<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>hayret | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hayret/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 12:38:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>hayret | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilginin Kuruluşunda Nazari Aklın Rolü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-kurulusunda-nazari-aklin-rolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-kurulusunda-nazari-aklin-rolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2026 15:32:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[âdetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[hayret]]></category>
		<category><![CDATA[kesret]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[nazari akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[tümel]]></category>
		<category><![CDATA[tikel]]></category>
		<category><![CDATA[vahdet]]></category>
		<category><![CDATA[Yücel Aytaç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28224</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Nazari aklı şimdi de bir başka açıdan; insanın bilgiye ulaşma süreciyle ilgili olarak değerlendirmeye çalışalım. İnsanlar bireysel olarak hayatlarının çok büyük bir bölümünü tecrübe düzeyinde yaşarlar. Bir belirsizlikle karşılaştıklarında ise, nazari akıllarındaki o belirsizliğe ait boşluğu, insanlığın kümülatif bilgi birikimiyle; okuyarak ve öğrenerek kapatırlar. Sorun, aradığımız cevap insanlığın türsel nazari bilgi bankasında bulunmadığında ortaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-kurulusunda-nazari-aklin-rolu/">Bilginin Kuruluşunda Nazari Aklın Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Nazari aklı şimdi de bir başka açıdan; insanın bilgiye ulaşma süreciyle ilgili olarak değerlendirmeye çalışalım.</p>
<p>İnsanlar bireysel olarak hayatlarının çok büyük bir bölümünü tecrübe düzeyinde yaşarlar. Bir belirsizlikle karşılaştıklarında ise, nazari akıllarındaki o belirsizliğe ait boşluğu, insanlığın kümülatif bilgi birikimiyle; okuyarak ve öğrenerek kapatırlar. Sorun, aradığımız cevap insanlığın türsel nazari bilgi bankasında bulunmadığında ortaya çıkar. Amelî aklın tecrübenin sınırına dayandığı ve bir çık­maza sürüklendiği, görünenler veya bilinler ile ihtiyaç duyduğu belirsizliği açıklayamadığı noktada nazari akıl (bilgi bankası olarak değil hipotetik akıl olarak) devreye girmek zorunda kalır. Bu tecrübi noktanın ilerisinde (veya tümellere doğru gerisinde) ne olabileceğine dair, ontik gerçeklikten (varlık, âdetullah, uzam ve sevgiden) aldığı imamla bir varsayımda bulunur. Olanın, yani apaçık ortada olan görünüşlerin veya daha önceden bildiklerinin değil, ilkesel/fıtri olarak olması gerekenin üzerine düşünür ve bulunduğu noktanın, insanlığın varlık âlemini keşfettiği epistemik yolculuğunda bir son olmasının önüne geçer.</p>
<p>Kısacası nazari akıl tecrübenin son sınırına dayandığında, o güne kadar sahip olduğu (iç) tecrübenin yani mevcut nazari örüntü sayesinde gerçekleştirdiği düşünsel sorgulamanın imkânıyla bir şeyler varsayar ve varlık âleminde yeni bir epistemik sayfa daha açılmasına vesile olur. Ve elbette yalnızca nazari akılla bilgi kuramsal olarak bir yere varamayız, ancak düşüncelerden başka düşüncelere ulaşabiliriz. Bu saf düşünceleri anlamlı kılan ve bilgeye dönüştüren şey, onların gerçeklikler âleminde sınanmasıdır. Dış âlemde bulunan gerçekliğin mutlak hakikati -o kendinde her ne ise-; insan gibi sınırları olan bir gözlemci için (sınırsız kavrayış imkânına sahip olan evrensel bir gözlemcinin numenal idrakine nispetle) tam anlamıyla “sır”dır.</p>
<p>Nazari akıl hipotetik akıldır ve onun en önemli görevi tutarlı varsayımlarda bulunmaktır. Amelî aldın görevi ise bu varsayım­ları elde edebilmek için gerekli olan dış tecrübeyi nazari örüntüye uygunluk açısından sorgulanabilmesi için nazari akla taşımak ve ortaya çıkan varsayımı dış âlemde sınamak, onları ileri/çeşitlen- dirilmiş gözlem ve hesaplamalar yardımıyla doğrulamaya veya yanlışlamaya çalışmaktır. Yani modern anlamda bir bilgi sahibi olabilmek için amelî akıl, nazari varsayımın dış dünyada var olan gerçeklikler üzerinden tutarlılığını deney ve gözlemle, (tikelden tümele doğru) tümevarım yöntemini kullanarak sınar. Ancak şunu da belirtmek gerekir; tecrübeyle, çıplak gözlem sayesinde tesadüfen elde edilmiş herhangi bir veri de varsayımı sınanmaksızın nazari örüntüde anlamlı bir yere oturtabilir. Ancak sonuç olarak elde edilen bu tesadüfü tecrübenin de bilgiye dönüşmesi, nazari akün ona dair bir tümdengelimsel varsayımda bulunmasıyla mümkün olur. İşte bu sürece “sorgulama” diyoruz ve onun verisi dış tecrübelerden veya iç tecrübelerden (nazari aklın mevcut altyapısı üzerinden gerçekleş­tirilmiş soyut düşünce varyasyonlarından) kaynaklanır. Sorgulama, varsayımı ortaya çıkaran nazari örüntüler de bir uygunluk arayışıdır.</p>
<p>Varsayımın tutarlılığını düşünce bağlamında aradığımız sorgulama sürecinde, öncesinde sahip olduğumuz bilgiler bu nazari varsayıma olanak sağlayan kavramsal altyapıdır. Böylece sahip olduğumuz bilgilerle, onun bir aşama ilerisindeki bilgiye ulaşmaya çakşırız. Nazari akıl olmasa, amelî akıl bilim dahi yapamaz çünkü (soyut) akıl ve (nesnel) gerçeklikler arasında “ontik bir hendek”3 bulunduğu için öğrenme sürecinde ilk olarak nazari aklın eldeki bilgilerle bir varsayımda bulunması gerekir. Amelî akıl ise onu gerçeklikler bağlamında araştırır ve eğer ontik dünyada bir karşılığı varsa veya zaman içerisinde yanlışlanmazsa geçerli bilgi statüsü kazanır. Ayrıca yanlışlanmış bir hipotez bilgi kuramsal açıdan en net ve yüksek kesinliğe sahip negatif bilgi değerine sahip olan şeydir. (Tüm kuğular beyazdır önermesinin yanlışlanması bizi kesinlik değeri yüksek “Tüm kuğular beyaz değildir.” bilgisine ulaştırır.)</p>
<p>Sonuç olarak amelî aldın kendisi dış dünyada var olan nesneye ulaşamadığı için asla mutlak bir bilgi sahibi olmaz. Bilginin olu­şabilmesi için nazari aklın, sahip olduğu bilgi altyapısı sayesinde gerçekleştireceği bir varsayımda bulunması (görünenden farklı bir şey olduğuna inanması), amelî aklın ise onu (ileri/çeşitlenmiş gözlemler ve hesaplamalar ile) temellendirmeye çalışması; yanlışlama yoluyla bu inancı çürütmesi veya çürütemediği takdirde, zaman içerisinde bilgi değeri kazandırması gerekir. Bu nedenle bu çalışmada “bilgi”, mutlak ve nihai bir tanım olarak değil; nazari bir varsayımın, amelî sınama ve eleştirel denetim süreçleri içinde istikrar kazanmasıyla elde edilen operasyonel bir doğruluk değeri olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda bilgiye, kısaca, “temellendirilmiş doğru inanç {justified true belief; JTB)&#8221; denmektedir. Burada inancı (varsayımı) ortaya atan nazari akıl; bu varsayımı dış gerçeklikler kapsamında sınayan ve temellendiren ise amelî akıldır. Elbette nazari akıl, zaman içinde kazanılan yeni tecrübi veriler ışığında, kendi varsayımını düşünce bağlamında da (mantıksal ve matematiksel diyalektik yoluyla) sürekli olarak sorgular ve yeniden temellendirir.</p>
<p>Gördüğünüz üzere bilgi denen şeyi elde etmek gerçekten de çok kolay bir İş değildir ve bu süreçte hem duyusal aldın, hem amelî aldın, hem de nazari aklın vazgeçilemez görevleri vardır. Amelî akıl olmasa, iman edilmiş varsayımlarla dolu bir faraziyeler dünyasına hapsolurduk. Nazari akıl olmasa ise her türden bilgiyi elde etme sürecinin başlangıcı olan tutarlı bir varsayımda bulunamaz ve bilgiye ulaşamazdık. Ortaya koyduğumuz bu epistemik yapı, bilginin ne salt tecrübe ne de salt düşünce olduğunu gösterir. Bilgi, bu ikisi arasındaki gerilimden doğar: Nazari aldın açtığı imkân alanı ile amelî aklın bu alanı gerçeklikle temas ettirmesi arasında. İnsan bilgisinin dinamizmi tam da bu iki yönlü harekette yatar.</p>
<p>Dikkat çekmek istediğimiz önemli bir diğer nokta da nazari olarak varsayılan şeyin bu hâliyle yalnızca bir “düşünce” olduğudur. Soyut olgular üzerine de düşünülebilir ancak bir olgu kalben ve/ veya ameli olarak sınanmamış ise henüz bilgi değeri taşımıyor demektir. Düşüncenin, bilginin konusu olabilmesi, onun sınanmış veya “sınanabilir ve bu anlamda yanlışlanabilir nitelikte” olmasına bağlıdır. Nazari akıl, ameli bir (dış) tecrübeyi kullanarak, aksiyom alıp kavrama yükselebilir. Ya da nazari tecrübeyi (2. ve 3. dereceden soyutlamaları/iç tecrübeleri) kullanarak kavramlardan, daha gelişmiş kavramlara yükselebilir. Bu noktada nazari bir önermenin hikmetli bir kavram mı, saçma bir kurgu mu olduğunu belirleyecek olan şey onun dayandığı iç veya dış tecrübenin, dış dünyanın gerçek­liklerinden ilham alıp almamasıdır. Son tahlilde nazari süreçte kavramların en temel formunun mutlaka bir tecrübeye dayanıyor olması icap eder.</p>
<p>Belirtmemiz gereken bir diğer husussa şudur: Bir olgunun mantık cihetinden nazari tutarlılığını aramak ve bulmak bir “ispat değildir. Nazari âlemde olan her şey, düşünceyle ilişkilidir. İspat ancak ameli veya kalbi sınama neticesinde elde edilebilen bir şeydir. Düşüncede yani sorgulamada ispat değil ancak tutarlılık aranabilir-</p>
<p>İspat ise yalnızca tecrübe düzeyinde imgesel olarak gerçekleştirilecek bir sınama soncunda elde edilebilir.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımızla ortaya çıkan hakikat odur ki <strong>nazari aklın 3 temel İşlevi vardı</strong>r:</p>
<p><strong>1.</strong>Bilginin elde edilmesi sürecinde tutarlı bir varsayımda bulunmak.</p>
<p><strong>2.</strong>Bu varsayımın ve her türden düşüncenin, 2. ve 3. dereceden soyutlamalar yardımıyla -düşünsel tecrübe bağlamında— kavramsal iç tutarlılığını sorgulamak.</p>
<p><strong>3.</strong>Olguların, imgelerin ötesindeki (tümel) ilkesine (kavrama) yükselmek (ki bu olay, tümevarımsal maddi ve manevi tec­rübelerin tümdengelimsel bir şekilde anlamlandırılması faaliyetidir).</p>
<p><strong>Amelî aklın ise 2 temel görevi vardır:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Elde edilen tecrübeyi nazari akla tümevarımsal bir veri kaynağı olarak sunmak ve bu sayede dış dünyanın sorgu­lanmasını sağlamak.</p>
<p><strong>2.</strong>Nazari varsayımları, elde olan imgesel ve kavramsal alt yapı üzerinden ileri gözlem ve hesaplamalarla tecrübi olarak sınamak.</p>
<p><strong>Varsayımların/Hipotezlerin Ontik Dayanağı</strong></p>
<p>Bir şeyi varsaymak (hipotez kurmak) demek, içinde kendisiyle birlikte aktığımız evrensel Yaşam’ın fenomenolojik algısının ötesinde, evrensel bir gözlemciye nispetle Tümel Varlık, Hareket ve Zamandan müteşekkil bir kendinde gerçeklik olduğunu kabul etmek demektir. Bunun için biz olmasak da kendinde gerçekliğin zihnimizin dışında bizden bağımsız nesnel, yani evrensel bir gözlemciye nispetle objektif olarak var olduğuna inanırız. Bu imkânla Tümel Varlık, Hareket ve Zamanın dışına çıkarak (birTanrıymışçasına,kuşatamadığımız bu tümel mutlaklığı sanki idrak ediyormuş gibi) Varlığı nesnel varlıklara, Hareket’i değişime, Zaman ise fenomenolojik zamana</p>
<p>indirgeyerek, bir anlamda türümüze özgü bir akli gerçeklik yaratmak adına, kendinde gerçeklik hakkında (elbette bir zorunluluk olarak fenomenal algımızın ışığında) bir varsayımda bulunuruz. Bu imkânla da ona (kendinde gerçekliğe ve onun yaratıcısına) mutabık olmaya çakşırız.</p>
<p><strong>Ontik Mimari: Yapısal Tümellikler ve Ruhun Taşıyıcılığı</strong></p>
<p>TNR bağlamında Tümel Varlık, Tümel Zaman ve Tümel Hareket ontolojik kaynak değildir, zira varlığın nedenine değil yaratılmış ger­çekliğin nasıl var olduğuna ilişkindirler. Aynı şekilde salt epistemik temsiller de değildirler çünkü yalnızca zihinsel kurgular olarak değil gerçekliğin kendisine karşılık iddiası taşırlar. Bu nedenle TNR’de bu üçü, “ontik düzeyde fakat yapısal tümellikler” olarak konumla­nır: yaratılmış gerçekliğin mimarisini oluşturan genel çerçevelerdir. Varlıklar, uzam, âdetullah ve sevgi bu ontik mimarinin içerikleridir; akli kavramlar, yasalar ve matematik ise bu mimarinin insan zihnindeki epistemik temsilleridir.</p>
<p>Bu çerçeve içinde ruh, ontolojik kaynak ya da epistemik bir temsil değildir; ontik mimarinin yapısal bir unsuru da değildir. Ruh, yaratılmış gerçeklik içinde özneleşmeyi mümkün kılan ontik bir taşıyın olarak konumlanır. Başka bir ifadeyle ruh, gerçekliğin genel mimarisi içeri­sinde bilinç, benlik, irade ve sorumluluğun ortaya çıkmasını mümkün kılan ontik öznelik zeminidir. Ruhun kendisi epistemik bir form üretmez ancak onun ontik tezahürü olan ontik benlik, insana varoluşsal bir farkındalık sağlar. Bu farkındalık, imgesel ya da kavramsal bir bilgi üretiminden önce gelir ve tüm epistemik faaliyetlerin üzerinde yükseldiği epistemik ufku kurar. Bu anlamda ontik benlik, epistemik bir içerik değil; epistemik olanın imkân şartıdır.</p>
<p>Bu açıdan Henri Bergson’un (1859-1941) “bir akışın (süremin) içinde olduğumuz” varsayımı doğrudur ancak bu kendinde gerçekliği ve onun bizden bağımsız bir kendinde hakikati olduğunu inkâr etmemizi gerektirmez. Zaten buna iman etmiş olmasak, nazari aklı ve onunla mümkün olan insanlık durumunu yaratamazdık. Fenomenolojik akış, imgesel bir akıştır. Eğer nazari akılla bir varsayımda bulunuyorsak; kavramsal, mantıksal ve matematiksel nitelikler yaratıyorsak o takdirde düşünmek için bu fenomenolojik</p>
<p>imkânları kullanıyor ve fakat aynı zamanda aklen bu fenomenolojik elbisemizden sıyrılarak bizimle birlikte akan ve kendisini maalesef yalnızca şimdiki zamanda temaşa edebildiğimiz, fenomenolojik algının ötesindeki o kendinde gerçekliğin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz demektir.</p>
<p><strong>Bir Örnek Üzerinden Klasik ve Modern Bilginin </strong><strong>Farkına Dair Açıklama</strong></p>
<p>Diyelim ki gökyüzünde (bir dış tecrübe olarak) Venüs’ü gör­dünüz ve onun diğer yıldızlardan farklı özelliklere sahip olduğunu keşfettiniz. Böylece gökcisimleri ile ilgili daha önceden zihninizde var olan örüntüye uygun olarak onu bir yıldız değil bir gezegen olarak tanımladınız. İşte bu kesinliği tartışılabilir varsayım kla­sik bilgidir. Ve günün birinde teleskop icat edilir ve siz klasik dönemde bilgi olarak tanımlanan bu epistemik varlığı ileri gözlemle sınarsanız, dünyaya olan yaklaşık mesafesini hesaplarsanız, onun gerçekten de bir gezegen olduğunu anlarsınız. Bu ise modern bilgidir.</p>
<p>Klasik bilgiyi kesinlik açısından şüpheli kılan temel unsur, onun öznel etkilerden fazlasıyla beslenen bir yapıya sahip olmasıdır. Buna karşılık kesinlik, bilginin elde edilme sürecinde öznel etkilerin asga­riye indirilmesini ve bilginin, dış dünyaya mutabık olmak zorunda olan paradigmatik ön kabuller üzerine inşa edilmesini gerektirir. Bu ön kabuller, deneysel olarak doğrulanabilir önermeler değil; bilginin üretilmesini mümkün kılan epistemik zeminlerdir. Modern dönemde gözlem ve hesaplama imkânlarının geliştirilmesiyle amaçlanan da bilginin mümkün olduğunca türsel olarak ortak bir algı ve değer­lendirme zemininde kurulmasıdır.</p>
<p>Kısacası Venüs’le ilgili varsayımınızda yanılmamış olsanız da örneğin Batlamyusçu kozmolojik anlayışa göre dünya evrenin mer­kezidir ve bu önerme gerçeklik bağlamında büyük bir yanılgının ürünüdür çünkü ameli olarak sınanmamış -buna karşılık sağduyuya uygun- gözlemin neticesinde yapılmış nazari sorgulamayla ortaya atılmış bir varsayımdır. Bu arada klasik dönemde elbette modern dönemdeki gibi ileri gözlem ve hesaplama araçları teknik olarak yoktu ancak onu modern olandan farklı bir bilme tarzı yapan temel unsur, teknik yetersizliklerden ziyade (çalışmanın 2. ve 3. kitabında detaylıca izah edilecek olan) bilgiyi tanımlama ve elde etmeye dair yönteminin farklılığıydı.</p>
<p>Bir kavram olarak değindiğimiz “iç tecrübeye” verilebilecek en çarpıcı örnek, hiçbir gözleme dayanmayan “matematik aksiyomlar­dır”. Onlar daha önce nazari akılda var olan matematik dünyanın örüntüsü üzerinden deneyimlenir ve eğer başardı olursa, matematik dünyadaki yerini alır. Matematik, bu konudaki en çarpıcı örneklerden biri olsa da 2. ve 3. dereceden soyutlamalar yardımıyla bir yapboz misali kavramsal dünyamızda belirli nörosinaptik örüntü parçalarını farklı varyasyonlarda yeniden konfigüre ettiğimiz süreçte bilinç seviyesinde yaşadığımız o her bir durum (yapboza dair her bir evirip çevirme eylemi) “iç tecrübe” olarak tanımlanır.</p>
<p><strong>Merak Etme ve Soru Sormanın Epistemolojik Değeri</strong></p>
<p>Merak etme ve soru sorma herhangi bir konuda bilgi elde etme sürecini başlatan şeyler olarak çok önemlidir. Merak; hayatın içinde imgesel olarak içine düştüğümüz (duygular gibi kendisi de ruhsal bir yan etki olan) “hayret” karşısında nazari akılda bu olayın nasıllığı ile ilgili olarak ortaya çıkar ve bir formel arayışa, yani nazari sorgu­lamaya girişmeye neden olur. Yaşanan imgesel hayretin yol açtığı nazari merakın epistemik tezahürü, nazari örüntüde ortaya çıkan bu beklenmedik boşluğu nasıl doldurabileceğimize dair yapılan ve nazari sorgulamayı başlatan “soru sorma” olgusudur. Yani soru sormak; nazari örüntüde iç veya dış tecrübelerden kaynaklı doldu­rulması gereken bir boşluğu fark etmek ve onu sorunsallaştırmaktır. Görüldüğü üzere nazari varlık ağacının büyümesi ve tekâmül etmesi için merak ve soru sorma gerçekten vazgeçilemez iki unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Nazari Aklın Doğuşu Neyi Mümkün Kıldı?</strong></p>
<p>Nazari aklın ortaya çıkışıyla gerçekleşen bu dönüşüm, insan türünün diğer canlılar gibi çevresel koşullara amelî bir farkında!ıkla verdiği tepkileri bir üst seviyeye taşımıştır. Nazari akıl ile insan türü iradi olarak kendi çıkarları doğrultusunda görünüşlerin (imgesel tecrübenin) ötesinde Var olabileceklere karşı bir tahayyül ve merak geliştirmiş oldu. Bu sayede gerçekliği tecrübe etmenin ötesinde onu keşfetme, sahip olduğu bilgilerle ona dair öngörülerde bulunarak varlığım daha fâzla güvence altına alma imkânına kavuştu. Böylece doğayla uyumlu yaşamaktan daha fazlasını; onu maniple etme ve üzerinde tahakküm kurma şansını yakaladı. Bu amaçla doğa bak­landaki nazari bilgisini ve bu bilgiler ışığında geliştirdiği araçları kullandı. Hatta son birkaç yüzyılı tanımlayan modern çağda bununla da yetinmedi ve doğanın niteliğini daha iyi öğrendiğinde, birtakım araçlarla onu yalnızca sınırlı bir şekilde maniple etmenin ötesinde, bu niteliği daha iyi anlamasını sağlayacak epistemik amaçlı kullanılan araçlarla doğayla ilgili daha fazla bilgi edinebileceğini ve onu kendi çıkarına olacak şekilde baştan şekillendirebileceğini fark etti.</p>
<p><strong>EPİSTEMOLOJİK OLARAK İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ MİNİMUM METAFİZİK AKSİYOMLAR</strong></p>
<p>Bilgiyi elde ederken, yeni bir varlık tarzı ya da yöntem üzerinden yeni bir tümel yapının başlangıcını inşa etmiyorsak o noktada aksi­yomun temeli bir an öncesinde bildiklerimiz, yani sahip olduğumuz (paradigmatik) kavramsal dünyadır. Eğer yeni bir tümel ana dalın başlangıcında isek, bu paradigmatik başlangıç için birtakım mini­mum metafizik aksiyomlara ihtiyaç duyarız: “Bu varlık türü vardır, zihnimden bağımsızdır, onun bilgisi bilinebilir ve diğer insanlara aktarılabilir.”</p>
<p>Varlık ağacındaki bu tümel çıkış noktalarım yeni bir varlık tarzı ve metot bağlamında geriye doğu takip ettiğimizde son aşamada Varlık kavramının kendisine geliriz. İşte bu en gerideki nokta,insanlığın epistemik ve ontik olarak başlangıç noktasıdır ve o ilk anda insan, varlıkların/olguların neden var olduğunu sorgulamıştı. Böylece bir yaratıcı varlık olması gerektiği yönünde bir varsayım geliştirdi. Sırtını bilgi kuramsal olarak dayadığı bu arkaik tekilliğin sonrasında, tikellere doğru olan kavramsal yolculuğu başlayabilirdi. Artık etrafında gördüğü imgesel kesreti -o ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin- kavramsal bir vahdete irca edebilirdi çünkü ilk ve en tümel kavramını zihninde yaratmayı başarmıştı. Yaratıcı (Tanrı kavramı) varsa, Varlık da var demekti ve hatta bu ilk anda muhte­melen varlık ve Tanrı aynı kavramsal şeydi. Bu çıkış noktasından itibaren nasıl sorularını peş peşe sormaya, doğayı (dış dünyayı) kendisine rehber edinerek varlıkları öğrenmeye ve öğrendiklerini dil, matematik ve yazı gibi birtakım zihni araçlarla diğerlerine aktarmaya başladı. Elbette insanlar ilk çağlarda bu kesreti ve imgeler arasındaki ilişkilerin nasıl gerçekleştiğini açıklamak için -sınanmış bilgilere sahip olmadıkları için- tutarsız varsayımları yani mitleri kullanmıştı.</p>
<p>İnsan, ancak başı ve sonu olan, yani sınırları belirlenmiş bir olguyu tanımlayabilir. Bir başka ifadeyle, bir varlık ancak nesnel ve kavramsal olarak diğerlerinden ayrıldığı sınırlar üzerinden tanım­lanabilir. Buna karşılık, “imgesel bir sonsuzluk” olarak idrak edilen evrende herhangi bir kavramsal tanımlama mümkün değildir, vah­detin içinde bulunan kesret, yalnızca duyusal düzeyde fark edilebilir, kavramsal olarak ayrıştırılamaz. Zira hem zamansal hem de maddi bir çerçeveye alınamayan şeyler, tanımın konusu olamaz. Başlangıç noktası anlamında ortaya çıkan böylesi arkaik bir tekillik -yaratıcı bir varlığa dair varsayım- insana bu imkânı, yani Varlığa sınır koyabilme yetisini sağlamıştır. Nazari bir aklın henüz var olmadığı bundan önceki dönemlerde, cardılar için evren bütünüyle imgesel bir sonsuz­luk olarak tecrübe ediliyordu. Onların zihninde her şey mutlak bir ontik vahdet halindeydi; çünkü varlıklara kavramsal sınırlar çizen, onları bu sınırlar ve formel ilişkiler üzerinden tanımlayan bir nazari akıl mevcut değildi. Kavram, mantık ve matematik henüz yoktu; kesret, nazari değil imgesel bir formda yaşanıyordu,</p>
<p>İnsan için her şey, işte bu “ilk metafizik” ile başladı: Tecrübe edilen tüm bu imgesel çokluğun ardında bir yaratıcı olmalıdır.Böylece imgenin ötesindeki ilk gerçek kavram zihinde doğdu. Tanrı (Yaratıcı). Elbette bu andan öncesinde canlılar, İmgesel tec­rübeleri üzerinden aletler geliştirmiş, avlanma teknikleri üretmiş olabilirler. Ancak bir olgunun gerçek anlamda kavrama dönüşmesi, onun yalnızca duyusal bir kullanım nesnesi olmaktan çıkıp soyut bir tasarımsal nesneye yükselmesiyle mümkündür. Bu yükseliş, bir isimlendirmeyi ve tanımlamayı zorunlu kılar. Tanım ise bir varlığı diğerlerinden ayıran sınırların kavramsal olarak belirlenmesi demektir. İşte bu sınır koyma yetisi, imgesel çokluğun ötesine geçen ilk metafizik soyutlamayla mümkün olmuştur.</p>
<p>Sonrasında Tanrı varsayımıyla birlikte Varlık da kabul edi­lebilir hâle geldi; aynı zamanda bu varlıkların bilinebilir olduğu ve bu bilginin diğer insanlara aktarılabileceği fikri mümkün oldu. Ardından, zihindeki kavramsal varlık ağacının her bir tümel dalı, bu ilk metafiziğin minimal formlarıyla gelişimini sürdürdü: “Bu varlık tarzı vardır, zihnimin dışındadır; onun bilgisi bilinebilir ve başkalarına aktarılabilir.” Özetle, yöntem sahibi tüm düşünce sistemleri bir aksiyoma -metafizik temelde bir varsayıma- yani mutlak (var) olduğu kabul edilen bir başlangıç ilkesine dayanır.</p>
<p><strong>Merak ve Hayret Hakkında</strong></p>
<p>Burada önemli bir kavramsal farklılığı görünür hâle getirmemiz gerekir: “Aslında her bir ruh (sahibi canlı), sahip olduğu duyusal imkânlar nispetinde çevresindeki değişimlere dürtüsel/içgüdüsel veya ruhsal keyfiyete bağlı olarak rastlantısal bir reaksiyon verir. Ancak bu tepkiler, dış dünyayı bilinçli bir varlık alanı olarak kavramak anlamına gelmez. Bu düzeyde dış dünya, yalnızca duyusal tekrarlar ve imgesel örüntüler aracılığıyla tanınan bir görünüş alanıdır.</p>
<p>İnsanı diğer canlılardan ayıran şey, Varlığı yalnızca deneyimlemek değil onu kavramsal olarak var kabul edebilmesidir. Bu farkı, bir yeni doğan bebeğin “Ce-e” oyununa verdiği tepki üzerinden açıkça gözlemleyebiliriz. Henüz nazari kavramlara sahip olma­yan bebek için yaşanan şey, duyusal olarak dış dünyanın imgesel resminin anlık ve nedensiz değişiminden ibarettir. Bir şeyin var veya yok oluşunu evdeki köpeğinizin de aynı hayret ile karşılaması sayesinde bu fenomeni sınayabilir, yaşanan deneyimin kavramsal değil imgesel olduğunu anlayabilirsiniz. Buna karşılık erişkin bir insan, çevresindeki bir nesne ortadan kaybolduğunda onu aramaya yönelir. Çünkü o nesne, yalnızca duyusal bir görünüş değil; aynı zamanda kavramsal olarak tanınmış ve sürekliliği mantıksal bir dizgede varsayılmış bir varlıktır.</p>
<p>Bu çerçevede hayret, tecrübeye aykırı bir olay karşısında ortaya çıkan edilgen bir ruhsal etkidir. Merak ise bilinçli ve iradidir; hayrete yol açan olayın hangi kavramsal ilişkilerle, nasıl ve/veya neden ger­çekleştiğini anlama arzusudur. Yaşamı yalnızca imgesel ardışıklıklar olarak deneyimleyen ve kavramsal idrake sahip olmayan bir varlığın, hayret duyması mümkündür fakat bilinçli bir merak geliştirmesi mümkün değildir. Çünkü bir cardı için gerçeklik, görünüşlerden ibaretse, merak edilecek bir ilişki de yok demektir.</p>
<p>Son kertede merak ile hayret arasındaki temel fark, kavramsal bilinç ile imgesel farkındalık, iradi yönelim ile edilgen etkilenme ara­sındaki ayrımdan kaynaklanır.</p>
<p><strong>KESRET VE VAHDET KAVRAMLARININ HAKİKATİ</strong></p>
<p>Her şeyi Parmenides gibi mutlak bir vahdet olarak kabul ederseniz, felsefe ve düşünce biter çünkü o takdirde ortada bilin­mesi icap eden varlıklar yok demektir. Her şeyi Herakleitos gibi mutlak bir kesret olarak kabul ederseniz de felsefe biter çünkü bilginin mümkün olabilmesi için mutlak kesret içinde belirli varlık tarzlarını ortak özellikleri üzerinden kavramsal bir vahdete irca etmeniz gerekir. Ayrıca (imgesel) kesretin ötesindeki (kavramsal) vahdet görülmezse yani gerçeklik, görünenin ötesinde bir şey olarak varsayılmaz ise sadece imgesel olarak var olanlar var demektir ve bu kabul olması gereken üzerine varsayımlarda bulunarak yeni kavramlar ve formlar ihdas ederek yeni şeyler öğrenemeyeceğimiz anlamına gelir.</p>
<p>Kısacası eşanlı olarak hem görünüş hem gerçeklik, hem kes­ret, hem vahdet, hem fenomenal, hem de numenal olan var kabul edilmek zorundadır. Akıl ancak bu şekilde görünüşten gerçekliğe, (imgesel) kesretten (kavramsal) vahdete, fenomenden numene yürü­tülebilir. Eğer yalnızca tek bir özneye (insana) göre olanın (görünüş, kesret ve fenomenin) varlığı kabul edilirse bu statik durum bilgiyi imkansız hâle getirir çünkü bilgi nazari akıl ve amelî akıl arasındaki dinamik bir etkileşimin neticesinde mümkün olabilir.</p>
<p>Özetle, her türlü açıklama kesreti vahdete irca etme çabası­dır. Bir başka deyişle; kesret (yani imgesel tecrübe) içinde vahdeti (kavramı) görme çabasıdır. Bu yüzden varlıkları amelî bir zihin alışkanlığıyla, önsezisel olarak ortak özellikleri üzerinden gruplar ve bilgiye ulaşmaya çalışırız. Bu anlamda en yüce bilgi (kavram), vahdetin tümevarımsal olarak bütünüyle kendisinde toplandığı Tanrıdır; O (c.c.), bir düzen (âdetullah) içinde var olan tüm kes­retin tek anlam yükleyici ve yaratıcı kaynağıdır. O (c.c.) tek yaratıcı olduğu için imgesel kesret epistemik açıdan tümevarımsal olarak son noktada ona ulaşır. Fark ettiğiniz üzere “kesreti vahdete irca etmek (döndürmek)”, zihnimizde var olan duyusal (imgesel-tecrübi) kaosu, epistemik bir düzene dönüştürmek demektir. Bu anlamda kaos ya da kozmos (nomolojik düzen) epistemik olarak zihne itibarladır. Ontik gerçeklikte ise birtakım benzerlikler ve tekrarlar üzerinden fark edilen (epistemik anlamda bir düzen değil ve fakat bu düzenin kaynağı olan) bir akış (düzenlilik hâli/yasaya kaynaklık eden istik­rarlı akış: ontik düzenlilik+süreklilik+tekrar edebilirlik+güvenilirlik yapısı) vardır.</p>
<p>Evrene baktığımızda nehir akıyor, hava bir soğuk bir sıcak, güneş de patlamalar oluyor, gök cisimleri bir türlü yerlerinde durmuyor. Burada düzen nerede? “Ontik perspektifte düzen”; bir varlıkta veya sistemde, onu meydana getiren tüm alt unsurların (kesretin), hakiki bütünlüğe sahip o varlığa özel belirli bir veya daha fazla üst-öznel gayeyi tahakkuk ettirmek için örgütlenmiş olması demektir. Dikkat ederseniz ortada bir gaye varsa, bu gayeyi murat eden bir bilinç varsayımı da kaçınılmaz olur. Örgütlenmeden kastettiğimiz İse; tüm nasıllık koşullarının o varlığı veya sistemi ve en geniş manada kâinatı var edecek şekilde tezahür etmesi anlamındadır ve bu tahakkuk sürecine âdetullah diyoruz. Âdetullah gibi bir isim kullanmamızın nedeni bu varoluşların imgesel olarak fark edebildiğimiz belirli döngülere ve benzerliklere sahip olmasındandır. Bu tecrübi farkın- dalığa ek olarak insan âdetullahı kendi zihninde yarattığı epistemik tasarımlarla kendisine açıklayabilir, buna mantık, matematik ya da bilimsellik der.</p>
<p>Bu zihinsel İnşa süreçlerinde insan, varlıkların birbirine dikkat çekici ölçüde benzeyen formlar altında, sanki tek bir kaynaktan sadır olmuşçasına tezahür ettiğini fark etmiştir. Bu benzerlik, evrenin canlılığı ve inşam mümkün kılan koşullarla uyumlu, istikrarlı bir ontik düzenlilik sergilediğini gösterir. Ancak bu durum, evrenin kendinde epistemik anlamda bir düzene sahip olduğu anlamına gelmez. Evren, ne ise odur; onun bu istikrarlı ve tekrar edilebilir varoluş tarzına âdetullah diyoruz. Bu noktada kaos ve kozmos kar­şıtlığı, evrenin ontik yapısına değil; insan zihninin bu yapıyı açık­lama, anlamlandırma ve temsil etme başarısına ilişkindir. Kozmos, ontik düzenliliğin zihinde kurulan epistemik ifadesidir; kaos ise bu ifadenin kurulamadığı ya da henüz kurulamadığı durumları temsil eder. Buna karşılık nazari değil ve fakat imgesel-ruhsal bir farkındalıkla evrenin kendisinde var olduğunu söyleyebileceğimiz ontik düzenlilik; aslında her varlığın hakiki bütünlüğe sahip bir varlık olarak tezahür etmiş ve ediyor olmasıdır. Bu aynı zamanda her belirimin/ortaya çıkışın, belirli bir şekilde olması demektir ve insana bir yaratıcı ya da üst gaye olabileceğini düşündüren şey tam olarak bu imgesel akışa dair farkındalıktır çünkü evrende hiçbir şey öyle durduk yere olmamaktadır, tüm tezahürler belirli bir nedene bağlı olarak gerçekleşmektedir.</p>
<p>Son tahlilde bu epistemik çabanın nihai yönelimi; varlık âle­mini ve onun işleyişini zihnileştirebilmek ve kâinatı böylece insana tanımlayabilmektir. Peki, bahsettiğimiz imgesel kesret gerçekten kavramsal bir vahdete irca oluyor mu? Esasen yaptığımız, varlık­ları ortak fıtri özellikleri üzerinden kavramsallaştırmaktı ancak bu zamanla kavramsal bir vahdete değil (imgesel kesretin yanında) kavramsal bir kesrete de yol açtı ve bu kavramsal kesret uygarlığın ilerleyişiyle derinleşmeye devam etmektedir. Yani vahdet arzusu aklen bizi gerçek bir vahdete götürmüyor. Tam tersine insanlığı kesif bir kavramsal kesrete mahkûm ediyor. Çünkü zihnindeki kavramsal varlık ağacı tikeller istikametinde büyümektedir ve bu durum bizi, kavramları tümellere doğru (tümevarımsal olarak) takip ettiğimizde son noktada ulaştığımız Tanrı kavramından günden güne daha da uzaklaştırmaktadır.</p>
<p><strong>Bilginin Temeli</strong></p>
<p>Bilginin, insanlığın erken dönemlerinde temellendirilmesi, ortada yalnızca sınırlı sayıda kavram varken ve mantıksal/mate- matiksel formel yapı henüz inşa edilmemişken bugünden çok daha farklıydı. Varlık âlemi nasıllık bağlamında incelendiğinde -tecrübi olarak sınanmış bilgi çok az olduğu için- nazari düşünce mecburen hemen bir tanrısallığa gelip dayanıyordu. Yani bilgi bu tanrısallıkla temellendiriliyor, formel ilişkiler de imani bir tarzda ve mitik bir yapıda kurgulanarak inşa ediliyordu. Bu çağda Varlık ağacı çok bodur, tümel ilk başlangıç noktalarına çok yakındı. Bugün ise bilginin temeli genellikle elde edilmiş bir önceki bilgi altyapısı olmaktadır çünkü Varlık ağacı ziyadesiyle büyümüş, kavramlar ve yöntemler gelişmiş; bir adım sonrasındaki bilgiyi ararken çoğu durumda metafizik bir sıçramaya ihtiyaç kalmamış gibi görünmektedir. Ancak modern dönemde yine de minimum metafizik kabullere özellikle genetik, nörobiyoloji, kuantum mekaniği gibi yeni bir disiplin inşa ederken ihtiyaç duyuyoruz. Bu çağda mutlak “Varlık” kavramı nazari bilgi ağacında o kadar gerilerde kaldı ki bugün ona (ontolojiye) çok da ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz. Bu yüzden “neden” sorusuna gerek olmadığını, “nasıl” sorusunun insanlık için yeterli olduğunu düşünmeye başladık. Peki gerçekten de öyle mi?</p>
<p>Ayrıca belirtmemiz icap eder ki minimum metafizik aksiyomlar tikel yüzeye yakın olduğu için Varlık ağacının tamamıyla değil ilişkili oldukları bir alt dal ve yatay dallarla uyum içinde olmalıdır. Bu ağaçta düşünce ne kadar tümelleşirse, o oranda üzerindeki genişleyen dallarla ve bu dalların taşıdığı bilgi yüküyle uyumlu olmak zorun­dadır. Bu ağacın kökünün, Varlığın metafizik imkânı (aksiyomatik temeli olması) anlamında Tanrı olduğu varsayılır. Ağacın bütünü ise bu sebepten dolayı Varlık ağacı olarak tanımlanır.</p>
<p><strong>TÜMEL VE TİKEL KAVRAMLARI ÜZERİNE</strong></p>
<p>Aldın nazari yönü, varlığı tümel ilişkiler ağı içinde (tümel yönelimli) düşünmeye yönelen boyutudur. Bu düzeyde akıl, tekil olgularla yetinmez; onları birbirine bağlayan ilkeleri, düzenlilikleri ve kavramsal tutarlılığı sorgular. Bir düşüncenin “tutarlı” sayılması, bu anlamda, onun yalnızca kendi içinde değil varlık alanındaki diğer kavramlarla kurduğu ilişkiler bakımından da anlamlı bir bütün oluşturmasına bağlıdır. Nazari akıl, kavranılan bu ilişkisel bütünlük içinde üretir ve düzenler; boşlukları ise varsayımlarla doldurarak düşünceyi ilerletir. Bu varsayımlar, sınanmak üzere dış dünyaya yönelir; sınama faaliyeti ise duyusal ve amelî akıl tarafindan yürütülür. Böylece düşünce, bir yandan kavramsal bütünlüğünü korur, diğer yandan gerçeklikle temasım kaybetmeden ilerler.</p>
<p>Bu çerçevede nazari akıl, kavramları birer zihinsel tasarım olmalarının ötesinde, gerçeklikle kurdukları ilişki ölçüsünde anlamlı yapılar olarak ele alır. Bu nedenle kavram üretimi nihai bir hakikate ulaşma iddiasından ziyade; düşünceyi tutarlı kılma, olgular arasında yönlendirici bağlar kurma ve bilinci işlevsel bir bütünlük içinde ilerletme çabasıdır. Nazari aldın varsayımları bu sebeple mutlak doğrular olarak değil; sınanmaya açık, değişebilir ve gerektiğinde terk edilebilir epistemik imkânlar olarak düşünülmelidir.</p>
<p>Sonuç olarak kavramlar modern dönemde açıkça fark edildiği üzere gerçekliklerini, yani dış dünya ile olan mutabakatlarını zamanla yitirebilen ya da içerik değiştirebilen yapılardır. Bu nedenle epistemik düzlemde tümel, zorunlu, ezelî ve ebedî bir bilgiden söz etmek mümkün değildir. İnsan için, TNR bağlamında, mutlak bir bilgi yoktur çünkü bütün bilgi kuramsal sistemler, varlık âleminde her şeyin her zaman olduğu gibi istisnasız bir şekilde olmaya devam edeceği varsayımı/inancı üzerine kuruludur. Bu durum bilginin değersiz olduğu anlamına gelmez; aksine, bilginin asıl işlevinin muti aklığı temsil etmekten çok yön gösterici olmak olduğunu ortaya koyar. İnsanlık çoğu zaman bir bilgiyi, kesin doğruluğundan ziyade, işlevsel yeterliliği temelinde kullanır. Böylece bilginin doğruluğun­dan belki de daha belirleyici bir ölçüt öne çıkar: bilginin faydası. İnsan -tıpkı bedensel duyumlarında olduğu gibi—sınama imkânı bulunmayan durumlarda, faydalı olanı doğru varsayarak kabul eder ve zihnindeki boşlukları bu varsayımla doldurur.</p>
<p>Ayrıca şunu özellikle belirtmek gerekir ki bilgiler ve kavramlar, mutlak anlamda değil daima ilişkisel olarak tümel ya da tikel nitelik kazanırlar. Bir varlık ya da bilgi, ancak bir başkasına nispetle tümel veya tikel olarak tanımlanabilir. Bu nedenle tümellik ve tikellik, sabit kategoriler değildir; hiyerarşik bağlamlara göre değişen konumlanış- lardır. Örneğin bir yaprak, ağaca nispetle tikel bir varlıkken; kendisini oluşturan hücreye nispetle tümel bir düzeyi temsil eder. Benzer şekilde bir karbüratör, aracın bütününe göre tikel; onu meydana getiren somun ve cıvatalara göre ise tümeldir.</p>
<p>Bu ilişkisellik, bilginin işleyişini de belirler. “Tümeli bilmek, tikeli anlamlandırmak açısından; tikeli bilmek, tümeli anlamak açısından önemlidir”. Aynı örnek üzerinden açıklamak istersek; aracı biliyor ve fakat karbüratörün ne iş yaptığım bilmiyorsanız, karbüratörü anlamamışsınız demektir. Karbüratörün ne iş yaptığım biliyor ancak aracın ne olduğunu bilmiyorsanız, karbüratör size anlamsız gelecektir. Yani (tikel) karbüratör anlamanızı, (tümel) araç ise anlamlandırmanızı sağlar. Bir şeyin bütünü hakkında bir kanaatiniz yoksa, onu teşkil eden parçalar (tikel) anlamsızdır.</p>
<p>İnsan bilgisi tarihsel olarak bu iki yönlü hareket içinde iler­lemiştir. Bir yandan bütüne dair çerçeveler kurmuş, diğer yandan ayrıntıya yani tikelliğe doğru derinleşmiştir. Modern bilginin ayırt edici yönü de burada ortaya çıkar: Bilgi, giderek daha fazla ayrıntıya nüfuz ederek gelişmekte ve fakat bu derinleşme, tümel bağlamlarla ilişkilendirilmediği ölçüde anlam kaybı riski taşımaktadır.</p>
<p>Özetle bir olguyla ilgili tümevarımsal gözlem ve deney gibi bir tecrübi faaliyet yapıyorsanız tikel, aynı olguyla ilgili alt unsurları tümdengelimsel bir şekilde irdeliyorsanız tümel bir şeyi araştırıyor­sunuz demektir. Bu nedenle tümel ve tikel kavramları, ontik varlık türlerini değil düşünsel faaliyetin yönünü belirtir. Bu çerçevede epistemik anlamda mutlak bir tümelden de söz edilemez. Çünkü her kavram, daha geniş bir kavramsal bağlam içinde anlam kazanır. Biz, epistemik düzlemde varlıkları tikel ve tümel olarak ayırıyoruz; ontik düzlemde ise hiçbir varlık bağımsız ve koşulsuz değildir; (ontik varlıkların mutlaklığı koşulludur; onlardaki fıtri değişimler de onların bu koşullu mutlaklığının bir unsurudur) her varlık belirli koşullar altında ve diğer varlıklarla belirli ilişkiler içinde ortaya çıkar. Ontolojik anlamda mutlaklık ise yalnızca Tanrı ya atfedilebilir.</p>
<p>Yücel Aytaç &#8211; Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:423-440</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>3» Burada “ontik Hendek’le kastımız, akıl ile varlığın farklı tözlerden mamul oluşu değildir; bilincin içeriden, nesneninse dışarıdan verilmesinin yarattığı temsil mesafesidir. Aristotales “İki farklı cevher birbirini bilemez, bu nedenle bilen ve bilinen arasında bir benzerlik olmalıdır.” demiştir ve haklıdır da. Akıl, maddi bir altyapıya sahip olduğu için maddi varlıkları bilebilmektedir ve yine aynı sebepten Tanrı ve ruh gibi farklı tözden olanları bilemez; ancak ontik işaretlerden hareketle metafizik nispet kurar ve sınırlarını bilerek konuşur.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-kurulusunda-nazari-aklin-rolu/">Bilginin Kuruluşunda Nazari Aklın Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-kurulusunda-nazari-aklin-rolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İnsanlık Durumunu Hatırlamak ya da Gündelik Hayatın Sınırına Dair Değimler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 15:48:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Karaarslan]]></category>
		<category><![CDATA[Gündelik Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayret]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25221</guid>

					<description><![CDATA[<p>Faruk Karaarslan Bu metnin kaleme alındığı süre zarfında Covid-19 salgını bütün dünyayı etkilemeye devam etmektedir. Ülkeler, toplumlar, bilim adamları teyakkuz halinde salgını kontrol etmek üzere çalışmaya devam ediyor. Salgının küresel oluşu ve her insanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği ise kulaklarımıza çoktan yerleşmiş durumda. Salgın artık hayatın bir gerçeği. Her hangi bir insandan uzakta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/">Bir İnsanlık Durumunu Hatırlamak ya da Gündelik Hayatın Sınırına Dair Değimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25250 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir.jpg" alt="" width="379" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/indir-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /><br />
Faruk Karaarslan</p>
<p>Bu metnin kaleme alındığı süre zarfında Covid-19 salgını bütün dünyayı etkilemeye devam etmektedir. Ülkeler, toplumlar, bilim adamları teyakkuz halinde salgını kontrol etmek üzere çalışmaya devam ediyor. Salgının küresel oluşu ve her insanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği ise kulaklarımıza çoktan yerleşmiş durumda. Salgın artık hayatın bir gerçeği. Her hangi bir insandan uzakta bir yerde değil. Herkesin hemen yanı başında duruyor. Bir sağlık problemi olmasa dahi ekonomik, siyasi, kültürel etkileri ile hemen herkesi bir şekilde etkilemektedir. Buna mukabil bilmeye ilişkin bütün disiplinlerin ilgisi pandemiye yöneldi.</p>
<p>Doğa bilimleri ve sosyal bilimler alanında konuya ilişkin hala üretilmekte olan eserlerle azımsanamayacak düzeyde bir literatür oluştu. Birçok farklı bağlamda ve farklı disiplinlerin sınırlarında pandemi süreci anlaşılmaya ve aşılmaya çalışılıyor. İnsanoğlu, uzun süredir alışık olmadığı, bu kadar yaygın ve yoğun bir süreci tecrübe ederken bilme ve anlama çabasının sınırlarını zorluyor.</p>
<p>Yakın bir dönemde tıbbi olarak salgın son bulmuş olsa dahi, sosyo-psikolojik ve kültürel etkileri açısından uzun yıllar pande- minin ve etkilerinin devam edeceğinden şüphe yok. Beraberinde getirdiği bir dizi yapısal değişiklikler ise çoktan şekillenmiş durumda. Yeni eğitim modelleri, sağlık teknolojileri, ulaşım imkanları, ticaret mantığı, endüstriyel gelişmeler, bilgi üretim tarzları, siyaset anlayışı, pazar mantığı, mekan tasavvuru, Online süreçler ve daha burada sıralamaya imkan bulamadığımız, gündelik hayatin yapı taşları olarak nitelendirebileceğimiz bir çok unsur geri dönüşü olmayan değişimlere uğradı. Esasında insanoğlunun tarihsel tecrübesindeki krizler bir form olarak tekerrür etti. Tıpkı önceki salgınlarda, dünya savaşlarında, ekonomik buhranlarda olduğu gibi gündelik hayatin, siyasetin, ekonominin işleyişi yeni bir norma kavuşuyor.</p>
<p>Bu pandeminin diğerlerinden farkı dikkat çekici. Öncesinde başlamış olan bir dijital dönüşüm sürecine denk gelmesi; bir taraftan dijitalliğin bütün imkânları ile dünyanın her köşesinde pandeminin gündem olmasına, diğer taraftan hem kurumsal hem de gündelik hayata ilişkin ihtiyaçlar sebebiyle dijitalliğin ivme kazanmasına neden oldu. Yani dijitallik, süreci yaygınlaştırırken pan- demiyi yoğunlaştırmış oldu. Bu anlamda küresel kapitalizmin ücra coğrafyalara yayılmasındaki temel mantık, pandemi sürecinde görünür bir şekilde işler hale geldi. Sonuç olarak neredeyse bütün sosyal teorisyenlerin hem fikir olduğu üzere insanoğlunun, bu tecrübeyle birlikte dünyaya eskisi gibi bakamayacağı yeni bir tasavvur şekillendi. Yeni kavramlar, olgular, otoriteler, kurumlar devrim niteliğinde bir değişiklikle hayatımıza girdi. Bu anlamda pandemi sosyal teori açısından modenitenin kendi sürekliliği içinde bir kırılma ve yeni bir yol haritasını üretme kapasitesini ortaya koydu.</p>
<p>Yaşanan kapsamlı değişimler Covid-19 salgınının fizyolojik etkilerinden kaynaklanmıyor. Nitekim insanoğlu tarihsel süreçte söz konusu salgından çok daha fazla can kaybına, hastalığa, sürgünlere, doğal afetlere, göçe neden olmuş hadiseler yaşadı. Hatta ölüm oranlatma baktığımızda günümüzdeki salgın, dünya savaşları ile mukayese edilemeyecek düzeyde düşük yüzdelere sahip. Fakat algı ve hissiyat düzeyinde tarihte görünmemiş bir felaket anlamını taşıyor. Elbette ölümler rakamlara indirilemeyecek kadar insani hadiselerdir. Ve fakat pandeminin sosyo psikolojik etkilerine baktığımızda olağan üstü etki düzeyi bir o kadar şaşkınlık verici. Ölümlerden çok salgın korkusu dünyayı etkisi altına almış görünüyor. Bu durum enformasyon çağına yakışır düzeyde, her insanın haber alma ortamına sahip olmasının ötesinde bir anlam taşıyor.</p>
<p>Pandeminin bu güne kadar görülmemiş düzeyde etki alanına sahip olması sadece enformasyonun yaygınlığı ile açıklamak basit bir ifade ile naif kalmakta. Haberlerin ve güncel gelişmelerin dünyanın her köşesine hızlıca ulaşması elbette bir neden. Yanı sıra bu enformasyona kulak verenin gündelik hayat örgüsü ve bu enfermasyona karşı aldığı tavır sosyolojik ve antropolojik açıdan izaha muhtaç görünmekte. Dijital bir dünyada yaşadığımız ve bu dünyanın gün geçtikçe hızlı teknolojik gelişmelere konu olduğu bir gerçek Fakat bir o kadar bu dijital dünyanın üzerine yerleştiği bir insanlık durumunun varlığı söz konusu. Kavramsal bir şekilde ifade edecek olursak bu durum, içinde yaşadığımız çağm gündelik hayatı ve rutini ile ilgili. Dolayısıyla pandeminin sosyo- psikolojik etki alanım günümüz insanlık durumunun ürettiği gündelik hayat örgüsünden bağımsız anlamak söz konusu değil. Co- vid-19 salgını bir felaket olarak yeni olmasa dahi küresel çapta organize olmuş, teknoloji ve enformasyon araçlarıyla şekillenmiş hayatı anlamlandırma biçimi açısından oldukça yeni. Post-truth söylemlerinin uçuştuğu bir çağda; medyanın her insana ulaşabildiği, şehir hayatı anksiyetelerinin doygunluğa ulaştığı, mekânın ve zamanın tamamıyla insanın kontrolünde olduğu hissinin yerleştiği bir durumda, oldukça yeni. Hatta insanın bütün hayatını konforlu bir şekilde sürdürmesi gerektiği paradigmasında, pan- demi insanlık tarihi açısından hiç görülmemiş bir olguyu temsil ediyor. Onun için de bir o kadar ürkütücü.</p>
<p>Yapay zekâ algoritmalarının Mozart&#8217;ın yarım kalan bestesini tamamlayabildiği, uzayda yeni kolonilerin kurulabildiği, 7D teknolojileri ile dinozorlara dokunulabildiği; yani insanın teknolojinin ve bilme biçimlerinin imkânlarıyla her şeyi yapabileceğine dair derin bir inanç duyduğu bir zeminde, pandemi hiç görülmemiş bir felakettir. Her birimizin, yaşanan teknolojik gelişmelerin üreticisi olmasak dahi müşahede edeni olarak teknoloji ve bilim sayesinde insanlığın başına gelebilecek her soruna çözüm bulunabileceğine inancı taşirken, bir pandeminin ortaya çıkışı olağanüstü bir durumu ifade eder. Uzun yıllardır dışarıya çıkarken telefonlarımızdaki hava tahminlerinin uyanlarına göre kıyafetlerin tercih edildiği ve bu noktada pek az yanılgıya düşüldüğü bir dünyada küresel bir pandemi, hayret verici ve etki düzeyi görülmemiş boyutta şekillenebiliyor. Tam olarak gündelik hayatın rutini içinde hayret etmenin unutulduğu, her sorunun insan aklı ile çözülebildiği bir zihin dünyasında pandemi, bugüne kadar görülmemiş bir hadiseyi temsil ediyor. Gündelik hayatın dijitallikle şekillenmiş bugünkü organizasyonu, insanlığın yeni bir durumuna atıf yaparken sosyal teorisyenlerin izahına muhtaç bir konu olarak masada bekliyor. Bu çalışma böyle bir kaygıya binaen günümüz insanın gündelik hayatının rutinini anlamayı ve pandemiyle bu rutinde nasıl karşılaşıldığını analiz etmeyi amaçlamaktadır.</p>
<p>Antropolojik perspektiften yararlanılarak yapılacak olan bu tartışma, bir insanlık durumuna atıf yapmakta ve fakat bu insanlık durumunun günümüze özgü koşullarına odaklanarak, pandemi- nin bu durumunda açığa çıkardıklarını rutin kavramı üzerinden ele almaktadır. Dolayısıyla bu çalışmanın konusu doğrudan Co- vid-19 pandemisi değildir. Pandeminin bize hatırlattıkları üzerinden gündelik hayatın ontolojisine ilişkin değimlerde bulunmaktır. Pandemi üzerinden bir değerlendirme yapılacak olsa dahi çıkarsamalar içinde yaşadığımız çağa ilişkin yorumlar barındıracaktır.</p>
<p><strong>Gündelik Hayat ve Rutin</strong></p>
<p>Modern zamanlarda gündelik hayat rutin ile şekillenmiştir. Rutin, hayatın olağan akışıdır. Her şeyin tahmin edildiği üzere devam etmesidir. Dengelerin yerli yerine oturması, alışagelmiş olduklarımızın devam etmesidir. Bu sebeple rutin, yarın ne yapacağım sorusunu askıya alır. Çünkü bu soru öncesinde cevaplanmış ve otomatiğe bağlanmıştır. Cevaplanmaya ya da tekrar tekrar sorulmaya ihtiyaç duymadan yarın yapılacak olanların bilinmesi ve hatta bedene yapışık bir şekilde taşınması bu soruyu anlamsız- laştırmıştır. Bu sebeple birçoğumuz hiç düşünmeden sabahları kalktığımızda yüzünü yıkar ya da hafta içi işe gidip gitmemek gerektiğini sorgulamadan iş yoluna koyulur. Kendisini ve hatta uyanmış olduğunu yolda fark eder. Nitekim rutin, bir eylem üzerine düşünmeye gerek kalmaksızın o eylemi gerçekleştirmemizi sağlar. Eylem artık bir mekaniğin ve otomatiğin konusu haline gelir. Goffman’ın değimiyle rutin önceden belirlenmiş eylem kalıplandır (Goffman, 2020, s. 16-17). Küçük şehirler için abartılı görünen bu tasvir, modernliğin bütün iddialarını savunduğu metropol şehirlerinde özellikle kitleler halinde sanayilerde, el tezgahlarında, kamu kuramlarında hatta plazalarda çalışmaya gidenler için çok daha gerçekçi hale gelir.</p>
<p>Rutin, gündelik hayatta bizi neyin karşılayacağını söyler. Hayat belirli bir döngüye kavuşmuşsa ve belirli bir ritme sahip olmuşsa, yaşayacağımız her şey rutin gereği şekillenmiştir. Daha yalın bir ifadeyle, bir önceki yapıp etmelerimiz bir rutine kavuşmuş ise bir sonraki döngüde ne olacağım düşünmeye fırsat bırakmadan bedenimizin parçası haline gelmiştir. Çoğu zaman ev ve çalışma hayatına sıkışmışlık hissi ya da kendimizi ev ya da iş yolunda buluşumuz bu rutinin sonucudur.</p>
<p>Rutin belirli bir mekanikliği ön görmesi sebebiyle insanlar için oldukça güvenli bir hayatta yaşadığı hissini uyandırır. Fakat nihayetinde bir makine olmayan insan için oldukça insan dışı bir varlık gibi hareket etmeyi gerektirir. Bu sebeple bir taraftan bizi neleri karşılayacağını bilmenin güvenim, diğer taraftan her gün aynı şeyleri yapıyor olmanın sıradanlığını üretir. Esasında rutin bir tür monotonluktur. Tek düze bir yaşamdır.</p>
<p>Gündelik hayatın rutinim anlamaya imkân sağlayan ve bu rutini zemberekli bir saat gibi kuran ritimtir. Belirli bir ritmin korunması ve takip edilmesi hayatı rutin ile ilişkilendirir. Örneğin her sabah aynı saatte ve yerde otobüse binmek ya da aynı saatte ve yerde öğle yemeğine çıkmak hayatin ritmindedir. Bu ritmik tekrarlar bir müddet soma üzerine düşünmeyi gerektirmeksizin eylemeye neden olur. Bu sebeple gündelik hayat üzerine çalışmalarıyla bilinen Henri Lefebvre, modern hayati anlayabilmek için, modern hayatin en önemli kurucu unsuru olan ritmi kavramak gerektiğini önerir. Hatta bir adım daha ileri giderek ritim- terin yakalanmasını bir yöntem teklifi olarak sunar. Çünkü içinde yaşadığımız hayat rutinlerle örüntülüdür ve bu rutinlerin çekirdeğini ise ritimler oluşturur. Yaşarken fark etmediğimiz hayatın ritmi bize ne yapmamız gerektiğini hatırlama çabasına girmeden telkin eder. Ritimleri kavrayabilmek ve analiz edebilmek ise hayatin farkındalığı ile ilişkilidir. Bunun için ne bir kriz halini ifade eden ritmin sürekli bozulması ne de ritmin farkına varmaya mani olacak bir rutine tabi olmayı önerir. Ancak belli bir dışsallık hayatin ritmini kavramaya imkân verir (Lefebvre, 2017, s. 53).</p>
<p>Büyükşehirlerde rutin ve ritim daha da belirginleşmiştir. Başka bir değişle rutin oluşturabilmeyi becerebilmiş beldeler büyük şehre dönüşebilmiştir. Öngörülebilirlik, bir yeri yaşanılabilir kılmıştır. Çünkü farklılıklar rutin içinde erimiştir. Fark edilmez hale gelmiştir. Büyükşehirlerde yabancılar vardır ve fakat farkına varılamayacak kadar çok yabancının olması, yabancılığı anlamsız kılmıştır. Tam da bu sebeple büyük şehir yabancılarla karşılaştığımız ama ona bir yabancı gibi davranmadığımız yerlelerdir. Yabancılar da rutinin içinde erimiştir. Artık şaşırdığımız bir şey olmaktan çıkmıştır. Bu anlamda yabancılara şaşırmak taşralı bir zihni taşıyor olmayı gerektirir. Büyükşehirlerde beklemediğimiz alışık olmadığımız rutinin kotasına girmemiş unsur neredeyse hiç yoktur. Esasında vardır ama rutin onları farkına varmayı imkânsız kılacak şekilde işlediği için görünmez hale getirmiştir. Başka bir deyişle şehrin rutininde duyduğumuz fakat kulak vermeyi dahi akıl edemediğimiz unsurlardır. Bu sebeple boğazdaki martı sesleri, uğultulu bir kapalı çarşı, metroda bir birine karışmış topuk sesleri, komalar ve daha birçok ses rutinin parçasıdır. Dünyanın en güzel yerini her gün aynı ritimle ve rutin ile tecrübe ettiğinizde o artık sıradanlaşmıştır. Güzellikler sadece büyük şehirlere gezmek için gelenlerin ya da bir rutinin parçası olmayı reddedenlerin müşahedesindedir. Örneğin boğazdaki martı sesleri rutinin parçası olduğu anda sadece birer uğultudurlar, şaşırmaya, duyup dinlemeye konu olmaktan çıkmıştır. Çünkü büyük şehirlerde zaman ve mekân diğer yerleşim yerlerine nispeten çok daha tanımlıdır. Nitekim rutin, insanlar için tanımlanmış zaman ve mekânda yaşamaktır.</p>
<p>Rutin modern zaman ve mekân tasavvurunun bir sonucudur. Lefevbre’e (2016) göre özellikle kapitalist sistem ile birlikte çalışmanın merkezi bir konuma gelmesi ve bütün bir gündelik hayatı kurması, hatta istila etmesi, insanın bir rutine sürüklenmesine neden olmuştur. Bu perspektiften bakıldığında rutin içinde yaşamak esasında bir metalaşma halidir. Özellikle çalışma zamanının, mekânın ve koşularının modern anlamlandırmalara konu olması rutinin kaynağı olarak görülebilir. Gerçekten de modern olgular (kapitalizm, ulus devlet, ilerlemecilik, endüstrileşme, küreselleşme vb.) zaman ve mekânın algılanışında köklü değişimlerle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Özellikle Giddens ve Harvey’in analizlerini temele aldığımızda, modernitenin zaman ve mekân kavrayışlarına üçlü bir etkisi olduğunu ifade edebiliriz: i) Zaman ve mekân yerel/tabii bağlanımdan koparılmış ve tekdüzeleştirilmiştir, ii) hem zamanın hem de mekânın içi boşaltılmış ve bu durum, zamanın bölümlenebilmesine ve mekânın da üzerine nesnelerin dilendiği gibi yerleştirilebileceği pasif bir yüzey olarak görünmesine sebep olmuştur, iii) zaman ve mekân birbirinden büsbütün koparılmıştır (Işık, 1994, s. 25). Bu üç unsurda zamanın ve mekânın tanımlanması ve bir rutinin şekillenmesi anlamına gelmektedir. Benzer şekilde birçok sosyal teorisyen modern zamanda mekânın ve zamanın rasyonalite tarafindan kurgulandığı ve bu sebeple tanımlanmış olduğu konusunda hem fikirdir.</p>
<p>Bu metnin sınırlarında modern zaman ve mekân kavrayışına ilişkin tartışmalara yer vermek mümkün görünmemektedir. Esasında buna ihtiyaçta yoktur. Fakat rutinin kaynağım tespit edebilmek açısından modern zihniyetin mekân ve zaman kurgusuna dikkat çekmek oldukça önemlidir. Saniyelerin dahi bir yere yetişmede hayati derecede kıymetli olduğu bir noktada ritim ve rutin tabii bir sonuçtur. Örneğin bir dakika ile otobüse gecikebilir ve gideceğiniz yere gidemeyebilir ya da işe başlama saatim kaçırabilir ve bir yığın sorun yaşayabilirsiniz. Benzer şekilde iki saniye geciken banka ödemenizin bedelini çok ağır ödeyebilirsiniz. Olmanız gereken yerde, olmanız gereken saatte bulunmak gerekmektedir. Bu anlamda modern öncesi dönemdeki zamanın esnek kullanımı, içinde yaşadığımız çağda bir imkân olarak mevcut değildir. Benzer bir durum mekân içinde geçerlidir. Özellikle hız, mekânın tecrübe edilen bir yer olmaktan ziyade tanımlanan bir şey olmasına neden olmuştur (bkz. Virillo, 2018). Ev, iş yeri, çarşı, mahalle bütüncül bir mekân olarak algılanmaktan çıkmış. Parçalı bir tasavvura sebebiyet vermiştir. Harvey’in (2010) veciz ifadesi ile modern insan dakikalarla ve konumlarla netleştirilmiş, tanımlanmış mekân ve zaman arasında sıkışmış bir insandır. Bu sıkışmışlık ise rutin gündelik hayatın akışında tek alternatif olarak görülmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak rutin, Avrupa merkezli modernitenin gündelik hayat organizasyonudur. Modernleşme sürecinde bu durum, farklı çıktılarla Avrupa dışı toplumlara da yayılmıştır. Büyük şehirlerde ise çok daha belirgin hale gelmiştir. Rutin, zamanın ve mekânın rasyonel bir kurgu ile tanımlanması halidir. En basit ifadeyle otobüslerin küsuratlı vakitlerde duruklarda bulunması ve her gün aynı saatte, aynı dakikada aynı durağa gelmesi beklentisi bu rutinin sonucudur. Benzer bir şekilde haftanın hangi günü,neredeki mahallede, evde, hangi tür çöpün, hangi renkteki kutuya konacağı, hatta hangi gün kaç kilogram çöpün çıkarılacağının çok öncesinden belirlenmesi, basit bir rutinin kabul görmüş halidir.</p>
<p><strong>Hayat, Hayret ve Rutin</strong></p>
<p>Rutine ilişkin mülahazaları daha da uzatmak mümkün. Fakat derdimiz bu değil. Modern hayatın konforunu bize sunan rutini tanımlamak ve gündelik hayatımıza yerleşmiş bir rutinin karşısında yaşanan olağanüstü bir krizin ne tür anlamlandırmalara konu olacağım tartışmak istiyoruz. Dahası krizin bir neden olarak değil, ama bir sonuç olarak ne manaya geldiğinin tartışmasını yapabilmek toparlayarak ifade edecek olursak, modern insanın rutin oluşturma konusunda ortaya koyduğu çaba ve ısrar bitmek tükenmek bilmeyen bir arzu olarak karşımızda durmakta. Modern insan beklemediği bir şeyle karşılaşmak istemiyor.</p>
<p>Yaşayacaklarım tanımlamak sorunları öngörülebilir hale getirmek, bütün tedbirleri almak, hayrete, beklenmeyene yer bırakmamak için inanılmaz bir mücadele veriyor. En azından tıp ve mühendislik bilimlerindeki gayret bu minvalde şekilleniyor. Her çaba nedenleri belirlemeye, sonucu öngörmeye ve tedbir almaya dönük Belki bir insanlık durumu olan bu hal, içinde yaşadığımız çağın gereklilikleri ile birlikte akıl almaz bir hale dönüşüyor. Teknolojik gelişmeler bu dünyada yaşanabilecek olası krizler karşısında yeni yaşam alanları üretebilmenin temel aracı olarak gün geçtikçe ivme kazanıyor.</p>
<p>Modern insanın bilme ve tanımlama çabası yadsınacak ya da övgüye konu olacak bir çaba değil. Zamanın ruhu bu çabayı gerektiriyor. Fakat zamanın ruhu rutini gündelik hayatın temel belirleyeni olarak işaretlerken aynı zamanda insanlığımızdan bir şeyleri alıp götürüyor. Adeta insanın hizmetine sunulan her bilmeye ve teknolojiye ilişkin çaba, insanlığımızdan bazı unsurları eksiltiyor. Bizi insanlığımıza yabancılaştırıyor. Bu metnin özelinde ifade edecek olursak rutinin ve ritmin içinde şekillenmiş bir gündelik hayatta, belki de insan olmanın en önemli hasletlerinden biri olan hayret etme yetisi silikleşiyor. Tam bu noktada doğa; dünyayı saran bir pandemi vasıtasıyla, bütün teknoloji ve bilme biçimlerine rağmen, hayret edebileceklerimizi bize hatırlatıyor.</p>
<p>Hayret ya da şaşkınlık hali insanın yapıp etmelerinin dışında bir şeylerin olduğuna gönderme yapar. Nitekim insan, kendi ürettiğine ya da şekillendirdiğine hayret etmez. Kendi sınırlarımızda gerçekleşenler hayrete konu olmaktan çıkar. Hayret için öncelikli olarak bizim dışımızda şekillenen, bizim tanımlayamadığı- mız, belirleyemediğimiz belki de en önemlisi ön göremediğimiz unsurların olmasını gerektirir. Onun için hayret bir rutinin içinde gerçekleşmez. Bir anda karşımızda duran şeyin nasıl olup da o şekilde var olabildiğinin şaşkınlık halidir. Bizim sınırlarımız ile sınırlarımızın dışında kalanların karşılaşma durumudur. Bu sebeple hayret varlıktaki bütünlüğü yakalama halidir. Başka bir deyişle tamlık hissidir. Bizim ön göremediklerimizle birlikte hayatımızın bir bütün olduğunu ve şekillendiğini fark etme halidir. Bir süre, ritim ya da rutin olarak değil; bir hal olarak vardır. Ne zaman ve nerede hayret edeceğimiz belli değildir. Hatta hayret beklenmedik anlarda gelmesi ile anlam kazanır. Dahası beklenebilen bir şey değildir. Belki de en önemlisi hayatın ve hayatımızın bizim elimizde olmayışının farkına varma durumudur. Tanımlananlar, belirlenenler, rutine dönüşenler esasında görüngüler dünyasında oyalanmak anlamına gelir. Hayretin olmadığı yerde hayat bir oyun ve oynaştan ibaret kalır.</p>
<p>Rutin ve ritim, tazelenmeye müsait değildir. İki günü bir bi- rine denk olma halidir. Bu sebeple hayrete alan açmaz. Fakat hayat, hayret ile birlikte vardır. Hiç beklemediğimiz bir anda ve yerde rutinin rasyonel bir kurgu olduğunu bize hatırlatrverir. Bu sebeple genellikle kapımızı hazırlıksız olduğumuz zamanlarda çalar. Her an bir hayrete hazır değilsek, rutinimiz parçalanıverir. Hayatin bir felaketler senaryosuna dönüşmesi tam olarak bu nokta da başlar.</p>
<p>Sürekli hayret etmek bir insanlık hali değildir! Ama sürekli hayret edebileceğimizin farkında olarak yaşamak, hayat üzere olduğumuz anlamına gelir. Bu bağlamda hayat, hayret ile rutinin kavuştuğu yerde başlar. Var olduğumuz böyle bir durumda anlaşılır. Bizim varlığımıza ve belirleme alanımıza göndermede bulunan rutin ile bizim dışımızda var olanları imleyen hayret buluştuğunda, yaşadığımızın farkına varırız. Tam bu noktada yaşıyor olmak başlı başına bir hayret konusu haline gelir. Çünkü yaşamak, o anda nefes almak, o yerde bulunmak deneyimlenen bir hal olarak hayretin konusudur. Bunu hayretin konusu yapan o anda ve o yerde olmaktan ziyade, belirli bir zaman sonrasında, bir daha hiçbir zaman o anda ve o yerde olamayacağımızda-. Tamda bu sebeple yaşamak hayret etmektir.</p>
<p>Pandemi modern kentlere, tam da hayretin yitirildiği rutine bağlanmış bir hayatin ortasına düştü. Onun felaket oluşu ortaya çıkardığı fiziksel etkiden ya da dünya coğrafyasının her yerinde duyuluyor olmasından ziyade, belirli bir rutinin üzerine gelmesinden kaynaklanıyor. Modern şehrin rutini ile birlikte pande- miyi karşılayan toplumların felaketi çok daha ağır oluyor. Gündelik hayatını mekanikleştirmemiş toplumlar için ise pandemi diğer hastalıklardan birisi olarak hayatin içinde bazen ölüm, bazen kronik bir rahatsızlık getiren bir hastalık olarak yer alıyor.<br />
Bu sebeple Suriye de savaştan kaçanların pandemiyi karşılaması ile İsveç teki bir İsveçlinin pandemiyi karşılaması aynı olmuyor. Ya da dünyanın farklı coğrafyalarında her gün açlık ile burun buruna yaşayan insanlar ile online sağlık hizmeti alabilenler pandemiyi aynı düzlemde karşılamıyor. Her gün yokluk ve yoksunluk içinde yaşayanlar için pandemi rutin bozan ve hayret veren bir şey olmaktan ziyade, gündelik hayatın getirdiği rutin sorunlardan birisi oluveriyor. Her an ölümle burun buruna yaşayanlar için pandemi bir felaket olmaktan ziyade, felaketlerden birisi olarak belki de nispeten daha adili olarak gündelik hayatı yeniden düzenliyor.</p>
<p><strong>Antropolojiye Kulak Vermek</strong></p>
<p>Gelinen noktada pandemi, hayretle ve hatta dehşetle karşılanıyor. Dünyanın eskisi gibi olmayacağına dair söylevler üretiliyor. Şüphesiz pandemi birçok şeyi değiştirdi. Belki de en önemlisi birçoğumuz için rutinin bozulması anlamına geldi. Hayretle karşıladık Esasında hayata nasıl bir şey olduğunu anlama imkânım yakaladık Hayat rutini ve hayreti ile birlikte bize nasıl bir varlık olduğumuzu hatırlamaya davet ediyor. Gündelik hayatta gerçekliğinde hayret ve rutinin iç içe geçtiğini her fırsatta söylüyor. Kriz gündelik hayata sınırında vuku bulur; varoluş hallerimiz açısından berisi rutin ötesi hayrete kapı açar.</p>
<p>Pandemi sürecinde yeni rutinlerimiz çoktan oluşmuş durumda. Hayretin ve rutinin karşılaştığı noktada gündelik hayat pratiklerinin antropolojik anlamı ayrıca önem arz ediyor. Bir insanlık durumu var! Ve bu durum, inşam her daim rutine çeken bir eğilime sahip. Kriz esnasında dahi insanoğlu rutin arayışına giriyor. Tabii olarak her canlı organizma gibi mevcut koşullara uyum sağlamayı ve mevcut koşullarla birlikte yaşamayı arzuluyor. Ve fakat hiç beklemediğimiz ve kontrol edemediğimiz bir zamanda ve yerde bu rutinler bozuluveriyor. Belki de ilk başta büyük bir şaşkınlıkla karşıladığımız hadiseler belirli bir zaman diliminde sıradanlaşıyor ve rutine dönüşüveriyor. Rutin, her şeyi kontrol edebileceğimiz ve aklımızla artık her şeyi tanımlayabile- ceğimiz inancını üretmeden, yeni bir hayrete kavuşabiliyoruz. Hayatin bu döngüsü, insanı farkındalığa ve bu hayatta bizim dışımızda ve ötemizde bir şeylerin olduğunun bilincine çağırıyor. Modern dünyanın rutininde pandemi tam olarak böyle bir dön- güselliğin ve farkındalık davetinin tekerrürü olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>Pandemi süreci insanoğlu için bir dizi değişikliği ifade ediyor. Fakat köklü değişimlerin olması, yeni rutinlere kavuşulması zannettiğimiz kadar yeni bir şey değil. Toplamların tarihi bu duruma verilebilecek örneklerle dolu. Her unsuru yeni olarak sunma becerisini haiz bir çağda pandemi bizim için hiç görülmemiş bir felaket olarak görülebilir. Tam da bu noktada Antropolojinin insanlığın tecrübesine bakmaya dönük çağrışina kulak vermek gerekebilir. Belki de sorunu bir pandemiden ziyade insanın dünyaya ve hayata yüklediği anlamla ilişkilendirmek daha doğru olabilir. Nitekim kitlesel manada yaşanan krizler tarihin her devrinde vardı. Fakat krizlere yaklaşımımızı belirleyen hayati anlamlandırma biçimimiz, dönemlere göre değişebilmektedir. Levi- Strauss (2014) korona pandemisinden yıllar önce yazdığı Modern Dünyanın Sorunları Karşısında Antropoloji adlı eserinde veciz bir şekilde durumu; “Bilim ve teknik fiziksel ve biyolojik dünyaya dair bilgimizi muazzam ölçüde arttırmıştır. Hiç kimsenin şüphesi yok, daha yüz yıl önce bunlar doğa karşısında güç kazandırmıştı bize. Bununla beraber, bu gücü kazanmak için ödemek zorunda kaldığımız bedelin büyüklüğünü yeni anlıyoruz” şeklinde tespit ediyor. Devamında ise ‘ilkel’ olarak yaftaladığımız geçmiş top- lumların ve günümüzde farklı coğrafyadaki toplumların kadim bilgilerine kulak verme gerekliliğini ortaya koyuyor.</p>
<p>“Uzun zamandır bel bağlanan, asla sekteye uğramayacak bir maddi ve manevi ilerlemeye duyulan inanç en büyük krizini yaşıyor. Batı tipi uygarlık, vaktiyle kendi kendisi için geliştirdiği modeli yitirdi ve bu modeli diğer uygarlıklara sunamıyor. Öyleyse gözlerimizi başka yöne çevirip, insanlık durumu hakkındaki tefekkürlerimizin hapsolduğu geleneksel çerçeveleri genişletmemizin zamanı gelmedi mi? Uzun zamandır içine sıkışıp kaldığımız dar ufka ait toplumsal deneyimlerden daha çeşitli ve farklı deneyimleri bu tefekkürlere dâhil etmemiz gerekmiyor mu? (s. 14-15).</p>
<p>Levi-Strauss’un bahsettiği anlamda başka toplumların ve kadim geleneklerin öğreticiliğine sığınmak ve hayatı anlamlandırma düzeyine ilişkin farklı tasavvurları göz önüne almak, esasında düşünümsel bir antropoloji üretme çabasını gerektirir. Daha yalın bir ifade ile insanlığın hafızasına kulak vermeyi gerektirir. Bu bir taraftan yaşanılan krizin insanlık için yeni olamadığını keşfetmek diğer taraftan tek bir merkezli üretilmiş olan ve bu günün sorunlarım aşmada yetersiz kaldığı gün geçtikçe aşikâr hale gelen Avrupa merkezli günümüz bakış açısının dar anlamlılığına mahkûm olmamak anlamına gelecektir. Antropoloji kendi zincirlerini kılabildiğinde bunun imkânını üretecek ve insanlık durumunu kavramaya imkân sağlayacak bir perspektifi üretebilir.</p>
<p>İnsanlığın hafızasına kulak vermek en basit haliyle benzer krizlerin önceden yaşanmış ve bir şekilde aşılmış olduğunu kavramayı mümkün kılar. Belki daha da önemlisi hayatın ne olduğuna ve krizin hayatı anlamlandırma biçimlerine ilişkin nasıl bir işlev üstlendiğine kapı aralayabilir. Çünkü hayat anlam kazanabilen bir alandır. Bu anlam, bizim hayata kattığımız bir şeydir. Hayatın bize hazır bir tepside sunduğu bir şey değildir (Eagle- ton, 2017, s. 45). Hayat, hayret ve rutin ile birlikte şekillenirken esasında bir insanlık durumuna atıf yapar. Hastalıklar, savaşlar, pandemiler bir insanlık durumlarından birisi olarak karşımıza çıkar. Yani pandemi de bir insanlık durumudur. Eskilerin deyimine sığınarak belirtecek olursak “her şey insan içindir”.</p>
<p><strong>Sonuç: Hafızada Cephe Açmak</strong></p>
<p>Pandemi sürecinde bir insanlık durumu ile karşı karşıya olduğumuz metnin hemen her satırının arasında hissedilecek bir tema olarak belirginleştirilmiştir. Bu insanlık durumunun beraberinde getirdiğimiz toplumsal hafızamız söz konusudur. Toplumsal hafıza kabaca toplumların ortak düşünce, duyuş, istek, heyecan ve tavırlarını ifade eder. Bu ise geçmişte ortaklaşa yaşadığımız ve paylaştığımız tecrübelerle şekillenir. Hafıza durağan bir yapıda değildir. Sadece geçmişe de ait görülemez. Biz bugün hafızamızı geçmişe başvurarak inşa ederiz. Aynı zamanda her canlı organizmada olduğu gibi geleceğe taşımaya çalışırız. İçinde bulunduğumuz durum açısından ifade edecek olursak; kriz dönemlerindeki ortak tecrübelerimiz ve yaşanmışlıklarımız bugün başvurduğumuz hafızamızı oluşturur. Bunları bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde hatırlayarak belirli davranış ve duyuş kalıpları geliştiririz. Bununla birlikte yine krize dair ortak paylaşımlarımızı, tecrübelerimizi, travmalarımızı, mücadele stratejilerimizi gelecekte hatırlamak üzere devrederiz. Dolayısıyla yaşadığımız süreç sadece krizle nasıl mücadele ettiğimizi değil aynı zamanda gelecekte kriz karşısında hatırlayacaklarımızı inşa etmekte ve hatta şekillendirmektedir. Örneğin sokağa çıkma yasağının duyulduğu anda kolektif bir davranışa başvurmamız, fırınlara, marketlere akın etmemiz,geçmişteki travmalarımız ile ilgilidir. Bunlar doğrudan şahit olduğumuz ya da devraldığımız travmalardır.</p>
<p>Hafızamızda var olan kıtlık korkusunun, zor zamanların belirsizliğinin anksiyete- sidir. Bu noktada önceki sokağa çıkma yasaklarının hafızamızdaki yerini yok sayamaz ve toplumun cahil olduğu iddiası ile süreci anlayamayız. Zira kriz esnasında heybemizde ne varsa onu tüketmek durumundayız. Onun için bugün kolektif hafızamıza başvururken aynı zamanda kolektif hafızalarımıza neler ektiğimizin farkında olmak durumundayız. Belki de bu kriz dönemlerinde yöneticilerin, sosyal bilimcilerin, kanaat önderlerinin en önemli mesuliyeti budur.</p>
<p>Bugün asıl sorulması gereken soru, insanlığın heybesinde nelerin olduğudur. En az bunun kadar önemli olan heybenin neresine kadar elimizin uzanabildiğidir. Kriz dönemlerinde, hayatı yeniden anlamlandırma girişimlerimizde, hafızamız bizim heybemiz ve elimizdir. Ona erişebilmek rutin ve hayret arasında şekillenmiş hayatı anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Bu gün dünya hayatı anlamlandırmanın yeni bir eşiğindedir. Bu eşikte insanlık durumuna ve hafızasına kulak vermek oldukça önemlidir. İnsanlık hafızasına ve durumuna baktığımızda ise karşımıza çıkacak en önemli mefhum ölümdür.</p>
<p>Ötelediğimiz, şehirlerin dışına ittiğimiz, bizim kapımızı çalmaz dediğimiz ölüm yanı başımızda hatta hayatın içinde bizi gözlemekte. İnsanlığın unutmaya hatta tecrit etmeye mahkûm ettiği bu gerçeklik artık kabına razı değil. Bilim ve teknolojideki gelişmeler, hayatın gerçekliğini bastırmaya kâfi gelmiyor. Ancak zaman zaman bireysel olarak hatırladığımızı şimdi toplumsal hatta bütün insanoğlu olarak hatırlamak durumundayız. Ölüm vardır ve hayatın içindedir. Bu gerçekliği hiç unutmamış ve bir paradigma olarak muhafaza edebilen toplumlar bu krizin sosyo-psikolojik etkilerini en aza indirgeyecektir. Zira her ne kadar ağızlarımızın tadını kaçıran ölümü günlük hayatta hatırlamak istemesek ve rutinin içinde eritsek de hayat ölümle birlikte vardır.</p>
<p class="fs-7 mb-0">Rutin ve Hayret (Bir İmkan ve İmtihan Olarak Pandemi) &#8211; Kollektif,syf:49-67</p>
<p>♦ Doç. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, kararslanf@ gmail.com</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
Eagleton T. (2017) Hayatın anlamı (çev. Kutlu Hınca) İstanbul: Ayrıntı Yayınlan.<br />
Goffman E. (2020). Gündelik yaşamda benliğin sunumu (çev. B. Cezar). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Harvey, D. (2010). Postmodernliğin durumu (çev. S. Savran). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Işık O. (1994). Değişen toplum mekân kavrayıştan: Mekânın politikleşmesi, politikanın mekanlaşması Toplum ve Bilim Dergisi, 64-65, ss. 7-38.<br />
Lefebvre H. (2016). Modern dünyada gündelik hayat (çev. I. Gürbüz). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Lefebvre H. (2017). Ritimanaliz: Mekân, zaman ve gündelik hayat (çev. A L. Batur). İstanbul: Sel Yayınlan.<br />
Levi-Strauss C. (2014). Modern dünyanın sorunları karşısında antropoloji (çev. S. Kılıç). İstanbul: Metis Yayınlan.<br />
Virilho P. (2018) Hız ve politika (çev. M. Cansever). İstanbul: Metis Yayınlan.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/">Bir İnsanlık Durumunu Hatırlamak ya da Gündelik Hayatın Sınırına Dair Değimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-insanlik-durumunu-hatirlamak-ya-da-gundelik-hayatin-sinirina-dair-degimler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vedat Akıllı &#8211; Sözü Yola Koymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 13:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[fakr]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayret]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[lisan-ı hal]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözü Yola Koymak]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Akıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Yağmur]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Okumak en soylu eylemidir insanın, okumak fikir sahibi olmanın yoludur. Bilgiye araçtır, zihne ilaçtır, zekâya harçtır okumak. Düşünceye yoldur, karanlıktan çıkabilmek için ışıktır okumak. Huzurdur, sükünettir ve en asil eğlencedir okumak. Okumak hayatı keşif çabasıdır, var olmanın anlamını aramaktır, bilgi ile d/olmaktır&#8217;, bilince ulaşabilmektir, hayatın merkezine kitabı koymaktır okumak Bazen kaçıştır, bazen arayış, bazen yangındır, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/">Vedat Akıllı – Sözü Yola Koymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21727 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg" alt="" width="300" height="226" /></a></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21885" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg" alt="" width="614" height="463" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-600x453.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg 300w" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" /></p>
<p>Okumak en soylu eylemidir insanın, okumak fikir sahibi olmanın yoludur. Bilgiye araçtır, zihne ilaçtır, zekâya harçtır okumak. Düşünceye yoldur, karanlıktan çıkabilmek için ışıktır okumak. Huzurdur, sükünettir ve en asil eğlencedir okumak. Okumak hayatı keşif çabasıdır, var olmanın anlamını aramaktır, bilgi ile d/olmaktır&#8217;, bilince ulaşabilmektir, hayatın merkezine kitabı koymaktır okumak Bazen kaçıştır, bazen arayış, bazen yangındır, bazen yangından kurtuluş. Ve İnsana can veren kandır, hiçbir zaman kapısını kapatmayacak dosttur okumak.</p>
<p>Bir arınma çabasıdır, yaşamın tüm kirlenmişliğine ve kirletme saldırılarına karşı; bizi, kendimizi, içimizi onarma faaliyetidir okumak. Dağınık halimize bir düzendir, kaosta hayatlarımıza bir ahenktir, bozukluğa, karmaşaya karışmama çabasıdır okumak.</p>
<p>Ve okuyarak uzaklaşırız yakınlığından bunaldığımız her şeyden. Yüreğimizin sıkışıklığından, zihnimizin bulanıklığından, hayatın kalabalıklarından kaçmak için kitaba sığınırız. Hayatın ruhumuzda açtığı yaralara merhem ararız; merhem olur kitap. Kimsesizliğimizde kimsedir kitap, yüreğimizi ferahlatır, zihnimizi açar, yol olur, yoldaş olur, arkadaş olur kitap. Her kitap yeni bir başlangıçtır, sımsıcak bir merhabadır hayata. Güzelliktir kitap, var olmaktır, var olmak için, kendini aramaktır.(s.13)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her şey bir zaman içinde oluyor. Biz zaman içinde oluyoruz veya ölüyoruz. ‘Ol’durmak ve öldürmek arasındadır zaman. Sahi zamanı olduruyor muyuz, öldürüyor muyuz? Tüketiyorsak, zamanı, zamanı öldürülen bir hale getiriyorsak, zamanı öldürüyorsak, zamanla ölüyoruzdur. Öldüğümüz zamanda, &#8216;ol’mamızın imkânını bize sunacak olan, zamanı öldürmekten kurtarıp oldurmakta.</p>
<p>Çoğaltmıyor zaman bizi, bereketlendirmiyor hayatımızı, bereketlenmeyince de çığırından çıkmış, kalbi yaralı hayatlar yaşıyoruz ve zaman kötü oluyor. Akıp gidiyor bakamıyoruz zamana, canını okuyoruz, zaman da canımıza okuyor, Anı yitiriyoruz, zamanının canını yitiriyoruz. Pişmanlıklar, mutluluklar, sevinçler, yaşanmışlıklar, yaşanamamışlıklar; geçiyor zaman tüketiyoruz, tükeniyoruz. Un ufak olmakta zaman, hep bir telaş, hep bir koşturma arasında küçülmekte. KüçüItmekte insanı. “Geleceği düşünmek bize acı veriyor, geçmiş bizi geri çekiyor, işte o yüzden şimdiki zaman avuçlarımızdan kayıp gidiyor.”</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yaşayabildilderimiz, yaşıyor olduklarımız ve kim bilir yaşayabileceklerimiz. Yaş(l)anıyor hayat. Bazen acı ya da tatlı, bazen hüzün ya da mutluluk. Bazen umut, bazen karanlık umutsuzluğa dönüyor zaman. Dur ey zaman, ne olur dur biraz&#8230; Durmuyor zaman, geçiyor, kayıyor avuçlarımızdan. Zaman bir çizgi, geçmişle gelecek arasında, bu gün, bu an, bu dem. Bütün mesele zamanın hakkını vermede, zaman üzerine, zamanımız üzerine düşünmede. Zamana zaman ayırmada, hem de şimdi şu demde. Zira durmuyor zaman kayıyor avuçlarımızın arasından. Dem bu demdir madem, bu demde olmalı insan, oldurmalı zamanı.(s.17,18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başlangıçta, her şeyin başlangıcında önce s/öz vardı. Sonra “ol” emir ile söz başladı. İlk sözle var ‘ol’du her şey. O’nun sözü sözlerin en güzeliydi. Ve ondan somaki tüm sözler O’nun sözünü yüceltmek içindi. . . Söz varlığın kaynağı, varlığın yani var olmanın, varlık tasavvurunun tezahürü; olmanın ya da olmamışlığın işareti. İnsanın kendini ifadesi sözle başlar, insanın insanla teması, ünsiyeti sözle başlar. Sözün özle ilişkisi bu yüzden önemlidir. Sözü ile vardır insan; ne söylediğimiz, ne yapmak istediğimize götürür. İdrakimizin yansımalarıdır sözlerimiz, dolayısıyla neyi inşa edeceğimizi de sözümüzle ortaya koyarız.</p>
<p>Sözün dayanağı olmalı, sabiteleri olmalı; sabiteleri olmayanın sözü lakırdıdan ibaret kalacaktır. Pergel bütün dünyayı dolaşabilir ancak mesele pergelin sabit ayağında. Sabit ayağın sağlam durması gerekiyor. Başkalarının tarihiyle, başkalarının değerleriyle, başkalarının kelimeleriyle yaşayamayacağız. Sözümüzü ortaya koyacağız, özümüzü ortaya koyacağız. S/özü y/olda kılacağız. Söz oldurmalı, buldurmalı insana insanı.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Özümüz ile sözümüz arasındaki uçurum artıyor ise, eylemlerimiz özümüzden, değerlerimizden, kimliğimizden uzaklaşıyor ise, yaşadığımız hayat mutmain kılmıyorsa bizi, hayatın sıradanlığı ise yaşadığımız, özümüzden uzaklaşmış olduğumuzdandır. Yitirmişsek özümüzü söz bizim olmayacaktır. Yoldan çıkacaktır, yoldan çıkaracaktır. Erdeme bir yol bulmalı sözümüz, hakikate götürmeli, şahsiyeti inşa etmeli, pörsümüş dünyaya karşı sözümüz olmalı. Meclisin dışına ittiğimiz sözü, meclisin içindekilerine de söyleyebilmeliyiz. Sözün söyleyeni önemli olduğu gibi söyleyeninde sözü önemlidir.</p>
<p>“Söz var söyleyenle, söyleyen var sözle büyür.’</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Her söze kulak kabarttığından sözü kîl-ü-kâl olmaktan kurtulamaz. Söz istikamet sunmak, istikamete götürmeli, müstakim kılmalı. Sözün rahmet bereket ve feyiz sunabilmesinin yolu &#8216;sözü müstakim kılma’tan geçecektir. Kişi söze, söz sahibine uymalı, eylemine uymalı. Söze hikmet elbisesini giydirebilmek, derinlik katabilmek için sözü muhafaza etmek durumundayız. Sözü yol kılmalıyız, sözü yolda kılabilmeliyiz.Sadece söylemek mi? Elbette değil eylemek önce. Eylemsiz söylem Özsüz sözdür. Eylemin ve söylemin birlikteliğidir aslolan. Söz özden gelmeli ki kulağın ötesine geçebilsin, kalpten gelmeli yani, salt dilden gelen kulağın ötesine geçemeyecektir.</p>
<p>Bu bağlamda sözü unutan modern insanın etkili söz söyleme, etkili konuşma türü eğitimlerle sözü güzelleştirme çabalarının neye hizmet ettiği tartışılabilir ancak,yüreğe dokunmayan, kalbe değmeyen sözün değeri yoktur. Sözün yüreğe dokunabilmesi için anlamının olması gerekiyor, ruhunun ve de muhatabının olması gerekiyor. Sağırlar çarşısında gazel okunmayacağından, en az söz kadar dinleyenin de iyi seçilmesi gerekmektedir.(s.19,21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tolstoy için her şey; “İnsan Ne ile Yaşar&#8221; sorusuyla başlamıştı. Zira bu dört kelimelik soru cümlesi sadece Tolstoy’un değil varoluşu sorgulayan her insanın en temel sorusu olmuştur. Çünkü insan için hayatını anlamlandırabilme kaygısı hep var olmuştur. İnsan yaşamı anlamlandırabildiği kadar insandır. Neysek oyuzdur, sevinçlerimiz kadar, hüzünlerimiz kadar, dertlerimiz ve neşelerimiz kadar. Ötesi yok yani. Gülmelerimiz kadarızdır, ağlayışlarımız kadar. Güldüklerimiz, ağladıklarımız, sevinçlerimizdir hayatımızın anlamı.</p>
<p>Hayat boyu yaptığımız “anlamlandırma” çabasıdır, anlam arayışıdır. Anlam arayışının dışında elde kalan bir hiçtir. Bir yolculuktur bu. İnsan; hayatını anlamlandırabilmek için yolculuklar yapar, arayışlara girer. Çare mi? Çare: insandan yine insana yolculuktur.</p>
<p>Arayış aslında insanın kendisine yolculuğudur. “Bir ben vardır benden içerü” diyen Yunus’a uyup “ben”i, “ben”de arama yolculuğuna çıkmaktır. Bu arayış bir hakikat arayışıdır. Hakikati uzaklarda değil, kendimizde aramak, “ben”imize yolculuk etmektir. Çünkü her şey “ben”le yani insanın kendisiyle anlam bulacaktır. “Hoşça bak zatına ki; kâinatın Özüsün, varlığın göz bebeği olan âdemsin sen.”(s.22)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern çağ, sürekli olarak değerleri aşınmış bir hayatı yaşıyor olmak zorunda bırakıyor bizi. Değerlerimizdeki bireysel kirlilikler, toplumsal kirliliği de beraberinde getiriyor. Değerleri aşınmış olan bir hayatın bize sunabileceği; insana huzursuzluk veren koskocaman bir boşluktur.. Oysa boşluk değil bir anlam sunmalıdır yaşam bize. “Hayat bize sunulan çok kapsamlı bir bağıştır. ” Var olmanın kendisi bizatihi değerlidir. Ve kimse bize var olmayı bahşeden kadar kıymet vermeyecektir. 0 yüzden değerlerimiz ancak var edenin adıyla olduğunda anlamlı olacaktır.</p>
<p>Fert ve toplumlar açısından hayatı değerli kılmanın yolu anlamlandırabilmekten geçiyor. Anlam ve değer eksenli bir hayat tesis etmek durumundayız. Anlam yetmezliği kişilerde olduğu gibi toplumlarda sıkıntılara sebep olacaktır. İhsan Fazlıoğlu’nu dinleyelim.</p>
<p>“Kişilerin olduğu gibi kültürlerin, milletlerin de anlam yetilerini kaybetmeleri söz konusudur. Anlamlandırma yetisini kaybeden milletler de bir süre sonra kendilerini imha eder yani birbirlerine düşer; neticede tarihten silinir giderler. Bir kültürün kendisini imha etmesi de o kültüre organik bütünlüğünü veren anlam-değer dünyasının yani maneviyatının ortadan kalkmasıyla başlar; vicdansızlaşan kültürün bireyleri de birbirlerini yemeye, soymaya, yok etmeye kalkışırlar&#8221;</p>
<p>Hayatın özünü, maddi olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturur. İnsanı, insan kılan değerlerin parçalandığı, her şeyin satılığa çıkarıldığı bir çağda, aidiyet duygusuyla bağlanılacak bir yer bulmak da zorlaşıyor. Kapitalizmin para aracılığıyla her şeyi soysuzlaştırdığı bir dünyada değerli olanın peşinde olmamız gerekiyor.</p>
<p>Dahası bir değer envanteri ortaya koymamız; merhamet, emek, sevgi, ahlak, kardeşlik, arkadaşlık, duruş, adalet, dürüstlük, vicdan, mesuliyet, erdem, vefa gibi kavramları yeniden gündemimize almamız gerekiyor. Bu değerlerden uzak bir hayat yaşıyorsak bir hasar tespiti ile işe başlayıp; yükselen sahte değerlerin yerine gerçek yüce değerlerimizin farkında olmak gibi bir vazifemizin olduğunu unutmamalıyız.(s.25,26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Andre Gide; Dar Kapı adlı eserine şu cümlelerle başlıyordu ”Dar kapıdan girmeye çabalayın. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır.”</p>
<p>Maharet dar kapıdan geçmektir. Geniş kapılardan geçen de çoktur ve hem geçmekte kolaydır. Oysa dar kapılar; sabır kapısıdır, sukut kapısıdır, yalnızlık kapısıdır, zorluk kapısıdır. Ancak bu kapının sıkıntılarına, zorluklarına katlananlara rahmet kapıları açılacaktır. Sonunda selamete ulaştıracak olana ulaşabilmek için dar kapıların zorluklarına katlanabilmek gerekiyor.</p>
<p>Genişledikçe kapımız, çoğaldıkça gidecek yerimiz, mubah olunca bütün yollar; daralacaktır yüreğimiz, sıkılacaktır ruhumuz, mutmainlikten uzaklaşacaktır kalbimiz. “İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise, o insan artık kaybolmuştur.” Geniş kapılardan rahmete yol bulamayacağız. Karanlıklardan aydınlığa, zulumattan nura ulaştıracak kapıya ancak dar kapılardan geçerek ulaşacağız.(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ataullah İskenderi’nin “Hikem-i Ataiye” adlı eseri modern zamanların şaşırmışları olarak her birimize yol levhası niteliğinde nasihatler sunmakta. Bu iki referanstan ilhamla düzenlemiş olduğum nasihatleri yoldaki işaretler olarak okuyabilin&#8217;z. Buyurun o zaman birlikte dinleyelim.</p>
<p>Ey yolcu; Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz. Hep istemek, hep talep etmek muteber değildir, unutma ki en büyük rızık edeptir.</p>
<p>Kalbini şehvetin esaretinden kurtar, dünya kalp aynanı kirletmesin, zira bil ki; kalp aynasını parlatmanın yolu dünyadan ve dünyalıklardan uzak kalmaktan geçecektir. Unutma, her kalbe nur iner, lakin o kalbi masiva ve ağyar ile dolu görünce indiği yeri terk edip gider. Kalbini nura aç ki Hak Teâla onu marifet ile doldursun. Hangi kalp ölüdür bilir misin; ibadetini yapmadığında, yapamadığında üzülmez, hata ve günah işlediğinde pişman olmaz ya, işte o kalp ölüdür.</p>
<p>Ey yolcu; hikmete ram ol, hikmete ram olabilmek için malayani şeylerden uzak dur. Sana bir şey katmayan, hâli ve yaşayışı sana feyiz vermeyen,sözü seni Allah&#8217;a götürmeyen kimse ile sohbet etme,arkadaşlık yapma!</p>
<p>Seni Allah’tan uzaklaştıran her ne var ise hayatında, ondan uzak dur.</p>
<p>Unutma sen bir kulsun o yüzden kulluğunla zıtlaşan bütün insani vasıflardan çık. Çık ki, Hakk’ın çağrısına icabet etmiş ve O’nun huzuruna yaklaşmış olasın. Ancak ve ancak Allah’a kul olanlar gerçekten hür ve serbest olabilirler. Allah’a kul ol ki özgür olabilesin.</p>
<p>Ey yolcu! Rıza makamına yönel; lütfun da hoş, kahrın da hoş demesini öğren. Bil ki; sana verilmeyip menedilen bir şeyden dolayı elem duyman ve üzülmen, bunun Allah’tan olduğunu bilmemenden ileri gelir! Rabbinin karşısında aczini bil ki; Rabbin seni kulların karşısında aciz bırakmasın. Şükürsüzlükten uzak dur, her halükarda hamd etmeyi bil, şükretmeyenin hali şudur ki; nimetler kaybolup gider de; 0 da onların peşine düşer. Sen şükür ipi ile nimetleri bağlamaya bak. Ey Yolcu! Allah katında benim yerim ve kıymetim nedir diye zaman zaman kendini sorgula; bırak dışarıya bakmayı kendine bak, kendine yönel. Ne yapıyorsun, nerede duruyorsun, neye hizmet ediyorsun, ne istiyorsun? Unutma! Senin O’ndan istediğin şeylerin en hayırlısı O’nun senden istediğidir. Şunu bil ki; her türlü günah ve şehvetin temeli ve kaynağı nefisten razı olmaktır. Her türlü itaat ve iffetin kaynağı ise ondan razı olmamaktır.</p>
<p>Ey yolcu! Unutma tefekkür kalbin kandilidir. Kalbini ışıksız ve gıdasız bırakma. Bir eşyadan diğer eşyaya boş boş seyahat edip durma! Yaratılmışı bırak yaratana bak. Yok olmayan bir izzet ve şerefin seninle olmasını istiyorsan, ölümlü şeylere meyletmeyi bırak. Ey yolcu! Ne garip, hüzün içindesin, yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ama şunu unutma! Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. Sen içindeki yoksulluğu hisset, içindeki yoksulluktan kurtulmaya bak.</p>
<p>Ey yolcu, İşte görüyosun, yol her daim inşa edicidir. Yolun inşa edebilmesi yoldaki işaretlere ne kadar bağlı kaldığına, levhalara ne kadar uyduğuna bağlı. Özünde özü nedir bilir misin? Yolu bileceksin. .. Kendini bileceksin. .. Rabbini bileceksin. .. Ve elbette Rabbinin karşısmda haddini bileceksin. (s.30,31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet, insanı mükellef kılan husus teklife muhatap olmasıdır. Allah’a muhatap olduğunun bilincinde olan insan emanetin altından kalkabilecektir. Bir mükellefiyet sahibi olarak akıllı insana düşen mükellefiyete uygun teklifleri ve tercihleri ortaya koymaktır. İnsanın; hayatın karşısına çıkardığı durumlarda ortaya koyduğu teklifler ile kendini bulabilmesi, kendine ulaşabilmesî mümkün olabilecektir: İnsanın halifeliğin hakkını verebilmesi tekliflerinin mükellefiyetine uygun olmasına bağlıdır. İşte en büyük mesuliyeti budur.(s.35)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Erdemin, iyiliğin, güzelliğin hayat tarzı haline getirilemediği dünyalar; kötülüklerin esiri bir hayata dönüşeceklerdir. Erdemli insanlar ve erdemli toplulukların olmadığı durumlarda insan ve insanlık, kötülere ve kötülüklere mahküm olurlar. Ruhu diri&#8217; tutmanın, ilkeli bir hayat anlayışının, adaletle hareket etmenin anahtarı erdemdir. Karakterin, şahsiyetin, onurun, hakkaniyetin, ahlaki duruşun ve vicdani tavrın adıdır erdem.</p>
<p>Evet; erdemli toplum hedefi olacaktır, ancak önce erdemli insandan, yani kişi olarak kendimizden başlayacağız. Hayatın bizi karşı karşıya bıraktığı olay ve durumlar karşısında tavrımızı neye göre belirlediğimizi tespit edeceğiz. Hakikaten erdemin yön verdiği bir tavır mı takınıyoruz, yoksa bencilliğin, çıkarların, gücün bize telkin ettiği doğrultuda mı hareket ediyoruz? Dünyayı imar edilecek bir yer olarak görenler, bilgeliğin ve hikmetin izinde; her dem erdem eksenli bir hayatı yaşamayı seçenlerdir.(s.37)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaşamış olduğumuz çağda Müslümanlar olarak en önemli sorunumuzun “emin” olamamakla ilgili olduğunu ifade edecek olursak haksızlık etmiş olur muyuz acaba? Emin olma vasfı hayatın her alanında yaşamış olduklarımızın ve de boğuşmuş olduğumuz sorunların en önemli sebebi. Evet, emin olmamak, emin olamamak, emin olunmamak. . . Her tarafımız güvensiz. Ne biz kimseye güveniyoruz ne kimseler bize. Ne biz kimseden eminiz ne kimseler bizden.</p>
<p>“&#8217;El-Emin” olan Resulün ümmetindeniz ama emin miyiz, emin misiniz? Hadi birlikte hatırlayalım; Cahiliye döneminin Mekke’sinde Kâbe tamiri sonrası Haceri&#8217;il esved’i kimin yerine koyacağı ile ilgili olarak anlaşmazlığa düşmüşlerdi hani. Biri hakem olacaktı Kâbe’nin kapısından ilk given hakem olsun demişlerdi. Kâbe’nin kapısından girenin Muhammed(sav) olduğunu gördüklerinde istisnasız hep beraber sevinmişlerdi. “Yaşasın, işte bu gelen El-Emîn olan Muhammed’dir. O adaletle hükmeder, o güvenilirdir. O’nun vereceği hükme razıyız!”</p>
<p>İşte bu; yüce elçi bize dirilişin yolunu gösteriyordu. “Müslüman; elinden, dilinden emin olunan kimsedir.” İşte bu yüzden bu soru önemli, bu yüzden emin misiniz, diye soruyoruz. O yüzden bu soru bizim için hayati öneme sahip. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Bu ayet değil miydi, Hz. Peygamberi yaşlandıran ayet? İşte esas mesele burası; emin olabilmek için yüce emre uymak, tebliğ değil temsil insanı olabilmek yani.</p>
<p>Nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu belirleyen husus emin olmamızla ilgili. Imanımızın bizi bulunmaya zorladığı yerde miyiz yoksa başka bir yerde mi? İşte bu sorunun cevabını bize “emin” olmak sunacaktır. Güven çıkıp gidiyor aramızdan, itibar usul usul uzaklaşıyor hayatlarımızdan. Her geçen gün daha az “emin” oluyoruz hem kendimizden, hem birbirimizden. Ve biz her geçen gün biraz daha iyi anlıyoruz ki; emin olmalı insan, emin olmalı Müslüman, “emin” olmalı mümin. O yüzden bu kutlu soruyu sormalı insan kendine her zaman. “Emin misin&#8221; diye sormalı kendine ve cevabını sözleriyle değil yaşadıklarıyla sunmalı.(s.39)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir duruşu olmalı insanın, önce durmasını bilmeli. Düşünebilmek için, görebilmek, tefekkür edebilmek için önce durmasını bilmeli&#8230; Sonra durduğu yere bakmalı, nerede olduğunu, konumuna bakmalı, mevziine bakmalı&#8230; Mevzuuna kavuşturmak sonra duruşunu, konusuna, meselesine kavuşturmalı. Sözümüzü bir soruyla bağlayalım, ey mevzidekiler, mevzuunuz var mı?(s.41)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün ülke insanı olarak en önemli meselemizin ahlak meselesi olduğunu ifade etmek, abartı olmayacaktır sanırım. Ahlak her geçen gün biraz daha hayatımızdan uzaklaşıyor, bir takım ritüellerin dışında bir şey ifade etmiyor. Ahlâkımızla beraber insanî varlığımız da ağır bir imtihandan geçiyor. Her geçen gün daha fazla hissettiği miz ahlaklı insan, itimat edilecek insan eksikliği, aslında yaşadığımızın ahlak krizi olduğunun göstergesi. Çürüyen ve kokuşan bir dünyada ahlaki bir duruş nasıl sergilenecek?</p>
<p>Maddi dünyayı kurtarma duygusunun insanları “madde bağımlısı’ haline getirdiği, adalet duygusunun zedelendiği, ilkeler üzerinden konuşmanın anlamını yitirdiği, sahip olma adına deri değiştirme süreçlerinin hızlandığı, faydacı ve hazcı bir anlayışın toplumu çepeçevre kuşattığı, yağcılığın ve dalkavukluğun rağbet gördüğü bir durum, ahlaksızlığın getirdiği nokta değil midir? Ahlaki değerlerin yerini çıkarlar ve fiyatlar almışsa, ahlâk telâkkilerimizi yeni baştan ele alıp tartışmamız ve tanimlamamız gerekecek.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Milliyeti, kan, kemik ve iskeletten kurtarıp insan ve ahlak davası yapmak gerekir.” Böyle diyordu “Ahlak Nizamı”nın yazarı Nurettin Topçu. Ve devam ediyordu. “Kur&#8217;an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür. İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikridir. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesidir.</p>
<p>Bizim ahlakımız; değerlere karşı hürmet, mesuliyet duygusuna dayalı hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlakıdır. Hak ve adalet duygusundan kaynaklanan bir ahlaktır bu.” Evet, Kuran’ın işaret ettiği ahlaktır ihtiyacımız. “Şüphesiz sen en güzel ahlak üzeresin. ” ayetinin muhatabı olan habibinin ahlakıdır bu ahlak.</p>
<p>Güç ve sahip olma adına, ahlaksızlıklara prim veriliyorsa, Müslüman olmakla ahlaklı olmak arasında mesafe açılıyorsa, inandıklarımızla yaşadıklarımız birbirleri ile çelişiyorsa, özümüzdeki dünyanın yerine, modernizmin &#8216;görünürlüğü’ üzerinden bir dünyayı kuruyorsak, piyasanın ve siyasanın şartlarının şekillendirdiği bir hayatı yaşamak durumunda kalıyorsak ahlaki yozlaşmaya karşı karşıya olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor.(s.42,44)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden üstündür, der kadim kültürümüz. Hiçbir dil ondan daha etkileyici değil. Kalbidir lisanı hâl. O yüzden dilden hâle çevirmektir yönümüzü aslolan. Zira hâl, dile sığamaz. Lisan-ı kal ile anlatılan sözde kalır. Sözü özle buluşturarak lisanı hâl ile konuşmaktır aslolan, hâl dilimizin olmasıdır.</p>
<p>Bizim bir hâl dilimiz vardı bir zamanlar. Özsüz sözle, hâlsiz kâl ile bir yere varılamayacağı biliniyordu. O yüzden eskiler hâllerinin kendilerine yakışıp yakışmadığıyla ilgiliydiler. Hâl üzere yaşadıldan için hâli vakti yerinde insanlardı. Hâlleşerek anlaşırlardı. Hâlden anlarlardı, empatiyi bilmezlerdi belki ama hemhâl olurlardı. ‘Her kim ki hâli vardır, kıyl ü kâlı&#8217; nider’ diyerek hâl sahibi olmaya değer verdikleri için boş ve lüzumsuz konuşmalara itibar etmezler, fayda sağlamayan sözden uzak dururlardı.</p>
<p>Eski zamanların bizimkileri hal ehli olmayı önemserlerdi; Peki şimdilerde biz ne haldeyiz? Giydiğimiz elbiselerin, bindiğimiz araçların, oturduğumuz evlerin yakışıp yakışmadığıyla ilgiliyiz daha çok. İletişim kurabilmek için beden dili adı altında bakışlar, tavırlar, jest ve mimiklere dair sözüm ona bir sürü eğitimden geçiyoruz ancak hâl ehli olamıyoruz. Halimizi gizlemek için gösterdiklerimiz örtmüyor bizi. Hâl dilinden uzaklaştığımız için konuşmalarımız gürültüden öte bir şey ifade etmiyor. Halden hale giriyoruz ama hâl diline geçemiyoruz bir türlü.</p>
<p>Hâl ile konuşmak, hâl ile söylemek, hâl ile yürümek, hâl ile hâllenmek. . . Lisanı hâlimiz ne söyler, lisanı kâlimiz lisanı hâlimize ne kadar uygun, sözlerimizle eylemlerimiz arasında ne kadar fark var&#8217;? Söylemle eylemin arasındaki farkın açıldığı zamanları yaşıyoruz. Modern zamanlar söz ile eylemin, kâl ile hâlin arasını açıyor. Sözün etkisini yitirmesi, kalıcı olamaması, gönülden gönüle ulaşamaması, gönülleri inşa edememesi, birleştirici olamaması sözümüzle hâlimiz arasındaki uçurumdan kaynaklanıyor.(s.45,46)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hepimiz şikâyetçiyiz, hepimiz eleştiriyoruz, hayatın her alanını kötülük tarafından kuşatıldığını ifade ediyoruz. Peki, ne yapıyoruz, kötülüğün yerini iyiliğin kaplayabilmesi için ne yapıyoruz? Dünyayı iyilik kurtaracak. Kötülerin ve kötülüğün her tarafımızı kuşattığı, her türü ile arzı endam ettiği bir dünyada, iyiler olmazsa, “iyi” olmazsa; İnsan düşecek, insanlık düşecek, güzellik ve iyilik düşecek. . . Ve kötülük ve kötüler galip gelecek her yerde. İnsan kaybedecek, insanlık kaybedecek, dünya kaybedecek. . . Kötülüğün sürekli görünür kılınması hiçbir şeye hizmet etmiyor aslında. Sadece kötülüğü kanıksanmayacak hale getirerek sıradanlaştırıyor. Öyleyse çözüm; iyiliğin ve güzelliğin çoğaltılması. . .</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“İnsanın dünyadaki görevi hüsnü muhafaza etmek ve dünyayı güzelleştirmektir.” Böyle diyordu hayatını güzelliğe adamış bilge mimar Turgut Cansever. Dünyayı güzelleştirmek, böylesine ulvi bir gaye ile hayata bakmak, sanırım aslolan ve en çok ihtiyacımız olan durum bu. Özün, fıtratın güzelliği ile insan hayatı güzelleştirme gayesini taşıyacak. Özü güzel kılmadan hayan güzelleştirmek mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Bugün çokça teknolojik imkânlara rağmen, ortaya konulan eserlerin kadim kültürümüzdeki muhteşem eserlerin yanında silik kalışının sebebi üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Güzellik özden başlamalı, özün göze gelmiş haline ulaşmak. Çünkü güzellik özde olanın göze gelmiş halidir, g(öz)el olandır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Muhammed Ikbal&#8217;i dinleyelim.&#8221;Eğer insan, içinde, amaç ve amaçlarına ulaşmak için, bir arzu yaşatmazsa bir avuç topraktan başka bir şey değildir. Keklik ayağa sahip olduğu için güzel yürür zannedilir oysa o güzel yürüdüğü için ayağa sahip olmuştur; bülbül gagaya sahip olduğu için nağmeleri güzel sanılır oysa nağme peşinde koşması, güle en güzel nağmeyi söyleme arzusu onu gagaya malik etmiştir.&#8221;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İnsanlık güzelliği öteliyor ve insan kapatmış kendini güzel olana. Oysa her an yeni bir şe’n üzere olan göklerde ve yerdeki bütün her şey, her gün kendini bambaşka şaşkınlık verici bir yolla sunuyor bize. Ayı, güneşi, yıldızları, doğayı, akan suyu, ağacı, çiçeği, başımızın üzerinde uçan kuşu, bağrından suyun fışkırdığı taşı, çiçeğe durmuş tohumu fark edemiyoruz. “Cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi.’ Yeter ki görebilelim, yeter ki güzellik gibi bir gayemiz olsun o zaman güzelliğe ulaşabileceğiz. Dünyaya güzelliğin penceresinden bakabildiğimiz zaman dünyayı, dünyamızı sıradanlıklardan, çirkinliklerden, kötülüklerden kurtarabileceğiz. Mesele toplumun fertleri olarak her birimizin güzelliği keşfedilmesinde, güzeli görebilmesinde düğümleniyor.</p>
<p>Hayatı, eşyayı ve doğayı bize verilmiş olan ve güzelleştirmek görevi yüklenen olarak algılamalıyız. Dünyayı güzelleştirmek üzere kurgulanmayan düşünce bize medeniyet inşasının imkânını sunmayacaktır. Bu her şeyi güzel yönleriyle ve sonuçları itibariyle gören bakış açısının tabii sonucu da elbette güzel olacaktır ve insan hayatına güzellik ve mutluluk olarak yansıyacaktır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yazıyı uzattığımızı düşünüyorsanız iyiliği çoğaltma isteğimizdendir. İyisi mi, Mustafa Kutlu’nun “Hüzün Ve Tesadüf” kitabından yapacağımız alıntı ile sözü hülasa edelim.</p>
<p>“Bir şey yap güzel olsun&#8230; Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.</p>
<p>Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın batakhğına düşmekten korusun. Rüzgâr ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin&#8230;</p>
<p>Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.</p>
<p>Bir şey yap adil olsun. Haktan, hukuktan ayrılmasın&#8230;</p>
<p>Bir şey yap barış olsun insanlar kin ve nefretten uzaklaşan. Bombalar patlamasın çocuklar ölmesin.</p>
<p>Ohooo, bana neredeyse dünyayı düzelt diyorsun. ..</p>
<p>Öyle. .. Hadi bir şey yap. . .”(s.50,51,53)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey oğul hür olmalı bahtın senin,</p>
<p>Hep gümüş, altın mıdır ahdin senin?</p>
<p>Tut ki deryayı boşalttın testiye,<br />
Kısmetinden fazla almaz bil, niye?</p>
<p>Hırslıyı, göz hırsıdır hep incitir,<br />
Pek kanaatkâr sedef, hep incidir.</p>
<p>Mevlana.(s.56)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey oğul diyecektir,İmam Gazali; aklı olan kimse nefsine demelidir ki: benim sermayem,yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Nefesler sayılıdır ve azalmaktadır. O halde nefeslerini iyi değerlendir… Bütün işlerinde orta yolu tut, çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Lüzumsuz lâftan sakın… Bir şeyi veya bir adamı överken aşırıya gitme, tartışmada kendini haklı çıkarmak için inat gösterme. Bir şeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan yapmakta acele etme…Başkasını kınayan ve hep kusur söyleyen adamın dostu olmaz…Belâ gelip ikbalden düştüğünde dostluk yüzünü gösteren kardeşi hakiki kardeş ve dost bil ve dostluğunu korumaya çalış. Saadet günlerindeki dosta pek güvenme. Sıkıntılı günlerinde dostluk bağını uzatmıyorsa, onu düşmanların düşmanı bil… Tamahkâr olma. Kalbin katı ve kara olur. Çok mal arttırmak için hasislik etme…</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bu kez Lokman Hekim çıka gelir kitabın içinden; dünya dipsiz bir deryadır, bu deryada senin gemin dingin bir kalple Allaha iman olsun, geminin donanımı takva ve ibadet, yelkeni tevekkül olsun. Gururlanıp insanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve övünenleri sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini alçalt. Hikmet ehlinin sohbetlerini dinle. Çünkü Allah kuru toprağı yağmurla nasıl canlandırırsa, ölmüş kalpleri de hikmetli sözlerle öyle diriltir… Dünyada mesut olmak istiyorsan, kendini anla…(s.56,57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeylere sahip olmak için sahibi olamıyoruz kendimizin. Yitiriyoruz, tüketiyoruz kendimizi, tükeniyoruz. Tükettiklerimiz ve sahip olduklarımız tarafından kuşanmışlığın huzursuzluğunda kalplerimizin boğulmasıdır yaşadığımız. Varlığını tüketim ve sahip oldukları üzerinden ispatlamaya çalışan, insanları oturduğu eve, bindiği arabaya, banka hesaplarının limitine, tükettiklerinin parasal değerine göre değerlendiren anlayış, bencil, kibirli, ahlak ve fedakârlık yoksunu, sadece güce, paraya, makama ve de sahip olduklarına değer veren bir insan tipi oluşturuyor.</p>
<p>Sahip olmak odaklı bu anlayış; insanı insanın umudu olmaktan çıkarıp, insanı insanın kurdu haline dönüştürmekte. Sahip olduklarımızın, bizlere bir katma değeri yoksa sahip olmalarımızı, kendimizden bir şeyleri, güzellikleri eksiltme üzerine kurmuş isek, yaşadığımız savrulma olacaktır.</p>
<p>Sahip olabilme adına yapılanlar mutlu kılmıyor insanı. Mutlu olabilmek için insanın kendini değerli kılacak şeyler yapması gerekiyor. İnsan kendini değerli kılacak şeyleri yaptığı takdirde “insan” olabilir. Değilse; beşer makamından insan makamına, sahip olmaktan olmak makamına ulaşılamayacaktır. Birçok şeye sahip olabilmek bizi kendimiz kılmıyor, aksine ne kadar sahipsek o kadar azalıyor, o kadar tükeniyor, o kadar az “ol”uyoruz.</p>
<p>Sahip olduğumuz her şeyi kaybettiğimizde bizde kalandır, gerçek manada sahip olduğumuz. Gerisi zan ve yanılgıdan başka bir şey değildir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ünlü psikanalist ve sosyolog Erich Fromm; “Sahip Olmak Ya Da Olmak” adlı kitabında; olmak ve sahip olmak arasında tercih yapma zorunluluğundan bahsederek, sahip olmak ilkesine göre teşekkül etmiş olan tüm toplumsal sistemlerin insanı mutlu etmekten uzak olduğunu, insanlığın kurtuluşunun “sahip olmak” ilkesinden “olmak” ilkesine geçişle mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Fromm’a göre bu geçiş; toplumdaki insanları olmak ilkesine göre davranmalarını sağlamakla olur.</p>
<p>“Ne olursan (ol) yine gel” diyen Mevlana, acaba olmanın önemine mi vurgu yaptı, bilinmez. Ancak “olmak” bizim medeniyet anlayışımızda her zaman ”sahip olmaktan” önce gelir. Zira kişinin sahip olduğu şeylerdir aslında insana sahip olan, sen sahip değilsindir aslında, sahip olduğun şeydir senin sahibin. O yüzden Allah bes, baki heves denmiştir. Allah’a sahipsem o bana yeter ki, odur benim sahibim. Bundan ötesi mi? Boş hevestir. Ya da Allah’ın var neyin yok, Allah’ın yok neyin var, budur bizde olmak adına olan. Yunus’un; derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur sözünü anlamaktır, olmak.(s.62,63)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bildiğinden şaşmıyor.Dünyayı ve kendini tüketmeye devam ediyor.İnsanların kalkınmaya-ilerlemeye-refaha koşması esasen nefsin emrine girmelerindendir.</p>
<p>Oysa aslolan “kanaattir”…</p>
<p>Dünya için reçete şudur: Tüketim ekonomisine karşı kanaat ekonomisi.Kanaat hâkim olursa insanoğlu ne doğal kaynakları böyle vahşice tüketir, ne de kendini harap eder.Kalkınma-ilerleme- zenginlik-refah denilen seraptan kurtulur.<br />
(Mustafa Kutlu; Vitrinde Olmak)(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tüketim çağı, tüketim ekonomisi gibi kavramlarla adlandırılan yapı, insanı öyle bir hale getirdi ki; tüketen insan, aslında tüketirken tükendiğinin, harcarken harcandığının farkında olmadan bir hayat sürmek durumunda kalıyor. Çünkü çok hızlı bir şekilde tüketiyor. Modern tüketim anlayışı insanın tükettikleri üzerinde düşünmeye bile fırsat vermiyor. Zira tüketilmesi gereken yeni tüketim unsurları da insan tarafından tüketilmeyi bekliyor. Siz yeter ki isteyin her isteğiniz karşılanacaktır, dahası siz istemeseniz bile, ihtiyacınız olmazsa bile size tüketmeniz gereken &#8216;ihtiyaçlar&#8217; bulunacaktır. Yeter ki karşılığında tüketim ekonomisinin bezirgânlarına aktarabileceğiniz bir kar olsun.(s.67)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Vizontele filminin o meşhur repliğinde Siti ana soruyordu; Nedir Bu? Televizyon. Ne işe yarayacak? Dünyayı ayağımıza getirecek Siti Ana o harika felsefî soruyu soruyordu, SEBEP. . . Küreselleşmenin geldiği noktada bugün dünya bir bunalım halini yaşamaktadır. Dünya insanın avucunun içindedir, teknoloji ile her şeye ulaşabilmektedir, ancak dünyaya ulaşan insan kendinden uzaklaşmıştır. Ayağımıza gelen dünya bizi mutlu kılamamıştır. Küreselleşme insanlığa; küresel çaresizlik, küresel çırpınma, küresel adaletsizlik, küresel yok olma ve nihayet küresel bunalımdan öte bir şey sunamamıştır.</p>
<p>Nedir; küreselleşme toplumları uyuşturmanın modern halidir. Bu noktada Teoman Duralı’nın tespitleri kayda değerdir. “Küreselleşme halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gayesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu denince aklımıza hep emin, esrar gelir. Hâlbuki televizyon emin kadar, bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu araç ve cihazlardır&#8230;”(s.70)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mesele bilgiyi çoğaltmak değil bilgiyi anlamlandırmakta, bilgiyi derinleştirmekte, bilgiyi idrake dönüştürebilmekte.</p>
<p>İnsan, idraki nispetinde insandır. Insan bilinci ile inşa eder bildiği ile inşa eder. İdrak ettiğimiz kadar inşa ederiz. O yüzden inşa için idrak gerek, idraki idrak gerek, hikmete ulaşabilmek, müdrik olmak gerek. Deruni bakış için aşk gerek. Sırr-ı aşkı anlamağa haylice idrak gerek. İdrak dünyayı görme biçimimizdir, dünya görüşümüzdür. Alemi anlamak; âlemdeki insanı anlamak, insandaki âlemi anlamak için aklı idrak, kalbi idrak, ruhu idrak gerekiyor. Aklı-selimi kalbi-selimi, ruhu-selimi inşa için idrak gerek. Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, sorgulamaz mısınız ilahi soruları aslında bir soruya işaret etmekte, idrak etmez misiniz?</p>
<p>Yaşadığımız hayat idrakimizin sonucu. Bulduğumuz dünya idraklerimizin eseridir. Neyi inşa etmişsek onu idrak ettiğimiz için inşa etmişizdir. Siyasal ekonomik toplumsal hayatımızın geldiği nokta aslında idrak biçimimizin müşahhas halidir. Sorunlu idraklerden sorunsuz sonuç çıkmaz. Yanlış idrakten doğru inşa çıkmaz. İdraki güzel kılmak gerekiyor önce, her şeyin başında sahih bir idrake sahip olmak &#8216;gerekiyor. Kötü idrakten iyilik, çirkin düşünceden zarafet çıkmayacaktır. İdrak yoksunluğundan idraksizlikten kurtulabilmek gerekiyor. Çünkü idraki olmayanın nasibi olmayacaktır.(s.80)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanların aileyi yeniden anlamlandırması önem arz etmektedir. Aileyi tanımlamak ve aileyi yeniden inşa etmek, İslami feminist yaklaşımlarda tepkiyle karşılanmaktadır. Hz. Adem&#8217;den beri gelen aile tasavvurunun sapmaya uğradığına işaret etmekteyiz… Feminizmin aile eleştirisine dair söylemlerinin inanan kadınlar tarafından Türkiye&#8217;ye aktarılması, çözümleri İslam hukukunda/fıkhında bulunan meselelerin başka toplumların problemleri ve buldukları çözümler üzerinden tartışılması gibi bir abesliğe yol açmaktadır.”(Lütfi Bergen;Havva&#8217;nın Evsiz Kizları)(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün sükünete, muhabbette dayalı aile anlayışının yerine, modern zihnin ürünü olan, birey olarak kadının veya erkeğin üstünlüğü üzerinden temellendirilmeye çalışılan hırs ve rekabete dayalı ailenin modern düşüncenin dişlileri arasında öğütüldüğü bir durumla karşı karşıyayız. Bu konuda Abdurrahman ARSLAN ’ın ifadeleri dikkate değerdir. “Modernist sosyal teoriye baktığınızda, onun üçlü bir yapı üzerine kurulduğunu görüyoruz. Birey, toplum ve ulus, en küçük birim bireydir.</p>
<p>İslam’ın kendi sosyal dünyası üçlü bir yapıda oluşturulur; aile, cemaat ve ümmet. Ama İslam toplumunun en küçük biriminin birey ya da fert olduğunu söylemiyor. İslam’a göre birey yoktur, birey olamaz. Çünkü birey kendini, kendi aklına, kendi heva ve hevesine göre düzenleyen insandır. Dolayısıyla İslam’a göre toplumun en küçük birimini birey değil aile oluşturur. . . Biz eşitlikçi düşüncelerle aile ilişkilerimize bakmamalıyız. İslam her şeyi adalet üzerinden kurduğunu söyler. Eşitlikçi arayış ailenin yaşamasına asla müsaade etmez.”</p>
<p>Aileyi bir bütün olmaktan uzaklaşatırıp kadını ya da erkeği merkeze alan anlayışın varacağı nokta ailenin başkalaştırılmasıdır. Allah erkeği ve kadını birbirlerinde sakinliği bulabilecekleri ve sevginin birleştirdiği yapıda tesis eder aileyi. Ve ancak bu anlayışla tesis edilen aile, üzerine rahmetin yağdığı yuvaya dönüşebilir. Yuva bu anlamda sevginin mekânı olmalı, teskin olmah insan yuvada.</p>
<p>Ev, meskeni olmalı kadın ve erkeğin, yani önce evi olmalı, içinde sükünetin ve muhabbetin olduğu evler olmalı, dünyadaki cenneti olan evleri olmalı. ‘Ev’i olmayanların evli olmalarının bir anlamı olamayacağı için, Modernizmin evsizliğinin karşısına evin yani ailenin gerekliliği anlayışını konulmalı.</p>
<p>Toplumsal kodlarımız batıdan farklıdır. Batı ile aramızdaki doku uyuşmazlığı ortadadır. Sorun farklı olduğu gibi çözümde farklıdır. O yüzden kompleksiz bir şekilde kendi değerlerimiz doğrultusunda ilişkileri yeniden inşa etme ve sorunlara çözüm arama gibi bir görevimiz var. Bizim anlayışımızda kutsal olan ailedir, birey değil. İfade etmek istediğimiz husus; aileyi koruma adına bireyin ezildiği bir durum değildir elbette. Derdimiz; aile ve birey algısı arasında dengeyi kurabilecek bir yaklaşım ortaya koymaktır. Çıkış noktası salt bireyi korumak olan anlayışın aileyi koruyamayacağını ifade etmek istiyoruz.(s.87,88)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nokta-i nazarımızda yani nazar için durduğumuz, üstüne bastığımız nokta’da sorun var; ayarımız bozulmuş; kaymış; yanlış nokta’da, noktalarda duruyoruz&#8230; Nokta-i nazarın noktası, tashîh edilmelidir. Tersi durumda, bir özümüz olamayacağından bir sözümüz, bir sözümüz olmadığından da bir teklîfimiz bulunmayacaktır.</p>
<p>“Ne yapmalı?” sorusuna gelince&#8230; Şu nokta’dan başlanabilir: Düşüncelerinde ve eylemlerinde bu milletin siyâsî, dinî, iktisâdî, fikrî, vb. tarihî tecrübesini ve değerlerini göz-önünde bulundurmayan hiç kimseyi dikkate ve ciddiye almamak..(İhsan Fazlıoğlu)(s.93)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah’a inanıyorum. Ben bir diriliş işçisiyim&#8230; Allah’ın övdüğü, beğendiği İslam toplumunu ören, toplumun örülen duvarında en küçük bir kum tanesi olmaktan öte öğüncüm olamaz&#8230; İnsanı ancak Allah özgür kılar&#8230; Allah’a inanma ışığı ve ona inanma aydınlığı. Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim yoksa bunun dışında dünyada hiç bir şey ses yükseltmeye değmez. Yaşamayı ve ölmeyi, zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim. Aşktır o benim için. Yoldur. Anlamdır. Sestir. Ülküdür. Varoluştur&#8230;</p>
<p>Evet, biz diriliş erleri son peygamberin sancağı altına sığınıyoruz. Bu sancağın yere düşmemesi görevimizdir. Var oluş hikmetimizdir. Bu sancak Allah’a inanma sancağıdır. . .</p>
<p>Evet, tarihi ve hayatı şöyle yorumluyoruz; “Hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar, başkaldırmalar.” Ve insanları da hakikatin yanında olanlar ve karşı çıkanlar&#8230; İnanç ab-ı hayatını içmek. İslam uygarlığının yeniden diriliş bengisuyunu içip diri’lmektir bu. Umutsuzluğu yıkmak Yeniden umut yoluna, kapısına çıkmaktır&#8230;</p>
<p>Müslümanlar, coğrafyalarını, tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüne erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma gücü ölçüsünde her Müslümanın b Beşerden insana ulaşmak da kendini tanımak ve bilmekle mümkündür. Beşerden insana ulaşmanın yolunu açacak olan var olma duygusudur. Peki nasıl olacak bu. Sözün burasında İhsan Fazlıoğlu’nu dinleyelim. “Kişi &#8216;kendini bilmeden’, &#8216;kendini bildiğini bilmeden’ kendi- olmayan hakkında bilgi elde edemez ve dahi eyleyemez. .. Kendini tanımak ve bilmek, kendilik bilinci insana yüklenen emaneti idrak etmenin insan olmaklığın temelidir. İnsan bir kendilik arayışıdır.</p>
<p>Kendilik-bilincine ermiş insan, çağdaş dünyada anlamın yitimini en derinden yaşamış birey ve tür olarak varlığını korumak için var oluşunu, var olmayı ve hayatı yeniden anlamlı kılmalıdır. . . Bir meta-fizik var olan olarak; kendini yani emaneti yani akletmeyi yüklenmek; hesabı verilmiş bir hayat görüşü içinde yaşam ile ölümü bir süreklilik içinde idrak etmek; madde ile manayı birbirinin yerine ikame etmeksizin sahiplenmek. . .” orcudur. . .” (Sezai Karakoç,Diriliş Neslinin Amentüsü)(s.97)  (s.102)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nokta-i nazarımızı insanla başlatmalı, Şeyh Galip’in; “Hoşça bak zanna kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen” (Kendine güzelce bak ki, âlemin özü sensin. Sen varlığın gözünün bebeği olan âdemsin.) anlayışı ile nazarımızı güzel kılıp manzaramızı temâşa edilebilir hale getirmeliyiz. Bakışlarımızın bizi sükutu hayale uğramaması, sürekli yeni arayışların peşinden sürüklenmememiz, bakış noktamızı doğru kılmamızla mümkün.</p>
<p>Yusuf’a ayna hediye eden adam, efendim, demişti: “Sizden güzel bir şey bulamadığım için size bu gözgüyü getirdim; ta ki bakasınız kendi güzelliğinizi seyredip mesrur olasınız.” Yusuf’un huzurunu bulabilmenin için, kendimizden başlayarak, egomuza takılmadan, hayata, eşyaya, doğaya ve insana doğru bir nazara ulaşmalıyız.</p>
<p>İblisi şeytanlaştıran, Kabil’i azgınlaştıran yamuk bakışı idi. Egosuna takılıp kalmanın sonucu, kendi küçük sığınaklarını yüceltmek gibi, eğri bakışın eseri bir sonuçtu ortaya çıkan. Bakışınız eğri ise, baktığınız ne kadar doğru olursa olsun, yamuk göreceksiniz. Yanlış kurgulanmış bir hayatın yolu doğrulara çıkmayacaktır. Zihinsel kirliliğin, yozlaşmanın, başkalaşmanın, savrulmanın yaygın bir hal aldığı zamanlarda ve mekânlarda bakış açılarının “bakış acılarına” dönüşeceği muhakkak. Bakış açılarımızın, adalet ve vicdan terazisine ihtiyacı var.</p>
<p>Dünyevi bir anlayışla şekillenmiş, zihinsel bulanıkların şekillendirdiği bir bakışı terk edip uhrevi olanı yani hakiki olanı tesis etmek durumundayız. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır. ” Güzel bakıştır aslolan. Zira manzarımızı belirleyecek olan nazarımızdır. “Kör ile gören hiç bir olur mu, hiç düşünmez misiniz?” Bireye, topluma, siyasete, fiiliyata, ticarete, ülkeye dahası hayatın bütününe nokta-i nazarı doğru bir yaklaşım örneği sergilenmelidir.(s.105,106)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Niteliğin kovulduğu yeri nicelikler dolduruyor. Ibrahim Tenekeci asil bir soru sanıyordu şiirinde; “Bu kadar rakamın arasında ne büyür?” Evet, bu kadar rakamın arasında insan büyümüyor küçülüyor. Dünya giriyor insanla aramıza, dünya giriyor dünyamızla aramıza. Fiyat giriyor, para giriyor, hesap giriyor. Kemiyet önemli bir hal alıyor. İnsandan insana uzanan yol, sayılar arttıkça uzuyor. O yüzden sayıların, rakamların, paranın, niceliğin, kemiyetin küçüklüğünden, niteliğin, ahlakın, adaletin, erdemin keyfıyetin büyüklüğüne ulaştıracak yollar aramalıyız. Bilinmelidir ki, ‘kemiyetin keyfiyete nispeten ehemmiyeti yok. ”(s.111)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sohbet, insanı insana umut kılacaktır. Zira sohbet kelimesi köken itibariyle bir yönüyle de insanın insana sahip çıkmasını ifade edecektir. Sohbet ederek, insan insanı kendi dünyasına çağıracaktır. Sohbeti bir de Kemal Sayar’dan dinleyelim. “İnsan insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. . . Söz kalpten kalbe çarparak büyür gücünü etkileşimden ve hemhal oluştan alır. . . Sohbet ancak diğergamlığı yücelten, narsizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Çünkü o, konuşmanın yanı sıra susmayı da gerektirir.</p>
<p>Karşılıklı konuşma ya da sohbet bana ve ona bir “evindelik” duygusu verir: ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. O bana misafir olup beni zenginleştirîrken, ben de onun misafiri olurum. Ona bir şeyler ekleyerek, onun bir parçası olarak konuşmadan ayrılırım. Sohbetin ihyası aşk ve muhabbet mesleğinin ihyası demektir, bu toprakların tarihine sahip çıkmak demektir. Ancak varlığından ve rütbelerinden soyunup üryan olanların kabul edilebileceği bir meslektir bu; fena gülzarina bülbül olanların değil.”(s.119)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilgiden irfana, irfandan hikmete bir yolculuk sunan bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Adı üstünde sistem; her yıl yeni baştan yapılan düzenlemelerle, deneme tahtasına çevrilmiş bir eğitim sisteminin, çocuklarımıza da, millete de, ülkeye de faydası olmayacaktır. İrfana dayalı bir eğitim modelidir ifade etmek istediğimiz. Kalabalıklar içinde şahsiyet oluşturmaktır, medeniyet kervanına yol gösteren bir eğitimdir, sezerek kavramadır, hakiki bir anlayıştır İrfana dayalı eğitim. İnsanın elinden tutacak, ruhları diriltecek, insanı çoğaltacak toplumu sahih manada inşa edecek bir eğitime ihtiyaç var. ..</p>
<p>Yazımızın başında yer verdiğimiz; Nurettin Topçu’nun &#8216;Türkiye’nin Maarif Davası’ adlı eserinden derlediğimiz notlardan istifade ederek ortaya çıkan yazımızı yine kitaptan bir alıntı ile bitirelim. “Bize bir insan mektebi lazım, bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun. Her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin. Kendini hakikate adamak gerçek mektebin yoludur.”(s.121)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelimeler, kelimeler, kelimeler! Shakespeare’in ünlü eserinde,ne okuyorsunuz efendim? sorusuna Hamlet böyle cevap veriyordu.</p>
<p>Kelimelerimiz kadarızdır. Düşüncelerimiz; yaklaşımımız, bakışımız, kelimelerimizin derinliği kadardır. Kelimelerin ve kavramların kirletildiği bir çağda yaşıyoruz. Konfüçyüs, toplumun kaderi eline verilirse ilk ne yaparsın diye sorulduğunda, &#8216;ilk olarak toplumun kendileriyle iş gördüğü kelimeleri, kavramları değiştirir, yerlerine yenilerini koyar ve her birini yeniden tanımlardım.’ şeklinde cevap vermiş. Bir toplumun kurtuluşunun başlangıcı, kelimelerini ve kavramlarını içerik olarak sahih bir şekilde yeniden kurmaktan geçer.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Kelimelerimizin oluşturduğu zihinsel yapının eşliğinde oluşur bakışımız. Kelimelerimiz düşüncelerimize, düşüncelerimiz duygularımıza, duygularımız davranışlarımıza dönüşür. Dünyamızı kelimelerle kurarız. Beyin hangi kelime ve kavramları algılıyorsa düşünce ona göre oluşur. Hangi kelime ve kavramları seçerse insan, hayatı da ona göre şekillenir. Bu kadar önemlidir yani kelimelerimiz.</p>
<p>Bize ait olmayan hayatları yaşıyorsak, kelimelerimizi yitirdiğimiz içindir. Kelimeler toplumun düştüğü nokta olabileceği gibi, toplumun diri&#8217;ldiği nokta da olabilir. Kelimelerimizin bizi biz kılabilmesi için, bizim kelimelerimiz olmalı, kendi kelimelerimiz olmalı yani.(s.131,133)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Görenedir görene! Köre nedir köre ne.” Gözlerimiz olduğu halde körlükten kurtulabilmek için görebilmemiz lazım, bakmaktan görmeye ulaşabilmemiz lazım, bakar körlükten kurtulabilmemiz lazım. Bakar kör olmaktan kurtulabilmek, bakmanın ötesine geçebilerek görebilmek. Gözün dışına çıkabilmek, görüşü güzelleştirebilmek; gözü yüreğin emrine sunabilmekle, gördüğüne hikmet nazarı ile bakabilmekle mümkün olacaklır.</p>
<p>Göz görebildiği kadardır, çünkü görerek ancak Allah’ın ayetlerinin farkına varacaktır. Görmenin ayet olduğunu anlamadan, kainat içinde alemlerin Rabbinin önümüze sevdiği ayetlerin farkına varamadan, bir yaprağa, bir damla suya, bir kelebeğe, hasılı her gün karşı karşıya geldiğimiz ayetleri hissedemeden; Allah’ın ayetlerini gözlerimiz ile okumanın çok da anlamı olmayacaktır.</p>
<p>“Kişi kalbiyle göremedikçe, gözleriyle gördüklerinin ona bir faydası olmaz.” Baksanıza ne de güzel görmüş ehli hikmet. Birde Gazali’ye kulak verelim; “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.” İşte bakmak ile görmek arasındaki fark; zarfa takılmayıp mazrufa odaklanabilmek.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah’a muhtaç olduğunun bilincinde olmaktır fakr. Allah’tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamasıdır insanın. Varlığını en yüce varlığa dayandırma. Acziyetinin farkına varmasıdır fakr. Kuyudaki Yusuf’un halidir, ateşe atılan İbrahim’in hali. Balığın karnındaki Yunus’un, Kızıldeniz’de Musa’nın, tufanda Nuh’un halidir fakr hali. Ne gidilebilecek başka kapı vardır ne sığınılabilecek makam. Muhtaçtır muhtaç olmayana, aczini götür fakrını fark eder. Aczini ve fakrını bilerek mahviyetini anlar.</p>
<p>Gidecek kapının olmadığını, olamayacağını bilerek tek bir kapıya yönelir. İlahi söz ulaşır insana sonra; muhtaç olduğumuzu, Ganiyy-u Mutlak olanın ancak kendisi olduğunu hatırlatır bize. “Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ancak Allah’tır.”(s.150)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünya denilen oyun başlı başına bir hüzündür. Kime aitti bu söz? Hatırlayamadım. Bir de Ahmet Haşim var; “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” Hüzün hayattan kovulması gereken bir şey midir, yoksa bizi hayata bağlayan, hayatın içinde diri tutan bir şey mi? Hüzne nasıl baktığımız sorusu ve de bu soruya vereceğimiz cevap önemli.</p>
<p>Hüznü anlamalıyız, hüzünden bir şeyler devşirmeliyiz, hüznü korkulacak, ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak değil tahammül edilmesi gereken bir hal olarak görmeliyiz. Hüznü yok sayan, hüznü hayatta görmeye tahammül edemeyen modern zamanların hüzünle olan mücadelesinin vardığı nokta ne acıdır ki koca bir melankoli. ..(s.155)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaşadığımız yoksulluktan söz ettik madem, bir de Mustafa Kutlu’nun Hikem-i Ataiyeden ilhamla o şahane ifadelerine yer vererek “Yoksulluk İçimizde” diyerek sözü sonlandıralalım. ”Melal içindesin. Yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun?.. Kederle dolusun, merak ve endişe içindesin demek ki hakikatı göremiyorsun. Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır. Gayret atına bin, himmet dile ve Feridduddin Attar&#8217;in,&#8221;Kuşların Dili-Mantık Al Tayr&#8221; da geçen o nefis hikayeyi hatirlayalım:Güzel huylu bir padişah, bir gün kölelerinden birisine bir meyve verdi. Köle meyveyi öyle güzel, öyle iştahla yemeye başladı ki sanki daha önce hiç öyle bir şey yememişti! Köle­nin ağzını şapırdatarak yemesine padişah da imrendi, yemek istedi. Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Bir parçacık da bana ver, pek iştahlı yiyor­sun, imrendim doğrusu!&#8221;</p>
<p>Köle padişaha da o meyveden bir parça sundu.Ama pa­dişahın meyveyi ısırmasıyla kaşlarını çatması bir oldu: meyve öyle acıydı ki! Dedi ki:</p>
<p>&#8220;A köle, bu işi başka kim yapar? Böy­le acı bir meyveyi bu kadar iştahla kim yer?&#8221;</p>
<p>&#8220;Şimdiye kadar elinden yüzlerce armağan aldım, yedim padişahım&#8221; dedi köle. Hepsi de birbirinden lezzetliydi. Bir kerecik de elinden böyle acı meyve geldi diye hemen elimi etegimi çekip, suratımı buruşturmam ki! Hep senin nimetle­rinle beslenip sana şükreden bana, senin elinden gelen bir nimet nasıl olur da acı gelir? ümid et. Bidayeti parlak olanın nihayeti de parlaktır. Gönül eri garip olmaz. . .”(s.158)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Alabildiğine yağıyor yağmur, yıkanıyor, arınıyor, temizleniyor şehir ve insan. Gizliyor çirkinlikleri ve kiri. Örtüyor karanlıkları. Karanlıkları aydınlığa çıkarır mı yağmur? “Ne çok yağmur yağıyor, günahlarımızı yıkar gibi.” Yağmur göklerden gelen haber, kulak vermeli. Evet, rahmet ve elbette bereket daha olmadı, daha anlamadı insan, felaket yağacaktır insanın üstüne, rahmet tufana dönüşecektir.</p>
<p>Günahlarımızla uyanıyor gökler. Çivi gibi yağan yağmur, döküyor bütün hıncını üstümüze. Yerdekilerin haline gökler ağlıyor. Gök gürlüyor, gök yağıyor üstümüze. Gök sofrası açılıyor, can oluyor toprağa ve canımıza rahmet oluyor, bereket oluyor. Yağmur yağıyor, ömür film şeridi gibi geçiyor önümüzden. Yağmur; biraz kasvet, biraz huzursuzluk ama sonunda rehavet sunuyor. Ferahlatıyor yağmur, ab-ı hayat oluyor, sükünete ulaştırıyor bizi. Yangınımıza, Cehennemimize serinlik ve selamet yağdırıyor.</p>
<p>Yağmur, rahmet ol kurumuş umutlarımıza, yeşert güzellikleri, yeşert ki yaşayabilelim, yeşert ki aydınlansın karanlıklar. Yağ ki ey yağmur, acımızı katlanılır kılabilelim, hüznümüzü hayata dönüştürebilelim. Muhtacız yağmura, ıslaklığına, arındırmasına, rahmetine ve de bereketine. Yağ yağmur, indilsin melekler sükünetini arza, temizlesin, silsin kirlerimizi. Gidersin susuzluğumuzu, uyandirsın bizi. İndirsin melekler rahmeti gökten her yere. Rahmet yağsın üzerimize, merhamet aşılasın ruhlarımıza. Yağmur şiire dönüyor, şiir yağmur oluyor. Bir yağmur bekliyorum, diyor Abdurrahim Karakoç, söz yerini şiire bırakıyor.</p>
<p>Bir yağmur bekliyorum, kuruyanı ıslatsın.<br />
Bir yağmur bekliyorum, tohumlara can katsın.<br />
Bir yağmur bekliyorum, silsin kirlerimizi.<br />
Bir yağmur bekliyorum, bizi bize anlatsın.(s.172)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aldı eline Kuran’ı, indirdi önüne rahlesini, önce öptü Mushaf’ı, sonra alnına götürdü. Sonra bir daha, sonra bir daha, üç defa tekrarladı bu durumu. Her sabah muhteşem bir seremoni şeklinde yaşanırdı bu durum. Sabah namazının ardından okunan Yasin’i takip ederdi, hiç değişmezdi bu durum. Zaman dururdu ve mekân 0 an, insanın kendini bulduğu o zaman içinde sükünete bürünüyordu sanki. Hayatın koşturmacasına inat, zaman başka bir zamana, mekân başka bir mekâna, insan başka bir insana dönüşüyordu sanki.</p>
<p>Modern zamanların keşmekeşinin olmadığı bir anı yaşıyordu yaşlı adam. Nasıl olmasın, yekpare bir zaman diliminde sabahın içine doğuyordu. Kendi olmasına imkân veren mekânda; camide varlığın hazzını yaşıyordu. Kendi kendisiyle baş başaydı işte.</p>
<p>Az bir şey miydi bu, insanın kendinden başka her şeye dönüştüğü bir zaman diliminde, kendi olabilmek, kendini bulabilmek kolay mıydı? Onu izlemek bitimsiz bir keyif veriyordu. “Sabaha doğmak” dedi. .. Gün doğmadan, güne doğmak imkânını bize sunacak olan sabahı beklemek. . . Günü anlayabilmek için, günü yaşayabilmek için sabaha doğmak&#8230;(s.190)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey Rabbimiz diyoruz, Ey Rabbimiz. .. Sığınacak en yüce makama sığınıyoruz; ey Rabbimiz; şaşkınız, nereye gideceğimizi, hangi kapıya yöneleceğimizi, ne yapacağımızı bilemiyoruz, sana yöneliyoruz, senden diliyoruz. Nuh’un gemisini göster, İsmail’in zemzemine ulaştır bizi. İbrahim’in teslimiyetini, Musa’nın inşirahını, Adem’in tövbesini, Eyüp’ün sabrını, Yunus’un pişmanlığını nasip et bize. Süleyman’ın hikmetine, Yusuf ’un adaletine, İsa’nın bilgeliğine ulaştır bizi. . .</p>
<p>Sen göstermezsen biz göremeyiz, sen bildirmezsen biz bilemeyiz, sen duyurmazsan biz duyamayız. Gider karanlıklarımızı, aydınlat hayatımızı. Rabbim, ferahlat yüreğimizi, süküna erdir bizi, mutmain kıl kalbimizi. .. Ya Rab, ulaştır İnşiraha gönlümüzü!</p>
<p>“Ve-d Duha” diyorsun ya. Ve duha; sabaha, kuşluk vaktine, karanlığı sonlandıran mutlak aydınlığa yemin ediyosun ya. Ey rabbimiz; Duha’yı istiyoruz, İnşirah’a sığınıyoruz. Karanlık gecelerin ardından gelmesi beklenen sabahını bekliyoruz. Gecenin ardından gelen sabahı istiyoruz. Bitsin istiyoruz. İnşirahına sığınıyoruz. . anlayabilmek için, günü yaşayabilmek için sabaha doğmak&#8230;(s.192)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/">Vedat Akıllı – Sözü Yola Koymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
