<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hayır ve Şer | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hayir-ve-ser/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Jun 2019 13:40:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hayır ve Şer | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kalbe Gelen Düşüncelerin Kaynağı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalbe-gelen-dusuncelerin-kaynagi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalbe-gelen-dusuncelerin-kaynagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 May 2019 14:12:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Talib el-Mekki]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[kötü düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbe Gelen Düşüncelerin Kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kalbe yakînden, ruhtan ve melekten gelen düşünceler, Allah&#8217;ın hazinelerinden gelmektedir. Akıl, nefis ve şeytandan gelen düşünceler ise, yerin hazinelerinden gelmektedir. Bu konuda şöyle denmiştir: &#8220;Nefis yerden yaratılmıştır, toprakla ilgili özelliklere sahiptir. Bunun için toprağa meyleder. Ruh ise ruhanîdir; melekût aleminden yaratılmıştır, bunun için yükseğe (yüceliklere) meyleder ve orayla huzur bulur. Kalb ise, melekût hazinelerinden bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalbe-gelen-dusuncelerin-kaynagi/">Kalbe Gelen Düşüncelerin Kaynağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kalbe yakînden, ruhtan ve melekten gelen düşünceler, Allah&#8217;ın hazinelerinden gelmektedir. Akıl, nefis ve şeytandan gelen düşünceler ise, yerin hazinelerinden gelmektedir. Bu konuda şöyle denmiştir:</p>
<p>&#8220;Nefis yerden yaratılmıştır, toprakla ilgili özelliklere sahiptir. Bunun için toprağa meyleder. Ruh ise ruhanîdir; melekût aleminden yaratılmıştır, bunun için yükseğe (yüceliklere) meyleder ve orayla huzur bulur. Kalb ise, melekût hazinelerinden bir hazinedir. Bir aynaya benzer. Bu düşünceler, ğayb hazinelerinden gelerek kalbin ortasına iner, kalpte yanar ve parlayarak tesirini gösterir. Onlardan bir kısmı, kalbin kulağına tesir edip bir anlayış olarak zuhur eder. Bir kısım düşünceler, kalbin dilinde tesir eder, bir kelam olarak ortaya çıkar. Bu, zevktir. Bazısı, kalbin koklama hassasında etki eder, ilim olur. Bu, fikirdir. Ona, fıtrî aklın etkisiyle ortaya çıktığı için &#8220;müktesep akıl&#8221; da denir. Bu, kalpte en az kalan, değeri ve etkisi en düşük olan bir düşüncedir. Kalbin gözünde ve kulağında etki eden düşünce, kalbin içine intikal ederek özüne ulaşır. Bu, direkt etkidir. O, kalpte oluşan bir vecdtir. Bu ise, mücahede makamının bir hâlidir. Rasulullah&#8217;ın (s.a.v) şu sözü de bu hâli tarif etmektedir:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım! Senden, kalbime iyice yerleşecek bir iman istiyorum.&#8221;1194</p>
<p>Ariflerden birisi demiştir: &#8220;İman, kalbin zahirinde olunca, kul, ahireti ve dünyayı sever bir hâlde olur. Bazen, Allahu Teala ile beraber, bazen de, nefsiyle birlikte bulunur. İman, kalbin içine girince, kul dünyaya buğz eder ve hevasını/kötü arzularına uymayı terk eder.&#8221;</p>
<p>Üstadımız Ebu Muhammed   Sehl şöyle demiştir: &#8220;Kalbin iki boşluğu vardır. Biri iç kısımdadır. Orada, göz ve kulak vardır. Buna, kalbin kalbi (özü) denir. Diğeri de kalbin zahirindedir; orada da akıl vardır&#8221;</p>
<p>Aklın kalpteki misali, görme hassesinin gözdeki fonksiyonuna benzer. Onun, göz bebeğinde sağladığı parlaklık gibi, akıl da, kalbin kendine mahsus bir yerinde kalbe parlaklık sağlamaktadır.</p>
<p>Kalbe gelen düşünceler, onu hidayete sevk edecek türden olunca -ki bunlar melek ve ruhtan gelir- kalpte takva, hidayet ve hayır oluşur. Bunlar hayır hazinesindendir ve ilahî rahmete ulaşmaya vesiledirler. Bu tür düşünceler, kulun kalbinde bir nur ve güzel bir duygu olarak etkisini gösterir. Sağda görevli hafaza melekleri, onu fark eder ve iyilik olarak kaydederler.</p>
<p>Eğer bu düşünceler, isyanla ilgili ise -ki bunlar nefis ve şeytandan gelir- kalpte isyan ve kötülük duyguları oluşturur. Bunlar, şer kaynağı ve dünyevî bağımlılıklardır. Kalpte bir zulmet ve kötü koku meydana getirirler. Bunu, sol tarafta bulunan hafaza melekleri fark ederler ve onları kötülük olarak yazarlar. Bütün bunlar, nefsi yaratan ve onu dilediği gibi şekillendirip düzenleyen, kalplere hükmeden ve onu istediği yöne çeviren Cenab-ı Hakk tarafından takdir edilen bir takım ilham ve kalbe atılan düşüncelerdir. Hepsi bir hikmete dayanmakta, sonuçta bu, Allah&#8217;ın dilediği kimseler için bir adalet, sevdikleri için de bir ihsan ve fazilet olmaktadır.<br />
Nitekim, Allahu Teala:</p>
<p>&#8220;Rabbi&#8217;nin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır.&#8221;1195 buyurmuştur. Yani, Allah, dostlarına, hidayeti nasip edip müjde ettiği sevabı vererek sözünde sadık olmuş, düşmanlarına da, onları sapıklık içinde bırakıp kendileri için hazırladığı cezayı adaletin bir gereği yapmıştır. Hem, Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;O, yaptıklarından sorguya çekilmez. Onlar (insanlar) ise (her fiillerinden) sorulacaklar (ve sorumludurlar).&#8221;1196</p>
<p>Bunlar (melek, ruh, nefis, şeytan) Allah&#8217;ın emrine boyun eğmiş askerlerdir. O ise, her şeye hükmü geçen, her istediğini yapan bir sultandır. Yüce Allah, bunlar iradesine boyun eğdiğinde, kudretine teslim olduğunda, bizzat o şeylerde bulunmaktan yücedir. Bu durumda, kudreti iradesine göre tecelli edip gereğini yerine getirir, hikmeti de fiillerini ortaya çıkarır. O, bir şeyin olmasını dilediği zaman, gizli kudretiyle ona: &#8220;ol&#8221; der, o da hikmetine uygun olarak ortaya çıkıverir. Yüce Allah, her şeye gücü yeter. Her şeyin mülkü O&#8217;nun kudret elindedir. O, her işinde sonsuz hikmet sahibidir. Halbuki kul, güçsüzdür, acizdir, cahildir, hiçbir şeye gücü yetmez. Kul, sebeplerle kuşatılmış, üzerine perde çekilmiş, sonuçta sevap veya azab görmesi için ilahi hükümlerin uygulanmasına bir mahal yapılmıştır. Şu halde, bunca sebepler bir imtihan vesilesi, kul da bir imtihanın uygulanma yeridir.</p>
<p>Her şeyin evveli Cenab-ı Hak&#8217;tır. İmtihan eden, dileyen, ilk olarak yaratan, öldürüp yeni bir hayat başlatan O&#8217;dur. Sizi, bilmediğiniz bir hâlde (ve nitelikte) yaratacak O&#8217;dur. O, bunları, müminleri güzel bir imtihanla etmek ve hâllerini ortaya çıkarmak için yapar. Kul ancak, O&#8217;nun gösterdiğini görebilir. Kulların müşahededeki farklılıkları da O&#8217;nun takdirine göredir. Kula ancak, O&#8217;nun açıkladığı ve dilediği açılır. Bundan dolayı kullar, delillerde ihtilafa düşmüşlerdir. Çünkü herkese açılan delil farklıdır.</p>
<p>Allahu Teala, gayb aleminde olan bir şeyi ortaya çıkarmak istediğinde, latîf/görünmeyen, sırlı kudretiyle nefsi harekete geçirir o da O&#8217;nun izniyle harekete geçer. Nefsin bu hareketiyle onun yapısından ortaya çıkan bir zulmet oluşur ve kalpte kötü bir düşünce olarak yazılır. Devamlı gözetlemede olan şeytan kalbe bakar. Kalpler şeytan için açılıp yayılmış, nefisler de önünde serilmiş durumdadır. Kalpte olup biteni görür, onun mübtela olduğu ve çevrildiği ameli fark eder. Nefsanî bir düşünce ve kalpte tesirini gösteren bir zulmet gördüğünde, kendisi için hareket alanı ortaya çıkar ve bu sayede kalpteki hakimiyeti kuvvetlenir.</p>
<p>Kalpteki nefsanî arzular, asıl üç şeyden kaynaklanır. Teferruatı ise, sayısız denecek kadar çoktur. Bu, her kulun arzu edip peşine düştüğü şeye ve derecesine göre değişiklik gösterir. Bu asıl şeylerden birisi, hevadır. Heva/boş arzular nefsin hemen ele geçirdiği bır hazdır. Diğeri boş hayaldir. Bu da fıtratındaki cehaletten kaynaklanmaktadır. Bir diğeri de, bir şeye karşı harekete geçme ve ondan çekinme duygusudur. Bu ise aklın ve kalbin muhabbetinin sonucu olan bir şeydir. Bu üç şeyden hangisi kalpte yerleşip etki gösterse, bilinmelidir ki o, nefsin vesvesesi ve şeytanın kalpte bulunması sonucu oluşmuştur. Böyle bir düşünce şeytana aittir ve kötü olduğuna hükmedilir. Bunlar da ancak şu üç şeyden kaynaklanır:</p>
<p>Cehalet, gaflet ve faydasız dünya metaı talep etmek. Bunlar, kula fayda vermeyen ve dünyaya ait olan şeylerdir. En faziletlisi, faydasız dünya malı konusunda nefisle ve şeytanla mücahede etmek ve pesine düşmekten kendini alıkoymaktır. Bu, peşine düşülen şeylerin mübah olması durumundadır. Eğer bu hâller, haramlarda ortaya çıkıyorsa, o zaman kula, tamamıyla onlardan sakınması ve peşine düşmemesi farz olur. Kulun kalbi bu şeylerin zikrinde ileri gidip onlara meyil gösterir yahut onları ele geçirmek için hareket ederse, bu şeyler, kalbiyle yakînî arasında perde olurlar. Şayet yukarıda saydığımız durumlar, kalbe mübah olan şeyler vasıtasıyla arız oluyorsa, kalbin gaflete sebep olacak şeylere mahal olmaması için, onları kalpten yok etmek, kendisi için fazilet olur. Hem bu mübah şeyler asıl itibariyle, onları kullanma ve harcama konusunda nasıl hareket edildiğini tespit için, Allahu Teala&#8217;nın önümüze koyduğu birer imtihandır. Bunun için O, nefsi, ruhu, hayatı ve ölümü yaratmış, kullar nasıl amel edecek ve kalbini dünyadan çekerek en güzel ameli kim yapacak diye, yer yüzündeki şeyleri bir süs ve imtihan vesilesi yapmıştır.</p>
<p>Şeytanın hakimiyeti ve nefsin kötü şeyleri kendisine güzel göstermesi sebebiyle helake ve azaba yaklaştıktan sonra, Allahu Teala bir kulunun kurtulmasını isterse, imtihan anında kalbine bakar, imanının nuru ile nefsini Allah&#8217;a yöneltir. O zaman kul, gizlice O&#8217;na iltica eder. O&#8217;na sığınarak ve O&#8217;na koşarak kendisine tevekkül eder, halis bir şekilde O&#8217;na yalvarıp yakarır. Böyle bir durumda, kul Allah&#8217;a güvenir, O da ona yeter. O, işini Rabbine teslim eder, Rabbi de kendisini, düşmanının hilesinden muhafaza eder. Kul, yaratanına yalvarır. O da, kendisini korur, ona bir çıkış yolu yaratır ve sıkıntısından kurtarır. Allahu Teala, kulun kalbine öyle bir nazar eder ki, nefsin ateşi söner, kötü arzular yok olur, hareket imkanı kalmadığı için şeytan siner, etkisiz hâle gelir ve devre dışı kalır. Böylece kalp, Cenab-ı Hakk&#8217;ın nuru ile, kötü tesirlerden temizlenir, Aziz ve Kahhar olan Allah&#8217;ın kudretiyle pürüzsüz bir hâle gelip taatlara yumuşar. Artık, kul, Yüce Rabbinin rahmet nazarıyla, kalbinin safiyet bulmasından dolayı, O&#8217;nun makamından korkar, hatalardan çekinir ve kaçar, yahut hatasına istiğfar ve tövbe eder, üzerinde takva hâli zuhur eder.</p>
<p>Yüce Allah, kötülüğe düşmesine hükmettiği bir kulun helak olmasını istediğinde, nefsin hevasıyla mübtela olup kötü arzulara kapıldıktan sonra, kalp akla bakar, akıl da nefse müracaat eder. O zaman nefis, kötü şeyleri süsler ve teşvik eder. Akıl, nefsin süslemesine ve teşvikine rıza gösterip onu güzel bulur. Aklın güzel bulması ve hevanın/kötü arzuların kalpte yayılması sebebiyle göğüs kötü şeylere açılır. Böyle bir durumda, şeytanın hareket alanı genişlediği için, kalpteki hakimiyeti kuvvetlenir, kalpteki kötü arzuları süslemeye, kalbi aldatmaya, ona bir takım boş vaatlerde bulunmaya yönelir. Bu şekilde bir takım yaldızlı sözler ve aldatmacalarla kalbe vesveseler vermeye başlar. O zaman, şeytanın hakimiyetinin kuvvetlenmesinden ve yakîn nurunun iyice kaybolmasından dolayı imanın kalpteki hakimiyeti zayıflar. Şehvetin fazla olmasından dolayı, heva/kötü arzular galip gelir. Şehevi arzular, ilmin nurunu ve delilin gücünü yok eder, haya ortadan kalkar, iman şehvetle perdelenir. Bu durumda, hayanın kalkmasından ve hevanın galebesinden dolayı kötülük ortaya çıkar.</p>
<p>Kalpte hayrın ve şerrin, taatın ve günahın ortaya çıkması, yukarıda saydığımız sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir ve bu bir anda olmaktadır. Bunlar, kulun kalbinin hâline göre elde ettiğin neticelerdir. Kalpte oluşmaları sanki yıldırım hızıyla olmaktadır. Çünkü Allahu Teala, bir şeyin olmasını isteyince ona; &#8220;Ol&#8221; der, o da, ilahi kudret ve iradeye uygun olarak oluşuverir.</p>
<p>Eğer Allahu Teala, melekut hazinelerinden, bir hayrı ortaya çıkarmak ve takvayı ilham etmek isterse, gizli bir tecellisiyle ruhu hareket ettirir. Ruh yüce kudret sahibi Mevla&#8217;nın emriyle hareket eder. O zaman ruhun cevherinden kalpte alî duygular yayan bir nur parlar. Kalpte hayır düşüncesi, üç şekilde kendisini gösterir. Bunun kısımları ise, sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü her kulun kalbinde, ilminin ulaştığı, makamının yükseldiği yere göre hayır düşüncesi oluşur.</p>
<p>Kalpte oluşan hayır düşüncesi, ya farz kılınan bir emre derhal icabet etme şeklinde olur. Yahut kulun içinde bulunduğu hâl ve ameline uygun bir fazilete teşvik yapma şeklinde ortaya çıkar. Veyahut melek veya melekût aleminden yayılan gaybî keşiflerle üzerine açılan ve kendisi için bir fazilet olan ilme sarılma şeklinde tezahür eder.</p>
<p>Bütün bunlar, Ma&#8217;bud-u Hakiki&#8217;nin dilemesi ve hikmet sahibi Mevla&#8217;nın bir hikmeti icabı cereyan eden ve kulların tanınıp birbirinden ayrılmasını temin eden şeylerdir. Hayır grubuna giren bütün düşüncelerde Allahu Teala&#8217;nın rızası vardır. Bunların tahakkuku kul için hayırlıdır. Şu kadar var ki, onların bazısı diğerinden daha faziletlidir.</p>
<p>Hayır ve şerre ait kalpte oluşan bu altı temel düşünce, melekten gelen takva ilhamı ile şeytandan gelip vesvese ve kötü niyyet şeklinde ortaya çıkan kötülük düşüncesinin arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bazen bu duygu ve düşünceler, kul için bir takım ilimlerin açılmasına vesile olurlar. Kul onlardan Allahu Teala&#8217;ya nazar eder, ilâhî tecellileri ve hikmeti bulur. Bütün bunlar; Allah&#8217;a ait birer marifet bilgisi olurlar ve bu sayede kula ünsiyet ve şevk kapısı açılır.</p>
<p>Sonra, kullar, yakînlerindeki yükseklik ve temkin hâlindeki istikrarları nispetinde, müşahede konusunda farklı derecelere sahiptirler. Ancak, hayra ait düşüncelerin aslı ve oluşması, meleğin ilhamı, ruha hayır duygusunu atması ve iman üzerinde ilâhî nurların parıldayıp onu tutuşturmasına dayanmaktadır. Bu düşüncelerin dıştaki tezahürü ise, ahirete yönelme, emredilen yahut teşvik edilen şeyleri bilme şeklinde olur.</p>
<p>Kötülüğün oluşması ise, yukarıdakilerin tersine, nefis ve şeytandır. Sebepleri ise, şehvet ve hevadır. Bunlar cehaletten ortaya çıkar. Kalpte perde olup sonuçta kulu azaba götürürler.</p>
<p>Allahu Teala, ruh hazinelerinden bir hayrı ortaya çıkarmayı isteyince , onu harekete geçirir. O zaman ruh, kalbe bir nur yayar ve onu etkiler. Bu durumda melek, kalbe bakar ve Allahu Teala&#8217;nın orada oluşturduğu şeyi görür. Artık melek için kalpte hareket alanı ve tesir imkanı oluşur. Bunun zıddı, kalb nefsin etkisinde kalınca, şeytan için emre hazır olur ve o zaman kalp, şeytanın tasarrufu altında kalır.</p>
<p>Melek, hidayet ve Allah&#8217;a itaat muhabbeti üzerinde yaratılmıştır. Şeytan ise, azgınlık ve kötülük muhabbeti üzerinde yaratılmıştır. Melek, kalbe hayır düşünceyi ilham eder, böylece kalpte hayır anlayışı oluşur. Bu düşüncenin canlanması için, melek kalbe, onu takviye edecek şeyleri emreder. İyiliği güzel gösterir ve ona teşvik eder. İşte bu, takva ve hidayete götüren ilhamdır. Bu durumda, şeytanın nefse nazar ettiği gibi, melek de yakîne bakar. Yakîn, bunun hayır olduğunda meleğe şahitlik yapar. O zaman akıl huzur ve sukunet hâline elde edip yakînin şehadetiyle teskin olarak, Allahu Teala&#8217;nın desteği ve izni ile melekle beraber olur. Nitekim daha önceki durumda da, nefse kandığı için onunla beraber olmuştu.</p>
<p>Bundan sonra aklın hayırda mutmain olmasından dolayı göğüs hayra açılıp, iç alemin genişlemesi sebebiyle ilmin delillerinin sıhhati ortaya çıkar. Böylece, imanın safiyetinden dolayı yakînin kalpteki hakimiyeti kuvvetlenir. Hevanın/kötü arzuların zulmeti yakîn nuru içinde kaybolup gider. İman nurunun ortaya çıkması sebebiyle şehvet ateşi söner. İman, haya süsüyle süslenir. Şehvetin yok olmasından dolayı, nefsin azgınlık sıfatı zayıflar. Nefis zayıfladığı için kalb kuvvetlenir. Yakînin kuvvetlenmesi ve ilmin gösterdiği şeylerin kesinliği ortaya çıkması sebebiyle, iman artar. İmanın artması ve haya ile süslenmesinden dolayı kalpte hidayet nuru hakim olur. Hakk&#8217;ın galebesinin neticesi, taat ortaya çıkar. Allah her emrinde ve işinde galiptir; dilediğini icra eder. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.</p>
<p><strong>KALBE GELEN DÜŞÜNCELERİN BİR BAŞKA İZAHI</strong></p>
<p>Melekten gelen ilhamla, şeytandan gelen vesvesenin kalbe gelişleriyle hayır ve şer yönündeki etkileri, zaman ve tesir yönüyle birbirinden farklıdır.Çoğu kez kalbe, önce, şeytanın, kötülüğü emreden vesvesesi gelir.Arkasından, kula İlâhî bir yardım, hayırda kalmasını sağlamak ve Allah&#8217;ın bir inayeti olarak meleğin ilhamı gelir ve kulu kötülükten alıkor.Bu durumda kula, şeytandan gelene isyan etmesi ve melekten gelene itaat etmesi gerekir.</p>
<p>Bazen, kalbe, önce, meleğin hayrı emreden ilhamı gelir. Peşinden de,kulun nasıl amel edeceğine bakmak için Allahu Teala’dan bir imtihan olarak ve şeytanın da hasedinden dolayı, kulu hayırdan alıkoyan, onu ağırdan alma ve gecikmeye sevk eden şeytanî vesveseler kalbi sarar. Bu durumda kula, melekten gelene itaat, şeytandan gelene ise, isyan etmesi gerekir. Sonra kalbe, melekten gelen hayır İlhamı ile şeytandan gelen vesveselerden oluşan birçok düşünce hücum eder. Kulun, dünyaya rağbetinin kuvvetli olmasından dolayı, hayır düşüncesinin zayıf kalması, heva ve şehvetinin kuvvetinden dolayı şer düşüncesinin kuvvetli olması sebebiyle,bu düşüncelerin kalpteki etkileri değişik olur.</p>
<p>Bu düşünceler, azlık ve çokluğuna, öncelik ve sonralığına göre farklı hükümlere tabidir. Hem Cenab-ı Hakk&#8217;ın da her biri ile ayrı bir muradı vardır.O dilediği zaman hayır içinde er yaratır ve kulunu sevdiği zaman, kendisinden başkasına meyl ve muhabbet etmemesi için şer içinde hayır yaratır. Bu durumda kul, Cenab-ı Hakk&#8217;ın kendisinde ortaya çıkardığı fiillere aranmamalıdır. Arif, bu hâli yakinen görünce, hiçbir hayırdan geri durmaz ve asla ameline de güvenmez. Çünkü o, Allahu Teala’nın, hayrı şerre çevirererk kendisi için tfiurad edebileceği gizli imtihandan emin olmaz.</p>
<p>İçine düştüğü kötülükten dolayı da ümitsizliğe düşmez. Çünkü o, şerrin hayra dönmesini ümit eder ve böylece korku ve ümit, havf ve reca arasında olur. Bütün bunlar ancak, ince İlim, derin anlayış, keskin zeka ve Rahim ve Cebbâr olan Mevla’nın öğretmesiyle nurlanmış kalb safiyeti ile bilinebilir.</p>
<p>Kul, kalbinde kötü bir düşünceden sonra, kendisini ondan alıkoyan bir hayır düşüncesi buluyorsa bu, onun İlâhî himayede olduğunu ve manen desteklendiğini gösterir. İşte bu, kalpte devamlı hakkı emreden vaiz ve aklı hak yolda destekleyen sakındırıcıdır.</p>
<p>Bazen kalbe, nefis ve hevadan kaynaklanan peş peşe kötü düşünceler hücum eder; peşinden de melekten kaynaklanan hayır düşüncesi gelmez. Bu hâl, Allah’tan uzaklaşmanın ve kalbin son derece katılaştığının alametidir.</p>
<p>Bazen de kalb, melek ve nefsin düşüncelerinden tamamen kurtulmuş olur. Bu, Allah’a yakınlığın alametidir ve bu, mukarrebûnun/ ilahi huzurda özel kabul görmüş velilerin hâlidir.Bazen de, Allahu Teala’dan bir imtihan, şeytandan bir hile ve nefisten<br />
bir tuzak olarak, kalpte iyilik ve hayrı şeytanî düşünce ve vesveseler takip eder. Şeytan bununla, kulu kötülüğe çekmek yahut sonuçta günaha düşürmek veyahut da bir farzdan alıkoymak ve o andaki en faziletli amelden uzaklaştırmak için daha düşük bir hayırda tutmak ister. Bu durumda , görünüşte hayırdır. Fakat, sonunda günah olur. Başlangıcı hayır iken sonu kötülüğe ve zarara çıkar. Şeytanın aradığı onun aslı ve sonudur. Nefsin bu konudaki arzusu da, ameli kendi heves ve keyfine göre yaptırmaktır.</p>
<p>Şeytan ve nefis amelin zahirini hayırla, evvelini iyilikle süsleyerek asıl hilelerini gizlerler, işte bu, hak yolunda amel edenlerin müptela olduğu anlaşılması çok zor en ince hilelerden birisidir. Bunun esasını ve gizli yönlerini ancak gerçek alimler anlarlar.<br />
Meleğin ilhamına gelince, bu, her halükarda ancak hayır ve iyilik getirir. Çünkü hile ve aldatma meleklerin vasfı değildir. Fakat, bazen, kalb iyice katılaştığı ve isyana devam ettiği zaman, ibadet ehlinden meleğin ilhamı kesilir. Bu hâlde kalp, mel’un şeytanın vesveselerine açık bir hâle gelir.</p>
<p>Kötü arzuları onu istediği gibi kullanır: Heva kalbi, iyice hakimiyeti altına alır ve kula iyice yakın olur. Haktan uzaklaşıp, hayır ve doğrudan mahrum olmaktan Allah’a sığınırız.Kul, iman makamında meleğin ilhamıyla devamlı desteklenir. Yakin makamına yükselince, Allahu Teala, ruhte tecelli eden İlâhî nurlar vasıta­sıyla, kulun terbiye ve kontrolünü üstlenir. Böylece rub, bakkın tecelli mekanı olur. Nihayet Allahu Teala’dan ruha tecelli eden nurlar vasıtasıyla,kula öyle sırlar açılır ki, melek onun ne olduğunu bilemez. Bu hâl, kulda nefsani arzular tamamen yok olmadıkça ve nefse ait herşey kalpten atılmadıkça meydana gelmez. Nefsin düşük ve kötü arzuları tamamen silinip temizlenince, nefis, ruhun hizmetine girer ve artık kendisinden kötülük adına bir hareket meydana çıkmaz.</p>
<p>Sonra, Allahu Teala, yakin nurlarının tecellileri ile kulun terbiye ve terakkisini üzerine alır. Kalpte, gayb ve ceberût aleminden gelen yakîn nurlarının tecellileri ile kulun terbiye ve terakkisi ilahi destekle olur. Kalpte gayb ve ceberut aleminden gelen yakîn nurları yayılır.O zaman kul, açık-ça hakkı müşahede eder ve gaybı görür. Bu durum, kulun zahiri varlığını<br />
kaybedip manen yeni bir vücut bulmasıyla hasıl olur. Bundan sonraki hâlleri, ancak ehline veya hakikatini öğrenmek isteyene açmak doğru olur.</p>
<p>Bu anlattıklarımız, tevhid makamında olur ve bunlar, mukarrabün sıfatındaki ehlullahın hâl ve dereceleridir.</p>
<p>Ebu Talib el Mekki &#8211; Kalplerin Azığı,cild.1,syf.487,495</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalbe-gelen-dusuncelerin-kaynagi/">Kalbe Gelen Düşüncelerin Kaynağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalbe-gelen-dusuncelerin-kaynagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mümkün Alemlerin En İyisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mumkun-alemlerin-en-iyisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mumkun-alemlerin-en-iyisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2019 15:36:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Mümkün Alemlerin En İyisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21354</guid>

					<description><![CDATA[<p>I.* (&#8230;) Eğer sen “Şimdi herşeyin bir zorunluluk (cebr) altında bulunduğu belli olmuştur. Öyleyse Allah’ın sevap vermesi, azap etmesi, öfkelenmesi ve hoşnut olmasının manası nedir? Kendi yaptığından dolayı Allah nasıl öfkelenebilir?!&#8221; dersen; Bilmelisin ki, biz bunun ne anlama geldiğine “Şükür Kitabı”nda işaret etmiştik. Burada onu tekrarlayıp sözü uzatacak değiliz. Tevekkül halini doğuran şeyin, tevhid ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumkun-alemlerin-en-iyisi/">Mümkün Alemlerin En İyisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/alemler-uzay.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-21355 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/alemler-uzay-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22504 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152.jpg" alt="" width="606" height="341" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Planets_Galaxy_universe_435715_2048x1152-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 606px) 100vw, 606px" /></a>I.*</p>
<p>(&#8230;) Eğer sen “Şimdi herşeyin bir zorunluluk (cebr) altında bulunduğu belli olmuştur. Öyleyse Allah’ın sevap vermesi, azap etmesi, öfkelenmesi ve hoşnut olmasının manası nedir? Kendi yaptığından dolayı Allah nasıl öfkelenebilir?!&#8221; dersen;</p>
<p>Bilmelisin ki, biz bunun ne anlama geldiğine “Şükür Kitabı”nda işaret etmiştik. Burada onu tekrarlayıp sözü uzatacak değiliz. Tevekkül halini doğuran şeyin, tevhid ile ilgili olduğu kadarına işaret etmekle yetindik. Tevekkül ise ancak rahmet ve hikmete imanla tamam olur. Çünkü tevhid, sebepler sebebini düşünmeye, rahmete ve rahmetin genişliğine imana götürür. Bu da sebepler sebebine güvenmeyi sağlar. Aşağıda geleceği gibi tevekkül hali, ancak vekile güvenmek ve kefilin iyi niyetine kalbin tam olarak bağlanmasıyla gerçekleşir. İşte böyle bir iman, iman türlerinin en büyüklerindendir. Bu konuda keşif erbâbının uyguladığı yolu anlatmak uzun sürer. Tevekkül makamına ulaşmak isteyenin sarsılmaz bir inançla bağlanması için onun özetini anlatacağız.</p>
<p>Şöyle ki, o kimse sarsılmaz bir iman ve kesin bir bilgi ile şuna inanıp bağlanmalıdır. Şanı yüce olan Allah, bütün varlığı en akıllılarının aklı düzeyinde, en bilgililerinin bilgisi seviyesinde yaratacak olsa ve zihinlerinin kaldırabileceği bilgiyle donatıp onların üzerine sınırsız hikmetini yağdıracak olsa, sonra hepsinin sayısı kadar bilgi, hikmet ve aklı da katacak olsa, daha sonra olayların sonucunu onlara açıp, melekütunun sırlarından onları haberdar etse ve onlara lütfunun inceliklerini, azabının gizliliklerini bildirecek olsa, böylece onlar hayır ve şer, yararlı ve zararlının ne olduğunu bilseler, ardından onlara verilen ilim ve hikmet uyarınca mülk ve meleküt (fizik ve metafizik) âlemlerini yönetmelerini emretse, hepsinin birleşip yardımlaşarak yönetmeleri, şânı yüce olan Allah’ın dünya ve âhirette bütün yaratıkları üzerindeki yönetimine sivrisineğin kanadı kadar bir şey katamadığı gibi ondan sivrisineğin kanadı kadar bir şey de eksiltemez. Ayrıca onun yönetimini zerre kadar ne yükseltebilir ne de alçaltabilir.</p>
<p>Başına bir hastalık, kusur, eksiklik, fakirlik ve felâket gelen kimseden bunları bertaraf edemediği gibi, Allah’ın bahşetmiş olduğu sağlık, kemâl, zenginlik ve yararlı herhangi bir şeyi de ortadan kaldırmaya gücü yetmez. Aksine yüce Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeye dönüp baksalar, uzun uzadıya inceleseler, onlarda bir farklılık ve düzensizlik göremezler. Yüce Allah’ın kulları arasında paylaştırdığı rızık, ömür, sevinç, üzüntü, âcizlik, güç, iman, küfür ve isyan adına ne varsa hepsi sırf adâlettir, onda zulüm yoktur; hepsi haktır, asla haksızlık yoktur. Bilakis bu taksim gerektiği şekilde, gerektiği gibi, gerektiği kadar gerçek ve zorunlu bir düzene göre yapılmıştır. Olandan daha güzeli (ahsen), daha eksiksiz (etemm) ve mükemmel olanı (ekmel) asla mümkün değildir. Eğer mümkün olup da gücü yetmesine rağmen lütfedip ortaya çıkarmasaydı bu durum cömertliğe ters düşen bir cimrilik, adâlete aykırı bir zulüm olurdu.</p>
<p>Şayet daha güzeline gücü yetmemiş olsaydı, bu da uluhiyete aykırı düşen bir âcizlik sayılırdı. Aksine dünyadaki her çeşit fakirlik ve felâket dünyaya göre eksiklik sayılsa da âhirete nisbetle bir artı değerdir. Ahirette kişiye göre her türlü eksiklik, başkasına nisbetle nimet sayılır. Çünkü gece olmasaydı gündüz bilinemezdi. Hastalık olmasaydı sağlığı yerinde olanlar sağlığın bir nimet olduğunu bilemezlerdi ve cehennem olmasaydı, cennetlikler o nimetin değerini takdir edemezlerdi. Mesela, hayvan ruhlarının insan ruhlarının emrine verilmesi ve insanlarm onları kesmeleri zulüm değil, yetkin olanın eksik olanın önüne geçirilmesidir ki, bu da adâletin ta kendisidir. Aynı şekilde cennetliklerin nimetleri artırılırken cehennemliklerin cezalarının çoğaltılması ve [259] müminlerin âhirette nankör kimselerin cennetteki yerlerine geçmeleri de adâletin ta kendisidir. Eksik yaratılmadıkça yetkin bilinemezdi. Hayvanlar yaratılmasaydı, insanın değeri ortaya çıkmazdı.</p>
<p>Yetkinlik ve eksiklik izâfi olarak anlaşılır. O halde ilâhî cömertlik ve hikmetin gereği olarak yetkin olan ile eksik olan birlikte yaratılnnştır. Yine hayatın devamı için kangren olan elin kesilmesi adalettir, çünkü bu durum bütünü kurtarmak için parçayı feda etmek demektir. Dünya ve âhirette insanlar arasındaki taksimdeki farklılık da böyle anlaşılmalıdır. Demek oluyor ki, bunların hepsi zulüm değil adâlet. şaka değil gerçektir.</p>
<p>İmdi, bu mesele gayet derin, son derece engin, dalgalı. neredeyse tevhid denizi kadar geniş bir başka denizdir. Anlayışı kıtlardan çoğu bu denizde boğulmuş ve bunun ancak âlimlerin kavrayabileceği derin bir megele oldugunu bilememişlerdir. Bu derin denizin ötesinde çoklarının şaşakaldığı ve keşif ehlinin, gizliliklerinî açıklamaları yasaklanan kader sırrı vardır.</p>
<p>Hülasa, hayır ve şer ilâhî takdirde belirlenmiştir; Takdir edilenin ilâhî ifadeden sonra gerçekleşmesi zorunludur ve O’nun hükmüne karşı koyacak , O’nun takdirini ve emrini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Aksine küçük büyük ne varsa hepsi yazılmıştır ve belirlendiği şekliyle meydana gelmesi beklenmektedir. “Başına gelen gelmemezlik edemez; gelmeyen de zaten başına gelecek değildir.”</p>
<p><strong>II.</strong>**</p>
<p>“Alemin bu şeklinden daha mükemmeli, düzen olarak daha güzeli, yapı bakımından daha kusursuzu mümkün değildir” sözünün anlamı:</p>
<p>Eğer bu mümkün olsaydı ve [Allah] gücü yettiği halde daha mükemmel olanı yaratmayıp onu kendi nezdinde bırakmış olsaydı, bu durum ilâhî cömertlikle bağdaşmayan bir cimrilik sayılırdı. Şayet daha mükemmeline gücü yetmemiş olsaydı, bu durum ilâhî kudrete aykın olup âcizlik anlamına gelirdi. Oysa kendi özgür iradesiyle henüz yaratmadığı bir durumda O’nun âciz olmasını gerektiren ne olabilir?! Halbuki âlemi yaratmadan önce O’na böyle bir âcizlik isnad edilemez. Denebilir ki: “Alemin yokluktan varlık alanına çıkmasını kendi nezdinde bırakarak ertelemesi de anlattığımız manada âcizlik sayılır. Peki, bu iki erteleme arasındaki fark nedir?”</p>
<p>Evet, bu böyledir, çünkü âlemi yokluktan varlığa çıkarıp yaratmayarak onu ertelemesi zorunluluğu gerektirmeyen (mümkin) seçme özgürlüğü altında değerlendirilebilecek bir hâdisedir. Zira seçme özgürlüğüne sahip olan fâilin, bir fiil gerçekleştirmeye yetkisi vardır; gerçekleştirdiği zaman ise onu, ancak bizim hikmet olarak bildiğimiz hikmetin bütün gerekleriyle yapması bir zorunluluktur (leysetî’l-imkân).</p>
<p>Fakat 0, hikmetin ne olduğunu bize, ancak kendi fiillerinin (ilâhî kanunların) nasıl gerçekleştiğini ve onların kaynaklarını (sebeplerini), yaratıkları hakkında bilgisi, iradesi ve kudretiyle verdiği ve vereceği her hükmün son derece hikmetli, fevkalâde sağlam ve harika bir yapıda olduğunu kesins likle bilip anlayalım diye bildirmiştir. Yarattıklarını mükemmel düzeyde yaratmasının sebebi ise bu durumun, ululugunu gösteren yücelik sıradarındaki kendi kemaline kesin bir delil olması içindir.</p>
<p>Eğer 0,yarattığını [olabilecek daha mükemmel) bir başka varlığa nisbetle eksik (kusurlu) yaratmış olsaydı, yaratmaya gücü yetmezdi. Şayet yaratmamış olsaydı, yaratılan bu varlık hakkında iddia edilen eksiklik işte o zaman sözkonusu olurdu. [36] Nitekim bu varlığı başka bir şekilde yaratmış olsaydı, o zaman da bu iddia yine ortaya atılırdı. Bu durumda her iki yaklaşım da O’nun varlığına delil sayılırdı, yani noksan olarak yarattığı kesin delil, daha mükemmelini yaratmaya gücünün yettiği iddiası ise zannî delil durumunda olurdu. Çünkü O, insanlar için akıl ve anlayış yaratmış ve gizli, saklı ve kapalı olan şeyleri keşfetmeyi onlara bildirmiştir. O zaman kemâlini bildirdiği şeyler O’nun eksikliğine delâlet ediyor, kudretini bildirdikleri ise aczini gösteriyor anlamına gelirdi. âlemlerin rabbi olan Allah bu anlayıştan ne kadar yücedir. O apaçık gerçek hükümrandır.</p>
<p>Bu konuda ancak, Allah’ın yaratıklarını tanımayan ve ilmî bir temelden kalkarak benzeri ifadeler arasından doğru olanı dile getiremeyen veya elinde başkasını ona kıyas edebileceğimiz bir metin ve kendince bir anlamı bulunmayan kimse itiraz edip günaha girer. Varlığın esrarını bilen kimsenin onu açıklaması, açıklayan açısından ilmin geçersiz olmasını gerektirir. Çünkü o, ehil olmayana ilmi yaymış ve lâyık olmayana onu sunmuştur. Nitekim rivâyet edilir ki Hz. İsa (a.s.) “Domuzların boynuna incileri takmayın&#8221; demiştir. Şüphesiz o, bu sözüyle ehli olmayana ilmin verilmemesini kastetmişti.</p>
<p>Şöyle bir rivâyet de vardır: “Ehil olanlardan hikmeti esirgemeyin, aksi halde onlara zulmetmiş olursunuz. Onu ehil olmayanlara da vermeyiniz, aksi halde hikmete zulmetmiş olursunuz.” Açıklanması ahkâmı (dinî hükümleri) geçersiz kılacak olan bilgiyi saklamak konusuna gelince, şayet Allah tarafından o bilgi, kaldıramayacak kimselere açıklanacak olursa, onlar hakkında ahkâm geçersiz hale gelir. Özellikle varlığın geleceğine yönelik bilgi edinme, yaratıkların sonunun neye varacağını bilme, ibadetlerin sırrına vâkıf olma ve ilâhî takdir kapsamındaki birtakım tahminleri açığa vurma gibi hususların sırrını bilen için bu böyledir. Mesela bir insan kendisinin cennetlik olduğunu bilirse, namaz kılmaz, oruç tutmaz ve hayır işlerinde kendisini yormaz. Aynı şekilde kendisinin cehennemlik olduğu ona açıklanacak olsa, tamamen yanlış yola sapar, fazladan yorulmaya ihtiyaç duymaz, hiçbir güçlüğe göğüs germez.</p>
<p>Herkes âkıbetini ve sonunun ne olacağını bilse, onlara uygu[anacak hükümler geçersiz olur. Eğer ilâhî hikmetler maneviyâtı zayıf olam rahatlatmak için açıklanacak olsa, dinlediği şey karşısında atâlete düşer. düzeni bozulur, kapıp koyuverir. Bu anlatılanlardan sonra, gelişigüzel bir ifade, olduğu şekliyle değil, olması gereken en uygun şekliyle yorumlanır. Nitekim bir şeyin imkânsızlığından, başka bir şeyin imkânsızlığını gösteren şart edatı olan &#8220;eğer (lev)”in kullanılması böyledir. Mesela insanın iki kanadı olsaydı uçardı, göğe merdiven kumlsaydı oraya çıkılırdı.İnsan melek olsaydı şehvet duygusu bulunmazdı. İşte bunun gibi gelişigüzel sözler ilmin dışında kalır.</p>
<p>Gazzâlî, Ihyâu ulümi’d-dîn, el-Mektebetü’t-ticâriyyetü’l-kübrâ, Mısır ts., IV, 258-259.</p>
<p>Aldığım Yer:Mahmut Kaya &#8211; İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri,syf.403,407</p>
<p>**Gazzâlî, Kitâbü&#8217;l-lmlâ fî işkâlâti&#8217;l-Ihyâ (Ihyâu ulümi’dadîn içinde), el-Mektebetü’t_ ticâriyyetü’l-kübrâ, Mısır ts., V, 35-36.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumkun-alemlerin-en-iyisi/">Mümkün Alemlerin En İyisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mumkun-alemlerin-en-iyisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur&#8217;da Hüsn ve Kubh</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-husn-ve-kubh/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-husn-ve-kubh/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2017 11:10:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsün ve Kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur'da Hüsn ve Kubh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14343</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.(İşarat-ül İ&#8217;caz[Y] &#8211; 148) &#8212;&#8212;&#8212;- Evet Cenab-ı Hak, âlem-i kevn ü fesad denilen şu âlemde hüsün, kubh, nef&#8217;, zarar gibi zıdları, çok hikmetlere binaen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhar-ı izzet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-husn-ve-kubh/">Risale-i Nur’da Hüsn ve Kubh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nurda-husn-ve-kubh/risale-i-nur-kulliyati/" rel="attachment wp-att-14358"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14358" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/risale-i-nur-kulliyati.jpg" alt="" width="430" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/risale-i-nur-kulliyati.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/risale-i-nur-kulliyati-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></a></p>
<p>Beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.(İşarat-ül İ&#8217;caz[Y] &#8211; 148)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Evet Cenab-ı Hak, âlem-i kevn ü fesad denilen şu âlemde hüsün, kubh, nef&#8217;, zarar gibi zıdları, çok hikmetlere binaen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhar-ı izzet için, vesait ve esbabı vaz&#8217;etmiştir. Haşir ve kıyamette kâinat tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıdlar birbirinden ayrılır ve esbab ile vesait de ortadan kalkar; ortadaki perde ve hicab kalktıktan sonra, herkes Sâni&#8217;ini görür ve hakikî Mâlikini bilir.(İşarat-ül İ&#8217;caz &#8211; 180)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: Cenab-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur. Demek emir ile güzellik, nehy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. (Sözler &#8211; 276)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Binaenaleyh umum fünunun şehadetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş&#8217;et eden istikra-i tâmmın tasdikıyla sabittir ki: Hilkat-i âlemde maksud-u bizzât ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemaldir. Amma şer ve kubh ve bâtıl ise; tebaiye ve mağlube ve mağmuredirler. Eğer çendan savlet etseler de muvakkattır. (Muhakemat &#8211; 40)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık hilkat-i kâinatta cüz&#8217;îdir. Maksud değil, tebaîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlara inkılab etmek için çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz&#8217;î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş.</p>
<p>İşte kâinatta hakikî maksad ve netice-i hilkat istikra-i tamme ile isbat ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esastır ve hakikî maksud onlardır. (Hutbe-i Şamiye &#8211; 39)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kâinatta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır; ve şerr ve çirkinlik gayet cüz&#8217;îdir ve vâhid-i kıyasîdirler ki, güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlarının tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o şerr ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur.<br />
(Lemalar &#8211; 331)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kâinatın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet. Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kibr gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz&#8217;edilmiş, tâ dest-i kudret zahiren umûr-u hasise ile mübaşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakikî tesir verilmemiş, vahdet öyle ister.</p>
<p>Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlık&#8217;a müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet ma&#8217;luliyet giremez. İ&#8217;vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur.</p>
<p>Kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî, mahall-i taalluk-u kudret hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemaat ferde rüchanı, küll cüz&#8217;e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.(Sünuhat &#8211; 20)</p>
<p>Said Nursi r.h</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-husn-ve-kubh/">Risale-i Nur’da Hüsn ve Kubh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-husn-ve-kubh/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayır ve Şer Allah&#8217;tandır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayir-ve-ser-allahtandir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayir-ve-ser-allahtandir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 12:36:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Cüz-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır ve Şer Allah'tandır]]></category>
		<category><![CDATA[Küll-i İrade]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7759</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir hadis-i kudsîde “Kullarımdan bazısına fakirlik layık olur, eğer ona zenginlik versem hâli bo­zulur; bazı kullarıma da zenginlik layık olur, eğer onu fakır kılsam hâli bozulur” buyrulmuştur. Bu hadis yukarıda adı geçenlerin hepsini içine alır. Herkesin istidat ve kabiliyetine gerektirirse ona göre mu­amele olunur. Mesela Zeyd’in tavır ve fiilleri Amr’ın  tavır ve fillerin­den iyi ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayir-ve-ser-allahtandir/">Hayır ve Şer Allah’tandır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cd816896477a5bd20d4441ad06244f1f.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7760" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cd816896477a5bd20d4441ad06244f1f.jpeg" alt="Hayır ve Şer Allah'tandır" width="275" height="275" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cd816896477a5bd20d4441ad06244f1f.jpeg 256w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cd816896477a5bd20d4441ad06244f1f-100x100.jpeg 100w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></a></p>
<p>Bir hadis-i kudsîde “Kullarımdan bazısına fakirlik layık olur, eğer ona zenginlik versem hâli bo­zulur; bazı kullarıma da zenginlik layık olur, eğer onu fakır kılsam hâli bozulur” buyrulmuştur. Bu hadis yukarıda adı geçenlerin hepsini içine alır. Herkesin istidat ve kabiliyetine gerektirirse ona göre mu­amele olunur. Mesela Zeyd’in tavır ve fiilleri Amr’ın  tavır ve fillerin­den iyi ve güzel iken, Zeyd’in fakir ve mihnette olup, Amr’ın zengin ve rahat olması, takdir olunanın ortaya çıkması demektir. Kendi nef­sini teberri ve kadere isnad etmek tam cehalettir. Çünkü “insanlar amellerine göre karşılık bulurlar, amel hayr ise hayır, şer ise şer bu­lur” mealince her şahsın istidadı İlahî takdiri kendi nefsine icab ve davet eder. Meselâ iki talebe bir üstadtan ilim tahsilinde olsalar,ahlâklarına uygun olarak biri heva ve hevesine tabi olup okumadan câhil kalsa ve cehaleti yüzünden fakir ve zillette olsa diğeri gayret ve himmet ederek alim olup ilmi sebebiyle nimet ve izzette olsa, imdi bu iki şahsın kaderleri böyle imiş demek kaderi hatalı saymaktır.</p>
<p>İki kardeşe babalarından miras kalsa, biri sefahata harcayarak fa­kir, diğeri tedbirli, akıllı olup israf etmeyerek zengin olsa, bu iki kar­deşin fakir ve zenginliğini kadere isnad etmek cehalet ve avamın iti­kadıdır. Belki kendilerine hareket ve fiillerinin etkisinin gereği olarak ilahı kaderi bu halde bulunmalarına davet ve icab ettirdi. Zira <em>“Senin Rabbin kimseye zulmetmez</em>. ” (Kehf, 49) <em>“Biz onlara zulmetmedik lâ­kin onlar kendilerine zulmettiler</em> ” (Hud, 101) ve daha bunların ben­zeri ayetler ve hadislerin delâletleri zulüm ve isyanın kula isnad olun­masını işaret ederler.</p>
<p>Hatta şeytan <em>“Beni iğva ettin</em>” (Hicr, 39) kelâ­mında iğvayı Hakk Teâlâ’ya isnadla yalancı, Hz. Adem “nefsimize zulmettik” kelamında zulmü kendi nefsine isnad ederek doğru oldu­ğu için şeytan kovulmuş ve Hz. Adem makbul olmuştur. Hayır ve şer Hakktandır demek, yaratmak ve hüküm Haktandır ama benimseme ve irade kuldandır diye inanmak gerekir. Eğer böyle olmazsa irade-i cüz’ıyeyı inkar ve Cebriye mezhebini seçmek lazım gelir. Cüz’î irade­nin gerek mahluk, gerek gayr-i mahluk olsun kulun hallerinin hepsinin varcağı  yercüz’î iradedir. Tedbirde kusur edip takdire bahane bulmak aptallıktır. İlmin maluma tabi olduğu meselesini bundan önce beyan ettik. Kısaca her kesim giriftar olduğu mihnet ve meşakkati kendi kazanır.</p>
<p>Hakk Teâlâ cömert ve kerim, feyyaz-ı mutlaktır. Feyyaz-ı mutlak­ta cimrilik olmaz, bir kimseye zulüm ve gadr etmez ve müstehab ola­na yardım ve ihsanda eksiklik etmesi ihtimali yoktur. Cüz’î irade de­mek, her bir şahsın ruhunun meyil ve hoşlandığı şey ve evsafından ibarettir. Ruhun meyli ve hoşlandığı hangi tarafa yönelmiş olursa o tarafı irade ve arzu etmiş olur.</p>
<p>İşte bu iradesi hasebiyle gerek hayır­dan gerek şerden ne türlü muamele ve mücazat olunmasına müstehak ve layık ise külli İlahî irade o türlü muamele ve mücazat olunmasına taalluk eder. Ona kader derler. Güya cüz’î irade dolabın mihveri, küllî irade dolab mesabesindedir. Cüzî irade her ne kadar küllî irade­nin hükmü altında ise de küllinin hükmü cüz’înin devran ve liyakatı-na tabidir. Bu takdire göre her bir şahsın gerek hayır ve gerek şer ile muamele ve hüküm olunmasını gerektiren sebebi yine kendi zatıdır. Hatta bazı muhakkikler, her bir şahıs kendi nefsinin hem hakimi ve hem de mahkumudur.</p>
<p>Doğrusu budur ki kısas ve kati olunmaya müs­tehak bir katilin gerek kendinde değilken gerek uyku basmasıyla ve gerek çeşitli sebeplerle akl-ı maaşına ani bir halel, bozukluk olsa o anda katile, “Sen ne türlü mücazat ve muamele olmak istersin” diye sorsalar, katil, öldürülmek istediğini söyler. Keza hayır ile mücazat olunmaya müstehak salih bir kimsenin kendisine, sana ne türlü mu­amele olunması lazımdır diye sorsalar, hayır ile muamele olunması lazımdır diye cevap verirler. Keza zengin bir adam fakir olsa fakir ol­masını kendi batını kendine hükmeder. Kıyas bunun üzerinedir.</p>
<p>Kısa­ca herkesin bulunduğu hali kendi nefsi üzere kendisi icab ve hükme­der. Ama zahirde bilmezler. Batın hallerden bir miktar haberi olanlar bilirler. İnsanlar her zaman ekicidirler, yani ektiklerini biçerler “Dün­ya ahiretin tarlasıdır” hadisinin manası vaktinde ekilen hayır ve şer’i vakti gelince bulursun demektir. Bu takrirden anlaşıldığı gibi, İlahî fiillerin hepsi hüküm ve mesalih üzeredir. İllet ve arazla malul değil­dir. Bir kimsenin, bu niçin böyle, demeye hakkı yoktur. “Örtüyü açarsan, ortaya çıkan şeyde hatır yoktur” hadisi bu manayı doğrular. Bu mesele her ne kadar avama göre kolay ve açık ise de havasa göre kolay değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayir-ve-ser-allahtandir/">Hayır ve Şer Allah’tandır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayir-ve-ser-allahtandir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
