yasakladığı 219 madde için bk. Arthur Hyman-James J. Walsh, Philosophy in the Middle Ages: The Christian, Islamic and Jewish Traditions (Indianapolis: Hackett Publishing Company, 1973), s. 584-591.<br />
6- İslâm eğitim kurumlarimn Batıya etkisi konusunda bk. George Makdisi, The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West (Edinburgh: Edinburgh University Press, 1981).<br />
7- Hayy’m Latince mütercimi Pococke, babası olan ve Specimen historiae arabumun yazarı diğer Edward Pococke (ö. 1691) ile karıştırılmamalıdır.<br />
8-Bk. John D. Yohannan, Persian Poetry in England and America: A 200- Year History (Delmar, N.Y.: Caravan Books, 1977).<br />
İbrahim Kalın-İslam ve Batı,syf;45-56</p>
<p>İsam Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/">Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1/b Otoriter Yorum ya da Otoritelerin Yorumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anlamin-buharlasmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anlamin-buharlasmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2014 22:28:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Anlamın Buharlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Dücane Cündioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Luther]]></category>
		<category><![CDATA[Popülizm]]></category>
		<category><![CDATA[Safsata]]></category>
		<category><![CDATA[Vehim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2260</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tüm bu izahlar neticesinde biz, ,‘Kur’an’ı anlamak, neyi  anlamak demektir?” sualinin ve bu suale verilecek olan cevabın,Kur&#8217;an&#8217;aa dayalı her söylemin meşruiyeti ile doğrudan alâkalı olduğunu, söylem’e meşruiyet kazandıracak olan ilkenin, işbu temellendirme’nin kendisinde bulunabileceğini söylüyom. Söylüyoruz; zira hesabı verilmemiş kavram lardan hareketle öne sürülen yargıların, Sâfsataya yol açabilecek neticeler tevlid edeceklerine inanıyoruz. Safsata vehimlere dayanır, bedihî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlamin-buharlasmasi/">1/b Otoriter Yorum ya da Otoritelerin Yorumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/anlamin-buharlasmasi/images3-300x140/" rel="attachment wp-att-17615"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17615" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/images3-300x140.jpg" alt="" width="336" height="157" /></a></p>
<p>Tüm bu izahlar neticesinde biz, ,‘Kur’an’ı anlamak, neyi  anlamak demektir?” sualinin ve bu suale verilecek olan cevabın,Kur&#8217;an&#8217;aa dayalı her söylemin meşruiyeti ile doğrudan alâkalı olduğunu, söylem’e meşruiyet kazandıracak olan ilkenin, işbu temellendirme’nin kendisinde bulunabileceğini söylüyom.</p>
<p>Söylüyoruz; zira hesabı verilmemiş kavram lardan hareketle öne sürülen yargıların,<br />
Sâfsataya yol açabilecek neticeler tevlid edeceklerine inanıyoruz.</p>
<p>Safsata vehimlere dayanır, bedihî değildir, aldatıcıdır ve en nihayet insanı heyecanlandırır, duygulandırır ama ona bir bilgi vermez,birşey öğretmez,onu  sadece oyalamış olur, Safsatayı kendisine sanat edinmiş popülüzim ise tüm gücünü,hakın safsatayla yetinebilen bir yapıda oluşundan alır.</p>
<p>Doğmatizm,insanı anlam aramaktan meneden ilk şeydir.(Walters,1995,27)</p>
<p>Müsellemat (açık seçik bilgiler) adıyla halkın önüne sürülen malumat, ciddi soruşturmâlar karşısında kendi mukavemetini sınamazsa, sınanmayı göze almazsa belki bir süre daha yaşamaya devam eder, ama ne zaman birileri çıkıp bu malumatı sigaya çekerler, işte o zaman bu sahte bilgilere dayalı bina tümüyle çöker kalır.</p>
<p>Yahudiliğin başına gelen budur. Hristiyanlığın başına gelen de budur, Yahudilik, değil sadece yahudi olmayanların (gentile), yahudilerin dahi kutsal metne yaklaşmalarını yasakladı. Oyle ki XVII. yüzyılda yaşamış yahudi kökenli bir filozofun, Benedict de Spinozanın {1634 1677) —Abbasıler döneminde Anan ben Da-vid&#8217;in başıına geldiği gibi &#8211; aforoz edilmek için, “Kutsal metne dair bilgimiz, sadece ve sadece Kutsal metnin kendisine istinad etmelidir!&#8221; (Spinoza, 1951 100) kabilinden sözler sarfetmesi yeterliydi. Nitekim im Kabbalah, nekabbel” (Gelenek ise kabul ederiz) demek âdetinde olan yahudilerin o meşhur tefsir geleneği dikkate alındığında, böyle bir sözün, Rabbîlerin tefsir usûlüne yönelik bir meydan okuma olduğunu tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Çünkü kutsal metne ilişkin bir bilginin sadece ama sadece kutsal metnin kendisine istinad etmesini taleb ya da teklif etmek, kutsal metnin dışında varsayılan kişisel ya da kurumsal herhangibir otoritenin meşruiyetini tanımamak demekti.</p>
<p>Oysa Rabbinik tefsir geleneğine göre; Tevratın resmî yorumu kabul edilen sözlü kanun’ olmaksızın Tevrat anlaşılamazdı, yorumlanamazdı ve bu sözlü kanun un otoritesini gözardı eden her türlü yorum batıl, her yorumcu kâfirdi.(2)</p>
<p>Hristiyanlığa gelince, o, müsellemat kabilinden takdim ettiği bilgileri, konsil kararlarıyla credo (amentü) şeklinde halka dayattı ve hiçbir surette sınanmayı göze alamadı. Oysa Kur’an-ı Kerim’in hristiyanlarca müsellemat diye bilinen esasları nasıl darmadağın ettiğini, bunların birer safsata olup hiçbir hakikat değeri taşımadığını sarahaten ortaya koyduğunu biliyoruz. Kuran’ın Hristiyanlığa yönelik eleştirileri, sadece Teslis ya da Ruhbanlık ile sınırlı kalmadı, bu inançların dayandığı metnin kendisini (vahiy telakkisini) de tenkide tâbi tuttu, sıhhati temin edilmemiş bir metnin, bu safsataların en önemli kaynağı olduğunu, eleştiri’nin evvelemirde buradan başlaması gerektiğini de öğretti. Fakat ne —esasen bizim karşı çıkışını önemsediğimiz— Samsatlı Pavlos un ve Arius un itizali, ne asırlar sonra vücud bulan Luther ve Calvin protestanizmi, ne de bu-günkü hristiyan fundamentalizmi bu denli radikal bir tutum ortaya koymadı, koyamadı.</p>
<p>Soruşturmalarını kutsal metnin tabiatı üzerin¬de derinleştireceklerine, müsellem kabul ettikleri, etmek zorunda kaldıkları vahiy telakkisi çerçevesinde kalmayı seçtiler ve itirazlarını esasen bu çerçeveden hareketle öne sürdüler. Düşünemediler ki müsellem bilgiler, karşıt soruşturmalarca sigaya çekilmedikçe, ya sadece kendilerine inananların zannlarında varolurlar ya da muhataplarının zaaflarında; dolayısıyla başkalarını ilzam edici bir güçleri de olmaz. Bu nedenle gerek Protestanizm, gerekse Hristiyan Fundamentaiizmi Batı dünyası için bir ışık olamadı; derinliksin sahteydi, sathîydi, en önemlisi ilzam edici değildi.</p>
<p>Bu ise, esas itibariyle Hristiyan mezheblerinin tümü için geçerli sayılabilecek bir zaaftır (Fouyas, 1972). Oysa İlahî dinlerin vazettikleri esaslar ilzam edicidirler; sadece inanan kesimlerin değil karşıtlarının da kendilerini kabul etmelerini isterler; zira güçlerini muhataplarının zaaflanndan değil, hakkı, hakikati kavramak konusundaki müşterek kabiliyetlerinden (!) alırlar.(3)</p>
<p>Bu bakımdan Kur’an’a dayalı her söylem, meşruiyetini, sadece kendisine inananların kabullerinde bulmamalı, karşıtlarınca yöneltilen itirazları da geri çevirebilmelidir. Bu ise söylemin, dayandığı kavramların ve bu kavramlardan hareketle elde ettiği esasların hesabını vermesiyle mümkün olur. Kuran’ı anlamanın nesnel koşullarından söz etmekten kaçınan her teori, işte bu yüzden fideisttir. Fideizm ise içine kapanmayı, iddialarını açıkça seslendirmemeyi öngördüğünden, karanlığı sever, iddiasızdır, tutuktur, başkaldırmaz, meydan okumaz, eleştiriye açık olmadığından eleştirel tutumları hoş görmez. Oysa İslâm bidayette bir ‘başkaldırı&#8217;, bir ‘meydan okuma&#8217; şeklinde tecelli etti, eleştirdi, karşı çıktı, eleştirilmeyi, karşılık görmeyi göze aldı, esaslarının açıkça ve herkesçe kabul edilebilir koşullarının bulunduğunu söyledi, hatta kendisine yöneltilen eleştirilere kutsal metninde yer vermekten bile kaçınmadı.</p>
<p>Sırf bu nedenledir ki Kur&#8217;an’ı anlamaya yönelik vazedilen her usûl, önce kavramlarını açık-seçik ortaya koymalı, sonra da anlamanın nesnel koşullarından söz edebilme cesaretini gösterebilmelidir.</p>
<p>Doğmatik eğilimin artması,kişinin bir noktayı ispatlayabilme iktidarındaki zaafla doğru orantılıdır.(Waltres,1995,27)</p>
<p>Anlamanın nesnel koşulları bulunmadığında, bulunamadığında, anlam’ın kendisini de bulamayız; anlamı bulamadığımızda ise metne anlamı biz vermek zorunda kalırız. Bizce verilen anlam’’tabiatı gereği ilzam edici olamayacağından, son tahlilde ikna edici de olmaz ve gücünü, meselâ “yorumun sonu yoktur:&#8221; (The Search For Meaning, s. 249) gibi sathî öngörülerden devşirmeye kalkışarak sonsuz sayıda yorum imkânının bulunamayacağı gerçeğini görmezlikten gelir; bu yüzden de ‘öznelci’ (subjektivist) şeklinde adlandırılmayı hak eder, öznelci yorum biçiminin ilkeleri yoktur, fantazileri vardır» ama buna karşın hedefi, olması gereken değil olmakta olandır; (birinci dereceden) delillere değil, (ikinci dereceden) karinelere dayanır; öğretici olmayı, ikna edici olmayı istemez, etkileyici olmakla yetinir ve insan zihninin ihtimaller karşısındaki tereddüdünden sonuna kadar istifade eder; sübutiyet-sükunet, açıklık-kesinlik onun en nefret ettiği kavramlardır, o daha çok değişim, gelişim, farklılık, zenginlik, vb. kavramları kullanmaktan hoşlanır; anlaşılmaz olmayı, kapalılığı bir zaaf olarak değil, bir derinlik olarak takdim eder, şairânedir çünkü.</p>
<p>Karşıtlarıını eleştirmek yerine, onları beğenmemeyi yeğler, bu nedenle de korkaktır, ürkektir, çekingendir, her zaman vazgeçmeye hazırdır, çünkü her aman bir acık kapı bırakmıştır kendisine. Sir Philip Sidney&#8217;in şairler hakkında söylediği gibi, onlar hiçbir şey beyan etmezler ve bu nedenle hiçbir zaman yalan söylemezler, Hâsılı öznelcilik, karmaşaya giden bir yolun taşlarını döşemeyi vazife edinenlerin mesleğidir.</p>
<p>Dücane Cündioğlu &#8211; Anlamın Buharlaşması,syf.19-23</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>2- Yahudi olmayan kimselerin (gentile), Tevrat&#8217;ı lefsir etmeye kalkışmalarının<br />
Cezası ،؛،(؛ olduğundan, burada tekfir etmenin mânâsı üzerinde biraz düşünmek gerekir. “Rabbi üochanan dedi l؛i: Tevrat&#8217;ı (Tora) inceleyen bir kâfir lâyıktır. Çünkü Tesniye 33:4&#8217;te şöyle yazar: &#8216;Yakub cemaati için miras olarak Musa bize bir şeriat emretti.&#8217; Bu bizim mirasımızdır. Onlann<br />
değildir.&#8221; (Üzüm. 1994: 76)</p>
<p>3-Kabiliyet ile هت / arasındaki ؛ark da tam işte burada ortaya çıkar. Birincisi<br />
olumludur, olumlu bir özelliktir, etkendir; İkincisi ise olumsuz bir özelliktir<br />
ve tabiatıyla edilgen’dir.</p>
<p>Dücane Cündioğlu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlamin-buharlasmasi/">1/b Otoriter Yorum ya da Otoritelerin Yorumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anlamin-buharlasmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
