<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hased | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hased/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:23:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hased | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yavuz Köktaş &#8211; Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Nov 2020 12:54:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın va‘di]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin islamişleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[cennete gitmenin şartı]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[hayr ve er]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[zeka ile akıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24720</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlginç bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Zikredilen hadisten -Kulum beni nasıl biliyor ve tasavvur ediyorsa, ben öyleyimdir (ene inde zanni abdî bî)” (Buharî,Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2) anlaşılan manaya göre Allah hakkındaki her türlü tasavvur meşru hale gelmektedir. Önemli olan sıfatların nasıl anlaşılacağı değil, Allah’ın emirlerine sadakat gösterilip gösterilemeyeceğidir. Bırakın, isim ve sıfatları dileyen dilediği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/">Yavuz Köktaş – Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-24721 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/274523_b3344_1553429912-204x300.jpg" alt="" width="204" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/274523_b3344_1553429912-204x300.jpg 204w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/274523_b3344_1553429912.jpg 600w" sizes="(max-width: 204px) 100vw, 204px" /></p>
<p>İlginç bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Zikredilen hadisten -Kulum beni nasıl biliyor ve tasavvur ediyorsa, ben öyleyimdir (ene inde zanni abdî bî)” (Buharî,Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2) anlaşılan manaya göre Allah hakkındaki her türlü tasavvur meşru hale gelmektedir. Önemli olan sıfatların nasıl anlaşılacağı değil, Allah’ın emirlerine sadakat gösterilip gösterilemeyeceğidir. Bırakın, isim ve sıfatları dileyen dilediği gibi anlasın! Bir kimse ahlakî bir hayat sürüyor ise Allah’ı Müşebbihe veya Mücessime gibi tasavvur etmesinin fazla bir anlamı yoktur!</p>
<p>Görüldüğü gibi günümüzde herşey ahlaka bağlanır olmuştur. Basit bir örnek vereyim. Sağ elle yemek meselesi gündeme gelince şöyle denilebilmektedir: Önemli olan sağ elle yemek değildir, önemli olan yalan söylememek, iftira atmamak, aldatmamaktır, bilim üretmektir, kalkınmaktır vs. Oysa bu kıyasa gerek yoktur. Sağ elle yemenin dindeki yeri bellidir ve bir değeri de vardır. Ama sağ elle yemek yemenin sünnet olduğuna vurgu yapmak, yalan söylemeye, aldatmaya, tembelleşmeye, bilim üretmemeye bir davetiye değildir ki! Neden meseleler karıştırılmaktadır? Mü’min hem sağ elle yemeye çalışır hem de yalan söylemez, hak yemez, aldatmaz, ülke yararına katkıda bulunur. Aynı şekilde sahih ve bid’atlerden arınmış bir Allah tasavvuruna sahip olmak ahlaklı yaşamaya engel değildir ki! Hem müşebbihe ve mücessime gibi bir bid’at itikada sahip olmayalım hem de ahlaklı olalım, Rabb’imizi kalbimizde hissederek, içten samimi ona<br />
boyun eğelim. Ehl-i Sünnet tasavvufunun yaptığı da bundan başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah niçin insanları eşit yaratmadı,seklinde bir soru sorulabilir.Bu soruya cevap vermeden önce soru hakkında biraz düşünmekte fayda var: Neden insanlar eşit yaratılsın ki? Eşitlik çoğu durumda güzel olmakla beraber, kimi durumlarda çeşitlilik çok daha iyi bir şeydir. Allah’ın insanları eşit yaratması gerektiğini iddia etmek için herkesin eşit olduğu bir evrenin, yaşadığımız evrenden daha iyi olduğunu iddia etmemiz lazım. Ancak herkesin eşit olduğu bir evreni hayal ettiğimiz zaman bunun böyle olmadığını kolayca fark ederiz. Eşit olmak için hepimizin aynı fiziksel özelliklere sahip olması gerekir, öyle ki hepimizin yüzü, elleri, boyu kilosu aynı olurdu. Tek renk göz, tek renk saç olurdu. Hatta kadın erkek ayrımı da olmaz, hepimiz tek cins olurduk. Dolayısı ile aşk ve cinsellik olmayan bir evrende yaşardık. Yaşadığımız yerin diğer insanlarla aynı olması için, tüm dünyanın her metre karesinin aynı olması gerekirdi, denizler, dağlar ormanlar olamazdı. Her neslin eşit olması için bilimde, teknolojide, sanatta ilerleme de olmazdı bu evrende. Peki farklı mesleklere izin verirsek eşitliği bozmaz mıyız? Madem eşitlik çeşitlilikten iyi bir şey, “o zaman meslekler de aynı olsun” dememiz gerekirdi. Düşünsenize böyle tek düze, monoton, sanat ve bilimde ilerleme olmayan bir yaşam bizim yaşadığımız evrenden daha güzel olabilir mi? Çoğu insan bu yaşadığımız evreni böyle bir evrene tercih edecektir.</p>
<p>Bazıları sınavın adil olması için eşit yaratılmamız gerektiğini iddia edebilir. Ancak yaşadığımız her şeyi bilen, tüm ihtimalleri hesaplayabilen, sonsuz güç ve adalete sahip bir varlık olan Allah için bu iddianın geçerli olmayacağı açıktır. Allah, insan gibi sınırlı bir varlık olmadığından, her insanın kendi içinde bulunduğu şartlarda yaptıklarından hak ettiklerini kolayca belirleyebilir. Nitekim eşitlik adil bir sınavın şartı değildir, asıl önemlisi kişinin doğru değerlendirilmesidir. Doğru değerlendirmek için ise bazen kişiye özel testler hazırlamak gerekir. Okul hayatımızda bütün sınıfa aynı sınav yapılır, ancak çoğumuz çalıştığımız konulardan soru gelmediğini, bazen çalışmamıza rağmen sorunun yapısından dolayı cevap veremediğimizi hatırlarız. Bu sınavlar eşit olsa bile, bilgimizi % 100 doğru ölçmekten uzaktır. Nitekim kişiye özel sınav yapmak, kişiyi test etmekte genel bir sınavdan elbette ki daha başarılı olur; fakat sınırlı vakte ve kapasiteye sahip insanların bu tür sınavlar uygulaması birçok zaman mümkün olmaz. Siz genel bir sınava mı girmek istersiniz, yoksa sizi tanıyan birinin, size uygun geliştirdiği sınava mı girmek istersiniz?</p>
<p>Allah herkesi kendi şartları içinde ne yaptığına göre, tüm detayları göz önünde bulundurarak yargılayacaktır:</p>
<p>Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bir ağırlığı bile hesaba katacağız. Biz, hesapçı olarak yeteriz. (21-Enbiya-47)</p>
<p>Yüce Rabbimiz, kimseyi, gücünün yetmeyeceklerinden sorumlu tutmayacağına da dikkat çekmiştir:</p>
<p>Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez. (Bakara 286)(dinicevaplar.com..)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah’a hiçbir şey vacip değildir. Allah, kulları için “en iyiyi yaratmak” zorunda değildir. Bu tartışmanın kaynağı Mutezile’nin “kullar için ‘aslah’ olana riâyet etmesi Yüce Allah’a vaciptir” sözüdür. Mutezilenin bu konudaki dayanağı tamamen akıl olup yaratanı yaratılana (gaybı şahide) mukayese etmek ve O’nun hikmetini onların hikmetine teşbih etmektir. Gazali, buna mantık ölçüleri içerisinde şöyle cevap verir:</p>
<p>Eğer “aslah”a riâyet Allah’a vacip olsaydı, bunu yapardı.</p>
<p>Yapmadığı bilinmektedir.</p>
<p>O halde “aslah”a riâyet, Allah’a vacip değildir.</p>
<p>Vacip olsaydı mutlaka yapardı, zira Allah vacibi terk etmez.</p>
<p>Eğer Allah “aslah’ı yapsaydı, kullarını cennette yaratır, orada bırakırdı. Zira kullar için en iyi olanı budur.</p>
<p>Böyle yapmadığı bilinmektedir.</p>
<p>O halde, Allah “aslah”i yapmış” değildir.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, Allah’a hiçbir şey vacip değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mutezile&#8217;ye göre&#8230;Allah’ın va‘d ve vaidinde durmaması, verdiği haberin vâkıaya uygun olmaması söz konusu değildir. Bu sebeple dünyada iyilik yapanları mükâfatlandırması, günah işleyenleri de cezalandırması zorunludur. Allah’ın emirlerine uyup işlediği büyük günahlardan tevbe etmiş olarak ölenler âhirette mükâfatı hak eder, büyük günahlardan tevbe etmeden ölenler ise cehennemde ebedî olarak kalır. Ancak bunların azabı kâfirlerinkinden daha hafiftir. Mutezile ameli imandan bir cüz sayarak amelde eksiği olanı ebedî cehennemlik saymıştır. Burada iki durum söz konusudur:</p>
<p>a) Mütezile’ye göre itaat edene sevap vermek, isyan edene de azap etmek Allah’ın üzerine vaciptir. Halbuki Ehl-i Sünnet Allah’a hiçbir şeyin vacip olamayacağını savunmaktadırlar. Gazzalî vacibi şöyle tanımlamaktadır: “Vacip yerine getirmeyip terkedene, ya şimdi, ya da daha sonra zararı dokunan şeydir. Aksi ise muhal olur. Halbuki Allah hakkında zarar muhaldir.” Yüce Allah bir şeyi yapmaya veya terk etmeye zorlanmaktan, yerilmekten (zemmedilmekten) veya yarar sağlamaktan münezzehtir. Bu duruma göre O’na bir şeyi vacip kılmak ilahî iradeyi sınırlandırmak olur. Bundan dolayı Ehl-i sünnet alimleri herhangi bir şeyi Allah’a vacip kılmaktan şiddetle kaçınmışlardır.</p>
<p>b) Mutezile itaatkârın alacağı sevabı, isyankârın da alacağı cezayı “hak ediş” olarak görür. Buna karşılık Ehl-i Sünnet, bunu bir “hak ediş” olarak değil, Allah’ın bir fazlı ve lütfu olarak görmektedirler. Eş’arî kelamcılarından Taftazanî, kul tarafindan bir hak ediş olmadan, Allah’ın da kendisine vacip kılmadan ceza vermesinin adalet olduğunu, itaatkârlara da sevap vermesinin fazl ve keremi olduğunu belirttikten sonra, selefin farz ve nafileleri işlemenin sevap vermek için, farzları terk edip haramları işlemenin de cezalandırmak için ancak bir sebep teşkil ettikleri üzerinde birleştiklerini kaydetmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah hayrı da şerri de yaratmıştır. Hayra rızası vardır; şerre rızası yoktur. Şerrin yaratma açısından O’na nispet edilmesi zorunludur. Allah, şerri yaratmasaydı, onu başka bir varlık yaratmış olacaktı. Bu da şirke yol açar. Mecusiler iyilik ve kötülük tanrısına tapmaktadır. Yunanlıların daha politeist inançları vardır. Bunlar tevhidi zedeler.</p>
<p>Allah mutlak iyidir. Allah’ın şerri yaratması Allah açısından bir nakısa veya kötülük değildir. Allah’ın şerri yaratmasının çeşitli hikmetleri vardır. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah’ın şerri irade edip yaratması kötü ve çirkin değildir. Fakat kulun şerr işlemesi, şerri kazanması, şerri tercih etmesi ve şerrle nitelenmesi kötüdür ve çirkindir. Meselâ usta bir ressam, sanatının bütün inceliklerine riayet ederek, çirkin bir adam resmi yapsa, o zatı takdir etmek ve sanatına duyulan hayranlığı belirtmek için “ne güzel resim yapmış” denilir. Bu durumda resmi yapılan adamın çirkin olması, resmin de çirkin olmasını gerektirmemektedir. Yüce Allah mutlak anlamda hikmetli ve düzenli iş yapan yegâne varlıktır. Onun şerri yaratmasında birtakım gizli ve açık hikmetler vardır.</p>
<p>Aslında şerre vesile olan şeye şerr vasfını kazandıran insandır. O halde eşyada zat itibariyle değil, sıfat itibariyle şerı&#8217; vardır ki, bu da şerrin izafi olduğunu gösterir. Mesela &#8216;ateş’ Allah tarafindan yaratılmıştır. Ateşin kendisi şer değil. Ateşi birini yakmak için kullanan, ateşe şerr vasfını kazandırmıştır. Halbuki ateş normal bir insanın elinde ısınmak için, yemek pişirmek için kullanılır. Yani bizatihi şerr değil şerre vesile olabiliyor. Ateşin bir arabayı yaktığıni gördüğümüzde, “ateş arabayı yaktı.Bundan dolayı ateş kullanmayalim&#8221;diyemeyiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sevgi iki türlüdür: Fıtrî olan sevgi ve mükteseb sevgi. Allah ve Resulunun dışındaki tüm sevgiler fıtrîdir. Allah, insan doğasına bu sevgileri yerleştirmiştir. Allah ve Resulunun sevgisi ise başlangıçta bir tercih meselesidir. Yani önce iman gelir ve iman bir tercihtir. İman bir kere tercih edildikten sonra Allah ve Resulu herşeyden fazla sevilmek durumundadır. Bu, inancımızın da gereğidir. Pratikte diğer sevgilerin ağır basması ayrı bir konudur ve bu bizim zaaflarımızın eseridir. İnancımıza göre hayatımızı şekillendirmediğimizn göstergesidir. Ama ne olursa olsun inanç olarak Allah ve Resulunu herşeyden fazla sevdiğimizi ikrar etmeliyiz. İşte dünya sevgisi de böyledir. Bir göğüste hem Allah hem de dünya sevgisi eşit olarak bulunamaz. Bulunursa kalbin ayarlarında problem var demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Denilmektedir ki, Hz. Peygamber gaybı bilmez. Hz. Peygamber gaybı bilseydi, kendine zarar veya hayrı dokunurdu. Mesela savaşta yaralanmazdı. Yaralandıgına göre gaybı bilmiyor. Evet, iddia böyle. Burada Hz. Peygamber’in Allah’ın bildirmesiyle gaybı bilebileceğine dair (Cin suresi) ayet ve tefsirlerini serdetmeycceğim. Sadece A’raf üzerinde duracağım Ayet, “De ki: “Allah dilemedikçe&#8230;”diye başlıyor. Yani “Allah dilerse” gaybını bildirir. Arapçasında “lâ&#8230; illa&#8230;” kalıbı vardır. “Ben kendime fayda ve zarar verme gücüne sahip değilim, ancak Allah dilerse o başka, yani sahibim.” Burada deniliyor ki, “Allah dilemedikçe diyor ama dilemeyecek.” Böyle bir yorumu anlamakta güçlük çekiyorum. Haşa Allah adına konuşmak, hüküm vermek hatta Allah’ı susturmak gibi bir şey. Ne haddimize bu! Allah dilerse bildirir ve dilemiştir de, delillerin bize gösterdiği budur. İddia o ki, Uhudda yaralandığına göre Allah Resulü, gaybı bilmiyor. Yani böyle söyleyenler, Hz. Peygamber&#8217;in her an gaybı bilmesi gerektiğine inanıyorlar. Her an biliyor ya! Öyleyse, Uhudda yaralanmamalıydı! Hayır, böyle bir şey olmaz. Hz. Peygamber’in vurguladığı şey şu:</p>
<p>Ben kendiliğimdem gaybı bilseydim, hep kendime hayrı dokundurur, zararı defederdim. Ama gaybı bilemiyorum ki! Onun için Uhud’da yaralanıyordur veya başka olaylar başına geliyordu:. Evet, bu açıdan gaybı bilemez, ama Allah’ın ona yer yer gaybı bildirmesine mani hiç bir şey yoktur. Allah’ın ona sürekli gaybı bildirmesi de sünnetullaha ve imtihan sırrına aykırıdır. Nasıl olabilir?! Hz. Peygamber en güzel örnek ise, bir beşer olarak ahlak onda vucut bulmalıdır. Ama bu demek değildir ki, hiçbir şekilde Allah gaybını ona bildirmez. Mesela Allah diledi ve Kur’an’da ona gaybı bildirdi. Rumlar galip gelecek buyurdu. Öyle de oldu.Hatta gaybını sadece ona değil, mü’minlere de bildirmiş oldu Allah. O halde Kur’an dışında bu niye olmasın?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hemen ifade edelim ki, kıyamet alametlerinin varlığı konusunda icma vardır. Ehl-i sünnet alimleri arasında bir ihtilaf yoktur. Erken dönem kaynaklarından olması itibariyle Ebu<br />
Hanife’nin el-Fıkhu’l-ekber’inde konu net bir şekilde ortaya konulmuştur: “Deccal, Ye’cuc ve Me’cuc, güneşin Batıdan doğması, nüzul-i İsa ve sahih haberlerle gelen diğer kıyamet alametleri haktır.” Eğer Nazzam gibi mütevat&#8217;ır hadislerle bile başı dertte olan mutezilî ilim adamlarını dışarıda tutarsak ehl-i bid’at denilen fırkaların dahi kıyamet alametlerini kabul ettigini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kurtuluşun veya cennete gitmenin şartları nelerdir?</p>
<p>Cennete girmenin şartı mü’min ve müslüman olmaktır. İman de neye inanılması gerekiyorsa hepsine iman etmekle gerçekleşir. İnanılacak şeyler hakkında ayrım yapmak mümkün değildir. Bu, aslında Kur’an’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek gibidir. Ancak günümüzde -biraz da Hıristiyan ve Yahudi dünyasıyla ilişkiler neticesinde-yeni bir anlayış türemiştir. Buna göre ehl-i kitap “şirksiz Allah’a, şeksiz ahirete inanır ve salih amel işlerse” cennete girecektir. Burada Peygamber’e iman yoktur. Dikkat edilirse burada Kur&#8217;an’a iman da yoktur. Bu aslında deizmin ayak sesleridir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada şunu ifade edelim ki, “şöyle şöyle yapan cennete giremez yahut şöyle şöyle yapan cehenneme girmez” şeklinde pek çok hadis varid olmuştur. Burada işlenen bu fiillerin büyüklüğüne vurgu yapıldığı açıktır. Hadislerde ifade edilenler fiilleri işleyen mü’min ise kastedilen bu filleri işlememin mü’mine yakışmadığı, böyle bir mü’minin imanının kemale erişmediğidir. Yine bunları şu şekilde yorumlamamız mümkündür:</p>
<p>a) Söz konusu kimseler cennete ilk girenlerle birlikte giremez. Bu günahkar kimseler günahlarına karşılık gelen azabı görürler ve daha sonra cennete dahil olurlar.</p>
<p>b) Bu gibi kimseler bu tür fiilleri terk eden kimseler için hazırlanan cennete giremezler. Buna delalet eden bir hadis şöyledir: “Her kim dünya hayatında şarap içerse, ahirette ondan mahrum olur.” (Buharî, Eşribe, 1)</p>
<p>c) Cennetin dcrccelerinin olduğu muhakkatır. Mü’min olduğu halde günah işleyenin derecesi, o günahı işlemeyenle bir değildir Günahının cezasını çekse dahi sonradan cennete dahil olan kimse hemen Hz. Peygamber’e komşu olacak hali yoktur.</p>
<p>Dolayısıyla günah işleyenlerin cennette daha alt derecelerde yer alması mümkündür.</p>
<p>(D) Yukarıda söylediğimizi tekraren şu da söylenebilir: Hadislerde olumsuz olarak zikredilenlerin mü’min olmadıkları değil, kamil ve olgun mü’min olmadıkları kastedilmektedir.Olumlu olarak, yani o ameli yapanın cennete gireceği şeklinde zikredilenlerde ıse mezkur amelin önemine vurgu ve o ameli yapmaya teşvik vardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada meşhur bir tartışma konusuna değinmekte fayda vardır. Buna göre akıl bir şeyi vacip kılabilir mi? Ya da aklen bir şey vacip olabilir mi? Akla gelen şudur: Akıl, vacip kılamaz, sadece mümkün kılar veya mümkün görür. Yani “akla göre mümkündür ya da değildir” deriz. “Mümkün olmaması” da tersinden vacip olmasıyla ilgili değil, tutarlı olmaması veya bilginin çelişik olmasıyla ilgilidir. Peki vacibu’l-vucüd dediğimiz anlayışa göre Allah’ın varlığı aklen vaciptir. O zaman Allah’ın varlığı aklen zorunlu mudur? Zorunlu değildir. Çünkü olsaydı, hidayetin anlamı kalmaz, Allah devreden çıkardı. İnsanların hepsi iman etmek zorunda kalır, irade ortadan kalkardı. O halde vacibu’l-vucüd biz Müslümanlara göredir. Nakil onu desteklediği için Allah’tan kuşku duymuyoruz.</p>
<p>Bu durumda akıl, kendi başına mutlak bir değer değildir. Yüklendiği fonksiyona göre kıymeti vardır. Yani, akıl, Allah için sabit olan vucubu bilmek için bir alettir. Mutezilenin öne sürdüğü gibi vacip kılıcı bir alet değildir. Esasen “Eserden müessire zihnin intikal etmesi” manasına gelen istidlalin bir anlamı da budur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerçekten de iyi bir gözlem yapıldığında akılların farklı yaratıldığını tespit etmek hiç de zor değildir. Allah, rızkı, eceli vs. takdir veya taksim ettiği gibi akılları da takdir ve taksim etmiştir. Şüphesiz bunun nice hikmetleri vardır. İnsanların servet bakımından farklı olması bir kusur veya eksiklik değildir. Dolayısıyla bir insan dünyaya geldiğinde fakir ise buna “mal bakımından kusurlu veya eksiktir” denmez. “Bu kişi, mal bakımından farklıdır” denilir. “Mal bakımından kusurludur” dediğimizde bundan mal varlığının mutlak olarak iyi olduğu sonucu ortaya çıkar. Oysa iyilik ve kötülük mal varlığıyla ilgili değildir. Aynen akıllar da böyledir. Onun için mukayese ile çocuklar arasında bir akıl farklılığı gördüğümüzde “kişi, aklen kusurlu veya eksiktir” denmez. Ancak “kişi, akıl bakımından farklıdır” denilebilir. Süper zeka olmak veya cinfikirlilik her zaman mutlak iyi anlamına gelmez. Bu noktalar karıştırılmamalıdır. Bütün bunların böyle olmasında Allah’ın bu dünyanın idame ve idaresine yönelik hikmetleri vardır. Burası imtihan dünyasıdır. Tüm güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Zeka ile aklın mahiyet ve fonksiyonları farklıdır. Akıl, hikmet içindir. Akletmek, muhakeme etmek, hüküm çıkarmak içindir. Kabul eden veya etmeyen, yani karar, tercih veren ve seçim yapan akıldır. Çünkü akıl, irade sahibidir aynı zamanda. Zeka ise irade sahibi değildir ve sadece aklın faaliyeti için gerekli verilen toplar. Beş duyu kanalıyla, ayrıca sezgiler ve hisler yoluyla insan şuuruna akan bilgileri algılar ve aklın önüne koyar. Bunların iradi, sübjektif değerlendirmesini akıl yapar. Böylece insan nihai karar ve tercihini, akli fonksiyonlarıyla belirler. Bu aynı zamanda insanın iradesini ortaya koymasıdır. Akıllı olmak için zeka tabii bir ön şart iken, zeki olmak için akıl sahibi olmak gibi bir ön şart söz konusu değildir. Böyle bir mukayese zaten doğru değildir, çünkü akıl, insanın zihin ve düşünme faaliyetinde sonraki aşamayı oluşturmaktadır.</p>
<p>Zeka, aklın kullanılması için verilmiş bir motordur ve bu motorun verimli ve faydalı kullanılması da aklın işlerliğiyle mümkündür. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki, daha doğrusu çok kurnaz bir hırsızdan sözedilebilir fakat ona asla akıllı denemez. Çünkü o ileriyi düşünememiş ve kendisini çıkmaz bir yola sokmuştur. Gayrimeşru kazanç; hayatı boyunca vicdanını rahatsız edecektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsan aklı, kainatta en önemli bir meyve olarak kabul edersek, aklın kendisini yaratan Yaratıcı’yı tanıması nihai varlık sebebi olabilir; aklın diğer bütün faaliyetleri de bu sonucu vermesi açısından önemli ve anlamlıdır. Akıl, kainatı tarayacak, insan denilen müstesna varlığı tanıyacak ve bütün bunlar onu Yaratıcı’sına götürecektir. Çok zeki olduğu halde bu sonuca ulaşamayan, yani aklını kullanamayan veya kendisine doğuştan bir potansiyel olarak verilmiş olan aldım kuvveden fıile çıkaramayan insanlar (bilim adamları, düşünürler) gelip geçmiştir. Burada bir bakıma felsefe-hikmet ayırımını da görebiliriz: Sürekli analitik kalmaya mahkum bir çeşit zeka oyunu olan felsefe ile akli muhakemenin ulaştığı hikmet arasındaki ayırım.</p>
<p>Bir adım daha atarak bu varlık mucizesinin arkasındaki ilim ve kudreti görebilmek, ancak aklın faaliyet alanına giren, aklın kullanılmasıyla mümkün bir husus oluyor. Yani, tek başına zeka yeterli olmuyor. Kur’an’ın,“Göklerin ve Yer’in yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşisıra gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır.” (2/164); “Allah, dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 269); “İşte Allah ölüleri böyle diriltir, siz; alametlerini gösterir, ta ki, akledesiniz.” (Bakara, 73) gibi ayetleri zekanın faaliyet alanım aşan, ancak aklın nasibi olan ve insanı hikmete götüren bu idraki, bu akletmeyi, bu muhakemeyi ortaya koymaktadır. Bu yüzden Kur’an “akıl sahipleri” diyor, “zeka sahipleri” demiyor. Çünkü zeka, akıl için sadece bir ön şart. Zeka yoksa akıl zaten yok. Nihai hedef akıl Kur’an aklı muhatap alıyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Osman Gazneli..Duygu bir seldir, akıl ise baraj… Duygu hiçbir kurala bağlı olmaksızın akar, akar, akar. Akıl, duygu akışını durduramaz, kesemez. Aklın duyguya gücü de yetmez. Akıl üzerinde çalışmayanlar, aklın inşası, geliştirilmesi, güçlendirilmesi için çaba sarfetmeyenler, duygu karşısında ne yapacaklarını bilemezler. Aklın oluşumu kendi haline bırakılmışsa, duyguya gücünün yetmesi mümkün değildir.Aklın duyguya gücü neden yetmez? Çünkü duygu, insandaki saf enerjidir, akıl da bu enerji ile çalışır. Hiçbir varlık, kendi enerjisini sağlayan kaynağa karşı mücadele edemez. Akıl, herhangi bir konu hakkında faaliyet göstermek için, o konuya öncelikle duygunun akması gerekir. Duygu o alana doğru akmalı ki, akıl ve diğer zihni unsurlar o konu ile ilgilensin. Duygunun akış mecrası üzerinde olmayan veya duygunun döküldüğü bir havzada bulunmayan bir konuda akıl, zoraki faaliyet gösterse de verimli olmaz.</p>
<p>Duygu kuralsızdır ve hürriyete aşıktır. Akışının kesilmesini istemez, müdahale edilmesine rıza göstermez, değiştirilmeye çalışılmasına izin vermez. Duygu akmaya başladığında, insanın zihni evrenini işgal eder ve başka bir işle meşgul olmasına tahammül edemez. Bu sebeple duygu, insan zihnindeki en kıskanç olaylardan biridir, zaten kıskançlık da bir duygudur. Akıl ise tam tersine, insanın her türlü ihtiyacı ile ilgilenir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Akıl düzenin, duygu hürriyetin peşine gider. Duygunun peşinden gittiği hürriyet, felsefi hürriyet değil, sadece kendine ait olan hürriyettir. Bu sebeple insana hürriyet kazandırmaz, insanın hürriyetini ortadan kaldırır. Sadece kendi istediklerini yapmak ister, buna mani olanlara da hışımla karşı çıkar.Duygu akılsızdır, çünkü akılla çatışır. Akılla çatışan her şey akılsızdır. Aklın çalışmasına engel olan her şey, akıldan uzaktır. Fakat akıl insanın her ihtiyacı ve problemi ile ilgilendiği için, duyguya gücü yetmediğinde onun peşini bırakmaz. Çünkü duygu, zevk ürettiği gibi ölçüyü bilmediği için problem üretir. Ürettiği problemle ilgilenen ise akıldır. Bu sebeple akıl duygunun peşini bırakmaz, bırakamaz.Duygunun akışı kesintilidir. Kesintisiz aktığı zamanlar aklın başı fena halde beladadır. Lakin duygunun kesintisiz akış ihtimali çok azdır, istisnadır. Duygu akışı kesildiğinde akıl zihni evrene hakim hale gelir.</p>
<p>Duygu akışının meydana getirdiği problemleri çözmeye, duygunun oluşturduğu çöplüğü temizlemeye başlar. Aklın böyle bir fırsatı olmasaydı yani duygu akışı kesintisiz olsaydı, akıl oluşmaz, oluşsa da çalışamazdı. Mesela aşkta duygu kesintisiz akar, bu sebeple en güçlü duygu aşktır. Aşık olan insandaki duygu akışı, aklın çalışmasını sıfıra kadar yaklaştırır. Aşık olan insanlar bilirler ki, insan doğduğunda aşık olsa, akıl hiç oluşmaz ve gelişmezdi.Duygu ile akıl arasındaki çelişki ve çatışmayı önlemek zordur. Yapılabilecek iş, aklın duyguyu kontrol edebilecek kadar geliştirilmesi ve güçlendirilmesidir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İnsani özelliklerin duygu ile beslenmesi gerekir. Yardımseverlik, beraber yaşama alışkanlıkları gibi insani özellikleri duygu ile desteklemek gerekiyor. Akıl, insanlara yardım etmeyi açıklayamaz. Karşılıksız yardım, akıl tarafından teklif edilmez. Kişinin, insanlara yardım etmekten duygusal bir zevk alması gerekiyor. Bu tür insanı özellikleri duygu ile besler ve desteklerken, bu konularda aklı duygudan bağımsızlaştırmamak şarttır. Zaten akıl ile duygu birbirinden tamamen ayrıştırılırsa, ortaya çıkan insan tipi, çok kötü bir model olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çocuklarda sevgi ile nefret dikkatli ve kontrollü kullanılmalıdır. Yaygın yanlışlardan birisi de, çocuklara sadece Sevgi dili ile muamele etmek&#8230; Çocuklara sadece sevgi diliyle hitap etmek doğru değil. Doğru olan, sevgi dilini gerektiren konularda o dili kullanmak, öfke dilini gerektiren konularda öfke dilini kullanmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullananlar, çocuğun duygularının zihni evrenini işgal etmesini sağlıyorlar.Duygu zihni evreni işgal ettiğinde ise akıl gelişmiyor. İşin özü, konu neyse, ona uygun bir dil kullanmaktır. Ve bunu çocukluktan itibaren yapmak şart&#8230;</p>
<p>Akıl öncesi çağda çocuklar, hayata zeka ve duygu ile bakarlar. Hayatta her şey sevilmez, güzelin yanında çirkin, faydalının yanında zararlı da var. Çocuğa bunu anlatmanın yolu ise, duygudur. Güzeli sevgi diliyle, çirkini nefret diliyle, faydalıyı sevgi diliyle, zararlıyı nefret diliyle anlatmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullanmaya çalışan aile ve öğretmenler, çocukların akıl temelini, tasnifsiz oluşturuyor. Yani güzel ile çirkin, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, faydalı ile zararlı arasında hiçbir tasnif yapmıyorlar. Bu durumda çocuk, duygusal olarak mesela güzele ne kadar açık ise çirkine de o kadar açık hale geliyor. Hiçbir duygusal savunma hattı kurulamıyor. Kötü alışkanlıkların büyük bir kısmı, aklın inşa süreci tamamlanmadan ediniliyor o dönemde de duygusal savunma hatları oluşturulmadığı için zihni evren her türlü kötü alışkanlığa açık hale geliyor. Sevgi dili, duygu dilinin bir çeşididir. Sev&#8217;gi dili de yanlış anlaşılıyoe ve kullanılıyor. Sevgi dilinden başka duygu dilleri de var. Mesela nefret dili de duygu dilidir. Sevgi dili, tek duygu diliymîş gibi anlaşılıyor ve kullanılıyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Herkes kendi iç dünyasını kontrol ettiğinde görecektir ki, bir konuda çalışmak için onu “arzulamak” ihtiyacı içindedir.Başka bir ifadeyle, arzuluyorsa çalışabiliyor, arzulamıyorsa çalışması çok zor oluyor. Ancak kısa süreli olarak çalışabiliyor. Diğer taraftan arzulamadığı, zevk almadığı bir işte, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda kalan insanlar kısa sürelerde hasta oluyor, hem psikolojik olarak hem de biyolojik olarak Duygu bir işe aktığında ise coşkulu, heyecanlı, arzulu şekilde çalışıyor. Bu şekilde çalıştığında yorulmak bilmiyor, zevk alıyor ve yıpranmıyor. Dikkat edin yorulmuyor ve yıpranmıyor. Gerçekten zevk aldığı bir işte günde on saat çalışan kişinin yorgunluğu, zevk almadığı veya nefret ettiği bir işte günde üç saat çalışan adamın yorgunluğundan daha azdır. Bunları herkes biliyor, herkesin (hatta kimsenin) bilmediği nokta, çalışacak işe duyguyu yönlendirme kabiliyetini kazanmak.</p>
<p>İnsanlar, duygunun kendi halinde akışıyla yaşıyorlar. Duyguyu yönetmek, bir konuya (veya işe) yönlendirmek, istediği alanlarda duygu üretmek gibi psikolojik mekanizmaları ve süreçleri bilmiyorlar. İşin sırrı burada.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8220;Akıl evvel, nakil müevvel” dendiğinde kastedilen hangi akıldır? Hangi aklı evvel alacağız ve nakle takdim edeceğiz? İşte bu noktada Gazali’nin daha önce zikrettiğimiz akıl tasnifi önem arzediyor. Ne demişti? Aklın ilk iki kısmı yaratılışta var; son iki kısmı ise sonradan kazanılmıştır. Biz, sonradan kazanılan aklı hakim kılıp nasların yapısını değiştirmeye çalışıyoruz. Böyle bir şey olamaz. ““Akıl-vahiy çatışmaz” derken kastedilen aklın ilk iki kısmıdır. Bunlarla vahiy çelişmez, çelişiyor gibi olursa hal çaresine bakılır.</p>
<p>Son iki kısmıyla ise her zaman çelişebilir. Bilimsel tecrübeyi dışarıda tutarak söylersek, aklın burada tecrübe ettiği şeyler farklı farklıdır. Batı medeniyeti ve tarihinin aklî tecübesiyle diğer medeniyetler bir olabilir mi? Burada her bir aklı ortadan kaldırıp akılları aynileştirmek (yani Batı aklım esas alıp diğerlerini ona uydurmak) tam bir rasyonal hegemonyadan başka bir şey değildir. Peki aklın ilk iki kısmıyla vahiy çeliştiğinde ne yapılacaktır? İşte bu akılla vahiy çeliştiğindc te’vile gidilecektir. Bu, kaçınılmazdır. Burada şöyle bir formülden bahsedebiliriz: Aklın ilk iki kısmıyla vahiy çelişirse akıl evvel, nakil müevvel olur. Aklın son iki kısımla vahiy çelişirse vahiy evvel, akıl müevvel olur, yani bir yerde yanlış yaptığımızı düşünürüz.</p>
<p>Bu işin bir yönü. Diğer yönü de şudur: Nassın bir zahirî vardır, bir de muradı. Bazen murad zahirdedir. Bazen de zahir murad olmayabilir. Zahirin murad olmadığı yerlerde te’vil devreye girmektedir. Mesela bir yerde Allah’ın eli geçer, dîğer yerde “O’nun hiçbir şeye benzemediği” ifade edilir. Burada te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde “Allah’ın şirk dışındaki günah” ları affedebileccği” buyrulur; diğer yerde “bir mü’mini kasten öldürenin ebedi cehennemde kalacağı” beyan edilir. Burada da te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde “hayrın da şerrin de Allah’a ait olduğu” vurgulanır; başka yerde “hayrın Allah’a, şerrin insana nispet edildiği” görülür. Burada da te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde şefaat yok, bir yerde var denilir. Bunun te’ville vuzuha kavuşturulması gerekir. Dolayısıyla akaid veya fıkıh ayrımı yoktur.</p>
<p>Dikkat edilirse ayetler arasında görünürde bir çelişki vardır ve o yüzden te’vile gidilmektedir. Sadece şefaat var denseydi veya sadece şefaat yok denseydi, te’vile de gerek kalmazdı. Aynı şekilde amelî hükümleri düşünelim. Bir yerde “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” buyrulur. Başka yerde sulhtan, anlaşmadan, dinde zorlama olmadığından bahsedilir. O halde burada te’vil yapılmalıdır. Düşünelim ki, bir emir vardır, ama nas olarak çelişiği yoktur. İlk planda burada te’vil yapmaya gerek yoktur. Ama bu emrin olguya aykırı olduğunu düşünelim. Burada aykırılıktan kasıt modern zamanlarda uygulanmamasıdır. İşte itikadi konularda te’vil yapılıyor, ama amelî/fıkhî konularda yapılmıyor, derken kastedilen budur. Modern Müslümanlar burada da te’vil yapmak istiyor. Burada onların te’vil dediği en geniş anlamıyla yorumdur. Bu yorumda dil kaideleri ve te’vil kritelerine bakılmaz. Olguyla çelişen nas,<br />
tarihî şartları içerisinde yorumlanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gazali’ye göre akıl ve nakil karşısında beş farklı tutum Vardır. Şöyle ki:</p>
<p>1. Nakli esas alanlar: Bunlar ister usul ister furu’ olsun nakli bilgileri tartışmasız kabul eder. Açık çelişkiler konusunda yorum yapmazlar. “Allah her şeye kadirdir” derler.</p>
<p>2. Aklı esas alanlar: Nakli, akıllarına uyduğu müddetçe kabul ederler. Akıllarına ters gelen bir şey işittiklerinde peygamberler&#8217;ın avamın seviyesine inmek için bu tür anlatımlara başvurmak zorunda olduklarını, bazen bir şeyi olduğundan daha farklı anlatma ihtiyacı duyduğunu söylerler.</p>
<p>3. Aklı esas alıp nakli ona tabi kılanlar: Bunlar akla fazla vurgu yaparak nakle itina göstermemişlerdir. Zahiren akla ters olanları cemetme gereği duymamışlardır. Kur’an ve kolay yorumlanabilecek mütevat&#8217;ır hadisler dışında zahiren akla muhalif gözüken her şeyi reddetme yahut ravileri yalanlama cihetine gitmişlerdir. Bu düşüncenin en tehlikeli yanı şeriatın nice hükümlerinin bize ulaşmasında medyun olduğumuz sika ravilerden gelen nice sahih hadisin inkarına yol açmasıdır.</p>
<p>4. Nakli esas alıp aklı ona tabi kılanlar: Bunlar aklî konularla fazla meşgul olmamışlardır. Bunların nezdinde muhal olan şeyler çok değildir. Te’vile ihtiyaç duymadıklarından birçok nassı yorumlama zahmetine katlanmamışlardır. Nitekim Allah’ın zatına cihet isnad etmenin muhal olduğunu bilmeyenler “fevk ve istiva” gibi yön ifade eden kelimeleri yorumlamaya gerek görmemişlerdir.</p>
<p>5. Hem aklı hem de nakli esas kabul edip aralarını cemedenler: Bunlar akıl ile nakil arasında gerçekte bir çelişki görmezler. Aklı tekzib eden, nakli de tekzib etmiş olur. Zira nakl&#8217;ın doğruluğu ancak akılla bilinir. İşte bunlar hakikat üzeredirler. (Bk. Kanunu&#8217;!-te’vi1, Duneşk, 1992. s. 15-18)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şüphesiz şu bir problemdir: Akıl herkeste var, ama sonuçlar farklıdır. Felsefe tarihi bunun bariz göstergesidir. Sadece felsefe tarihi değil, insanlık tarihi de bunun göstergesidir. Akıl bir hüccetse, neden insanlar aynı meselede farklı sonuçlara varıyorlar? Mantık ilmini dikkate alarak söylersek Gazali’nin ifadesiyle bunun iki sebebi vardır: Ya mukaddimeler doğru kurulmamıştır ya da kıyasın şekillerine riayet edilmemiştir. Demek ki, bunlara tam olarak riayet edilse sonuç herkes için doğru çıkacaktır. Tabii ki, mukaddimelerin doğru kuralması kavramların doğru anlaşılmasıyla ilgilidir. Mesela özgürlükle ilgili bir mukaddime kurulup bir takım sonuçlara varılacaksa bir kere özgürlüğün ne olduğu konusunda açık-seçik bir tanım yapılıp anlaşma sağlanmalıdır. Bu da o kadar kolay değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada hadisleri devre dışı bırakıp sadece Kur’an diyen bir kitaba atıf yapmak istiyoruz. Mezkur kitap sahipleri, girişe “Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdirir.” ( Yunus, 100) ayetini koyarak akla ne kadar önem verdiklerini de göstermiş oluyor! Bu kitapta “Hadis-Mantık Çelişkileri” denilerek bir takım hadislerin akla aykırı olduğu ifade edilmiştir. Şimdi bunlardan örnekler görelim:</p>
<p>a) “Yeryüzü balığın sırtındadır. Cennete girecekler ilk olarak bu balığın ciğerinden yiyecektir.” Kaynak Buharî. Bir kere böyle bir hadis Buharî’de yoktur. Buharî’de sadece cennet ehlinin katıkları arasında öküz ve balığın olduğu beyan edilmektedir. “Yeryüzü balığın sırtındadır.” ifadesi başka uydurma rivayetlerde geçmektedir. O halde uydurma hadisler sahih hadislere eklenerek cinlik yapılmaktadır. Tabii bu arada Buharî, çaktırmadan hedef tahtasına oturtulmaktadır! Ayrıca yeryüzünün balığın sırtında olması akla değil, bilimsel verilere aykırıdır. Akıl derken bilimin kesin sonuçlarını da kastediyorsak evet akla aykırıdır.</p>
<p>b) “Allah, dehrdir (zamandır).” Evet, kaynaklarımızda vardır. Önce ne kastedildiğini belirtelim. Bütün rivayetler karşılaştırıldığında görürüz ki, kastedilen Allah’ın zamanın yaratıcısı olduğudur. Allah, zaman olsa bu akla mı, Kur’an’a mı aykırı olur? Kur’an’a aykırı olur. Biz, Kur’an nazil olmadan önce Allah’ı tanımıyorduk. Onu bize Kur’an tanıttı. Şayet bu hadisi zahiriyle problemli görürsek bu Kur’an’ın bize tanıttığı Allah inancına ters olur. Akılla bu işin alakası yoktur. Çünkü biliyoruz ki, başka akıllar, olmadık şeyleri ilah edinmiştir.</p>
<p>c) Hz. Musa’nın, ölüm meleğini tokatlaması olayı var. Kaynaklarımızda geçer. Bu hadis mantıkla hiç bağdaş mıyormuş? Neden? Allah’ın peygamberi nasıl olur da ölümden kaçar? Bir kere bunun mantıkla alakası yok! Eğer bilsek ki, gerçekten ölüm meleği geldi, peygamber ölümden kaçtı. Mantık sadece bu bilgiyi daha önceki bilgilerine kıyas eder: Mesela önceden zihninde “peygamberler yüce insanlardır. Allah’ın her türlü emrine boyun eğmişlerdir” şeklinde bir hüküm olması gerekir. Mantık, bu bilgiyle peygamberin ölümden kaçtığına dair bilgiyi karşılaştırır ve bir çelişki görür. O halde hadis doğrudan akla aykırı değildir. Akla aykırı olan bu hadisin başka bilgilerle çelişik olmasıdır. Peki gerçekten böyle midir? Hayır, Hz. Musa gelenin ölüm meleği olduğunu bilseydi, böyle yapmazdı. Ölüm meleği ona insan suretinde gelmiştir.</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>b) Aklın anlamakta zorlandığı hususlar: Mesela kıldan ince kılıçtan keskin bir köprü olan sıfatın nasıl bir şey olduğunu akıl anlamakta zorluk çeker. Şayet bu köprüyü dünyadaki köprü gibi anlarsak hadisteki bu ifadeyi reddederiz ve sirata sadece köprüye benzer bir yoldur deriz. Ama ahiret ahvalini aklın tam olarak idrak etmesi zordur. Oranın şartları elbette dünyaya benzemez. Allah’ın, oranın şartlarına uygun durumlar yaratması kudreti dışında olamaz. Bunlar gaybî haberlerdir. O zaman biz sıfatın böyle olduğuna inanırız, ama nasıl gerçekleşeceğini bilemeyiz. İşte bunlar gaybî konular olduğunda aklı aşmaktadırlar. Rü’yetullah meselesi de öyledir. Yine gözün dünyadaki görmesine kıyasla rü’yetullahı anlatsak akla aykın kabul ederiz. Ama cennette Allah, cihetsiz ve mekansız olarak görülecektir.’Görmenin mahiyetini ise tam olarak bilemeyiz. Aklın bu konuda vereceği bir hüküm de yoktur. Nas ne diyorsa onu kabul etmek durumundadır. Haberlerde gelen şeyi, kıyas yapıp aykırıdır diyeceği bir veri elinde yoktur. En fazla gayb alemini şehadet alemine kıyas yapar ki bu da yanlış sonuçları doğurur. Kabir azabı veya kabrin sıkıştırması da böyledir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>A&#8217;kil-bâliğ olan kimselerin yapmakla mükellef oldukları üç husus vardır:</p>
<p>1. İtikad (İnanç)</p>
<p>2. Fıil (Yapılması gereken ameller)</p>
<p>3. Terk (Terkedilmesi lâzım gelen davranışlar)</p>
<p>İtikada ve kalbin amellerine gelince, insan âkil-baliğ olduğunda, kendisine her şeyden önce kelime-i şehadeti bilmesi ve anlaması farzdır. Ancak âkil-bâliğ olan kimseye kelime-i şehadetin mânâsını düşünmesi, araştırması ve delillerini elde etmek için çalışması farz değildir. Ancak bu kelimelerin ifade ettiği mânâya kesinlikle inanması ve bunu şeksiz-şüphesiz doğrulaması gerekir. Bu mertebe ise sadece duymak ve taklid etmek suretiyle elde edilir ve ayrıca araştırmaya ve deliller toplamaya ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Müslüman olan bir kimseye imandan sonra cennete, cchenneme, haşre ve ölümden sonra dirilmeye imanın öğretilmesi gerekir. Çünkü bunlara inanmayan insan kelime-i şehadet’i tamamlamamış olur. Ayrıca Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu tasdik ettikten sonra, tebliğ ettiklerini de bilmek gerekir ki, o da Allah’a ve Rasülü’nc itaat eden kimseye cennet, isyan edene ise cehennem oldugunu bilmektir.</p>
<p>İtikadla ilgili meseleleri öğrenmenin farziyeti kalbin durumuna göre değişir. Kişinin kelime-i şehadetin delâlet ettigi mânâlarda bir şüphesi varsa, o şüpheyi giderici ilmi öğrenmesi farzdır. Yok eğer kalbine böyle bir şüphe düşmezse; Allah’ın kelâmınin kadim olduğunu, ahirette mü’minlerin Allah’ın cemâlini gözleriyle göreceklerini, Allah’ın hâdisâta mahal olmadığım ve bunlara benzer inanılması gereken meseleleri bilmeden önce ölürse, bütün âlimlerin ittifakıyla bu şahıs müslüman olarak ölmüştür. İnançları bozan ve kalbe düşen bu şüpheler bazen, insanın tabiatında vardır. Fakat kişi bazen de oturduğu beldenin insanları tarafından bu türden şüphelere düşürülebilir.</p>
<p>Bu bakımdan bir kişi Kelâm İlmi ile iştigal eden ve daima bid’atlar hakkında konuşan bir beldede yaşıyorsa, âkil-bâlîğ olduğu ilk anda kendisini bu bid’atlardan koruması gerekir. Şayet kalbine bâtıl bir fikir yerleşmişse, hemen onu kalbinden söküp atmalıdır. Ne var ki çoğu zaman bir bâtılı kalpten söküp atmak çok zordur.</p>
<p>Gazali, fiil ile ilgili farzlara da namazı, orucu, haccı ve zekatı verir. Mesela zekat ve hac konusunda şöyle der: Bir şahıs sonradan mal ve servet sahibi olur veya bir servete sahip olarak bülüğ çağına ererse, kendisine farz olan zekât miktarını bilmesi de kendisine farzdır. Fakat o zekâtı derhal vermesi gerekmeZ; zira malının üzerinden bir sene geçmesi halinde ancak zekât vermesi kendisine farz olur. Şayet deveden başka serveti yoksa, sadece deveye ait zekât ölçüsünü bilmesi kendisine farzdır. Diğer mallarda da hüküm bu şekildedir. Bu şahıs hac aylarına girerse, haccın şartlarını bilmek hususunda acele etmesi gerekmez. Zira hac tehir imkânı olan bir farzdır. Onun için rükün“ lerini bilmekte aceleye lüzum yoktur.</p>
<p>Terk’e (yapılmaması gereken davranışlara) gelince, gelişen durumlara göre bazılarının bilinmesi farzdır ve bu keyfiyet kişiye göre değişmektedir. Örneğin dilsiz bir insan için konuşulması haram olan bir şeyin nasıl konuşulacağını öğrenmek gerekli değildir. Kör olan bir insan da nelere bakılmasının yasak olduğunu öğrenmeye mecbur tutulamaz. Göçebe hayatı yaşayan bir kişi için de ikâmet edilmesi yasak olan yerleri bilmesi farz değildir. (Aslında bundan ilham alarak köy ve kent sosyolojisini bilmenin ne kadar önemli olduğu söylenebilir; onun içindir ki, yeniden ilimler tasnifine ihtiyacımız vardır) Bu yasaklar aynı zamanda, mevcut durumun gereklerine göre<br />
de değişir.</p>
<p>Bu bakımdan uzak ve vukü bulması hiçbir zaman mümkün olmayan bir haramı bilmek kişiye farz değildir. Oysa içinde bulunulan harama dikkat edilmelidir. Sözgelimi müslüman olduğu sırada sırtında ipekli bir elbise varsa veya gasbettiği bir evde oturuyorsa veya mahremi olmayan bir kadına bakıyorsa, o kişiye bütün bunların haram olduğunu anlatmak farzdır. Bilfiil içinde bulunmadığı ve fakat yakın olduğu haramları (yemek-içmek gibi) da kendisine öğretmek farzdır. Hattâ içki içmeyi ve domuz eti yemeyi âdet edinmiş bir beldede yaşıyorsa, bunların haram olduğunu o kişiye öğretmek farzdır, kendisinin uyarılması gerekir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hakkı şahıslarla bilenler sadece dalâlet bataklığının içine yuvarlanmış şaşkın kimselerdir. Eğer hak yolun yolcusu iseniz önce hakkı bilmeniz gerekir ki, o hakkı temsil edenleri de bilesiniz. Zaten böyle yapmak sizin vazifenizdir. Eğer taklidi bir yoldan insanların arasında yalan yanlış şöhret bulmuş derecelere bağlı kalırsanız, unutmayınız ki, ashab-ı kirâm ve onların yüksek mertebesi hiç de sizin zannettiğiniz gibi fıkıh veya kelâma bağlı değildi.</p>
<p>Ümmetin en faziletli ve meşhur şahısları olarak takdim etmeye çalıştığınız kişiler, sahabilerin bütün ümmetten daha faziletli ve üstün derecelere sahip olduklarını ikrar ediyor ve hiç kimsenin dinde ashab-ı kiramın vardığı zirveye varamayacağına inanıyorlardı.</p>
<p>Ümmet içerisinde hiç kimse, ashab-ı kirâmın bu yolda havalandırdıkları toz ve dumanı yarıp geçerek onların varmış oldukları yüce makamlara erişemez. Bütün bu hakîkatlarla birlikte ashabın ileride olmalan ne Kelâm ilmi’ne ve ne de Fıkıh ilmi’ne bağlı olmuştur. Onların yüceliği sadece ahiret ilmi’ne ve ahiret ilminin yolculuğuna bağlıdır. (Bk İhyau ulümi’d-din, İlim bahsi)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son ifadeyi teyid eden bir yazıyı paylaşmak isterim: Çağımızın bilgi ve bilim meselesi ile ilgilenen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bir kısmı, batının ürettiği bilgi miktarının sayı ve çeşit olarak büyüklüğü karşısında şaşkına dönmüş, onun temelindeki bilgi ve ilim telakkisini tartışmaya açmamış, İslami hassasiyetler taşıması sebebiyle de kaçınılmaz olarak “bilgilinin İslamileştirilmesi” bahsini gündeme getirmiştir. Oysa bilginin mahiyetine nüfuz eden kültür iklimi, bilgiyi keşif ve inşa sürecinde mülkiyetine geçirmektedir. Bilgi, hangi düşünce kültür ikliminin mamulü ise, baştan sona onun mührünü taşır ve başka kültür ve düşünce iklimine taşınması ancak ve sadece “kiracılık” münasebetiyledir. Bilginin İslamileştirilmesi bahSi, ancak bilginin kiralanmasını mümkün kılan ama mülkiyet nakli muhal olan bir bakış ve yaklaşımdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İkincisi olarak da, çağdaş bilginin İslamileştirilmesi mevzusudur. el-Attas, çağdaş bilginin İslamileştirilmesi ekseninde İslamileşt&#8217;ırilmeyi, “insanın ilk önce sihir-büyü tesirinden, mitolojik ve animistik (ruhani) olarak algılanan tanrı inanışlarından, ulusal/kabilevi kültür geleneğinin tesirinden, daha sonra da laik felsefenin, dilin ve aklın üzerindeki sekiller tahakküm&#8217; den azâd/halaskâr edilmesi şeklinde tanimlamaktadır.”Burada insanın, asıl halaskâr edilmesi gereken maddi/bedensel yönü değil, ruhsal yönüdür. Çünkü insansal davranışlara şuur veren öz ve insanı Allah’ın halifesi yapan cevher, esasta ruhtur. BU bakımdan İslamileşme, insanı Allah’a abd (kul) etmek için beşeri tüm düzenlerin çarpık laik felsefelerinden alıkoyup On“ asıl hürriyetine kavuşturma sürecidir. Böylece bu hür olma sıfatıyla insan, bütün bilinçli ve anlamlı fillerin mutlak olarak kendisine atfedildiği hakiki bir insan/halife olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Din-bilim çatışmasını aslında içimize bir virüs gibi sokan oryantalistler olmuştur. Onların İslam’ın bilime karşı olduğu, Müslümanların geri kalmasının sebebinin bilimden uzaklaşma olduğu yönündeki tezleri İslam dünyasını tahrik etmiştir. Bu tartışmalar oryantalistlerin başka tahriklerine ve yönlendirmelerine benzemektedir. “İslam kılıç dinidir”, “Geri kalmamıza sebep kader anlayışıdır” gibi tezler İslamî değerlerin yeniden ele alınıp sorgulanmasına sebep olmuştur. Bütün bu algı operasyonu bizi gerçek gündemimizden uzaklaştırıp onların gündemine bağlı kalmamızı sonuç vermiştir. Oysa din-bilim çatışması Batı tarihinin bize mirasıdır. Sınıf çatışmalarını miras bıraktığı gibi. Bizim tarihimizde sınıf çatışması yoktur, fakat bu miras bizi ve gençlerimizi bir dönem oldukça yormuştur.</p>
<p>Evet, aslında bu çatışma kilise-bilim çatışmasıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Oysa şurası bir gerçek ki, bizim medeniyetimizde din-bilim çatışması şeklinde bir tartışma vuku bulmadı. Sebebi basitti. Kur’an, Allah’ın sözlü kelamı; tabiat ise sözsüz kelamıydı. İkisi arasında çelişki olmazdı. Evrensel kelam Kur’an ile kainatın değişmez yasaları arasında çatışma yoktu. Çünkü her ikisi de Allah’a bağılıydı, Allah’ın tasarrufuydu.</p>
<p>Çatışma olsa olsa bizim yorumlamızla Kur’an arasinda olabilirdi. Biz de bunun farkındaydık ve yorumlarımızın değişebilir olduğunu biliyorduk. Mesela dünyanın düz tepsi gibi olduğuna dair yorumlar böyledir. Buna dair ayetler de delil getirilebilir. Ama bunların yorumdan ibaret olduğunu biliriz. Yeni gelişmeler karşısında başka yorumlar yapma imkanı vardır. Burada yorum, Kur’an ile hayat arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışan bir mekanizma olarak iş görmektedir. Ve bu yorumlar her zaman güncellenebilecektir. Burada en hassas nokta Kur’an’ı yorumlarken bilim olan ile ideolojinin arasını ayırtedebilmektir. Evrim teorisi böyledir.</p>
<p>Burada saf bir bilimsel gerçek mevcut değildir. Bir takım bilimsel verilerden yola çıkarak insanlık hakkında ideoloji üretmek söz konusudur. Bizim ona ideoloji dememiz bilimsel gerçeklerin önünü kesmek anlamına gelmemektedir. İyi niyetli bilimsel çalışmaların önü her zaman açıktır. Çünkü bilimsel çalışma demek Allah’ın kanunlarını keşfetmek demektir. Mesele yaptığımız bilimsel çalışmaların sonucunu mutlak hakikat görüp insanlara dayatıp dayatmamaktır. Bu noktada bilim adamları da belli bir öznelliğe sahip olduğunu unutmamalıdır.</p>
<p>O halde eğer varsa bir çatışma, yani görünürdeki bir çatışma Kur’an ile tabiat arasında değil; Kur’an ile bizim sürekli değişen yorumlarımız arasındadır. Bilimsel değişimler o kadar hızlı ilerliyor ki, dünün paradigması bugün yerini, başka bir şeye bırakmaktadır. Bilimin nesnelliği bile tartışma konusu olmaktadır. Bu durumda hangi bilimsel gelişmenin Kur’an’la çatıştığından bahsedebiliriz ki? Bilimsel buluş veya gelişmeler kainatı hakiki olarak ne kadar resmedebiliyor ki?! Yine de elbette kesinleşmiş bir takım bilgilerden bahsetmek mümkündür. Biz bu bilgiler ışığında Kur’an’ı yorumlamaya çalışırız. Ve yaptığımızın sadece bir yorum olduğunu da biliriz. Bu durumda hemen birilerinin iddiasına bakıp “evet, Kur’an, bilim ile çelişiyor” demek yerine “hayır, kainat Allah’ın sözsüz kitabıdır; sözlü kitabıyla çelişmesi mümkün değildir” diyerek hatayı ve eksikliği kendimizde arar ve bilimin Kur’an’ın hakikatlerini keşfedecek seviyeye gelmediğine inanırız.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hased (kıskançlık), başkasının bir nimete sahip olmasını istememek veya elinde var olan nimetin yok olmasını istemektir. Bunun için kıskançlık haramdır.</p>
<p>Kıskançlık, kalp için çok tehlikeli bir hastalıktır. İlacı da ilim ve amel macunudur. İlim macunu, kıskançlığın dünya ve ahirette kendisine zarar, kıskandığı kimseye de fayda getirdiğine inanmaktır. Kıskançlık dünyada zararlıdır. Zira devamlı üzüntü ve azaba sebep olur. Çünkü hiçbir vakit geçmez ki birisi bir nimete sahip olmasın. O halde kıskandığı kimse için arzu ettiği üzüntü ve sıkıntıyı kendisi çekmiş olur. Kıskançlıktan daha büyük üzüntü ve keder yoktur. İnsanın hoşlanmadığı kimse için, kendini sıkıntı ve kedere sokması kadar büyük bir akılsızlık ve divanelik olamaz. Ahiretteki azabı ise şu sebeptendir ki Yüce Allah’ın kaza ve kaderine kızmış olur. Yüce Allah’ın ezelde yapmış olduğu taksimatı inkar etmiş olur. Onun tevhidine bundan daha büyük zarar nasıl olur? Ayrıca kıskanç kimse, kıskandığı insana şefkat ve merhamet göstermez. Onun kötülüğünü ister. Böylece şeytana yoldaş olur. Bundan daha büyük talihsizlik var mıdır?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada, değerin davranışa dönüşmesi ve bir irade gösterilmesi açısından, İslâm Dini ile ahlâk arasında kopmaz, köklü bir bağın olduğunu görürüz. Çünkü İslam, bize davranışlarımızın kendi içimizde hesabını verebilmeyi, hiç kimsenin olmadığı bir yerde bile şeffaflığı, kendimize karşı dürüstlüğü, kendimize karşı hesap verebilir olmayı, Allah Teâla’ya karşı hesap verebilir olmayı öğütlemektedir. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in Sünnet’inde çok özel bir ibadet olarak yer alan namaz ile ahlâk arasında, dikkatli okunmadığında fark edilemeyen önemli bir irtibat kurulmaktadır. Buna göre Kur’ân’a göre namaz,insanı bütün kötülüklerden alıkoymalıdır. Bir bakıma namaz bize, biraz önce ifade edilen ahlâkî değerlere uygun davranış bilinci kazandırmaktadır. Günde beş defa Allah Teâla’nın huzuruna çıkıp iradesini ve O’nunla irtibatını yenileyen kişi, namazın dışında da bilincini ve O’nunla bağım devam ettirir ve herkese karşı böyle bir sorumluluk içinde davranır. Bu açıdan bakılırsa namaz ile ahlâkî davranışlar, kötülükten kaçınma ve iyiliği, güzelliği yeryüzünde egemen kılma arasında kopmaz bir bağlantı vardır. (Özcan Hıdır)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ahlak, üzerinde yararatılmış bulunduğumuz şeyin kendisidir. Nasıl evren, kozmik düzen, tabiat ve tabiat yasalarının yaratıcısı Allah ise ve bu yüzden varlık aleminin tamamını Allah’a refere etmemiz gerekiyorsa hakikati ve ahlakı da Allah’a refere etmek durumundayız. Ahlak bize dışarıdan dayatılmış değil, yaratılışımızda vardır ve insan olmaklığımızda tamamlayıcı süreçlerin özü ve aslıdır. Varlık belli bir amaca doğru işler ve yürür; insan da belli bir ahlaki gayeye doğru kemale ulaşmak ister. Bazan da bunu önemsemez, reddeder; böylelikle toprağa, dünyevi tabiatının baskın tutkularına bağımlı kalır; yeryüzüne çakılır. Bu insanın evrenin veya kucağında gözünü açtığı tabiatın düzenine aykın düşmesi, onunla çatışma içine girmesi demektir. Yoldan çıkan (fasık) kendi asli fıtratıyla, fıtratının ruhu ilahi tabiatla da çatışma içine girmiş olur.</p>
<p>Ahlak insanın dünyevi tabiatını dizginleyip öz varlığını kötü, yanlış ve çirkin (münker) olandan arındırarak kendi özüne ve onun dolayımında kemale erme konteksid&#8217;ır. Bu yatakta iyi, hak, doğru ve güzel (ma’ruf ) bir arada bulunmaktadır.</p>
<p>İnsan değer üretmek veya norm koymak üzere programlanmış değildir, bu onun yaratılışının sebeb-i hikmet&#8217;ınde yer almaz. Yükümlülüğü, vaz’edilmiş ulvi ahlaki değerleri bulup keşfetmek ve değerlerin kendisinden neş’et ettiği Hak ve hakikati aramaktir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ahlâki sorumluluğunun birinci aşaması vicdani sorumluluktur. Aynı zamanda ahlâki müeyyidenin birinci aşaması da vicdandır. Fakat vicdan gerek sorumluluk gerekse müeyyide olarak yeterli değildir. Ikinci aşaması ise, insanlara karşı, yani topluma karşı olan sorumluluktur. Cemiyet gerek değer yargıları ile yani tavır koyarak, gerekse kanunla ahlâki müeyyidenin ikinci kategorisini oluşturur. Bu noktada hukuk ile ahlâk belli bir noktada buluşmaktadır. Gerek laik ahlâk, gerekse dine dayalı ahlâk vicdan ve cemiyeti sorumluluk ve müeyyide kuvveti olarak kabul ederler. Dine dayalı ahlâk bu ikisini kabul ettikten sonra, bir üçüncü ve önemli aşama olarak uhrevi (ahirete ait) sorumluluk ve müeyyide kavramlarını savunur. Maturidi’ye göre “ahlâkın en büyük destekleyici kuvveti; uluhiyet ve ahiret fıkri”dir. İşte, gerek sorumluluk, gerekse müeyyide olarak inanan insanı en çok etkileyecek olan kuvvet budur. (Hüdaverdi Adam)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şurası da bir gerçek ki, laik ahlakın vicdan ve cemiyeti sorumluluk ve müeyyide kuvveti kabul etmesine rağmen birey ve toplumu ne kadar ahlaklı kılabildiği oldukça tartışmalıdır. Birey ve toplum ahlakını en azından sivil anlamda besleyen din ve dini kurumlar olmasa laik ahlakın kendi başına kurguladığı sistemin nasıl sonuç vereceği veya ne kadar başarılı olacağı merak konusudur. Laik ahlak dinden boşalttığı alanı kanun/ hukuk gücüyle dizayn etmeye çalışmaktadır. Bu anlamda Batı ahlakı kurallar ahlakıdır. Kurallar ahlakı bir noktaya kadar, sistemin tıkır tıkır çalışması açısından iyi sonuçlar verebilir. Ama bireyin diğer bireylerle ilişkisi söz konusu olduğunda (siz bunu Batının Doğulu insanla ilişkisi,Yahudinin Müslümanla ilişkisi şeklinde genişletin) sistemin hemen alarm vermeye başladığı görülür. Bu şekilde dinden boşalan alanın laik ahlakla doldurulmasının felsefî temellendirmesi de söz konusu olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Modern zamanların ahlak tutumu (Kant&#8221;tan bu yana), bize görev ahlakı telakkisini aşılıyor. Görev ahlakının içinde bir şeyi kendi hatırı uğruna -yani başka hiçbir mülahazaya yer vermeksizin- o işi salt kendi hatırı uğruna gerçekleştirmeyi eylemelerimizin önüne koyuyor. Erdemli olma, o işi salt kendi hatırı uğruna işlemeyi öngörmektedir. Görevi yerine getirme, her türlü pratik gerekçelerin dışında ve üstünde sayılmaktadır.</p>
<p>Oysa farklı bir erdem anlayışı yapılması gerekenden daha fazlasını yapma imkânını önümüze getiriyor. Diyor ki, sen görev ahlakıyla yapman gerekeni yapabilirsin, böyle yaptığın için kimseden kınama da görmezsin. Fakat yapman gerekenden daha fazlasını yapma imkânı her zaman sana verilmiştir. Yapman gerekenden daha fazlası bir insanın hayatını kurtarmaktır… İşte bu durum, bize İslam ahlakında öngörülen takva kavramını getiriyor.</p>
<p>Zikrettiğimiz örneklerden hareketle gazetecilik başarısına da, köprü parmaklığına takılı kalmış kazazedeye de bu açıdan bakıp kararı kendiniz vereceksiniz. Salt görev duygusuyla mı yetinmek isterdiniz; insani mülahazaları da dikkate alarak mı karar verirdiniz?-Rasim Özdenören</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazı zatlar, “nefs-i öldürmek” tabirini kullanırlar. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, kabiliyetlerin hayra yönlendirilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Mesela, herkeste şiddetli bir hırs var. Hırsın sesini tamamen kesmek yerine, bu hırsın hayırlı işlere yönlendirilmesi daha faydalı olacaktır. O zaman, yaptığı ibadeti, hizmeti yeterli görmeyecek, daha ilerisini elde etmeye çalışacaktır. (4)</p>
<p>Nefis, terbiyeyi kabule müsaittir. Mesela, herkesin fıtratında cimrilik vardır. İslami bir terbiyeyle, cimri bir insanın çok cömert bir insan haline gelmesi mümkündür.</p>
<p>Nefsin fıtri hali, deli dolu akan bir nehre benzer. Terbiye edilmiş hali ise, bu nehrin önüne bir baraj yapılıp, çevrenin hem aydınlatılması, hem de sulanması gibidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İmam Maturidi, “İsmet, külfeti kaldırmaz” diyerek önemli bir ilkeyi dile getirmiştir. Peygamberlerin ve Efendimiz Hz. Muhammed’in masum oluşları, onlarda günah işleme kabiliyetlerinin olmadığı ve ilahi emir ve yasaklardan muaf tutuldukları anlamına gelmez. Kendileri insanlığın bütün zaaf ve kuvvetlerini taşımalarına rağmen kasten hiçbir günah işlemeye yeltenmeyecek kadar nefislerine hâkim olup Allah’tan korkarlar. Vicdanları öylesine temizdir ki, nefislerinin onları günaha itecek tüm isteklerine anında karşı koyabilirler. Şayet istemeden bir hata yaparlarsa hemen Allah tarafından uyarılır ve düzeltilirler. Çünkü bunun aksi takdirde ümmete yansıması çok farklı olur. (Mehmet Bulut, “İsmet”, DİA. XXIII, 135)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Özetle Ehl-i sünnet kelâmcıları, nübüvvetten önce ve sonra peygamberlerin kasten veya sehven yüz kızartıcı günahlardan korunmuş oldukları hususunda görüş birliği içindedir. Onların katı kalplilikten, nefret uyandıran her türlü davranıştan, haâfmeşreplilikten, küçük düşürücü fıiller işlemekten uzak durmaları gerekmektedir. Bu tür günahlar küçük sayılsa bile peygamberlerin toplum içindeki saygınlıklarını zayıflatarak etkinliklerini azaltır. Çoğunluğa göre peygamberler yüz kızartıcı olmayan günahları unutarak veya yanılarak işleyebilirler. Ancak onlar bu günahlarda ısrar etmez, Allah tarafından uyarılarak bunlardan vazgeçerler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hz. İbrahim kıssasında iki şey günah vehmi uyandırır: Birincisi onun yıldız hakkındaki “Bu benim Rabb’imdir” sözüdür, Şayet bu inanılarak söylenmişse şirktir aksi halde yalandır.</p>
<p>Cevap: Hz. İbrahim bu sözü marifetullah hakkındaki tefekkürü tamamlamadan önce söylemiştir. Bu durum ile peygamberlik arasında elbette fark vardır. Çünkü peygamberlik ancak bu tefekkürden sonra düşünülebilir. Dolayısıyla herhangi bir sorun yoktur. Zira onun buna inanmadığı şıkkı tercih edilir. Şöyle de denilebilir: Hz. İbrahim bu sözü ters burhânda olduğu gibi varsayımsal olarak söylemiştir. Amacı ise Sâbiîleri irşat etmektir. Çünkü onun söylediğinin sonucu şudur: Eğer yıldızlar sizin iddia ettiğiniz gibi rabler olsaydı rabbin değişmesi ve yok olması gerekirdi. Bu ıse yanlıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Buna göre Yunus (a.s.) öfkelenerek gitti, Allah’ın ona güç yetiremeyeceğini zannetti ve zalim olduğunu itiraf etti. Öfke günahtır. Yüce Allah’ın kudretinden şüphe küfürdür. Zulüm de günahtır.</p>
<p>Cevap: Belki Hz. Yunus’un öfkesi inat ve dik kafalılıkla aşırıya giden inkârcı bir topluluğa karşıydı. Öyle ki sabrı tükenmiş ve onlara karşı sabretme gücü kalmamıştı. İşte bu, Allah için ve Allah düşmanlarına karşı bir öfkeydi. Dolayısıyla da günah olamaz. Bu bakımdan “fe-zanne en len nakdire aleyhi” ayeti, “bizim onu hiç sıkmayacağımızı zannetti&#8221; demektir. Çünkü “nakdira” kelimesi, kudret kelimesinden değil “yebsütü’r-rızka ve yakdir” âyetinde olduğu gibi kader kökünden türemiştir. “Ben zalimlerden oldum” ifadesi ise “evla olanı terk etmekle nefsime zulmettim” demektir. Dolayısıyla onun zulmettiğini itiraf etmesi, Allah’a yakarışta mübalağa ederek nefsini ezmek ve yaptığını büyüksemektir. “Balık sahibi gibi olma!” ifadesi şiddetli durumlarda ve imtihanlarda az sabırlı olma ki, en yüksek dereceye ulaşasın demektir. Yoksa günah işlemekte onun gibi olma demek değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Alimlerin çoğunluğu peygamberlerin meleklerden de üstün olduğu görüşündedir; bazı Mu&#8217;tezile mensupları ise meleklerin onlardan üstün olduğunu savunmuştur. Peygamberlerin kendi aralarında üstünlük açısından fark bulunduğu hususuna Kur’ an’da temas edilmiştir (Bakara 253, İsrâ 55). Vahye muhatap oluş şekli, nübüvvetinin devam ettiği süre, görevlerinin bölgesel veya evrensel olması bakımından peygamberlerin farklı konumda bulunması bunu teyit etmektedir. Hz. Nüh, İbrâhim ve Dâvüd’un şükürde; Hz. Yüsuf, Eyyüb ve İsmâil’in sabırda; Hz. Zekeriyyâ, Yahyâ, İlyâs ve Hz. Muhammed’in şecaatte diğerlerinden ileride olduğu nakledilir. Ayrıca peygamberlerin bir kısmına büyük kitap, bir kısmına ise suhuf verilmiş, bazıları vasıtasız bir şekilde Allah ile konuşmuş, bazıları Cebrâil aracılığıyla veya diğer vahiy yöntemleriyle vahye muhatap olmuş, bir kısmı belli bir kavme, bir kısmı da bütün insanlara gönderilmiştir.</p>
<p>Bu sebeple bütün peygamberleri örnek alan, bütün insanlara gönderilen ve nübüvveti kıyamete kadar devam edecek olan Hz. Muhammed’in peygamberlerin en üstünü olduğunda ittifak edilmişti:. Onun ardından yine bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Hz. İbrâhim, yeni bir kitap ve şeriat verilen Hz. Müsâ, Dâvüd ve İsâ gelir. Bazı hadislerde Resülullah’ın peygamberler arasında üstünlük tartışmasına girmeyi yasakladığının bildirilmesi? farklı peygamberlere inanan insanların ayrışmasını ve peygamberlerin insanlara önderlik yapma konumuna zarar gelmesini engellemeye yönelik bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir (Bk DİA. “Peygamber”, c. 34, s. 257-262)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Özetle söylemek gerekirse Kur’an’ı anlamak esastır, ama anlamadan Kur’an okumak da derecesine göre sevap bir ibadettir. Anlamadan Kur’an okunduğunda kişilerin duygu yoğunluğu yaşaması o okumayı anlamlı hale getirecektir. Bazen öyle olur ki, Kur’an’ı -bırakın okumayı duygu yüklü olarak elimize alsak, ona sarılsak, onu bağrımıza bassak hatta sadece onu seyretsek inşallah niyetimize göre sevabı vardır. Burada önemli olan Kur’an’la ilişkimizi kuru, cansız ve heyecansız bir ilişki olmaktan çıkarmaktır. Bazen öyle olur ki,TV’da seyrettiğimiz bir görüntü karşısında hislerimize mağlup oluruz. Oysa o yerede değilizdir, uzağızdır. Ama biz hissettik. Hissetmek, anlamaktır. Anlamak, sadece, evet sadece lafızların grametik yapısını anlamak değildir. Anlamak yerine göre hisstmektir de. Kur’an’ın manasını bilip zulumler karşısında hissiz kalan kalplerin Kur&#8217;an&#8217;ı anladığını söyleyebilir miyiz?</p>
<p>Bazen keşke diyorum, Kur&#8217;an’ı anlamadan okuyan irfan sahibi insanların hissettiğini hissedebilesek! Bazen diyorum, Kur’an eğitimi almamış insanların Allah’ın emirleri karşısında ortayı koyduğu haşyeti, sürekli Kur’an’ı anlamaya çalışan bizler de bir nebze duyabilsek!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İbn Hacer’in konuyla ilgili görüşü kanaatime göre oldukça isabetlidir. Şöyle der: “Bu meşhur bir meseledir. Bu konuda bir risale yazdım. Hasıl-ı kelam mütekaddim ulemanın ekseriyeti okunan Kur&#8217;an’ın sevabının ölüye ulaşacağı görüşündedir. Tercih edilen görüş ise bu amelin müstehab olması ve çokça yapılmasıdır. Ayrıca sevabın ölüye ulaşması hakkında kat’î bir şey söylemekten geri durmaktır.” (Bu görüş ve konuyla ilgili özlü değerlendirmelcr için Bk. Zekeriya Güler, Hadîs Günlüğü, Konya, 2008, s. 84-88) Buradan anlaşıldığı gibi ölünün ruhuna Kur’an okuyup sevabını hediye etmek mümkündür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İster ayet bazında, ister pasaj veya sure, ister Kur’an’ın tamamı üzerinde bir kişi tefsir yaptığında demiş oluyor ki; “Bu ayetin murat ettiği, salt budur! Sadece budur.” Keza pasaj ve sureler içinde aynı şey geçerli olup, giderek der ki tefsirci; “İslam benim söylediğimdir; nokta.”</p>
<p>Oysa İmam Maturidi der ki; Tefsir yapma hakkı ve yetkisi sadece sahabelere hastır. Sadece onlar, kesinlik içerecek bir şekilde ‘bu ayette murat edilen şudur’ diyebilir. Çünkü onlar ayetin gelişine şahitlik etmişlerdir, nüzul sebebini de bilmektedir. O ayete muhatap olduğunda peygamberin hal ve hareketlerini bizzat görmüştür veya birinci kaynaktan öğrenmiştir. Yine; ayetin gelişinden sonra peygamberin onu ümmetine aktarışına ve ayetin hayata geçirilişine vakıftırlar. Devam eder Maturidi; sahabelerden sonra gelenlerin Kur’an’ın açıklaması babında yaptıkları/yapacakları ancak ‘tevil’ olabilir. Tehil: Muhtemel doğrular içinde bir doğruyu tercih etmektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son olarak söylemek gerekirse günümüzde hadîslerin yazılmasıyla ilgili orijinal çalışmalar yapılmıştır. “Hadisler 150-200 yıl ezberden ezbere nakledildikten sonra yazılmıştır.” şeklinde iddiada bulunanların bunları muhakkak okuması gerekmektedir: Bunların en önemli üçünü burada zikretmekte fayda vardır:</p>
<p>a) Fuad Sezgin, Buhârî ’nin Kaynakları: Çalışma tamamen hadîslerin erken dönemde yazılmasıyla ilgilidir. Buhârî’nin eserine kaydettiği çoğu hadîsi kendinden önceki yazılı kaynaklardan derlediğini bilimsel bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p>b) M. Hamidullah, Hemmâm b. Münebbib’in (ö. 101 veya 131) Sabifesi: Hamidullah’m bulup ortaya çıkardığı ve neşrettiği bu sahife hadîs yazım tarihi için devrim niteliğindedir. Çalışmanın devirdiği şey ise hadîslerin çok sonraları yazıldığı iddiasıdır. Hemmâm b. Münebb&#8217;ıh’in Ebü Hureyre’nin talebesi olduğu ve ondan duyduğu hadîsleri yazdığı unutulmamalıdır.</p>
<p>c) M. Mustafa A’zamî, İlk Devir Hadîs Edebiyatı: Hadîs yazım tarihiyle ilgili oryantalist iddialara verilen orijinal bir bilimsel çalışmadır. A’zamî burada bizzat yazan veya kendisinden yazılan 50 sahâbi ismi; h. I. asrın sonlarına doğru yazan veya kendisinden yazılan 47 büyük tâbiîn ismi; h. I. asrın sonu ile II. asrın başlarında yazan veya kendisinden yazılan 86 küçük tâbiîn ve etbâ-i tâbiîn ismi ve h. II. asrin başlarında yazan veya kendisinden yazılan 256 küçük tâbiîn ve etbâ-ı tâbiîn ismi tespit etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hadîs Kur’ân birlikteliği vazgeçilmezdir. Hadisler muhakkak Kur’ân ışığında anlaşılmalıdır. Hz. Peygamber&#8217;in Kur’ân’a aykırı bir şey söylemesi düşünülemez. Hadîslerde gerçekten Kur’ân’a aykırı bir şeyler varsa ya onu Hz. Peygamber söylememiş, birileri uydurmuştur ya da râvîler sika ise onu Hz. Peygamber’e nispette hata yapmışlardır. Bununla birlikte hadîslerin Kur’ân’a aykırılığı konusunda oldukça dikkatli davranılmalıdır. Zira her önüne gelenin “Bu hadîs, Kur’ân’a aykiridir.” demesine elbette itibar edilemez. Hatta günümüzde hadîslerin Kur’ân’a aykırı olduğu iddiasının çoğu kere ilmî olmayan, sübjektif, ideolojilerin etkisine açık yapımızdan kaynaklandığı bir vakıadır. Yine de elbette teorik olarak bu ilke muhafaza edilmelidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir konuda bütün hadîslerin bir arada değerlendirilmesine dikkat edilmelidir.</p>
<p>Oldukça önemli bir ilkedir. Bunu da iki şekilde düşünmek gerekir. Biri aynı konuyla alâkalı tüm hadîsleri bir araya toplamak; diğeri ise bir hadîsin tüm tarîklerini birlikte değerlendirmektir. Hadisler söz konusu olduğunda tam manayı ancak bu işlemlerden sonra inşa etmek mümkündür. Elbisesini yerde sürüyenlere yapılan tehdidin sebebini diğer hadîslerden anlıyoruz. Tehdit kibir sebebiyle böyle yapanlara yöneliktir. Pulluk, saban gibi tarım aletlerinin bir kavmin evine girmesiyle Allah’ın oraya zelillik sokmasına dair hadîs de böyledir. İlk bakışta bu anlaşılamamaktadır. Zira tarımla uğraşmak yerilmiş bir şey değildir. Ama başka rivâyetlerden anlaşılıyor ki, bu özel bir duruma hastır. Meselâ yapması gereken bir farzı (özellikle cihâdı) terkedip de ziraatla uğraşanlara yönelik bir tehdit olsa gerektir. Bu durumda cihâd yapıp Vatanı düşmandan korumak elbette ziraatla meşgul olmaktan çok daha evlâdır. Kadınları kaburga kemiğinden yaratıldığına dair hadîs de böyledir. (Buhârî, Enbiyâ, 2) Hadisin diğer tarîklerinde “kadınların kaburga kemiği gibi” (Müslim, Rada’, 65) olduğu belirtilmekte, aslında hadîste bir teşbih yapıldığı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hadiste metin tenkidi ihmal edilmiş midir? Bir kere şunu ifade edelim: Metin tenkidi, iki anlamda kullanılır. Birincisi netin tenkidinin Batıdaki yaygın kullanımı olup, tenkit burada metni çeşitli nüshalar/varyantlar yardımıyla yeniden inşa etme sürecidir. Buna “edisyon krtik” demek de mümkündür. İkincisi ise daha ziyade İslam dünyasında kullanılmakta olup “metni, Kur’an’a, sünnete, akla, tarihe aykırı görme” durumunu ifade etmektedir. Dolayısıyla metin tenkidi aslında metni inşa etmeye yarayan bir süreç iken metni reddetmeye dönük bir sorgulamaya dönüşmüştür. Bazı oryantalistlerin metin tenkidini hadis tarihine bu anlamıyla uygulamaları İslam dünyasındaki zihniyetin oluşmasında da etkili olduğu söylenebilir.</p>
<p>O halde sorudaki gibi bir iddianın oryantalist bir dayatma olduğunu söylemeye gerek yoktur. Baştan söyleyelim: Bu ilmin doğasında ilk önce ravi değerlendirmesi vardır. Bu olmak zorundadır, çünkü size biri bir haber naklettiğinde eğer kuşkulanıyorsanız ilk soracağınız soru “bunu kimden duydun?” olacaktır. Yoksa haberin kaynağını sorgulamadan hemen reddetmek akıl karı değildir. Şayet haberi verenin güvenilir bir kimse olduğu öğrenildiğinde metne dönüp tekrar bakmak gerekecektir. İşte hadis alimleri sadece isnadla yetinmemiş, hadisin sıhhati için metnin de sağlam olması gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü onların -güvenilir de olsayanılma paylarının olduğunu biliyorlardı. Bunun için de şaz, vehim, hata, münker, batıl, illet ve muhalefet gibi kavramları geliştirerek hadise sıhhat hükmü vermişlerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Arap dünyasında sahabeye yönelik eleştiriler daha erken başlamış, Ebu Reyye gibi bazı kendini bilmezler sahabe ve hadis konusunda pervasızca yazıp çizmişlerdir. Arap dünyasındaki bu gelişmeler Türkiye’yi de etkilemiş, özellikle Ebu Reyye’nin kitabı bazı mahfillerce baştacı edilmiştir. 2000’lere kadar fazla sesi çıkmayan eleştiriler sonrasında bir furyanin ayak sesleri yavaş yavaş duyulmaya başlanmıştır. İsimlerini vermekten hicap ettiğim bazı zatlar kitaplarının köşe bucağında sessiz sedasız Ebu Hureyre gibi sahabilere “yalancı” demeye başlamıştır. Ve 2017’de kitaplarında sahabeyi eleştirmekten kaçınan hatta Ebu Hureyre’den sitayişle bahseden bir zat ağzından baklayı çıkarıvermiş ve şunları diyebilmiştir: “Sen Ebu Hureyre! 5000 kadar hadisi nasıl yumurtladın! Bunları uydururken Allah’tan hiç mi korkmadın!” Ebu Hureyre ile niçin uğraşıldığı malumdur. Oryantalistler de özellikle sahabeden Ebu Hureyre; tabiinden Zührî ile uğraşmışlardır. Çünkü bunlar hadis tarihinin bel kemiğidirler. Bunları çökertirsek hadis tarihini çökertmiş oluruz diye düşünmüşlerdir. Aynen bunlar gibi yerli oryantalistler de bu iki isimle çok uğraşmışlardır. Sebep basit ve ekonomik: O kadar raviyle uğraşmanın ne anlamı var! Tasarruflu iş yapmak lazım! Ebu Hureyre halledilirse diğerlerine gerek bile kalmaz !Şimdi sahabe ile ilgili meseleleri ele alıp değerlendirmek istiyoruz:</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sahâbenin hepsi -fîtne olayına karışsın veya karışmasınicma ile adildir. Adaletin manası, sahâbenin hadîs rivayetinde kasten Peygamber adına yalan uydurmaktan sakınmaları demektir. Bundan adaletlerini araştırmaya zorlanmadan bütün rivayetlerini kabul etme neticesi doğmaktadır. Onlardan fitne olayına karışanların durumu hüsn-i zanla karşılanarak, ictihadlarından dolayı ecir alacakları hükmüne varılmıştır. Çünkü onlar dinin taşıyıcıları ve nesillerin en hayırlılarıdır. Aynî&#8217;nin ifadesiyle onlar te’vil yapmışlardır. Onlara hüsn-i zan beslemek gerekir. Onlar müctehiddir. Ma’siyet ve sırf dünyayı, menfaatlerini kastetmemişlerdir. Onlardan içtihadında hata eden de isabet eden de vardır. Allah füru konularında hata eden müctehidden günahı kaldırmıştır. Seyfüddin el-Amidi de (6. 685) sahabenin adaleti mevzuundaki görüşleri naklettikten sonra şöyle demiştir: “Fıtnelere karışan sahabiler hakkında yapılacak şey, kendi aralarında cereyan eden olayları en güzel şekle hamletmektir. Çünkü onları buna sevkeden, her grubun inancına göre ictihadlarıdır. Bu durumda her müctehid ya isabet edecek, ya da yanılacaktır.” (Bk eI-İbkam, II, 129)</p>
<p>Gazali, Sıffınla ilgili olarak her iki tarafın amacım güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Şöyle der: Hz. Ali yeni halife oldu. Birliğe ihtiyaç duyuyordu. Hz. Osman’ın katillerini o anda teslim etmenin birliği zedeleyeceğinde endişe ettiğinden dolayı bunu uygun olmadığını düşünüyordu. Hz. Muaviye katillerin cezasını ertelemenin kan dökülmesinin çoğalamasına ve halifelerc karşı suikastlerin artmasına sebep olacağını düşünüyordu. (Bk. Kavaidu’I-akaid, e. 156) Görüldüğü gibi her iki taraf da düşüncesinde gayet isabetlidir. Ancak kimin gerçekte öyle düşünmediği ve diğer sebepleri bilebilecek olan sadece Allah’tır. Allah, her insana ahrette niyetine göre muamele yapacaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ehl-i Sünnet’e göre sahâbenin hepsinin adil olmasının delili Kur’ân ve sünnettir. Sahâbeyi Allah ve Resülu tezkiye etmiştir. Kulun tezkiyesine gerek kalmamıştır. Allah’ın “Siz insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” dedikten sonra başkalarının ta’diline gerek var mıdır? Allah “Ben sizden razıyım” dedikten sonra başkasının razı olup olmamasını araştırmak önemli olmasa gerektir. Allah bunları söylerken elbette bu topluluğun melek olmadığını biliyordu. Hatalarıyla birlikte bu topluluk en güzel medhi hak ediyordu. Altını çizmek gerekir ki, sahâbenin adil olması rivâyetlerinde hata yapmamaları anlamına gelmez. Onun için “Şayet sahâbe adilse meselâ Hz. Aişe neden Ebü Hureyre’yi tenkid etsin!” demenin bir anlamı yoktur. Sahâbenin adaletinden kasıt onların Allah Resülü’ne yalan isnâdda bulunmalarının düşünülmeyeceğidir; o vahiy kaynağını, nübüvvet pınarını iman nuruyla gören gözlerin Resülullah adına hadîs uydurmasının ve de dini, menfaatleri uğruna satmalarının mümkün olmayacağıdır. Ancak onların hata yapmaları muhtemeldir. Zira onlar da birer insandır. Hz. Aişe’nin veya bir başka sahâbînin herhangi bir sahâbiyi tenkidini de bu çerçevede düşünmek gerekir. Şimdi önce sahâbenin adaletine yönelik delilleri ortaya koyalım, sonra iddiaları ele alalım:</p>
<p>Bakara, 143:..<br />
Al-i İmran,110.<br />
Enfal,74..<br />
Tevbe,88,100,117:<br />
Feth,29:<br />
Haşr,8-10:<br />
Feth,18<br />
tahrim,8:<br />
Beyyine,8</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong>Sahabe’ye mahsus olan, Sahabe’yi “özel” kılan nedir?</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı şudur: Bugün Kur’an bize, nüzul süreci bizim müdahil olmadığımız bir dönemde tamamlanıp bitmiş ve iki kapak arasında toplanmış bir metin olarak, yani “Mushaf” olarak hitap etmektedir. Bugün hiçbirimizin hayatında “Acaba bugün Rabbimiz ne buyuracak”, ya da başımıza gelmiş bir olay hakkında “vahiy nasıl bir çözüm getirecek” gibi bir sorunun heyecanlı beklentisinden söz edilemez.</p>
<p>Oysa Sahabe için durum böyle miydi? Onlar için Kur’an, kimi zaman isim vererek1) kimi zaman ima ve işaret yoluyla2)kimi zaman da belli özelliklerini anarak3) kendilerinden bahseden, sabah ve akşam, hazarda ve seferde, darlıkta ve genişlikte… kısacası hayatın her anında ve merhalesinde yeni bir heyecan, yeni bir hüküm/mesaj, yeni bir oluş, yeni bir davranış ve anlayış kodu, yeni bir idrak boyutu demekti.</p>
<p>Nazil olan her ayeti hücrelerine sindirircesine bellemek, fehmetmek ve ilk elden muhatapları olarak onu eksiksiz biçimde hayata aktarmanın gayreti içinde olmak onların biricik varlık amacını oluşturuyordu. Hayatın her anını canlı nüzul sürecinin rehberliğinde adım adım kat etmek, nüzul sürecinin bir parçası olma bahtiyarlığına hiçbir zaman eremeyecek nesiller için –belki “anlaşılması” değil ama– “hissedilmesi” imkân dışı bir meseledir…</p>
<p>Sahabe-Kur’an ilişkisi, sadece onların nüzul sürecine müdahil olmalarıyla sınırlı değildir. Bu ilişki aynı zamanda Kur’an’ın sonraki nesillere aktarımında Sahabe’nin vazgeçilmez rolünü de belirlemektedir.</p>
<p>Hemen belirtmek gerekir ki, Sahabe’nin buradaki fonksiyonu kuru bir nakil ameliyesinden ibaret değildir. Dolayısıyla Modern dönemde yerli İslamiyatçıların, bir yandan İslam’ın tek kaynağının Kur’an olduğunu söylerken, diğer yandan onu bize nakleden mütevatir zincirin bu en hassas halkası hakkında fütursuzca kelam etmesi, bindiği dalı kesen kimsenin hamakatinden daha hazin bir manzara oluşturmaktadır.</p>
<p>Kur’an’ın korumasının bizzat Kadim Kelam’ın sahibi tarafından garanti edildiği bu babda sık sık ileri sürülen argümanlardan biri olarak dikkat çekmektedir. Oysa bu ilahî garantinin, Kur’an’ın korunmasında ve aktarımında Sahabe halkasının hassasiyeti üzerinden fonksiyon icra ettiğini gözden uzak tutmak mümkün değildir. Aksi halde Kur’an’ın ilahî garanti altında bulunduğunu ifade eden 15/el-Hicr, 9 ayetinin –sırf aklî bir ihtimal olarak– Kur’an’a bilahare eklenmiş olamayacağını garanti etmek mümkün olmayacaktır. Bir diğer ifadeyle, herhangi birisi bu ayeti bizzat Sahabe’nin Kur’an’a sonradan eklediğini iddia edecek olursa, Sahabe hakkında ileri geri konuşan kimselerin bu iddiaya verecek hiçbir tatminkâr cevabı olamaz…</p>
<p><strong>2. Din’i nakleden ilk kuşak olmaları</strong></p>
<p>Sahabe’nin bu “Din”i bize nakleden ilk kuşak olması, Kur’an’ın ilk mübelliğ, mübeyyin ve müfessiri olan Sünnet’in de bize onlar kanalıyla gelmiş olmasını tazammun eder. Bu Din’in sahibinin, Yüce Kelam’ının “tebliğ”ini olduğu gibi “beyan”ını da Sünnet’e havale ettiği hatırlanacak olursa4) Sahabe’nin bu bağlamdaki önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Zira Kur’an’ın olduğu gibi Sünnet’in de ilk muhatabı, muhafızı ve nakilcisi Sahabe’den başkası değildir.</p>
<p>Hem bizzat Kur’an’ın nüzul sürecinin müdahil ve müşahitleri olmaları, hem de Sünnet’in sebeb-i vürudunu teşkil etmeleri dolayısıyla Sahabe halkasının Kur’an bağlamındaki önemi neyse, Sünnet bağlamındaki önemi de odur.</p>
<p>Daha da önemlisi, Kur’an’ın anlaşılması, hayata aktarılması ve ondan hüküm istinbatı noktasında Sahabe’nin Sünnet’ten aldığı eğitim ve ilham, sonraki nesillerin Kur’an ve Sünnet’e yaklaşımını belirleyen en önemli etken olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ehl-i sünnet, bütün batıl görüşleri bünyesinde barındıran bir şemsiye kavram olabilir mi? Örnek doğru olur mu bilmiyorum, ama bu, dinlerin aşkın birliği diyerek, dinî çoğulculuk diyerek tüm dinleri İslam şemsiyesi altında birleştirmeye benzer. Böyle bir şey olabilir mi? “Dinlerin aşkın birliği” İslam’ı temsil edebilir mi? İslam onları bağrına basabilir mi? Bid’at fırkaların kendilerine göre sünneti kabul etmeleri, onların ehl-i sünnet olmalarını sağlar mı? Bu nasıl bir ehl-i sünnet ki, sünneti bize nakleden binlerce sahabeyi tekfir edecek, sahtekarhkla suçlayacak! Bu, nasıl bir ehl-i sünnet ki, nakledilen her bir hadisi ya Kur’an’a aykırı görecek, ya akla aykırı görecek ya da olmazsa hep ama hep te’vil edecek, akla uyduracak?! O halde şeklen Peygamber sünnetini kabul etmek ehl-i sünnet olmaya yetmemektedir. Çünkü ehl-i sünnetin en önemli tarafını bir de ashap temsil etmektedir. Bu neye benzer biliyor musunuz? Laik bir ülkenin anayasasını düşünün. Der ki: Bu ülke laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Bu dördü birbirine yapışık ayrılmaz bir bütündür. Kişi, üçünü kabul edip birini kabul etmezse o ülkenin vatandaşı olmayı hak edemez. Şimdi ehl-i sünnetin dört temel delil vardır: Kur’an, sünnet, icma ve kıyas. Bunlardan birini kabul etmeyen (Kur’an’ı saymazsak, onu kabul etmeyen dinden çıkar) ehl-i sünnet olamaz. Mesela kişi ilk üç delili kabul edip kıyası kabul etmezse o bile ehl-i sünneti temsil edemez. Hal böyleyken, kişi ashab ın icmasını &#8216;ınkarı edecek ve ehl-i sünnet&#8217;in şemsiyesi altına girecek! Bu kendimizi aldatmaktan başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/">Yavuz Köktaş – Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasedin Tedavisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[gurur­lanma]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hasede Konu Olan Durumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin Tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp ve Bedenin Rekabet ve Haset Hastalığından Te­mizlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[liderlik sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[mak­satları elinden kaçırma korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin kötülüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[taaccüp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21294</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hasedin en yaygın ruhsal araz ve insanda en çok görü­len nefis hastalığı olduğu bilinmelidir. Bu hastalığa yakala­nan nefis çok iken ondan kurtulanların sayısı oldukça azdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Üç şey var­dır ki onlardan hiçbir kimse kurtulamaz. Bunlar suizan,uğursuz sayma ve çekememezliktir.”(Acluni,Keşful Hafa,2/243) Hâce hulk demiş üç haslet Bulamaz râh-ı necât ondan ahad [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/">Hasedin Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hasedin en yaygın ruhsal araz ve insanda en çok görü­len nefis hastalığı olduğu bilinmelidir. Bu hastalığa yakala­nan nefis çok iken ondan kurtulanların sayısı oldukça azdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Üç şey var­dır ki onlardan hiçbir kimse kurtulamaz. Bunlar suizan,uğursuz sayma ve çekememezliktir.”(Acluni,Keşful Hafa,2/243)</p>
<p><em>Hâce hulk demiş üç haslet</em></p>
<p><em>Bulamaz râh-ı necât ondan ahad</em></p>
<p><em>Sû-i zan dahi tetayyur yani</em></p>
<p><em>Fâl-i bed etmek üçüncüsü hased</em></p>
<p>Resûlullah ayrıca şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki ümmetlerin hastalığı olan haset ve kin size de sirayet etti.”(Hanbeli,Müsned,1/164)</p>
<p>Bu pis huy, sahibinin din ve dünyasına çok zarar verdi­ği ve onun geçim şevkini kırdığı için bu hastalığın mahiye­tinin, gerçekleşme şeklinin, varlık sebebinin ve tedavi, iyi­leşme ve mizacı düzeltme yollarının araştırılması hakkında çok yazı yazıldı. Allah’tan doğruya yöneltmesini ve başarı ihsan etmesini dilerim.</p>
<p>Hasedin, bir kimsede bulunan nimetin onda bulunma­sından dolayı huzursuzluk duymak, acı çekmek ve elinden çıkmasını istemek olduğu bilinmelidir. Nimetin söz konusu nimet sahibinin elinden çıkması üç şekilde istenir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> kıskanılan nimetin kendi eline geçmesi müm­kün olmasa ve o dereceden kesinlikle ümidini kesmiş olsa da sırf nimetin ondan kaybolmasını istemektir. Bu, nefis pisliğinin en üst derecesi ve hasedin en çirkin mertebesidir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> o nimetin kendisine gelmesi mümkün olup ta­savvur edildiği hâlde gelmediği ve gelmeyeceği kesinleştiği zaman “Hiç olmazsa kıskanılan kimsenin elinden çıksa da eşit olsak ve o benden üstün olmasa!” diye temennide bu­lunmasıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> nimetin kıskanılan kimsenin elinden çıkması­nı kendisinin edinmesi ümidiyle istemesidir. İkinci mertebe kötülük itibarıyla birincisinden daha hafif ve üçüncüsünden daha şiddetlidir.</p>
<p>Kişi eğer nimetin o şahsın elinden çıkmasını talep etme­yip aynı zamanda kendisinin de bir benzerine sahip olmasını temenni ederse buna haset değil, gıpta denir. Gıpta denilen bu talep türü dinî işlerde olursa mendup ve müstehap; mu­bah olan dünyevi işlerde olursa mubah; haram ve günaha sü­rükleyen nimette olursa haramdır.</p>
<p>Nasîreddin Tûsî, haset hastalığının bilgisizlik ile aşırı ih­tirasın bir araya gelmesinden ortaya çıktığını söyler. Çünkü bütün iyiliklerin ve gerekli şeylerin bir kişide toplanması im­kân dairesinin dışında olup Hakk’m bölüştürmesini değiştir­mek ve halkın nimetini yok etmek imkânsızdır. Hasetçi bu nükteyi bilseydi haset belasından kurtulurdu. Yine nefiste başkalarının sahip olduğu nimetlere karşı sonsuz tamahkâr­lık ve hırs olmasaydı nefis haset belasına yakalanmazdı.</p>
<p>Böylece hasedin bu iki huydan doğduğu ve onların nefse baskın gelmesiyle pekiştiği anlaşılmış olur. Hasetçi nimetin başkasının elinden çıkmasını ve Hakk’ın ihsanının halktan ke­silmesini istediği, Hakk’m nimeti bizzat kesintisiz ve feyiz ve ihsan kapısının halka kapanması imkânsız olduğu için hasetçi hiçbir zaman keder ve acıdan kurtulamaz, kin ve öfkesi hiç kesilmez. İşte “Hasetçi lider olamaz.”(Acluni,Keşful Hafa,1/430) sözünün anlamı budur.</p>
<p>Hikmetin gerektirdiği ve düşünce ve tecrübenin öğrettiği gerçek, kıskancın hasedinin kıskandığı kimsede nimet artışına ve mevki yükselmesine, buna karşılık kendisinde düşüşe, makam ve mal kaybına yol açtığıdır. Zira hasedin sonucu, Cenabı Hakk’ın fiilini reddetme, ezelî paylaştırıcı­nın bölüştürmesine müdahale ve itiraz, mazlum ve günahsız olduğu hâlde kıskanılan kimseye eziyet ettiği için bedbaht olmadır. Fazıllardan biri bu manada şöyle demiştir;</p>
<p><em>Beni kıskanana deyin ki dikkat et</em></p>
<p><em>Kime saygısızlık ettiğinin farkında mısın</em></p>
<p><em>Yaptığında Allah’a saygısızlık ediyorsun</em></p>
<p><em>Çünkü onun verdiğine razı olmuyorsun</em></p>
<p><em>O da bana daha çok vererek</em></p>
<p><em>Sana yolları kapatarak karşılık veriyor</em></p>
<p>İlahî gayret ve sonsuz hikmetin hükmü, hasetçinin pa­zarının durgun ve işlerinin ters, fakat kıskanılan kimsenin pazarının kazançlı ve durumunun daima ileri olmasını gerektirir. Herat piri Hâce Abdullah Ensarî, Müsecceâfında der ki: “Ezelî bölüştürücünün taksimde haksızlık ve hata yapmadığım bilen kimse hasetten uzak durur.”</p>
<p><em>Çünki zulm eylemedi kısmda kassâm-ı kaza</em></p>
<p><em>Hâsid-i dûn ne için vermeye ol hükme rızâ</em></p>
<p>İmam Gazzâlî (ks) şöyle buyurur: Hasede yol açan yedi müstakil sebep vardır: Birincisi düşmanlık, İkincisi gurur­lanma, üçüncüsü kibir, dördüncüsü taaccüp, beşincisi mak­satları elinden kaçırma korkusu, altıncısı liderlik sevgisi, yedincisi nefsin kötülüğü ve tabiatın kınanmaya müstahak olmasıdır.</p>
<p><strong>1) Düşmanlık:</strong> Düşmanlık, başka bir kişiye düşman olunca nimetinin elinden çıkmasını ve felakete sürüklenme­sini istemektir. Mesela, bir kimse başka birine eziyet ve cefa etse mutlaka o da ona düşmanlık, haset, kin ve nefret besler ve intikam almak ister. Gücü yetmeyince bizzat intikam alabilmek için ondaki nimetin kaybolmasını ve belaya uğ­ramasını temenni eder. Böylece düşmanlık intikam alma za­afıyla birleşince haset doğar.</p>
<p><strong>2) Gururlanma:</strong> Kıskanılan kimse makam, yöneticilik, ilim, hikmet ve servet sahibi olunca hasetçi onun gururlanıp övündüğünü düşünür, gururlanmasına tahammül edemez ve onun nimetinin elinden çıkmasıyla kendisinin gurur ve büyüklenme ihtimalinin ortaya çıkması için nimetinin yok olmasını ister.</p>
<p><strong>3)Kibir:</strong> Kibir, hasetçinin kıskanılan kimseye karşı kibirlenip böbürlenmesi ve onun kendi önünde alçalıp yakar­masını istemesidir. Kıskanılan kimsenin elde ettiği nimet, kıskancı aşağılık duygusuna sürükleyip ona karşı büyük­lenme imkânını ortadan kaldırınca nefsi bundan acı duyar ve nefsinin arzusuna erişebilmek ve beklediği konumu elde edebilmek için onun nimet ve şerefinin kaybolmasını ve onun tekrar alçalıp kendisinin büyüklenme imkânına ka­vuşmasını temenni eder. Bu öncekinden farkıdır. Onda kıs­kanan isteği kıskanılan kimsenin kibrinin ortadan kalkma­sı, hatta eşitliğe bile razı olması iken, bunda isteği bizzat büyüklenmek, hatta eşitliğe razı olmak şöyle dursun daha fazlasını talep etmektir.</p>
<p><strong>4)Taaccüp:</strong> Taaccüp, kâfirlerin, Hazret-i Peygamberin nübüvvet kaftanı ile şereflendirilmesine şaşırıp “Zikir ara­mızdan ona mı indirildi?”(Sad,8) ve “Allah, bir insanı elçi olarak mı gönderdi?”(İsra,94) diyerek peygamberlik şerefinin yok olma­sını ve başarısızlığa uğramasını istemelerine benzer. İmam Gazzâlî böyle buyurmuş olsa da bunun aslında ikinci kısım­dan olduğu düşünülebilir. Zira kâfirler, Resul-i Ekrem’e nü­büvvet şerefi ile izzet, kendilerine ise itaat zorunluluğu ile zillet verildiği için onun peygamberlik nimetinden mahrum olmasını istiyorlardı. Bu temenniyi nübüvvetin olmadığını iddia ederek ve peygamberlik davasına şaşırdıklarını göste­rerek açığa vurmuş olsalar da hasedin sebebi bu taaccüp değil, bilakis söz konusu gururdur.</p>
<p><strong>5)Maksat ve istekleri elden kaçırma korkusu:</strong> Bunun maddesi, iki veya daha çok kişinin talep edilen belirli bir şeyi isteyip de her birinin elde etme ve bütün taliplerin ona kavuşma ihtimalinin gerçekleşmemesi ve sıkışıklığın kalp­lerden yumuşaklığın kaybolmasına ve hasedin ortaya çık­masına sebep olmasıdır. Bir tek kocanın birbirine kuma olan hanımları, kocalarını aşırı sevgi ve tercihe zorlayıp birbirlerini kıskanırlar. Kralların nedimleri, sultanların ya­kınları ve büyük üstatların öğrencileri arasındaki kıskançlık da bu türdendir.</p>
<p><strong>6)Liderlik sevgisi:</strong> Bunun ortaya çıktığı durum, kişinin bilgi ve yetkinlik, makam ve mevki veya mal ve servette devrin eşsiz lideri olmak istemesidir. Türünün bazı fertleri­nin yegânelik iddia ettiği konuda kendisine ortak olduğunu ve müdahale ettiğini anlarsa onun nimetinin elinden çıkıp kaybolmasını ve kendisinin eşsizlikte tek başına kalmasını ister. Şüphesiz kalbinde söz konusu nimetin yok olması ta­lebi gerçekleşir ve kurnaz hasetçi derecesine ulaşır. Bunda asla düşmanlık, gurur, kibir ve arzu edilen şeyleri elden ka­çırma korkusu düşünülmüş değildir. Aksine sebebi değerli olma ve başkanlık sevgisidir. Âlimler arasındaki kıskançlık genellikle bu türdendir.</p>
<p><strong>7)Nefsin kötülüğü ve tabiatın kınaması:</strong> Bu da çokça meydana gelir. Bazı rezil insanların, aralarında hiçbir za­man düşmanlık, gurur, kibir ve makam talebinde ortaklık ihtimali olmamasına, hatta kıskanılan kişi ile bizzat tanış­mamalarına ve kınanmış nefsin kötülüğünden ve pis tabia­tın alçaklık yergisinden olan kem gözü onları hiç görmemiş olmasına rağmen kimi faziletli insanlara kin güttüklerini, haset ettiklerini, onları kusur ile andıklarını ve nimetin el­lerinden çıkışma sevindiklerini görürüz. Böyle bir nefsin sahibi daima acı ve sıkıntı çeker ve diğer insanlar yüksek mertebeli ve üstün oldukça o alçak ve dertlidir. Çünkü Yüce Allah&#8217;ın genel nimetine ve tam cömertliğine cimrilik eder ve bir kimse nimet, izzet ve yüksek makam sahibi olduğunda o üzüntüye kapılır. Dünya hiçbir zaman nimet, izzet, devlet ve makam sahiplerinden mahrum kalmaz.</p>
<p>Bu tür hasedin tedavisi zor olup böyle bir mizaç sahibi iyileşemez. Çünkü sebebi zatidir ve nefsinin kötülüğünden kaynaklanır. Sebebi arızi olmadığı için sebebinin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkmaz ve maddesinin giderilmesiyle kaybolmaz. Bazen bu haset sebeplerinin çoğunun, hatta ta­mamının bir kişide toplandığı ve bu tür hasedin çok güçlü ve giderilemez olduğu görülür. Zamane insanları arasında yaygın olan düşmanlık ve kıskançlığın çoğunda birçok sebep etkilidir. Yüce Allah korusun.</p>
<p><strong>Hasede Konu Olan Durumlar</strong></p>
<p>Haset ve rekabetin çoğu benzer, akran, akraba ve kar­deşler arasında görülür. Bir topluluğun fertleri arasında ilişki ve ortaklık ne kadar çok ise kıskançlık ve rekabet de o kadar çok olur. Mesela, doğulular batılılara haset etmez.</p>
<p>Hatta haset, aynı vilayetten iseler çok, aynı şehirden iseler daha fazla ve aynı mahalleden iseler daha güçlü olur. Aynı şekilde ilim erbabı ve meslek sahipleri de kendi toplulukla­rına çok haset ederler. İlim tahsil edenler, askerler ve tüc­carlara, birbirlerine ettikleri kadar haset etmezler. Askerler ve tüccarlar da ilim erbabına o kadar haset etmez. Bilakis asker askere, tüccar tüccara, ilim erbabı ilim erbabına ve tellal tellala daha çok haset eder. Zira düşmanlık, gurur, ki­bir, liderlik arzusu ve aynı istek konusunda rekabet şeklin­deki haset sebepleri fazla olur. Bundan dolayı amcaoğulları, kardeşler ve çoğu zaman akran ortaklar arasındaki haset iyileşmez ve eksilmez, bilakis ömrün sonuna kadar devam eder ve hatta kıskanılan şey kaybolduktan sonra da varlığını sürdürür. Nitekim bir Arap şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Biz halılar yüzünden aralarında</em></p>
<p><em>Kin ve rekabet olan amcaoğullarıyız</em></p>
<p><em>Biz dal verilince kendisini bırakan ve</em></p>
<p><em>Ayıbı görünen çanak yarığı gibiyiz</em></p>
<p>Dünyanın her tarafından ve bütün insan sınıflarından kendisine yakın, muhalif ve eşit gördüğü büyük makam sa­hibi ve yüksek şöhret talibi kimse olmadıkça yabancılar ve birbirine uzak kimseler arasında haset az olur. Bütün bun­ların sebebi dünya ve dünyalık sevgisidir. Rakiplere dünya dar gelir, ama ahiret yurdu ve ebedî âlemin nimeti husu­sunda rekabet ve izdiham olmaz. İlim böyledir. Mesela, bir kimsenin talebi, Allah’ın zat ve sıfatlarına dair bilgi ve diğer ilimler olsa aynısını isteyen başkasına haset etmez. Çünkü ilimde izdiham ve rekabet yoktur. Bir şeyi binlerce kişi bilse ve bir bilgiye birçok kimse sahip olsa da yine her biri bildi­ğinden haz alır ve mutlu olur.</p>
<p>Bunun başkasının bilgi ve lezzetinde eksilmeye yol açması şöyle dursun, aksine bilen­lerin çokluğuyla fayda, ünsiyet ve mutluluk daha fazla olur. Bunlar, eşsiz güzelliği seyreden kimsenin, her dediği olan padişahın yüksek nimetleri ve ahiret mutluluklarıdır. Onda asla rekabet tasavvur edilmez.Nitekim Hazret-i Peygamber bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Siz Rabbinizi itişip kakışmadan tıpkı dolu­nayı gördüğünüz gibi göreceksiniz.”(Buhari,Sahih,1/203) Mim harfinin hem şeddeli hem de şeddesiz kullanımıyla rivayet edilmiştir.Şeddeli rivayetinde “zamm” lafzından türemiştir. Yani bir­birinize girip birleştirilmezsiniz.</p>
<p>Nitekim görme» dar yerden geçen padişah gibi hissedilir şeylerde olur. Halk onu gör­mek için itişip kakışır. Şeddesiz rivayetinde zulüm manası­na gelecek şekilde “daym” lafzından türemiştir. Yani mekân darlığı ve görüş imkânsızlığı sebebiyle birbirinizi gizlemiş ve engellemiş olmazsınız. Genişlik her hâlükârda tecelli bol­luğuna işaret eder ve sıkışıklık ve rekabetin olmadığını gös­terir. Diğer ahiret nimetleri de aynı şekilde darlık ve reka­betten uzak ve yetersizlikten beridir.</p>
<p>Öyleyse ahiret taliplerinden haset kalkar, bilgi kazanan ve züht ve ibadete rağbet gösteren kimselerin göğüs ocağın­da rekabet kötülüğünün kıvılcımı söner. Bu nedenle âlimler ve şeyhler, öğrencilere öğretmeye ve talebelerini irşat et­meye çok düşkün olup değerli vakitlerini müritlerini geliş­tirmek için harcarlar. Evet, kötülük uleması da denilen dün­ya âlimleri ve mürşit şeyhlere benzeyen iddia sahipleri ara­sında kıskançlık, rekabet ve nefret çok görülür. Zira yönel­dikleri kıble, dünya enkazını kazanmak, makam ve mevki elde etmek, seçkinlerin ve avamın inançları, meclis büyüklerinin liderlik taslamaları ve tepeden bakmalarıdır. Bu değersiz isteklerin birinde rekabet olduğu görülürse diğerine yönelmek gerekir.</p>
<p>Aynı şekilde haset, ortaklar ve kardeşler arasında zayıf ve mağlup tarafta, makam ve iktidar sahipleri içinde ise al­çak ve talihsiz olanda çok görülür. Galip tarafın hâl çimeni çoğunlukla kurtuluş okyanusunun nemiyle taze kalmakta olup haset dikeni ve rekabet çöpünden uzaktır. Çünkü mağ­lup, galibin nimetinin elinden çıkmasını ve üstünlük bakı­mından kendisine yenilmesini, hiç olmazsa kalbinin onun başarısından duyduğu acının kaybolup iyileşmesi için ona eşit olmayı ister. Daima galibin kusurlarını anmakla meşgul olur ve fitne ateşi yalan kıvılcımını tutuşturur.</p>
<p><em>Kendini benden üstün gören hasetçi </em></p>
<p><em>Benim ayıbımı diline dolar</em></p>
<p><em>Devran bana fazilet verdiğinde </em></p>
<p><em>Ardımda düşman olduğunu görmez misin</em></p>
<p><em>İzzetimi kendi zilleti gördüğü için </em></p>
<p><em>Kıyamete dek beni dost edinmez</em>(Sadi,Bostan)</p>
<p><strong>Kalp ve Bedenin Rekabet ve Haset Hastalığından Te­mizlenmesine Dair Son Söz</strong></p>
<p>Hasedin kalp için büyük bir hastalık ve zor bir dert ol-duğu anlaşılmıştır. Bu hastalık ilim ve amel ile tedavi edilir. Daha önce işaret edildiği gibi, faydalı bilgiyi araştırmak ve kesin olarak bilmelisin. Hasedin sana dünya ve ahirette bü­yük zararı vardır. Haset edilen kimse ise dünya ve ahirette zarardan tamamen korunmuştur ve hatta senin hasedin se­bebiyle onun tarafına dünya ve ahiretinde menfaatler ula­şır. Ama ahiretine zararının olduğu kesindir.</p>
<p>Adil yargıç ve lütufkâr Hakk’ın kararma razı olmayıp işine karıştın, itiraz ettin ve Hikmetli, Rahman ve Rahim olan Yara- tıa&#8217;nm kullan arasında yaptığı ezelî bölüştürmeyi ayıplayıp eleştirdin. Bundan daha büyük bir küstahlık olur mu? Kul hiç böyle bir suç işler mi? Tevhidi kabul eden kimseye bu reva mı­dır? Mümin olduğunu söyleyen birine böyle davranmak layık mıdır? Bir Müslüman’a gereksiz yere hıyanet ettin ve bütün müminlere karşı samimiyet emanet iken sen emaneti terk et­tin. “Din samimiyettir. Kime ey Allah’ın Resulü, dediler. Al­lah’a, peygamberine ve bütün Müslümanlara, buyurdu.”(Buhari,Sahih,1/30-31) hadis-i şerifinin gerektirdiği gibi vacip iken sen vacibi terk ettin; bütün müminler hakkında hüsnüzanda bulunmayı ve iyilikle­rini istemeyi âdet edinmiş olan peygamberler, veliler ve iyi kullar zümresinden ayrılıp inananlara musibet dokunmasını isteyen lanetli İblis ve kâfirler fırkasına katıldın.</p>
<p>Hasedin dünyevi zararı daha açıktır. Haset edilen kim­senin hâlleri düzenli ve emelleri uyumlu oldukça sen acı ve ıstırap çekersin, hasret ve hüzün sözleri söylersin. Bu du­rumda belayı düşmanından çözüp kendine bağlarsın, onun için arzu ettiğin üzüntüyü kendin peşin olarak hissedersin. Nitekim bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Seni kıskanana sen mutluyken üzülmesi yeter.”</p>
<p>Ben dedim ki: Sana seni kıskanan kimsenin göğsündeki haset fiili yeter. Sen mutluyken onun dolunayı tutulur, sen yükselirken onun değeri düşer.</p>
<p><em>Ey hasetçi bu hastalıktan ancak ölünce kurtulursun</em></p>
<p><em>Bu sıkıntıdan ölüm dışında bir yolla kurtuluş yoktur</em></p>
<p>Allah korusun, eğer bir insan, yeniden diriliş ve hesabı inkar eder, kötülüklere karşılık azap göreceğini ve ceza çe­keceğini reddederse» haset sebebiyle hâllerin etrafında dö­nen bu kalp acısı haset ve rekabeti terk etmesine yeter, ama haset iyilikleri yanan ateşin kuru odunu yok etmesi gibi yok eder ve güzel davranışları gecenin karanlığının gündüzün aydınlığını mahvetmesi gibi mahveder. Bunun akıllı kimse­den çıkması çok tuhaf, âlim ve kâmil insanda görülmesi pek gariptir. Hiçbir faydası olmadığı gibi aksine zararı her tara­fa yayılmış bir fiili işleyen kimse hem dünyada acı çeker hem de ahirette Hakk’ın gazabına ve acıklı azaba uğrar. Her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Yüce Allah bizi kötü işlerden ve çirkin huylardan korusun!</p>
<p>Hasedin kıskanılan kimseye dünya ve ahirette zararı­nın değil, bilakis faydasının olduğu da açıktır. Kıskancın hasedi kıskanılan kimsedeki nimetin kaybolmasına yol açmaz. Her nimetin bir zamanı ve her devletin belli bir öl­çüsü vardır. O zaman gelmedikçe ve o ölçü tamamlanma­dıkça nimet elden çıkmaz ve talih yıldızı batmaz. &#8220;Onun nezdinde her şeyin belli bir ölçüsü vardır.”(Rad,8) “Her ecelin yazılı bir kaydı vardır.”(Rad,38)</p>
<p>Eğer hasetçi, “Keşke haset kıskanılan kimsedeki nime­tin kaybolmasına sebep olsa!” derse, biz bunun büyük bir cehalet ve ehliyetsiz cahile ait bir söz olduğunu söyleriz. Bu temenni, kişinin kendi belasını ve felaketini istediği anlamına gelir. Zira hasetçinin de nice kıskanılan nimeti ve nimetin elinden çıkmasını isteyen hasetçileri vardır. Haset nimetin elden çıkmasına sebep olsaydı hasetçinin dahi bü­tün nimetleri elinden çıkar ve belaya maruz kalırdı. Eğer “Benim hasedim kıskandığım kimsenin nimetinin elinden çıkmasına sebep olsun ve onu kaybetsin, ama başkasının benim hakkımdaki hasedi fayda vermesin!” diye temennide bulunursa biz bu sözün tahsis edicisi olmayan bir tahsis ve tercih edicisi olmayan bir tercih olması nedeniyle büyük bir cehalet olduğunu söyleriz. Ahmaklardan biri senin gibi ayıp iddiası ve imkânsız temennisinde bulunur, ama;</p>
<p>“<em>Da’vâ-yi tezvirden bâtıl temennâdan n’olur</em>.”</p>
<p>Nice insanlar vardır ki onların haset ve temennisi senin nimetini ortadan kaldırmaz, senin hasedin de kıskandığın kişinin nimetini yok etmez. Ama hasedin kıskanılan kimseye sevap getirmesi bakımından kıskanılan kimsenin din ve dünyasına yararlı olduğu kesindir. Özellikle hasetçinin gıybet etmesi ve kötülükleri dile getirmesi hâlinde dinî fayda açıktır. Zira kıskanılan kimse, hasetçinin iyiliklerinin kendi defterine kaydedilmesi suretiyle kazançlı çıkar. Nimetin onun elinden çıkmasını istersin, ama iyilik nimetlerini her gün ona hediye edersin. Ona düşmanlık ettiğini ve ondan uzaklaştığım sanırsın, ama aslında her gün onun için iyi iş­ler yaparak işçisi olursun. Bu, uhrevi faydadır.</p>
<p>Dünyevi faydasına gelince; düşmanın acı çekmesini, musibete uğramasını ve aşağılanmasını isteyen hasetçi, as­lında kendisini kıskandığı kimse için haset işkencesine girif­tar eder ve ıstırapla incitir. Bir kimsenin, düşmanına onu incitip aşağılamasından daha büyük bir faydası ve saygısı olabilir mi? Bundan dolayı kıskanılan kimse, hasetçisinin ölümünü istemez, bilakis sahip olduğu nimetin eserlerini görüp mutluluk haberlerini duyarak sıkıntı ve belaya müp­tela olması için daima uzun ömürlü olmasını ister.</p>
<p><em>Ölmesin düşmanların yaşaya dursun</em></p>
<p><em>Sahip olduklarını görüp üzülsünler</em></p>
<p><em>Nimetinden dolayı hep kıskansınlar</em></p>
<p><em>Zira kâmil insan kıskanılan kimsedir</em></p>
<p>Bazı saygın âlimler öğrencilerine şu sözlerle nasihatte bulunurlardı: “Sakın düşman ve hasetçilerinize zarar ver­mek için zahmet çekmeyin, kalp tarlanıza onlara karşı düş­manlık ve kötülük tohumu ekmeyin; aksine erdem ve yet­kinliğinizi artırmaya çalışın, böylece kıskanç düşmanın bo­yunu nun gibi bükün ve bağrını kanla doldurun.”</p>
<p><em>Düşmanlarına boyun eğdirmek istersen</em></p>
<p><em>Kılıç çekmeden mızrak atmadan</em></p>
<p><em>Daha çok erdemli ol zira bu düşmanlara</em></p>
<p><em>Zamanın felaketlerinden daha ağır gelir</em></p>
<p>Aynı şekilde, kıskanılmak fazilet, yetkinlik, mevki, ma­kam, servet ve mal alametidir. Menâkıb-ı Ebû Harıife’de anla­tıldığına göre, bir kişi İbn Şübrüme’ye bir mesele hakkında soru sordu, o da doğru cevabı veremeyince Ebu Hanife’ye vardı. Doğru cevabı alınca İbn Şübrüme’nin İmam hakkındaki kötü sözünü bildirdi. Bunun üzerine İmam şu beyti okudu;</p>
<p><em>Beni kıskansalar da ben onları kınamam</em></p>
<p><em>Erdemli insanlar benden önce de kıskanıldı</em></p>
<p>Bir rivayete göre, bir grup, İmam Züfer’in öğrencilerin­den Ebu Asım Nebil’e gelerek “Ebu Hanife’yi kınarlar. Sebe­bi nedir?” diye sordular. Şu şiiri nazmetti:</p>
<p><em>Genci kıskandılar boyuna çıkamayınca</em></p>
<p><em>İnsanlar ona düşman ve hasım oldular</em></p>
<p><em>Tıpkı kumaların güzel kadının yüzüne</em></p>
<p><em>Kıskandıkları için çirkin demeleri gibi</em></p>
<p>İbn Mübarek&#8217;ten rivayet edildiğine göre, o Ebu Hani­fe’yi eleştiren kimseleri işitince şu sözü okumuştur; “Kaset­çisi olmadan yaşayanda hayır yoktur,” Öyleyse bir kimseye haset etmek, onun erdem, yetkinlik, makam ve ihtişamım itiraf etmektir.</p>
<p>Bu anlatılanlar hasedin doğrudan zararlarıdır. Ama ha­set, daha başka kötülük, günah ve zararlı sonuçlara yol açar. Mesela, düşmanlıkların doğmasına ve Müslüman’a eziyet etme, dövme, öldürme, mal gaspı ve sövme gibi kötü­lüklerin yapılmasına sebep olmaktadır.</p>
<p>Akıllı insan bu zararları düşünüp tefekkür edince ve be­lirttiğimiz makbul öncülleri akıl dili ile anınca Yüce Allah’ın izniyle hasedi bırakma konusunda ilmî şifa bulur. Amelî şifasına gelince; haset birçok kalp ve tabiata yerleşmiştir. Hatta süt çocuğu başka bir çocuğun doğup da süt emme, ilgi ve diğer faydalarda kendisine ortak olacağını anlayınca hasta olacak derecede kıskançlık gösterir. Bu bazılarının ölümüne bile sebep olabilir. O zaman akıllı kimse kendisinde haset hareketi hissettiğinde onun gereği olan söz ve eylemin tersini yapmaya yönelmelidir. Mesela, haset, kıskanılan ki­şiyi yermeyi gerektiriyorsa bu onu övmeye başlamalıdır. Eğer kibir ve büyüklenmeye sebep oluyorsa o kendini küçük görerek ve tevazu göstererek aksini yapmalıdır. Eğer ihsan ve ikramı terk etmeyi emrediyorsa sen nefsin düşmanlık ve hasetten günbegün ümidini kesip sevgiye alışması için iyili­ği artır ve her gün yeni bir izzet ve ikramda bulun. Kıskanı­lan kimse, hasetçinin bu lütuf ve ikramım görüp sevgi ve dostluğunu anlayınca kesinlikle onda da sevgi, samimiyet ve birlik duygusu meydana gelir ve</p>
<p><em>Evet uyanık olan gönül bilir</em></p>
<p><em>Kalpten kalbe bir yol vardır</em></p>
<p>Beyti gereği iki tarafta da samimiyet ışıkları parlar ve sevgi ve dostluk izleri görünür. Böylece</p>
<p><em>Lütfün dikenliğe erişince</em></p>
<p><em>Dikenlik gül bahçesine döner</em></p>
<p>Manası ortaya çıkar. Eğer şeytan “Kıskanılan kimseye tevazu ve ikramda bulunur, meclislerde övmeye kalkarsan acizlik, nifak veya kendinden korkmaya yorarlar. Halk da bak, filancaya nasıl mağlup oldu, der.” şeklinde vesvese ve­rirse, bu vesvesenin İblisin hile, tuzak ve aldatması oldu­ğunu araştırıp bilmeli, onu kendinden uzaklaştırmalı ve düşmanlıkla meşgul olmanın kıymetli ömrün vakitlerini her hâlükârda üzüntü, boş evham, kaygı ve kederle telef etmek olduğunu, sevgi ve samimiyetin dünyada düşmanlık ve ta­sadan daha iyi ve faydalı, ahirette daha üstün ve değerli ol­duğunu bilmelidir.</p>
<p>Bu uzun açıklamalar, haset ve rekabet hastalığının ilmî ve amelî devası olup söz konusu hastalığı gidermede gerçek­ten son derece yararlıdır. Sahibine zarar çeken nefis lezzeti sonunda gözyaşı ve acıdır, ama ilaç acı olmadan fayda ver­mez, ağır ve müzmin hastalığı gidermez. Dünya rahatlığı ve ahiret mutluluğu isteyen gayretli adam, bahsettiğimiz fayda ve yararları dinler, ne kadar acı olursa olsun gözünü yumup içer. Böylece Hakk’ın yardımıyla hastalıktan kurtulup iyile­şir ve dünya ve ahirette yüksek mertebelere erişir.</p>
<p>Kınalızade Ali Efendi &#8211; Ahlak-i Alai,syf.206,217</p>
<p>Fecr yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/">Hasedin Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2017 11:35:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın İnsana Girdiği Yollar]]></category>
		<category><![CDATA[gazap]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Heva]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve hevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder&#8221; (Ankebut, 45). Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/">Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/2858164-duslerim-2/" rel="attachment wp-att-19015"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19015" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim.jpg" alt="" width="280" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim.jpg 280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></p>
<p>Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve hevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder&#8221; (Ankebut, 45).</p>
<p>Bu ayetteki &#8220;fahşâ&#8221;dan murad, şehvet eserleridir, Ayetin devamında gelen &#8220;münker&#8221;den maksad, gazab eserleridir, &#8220;bağy&#8221; dan maksat ise hevâ eserleridir. Buna göre insan, şehvet ile nefsine, gazap ile başkasına zulmetmiş olur, hevâ ile de zulmü Cenâb-ı Allah&#8217;ın celâline taşmış olur. Bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.),</p>
<p>&#8220;Zulüm üç kısımdır: Affolunmayan zulüm, peşi bırakılmayan zulüm, Cenâb-ı Allah&#8217;ın peşini bırakması (affetmesi) umulan zulüm. Affolunmayan zulüm, Allah&#8217;a şirk koşmaktır. Peşi bırakılmayan zulüm kulların birbirlerine yapmış oldukları zulümdür. Allah&#8217;ın, peşini bırakması umulan zulüm ise, insanın kendine yapmış olduğu zulümdür&#8221;(Benzeri bir hadis için bkz Müsned, 6/240: Aynı metinle, el-Camiu&#8217;s-sağîr Suyûtî, (2157).)</p>
<p>Bu hadîse göre affolunmayan zulmün kaynağı hevâ, peşi bırakılmayacak olan zulmün menşei gazap ve Cenâb-ı Allah&#8217;ın, peşini bırakması (affetmesi) umulan zulmün kaynağı ise şehvettir. Sonra bunların her birinin bir neticesi vardır. Buna göre hırs ve cimrilik, şehvetin; kendini beğenme ve kibir, gazabın; küfür ve bidat da hevânın neticesidir. Bu altı şey insanda bulunduğu zaman, bir yedinci şey daha meydana gelir ki, o da hasettir. Haset ise, kötü ahlâkın zirvesidir. Şeytan, kınanmışların en ilerisi olduğu gibi&#8230;</p>
<p>İşte bu sebebten dolayı,Cenâb-ı Hakk, insana ait şerlerin hepsinin,</p>
<p>&#8220;Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden sığınırım.&#8221; (Felâk, 5) diyerek, &#8220;ha-sed ile&#8221;, zirvesini göstermiştir. Nitekim şeytana ait bütün kötülüklerin zirvesinde Vesvese&#8221; olduğunu;</p>
<p>&#8220;Gerek cinden gerek insandan olsun, o şeytan insanların göğsüne daima vesvese verendir&#8221; (Nâs, 5-6) diyerek göstermiştir.</p>
<p>Şeytan da vesveseden daha şerli bir şey olmadığı gibi, insanda da hasedden daha kötü bir şey yoktur Hatta bundan öteye, &#8220;Hased eden, iblisten daha şerlidir&#8221; denilmiştir. Çünkü, anlatıldığına göre iblis Firavun&#8217;un kapısına varmış ve kapıyı çalmış. Firavun: &#8220;Kim O?&#8221; deyince de, iblis: &#8220;Eğer sen tanrı olsaydın beni bilirdin&#8221; demiş. İblis eve girince de Firavun; &#8220;Yer yüzünde seninle benden daha şerli bir kimse tanıyor musun?&#8221; diye sormuş. Buna cevaben iblis: &#8220;Evet, bu hased eden kimsedir. Çünkü hasedimden ötürü ben bu belâya düştüm&#8221; demiş.</p>
<p><strong>Bunu iyice kavradığında deriz ki:</strong> Kötü huyların temeli şehvet, gazab ve nevadır. Bu üçünden doğan şeyler ise şu zikredilen yedi şeydir (Hırs. cimrilik, ucub, kibr, küfür, bidat ve haset). İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah yedi ayet olan Fatiha Sûresi&#8217;ni indirmiştir. Bu yedi ayet, geçen yedi belayı defetmek içindir.</p>
<p>Fatiha Sûresi&#8217;nin kökü besmeledir. Bu besmelede de üç isim vardır Bu üç isim ise temel üç bozguncu ahlâka karşılıktır (şehvet, gazab ve hevânın). Buna göre şu temel olan üç isim, kötü ahlâkın üç esasının; Fatiha Sûresi&#8217;nin yedi ayeti de, yedi kötü huyun mukâbilindedir. Sonra Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı sanki Fatiha Sûresi&#8217;nden çıkmış dallar budaklar gibidir. Aynı şekilde bütün kötü huylar da, bu yedi kötü huydan çıkan dallar ve budaklar gibidir.</p>
<p>Üç esas isim karşılığında olan üç temel kötü huyun izahına gelince, deriz ki, Allah&#8217;ı tanıyıp, O&#8217;ndan başka mâbud bulunmadığını bilen herkesten, şeytan ve hevânın tesiri uzaklaşır Çünkü hevâ, Allah&#8217;ın dışında ibadet olunan bir ilâhtır. Zira Cenâb-ı Hakk,</p>
<p>&#8220;Hevâsını ilâh edineni gördün mü?&#8221; (Câsıye, 23) buyurmuştur.</p>
<p>Ve yine Allah Hz. Musa&#8217;ya- &#8220;Ey Mûsâ,hevâna muhalefet et. Çünkü ben hevadan başka benim mülkümde bana karşı koyan bir mahlûk yaratmadım&#8221; demiştir. Allah&#8217;ın Rahman olduğunu bilen kimse kızmaz, çünkü kızgınlığın kaynağı hükümran olma ve yönetme isteğidir. Halbuki &#8220;velayet&#8221;. Rahmân&#8217;a aittir. Zira Cenâb-ı Hakk,</p>
<p>&#8220;O gün gerçek mülk, Rahmân&#8217;indır.&#8221; (Furkân, 26) buyurmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahîm olduğunu bilen kimsenin. O&#8217;nun rahim olması hususunda O&#8217;na benzemeye çalışması gerekir. Rahîm olunca da. nefsine zulmetmez, böylece de nefsini hayvanlara ait işlere bulaştırmaz. Fâtiha&#8217;nın yedi ayeti mukabilinde olan bu yedi kötü huya gelince, bu karşılıklı olma durumunu açıklamadan önce, başka bir incelikten bahsedelim.</p>
<p>Bu incelik şudur: Cenâb-ı Hakk, besmelede zikretmiş olduğu bu üç ismi Fatihada da zikredip, burada bu üç isimle beraber &#8220;Rabb&#8221; ve &#8220;Mâlik&#8221; isimlerini de zikredince deriz ki, &#8220;Rabb&#8221; ismi Rahîm&#8217;e yakındır. Çünkü Cenâb-ı Hakk</p>
<p>&#8220;Rahîm olan Rabb&#8217;den sözlü bir selâm vardır&#8221; (Yâsin, 58) buyurmuştur.</p>
<p>&#8220;Mâlik&#8221; de Rahmân&#8217;a yakındır. Nitekim, Cenab-ı Hak,</p>
<p>&#8220;O gün gerçek mülk, Rahmân&#8217;mdır&#8221; (Furkân, 26) buyurmuştur Böylece bu üç isim &#8220;Rabb&#8221;, &#8220;Melik&#8221; ve &#8220;İlâh&#8221; olarak ortaya çıkmış olur. İşte bu sebeple de, Cenâb-ı Hakk Kur&#8217;an sûrelerinin sonuncusunu bu üç isimle bağladı. Buna göre takdir, sanki şöyle denilmiş olmasıdır: Şayet sana şeytan şehvet tarafından gelmek isterse,</p>
<p>&#8220;İnsanların Rabbine sığınırım&#8221; (Nas. 1) de!</p>
<p>Eğer gazab tarafından yaklaşmak isterse, &#8220;İnsanların Melikine&#8221; de; hevâ cihetinden gelmek isterse, &#8220;İnsanların ilâhına&#8221; de!</p>
<p>Bu yedi şeyin yedi ayete karşılık olmasını izaha başlıyor ve şöyle diyoruz: Kim &#8221; derse, Allah&#8217;a şükretmiş ve eldekiyle yetinmiş olur. Böylece de, şehveti yok olur. Kim O&#8217;nun âlemlerin Rabbi olduğunu bilirse, bulamadığı ve elde edemediği şeyler hususundaki hırsı; elde ettiği şeyler hususundaki cimriliği zail olmuş olur. Böylece de ondan şehvet ve onun lezzetlerinin belâsı savuşmuş bulur. Kim Allah&#8217;ın Rahman ve Rahîm olduğunu bildikten sonra, O&#8217;nun din gününün sahibi de olduğunu bilirse, gazab ve öfkesi zail olur.</p>
<p>Kim, &#8221;إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ&#8221; derse, birincisiyle (Yalnız sana ibâdet ederiz) kibri; ikincisiyle de (Yalnız senden yardım isteriz) kendini beğenmesi yok olmuş olur. Böylece de ondan, gazab ile ondan meydana gelmiş olan kibir ve kendini beğenme afeti savuşmuştur.</p>
<p>&#8220;Bizi dosdoğru yola ilet!&#8221; deyince de ondan hevâ şeytanı bertaraf olmuş olur,</p>
<p>&#8220;Kendilerine nimetler verdiklerinin yoluna..&#8221; deyince ise, kendisinden küfür ve şüphe gitmiş olur.</p>
<p>&#8220;Kendilerine gazab olunmuşların ve sapılmışların yoluna değil&#8221; dediği zamansa, ondaki bidatler savuşmuş olur. Böylece, Fâtiha&#8217;nın bu yedi ayetinin bu yedi kötü ahlâkı defetmiş olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/372-374.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/">Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeyhülislam Yahya (Keklik-Karga)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seyhulislam-yahya-keklik-karga/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seyhulislam-yahya-keklik-karga/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 11:23:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyhülislam Yahya]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18828</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Sultan Dördüncü Murad zamanının şairi ve şeyhülislamdır. Sivri dili sebebiyle can veren büyük şair Nef’î ile de aynı zamanda yaşamıştır. Dört defada toplam 11 yıl kadar şeyhülislamlık makamında bulunmuştur ve divan şiirinde gazel tarzında Bâkî ile birlikte en büyük bilinir. Çok basit ve harika bir üslûbu vardır. Osmanlı Devletinin yıkılışını iki asır geciktiren hadise, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seyhulislam-yahya-keklik-karga/">Şeyhülislam Yahya (Keklik-Karga)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="post-" class="postcontent singledefult">
<div class="blogpost">
<div class="posttext">
<div class="topBlog"> <a href="http://ilimcephesi.com/seyhulislam-yahya-keklik-karga/naili-375x195/" rel="attachment wp-att-18883"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18883" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/naili-375x195.jpg" alt="" width="375" height="195" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/naili-375x195.jpg 375w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/naili-375x195-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></div>
<div class="sentry">
<div>
<p>Sultan Dördüncü Murad zamanının şairi ve şeyhülislamdır. Sivri dili sebebiyle can veren büyük şair Nef’î ile de aynı zamanda yaşamıştır.</p>
<p>Dört defada toplam 11 yıl kadar şeyhülislamlık makamında bulunmuştur ve divan şiirinde gazel tarzında Bâkî ile birlikte en büyük bilinir.</p>
<p>Çok basit ve harika bir üslûbu vardır.</p>
<p>Osmanlı Devletinin yıkılışını iki asır geciktiren hadise, Dördüncü Murad’ın zafere ulaştığı Bağdat Seferidir derler. Bu harbe bizzat iştirak etmişti. Sultanın başka bir yoldan Bağdat’ta kullanılmak üzere gönderdiği toplar mahalline üç gün gecikmeyle varınca, Şeyhülislam Yahya’nın teklifi ile beraberde götürülen birkaç topun sayesinde savaş kazanılmış ve böylelikle kendisinin müdebbir (tedbirli) ve âkil karakteri herkesçe bir kez daha hayranlıkla gözlenmiştir.</p>
<p>Osmanlı tarihinde Ebussuud Efendi’den sonra en müessir Şeyhülislam olduğu kanaati de genel kabule mukârindir.<br />
İşbu Bağdat seferi meşhur “<strong>Genç Osman dediğin bir küçük uşak…”</strong> türküsünün de hikaye ettiği savaştır.<br />
Yahyâ, o dönemde devletin başını ağrıtan zorbaların hemen her isyanlarında kellesi istenen kişilerin başında gelirdi. Gördüğü itibar, ilimdeki kudreti, devlete hizmeti hep hasedi çekmiş, kendisini kötü niyetlilerin hedefi haline getirmiştir.</p>
<p>Hasede dâir:</p>
<p><strong>Âlemde zerre denlû değil iken vücûdumuz<br />
Müşkül budur ki zerreden artık hasûdumuz</strong></p>
<p>(Bu alemde varlığımız bir zerre kadar bile yoktur ama, gel gör ki zerreler sayısından fazla hasetçi ile başımız dertte)<br />
Şeyhülislâm Yahyâ hem devlette yüksek görevlerde bulunmuş, hem ilim sahasında herkesçe kabul edilen mertebe ihraz etmiş; hem de şiir vadisinde emsalsiz denebilecek başarı göstermiştir.</p>
<p><strong>Not:</strong> İşgal ettiği makam, bugünkü Danıştay ve Anayasa Mahkemesinin fonksiyonlarını karşılayan bir görev yapısında idi. Dînî hususlarda fetva makamı da olmakla beraber bu iş için Şeyhülislamlım makamının bir dairesi yetkilidir o kadar.</p>
<p>Kendisinden birkaç seçme:</p>
<p><strong>Mâl için nâdân olur pâ-beste-i bend-i belâ<br />
Hırs-ı dâne mürg-i bî-idrâki ilter dâme dek</strong></p>
<p>[İdraki olmayan zavallı kuşun bir yem tanesine heves ederek, tuzağa yakalanması gibi; dünyanın hakikatini idrak edemeyip mal ve mevki hırsına kapılanlar da başlarını belâya sokarlar. Vâ esefâ!]</p>
<p><strong>Bahr isen de katre-i nâçiz göster kendini<br />
Gönlüne gir ey gönül ol goncenin şeb-nem gibi</strong></p>
<p><strong>Bahr :</strong> Deniz<br />
<strong>Katre :</strong> Damla<br />
<strong>Nâçiz :</strong> Zavallı, küçücük<br />
<strong>Şeb :</strong> Gece<br />
<strong>Şeb-nem :</strong> Gece nemi (çiy damlası)</p>
<p>[Deniz gibi büyük ve haşmetli olsan da, bir damla görünmelisin. Çünkü gülün kalbine girebilen o küçücük çiy damlasıdır; okyanus oraya sığmaz ki…]</p>
<p><strong>Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı mehabbette<br />
Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteşdir</strong></p>
<p>[Aşka gönül düşürüp de yeri ateş olmayan, yanmayan olur mu hiç. Âşık için yanmak mukadderdir. Âşık, -efsâneye göre- ateşte yaşayıp, ancak orada rahat eden semenderlere benzer.]</p>
<p><strong>Seni bu hallere koyan gülün aşkıdır ey bülbül<br />
Neye düşse anı yakıp kül etmek şân-ı âteşdir</strong></p>
<p>[Ey bülbül! düştüğü yeri yakıp kül etmek ateşin şanındandır; hâlinde şaşılacak bir şey yok.]</p>
<p><strong>Zevâli gussası çeksün deyû ni’met verir yohsa<br />
Felek ehl-i dilin sanman ki mesrûr olduğun ister</strong></p>
<p>[Felek gönül ehli olanlara bir ni’met verince zannedilmesin ki, onun bahtiyar olduğunu istemektedir de onun için verdi. İşin içyüzü şudur: Bir ni’mete alışan onu kaybedince acı duyar ya, işte o acıyı derinden tatsın diye kısa süreliğine, şöyle bir ağzı tatlanıversin diye verir.]</p>
<p><strong>Bülbül şetâreti gül-i handânı güldürür<br />
Taklîd-i zâğ gebk-i hırâmânı güldürür<br />
Yahyâ’yı ağladırsa eğer yâr gam değil<br />
Müşkil budur ki düşmen-i nâdânı güldürür</strong></p>
<p><strong>Şetâret :</strong> Şenlik, gülme, eğlenme<br />
<strong>Gül-i handân :</strong> Gülen gül<br />
<strong>Zâğ</strong> : Karga<br />
<strong>Gebk :</strong> Keklik<br />
<strong>Hırâmân :</strong> -burada- salına salına yürüyen<br />
<strong>Nâdân :</strong> Câhil</p>
<p>[Bülbülün neş’elenip gülmesi gülü güldürür. (Nasıl olsa benim dikenlerim göğsünü parçalayacak; bana mahkûmsun; gül bakalım, görürsün sen makamında güldürür yani.) Karganın, kekliğin alımlı yürüyüşünü taklide yeltenmesi de kekliği güldürür. Sevgilinin bizi ağlatması bir şey değil –ona zaten razıyız da…- alçak düşmanı güldürmesi dayanılır şey değil doğrusu.]</p>
</div>
<div></div>
<div class="singleBorder"> Hayati Inanç &#8211; Can Veren Pervaneler,syf.44-47</div>
</div>
<div>hayatiinanc.com</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="commentform"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seyhulislam-yahya-keklik-karga/">Şeyhülislam Yahya (Keklik-Karga)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seyhulislam-yahya-keklik-karga/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasedin Tedavisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 17:04:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim ve Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin Dini Yönden Zararı]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin Tedavisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14990</guid>

					<description><![CDATA[<p>Altıncı mesele, hasedi tedavi edip gideren ilâç hakkındadır. Bu iki şeydir: İlim ve Amel.. İlme gelince, bunda icmali ve tafsili olmak üzere iki makam vardır. İcmalî olana gelince bu, kişinin varlık âlemine dahil olan her şeyin Allah&#8217;ın kaza ve kaderinin levazımından olduğunu bilmesidir. Çünkü mümkün olan varlık Vacibu&#8217;l-Vücûd olan zâta varmadıkça, durmaz. Böyle olunca, ondan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi/">Hasedin Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi/hasedin-hakikati1-3/" rel="attachment wp-att-15075"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15075" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/Hasedin-Hakikati1.jpg" alt="" width="244" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/Hasedin-Hakikati1.jpg 527w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/Hasedin-Hakikati1-280x300.jpg 280w" sizes="(max-width: 244px) 100vw, 244px" /></a></p>
<p>Altıncı mesele, hasedi tedavi edip gideren ilâç hakkındadır.</p>
<p><strong>Bu iki şeydir:</strong> İlim ve Amel..</p>
<p>İlme gelince, bunda icmali ve tafsili olmak üzere iki makam vardır. İcmalî olana gelince bu, kişinin varlık âlemine dahil olan her şeyin Allah&#8217;ın kaza ve kaderinin levazımından olduğunu bilmesidir. Çünkü mümkün olan varlık Vacibu&#8217;l-Vücûd olan zâta varmadıkça, durmaz. Böyle olunca, ondan nefret etmekte bir fayda yoktur. Allah&#8217;ın kaderine razı olma tahakkuk ettiğinde, hased yok olur. Tafsili makama gelince bu, senin, hasedin dinî ve dünyevî hususlarda sane zararlı olduğunu; bunda hased ettiğin şahsa karşılık dinî ve dünyevî hususlar da bir zararın olmadığını, tam aksine onun,bununla dinî ve dünyevi hususlar da istifade ettiğini bilmendir.</p>
<p><strong>Hasedin, dinî yönden sana zararlı olduğuna gelince, bu birkaç bakımdandır: </strong></p>
<p><strong>a)</strong> Sen hasedinle, Allah&#8217;ın kulları arasında yapmış olduğu taksimatı ve gizli hikmetiyle kulları arasında kurmuş olduğu adaleti hususunda Allah&#8217;ın hükmünü beğenmeyip, O&#8217;nunla münazaaya girmişsin demektir. Bu ise, tevhidin göz bebeğine karşı işlenmiş bir cinayet ve imân gözünde de bir lekedir.</p>
<p><strong>b)</strong> Sen bir mü&#8217;mini aldattığın zaman, Allah&#8217;ın kullan için hayır isteme hususunda Allah&#8217;ın dostlarını bırakıp, mü&#8217;minler için musibetler arzu etmeleri hususunda iblis ve diğer kâfirlerle ortaklık kurmuş olursun.</p>
<p><strong>c)</strong> Bu, hased sebebiyle, ahirette karşılaşılacak büyük bir ceza. Hasedin, dünyevî bakımdan senin için bir zarar olmasına gelince, bu hased sebebiyle senin devamlı gam ve keder içinde olmandır. Öte yandan, senin düşmanlarını Allah çeşitli nimetlerle donatmıştır, bu sebeple gördüğün her nimetten dolayı azâb görür, onlardan savuşan her belâdan ötürü de acılar duyarsın. Böylece de, hep gamlı ve hep kederli olursun. Düşmanların için olmasını istediğin şey ile, düşmanlarının senin başına gelmesini istedikleri şey senin başına gelivermiştir.</p>
<p>Böylece sen, düşmanların için darlık ve sıkıntıların meydana gelmesini istediğin hâlde, sen bu çilenin senin başına gelmesi için çalışmış oldun. Sonra bu keder seni sarınca, vücudunu hastalandırır, sıhhatini bozar, seni vesveselere düşürür, yediğin, içtiğin şeylerin lezzetini duyamaz olursun Bunun, hased edilenin dini ve dünyası hususunda zarar olmamasına ge linçe, bu meydandadır. Çünkü o kimsedeki nimet, senin hasedinle zaîl olmaz. Tam aksine Allah&#8217;ın ona takdir etmiş olduğu kısmet ve nimet, mutlaka Allah&#8217;ın takdir etmiş olduğu bir zamana kadar devam edecektir. Çünkü her şey Allah katında bir kadere göredir. Her işin de muayyen bir vâdesi vardır.</p>
<p>Hased ile nimet zâil olmayınca, hased edilen kimseye dünyevî bakımdan herhangi bir zarar gelmez, uhrevî bakımdan da ona herhangi bir günah terettüp etmez. Belki de sen, &#8220;Keşke o nimet benim olsaydı ve hasedim sebebiyle, haset edilenden gitseydi!&#8230;&#8221; diyorsun.. Bu son derece büyük bir cehalettir. Çünkü o, ilk önce kendin için istediğin bir belâdır. Yine sen, hased eden bir düşmanın olmasından kurtulamazsın.</p>
<p>Şayet hased sebebiyle nimet zail olsaydı, senin üzerinde Allah&#8217;ın verdiği ne dinî, ne dünyevî hiçbir nimet kalmazdı. Eğer sen hasedin sebebiyle, insanların elinden nimetlerin yok olmasını; başkasının hasediyle elindeki nimetlerin ise gitmemesini istersen, bu da bir cehalettir. Çünkü hased eden ahmaklardan herbiri, böyle bir özelliğin sadece kendisine ait olmasını arzu eder. Halbuki o böyle bir özelliğe başkasından daha lâyık değildir. Hasede rağmen Allah&#8217;ın sana verdiği nimetin devam etmesi, şükretmen gereken nimetlerdendir. Sen ise cehaletin sebebiyle bu nimeti hoş görmüyorsun.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/332-333</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi/">Hasedin Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hased kültürü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2015 12:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özgüven]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hased kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Bir Anlamı Var]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8016</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hased kültürü insan ilişkilerini infilaka hazır bir bomba haline getiriyor. Bu havayı soluduğumda, başkasının yücel­tmesi benim değersizleşmem anlamına geliyor. O halde onu da dedikodu, kara çalma, çelme takma gibi en adi vasıtalarla yanıma çekmeliyim ki, değersizlik hislerim beni perişan et­mesin. Bu toplum, tuhaf bir özgüven spazmı içinde, özgü­ven bazen büzüşüyor, o kadar narinleşiyor ki, her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/">Hased kültürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hased kültürü insan ilişkilerini infilaka hazır bir bomba haline getiriyor. Bu havayı soluduğumda, başkasının yücel­tmesi benim değersizleşmem anlamına geliyor. O halde onu da dedikodu, kara çalma, çelme takma gibi en adi vasıtalarla yanıma çekmeliyim ki, değersizlik hislerim beni perişan et­mesin. Bu toplum, tuhaf bir özgüven spazmı içinde, özgü­ven bazen büzüşüyor, o kadar narinleşiyor ki, her şey ve her­kes tehdit oluveriyor. Sonra birden gevşiyor, dağa taşa mey­dan okuyan sağlıksız bir ruh haline dönüşüyor. Bu psikolo­jik dinamik, insanları hemen her konuda hiç zahmet harcamaksızın otorite kılmaya yetiyor. Anlamak zahmetine hiç girmeden, üç satır okumadan, ter dökmeden üst perdeden konuşan insanların ülkesi. Okumasına ve anlamasına gerek yok, çünkü o doğuştan haklı olanlar kabilesinden.</p>
<p>Haset, kıskançlıktan farklı olarak, sahip olunan bir şeyi kaybetme korkusundan çok, başka birine kötülük yapma ar­zusuyla şekillenir. Bizim toplumumuzda geleneksel yapının çözülmesi, diğerkâmlık ve özgeciliğin bu yapıyla birlikte de­ğer yitimine uğraması, ‘haset kültürü’nü tırmandırıyor. Ha­yatî bir fare yarışı’ olarak tanımlayan rekabetçi anlayış, ki­şinin özgüvenini yanlış sacayakları üzerine kuruyor. Maddî güç, başkaları üzerinde iktidar kurabilme kabiliyeti, toplum­sal alanda görünürlük ve işitilirlik gibi gelgeç değerler, özgü­venin en önemli belirleyicileri oluyor. Hayat bir kez fare ya­rışı’ olarak algılanmaya başlandığında, bizden önde olduğu­nu düşündüğümüz herkes öfkemizin nesnesi oluveriyor.</p>
<p>Haset kültürü insanların birbiriyle konuşmasını da en­gelliyor* Bu kültürün içinden konuşanlar, insanın samimi bir ontolojik duruşa yaslanarak konuşabileceğine ihtimal vermiyor. Kendilerinden farklı düşünen herkesi İkbal avcılı­ğıyla, çıkar peşinde koşmakla itham ediyor. Baktığı her yer­de güç yarışı görenler, adeta gücü kutsuyor ve onu elde et­mek için her vasıtayı mübah sayıyor. Haset kuvvetli bir his ve ona mağlup olan kimse yok ki, iç huzuru bulabilsin. İç­ten içe insanı kemiren, sinir uçlarını her daim uyaran, İnsanı sürgit bir mutsuzluğa hapseden olumsuz bir duygu. Bütün zaferleri Pirüs zaferi, ötekinin tahrip edilmesi için sıkılan her kurşun aslında kendisini vuruyor, başkasını yok etmek için harcanan her çaba aslında kendi iç ışığını söndürüyor.</p>
<p>Gelin, biz bu haset kültürüne ayak direyelim. Kalemi kağıdı elimize alıp bir şükran mektubu yazalım. Hayatımız­da bize iyilik etmiş birisine, bize dünyanın güzel ve emin bir yer olduğunu göstermiş, insana ve hayata umutla bak­mamızı sağlamış, bir harf öğretmiş, bir kapı aralamış birisi­ne, ona duyduğumuz şükran ve minnettarlığı cömertçe ya­zalım, Sonra onunla buluşalım ve gözlerimiz onunkilere hiç değmeden, usulca bu mektubu okuyalım, insanın insana söyleyeceği ne çok şey var&#8230;</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/">Hased kültürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hased-kulturu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dilin Âfetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 13:30:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke ve İyi Hâl]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke'nin İlacı]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir ve Türkü Söylemek]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Âfetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Edepsiz ve Lanet Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Gıybet Etmenin Kefareti]]></category>
		<category><![CDATA[Gıybete İzin]]></category>
		<category><![CDATA[Günah Söz Söylemek]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin Âfetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin İlacı]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[Husumet]]></category>
		<category><![CDATA[Latife Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Taklit Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışmak]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan Söz ve Yalan Vaad]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus B.Veli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8292</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bil ki söz, dört kısımdır: Bir kısım vardır ki tamamı za­rardır. Bir kısım vardır ki bunda hem zarar hem yarar vardır. Bir kısım da vardır ki bunda ne yarar ne zarar vardır. Bunlar; fuzuli sözlerdir. Zaman kaybettirmesi, fuzuli sözlerin zararı için yeter. Dördüncü kısım odur ki yalnız yarardır, hiç zararı yoktur. Semin üç kısmı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetleri/">Dilin Âfetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir21.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8293" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir21.jpg" alt="Dilin Âfetleri" width="320" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir21.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir21-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>Bil ki söz, dört kısımdır: Bir kısım vardır ki tamamı za­rardır. Bir kısım vardır ki bunda hem zarar hem yarar vardır. Bir kısım da vardır ki bunda ne yarar ne zarar vardır. Bunlar; fuzuli sözlerdir. Zaman kaybettirmesi, fuzuli sözlerin zararı için yeter. Dördüncü kısım odur ki yalnız yarardır, hiç zararı yoktur. Semin üç kısmı söylenmemek, bir kısmı söylenmeli­dir. Nitekim Hak Teâlâ buyurdu:</p>
<p>Yani sadaka ve ihsan için söylenilmiyorsa çok konuşmak uygun değildir. Bu sözün aslı şudur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>‘’Her kim ki sükût ettk kurtuldu.” demiştir.</p>
<p>Sessiz olmanın ademini bilmediği için dilin âfetlerini de bilmezsin. Biz dilin âfetlerini beyan edelim yüce Allah&#8217;ın izniyle.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci âfet:</strong> Peygamber (salla’lahu aleyhi ve sellem): ….</p>
<p>dedi. Yani önemli olmayan şeyi terk etmek, kişinin İslâmının güzelliğindendir.</p>
<p>Bir kavimle oturup yolculuk ettiğini söyleşmek; şehir­leri, dağlan, bostanları ve bağlan hikâye etmek önemli olma­yan söz gibidir. Gerçi fazla ve eksik söylemezsen de bunun gibi sözler fuzulidir. Bu sözleri terk etmek mümkündür ve terk etmenin zararı yoktur. Bir kimseye önemli olmayan bir şey sormak bu türdendir. Şu durumda bizim dediğimiz âfet olur: Mesela birine “Oruç tutar mısın?” diye sorarsan o kimse “Tutarım.” derse ibadetini göstermiş olur, eğer yalan söylerse günahkâr olur ve sen onun günahına sebep olmuş olursun ve bu da uygun değildir. Gerisi bunun gibidir: Meselâ “Nereden geliyorsun?” veya “Ne yapıyorsun?” diye sorsalar açık söyle­meme, yalan söylemeye düşkün olma ihtimali vardır. Böyle olursa söylenen söz fuzuli olmaz bâtıl olur, zira içinde hiçbir bâtıl8 olmayan söze fuzuli derler.</p>
<p>Anlamlar ki Lokman bir yıl aralıksız Davudim (salavatullahi aleyhima) yanına vardı. Davud, zırh yapardı. Lokman, Davudun yaptığının ne oluğunu bilmek isterdi. Ama sabredip sormazdı. Nihayet Davud (salavatullahi aleyh) zırhı ta­mamlayıp sırtına giydi ve:</p>
<p>“Cenk için güzel elbisedir.” dedi.</p>
<p>Onun ne yaptığını bildi ve:</p>
<p>&#8220;Sessiz olmak hikmettir ama kimse buna rağbet etmez.” dedi.</p>
<p>Buna benzer fuzuli sözden feragat etmenin ilacı şudur: Kişi bilsin ki ölüm önündedir. Her teşbih ve her zikir hazır bir hazinedir. Bu hâzineyi kaybeden zarar etmiş olur. İlmî ilacı budur. Pratik ilacı ise şudur: Ya halktan uzak dursun ya­hut ağzında bir taş tutsun.</p>
<p>Sahih hadiste nakledilir ki Uhud savaşında bir yiğit şe­hit oldu. Onu buldular. Açlıktan karnına bir taş bağlamışa. O yiğidin anası, onun yüzünden tozu silerdi ve yani sana cennet mübarek olsun derdi.</p>
<p>Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>&#8220;Ne biliyorsun belki oğlun kendine lazım olmayan bir şeye cimrilik etmiştir yahut kendine mühim olmayan bir söz söylemiştir” dedi.</p>
<p>Bunun manası şudur ki, bu hususların hesabını ondan sorarlar.</p>
<p>Bahtlı, hesapsız ve zahmetsiz cennete giren demektir.</p>
<p>Bir gün sallaIlahu aleyhi ve sellem:</p>
<p>&#8220;Şu anda cennet ehlinden bir kimse geliyor.” dedi.</p>
<p>Sonra Abdullah bin Selam kapıdan içeriye girdi; Ona sordular;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Senin amelin nedir ki Resulallah senin hakkında böyle dedi.”</p>
<p>Abdullah:</p>
<p>“Benim amelim azdır lâkin bana lazım olmayan bir işi yapmam ve yaratılmışlara yararlı olmaz sanmam.” dedi.</p>
<p>Mutarrif bin Abdullah:</p>
<p>“Hak Teâlanın celali sizin gönlünüzde ondan daha büyük olmalı ki onun adını her olur olmaz sözde anasınız” dedi.</p>
<p>Nitekim durana ve gidene Rabb’i şöyle şöyle etsin, diyesin.</p>
<p>Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>“Sözünün fazlasını terk eden ve malının fazlasını ve­ren yani keseden bağı çözüp diline bağlayan kimse bahtlı­dır.” dedi</p>
<p><strong>ikinci:</strong> Günah olan söz söylemek; bidat şeylerden ve sa­habenin bunlarla ilgili konuşmalarından bahsetmektir. Gü­nah, başkalarına kendinin fısk ve fesadını hikâye etmektir. Şa­rap ve fesat meclislerini hikâye etmek, yahut fuhşa ait hâller hikâye etmek, tamamen günah olur; daha önce zikredilen âfet gibi olmaz. O, birinci derecedir.</p>
<p><strong>Üçüncü:</strong> Karşı çıkmak ve tartışmaktır. Buna ikiyüzlü­lük derler. Bazı kimse olur ki onun âdeti, her kim bir söz söylese o sözü reddeder ve “Öyle değildir” der. Bunun ma­nası şudur ki:</p>
<p>“Sen ahmak ve cahilsin, ben akıllı ve anlayışlıyım.”</p>
<p>Bu söz helâk eden iki sıfata kuvvet vermiş olur: Bu sıfatların biri kibirlenmedir diğeri de vahşi hayvanlar gibi doymaktır. Bir kıskançlık eder. Bu sebeple bütün sünnet eh­linin ilk rehberleri tartışmadan men etmişlerdir. Lâkin bir bidat ehli gelince Kuran âyetleriyle ve hadisle onunla inat- sız konuşmuşlardır. Sözü uzatmak fayda vermiyorsa ondan yüz çevirmişlerdir.</p>
<p><strong>Dördüncü:</strong> Husumettir. Kadı önünde yahut bir başka yerde olsa da bu husumetin âfeti olur.</p>
<p>Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>“Her kim ilimsiz bir kimseyle husumet ederse, sakit olun­caya dek Allah Teâlânın gazabından olur.” dedi.</p>
<p>Husumeti olan herkesin eğer kadirse bundan vazgeç­mesi önemlidir. Buna gücü yetmezse bari doğru söylesin ve çok konuşmasın. Bunların hepsi dini helâk eder.</p>
<p><strong>Beşinci:</strong> Edepsiz konuşmaktır.</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>“Edepsiz konuşan herkese cennet haramdır.” dedi Bil ki cinsel ilişki çoğunlukla cima söasü konuşmakla olur. Bunlar ibadetlerini kötü ederler. Nitekim bu fesat eh­linin âdetidir.</p>
<p><strong>Altıncı:</strong> Lânet etmektir. Bil ki lânet etmek ayıplanmıştır. Gerek davara olsun gerek hayvana, gerek halka, kaftana olsun ve gerek başka şeylere olsun.</p>
<p>Peygamber (salla llahu aleyhi ve sellem):    &#8216;</p>
<p>Mümin, lânetten sakınır.” dedi. Ama bir kimseye lânet</p>
<p>senin üzerine olsun yahut lânet falan kimsenin üzerine olsun.</p>
<p>Demek, o kimsenin Firavun ve Ebu Cehil gibi küfür üzere helâk olduğunun şeriatla bilinmesi hâlinde uygun olur. Bir Yahudiye lânet senin üzerine olsun demekte tehlike vardır. Zira onun Müslüman olması (veya Müslüman olarak ölmesi ihtimali) vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yedinci:</strong> Şiir ve türkü söylemek haram değildir. Zira Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem)’in önünde şiir okun­muştur. Haşan a onların hicvinden kâfirlere cevap vermesini buyurdu. Ama yalan olan, bir Müslümanın hicvi olan ya da Müslümanları öven ve içinde yalan olan böyle şiirleri okumak uygun değildir. Ama o şiir, latife yoluyla olursa ve şiirin sa­natlarından olursa gerçi yalan suretinde olursa da haram ol­maz. Zira ondan kastedilen bu değildir böyle inansınlar. Zira Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bu ni­telikte Arapça şiir okumuşlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fasıl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sekizinci:</strong> Latife etmektir. Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem) latife etmekten men etmiştir. Lâkin az latife etmek ara sıra olması, latif ve güzel olması şartıyla helâldir. Yalnız bunu âdet ve sanat edinmesinler ve haktan başka şey söyle­mesinler. Zira latife çok zaman kaybettirir ve çok güldürür. Çok gülmekten gönül kararır. Ayrıca çok gülmek, erkeğin vakarını ve heybetini giderir.</p>
<p>Peygamber (sailallahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>“Bir sözü halk gülsün diye söyleyen bazı kimseler vardır. Lâkin yer ile gök arasından fazla kendi derecesinden aşağı dü­şer. İnsanı çok güldüren her şey kötüdür. Tebessümden fazla gülmek uygun değildir.” dedi.</p>
<p>Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>“Benim bildiğim şeyi siz bilseydiniz az gülerdiniz, çok ağlardınız.” dedi.</p>
<p>Ömer b.-Azîz:</p>
<p>“Allah Teâlâ’dan korkun ve latife etmeyin. Latife gönle kir getirir ve bundan çok kötü işler ortaya çıkar. Bir yerde oturduğunuzda Kurandan konuşun, eğer Kurandan ko­nuşmaya kadir değilseniz büyüklerin hâllerini ve özellikle­rini konuşun.” dedi.</p>
<p>Ömer (radıyallahu anhu):</p>
<p>“Her kim bir kimseyle latife etse onun gözü aydınla­nın” dedi</p>
<p>Bütün ömründe Peygamber (aleyhis-selam11)’den iki üç ke­lime latife nakledilmiştir: Bir kadına Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):</p>
<p>“Yaşlı kadınlar cennete girmez.” dedi.</p>
<p>Kadın, Peygamber’in bu sözünü duyunca ağladı.</p>
<p>Peygamber (a.s.):</p>
<p>“Gönlünü karıştırma. Kadınları önce yiğit ederler on­dan sonra cennete korlar.” dedi.</p>
<p>Bir kadın, Peygambere:</p>
<p>“Kocam seni okuyor” dedi.</p>
<p>Peygamber (aleyhis-selam):</p>
<p>“Senin kocan, gözünde akı olan kişi midir?” dedi. Kadın:</p>
<p>“Hayır, benim kocamın gözünde akı yoktur.” dedi. Peygamber (a.s.):</p>
<p>“Gözünde akı olmayan kimse var mıdır?” dedi.</p>
<p>Bir kadın:</p>
<p>“Ya Resulallah beni deveye bindir.” dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.):</p>
<p>“Seni deve yavrusuna bindireyim.” dedi.</p>
<p>O kadın:</p>
<p>“İstemem, zira beni düşürür.” dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.).</p>
<p>“Deve yavrusu olmayan hiç deve yoktur.” dedi. Peygamber “Bir kimsenin gönlünü inciten yahut hey­bet gideren latifeler, latife değildir.” dedi.</p>
<p>Bu miktarı sünnettir lâkin âdet edinmek uygun değil­dir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dokuzuncu:</strong> Bir kimseyi onun sesiyle taklit etmek, onun işini ve sözünü hikâye etmek, onu maskara edip gülmektir.</p>
<p>Bunu işiten kimseye gülme isteği gelir ve o kişi bu hususlardan huzursuz olursa bunların tamamı haramdır.</p>
<p>Hak Teâlâ:</p>
<p>Hucurat Suresi,11.Ayet</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p><strong>Onuncu:</strong> Yalan vadedir. Peygamber (a.s.) “Üç şey vardır ki kimde bu üç şeyden biri varsa o kişi namaz kılar, oruç tu­tarsa da münafık olur: Yalan söyleme, vade verip bunda dur­mama, emanete hıyanet etme.”</p>
<p><strong>On birinci:</strong> Yalan sözdür bu büyük günahlardandır.</p>
<p>Resulallah (s,a.s.) “Yalan söylemek nifak kapılarından bir kapıdır.” dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.) “Yalan söyleyen bir köleye varıncaya kadar Hak Teâlâ katanda yalancı yazarlar.” dedi.</p>
<p>Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Mümin kul ya­lan söyleyince melekler, onun kokusundan uzak olmak için bir mil uzağa kaçarlar.” dedi. Bu sebeple, aksırmak doğru söy­lemeye müjdedir, şahittir derler. Zira hadiste anlatılır ki aksır­mak melektendir ve esnemek şeytandandır; Söylenen söz, yalan olsaydı melek orada hazır olmazdı ve aksırmak gelmezdi.</p>
<p>Peygamber (a.s.) “Her kim bir yalanı bilir ve hikâye ederse yalancılardan biri olur” dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ibn-i Semmak (rahmetullahi aleyh) “Bana yalan söy­lemekten sevap yazılmaz zira âdet ettiğim için yalan söyle­mem.” dedi.</p>
<p>Yalan, belki gönüle tesir edip gönlün suretini bozduğu ve gönlü kararttığı için haramdır.</p>
<p>Lâkin, yalana ihtiyaç duyulup önemli bir iş için söyle­nirse ve bu istemeyerek söylenirse haram olmaz. Zira isteme­yerek söylediği için onun gönlü yalanın etkisini kabul edip eğrilmez. Çünkü hayır kastedip söylediği için gönül karar­maz. Şüphe yoktur ki bir Müslüman kardeşin bir zalimden kaçmış olursa onun nerede olduğunu söylemek uygun değil­dir. Belki yalan söylemek o zaman vaciptir.</p>
<p>Peygamber (a.s.) “Yalana üç yerde izin vardır: Biri, sa­vaşta düşmanına kendi azmini olduğu gibi dememesine, iki kimsenin arasını bulmak için her birinden diğerine (o sözü söylememişse de) diğeri hakkında güzel sözler söylemesine ve iki hanımı olanın bunların her birine ‘Seni daha fazla se­viyorum.’ demesine.” dedi. Zira şerefli şeriat kötü işleri gizle­yin, buyurmuştur. Sözün kısası, niyetin sahih olması hâlinde yalan söylemek uygun olur. Evla olan ise doğrusu ortadayken zaruret olmadıkça yalan söylememektir yalemullah.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki büyüklerin yalan söylemeye bir ihtiyacı olsa hileyle bir söz bulurlardı ki söyledikleri doğru olsun ve muhatap olan kimse ondan kendinin istediği başka bir şey anlasın. Böyle söze muhalif derler.</p>
<p>Nitekim Mutarrif (rahmetullahi aleyh) bir Bey’in ya­nma vardı. Bey:</p>
<p>“Niçin bize az geliyorsun?” diye sordu.</p>
<p>Mutarrif:</p>
<p>“Bey’in yanından gittim, bir yanımı yerden kaldıramadım.”</p>
<p>Özellikle o şeye Hak Teâlâ kuvvet verdi, öyle ki Mutar­rif hastalanmış sandı. Bu gerçi doğru söz idi. Lâtife için ya­lan söylemiş olsa günah derecesine varmaz lâkin iman dere­cesinin kemali düşer.</p>
<p>Peygamber (a.s.) “Onu halka ve kendine uygun gö­ren kişinin imam dürüsttür, o lâtifeden ve yalandan el çek­sin.” dedi.</p>
<p>Onun gönlünü hoş etmek için “Yüz kere seni istedim ve kapına geldim.” tarzında söylenen sözler haram derecesine varmaz. Zira bilirler ki bu sözden kastedilen, adet beyan et­mek değildir. Gerçi dedikleri kadar yoksa da bu türden sözü belki çokluk göstermek için söylerler. Fakat bir kimse çok is­temediği hâlde bu sözü söylerse yalan olur.</p>
<p>On ikinci: Gıybet etmektir. Gıybet etmek bütün dillere galip olmuştur ve Hak Teâlâ dilemedikçe hiçbir kimse bun­dan kurtulamaz. Gıybetin vebali büyüktür. Hak Teâlâ gıybet etmeyi Kur anda, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetir.</p>
<p>Peygamber (a.s.) “Gıybetten uzak durun ki gıybet zi­nadan beterdir. Zina için yapılan tövbeyi kabul ederler, gıybet edilen kimse helâl etmeyince gıybet için yapılan tövbeyi kabul etmezler.” dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.) buyurur ki “Her kim ki yaptığı gıybet için tövbe edip ölürse cennete en son girer, eğer tövbe etme­den ölürse cehenneme ilk giren o olur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Doğrusunu söylemiş olsan da bir kimsenin özel hâllerini konuşmak, o kişi duyduğunda onu huzursuz edecekse gıybet dediğimiz budur. Ama eğer yalan söylemiş olursan ona asıl­sız söz ve iftira derler. Bir kimsenin gerek teni gerek nispeti gerek kaftanı gerek diğer emlâki olsun eksik yönlerini söyle­diğin her şey gıybet olur. Gıybetin haddi odur ki o kimseye iğrenç gelsin. Bu sözlerin hepsi de kendine iğrenç gelir. Bu sözleri söylemekte fayda yoksa söylememek gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki gıybet hep bunun gibi, dille olmaz. Belki göz ile el ile işaretle ve yazmakla da olan gıybetin hepsi haramdır. Bir kimse dese ki Hak Teâlâ inayet eylesin falan kimsenin ba­şına bir olay geldi Onun niyeti bu olayı başkalarının da bil­mesidir. Bazen bir kimseden haber verirken “Hak Teâlâ bize tövbe etmek için gün versin.” der. O kimsenin bir günah işle­diğini bilsinler ister. Bunların hepsi gıybettir. Lâkin bu yolla gıybet ederse buna nifak da karışmış olur. Güya bunu sofu­lukla ve gıybet etmeyen biri olarak göstermiş olur ve onun günahı iki olur. Kendi cahilliğinden gıybet etmediğini sa­nır ve günah olur. Bir kimse gıybet eder ve ona “Konuşma, gıybet etme.&#8221; derler ancak bunu gönülden çirkin görmez­ler böylece hem münafık olurlar hem de gıybet etmiş olur­lar zira dinleyen, söyleyen ile ortaktır. Oysa ki gönlünden de bunu inkâr etmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki gönül ile gıybet etmek, dil ile gıybet etmekte olduğu gibi haramdır. Nitekim bir kimsenin noksanını bir başkasına demek uygun değildir. Bunun yanında kendi nefsine demek de uygun değildir. Gönül ile gıybet etmek, bir kimseye kötü zanda bulunmak demektir ve mümin, kötü zandan arınmış değildir. Lâkin onun selameti şudur ki kendi gönlünde onu gerçek olarak kabul etmesin, güzel bir sebebe bağlasın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki gıybete hırslı olmak insanın gönlünde bir hasta­lıktır. Buna ilaç vermek vaciptir ve bunun ilacı iki şeydir: Biri gıybet hakkında söylenen hadisleri düşünsün. Gıybet, hissi­yatı yok eder, bazen kişiyi müflis eder. Zira Peygamber (a.s.) “Gıybet, ateş korunun odunu yok etmesi gibi kabul olmuş hasenatı yok eder.” buyurmuştur.</p>
<p>tidnci ilacı ise şudur: Kişi kendi ayıbını düşünsün eğer kendinde bir ayıp bulursa o kimseyi, kendini mazur say­dığı gibi mazur saysın eğer kendinde hiçbir ayıp bulamazsa şöyle bilsin ki kendi ayıbım kendinden gizleyen cahilliğidir.</p>
<p>Cahillik de bütün gıybetlerin en fazlasıdır. Ayrıca kendinde ayıp bulunmadığı gerçek ise murdar olanları yemekten kötü ayıp yoktur.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gıybete İzin</strong></p>
<p>Bil ki gıybet etmek, haramdır. Bir özür olmadıkça da mübah olmaz. Bu özürlerden biri tazallümdür yani bir kim­senin zulmünden kadı yahut sultan huzurunda şikâyet et­mektir ve bu caizdir. Bir kimsenin yanında ondan yardım dilemek de caizdir. Ancak ondan fayda ummadığı bir kim­senin yanında zalimin zulmünü hikaye etmek, mazluma uy­gun değildir.</p>
<p>Biri de bir yerde, bir kimsede gördüğü fesadı, onu o fe­sattan alıkoyması için yetkili bir memura söylemektir.</p>
<p>Fetva sorulduğunda hanımım, babam ya da falan kişi şöyledir desin. Ancak evla olan şudur ki “falan kimse şöyle yapsa, onun hakkında ne dersiniz” diye fetva sormaktır.</p>
<p>Diğeri ise bir kimsenin şerrinden birinin korunmasını is­teyince mesela bir kimse bidat ehli olsa yahut hırsız olsa ve bir başkası bunu bilmeyerek ona itimat etmek istese veya bir zevce almak ya da bir köle almak istese bunun ayıbını demediğinde ona zarar verecekse onların ayıbını demek, daha iyidir.</p>
<p>Biri de bir kimse bir adla meşhur olsa, o ad da kör gibi topal gibi ayıplı olsa ve bunlardan başka ne varsa o bundan huzursuz olmazsa bunlar söylenebilir.</p>
<p>Bir diğeri ise, namertler ve meyhane düşkünleri gibi bir günahı açıktan işleyenlerin günahım söylemek uygundur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gıybet Etmenin Kefareti</strong></p>
<p>Bil ki gıybetin kefareti, tövbe etmektir. Gıybet eden tövbe etsin ki zulümden kurtulsun.</p>
<p>Resulallah (a.s.) “Kimin bir kimsenin ırzında veya malında bir haksızlığı varsa o gün gelmeden önce ondan helâlliğini istesin. O gün elde ne akçe ne para ve ne de altın vardır. Onun hasenatından başka şey yoktur ve onun hasena­tını gıybet ettiği kimseye bedel olarak verirler. Gıybet ettiği kimseye mağfiret talep etsin ve helâlliğini istiyorum, desin. Ne söylediğimi bana söyle. Zira bilinmeyen sözden incinmek uygun değildir.” dedi.</p>
<p>Biri de kovculuktur. Hak Teâlâ: buyurdu. Yani musibet kovcularadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki kovculuk illa sözle olmaz. Bir kimse herhangi bir şeyi ortaya çıkardığında bir kimse bundan huzursuz olursa o kişi kovcudur ve kovcunun naklettiği söze itimat etmemek gerekir zira kovcu fesatçıdır. Hak Teâlâ “Fesatçının sözünü dinlemeyin ” demiştir.</p>
<p>Hucurat Suresi,6.Ayet</p>
<p>Biri de iki düşmanın arasında, bunların her birine “hoş geldin&#8221; diyerek ikiyüzlülük etmektin Bazen birinin sözünü diğerine ve öbürünün sözünü buna naklederek her birine &#8220;Ben sana dostum” açıklamasını yapar. Bu kovculuktan da beterdir.</p>
<p>Biri de halkı överek meddahlık etmektir. Bunda altı âfet vardır. Dördü söyleyendedir, ikisi dinleyendedir. Din­leyen, övülen kimsedir. Medhedenin âfeti şudur ki abarta­rak yalan söyler.</p>
<p>Hadiste anlatılır ki kim halkı överken ölçüyü kaçırırsa kıyamette onun dili o kadar uzansın ki yerde sürünsün, aya­ğıyla onun üzerine basıp onu düşürsün.</p>
<p>Biri de bazen gerçekten bilmediği bir şeyi söylemektir. Nitekim bunlara benzer ne varsa zahit ve sofa derler.</p>
<p>Peygamber (a.s.): “Şayet bir kimseyi övmek gerekirse ‘Zannederim ki şöyledir.’ desin. ‘Bir kimseyi Allah Teâlâya karşı aklamam. Onun hesabı Allah Teâlâya dönecektin de­sin. Böyle demek de gerçekten, şüphe ederse doğru söylerse o zaman caiz olur.” dedi</p>
<p>Üçüncüsü şudur: Övdüğü kimsenin zalim olma ve onun Övgü sözlerinden sevinme ihtimali vardır. Zalimi sevindir­mek uygun değildir.</p>
<p>Peygamber (a.s.): “Günahkârı övseler Hak Teâlâ hışma gelir.” dedi. Ancak övülürse iki yönden ziyan vardır: Biri odur ki, onda büyüklenme ve kendini beğenmişlik ortaya çıkar.</p>
<p>İkincisi ise, iyilikle ve ilimle onu övseler gelecek zamanda yapacağı tahsilde yaşı geçmiş kimse olur ve ben de kemale eriştim, der. Tabi bu âfetlerden gereken yer olursa, olmazsa medhetmek güzeldir, der.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peygamber (a.s.) ashabını övmüştür. Bir kimseyi med- hettikleri zaman onun kibirden sakınması ve akıbetinin kötü olup olmayacağını düşünmesi gerekir. Zira hiç kimse akıbetinin nasıl olacağını bilmez. Bir kimse cehennem­den kurtulmamışsa domuz ve köpek ondan daha erdem­lidir. Hiçbir kimse kendinin kurtulduğunu bilemez. Övü­len kimsenin bunu düşünmesi gerekir. Ayrıca öven kimse onun bütün sırlarını bilseydi onu övmezdi. Bundan dolayı şükretsin ki Hak Teâlâ onun içini o öven kimseden gizledi. Kendini överken de tiksinmesi gerekir. Bunu belki gönlüyle de iğrenç görmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Öfke ve İyi Hâl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki insanın öfkesinin galip olması kötü sıfattır.</p>
<p>Peygamber (a.s.) dedi. Yani öfkelenme. Pey­gamber (a.s.) “Sirkenin balı zayi etmesi gibi öfke de imam zayi eder.” dedi. Bu yüzden öfkenin giderilmesi önemlidir.</p>
<p>Allah Teâlâ:</p>
<p>Al-i İmran,134.Ayet</p>
<p>buyurdu. Yani Allah Teâlâ öfkelerini gideren ve halkın günahlarını affeden kimseleri övdü.</p>
<p>Peygamber (a.s.): “Her kim öfkesini yutarsa Allah Teâlâ azabını ondan uzaklaştırır ve her kim dilini tutarsa Hak Teâlâ onun ayıplarını gizler’’- dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.): “Öfke yudumu gibi hiçbir yudum yoktur. Bir kul, öfke yudumunu içmezse mutlaka Hak Teâlâ onun gönlünü imanla doldurur” dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki insanda öfkeyi, onun silahı olması için ve insana zararı olan her şeyi insandan defetmesi için yarattılar. Nite­kim insanın aleti olsun diye şehvet yaratmışlardır. Faydalı olan her şeyi yesin ve kendine alsın. İnsana bu iki şeyden yani öf­keyle şehvetten kurtuluş yoktur. Bu yüzden kuvvet gerekir.</p>
<p>Öfke ne az ne çok olsun, aklın ve dinin gösterdiği şekilde ol­sun. Öfke kötülenmiştir. Bu sebeple “İnsanın öfkesi aklının feryadıdır.” demişlerdir. Bazen insanın öfkesi zayıf olur ve bu da kötüdür. İnsanın haremini koruma gayreti ve kâfirlerin di­nini koruma gayreti onların hışmından ortaya çıkar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki öfkeye ilaç yapıp nefse hakim olma gücü vermek farzdır. Zira öfke çoğu halkı cehenneme götürür ve öfke yü­zünden çok fesat ortaya çıkar.</p>
<p>Öfkenin ilacı iki cinstir: Biri şu müshil ilacı gibidir ki öfkenin kökünü ve özünü keser. İkincisinin misali balla sir­kenin terkibinden elde edilen şerbet gibidir. Sakinleştirir ve mayasını kesmez. Ama bunu kolaylaştıran şudur: Kendine  baksın ve içindeki öfkenin sebebi nedir bunu bilsin ve o se­bebin kökünü kessin. Bilinsin ki bir kimsenin kendi öfkesini zapt etmesinden daha büyük mertlik olmaz.</p>
<p>Öfkesini zapt etmek, evliyanın ve enbiyanın sıfatıdır. Öfkelenmek Kürtlerin, Türklerin, Arapların, yırtıcılara ve hayvanlara yakın olan kimselerin sıfatıdır. O hâlde büyük­lük, evliya ve enbiya sıfatı üzere olmakta mı yoksa ahmaklar ve akılsızlar sıfatı üzere olmakta mıdır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu zikredilen ilaç müshil olan ilaçtır. Ona kastetsin, öf­kenin özünü kessin. Şayet öfkenin özünü kesmeye gücü yet­mezse hiç olmazsa öfke ateşi alevlendikçe teskin etsin ve onun teskini sikencübini, ilmin şirinliğiyle ve sabrın açlı­ğıyla karıştırsın.</p>
<p>Bütün güzel ahlâkın ilacı, ilimdir ve ilim macunuyladır. Gazabı kınama ve gazabım yenen kimselerin sevabıyla ilgili şu âyetleri ve şu hadisleri fikretmek de ilimdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki bir kimse zulmetse ya da bir sert söz söylese evla olan cevap vermemektir. Lâkin her zaman sessiz olmak da va­cip değildir ve her cevaba da izin yoktur. Sövmek karşılığında, bir üslupla sövmek ve her gıybetin karşılığında bir şekilde gıy­bet etmek uygun değildir. Böyle yapanları azarlamak gerekir.,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki her kim öfkeyi kendi ihtiyarıyla ve dindarlıkla gi­derirse ona o mübarek olur. Kim öfkeyi aciz ve zaruretle hazmetse veya Öfke içinde toplansa mayalanıp kin olur.</p>
<p>Peygamber (a.s.):’’Müslüman kin tutmaz.’’</p>
<p>dedi.</p>
<p>Akaya bin Amir anlatıyor: Peygamber (a.s.) benim elime yapışıp dedi ki “Ya Akaya seni dünya ehli ve ahiret ehli halk­larının efdaline vakıf edeyim mi? Bu nedir dersen her kim senden bağını koparırsa sen ona ulaşasın ve her kim seni mahrum ederse sen ona ihsanda bulunasın ve her kim sana zulmederse sen onu affedesin.”</p>
<p>Peygamber (a.s.): “Her kim bir zalime beddua ederse kendi hakkını almış olur” dedi.</p>
<p>Muaviye: “Öfke anında kahretmeyin. Daha çok firsat bulduğunuzda gücünüz yetince affedin.” dedi.</p>
<p>Esirlerden bir topluluğu Abdul-melik Mervanın önüne getirdiler ve büyüklerden biri dedi ki: “Ya Abdumelik Hak Teâlâ sevdiğin kimseyi sana verdi ki bu zaferdir. Sen de Hak Tealaya onu ver ki Hak Teâlâ onu sever ve o gafurdur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Fasıl</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hasedin Âfetleri</strong></p>
<p>Bil ki Öfke kine sebep olur ve kin hasede sebep olur. Ha­set, kötü ve günah olan işlerdendir.</p>
<p>Hazret-i Peygamber (a.s.): “Haset, ateşin odunu yediği gibi güzel huyu yer” dedi       .</p>
<p>Peygamber (a,s.): “Üç şey vardır ki kimse bunlardan beri değildir: Kötü zan, yaramaz fal ve haset. Bunların ilacı­nın ne olduğunu size öğreteyim: Kötü zan geldiğinde bunu kendi nefsine tahkik edip üzerine sabit olsun. Yaramaz fal gördüğünde yürü git, buna itimat etme. Haset ortaya çıktı­ğında dilinizi ve elinizi haset üzere muamele etmekten ko­ruyun.” dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hasedin Hakikati</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki haset, bir kimseye bir nimet ulaştığında onu görüp onun yok olmasını dilemektir ve bu söylenen hadislerin kıla­vuzluğuyla haramdır. O delille ki bu iğrençlik Hak Teâlanın kazasıdır ve içerisinin kötülüğüdür. Zira sana kolay olmayan şu nimeti başkalarından istemek kötülükten başka şeyle ol­maz. Hiçbir yerde nimeti iğrenç görmek yoktur.</p>
<p>Yalnız bir zalime ve bir fasıka bir nimet verilmiş oldu­ğunda, o nimeti zulme ve fişka alet edinmiş olduğunda iğ­renç görmek uygundur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hasedin İlacı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki haset, gönlün büyük hastalığıdır. Bunun ilacı da ilim ve amel macunuyladır. İlim olan ilaç şudur: Şöyle bilsin ki haset, dünyada ve ahirette kendinin ziyanıdır ve haset et­tiği kimsenin dünyada ve ahirette faydasınadır. Öyleyse her­kes hasedin katilin zehri olduğunu bilsin ve eğer aklı varsa ha­sedi kendinden uzaklaştırsın. Mesela eğer haset ona “Ayıpla.” derse dua etsin, “Kibirlen.” derse alçak gönüllülük göstersin, “Onun nimetinin yok olmasına çalış.” derse ona yoldaşlık et­sin. Bunun gibi tesirli bir ilaç olmaz ki arkasından ona dua etsin, takdir etsin, o işittiği zaman gönlü hoş olsun. Onun</p>
<p>gönlü hoş olduğunda onun ışığı bunun gönlüne düşüp bu­nun da gönlü hoş olarak düşmanlığı kesilsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki nefsini yenmeye uğraşırsan kuvvetli bir ihtimalle seni huzursuz eden kimseyle seni dost tutunan kimsenin arasında gönülde fark bulursun. Bunların her birinin ni­meti ve mihneti senin katında bir olmaz. Düşmanının ni­mette olmasını mizacında kötü görürsün. Sen buna mü­kellef değilsin ki huyunu yaratılıştan değiştirebilesin. Zira sende buna kudret yoktur ama iki şeye mükellefsin: Biri, iş ile ve söz ile bu durumu göstermeyesin. Biri de o sıfatı kendinde de iğrenç göresin ve onu maksat edinesin ki bu sıfat senden kaybolsun. Bunu yaparsan haset vebalinden kurtulursun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsar</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki Ali: “O kimse ki altı şeyi yerine getirdiğinde cen­neti istemekten ve cehennemden kurtulmaktan hiçbir şey baki kalmamış olur: Herkes Hak Teâlayı bilsin ve ona itaat etsin, şeytanı bilsin ve ona muhalefet etsin, hak nesne han­gisidir bunu bilerek onu elde etsin, bâtıl nesne hangisidir bunu bilerek ondan el çeksin, dünyayı bilerek ondan vazgeç­sin ve ahireti bilerek onun talebine kıyam göstersin.” dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir gün Lokman, oğluna: “Ey oğul dünyayı ahirete sat. Böylece her ikisinden fayda görürsün ve ahireti dünyaya satma ki ikisinden de zarar edersin.” dedi.</p>
<p>Ebu îmame’i Bahali Dede: “Peygamber (aleyhi’s-selam)’i gönderince iblise askerleri ‘Böyle peygamber gönderdiler.’ dedi iblis ‘Dünyayı severler mi ?’ diye sordu. Onlar da ‘Severler.’ dedi, ‘öyleyse kayırmayın.’ dedi. ‘Puta tapmazlarsa da ben onları dünya muhabbetiyle öyle ederim ki aldıkları şeyi hak ile almazlar, verdiklerini hak ile vermezler, sakladıklarım hak ile saklamazlar ve günahların hepsinin başı bu üçüdür.&#8217;” dedi Fudayl “Eğer bütün dünyayı helâl ve hesapsız bana verselerdi onu almaya sizin murdarı almaktan ar ettiğiniz gibi ar ederdim.” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yunus B.Veli-Konuşma Adabı</p>
<p>(Büyüyenay Yayınları)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetleri/">Dilin Âfetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayvani Aşk Duygusu Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 19:11:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Gıpta]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hayavi Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Kin]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Tamah]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan yere övünme]]></category>
		<category><![CDATA[yalancılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7397</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilmelisin ki tutkuların en bayağısı, hayvani aşk duygusudur. Bu, dikkati belirli bir kişiyle cinsel birliktelik isteğine hasretmektir ve ancak zayıf akıllı ve basit düşünceli kişilerden hâsıl olur. Bazen bu hastalık nefsi ve bedeni helak eder. Bunun tedavisi [şu yollarla gerçekleşir]: Düşünceyi aşık olunan kişinin özelliklerinden alıkoymak, bir başkası ile nikahlanmak ve güzellikte ondan üstün olana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/">Hayvani Aşk Duygusu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7398" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5.jpg" alt="Hayvani Aşk Duygusu Hakkında" width="324" height="415" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki tutkuların en bayağısı, hayvani aşk duygusudur. Bu, dikkati belirli bir kişiyle cinsel birliktelik isteğine hasretmektir ve ancak zayıf akıllı ve basit düşünceli kişilerden hâsıl olur. Bazen bu hastalık nefsi ve bedeni helak eder. Bunun tedavisi [şu yollarla gerçekleşir]: Düşünceyi aşık olunan kişinin özelliklerinden alıkoymak, bir başkası ile nikahlanmak ve güzellikte ondan üstün olana bakmak; tutkusundan kurtulması için daha ince düşünme ve hassas bir bakışı gerektiren ilimler ve zanaatlarla meşgul olmak, âlim ve nezih insanların meclislerinin devamlı katılımcısı olmak, onlarla birlikte nüktelere ve ince bilgilere dalmak, kötü hayaller doğuran konuşmalardan kaçınmak ve aşıkların hikayelerinden ve şiirlerinden uzak durmak, sonra maşukuyla vuslattan kaçınmak, ondan haber alamayacağı ve onunla bir arada olma ümidini keseceği bir sefere çıkmak. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nihayet o kişi bu hali zihninden siler. Bilmek gerekir ki bu bahsedilen, maşukun sıfatlarıy­la mutlu olunan, onun hareketiyle de durmasıyla da mesrur olunan iffetli aşk değildir. Nitekim bunun hakkında “Aşk, mahbubun ayıplarını saklayan bir körlüktür” denmiştir. Böylesi bir aşk insan tabiatının temizliğinden ve nefsin saflığından kaynaklanmış olup son derece övülen bir şeydir,nefsin madde dünyasının engellerinden sıyrılmasına da yardımcı olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Çünkü bu, dağılmış ilgileri tek bir ilgiye toplar. Kapalı değildir ki gayelerin gayesi ve varlıkların nihai kemali, Hak olan Bir’e olan aşkı engelleyen, bedenî alakalar, duyusal meşgaleler ve maddeden kaynaklanan kirlerdir. O alakalar bu aşk sayesinde bir kişide toplanırsa o kişi hakikatin köprüsü ve gerçek mutluluk derecesinin kaynağı olur. Şair şöyle der:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Âşıklar üç gruptur; bir grup ahlâkın kemâlâtından yoksundur, bir grup güzele aşıktır, bir diğeri de ancak Hallâk’ın sevgisine razıdır.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Tembellik, en düşük rezilet türlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı mı sandınız?” (Muminûn, 23/115). Müellif sonra tembelliğin sonuçları olan çok sayıdaki araz ve eklentile­rinden bahsetti. Fakat bunların içinde neticesi en kaçınılmaz olan, insanın hayatta faydasına olan şeylere riayet etmemek ve ahiret mutluluğunu kazan­maktan geri durmak suretiyle nefsin uzun vadede helakidir. Bunlardan do­ğan acılar ise insanların nefislerinin helak olmasıdır. Ve bedenin helakidir ki bu daha kısa vadede olur. Bu da Allah’ın insanı var etmedeki hikmetine muhalefetle, cömertlik ve ihsan bahşetmede O’nun yüceliğine karşı gel­mekle olur. Mesela bu, kişinin eşi ve çocuklarının ihtiyaçlarının temini için yerine getirmesi gereken görev ve yükümlülüklerini ihlal etmesidir ki bu görev ve yükümlülükler türün ve neslin devamını sağlayan şeylerdir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Türün ve neslin devam etmemesi ise manevî anlamda bedenin helaki demektir. Bu, yani tembellik insanın cansız olması gibidir, hatta daha aşağı bir haldir ve insan türünün yönetme ve çekip çevirme becerisini kaybettiği bir yola girmesi demektir. Yine insanın yaratılışındaki hikmetin ortadan kaldırıl­ması demektir ki bu hikmet, âlemin düzeni için faydalı olanı yapmaktır. Şüphesiz ki insanın bu vazifesinden geri durması kulların yaratılışındaki hikmeti ortadan kaldırır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, aynı zamanda başlangıç ve âhiret durumla­rı hakkındaki bilgiden de geri durmaktır ki bu da hasarını hiç kimsenin telafi edemeyeceği ve arızasını kimsenin onaramayacağı büyük bir hüsran ve acı veren bir azaptır. Sonra müellif, böyle bir kişi çalışkan ve gayretli Mizanlarla oturup kalkmalıdır sözüyle bunun tedavisine işaret etti. Bu da gücü harekete geçene ve nefsi faziletleri istemeye yönelinceye kadar daimî olarak düşüncesini onlarla aynı raddeye vardırması, şöhret ve üstünlük vesilelerine yönelmesi, servet ve bolluk sahibi olmayı güzel görmesiyle olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ve çalışmanın faydalarını düşünmelidir, yani çalışmanın neticelerini ve bunların sahiplerine kazandırdığı dünya ve âhiret mutluluklarının faydala­rını düşünmelidir. Onların hikayelerini dinlemelidir, yani çalışkan insan­ların serüvenlerini dinlemelidir ki bunlar isabetli bir düşünce ile dinleyende adamlığı harekete geçirir ve onu yüce makamlar ve derecelere, itibarlı ve prestijli konumlara ulaşmaya teşvik eder. Ayrıca tembellerin Allah, resûlü ve bütün insanlar katındaki yergisine ve onların her iki dünyadaki kötü akıbetlerine kulak vermelidir. Zira bu tür şeyler apaçık bir kayıptır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ay­lakların yerilen ve zemmedilen halleri ile çalışkan insanların güzel hali ve övülmelerinin böyle tembellerin nefislerini diriltmesi ve bu tür iyi şeyleri dinlemenin onlara heyecan vermesi umulur. Bunun gibi, terkedilmesi kişi­nin güzel müslüman olmasından sayılan boş işlerle iştigal de tembelliğin yol açtığı şeylerden sayılır. Zira boş işlerle uğraşan bir kimsenin cansız varlık gibi sürekli bir konumda bulunması ve tek bir odakta durması müm­kün değildir, aksine o, sadece hevası gereği arzuladığı şeye doğru hareket eder, hatta insanları işlerinden alıkoyar ve onları yöneldikleri amaçlarından saptırır, dolayısıyla onun yokluğu varlığından daha hayırlıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üzüntü, nefsin istenilen şeylerin yokluğu ve sevilen şeyin kaybın­dan duyduğu acıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘’Bilesiniz ki, Allah&#8217;ın dostla­rına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de’’ (Yûnus, 10/62). Zira Allah dostları ancak Hayy ve Bakî olanı isterler, onlar için sevilenin kaybı diye bir şey yok­tur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz diye ’ (Hadîd, 57/23). Bu hastalığın kaynağı cismânî tatlar ve dünyevî arzular türünden istendik şeylerin hepsinin olmasını beklemek, onların daimî olacağım vehmetmektir, onların sürekli olması için aşırı tutku ve hevesli olmaktır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu da anlam bakımından açgözlülüğe yakındır. Bu beklenti ve vehim cehalet­tir ye nefsin zorunlu olan şeyler hakkında kafa karışıklığı içinde olmasıdır. Zira gözlem, istenilen şeylerin çoğunlukla elde edilemediğine hükmeder. Aynı şekilde zorunluluk da oluş ve bozuluşun tabiatına ve âhiretin bunun ötesinde olduğuna hükmeder. Akıl sahibi kimse dikkatle bakarsa farklı bileşenlerden oluşan her şeyin ve karşıt özelliklerden bir araya gelen her varlığın bâkî kalmasının zorlama ile ve fani olmasının da doğası gereği olduğunu,doğal olmanın da zorunlu olarak zorlamaya baskın olduğunu bilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böylece bu alemdeki bileşik varlıkların daimî bir şekilde varolmasının im­kansızlığını kavrar ve bunun bâtıl bir şey olduğundan emin olur. Resûl-i Ekrem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bu dünyada sağlıklı kimse hastalanır, has­talanan ihtiyarlar, muhtaç olan üzülür ve müstağni olan kimse fitneye düşer? (İbn Kayyum,İddetüs sabirin ve zehiratü-ş şakirin,syf;192) Hasan-ı Basrî (r.a.) der ki: “Dünya, uykudaki rüya veya zevale mahkum bir gölge gibidir. Aklı başında olanlar, bu gibi şeylere kanmaz ve Hz. Peygamber’in (a.s.) şu hadisini hatırlar: “Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz?(Buhari,Edeb,83)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra müellif, şu sözüyle bu hastalığın tedavisine işaret etti: Bu hastalığa yakalanan kişi kalıcı salih amellere yönelmelidir. Bu hayırlar dünyanın  gecesinde ve âhiretin gündüzünde doğan güneşlerdir. Bu güneşler, cehalet meydanının yarasalarının nazarında sönse de ebediyen batmazlar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öyleyse bu hastalığa düşen kişi daimî olarak kalıcı olan ile kaybolup giden şeyleri ayırdetmelidir, birinciye tutunmak ve İkinciyi defetmelidir, mukaddes sü­ratlerdeki temiz şeyleri edinmeli ve maddî varlıkların kirli şeylerinden geri  durmalıdır, varlıkları yoklularına yol açan, kalıcı olmaları fani olmalarını gerektiren şeylerin ihtiyaç miktarıyla ve susayanın susuzluğunu giderecek kadarıyla yetinip gerisinden kaçınmalıdır, aç çıkıp tok dönen kuşları ör­nek almalıdır, hayvanların apaçık gördüğü hallerinden ibret almalıdır, çaba sarfedip yığan, sahip olup biriktiren sonra da terkedip göçüp gidenin halinden ders almalıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Aklı başında olan bir kimse yokluğu zorunlu olan ve kalıcılığı da imkansız olan şeylere himmetini nasıl yöneltir, bunlar için nasıl çaba harcar, zevâli mümkün olmayanı, değişip oraya buraya gitmesi imkansız olanı nasıl reddeder? Böyle yapmak ancak ömrü ziyan etmek ve acemi cahilin işi değil midir? Aklı başında olan, işlerin sonuçlarını görür ve  başına gelenlerden tasa duymaz, cahil ise işlerinde tedbir sahibi değildir ve aniden karşılaştığı durumlarda ızdırap duyar. Nice hüzünlü insanlar vardır ki mecburen teselli ve tahammüle sarılırlar. Halbuki sana düşen basiret ve ibretle işin başını sonu gibi görmen, her şeyden önce sekinet ve vakar içinde hüznü kendinden uzak tutmandır. Aynı Hz. Ali’nin (k.v.) dediği gibi: “Yüce gönüllü insanların sabrıyla sabret, yoksa hayvanların tesellisiyle avunursun.” Şair de şöyle der:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Cahil, başına gelen belalarda akıllının yaptığını yapar, fakat iş işten geçtikten sonra.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dünya nimetlerini, Allah’ın kendisine faydalanması için verdik­lerini emanet olarak düşünen kimse onların geri alınmasıyla hüzünlenmez, iadelerine karşı tasalanmaz, hele bunlarla, varlığı ebedî ve daimî mutluluklar kazandıysa böyledir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bil ki müellif nefsin üç gücünün temel hastalıklarını bitirdikten sonra bu hastalıkların doğurduğu tâli hastalıklara geçti ki bunlar yedi tane­dir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunların ilki hasettir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, bütün güzelliklerin başkalarının elinden çık­masını isteyip kendi elinde toplanmasını temenni etmektir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.’’(Ebu Davud,Edep,64)Hasedin kaynağı açgözlülüktür ve bütün güzelliklere tek bir insanın sahip olmasının aklen imkansız olduğunu bilmemektir. Bir şeyin imkansız olduğunu bilen kimse onu nasıl isteyebilir? Hasedin açgözlülük­ten kaynaklanmasına gelince bunun sebebi şudur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kişi başkalarının elinde tuttuğu şeyleri görünce, cehaleti sebebiyle, bu kimselerin, kendi elde etmek istediği şeye engel olduğu zehabına kapılır ve bu durum onda kayıp, ölüm, gasp, öldürme gibi yollardan biriyle o şeyin sahip olan kimselerin elinden gitmesine yönelik aşırı bir açgözlülük hali doğrurur; işte hasede kastedilen budur. Bazı âlimler dedi ki, şeytanın insana kendileri kanalıyla geldiği üç güç vardır. Bunlar şehvet, öfke ve hevadır. Şehvet hayvanî, öfke yırtıcı ve heva da şeytanîdir. Şehvet bir afettir, ancak öfke ondan daha büyük bir afettir, öfke de bir afettir, ancak heva ondan daha da büyük bir afettir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, çirkin içleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar” (Nahl, 16/90). Buradaki çirkin işler şehvettir, fenalık öfkedir ve azgınlık da hevadır. İnsan şehvet ile kendine zulmeder, öfke ile başkasına zulmeder, heva ile ise Rabbîne karşı zalim olur. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Üç tür zulüm vardır; bir zulüm vardır ki Allah onu affetmez, bir diğerinin peşini bırakmaz, diğer bir zulüm daha vardır ki Allah’ın onu affetmesi umulur. Allah&#8217;ın affetmediği zulüm şirktir. Arkası bırakılmayan zulüm, kulların birbirlerinin haklarına tecavüz- dür. Affedilmesi umulan zulüm ise kulun kendine yapmış olduğu haksızlıktır”(Abdurrezzak,Musannef,XI,183)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şehvetin neticesi açgözlülük ve cimriliktir, öfkenin neticesi böbürlenme ve büyüklenmedir, hevanın neticesi ise küfür ve bidattir. Bu altı özelliğin insanda bir araya toplanmasıyla yedinci bir özellik meydana gelir ki o da hasettir ve haset yerilen huyların dip noktasıdır; aynen şeytanın zemmedilen fertlerin en berbatı olması gibi. Bundan dolayıdır ki Allah insanda bir araya gelen kötülüklere Felak sûresindeki “Kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden’’ (Felak, 113/5) ifadesinde haset damgasını vurmuş ve aynı bunun gibi şeytanî kötülükleri de Nâs sûresinde “İnsanların kalplerine vesvese sokan,(insan Allahı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının..(Nâs,114/56) ifadesinde vesvese damgasını vurmuştur. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Burada, bağlam ayrıntılarını kal­dırmadığı için terkettiğimiz başka incelikler de vardır. Bunun, yani hasedin sonucu devamlı ve şiddetli bir üzüntü içinde olmaktır. Esasen Allah’ın nimetlerinin hesabı ve sayımı imkan dahilinde değildir, O, her an cömertlik ve ihsanda bulunma halindedir, tüm kudretiyle karşılıksız vermektedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ha-setçi her hayır ve nimete karşı tasalanınca daimî bir üzüntü ve ayrılmaz bir öfke ona yapışır kalır. Bununla birlikte böylesi kimsenin ömrü ve müddet-i hayatı sona erene kadar tasası bitmez, isteği de hâsıl olmaz. Böylesine feci bir hastalıktan ve şiddetli bir tasadan Allah’a sığınırız. Açgözlülük ve cehaletin zikredilen tedavisi ne ise hasedin tedavisi de aynısıdır, zira netice, sebebin  ortadan kaldırılmasıyla izale olur. Bunun en kötüsü, yani açgözlülük tür­leri içinde en kötüsü âlimler arasında İlmî gayelerle meydana gelendir. Bu, dünyevî menfaatler alanının bir yerde bitmesi ve sahalarının darlığı sebebiyle herkesin bunları paylaşmasının neredeyse imkansız olmasından dolayıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu tür faydalardan birinin pay alması ancak bir başkasının bundan yoksun kalmasıyla gerçekleşir. O menfaatleri talep eden kişi, doğrudan diğerini istemeyebilir ve hatta başkasının zararını da çirkin görebilir. Ama istediği hayrı elde etmeye çalışırken bu durumla yüz yüze kalabilir. Oysa ilmî menfaatler böyle değildir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şöyle ki âlimlerden birinin nasibi bir diğe­rinin mahrumiyetine dayak değildir. Çünkü ilmî menfeatler maddeden  soyut olması nedeniyle eksiklik ve kayba uğramadan arınmıştır ve ortaklık ve paydaşlık kabul eder; bağış ve infakla azalmaz, aksine verdikçe hazzı artar, faydası yaygınlaşır. İşte bunlara haset eden kötü bir tabiat ve kirli bir vicdan üzeredir. Bu nedenle de ilmî menfaatlerde haset, açgözlülüğün en fena çeşitlerindendir. Allah bizi ve sizleri böyle bir felaketten muhafaza etsin, böyle kör eden bir fitneden bizi ve sizleri sakındırsın!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İkincisi,</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">gıpta, tüm güzelliklerin, başkasının elinden gitme beklentisi olmaksızın bunların kendinde bulunmasını istemektir. Baş­kasının elinden gitme beklentisi olmaması ifadesi, bununla haset arasınındaki farkı gösterir. Bu vasıf, yani gıpta, nefsin uhrevî mutlulukları bakımından övülürken dünyevî işler bakımından açgözlülük sayılır ve zemmedilmiştir. Açgözlülüğün meydana gelmesi ve tedavisi geçmişti, bunun tedavisi de aynıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üçüncüsü olan tamah</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">, haketmeksizin ve bir şeye karşılık olmak­sızın başkasındaki bir hayra nail olmak beklentisidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ Tamahın sürüklediği kul ne kötü bir kuldur.’’(Tirmizi,Kıyame,17) Hz. Ali de (k.v.) der ki: “Akıllar için en sersemletici yerler tamahlarının şimşekle­rine maruz kaldığı yerlerdir.” Tamah açgözlülükten, tembellikten ve in­sanların ihtiyaçlarında yardımlaşması için Allah’ın koyduğu hikmeti bilmemekten kaynaklanan aşağılık bir haldir. Bu haldeki kişi hürriyetten uzak ve zelil bir kimse olup canlıların en rezilidir ve namusunu alçaklığa maruz bırakan bir kimsedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Her talep sahibi hedefine muhtaçtır ve bu ba­kımdan onun kuludur, öyleyse tamahkâr da dünyalıkların peşine düşenden ihsan bekler ve bu, varlıkların en değersizi olan dünyalıkların kuluna kul olur. Bunun yanısıra o, kulların en rezili ve en kötüsüdür, zira efendisine hiz­metin hakkını yerine getirmez ve O’nun nimetlerinin hakkım ödemekten de uzaktır. Halife Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Tamah, ebedî köleliktir.” Bunun tedavisi karşılıklı iş görme ve alıp vermenin hikmeti üzerinde düşünmektir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Zira âlemin düzeni, hediye ve armağanlar da dahil kişinin kendisinin ka­zanmadığı şeylerden vazgeçmesiyle sağlanır. Yine bunun ilacı, himmetin gelip geçici durumlardan yüce tutulması için nefsin aklî hazlara teşvik edil­mesi, hür insanlarla bir arada olmak, onların hikaye ve hikmetli sözlerini dilemektir. Hz. Ali’den (r.a.) aktarılan şu rivayet buna örnektir; “Ölmek, zillete boyun eğmekten hayırlıdır, azla yetinmek tevessül etmekten hayırlıdır.’’Denilmiştir ki, hür Allah’a tevekkül eden kimsedir, yani haketmediğini istemeyen, aksine kendisine yaraşan ve istidadının gerektirdiği şeyi Allah’ın ona bahşettiğini bilen kimsedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü kin</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">, insanın içinde gizli ve daimî olan öfkedir, Allah Teâla şöyle buyurur: “Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin tutturmaT (Haşr, 59/10). Düşmanın sıkıntısına sevinme, kinin uzantısı olan duygular­dandır ve bunun tedavisi öfkenin tedavisinden daha zordur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Kin, ancak kişi ile kin duyduğu insan arasında gerçek ve sürekli bir kardeşlik düşüncesiyle izâle edilir. Zira aynı türden iki fert arasında içten gelen bir yakınlaşma söz konusudur. Âyette şöyle buyrulur: “her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa (Bakara, 2/178). Burada asıl olana ve iki kişi arasındaki bağa itibar etmeli, dinen ve aklen uygun olmayan işler haricinde kine yola açan olur olmadık bir şeye takılıp kalınmamalıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beşincisi,</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">yalancılık, gerçekle örtüşmeyen şeyi söylemektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vay haline, her yalana ve günahkâr kişinin (Câsiye, 45/7). Hakikate aykırı bir inancı ifade etmesinden dolayı dilsizlikten daha büyük bir kötülüktür ve laf taşıma, iftira, karalama ve alay gibi birçok zararı peşinden getirebilir. Hâlbuki doğruluk, âlemdeki düzenin temel un­surlarından biridir ve eğer doğruluk ortadan kalkarsa âlemin düzeni bozulur, bekâsı ve devamı sona erer. Doğruluk, övülen tüm şeylerin esasıdır, peygam­berlik binasının direğidir, takvanın neticesidir ve fetva işinin eksenidir; ha­yırlara götüren vesiledir. Eğer doğruluk olmasaydı dinin hükümleri geçersiz olurdu. Yalancılığın sebepleri çoktur, ancak bunların içinde en baskın olanı, yalanla adi bir menfaate ulaşmaya çalışmaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun tedavisi için yerilen türden neticeleri, itimatsızlık ve hafife alınma hatırlanmalıdır. Zira her­kes doğal olarak bundan nefret eder, çok yalan söyleyen biri de böyledir, o yalanın kendisine nispet edilmesine razı olmaz, hatta bundan eziyet duyar. Yalancının sözüne güvenilmez ve hatta insanlar böyle birinin lafına bile bak­mazlar. Yalancı insanlar arasında hafife alınır ve bu durumda etkisi ve zerafeti kaybolur. Yine tedavisi, insanın kendisine mahsus vasfının, onun konuşma üstünlüğü olduğunu düşünmesidir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dilin en önemli gayelerinden biri, bir başkasına üç zaman diliminden birinde gerçekleşmiş ama kişinin habersiz olduğu şeyleri bildirmektir, yalan ise bu gayeyi yok eder, gayenin yokluğu ise bu gaye sahibini de abes kılar ve kim Allah’ın insana emanet olarak verdiği üstünlükleri ortadan kaldırırsa nankörlüğün en ilerisine geçer. Tüm zaman­larda gerçek olana aykırı düşünceyi ifade etmek bu kötülüğü daha da artırır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Altıncı ve yedincisi müellifin şu sözüdür: Yalan yere övünme,</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">kendini beğenmeden kaynaklanır, bundan da iki yüzlülük sâdır olur. Yani yalana kendini beğenme de katıldığında bundan yalan yere övünme meydana gelir. Allah Teala şöyle buyurur: “Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır.’’ (Al-i îmrân. 3/188). İnsanlar hakkındaki düşüncesini onların hayrına imiş gibi söyleyip onların kötülüğü ve hilafına olanı saklamak ise nifaktır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurur: “insanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah&#8217;ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır ‘’ (Bakara, 2/204). Bu haber verme ister sözlü ister fiilî olsun eğer onların kötülüğüne ve hilafına olanı saklamak değilse bu riyadır; insanın iç hallerine delalet eden hareketler gibi. Söz insanın gıyabında söylenirse söz için yapılırsa buna “nam alma” denir. Riya sadece sevgide olursa buna da dalkavukluk denir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki söz konusu altı özelliğin doğurduğu erdemsizlikler­den biri de cimriliktir. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Cimrilik, ayıpların bütün kötülüklerini kendisinde toplar.” Tüm kötülüklerin başını cimrilik çeker. Bu ya fakirlik korkusundan olur ve bu takdirde malların akıbeti ve yokluğa dönüşecekleri hakkında düşünmekle giderilir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ya da malla üstünlük sağlama isteğinden kaynaklanır ve bu durumda üstünlüğün kendisine ait değil mala ait olduğu, kendisinin malın hizmetçisi ve bekçisi olduğu düşünüldüğünde giderilir. Bu hususta gurura kapılma bahsinde söylediklerimiz yeterlidir. Ya da sakınılan şeyle zatî ilişki bulunmasından kaynaklanır ve bu durumda onun cevherinin üstünlüğü ve mertebece heyûlânî şeylerden uzak olduğu düşünüldüğünde giderilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki her bir hastalıktan kurtulma hakkında söylenenleri iyice kavrarsan ve bunların tedavisi hakkında belirtilen ilkeleri aklında tu­tarsan, basit olsun bileşik olsun hastalıkların sebeplerini çıkarmak ve zorlan­dığın tedavi ve maksatları bilmek sana kolay gelecektir.</span></p>
<p>Şerhu-l Ahlak-i Adudiyye – Taşköprülüzade Ahmed Efendi</p>
<p>Müellif:Adudüddin el-Îcî’</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/">Hayvani Aşk Duygusu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2015 21:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Arzularına Uymamak]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsini İyi Tanımak]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Ucb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4199</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Haris el Muhasibi&#8217;ye soruluyor)Bana nefsimin bazı ayıplarını nasıl bilebileceğimi söyle ki kalbim onu kontrol etsin ve töhmet altında tutabilsin, dedim. Dedi:Kafir olsun mümin olsun, bir insan memnuniyet zamanında yu­muşaktır,hilm sahibidir. Oysa kızgın olduğu zaman ondan yumuşaklık beklersen göremezsin, bu durumda haşinlik, kin ve diğer kötü huyları ortaya çıkar.dedi. Doğru dedim. Şöyle devam etti: Kim ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/">Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4200" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet.jpg" alt="Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında" width="400" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/nefis-ayet-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a>(Haris el Muhasibi&#8217;ye soruluyor)Bana nefsimin bazı ayıplarını nasıl bilebileceğimi söyle ki kalbim onu kontrol etsin ve töhmet altında tutabilsin, dedim.</p>
<p>Dedi:Kafir olsun mümin olsun, bir insan memnuniyet zamanında yu­muşaktır,hilm sahibidir. Oysa kızgın olduğu zaman ondan yumuşaklık beklersen göremezsin, bu durumda haşinlik, kin ve diğer kötü huyları ortaya çıkar.dedi.</p>
<p>Doğru dedim. Şöyle devam etti:</p>
<p>Kim ki ihtiyaç duyulmadığı anda birşeyi önüne serer ve ihtiyaç anında böyle yapmazsa, bu (onun) cömertliğinin aldatıcı olup gerçek olmadığını ortaya çıkarmaz mı? ihtiyaç duymadığın zaman sana verceğini vaad ediyor ama ihtiyaç anında seni yalnız bırakıyor, ona muh­taç olduğun an seni tehlikeyle başbaşa bırakıyor.</p>
<p>(İşte nefsin de) sana, (mesela) kızgınlık anında yumuşak olacağını. böylece cenneti hakedeceğini, cehennem korkusuyla Rabbinin hoşlanmadığı şekilde kızmaktan seni koruyacağını vaad ediyor. Ama ona ihtiyacın olduğu an, seni, azabına sebeb olacak şeylerle karşı karşıya bırakıyor,bunları yapman için sana yardım ve teşvikte bulunu­yor.Bu durumdan kurtulmağı sana zor gösteriyor. Sana bunu yapan­dan daha düşman kim olabilir?! Daha yalancı ve daha facir kim olabilir?!</p>
<p>Aynı (yalancılık ve düşmanlığı) ihlasda da yapar: Bir amele başla­madan önce, bu ameli yaparken, -güya-, kendisine muhtaç olduğun (kıyamet) günü amelinin boşa çıkmasından korktuğu için ihlasla dav­ranacağı hususunda seni te’mineder, bol keseden konuşur. Bu ihlas ise, ihlaslı olmağa niyetinden ibarettir.</p>
<p>Bu ameli yapmaya başladığın zamansa,seni girmeğe davet ettiği şeyden kaçmaya başlar,yapmaya söz verdiği şeyi yapmaktan imtina eder,arzuyla riyaya koşar,ihlaslı olmaktan imtina eder.Amelinin kabulüne sebep olcak şeyleri kabul etmekten imtina ede,ameline muhtaç olduğun(kıyamet günü)avuçlarının boş kalmasına sebep olcak şeyleri yapmaya çağırır.</p>
<p>Amel anında ihlaslı olmayacağını, böyle yapmakla, kendisine muhtaç tolacağın (o kıyamet günü) amelini boşa çıkarmak istediğini baştan söyleseydi, sözünde durmuş olmaz mıydı?!</p>
<p>Verada da böyle yapar Ortada hiçbirşey yokken veraya söz verir -ki bu veraya niyyetten başka birşey değildir-Herhangi bir deneme anında, Allah’ın sana gadabından , senin azabı hakedip sevaptan mahrum kalacağından korkarak Allah’ın hoşlanmadığı şeyi bırakacağını , azabdan kurtulma ve kurtuluş ve sevaba ulaşma umuduyla masiyetten uzak kalacağını sanırsın.</p>
<p>Ama bir imtihanla karşı karşıya olduğu zaman, arzularının doğrultusunda davranmağa başlar : cehennem korkusu ve sevaptan mahrum  kalmak istememesinden dolayı kaçınacağını sandığın şeyin peşine düşüp, azabdan emin olmak, kurtuluş ve sevaba erme umuduyla yapacağını sandığın veradan imtina eder.</p>
<p>Sana en düşman olan kişi, seni hata ve gaflete düşürecek bir şeyden  tamamen emin kılıp sakınmağa gerek duymayacak kadar bir rahatlık duygusu verip, bu durumla karşılaştığın zaman ise, istediği ve arzu ettiği şeye erişmek için, senin helakini ve tökezlemeni isteyen kişiden, de düşman olabilir mi?!</p>
<p>Zühd de de aynı şeyi yapar: Hiçbir mülke sahip değilken, sana zahidmiş gibi görünür, onu zahidlerden sanırsın. Dünyaya veya dünyadan az birşeye sahip olduğu zaman, ona olan rağbet kabarır; rağbete doğru surüklenen ve çekilen, zühdden uzaklaşan, hatta zühde engel olan ve böylece sana verdiği sözünde durmayan o olur. Sana da vadettiğinin aksiyle başbaşa olmak kalır.</p>
<p>Aynı (oyunu) rızada da yapar: Henüz rahat ve sağlıklı iken, bela ile musibetlerden uzak iken, onun (Allah’tan ) razı olanlardan olduğunu sanırsın. Oysa bu hal, mümin olsun facir olsun herkesin rıza hali içinde olabileceği bir haldir. Zira burada, nefslerin sevgisine uygun , muva­fık olan bir haldir. Oysa rıza burada aranmaz ki.. Burada gösterilcek bir rıza da rızaya niyetten başka birşey değildir. Bela ve musibetlerin; gelmesinden sonra gerçek rıza (veya rızasızlık) hali belli olur.</p>
<p>Bedenine bir musibet  veya bela gelince veya geçim sıkıntısı gibi dünyevi bir meşakkate düşünce,(bir de bakarsın), nefsinin rıza hali kaybolmuş ,hatta aceleciliğe ve memnuniyetsizliğe kapılan, rıza haline etmene engel olan, o hale ermek istemeyen, kısaca, va’dine vefa göstermeyen yine bu nefsin olur.</p>
<p>Aynı şekilde, elinde her türlü imkanı varken, dünyası ve geçimi yolundayken, nefsin sana, Allah&#8217;a karşı tevekkül ve güven içinde olduğu zannını verir. Ama insanlara vesair esbaba değil de yalnız Allah&#8217;a güven duyman gereken bir durumla karşılaştığın zaman, arzularına yapışır, halktan birşeyler beklemeğe ve korkmağa , sebeblere önem vermeğe , halka yaltaklanmaga başlar ve ona muhtaç olduğun an seni yâlnız bırakır. Tevekkülden yüz çeviren ve senin Allah a tevekkülüne engel olan da o (nefsin) olur.</p>
<p>Allah , seni onunla mücadeleye karşı uyaracak, geç de olsa sana olan vadini, ve bu vadini bozması yüzünden başına gelenleri, yapmağa azmettiği şeyden vazgeçmesini hatırlatacak olsa, sana karşı bunları yaptığını inkar eder ve kabulden imtina eder</p>
<p>Ona Allah&#8217;ın iyi ve kötü amellere vereceği karşılığı ve cezayı hatır­latmağa , Allah&#8217;ın onu görüp gözettiğini, kıyamet günü hesaba çekilece­ğini hatırlatmağa, bu hususta yakin ve marifeti aramağı, basireti gö­zünde büyütmeğe çalışırsan, bu davranışın, boyun eğdiği şeylerin aksi­ne,onun, arzu ve tabiatını bastırır.</p>
<p>Ancak (nefsin) seni, kendisiyle açık ve gizli bütün kötülükler ara­sına girdiğini görünce, gizli ve anlaşılması çok zor kötülüklerin peşi­ne düşer. Riyayla yapmacık harekette bulunmayı, ucbla rahata erme­ği , kibirle büyüklenme ve övünmede bulunmağı sende bir huy haline getirmeğe uğraşır. Ahirette işe yarayacak hiçbirşey istemiyormuşçasına, (çağırdığı kötülüklere) icabet edilmesinden zevk duyar.</p>
<p>Sen onun gayretlerini boşa çıkarmağa çalışsan, bu işine gelmez. Ne olursa olsun zevklerine ulaşmak ister ve bundan dolayı ne olacağı­na aldırmaz bile.</p>
<p>Ona yüklenip seninle cedelleştiği noktaları ve hilelerinin püf noktalarım tesbit etmeğe uğraşırsan, bundan hiç hoşlanmaz. Allah’ın sana yapma imkanını verdiği (amellerini) ve bunları kabul etme ve amellerin boşa çıkması , Allah’ın öfkesine hedef olmak gibi vaidlerini hatırlatırsan, kalbine korku ve sakınma duyguları galib olur, nefsin de istemeye istemeye boyun eğer. Sonra, sen Allah’a kalbinde gerçek korku olanların korkusu ile yalvarıp, mü’minlerin söylediklerini söylemedikçe, Allah önünde boyun eğenlerin tazarrurunu gösterip,gıybet,yalan,riya, kibr,hased ve aldanma gibi dini yaşamada karşılaştığın afetleri anlatmadıkça bu azmi vermesiyle yetinme zira sözünden vazgeçip kötülüğe yardım eder.</p>
<p>Onun verdiği sözlere aldanma; göründüğü gibi olduğunu sanma. Zira o, söylediklerini uygulamağa , iddia ettiği şeyleri tasdik etmeğe, açığa vurduğu şeylerin gerçekten kendisinde mevcut olduğunu ispata ihtiyacın hasıl olduğu bela ve musibetlerle karşı karşıya geldiği zaman, birdenbire değişir ve bunların tersini işler.</p>
<p>Oysa sen,Allah&#8217;a olan korkunun, kalbindeki aslı duygu olduğunu sanıyordun. Sıdk, ihlas, zühd, tevekkül, rıza vs. hep kalbimle yerleşmiş duygular sanıyordun. Bu duyguların ve hallerin kalbinde yerleşmiş haller olup olmadığını ortaya çıkaracak olaylarla karşılaşınca, hevan, bu güzel hasletleri yaşamaktan imtina eder, arzuların, bunların tersini ister. Eğer bunlar kalbinde olsaydı, ihtiyaç duyduğun anda zıdları değil kendileri ortaya çıkardı. Zıdları ortaya çıkacak olsa da menederdi. Şimdi artık, bunların boş iddialarla elde edilemeyecek ihsanlar olduğu­nu anlamışsındır umarım.</p>
<p>Bazı insanların sana “başına birşey gelirse, senin yanındayız” deyip başına geldiğinde de seni yalnız bırakıp gitseler, sen onları arayıp bula-masan ve seninle olmadıklarını, seni aldattıklarını anlasan ne yaparsın? Sen onların vefasızlıklarına, senden kaçmalarına şaşırırken, bir de sana karşı düşmanına yardım ettiklerini, onunla birlikte sana saldırdıklarını görecek oban, onlardan daha çok uzaklaşır, vaadlerine artık inanmazsın (değil mi?), ikinci kere sana yardıma söz verseler, (artık inanmak şöyle dursun) kızarsın.</p>
<p>Nefsini de iyi tanı: Senin herhangibir hayrı istediğin her zaman, o seni, bunun tersine sürüklemeğe çalışır; herhangi bir kötülükle karşılaştığın her zaman seni bu kötülüğü yapmağa davet eden de odur. Yapmadığın bir hayrı, yapmamana sebeb de odur; yaptığın kötülüğü yapmana sebeb de o&#8230;</p>
<p>Sana düşen onu tanımaktır. Zira o, ne dünya rahatlığından bıkar, ne de ahiret gafletinden&#8230; Onu ahiret hakkında gafletinden uyandırmağa çalıştığında, o da sana dünyayı hatırlatmağa ve seni ardı arkası kesilmeyen arzular içine sürüklemeğe çalışır: Seni namazından meşgul (edecek şekilde, dünya işlerini hatırlatır durur. Bunları hatırlamadan iki rekat namaz dahi kılamazsın. Ahireti düşünecek bir saat dahi bulamazsın. Zira nefsin» seni bunlardan almağa, dünyaya çekmeğe uğraşır.</p>
<p>Gafil olursan, dünyaya meyleder, onunla meşgul olursun. Gafletinden uyanıp ahiretinle ilgili birşeyler düşünmeğe çalışsan, seni bundan alıkoyacak meşgalelere çekmeğe uğraşır.Onun arzuları, senin aklını alt etmiştir. Aklın uyur da o uyumaz. Aklını ikaz etmeğe kalksan, bunu yapmaman için uğraşır. Onu öldürmek sana helal olmadığı gibi ondan ayrılman da mümkün değildir. O, bu haliyle, sana düşman mesabesindedir. Onu tanı ve ondan sakın. Zira ondan sakınman, onu tanımanla mümkündür. * Rabbine güven, Ona dayan, O’na inan. Nefsine karşı nefret ve öfke içinde, Rabbine karşı sevgi ve muhabbet içinde ol. Nefsinden ümitsizlik, Rabbinden havf ve reca içinde ol. Rabbinin nimet, ihsan ve yaptıklarınla seni üstün kılmasını itiraf, ikrar ve şükr içinde bil. Nefsinin, Allah’tan uzak olduğunu bil. Zira nefsin şu iki arkadaşın gibidir: Birisi, anne ve baban gibi öldürmesi sana helal olmayan biri&#8230; Tek arzusu, zevklerine kavuşmak, bedenini rahatlatmak. Bu hususta onu azarlasan, bir dalgınlık anında kafanı ezmek için bir taş getirir. Diğer arkadaşın seni içinde bulunduğun dalgınlıktan uyandırır ve (bu taş atanın) elini tutar, sen de kalkar elinden taşı alır atarsın.</p>
<p>Aynı şekilde, (birinci arkadaşın) içinde zehir olan bir yemek yapsa, diğeri de seni bu hususta uyarsa ve (yemekte) ne olduğunu bilsen, zehir katan arkadaşına kinin, seni uyarana karşı da sevgi ve muhabbetin artmaz mı?! Birinciye karşı daha dikkatli olurken İkinciye karşı daha çok güven ve emniyet duygulan içinde olursun. Seni aldatmağa çalışandan ümidini keser, uyarandan ise ümit ve beklentilerin artar. Onu anladığın ve şerrinden uzak olduğun için, artık ona karşı ucb içinde olmazsın. Seni tuzağa düşürmek isteyenin hilelerinden kurtulman için uyaran ve ikaz edenin , sana olan ihsanlarını ve senden üstünlüğünü ikrar edersin.</p>
<p>İşte bu misaldeki düşmanın nefsindir. Seni uyaran ve ikaz eden de Rabbin. Nefsin seni nice kötülüklere sürüklemek istedi, sen de yapmak istedin yada yaptın da Allah seni nice defalar uyardı, sen de bu kötülüklerden vazgeçtin ve yapmadın veya yaptın da pişman oldun, tevbe ettin.</p>
<p>Nebini (bu yönleriyle) tanırsan, Allah’a olan sevgin ve muhabbetin, nefsine olan nefret ve kinin ; Allah&#8217;a tevekkül ve güvenin, nefsinden ümitsizliğin; Allah’a inancın; nefsine karşı teyakkuz ve korkun artar da yaptığın şeylerle ucba kapılmazsın, bunları nefsinden olmadiğinı kabul edersin. Zira bilirsin ki, onun sevdiği şey, yaptığın iyilikler değil,  bıraktığın kötülüklerdir.</p>
<p>Nefsin arzularına karşı seni uyaran ve bu hususu sana yardım eden gene nefsin olamaz; Allah ur Allah&#8217;ı da <em> </em>iyi tanı onu da (nefsini de) &#8230; Zira onu tanırsan, ona dürüst davranırsın, dürüst davranıp onu kandırmadığın zaman,arzularına meyletmezsın, böylece Allah&#8217;a da dürüst davranmış,Ondan korktuğunu göstermiş, O&#8217;na yönelmiş, O&#8217;na güvenmiş olursun. Öyleyse, recadan  ayrılmadan ve böylece ümitsizliğe düşmeden, iyiliklerin az olmasın-dan veya olmamasından onu şuçlu bul, (hatalarını) araştır. Bir kusurunu bulamazsan, Allah&#8217;a hamdet, O’nun istemediği birşeyi yapacak,  arzularının galebesi ve onları efendisi olarak görmesi yüzünden O’nu hatırlamayacak diye devamlı korku içinde ol. Allah&#8217;ın , yaptıklarını  kabul edeceği ümidini de hiçbirzaman bırakma.</p>
<p>Allah’ın hoşlanmadığı birşey yapmışsan, afvını umar ama afvedilmeme korku ve terddüdünü de bırakmazsın. Bu korkuyla, Allah’ın seni affetmesini ve hoşgörmesi recası içinde, beklentisi içinde olursun. Çünki, kim afvedilmeyeceğinden gerçekten korkarsa, (büyük bir ihtimalle) afvedilir; kim de bundan emin olursa, gaflete düşmüş olur, (büyük bir ihtimalle) afvedilir.</p>
<p>Nefsinden sakın ve onu devamlı araştır. Onunla, zalim, hain ve aldatan, delilinde beliğ ve güzel konuşmasıyla batıl sözü süsleyen düş-man seninle yaptığı muhasama ve mücadeleye benzer bir muhasama <em> </em>ve mücadele sürdür, öyle ki adil delillerini öne süresin. Deliller onun  aleyhine oluncaya dek araştır veya onu suçüstü yakala ki artık (aksini öne sürecek) delil bulamayıp, suçluluğunu kabul ede, boyun eğe. İtiraf <em> </em>ettiği veya delillerle isbatlanan bir (suçunu, hatasını) kabulden imtina  ederse, onu hüküm mevkiine iletirsin, (suçlulara verilen) haps, döv-me (gibi) bir ceza verilir. Bunu görünce, ulaştığından daha azının verilmesi ve kaçındığı şeyin de daha fazlasının alınmasının mümkün olmadığını (yani herşeyin bihakkın yapıldığını) anlar ve hakkı teslim, zulmü reddeder.</p>
<p>Aynı şekilde, onunla. Kitap ve Sünnete uygun bir mücadele ve muhasama et, delillerini getir, ayıplarını araştır. Ona yalan ve pisliklerini hatırlat. Hakkı kabule ve itirafa boyuneğerse, mazeretlerinin, aldatma­larının, sahte delillerinin sonu gelir. Yok boyun eğmezse, onun ce­hennemi hatırlat ki bu da( yukarıdaki misaldeki) hapis ve eziyettir. Azabının şiddetini hatırlat, bu azabdan kurtulamayacağını hatırlat Bunu akli gözüyle ve ayne’l-yakin görür ve korkusu ayaklanırsa, boyuneğmezse, pişmanlık ve (bunları bir daha yapmamağa) azmetme hususunda artık kendine malik olamaz. Ulaştığından fazlasını kaybettiğini görünce, hakka boyuneğer.</p>
<p>Bundan sonra sen ondan sakınmağa yine devam et ki seni, vazgeçtiğın (kötülüklerine) döndürüp ahdini bozan durumuna düşürmesin. Seninle muhasamaya girerse . (hatalarını göster) delillerini getir, azabı hatırlat ve (hatalarından) vazgeçtiği zaman alacağı sevab ile ümitlen­dir, yakını müşahede etmesine yardım et. Ona karşı Allah&#8217;ın yardımım iste. Allah’a güvenerek tevekkül et. Hakkında hûsn-i zan besle. Allah seni nefsinle başbaşa bırakıp (yardımını kesecek olsa), iyi bir şey yapmasından ümidini kes(men gerektiğini unutma).</p>
<p>Öyleyse Allah&#8217;a güven. Nefsinden ümit ve beklentilerini sona er­dir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/">Nefsin Rağbetinin Kötülüğünün Nasıl Bilineceği Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-ragbetinin-kotulugunun-nasil-bilinecegi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Sevgisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2015 14:29:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İntikam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3812</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğumdan hemen sonra insanın ilk alemi başlar -ki hayvanlar alemidir.Bu alem onu yemeye,içmeye,helal ya da haram birleşmeye sevkeder.İnsan orada sebat eder,imana ve amele dönmezse dünya sevgisi ona galebe çalar,dünyadan her istediğini de pek tabii elde edemez,neticede yırtıcılar alemine girer. Kibir,kin,hased,intikam,mukadderse katil ile vasıflanır ve o insanın sireti yırtıcı hayvanlara döner.Eğer bundan da imana ve amele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/">Dünya Sevgisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-4590" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu.jpg" alt="Dünya Sevgisi" width="401" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu.jpg 596w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a></p>
<p>Doğumdan hemen sonra insanın ilk alemi başlar -ki hayvanlar alemidir.Bu alem onu yemeye,içmeye,helal ya da haram birleşmeye sevkeder.İnsan orada sebat eder,imana ve amele dönmezse dünya sevgisi ona galebe çalar,dünyadan her istediğini de pek tabii elde edemez,neticede yırtıcılar alemine girer.</p>
<p>Kibir,kin,hased,intikam,mukadderse katil ile vasıflanır ve o insanın sireti yırtıcı hayvanlara döner.Eğer bundan da imana ve amele dönmezse mevki hırsı galebe eder,muradına ancak hilelerle erişir ve sonunda devler ve şeytanlar alemine girer.Hile,hud&#8217;a yalan,gıybet,koğuculuk ve iftira ile İblis gibi halk arasına fitneler düşürmek gibi huylarla vasıflanır.Orada kalırsa Esfel-i Safilin (aşağıların aşağısı) da kalmış ve insanların en sapkını olmuş olur.</p>
<p>Niyazi Mısri,İrfan Sofraları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/">Dünya Sevgisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
