<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haset | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/haset/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Feb 2026 12:19:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Haset | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kalp Âfetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Sep 2023 09:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp Âfetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzat Köseoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26557</guid>

					<description><![CDATA[<p>I MIZRAKLI ilmihâl diyor ki ve dahi imansız gitmeye sebep olabilecek kırk kadar hâlden yirmincisi haset etmek, din kardeşini çekememektir. Bizim kültürümüz bu hâli, kalp âfetleri yâhut kalbin hastalıkları başlığı altında inceliyor. Kitaplarımızın söylediğine göre, her insanın kalbinde az veya çok haset vardır ve bu duygusunun kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Demek ki hasutluk insan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/">Kalp Âfetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-10990 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg" alt="" width="498" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></strong></p>
<p dir="ltr"><strong>I</strong></p>
<p dir="ltr">MIZRAKLI ilmihâl diyor ki ve dahi imansız gitmeye sebep olabilecek kırk kadar hâlden yirmincisi haset etmek, din kardeşini çekememektir.</p>
<p dir="ltr">Bizim kültürümüz bu hâli, kalp âfetleri yâhut kalbin hastalıkları başlığı altında inceliyor. Kitaplarımızın söylediğine göre, her insanın kalbinde az veya çok haset vardır ve bu duygusunun kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Demek ki hasutluk insan cinsinin mirası.</p>
<p dir="ltr">Âdem Babamızın oğlu Kâbil, kardeşi Hâbil&#8217;i hasutlugundan öldürmüş.</p>
<p dir="ltr">Tarihi bir hadise olarak biliyoruz ki Mekke&#8217;nin bir kısım ileri gelenleri, sırf Efendimize haset ettikleri için İslâm&#8217;la şereflenememişler.</p>
<p dir="ltr">Kur&#8217;ân-ı Kerimimiz birçok Âyet-i Kerimelerinde, hasetlerinden ötürü küfre sapan kavimlere ve insanlara işaret ediyor.</p>
<p dir="ltr">Sanırım dünya edebiyatından örnekler vermeğe gerek yoktur; çünkü herkesin kendini şöyle bir yoklaması yeterli, biraz da faydalı olur.</p>
<p dir="ltr">Nitekim rivayet edilen bir Hadis-i Şerif&#8217;te, insanın hasetten kurtulamayacağına işaret edilmekte ve “Haset ettiginiz kimseyi incitmeyiniz.” buyrulmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Gazâli, hasedin mertebelerini açıklıyor:</p>
<p dir="ltr"><strong>Birincisi,</strong> “Haset ettiği kimsenin elindeki nimetin yok olmasını istemek.”</p>
<p dir="ltr"><strong> İkincisi,</strong> “Ondaki nimetin aynısının veya benzerinin kendisinde bulunmasını istemektir. Şayet, kendi eline onun gibisi geçmeyecekse, onda da olmasın diye arzu etmektir.”</p>
<p dir="ltr"><strong>Üçüncüsü,</strong> “Haset ettiği kimsenin elindeki nimetin kendi elinde bulunmasını istemek.” Yapılan açıklamaya göre, burada maksat, o nimete sahip olmaktır. Başkası bu nimete neden sahip, denilmiyor, ben neden sahip olamıyorum, deniliyor.</p>
<p dir="ltr"><strong>Dördüncüsü,</strong> “Onda olan nimet gibi bir nimetin de kendi elinde bulunmasını arzu etmek ve fakat onun elindeki nimetin zevâlini istememektir.”</p>
<p dir="ltr">Gazâli, dördüncü hâle haset adını vermekte biraz genişlik vardır, diyor. Bu duruma göre, onun varlığı gibi bende de olsa arzusu kınanmamış, ondaki bende olsa şeklindeki istek ise, pek hoş karşılanmamıştır.</p>
<p dir="ltr">Ahlâk-ı Alâi&#8217;de, gıpta, hasetten daha açık olarak ayrılmıştır. “Haset Allahu Teâlâ&#8217;nın bir kuluna ihsan ettiği nimetinin, ondan çıkmasını istemektir.” Gıpta ise imrenmek demektir; güzel huydur. İyi hâllere, salih kişilere gıpta etmek vaciptir; ancak “Dünya nimetleri için gıpta etmek tenzihen mekruhtur.”</p>
<p dir="ltr">Birgivi&#8217;ye göre, haset gönlünüze düşecek olsa ve buna karşı içinizde bir hoşnutsuzluk duyacak olsanız, bunda bir beis olmadığında bütün ahlâkçılar müttefiktir. “Ama içinde ona karşı bir hoşnutsuzluk hissetmiyorsan veya kendi isteğinle böyle bir şey gönlüne vâki oluyor ve ondaki nimetin zevalini istiyor veya bir kısım izleri âzânda zahir oluyorsa, bu, haram olan hasettir. Yok, eğer muktezası ile amel etmiyor ve eseri âzânda görülmüyorsa ve kalpte mevcut olan sadece hasedin kendisi ise, bu da hasettir.” fakat haram değildir.</p>
<p dir="ltr">Rivayet edilen bir başka Hadis-i Şerif, hasedin insan şahsiyetini tahripteki büyük gücüne dikkat çekmektedir: “Haset etmekten sakınınız; biliniz ki ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi, haset de hasenatı yok eder.” Hasenat, <u>iba</u>detler dâhil, insanın bütün güzel ve iyi davranışları olarak düşünüldüğünde hasedin tek başına, şahsiyeti nasıl kurut, tuğunu, yozlaştırdığını anlamak kolay olur. Fiiller şahsiye, timizin tezâhürleri olduğu gibi, aynı zamanda, insan, ameliyle şahsiyetini kurar. Dini yönden salih, psikolojik bakım. dan olgun insan, hasenatı olan kişidir. Haset hasenatı yok etmekle, dinen kazanılan sevaplardan mahrum olunmakta, psikolojik açıdan ise şahsiyet tahrip olmakta, ruhi denge bozulmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Haset, insan cinsinin gönlünde kabiliyet olarak daima mevcut olmakla beraber, sürekli kanayan bir ruh yarası hâline gelmesi ve davranış olarak tezâhürü, yaşanılan hayat tarzı ile yakından ilgilidir. Yaşanılan çevre, en geniş anlamı ile kültür çevresi, bu kalp hastalığının artmasına, azalmasına veya yayılmasına sebep olmamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Zamanımızda batı kültürünün -bizimkinin deekonomik yönden, ferdi yarışmaya dayandığı ve bu yöndeki ilişkilerle oluşan yapının nevrotik yarışmayı hızlandırdığı, hasetleri artırdığı ifade edilmektedir. Çünkü “Herkes herkesin gerçek ya da mümkün rakibidir.” Yarışma duygusunun, sosyal hayatın özellikle bazı safhalarında, sanki bir yaşama zarüreti hâlinde göründüğünü söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Meselâ eğitim hayatımız, her yıl artan bir hızla, yarış sahalarına dönmektedir. -Tabir kimindi hatırlamıyorum çocuk değil, yarış atları yetiştiriyoruz. Ve tabil çok hasut oluyorlar. Hangisi normalin çizgisinde durabilecek, şahsiyet dengesini kaybetmeden bu duyguyu bir hamle enerjisi olarak kullanabilecek, hangisi, arzu edilen başa rılara ulaşsa bile, nevrotik bir insan olarak ruh dengesini, mutluluğunu yitirecek, bilemiyoruz.</p>
<p dir="ltr">Kalbin âfetlerinden birine dokunduk. Diğer kalp hastalıkları da buna benzerler ve galiba, çağımız hayat tarzında hepsi de mümbit bir zemin bulmuş hâldeler.</p>
<p dir="ltr">Günümüzde, davranış bozukluklarını inceleyenler,farklı bakış açılarından yola çıkıp değişik isimlendirme  yapsalar da sonuçta bu âfetlere gelip dayanıyorlar. Olgun bir şahsiyete sahip, mutlu bir insan olabilmek için, kalbi bu hastalıklardan temizlemek gerektiğinde hemen herkes müttefik. Gerçi, olgunluk, mutluluk gibi kavramlar yaşanıan kültüre göre değişik muhtevâlar kazanabiliyor; ancak çağımızda insanla yakından ilgilenenlerin bu kavramlarda müşterek bir anlayışa yaklaşmakta olduğu gözlenebilmektedir. Bu anlayışın, bizim kültürümüze hiç de yabancı olmayan bir çizgide gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Kitaplarımızın, “İmansız gitmeye sebep olabilecek hâllerdendir.” diye uyardıkları, haram mertebesindeki hasedin, zamanımızdaki psikolojinin nevrotik haset dediği hâl olduğu görülüyor. Psikanaliz için nevrotik kavramı, büyük bir ağırlıkla, sosyal çevre ile uyumsuzluk anlamını taşımaktadır. Davranışların temsil ettiği değerlerle ilgilenmeyen psikanaliz, hükümler vermeden normal-anormal davranış biçimlerini tesbit etmekte ve anormal, uyumsuz davranışların fertteki psikolojik sürecini, gerçek sebeplerini aydınlatmaya çalışmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Bilindiği gibi din ve ahlâk ise değerler sahasıdır. İnsandan, teklif ettiği değerleri nefsinde gerçekleştirmesini ve davranış olarak ortaya koymasını ister. Eğer bu insan, kendi değerlerini paylaşmayan bir kültür ortamında yaşıyorsa, uyumsuzluk ahlâki açıdan bir kahramanlık olur.</p>
<p dir="ltr">Ancak psikanaliz nevrotik durumları aynı zamanda tedavi etmek gayretinde olduğuna ve bizim kültürümüz de günahlardan arınmış bir olgun şahsiyet istediğine göre, bu açıdan, mukayeseli bakışlar faydalı olabilir. Ayrıca kültürümüzün kavramlarını, değişik açılardan ve yeniden kavramaya <u>çalışmak</u>, düşüncemize yeni imkânlar getirebilir.</p>
<p dir="ltr">Töre dergisi, Mart 1983</p>
<p dir="ltr"><strong>II</strong></p>
<p dir="ltr">Psikolojinin, davranışın temsil ettiği değerlerle ilgi. lenmediğini, davranışları tayin eden faktörleri ve bunun süreci aydınlatmaya çalıştığını söylemiştik. Psikanaliz bir tedavi usulü olarak kullanılırken de ahlâki değerlerle ilgili değildir; ancak şahsiyetin bozulan dengesini yeniden kur. mayı amaçlar.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizin bugün ulaştığı sonuçlar, şahsiyetin bir bütün olarak ele alınması ve tedavisi gerektiğini ortaya koymaktadır. Belli bir normal dışı davranışın tedavisinin, sadece tezâhürleri ortadan kaldırdığı, asıl sebebin bir başka görünüm altında ortaya çıktığı görülmektedir. Meselâ nevrotik haset duyguları içindeki bir hastanın, bu duygulardan doğan davranışları ortadan kalktığı hâlde, bu sefer nevrotik bir sevilme ihtiyacı yâhut düşmanlık duygularının yol açtığı davranış bozuklukları görülmektedir. Çünkü bu duygular, gayri şuuri mekanizmalarla, birbirine dönüşebikmektedir. Davranış bozukluklarının hepsini temel bir tek sebebe bağlayanlar için, bu sebebe inerek tedavi cihetine gitmek nazari olarak mümkün ise de uygulamada doyurucu sonuçlar alınamamaktadır. Ayrıca, bu tek sebep üzerin de psikanalistlerin ittifak edemediklerini de söylemeliyiz endişe, yalnızlık, sevgi noksanlığı, libido vs.</p>
<p dir="ltr">Neticede psikolojik bakımdan olgun, dengeli bir şahsi yete ulaşabilmek için, insan şahsiyetinde bütüncü bir al lâki değişim zarüreti ile karşılaşılıyor. Psikanaliz ahlâki bi sistem değil, gâyesi ahlâki değil ama amacına ulaşabilmek için ahlâki bir değişimi gerçekleştirmek zorunda olduğun! görüyor. Olgun ve huzurlu bir insan olabilmek için harislikten -mal, mülk, sevilmek, İtibar kurtulmayı, açgözlü” lük, acımasızlık ve cimrilikten, doygunluğa, <u>merhamet</u> cömertliğe geçişi zaruri buluyor.</p>
<p dir="ltr">Ahlâkın, psikoloji ilmi açısından temellendirilmesi mânâsını taşıyan bu sonuç, başlı başına bir hadise değerindedir. Ahlâki dönüşümle ulaşılmak istenen yapı ise dinin telkin ettiği klasik değerlerle oluşmuş bir şahsiyetten başkası değildir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, ahlâk kurallarının sadece bilinmesi değil, derinliğine duyulması ve değerlerin davranış olarak gerçekleştirilmesi gerektiğidir. Ahlâki şahsiyet ancak bu durumda değişmiş olur; aksi hâlde ahlâk kuralları harici bir baskı unsuru olarak kalır ve zaman zaman bâzı davranış bozukluklarının doğmasında bir unsur olarak rol oynar.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizle din ve ahlâkın buluştuğu bu noktada, kalp âfetlerinin nasıl giderilebileceği hususundaki yaklaşımlarına kısaca dokunalım.</p>
<p dir="ltr">Günümüzde psikolojinin kazandığı en büyük başarılardan birisi, davranışı belirleyen psikolojik sürecin her zaman şuurlu olmadığını kesinlikle tesbit etmiş olmasıdır. Şuur ve şuur dışı kavramlarının tarif ve muhtevâlarının tayininde farklı şeyler söylenmekte, ancak şuur dışı bir oluşumun ve etkenlerin varlığında ittifak edilmektedir.</p>
<p dir="ltr">İnsanın teessüri hayatının, iç ve dış, o andaki ve geçmişteki ve geleceğe dönük bir sürü tesirler altında, çok karmaşık bir yapı oluşturduğu anlaşılmıştır. Bu karmaşık yapının içinde, şuur dışı faktörlerin bulunması, bir şuur dışı faktörün bir başkasına dönüşebilmesi, -yansıtma, sebep bulma, yok sayma vs. gibi yollarla- ortaya çıkan davranışın gerçek sebebine veya sebeplerine ulaşmayı çok zorlaştırmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizin ilk dönemlerinde, tedavi için normal dışı davranışın, hastanın analizi yoluyla şuur dışı sebeplerine ulaşılması ve bunların hastaya açıklanması yeterli sanılıyordu. Ancak hastaya, sende öydipus kompleksi var yâhut sende şöyle bir temel endişe var, demenin, insanı tedaviye ve davranışı düzeltmeye yetmediği anlaşıldı. Gerçi, bu bilginin, şuur dışı kımıldanışları gözlemek ve denetim altına almaktaki faydası muhakkak ama bu ilk adım, davranışın değişmesi için kâfi değildir.</p>
<p dir="ltr">Davranışın gerçek sebebine ulaşmak için yapılan ruhi çözümlemelerde de doktor ve hastanın karşılıklı durumlarında ilgi çekici gelişmeler olmuştur. İlk devrelerde hasta, bir hasta, bir obje olarak doktora gider, doktor da hastasına bir klinik vak&#8217;a, inceleyeceği bir obje olarak bakarken zamanla bu tavırlar değişmiştir. Gustav Jung ve Carl Rogers gibiler tarafından geliştirilen ve yaygınlaşan psikoterapi yönteminde, hasta ile doktor arasında şahsi ve öznel bir ilişkinin kurulması istenir. Terapist (doktor) danışanı (hasta) incelenecek, çözümlenecek bir obje olarak değil, her türlü şart altında, değerli bir insan olarak görmeli ve kendi şahsiyetini de olduğu gibi ortaya koyarak duygusal yönden de danışana açık olmalıdır. Bu ikili ilişkideki açıklık ve olduğu gibi kabul edilmenin sağlayacağı rahatlık içinde, danışan, terapiste güvenecek, bağlanacak, baskılardan kurtulma ve kendi içini görme imkânlarına kavuşacaktır.</p>
<p dir="ltr">Ancak bu da yeterli değildir. Terapist, hastasını geçireceği analiz sürecinden kendisi de geçmelidir. Ferenczi; psikanalistin, aynı zamanda hastasını sevmesi gerektiğini söylüyor. -Hoşgörü, sıcak ilgi, güven verme, şefkat multevâsında bir sevgi.Sullivan; analistin, hastanın hayatına katılan, ruhi tecrübelerini paylaşan bir tutum içinde olma” sı gerektiğini ileri sürüyor. Fromm; daha da ileri giderek “Başka bir kimseyi bilebilmek, onun içinde olmayı gerektirir.” diyor; yani katılma ve paylaşma ile de yetinmiyor. Analist hastayı ancak, hastanın içinde bütün olup bitenleri kendi içinde yaşayarak anlayabilir. Aksi hâlde, sade ce hastası hakkında birtakım bilgiler edinmiş olur. Hastâ ile analist, sanki merkezleri üst üste konulmuş iki çember gibi olmalı, doktor hastası ile baştan aşağı dolu olmalıdır. Ancak, analist hem hastasının yerini almalı hem de kendisi olarak kalabilmelidir; ancak bu durumda karşılaştığı hâlleri yorumlayabilir.</p>
<p dir="ltr">Bu kısa dokunuşlardan bile anlaşılmaktadır ki tedavinin psikoloji, hastalarına -bizim kültürümüzün tâbirleri ile söylersek- aylıklı şeyh tutup ona mürid olmayı teklif etmektedir. Konunun biraz daha ayrıntıları ile ve karşılaştırmalı olarak ele alınması hâlinde bu yöneliş ve gayretler çok daha açık bir şekilde görülebilir. Ancak bizim devam edecek olan açıklamalarımız da bu duruma dikkati çekmek için konulmuş işaretler olmaktan öteye geçmeyecektir.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizde mesele, şuur dışı üzerindeki baskının yok edilmesi ile şuura dönüştürülmesi olmakla beraber, psikanalist hastasını, şuuruna intikal ettirdiği şeyler üzerinde bilgi sahibi olmaya değil, yaşamaya yönlendirecektir. Çünkü maksat sadece bilgi edinmek değil, davranışları düzeltmektir.</p>
<p dir="ltr">Burada ise esas olan, kişinin kendini kurtarmasıdır; iyi etmesidir. Kim olursa olsun, bir kimse başka bir kimseyi kurtaramaz. Ancak bir yol gösterici gibi davranabilir, önündeki engelleri kaldırabilir. Bâzan, doğrudan yardımda da bulunabilir ama hiçbir zaman hastanın kendisi için yapabileceklerini, hastası için yapamaz. Terapist yâhut doktor, şuur dışı sebeplerin hastanın şuuruna intikalini sağlamak için, yani şuurun genişlemesi için yardımcı olacaktır. Hastanın, kendi şuur dışı ile temas kurabilmesi, onun, kendi iç yapısı konusunda iç görüş kazanması ile mümkün olacaktır. Baskı altına alınan duyguları bilemekle birlikte, kendimizi tamamen de aldatamayız. Şuurun çeşitli seviyelerine, iç gözlem yolu ile nüfuz edebilir yâhut sezebiliriz. Fakat bu iç gözlemin şuurlu bir murakabe olması lâzımdır. Çünkü burada da görmeyi engelleyecek durumlar -savunma mekanizmaları- olabilir. Terapist yâhut doktor, hastanın bu iç görüşü kazanmasına yardımcı olacaktır, Şuur dışı tesirler şuur sahasına girdikçe, aydınlandıkç, kişi kendisinin ve çevrenin gerçeğini görmeye başlayacaktır. Fakat şuur dışının keşfedilmesi, entelektüel ve teorik bilgiyi aşan, derinlemesine hissedilen ve gittikçe yaygınla, şan bir dizi tecrübe ile ortaya çıkar. Düşünce ve hayâl de bu oluşa yol açabilir. O zaman insan, baktığı şeyi, ihtirasların, korkuların çarpıttığı, olmasını veya olmamasını istediği bi. çimde değil, olduğu gibi, gerçeği ile göremeye başlayacak. tır. Bir şeyin, kültürün, bize kazandırdığı idrak kategorileri içinde değil, yalın olarak görülmesi, kelimeleştirmeden, ifade kalıplarına sokulmadan bir duyma, yaşama hâlidir.</p>
<p dir="ltr">Ancak böyle bir durumda karakter değişmesi, bilginin, davranışa yön veren hâkim bir prensip hâline gelmesi mümkündür. Spinoza&#8217;nın ifadesiyle, entelektüel bilgi aynı zamanda duygusal bilgiyi de ihtiva ettiği oranda karakter dönüşümünü sağlayabilir. Bu duygusal bilgi ise ancak, insanın kendinde var olan derin gerçeği yaşantı durumuna getirebilmesi ile duygusal bir dizi tecrübe ile olur. Bu hâlin ifadesi zor, hatta imkânsızdır. Bu yaşantının özelliği, birdenbire ve kendiliğinden oluşudur. “İnsanın gözleri birdenbire açılıverir.”</p>
<p dir="ltr">Töre dergisi, Nisan 1983</p>
<p dir="ltr"><strong>III</strong></p>
<p dir="ltr">Kalp hastalıklarının tesbit ve tedavisinde psikanalizın ulaştığı sonuçları şöyle sıralayabiliriz. Bu hastalıkların oluşunda şuur dışı faktörler vardır ve bunlar gayri şuuri oluşlar hâlinde birbirine dönüşebilirler. Tedavi için ilk adım, bu şuur dışı tesirlerin şuur düzeyine çıkartılmasıdır. Bu da esas İtibârıyla, iç gözlem yoluyla olacak, terapist yâhut doktor, bu iç gözlemi yapmakta talibe yardımcı olacaktır. Ancak dengeli bir şahsiyete kavuşabilmek için, sadece sebeplerin öğrenilmesi yetmez, bütünüyle bir ahlâki karaktef dönüşümünün gerçekleştirilmesi gerekecektir. Bu dönüşüm için sadece zihni bilgi yetmez, bir dizi hissi tecrübe sonucu kazanılan hissi bilgi de gereklidir; yani hâl bilgisine de ulaşmak gereklidir.</p>
<p dir="ltr">Eski eserlerimize bakıldığında kültürümüzün bu sonuçlara yabancı olmadığını, daha doğrusu, konuları çok daha şümullü olarak ve hasta insanın değil, insanın meseleleri olarak ele aldığını görmekteyiz. Ulaştığı derinlikler ise psikanalizle kıyaslanamayacak ölçüde büyük ve zengindir. Ancak meselelere bakış açısı, kullandığı kavramlar farklıdır; bu bakımdan günümüz aydınlarının dikkatini çekmesi biraz zor olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Derinlik psikolojisinin getirdiği en büyük yeniliğin, davranışlarımızı tayin eden faktörlerin her zaman şuurlu olmadığının tesbiti olduğunu söylemiştik. Bu husus bilinmekte, ancak değişik bir biçimde ve kavramlarla ifade edilmektedir. Gayri şuuri olarak oluşan yansıtma, yok sayma, aklileştirme gibi oluşlar, nefs-i emmârenin aldatmacaları olarak ifade ve izâh olunmaktadır. İnsan, bu aldatmacaların çok çeşitli tezâhürleri karşısında aydınlatılmaya çalışılmış ve uyanık bulunmaya davet edilmiştir. Râgıb el-İsfahâni, nefsini bilen, orada gizlenmiş olan düşmanlarını da bilmiş olur ve onlardan sakınır, diyor. Gizli düşmanını, onun yerini ve nasıl harekete geçeceğini bilen, en iyi şekilde kendini ona karşı savunur ve onunla mücadele eder. Düşmanını ve onun saklandığı yerleri bilmeyenlere, düşmanı olan o “hevâ ve heves” akıl suretinden görünür, ona bâtılı hak olarak kabul ettirir. Görülüyor ki bu ifadelerde, aklileştirme ve genel olarak gayri şuuri dönüşüm olaylarına doğrudan doğruya işaret edilmektedir. Çok geniş olarak işlenmiş bulunan bu konudan, faraza olarak bir cümle alınmıştır.</p>
<p dir="ltr">Dikkat edilirse, şuur dışı dediğimiz faktörler ve oluş süreçleri, şuurlu ve bize düşman bir güç olarak bir nevi, ayrı bir şahsiyet izâfesi suretiyle ele alınmaktadır. Bu bakış açısından insan, şuurunun dışında, bilemediği bir takım sebep ve oluşların etkisinde yaşayan, iradesi etkisiz, zavallı bir varlık olarak değil, şuurlu ve her an onu aldatmak için türlü düzenler kuran bir düşman karşısında, daima uyanık olmaya davet edilen, şuurlu, iradesi müessir bir savaşçı gibi, yani çok aktif bir biçimde ele alınmaktadır. Bu ele alış tarzının eğitim ve kendini denetleme açısından daha uy. gun olduğu açıktır.</p>
<p dir="ltr">Ünlü psikologlar, psikolojik denge bozukluklarında, genellikle, tek bir temel sebep arama temâyülündedirler, Ancak, temel sebep üzerinde anlaşma olmadığını ve klinik tecrübelerin de tek bir sebebi doğrulamadığını söylemiştik. Kültürümüzde işlenen nefs-i emmâre kavramı ise psikanalizin işaret ettiği değişik sebeplerin hepsinin içinde tezâhür edebilen, birinden diğerine kılık değiştirebilen bir imkân, bir mahiyet olarak ele alınmaktadır. Nefs-i emmârenin de bâzı temel temâyülleri vardır. Nitekim psikanalistlerden bâzıları bunlardan bir kısmını fark etmiş ve her biri, bir tanesini temel sebep olarak kabul etmiştir. Bu konuda, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in insanın yaratılış ve yapısı ile ilgili Âyetlerinde sarih ifadeler vardır ve bu hususlar kültürümüzde epeyce işlenmiştir. Ancak bu, ayrı bir konu olduğu için girmeyeceğiz.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizin, dengeli bir şahsiyet için, bütünüyle bir ahlâki karakter değişimini gerekli görmesi de önemli bir tesbittir. Bu tesbit, insanın yapısına ve bütünlüğüne dikkati çekmektedir. Doğuştan itibâren, harici faktörler tek tek bu yapıyı etkilemektedir; herhangi bir faktörün ağırlığı ile belli bir davranış biçimine yönelen, sonra bir başka sebeple değişik tezâhürler gösteren mahiyet aynıdır. Bu da temel sebep veya sebepler denilen hâllerin, nefs-i emmâre kavr” mı içinde ele alınmasındaki isabeti teyit etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Nefs-i emmâre ile mücadele edip temizlenmenin ilk adımı, onun türlü desiselerini bilmektir. Bunları bilmek ise nefis murâkabesi ile olur. Psikanalizin, iç gözlemi geliştirmek adı altında ulaştığı bu hususun kültürümüzde ne ölçüde işlenmiş ve detaylandırılmış olduğuna ayrıca işarete lüzum yoktur.</p>
<p dir="ltr">Murâkabe, insanın kendi üzerinde düşünce yoluyla derinleşmesidir. Kültürümüzde bu hâl, bir şuur genişlemesi olarak ifade edilmiştir. “Sen kendini murâkabe ile kazanırsın; ruhunun genişlemesi, teemmülün genişlemesidir.” Bizim kültürümüzde murâkabe çok şümullü bir hadisedir; bu yolla şuuraltı da şuuru çıkarılmış olur, ancak, onun gelişmesi şuur ötelerine yönelen bir istikâmettedir ve yükseldikçe şuuraltı bütün incelikleriyle şuura çıkar, aydınlanır. Nefs-i emmâre ile mücâhede ve kontrol imkânı böylece doğmuş olur.</p>
<p dir="ltr">Bir noktaya daha kısaca işaret edelim. Nefs-i emmârenin hâllerini bilmek yâhut şuuraltının şuura çıkması, davranışın değişmesi için yeterli değildir. Dini bakımdan sırf zihni bilgi fazla bir değer taşımaz, aslolan, bilginin amele dönüşmesidir; Kur&#8217;ân-ı Kerimimizin, kitap yüklü eşekler, teşbihi bu noktanın ölümsüz ifadesidir. Tasavvuf erbabının kâl bilgisi deyip fazla ciddiye almadığı da bir ahlâki dönüşümü gerçekleştiremeyen, davranışları değiştirmeyen bu tarz zihni bilgidir. Zihni bilgi ancak, şahsi bir tecrübe ile kazanılan duygusal bilgi ile beraber olduğu zaman bu dönüşümü sağlayabilmektedir ki buna da hâl bilgisi denilmektedir.</p>
<p dir="ltr">Şuuraltının şuuru çıkarılması ve hissi tecrübelerin yaşanması için, iç gözlem yâhut derünileşme şart. Derünileşme ile insanın basiret gözü açılır -Fromm&#8217;un, birdenbire açılıverir dediği şeyve kendi kusurlarını görmeye başlar. Ama bu herkes için o kadar kolay değildir. Çünkü nefs-i emmârenin türlü hileleri, fısıldadıkları çok aldatıcıdır yâhut gayri şuuri oluşlar ve birbirine dönüşler vardır ki bunları kendi kendine fark etmek kolay değildir&#8217; O zaman, insanın kendi içinde derinleşebilmesi için bir rehbere ihtiyacı olacaktır; yolunu kaybetmemesi, nefsinin fısılda. dıklarına kanmaması ve türlü engelleri görebilmesi için, Bir buna rehber deriz, mürşid deriz; psikanaliz de terapist veya doktora böyle bir fonksiyon yüklemeye çalışmaktadır,</p>
<p dir="ltr">Biz, İslâm kültürünün aydınlığında, psikanalizin arayış. larının istikâmetini belirtmek bakımından bu benzerlikle. re işaret ediyoruz. Yoksa insan konusunda bizim düşün. cemizin Şumül ve derinliğini, psikanalizin dar çerçeveli, el yordamlı arayışlarına indirgemek aklın ucundan dahi geçmemelidir.</p>
<p dir="ltr">Şimdi, iç muhasebe yapmak ve kalp âfetleri ile mücadele için Gazâli&#8217;nin gösterdiği dört yola işaret edelim:</p>
<p dir="ltr">I“Kalbin kusurlarını bilen, gizli âfetlere muttali olan bir şeyh&#8217;e teslim olmak,” mücâhedesinde onun işaretine uymaktır. Böyle bir rehber, hoca, ona kusurlarını ve tedâvi yollarını öğretir.</p>
<p dir="ltr">2“Sâdık ve sıddıklardan, mütedeyyin ve basiret sâhibi bir zât bulması, iş ve gidişatını murâkabe etmesi için kendisine murâkıp tâyin etmesidir.”</p>
<p dir="ltr">3“Düşmanlarının dilinden kusurlarını duyup ıslah olmaktır.” Çünkü diyor Gazâli, “Gayz ve kin gözlüğünden bakan düşman gözleri dâima kötülüğü görür, onları ortaya r ld 4“İnsanlara karışmak ve aralarında kötü bulduğu her işte murâkabe edip ayarlamaktır.” Kalp âfetlerine hasetten girmiştik. Yine onunla ilgili, kültürümüzün bâzı tesbit ve tavsiyeleri ile yazımızı bitirelim.</p>
<p dir="ltr">Hasedin arzularını, bize telkin ettiklerinin tersini yapmakla, onu tahakküm altına almaya çalışmalıyız. Hasedimiz, bir insanı zemmetmemizi istiyorsa o insanı <u>övmeli</u>; kibir istiyorsa mütevazı olmalı, vermememizi istiyorsa vermeliyiz. Zoraki yaptığımız iyilikler ve takındığımız tavırlar zamanla tabiat hâline gelir ve haset edilen kişi ile aramızda bir muhabbet doğmasına yol açar. Kur&#8217;ân-ı Kerimimizin, kötülükleri en iyi şekilde sav, meâlindeki emrini unutmamalıyız.</p>
<p dir="ltr">Eskiler diyorlar ki sen böyle yaptıkça onlar senin korkaklığına, münafıklığına hamledecek, seni aşağılanmış göstereceklerdir ama bunlar şeytanın vesveseleridir, sen devam et&#8230;</p>
<p dir="ltr">Hasedin tesirinden âzâlarını koruduğun, başkalarının nimetinin elinden gitmesini istemediğin ve onun tahriklerine uymadığın -gıybet, yalan, zem gibi-zamanki hâlin, kalpten çıkarılması gereken haset miktarını çıkarmış olduğun, vâcip olanı, vazifeni yapmış olduğun seviyedir.</p>
<p dir="ltr">Töre dergisi, Mayıs 1983</p>
<p dir="ltr">Nevzat Köseoğlu &#8211; Kitap Suuru,syf:156-169</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/">Kalp Âfetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erol Göka &#8211; Yalnızlık ve Umut &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 11:17:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ön­yargı]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Affetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık ve Umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24609</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24610 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg" alt="" width="304" height="405" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-600x800.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH.jpg 768w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="78845198">
<div class="icerik">
<div>
<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın şimdi kapitalist tüketim toplumunun ekmeğine katık olduğuna, “carpe diem carpe horam”, yani “günü yakala saati yakala” diyen Romalı Horatius da, insanlara bedenini uykuya hazırlamak yerine ruhunu ölüme hazırlamanın lazım geldiğini anlatabilmek için böyle söylemiş</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biz gideriz, nereye gitsek bizimle beraber “hal”imiz de gelir. Bu sebeple “halinden memnun musun?” demek yetmez, “halin senden memnun mu?” diye ilave etmek gerekir. “Hal”imiz dediğimiz şey, bizi kuşatan iç ve dış güçlerimiz, potansiyellerimiz, zorluk ve manilerimizdir. Hayat yolumuzda yürürken önümüze, ulaşmak istediğimiz menzile baktığımız kadar, halimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız, her adımda her kavşakta tekrar tekrar bakmak… Hayat yürüyüşümüzü en iyi “imtihan” metaforu ihata ediyor. Dini inancımız olsa da olmasa da hayat tam bir imtihan… Hep bir yerden başlamak, bir sorudan diğerine geçmek, yeniden başlamak zorundayız. Sisyphos efsanesi boşuna değil. Bu imtihan dünyasında hepimiz bize verilen, sunulan hayatları en iyi biçimde yaşamak, dişimizi tırnağımıza takıp elimizden geleni yapmakla mükellefiz</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefs olgunlaştıkça kar gibi erir, başkalarından ve hatta diğer varlıklardan özünde bir farkı olmadığını anlar, hayatın, insan kardeşlerinin, tabiatın değerini bilir, hoşgörüsü ve bağışlaması artar. Kendinden uzaklaştıkça insan, gönlü yücelir. Yaşlılığın güzelleştirdiği insanlar vardır ya hani, iyi bakın onları güzelleştiren şey, nefslerinin bu tevazu makamına ulaşması, artık kendileri adına bir şey beklemeden kendilerini, sevgilerini bütünüyle varlığa açabilmeleridir&#8230; O sayededir ki, artık dünyada misafir oldukları idraki iyice güçlenmesine rağmen çocukları ve gençleri kıskanmak yerine, dünyanın yeni ev sahipleri diyerek kutlarlar. Çocuklar ve gençler, tevazu sahibi insanların kendilerini hasbi olarak sevdiklerini hemen hissederler, onların yanında pek mutlu olurlar. Onların tevazularından nasiplenmek için can atar, yaşlı insanlara içten bir şekilde saygı duyarlar.</p>
<p>İnsan yaşlanıp hayat tecrübeleriyle nefsi olgunlaştıkça gönül genişler, öyle genişler öyle genişler ki, kendini “alçak” diye sıfatlandırır. Türkçemizde “alçak” sözünün tek olumlu manası, mütevazı sözüne karşılık olarak kullandığımız “alçakgönüllülük”te bulunur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmenin akıl ve beden sağlığı ile ilişkilerine de bakılmış. Öfke ve dargınlık hisleri arttığında kendini kaybetme, şiddete eğilim, alkol ve madde kullanma ihtimalinin de arttığı, pozitif insan ilişkisi kurma yeteneğinin zayıfladığı bulunmuş. Affetmenin öfke gibi olumsuz duyguları ve onların fizik belirtilerini azaltmasının yanında kalp-damar sağlığına da iyi geldiği tespit edilmiş.</p>
<p>İnsanın kendisini affetmesi, başkalarını affetmesi ve Yaratıcı tarafından affedildiğini düşünmesi ile depresyon belirtileri ve intihar düşünceleri arasında negatif bir ilişki olduğu görülmüş. Affetme eğilimi yüksek olanların hayat memnuniyetlerinin ve mutluluk düzeylerinin daha yüksek olduğu gösterilmiş. Affetmenin insanın hayatta karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmede müspet katkı yapan bir baş etme etkinliği olduğu kanaatine varılmış</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yaratıcımızın bağışlaması sonsuzdur. “Allah, affedendir, mağfirette bulunandır” (Nisâ, 99) buyurur. Biz de bu nedenle “Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı!” (Bakara, 286) diye yakarırız. Yaratıcımız da bizden affedici olmamızı bekler. Ama ne ki o, çok zordur; içimizden ancak bazıları, bu yüksek erdemi gösterebilmeyi başarabilir.Bu nedenle &#8220;Affetmek, şöminenin üzerindeki antika vazo, zevkli insanların hayran olduğu sevimli bir yadigâr gibi durur. Ancak ona hayran olanlar bile onu alıp günlük yaşamda kullanmaz”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmek ile merhamet etmek arasında da ince bir fark var. Bize karşı yaptığı hatadan, işlediği suçtan dolayı ıstırap duyan birisine karşı merhamet hislerimiz uyanmışsa oradan affetmeye gitmek şüphesiz daha kolaydır ama merhamet etmek ve affetmek yine de farklıdır. “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı Andre Comte-Sponville, “merhamet, bir ıstıraba yöneliktir ve ıstırapların çoğu masumdur. Bağışlama ise hatalara yöneliktir ve çoğu hata, yapana acı vermez” der ve bağışlama ile merhameti birbirinden farklı iki erdem olarak görür. Haklı. Amansızca ıstırap çektiği görülen bir kimse karşısında hissedilen duygudur merhamet ve onun yürürlükte olduğu sırada zaten kin devrede olmaz. Bu nedenle merhamet, nispeten daha kolay ve yaygın; affetme ise içimizde baş gösteren intikam ve kini yenmek için bir mücadele gerektirdiğinden daha zor ve nadirdir.</p>
<p>Kimileri böyle düşünmüyor ama ben merhamet etmek ve affetmek için af dilemenin şart olduğu kanaatindeyim. Psikolojiden bakıldığında da af dilemeyen, affedil(e)mez. Affetme, pişmanlık ve vicdan azabına karşı olgun bir nefsin cevabıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şu aşağıda sayılan mutluluklar, arkadaşlığın hakiki olduğunun işaretleri. Her şeyden önce arkadaşın sadece varlığı bile başlı başına mutluluk nedenidir. Iki taraf da arkadaşlığı yaşamla doldurmak için çabalar&#8230; Mutluluk, paylaşılan güzel tecrübelerdir&#8230; Mutluluk, yoğun duygudaşlıktır, içten yakınlık ve anlam duygusudur. Arkadaş, seni tanımasına rağmen sevmeye devam eden kimsedir&#8230; Mutluluk, arkadaşla daimi konuşma halinde olmaktır. Arkadaşlar farklı dünyalarda olmalarına rağmen yakın olduklarını hissederler; her âna birbirleri için hazır ve nazırdırlar&#8230; Mutluluk, yapılan samimi yorumlarla arkadaşı hayata hazırlama, sorunlarla baş etmesinde ona yardımcı olmadır&#8230; Mutluluk, arkadaşa karşı dürüstlük ve açık sözlülüktür. Arkadaşlar, birbirlerine her şeyi emanet edebilirler, asla birbirlerinden çekinmezler&#8230; Mutluluk, arkadaşımın dışarıdan bana yönelmiş bakışıdır, ufkum daraldığında genişletmesidir&#8230; Mutluluk, yaşamda bir şey ters gittiğinde arkadaşına kaçabilmektir&#8230; Mutluluk, beraberce mutsuz da olabilmektir&#8230; Mutluluk, arkadaşıyla beraberken, en ücra yerde bile evinde hissetmektir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önyargı, hepimiz için kaçınılmazdır çünkü: Dünyayı daima kategorilere ayırır, şeyleri ve olayları sürekli kategoriler halinde değerlendirmeye tabi tutarız, bu bir. Toplumda birbirimizi benzeş veya farklı olmaya göre ayırt eden ve/veya buna zorlayan süreçler vardır, bu iki. Üçüncüsü, “biz” olabilmemiz için mutlaka bir “öteki”ne ve dördüncüsü kolektif belleğe ihtiyaç olmasıdır. Bu dört nokta, toplumsal, kolektif kimlik inşasının taşıyıcı kolonlarını oluşturur. Bir yanda benzeşmeye ve özdeşime, diğer yanda farklılaşmaya ve ayrışmaya duyulan psikolojik ihtiyaçlar, gerek bireysel gerek toplumsal kimlikler için her kapıyı açacak anahtardır. “Öteki” ihtiyacı, kimlik inşasında öyle önemli bir yerde durur, öyle bir rol üstlenir ki, onu kavrayamazsanız “önyargı” ile birlikte birçok olguya da anlam veremezsiniz.</p>
<p>Bu olgular kimlik tiyatrosunun başrollerinde yer alan etiketleme (damgalama) ve “kalıp davranış” (stereotipi) ve “ayrımcılık” vb.’dir. Önyargılar ve stereotipiler, kimlik inşasının tuğlaları, sosyal aynalardır. Bu yüzden her kültürde etnosantrik bir çekirdek ve bazı dış gruplara karşı önyargı vardır. Bizden olanı beğenir, ona yakın durur, olmayanı ise yadırgar, biraz uzak kalmaya çalışırız. Bunları önyargı sayesinde başarırız</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hoşgörü göstermek, en nihayetinde sorumluluk üstlenmektir. Sorumluluğunuzun gereğini yerine getirmez, başkalarına yüklerseniz, yaptığınıza hoşgörü değil, lakaytlık, korkaklık, tembellik, bencillik denir. Utanmanız gereken hallerinizi, hoşgörüye sığınarak örtmeye çalışamazsınız. Hoşgörü ancak belli sınırlar içinde geçerlidir, bu sınırlar aşıldığında kendi kendini inkâr eden bir hale, erdemsizliğe dönüşür. Böyle zıddına inkılâp eden sözüm ona hoşgörü, susuz kalmış birisine su vermek adına onun başını havuza sokup boğmaya benzer</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Empati kurmak pek öyle kolay değil, o sırada objektifliği yitirmemek, karşımızdaki kişinin duygusal yoğunluğu içinde boğulmamak da şart. Bu objektifliğin muhafaza edilmesi meselesi, empatiyle sempatinin birbirinden ayrıldığı ya da en çok karıştırıldığı husus. Sempati, o insana karşı objektifliği ortadan kaldıran bir benimseme hali ve empatiye engel. Aslında bizim istediğimiz de her halimizi onaylayan sempatik bir anlayıştan ziyade empati. Zira sadece empatik bir tavır, insanlar arasında gerçeğe dayanan sevgi gelişimini ve sağlıklı bir ilişkiyi sağlayabiliyor.</p>
<p>Empati için kendisini karşısındaki insanın yerine koymanın, onun gibi bakmaya, anlamaya çalışmanın yanı sıra, zihinde oluşan izdüşümün, bir biçimde karşıdaki kişiye iletilmesi de çok önemli. Empati kurmak, karşımızdaki kişinin söylediği duygu ve düşüncelerin aynısını ona tekrar etmek değil. Empati yapabilen insan, “papağan gibi tepki vermez”. Sürecin sonunda ne söyleyeceğimiz, karşımızdakine nasıl geri-bildirimde bulunacağımız, ifade edilen duygunun şiddetiyle çok alakalıdır. Bunun için de karşımızdaki kişinin sadece sözel tepkilerine değil, duruşuna, jest ve mimiklerine, ses tonuna, konuşma temposuna dikkat kesilmek icap ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nedir verili potansiyellerimiz ve elimizdeki imkânlar? Maddi varlığımız, zekâmız, fiziksel gücümüz, bizim için fedakârlık yapacak akrabalarımız, eşimiz dostumuz&#8230; Şüphesiz kişiliğimizi olgunlaştırmada ve toplumsal düzen inşasında bu türden potansiyel ve imkânlarımı-zın bir payı var ama bu pay sanıldığı gibi pek fazla değil. Maddi varlığın, zekânın, fiziksel gücün ve güçlü aile ve toplumsal bağların sayesinde elbette birçok şey başarabiliriz ama onlarla ne kişisel olgunlaşmamızda ne de insani bir toplum inşasında hatırı sayılı adımlar atmamız mümkün.</p>
<p>Bizi daha da olgunlaştırıp insan kılacak, dünyayı daha adil ve yaşanabilir hale getirmeye katkıda bulunacak özelliklerimiz daha ziyade manevi imkânlarımız içinde saklı. ”Manevi imkân&#8221; dediğim, insanlığın bilim, sanat, felsefe, siyaset ve inanç alanındaki bilgi ve tecrübe birikimini elimizden geldiğince imbikten geçirip kişisel yaşamımıza, ömür yürüyüşümüze bir erdem rehberi edinebilmek&#8230;</p>
<p>&#8220;İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikimi&#8221; sözünü nasıl anladığımız çok önemli. Kastımız, kütüphaneler dolusu kitabi bilgiyi ezberimizde tutmak değil, edindiğimiz bilgi ve tecrübenin bize erdemli olanı seçmemiz konusunda olabildiğince işık tutmasini sağlamak.Hayatın kendisi, insan ilişkileri başlı başına öğrenme için imkânlar sunan bir kitap zaten. “Feraset”, “basiret” kelimeleriyle tam da bunu anlatmak istiyoruz, “arif olan anlar” sözündeki derin mana da burada yatıyor. Varoluşçuların “insan seçim yapan varlıktır” şeklindeki mottosunu da ben esasen bu manevi çerçevede kavrıyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>kanaatkâr, dünya malına fazla meyletmeyen kişilik yapısının teşvikçisi olmalıyız. Kanaatkâr olmak, tembellik demek değildir tam tersine kanaatkâr insan, çok çalışır ama asıl amacı, ailesine, çevresine, toplumuna yardımcı olabilmektir. Maalesef bugün kanaatkârlık ve idealistlik, değer olarak yüceltilmiyor. Medyada başarı ve mutluluk timsali olarak genellikle kanaatkârlar değil tamahkârlar sahne alıyor, bize, çocuklarımıza örnek olarak sunuluyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Haset sahipleri, tamahkârlar, istediklerine daha çok ulaşıyor gibi görünebilir ama emin olun, onlar daha başarılı ve daha mutlu değiller. Sevgi dolu, bir başka deyişle hasedı&#8217; annesi tarafından yatıştırılmış, sevgiyi, şükranı hissedebilmiş insan tanıyabilir ancak huzuru. Huzur, tamahkâr, açgözlü kimsenin asla ulaşamayacağı bir duygu&#8230; Bir insanın hasedi ne kadar çoksa başarının getirdiği tatminden ve mutluluktan o kadar uzaklaşmıştır. Onlar, bu halleriyle birtakım şeyler kazanabilirler ama kazandıkları şey asla mutluluk olmaz. N e mutluluğu, onlar, uykularında bile şöyle rahat bir dinginliği asla yakalayamazlar. .</p>
<p>Haset sahibi kişinin mutluluk ve huzurdan uzak olmasının yanında birçok başka problemi de vardır. O, açgözlü ve tamahkâr olduğu kadar kaprislidir de. Hiçbir zaman istediğini tam olarak aldığı kanaatinde değildir ve hep eksiklik duygusu hisseder. Bu duygusunu kapris olarak dışavurur. Haset sahibi kişi için yalan, iftira, gıybet, insan ilişkilerinin olağan bir parçasıdır. Onun yaptığı gıybet, gündelik hayatta çoğumuzun içine girip çıktığımız şirin dedikodular gibi olmaz üstelik. Doğrudan doğruya muhatabı yok etmeye,yıkmaya, ayağının altındaki toprağı kaydırmaya yöneliktir, tuzaklarla doludur. Karşıdakinin itibarını ve varlığını yok etmeyi hedefler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern zamanlardaki mutluluk anlayışını erdemlerden koparması, sadece “ânı yaşa!&#8221; hususunda değil; sahip olmanın, açgözlülük ve tamahkârlığın sonucunda insanın mutlu olabileceği fikrini yaymasında da kendisini gösteriyor. Modernlikle birlikte mutluluk, bencil ve yalnız insanların anlık keyif almalarına dönüştü. Uzun yaşamak, genç ve fit kalmak, başarmak ve sahip olmak mutluluğun olmazsa olmazları haline geldi. Yetmeyince tehlikeli sporlarda, fanatizmde, adrenalinde, alkol ve maddede arandı mutluluk. “Enayi&#8221; diye geleneksel zamanlarda, bencil, kendini beğenmiş kimselere deniyordu.116</p>
<p>Şimdi bencil olmayanları, fırsatçılık yapmayanları böyle çağırıyoruz. Modern zamanlarda kanaatkârlık, sağlıklı çalışkanlık, insanlara faydalı olma ve hizmet etme anlayışı değil de dizginsiz bireysel hırs destekleniyor. İstekleri konusunda “agresif&#8221; olan insanlara övgüler yağdırılıyor. Özellikle henüz kuralları, kurumları tam yerleşmemiş toplumlarda, kolayca risk almaları nedeniyle bu tip insanlar daha çok öne çıkıyor, mevki-makam, para ve güç sahibi oluyorlar. Dışarıdan bakıldığında, sanki dünya hayatında her zaman kazananlar, başarılı olanlar, haset sahipleriymiş, tamahın ne kadar çoksa başarıya o kadar yakınmışsın gibi görünüyor. Bununla da kalmıyor, açgözlü ve tamahkârların isteklerine ulaştıkça daha mutlu oldukları düşünülüyor. Oysa bu da mümkün değil, erdemlerden kopuk bir mutluluk yaşantısı olamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geleneksel dünyada hazza dayalı bir mutluluk anlayışı çok garip karşılanıyor, insana uygun olmadığı kabul ediliyordu. İnsana uyan, idealleştirilen ve uğruna mücadele edilen şey, anlık zevkle değil, ancak erdemle bağlantılı olabilirdi.</p>
<p>Hayat ve mutluluk bahsini açtığınızda “çok eğlendim&#8221;, &#8220;çok zevk aldım&#8221; gibi kısa süreli duygulanımlarınızdan ziyade halinizden memnuniyetinizi dile getirirdiniz. Çoğu zaman bu memnuniyet,ciddi bir basireti, sağduyuyu da temsil ederdi. Hayatın,kendisine verilen ömrün ne demek olduğunu anlamış; onun kıymetini bilen, şükür makamındaki geleneksel insanlar, başlarına gelen zorlukların, acı ve hüzün dolu olayların mutluluklarına mâni olmadığını idrak edecek ferasete sahiptiler.</p>
<p>Kadim kültürlerde kader mükemmel olana, gözyaşı gülmeye, hüzün neşeye, ölümü düşünmek hayat stratejilerine kafa yormaya yeğ tutulurdu. İnsanlar, hayatın salt pozitife ya da salt negatife indirgenemeyecek kadar zengin olduğunu bilirlerdi. Pozitifte ne kadar ısrar ederlerse o kadar negatife batacaklarına müdriktiler. Ahlaki bir gerilim olmaksızın, ahlakla muameleye girmeden edinilen malumata bilgi demezlerdi. Erdemsiz mutluluk olmayacağının, mutluluğun emek vermeye değecek, uğruna ölecek değerlerde aranması gerektiğinin farkındaydllar.113</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Keyif verici madde” tanımına hep itiraz etmişimdir. Ne demek “keyif verici”? “Keyif” dediğimiz şey, mutluluğun kısa süreli olan hali diye bakıldığında insani olabilir. Keyfi, bir maddenin içine sıkışmış, beynimize ulaştığında bizi kendisiyle buluşturan bir durum olarak görüyorsak vay halimize! Bana göre, olağan bilinç akışımızı, psikolojik işleyişimizi bozan, ağır geldiği için kaldıramadığımız hayattan bizi geçici süreliğine firar ettirten, bu nedenle bağımlılık yapan maddelerden söz edilebilir olsa olsa&#8230; “Kendinden geçme” sözümüz böyle durumlar için çok uygundur, bazı maddeler ve durumlar bizi kendimizden geçirtir, o haldeyken artık kendimiz değilizdir.</p>
<p>Mutluluk da, ondan bir cüz olan keyif de ancak bu hayattan emekle, çabayla devşirilebilir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Umut, bizi geleceğe bağlayamayınca şimdiki zamana geniş ve yaygın biçimde yerleşiyoruz, ruhsal varlığımızı bedenimiz yutmaya başlıyor. ”Insanın canı sıkıldığında yaptığı beden hareketleri, ellerini ovuşturması, sürekli yer değiştirmesi, esnemesi&#8221; bundandır diyen Borgna,108 sorumlu olarak şimdiki zamana odaklanmanın getirdiği ”boşluk hissi&#8221;ni görüyor. Bekleyişlerden ve umutlardan boşalmış zaman yaşantısı nedeniyle ”can sıkıntısı boşluktur, boşluk deneyimidir” diyor. Viktor Frankl&#8217;ın ”varoluşsal boşluk&#8221; kavramıyla kastettiği de tam budur.109</p>
<p>İnsan, canlılar içinde tek canı sıkılan varlık; can sıkıntısı insana özgü. Mesleki gelişimimde çok emeği geçmiş olan hocam Haluk Ozbay, benim takıntılı spor yapma merakım için “Aslanım, sen hiç spor yapan hayvan gördün mü?&#8221; diyerek bana takılırdı. Hayvanlar, spor yapmadıkları gibi kendi doğal ortamlarında can sıkıntısı belirtisi de göstermezler çünkü tüm faaliyetleri biyolojik olarak programlanmış olduğundan canları slkllmayacak kadar meşguldürler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hayatta kalma mücadelesi verilirken can sıkıntısı çekilmez. Deprem sonrası hiçbir kentte can sıkıntısından ne yapacağını bilmeyen avarelere rastlamazsınız. Elbette burada önerilen şey, yaşama ilginizi sürdürmek için arada bir felaketler yaratmanız veya sürekli bir var kalma mücadelesine batmanız değildir. Elbette tehlikeli sporlar, serüvenler de insanın can sıkıntısını giderirler ama böyle maceralar bizi tüm bilgelerin tavsiye ettiği “orta yol&#8221;dan uzağa düşürür ve gereksiz tehlikelere sürükler. Everest Dağı&#8217;na tırmanmaktansa iç dağlarımıza tırmanmaya,kendimizi tanımaya çalışmamız çok daha heyecanlı ve güvenlidir. Hayatın büyük bir armağan olduğunun bilincine varan ve gün boyunca yaptığı tüm işlerden zevk alan insan, can sıkıntısına karşı gerçek panzehiri yakalamıştır. Hayatımızda her şeye rağmen dünyaya angajmanımızın bozulduğu, can sıkıntısının, anlamsızlık duygusunun gelip kapıya dayandığı zamanlar olacaktır.</p>
<p>Bu minval üzere tespitler yapmıştık, anlamsızlık krizi ve can sıkıntısı arasındaki ilişkiyi analiz ederken. Umut ve u/mutsuzluk arasında da benzer bir ilişki söz konusu ve aynı şekilde umut sönmeye başladığında henüz u/mutsuzluğun zifirî karanlığı çökmeden önce iç dünyamız, bu duruma can Sıkıntısı şeklinde bir cevap üreterek bizi uyarır. Can sıkıntısı, u/mutsuzluk öncesi sessizliktir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan olarak öz varlığımıza uygun rol ve sorumluluklarımızı yerine getirmekten, yaratılış gayemizden ne kadar uzaksak o denli yabancılık hissi yaşarız. İnsanın kim olduğu ve varoluş vasıflarımızın neler olduğu üzerine kafa yormazsak, ona göre bir yaşam hedef ve ideali belirleyemezsek yabancılaşmanın baskısını daha çok hissederiz diye düşünüyorum. Dinî söylemde gönderildiğimiz cennetin özlemiyle yanıp tutuştuğumuzu, gönlümüzün “Biz bu değiliz, buralı değiliz&#8221; diye acı acı feryat ettiğini her işittiğimde aslında bunların anlatılmak istendiğini düşünürüm. Nerede yabancılaşmadan bahsedilse, insanlığımızın bu acı feryadını duyarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketim toplumunda neye ihtiyacınız olduğunu siz değil sistem saptıyordu. Hangi malların tükettiğiniz toplum içindeki konumuzu da belirliyordu. Yetmiyor, konumunuz da işinize nasıl gideceğinize, şehrin hangi bölgesinde nasıl bir evde oturacağınıza, çocuklarınızı hangi okula göndereceğinize, hastalandığınızda hangi hastaneye başvuracağınıza da sizin yerinize karar veriyordu. Konumunuza göre tüketmek, sınıfınıza uygun tüketim kalıbına uymak zorundaydınız; toplumsal ayrıcalık ve itibar buna göre kazanılacaktı.</p>
<p>Kendisine sunulan tüketim nesneleri konusunda yeterince bilgi ve fikir sahibi olmayan toplum, büyülenmiş gibi davranıyordu. Nesne bolluğunun arkasındaki süreçleri, acılı hayatları asla görmüyor, bir lütuf gibi algılıyordu. Formatı tüketim tarafından atılınca, insan ilişkilerinin de en nihayetinde maddiyat tarafından belirlenmesinin önüne geçilemiyor, ahlaki değerler bile bu çerçeve tarafından tayin ediliyordu. Gündelik hayat, bir simülasyon evreninin parçası olduğundan, toplu halde yabancılaşıldığından, insani özün ve hakikatin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Simülasyon düzeniyle birlikte dolaysız yaşam biçimleri de geleneklerle birlikte çoktan ortadan kalkmış, bilişim teknolojileri hayatımıza bir de sanallığı katmıştı.</p>
<p>Tüketim toplumunda ruhun yerini beden alacak; bedenin etrafı da sağlıklı yaşam, fitness, terapi, arzu gibi efsanelerle kuşatılacaktı. Anı yaşamaya, kendini gerçekleştirmeye çağıran psikolojik kışkırtmalara, yatırım nesnesine dönüşen bedenimizi keşfetmemizi isteyen reklamların cangılları eşlik edecekti. Ama ne ki hakiki arzuya kendisi bir gösterge sistemine dönüşmüş bedende yer bulmaya imkân yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ve son söz üstat Sait Başer’in: “’Öz’lem. Özümüzün fiili bu! ‘Öz’ün, ‘ruh’un hamlesi, asıl ‘öz’ü fark edip ‘o’na doğru çağlaması. Sevilenle aramızdaki bağ. Canımıza can katan, ruhumuzu dirilten iksir! Can cevheri!&#8230; Özlem! ‘Öz’den Öz’e kancalanmak. Sevdiğinin rengine boyanma sürecinin adı!&#8230; Özlem ateşi, ikiliği tüketme kararında Hakk’ın sizinle beraber olduğuna delalet ediyor… Çünkü… Bu âlemde ‘Kişi sevdiğinin rengine boyanır’ken o âlemde de kişi sevdiğiyle haşrolur…” Arapça’dan dilimize geçmiş olan “hasret”ten yola çıkarsak “hüsran”ı anlarsak da aynı yere varacağımızı söylüyor (Yitik Yurdun İçinde, s.93-95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahmet İnam Hoca, “öteki ile yaşama sorunu&#8221;, ”can cana yaşama sorunu&#8221; diye tarif ediyor ve ”canı da iki farklı yönlendirici güç hareket ettirir&#8221; diyor.30 Bunlardan birisi, olanı sürekli olarak dışlayan “özgelik”, diğeri ise sürekli olarak toplayan ”özgülük&#8221;. Özge ile özgünün buluşmasından, hatta özgeliğin özgülüğe izin vermesinden “öz&#8221; ya da “özne&#8221; ortaya çıktığı kanaatinde Ahmet İnam. Ötekinin ne diğeri ne de başkası olmayıp can hatta canan olduğunu fark etmemizi istiyor. Çünkü ”Can, canları canan olarak görebilirse, yani canevinin kapısını çalabilir, ötekini de sonsuz olarak algılayabilirse, kendisi de onunla birlikte sonsuzluğa katılır. Bir can olarak insan, özge ve özgüyü harmanlamayı öğrenemezse, özgelik tehdidi ve özgülük bencilliğiyle tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaya&#8221;81 mahküm olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insanın en belirgin biçimde mahrumiyetini yaşadığı alan ise, varoluşunun üçüncü boyutu, yeni &#8220;kendi dünyası&#8217; ile ilgili. Modernler, en çok da kendisiyle baş başa kalabilmek, derin düşünceye, tefekküre dalabilmekten mahrumlar. Yalnızlık korkusu, hep kalabalıklar içinde, tanıdıklar tarafından sarıp sarmalanma isteği modern zamanlara özgü. Bu abartılı yalnızlık hissiyatının tam karşısında yer alan &#8220;seçilmiş yalnızlık&#8221; halleri ise giderek azalıyor. Yalnızlık korkusu, insanın kendisine gerçekten zaman ayırabilmesini, varoluşuyla yüzleşebilmesini engelliyor. Sağlıklı bir tek başınalık hallerinin sağlayabileceği verimlere mâni oluyor. Bugün sözü edilen solo yaşam, bu anlatmaya çalıştığımız, seçilmiş yalnızlık, sağlıklı tek başınalık anlamına gelmiyor.</p>
<p>İnsanın maneviyatının en derinlerinde kökleşmiş olan yaratısı ile ilişkisine dair inanç hali, hakiki bir yalnızlık hissi olmadan yaşanmıyor. Sadece inanç hali değil tüm derin tefekkür ve hissediş halleri de böyle ve zaten hepsi de birbirleriyle yakın akraba. &#8220;İnsan ne kadar hikmetli ve bilgeyse, yani ne kadar bilgiliyse ve gerçekliğin mutsuzluğunu ne kadar hissediyorsa, bunu ona unutturan ya da gözlerinin önünden çekip alan yalnızlığını da o kadar sever&#8221;72 sözünün hakikat payı yüksek.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yalnızlık, bir bakıma insanın kendisiyle baş başa kalması ve bundan hoşnut olmaması halidir. O yüzden bu halin başka bir faaliyetle, merak edilen bir alanda hobi geliştirmekle, kendini bir uğraşa vermekle, gönüllü yardım kuruluşlarına katılmakla, egzersizle, yazma çabasıyla, ibadetle değiştirilmesi elzemdir. Bu faaliyetlerin grup halinde, bir sınıfta, toplulukta gerçekleştirilmesi yalnızlık zincirinin kırılmasında çok işe yarayabilir.</p>
<p>&#8220;Tebdjli mekânda ferahlık vardır&#8221; denir. Elbette insan gittiği her yere kendi psikolojisini de götürür ama seyahatle, mekân değişimiyle birlikte haletiruhiyesinin ve yalnızlık hissinin ortadan kalkması da imkân dâhilindedir. Hele hele bu seyahatler, şimdilerde pek sık ve kolayca bulunan gezi grupları içinde gerçekleştirilirse ve her gidilen yerde insanlarla tanışma, görüşme, arkadaş edinme fırsatları değerlendirilebilirse, seyahat uzun sürdüğünde geride kalan tanıdıkları arayıp sorma, onlara kendisinden, gezip gördüğü yerlerden haber verilirse, bu ihtimal daha da artar. Seyahatlerin sadece turistik değil belli bir amaca mesela bir gönüllü yardım kuruluşunun faaliyetine yönelik olması, yalnızlıktan mustarip kimsenin derdine adeta panzehir gibi gelecektir.</p>
<p>Yalnızlık, elbette insani bir sorun, bir insan sorunudur, şu koskoca ve milyonlarca insanla dolu dünyada kendisini bir başına hissetme halidir. Ama diğer canlıları, tabiatı da unutmamak lazım gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hale gelirse o kadar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markası tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezi özdeşleşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni normlara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli hareketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, straitht-edger, hard rocker, new ager ve daha neler neler…</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak, oyuncular haline getiriyor. Özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştırıcı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hal garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, ‘inanacak’ bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aranmasına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için saldırmaya hazır halde bekliyor. Her şeyi bilen ve bu bilgiyi bir kehanetçesine bildiren ve en ufak içsel şüpheye sahip olmayan, kendine aşırı güven hissi içinde bulunan paranoid kişiliklere gün doğuyor, zira etraflarında birçok hayran birikiyor. İnsanlar aradıkları kesinlik hissinin, her şeyi bildiğini iddia eden paranoid tiplerde olduğunu sanıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önce mahremiyetimizi dalgıç giysisi gibi taşıdığımız zamanlar geldi. Beklenmedik bir karşılaşmaya yol açmamak için her şeyi yaptık. Ama ardından mahremiyet suları hızla soğudu, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok-amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin (Bauman, 2012, s.87) olarak algılandı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. “Kullan-at” türü ürünleri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda aşka yer bulmak neredeyse imkânsız. Zira aşk, özen göstermektir; arzu, oburca tüketmek isterken aşk sahip çıkmak ister. Aşk, bir kişiyi, güveni özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için, eşlerin birbirlerine kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman gibi davranabilmeleri, belirsiz bir geleceğe rıza gösterebilmeleri gerekir. Oysa günümüzde her şey kısa ömürlü, gelip geçici dileklere göre ayarlanıyor. Mesela alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanıyorlar. İnsan ilişkileri tıpkı borsa gibi işliyor; ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakılıyor. Nitelik olmadığında selameti nicelikte arıyoruz. Kitapların kalitesini satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansını izlenme oranlarıyla, hatta “tanınmış bir kişinin niteliğinin cenazesini izleyen kişi…, entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma” sayısıyla…</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aralarında sahici bir yakınlık bulunmayan günümüz insanı, kablolu ve kablosuz, bir akışkanlık içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor. Bu süreç, mütemadiyen devam ediyor. Görünüşte kendi kararlarını vermeye muktedir bir bireye benziyor ama yakından bakıldığında, adeta kararnameyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem donup hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm…</p>
<p>Özgürlük ihtiyacını ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor. Modern gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar, bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bıçak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Ne tam olarak bir yere ait hissediyor ne de tümüyle özgür…</p>
<p>Tecrübesini ve insan ilişkisinden beklentisini “bağlantıda olma”, “hatta kalma” sözleri açıklıyor. “Eş”ten ziyade “ağ”dan söz ediyor. “Kendine bir ağ oluşturma”ya, “ağ üzerinde sörf yapma”ya çalışıyor. “Bağlantı” dediği ise, sanal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, “delete” tuşuna basınca kurtulması mümkün olan şu tuhaf ilişki</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bauman. Giddens&#8217;in modernlik savunusunu, ”saf ilişki&#8221; adını verdiği, tüketim toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaktan başka hiçbir işe yaramayan, insani olanı yıkıp geçen tarzı ince ince ti&#8217;ye alıyor. Ona göre bugün dünyada yaşamakta olduğumuz insan ilişkileri güven temelli değildir, tam tersine güvene karşı bir fesat kurma tezgâhı içindedir. Güvenin olmadığı, belirsizliklerle dolu bir dünyaya ahlaki umutları yerleştirme şansı da kalmaz. Bugün “Niçin ahlaklı olmalıyım?&#8221; sorusunu birçok insan kendine soruyorsa, açıkça sormasa bile benzer sorular zihninde baş göstermişse, bu durum ahlaki krize işarettir, ahlaki tutumların sonuna yaklaştığımızın bir göstergesidir. Zira ahlaklılık bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz; insanın varoluşunun demirlediği sağlam bir liman, kökenleri insan olmanın ayırt edici bir niteliğidir, insam diğer varlıklardan farklı kılan doğuştan bir özelliğidir. İhtiyaçtan kaynaklanan, onunla izah edilen eylemler, güdülü nitelikte olduklarından gerçek anlamda ”ahlaki&#8221; olarak sınıflandırılamazlar.</p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini düşünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsizlik. güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan, her ilişkinin emek gerektirdiğini anlamıyor, diğer insanları yapışıverecekleri nesne gibi görüyor. “Çoğu modern insanın gerçeklik duygusu konusunda, başkalarına olan bağımlılıkları öyle bir noktaya varmıştır ki, onlar olmadan var olma hissini yitireceklerini düşünürler. Kumda akan su gibi &#8216;dağılacaklarını’ hissederler. İnsanların çoğu hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına dokunmak zorunda olan körlerden farksızdır&#8221; diyor Rollo May. Yalnız kalma korkumuzun temelinde kendjmize dair farkındalığımızı yitirme endişesi olduğunu, uzun süre etrafımızda bizi dinleyecek birisi bulunmadığında, hiç olmazsa bir radyo sesi algı dünyamızı doldurmadığında kendimizi boşlukta hissettiğimizi düşünüyor. Sürekli yalnızlıktan yakınıp duran, yalnızlık çığlığını reklam bürosu gibi kullananların oyununa gelmiyor. Başkaları olmadan, onlara yaslanmadan yaşamayı göze alamayan, sevgi kaçkınlarını “doldurulmuş insanlar&#8221; olarak niteliyor. Hakiki yalnızlık hissinden, varoluşsal yalnızlığını fark edip olgunlaşmaya çalışanlardan ziyade yalnızlık edebiyatının ve çoğu zaman bencilce yalnız yaşamayı seçenlerin arttığını görüyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gerçekten de endişelenmemek mümkün değil. Batı&#8217;dan sadece teknoloji değil onunla birlikte değerler ve yaşam tarzları da çığ gibi üzerimize geliyor. Orada olan biten ne varsa şu veya bu biçimde bizde de kendisini gösteriyor. Boşanma ve yalnız yaşama oranlarındaki önlenemez artışın sadece bir toplumsal çözülme manası taşımadığı, asıl meselenin geleneksel aile karşıtlığı olduğu, solo yaşamların günümüz toplumsallığının basit bir yan etkisi veya komplikasyonu değil basbayağı bilinçli bir tercih olarak gündeme geldiği her geçen gün daha bariz biçimde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Batı&#8217;yla yaşama tarzı düzeyinde, değerler ekseninde bir sorunumuz varsa tüm bunları etraflıca düşünmeli, onları ayıplamakla yetinmemeliyiz. Aksi takdirde ayıpladığımız her ne varsa bizde de aynı biçimde görüleceğinden emin olun!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kapitalist tüketim toplumu da solo yaşamayı kesinlikle destekliyor. İnsanlar kendileri için ev açtıkça, hane sayısı arttıkça doğal olarak tüketim de atık üretimi de artıyor. Şirketlerin alttan alta çalışanlarından kendilerini ailelerine değil çalıştığı kuruma ait hissetmelerini teşvik etmeleri ve sürekli daha yüksek performans beklentisi içinde olmalarını da bir yere not etmek gerekiyor. “Bu sistemin çarkı haline gelmiş medyada da bu yaşam biçimini teşvik eden yeteri kadar malzeme göze çarpıyor. Geleneksel ve dijital medya platformlarında yayınlanan makalelerde, bu yaşam biçiminin olumlu toplumsal etkiler bağlamında “nimet&#8221; olması hususunda görüşlere yer verildiği gözlenmekte. Reklamlarda bile bu trendi teşvik eden bir sürü söylemle karşılaşıyoruz. ”Yalnız tatil yapmanın dayanılmaz keyfi&#8221;, “solo yaşamı tercih edenler için pop&#8221;, “cozy ve modern konseptte stüdyo daireler&#8221; vs. Yalnızlık trendini teşvik eden televizyon dizileri de işin tuzu biberi olmuş durumda&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Abulfez Süleymanov Hoca, iletişim teknolojilerin beklenenin aksine yalnızlık duygusunu derinleştirdiği kanaatinde. “Bilgisayar, televizyon, cep telefonları gibi zaman öğüten aygıtların yanı sıra sosyal medyanın yaygın kullanımı, aldatıcı bir sosyal ilişki ağı görüntüsü, yalnız yaşamayı tetikliyor. İnsanlar, kalabalıklar içinde dijital ortam sayesinde solo kalabildiği gibi; tersine solo yaşam da yine dijital ortam sayesinde kendi kalabalığını yaratabiliyor.&#8221; Bu yüzden aynı evin içindeki bireyler bile birbirlerinden uzaklaşabiliyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sevilmenin, beğenilmenin veya bir başkasını sevindirmenin insani bir ihtiyaç olduğundan yola çıkan modern psikoloji, ihtiyaçları karşılanan bir kimsedeki yalnızlık hissine doğal olmayan, patolojik bir tecrübeye/hastalığa benzeyen bir durum olarak bakıyor. Kişiler arası samimiyetin veya ulaşılabilir sosyal ilişkilerin yokluğu durumunda bu hissin artacağını varsayıyor. Yalnızlığın birey için hiçbir pozitif etkisinin olmadığı ve kaçınılması gereken bir yaşantı olduğu düşünülüyor. Gelişimsel bir bağlamda, etkileşim ihtiyaçlarını karşılayan bazı özel ilişki tarzlarının yokluğuna bir tepki gibi görülüyor yalnızlık. Duygusal yalnızlık ve toplumsal izolasyon farkı vurgulanıyor. Konuyu bilişsel bakımdan ele alanlar ise toplumsal ilişkilerin ve ilişki bozukluklarının değerlendirilmesi, kıyaslanması, algılanması üzerinde duruyorlar. Yalnızlığı, bireyin sosyal ilişkilerde elde etmek istediğiyle elde ettikleri arasındaki fark durumunda hissettikleri şeklinde tanımlamaya çalışıyorlar. Bazı araştırmacılar ise yalnızlığa bireyler için sosyal zorlamanın tatmin edilemeyen bir tecrübesi olarak bakıyor; niteliksiz ve yetersiz bir sosyal ilişki ağında bireyin tatmin edilmeyen duygularının bütünü diye tanımlıyorlar.“</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan “herkes” gibi olmak, “herkes”in içinde kalmak için, marka ve imaj peşinde ama bu görünüşte benzer olmanın bedeli, “uygar ilgisizlik”tir, yapayalnızlıktır.</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hased kültürü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2015 12:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özgüven]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hased kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Bir Anlamı Var]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8016</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hased kültürü insan ilişkilerini infilaka hazır bir bomba haline getiriyor. Bu havayı soluduğumda, başkasının yücel­tmesi benim değersizleşmem anlamına geliyor. O halde onu da dedikodu, kara çalma, çelme takma gibi en adi vasıtalarla yanıma çekmeliyim ki, değersizlik hislerim beni perişan et­mesin. Bu toplum, tuhaf bir özgüven spazmı içinde, özgü­ven bazen büzüşüyor, o kadar narinleşiyor ki, her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/">Hased kültürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hased kültürü insan ilişkilerini infilaka hazır bir bomba haline getiriyor. Bu havayı soluduğumda, başkasının yücel­tmesi benim değersizleşmem anlamına geliyor. O halde onu da dedikodu, kara çalma, çelme takma gibi en adi vasıtalarla yanıma çekmeliyim ki, değersizlik hislerim beni perişan et­mesin. Bu toplum, tuhaf bir özgüven spazmı içinde, özgü­ven bazen büzüşüyor, o kadar narinleşiyor ki, her şey ve her­kes tehdit oluveriyor. Sonra birden gevşiyor, dağa taşa mey­dan okuyan sağlıksız bir ruh haline dönüşüyor. Bu psikolo­jik dinamik, insanları hemen her konuda hiç zahmet harcamaksızın otorite kılmaya yetiyor. Anlamak zahmetine hiç girmeden, üç satır okumadan, ter dökmeden üst perdeden konuşan insanların ülkesi. Okumasına ve anlamasına gerek yok, çünkü o doğuştan haklı olanlar kabilesinden.</p>
<p>Haset, kıskançlıktan farklı olarak, sahip olunan bir şeyi kaybetme korkusundan çok, başka birine kötülük yapma ar­zusuyla şekillenir. Bizim toplumumuzda geleneksel yapının çözülmesi, diğerkâmlık ve özgeciliğin bu yapıyla birlikte de­ğer yitimine uğraması, ‘haset kültürü’nü tırmandırıyor. Ha­yatî bir fare yarışı’ olarak tanımlayan rekabetçi anlayış, ki­şinin özgüvenini yanlış sacayakları üzerine kuruyor. Maddî güç, başkaları üzerinde iktidar kurabilme kabiliyeti, toplum­sal alanda görünürlük ve işitilirlik gibi gelgeç değerler, özgü­venin en önemli belirleyicileri oluyor. Hayat bir kez fare ya­rışı’ olarak algılanmaya başlandığında, bizden önde olduğu­nu düşündüğümüz herkes öfkemizin nesnesi oluveriyor.</p>
<p>Haset kültürü insanların birbiriyle konuşmasını da en­gelliyor* Bu kültürün içinden konuşanlar, insanın samimi bir ontolojik duruşa yaslanarak konuşabileceğine ihtimal vermiyor. Kendilerinden farklı düşünen herkesi İkbal avcılı­ğıyla, çıkar peşinde koşmakla itham ediyor. Baktığı her yer­de güç yarışı görenler, adeta gücü kutsuyor ve onu elde et­mek için her vasıtayı mübah sayıyor. Haset kuvvetli bir his ve ona mağlup olan kimse yok ki, iç huzuru bulabilsin. İç­ten içe insanı kemiren, sinir uçlarını her daim uyaran, İnsanı sürgit bir mutsuzluğa hapseden olumsuz bir duygu. Bütün zaferleri Pirüs zaferi, ötekinin tahrip edilmesi için sıkılan her kurşun aslında kendisini vuruyor, başkasını yok etmek için harcanan her çaba aslında kendi iç ışığını söndürüyor.</p>
<p>Gelin, biz bu haset kültürüne ayak direyelim. Kalemi kağıdı elimize alıp bir şükran mektubu yazalım. Hayatımız­da bize iyilik etmiş birisine, bize dünyanın güzel ve emin bir yer olduğunu göstermiş, insana ve hayata umutla bak­mamızı sağlamış, bir harf öğretmiş, bir kapı aralamış birisi­ne, ona duyduğumuz şükran ve minnettarlığı cömertçe ya­zalım, Sonra onunla buluşalım ve gözlerimiz onunkilere hiç değmeden, usulca bu mektubu okuyalım, insanın insana söyleyeceği ne çok şey var&#8230;</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/">Hased kültürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
