<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Helâl | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/helal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Helâl | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[gönül zenginliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Helâl]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27886</guid>

					<description><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl &#160; Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,[1] ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;[2] Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On Üçüncü Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[1]</sup></a> ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, değildir. Lâkin zenginlik, gönül tokluğudur,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[3]</sup></a> Yani kalbin kanaat ile zengin olmasıdır.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Zenginlik, mal ve paraya karşı ihtiyaçsız olmaktır; malı tutup saklamak değil. Bir şeye muhtaç olduğun vakit, bu dilenciliktir, zenginlik değil. Nitekim Allah&#8217;ın dışında her­kes fakirdir. &#8220;Zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[4]</sup></a> Ancak kişi, kendisini O&#8217;nun varlığında (O&#8217;nda) gördüğünde, &#8216;O&#8217;ndan başkasına ihtiyaç duymaz. Kendi ihtiyaçlarını &#8221;O&#8217;nun hazînesinde gördüğünde, onları talep etmekten de müstağni olur. Zîra her şey vaktinde tahakkuk eder; yani her şey bir vakte bağlıdır. Eğer vakti gelmediyse, ne kadar talep ve istekte bulunursa bulunsun, arzusuna erişemez. Ama eğer vakti geldiyse, gök ve yer ehli onu def etmek için ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu dervişin boğazındaki tek bir nefesi bile erteleyemez.</p>
<p>Rızık mukadderdir, fazlasını isteyen sensin. Vakti mu­ayyendir; önce isteyen yine sensin.</p>
<p>Nitekim bu kimsede ihtiyaçsızlık hâli âşikâr oldu. Fakat malı olan bir kimse, mal talep ettiği vakit onun kulu olur ve malı bulduğu zaman onu ele geçirmek için zahmet ve acıya dûçâr olur. Onu elinde tutup sakladığında, elinden almamaları ve eksiltmemeleri için kaygı ve korku içinde kalarak titrer ve endişeye kapılır. Öte yandan, malı har­cayınca ağlayıp inler. Elinden gittiğinde, üzüntü ve hasret çeker ve âhirette de malının tutsağı olur. Eğer o mal helâl ise hesabı vardır; haram ise azâbı vardır. O malın her bir hissesini talep etmesinin neticesinde, kaç bin zarar ve ziyân meydana gelir. Zîra bu malı tahsil etmenin meşguliyeti sebebiyle zikir, fikir, gayb ve din makamlarının yolundan geri kalır. Şayet gönül zenginliğine ermiş olsaydı, bu kadar mahrumiyet ona nasip olmazdı ve bu kadar acı çekmezdi. Böylelikle, mal hırsının mihnetinden âzâde olurdu.</p>
<p>Bu hadîs, eğer seni mal toplama isteğinden müstağni kılıyorsa, bu senin kulaklarının gerçekten işittiğine delâlet eder. Eğer böyle değilse, bunun sebebi senin sağır oluşundur. Çünkü sağırlığın, bu hadîsi işitip amel etmene mânidir.</p>
<p>Ten kulağı, akıl kulağına gâlip gelen ve ona göre hare­ket eden bir kimsenin, &#8220;Eğer bu işi yaparsan seni sopayla döverim; eğer gereğince itaat edersen sana hil&#8217;at veririm&#8221; diyen bir zâlimin vaadine uymamasını bekleme. Zira ancak akıl kulağı, şeriatın beyanını kavrayıp tasdik edebilin Bu tasdikten rağbet (ümit) ve rehbet (korku) açığa çıkar. Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;da, rağbet eden ve korkanların amelleri üzerinde vaîd ve va&#8217;dler zikredilmiştir. &#8220;Kendilerine Allah&#8217;ın âyetleri okunduğunda, bu onların îmanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[5]</sup></a> Yani îmanın nişânı, Allah&#8217;ın âyetlerini işittiklerinde îmanlarının artmasıyla ortaya çıkar. Tevekkül ettikleri için malları her daim bereketlenir, asla eksilmez. Akıl kulağıyla işitenler, koyun kulağıyla işitenlerden daha isteklidir; daha isteksiz değildir.</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Abdullah b. el-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî (ö. 243/857) -Allah ona rahmet etsin- bu dergâhın büyüklerinden ve mukarreblerindendi. Kendi devrinde ilim, verâ, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zâttı. Aslen Basralıydı. İmam Hasân-ı Basrî geleneğine<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[6]</sup></a> bağlıydı, ancak Bağdat&#8217;ta ikamet ederdi. Muhâsibî, 243 senesinde, Ahmed b. Hanbel&#8217;in vefatmdan iki yıl sonra, Bağdat&#8217;ta vefat etmişti.</p>
<p>Babası vefat ettiğinde ona yetmiş bin altın (kırmızı dinar), yani yedi yüz bin gümüş (dirhem) miras kalmıştı. Ancak Muhâsibî bu maldan bir kuruş dahi almadı. Zîra babasının mezhebi Kaderiyye idi. Muhâsibî, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) sahih bir rivâyete dayanarak şöyle dedi: &#8220;İki farklı dine (millete) mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ve ekledi: &#8220;Benim dinim başka, onun dini başka. Bu miras bana nasıl intikal eder?&#8221; Ardından şehrin yöneticisine şöyle dedi: &#8220;Bu mirası sen al. Zîra bu mal bana değil, sana geçer/&#8217;</p>
<p>Yine kendisi (Allah ona rahmet etsin) helâl olup olmadığı şüpheli bir yemeğe elini uzattığında, eli o yemeğe erişemez ve parmağındaki bir damar harekete geçerdi. Bu vesîleyle yemeğin şüpheli olduğunu anlar, onu yemekten kaçınırdı. Eğer bir kimse onun ağzına şüpheli bir lokma koyacak olsaydı, ne kadar çiğnerse çiğnesin, o lokma boğazından geçmezdi.</p>
<p>Büyük bir şeyh kabul edilen Ebû Abdullah Hafîf-i Şîrâzî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: &#8220;Bütün akval ve ahvâlde, meşâyihin beş şahsına uyunuz. Geriye kalanların hâllerini teslim ediniz.&#8221; Yani bu beş kişi dışındakilere ittibâ etmeyiniz. Bu beş kişi: El-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî, Çüneyd b. Muhammed, Ebû Muhammed Ruveym, Ebû Abbâs b. Atâ ve Amr b. Osmân el-Mekkfdir. Zîra onlar ilim ile hakîkati birleştirmiştir. Yani şeriat ilmi ile tarikat ilmini bir araya getirmişlerdir. Onlar hem ilim hem de muâmele ehlidirler.</p>
<p>Muhâsibî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bir kimse kendi bâtınını murakabe ve ihlâs ile sağlamlaştırırsa, Hak Teâlâ onun zâhirini mücâhede ve Seyyid&#8217;in (s.a.v.) sünnetine uymakla süsler.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>O asırda insanlar, bu beş kişiyi halkla zâhir ilmi diliyle konuştukları için tercih ediyorlardı. Onlar, dinleyenlerin seviyesini gözetip herkesin derecesine göre söz söylerlerdi. Böylece avam onların sözlerini yanlış anlayıp hataya düşmez. Bu şekilde herkesin seviye sine göre konuştuklarından dolayı, avam dinin gamından dışarı çıkmaz ve halk kendisini bu beş kişiyle kıyas etmez.</p>
<p>Bâtına riâyet etmekten dolayı zâhirdeki nâfileler eksik görülse bile, bu nâfilelerde kusur bulunmaz. Onlar işin so­nunu gördükleri için, ilk iş mücâhedeye ihtiyatlı bir şekilde başlarlar. Tâ ki onlara iktidâ eden müridler zarar görmesin ve sözlerinin avam için şeriata aykırı görünmemesi sağlansın.</p>
<p>Her asırda, o asrın ehli bu beş kişiye iktidâ etmeyi se­çer, Zira onların her nefesi ve her adımı hem avam hem de havâs için faydalıdır. Geri kalanı, zafer kazanmak için bir kelime söylerse onu iyi kalpli olanlar güzelce te&#8217;vil eder. Bu iyi kalpliler, geri kalanların nâfilelerinde bir gevşeklik görseler bile üzerinde durmazlar. Onları affederek, Allah&#8217;ın yüceliğinin güzelliğine Celle Celâluhû, hem şerîatte hem de tarîkatte her nefeste ve adımda daha müstakim olan diğerlerinin dinine uyar.</p>
<p>Neticede, eğer bir ulu zâtta hatâ görürsen onu görme. Eğer eksik bir kimsede doğru bir söz işitirsen, o sözü muh­kem tut. Eğer bir yerde bî-edeb bir günahkâr varsa, onun etrafında dolaşma ve kendi edebini muhâfaza et.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Senin iktidâ etmen gereken, Kitap ve Sünnettir. Her kim Kitap ve Sünnet üzere ise, sen onunla sohbet et. Sünnete muhalefet eden biriyle ne diye oturup kalkarsın!</p>
<p>Ey aziz! Bir cinsin kendi cinsiyle hemdem olması, başka bir cins ile aynı kafeste bulunmasından çok daha hayırlıdır. Zâhir düşmanla savaşmak kolaydır; asıl olan bâtın düşmanla mücadele etmektir. Zira onun maksadı îmandır.</p>
<p>Rüzgâr olma ki aşağılık kimseye doğru esme. Ateş olma ki her samanı yakma. Toprak gibi olma ki değersiz şeylerle karışma. Su gibi olma ki her bir cinsle karışma. Cömertlikte rüzgâr gibi ol ki herkese esebilesin. Şefkatte su gibi ol ki her nefse ulaşabilesin. Fakat sohbette yabanî ol ki herkesle kanşıp yüz göz olmayasın. Muhabbette ateş gibi ol ki yakabilesin.</p>
<p>Ama bu kavın in ehli, avamla hemkadem, havasla hem- demdir. Zâhidle önde beraber, ârifle hemnazardır. Ulemâ ile kal, âriflerle hâl bakımından birliktedir. Müridle talepte beraber, murâdla sevinçlidir. Şüphesiz, kimin yolu onlara düşerse öne çıkar; fakat kim onlara karşı gelirse helâk olur. Nitekim bütün ateşler, onların güneşinin yaranda soğuktur. Onların dostluğunun yokluğunda bütün nimetler acıdır. Onların gördükleri dışında bütün görülenler, tozdur. Bir kimse bir saatlik hizmetlerine nâil olsa, senelerce gayretle bulamayacağı nasibe kavuşur. Onların hâli ona akseder.</p>
<p>Onların hizmeti ve muhabbetinden azıcık nasip alan bir kimse, akranları arasında devlete nâil olur. Çünkü bu akranlar, onların hizmetinde bulunmamış ve hürmetlerinden mahrum kalmışlardır. Kâbe&#8217;ye hürmet, Kâbe&#8217;yi tâzim buyrulduğu içindir. Onların kalbindeki o hizmet gizli olduğundan dolayı Kâbe, onların gönlündeki bir zerreyi arzu eder.</p>
<p>Rûhlar âleminde mesafenin ne mânâsı olur? Zîra O&#8217;nun bahçesi olan sekiz cennet, dostlarının kalbinden akseder. Onların kalbindeki bu akse, Cebrail bile hayretle bakar. Bu azizlerin canı, letafetin kaynağıdır. Onların muhabbetine erişmek kifayetle değil, belki sırf inayet iledir. Onlara hiz­metin hil&#8217;âtmı bir kimsenin üzerinde görürsen ona hürmet et; büyük bir hazla ona hizmette bulun.</p>
<p>Bu hürmet ve hizmete erişebilmenin tevfîkini kendi adına bir inâyet say ki, Celle Celâluhû&#8217;nun fazlıyla sen de bu devletten tez zamanda feyzlenesin.</p>
<p>Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[1]</a> Herevî, bu iki râviyi tek bir kişi olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[2]</a> Buharı, <em>Sahih-i Buhârî,</em> Rikâk 15,2/569. HN: 23751.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[3]</a> Hadisin orjinalinde ve forsça metinde de “nefs” kelimesi kullanılmıştır. Türkçeye çevirirken mânâyı gönül karşıladıı için gönül şeklinde çevril­miştir.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[4]</a> “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsu­nuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” Muhammed 47/38.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[5]</a> “Müminler o kimselerdir ki, Allahın adı anıldığında yürekleri titrer, ken­dilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler,” Enfâl 8/2.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[6]</a> Kitapta Muhasibi’nin imam Haşan Basrî’nin dayısı olduğu yazılsada mu- temelen bir yazım hatasıdır. Zira Haşan Basrî Muhâsibî’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[7]</a> Hadis metni şu şekildedir: Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz. Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî</em> Ferâiz 26,2/623. HN: 25180.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[8]</a> Bu rubâyi elyazmasının haşiyesinde aynı el yazısı ile bulunmaktadır.</p>
<p>Hakk’ı felsefecilerin deliline sorma.</p>
<p>Dîni yalnızca hadîs ve Kur’ân’a sor,</p>
<p>Senin gemin şerîat, senin Nuh’un Kur’ân’dır.</p>
<p>Bu ikisi olmaksızın kurtuluşu tufanda arama.</p>
<p><em>Risâle-i Mufassala,</em> vr. 49a.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/">Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonul-zenginligi-ve-abdullah-b-esad-muhasibinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Helâl, Harâm ve Şüpheliler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/helal-haram-ve-supheliler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/helal-haram-ve-supheliler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Jan 2019 13:34:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Davudoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Harâm ve Şüpheliler]]></category>
		<category><![CDATA[Helâl]]></category>
		<category><![CDATA[Hurma Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[Ukbe Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Vera]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21174</guid>

					<description><![CDATA[<p>1496/1265 «Nu’man b. Beşir radıyallâhü anhümâ’dan rivâyet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem&#8217;i:Muhakkak helâl apaçık ve (yine) muhakkak haram apaçıktır. Fakat bunların arasında bir takım şüpheli şeyler vardır ki onları insanlardan bir çoğu bilmez. İmdi bu şüphelerden sakınan dînini ve ırzını korumuş olur. Şüphelere düşen ise harama düştü demektir. Tıpkı yasak yerin etrafında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/helal-haram-ve-supheliler/">Helâl, Harâm ve Şüpheliler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/islam_hukukunda_helal_sertifikalandirmanin_yeri_ve_zaruret_kavrami_h170.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-22392 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/islam_hukukunda_helal_sertifikalandirmanin_yeri_ve_zaruret_kavrami_h170.jpg" alt="" width="727" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/islam_hukukunda_helal_sertifikalandirmanin_yeri_ve_zaruret_kavrami_h170.jpg 610w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/islam_hukukunda_helal_sertifikalandirmanin_yeri_ve_zaruret_kavrami_h170-600x180.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/islam_hukukunda_helal_sertifikalandirmanin_yeri_ve_zaruret_kavrami_h170-300x90.jpg 300w" sizes="(max-width: 727px) 100vw, 727px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/helal-ile-ilgili-sözler.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-21180 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/helal-ile-ilgili-sözler-300x169.jpg" alt="" width="367" height="207" /></a></p>
<p>1496/1265 «<em>Nu’man b. Beşir radıyallâhü anhümâ’dan rivâyet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem&#8217;i:Muhakkak helâl apaçık ve (yine) muhakkak haram apaçıktır. Fakat bunların arasında bir takım şüpheli şeyler vardır ki onları insanlardan bir çoğu bilmez. İmdi bu şüphelerden sakınan dînini ve ırzını korumuş olur. Şüphelere düşen ise harama düştü demektir. Tıpkı yasak yerin etrafında hayvan güden çobanın onun içine düşmesi yakıncacık olduğu gibi. Dikkat edin, her bir hükümdarın bir yasak yeri vardır. Şüphesiz ki Allâh’ın yasak yeri de haram kıldığı şeylerdir. Dikkat edin! Vücûddâ bir lokma (et) vardır ki, bu lokma iyi olursa bütün vücut iyi olur; bozulursa bütün vücut bozulur. </em></p>
<p><em>Dikkat edin, bu lokma kalptir; buyururken işittim; Nu‘mân bunu söylerken iki parmağını kulaklarına kaldırmıştır.»</em>Hadîs müttefekun aleyhdir.</p>
<p>«Harama düştü» cümlesinin mânası; harama düşmesi yakındır; demektir. Hadîsin geri kalan kısmının delâleti ile bu cümle hazf edilmiştir. Zîrâ şüpheye düşmek harama düşmekle bir hükümde olsa beyân edilmiş bulunan haramın bir nevi olmak lâzım gelirdi; hâlbuki şüpheli şeyler hadîsde ayrı bir kısım olarak gösterilmiştir. Nitekim çobana benzetilmesi de buna delâlet eder.Ulemâ-i Kirâm bu hadîsin pek büyük bir ehemmiyeti hâiz bulunduğuna ve İslâm kâidelerinin mihveri sayılan dört hadîsden biri olduğuna ittifâk etmişlerdir.</p>
<p>Bazılarına göre bu hadîs İslâm’ın üçte biridir. İmâm Ebû Dâvud’a, göre mihver hadîsler dörttür. Bunları az yukarıda görmüştük.</p>
<p><strong>«Helâl apaçıktır» cümlesinden murâd:</strong> onu Allâh ve Resûlü beyân etmiştir; demektir. Harâmın açıklığı dahi öyledir. Bunların ihbâr sîgaları ile ifâde buyurulması helalden istifade, haramdan ise kaçınmak lâzım geldiğini bildirmek içindir.</p>
<p><strong>«Bunların arasında bir takım şüpheli şeyler vardır» cümlesinden murâd:</strong> haram veya helâl olduğu bir çok insanlar yani câhiller tarafından kestirilmeyip mütereddid kalınan şeylerdir. Bunların hükümlerini yalnız âlimler bilirler. Haklarında kitap veya sünnet vârid olanların delîli nassdır.</p>
<p>Bulunmayanların hükümlerini kıyâs veya istishâb yolu ile istinbât ederler. Eğer mes’elenin delîli ulemâya da âşikâr değilse artık verâ ve takvâ ile hareket gerekir ve mes&#8217;ele: «Bu şüphelerden sakınan dinini ve ırzını korumuş olur» cümlesinin hükmüne girer. Haram veya helâl olduğuna hiç bir delîl yoksa, şerîat gelmezden önceki şeyler hükmünü alır. Bazılarına göre bu gibi husûsâta hiç bir hüküm verilemez. Diğer bazılarına göre burada berâet-i asliyye yani «eşyada asıl olan, tahârettir» kâidesi ile amel olunur.</p>
<p>Şüpheli görülen şeylerde ihtilâf, o şeyin haram olup olmadığı yâhud harama benzeyip benzemediği husûsundadır. Muhakkik ulemâ ikinci şıkkı tercîh etmişler; ve buna Ukbetü’bnü Hâris (r.a.) hadîsi ile hurma hadîsini misal göstermişlerdir.</p>
<p><strong> Ukbe hadîsinin hulâsası şudur:</strong>Siyah bir câriye Ukbe ile karısını emzirdiğini iddiâ etmiş. Ukbe (r.a.) bu mes eleyi Resûlullâh (s.a.v.)’e sorduğunda Peygamber (s.a.v.): Nasıl olur; söylendi ya; buyurmuşlar. Bu sûretle Ukbe de hakîkati anlamış. Daha evvel karısının bu şekilde haram olup olmadığında şüphesi varmış.</p>
<p><strong>Hurma hadîsine gelince:</strong> Resûlullâh (s.a.v.) yolda giderken bir hurma bulmuş ve: Bunun zekât veya sadakadan olduğundan korkmasam yerdim; buyurmuşlardı.</p>
<p>Zekât ve sadaka almak kendilerine kat‘î sûrette haramdı; ancak bulduğu hurmanın bu cinsten olup olmadığında şüphe etmişti.Allâh’ ın harâm kılıp kılmadığında şüphe edilen şeylerin helâl olduğunu ifade eden hadîsler vardır: «Eğer bir şey hakkında Allâh hüküm beyân etmemişse o şey Allâh’m affettiklerindendir» hadîsi ile Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a.)’ın rivâyet ettiği şu hadîs onlardandır:»«Müslümanlar arasında en büyük günahkâr kimse henüz haram kılınmayan bir şeyi sorarak onun haram kılınmasına sebep olandır.»İbn-i Abdilberr: «Gerçek helâl, temiz pâk olan kazançtır. Hâlis helâl da budur. Şüpheli olan şey, başka bir yerde zikrettiğimiz delîllerden dolayı bizce helâl mevkiindedir» demiştir. Hattâbî dahî şunları söylemektedir:</p>
<p>«Eğer bir şeyde şüphe edersen, evlâ olan ondan kaçınmandır. Bu kaçınmanın üç hâli vardır : vâcib, müstehâb ve mekrûh. Kaçınması vâcib olan şüphe, haramı istilzâm edendir. Malının ekserisi haram olan bir kimse ile muâmeleden kaçınmak mendûbdur. Meşrû olan ruhsattan kaçınmak da mekrûhdur.»</p>
<p><strong>İmâm Gazâlî verâı bir kaç kısma ayırır:</strong></p>
<p><strong>1- Sıddîkların verâı:</strong> Bu, helâl olduğunu isbât edecek açık bir delîl bulunmayan şeyi terketmektir.</p>
<p><strong>2-</strong> <strong>Takvâ sâhiblerinin verâı:</strong> hakkında hiç bir şüphe bulunmayan, fakat harama götüreceğinden korkulan şeyi terketmektir.</p>
<p><strong>3-</strong> <strong>Sâlihlerin verâı:</strong> ihtimâlli olan bir şeyi terketmektir. Ancak bu ihtimâlin yerinde olması şarttır. İhtimal yersiz olursa verâa «müvesvisler verâı» denilir. İmâm Buhârî vesveseliler için bir bâb tahsîs etmiştir. Bir insanın elinden kaçmıştır zannı ile av etini yememek; malının haramdan kazandığını gösteren hiç bir delîl bulunmadığı halde sırf hâlini bilmediği için bir müslümandan alışveriş yapmamak birer müvesvis verâıdır.Hadîsdeki «her hükümdarın yasak yeri vardır» cümlesi eski hükümdarların âdetlerini haber vermektedir. Filvaki eskiden her hükümdarın himâye ettiği bir yeri bulunur; oraya kimse giremezdi, girenlere şiddetli cezâlar verilirdi. Binâenaleyh cezâdan korkanlar o yere yaklaşamazlardı.</p>
<p>Hadîsde bu cihet muhâtablara bir misal gibi zikredilmiş; sonra Allâh’ın yasak yeri mesâbesinde olan haram kıldığı şeyler beyân olunmuştur.Şüpheli şeylerle meşgûl olan bir kimsenin hâli gerçekten korunan bir yerin etrafında koyun güden çobanın haline benzer. Çobanın en ufak bir gafletinden bilistifâde koyunlar o yere nasıl giriverirlerse aynı şekilde şüpheli şeylerle meşgûl olan da az sonra işi harama vardırıverir. Bundan dolayı, Resûlullâh (s.a.v.) harama götüren yollardan uzak kalmaya irşâdda bulunmuştur. Ondan sonra insan vücudunda bir lokmacık bir et parçası bulunduğunu, bununla beraber vücudun salâh ve fesad mihverliği vazifesini gördüğünü bi&#8217;t-te’kîd ifâde buyurmuş; nihayet bu parçanın kalp olduğunu açıklamıştır.</p>
<p>İmâm Gazâlî’ye göre kalpten murâd göğüs boşluğundaki et parçası değildir. Çünkü bu parça hayvanlarda da vardır. Ona göre kalp latîf, rabbânî ve ruhânî bir varlık olup vücuttaki et parçasına tealluku vardır. İşte insanın hakîkati bu rûhânî kalbdir. İnsanın, anlayan ve bilen, muhâtab olan tarafı budur. Yine Gazâlî’ye göre insanın bütün âzâ ve hisleri kalbin emrine verilmiş birer hizmetçi ve yardımcı mesâbesindedirler. Bunların hakim ve mutasarrıfı kalbdir. Bütün uzuvlar kalbe itâat mecbûriyetinde yaratılmışlardır; hiç biri ona muhalefet edemez. Göze açılmasını emrederse, açılır; ayağa hareket emri verirse, hareket eder; dilin konuşmasını irâde ederse dil konuşur.</p>
<p>Diğer uzuvlar da böyledir. Bütün his ve âzânın kalp emrine verilmesi bir cihetle meleklerin Allâh’a olan inkiyâd ve teslimiyetlerine benzer; şu farkla ki, melekler Rablanna yaptıkları tâati bilirler, halbuki meselâ, kirpikler açılıp kapanma husûsunda kalbe teshîr yolu ile itâat ederler. Kalbin bu yardımcılara ihtiyâcı vardır. Zîrâ Allâh yolunda kendisine binecek ve yiyecek gibi şeyler lâzımdır. Kalpler ancak bu yolda menziller kat‘etmek için yaratılmışlardır. Nitekim Teâlâ hazretleri:«» «Ben cin ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.»134 buyurmuştur. Kalbin binek vâsıtası beden, yiyeceği de ilimdir. Şâir sebebler de sâlih amellerdir&#8230;»Gazâlî’nin uzun olan beyânâtından bir kısmının burada zikredilmesi, kelâm-ı Nebevî’nin nasıl bir dipsiz deryâ olduğunu göstermek içindir.Aklın kalpte mi, yoksa dimâğda mı olduğu meselesine gelince: Bu mes&#8217;elenin hadîs ilmi ile bir alâkası olmadığından o bâbdaki ihtilâflara burada yer verilmemiştir.</p>
<p>Ahmed Davudoğlu &#8211; Buluğul Meram(Selamet Yolları,cild.1,syf.332,335</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/helal-haram-ve-supheliler/">Helâl, Harâm ve Şüpheliler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/helal-haram-ve-supheliler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
