<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Havf | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/havf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Jan 2020 12:43:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Havf | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jan 2020 12:43:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Övülen Semâ]]></category>
		<category><![CDATA[İçe Doğan Her Hâtıra İtimat Edilip Edilmeyeceği]]></category>
		<category><![CDATA[İbâha Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[Abdal]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Evtâd ve Aktâb]]></category>
		<category><![CDATA[Firavun’un İmanı Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[Hızır’ın (a.s) Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kişinin Uyanıkken Hz. Peygamber’i (s.a.v) Görmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nücebâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Semâ Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Mutlak Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Velayet-Nübüvvet Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23882</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi Yukarıda Allah’ın sıfatıyla sıfatlanma konusu geçti. Bazan bunu işiten ahmak kimse gerçek manada sıfatlanmayı zanneder. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Sadece ismen kullanılır. Bâri‘ olan Allah’ın kendisiyle vasıflandırıldığı manada değil, bilakis kulla alakalı hâdis (sonradan olma) bir manada kullanılır. Kastallânî’nin daha önceki ifadelerinde geçtiği gibi. Dolayısıyla rahîm (sıfatı) mutlak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/">Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-23049 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg" alt="" width="366" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-300x219.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1-600x438.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/sufism-1.jpg 658w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p><strong>1. Allah’ın Sıfatlarıyla Sıfatlanma Meselesi</strong></p>
<p>Yukarıda Allah’ın sıfatıyla sıfatlanma konusu geçti. Bazan bunu işiten ahmak kimse gerçek manada sıfatlanmayı zanneder. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Sadece ismen kullanılır. Bâri‘ olan Allah’ın kendisiyle vasıflandırıldığı manada değil, bilakis kulla alakalı hâdis (sonradan olma) bir manada kullanılır. Kastallânî’nin daha önceki ifadelerinde geçtiği gibi. Dolayısıyla rahîm (sıfatı) mutlak anlamda Allah ve Allah’ın dışındakiler için kullanılır. Ancak kul için kullanıldığında, kalp inceliği (acımak) manasına gelir ki Allah hakkında bu mana mümkün değildir. Allah hakkında rahmet, zat veya fiil sıfatı olmasının aksine hayra ulaşmak veya onu yapmak anlamına gelir. İmam Gazâlî îhyâ’dû. şöyle demektedir: “İsimler Allah ve Allah’ın gayrisi için mutlak olarak kullanıldığında her ikisi için aynı manaya gelmez. Hat­ ta iştirak bakımından isimlerin en umumisi olan vücûd ismi bile aynı yönde Hâlik ile mahlûku kapsamaz. Allah’tan başka her şeyin varlığı Allah’ın varlığından istifade eder. Bu bakımdan tâbi olan varlık, metbû olan varlığa hiçbir zaman eşit olamaz. Ancak ismin ıtlak olunmasında eşittirler. Bunun benzeri, at ile ağacın cisim isminde ortak olmasıdır; oysa cismiyetin mana ile hakikati ikisinde de birbirinden farklıdır. Bu uzaklık diğer isimlerde daha belirgindir. İlim, irade, kudret v. dğr.), gibi. Bütün bunlarda da Hâlik mahlûka benzemez.”720 İşte şimdi evvelki mesele tamamlanmış oldu. O da hulûl ve ittihâdddan tenzih meselesidir. Bu konuda meseleyi uzattık. Ancak bunda da haklıyız. Çünkü bu mesele ayak kaymalarının (sapmaların) çok olduğu bir husustur.</p>
<p><strong>2. İbâha Meselesi </strong></p>
<p>Bunu da (ibâha meselesini) aynı şekilde hiçbir muteber (sûfî) söylememiştir. Bu ifadeler, yanılgıda bulunan galat ehli kimselere aittir. Onların iddiasına göre, insan fenâ derecesine ulaştığı zaman, kendisinden mükellefiyet (dinî sorumluluk) düşer ve dinen başkaları için haram olan şeyler, kendilerine mubah olur. Bunu söyleyenlerin zındık tâife olduğunu ifade ederek onları rededen Kastallânî’ye ait sözleri daha önce aktarmıştık. Aynı şeyi Ebû Nuaym da söylemiştir. Kadı İyâz da, “Mutasavvıf ve ibâhadan olup, (dinî) emir ve nehiyleri mubah sayan kimselerin tekfiri hakkında icmâ vardır demenin manası budur” demiştir. Konevî, Şerhu ’t-Taarruf ’ta şöyle demektedir: “Sapık ve dalâlet ehli bir tâife, ‘Kul Allah’a vâsıl olduğu zaman artık kendisinden mükellefiyetler de düşer’ derler. Buna gerekçe olarak da şunu ileri sürerler: ‘Çünkü mükellefiyetten maksat, Allah’a yakınlaşmak ve O’na ulaşmaktır. Maksat hâsıl olduğunda vesileye gerek kalmaz.’ Bu da sade küfür olup Allah’ın dinine ittihâdı sokmaktır. Çünkü şu husus, zarureten bilinen bir gerçektir ki insanlardan Allah’a en yakın olanları, onun enbiya ve resûlleridir. Başkalarından daha evla oldukları halde onlardan bile tekellüf kaldırılmadığı icmâen sabittir.”</p>
<p>İmam Gazâlî şöyle demiştir: “Şayet muteber kimselerden biri, bu sözleri sarfederse şöyle tevil edilir: Yani, mükellefiyetlerin zorluğu nefislere ağır gelmekten sâkıt olmuştur. Bunun da manası, ibadetlerden öyle lezzet alır ki artık bunların meşakkat ve zorluğunu hissetmez. Buna Resûlullah’ın (s.a.v) ‘Namaz göz bebeğim kılındımı sözü ile ‘Ey Bilâl bizi onunla ferahlat ’722hadisi delildir.” Şâzelî ile Cüneyd’in tariklerinin bu tür şeylerden uzak ve berî olduğunu gösteren deliller, Cüneyd’in tercüme-i halinde anlatılanlardır. Cüneyd’in ölüm vakti geldiğinde ayakta namaz kılmaktaydı. Secdeye her gittiğinde ayaklarını büküyordu. Ayaklarından ruh çıkıncaya kadar böyle devam etti. Sonra ayaklarını uzatarak namaz kılmayı sürdürdü. Kendisine, “Yan tarafına yatsan daha iyi olmaz mı?” denildi. O, “Şu an, istifade etme anıdır” cevabını vererek bunu reddetti. Son nefesini verinceye kadar bu hali devam etti.</p>
<p>Ebû Abdurrahman es-Sülemî şöyle demiştir: “Dedemden şöyle işttim: Ebü’l-Abbas b. Atâ, Cüneyd (k.s) sekerat halindeyken huzuruna girdi ve ona selâm verdi. Cüneyd selâmım almadı. Bir saat geçtikten sonra selâmına karşılık verdi ve, ‘Beni mazur gör. Virdlerimle meşguldum’ dedi. Sonra yüzünü kıbleye çevirdi, tekbir getirdi ve vefat etti.” Yine (Sülemî) şöyle demiştir: “Abdülvâhid b. Bekir’den işittim dedi ki Muhammed b. Abdülaziz şöyle diyordu: Cüneyd’e (k.s), üzerinde dünyaya ait sadece meyve çekirdeği kadar bir miktar kalmış olan kimsenin durumu soruldu. O, ‘Mükâteb (şartlı âzat edilen) köle üzerinde (sahibine vermesi gereken) bir tek dirhem dahi kalmayan kimsedir’ cevabım verdi.” Şeyh (Ebü’l-Abbas) bize şunu şunu ver diye dua ettiğinde şöyle derdi: “(Allahım!) Bize; tevhid ve şeriat ilmi yaygısı üzere, dünyada ayıplanmayan, ahirette de cezası olmayan bir rızık ver.” &#8221;</p>
<p>(Bununla ilgili olarak) Şeyh Tâceddin Tenvîr&#8217;de şöyle demiştir: “Şeyhin ‘tevhid ilmi yaygısı üzere’ sözünün manası şudur: Yani rızıklandırdığın şeylerde seni müşahede etmem ve bana yedirdiklerinde seni görmem üzere. Bunlarda başkasını görme ve onu mahlûkuna izafe etmem üzere değil.” İşte bu şekilde ehlullah, Allah’la beraber başka kimsenin mülk sahibi olmadığını bildiklerinden, Allah’ın sofrasında kendilerine yedirdiği nimetlerden başka kimsenin sofrasından yemezler. Bununla kalplerinde başkalarını görme duygusu düşmüş olur. Dolayısıyla muhabbetlerini Allah’tan başka hiç kimseye sarfetmez ve sevgilerini O’nun dışında hiç kimseye yöneltmezler. Çünkü, kendilerini lutfuyla duyuranın Allah olduğunu görürler. (Şeyhin) ‘şeriat yaygısı üzere’ sözünün manası da şudur: Mülkün Allah’a ait olduğunu ve O’nun yanında mülk sahibi başka hiç kimse olmadığım bilip bunu da şeriatın zâhirine bağlamadan mutlak anlamda tevhidden bahseden kimse, bununla zındıklık denizine atılmış olur ve bu hali kendisine vebal olarak geri döner. Oysa olması gereken şey, hakikatle teyit edilmesi ve şeriatla da kayıtlı olmasıdır. Çünkü şeriatla kayıtlı olmadan mutlak anlamda hakikatle beraber kullanmak bâtıldır.”</p>
<p><strong>3. Vahdet-i Mutlak Meselesi </strong></p>
<p>Yukarıda Kastallânî’nin bu konuyla ilgili naklini aktarmıştık ki o şöyle demişti: “Şüphesiz ki bu sözler, öncekilerin ilimleriyle uğraşan ve onları sanatlarına dahil eden birtakım mutassavıfa (mutasavvıf geçinen) ile âlemin ve ruhların kadîm olduğunu ve heyûlânın ispatını iddia eden felsefecilerin sözüdür. Tüm bu iddialar, bozuk ve din dışıdır. Bundan Allah’a sığınırız. Felsefeye dayalı tasavvufî bir anlayış geliştirenlerden biri de İbn Sînâ’dır. Bu da kalp körlüğü ve basiretsizliktir. Allah, bunların bozuk akidelerine dayalı bir icraat olmasın diye mantık ve felsefe ile uğraşmayı haram kılan imamlarımızdan razı olsun. Nitekim İbnü’s-Salâh bunu tahlil ederken şunu söyler: ‘Bu, şerir kimselerin içine girdiği bir husustur. Enbiya ve salihlerin efendisi olan Resûlullah’m (s.a.v) sünnetini terkedip, küffar ve dalâlet ehlinin yoluna dayanarak kaidelerini bunun üzerine bina etmek suretiyle salih ve veli kimselerin mertebesine ulaşmaya çalışan kimsenin durumu ne kadar da gariptir. Evet ulaşacak. Ancak (Allah’a değil), sıcak cehennemin kenarına.” Allâme Kırîmî’den şöyle nakledilmiştir: “Onlardan biri rüyasında Resûlullah’ı (s.a.v)gördü ve ona Gazâlî, Fahreddin-i Râzî ve İbn Sînâ’yı sordu. Resûlullah (s.a.v), İmam Gazâlî’yi çok hayırla övdü, Fahreddin-i Râzî için ‘O muâtebdir (kınanmış)’, İbn Sînâ için ise, ‘Beni vasıta yapmadan Allah’a ulaşmak istedi ve yolu kesildi’ dedi.” Dolayısıyla Kuşeyrî Risâlesi vb. muteber eserleri, Şâzelî’nin sözlerini ve Şeyh Tâceddin’in sözlerini tetkik ettiğin zaman, bu türden (şeriata aykırı) tek bir lafız bulamazsın. Şayet söz konusu eserlerde vahdet lafzı geçmişse de bunu tevhid ve Allah’ı vücûd ve vücûda lazım olan şeylerle birlemek anlamında kullanmışlardır. Yoksa bunların iddia ettiği gibi değil.</p>
<p><strong>4. İçe Doğan Her Hâtıra İtimat Edilip Edilmeyeceği Meselesi </strong></p>
<p>Hâtır723 sahibi (olduğunu iddia eden) kimselere bakıldığında, çoğu zaman bu kimselerin şer‘i olan hiçbir şeyi, ne usul ne de furûa bakmadığı (okumadığı) görülmektedir. Genellikle söz sahibi (sûfî) kimselerin ilham için şart koştuğu riyâzeti dahi yerine getirmemiş olan bu kimselerin etrafında toplanırlar. Oysa bu kişi hiçbir şartı yerine getirmemiştir. Bu kimse sonra tüm vesvese ve hâtırlarını ikrar eder, onları derleyip toparlayarak onlara göre amel eder ve bunların hakikat olduğunu söyler. Bunları, şeriat kaideleri ve nebevi hadislerin yerine koyarak, fakihlerin bu zevkten mahrum olduklarını iddia eder. Ah keşke anlayabilsem. Acaba bu kimseye Cebrâil mi (a. s) gelip kendisine gelen hâtırların masum (hatadan korunmuş) ve fakihlerin de bundan perdelendiklerini söylüyor. Oysa tüm bu iddialar, mutasavvıflar dahil tüm kesimlerin icmâı ile yalan ve uydurma şeylerdir. Çünkü gerçek sûfîler, havâtırın masum olmadığını, Kitap ve Sünnet’e havale edilmesi gerektiğini (bunlara uygunsa kabul edilmesini) ve bunlardan önce hâtırla uğraşılmaması gerektiği fikrindeler. Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: “Bazan kalbime bu kavmin nüktelerinden (hâtır) bir nükte doğar ve günlerce devam eder. Ben bunu Kitap ve Sünnet’ten iki âdil şahide vurmadan itimat etmem.”</p>
<p>Ebû Hafs el-Haddâd da şöyle demiştir: “Fiil ve hallerini her an Kitap ve Sünnet’le tartmayan, içine doğan havâtırı itham etmeyen kimseyi erkeklerin meclisinden saymayın.” Cüneyd şöyle demiştir: “Tarikat, halka kapalıdır. Resûlullah’m (s.a.v) yoluna uyanlar hariç.” Yine şöyle demiştir: “Bu işte (tasavvufta) Kur’an’ı hıfzetmemiş, hadis yazmamış olan kimseye tâbi olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz, Kitap ve Sünnet’le kayıtlıdır. Bizim bu mezhebimiz (yolumuz), Resûlullah’ın (s.a.v) hadisleriyle kuvvetlenmiştir.” İmam Gazâlî, İhyâ ’nın “Uzlet Babı”nda şöyle demektedir: “Boynuna farz olan ilimleri öğrenmeye muhtaç olan kişi, bunları öğrenmeden uzlete çekilirse âsi olur. Eğer farz kısmını öğrenir, ilimlere dalmak içinden gelmez ve ibadetle meşgul olmayı daha verimli görürse, o zaman uzlete çekilebilir. Eğer şer‘î ve aklî ilimlerde ilerleme imkânı var ise, öğrenmeden önce uzlete çekilmek çok büyük bir kayıp olur. Bu sırra binaen Nehâî ve başka âlimler, ‘Önce fıkıh öğren sonra uzlete çekil’ demişlerdir. İlim sahibi olmadan uzlete çekilen bir kimse, birçok durumunda vaktini uyku veya bir hevesi düşünmekle ziyan etmiş olur! Gayesi vakitlerini virdlerle değerlendirmektir. (Beden ve kalp ile) yapmış olduğu amellerinde çalışmasını boşa çıkaran ve farkında olmaksızın amelini iptal eden gururun çeşitlerinden bir türlü kurtulamaz. Allah ve Allah’ın sıfatları hakkmdaki inancı vehmettiği zanlardan kurtulamaz. Bu vehmin içerisinde kalbine gelen bozuk düşünce ve inançlardan bir türlü yakayı kurtaramaz. Bu bakımdan birçok durumda şeytana maskara olur. Oysa kendisini ibadet edenlerden görür. Dolayısıyla, ilim dinin esasıdır. Avam ve cahillerin uzlete çekilmelerinde hayır yoktur.”724</p>
<p>“İlhâm Babı”nda da Gazâlî şöyle demektedir: “Ehl-i tasavvuftan bir grup şunu iddia ederek der ki: İlhamın hâsıl olmasının yolu; önce tamamen dünya ile ilişkilerini kesmek, kalbi dünyadan boşaltmak, himmetini aile efradından, malından, evladından, vatanından, amelden, velayet ve nüfuzdan kesmektir. Hatta kalbi öyle bir duruma gelmeli ki o kalpte tüm bu sayılanların varlığı ile yokluğu eşit olmalıdır. Sonra bu kimse nefsi ile bir zâviyede tek başına bulunmalı, sadece farz ibadetlerle revâtip ibadetleri yapmalı, kalbi her şeyden boş olarak oturmalı, himmeti derli toplu olmalı, fikrini Kur’an’m okunmasıyla, Kur’an’m tefsirini düşünmekle bile dağıtmamalıdır. Ne bir hadis yazmakla ve ne de başka bir şeyle fikrini dağıtmalıdır. Bilakis Allah’tan başkasının kalbine gelmemesi hususunda çaba sarfetmelidir. Halvette oturduktan sonra diliyle dâimi bir şekilde ve kalp huzuruyla ‘Allah, Allah, Allah’ demelidir.</p>
<p>Dilinin kıpırdamasını terkedecek bir hale varıncaya kadar ve buna rağmen kelimenin lisanı üzerinde câri olduğunu görünceye kadar bu duruma devam etmelidir. Sonra kelimenin eseri tamamen dilinden silininceye kadar ve zikre devam ettiği halde kalbinde kelimeyi buluncaya kadar bu duruma devam etmelidir. Sonra kalbinden lafzın sûreti, harfleri, kelimenin şekli silinip sadece kelimenin manası kalbinde kalıncaya kadar bu şekilde devam etmelidir. Kelimenin manası kalbinde hâzır, sanki kalpten ayrılmaz bir özellik şeklinde oluncaya kadar bundan önceki durumuna devam etmelidir. Bu hadde varıncaya kadar vesveseleri defetmek suretiyle kendisinin iradesi vardır. Fakat Allah’ın rahmetini celbetmekte ihtiyarı yoktur. Kendisi, yaptığı ile Allah’ın rahmetinin esintilerine açık bir vaziyete gelmiştir. Bu bakımdan kendisine ancak Allah Teâlâ’nın açacağı rahmeti bekleme vazifesi kalır.</p>
<p>Bu raddeye geldiği zaman iradesi doğru, himmeti saf, devamlılığı güzel olduğu takdirde, şehveti kendisini baştan çıkarmadığı, dünya meşgaleleriyle nefsin konuşması kendisini meşgul etmediği zaman hakkın parıltıları kalbinde parlar. Bu parıltılar başlangıçta durmaksızın çakan şimşekler gibi çakar geçer. Sonra tekrar gelir. Bazan da geç gelir. Eğer gelirse durur. Bazan da farklılık gösterir. Eğer durursa durgunluğu uzun sürer. Bazan da uzun sürmez. Bazan benzerleri arka arkaya görünür. Bazan bir çeşidi gelir. Allah’ın veli kullarının bu husustaki dereceleri sayılamayacak kadar çoktur. Nitekim yaratılışları ve ahlâklarının sayılamayacak kadar çok oluşu gibi. İşte bu yol, senin tarafından katıksız bir temizleme, tasfiye, cila, sonra hazırlama ve sadece beklemeye dönüşmüştür. Ehl-i istidlal ve ibret sahiplerine gelince, onlar bu yolun varlığını ve imkânını inkâr etmemiş, az da olsa, insanoğlunun bu büyük hedefe ulaşabileceğini belirtmişlerdir. Fakat düşünürler bu yolu engebeli ve meyvesi geç verilen bir yol olarak görmüşlerdir ve bu yolun bütün şartlarının bir araya toplanmasını uzak görmüşlerdir. Bu derecede dünya ile ilgileri kesmenin hemen hemen imkânsız olduğunu söylemişlerdir. Şayet bu durum meydana gelirse de kalıcı olması, meydana gelmesinden daha uzak bir ihtimaldir. Zira az bir vesvese kalbi altüst eder! Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Müminin kalbi, karışmak ve kaynamak yönünden fıkır fıkır kaynayan tenceî l . reofeft daha şiddetlidir. ”725 Bir diğer hadis şöyledir: “Müminin kalbi, Rahmân ’ın (kudret)parmaklarından ikisi arasındadır. ”726</p>
<p>Bu mücâhede esnasında bazan mizaç bozulur, akıl fesada uğrar, beden hasta olur. Eğer daha önce ilimlerin hakikatleriyle nefsin temizlenmesi ve riyâzeti gerçekleşmemişse, kalbe birtakım bozuk hayaller yapışır, uzun bir müddet nefis bunlara gönül verip mutmain olur. Bunların sökülüp atılması da ömür boyunca mümkün olmaz. Nice sûfî bu yolu seçmiştir. Sonra bir hayalin içinde yirmi sene kalmıştır. Eğer bu sûfî daha önce ilim öğrenmiş olsaydı, derhal bu hayaldeki karışıklık kendisine görünecekti. Bundan dolayı öğrenmek yoluyla iştigal daha kuvvetli ve hedefe daha yakındır. Düşünenler ve ibret alanlar şunu da söylemişlerdir: Nitekim sûfîlerin bu yolu takip etmeleri, tıpkı insanoğlunun fıkhı öğrenmeyi terkedip, ‘Allah’ın resûlü de fıkıh öğrenmedi, vahiy ve ilham vasıtasıyla dersleri tekrar etmeksizin, kitapların kenarlarına haşiye ve ta‘likler yazmaksızın fakih oldu. Bu bakımdan çoğu zaman riyâzet ve devamlılık beni de peygamberin vardığı gibi fıkha vardırır’ demesine benzer. Kim böyle zannederse, o nefsine zulmetmiş, ömrünü boşuna geçirmiştir. Hatta böyle diyen bir kimse çalışma ve ziraat yolunu, gizli hâzinelerden birine rastlayacağı ümidiyle terkeden bir kimseye benzer. Çünkü gizli hâzinelerin birine rastlamak mümkünse de cidden uzak bir ihtimaldir. İşte bu kimsenin hali de böyledir. Düşünürler derler ki: ‘Her şeyden önce âlimlerin tahsil ettiği ilmin tahsili gerekir. Onların söylediklerini anlamak lazımdır. Bunu tafsil edip anladıktan sonra, diğer âlimlere keşfolunmayan bir rahmeti beklemekte herhangi bir sakınca yoktur. İlim tahsilinden sonra keşfe nail olması umulur.”727 * İmam Gazâlî’nin sözleri burada sona erdi.</p>
<p>Kastallânî şöyle demiştir: “Hiç şüphesiz bu kavmin (sûfîlerin) ilmi, önceden işledikleri amelleri sonucu kendilerine bahşedilen birtakım mevâcid728 (hal ve makamlar) ve gerçekleştirdikleri amellerden tevârüs eden (miras kalan) hallerdir. Amellere vâris olanlar ancak hallerini düzeltenlerdir. Bunun da en başta geleni, çok ince şüphelere ve gizli yönlerine fazla dalmadan, Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin yolu üzere fıkıh ve usûlü’d-dînden müteşekkil olan şeriat ilimlerini öğrenmektir. Bunlardan kâfi derecede bilgi hâsıl olunca, öğrendiğini kullanır ve gücüne göre himmeti bulur. Bu durumda ona ilk lazım gelen şey, nefsin âfet ve illetlerini, nefse dışardan karışan şeyleri ve zayıflıklarını öğrenmek ve bu suretle ahlâkını süsleyerek dünya fitnelerinin kapışma ve şeytanın tuzaklarına set çekmek ve bunlardan sakınmaya çalışmaktır. Allah’ın hakkında,  “Hikmet verilene ise çok büyük bir hayır verilmiş demektir ”129 emir buyurduğu en yüce hikmet ilmi işte budur. Böylece nefis, bu hallere ve vazifelere alışıp, sert ve katılıktan dönüp ahlâkı, tabiatı yumuşayınca ve zahiri temizlenip bâtını da saflaşınca, artık havâtırlarını (kalbe doğan şey)murakabe etmeye ve sırlarını tasfiyeye (saflaştırma) sâlikin gücü yeter. İlm-i ma‘rife diye tabir olunan işte budur. îbare lisanı bundan bahseder ve bundan sonra ilm-i işaret olarak vasıflanan havâtır, mükâşefe, müşahedat ilimleri gelir. Bu ilim, zikredilen meşhur ilimlere iştirak ettikten sonra artık sûfîliğin hususiyetlerinden olmuş olur.</p>
<p>Bu ilme işaret ilmi denilmesinin sebebi, ibare lisanının bundan bahsetmekten kısır kalmasıdır. Zira bu ilim; zevk, menziller ve mevâcid ilmi olup söyleyenin ibaresine münhasır olmaz. Ancak faydalanan kimsenin lisanında cereyan eder ve söyleyene bir talimdir. Nitekim Said b. Müseyyeb’den naklen gelen hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ilmin bir çeşidi de vardır ki gizli hâzineye benzer. Onu marifetullah ehlinden başkası bilmez. (Marifet ehli o ilimle) konuştuğu zaman, Allah ’tan gafil olanlardan başkası inkâr etmez. ”730</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî şöyle demiştir: “Havas derecesine ulaşıp, uzlet halinde sana ilham ve keşf yoluyla ilme benzer birtakım vesveseler (vehim gibi) ârız olduğunda sakın bunları (hemen) kabul etme. Önce Kitap ve Sünnet’e müracaat et. Bil ki sana ârız olan şey, şayet bizâtihi hak ise ve sen de ondan Kitap ve Sünnet ile hakka döndüysen bu konuda sana bir itâb olmaz. Çünkü sen, ‘Allah boynuma Kitap ve Sünnet yönünden günah işlememe yükü yüklemiş, keşf, ilham ve müşahede yönünden değil’ diyorsun. Bu durumda ilham yoluyla gelenleri kabul edersen nasıl olur? îlham yoluyla gelen bilgiyi Kitap ve Sünnet’e vurmadan kabul etme. Şayet Kitap ve Sünnet’le karşılaştırmadan ilhamı kabul etmezsen, tevehhüm yollu vesveselerde bir sakınca olmaz. Rabb’inden sana bir basiret verilinceye kadar bu kapıyı (hal) muhafaza et. Bunu şâhid ve beyyine takip eder. Bu ikisinin olduğu yerde hata ve şüphe olmaz. Allah’a hamdolsun.”</p>
<p><strong>Firavun’un İmanı Konusu </strong></p>
<p>Kavmin (sûfîlerin) kitaplarıyla meşgul olanlardan biri, zâhirî manasından hareketle bu kitaplarda Firavun’un iman üzere öldüğünün söylendiği vehmine kapılmış ve, “İnsan hakkında hüsnüzan esastır” demişti. Buna karşılık ben ona, “Kur’an’ın, aleyhine şahitlik ettiği bir kimsenin lehine mi şahitlik ediyorsun?” dedim. Adam “Kur’an’da (Firavun’un) imanına delalet eden d^S\ JU İman ettim dedi ’731 ifadesi var”dedi. Ben, “Bu lafzî (söylenmiş) bir hikâyedir. Burada imanına şehadet eden bir şey yoktur. Bu tür zamanlarda (yeis anında) imanı telaffuz etmek fayda sağlamaz. Nitekim Allah Kur’an’da ‘(Dediler ama), hışmımızı gördükleri (yeis anı) zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildimı buyurmuştur” dedim.</p>
<p>Adam, “Firavun’un cehennemde olduğuna dair Kur’an’da (açık) bir beyanat yoktur” dedi. Ben, “Bu konuda Allah şöyle buyurmuştur:  ‘Tıkın Firavun ailesini en şiddetli azaba! (denilir),&#8217;’,733 dedim.</p>
<p>Adam, “Ailesini zikretmiştir. Firavun’u değil” cevabını verdi.</p>
<p>Söyledikleri sırf cehalet olduğu halde yine de Allah’ın şu âyetiyle cevap verdim:  “Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. ”734</p>
<p>Adam, “Onları (kavmini) ateşe götürecek ancak kendisi geri dönecek” cevabını verdi.</p>
<p>Ben, “Allah en büyük olandır dedim. Bu iddialar, kendisini ilgilendiren şeyleri terkedip başkasıyla uğraşana verilmiş bir âfettir. Şayet bu kimseler, kalplerinde şer‘î ilimler ile âdab-ı seniyye parlaymcaya kadar, aziz Kur’an’m tefsirini ve Resûlullah’m (s.a.v) hadislerini okumuş olsalardı, Firavun’un küfürde olduğunu ilme’l-yakîn olarak bileceklerdi. Hatta bu konuda Kitap ve Sünnet’te vârit olmuş olan nassı inkâr etmiş olacağından, Firavun’un iman üzere gittiğini iddia edenin de küfrüne hükmedeceklerdi.</p>
<p>Bu sözlerin sahibi (İbnü’l-Arabî) onların (zâhiren) anladıkları manayı kastetmemiştir. O, Firavun’un kıssasını sadece nefse bir misal olmak üzere anlatmıştır. Zira Firavun, tüm delil ve öğütleri kulak ardı etmiş ve haddi aşmasından, kibrinden asla dönmemiştir. Tâ ki ölüm anma kadar. Öleceği sırada iman kelimesini ifade etmesi ihtar edilmiş, o da zilletten (emre) itaat etmiştir. İşte nefis denen şey böyledir. Mevi‘ze ve uyarı ile yola gelmediği zaman, ilacı iman&#8217; etsin diye onu mücâhede denizinde boğmaktır. Muvaffakiyet Allah’tandır. Buradan sen de anladın ki sülûke giren bir kimsenin bu kitapları okuması gerekmez. Ona lazım gelen şey; sünneti, fıkhı önce öğrenip sonra bunlarla amel etmek; nefis mücâhedesi ve nefsi güzelleştirmektir. Yardım istenecek olan Allah’tır.</p>
<p><strong>Velayet-Nübüvvet Meselesi </strong></p>
<p>Velayet derecesinin, nübüvvet derecesinden daha üstün olduğunu söylediği iddia edilen bir kısım sûfîler eleştirilmiştir. Böyle bir iddia kesinlikle küfürdür. Ancak bu sözden (sûfîlerin, velayet nübüvvetten üstündür, sözünden) onların anladığı zâhir mana kastedilmemiştir. Bilakis, açıklayacağım üzere bu sözün tevili vardır. Tevile dayanmakla beraber böyle bir söz şâz ve merdûddur. Bunu da az bir kesimden başkası söylememiştir. Söyleyen de reddedilmiştir. Bu sözün tevili, Şeyh Alâeddin el-Konevî’nin Şerhu ’t-Taarruf&#8217;ta ifade ettiği şu sözlerdir: “Nübüvvet ile risalet arasında mutlak bir umumluk ve hususluk olduğu gibi; velayet ve nübüvvet arasında da mutlak olarak umum ve hususluk vardır. Her nebî velidir. Ancak aksi olmaz (her veli nebî değildir). Nebîlik asla velilikten ayrılmaz.” Bu sözlerin sahibi şöyle diyor: Nebinin velilik yönü, (yine) kendisinde bulunan nübüvvet yönünden daha üstündür. Zira (nebinin) velayet yönü Hakk’a, nübüvvet yönü ise halka dönüktür. Bundan, mahzurlu olan bir mananın anlaşılmasını gerektirecek bir durum yoktur. Aksi halde yukarıda anlaşıldığı gibi nebî ile veli farklı kimseler olsa, velinin nebîden üstün olması (gibi bir durumun ortaya çıkması) gerekir. Oysa böyle bir durum mevcut değildir. Dolayısıyla, nebîde velayete ilave olarak nübüvvet de vardır ki makam olarak o, daha üstün, övgüye daha layıktır.</p>
<p>Elbette burada nebîlikle başkasının makamı arasında bir münasebet kurulmuyor. Bu sözün benzeri, İbn Cemâa’nın Cem‘u ’l-Cevâmi‘in şerhinde Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’dan naklettiği ‘Nübüvvet makamı, risalet makamından daha faziletlidir’ sözüdür. Bunu da nübüvvet amel makamıdır ve Allah’la alakalıdır; risalet ise tebliğ makamıdır ve halkla alakalıdır tezinden hareketle söylemiştir. Hem sonra bu sözden hareketle, nebinin, resülden üstün olduğunu söylemek gerekmez. Zaten nebî olmayan, resûl olamaz ki böyle bir üstünlük gereksin. Bilakis resûlde, nübüvvetin yanında risalet de vardır. Kendisinde iki makam bir arada bulunduğu için kesinlikle nebîden daha üstündür.</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Abbas el-Mürsî, Ebû Yezîd’in, “Bir denize daldım ki pnbiya onun sahilinde duruyordu” sözü için şöyle demiştir: “Şüphe yok ki Ebû Yezîd bu sözüyle zafiyet ve aczini şikâyet etmiştir. Onun muradı şudur: ‘Enbiya tevhid denizine daldı ve öbür tarafta boğulma sahili üzerinde durup halkı ona dalmaya davet ediyorlar. ’ Yani şayet kâmil olmuş olsaydım, ben de onlar gibi öbür tarafta dururdum.”</p>
<p>Şeyh Tâceddin İbn Atâullah (bunun üzerine) şöyle demiştir: “Şeyhin, Ebû Yezîd’in kelâmına getirdiği bu yorum, Ebû Yezîd’in bulunduğu makama layık olan bir yorumdur. Çünkü o, şeriat prensiplerine kemal-i edeble uymak ve yerine getirmekle meşhurdur. Hatta kendisine bir adamın veli olduğu söylendi. O da bu adamı ziyarete gitti ve mescidde oturarak onu beklemeye başladı. Derken (veli olduğu söylenen) adam çıktı ve mescidin duvarına tükürdü. Bunun üzerine^ Ebû Yezîd adamla görüşmeden çıkıp gitti ve şöyle dedi: Şeriat âdabı hakkında bu adama güven olmaz. Allah’ın esrarı konusunda nasıl güvenilsin?” Yine şöyle demiştir: “Allah’la beraber istikamet üzere olan ekâbirden sudûr edip de inkâr edilen tüm söz ve fiilleri, istikamet üzere bulunduklarını ve tariklatlarmın güzel olduğunu bildiğimizden tevil ederiz. Nitekim, ‘Bir müslümanın söylediği bir kelimeyi (tevil ederek) hayra yorabildiğin sürece, sakm şer (kötü) sayma’ denilmiştir.” Şeyh Ebü’l-Abbas da şöyle demiştir: “Evliyanın, enbiyadan aldıkları hisse, içi bal dolu bir tuluma benzer ki bu tulumdan bal sızar. İşte tulumun içindeki bal enbiyanın, ondan sızan kısmı da evliyanın payıdır.”</p>
<p>Şöyle devam etmektedir: “Aynı şekilde enbiya, eşyanın hakikatine muttali olur. Evliya ise hakikatine değil, misaline muttali olur.” Bundan dolayıdır ki Resûlullah (s.a.v), Hârise’ye imanının hakikatini sorduğunda, Hârise, “Sanki cennet ehlini seyreder gibiyim”735 dedi de, “baktım” demedi. Konevî’nin bu konudaki sözlerine gelince, nübüvvet hakkında söz söyleyenler arasında enbiyanın üstünlüğü hakkında bir ihtilaf bilmiyoruz. Velinin üstün olduğunu söylediği iddia edenlerin bu sözleri o ve başkaları tarafından (yukarıdaki gibi) tevil edilmektedir. Çünkü kesinlikle her nebî (aynı zamanda) velidir. Nebî aynı zamanda veli olmakla beraber, velilik yönü, nebîlik yönünden daha üstündür. Çünkü nebînin velayeti Hakk’ a, nübüvveti ise halka bakar. Mutlak anlamda bu görüşte hoş olmayan bir yön olduğu da gizlenemez. Taarruf sahibi şöyle demiştir: “Enbiyanın beşerin en üstünü olduğu ve her ne kadar kadri yüksek, hatırı büyük, derecesi üstün olsa dahi, beşer içinde enbiyaya fazilet bakımından denk ne bir sıddık ne bir veli ne de başka bir kimse olmadığı hususunda icmâ oluşmuştur.”</p>
<p>Bunun için Konevî şöyle demiştir: “Taarruf sahibi bu sözleriyle, velinin nebîden daha üstün olduğunu iddia eden dalâlet ehli bir tâifeyi reddetmeyi murat etmiştir. Böyle söylemek (velinin nebiden daha üstün olduğu) tahkik ehline göre ilhâd, dalâlet ve küfürdür. Böyle bir şeye tamamen zındık ve dalâlette olduğuna hükmedilmiş olanlardan başkası inanmaz. Evet, velayetin, nübüvetten daha üstün olduğu sözü, bir kısım müteahhirîn tarafından dile getirilmiştir. Bunlar hakkında da hüsnüzanda bulunulmuş ve bununla tek başına velayetin yine tek başına nübüvetten daha üstün olduğunu kastedilmediği; nebîde (velayet ve nübüvvet) olmak üzere iki sıfat olduğu (kendisindeki velayet sıfatının, nübüvvet sıfatından daha üstün olduğu şeklinde) ifade edilmiştir. Bununla ilgili yukarıda anlatılanları hatırla.”</p>
<p><strong>Kişinin Uyanıkken Hz. Peygamber’i (s.a.v) Görmesi </strong></p>
<p>Sûfîlerin eleştirilen görüşlerinden biri de uyanıkken Resûlullah’ın (s.a.v) görülebileceği iddialarıdır. Bu görüş, inkâr edilemeyecek bir husustur. Şeriat imamlarından İmam Gazâlî ile Yâfıî, bunun mümkün olduğunu ve vuku bulduğunu söyleyenlerdendir. Kurtubî’nin sözlerinde de bunun mümkün olduğuna dair işaretler vardır.</p>
<p>Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî, uyanık haldeyken Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) gördüğünü söylemiş ve bunu Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’a iletmiş ne şeyh ne de çağdaşı olan herhangi bir âlim onu yalanlamıştır. Bu konuda ben de bir kitap yazdım.736 Bundan dolayı burada fazla detaya girmeyi uygun bulmuyorum. Evet bu hususta bilerek ve imtihan ederek iddiacı yalancı kimseden kaçınılmalıdır. Bunlardan biri, bir defasında böyle bir iddiada bulundu. İmtihan etmek için biri onunla bir araya geldi ve imtihan etti. Bu kimseyi bâtıl alametlerinin kapladığını, yüzünde yalanın belirdiğini gördü. Sonra adamlardan biri (bu kimsenin yalanını) teyit edici olarak Resûlullah’ıgördü. Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle diyordu: “Bu, falan kimsedir. Söyledikleri bâtıldır. Bundan sakınsın. ” Sonra Allah bu kimsenin durumunu bâtıl ehli gibi yaptı.</p>
<p><strong>Hızır’ın (a.s) Durumu </strong></p>
<p>İlk dönemlerden itibaren sûfîlerin; Hızır’ın (a.s) durumu ile ilgili görüşleri, onunla buluşmaları ve hayatta olduğuna dair fikirleri eleştirilmiş ve reddedilmiştir. Bunu inkâr edenlerden biri de, İbnü’l-Cevzî’dir (v. 565/1170). İbnü’l-Cevzî bu konuda, “Şayet (Hızır) hayatta olsaydı, mutlaka Resûlullah (s.a.v) ile buluşurdu. Şayet Resûl-i Ekrem ile buluşmuş olsaydı bu vârid olurdu” demiştir. İnsanlar bunu inkâr edeni reddetmiştir. İbnü’s-Salâh da şöyle demiştir: “Ulema ve sülehanın çoğuna göre Hızır (a.s) hayattadır. Bunu inkâr eden bazı muhaddisler istisnadır.”</p>
<p>İmam Nevevî de Şerhu’l-Müslim&#8217;de, “Ulemanın cumhuruna göre Hızır (a.s), hay (hayatta) ve mevcuttur. Ehl-i salah, ehl-i marife ve sûfîler arasında bu hususta ittifak vardır” demiştir. Bu husuta birçok kimse kitap yazmıştır. Bu konu hakkında son olarak kitap yazanlardan biri de İbn Hacer’dir. Hızır’ın (a.s), Resûlullah (s.a.v) ile buluştuğuna dair birtakım hadisler de vârit (gelmiş) olmuştur. Bu hadisler her ne kadar zayıf da olsalar, tariklerin (hadislerin geliş yolu) ve haberlerin çok oluşu, onları kuvvetlendirmektedir. Hızır’ın (a.s) Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) vefatında sahabeye taziyede bulunması, Ali’nin (r.a), “Bu Hızır’dır (a.s)” demesi, bunun karşısında sahabenin sükût etmesi bir nevi icmâ sayılır. Ömer İbn Abdülaziz ile buluşmasına dair kısanın isnadı sahihtir.</p>
<p>Onun hakkındaki haberler çoktur.</p>
<p><strong>Abdal, Nücebâ, Evtâd ve Aktâb Meselesi </strong></p>
<p>Alimlerden bir kısmı sûfîlerin, abdal, nücebâ, evtâd ve aktâba dair görüşlerine karşı çıkıp, bu konuda hadiste bir asıl mevcut değildir diyerek eleştirmişlerdir. Durum dedikleri gibi değildir. Bu konuda hadisler ve haberler gelmiştir. Ben bunları bir kitapta topladım.737 Dolayısıyla burada bu konuda lafı uzatmayacağım. Ariflerin Sözlerinde Cebre Varan Hususlar Konevî şöyle demiştir: “Kendilerinde ihtiyar ve fiili nefyetmeleri sebebiyle bazı âriflerin sözlerinde bazan cebir varmış vehmi hâsıl olmaktadır. Kendilerinden.değil, Allah’tan gelene nazar etmeye (her şeyi Allah’tan bilmeye) gark olmalarından dolayı, böyle bir şeyi düşünmemeyi murat ederler.”</p>
<p><strong>Ruh Meselesi </strong></p>
<p>Sûfîlere yöneltilen eleştirilerden biri de ruh hakkındaki görüşleridir. Bilmiş ol ki onlar bu hususta üç gruba ayrılırlar.</p>
<p><strong>Birinci grup:</strong> Edeben, bu konuya dalmaktan kendilerini alıkoymaya rıza gösterenler. Bu da Cüneyd’in yoludur. Cüneyd şöyle demiştir: “Ruh Allah’ın kendi ilmi için ayırdığı ve buna halkından kimseyi muttali kılmadığı bir şeydir. ‘De ki: Ruh Rabb ’imin emrindendir ’738 buyurduğu için mevcut bilgiden fazlasıyla konuşmak câiz olmaz.”</p>
<p><strong>İkinci grup:</strong> Bu konuda Sühreverdî; insanların ruh hakkında konuştuklarını, oysa evla olanın bu konudan uzak durmak, Resûlullah’m edebiyle edeplenmek olduğunu ifade edip, Cüneyd’in sözlerini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu konuda insanların Allah’ın kelâmına uygun düşen teviller yaparak söz söylemeleri câiz olur. Şöyle ki tefsiri haram, konudan kopmamak şartıyla uygun tevil ise câiz kılınmıştır. İşte ikinci fırka bunlardır.</p>
<p><strong>Üçüncü grup:</strong> Üçüncü grup, şâz kalmıştır. Bunlar sözü ruhun kadîm olduğunu söylemeye kadar götürmüşlerdir. Bu, felsefecilerin kışkırtmasıdır. Bundan Allah’a sığınırız. Bunlardan biri ibareleri güzelleştirerek, “Ruh mevcut ve yücedir. Onun muhdes (sonradan olma) veya kadîm olduğu söylenemez” demiş ve cüz’î ruhların bu yüce ruhtan daha parlak ve ince olduğunu iddia etmiştir. Bu görüş de aynı şekilde bâtıldır. Bu konuda Konevî şöyle demiştir: “Müteahhirînin ibarelerinden bundan daha fazlası da yer almıştır. Hak olan şudur: Kadîm olan, Allah Teâlâ ve sıfatlarıdır. Bunun dışında kalan tüm ruh, cesetler ve başka şeylerin tamamı hâdistir (sonradan olma).” Ben derim ki bu faslı iyi öğren ve cidden muhkem kıl. Sonra ruhun muhdes (sonradan yaratıldığı) olduğuna inan ve bunu zihninde defalarca tekrarla. Tâ ki bu fikir senin etine ve kanına karışmcaya kadar. Seni aldanmaktan ve hurafe olan bir sözü kabul etmekten sakındırırım. Çünkü müteahhirîn ve diğerlerinden, çoğunun ayak kaymaları buradan meydana gelmektedir. Muvaffık kılan Allah’tır.</p>
<p><strong>Semâ Meselesi</strong></p>
<p>Semâa gelince, şayet aletler eşliğinde yapılmazsa, bizim mezhebimize göre haram değildir. Bunda inkâr edilecek bir durum da yoktur. Her asırda her mezhepten imamlar semâda hazır bulunmuşlardır. » Hafız Muhammed b. Tâhir el-Makdisî senediyle beraber Mus‘ab b. Zübeyr’den şöyle nakletmiştir: “Mâlik b. Enes’in meclisindeydim. Ebû Mus‘ab kendisine semâ meselesini sordu. Bunun üzerine Mâlik, ‘Bizim beldemizde bulunan ilim sahipleri buna karşı çıkmıyor ve bundan geride kalmıyorlar. Semâı, cahil veya kaba tabiatlı bir Iraklı nâsikten başası inkâr etmez’ cevabını verdi.” Yine aynı şekilde senediyle beraber Salih b. Ahmed b. Hanbel’den yapılan nakilde (Salih b. Ahmed’in) semâı sevdiği, bir adamı hazır bulundurduğu ve bu adamın terennüm ettiği ve babasının da dinlediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>İbn Tâhir de şöyle demiştir: “Kardeşimiz Ebû Muhammed et-Temîmî şöyle dedi: Şerîf Ebû Ali Muhammed b. Nasr b. Ebû Musa el-Hâşimî’ye semâ meselesini sordum. Şöyle cevap verdi: Bu konu hakkında ne diyeceğimi bilmiyorum. Ancak 380 senesinde Hanbelî şeyhlerinden biri olan şeyhimiz Ebü’l-Hasan Abdülaziz b. Hâris et-Temîmî’nin evinde arkadaşları için verdiği bir davette hazır bulundum. Bu davete Mâlikî şeyhlerinden Ebû Bekir el-Ebherî, Şâfiî şeyhlerinden Ebü’l-Kasım ed-Dârî, ashâbü’l-hadîs şeyhlerinden Ebü’l-Hasan Tâhir b. Hüseyin, zâhid şeyhlerden Ebü’l-Hasan b. Sem‘ûn, mütekellim şeyhlerden Ebû Abdullah b. Mücâhid ve arkadaşı Ebû Bekir el-Bâkıllânî de katılmıştı. Hatta (o kadar âlim vardı ki) orada bulunanlar, şayet bulundukları evin damı yıkılıp üzerlerine çökse, bir sene boyunca Irak’ta fetva verecek kimse kalmaz dediler. (İşte bu kadar âlimin bulunduğu o davette) sesi güzel bir adam vardı. Ona bize bir şeyler oku diyorlardı. Adam (şu sözleri) söylüyor, onlar da dinliyorlardı:</p>
<p><em>‘Parmakları, bir kâğıdın ortasına, </em></p>
<p><em>Solukla değil, kokuyla bir mektup yazdı. </em></p>
<p><em>Çekinmeden beni ziyaret et sana feda olayım </em></p>
<p><em>Zira bana olan sevgin insanlar arasında duyulmuş, diye. </em></p>
<p><em>Sevgilinin mektubunu sunan kimseye sözüm, </em></p>
<p><em>Beni bekle, baş üstünde değil, iki göz üstünde sana geleyim, oldu. </em></p>
<p>İbn Tâhir, “Kendisine iktida edilen imamlardan olup da semâ dinlemenin mubah olduğunu söyleyenlerin sonuncusu Şeyh Ebû İshak eş-Şîrâzî’dir. O ise vera‘ (takva), zühd ve zâhidliği ile gizlenemeyecek kadar (önemli) bir makamda idi” demiştir.</p>
<p>Beyhakî de Şuabü’l-İmân’da şöyle demiştir: “Kardeşim Abdurrahman Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’ye okudum. Şöyle cevap verdi: ‘İmam Ebû Sehl Muhammed b. Süleyman’a semâ meselesini sordum. Dedi ki: ‘Semâ, hakâik ehli için müstehap, vera‘ ehli için mubah, fısk ehli ve eğlence olsun diye yapanlar hakkında da mekruh sayılır.”</p>
<p>Konevî, Taarruf un şerhinde şöyle demiştir: “Müteahhirînden; Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm, Şeyh Takıyyüddin İbn Dakîkul‘îd ve İslâm imamlarının âlimlerinden başka kimseler de bazan semâda hazır bulunmuşlardır.”</p>
<p>İsnevî Tabakâtta, “Şeyh Tâceddin b. Ferkâh, sertıâı seviyor ve semâda hazır bulunuyordu” demiştir. Aynı şekilde Kutbüddin el-Kastallânî de semâı iyi görenlerdendi. Mâverdî, el-Hâvf de, “Abdullah b. Cafer b. Ebû Tâlib, gmâyı (nağmeli söz/şarkı) çokça dinleyenlerdendi. Bunun için câriyeler satın alırdı” demiştir. Durum böylece tayin edilip karara bağlanınca, şu hususların bilinmesi gerekecektir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bu anlattıklarımızdan, semâ halinin kemal bir hal olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Buna dair Cüneyd şöyle demiştir: “Semâ talebinde bulunan bir mürid görürsen, anla ki onda hâlâ tembellik eseri vardır.” Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin tarikatında semâ yoktu.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Konevî şöyle demiştir: “Bahsettiğimiz ruhsat, semâm çok fazla yapılmadığı durum için söz konusudur. Ancak semâı âdet ve alışkanlık haline getirip vaktinin çoğunu bununla geçirmek zemmedilmiştir.” İmam Gazâlî böyle tayin etmiştir. Buna da kalp ferahlansın diye genişlik tanındı. Zira bazan mubah olan şey, nefsi sakinleştirme niyetiyle yapıldığında sırf ibadet olur. Nitekim Ebü’d-Derdâ, “Nefsimi bazan bâtıl bir şeyle dinlendiriyorum. Böylece Hak (bir şeyi) yapmamda yardımcı oluyor” demiştir.</p>
<p>Avârif739 müellifi de, “Nitekim devamlı Allah için çalışan âbidlerin istirahat etmesi ve amele ara vermek suretiyle nefislerin birtakım ihtiyaçlardan faydalanması için bazı vakitlerde namaz kılmak mekruh kılınmıştır” demiştir.  Sühreverdî’nin Avârifü ’l-Maârif adlı eseri kastedilmektedir (Mütercim).</p>
<p>Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, “sadık” için şöyle demektedir: “Sadık kimsenin; cehli ilmini, bâtılı hak duygusunu, dünyası ahiretini artırmaya vesiledir.” Bu manadan olmak üzere, Resûlullah’a (s.a.v) kadınlar sevdirilmişti ki (Resûlullah), şerefli nefsinin hukukunu temiz yerden karşılamış olsun.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Avârif müellifi (Sühreverdî) şöyle demiştir: “Semâ yoluyla fitneye düşenler çoğaldı. Semâ konusunda safiyet ortadan kalktı. Ona olan düşkünlüğünden dolayı bazı kimseler onu savunmaya yeltendi. (Bunların) ameli azaldı, halleri bozuldu. Bunlar sık sık semâ toplantıları düzenlemeye başladılar. Böylece semâ nefislerin şehvet talebine, eğlence ve gaflet yerlerini hoş göstermeye bağlı kaldığından yara almaktadır. Bu durum, müridin (manen) ilerlemesine mani olmakta, zaman kaybetmesine, ibadetten daha az haz almasına sebep olmaktadır. Sıdk ehline göre böyle bir toplantı merdûddur. Özellikle de gerçek mutasavvıfların değil, tasavvufun sadece libas ve sûretine bağlı olanların önem verdiği hâzirundan iyi niyetli olmayanlara meveddet ve yakınlık suretiyle bir nifakın karıştırılması veya kavvâlin nefislerin kendisine meylettiği parlak biri olması; toplananlar arasında kadınlara fazlaca değer verilip ön plana çıkarılması ve hevâ ile dolu bâtınların bunlar karşısında yumuşaması gibi sayıklarla yapılan semâ toplantıları. Bunların haram oluşuna dair icmâ bulunmaktadır. Mâsiyet ehlinin hali bunlardan daha güzeldir. Çünkü mâsiyet ehli fısklarım görüyor, bunlar ise görmüyorlar ve bunu bilmeyenlere ibadetmiş gibi gösteriyorlar.”</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Avârif sahibi şöyle demiştir: “Şöyle bir söz vardır: Semâ, temkin ehli âriflerden başkası için sahih olmadığı gibi, mübtedî müridlere de mubah değildir.” Konevî de şöyle demiştir: “Meşâyih; nefislerini doğru bir mücâhedeye alıştırmadan, hemen iradelerinin başlangıcında semâı müridler için kerih görmüşlerdir.” Bazıları da, “Semâ; ancak kendisinde ölü bir nefis ve canlı bir kalp bulunup, nefsi mücâhede kılıcıyla öldürülmüş, kalbi ise muvafakat ve müşahede nuruyla hay (canlı) olan kimse için uygun olur” demişlerdir.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Avârif müellifi şöyle demiştir: “Sûfîler ancak birbirleriyle semâ yaparlardı. İhvan yoksa semâı terkederlerdi. Cüneyd’in semâı terkettiği söylendiğinde kendisine, ‘Niçin semâ yapmıyorsun?’ diye soruldu. Cüneyd, ‘Kiminle?’ dedi. ‘Kendi kendinle’denildi. Cüneyd, ‘Kimden?’ diye sordu.”</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Serrâc et-Tûsî, tasavvufa dair telif ettiği el-Lüma ‘ adlı eserinde, “Allah’ın esma ve sıfatlarım tanıyıp ona ancak yakışanı izâfe edebilecek bir konuma gelinceye kadar müride semâ câiz olmaz. (Bunları tanımalı ki) kalbi dünya sevgisi, övülme, metholunma isteğine bulaşmasın. Böylece kalbinde mahlûkata dair bir tamah kalmasın, kalbini gözetebilsin, hududunu mahafaza edip vaktine riayet edebilsin” demiştir.</p>
<p><strong>Yedincisi:</strong> Avârif sahibi şöyle demiştir: “İnsaf sahibi kimse; günümüz insanlarının toplantılarında, şarkıcının elinde defiyle, gazelcinin gazeliyle oturma hallerine bakıp, bu tarz bir oturuşun acaba Resûlullah (s.a.v) döneminde olmuş olabileceğini düşünebilir mi? Onlar hiç toplantılarına kavvâl (söz söyleyen/nağmeci) getirip onu dinlemişler midir? Hiç şüphesiz böyle bir şey vuku olmamıştır. Şayet böyle bir şeyde fazilet olsaydı, onlar bunu ihmal etmezlerdi. Bunda bir fazilet olduğunu iddia eden kimse, Allah Resûlü’nun, ashabının ve tâbiînin marifet ahvalinden nasipsizdir. Müteahirrîn ulemasından bazısı bu meclisleri güzel sayarak bu konuda yanılmışlardır. Onlara seleften delil getirildiğinde hemen müteahhirînden delillerle karşı çıkıyorlar. Halbuki selef Resûlullah’m (s.a.v) çağma daha yakm olduğu gibi, hidayetleri de Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) hidayetine daha uygundur.” Ben bir ara Şeyh İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın semâ hakkında yazdığı ve bu konudaki görüşlerini belirttiği bir fasla (bölüme) rast gelmiştim Şeyh orada semâ hakkında şöyle demekteydi: “Semâ, semâda bulunan ile onlan dinleyenler bakımından şu kısımlara ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong> Ârif-i billâh olanların semâı: Bunların semâı, hallerinin değişmesine göre değişiklik arzeder. Kendisine havf (korku) galebe çalan kimseye, onu anımsatan bir şey zikredildiğinde, semâm etkisi çok olur. Semâm tesiri; kendisinde hüzün, ağlama ve hallerin değişmesi şeklinde ortaya çıkar.</p>
<p>Havf (korku) da kısımlara ayrılır:</p>
<p><strong>a)</strong> İkâb (cezalandırılma) korkusu.</p>
<p><strong>b)</strong> Sevabı kaybetme korkusu.</p>
<p><strong>c)</strong> Melikü’ 1-Vehhâb ile ünsiyet ve kurbu (yakınlaşma) kaybetme korkusu.</p>
<p>Bu kısım, korkanların ve semâ yapanların en faziletli olandır. Bu durumda yapmacık bir hal yoktur ve bu sadece korkunun tesiriyle oluşan bir haldir. Zira korku, yapmacık hal ve riyaya engel olur. Kur’an dinlediği zaman, Kur’an’ın tesiri bu kimseye şiir ve şarkıdan daha etkili olur.</p>
<p><strong>2.</strong> Kendisinde recâ hali galebe çalanın semâı: Bu da, arzu ve recâ (ummak) bahsi geçtiğinde, semâm kişide tesir etmesi durumudur. Şayet bu kimsenin recâsı (umma), ünsiyet ve kurb (yakınlaşma) için ise, semâı da râcinin (uman kimse) semâmdan daha faziletli olur. Yok eğer recâsı sevap için ise ikinci rütbede yer alır. Semâm birinci durumdaki tesiri, İkincisinden daha şiddetli olur.</p>
<p><strong>3.</strong> Kendisinde hub (sevgi) hali galebe çalanın semâı: Bu da iki kısımdır. Birincisi: Allah’ı, kendisine bahşettiği nimetler ve ihsanı için sevmek. Bu kimseye in‘âm, ihsan ve ikram (içeren sözlerin) semâı tesir eder. İkincisi: Zatının şerefi ve sıfatlarının kemali sebebiyle kendisinde Allah sevgisinin galebe çalması hali. Bu kimseye Zât’m şerefi ve sıfatlarının kemali bahsinin geçmesi tesir eder. Uzaklık ve ayrılık bahsi geçtiğinde tesiri daha da artar. Bu (semâ) daha önce bahsi geçenlerden daha faziletlidir. Çünkü buna yol açan şey, sebeplerin en faziletli olanıdır.</p>
<p><strong>4.</strong> Kendisinde tâzim ve yüceltme hali galebe çalanın semâı: Bu kısım, diğer üçünden daha faziletlidir. Çünkü bu semâda nefsi için hiçbir haz (pay) yoktur. Burada nefis, tâzim ve yüceltmek amacıyla zayıflamakta ve küçülmektedir. Dolayısıyla öncekilerin aksine bu semâda nefsi için bir pay yoktur. Zira bu kısımdakiler; Rab’leriyle bir vecih, nefisleriyle de başka bir vecih veya vecihlerde bulunurlar. Allah için hâlis olanla, nefsinin dahil olduğu konum arasında ne kadar da fark vardır. Çünkü seven kimse sevdiğinin cemaliyle lezzetlenir. Nefsinin payı da budur. Korkan kimse böyle değildir. Bunların halleri, kendisinden semâı aldıkları (dinledikleri) kimseye göre farklı olur. Dolayısıyla evliyadan gelen semâ (işitilen söz), ahmak cahilin semâmdan daha tesirlidir. Enbiyadan gelen semâ, evliyadan gelen semâdan daha tesirlidir. Yer ve göğün Rabb’inden gelen semâ ise enbiyadan gelen semâdan daha tesirlidir. Zira seven kimseye, mahbûbun sözünün, başkalarının sözünden daha fazla etki yaptığı gibi, korkan kimseye Rabb’in kelâmı, başkalarının kelâmından daha fazla etki yapar. Bundan dolayı enbiya ile sıddıklar ve bunların ashabı (arkadaşları) eğlence ve şarkı semâı ile meşgul olmamışlardır. Hallerine yaptığı tesirden dolayı Rabb Terinin semâı (onun kelâmını dinleme) ile yetinmişlerdir.</p>
<p>İnsanların çoğu, eğlence sesi, şiir ve şarkının güzelliğinde nefse bir pay vardır demek suretiyle şiir ve şarkı dinleme (semâ) hususunda hataya düşmüşlerdir. Onlardan biri halini harekete geçiren bir şey işittiğinde o eğlenceli şeyin sesi ve şarkının nağmesi sebebiyle nefsi lezzetlenir ve şiir o kimsenin hali; sevgi, havf (korku) ve recâdan hangisini gerektiriyorsa ona o hali hatırlatır. Bunun üzerine bu kimsede o haller taşmaya başlar ve nefis kendisine tesir eden duruma göre etkilenir. Semâ, hub (sevgi) ve havf (korku) şeklinde kendisini kaplayan şey cihetiyle tesir eder. Böylece o kimsede nefsinin lezzeti ve Rabb’inin sıfatlarıyla alakası şeklinde iki durum meydana gelir. Tamamının Allah’la alakalı olduğu zanedilir ki böyle düşünen yanılmıştır.</p>
<p><strong>5.</strong> Kendisinde mubah türünden bir arzu galebe çalanın semâı: Hanımına veya câriyesine âşık olmak gibi mubah bir arzunun galebe çaldığı kimsedir. Semâ bu kimseyi heyecanlandırarak şevk, ayrılma korkusu ve kavuşma ümidinden dolayı kendisine oldukça tesir eder. Bu sebeplerden dolayı da bu kimse coşkuya gelir. Bu tür semâda herhangi bir beis yoktur.</p>
<p><strong>6.</strong> Kendisinde haram türünden bir arzu galebe çalanın semâı: Parlak bir genç veya kendisine haram olan bir kadın isteği gibi haram bir arzunun galebe çaldığı kimsedir. Bu kimseyi semâ harama gitmesi için heyecana getirir veya haram yaptırır ki semâm bu kısmı haramdır.</p>
<p><strong>7.</strong> Bu altı kısmın dışında kalan kimsenin semâı: Bir kimse, bu anlattığınız altı kısımdan kendime ait bir şey bulamıyorum, semâm benim için hükmü ne olur, diye sorarsa, genel olarak fasit arzu olarak telakki edildiğinden, senin için mekruh olur deriz &#8230; Bazan günahkâr bir grup, semâda hazır bulunur, kendilerini saran birtakım kötü arzular için ağlar ve sızlarlar. Böylece orada bulunanlara kendilerini yukarıda zikredilen altı kısımda yer alan sebeplerden dolayı semâda bulunuyormuş gibi gösterirler. Bunlar, mâsiyet ile veli olduklarının vehmedilmesi gibi iki durum arasındadırlar. Bazan da semâ meclisine, yakınlarını veya kendisi için çok değerli olan bir azizini kaybetmiş olan kimseler gelir. Bu kimselere okunan şiir ve nağmeler, sevdiğinden ayrılmayı ve onlarla bir araya gelmemeyi hatırlatır da ağlamaya başlar ve oradakilere sanki Allah için ağlıyormuş izlenimini vermeye çalışır. Bu kimse haram olmayan bir fiille gösteriş yapan riyakâr biridir.”</p>
<p><strong>Övülen Semâ </strong></p>
<p>Övülmüş olan semâ, ancak övülmüş ve razı olunmuş fiillerin meydana gelmesini sağlayan sıfatların zikredilmesiyle hâsıl olur. Her bir sıfatın kendisine has Bir hali vardır. Rahmet sıfatını zikreden veya kendisine zikredilen kimsenin hali, râci (ümitvar) kimsenin hali; semâı da râcinin semâı olur. Cezanın şiddetini zikreden veya kendisine zikredilen kimsenin hali, hâif (korkan) kimsenin hali; semâı da hâifin semâı olur. Hali muhabbet olan kimse, mahbûbun (sevgilinin) cemalini (güzelliğini) zikrettiğinde veya kendisine zikredildiğinde hali muhiblerin hali; semâı da muhiblerin semâı olur. Hali (Allah’ı) yüceltmek ve korkmak olan kimse, (Allah’ın) azametini zikrettiğinde veya kendisine zikredildiğide hali, korkan ve yüceltenin hali; semâı da korkan ve yüceltenin semâı olur. Hali tevekkül olan kimse; zarar ve fayda verenin, yücelten ve alçaltanın, uzaklaştıran ve yaklaştıranın sadece Allah olduğunu zikrettiğinde veya kendisine semâ da zikredildiğinde, hali mütevekkilin (tevekkül eden) hali; semâı da onların semâı olur. Semâ esnasında insanların çoğu bu haller arasında gidip gelir ve zikredilen şeye (nağmeye) göre halden hale girerler. Bazıları da içinde bulundukları ilk hal sebebiyle şairin okuduklarına hiç aldırmaz ve söylenenlere meyletmezler.</p>
<p><strong>Cahil Âbid ile Fâcir Âlim </strong></p>
<p>Miâdü’l-Mürîdîn müellifi şöyle demiştir: “Bu (kitap/fasl); ibâha (her şeyi mubah gören fırka), hulûl (Allah’ın kişi veya bir varlığın içine yerleştiği düşüncesi), ittihâd (Allah ile varlığın bir ve aynı olduğu fikri) ve tecsîm (cisim olarak düşünme) konularında hataya düşmüş olan fırkalar ile hatalarını beyan ve onlara reddiyedir. Çünkü bunların hataya düşmelerinin ana sebebi, dinin usul ve furûu konusundaki cehaletleridir. Öyle ki ilmi ve ilme tâbi olmayı terkedip şehvet ve nefislerine uymuşlardır.” Yüce Allah şöyle buyurmuştun O^İJuj “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun”140 Resûlullah da (s.a.v) : “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer ’e iktida edin (uyun) ”741 demiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız uyun, hidayet bulursunuz. ”142</p>
<p>Bil ki şayet müridin beraberinde (yolunu aydınlatan) ilim ışığı ve onu tutuşturan muallimi yoksa, lânetli şeytanın kandırmalarına düşmekten kurtulamaz. Yüce Allah kullarını birçok âyette şeytanın alışkanlıklarına düşmekten menetmekte ve uyarmaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Şeytan sizin için bir düşmandır. O halde siz de onu düşman edinin.”743 Dolayısıyla bu yolun tâlibi olan kimseye vâcip olan şey, kendisiyle imanın gerçekleştiği sahih bir ilim olup ona inanma, tek görme ve onu öğrenmektir. Tâ ki ârif-i billâh olup, onunla Allah için amel edip Allah için muhlis oluncaya kadar. Yani faydalı bir ilimdir. O da şeriat ve tarikat ilmidir. Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:  “İlim iki türlüdür. Biri lisandadır ki bu Allah ’ın kulları üzerindeki hüccetidir. Diğeri ise kalpte bulunur. İşte faydalı olanı budur. ”744 Yine şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahiretin hayrı ilimle beraber, dünya ve ahiretin şerri cehaletle beraberdir. ”745</p>
<p>Firdevs adlı kitapta Ebû Ümâme’nin (r.a) Resûlullah’tan (s.a.v) şu rivayette bulunduğu aktarılmaktadır:  “Nice âbid vardır ki cahildir. Nice âlim de vardır ki fâcirdir (günahkâr). O halde âbidin cahil olanından; âlimin de fâcir olanından sakının. ”746 Hz. Ali de (r.a) şöyle demiştir: “İslâm konusunda belimi büken şu iki tip insandan başkası değildir. Fâcir âlim ile bid‘atçı nâsik (zâhid). Fâcir âlime gelince, insanlar kendisinde gördükleri günahlar sebebiyle ilminden uzaklaşırlar. Bid‘atçı nâsik kimseye ise, kendisinde gördükleri zühd sebebiyle insanlar rağbet gösterirler.”747 Şa‘bî’nin (rah.), “Âlimlerin fâcir olanından; âbidlerin de cahil olanından kaçının. Zira bütün tutkuların âfeti bu iki grup insandır” dediği nakledilmiştir. Resûlullah (s.a.v) ise  “Ümmetimin helâki, fâcir âlim ile cahil âbiddir. Kötülerin en kötüsü âlimlerdir. Hayırlıların en hayırlısı da âlimlerin hayırlı olanıdır”748 buyurmuştur.</p>
<p>Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Âhir zamanda cahil âbidler ilefâsık âlimler olacaktır. ”749 Avârif müellifi, “Cahil âbidlerden maksadı, ashâb-ı ristâktır” demiştir. Zira genellikle bu kimselerde nefsin selâmeti, fuzuli şeyleri ve çok konuşmayı terketmeleri sayesinde az bir miktar iç aydınlanma meydana gelir. Bunlarda ilmi bir geçmiş olmaz. Âlim -i rabbânî olan bir şeyhin emrine itaat etmezler. Bunlar, çiçek açtığı halde meyve vermeyen zakkum ağacına benzerler. Kendi kendine yetişmez ve terbiye de edilemez. Asıl olan şey ubûdiyettir. Tâ ki hali kendisini aldatmasın, nefsini beğenmesin; cehaletle yaptıkları ibadetleri kül üzerine yapılan bina misali olmasın. Bu kimselerin hali asla kemale ermez ve kendilerinde velayet ilmi hâsıl olmaz. Çünkü şeriat kanunu ve tarikat âdabı üzerine bina edilmemiştir. Kendilerini şeytanın vesveseleri kaplar ki o, nefsin en büyük casusudur. Şeytan; yanlışlıklara bulaşmalarına, sebepleri terkedip ahlâklıların elbiselerine bürünmelerine, böylece garip ve acayip şekiller ile hareketler izhar etmelerine ve insanları kandırmak için sükût ederek münker yerlerde oturmalarına sebep olur. Bu hal, fiil ve şekiller ile insanları avlayarak, riya ve gösteriş yoluyla menfaat elde etmek için aralarında şöhret bulurlar. İşte bunlar, bu ümmetin şâz (kural dışı, kabul görmeyen) deccâllarıdır. Fâni dünyayı, ebedî olan ahirete tercih etmişlerdir.</p>
<p>Avârif müellifi, “Şüphesiz ki nefis, bâtıla meyyal olup haktan nefret eder” demiştir. Bunun en bariz delili, Nuh’un (a.s) kıssası ile Sâmirî meselidir. Nuh (a.s), insanları 950 yıl boyunca hakka devet ettiği halde ona sadece doksan kişi iman etti. Sâmirî ise sadece sihir bilgisi olan bir kâfir idi. Kendi elleriyle ziynet eşyasından bir buzağı (heykeli) yaptı ve ona üfledi. Böylece buzağı, gök gürültüsüne benzer bir ses çıkarmaya başladı. Sâmirî, “Bu sizin ve Musa’nın ilâhıdır” deyip insanlan buzağı heykeline tapmaya davet etti. Sâmirî’nin bu davetini 70.000 kişi kabul etti ve ona tâbi oldu. Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere, taklitçilerde imanın hakikati bulunmaz. Çünkü irfanın aslı, ancak kalp sahibi olan veya kulak veren kimsede meydana gelir. Böyle kimse hakkı hak ile, bâtılı da bâtıl ile görünceye kadar şahittir. O halde hakka tâbi ol ve bâtıldan kaçın. Avârif müellifi, “İşte bu sebepten dolayı Resûlullah (s.a.v), &#8216;Allah, cahil veli (dost) edinmez’750 buyurmuştur” demiştir.</p>
<p>Yine şöyle devam etmiştir: “Şayet, ‘Hiç ilim (tahsil) etmediği halde, ilimlerin hakikatine eren kimseler biliriz’ denilecek olursa, ‘Doğrudur, ancak bu durum nadir olur. Hüküm nadire göre olmaz’ deriz.” Şayet böyle bir durum ortaya çıkarsa, şeriatın esaslarına göre ubûdiyyet yapmaya bu kimseyi Allah’ın muvaffık kılması gerek. Zira cehalet, kötülüğü çokça emreden nefsin (nefs-i emmâre) neticesidir. Velayet ashabının gereği ise, nefs-i mutmainnedir (mutmain olmuş nefis). Velayet ehlinin; şeriat emirleri hakkında âlim, onlarla âmil (amel eden) olması, tarikat âdabına vâkıf ve ona göre sülük etmesi, hakikat irfanı hakkında kâmil ve ona vâsıl olması, bunda da muhlis olması gerekir. Tâ ki sülûkü tamamlanıp visal alemine yükselsin. Ey (bu yolun) tâlibi olan kimse! Kötülerin sohbetinden çok ama çokça kaçın. Çünkü onlar, yol kesici (hedefe ulaşmayı engelleyen) kimselerdir. O halde Kur’an’m ve Hz. Peygamber’in hadislerinin ipine sıkıca sarıl. Sehl et-Tüsterî şöyle demiştir: “Şu üç sınıf insanın sohbetinden kaçının. Gafil zorba, yağcı kurrâ ve cahil mutasavvıflar.” O halde meseleyi anla ve hata etme. Zira din açıktır.</p>
<p>İmam Suyuti &#8211; Tasavvuf Risaleleri,Haz:Ferzende İdiz,syf.436-461</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>720 Gazâlî, İhyâ, VI, 395.</p>
<p>721 Nesâî, Ebû Abdurrahman Ahmedb. Şuayb, Sünen, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1421/2001, İşretü’n-Nisâ, 1; Ahmed b. Hanbel, el-M usnedXlX, 305.</p>
<p>722.Ebû Davud, Edeb, 86; Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mu ‘cemü’l-Kebîr, Musul: Mektebetü’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1404/1983, VI, 277.</p>
<p>723 Hâtır: Arapça’da, akla gelen, hatıra gelen, hatırlayan gibi manaları olan bir kelimedir. Kâşânî’ye göre, kulun katkısı olmadan gelen, kalbe doğan şeye hâtır denir (bk. Kâşânî, Abdürrezzâk, Letâifü’l-A ‘lâm fîİşârâtîE hli&#8217;l-llhâm [çev. Ekrem Demirli], İstanbul: İz Yay., 2004, s. 229; Cebecioğlu, a.g.e., s. 255).</p>
<p>725 Hindî, Alâeddin Ali b. Hüsâmeddin, Kenzü’l-Ummâl (thk. Bekrî Hayyâtıî), Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1401/1981,1,242.</p>
<p>726 Müslim, Kader, 17; İbnMâce, İmân, Fezâilü’s-Sahâbe, 13;Ahmedb. Hanbel, el-MüsnedX1,130.</p>
<p>727 Gazâlî, İhyâ, c. IV, ss. 2-4.</p>
<p>728 Mevâcid : Vecd halleri, buluşlar anlamında bir kelimedir. İlham ve manevi tecrübe ile Allah dostuna açık olan hal ve makamlar demektir. Bu, vecdin kendisi değil sonucudur (bk. Cebecioğlu, a.g.e., s. 431).</p>
<p>729 Bakara 2/269.</p>
<p>730 Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, IV, 430.</p>
<p>731 Âyetin tamamı şöyledir:  “Derken îsrâiloğulları’nı denizden geçirdik. Firavun, askerleriyle takip ve taarruz etmek için derhal arkalarına düştü. Sonunda boğulma kendini sıkboğaz edince, &#8216;İnandım, gerçekten de İsrâiloğulları ’nın iman ettiği Allah’tan başka ilâhyok, ben de ona teslimiyet gösterenlerdenim! ’ dedi&#8221; (Yunus 10/90).</p>
<p>732 Mü’min 40/85.</p>
<p>733 Mü’min 40/46.</p>
<p>734 Hûd 11/98.</p>
<p>735 Beyhakî, Şuabü ’l-İmân, nr. 10590-91.</p>
<p>736 Bahsettiği eser, Tenvîrü ’l-Halekfîİmkâni Rü ’&#8217;yeti ’n-Nehî ve ’l-Melek adlı kitabıdır. Müellifin tasavvufî eserleri kısmında bu kitap hakkında bilgi verilmiştir (bk. Süyûtî, Celâleddin, Tenvîrü ’l-Halek f i İmkâni Rü’yeti’n-Nebî ve’l-Melek, Kütahya VâhidPaşaİl HalkKtp., nr. 43 Va 2282).</p>
<p>737 Söz ettiği eserinin ismi, el-Haberü’d-Dâl alâ Vücûdi’l-Kutb v e ’l-Evtâd v e ’n-Nücebâ v e ’l-AbdâFdir. Müellifin tasavvufî eserleri kısmında bu kitap hakkında bilgi verilmiştir. Bu eser için bk. Süyûtî, Celâleddin, el-Haberü ’d-Dâl alâ Vücûdi ’l-Kutb ve ’l-Evtâd ve ’n-Nücebâ ve ’l-Abdâl, Konya Bölge Yazmalar Ktp., nr. 07 Ak 232/4; Kâtib Çelebi, Keşfü ’z-Zunûn, I, 700; Bağdatlı, Hediyye, I, 283.</p>
<p>738 Isrâ 17/85.</p>
<p>740 Nahl 16/43.</p>
<p>741 Tirmizî, Menâkıb, 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned XXXVIII, 281; İbnü’l-Mülakkm, elBedrü ’l-Münîr, IX, 578.</p>
<p>742 İbnü’l-Mülakkm, el-Bedrü’l-Mürıîr, IX, 584; Askalânî, Fethu’l-Bârî, IV, 57; Sülemî, Ebû Abdurrahmân, Âdâbü ’s-Sohbe (thk. Mecdı Fethî), Mısır: Dârü’s-Sahâbe, 1410/1990,1 ,117.</p>
<p>743 Fâtır 35/6</p>
<p>744 Dârimî, Mukaddime, 34; Beyhakî, Şuabü’l-İmârı, III, 293; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, İV, 512.</p>
<p>745 Kenânî, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed, Tenzîhü’ş-Şerîati’l-Merfûa an i’l-Ehâdîsi’ş-Şenîat i ’l-Mevzûa, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., I, 289.</p>
<p>746 Hindî, Kenzü ’l-Ummâl, IX, 43; Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, IV, 22; Makdisî, Zahîre, III, 1395.</p>
<p>747 Münâvî, Feyzü ’l-Kadîr, VI, 525.</p>
<p>748 Aclûnî, Keşfîi’l-Hafâ, II, 332.</p>
<p>749 Süyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr, II, 403; Hındî, Kenzü’l-Uummâl, XIV, 222; Makdisî, Zahire, V, 2797&#8217;.</p>
<p>750 Ali el-Kârî, Ali b. Sultân el-Herevî, el-Masnû ‘f i Ma ‘rifeti ’l-Hadîsi ’l-Mevzû ‘ (thk. Abdülfettâh Ebû Gudde), [baskı yeri yok], Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, ts., I, 156.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/">Tasavvufî Bazı Meselelere Dair Açıklamalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufi-bazi-meselelere-dair-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 23:11:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Üns]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Burnun Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eller ve Ayakların Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gözün Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Manası]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kulağın Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Taat]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki, mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin. Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir. Haşyet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-20318 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg" alt="" width="332" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 332px) 100vw, 332px" /></a></p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin.</p>
<p>Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir.</p>
<p>Haşyet, bilen kimsede,</p>
<p>tevekkül, güvenende,</p>
<p>havf ise yakın sâhibinde bulunur.</p>
<p>Şükredenin (nimeti) artırılır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong>,</p>
<p>kulun ulaşabildiği anlayış (fehm) derecesi,aklını (hevâsına) tercih etmesi, mevcût ilmi,Allah&#8217;a karşı takvâsı ve tâati ölçüsündedir.</p>
<p>Allah her kime akıl ihsân eder,onu îmândan sonra ilimle ihyâ eder ve kusurlarını yakin ilmiyle gösterirse,onun için artık iyilik/hayır hasletleri sıraya dizilir.</p>
<p>O halde;</p>
<p>birr&#8217;i takvâda ara,</p>
<p>ilmi haşyet ehlinden al,</p>
<p>sıdk&#8217;ı, tefekkür diyârında onu araştırarak celbet.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Biz İbrahim&#8217;e, yakîne erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gös­teriyorduk.(En&#8217;âm 75)</p>
<p>Resûlullah da (sa): &#8220;Yakîni öğren(meye çalış)ın. (Çünkü onu) ben de öğrenmekteyim.&#8221; buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan akıl, hilekâr bir akıldır.</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih etmek,</p>
<p>ilmi cehâlete tercih etmek,</p>
<p>Dîni dünyâya tercih etmek.</p>
<p>Kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan ilim, insanın aleyhindeki delilleri artırır:</p>
<p>(Mâsiyete, mâlâyanîye olan) rağbeti kesip, kendine ezâ vermekten alıkoymak,</p>
<p>Haşyetle ameller işlemek,</p>
<p>Cömertlik ve rahmetle herkese insâflı davranıp elinden geleni esirgememek.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>hiç kimse akıl gibi bir zînetle süslenmedi ve ilimden daha güzel bir elbise giymedi. Çünkü Allah ancak akılla bi­linir ve O&#8217;na ancak ilimle itâat edilir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mârifetullah ehli, hâl(ve hareketlerinin temellerini ilmi gerçeklikler üzerine binâ etmiş ve fürû&#8217;u iyice anlamış/kavramıştır.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini de verir.&#8221;Bunun alâmeti, ilim ile birlikte endîşenin ve (yapabilme) kudretinin de artmasıdır. İlmi artıran her şey havfı da artırır. Ameli artıran şey de tevâzuu artırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Büyüklerimizin) yolunda, üzerine başka şeyler binâ edile(bile)n temeller şunlardır:</p>
<p>Emri bi&#8217;l-ma&#8217;rûf ve neyhi ani&#8217;l-münkere sıdk ile sarılmak,</p>
<p>ilmi nefsin hazlarından üstün tutmak,</p>
<p>bütün yarattıklarına karşı, Allah ile müstağni olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisinde,</p>
<p>ilmin haşyeti,</p>
<p>amelin basireti,</p>
<p>aklın mârifeti artırdığı kişilerin eserlerini tercih et.Ede­binin yokluğu seni onların yolundan engelliyorsa, nefsini zemmetmeye dön. Muhlis kulların vasfı ilim ehline gizli kalmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>her fikirde/düşüncede bir edeb vardır. Her işârette de bir ilim vardır. Bunu da yalnız Allah&#8217;ın (cc) murâdını anla­yanlar ve hitâbından yakînin ürünlerini toplayanlar ayırd edebilir.</p>
<p>Bunun &#8220;sâdık (insan)&#8221;daki alâmeti şudur:</p>
<p>Baktığı zaman ibret alır,sustuğunda tefekkür eder,konuştuğunda zikreder,verilmeyip men edildiğinde/engellendiğinde sabreder, verilince şükreder,belâya uğrayınca istircâ eder (&#8220;innâ lillah ve innâ iley- hi râciûn&#8221; âyetini okur; Allah&#8217;a sığınır),biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir,bil(gilen)diğinde tevâzu gösterir,öğrettiğinde rıfk ile,(bir şey) sorulduğu (veya istendiğinde de cömertçe davranır.</p>
<p>Yolda bulunan/kendisine başvuran için şifâ,(doğru) yolun gösterilmesini isteyene yardıma olur.(O,) sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığmaktır.Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur;Allah Teâlâ&#8217;nın hakkı husûsunda ise endişelidir.Onun niyeti amelinden efdal, ameli ise sözünden daha beliğdir.Hak üzeredir.Sığındığı/bağlandığı hayâ,bildiği verâ&#8217;,Delili/şâhidi ise güven(ilirlik)dir.</p>
<p>Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür,ilimden hakikatleri vardır,onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır,onunla (mes&#8217;eleleri) yo­rumlar.</p>
<p>Bu mertebeye ancak Allah Teâlâ için nefsiyle cihâd eden,tâat ederken niyeti istikamet üzere olan,gizli ve açık işlerinde Allah&#8217;tan korkan, emelini kısaltan,tehlikeden sakınmak için tetikte olan,niyaz denizinde yelken açıp,necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir.</p>
<p>Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir. Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun [gurûr diyârının]  sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini  unutturmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>akıl sâhibinin ilmi sahih, yakîni de sâbit olduğu zaman, kendisini Rabbin(in gazâbın)dan ancak sıdk&#8217;ın kurtaracağı­nı anlar; onu elde etmek için çaba sarf eder. Ölmeden önce ihyâ olmak isteğiyle sıdk ehlinin ahlâkım araştırır ki, vefâtından sonraki ebediyet yurdu için hazırlansın ve Rabbinin: &#8220;Hiç şüphesiz Allah, mü&#8217;minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını sa­tın almıştır.&#8221; (9/Tevbe 111) kavlini duyduğu zaman nefsini ve malım O&#8217;na satsın.</p>
<p>Bundan sonra da câhilken ilim öğrenir,fakirlikten sonra zenginleşir,vahşetten ünsiyyete geçer,uzaklıktan sonra yakınlık olur,yorgunken istirâhata geçer,işleri düzelir,kaygıları cem olur/birleşir.</p>
<p>Artık (bu kişinin) şiârı güvenilirlik,hâli murâkabe olur.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor&#8221;</p>
<p>(Gerçek akıl ve yakîn sâhibi) sustuğu zaman, câhil onu konuşmayı beceremiyor, merâmını anlatamıyor zanneder Oysa onu susturan hikmettir.</p>
<p>(Konuştuğu zaman,) ahmak onu saçmalıyor sanır; hâlbuki onu Allah için nasihat etme isteği konuşturmaktadır.</p>
<p>(Câhil,) onu zengin zanneder; ama onun zenginliği iffetli olmak&#8217;tır.</p>
<p>(Bâzen de) fakir zannedilir; ancak tevâzuundan dolayı öyle görünmektedir.</p>
<p>Üzerine vazife olmayan şeye kalkışmaz; gerektiğinden fazla, tâkatinin üstündeki bir yükün altına girmez.Muhtâc olmadığı şeyi almaz;korumaya vekil olduğu şeyi de bırakmaz.</p>
<p>İnsanlar ondan yana râhattadırlar;fakat o ise nefsinden bıkmıştır.Hırsını verâ ile öldürmüştür.Takvâsı ile tamahkârlığına son vermiştir.ilim nûruyla, (nefsi) arzu ve ihtiraslarım tüketir, yok eder.</p>
<p>İşte sen de böyle ol!</p>
<p>Onlar gibilerle arkadaşlık et,</p>
<p>onların izlerine tâbi ol,</p>
<p>onların ahlâkıyla edeblen.</p>
<p>İşte bunlar güvenilir hazînelerdir; onları verip de dün­yâyı satın alan aklanmıştır.</p>
<p>Onlar, belâlara karşı hazırlıklıdır.Güvenilir dostlardır onlar.Fakir düşersen yardımcı olurlar.Rablerine duâ edince seni unutmazlar.</p>
<p>&#8220;İşte onlar Allah&#8217;ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah&#8217;ın fırkası olanlar umduklarına erenlerin ta kendileridir.&#8221; (58/Mücâdele 22)</p>
<p>Allah kalbini anlayış (fehm) ile genişletsin, göğsünü ilimle aydınlatsın ve niyetini/himmetini yakîn ile cem et­sin&#8230; Bil ki, ben, kalbe giren her belânın kesinlikle fuzûlî iş­lerin sonuçlarından olduğunu gördüm.</p>
<p>Bunun temelinde de</p>
<p>cehâlet ile dünyâya dalmak,</p>
<p>öğrendikten sonra varış yerini (meâd&#8217;ı) unutmak yatar.</p>
<p>Bundan kurtuluşun yolu ise,</p>
<p>verâ (makamın)da her şüpheliyi/bilinmeyeni terk etmek,</p>
<p>yakînde de her malûmu (bilineni) almak, kabul etmektir.</p>
<p>Ben şunu tesbît ettim ki, kalbin fesâdı dînin fesâdıdır. Resûlullah&#8217;ın (sa) şu sözünü görmez misin: &#8220;Dikkat edin! Be­dende bir et parçası var ki, eğer o doğru/sağlıklı olursa bedenin ta­mamı doğru/sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozu­lur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.&#8221; buyurmuştur. &#8220;Be­den&#8221; in burada kastedilen mânâsı &#8220;dîn&#8221;dir. Çünkü organla­rın salâhı ve fesâdı dîn iledir.</p>
<p>Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk et­mek ve tûl-i emel ile aldanmaktır. Eğer kalbinin salâhını is­tersen,havâtır ânında irâdenle (karşı) dur.</p>
<p>Allah için olan işi yap, başkasını bırak.Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için (Allah&#8217;tan) yardım iste.</p>
<p>Tesbît ettim ki,</p>
<p>temeli ve sâiki kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, li­sânda ve gıdâda tezâhür etmektedir.</p>
<p><strong>Kulağın fuzûlîliği,</strong> sehve ve gaflete yol açar.</p>
<p><strong>Gözün fuzûlîliği,</strong> gaflete ve kafa karışıklığına/şaşkına dönmeye yol açar.</p>
<p><strong>Dilin fuzûlîliği</strong>, sözü çoğaltmaya/mübâlâğa etmeye ve bid&#8217;ate yol açar.</p>
<p><strong>Gıdânın fuzûlîliği,</strong> oburluğa ve (aşırı) isteklere yol açar.</p>
<p><strong>Elbisenin fuzûlîliği</strong> ise övünmeye ve kendini beğenme­ye sebep olur.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>âzâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazi­lettir.</p>
<p>Bundan önce ise &#8220;tevbe etmek&#8221; farzdır. Onu Allah ve Resûlü farz kılmıştır. Celîl (olan Allah) şöyle buyuruyor. &#8220;Ey îmân edenler, Allah&#8217;a nasûh bir tevbe ile tevbe edin.&#8221; (66/Tahrîm 8) &#8220;Nasûh&#8221;un mânâsı, kulun Rabbine tevbe et­tiği şeyi artık dönmemecesine terk etmesidir. Resûlullah da (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Ey insanlar! Ölmeden önce Rabbinize</p>
<p>tevbe edin. Meşgûl edilmeden önce sâlih amel ile Allah&#8217;a yaklaşın.’’</p>
<p><strong>Tevbe ise ancak şu dört şeyle sahih olur:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Kalbin (işlemeyi âdet edindiği günâha) dönmekte­ki ısrârını çözmek,</p>
<p><strong>2-</strong> Pişmanlık duyarak istiğfâr etmek,</p>
<p><strong>3-</strong> Kul haklarını ve zulmettiklerinin hakkını iâde etmek,</p>
<p><strong>4-</strong> Yedi duyudan oluşan organları korumak: (Yani) kulağı, gözü, dili, burnu, iki eli, iki ayağı ve onla­rın emîri olan kalbi ki, bedenin salâhı ve fesâdı kal­be bağlıdır.</p>
<p>Allah (c.c) her âzâya fariza olarak bir emir ve nehiy  yüklemiştir. İkisinin arasında (ise) bir genişlik ve mübâhlık  vardır; bunun terki dahi kul için fazilettir.</p>
<p>İmân ve tevbeden sonra kalbin vazifesi (farz’ı) Allah için amellerinde ihlâslı olmak,şüphe ânında hüsn-i zan beslemek,Allah&#8217;a güvenmek,azâbından korkmak ve fazlını ümit etmektir.</p>
<p>&#8220;Kalb&#8221;in mânâsı hakkında birçok haber rivâyet edilmiştir. Bunlardan birinde Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Mü&#8217;minler içerisinde öyle kimseler vardır ki, kalbim kendileri  için yumuşar’’’</p>
<p>Yine Resûlullah (sa): &#8220;Hak, nûr üzerinde olduğu hâlde ge­lir. Öyleyse kalplerin sırlarına dikkat ediniz.&#8221; buyuruyor.</p>
<p>İbn Mes&#8217;ûd (ra) şöyle demektedir: &#8220;Kalplerin bir &#8216;arzulu/istekli&#8217; ve &#8216;bahtlı&#8217; (ikbâl) hâlleri; bir de &#8216;bezgin/gevşek&#8217; (fetret) ve &#8216;bahtsız&#8217; (idbâr) hâlleri vardır. Arzulu ve bahtlı ânında ondan yararlanın; bezgin ve bahtsız ânında ise onu bırakın.&#8221;</p>
<p>[Abdullah] İbnu&#8217;l-Mübârek (rh) diyor ki: &#8220;Kalp ayna gibidir; uzun süre elde durursa paslanır. Hayvan gibidir; ondan gâfil olursan sapıtır.&#8221;</p>
<p>Hükemâdan biri de şöyle söylemiştir: &#8220;Kalp, altı kapik bir ev gibidir. (Sâhibine) denir ki, &#8216;Sakın bu kapılardan bir şey girip de evini senin ifsâdına sebep kılmasın.’ Kalp, işte o evdir. Kapılan da gözler, dil, kulaklar, zihin (basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılır­sa, ev zâyi olur.&#8221;</p>
<p><strong>Dilin vazifesi;</strong></p>
<p>rızâda da gazapta da doğru olmak (sıdk), gizlide ve açıkta ezâdan sakınmak, hayırda da şerde de sözü uzatmamak/abartıya kaçma­maktır.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyurur: &#8220;Kim bana çeneleri ile ba­cakları arasındakiler husûsunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm.&#8221;</p>
<p>Resûlullah (sa), Muâz b. Cebel&#8217;e de (ra) şöyle demiştir: &#8220;İnsanları yüzlerinin üstüne ateşe atan, dilleriyle kazandıkların­dan başka bir şey midir?&#8221;</p>
<p>Yine Resûlullah (sa) şöyle buyurmuştur: &#8220;Sizi fuzûlî ko­nuşma husûsunda uyarırım. Her birinize ihtiyâcını karşıladığı kadarıyla söz yeter. Çünkü kişiye fuzûlî maldan (hesap) sorulaca­ğı gibi, fuzûlî konuşmalardan da (hesâp) sorulur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah, her konuşan kişinin konuşmasında hazırdır. (Öyley­se) kişi, söylediği şeyi bilmesinden dolayı Allah&#8217;tan sakınsın.&#8221;</p>
<p><strong>Gözün vazifesi;</strong></p>
<p>harâm(a bakmak)dan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (ra), Resûlullah&#8217;ın (sa) şöyle söylediğini haber verir: &#8220;(Harâma) nazar, İblîs&#8217;in oklarından bir oktur. Kim onu Allah korkusundan dolayı terk ederse, Allah ona, halâvetini kal- binde bulacağı bir îmân verir.’’</p>
<p>Ebû&#8217;d-Derdâ (ra) ise şöyle der: &#8220;Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendiri­lir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından (ve pencere gi­bi yerlerinden) gözetlerse, Allah onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder.&#8221;</p>
<p>Dâvud et-Tâî, baktığında çokça [uzun süre] bakan bir adama şöyle demiştir: &#8220;Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çün­kü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden so­rulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecek­tir.&#8221;</p>
<p>Denilir ki, &#8220;Birinci bakış şenindir; fakat diğeri senin değil­dir.&#8221;</p>
<p>Yâni farkında olmadan (göze çarpma şeklindeki) ilk bakış kuldan affedilir; ancak (nesneyi) algılamaya/fark et­meye (fehm&#8217;e) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.</p>
<p><strong>Kulağın vazîfesine</strong> gelince; kulak), konuşmaya ve ba­kışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak/hoşlanmak da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara ezi­yet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.</p>
<p>Abdullah b. Ömer (ra) şöyle demiştir: &#8220;Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehye- dildik.&#8221;</p>
<p>Kasım b. Muhammed [b. Ebî Bekr es-Sıddîkl&#8217;a şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: &#8220;Allah kıyâmet günü hak ile bâtılın arasım ayırdığı zaman şarkı nerede olur?&#8221; Denildi ki: &#8220;Bâtıl tarafında.&#8221; O da, &#8220;Fetvâyı nefsiniz­den isteyin.&#8221; dedi.</p>
<p>Kul için -dilden sonra- kulağından daha zararlı bir or­gan yoktur. Çünkü o kalbe giden en süratli elçidir. Fitne oluşumuna da yatkındır.</p>
<p>Veki&#8217; b. el-Cerrâh diyor ki: &#8220;Bir bid&#8217;atçıdan bir söz duydum, yirmi seneden beri onu kulaklarımdan atama­dım.&#8217;</p>
<p>Tâvûs [b. Keysân] da, yanma bir bid&#8217;atçı gelince onun sözünü duymamak için kulaklarını kapatırdı.</p>
<p><strong>Burnun vazîfesi</strong>(ne gelince; burun), kulağa ve göze tâ­bidir. Bakmanın ve dinlemenin helâl olduğu şeyi koklaman da câizdir.</p>
<p>Ömer b. Abdülaziz&#8217;den (ra) rivâyet edildiğine göre, kendisine bir misk getirilmiş. Onu burnundan uzakta tut­muş. Bu husûs kendisine sorulduğunda şöyle demiş: &#8220;Bu­nun ancak kokusundan faydalandır, değil mi?</p>
<p><strong>Ellerin ve ayakların vazifesi</strong>; onları &#8216;mahzûrlu olana&#8217; uzatmamak ve haktan alıkoymamaktır. Mesrûk [b. Ecdâdl der ki: &#8220;Kul hiçbir adım atmaz ki, kendisine bir sevâb ya da günâh yazılmış olmasın.&#8221;</p>
<p>Süleymân&#8217;ın kızı, Hâlid b. Ma&#8217;dân&#8217;ın kızı Abde&#8217;ye: &#8220;Beni ziyâret et&#8221; diye yazmıştı. Abde ise ona şöyle cevap yazdı: &#8220;İmdi, merhûm babam Allah&#8217;ın kefil olmadığı bir yü­rüyüşle yürümekten ve kıyâmet günü sorulduğunda bir çı­kış yolu bulamayacağı yemeği yemekten hoşlanmazdı. Bundan dolayı ben de babamın hoşlanmadığı şeyden hoş­lanmıyorum. Selâm üzerine olsun.&#8221;</p>
<p>Birisi de, &#8220;Peki, (kurtuluşa götüren) ameller işlemenin yolu nedir?&#8221; diye sorarsa, deriz ki:</p>
<p>Muttaki imâmların yolundan ayrılmamak,gidişâtını bilmek için müsterşidînin âdâbına bakmak,muhasebe ile teyakkuz halinde olmak,hakkı gözeterek/adâlet ile amel etmek, eziyetten korunmak,başa kakmadan, minnet altında bırakmadan &#8216;fazla ola­nı&#8217; vermek,hasetten uzak güzel tavır takınmak,kamufle etmekten hoşlanarak kanâat etmek,selâmet için uzunca susmak,yabancılaşmadan/ilişkilerde soğukluk oluşturmadan halka tevâzu göstermek,halvette zikir ile ünsiyyet kurmak,hizmet etmek (iştiyâkıyla dolması) için kalbini boşaltmak,niyeti/endîşeyi murâkabe ile cem etmek ve kurtuluşu istikamet yolunda aramak.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Şüphesiz, &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; deyip de sonra istikamet üzere olanlara, (evet) on­lara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olmayacaklar­dır&#8221; (46/Ahkâf 13)</p>
<p>Süfyân b. Abdullah es-Sakafî (ra): &#8220;Yâ Resûlallah! Ba­na, kendisine tutunacağım bir iş söyle.&#8221; deyince, (Resûlul-lah (sa) şöyle) buyurdu: &#8220;Allah&#8217;a inandım de, sonra da dosdoğ­ru ol.’’</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (ra) diyor ki: &#8221; &#8220;İstikamet üzere (dos­doğru) oldular&#8221; demek, &#8220;Allah&#8217;a itâat edip, tilkinin (avcıdan) kaçması gibi (sağa sola saparak) kaçmadılar&#8221;, demektir.&#8217; Ebû&#8217;l-Âliye er-Riyâhîy de şöyle diyor: &#8221; &#8216;Dosdoğru oldu­lar&#8217;; (yâni) dinde, dâvette ve amelde Allah için ihlâslı oldu­lar&#8221;</p>
<p>İstikametin aslı üç şeydedir.</p>
<p>Kitâb&#8217;a tâbi olmak,</p>
<p>Sünnet’e tâbi olmak ve cemâatten ayrılmamak.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kul için en kurtarıcı yol;</p>
<p>ilimle amel,havf ile korunma ve Allah (cc) ile yetinmektir.</p>
<p>Artık sen de hâlini (buna göre) ıslâh ile meşgûl ol.Rabbine karşı muhtaç (fakır) bulun.Şüpheli şeylerden uzak dur.İnsanlara olan ihtiyâcını azalt.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendin için sevdiğini onlar için de sev;</p>
<p>hoşlanmadığın şeylerde de aynı şekilde davran.</p>
<p>Örtülü bir şeyi de açma.</p>
<p>Bir günâhı nefsinde (içinden) bile söyleme, [veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme.]</p>
<p>Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme.</p>
<p>Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Allah&#8217;a sığın.</p>
<p>Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O’na olsun.</p>
<p>Her işte O&#8217;na tevekkül et.</p>
<p>Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda bekle­diği şeylere kanma.</p>
<p>Zikrini gizle.</p>
<p>Allah&#8217;a şükretmeye devâm et.</p>
<p>İstiğfârı çoğalt.</p>
<p>Düşünerek ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Acele edilecek yerlerde teenni ile,dostluklarında/arkadaşlıklarında (insanlarla olan iliş­kilerinde) hüsn-i edeble hareket et.</p>
<p>Nefsin için insanlara öfkelenme;</p>
<p>Allah için nefsine öfkelen.</p>
<p>Kötülük husûsunda kimseye denk olma [diğer bir ifâ­deyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme].</p>
<p>Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın;kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma.</p>
<p>Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur.</p>
<p>Acılan gizle.</p>
<p>Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et.</p>
<p>Güven hakkında kapsamlı bilgiye sâhip ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanların elindekinden) ümit kesmeyi ve &#8220;güzel fa­kirliği&#8221; (kendine) şiâr edin.</p>
<p>Sana isâbet eden şeylere sabret.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana taksim ettiği şeye râzı ol.</p>
<p>Allah&#8217;ın va&#8217;dine karşı yakîn,kendi yaptıkların hakkında korku üzere ol.</p>
<p>Kâfi derecede bulduğun zaman kendini külfete sokma.</p>
<p>İstemekle görevlendirildiğin şeyi zâyi etme.</p>
<p>(Sana yönelik) her vergi&#8217;sinde (ihsan ve ikrâmında) Allah&#8217;a muhtâc olduğunu hatırla;</p>
<p>kurtuluşu O’ndan iste.</p>
<p>Sana zulmedeni affet.</p>
<p>(Vermeyerek) seni mahrûm edene ver.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sana gelmeyene Allah için git.</p>
<p>Seni seven kişiyi, sen de Allah için (kendine) tercih et. Kardeşlerin için canını malını fedâ et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dînin hakkında da Mevlâ&#8217;nın hukûkuna riâyet et.</p>
<p>İyilik (ma&#8217;rûf) olarak yaptığın büyük bir şey de olsa gö zünde büyütme;yaptığın bir münkeri ise küçük de olsa küçümseme.</p>
<p>Amel ile gururlanmaktan sakındığın gibi, ilimle de caka satmaktan sakın.</p>
<p>Zâhirî ilmin geçersiz kıldığı bâtınî bir usûle (edeb’e)  inanma.</p>
<p>İnsanlara isyân etmek gerekse de Allah&#8217;a itâat et;ancak Allah Teâlâ&#8217;ya isyân pahasına insanlara itâat etme.</p>
<p>Allah için gayretinden bir şey esirgeme.</p>
<p>Allah için (yaptığın) amellerde nefisinden hoşnut olma.</p>
<p>(Allah&#8217;ın huzûrunda) namâza her şeyinle (bir bütün olarak) dur.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana farz kıldığı zekâtı neşeli/istekli olarak ver.</p>
<p>Orucunu yalandan ve gıybetten koru.</p>
<p>Komşunun, miskinin ve yakınlarının haklarına riâyet et.</p>
<p>Ehlini (âile halkını) terbiye et/edeblendir.</p>
<p>Sâhibi olduğun, kontrolün altında bulunanlara [hiz­metçi, işçi vs.] rıfk ile davran.</p>
<p>Emrolunduğun gibi canlı/aktif/(fiziki ve zihnî olarak) güçlü bir şekilde dimdik ayakta ol.</p>
<p>Bir hayır için harekete geçtiğinde acele et.</p>
<p>Seni şüphelendiren şeyi bırak.</p>
<p>Mü&#8217;minlere merhameti elden bırakma.</p>
<p>Nerede olursan ol hakkı söyle.</p>
<p>Doğru (söylüyor) da olsan çok yemin etme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Beliğ konuşan birisi de olsan, sözü genişletmemeye/lâfı uzatmamaya dikkat et.</p>
<p>Alim de olsan, dinde külfetli/zahmetli iş görmekten (tekellüf ten) sakın.</p>
<p>İlmi her sözün önüne geçir.</p>
<p>İçtihâdından sonra endîşeyi/tedirginliği elden bırakma.</p>
<p>Dînin selâmette olduktan (dînine halel gelmedikten) sonra insanları idâre et.</p>
<p>Dalkavukluktan/yağcılıktan ise kesinlikle kaçın.</p>
<p>İnsanlarla olan geçimin güzel ahlâk ile olsun.</p>
<p>Bilmediğin bir konu hakkında &#8220;Allah bilir&#8221; demekten utanma.</p>
<p>Anlatacaklarını (dinlemeye) istekli olmayanların ya­nında söz söyleme.</p>
<p>Sana buğz edecek olanların yanında dînini anlatma.</p>
<p>Güç yetiremeyeceğin bir belâya karışma/müdâhale etme.</p>
<p>Nefsine, onu hor gören şeylerden ikrâm et.</p>
<p>Himmetini kötü ahlâktan uzak tut.</p>
<p>Emîn olandan başkasını dost/kardeş edinme.</p>
<p>Sırrını her insana açma.</p>
<p>İnsanların hâlini (dikkate alarak davran, kapasitelerini) zorlama.</p>
<p>(İnsanlara) aklının almayacağı/tahammül edemeyece­ği ilimden bahsetme [veya; İlmî bir lisânla söz söyleme.]</p>
<p>Çağrılmadığın işe gidip hemen dâhil olma.</p>
<p>Ulemâ meclislerinde saygılı/ciddi ol.</p>
<p>Hükemânın kadrini bil.</p>
<p>Zanaatkârı/Sanatkârı mükâfâtlandırmadan bırakma.</p>
<p>Câhillerden yüz çevir.</p>
<p>Sefihlere karşı hilm ile davran.</p>
<p>İşlerin hakkında, Allah&#8217;a (karşı) huşû duyanlarla istişâre et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mazlûm kardeşine yardım et;eğer zâlim ise onu hakka çevir.</p>
<p>Onun sende hakkı varsa fazlasıyla ver;fakat senin ondaki hakkın için peşine düşme.</p>
<p>Borçluya kolaylık göster.</p>
<p>Dul ve yetimlere rıfk ile davran.</p>
<p>Fakirlerden sabırlı olanlara ikrâm et.</p>
<p>Zenginlerden de belâya uğrayana merhamet et.</p>
<p>Kimseye, elde ettiği bir nimet sebebiyle hased etme.</p>
<p>Hiç kimseyi de gıybetle anma.</p>
<p>Soruna yol açar korkusuyla kendine sû-i zan kapışım kapalı tut.</p>
<p>Te&#8217;vîli (hayra yormayı) genişleterek hüsn-i zan kapısı­nı açık tut.</p>
<p>(Başkalarından) ümidine keserek tamâ kapışım kilitle.</p>
<p>Kanâat ile istiğnâ kapısını aç.</p>
<p>Allah için yapacağın zikri, O&#8217;na nâhoş şeyler izâfe et­mekten uzak tut.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakitlerini değerlendir.</p>
<p>Gecen ve gündüzün (senden neleri) götürüyor, uzak­laştırıyor farkına var.</p>
<p>Her vakitte tevbeni yenile.</p>
<p>Ömrünü üç zamâna ayır: Bunlar, ilim zamânı, amel za-mânı ve nefsinin haklarına ve sana lâzım olacak şeylere ayı­racağın zamân olsun.</p>
<p>Geçip giden (vakitlerden ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki fırkanın Allah Teâlâ&#8217;nın huzûrunda varacakları ye­ri tefekkür et: &#8220;Bir fırka O&#8217;nun rızâsıyla cennette; bir fırka da kızgınlığı ile alevli ateşte (cehennemde).&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın sana yakınlığını farket.</p>
<p>Yazıcı hafaza meleklerine ikrâm et.</p>
<p>Allah&#8217;ın nimetlerinden -anlayarak- faydalan;geriye O&#8217;na hüsn-i senâ ve şükür gönder.</p>
<p>Nefsini herhangi bir makamda görmekten sakın [veya; töhmet altında olması sebebiyle nefsini, makamları/mevkileri görmesi ile birlikte ikâz et].</p>
<p>İnsanların (onu) küçümsemesinin te&#8217;sirinde kalıp da, &#8216;hakk&#8217;ı saçma/tutarsız görmekten kaçın.</p>
<p>Muhakkak bu öl­dürücü bir zehirdir.</p>
<p>(Allah&#8217;ın) nefretini çekme korkusu ile, insanların gö­zünden düşme korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>Ecelin yakınlığı gerçeği ile, fakirlik korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>İyi işler yaptığında gücün yettiğince gizli tut.</p>
<p>İstişâre ânında (doğruyu bulmak için) çokça gayret et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah için (severken) kararlılıkla sev;(o şeyden) Allah için ilişkiyi kestiğin zaman da etkili/kararlı bir şekilde ayni.</p>
<p>Ancak muttaki ve âlim olanı dost edin.</p>
<p>Ancak akıllı ve şuurlu/bilinçli insanlarla birlikte ol.</p>
<p>Senden önceki (müctehid) imâmlara tâbi ol.</p>
<p>Senden sonraki ümmete de muallim ol.</p>
<p>Muttakîlere imâm,irşâd edilmek isteyenlere sığınak ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şikâyetini kimseye ilân etme.</p>
<p>Dünyân için dînini yıpratma/tüketme [veya; dînini istismâr ederek dünyâ(lıklar)ı kazanma].</p>
<p>Uzletten nasibini al.</p>
<p>Helâlden başkasını alma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsrâftan uzak dur.</p>
<p>Dünyâ(lık)dan yeteri kadarına kanâat et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Edebi, ilim bostanlarında;</p>
<p>ünsü<span style="text-decoration: line-through;">,</span> halvet diyârında;</p>
<p>hayâyı, nefsin patikalarında;</p>
<p>ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde;</p>
<p>hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allah&#8217;ın ihsânının devâm ettiğini;zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını,hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O&#8217;na muhtâc olduğun hâlde,Onun sana ihtiyâ­cının olmadığını iyi bil.</p>
<p>Nerede Rabbini bilen?!</p>
<p>Nerede günâhından korkan?!</p>
<p>Nerede (Allah&#8217;a) yakınlığı ile sevinen?!</p>
<p>Nerede O&#8217;nun zikriyle meşgûl olan?!</p>
<p>(O&#8217;na) uzak kalmaktan (korkup) ürperen nerede?!</p>
<p>Mağfûr (bağışlanmış) olan işte budur! Ey mağrûr (al­danmış kul), örtüleri yırttığım Celil olan (Allah) görmedi mi (zannediyorsun)?!</p>
<p><strong>Ey kardeşim!Bil ki,</strong></p>
<p>günâhlar gafleti,</p>
<p>gaflet, (kalp) kasvettini<span style="text-decoration: line-through;">), </span></p>
<p>kasvet Allah&#8217;tan uzaklaşmayı,</p>
<p>Allah&#8217;tan uzaklaşma cehennem âteşini mîrâs bırakır. Ancak bunu diriler tefekkür eder. Ölülere gelince; onlar kendilerini dünyâ sevgisiyle öldürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>gündüzün ışığı âmâya nasıl fayda vermiyorsa; bunun gibi, ilmin nûru ile de ancak takvâ ehli aydınlanabilir.</p>
<p>Ölüye ilâcın fayda vermediği gibi, edep de iddiâcıya fayda vermez.</p>
<p>Sağanak halindeki yağmur kayada ekin bitirmediği gi­bi, hikmet de dünyâyı sevenin kalbinde yeşermez.</p>
<p>Kim hevâsıyla samîmî/senli benli olursa edebi azalır. İlminin gösterdiklerine muhâlefet edenin cehâleti artar. (İlâcı) kendine fayda etmeyen, başkasmı nasıl tedâvî edebilir?</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>insanların bedenen en râhatı, dünyâ (hakkın)da zühd ehli olanlardır.</p>
<p>Kalben insanların en yorgunu ve meşgûliyeti çok olam da, dünyâya ihtimâm gösterenlerdir.</p>
<p>Emeli kısaltmak, zühde en çok yardıma olan ahlâktır. Mârifet ehlinin (Allah&#8217;a) en yakın hâlleri, kıyâmda Al­lah&#8217;ı (cc) zikretmeleridir.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Şüphesiz Allah sizin üzerinizde rakîbdir.&#8221; (4/Nisâ 1)</p>
<p><strong>Şunu bil ki,</strong></p>
<p>sıdktan daha yakın bir yol,ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur.</p>
<p>Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha fay­dalı bir şey görmedim.</p>
<p><strong>Anladım ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır,</p>
<p>aklı güzelliğidir,</p>
<p>dostluğu hoşgörüsü ve affıdır,</p>
<p>şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah bir kula fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allah&#8217;ı) öfkelendirmektir. Allah kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulüm- dür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dola­yı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakit­leri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir.</p>
<p>Bize ulaşan habere göre Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: &#8220;Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, hu zenginlik onları ifsâd edecek­ti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zen­ginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, hu (fakirlik) onun îmânını ifsâd edecekti.&#8221; Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.</p>
<p>Kim Allah&#8217;ı(n hikmetsiz iş yapmayacağım) bilirse O&#8217;nu ithâm etmez. Allah&#8217;ı(n neyi kasdettiğini) anlayan [veyâ; Al­lah hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan], kazâsına râzı olur. Eğer şu âyetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâ-hiplerine yeterdi: &#8220;Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. On­lar için ise (Rablerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur/&#8217; (28/Kasas 68)</p>
<p>Câhillerin ahlâkından,</p>
<p>günâhkârların meclislerinden [veya; sizlerle olan sos­yal ilişkilerinden],</p>
<p>şaşırmışların propagandasından, aklanmışların (affedileceklerine dâir) ümitlerinden, (affedilmekten) ümit kesenlerin ye&#8217;sinden sakın.</p>
<p>Hak ile âmil ol.</p>
<p>Allah&#8217;a îtimâd et.</p>
<p>Ma&#8217;ruf ile emret, münkeri nehyet.</p>
<p>Kim Allah&#8217;a sâdık olursa, (Allah) ona nasihat eder. Kim de başkası(na hoş görünmek) için süslenirse, onun ayıbını/kusurunu gösterir, ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong></p>
<p>(kendisine) tevekkül edene O kâfidir; başkasına güveneni (ise) sevmez/iğrenir.</p>
<p>Ondan korkana emniyet verir.</p>
<p>Şükredenin (nimetini) çoğaltır,îtâat edene ikrâm eder.</p>
<p>Onu tercih edeni sever.</p>
<p>Allah&#8217;a (sâdece) akıl ile itâat etmekten/boyun eğmekten, hevâ ile amel etmekten, hakkı terk etmekten/hesâba katmamaktan, bâtıla sığınmaktan [veya; bâtıl ile kabûl görmekten/bir yerlere gelmekten],</p>
<p>tevbeyi unutup mağfiret temenni etmekten sakın.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kökü yakîn ile sâbit değilse,dalları sıdktan,meyvesi ve nebâtı verâdan,delili kaygı ile ayakta durmakta (kaim) ve perdesi haşyet ile örtülü değilse o ilim ve amelden râzı olunmaz.</p>
<p>Gevşeklik göstermek sûretiyle nefsinden râzı olma. Muhakkak ifrata düşme (tefrît) konusunda kimsenin özrü yoktur. Zîrâ kimse Allah&#8217;tan müstağni değildir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın katindakilere güzel niyetler beslemek ve (niyetleri O’nun) sevdiği şeylere uygun hâle getirmek ki­şinin saâdetindendir.</p>
<p>Allah kime hayır dilerse ona akıl ihsân eder, ilmi sevdirir, şefkat ile mükâfâtlandırır, ona rıfk ile muâmele eder, kanâat ile zenginleştirir, kusurlarım gösterir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>-Allah sana merhamet etsin- her halin aslı sıdk&#8217; ve &#8220;ihlâs&#8221;dır. Şöyle ki,</p>
<p>sabır, kanâat, zühd, rızâ ve üns sıdk&#8217; tan; yakın, havf, muhabbet, iclâl, hayâ ve tâzîm de ihlâs&#8217;dan kaynaklanır/şûbelenir.</p>
<p>Her mü&#8217;minin bu makamların içinde bir yeri vardır ki, onun hâli bununla bilinir. (Bir mü&#8217;mine;) recâ içinde olduğu halde hâif, havf içinde olduğu halde râcî, rızâ içinde olduğu halde sâbir, hayâ içinde olduğu halde muhibb denir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her hâlin kuvvetli ya da zayıf olması, kulun îmân ve mârifeti miktârıncadır.</p>
<p>Bu hallerin her birinin aslı için, hâlin kendisiyle bilindi­ği üç alâmet vardır.</p>
<p>Sıdkın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey şunlardır:</p>
<p>Kalbin sıdk&#8217;ını belli eden tahkiki îmân,</p>
<p>Niyetin sıdk&#8217;ını açığa vuran ameller,</p>
<p>Sözün sıdk&#8217;ını dışarıya aksettiren konuşmalar. [Kalbî, amelî, kavlî sıdk]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabrın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey vardır:</p>
<p>Allah&#8217;ın harâm kıldıklarına karşı sabır,</p>
<p>Allah&#8217;ın emirlerine uymakta sabır,</p>
<p>Musibet anında (Allah için, Allah&#8217;tan sevap uma­rak) sabır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanâat de üç şeydedir:</strong></p>
<p>(Yiyecek) varken bile azıyla yetinmek,</p>
<p>Yoklukta ve sebeplerin yetersizliğinde (dahi) fak/ı korumak.</p>
<p>Mahrûmiyet ânım yaşasa bile, Allah&#8217;a (cc) ayırdığı vakitte sükûn bulmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanâatin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Başlangıcı, imkânı varken dahi fuzûlî olanı terk etmektir. Sonu ise, se­beplerin yokluğuyla berâber müstağni olmaktır. Bundan dolayı bazıları &#8220;kanâat, rızâdan üstündür&#8221; demişlerdir. On­lar bununla tam bir kanâati kastederler. Çünkü takdire rızâ gösteren (râzî), verilene, men edilene karışmaz. Kani&#8217; ise, Rabbi ile ganîdir. Allah ile berâber -O&#8217;ndan gelen hâriç- baş­ka bir nasîb istemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zühd üç şeydedir. Bunlar olmaksızın kimseye zâhid denmez:</p>
<p>Elini maldan mülkten çekmek,</p>
<p>Nefsini helâlden bile uzak tutmak,</p>
<p>Vaktinin çoğunda dünyâdan gâfil olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kişi başka üç şeyle de zâhid olabilir:</p>
<p>İrâdât sağanağında nefsini korumak,</p>
<p>Gına bölgelerinden kaçmak,</p>
<p>İhtiyâç ânında, (şüpheli olanları değil) &#8216;bilinen&#8217; şeyleri almak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üns de üç şeydedir</p>
<p>Halvette ilim ve zikir ile üns,</p>
<p>Halvetle berâber yakın ve marifet ile üns,</p>
<p>Her halde Aziz ve Celîl olan Allah ile üns.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rızâ muhabbetin ölçüsüdür. Tevekkülün özü, yakînin rûhudur. Eyyûb es-Sehtiyânî ve Fudayl b. Iyâz&#8217;dan (rh.a) naklen anlatırlar: O ikisi derlerdi ki: &#8220;Rızâ tevekküldür.&#8221;</p>
<p>Bu ilimle vasıflanmak sıdkın bir şûbesidir. Sıifyân es- Sevrî de (rh) der ki: &#8220;Sâdıkın sıdkı kemâle erdiğinde, artık o kendi elindekine bile mâlik değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhlâs&#8217;ın şubelerine gelince&#8230; Allah&#8217;ı (cc) benzerlikten, denklikten, eşten ve evlattan ayırt etmedikçe ihlâs sâhibine &#8220;muhlis&#8221; denmez. Sonra tevhidi ikame etmekle Allah&#8217;ı dile­mesi, nâfilede ve farzda himmetini O&#8217;nun için ve O&#8217;nunla cem etmesi gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yakîn&#8217;in sıhhati üç şeydedir:</strong></p>
<p>Allah&#8217;a güvenmekle kalbin sükûn bulması,</p>
<p>Allah&#8217;ın emrine boyun eğme,</p>
<p>Sâbık ilimden [Allah&#8217;ın gelmiş geçmiş her şeyi, olacaklarıda bilmesinden] korkma, ürkme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yakîn&#8217;in de bir başlangıcı ve sonu vardır. Başlangıcı, it-mînân (kalp huzûru), sonu da sâdece Allah ile yetinmektir. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Ey peygamber! Sana da, müzminlerden sana tâbi olanlara da Allah yeter.&#8221; (8/Enfâl 64) Âyette geçen &#8220;hasbü&#8221;, &#8216;kâfi’ demektir. İktifâ eden de, Al­lah&#8217;ın kazâsına râzı olan kuldur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyoruz ki &#8220;yakînin sonu&#8221; demek, kulun vasıflarının îmân makamında bulunması demektir; ilimde yakînin sonu demek değildir. Zîrâ buna Allah&#8217;ın yarattıklarından kimse ulaşamaz.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;ın künhüne kim­se varamaz.&#8221;</p>
<p>Dediler ki: &#8220;Yâ Resûlallah! Bize ulaşan bilgiye göre Meryem oğlu îsâ (as) suyun üzerinde yürürmüş?&#8221; (Efendi­miz) buyurdu ki: &#8220;Eğer havf ve yakîni daha da artsaydı havada bile yürürdü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Havf ancak yakînden sonra olur. Yakînen bilmediği şeyden korkanı gördün mü?</p>
<p>Havf üç şeydedir:</p>
<p>îmân korkusu: Bunun alâmeti, isyânlar ve günâhlardan ayrılmadır ki, mürîdlerin havfı budur.</p>
<p>Geçmişin korkusu: Bunun alâmeti de haşyet, endî­şe ve verâdır. Bu da ulemânın havfıdır.</p>
<p>Elindekini kaçırma korkusu: Alâmeti, heybet ve iclâlin nezâretinde Allah&#8217;ın (cc) rızâsını talep için tüm gücünü harcamaktır. Sıddîkların havfı budur.</p>
<p>Havfta dördüncü bir derece daha vardır ki, Allah (cc) onu meleklerine ve peygamberlerine (as) has kılmıştır. Bu­na &#8220;havfü&#8217;l-zam&#8221; denir. Çünkü onlar kendi nefislerinde Al­lah&#8217;ın emânıyla güven içindedirler. Onların korkulan, iclâlen ve i&#8217;zâmen kullukta bulunmalarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbet de üç şeydedir ki, bunlar olmadan kişiye (&#8220;Allah (cc) için seven&#8221; denemez.</p>
<p>Allah (cc) için mü&#8217;minleri sevmek: Bunun alâmeti, onlardan ezâyı def etmek ve onlara menfaati celb etmektir.</p>
<p>Allah (cc) için Resûl&#8217;ü (sa) sevmek: Bunun alâmeti, Sünnet&#8217;e tâbi olmaktır. Çünkü Allah (cc) şöyle bu­yurur: &#8220;De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin.&#8221; (3/Âl-i Imrân 31)</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih ederek Allah&#8217;ı (cc) sevmek: Denilir ki; nimeti anmak muhabbeti getirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbetin de bir başlangıcı ve sonu vardır. Muhab­betin başlangıcı, nimetleri ve ihsânlarıyla Allah&#8217;ı sevmektir.</p>
<p>[Abdullah] İbn Mes&#8217;ûd (ra) der ki: &#8220;Kalpler, kendine ihsânda bulunanı sevecek şekilde yaratılmıştır.&#8221;</p>
<p>Muhabbetin bundan daha yücesi ise, Allah&#8217;ın (cc) hak­kı bunu gerektirdiği için O&#8217;nu sevmektir. Ali b. el-Fudayl (rh.a) şöyle der: &#8220;Allah (cc), Allah olduğu için sevilir.&#8221;</p>
<p>Bir adam Tâvûs [b. Keysân&#8217;a: &#8220;Bana öğüt ver.&#8221; dedi. {Tâvûs) dedi ki: &#8220;Sana şunu öğüt veririm: Allah&#8217;ı öyle bir sevgiyle sev ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha sevgili olmasın, O&#8217;ndan öyle kork ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha korkup olmasın. Allah&#8217;tan öyle bir ümitle ümitlen ki, bu ümit, korkuyla senin aranda perde olsun. Nefsin için râzı olduğa şeye (başka) insanlar için de râzı ol. Dikkat et! Sana Tevrâtı, İncıl&#8217;i, Zebûr&#8217;u ve Furkân&#8217;ı cem ettim.&#8221;</p>
<p>Bedene göre başın yeri ne ise, hayâya göre iclâl ve ta&#8217;zî-min yeri de odur. Yâni biri olmaksızın diğeri de olmaz. Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman O&#8217;nu hakkıyla yüceltmiş (iclâl etmiş) olur. Hayânın en efdali de Allah&#8217;ı (cc) murâkabedir.</p>
<p>Murâkabe üç şeydedir:</p>
<p>Amel etmek sûretiyle tâatinde Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Terk etmek sûretiyle isyânında Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Niyetlerde ve havâtırda Allah&#8217;ı murâkabe.</p>
<p>Çünkü Nebî (sa): &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görü­yor.&#8221; buyurur.</p>
<p>Kalp için, Allah&#8217;ı (cc) murâkabe etmek; geceyi kıyâm, gündüzü sıyâm ile geçirmekten ve Allah yolunda malmı in-fâk etmekten daha zahmetli gelir.</p>
<p>Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in (ra) şöyle dediği nakledilir: &#8220;Muhak­kak Allah&#8217;ın yeryüzünde bir kabı vardır. İşte bu kab kalp­lerdir. O ancak &#8216;saf, &#8216;sağlam&#8217; ve &#8216;ince&#8217; (rikkat) kalpleri kabûl eder.&#8221; Bunun mânâsı şudur:</p>
<p>Kalbi Allah (cc) için saflaştırmak; Allah&#8217;ın emir ve nehylerine ittibâ ile, sıdk ve endîşeyi müşâhede etmekle mümkündür.</p>
<p>Kalbi Resûlullah (sa) için saflaştırmak; söz, amel ve ni­yet boyutunda, o&#8217;nun getirdiğini kabul ederek sağlanır. Ve kalp mü&#8217;minler için, onlardan ezâyı def edip menfaati ulaş­tırarak saflaştırılır.</p>
<p>(Kalpteki) &#8220;Sağlamlık&#8221;ın mânâsı, &#8220;Allah Teâlâ için hadleri uygulamada ve emri bi&#8217;l-ma&#8217;ruf ve nehyi ani&#8217;l-münkerde sağlam&#8221; demektir.</p>
<p>&#8220;İncelme&#8221;nin (rikkatin) mânası ise iki şekildedir. Ağ­lamakla olan rikkat, merhamet etmekle olan rikkat.</p>
<p>Tevfik Allah&#8217;tandır. O bize yeter. O ne güzel vekildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
