<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haçlı Seferleri | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hacli-seferleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 May 2019 21:15:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Haçlı Seferleri | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mumyalar,Yamyamlar ve Vampirler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mumyalaryamyamlar-ve-vampirler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mumyalaryamyamlar-ve-vampirler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 13:30:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Tarihinin Yazılmamış sayfaları]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Francis Bacon]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek yamyamlar kimlerdi?]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mumyalar]]></category>
		<category><![CDATA[Rıchard Sugg’]]></category>
		<category><![CDATA[Roma İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Yamyamlar ve Vampirler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21561</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Tarihinin Yazılmamış sayfaları 18. yüzyılın sonuna kadar Avrupalıların epilepsi, morarma, yaralanma, iltihaplanma,veba, kanser, gut hastalığı ve depresyon gibi birçok hastalığı tedavi etmek için insan kanını, etini, kemiğini, yağını, beynini ve derisini reçete olarak yazıp kullandıklarını biliyor muydunuz? Durham Üniversitesi’nden Rıchard Sugg’un Türkçesi Ketebe Yayınları’n-dan çıkacak olan Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler adlı kitabından çarpıcı bölümleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumyalaryamyamlar-ve-vampirler/">Mumyalar,Yamyamlar ve Vampirler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22012" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-1024x692.jpg" alt="" width="480" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-1024x692.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-600x406.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-300x203.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-768x519.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir-1536x1039.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/vampir.jpg 1600w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" /></p>
<p><strong>Avrupa Tarihinin Yazılmamış sayfaları</strong></p>
<p><em>18. yüzyılın sonuna kadar Avrupalıların epilepsi, morarma, yaralanma, iltihaplanma,veba, kanser, gut hastalığı ve depresyon gibi birçok hastalığı tedavi etmek için insan kanını, etini, kemiğini, yağını, beynini ve derisini reçete olarak yazıp kullandıklarını biliyor muydunuz? Durham Üniversitesi’nden Rıchard Sugg’un Türkçesi Ketebe Yayınları’n-dan çıkacak olan Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler adlı kitabından çarpıcı bölümleri paylaşıyoruz. Her satırı Avrupa’nın yamyamlık tarihiyle ilgili tüyler ürperten örneklerle dolu olan kitap, az sonra okuyacaklarınızdan çok daha kan dondurucu, telaffuzu bile zor olan uygulamalara dair örnekler veriyor.</em></p>
<p>Richard Sugg</p>
<p>Okullarda nadiren öğretilen konulardan biri de şudur: I. James (İskoçya ve İngiltere Kralı, 1603-25) cesetten yapılan ilaçlar kullanmayı reddetti; II. Charles (İngiltere Kralı, 1660-85) cesetten ilaç yaptı ve I.Charles (İngiltere Kralı, 1625-49) cesetten yapılan ilaçlara alıştırıldı. Yalnızca bu bile İngiltere’nin Stuart Hanedanı’na mensup ilk üç monarkına ilişkin oldukça sıra dışıbir tablodur. Meseleyi açıklığa kavuşturmak için şunu da eklemeliyiz: I. James çok küçüktü ve ona öğütülmüş insan kafatası tavsiye eden doktor olan Sör Theodore Turquet de Mayerne, Avrupa’nın en ünlü hekimlerinden biriydi. Dahası, İngiltere’de II. Charles, Fransa’da I. Francis(Fransuva), Danimarka’da IV. Christian ve III. William gibi asil yamyamlar sosyal buzdağının yalnızca görünen kısmından ibaretti.Velhasıl, erken modern dönem Avrupa’sında 200 yılı aşkın bir süre, zengin-fakir, eğitimli-cahil herkes az ya da çok yamyamlığa ortak olmuştu. Mısır mumyalarından ve Kuzey Afrika çölünde kum fırtınasında ölenlerin kurumuş cesetlerinden ilaçlar yapılıyordu. Bu dönemin sonraki yıllarında asılarak idam edilen suçluların cesetleri yeni ve daha az egzotik bir insan eti kaynağı oluşturdu. İnsanın kanı da içiliyordu.</p>
<p>Kan bazen kafa kesilerek yapılan idamlardan hemen sonra taze ve sıcak olarak, bazen canlı bir gönüllüden doğrudan alınarak,bazen kimyasal işlemle kurutulmuş, toza dönüştürülmüş veya damıtılmış olarak temin ediliyordu.İnsan yağı diğer bütün parçalardan daha dayanıklıydı: genellikle krem veya merhem şeklinde haricen kullanılıyordu.Kafatası kemiklerinin belli kısımları toz veya sıvı olarak damıtılmış halde yutuluyordu. Mesela Londra’daki eczanelerde insan kafataslarının bütün halde satılık olduğunu görebilirdiniz. Bazıları üzerinde yosunlar büyüyordu ve bunlar öğütülerek burun kanamaları ve diğer kanamalı hastalıklarda kullanılıyordu.Hem kafatası kemiği, hem de kafatası yosununun -otoritelerin çoğunun kabul ettiği üzere- tercihen asılma veya boğulma yoluyla şiddet içeren bir ölümle karşılaşmış kişiden alınması gerekiyordu. Bunlar insan bedeninden üretilen en yaygın ilaçlardı. Ama bazı hekimler ve hastalar için kafa ile ayak arasında şu veya bu şekilde kullanılamayacak hiçbir şey yoktu: saçlar,beyin, kalp, deri, akciğer, idrar, âdet kanı,plasenta, kulak kiri, salya ve dışkı…Tıbbî yamyamlık bir ölçüde Ortaçağ’dada uygulanıyordu.Ancak işin ironik tarafı, Yeni Dünya (Amerika) yamyamlarının haberlerinin Roma, Madrid, Londra ve Wittenberg Hıristiyanlarını öfkelendirmesidir. Bütün bunları tamamen unuttuğumuz için şimdi bize çok tuhaf geliyor. Ve geçmişin unutulmuş tuhaflığı öykümüzün merkezini oluşturduğu için,kasıtlı olarak unutturulan bir konuyla başlayacağız.</p>
<p>Sanayi öncesi, bilim öncesi dünyada tabiat nadiren bizim dostumuzdu. Çoğu zaman tabiat bizi öldürmeye çalışırdı.İklimin son derece sert olduğu o çağlarda, birçok kimsenin soğuktan korunma imkânı pek yoktu. Erken modern dönemin tamamı değilse bile büyük bir kısmı Küçük Buzul Çağı dönemine denk geldi. Thames Nehri üzerindeki buz panayırları sık tekrarlanıyordu. İlki 1564yılında, Shakespeare’in doğum yılında yapıldı. Diğerleri ise 1608 ve 1620-21 kışlarındaydı. 1814 yılı gibi geç bir tarihte bile panayır yapmak mümkün olmakla kalmıyor, donmuş Thames’in üzerinden(muhtemelen oldukça sinirlense de) bir fili bile geçirmek mümkün oluyordu. Bu konuda kuşkusu olanlara, özellikle unutulmaz özelliklere sahip 1683-84 kışını hatırlatmak gerekir. İngiltere, Fransa ve Hollanda kıyılarında birkaç kilometre açığa kadar deniz bile donmuştu.Bu tür dönemlerde yalnızca insan ile tabiat arasına bilim ve teknolojinin çok girmekle kalmaz; aynı zamanda Avrupa’nın tamamına yakınında adaletsizlik egemendir.</p>
<p>Cesetten ilaç yapma ağı monarktan sıradan insana (hekimden mezar soyucusuna) kadar çok geniş bir alanı kapsar. Suça bulaşmak zorunda kalanlar, kendilerini darağaçlarında buluyorlardı. Oradan da (cesetleri) bir eczanenin yolunu tutuyordu. Sonrasında da hastalar tarafından ilaç olarak tüketiliyorlardı.</p>
<blockquote><p><strong>FİLOZOF BACON’DAN KAFATASI YOSUNU REÇETESİ ALIR MIYDINIZ?</strong></p>
<p>İngiliz düşünür Francis Bacon,1626 yılındaki ölümünden bir süre önce, “kanamayı durdurmada mumyanın çok etkili olduğu”na dair halk inancını tekrarlıyordu.Ayrıca yara akıntısı için bir reçeteyi naklediyordu. Bacon özgün formül konusunda şüpheli olsa da, bu ilacın etkisini açıkça reddetmiyordu.Temel katkı maddelerini sayarken“en tuhaf ve bulunması en zor olan ölmüş, gömülmemiş bir ölü adamın kafatası üzerindeki yosun ile büyüme aşamasında öldürülmüş bir ayının yağıdır” diyordu. Tıp alanındaki birçok otorite bu yosunun (usnea), şiddet yoluyla, tercihen asılma veya boğulma yoluyla öldürülmüş bir genç adamın kafatasından alınması gerektiğini belirtiyordu. Asılmış ceset bulmak çok zor değildi; ancak Bacon’ın sözünü ettiği zorluk muhtemelen kafatasının gömülmeden bırakılması ve yosun oluşmasının zaman almasından kaynaklanıyor olmalıdır. Bu tedarik güçlüğü sonraki yıllarda ortadan kalkmış gibi görünür. Bacon’ın kendisi de pratik bir çözüm olarak, usnea bulmak için muhtemel bir Jakoben kaynak önermektedir. Gözlemine göre “İrlanda’da gömülmeden yatan öldürülmüş ceset yığınları bulunmaktadır.”</p></blockquote>
<p>Bir bakıma bu hikaye, geçmişin sosyal adaletsizliğinin canlı bir anlatımı niteliğindedir ve bizi Jakoben bir saraylının, bir zanaatkârın karşılayabilmek için 170 yıl çalışması gereken bir meblağla bir akşam yemeği ve eğlenceli davet verebildiği döneme götürür. Bu dönemde cesedinizin (yalnızca idamdan sonra değil, savaş veya mezar soygunu yoluyla da) istismar edilmesi, oldukça rutin bir tehlike idi.Bazı kimseler ise hayattayken kanlarını satıyorlardı.Bu kitabın (Mummies, Cannibals and Vampires) ilk baskısının 2011 yılında yayınlanmasının ardından Londra Sosyalist Tarih Cemiyeti için bir konuşma hazırlamak, bu kadar şiddetli ve aynı zamanda dinî hiyerarşiye sahip bir dünyada yaşamanın ne kadar büyük adaletsizlik olduğu görüşümü daha da güçlendirdi.Shakespeare veya Dryden’ın çağdaşlarının birçoğu için cesetten ilaç yapmanın,yoksulların, zenginlerin ve aristokratların gözünde Hindistan’ın en alt kastına mensuplar gibi dokunulmaz göründüğü bir çağa, sapkın ve sapıkça bir aşinalık kazandırdığını fark ettim.Böylesine katıbir sınıf sistemi dünyasında, cesetten ilaç yapmak, en mütevazı ölü suçlunun, hayattayken asla onlarla konuşma lütfunda bulunmayacak bir kadın veya erkeğin vücudunda yolculuğunun sona ermesi anlamına geliyordu.</p>
<p><strong>Gerçek yamyamlar kimlerdi?</strong></p>
<p>Peki gerçek yamyamlar kimlerdi? Kitapsız, silahsız, giyecek pek giysisi olmayan ve bilinen tanrılara daha az ibadet edenler mi? Yoksa ceset eti, kanı ve kemiğini yeme kararlılığı içinde, yamyamlık ticaret ağını kara ve okyanusun yüzlerce kilometrelik kısmına yayan, yamyamlık laboratuvarları kuran, nebbâşları finanse eden ve insan cesedi ve kafataslarına ağır gümrük vergileri koyanlar mı?16. yüzyılın sonlarında Ambroise Paré,mumyanın “neredeyse bütün hekimlerimiz için” iltihaplara karşı “ilk ve son ilacı”olduğunu savunuyordu. 17. ve 18. yüzyıllarda ceset ve beden sıvıları ilaçları, ailetıbbî reçetelerinde yer alıyor, bu reçetelerde zaman zaman da tam olarak nelere iyi geldiği ve hangi hastaları tedavi ettiği yer alıyordu. Almanya ve Danimarka’da yoksul vatandaşlar darağaçlarının kenarında bekleyip, insan kanı içmek için güçleri yettiğince para ödüyorlardı. 19. yüzyılda İsveç’te ceza olarak kafa kesmenin nadir olması nedeniyle suçluların kanı dahada değer kazandığından, zaman zaman yapılan idamlarda, kana susamış kalabalıkların saldırdığı ve Afrikalı Dahomey Krallığı’nın sıklıkla kınanan “dinî insan kurban etme” törenlerinin bile daha masum, düzenli ve dine uygun kalacağı kargaşalara yol açtıkları görülmektedir.</p>
<p>Bunlardan daha ilginci şuydu: Mısır mumyaları o kadar popülerdi ki, bu ihtiyaç sahte mumyacılığı doğurmuştu. Sahte mumyalar 18. yüzyılın ortalarına kadar Londra eczanelerinde satıştaydı.Stuart Hanedanı dönemine dönersek,Kral II. Charles’ın yamyamca alışkanlıkları konusunda biraz daha ayrıntı verebiliriz. Antonia Fraser’in yazdığı gibi, Charles gençliğinde Fransa’da sürgündeyken hırslı ve oldukça başarılı bir kimyager olmuştu. Daha sonra ünlüve oldukça avangard Fransız bilim adamı Nicasius Lefevre’i kraliyet kimyageri olarak atadı. Charles’ın kendine mahsus bir laboratuvarı vardı ve orijinal bir kimyasal reçete için Londra Gresham Koleji FizikProfesörü Jonathan Goddard’a 6 bin sterlin ödediği rivayet edilmektedir. Zaman zaman “Kafatası Ruhu” adı verilen ve Charles ile yakından özdeşleştirilen builaç, ayrıca Kral Damlası adıyla bilinmektedir.</p>
<p>Charles, 2 Şubat 1685’te uykusundan betibenzi atmış bir halde uyandı. Gerçekten de ciddi biçimde hastalanmıştı ve yalnızca dört gün sonra ölecekti. Hemen aradığı ilk ilaç (belki de sizin parasetamol veya ekinezya aramanız gibi) damıtılmış insan kafatası tozu oldu. Yine ölüm döşeğinde yatarken, hekimleri de Charles’a aynı ilacı yüksek dozlarda verdiler. Fraser’ın anlattığına göre, birkaç ay önce kralın bitkinliği nedeniyle “uzun yürüyüşleri istemeden kısaltılmıştı”. Buna göre “yürüyüş isteği şimdi onun laboratuvar çalışmalarına kanalize edildi. Saatler boyu ‘takıntılı bir şekilde’ kendisini deneylerine adıyordu”.2009 yılında konuştuğum bir gazete muhabiri, bu ünlü monarkın (çoğu zaman zarafet ve zekâ timsali olarak sunulan bu kralın) kendi laboratuvarında insan kafatası tozu hazırladığına inanamıyordu.Charles bütün sözde rahatlığı ve nazikliğine rağmen, onun yönetimi döneminde mahkûmların kasıtlı olarak kulede“beline kadar çamur ve suyun içinde kalacağı bir zindana” atılmasına ve ancak ölmek üzere olduğu bildirilince oradan çıkarılmasına izin veriyordu.</p>
<p>II. Charles’ın tahta çıkmasından kısa süre önce veya tam o sırada insan cesedi kullanımı en acımasız ve (bizim bu çağdaki bakış açımıza göre) çoğu zaman tiksindirici hale gelmiştir. 2006 yılında tıbbî yamyamlık konusunda bir makale hakkında sohbet ettiğimiz BBC History Magazine editörü Dr. David Musgrove,“Bundan neden bizim haberimiz yok?”diye sormuştu. Üç yıl sonra bir Der Spiegel haberinin internet versiyonu kısa sürede internette yayılınca kamuoyunun onun şaşkınlığını örtülü biçimde paylaştığından kuşkulanmaya başladım.Bazılarına göre bu kitabın en önemli özü, tıp tarihinin bir başka ihmal edilen dönemini ele almasında değil, en derin tabularımızdan birinin tarihini temelden gözden geçirmemizde yatmaktadır.İnsanları yemeyiz ve yiyenler yalnızca vahşilerdir (veya daha sonraki görüşe göre vahşi psikopatlardır).</p>
<p><strong>Doktordan “bebek beyni yiyin”tavsiyesi </strong></p>
<p>Milattan sonra 25 yılı civarındayız. Yer Roma Kolezyumu. Bir gladyatör arenanın toprak zeminine düşmüş yatıyor. Ardında ilk düştüğü yerden sürüklendiği yolu gösteren kara bir iz uzanıyor. Yakından baktığımızda yaralı adamın önüne çömelmiş birisinde tuhaf bir şeyler olduğunu fark ediyoruz. Duruşu kanamayı durdurmaya, hatta kalp atışı veya nabzını ölçmeye çalışan bir doktorunkine benzemiyor.</p>
<p>Biraz daha yakınlaştığımızda aniden geri çekilmek veya gözlerimizi kapatmak isteyebiliriz. Adam yaralı savaşçının üzerine öylesine tuhaf bir açıyla eğilmiş ki, yüzü gladyatörün boğazındaki bir deliğe bastırılmış haldedir. Adam yaradan kan içiyor.Neden peki? Artık fark etmiş olduğunuz gibi, o adam aslında bir hastadır. Epilepsi hastalığı var ve bu gizemli hastalığı için yaygın olarak bilinen bir tedavi yöntemine başvuruyor. Rivayetlere göre o ve aynı hastalığa yakalanan diğer kimseler gladyatörlerin bedenlerinden kanı “bardaktan içer gibi” içiyorlardı.İşte o tarihlerde bir hekim “kutsal hastalık” için daha uzun süreli bir yamyamlık içeren tedavi önerebiliyordu. Benzer bir tedavi yönteminde yine bir gladyatörden elde edilen dokuz doz insan ciğeri kullanıyordu. Romalı hekim Scribonius Largus, “öne fırlayan ve tozlar içinde yatan gladyatörün ciğerinden bir parça koparan” Romalı seyircilerden söz eder.</p>
<p>Bu çağda muhtemelen birçok potansiyel kan ve ciğer kaynağı bulunuyordu. Ancak gladyatörün oldukça maksatlı ve hassas bir seçim olduğuna inanmak için iyi bir neden bulunabilir. Zira gladyatör genç ve güçlüdür ve sağlıklı iken ölmektedir.Ayrıca anlaşılacağı üzere cesurdur ve bu noktada (ve Rönesans boyunca) ciğer fizikî cesaretin mekânı olarak biliniyordu.Buna rağmen kansız veya kalitesiz kan ihtiva eden ciğerlere sahip olanlar korkak, beyaz veya ‘leylak ciğerli’ ya da (daha yaygın olarak) ‘sarı’ ciğerli sayılıyordu.Peki bu tedavi konusunda tıp otoritelerinin görüşü neydi?</p>
<p>Bir tarihçi bize “ölü bir gladyatör, savaşçı veya sokak kavgacısının kanını içeren bir epilepsi (sara) ilacının, Celsus ve Galen tarafından kınanmasına karşın, 570 yılları civarında Trallesli (Aydınlı) Alexander tarafından mükemmel ve gücü kanıtlanmış bir ilaç…” olarak öne çıkarıldığını anlatıyor. Ünlü hekim Celsus’un (MÖ 25- MS 50) bu tür tedaviyi tiksindirici bulmakla birlikte, faydasını inkâr etmediğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu arada Romalı ansiklopedist Yaşlı Pliny’nin (MS 23-79) Tabiat Tarihi adlı kitabında “epilepsi hastaları tarafından gladyatörlerin kanının hayat suyuymuş gibi içildiğini” okuyoruz. Bu durum Pliny’nin “dehşetle titremesine” yol açmıştı. Ancak MS 300 yılları civarında Medicina Plinii adlı eserinde bu ilk yaklaşımından vazgeçmiş, yalın bir şekilde “insan kanı ayrıca(epilepsiye) karşı etkilidir” tespitine yer vermişti. Buna Romalı hekim Scribonius Largus’un başkalarının kanını içmeyi reddedenlere şu tavsiyesini de ekleyelim: “Kendi damarlarından akan kanı içebilirler”.</p>
<p>İnsan bedeninin ilaç olarak kullanımına ilişkin en erken örneklerden bazıları Rönesans dönemi yazarları tarafından nakledilmektedir. Hekim Thomas Moffett (ö. 1604) klasik cesetten ilaç yapmaya tartışmasız biçimde karşı çıkıyordu:“Bütün insanlık dışılığın merkezi ve besleyicisi Roma’da, hekimler hastalarına güreşçilerin kanını reçete olarak yazıyor,hastaların sağlam bir adamın canını kendi çürük bedenlerine çekmelerine,damarlarından kanı sıcak sıcak emmelerine yol açıyorlardı. Bu hastalar köpeğin diliyle yalamadığını iki dudaklarıyla emiyorlar… Hastalara insanın iliğinden ve bebeklerin beyninden yapılmış bir eti yemeyi reçete olarak yazmaya utanmıyorlardı”.Bu arada Yunanlar, Romalılar kadar cesur ve inançsız oldukları için insan bedeninin her türlü iç ve dış parçasının tadına bakarlardı, hatta tırnaklar bile ellerinden kurtulamazdı. Demokritos bazı hastalıkların en iyi yabancılar ve suçluların kanını sürerek tedavi edilebileceğini hayal edip tavsiye ederken, Miletus göz ağrısının insan ödüyle, Artemon epilepsinin insan kafatasıyla, Antheus kasılmaların ölü insan beyninden yapılmış hapla, Apollonius diş eti hastalığının ölü insanların dişleriyle tedavi edilmesini öneriyordu…</p>
<p>İlginç bir şekilde -cesetten ilaç yapmanın artan popülerliğinin farkında olması gereken- Moffett burada gizlice tıbbî yamyamlığın tercih edilmesi tamamen“Ortaçağa ait” bir meseleymiş gibi davranır. Ancak bu tür iğrenç uygulamaları daha da geriye götürmeye çalışarak,mantıksız bir şekilde bu uygulamalardan antik Yunan ve Romalıların Hıristiyanlık öncesi kültürlerini suçlamaktadır. Göreceğimiz gibi birçok yönüyle ceset yoluyla tedavi, kökeni ve mantığı bakımından zorunlu olarak Hıristiyan kültürünün eseridir.Bu konuya daha yumuşak yaklaşan 16.yüzyıl Fransız ansiklopedisti Pierre Boaistuau’dur:“Yunanistan ve Arabistan’ın birçok antik dönem hekimleri kemik iliklerini, insan beyni, bağırsakları ve hatta insan kemiklerinin toz ve küllerini kullanmışlar;bunların içilmesi yoluyla tıpta muazzam sonuçlar elde etmişlerdir”.</p>
<blockquote><p><strong>ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ PAPA GENÇLERİN TAZE KANINI İÇTİ</strong></p>
<p>1492 Temmuz’unda Papa VIII.Innocentius ölüm döşeğindeydi.Böylesine önemli bir şahsiyete etkileyici -ve masraflı- bir tıbbî tedaviler serisi sunulduğunu tahmin edebiliriz.Tedavi yöntemlerinden biri unutulmazdı. Papa’nın ateşli muhalifi, avukat Stefano Infessura’nın anlattığına göre, üç sağlıklı genç, Papa’nın hekimi tarafından adam başı bir dükalık altını vaadiyle kandırıldı. Sonra gençlerde kesi açılarak kanama olması sağlandı. Elbette o dönemde kan çıkarma rutin bir tıbbî prosedürdü. Ancak bu üç genç ölene kadar kan kaybetmeye devam ettiler. Papa kaybettiği gücünü geri kazanmak için onların hâlâ taze ve sıcak olan kanını içti. Ama tedavi başarılı olmadı ve Innocentius kısa süre sonra, 25 Temmuz’da hayatını kaybetti.</p></blockquote>
<p><strong>Isırık ve frengiye mumya kremi </strong></p>
<p>Resmi biraz daha genişletirsek, vücudun çeşitli parçalarının Mezopotamya, Mısır,Yunan, Çin, Talmud… (ve) Hint tıbbında ve aynı zamanda Romalılar tarafından tedavi amaçlı kullanıldığını görürüz.Cesetten ilaç yapmanın, Avrupa’nın en önemli tıp otoritelerinden olan hekim Claudius Galen (120-200) tarafından da kısmen savunulduğuna şahit oluyoruz.Bu arada antik Hipokrat tıbbî metinleri kusur veya hastalıkla mücadele için “şiddetle kirletilmiş kan”, âdet kanı ve “ceset”gibi bedensel kirleticilerin kullanıldığı“kirletici tedavisi”ni öngörmektedir.Medicinal Cannibalism in Early Modern English Literature and Culture (Erken Modern İngiliz Edebiyatı ve Kültürü’nde Tıbbi Yamyamlık)’un yazarı Louise Noble diğer bedensel sıvıların ilaç olarak kullanımının da uzun bir tarihi olduğunu belirtir. Bunlar “süt, idrar, meni ve dışkı”idi.</p>
<p>Bu arada tarihçi Owsei Temkin,daha çok ebelerin epilepsi hastalarının kasılmasını âdet kanını ayaklarına sürerek gevşettiklerine işaret etmektedir.Sonraları 330 yılında İmparator Konstantin zamanında Bizans İmparatorluğu’nda “idam edilen suçluların kanının gladyatörlerin kanı yerine kullanıldığı”görülmektedir. Kan kaynağının bu şekilde değişmesinin nedeni, Konstantin döneminde gladyatör dövüşlerinde azalma olmasıdır. Ama bu durum aynı zamanda Hıristiyanların, kanı ilaç olarak kullanma konusunda bu dine henüz girmemiş Romalı ataları kadar istekli olduklarını göstermektedir.Başlıca iç ve dış yaralanma ve kanamalara karşı çeşitli türlerde insan eti kullanılıyordu. Bu et genellikle öğütülüyor ve krem şeklinde haricen, sıvı karışımı şeklinde de dâhilen kullanılıyordu. Her iki durumda da birkaç katkı maddesinden biri cesetten alınan et idi. Bu ilaç gut ve diğer iltihaplar için zehre karşı panzehir olarak ve çeşitli ateşli hastalıklar ve ishal için kullanılıyordu. Merhem veya kremle karıştırılarak hemoroid ve ülser için uygulanıyordu. Mumyadan elde edilen kremler ayrıca zehirli ısırıklareklem ağrısı ve frengi sonucu kemikler üzerindeki boğumlar veya yumrular için kullanılabiliyordu.</p>
<p>Öğütülmüş kafatası (özellikle arka kısmı)özellikle epilepsi ve baştaki diğer hastalıklarla mücadele için reçeteye yazılıyordu. Damıtılmış biçimi aynı zamanda kasılmalara karşı da kullanılıyordu ve bazıları (yalnızca II. Charles değil) bu ilacı bütün hastalıkların temel tedavi yöntemi olarak görüyordu. Genellikle haricen kullanılan insan yağı romatizma,sinir hastalıkları, gut hastalığı, yaralanmalar, göğüs kanseri, kramp, ağrılar ve sancılarla melankolinin tedavisi için tavsiye ediliyordu.Bazı kimseler tarafından da büyümeyi sağlayan ilaç olduğuna inanılıyordu.Gördüğümüz gibi bazı kan preparatları her derde deva veya hayat iksiri olarak kabul ediliyordu.Taze kan özellikle epilepsi tedavisinde yaygındı. Kurutulmuş ve toza dönüştürülmüş kan, yaralara dökülebiliyor veya burundan çekiliyordu; her iki halde de maksat kanamayı durdurmaktı. Kırık ve yırtıklara karşı alçı gibi de kullanılabiliyordu.</p>
<p>Hekim George Thomson “tuzlu kan ruhu, kemikler ve idrarın iyi hazırlanması kaydıyla” vebaya karşı kullanılabileceği görüşündeydi. Kafatasının büyük bir kısmı öğütülmüş haliyle en tipik olarak burun kanamalarına karşı doğrudan buruna çekilerek ve kaza, şiddet veya savaş olaylarında kanamalı kesi ve yaralara dökülerek kullanılıyordu. Bitki uzmanı John Gerard, kafatası yosununun epilepsiye karşı ve aynı zamanda “öğütülmesi ve belli süre boyunca tatlı şarabın içinde verilmesi halinde çocuklardaki boğmaca öksürüğü için” çok etkili olduğuna dikkat çeker. Özellikle Almanya’da bu yosun(insan kafatası ve yağı ile birlikte) yara akıntısını gidermek için anahtar katkı maddesi olarak kullanılıyordu. Bu krem hastadan çok silaha veya saldırı aletine sürülerek yarayı tedavi ediyordu.Şimdi büyük ihtimalle şunu soruyorsunuz: “Bütün bunlar işe yarıyor muydu?”Birçok vak’ada kurutulup öğütülmüş kan ve yosun muhtemelen işe yaradı. Ancak bir adlî tıp patoloğunun birkaç yıl önce bana açıkladığı üzere zaten “her türlü toz pıhtılaşma mekanizmasını harekete geçirir”.</p>
<p><strong>Yaşlılara gençlik formülü</strong></p>
<p>İtalyan düşünür Marsilio Ficino (1433-99) Rönesans dönemi Avrupa’sının en saygın şahsiyetlerindendi. O da yaşlıların“temiz, mutlu, mutedil ve kanı hem mükemmel hem de biraz fazla olan…bir erişkinin kanını emerek” kendilerini gençleştirebileceklerine inanıyordu.Her ne kadar somut örnekleri kaydetmek yerine bu tavsiyede bulunsa da, aynı zamanda kanın o devirdeki“iyi doktorlar” tarafından ilaç olarak kullanıldığını açıkça belirtmektedir.Ficino’nun babası hekimdi ve içinde benzer pratik fikirler ve ayrıntılarla dolu bir reçetenin yer aldığı Hayat Kitabı’nı yazmıştı. Ficino’nun da bir yandan rutin gençleştirme yöntemi olarak kan tedavisi uygularken, öbür yandan kanın doğrudan bağışçının (donörün) kolundan emilmesi gibi reçeteler tavsiye etmekten çekinmediğine dikkat çekmek isteriz.Ficino’nun 70 yaşını geçmeleri nedeniyle “insan ve gençlik sıvısıyla sulanma”ihtiyacı bulunanlar için bir başka tedavi önerisi de vardı. Bu gibi kimseler “güzel,neşeli, sakin ve çok aç bir kız seçmeli… ve ay yükselirken, onun sütünü emmelidir”.</p>
<p>Hastalığı ağırlaşana kadar Papa VIII.Innocentius’un tedavisindeki başlıca yöntemlerden birinin insan sütü içirilmesi olduğu rivayet edilir. Ficino’nun tavsiyesine uyan o yaşlı adamlar (ve kadınlar?) gibi,Papa da muhtemelen doğrudan göğüsten süt emmişti.Bunu örneğin Cambridge’deki Caius ve Goville Koleji’nin kısmî kurucusu Doktor John Caius’la kıyaslayınız. Caius, 1573 yılındaki son hastalığı esnasında doğrudan göğüsten süt emerek beslendi. Bize görebu tedavi yöntemi bir insanı yamyam veya vampir yapmaz. Ancak Innocentius’un çaresiz hekimlerinin onu insan hayatının özü ile beslemek istediklerini gösterir. Rönesans tıp teorisine göre süt ve kan aynı bedensel sıvının çeşitlerin-den müteşekkildi. Ficino ve diğerlerine göre insan kanının içilmesi biraz daha dramatik olsa da, mükemmel ölçüde mantıklı, göğüsten besleme tedavisinin bir uzantısından ibaretti.Diğer bulgular Ficino’nun görüşlerinin çok da tuhaf görülmemesi gerektiğini gösteriyor.İtalyan tarihçi Piero Camporesi’nin (ö.1997) işaret ettiği üzere Padovalı hekim Giovanni Michele Savonarola (ö. 1464?)insan kanı özünün sıklıkla “çaresiz hastalıklara karşı” kullanıldığını belirtiyordu.1512 yılında Brunswickli Jerome “bütün hastalıklardan uzak, aklî dengesi yerinde ve neşeli mizaçlı” 33 yaşında bir adamın kanından damıtılan bir suyu tarif ediyordu. Numunenin kanın bol olduğu Mayıs ayı ortalarında alınması gerekiyordu ve bu suyun “hasta organ” veya fistüllere sürülerek ya da şiddetli ateş ve “bitkinliğe”karşı içilerek kullanılması mümkündü.</p>
<p>Bu ilaç ayrıca saç çıkmasını sağlıyordu.16. yüzyılın ortalarında berber-cerrah Leonardo Fioravanti (1517-88) “insan kanının beşinci özü” için daha büyük iddialarda bulunuyordu:“İnceltilmiş ve işlemden geçirilmiş olması halinde ölüleri diriltecek kadar faydalı olabilir; ölmek üzere olan kişilere içecek olarak verilebilir”.Sonra şu ‘reçel’ tarifini de unutmamalıyız:İlk olarak yapışkan bir kütle halinde kurumasını sağlamalıyız. Sonra, düz, yumuşak ahşaptan bir tahta üzerine koyup ince dilimler halinde keserek, sularının akıp gitmesine izin verin. Artık damlamalar kesildiğinde, aynı tahta üzerinde bir ocağın üzerine koyup, bir bıçakla hamurlaşması için karıştırın… Tamamen kuruduğunda hemen çok sıcak bronz çamur içine koyun ve onu döverek ipek elekten geçirin. Eleme bittiğinde bir cam kavanoza koyup kapağını kapatın. Her yılın bahar aylarında tazeleyin. Bu formül oldukça eski -1679 tarihli-olsa da, bir Fransisken eczacı tarafından verildiği için güvenilir olmalıdır. Yine de evinizde denemek istemeyebilirsiniz. Çünkü reçeli yapılan meyve egzotik bir meyve olmalıdır.Şimdi tek katkı maddesinin kaynağına doğru uzanalım. Eczacımız size “lekeli, kırmızı tenli ve oldukça şişman yapılılar gibi sıcak, uysal tabiatlı kişilerden… kan çekmenizi” önermektedir. “Onların kanları, saçları kızıl olmasa bile mükemmel olacaktır… bu kanı kurumaya bırakalım…”Bu tuhaf tarif için kaynağımız olan Piero Camporesi, haklı olarak burada reçel veya marmelat için gerekli kan türüne sahip olduğumuzu belirtir.</p>
<blockquote><p><strong>TÜRK CESETLERİ TUZLANARAK PİŞİRİLİRSE LEZZETLİ OLUR!</strong></p>
<p>Haçlı seferlerinin en büyük özelliklerinden biri tarihin en büyük organize yamyamlığı olmasıdır. Bizzat Hıristiyan din adamları tarafından teşvik edilen insan eti yeme çılgınlığı Haçlı kaynaklarından en ince ayrıntısına kadar yazılıdır. Fransa Enstitüsü üyelerinden Funck Brentano, 1934’te yayınladığı Les Croisades / Haçlılar isimli eserinde din adına ne canavarlıklar işlendiğini açık bir dille yazar. Haçlı kaynaklarından yaptığı alıntıları kitabın 24. sayfasında şöyle anlatır:“İlk Haçlı seferinde Hıristiyan din adamı Pierre L’Ermite komutasında öncü birlikleri İznik civarında ele geçirdikleri çocukları pişirmek için parçalıyor veya kazığa geçirerek ateşte kızartıyorlardı.”</p>
<p>57. sayfada Fransız millî destanı Chanson d’Antioche’dan şu alıntıları yapmaktadır: “Antakya önlerinde açlıktan şikâyet eden Haçlılara Hıristiyan din adamı Pierre L’Ermite şu tavsiyede bulunur: ‘Açlığınızın sebebi korkaklığınızdır. Türk cesetlerini toplayın. Tuzlayarak pişirilirse daha lezzetli olur.’ Haçlılar dediğini yaparlar. Sur üzerindeki Türkler bu inanılmaz vahşet karşısında gözyaşı dökerler.”</p>
<p>76. sayfada Haçlıların bunu alışkanlık haline getirdikleri yazılıdır: “Halep’in Maarra kasabasında ölmüş Türk askerlerini doğrayıp etlerini kızartarak yemişlerdir.”24. ve 78. sayfalarda ise Haçlıların iyice zıvanadan çıktıkları şu satırlarla anlatılmaktadır:“Açlık öylesine bir hal almıştı ki, askerler kasaba civarındaki bataklıkta 15 gündür bekleyen Türk cesetlerini büyük bir iştahla yediler. Susuzluklarını giderebilmek için at ve eşeklerin damarlarını kesip kanlarını ve idrarlarını içtiler. Bazıları lağımlara kuşaklarını ve paçavralarını daldırıp bunlarda toplanan suyu emerlerdi. Kimi de arkadaşının idrarını avuçlarına doldurarak içerdi.” Avrupa tarihine bakıldığında insan eti yemenin oldukça yaygın olduğu görülür. Kammerich, Haçlılardan çok daha önceleri İngilizlerin insan eti yediklerini St. Hieronymus’tan nakletmektedir.<br />
,Kaynak: Tarih ve Düşünce, Ağustos 2002, s. 33.</p></blockquote>
<p><strong>Kafatası içinde marine edilmiş insan beyni ister miydiniz?</strong></p>
<p>Edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton’ın dikkat çektiği üzere bir tür kültürel gümrük muhafızlığı yöntemiyle yeni Avrupa felsefeleri ve sanat hareketleri Britanya’dan (özellikle İngiltere’den) Avrupa’da kök saldıktan uzun süre sonrasına kadar uzak tutulmaktadır. Bu durum cesetten ilaç yapma pratiği için de geçerlidir.Kraliçe Elizabeth’in 1558 yılında tahta çıkmasının üzerinden 20 yıl geçene kadar da adaya bu uygulama sokulmadı.Londra’nın yamyamca ilaçlarının izini sürdüğümüzde hastalar ve hatta doktorların çoğunluğunun Bucklersbury’deki eczanelerde bulunan, tek boynuzlu at boynuzu ve öğütülmüş inciler arasında yerini almış, ufalanmış mumya parçaları,kızıl toz ve insan yağı kavanozları arasında kuşkuyla çatılmış kaşlar ve buruşturulan burunlarıyla ayak parmak uçlarında dolaştıklarını görebiliriz.Gerçekten de 1565 yılında, yani Shakespeare’in doğumunun ertesi yılında,“kurutularak kömür kadar kararmış parçalanmamış kollar ve bacakların pek nadir görülen parçalar olmadığını”işitiyoruz. Vitrinlerde reklam için asılı duran veya karanlık arka odada tutulan kararmış bacaklar, hırsızlara karşı güven-de miydi?</p>
<p>Ünlü cerrah John Hall 1560’lı yıllarda“artık eczanelerimizin envanterinde bulunan” mumyanın ne katran ne demumia sepulchorum (mumyalanmış ceset)olmadığını belirtir. Daha çok, “taze insan bedeni olup kömürleşecek şekilde yakılmış olandı”. Buradan hareketle tüccarların gömülmüş cesetleri veya parçalarını bütünüyle getirdiklerini veya bunların başka bir şekilde kömürleştirilmiş cesetler olduğunu düşünmek gerekir.Paracelsus’un talebesi, Belçikalı kimyager Jean Baptiste Van Helmont (ö. 1644)tarafından tavsiye edilen en basit cesetten yapma ilaç, kafatası ve kafatası yosunu kullanılarak yapılandır. Ancak burada bile genel teoriden dikkat çekici sapmalar görüyoruz. O dönemde yaygın olarak kabul gören anlayış, öğütülmüş kafatası ve yosunun şiddet içeren ölümle ölenlerden alınması idi. Ancak bu ölümlerin kan kaybından olmaması gerekiyordu.Alman filozof Rudolf Goclenius (ö. 1628)kurbanın asılmış olması gerektiği kanaatindeydi.</p>
<p>Asılmış olanlarda hayat özünün kafatasında toplanmaya zorlandığını ve yedi yıl boyunca orada tutsak kaldığını düşünüyordu (bu “hayat özü” kan ve havanın ruhla yakından ilişkili karışımıydı ve fizyolojik faaliyetlerin büyük çoğunluğundan bu öz sorumluydu).Van Helmont, Goclenius’un asılma konusundaki ısrarını küçümseyerek, bir çarkta kemikleri kırılarak ölmenin deaynı sonucu doğuracağını ileri sürdü.Ayrıca insan kemikleri arasında neden yalnızca kafatasının böyle bir etkiye sahip olduğunu da açıklamayı ihmal etmedi.Çünkü ölümden sonra “bütün beyin kafatasında toplanır ve erir. Eriyen beynin(bu) kıymetli likörünün… sürekli olarak süzülmesiyle, kafatası bu yararlı özellikleri kazanmaktadır”. Burada kafatasının bütün, ama kendi beyni içinde marine edilmiş olması gerekiyordu. Zamanla nadir bir eski şarap gibi kalite kazanan ve gelişen “kıymetli likör” içinde kalan beyne bandırılmış kafatası, bir tür tabii laboratuvar veya simya kabı işlevi görmektedir.Kafatası yosununu “semavî tohumun asil dokusu” olarak yücelten Van Helmont,bu yosunun aslında doğrudan semavî bir kaynaktan geldiğini açıklamaya koyulur.Ancak yıldızlardan gelen özel bir etki altında açıkta bulunan kafatasının düzenli olarak “döllenmesiyle” üretilebilir. İşte bu“semavî varlıkların, kafatasında gerçekleştirdiği” gizemli döllenme, o yosuna hayatî gücünü kazandırır.</p>
<p>Sıcak kandan manevî hayat gücü elde edilebileceği inanışı da Van Helmont tarafından kabul ediliyordu. İnsan cesedinin şiddet içeren bir tarzda ölmüş olması halinde, “gizli bir hayatiyet” içerdiğinde ısrar ediyordu.Yara akıntısı durumunda bir silahın (veya mendil gibi başka bir nesnenin) üzerindeki kan ile yaralı kimsenin kanı arasında bir “sempati” bulunduğuna inanılmaktadır. Bu yüzden merhem kanlı bir nesne üzerine sürüldüğünde başarılı olur.Bu merhemin formülü farklılık gösterse de, yapımı çok güçtür. Van Helmont’un formülü şu şekildedir:“Her birinden ikişer ons olmak üzere gömülmemiş bir kafatasının yosunu ve insan yağı, her biri yarım ons olmak üzere mumya ve insan kanı ve her biri birer ons olmak üzere keten tohumu yağı ve terebentin”.İşin ironik tarafı, bu ilacın işe yaradığı durumların, hastayı hiçbir cerrahın görmediği veya eğer görmüşse onları steril olmayan aletlerle tedavi ettiği -dolayısıyla kan zehirlenmesi olmayan- durumlardır.1665 yılında Londra veba salgınıyla sarsılıyordu.</p>
<p>Bir hekim size “koyu kırmızı sıvı”yı ilaç olarak veriyor. İçilmesi güvenlimi? Kesin olan şu ki, hazırlanması çok sorunlu bir ilaçtır. İşte tarifi:Asılmış, işkence çarkında öldürülmüş veya mızrak veya okla vurularak öldürülmüş, bir gün ve gece boyunca açık havada kalmış, 24 yaşında, bütünüyle lekesiz kızıltenli bir adamın cesedini alın. Sonra bu insan eti küçük parçalar veya dilimler halinde doğranacak ve üzerine mür ve öd ağacı tozu serpilecek. Sonra tekrar tekrar şarap içinde yumuşatılacak. Ardından açık havada kurumak üzere asılacak.Bundan sonra “et tütsülenerek kokmaksızın sertleştirilecek”.Bu tarif (Alman hekim Oswald Croll’dan alınmıştır) muhtemelen İngiliz Para-celsus taraftarlarınca 1609 yılında kıta Avrupa’sında ortaya çıkmasından kısa süre sonra öğrenilmişse de, İngiltere’de özellikle 1670 ve 1672 tercümelerinden sonra ün kazanmıştır.Bu formül vejetaryenleri korkutsa da, nihaî olarak ortaya çıkan ürün, tiksindiricilik bakımından sıklıkla önerilen hayvan bağırsağı ve dışkısından daha hafiftir.Çünkü Croll, kimyagerin mutlaka “kızıl sıvının büyük çoğunluğunu” etin kendisinden şarapla veya mürver çiçeği ruhu ile ayırması gerektiği” sonucuna varmaktadır.Bazı vakalarda bu sıvı daha rahat içilmesi için ismi açıklanmadan hastaya verilebiliyordu.</p>
<p><strong>Cellattan satılık taze kan</strong></p>
<p>Kanı bardak veya sürahiden içmeye hazır olmayanlar için bir dizi ara tüketim biçimi bulunuyordu. Alman büyücü Henricus Cornelius Agrippa, “Eğer bir kimse insanların kafasının kesildiği yerde bir kılıcı şaraba batırır ve hasta kılıcın üzerindeki şarabı içerse sıtma veya yüksek ateşi iyileşecektir” der. İngiliz tarihçi Richard J. Evans suçlunun kanını emme ve başka yere aktarma yolu olaraksıklıkla mendillerin kullanıldığını not etmektedir. 1854 yılında Franconia’daki bir idama şahit olan birinin anlatımını nakleder: İdamdan sonra “çoğunluğu kadınlar olmak üzere bir grup insan,önlüklerini, mendillerini ve kırbaçlarını zavallı günahkârın kanına daldırmak için aceleyle idam sehpasına koştular”.Avrupa dışındaki benzer alışkanlıklara kısaca bir bakış, 1876 yılında “Pekin’deki bir idamdan sonra bazı büyük sünger parçalarının suçlunun kanına bandırıldığı ve “kan ekmeği” adı altında verem içinilaç olarak satıldığını” göstermektedir.</p>
<p>Göreceğimiz gibi, kan -kamuoyunca çok bilinen- cellatların ilaç olarak sattığı tek malzemeydi. Germen ülkelerinde cellatların çok popüler olan tıbbî hizmetlerini vurgulayan tarihçi Kathy Stuart, bu şahısların organların yanı sıra, suçluların etini, derisini ve kemiklerini aldıklarını anlatır. Hepsinden öte, kendilerine insan yağı biriktirmekte gayet istekli görünüyorlardı ve Münih’te “cellat şehrin eczanelerine 18. yüzyılın ortalarına kadar kilo kilo insan yağı getiriliyordu”.Yaralar, ağrılı yerler ve özellikle kırıklar için celladın hekimler veya cerrahlardan daha etkili olmasının çeşitli nedenleri var gibi görünüyor. Ancak celladın insan kanı kullanımı özellikle çarpıcıydı. Stuartşunları anlatıyor: “Tower Bridge (Kuleli Köprü) üzerindeki kesilmiş başlar bile tıbbî maksatlarla kullanılıyordu. 16. yüzyılda Londra’da Kraliyet Darphanesi’nde çalışan bir grup Alman işçi (muhtemelen bakır dumanlarına maruz kaldıkları için)aniden hastalandılar. Yaygın inanca göre kafatasından yapılmış bir bardaktan bir şeyler içmek mucizevî iyileştirici etkiler yapabiliyordu. Bu yüzden Tower Bridge’de duran başlar alındı ve etleri kaynatılıp soyulduktan sonra göçmen işçiler için bardak haline getirildi.</p>
<p>Beklendiği üzere hasta işçilerden bazıları iyileşirken,birçoğu hayatını kaybetti.”Fransa’da yaşlılar arasında oldukça yaygın bir kan emme alışkanlığı vardı. 1777 yılında Thomas Mortimer der ki, “15.yüzyılın sonuna doğru işe yaramaz bir fikir yayıldı: yaşlanan insanların azalan güç ve canlılıklarının genç kişilerin kanının verilmesiyle giderilebileceği fikri”.Yazar bazılarının “gençlerin sıcak kanını içtiğini ve bu uygulamanın Fransa’da bu tür kanları içen bazı önemli asillerin sonuçta delirmesi üzerine yasaklandığını” eklemektedir. Mortimer bu pratiğin tam olarak ne zaman terk edildiğini söylemiyor ama eğer dedikleri doğruysa(ki kesinlikle Ficino’nun 15. yüzyılın sonlarındaki argümanlarıyla uyuşmaktadır)o zaman baş faillerinin “asiller” -sağlıklı genç insanlara damarlarını açıp gençlik kanını akıtmak için verecek parayı kolaylıkla bulabilecek kişile olduğu ortaya çıkıyor.Hepsinden öte, tıbbî vampirliğe ilişkin temel soru, “ne yapmalısın” değil, “nasıl yapmalısın”dır. Eczacı Moise Charas doğrudan bedenden alınan “zalimce içeceğe”karşı olmasına rağmen, kanın kimyasal işlemden geçirilmek üzere “sağlıklı genç erkeklerden” (burada kızıl saç aranmıyor)alınmasından gayet memnundur.</p>
<p>Benzer şekilde kimyager Robert Boyle, yalnızca taze kan elde etmekle kalmıyor, kesin bazı fiziksel özelliklere sahip olan kanları buluyordu.Genelde kan alma alışkanlığının yaygın olduğu bir çağda kan, bulunması kolay maddelerdendi. Berberlerdeki kan dolu kavanozlar bazen kan alındığının reklamı amaçlıydı ve bu âdetin yaygınlığı şu deyime yansımıştı: “Çanağa döküldüğünde herkesin kanı aynı renk görünür”.Bu devirdeki potansiyel problemlerden biri, kan verenlerin kendilerinin sık sık hastalanmasıydı. Ficino bağışçının “kanı mükemmel, ama biraz fazla olan” bir kişi olmasını önerirken, bu problemden haberdar görünmektedir. Bu durumda kan yalnızca fazlalığı gidermek için verilmektedir. Böyle olaylarda “kan bağışçısı”,tıbbî maksatla alanlar tarafından kanının bedava alınmasına da memnuniyetler azı olabilirdi. Bu çıkarım, kanın ayrı bir cerrah tarafından değil, kanı kullanacak sağlık elemanı tarafından bizzat alındığını varsaymaktadır. Cümle tam açıklayıcı olmasa da, Johann  Irvine bunu şu cümleyle ima eder: “Sağlıklı bir genç adamın kanını damarından Mayıs ayında alınız.…İnsanın kanını, sıcakken alın. …Bu yüzden sağlıklı bir genç adamın kanını(etrafta yeterince aptal var) alabildiğiniz kadarıyla ilkbaharda alın”.</p>
<p>Parantez içindeki cümleden ne anlam çıkarmalıyız? En azından Irvine’ın kendisi için bu nitelikte kan vermek kolay görünmektedir (ve aşağılayıcı tonu da bağışçılara para ödemek yerine, onların kendisine para ödediğini ima etmektedir).Paracelsus yanlısı hekim Daniel Border,rutin tedarikçi olarak berberleri kullandığını ve ayrıca çok hassas bir bağışçı tipini kolaylıkla seçebildiğini açıkça belirtir:“Berberlerden kanlı canlı genç bir adamın ve asabi bir adamın kanını alın ve iyi şarap içen adamların kanını alın”.Boyle, bir yerde “sağlıklı insanların kanını almak güç olduğu ve belki de sağlıklı olmayan kimsenin kanını kullanmak güvenli olmadığından” belli hayvan kanı tipleriyle deney yaptığını vurgulamaktadır.Sonuç olarak, Almanya ve İskandinavya’nın darağaçlarından İtalya, Fransa ve Britanya’nın saray ve laboratuvarlarına,oradan Hollanda ve İrlanda’nın savaşalanlarına uğradığımızda gerçek yamyamların aslında Avrupalılar olduğunu görüyoruz. Ceset tıbbı ve tıbbî yamyamlık konusunda genellikle antik Yunan ve Romalıların Hıristiyanlık öncesi kültürleri suçlasansa da, ceset yoluyla tedavinin kökeni ve mantığı bakımından zorunlu olarak Hıristiyan kültürünün eseri olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<blockquote><p><strong>CESETTEN KOZMETİK ÜRÜN BİLE YAPILDI</strong></p>
<p>İskoçya ve İngiltere Kralı I. James’in tahtta bulunduğu dönemin ortalarında cesetten elde edilen malzemenin tıbbî olmayan bir kullanımı ile karşılaşıyoruz.1615 yılında vaiz Thomas Adams,hem genel gurura, hem de hanımların gösteriş merakına saldırırken,“canlılar (ve) ölülerden elde edilen tozlar, likörler ve merhemler”den söz ediyordu. Diğer maddelerin yanı sıra, Adams muhtemelen insan yağının kozmetik olarak kullanımına da gönderme yapıyordu.Bu dönemde çiçek hastalığından kurtulanlar yara izlerini gizlemekte güçlük çekiyordu. I. Elizabeth’in kullandığı beyaz üstübeç merhemler bunun en ünlü örneğidir.18. yüzyıla girildiğinde bir tarifte yüzde kalan çiçek bozuğu izlerini doldurmak için “merhem” olarak özellikle terebentin, insan yağı ve bal mumu karışımı öneriliyordu.</p></blockquote>
<p><strong>İdam Sonrasında Mendillerle Cesede Hücum </strong></p>
<p>Nadir de olsa, idam sehpasındaki sıradan kan satışlarının daha dramatik bir alternatifi vardı. Bir suçlunun kanının iyileştirici gücüne inanç o kadar güçlüydü ki, bir hasta o kanı elde edebilmek için cinayet işlemişti. 1824 yılında akıl hastası köylü Johann Georg Sörgel, “yaşlıbir köylüyü öldürmekten yakalanmış ve suçunu itiraf etmişti: O zavallı günahkârı kanını almak için öldürdüm; çünkü adamın boynuzları vardı”.İngiliz tarihçi Richard J. Evans, suçlunun “sesler işittiğini… şiddet krizleri yaşadığını ve kendisini bu yolla tedavi edebileceğini düşündüğünü” eklemektedir.Kanı bardak veya sürahiden içmeye hazır olmayanlar için, bir dizi ara tüketim biçimi bulunuyordu. Alman Mecusî Henricus Cornelius Agrippa “eğer bir kimse insanların kafasının kesildiği yerde bir kılıcı şaraba batırır ve hasta kılıcın üzerindeki şarabı içerse, sıtma veya yüksek ateşi iyileşecektir. Bu olay Evans’ın kaydettiği örneklerden 20-30 otuzyıl önce bazı kan tedavisi biçimlerinin uygulandığını göstermektedir.Evans suçlunun kanını emme ve başka yere aktarma yolu olarak sıklıkla mendillerin kullanıldığını not etmektedir. Yazar 1854 yılında Franconia’daki bir idama şahit olan birinin anlatımını nakleder: İdamdan sonra “büyük çoğunluğu kadınlar olmak üzere bir grup insan, önlüklerini, mendillerini ve kırbaçlarını zavallı günahkârın kanına daldırmak için aceleyle idam sehpasına koştular”.</p>
<p>Derin tarih Dergisi,Mart 2019,syf.51,60</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumyalaryamyamlar-ve-vampirler/">Mumyalar,Yamyamlar ve Vampirler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mumyalaryamyamlar-ve-vampirler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 23:38:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[İlhanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam-Batı İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Arslan Yürekli Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşî]]></category>
		<category><![CDATA[Hittin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hulagu]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’ün Fethi]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Papa II. Urban]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyû­bî]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Vatikan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12806</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/ha_l_/" rel="attachment wp-att-12811"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg" alt="Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)" width="498" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-600x256.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-300x128.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-768x327.jpg 768w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan 11. yüzyılın sonunda başlayıp 13. yüzyılın ikinci yarısında sona eren Haçlı seferleri,Avrupalı Hristiyanları İslâm topraklarına getirmiş, Müslümanlara da Frenkleri’ savaş meydanlarında, barış müzakerelerinde, pazar ve çarşılarda, kalelerde, yolculuklarda tanıma imkânı vermiştir. İki asırlık bu mücadele dönemi, iki kültür üzerinde derin etkiler bırakmış ve hatırası modern zamanlara kadar korunmuştur.</p>
<p>Her ne kadar Haçlı seferleri deyince akla Doğu-İslâm topraklarına yapı­lan askerî seferler geliyorsa da Avrupalı Hristiyanlar ve yöneticiler orta, Ku­zey ve Güney Avrupa’ya da çeşitli Haçlı seferleri düzenlemişler ve bu bölgele­re açtıkları savaşları Haçlı sancağı altında tanımlamaya çalışmışlardır. 1187’de Kudüs’ün tekrar Müslümanların eline geçmesiyle beraber Haçlı seferleri Doğu’nun yanı sıra Avrupa’nın güney bölgelerine de yönelmeye başlar. 1187- 1260 arasında İspanya ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenlenir. Endülüs MüsIumanlarına karşı yürütülen mücadele, diğer Haçlı seferlerinden farklı görülmez. 1236’da Kurtuba, 1248’de İşbiliye ve 1253’te Belensiye alınır. 1492 Avrupa’nın son Müslüman ve Yahudi toplulukları ireconquista&#8217; seferberlik çerçevesinde yurtlarından ihraç edilir.</p>
<p>Güney İspanya’nın yanı sıra Baltık bölgesine de Haçlı seferleri düzenlenir; 12. ve 13. yüzyıllarda Estonya, Finlandiya ve Polonya’ya karşı savaşlar açılır. Papanın düşmanı kabul edilen ve sa­pık addedilen gruplara karşı Almanya, Fransa, Aragon, Bohemya, Bosna  İtalya’ya seferler tertip edilir. Yunanlara ve Ortodoks Ruslara karşı da sefer­ler düzenlendiği bilinmektedir.(1)Bu geniş manada Haçlı seferleri ve Haçlı as­kerleri, Avrupa tarihinde güçlü bir dinî ve siyasî içerik kazanmış ve Hristiyanlık’ın askerî tarihinin en iyi bilinen sembollerinden biri haline gelmiştir.Haçlı seferleri, 1095 yılının Kasım ayında Fransa’nın Clermont şehrinde Papa II. Urban’ın başkanlık ettiği bir toplantıyla başlar. Toplantının bittiği 27 Kasım günü Papa, meydanda dramatik bir konuşma yapar ve bütün Avrupa’yı kutsal toprakları “dinsiz sapıkların” yani Müslümanların elinden kurtarmaya davet eder. Konuşmasında dinî argümanlar kullanan II. Urban, Kudüs’ün de içinde bulunduğu kutsal toprakların Hristiyanlara ait olduğunu, Hz. Isâ’nın burada doğup vaftiz edildiğini, ilk kilisenin burada kurulduğunu ve “Tanrı’nın Krallığı”nı yeniden tesis etmek için bu toprakların mutlaka Hristiyan idare­sine geçmesi gerektiğini söyler. Hristiyan Avrupa derhal harekete geçmeli ve kutsal toprakları tekrar Kilisenin idaresine katmalıdır.</p>
<p>Papa’nın etkili bir vaaz olarak irad ettiği konuşması 11. yüzyılın sonun­da Avrupa’nın genel düşünce dünyasını ve İslâm dünyasına yönelik tutum­ları anlamak açısından önemli ipuçları sunar. Haçlı seferlerini dinî bir teme­le oturtmak için kullanılan argümanlar, Hristiyanlık’ın savaşa ve kıtale bakış açısını ortaya koyması açısından da önemlidir. Haçlı seferleri, Avrupa’daki diğer savaşlardan farklı olarak, bizzat Kilisenin sevk ve idare ettiği ve kıtala­rarası siyasete müdahil olduğu bir süreçtir.</p>
<p>Papa II. Urban, Haçlı seferlerine gerekçe olarak Kudüs’te Hz. İsâ’nın medfun olduğuna inanılan yere yapılan Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi’nin Fâtımî sultanı Hakîm bi-Emrillah tarafından yıktırılmasını ve Filistin’de­ki Hristiyanlara baskı yapılmasını gösterir. Fâtımî sultanının, 11. yüzyılın ba­şında giriştiği bu uygulama, hem Fâtımî hem de genel İslâm tarihi açısından istisnai bir durumdur. Hakîm’in eksantrik kişiliği, tarih ve biyografi kaynakla­rında detaylı bir şekilde anlatılır. 1005 yılında Dâru’l-ilm adlı bilim merkezini kuran, Mescidül-hakim adlı büyük caminin inşasını tamamlayan Hakîm, ay­ni zamanda Şîîlik in bir alt kolu olan Dürzîlik’in ortaya çıkışında da etkin bir rol oynamıştır. Kutsal Mezar Kilisesi’ni yıktıran aynı Hakîm, birkaç yıl sonra yıktırdığı bazı kiliseleri yeniden yaptırır ve Hristiyanlara karşı tekrar müsa­mahalı politikalar izlemeye başlar. Papa II. Urban’ın çelişkilerle dolu Hakîm dönemini Önemli bir fırsat olarak değerlendirdiğinde şüphe yok.</p>
<p>Hristiyanlık’ı benimsemiş Avrupa halkları, Haçlı seferleri gibi ulus ve devlet ötesi bir çağrıya kıılak vermeye hazırdılar. İnsanların dünyaya günah­kâr geldiği ve bundan kurtulmak için bu dünyada iyi ameller yapması gerek­tiği, lâkin nihai hükmün Hz. İsâ’ya ait olduğu inancı, Hristiyan otoriteleri­nin dinî bir savaş çağrısı yapmalarını kolaylaştıran bir unsurdu. Öte yandan Bizans İmparatorluğu kutsal savaş, kahramanlık, şövalyelik, onur, savaşçılık gibi kavramları, Hristiyanlık’ın dinî argümanlarına ve onayına ihtiyaç duy­madan seküiler bir çerçevede zaten kullanmaktaydı. Fakat özellikle Konstantin’den sonra kadim Roma-Bizans savaş kültürüyle Kilisenin takdis edici oto­ritesi birleşecek ve kime karşı yapılırsa yapılsın, imparatorluğun bütün savaş­larına dinî bir renk katacaktır. Bu manada Roma-Bizans’ın Müslüman dün­yasına karşı başlattığı savaş -Haçlı seferleri ve diğerleri- bir dinler çatışması olmaktan ziyade bir güç mücadelesinin ifadesiydi. Kilisenin onayı ve takdisi, kitleleri harekete geçirmek ve kamuoyu vicdanını kendi tarafına çekmek için gerekliydi. Bu iki kültürün -Roma-Bizans ve Hristiyanlık- bu şekilde bir ara­ya gelmesi, 11. yüzyıl Avrupa tarihinin önemli kırılma noktalarından biridir.</p>
<p>Bu çerçevede Papa II. Urban, ilk defa St. Augustine’in formüle ettiği ve daha sonra St. Thomas Aquinas’ın geliştireceği ‘haklı/meşru savaş’ {jus ad bellurtı) kavramını kullanarak yaptığı çağrıya dinî ve siyasî bir temel oluşturma­ya çalışır. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerinin geliştirdiği ‘haklı/meşru savaş’ te­orisi, prensipte şiddeti en son çare olarak görür ve saldırı, katliam ve nefs-i müdafaa gibi gerekçeleri savaş için temel sebep kabul eder. Aynı şekilde sa­vaş esnasında uyulması gereken bir dizi kural belirler ki bunlara da jus in bel­le adı verilir. Bu ilkeler ışığında büyük bir dinî seferberlik ve savaş başlatabil­mek için II. Urban, Hz. İsa&#8217;nın doğduğu ve yaşadığı yer olması hasebiyle kut­sal kabul edilen Kudüs’ün barbar ve despotik Tanrı-tanımazların elinde acı çektiğini, burada yaşayan Hristiyanların zulüm gördüğünü, kadınlarının kirlendiğini, çocuklarının kaçırıldığını, kiliselerinin yakıldığını, vs. anlatan bir söylem geliştirir ve şöyle der:</p>
<p><em>Tanrıya tamamen düşman olan bir kavim Hristiyan topraklarını işgal etmiş ve insanları kılıçla,</em><em>işgalle ve ateşle hükmü altına almıştır. Bu insanlar şen-i amellerinin kirlettiği kutsal adak yerlerini yıkmıştır. Hristiyanları zorla sünnet etmiş ve buradan çıkan kanı, kutsal adak yerlerine ya da vaftiz çanaklarına saçmışlardır, Ve işkence yapmak istedikleri kişilerin karınlarını deşmiş, hayatî organlarım parçalamış, bir kazığa bağla­yarak onları sürüklemiş ve kırbaçlamış, böylece onları öldürmeden önce bütün iç organlarını dışarı çıkartmıştır. Kadınlara karşı uygulanan şidde­te ne diyeyim? Bıı şiddet o kadardır ki onun hakkında konuşmak, susmaktan daha kötüdür.</em></p>
<p><em>Milletler arasında Tanrı size savaşta fevkalâde bir üstünlük, büyük bir kalp, size karşı gelen herkesi susturabilecek hafif ve güçlü bir beden ver­mişken, bunun intikamını almak ve bu durumu düzeltmek kime düşüyor?(2)</em></p>
<p>Oysa bu iddiaların hiçbiri tarihî gerçeklerle bağdaşmıyordu. Zira Doğu Hristiyanları ve özellikle Kudüs ve civarında yaşayan gayr-ı Müslim toplu­luklar baskı altında değillerdi. Herhangi bir sistematik yahut toplu öldürme söz. konusu olmadığı gibi, Yahudi ve Hristiyanlar Ehl-i Kitap olarak “zımmî” hukukunun kendilerine sağladığı haklardan istifade etmekteydi. Doğu Hristiyanları Abbasî Devleti’nde ve diğer beylik ve sultanlıklarda bürokrat, dok­tor, maliyeci, muhasib, mütercim, vb. olarak görev yapmaktaydılar ve bu du­rumu Roma yahut Vatikan yönetimine tercih ediyorlardı. Bu manada Haçlı seferleri için yapılan çağrıda kullanılan dil ve üretilen efsaneler, Papalık dü­zeyinde İslam karşıtı propaganda faaliyetlerinin ilk örneğidir.</p>
<p>Papa II. Urban’ın davetine göre, bu seferin amacı sadece kişisel günahlar­dan kurtulmak değil, aynı zamanda Hz. Isâ için zorluklara katlanmak ve bel­ki de onun yolunda ölmek sûretiyle cenneti garantilemekti. Buna, Avrupa’da yayılmaya başlayan Islâm karşıtı polemikler, efsaneler, ön yargılar ve husu­met eklenince asker, asilzade, sıradan vatandaş, tüccar, meraklı ve maceracı insanların oluşturduğu orduların kısa sürede yola çıkması işten bile değildi. Böylece Kilise hiyerarşisi dışında kalan ve dinî bir yetki ve sıfata sahip olma­yan insanlar da büyük bir dinî eylemin içinde, hatta merkezinde rol alma şan­sına sahip olmaktaydı. Kendisi de basit bir kökenden gelen II. Urban’ın kitleleri harekete geçirmek için bu hissi etkili bir şekilde kullandığı görülüvor.(3)</p>
<p>Bu hissiyatla harekete geçen kitleler “Tanrı’nın emri, Tanrı’nın emri” sloga­nıyla yollara döküldüler.Fakat Haçlı seferlerinin sadece dinî gerekçelerle yapıldığını söylemek ha­ta olur. Papanın dini otoritesini siyasî bir güç haline getirme kaygısının yanı sıra başka etkenlerin de süreçte önemli bir rol oynadığını ifade etmek gere­kir. Bunların başında Batı ve Doğu Hristiyan topluluklarını birleştirme çaba­sı gelir. Asırlardır ayrı dinî ve siyasî otoritelere bağlı olan Hristiyan cemaat­lerinin birleşmesi, Avrupa devletleri için tarihî bir fırsat olabilirdi. Papa, Av­rupa&#8217;nın dinî ve siyasî birliğini sağlama konusunda imparator ve derebeyleri­nin tam desteğine sahipti ve kendini onlardan güçlü görüyordu. Dinî birlik, Avrupa’nın siyasî sınırlarını Arap Yarımadası’na kadar genişletebilirdi. Bu ma­nada Haçlı seferlerinin asıl misyonu, Papa, krallar ve derebeylerinin öncülü­ğünde bir “birleşik Avrupa” yaratmaktı.</p>
<p>Avrupa’yı tek bir siyasî önderlikte, Hristiyanlık’ı da Katolik Kilisesi’nin dinî otoritesi altında birleştirme projesi, Nesturîler başta olmak üzere Doğu­lu Hristiyan cemaatlerinin kahir ekseriyeti tarafından reddedilecektir. Nes­turîler, İznik Konsili’nin sonuç bildirgesine ilk karşı çıkan gruptu. Nesturîlik, Antakyalı bir din adamı olan Nestorius tarafından kurulmuştu. Nesturi inan­ana göre Hz. İsâ, Tanrı’nın kelimesinin kendisinde tecellî ettiği bir insandır. Monofizitler ise İskenderiye Piskoposuna bağlı olup Hz. İsâ’nın tamamen İlâhî bir tabiata sahip olduğuna inanıyorlardı. Bu dönemde Irak’ta yaşayan Hristiyanların büyük çoğunluğunun Nesturi olduğu tahmin ediliyor. Hristiyanlık’ı resmî din haline getiren Roma imparatorları, İstanbul’un Hristiyanlık’ın ikin­ci başkenti olmasını ve bütün dünya Hristiyanlarının kendilerine bağlı olma­larını istiyorlardı. Hz. İsâ’nın Baba ve Oğul’dan oluşan hem İlâhî hem de İn­sanî iki tabiatı olduğu öğretisi bütün Hristiyanlara empoze edildiğinde, gös­terilen tepkiler dinî olduğu kadar aynı zamanda siyasî idi. Teolojik tartışma­ların ötesinde Doğu Hristiyanları, Roma yahut İstanbul’un hakimiyetini ka­bul etmeye yanaşmıyordu.</p>
<p><strong>Haçlı Seferleri Başlıyor</strong></p>
<p>1096 yılında başlayıp 1270 yılında sona eren Haçlı seferlerinden sekiz tanesi önemlidir. 1096-1099 yılları arasında yapılan ve bütün seferler içinde Batıklara tek zafer getiren ilk seferde Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler ve Su­riye ve Filistin’de “Latin Devletleri ”ni kurdular. Bu devletler; Urfa Kontlu­ğu (1098-1144), Antakya Eyaleti (1098-1268), Kudüs Krallığı (1099-1187), Trablus Kontluğu (1109-1289), Edessa Eyaleti (1098-1144) ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’dır (1098-1375). Bu eyalet ve kontluklar, Anadolu’nun doğu ve güney bölgelerinde ve Suriye-Filistin hattında kurulmuş ve Haçlı seferlerinin devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Fakat bu siyasî yapılar, zaman içinde zayıflayarak ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Beş haftalık bir kuşatmadan sonra 1099 yılında Haçlıların eline geçen Kudüs, uzun tarihinin en dramatik ve acılı anlarından birini yaşadı. Haçlılar hiçbir ayrım yapmadan şehirde büyük bir katliam yaptılar. Kubbetu’s-sahrâ’ya ve Mescid-i Aksâ’ya sığınan Müslüman halk dahi bu katliamdan kurtulama­dı. Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle şehirdeki Yahudiler de kat­ledildi; sinagogları yakılarak ateşe verildi. Mescid-i Aksâ talan edildi ve de­ğerli eşyalar çalındı. Müslümanların mabedleri kilise, misafirhane, depo, vb. yerlere çevrildi. Kudüs’te yapılan katliam, Batılı kaynaklarda dahi büyük bir trajedi olarak anlatılır. Tarihçi Raimundus Aguliers, şehrin ele geçirilmesin­den bir gün sonra Harem-i Şerif mahallesine giderken ceset yığınları arasın­dan geçtiğini ve akan kanın dizlerine kadar sıçradığını aktarır. Altın ve mü­cevher gibi kıymetli taşların bulunduğu gerekçesiyle pek çok Müslüman Ku­düslünün karınlarının deşildiği rivayet edilmektedir. Kaynaklar, şehrin bir­kaç gün içinde ceset ve kan kokusuyla dolduğunu; salgın hastalıkların başla­ması ihtimalinden dolayı temizlik yapılması talimatı verildiğini aktarır. Müs­lümanların cesetlerini bir araya getirip topluca yakmak işi de şehirde kalan Müslümanlara zorla yaptırılır.(4)</p>
<p>Birinci Haçlı Seferi’nin Kudüs’ün ele geçirilmesiyle neticelenmesinin çe­şitli sebepleri olduğunu ifade etmek gerekir. Avrupa tarihinde ilk defa dinî bir ihtirasla yola çıkan on binlerce Hristiyan birkaç yıl içinde böyle büyük bir zafere imza atacağını muhtemelen tahmin etmiyordu. İlk Haçlıların büyük bir direnişle karşılaşmadan Anadolu’yu ve Suriye topraklarını geçerek Filis­tin’e kadar gelmesinde İslâm dünyasının 11. yüzyılın sonunda içine düştüğü siyasî dağınıklık ve iç ihtilaflar da önemli bir rol oynamıştır. Şam, Halep ve Musul’da bulunan Müslüman güçleri birlik olabilseydi, Haçlı ordusunu An­takya civarında durdurabileceklerdi. Fakat Selçuklular, Abbâsîler ve Fâtımî- ler arasındaki siyasî çekişme, merkezî ve birleştirici bir gücün ortaya çıkma­sına imkân vermedi. Melikşah’ın 1092 yılında vefat etmesinin ardından Sel­çuklu Devleti’nin bölünmeye başlaması da bunda etkili oldu. Müteakip dö­nemlerde ve özellikle Salâheddîn Eyyûbî’den sonra birlik içinde hareket eden İslâm dünyası, yeni Haçlı seferlerinin başarılı olmasını engellemiştir.(5) Müslüman yönetici ve komutanların hazırlıksız yakalanmasındaki bir diğer etken, Trenkier’ olarak bilinen Haçlı ordularının, zafiyet içindeki Bizans ile aynı kabul edilmesiydi. Kudüs ve civan kaybedilinceye kadar ne Selçukluların, ne Abbâsîlerin, ne de Fâtımîlerin Haçlıların gerçek gücü ve kapasitesi hakkında doğru bir bilgiye sahip olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Bunun en canlı örneği, ilk Haçlı ordusuna karşı önemli askerî başarılar elde eden Selçuklu sultanı I. Kılıçarslan’dır. 1096’da İznik’i kuşatan Haçlı­lar, Selçuklular için bir sürpriz olmuştu. Zira Haçlılar, Bizans’la münasebet­lerinden tanıdıkları ‘efrene’lerden farklıydılar. Dilleri, kılık kıyafetleri, ko­muta yöntemleri, askerî taktikleri daha önce görmedikleri niteliklere sahipti. Avrupa’dan gelen bu insanların sayısını ve gerçek niyetini de kimse bilmiyor­du. Malatya civarında Danişmendoğulları’yla uğraşmak zorunda kalan Kılıçarslan, ilk Haçlı ordusunun İznik çıkartması karşısında hazırlıksız yakalan­mış ve eşinin ve çocuklarının esir alınmasına engel olamamıştı. Buna rağmen Selçuklu sultanı, Haçlı ordusunu yenmeyi başarır. 1097 yılında ikinci bir or­dunun yaklaşmakta olduğu haberi gelince Kılıçarslan ve komutanları, bir yıl önceki başarılarını esas alarak bu tehdidi fazla önemsemezler. Fakat Haçlıla­rın gerçek gücü ve boyutu burada ortaya çıkar. Kılıçarslan’ın büyük bir başa­rıyla uyguladığı vur-kaç taktikleri, Haçlı ordusuna önemli kayıplar verir, ama Anadolu topraklarını geçerek Kudüs’e ulaşmalarını engelleyemez.(6)</p>
<p>İkinci Haçlı Seferi 1147-1149 yılları arasında yapılır. Avrupa’nın en ka­labalık ordusunun katıldığı bu sefer, Haçlılar açısından hiçbir önemli neti­ce vermemiştir. 1188-1192 yılları arasındaki üçüncü seferin amacı, 2 Ekim 1187’de kaybedilen Kudüs’ü tekrar Hristiyan hakimiyeti altına almaktı. Dör­düncü sefer 1201-1204 yılları arasında gerçekleşir. Haçlılar bu sefer sırasın­da İstanbul’u talan ederler. Venedik’te toplanan Haçlı ordusu, deniz yoluyla İstanbul’a gelir ve gemilerini Haliç’e çeker. Hazırlıksız yakalanan Bizans im­paratoru, sağa sola saldıran çapulcu grupları kontrol altına alamaz. Şehir 13 Nisan 1204’te Haçlıların eline geçer ve yağmalanır. Bizans ve Avrupa kay­naklarının bildirdiğine göre İstanbul’daki saraylar, kiliseler, manastırlar, kü­tüphaneler, işyerleri talan edilir. Mücevherat, tablo, ikon gibi kıymetli eşya­lar parçalanır veya çalınır. Venedikliler ele geçirdikleri kıymetli eşyaları Venedik’e götürürler. Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlılar, İstanbul’u ta­lan etmekle yetinirler. Neticede zaten zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu, Dördüncü Haçlı Seferi’yle beraber artık çökmeye başlar. Paradoksal bir şekilde bu hadise, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyetini tahkim etmesi- ne yardımcı olur. Zira artık Avrupa’dan ve Bizans’tan bir askerî tehdidin gelmeyeceğini gören Selçuklular, Akdeniz’de Antalya ve civarını, Karadeniz’de Samsun ve Sinop’u ele geçirir.(7)<br />
1217-1221 yılları arasında yapılan beşinci sefer, Mısır’ı hedef alır. Haç­lılar yenilir ve Müslümanlarla anlaşma imzalamak zorunda kalırlar. 1228- 1229 yıllarına rastlayan altıncı sefer, Alman imparatoru II. Frederik’in Ku­düs’ü kısa bir süreliğine hakimiyeti altına almasıyla sonuçlanır. Fakat bu uzun sürmez ve Kudüs tekrar Müslüman idaresine geçer. Yedinci ve sekizinci Haç­lı seferleri sırasıyla 1248-1254 ve 1270 yıllarında gerçekleşir. Her iki sefer­de de Haçlılar büyük yenilgiler alır. Avrupalılar yorulmuştur. Haçlı seferle­ri, artık sadece tarihî bir semboldür.(8) Kudüs’ü yeniden ele geçirme umutları­nı yitiren Avrupalılar, bölgede küçük Latin krallıkları kurarlar. Fakat Kudüs, Hristiyan Avrupa’nın kızıl elması olmaya devam eder. Son Haçlı seferini dü­zenleyen Fransız Kralı ‘Aziz’ Louis, dünya gözüyle göremediği ama ele geçir­mek için ömrünü harcadığı Kudüs’ten son nefesine kadar vazgeçmez. Ölüm döşeğinde ağzından dökülen son kelimeler “Kudüs, Kudüs!” olur.(9)</p>
<p><strong>Kudüs’ün Fethi</strong></p>
<p>Bu dönemin en kayda değer hadisesi şüphesiz Kudüs’ün tekrar Müslü­manların eline geçmesidir. Kudüs’ün Müslümanlardan alınması, Haçlı se­ferlerinin ana sebebi olarak kabul edilmiş, binlerce insan bu fikre inana­rak hayatlarının en büyük macerasına çıkmış ve büyük bedeller ödemişler­di. 1099 yılında alman Kudüs, 1187 yılına kadar Hristiyanların idaresin­de kaldı. Kilise, Avrupalı krallar ve doğudaki Haçlı devletleri, tarihin akış seyrinin artık kendilerinden yana olduğuna inanıyordu. Bu kurgu, Salâhed- dîn Eyyûbî (1138-1193) adında bir kumandanın tarih sahnesine çıkmasıy­la değişecektir.</p>
<p>Eyyubîler hanedanının kurucusu ve ilk hükümdarı olan Salâheddîn Eyyû­bî, Tikrit’te dünyaya geldi. Siyasî ve askerî hayatının önemli bir kısmını Mı­sır, Suriye ve Irak’ta birlik ve istikrarı sağlamaya hasretti. Fâtımî Devleti’ne son vererek bölgede siyasî birliği tesis etti. Haçlılara karşı ilk seferini 1177’de Gazze-Askalan bölgesine yaptı. 1185’te Musul ve civarını tahkim etti ve ordu­sunu güçlendirdi. Uzun yıllardır hayalini kurduğu Kudüs’ü fethetmek için ar­tık yeterli güce sahip olduğunu gören Salâheddîn Eyyûbî, Kudüs Krallığı’nın iç çatışmalarını da iyi değerlendirerek harekete geçti. Mısır, Suriye ve diğer vilayetlerden gelen askerlerle birlikte 12 bin kişilik bir süvari ordusu teşekkül etti. 3-4 Temmuz 1187’de Hittin adlı bölgede Haçlıları ağır bir yenilgiye uğ­rattı. Ardından bugün Filistin topraklarında bulunan Akka, Taberiye, Nablus ve Gazze dahil irili ufaklı bir dizi şehri ele geçirdi. 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşattı. Miraç kandiline denk gelen 27 Receb 583 yani 2 Ekim 1187 günü Kudüs’e girdi. Vefat ettiği 4 Mart 1193 tarihine kadar hem Kudüs’ü hem de civar şehirleri Haçlı ordularına karşı korudu. İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ın 1191’de Akka’yı ele geçirmesi dahi Salâheddîn’in kurduğu Kudüs hattına her hangi bir zarar vermedi.</p>
<p>Kaynakların ittifakla aktardığına göre Salâheddîn Eyyûbî adaletli, dira­yetli, dindar, cömert, vakur ve iyi eğitim almış bir kişiydi. Siyasî ve askerî ha­yatında büyük başarılara imza atan Kudüs fatihi, İlmî ve sanatsal çalışmaları bizzat takip ederek destekledi. Filistin, Hicaz, Yemen ve Mısır’da çok sayıda da kale, köprü, medrese, cami ve zaviye inşa ettirdi. O’nun döneminde Mısır ve Suriye, İslâm dünyasının önemli ilim ve fikir merkezleri haline geldi.Mekke ve Medine’nin imarıyla hususî olarak ilgilendi ve “Hâdimü’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) ifadesini ilk defa kullanan devlet adamı oldu.(10)</p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî, sadece “Kudüs Fatihi” olarak İslâm dünyasında de­ğil, Avrupa’da da bir efsane haline gelir. Şehri aldıktan sonra geniş bir ‘eman’ yayınlar ve kendisine karşı savaşan Tapınak ve Hospitalier Şövalyeleri dahil herkesin can ve mal güvenliğini garanti altına alır. Hristiyanların çok cüz’î miktarlarda fidye ödeyerek Kudüs’ü terk etmelerine izin verir. Lâkin savaş sırasında katliam yapanların öldürülmesini emreder. Kudüs Kralı Guy de Lesignan’ın hayatını bağışlar; fakat pek çok Müslümanın kanına giren ve Hristiyanların da tepkisini çeken Renaud de Chatillon’u bizzat kendisi öl­dürür. Mescid-i Aksâ ve diğer İslâmî mekânları tekrar aslî fonksiyonlarına irca eder. Haçlılar tarafından kovulan ve uzun bir süredir Kıbrıs’ta bulunan Yahudi hahamını Kudüs’e davet eder.</p>
<p>Hristiyanlara ait dinî mekânların ida­resini Ortodoks Kilisesine teslim eder. Kudüs’te barış ve adaleti tesis etme­ye çalışan Salâheddîn Eyyûbî, böylece siyasî ve dinî bütün tarafların takdi­rini toplar. Cephede savaştığı düşmanlarına karşı sulh masasında asil ve âli- cenab tutumuyla dikkat çeken Salâheddîn, Ortaçağlar boyunca Avrupa’da en iyi bilinen Müslüman kahraman haline gelir. Müslüman filozoflar örne­ğinde gördüğümüz gibi Salâheddîn de yer yer gizli bir “Hristiyan şövalye” olarak anlatılır. Dante, Salâheddîn’i Limbo’daki “erdemli paganlar” arası­na yerleştirir. Walter Scott’ın The Talisman (1825) adlı eserindeki Salâhed­dîn betimlemesi, Kudüs fatihine gösterilen romantik ilginin dikkat çekici ör­neklerinden biridir. Ridley Scott’ın Cennetin Krallığı (2005) filminde Salâ­heddîn, tarihî gerçeklerle uyumlu bir şekilde adil ve dirayetli bir komutan olarak tasvir edilir.(11)</p>
<p>Hıttin Savaşı’ndan sonra Kudüs, altı buçuk asır boyunca Müslümanların hakimiyeti altında kalmıştır. İngiliz General Edmund Allenby, Aralık 1917 yı­lında Kudüs’ü Osmanlılar’dan aldığında, Arslan Yürekli Richard’ın yarım kal­mış projesini tamamladığını ima eder.(12)</p>
<p>Hittin Savaşı’nın yapıldığı yerin hem Haçlılar hem de Filistin tarihinde özel bir yeri var. Taberiyye Gölü’ne sekiz kilometre mesafede bulunan Hittin, Salaheddm Eyyûbınin hatırasını taşır. Salaheddîn, Haçlı ordularını yen­dikten sonra Kudüs ün kapılarını açan bu zaferin anısına Hittin’in en yüksek noktasına Kubbetu n-nasr adında bir bina yaptırır. Bina zaman içinde cami­ye dönüşür ve yüzyıllar boyunca Hittin zaferinin sembolü olarak hizmet ve­rir. Şuayb Peygamber’in makamının burada olduğu kabul edilir. 1948’de İs­rail’in eline geçen Hittin o tarihten itibaren sistemli bir nüfussuzlaştırma po­litikasına tabi tutulur. İsrail, Dürzîlerin Şuayb Peygamber’in makamını ziya­ret etmesine, daha sonra da makamın himayesini üstlenmelerine izin verir. Buna mukabil, Salâheddîn’in yaptırdığı caminin restore edilmesi engellenir. 1990’lı yıllarda 73 yaşındaki Ebû Cemel adlı bir Filistinli, Hittin’de Filistinli çocuklar için bir yaz kampı yapmak ister ve bu vesileyle camiyi restore ede­bileceğini düşünür. Fakat İsrail hükümetinin bürokratik engel ve oyalamala­rı neticesinde bu proje hayata geçmez. Bugün Hittin, İsrailli işgalci yerleşim­cilerin hayvanlarını otlattığı bir yer olarak kullanılıyor.(13)</p>
<p><strong>Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard</strong></p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî’yi anlatırken İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard dan bahsetmemek olmaz. Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi üzerine Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa 1189 yılında büyük bir orduyla yola çıkar. Balkanlar’ı ve Orta Anadolu’yu geçerek Toroslar üzerinden Silifke ye kadar gelir. Silifke çayını geçerken boğularak ölmesi üzerine ordusu dağılır. Fakat Avrupalıların kutsal topraklara olan ilgisi ortadan kalkmaz. 1189 da babası Henri’nin ani vefatı üzerine tahta geçen Richard ve Fransız Kralı II. Philippe August, 1190’da Vezelay’da buluşur ve güçlerini birleştirerek Kudüs’e doğru yola çıkarlar. Ayrı yollardan Akka’ya gelen Fransız ve İngiliz kralları, şehri 11 Temmuz 1191’de ele geçirir. Akka’nın düşmesi, hem Salâheddîn hem de böl­gedeki Müslüman emirler için beklenmedik bir gelişme olur. Akka’nın payla­şılması konusunda İngilizlerle Fransızlar arasında ihtilaf çıkınca Fransa Kralı ülkesine geri döner ve böylece bütün kumanda Richard’a geçer.</p>
<p>Akka’nın düşmesi Salâheddîn’i hem öfkelendirmiş, hem de endişelendirmişti. Zira şehir, onun onayı olmadan teslim edilmişti. Salâheddîn bir an hısımıyla esirlerin mübadelesini temin etmek ister. Bunun için kendi elinde­ki esirleri bırakır. Richard’ın amacı ise Akka’da kalmak değil, bir an önce gü­neye doğru ilerleyerek Kudüs’ü almaktır. Bütün asillerin serbest bırakılmadı­ğı bahanesini ileri süren Richard, Akka’da bulunan 2700 Müslüman esirin eş ve çocuklarıyla beraber kılıçtan geçirilmesini emreder. Bu korkunç katliam­dan geriye bir ceset yığını kalır. Parçalanmış ve kokmaya başlayan cesetleri şehrin girişinde bırakan Haçlılar güneye doğru ilerlemeye başlarlar. Katliam haberi Kudüs’te bulunan Salâheddîn Eyyûbî’ye ulaştığında artık barış görüş­melerinin bir anlamının kalmadığı anlaşılır.(14)</p>
<p>Akka zaferi Richard’ı ve askerlerini umutlandırmıştır, ama Kudüs’e ele geçirmek için büyük bir taarruz yapacak kuvvetleri yoktur. Bunun farkın­da olan Salâheddîn, Akka’daki katliama rağmen diplomatik yolları ustaca kullanmaya devam eder. Kendisiyle yüz yüze görüşmek isteyen Richard’ın talebini “Krallar ancak bir anlaşma yaptıktan sonra görüşürler; zira birbir­lerini tanıdıktan ve bir lokma ekmeği paylaştıktan sonra savaş yapmaları makul değildir” diyerek reddeder. Richard, şöhreti Avrupa’ya kadar ula­şan Salâheddîn’i bizzat tanımak istediğini gizlemez. Salâheddîn ve komu­tanlarına göre, İngiliz kralının amacı barış yapmak değil, Müslüman ordu­larının gerçek gücünü ölçmektir. Müslüman tarafı da yeni Haçlı kuvvetleri­nin kapasitesini öğrenmek istemektedir. Salâheddîn görüşmeleri yürütmek üzere kardeşi Melik el-Adil’i görevlendirir. Bu noktada Salâheddîn, Haçlı ordusunu Akka’dan başlamak üzere Filistin sahillerinden bütünüyle söküp atamayacağının farkındadır. Üstelik malarya hastalığı kendisini bitkin dü­şürmekte ve eski kudreti hakkında emirleri arasında şüphelerin doğması­na neden olmaktadır. Salâheddîn durumun farkındadır; birinci hedefi, Ku­düs’ü tahkim etmektir. Ve bunu, tek bir askerini cepheye sürmeden başar­manın yollarını arar.</p>
<p>Richard ile Salâheddîn arasındaki diplomatik müzakereleri yürüten el-Adil, 1191 yılının Eylül ayında İngiliz kralından bir mesaj alır. Kral iki taraf­tan pek çok kayıpların olduğunu, şehirlerin yerle bir edildiğini ve bir anlaş­ma yapmanın zamanının geldiğini söyler. Bunun için üç şart öne sürer: Ku­düs, Gerçek Haç ve toprak. Buna göre, Kudüs Hristiyanlara teslim edilecek; Salâheddîn’in elinde bulunan ve bizzat Hz. İsâ’dan kalma olduğuna inanılan Gerçek Haç, Richard’a verilecek ve Ürdün’ün batısından itibaren Akdenize kadar olan kısım Haçlılara bırakılacaktır. Salâheddîn bu şartları duyunca te­bessüm eder; kâtibi çağırır ve şu cevabı yazdırır:</p>
<p><em>Kudüs, sizin için olduğu kadar bizim için de kutsaldır, fakat bizim için daha önemlidir; zira Peygamber Efendimiz mirâc’a buradan yükselmiştir ve ümmet kıyamet gününde burada cem olacaktır&#8230; Toprak meselesine gelince, buralar her zaman bizim vatanımız oldu. Sizin işgaliniz ise geçi­cidir. Müslümanlar zaafa düştüğü için buraları ele geçirdiniz. Savaşacak gücümüz olduğu müddetçe size burada rahat yok&#8230; Gerçek Haç ise eli­mizde büyük bir ganimettir ve onu ancak İslâm’ın hayrına olacak bir iş için size iade ederiz&#8230;(15)</em></p>
<p>Salâheddîn’in bu net cevabı, Richard’ı bu sefer yeni ve şaşırtıcı bir tek­lif yapmaya sevk eder. Buna göre, Salâheddîn’in kardeşi Melik el-Adil, Ingi­liz kralının kız kardeşi Joanna ile evlenecek; kralın ele geçirdiği Askalan ve diğer sahil bölgeleri çeyiz olarak verilecek; kan ve koca Kudüs’te oturacak; Hristiyanların serbestçe ziyaretlerine izin verilecek; Gerçek Haç iade edile­cek; esirler serbest bırakılacak ve Tapmak ve Hospitalier şövalyelerine Filis­tin’deki mülkleri geri verilecektir. Bütün anlaşmalar yapıldıktan sonra Ric­hard, ülkesine geri dönecektir. Teklifi duyan Salâheddîn, bunun bir şaka yahut savaş hilesi olduğunu düşünüp gülümser. Lâkin kardeşinin teklife olumlu baktığını görür ve itiraz etmez. “Evet” cevabı karşı tarafa iletilir. Bu arada kralın kız kardeşi böyle bir teklifin yapıldığını duyduğunda dehşete kapı- lir; ortalığı birbirine katar ve bir Müslüman emirle asla evlenmeyeceğini söyler. İşlerin sarpa sardığını gören Richard, bu sefer el-Adil&#8217;e Hristiyan olmasını söyler.</p>
<p>El-Adil, tıpkı abisi gibi bu teklife müstehzi bir tebessümle kara­lık verir. Plan suya düşer. Richard, kız kardeşi Joanna yerine, yeğeni Bretagne prensesi Eleanor’u vermeyi teklif eder. Hatta bunun için Papa’dan bir ‘izin belgesi’ almayı bile planlar. Ama bu girişim de sonuç vermez. Böylece Salâ­heddîn, Richard’ın, kardeşi el-Adil’i kendisine karşı kullanma hesabını da bo­şa çıkartır. El-Adil ve Richard, bir akşam ziyafetinde bir araya gelir; karşılık­lı iltifat ve hediyeleşmelerde bulunur ve ayrılırlar.</p>
<p>Bu sırada Salâheddîn boş durmaz ve Richard ile ilişkileri gergin olan Ti­re hakimi Conrad ile gizli müzakereler yürütür. Amacı, Richard’a karşı bir it­tifak kurmak ve Haçlı cephesini bölmektir. Arslan Yürekli Richard, Salâhed­dîn ile yüz yüze görüşmek için yeniden randevu talep eder. Salâheddîn ise aynı cevabı verir:</p>
<p><em>Krallar ancak bir anlaşma yapıldıktan sonra buluşur. Her hâlükârda ben senin dilini anlamam, sen de benimkini. Bu yüzden ikimizin de güvene­ceği bir tercümana ihtiyaç vardır. Bu yüzden bu adam (şu andaki elçi) aracı olarak görevine devam etsin. Bir anlaşmaya varırsak, bir araya ge­liriz. O zaman aramızdaki dostluk bâkî olur.(16)</em></p>
<p>Müzakereler devam eder; fakat Richard artık yorulmuştur. Dahası, İn­giltere’de kardeşinin haddini aşan tasarruflarda bulunduğu haberleri, onu ra­hatsız eder. Son bir hamle yaparak hiç olmazsa Askalan’ı ona bırakması için Salâheddîn’e adeta yalvarır. Aksi halde bu kışı da bölgede geçirmek zorunda kalacağını söyler. Bu üstü örtülü tehdit karşısında Salâheddîn, Richard’ın el­çisini karşısına oturtarak, Kral’a şunları aktarmasını söyler:</p>
<p><em>Krala de ki: Askalan’ı ona vermem söz konusu olamaz. Kışı burada ge­çirme meselesine gelince, bu zaten kaçınılmaz görünüyor; zira, kralın bu toprakları terk ettiği anda her şeyi kaybedeceğini gayet iyi biliyor. Kışı gerçekten burada, ailesinden ve ülkesinde uzakta mı geçirmek istiyor? Hay hay! Ben kışı da, yazı da, bir sonraki kışı ve bir sonraki yazı da bu­rada geçirmeye hazırım. Zira burası benim vatanım. Burada çocuklarımla ve akrabalarımla beraberim.Kış için bir ordum,yaz için bir başka ordum var.Ben artık yaşlı bir adamım.Ve dünya zevkleriyle işim olmaz. Cenab-ı Hak ikimizden birine zafer nasip edene kadar beklerim!'(17)</em></p>
<p>Bu cevap üzerine Richard daha fazla mesafe katcdcmcyeceğini anlar ve 1192 yılının Eylül ayında beş yıllık bir anlaşmaya razı olur. Haçlılar, Tire ve Yafa arasını alır ve karşılığında Salâheddîn’in Kudüs dahil bütün bölgedeki hakimiyetini tanır. Anlaşma üzerine Haçlı savaşçıları ziyaret için Kudüs’e gi­der. Salâheddîn gelenleri âlicenab bir şekilde karşılar. Bazılarını kendi sofra­sına davet eder. Haçlıların ısrarlı davetlerine rağmen Arslan Yürekli Richard, Kudüse gitmeyi reddeder. Böylece fethetmek için geldiği Kudüs’ü hiç göre­meden ve hayranlığını gizlemediği Salâheddîn ile yüz yüze görüşemeden ül­kesine geri döner.(18)</p>
<p>Anlaşmadan birkaç ay sonra Salâheddîn’in durumu kötüleşir. Batıda Ma- imonides, Yahudi aleminde Rambam olarak tanınan ve Akit Karışıklar İçin Kı­lavuz (Delâletti&#8217;l-hâirîn) kitabının yazarı ünlü Yahudi düşünür Mûsâ ibn Meymûn, Salâheddîn’in kişisel doktoru olarak Şam’da huzura çağrılır. Fakat bü­tün müdahalelere rağmen Kudüs fatihi, 4 Mart 1193’te 55 yaşındayken ve­fat eder. Salâheddîn’in biyografisini yazan Bahâeddîn’in aktardığına göre, Emir’in başında Kur’ân okunur. “Allah’tan başka ilah yoktur ve biz sadece O’na güveniriz”ayetine gelindiğinde Salâheddîn tebessüm eder, yüzü aydın­lanır ve ruhunu teslim eder.(19)</p>
<p>Salâheddîn’in erken ve beklenmedik vefatı, Suriye ve Kudüs başta olmak üzere bütün İslâm alemini büyük bir üzüntüye gark eder. Ölümünün Avru­pa’da nasıl yankılandığını bilmiyoruz. Fakat Salâheddîn’i Kudüs ve civarında gören, onunla selamlaşan, sofrasında yemek yiyen, kendisini görmediği halde şöhretini duyan pek çok Haçlı askeri, rahip ve din adamı ve Yahudi haham­ları ondan saygıyla ve övgüyle bahsederler. Hem tarihî bir şahsiyet hem de kültürel bir sembol olarak Salâheddîn, İslâm dünyasının ve Avrupa’nın hafı­zasında asırlar boyunca canlı kalır. Modern dönemde Filistin için verilen öz­gürlük mücadelesi, onun hatırası etrafında şekillenmiştir. Kudüs’ü ve Filistin topraklarını İsrail işgalinden kurtarmak için mücadele edenlerin kendilerini Salâheddîn’in evlatları olarak görmeleri bir tesadüf değil. Avrupalılar da bu mirasın farkında olduklarını her fırsatta ifade ettiler. 11 Aralık 1917’de İngiliz General Edmund Allenby, Yafa’yı Osmanlı’dan teslim aldığında, Avrupa basını hadiseyi Üçüncü Haçlı Seferi’ne atıflar yaparak verir. Daha drama tik bir sahne ise 1920’de yaşanır ve Fransız Generali Henri Gouraud, Şam’a girdiğinde atının üzerinde doğrudan Salâheddîn’in Emevîyye Camii’nin ya­nındaki türbesine giderek “Ey Salâheddîn! İşte döndük. Benim buradaki var­lığım, haçın hilâle galebe çalmasının teyididir” der.(20)</p>
<p><strong>Roland’ın Şarkısı</strong></p>
<p>Kudüs etrafında şekillenen mücadelenin siyasî ve askerî yönü kadar kültü­rel boyutu da önemlidir. Her bir Haçlı seferi, İslâm dünyası ve Müslümanlar hakkında Avrupa’ya yeni hikâyelerin, efsanelerin, hatıraların ve doğru-yanlış anekdotların aktarılmasını sağlamıştır. Bu dönemde Avrupalılar arasında ya­yılan popüler eserlerde ve şarkılarda tarihin birkaç defa yazıldığına şahit olu­ruz. Haçlılar açısından Müslümanlara karşı verilen mücadele öylesine önem­lidir ki Avrupa’nın siyasî ve askerî tarihi sekizinci yüzyılın sonunda ve doku­zuncu yüzyılın başında hükümran olan Şarlman döneminden itibaren yeni­den kaleme alınır. Fransız edebiyatının bilinen en eski şiiri olan La Chanson de Roland (Roland’ın Şarkısı), 778 yılında Pirenneler civarındaki Renceval şehrine askerî sefer düzenleyen Şarlman’ın (rivayete göre) Müslümanlara kar­şı kazandığı zaferi bir kahramanlık hikâyesi olarak anlatır. Şiirde savaş büyük bir çarpışma olarak anlatılır, ama tarihen bunu tevsik etmek mümkün değil. Bu dönemde Müslümanların Renceval bölgesine büyük bir orduyla çıkartma yapması soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Fakat burada önemli olan, tarihî doğruluktan ziyade Roland’tn Şarkısı&#8217;nın vermek istediği duygudur.</p>
<p>Dört binin üzerinde dizeden oluşan şiir, Şarlman’ın Müslümanlara kar­şı verdiği savaşı ve Roland’ın üvey babası Ganelon’un ihanetini anlatır. Saragosa’yı Şarlman’a kaybetmek üzere olan Müslüman Emir, bir elçi göndererek Frenklerin Fransa’ya dönmeleri halinde Hristiyan olacağını ve hâzinelerini Şarlman’a vereceğini söyler. Savaşmaktan yorgun düşen Şarlman ve askerleri teklifi kabul eder ve müzakereleri yürütmek üzere bir elçi atar. İyi bir savaşçı olan Roland, üvey babası Ganelon’un gitmesini önerir. Buna öfkelenen Ganelon, Müslüman emire Frenklerin ordusunun geri dönüş güzergâhını bildirir ve böylece artçı birlikleri pusuya düşürebilecekleri yerin haberini verir. Roland bu birliğe komuta etmektedir. Planlandığı gibi Roland ve askerleri pusuya dü­şürülür.</p>
<p>Frenkier cesurca savaşırlar, ama sayıları yetmez. Roland yardım çağ­rısında bulunmayı reddeder. Yardım istemek için artık çok geçtir. Roland yar­dım borusunu üflerken ölür ve ruhu azizler tarafından cennete götürülür. Şarlman geldiğinde savaş meydanında Roland’ın cesedini bulur. Müslüman ordu­nun peşine düşer ve onları Ebro Nehri’ne sürerek hepsini öldürür. Bu arada Babilon Kralı Baligant, Müslüman kumandana yardım etmek için Ispanya&#8217;ya gelir. Şarlman onu da yener, Saragosa’yı alır ve Fransa’ya geri döner. Olay­dan sonra Ganelon’un ihaneti ortaya çıkar ve Ganelon ölüme mahkûm edilir.</p>
<p>Roland’ın Şarkısı, ortaçağ Hristiyan cengâverliğini anlatan en meşhur eserdir. Şarkı, birinci ve ikinci Haçlı seferleri sırasında popüler hale gelmiş ve aradan geçen üç yüz yıllık sürede yaşananlara aldırış etmeden günün en önemli meselesi olan Kudüs’ün geri alınması ve Müslümanların hezimete uğ­ratılması istikametinde güncellenmiş, revize edilmiş ve yeniden yazılmıştır. 12. yüzyılın başlarında kaleme alman şarkı, Avrupa’nın kurucu babası kabul edilen Şarlman’ ın Hristiyan misyonu ile Müslüman dünya arasındaki çatışma­nın canlı bir şahidi haline gelir ve böylece Haçlı seferlerinin arka planı olarak okunur. Buna göre, Kilisenin çağrısına kulak veren Avrupalılar, üç asır önce Şarlman’ın yerine getirdiği tarihî misyonu kendi dönemlerinde hayata geçir­mek için mücadele vermektedirler: Müslümanların ilerleyişini durdurmak ve kutsal toprakları Kilisenin hizmetine sokmak.(21)</p>
<p>Haçlılar döneminde popüler hale gelen eserlerde belirgin bir Müslüman ve Türk imajının inşa edildiğini görüyoruz. Şarlman ve diğer Bizans impara­torlarının sekizinci yüzyıldan itibaren Müslümanlara karşı savaştığı bilinmek­teydi. Roland’tn Şarkısı ve benzeri eserlerde Müslüman Araplar barbar, vahşi, despotik, şehvet düşkünü, irrasyonel, yobaz, tutucu, Tanrı düşmanı vs. ola­rak tasvir edilmişlerdi. Haçlı seferleriyle beraber bu resme Türk imajı da ek­lenir. Zira Salâheddîn Eyyûbî’den önce Haçlılara karşı duran ilk Müslüman topluluk, Türklerdi. Papa II. Urban’ın çağrısı üzerine plansız ve kontrolsüz bir şekilde yola çıkan ve Pierre l’Ermite’in kumandasında İstanbul’da bir ara­ya gelen ilk Haçlı grubu, İznik civarında Selçuklu Türklerine saldırmış ve I. Kılıçarslan tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştı. Haçlı orduları Filistin’e gitmek için Anadolu topraklarını kullanmak zorundaydılar ve Anadolu Sel- çukluları’yla sık sık karşı karşıya geldiler.</p>
<p>Suriye ve Musul atabekleri olarak da bilinen Türk Zengîler Devleti sultanı İmâdeddîn Zengî ve oğlu Nûreddîn Mahmud Zengî, Haçlı ordularının amansız düşmanıydılar ve şöhretleri Avru­pa’nın içlerine kadar yayılmıştı. Salâheddîn Eyyûbî’den sonra Memlüklü Sul­tanı Baybars, Haçlıların ilerlemesini büyük oranda durdurmuştu. Son Haç­lıları 1291 yılında Akka’dan süren komutan da Türk Memlûk Devleti Sulta­nı Eşref Halil’di.(22) Haçlılar ile Türk ve diğer komutanlar arasında iki asırdan fazla süren askerî mücadele, Avrupa’da Türk imajının şekillenmesinde belir­leyici bir rol oynamıştır. Osmanlıların Balkanlara ve Avrupa’ya ayak basma­sından bir buçuk asır önce Avrupa’nın ‘korkunç Türk’ imajı zaten inşa edil­mişti. Müslüman ile Türk kimliklerinin özdeş görülmesi de bu döneme ge­ri gider. Zira Hristiyan Avrupa’nın gözünde Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Tatar bütün Müslüman topluluklar son kertede hasım bir dinin mensuplarıydılar.</p>
<p>Bu dönemde yaşanan gerilimlere paralel olarak ve bazen onlara rağmen, Doğulu Arap ve Hristiyan cemaatlerinin ve Yahudilerin Haçlılara karşı za­man zaman Müslüman ahalinin yanında yer almayı tercih ettiklerini görüyo­ruz. Bunda, Müslüman idarecilerin esnek din-kültür politikaları kadar, Orta Doğu’daki cemaatlerin Roma’da bulunan Papa’nın merkezî otoritesine karşı dinî ve siyasî bağımsızlıklarını koruma arzusunun da payı vardır. Bu nokta­da Haçlılar, bütünüyle yanlış bir varsayımla hareket etmekteydi: Müslüman­ların elinde zulüm gören ve Roma-Papa idaresini arzulayan bir Doğu Hristi­yan cemaati hiçbir zaman var olmadı. Bu yüzden Haçlılar kalabalık ordula­rıyla gelip Latin devletlerini kurdukları dönemlerde bile yerel Hristiyan ce­maatleri mobilize edip kendi taraflarına çekmede başarılı olamadılar. Dahası Haçlıların acımasız savaş taktiklerinden Müslümanlar kadar Arap Hristiyan- lar da nasiplerini almıştı. Bu dönemde kültürel olarak Araplaşmış olan Do­ğu Hristiyanları, kılık-kıyafetleri, adetleri ve konuştukları dilden dolayı Av­rupalı Haçlılar tarafından bazen Müslüman sanılarak öldürülmüş ve bu olay pek çok kez tekerrür etmişti. Avrupalı Haçlıların Doğu Hristiyanlarına kar­şı duyduğu güvensizlik ve nefret her alanda görülmekteydi. Adını bilmediği­miz bir Haçlı askerinin şu ifadesi oldukça çarpıcı: “Türkleri ve putperestle­ri kutsal topraklardan sürdük; ama Rum (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Yaku- bî sapıklardan kurtulamadık”.(23) Kısacası Haçlılar, Doğu Hristiyanlarına kar­şı, en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdılar.<br />
Fakat burada da birkaç tarihin aynı anda cereyan ettiğini tekrar belirt­meliyiz. İki asırdan fazla doğuda Müslüman topraklarında yaşayan Frenkler,süreç içerisinde Arap-İslâm kültürüne asimile oldular. Siyasî hakimiyetlerini garantiye alan Hristiyan yöneticiler, idareleri altındaki Müslüman (ve kısmen Yahudi) tebaya kargı daha müsamahalı davrandılar, özellikle 13. asrın ortala­rına doğru, Hristiyan yönetimi altındaki Müslümanlar belli bir huzur ve gü­vene sahiptiler. Bu döneme ait İslâm tarihi kaynakları, bu Müslüman toplu­lukların görece iyi durumunu detaylı bir şekilde anlatır. Bu yıllarda Kudüs ci­varını ziyaret eden Endülüslü seyyah İbn Cubeyr, “Frenklerin yönetimi altın­da huzur içinde yaşayan Müslümanlardan bahseder ve tek yükümlülükleri­nin “hasat zamanı ürünlerinin yarısını vermek ve bir dinar ve yedi kırtaslık bir vergi ödemek” olduğunu söyler. Ve ekler:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Müslümanların talihsizliği, dindaşlarının yönettiği ülkelerde yöneticile­rin adaletsizliklerinden sürekli şikâyet etmeleridir. Oysa burada adaleti­ne her zaman güvendikleri Frenklerin davranışlarından ancak memnun kalmaktadırlar.(24)</em></p>
<p>İbn Cubeyr, İslâm-Batı ilişkileri tarihinde karşımıza sıkça çıkan ‘eş-zamanlı tecrübeler’ hakkında da kıymetli gözlemlerde bulunur: Müslüman ve Hristiyan orduların birbirlerini savaş meydanlarında kırmasına rağmen, sıra­dan vatandaşlar ticaret, alışveriş, vergi, seyahat, sanat, zenaat, ilim, vb. ko­nularda özgürce hareket etmekteydiler. Nitekim 1184 yılının Ağustos ayında Salâheddîn Eyyûbî’nin büyük bir orduyla Kerak’a doğru yola çıktığını akta­ran İbn Cubeyr, bu askerî hazırlık ve gerilim döneminde Müslüman ve Hris­tiyan seyyahların, kervanların ve tüccarların hem Müslüman ve hem de Hris- riyan (‘Frenk’) topraklarında hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce hareket et­tiklerini söyler.(25)</p>
<p><strong>Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı</strong></p>
<p>13.yüzyılın ikinci yarısında Haçlıların Kudüs ve Suriye civarındaki ha­kimiyetinin sona ermesi, bölge halkı için bir rahatlama dönemi olabilirdi.</p>
<p>Bunun yerine, Müslümanlar tarihlerinin en büyük ve kanlı istilâcılarıyla karşılaştılar: Moğollar. Moğol orduları 13. yüzyılın başında Mezopotam­ya bölgesine nüfuz etmeye başlamışlardı. Suriye bölgesine yönelik saldırıla­rı 1250’li yıllarda ivme kazandı ve pek çok şehrin ele geçirilip talan edilme­siyle neticelendi. Hiilâgû’nun komutasındaki Moğol güçleri, 1256’da Haşhaşîlerin merkez üssü olan ünlü Alamut kalesini aldı. 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Ahhâsî Devleti’ne son verdiler. Moğolların Bağdat’ta yaptığı ta­lan ve katliam, tarih kaynaklarında hazin ve etkileyici bir dille anlatılır. Ka­dim Mezopotamya coğrafyasının ve İslâm medeniyetinin parlayan yıldızı Bağdat’ta binlerce insan kılıçtan geçirilir; mabedler, saraylar, evler, iş yer­leri yerle bir edilir; kütüphaneler yakılır ve kitaplar nehre atılır. Moğol is­tilâsı sırasında Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep renginde aktığı anlatı­lır. Haçlıların 1099’da Kudüs’te yaptığı yıkım, 1258’de Bağdat’ta bu sefer Moğolların eliyle tekrar edilir.</p>
<p>Bu dönemde İslâm dünyası bir tarafta batıdan gelen Haçlı orduları, diğer tarafta doğudan gelen Moğolların saldırılarına maruz kalmıştır. Her ne kadar bu dönemde Haçlılar eski güçlerini büyük oranda yitirmiş olsalar da Moğol­ların gelişi Avrupa’da ve doğudaki Haçlı devletleri arasında yeni beklentile­rin doğmasına neden olmuştur. 13. yüzyılın başında tedavüle giren ve Avru­pa şehirlerinde konuşulan bir söylentiye göre, Moğollar Müslüman ordula­rını tek tek bertaraf ettikten sonra Kudüs’ü ele geçirmişlerdi ve kutsal şehri Hristiyanlara teslim etmek için hazırlık yapıyorlardı.26 Papa, Haziran 1221’de gönderdiği bir mektubunda “Kutsal Ülke’yi (Kudüs’ü) kurtarmak üzere uzak doğudan gelen savaş birliklerinden” bahsetmekteydi.(27)</p>
<p>Avrupalılar Moğollar hakkında çok kısıtlı bilgilere sahipti. Nasıl bir millet oldukları, kural ve törelerinin ne olduğu, sosyal ve dinî yaşamları, vs. konularında güvenilir bilgileri yoktu. Fakat yaygın olan bir kanaate gö­re, Moğollar arasında pek çok Hristiyan vardı ve bunların bir kısmı Mo­ğol Devleti’nin en üst kademelerine kadar yükselmişti. Moğol Hanına gi­den Avrupalı elçiler de bu inancı teyit eder mahiyette bilgiler veriyordu.28 Mamafih bu bilgilerin eksik, yanlış ve abartılı olduğunu aktaran şahitler de yok değildi. 1253’te Fransız Kralı IX. Louis’nin temsilcisi olarak Moğol Hanı Möngke’ye gönderilen ve kendisine Moğolları Hristiyanlaştırma gö­revi verilen Fransisken misyoner William of Rubruck, uçsuz bucaksız Moğol topraklarını geçtikten ve Karakurum’a vardıktan sonra, Asya’nın de­rinlerindeki bu topraklarda gördüğü dinî çoğulculuktan ve kozmopolit şe­hirlerden hayretle ve biraz da kerâhetle bahseder. Moğollar Şaman dinine mensup olmakla beraber, siyasî kazanımları önceleyerek neredeyse sınırsız bir dinî tolerans politikası izlemektedirler.</p>
<p>Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler ve tabii Şamanlar ve diğer din mensupları özgürce yaşa­makta, yönetici sınıfı arasında yer alabilmekte ve devlet politikalarını etkileyebilmektedir. William of Rubruck, bu gözlemlerini Moğollar ve Asya hakkında önemli bilgiler içeren seyahatnamesinde detaylı bir şekilde anla­tır ve 13. yüzyıl Avrupasına Moğol dünyası için bir kapı aralar. Fakat şunu da açık bir şekilde not eder: Moğollar için hangi dine mensup olduğunuz önemli değildir. Asıl olan siyasî sadakat ve tabiyettir. Bu yüzden Şaman­lar kadar Müslümanlar ve Hristiyanlar da eşit imkânlara sahip olabilirler. Bu, Moğolların Hristiyan olduğu ya da Hristiyanları diğerlerine tercih et­tiği anlamına gelmez. Nitekim William, Möngke Han’ın kendisine “Nasıl Tanrı bize elin farklı parmaklarını vermişse, insanlara da farklı yollar gön­dermiştir” dediğini aktarır.(29)</p>
<p>Kendisi Şaman olmakla birlikte Hristiyanlara toleranslı davranan, çocuk­larının Hristiyan Keraitlerin kızlarıyla evlenmesine izin veren Cengiz Han, Hristiyan Avrupa’nın doğudaki müttefiki olabilir; dahası Haçlıların ve Mo­ğolların İslâm topraklarındaki bu buluşması, tarihin seyrini değiştirecek bir gelişme haline gelebilirdi. Moğol istilâsı sırasında Avrupalı Hristiyanların en büyük umudu, “Ta(r)tarlar” olarak bilinen Moğolların Hristiyanlık’a geçme- siydi. Bağdat şehrini alan ve Abbâsî Devleti’ni sona erdiren Cengiz Han’ın torunu ve İlhanlı Hanı Hülâgû’nun Hristiyanlık’a eğilimi olduğu bilinmek­teydi.</p>
<p>Hülâgû’nun gizlice Hristiyan olduğu söylentisini güçlendiren göster­geler de yok değildi. Hülâgû’nun eşi Dokuz Hatun, aslen Türk kökenli Keraitler soyundandı ve diğer Keraitler gibi o da Nesturî bir Hristiyan’dı. Bunun yanı sıra Hülâgû, Bağdat’ın teslimini müzakere etmek için kendisine temsil­ci olarak Nesturî din adamı II. Masisa’yı seçmişti. Hülâgû’nun Bağdat’ı yer­le bir etmesi İslâm dünyasında derin bir sarsıntıya neden olmuş, fakat Hris­tiyanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Stephan Orbelian, Hülâ­gû ve Dokuz Hatun’dan yeni Konstantin ve yeni Helena olarak bahsediyor,</p>
<p>Bağdat’ın İkinci Babil olacağı söyleniyordu. Moğollar, İsâ’nın düşmanlarını bertaraf eden iyilik güçlerinin yeni adıydı!(30)</p>
<p>Bu gelişmeleri takip eden Avrupalılar, 1220’lerden itibaren hem merke­zi Karakurum’da bulunan Moğol hanlarına, hem de daha sonra İran’ı ele ge­çiren İlhanlılara çeşitli elçiler, mesajlar ve hediyeler gönderirler. Temasların ana ekseni aynıdır: Hristiyan krallar ve din adamları Moğol hanlarını kendi dinlerine davet ederler, Moğol hanları da onları Moğol hükümranlığına tabi olmaya. Bu elçi ve yazışma trafiği, bir tarafta ortak düşmana karşı ittifak cep­helerine kapı aralarken, diğer tarafta yeni algı biçimlerinin, tasavvurların, ef­sanelerin, fantezilerin ve kurguların ortaya çıkmasına neden olur.</p>
<p>Bu dönemde yayılan bir efsaneye göre, Keşiş Yohannes (Prester John) adında erdemli ve güçlü bir Hristiyan kral, doğuda bir yerde (çeşitli riva­yetlere göre Moğolistan, Çin, Hindistan ya da Etiyopya’da) bulunan büyülü krallığından çıkıp gelecek ve Müslümanlara karşı Haçlılara yardım edecek­tir. Keşiş Yohannes’in krallığı, Büyük İskender’in Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı in­şa ettiği İskender’in Kapısı ve ölümsüzlük getiren Gençlik Pınarı gibi muci­zeleri de beraberinde getirmektedir. Pagan milletler arasında bir yerlerde ol­duğuna inanılan Yohannes’in krallığı, Moğollar’m batıya doğru ilerlemeleri üzerine popülerlik kazanır. İlk günlerde bu efsanevî Hristiyan krallığın, Mo­ğollar olduğuna inanılır. Bu inancın yayılmasında, Haçlıların Müslümanlar karşısındaki askerî hezimetlerinin payı olduğu kadar, Avrupa Hristiyanlarının inşa ettiği hayalî kurguların ve milenyalist beklentilerin de payı vardır. 1221 yılında beşinci Haçlı seferinden eli boş dönen Akra Piskoposu Jacques de Vitry, Keşiş Yohannes’in büyük bir orduyla yola çıktığını ve İran’ı fethet­tikten sonra Bağdat’a doğru yürüdüğünü haber verir. Bahsettiği kişi, Cengiz Han’dan başkası değildir.(31)</p>
<p>Bu efsaneler, Haçlı seferlerinde başarısız olan Hristiyan Avrupalıların Müslümanlara karşı apokaliptik bir beklenti içinde olduklarını gösteriyor. Cephede savaş kaybeden ve Müslümanlara karşı maddî üstünlük sağlayama­yan Hristiyanlara Tanrı elbette bir gün yardım edecekti. Bu yardımın doğu­dan gelmesini engelleyen bir mania da yoktu. Lâkin bu beklenti ve umutlar, Cengiz Han’ın 1227’deki ani ölümünden önce bile yavaş yavaş sarsılmaya başlamıştı. Zira Moğollar sadece Bağdat, Rey, Kum, Zencan, Kazvin, Heme- dan, Bakü ve Merağa gibi İslâm şehirlerini yerle bir etmediler. Aynı zaman­da Kafkaslar’daki Hristiyan Gürcü, Ermeni, Kıpçak ve Rus şehirlerini de ta­lan ettiler. Moğolların Kore’den İran’a, Sibirya’dan Hint Okyanusu’na kadar uzanan muazzam imparatorluğu, Avrupanın uzak şehirlerinde yaşayan kral­lar, prensler, vassallar ve Vatikan yetkilileri için de bir korku kaynağı haline gelmeye başlamıştı.</p>
<p>Bu korkuya rağmen Papalığın ve Avrupa krallarının Müslümanlara karşı Moğollarla ittifak yapmak için girişimlerde bulunmaya devam ettiklerini gö­rüyoruz. 1245’te Papa IV. Innocent, Moğol Hanına iki elçi gönderir. Fransis- ken Jean du Plan Carpin başkanlığındaki heyet, 1246 Ağustos’unda Karakurum yakınındaki Sıra Ordu’ya ulaşır ve Büyük Kurultay’da Güyük’ün tahta çıkışına tanıklık eder. Güyük, Papa’nın elçilerini dostça kabul eder. Fakat Papa’nın mektubunda kendisini Hristiyanlık’a davet ettiğini görünce sinirlenir ve Papa’ya, kendisinin hükümranlığını tanıyarak Avrupa’nın bütün hüküm­darlarıyla beraber kendisine biat etmek üzere yanma gelmesini emreden bir mektup yazdırır. Aksi halde Moğol Hanı, Avrupa’nın kapılarına kadar yürüye­cek ve hayatlarında tatmadıkları acıları onlara yaşatacaktır. Doğuda güçlü bir Hristiyan müttefik bulma planları bir kez daha ertelenmek durumunda kalır.(32)</p>
<p>İlhanlı Devleti’nin İslâm şehirlerini ele geçirmesi ve Kudüs’e doğru iler­lemesi, bölgedeki Hristiyan devletleri arasında yeni ittifak sistemlerinin ku­rulması fikrini doğurdu. 1243’te Gürcistan Kraliçesi Rusudan, İlhanlılara ta­bi oldu. Bunu 1247’de Kilikya Ermeni Kralı Hethum takip etti. Hethum, di­ğer küçük Hristiyan devletlerinin de Moğol-İlhanlı idaresi altına girmesini öneriyordu. Bunun için kardeşi Sempad’ı Karakurum’a gönderdi. Sempad&#8217;ın Moğollar hakkında yazdığı olumlu mektuplar, Avrupa’da kısa süreli de olsa bir Moğol sempatisi oluşmasını sağladı. Bu dönemde Moğollara karşı aman­sız bir mücadele veren Memlûk sultanı Baybars, Hristiyan devletlerini Mo­ğollarla ittifak yapmaya karşı uyarıyordu. Baybars, 1271’de VI. Bohemond’a gönderdiği mektupta sert bir dil kullanır ve Moğol komutanı Abaka ile ittifa­kına son vermezse bunun sonuçlarına katlanacağını söyler.(33)</p>
<p>Siyasî ittifak kurma çabalarının dinî boyutu her zaman tek taraflı yürümemiştir. Hülâgû’nun torunu Olcaytu (ö. 1316), atalarının yolundan ayrıla­rak Müslüman olur, fakat ezelî düşmanı Memlüklere karşı Hristiyan Avru­pa’yla ittifak arayışlarına devam eder. 13 05’te Fransa Kralı IV Philip’e, İngiltere Kralı Edward&#8217;a ve Papa V Clement’e mektuplar yazar. Bu çağrı üzerine Avrupalılar yeni bir Haçlı seferi için harekete geçer, ama bir netice ala­mazlar. Timur, 15. yüzyılda benzer bir çabanın içerisine girer ve Memlüklere ve Osmanlılara karşı Avrupalılarla ittifak yapmaya çalışır. Timur’un özellikle Osmanlılara karşı kazandığı askerî zaferler Avrupa’da yeni beklentilerin doğ­masına neden olur. Fakat Timur’un 1405 yılındaki vefatı, bu umutları da suya düşürür. Bu tarihten sonra Haçlı-Moğol ittifakı arayışları terk edilir. Fakat Avrupalı yazarlar ve din adamları, başka yöntemleri devreye sokmaya başlarlar.</p>
<p><strong>Kılıç ve Kalem</strong></p>
<p>12.yüzyılın iki önemli Hristiyan düşünürü St. Bernard of Clairvaux ve Raymond Lull, Müslümanların sadece kılıç zoruyla değil, aynı zamanda ik­na yoluyla Hristiyanlaştırılmasını öngörmekteydi. İkinci Haçlı Seferi’nin dü­zenlenmesinde önemli bir rol oynayan ve Sisteryan tarikatının kurucusu olan St. Bernard, Müslümanlar arasında misyoner faaliyetlerinin azlığından şikâ­yet ediyor ve şöyle diyordu: “Hristiyan inancının onlara kendiliğinden gel­mesini mi bekliyoruz? Kimin şans eseri imana geldiği görülmüş? Eğer biz on­lara anlatmazsak, nasıl imana gelecekler?”(34) St. Bernard, Avrupa’daki Yahu­dilerle uğraşmaktansa Müslümanlara yönelmek gerektiğini düşünüyordu; zi­ra Yahudilerin Hristiyan olma vakti Tanrı tarafından takdir edilmişti ve bu vakti “öne almak mümkün değil”di.(35) Aksi yönde hareket etmek, Tanrı’nın planına karşı çıkmak anlamına gelecekti. Bu yüzden Endülüs Müslümanların Hristiyanlaştırma çabası 11. ve 12. yüzyıllarda hız kazanmış, fakat hiç­bir netice vermemişti. Haçlı seferlerinin bir amacı da doğudaki Müslümanla­rı gerek ikna, gerek kılıç yoluyla Hristiyan yapmaktı.</p>
<p>Haçlı seferleri sırasın­da bundan da netice alamayan Katolik Kilisesi ve misyoner tarikatları, baş­ka yollar denemek zorundaydı. Moğolların ortaya çıkması ve İslâm dünyası­nın en büyük ve güçlü şehirlerini tek tek ele geçirmesi, farklı bir beklentinin doğmasına neden oldu. St. Bernard’ın ‘misyon’ çağrısı, Moğolların tarih sah­nesine çıkmasıyla yeni bir boyut kazanacaktır.Bu çerçevede Moğolların istilâ hareketini bir fırsât olarak gören kuzey bölgelerindeki Frenk komutanlar, Moğollarla işbirliği yaptılar ve Moğol yürüyüşünü kolaylaştırdılar.</p>
<p>Fakat bu uzun sürmeyecek, Kutuz komutasındaki Memlüklerin Moğolları 1260’ta Ayn Calut’ta yenmesinin ardından işbirlikçiler cezalandırılacak ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’na ve Antakya Prensliği’ne son verilecektir. Dahası Hristiyanların tek umudu olan Olcaytu, kendisine sunulan İslâm, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm dinleri arasından İslâm’ı seçerek Batı’daki apokaliptik beklentileri sona erdirir.(36) Her ne kadar Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı almış ve Abbâsî Devleti’ne son vermişlerse de, kısa sürede asimile olarak İslâm’ı kabul edecek, böylece kanlı mirasları tarihe gömülecektir. Haçlı hatırası ise sembolik bir uyarıcı olarak günümüze kadar yaşayacaktır.</p>
<p>Müslümanların kitleler halinde kalem ya da kılıç yoluyla Hristiyan ola­cağı inancı, 12. ve 13. yüzyıl Avrupasının en yaygın ve heyecan verici düşün­celerinden biriydi. Kâhinler kehânette bulunurken, St. Bernard ve Aziz Peter gibi din adamları meselenin teolojik yönü üzerinde çalışıyordu. Filozof kim­liğiyle öne çıkan Roger Bacon ise gözünü bütün dünyada ün salmış Müslü­man filozoflara dikmişti. Bacon’a göre İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi büyük İslâm filozofları zaten gizlice Hristiyan olmuşlardı. Şimdi bu fırsatı kullanıp Müs­lümanları, ayrıca Moğolları, Budistleri ve diğer paganları Hristiyanlaştırma­nın tam zamanıydı. Bunun için güçlü argümanlara, sağlam delillere ve doğru bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardı. Hristiyan olmuş Müslüman tiplemesi, ta­rihî bir gerçek olmaktan ziyade hayal gücüne dayanıyordu; ama Avrupa’nın bu dönemde en fazla rağbet gören temalarından biriydi. Halk edebiyatında bunun iyi bilinen bir örneği, İslâm’ı bırakarak kendi aklı ve iradesiyle -yani Bacon’ın delilleriyle ikna olarak- Hristiyanlık’ı seçen Renouard idi. Renouard halk muhayyilesinde öyle bir şöhrete kavuşur ki Dante onu İlahi Komed- ya&#8217;da büyük epik savaşçıların arasına koyar. Marco Polo, Seyahatnamesinin giriş bölümünde, Bağdat’taki halifenin nasıl ‘gizlice’ Hristiyan olduğunu an­latır.</p>
<p>Bu dönemde Kubilay Han’ın idaresindeki Çin’de misyoner faaliyetleri artmış, Çin vilayetlerinde kiliseler açılmış ve bazıları Hristiyan olmuştu. Moğolların da aynı yolu izleyeceğini düşünen Avrupalıların heyecanı, birleştirici bir unsur haline gelmişti. Fakat Müslümanların kalem ya da kılıç yoluyla dindeğiştireceği inancı 13. yüzyılda zirveye ulaştıktan sonra inişe geçecek ve bir müddet sonra Avrupa’nın gündeminden çıkacaktır.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="oDruThdB2b"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/embed/#?secret=GKOkCQ10jX#?secret=oDruThdB2b" data-secret="oDruThdB2b" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 23:37:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Şövalyeler Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar ve İslâm İmajı]]></category>
		<category><![CDATA[Hospitalier Şövalyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kubilay Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ân Latîncede]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların Gözüyle Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Marco Polo’]]></category>
		<category><![CDATA[Tapınak Şövalyeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12812</guid>

					<description><![CDATA[<p>Marco Polo Çin Yollarında Avrupa ile Moğolların Müslüman devletlere karşı siyasî-askerî ittifak arayışları, ticarî ve kültürel alanda yeni ilişkilerin doğmasına neden olmuş­tur. Bunun tarihte bilinen en meşhur örneği, Marco Polo’nun Çin seyaha­tidir. 1260 civarında Venedikli iki tüccar kardeş, Nicolo ve Maffeo, Gü­ney Rusya’da bulunan Altın Ordu Devleti ile ticaret yapmak için yola çıkar. Uzun ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/halyzseferlerininzzelliyi/" rel="attachment wp-att-12813"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12813" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/HalyZseferlerininZzelliyi.jpg" alt="Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)" width="416" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/HalyZseferlerininZzelliyi.jpg 516w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/HalyZseferlerininZzelliyi-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a>Marco Polo Çin Yollarında</strong></p>
<p>Avrupa ile Moğolların Müslüman devletlere karşı siyasî-askerî ittifak arayışları, ticarî ve kültürel alanda yeni ilişkilerin doğmasına neden olmuş­tur. Bunun tarihte bilinen en meşhur örneği, Marco Polo’nun Çin seyaha­tidir. 1260 civarında Venedikli iki tüccar kardeş, Nicolo ve Maffeo, Gü­ney Rusya’da bulunan Altın Ordu Devleti ile ticaret yapmak için yola çıkar. Uzun ve belirsiz yolculukları onları birkaç yıl sonra Kubilay Han’ın makamı­na götürür. Kubilay Han, Venedikli tacir kardeşleri dinler, Papalık hakkın­da bilgiler alır ve Venediklileri şaşırtan ve heyecanlandıran bir talepte bulu­nur: Papa’nın kendisine, “İsâ’nın yolunu bilen, Yedi İlimlerde mahir ve mü­nazara yapabilecek kabiliyette” yüz tane Hristiyan din adamı göndermesi­ni ister.(37)</p>
<p>Kubilay Han’ın amacı Hristiyanlık’ı yaymaktan ziyade, idaresi al­tındaki farklı Hristiyan gruplar ve diğer din adamları üzerinde tam bir ha­kimiyet sağlamaktı. Moğol Hanı, ayrıca Kudüs’teki Kutsal Tapınak Kilisesi’nin üstünde yanan kandilden bir miktar yağ (bir başka rivayete göre Ku­düs’ten bir miktar toprak) getirmesini ister. Nicolo, 1269 yılında Venedik’e geri döner ve 15 yaşındaki oğlu Marco’ya yeniden kavuşur. Bu vakitte Pa­pa ölmüş, yeni Papa da henüz seçilmemiştir. Bu yüzden Nicolo Marco, Ku­bilay Han’ın talebini iletecek bir merci bulamaz. Uç yıl sonra, bu sefer oğ­luyla beraber tekrar yola çıkar ve 1275’te Kubilay Han’la buluşur. Marco Polo’nun 20 yılı aşkın süren Çin ve Orta Asya seyahati de böylece başlamış olur. 1295’te Venedik’e geri dönen Marco Polo, görüp geçirdiklerini yaz­maya karar verir. Seyahatnamesini, hapishanedeyken bir hücre arkadaşının yardımıyla dikte ettirir.(38)</p>
<p>Marco Polo’nun ‘seyahatleri’, Avrupa’da Çin, Asya ve Moğollar hakkın­da en önemli bilgi kaynaklarından biri haline gelir. Marco Polo, hem Çin’de ve Moğol başkentinde gördüklerini, hem de gidiş ve geliş güzergâhında müşahede ettiklerini Avrupalıların anlayacağı bir dille -Avrupa’nın diğer toplum­lar ve kültürler hakkındakı varsayımlarını, önyargılarını, efsanelerini, beklen­tilerini dikkate alarak— anlatır. Aktardıklarının ne kadar gerçek, ne kadar ha­vai ürünü olduğu tarihçiler arasında her zaman tartışma konusu olmuştur. Ki­tabını dikte ettirdiği hapishane arkadaşı ‘hayalet yazar’ın, seyyah Marco Polo’dan dinlediklerine neler ekleyip neler çıkarttığı da meçhuldür. Fakat ke­sin olan bir şey varsa o da Marco Polo’nun anlattığı Çin, Asya ve Moğolla­rın, 13. yüzyıl Avrupasının Haçlı-Moğol ittifakı arayışlarına destek sağlaya­cak şekilde aktarılmış olduğudur.</p>
<p>Marco Polonun Kubilay Han’ın dinî çoğulculuk politikaları hakkında an­lattıkları, kendisinden önce Möngke Han’ın huzuruna çıkan William of Rubruck’un aktardıklarını teyit eder mahiyettedir. “Avrupalıların zihninde Hris- tiyanlara karşı müsamahalı olan ve maiyyetinde Hristiyanlara yer veren Ku­bilay Han, neden Hristiyan olmadı?” sorusuna, Marco Polo şu cevabı verir: Kubilay Han, dünyada dört büyük peygamberin olduğunu söyler. Yahudiler Mûsâ&#8217;ya, Hristiyanlar İsa’ya, Müslümanlar Muhammed’e, putperestler de Sagamoni Borcan’a inanırlar. “Ben bunların hepsine saygı duyarım” diyen Mo­ğol Hanı, bunların hepsinin üstünde bir Mutlak Kadir’in olduğunu ve O’ndan kendisine vardım etmesini istediğini söyler. Kubilay Han’a göre, tebası arasında bu dinlere mensup insanlar bulunduğundan, bunlardan birini seçti­ğinde diğer din mensupları bundan rahatsız olacak ve devletinde düzen kal­mayacaktır. Kubilay Han’ın bu reel-politik yaklaşımını aktaran Marco Polo, yine de Moğol hanının Hristiyanlık’ı diğer dinlerden üstün tuttuğunu söy­ler. Ona göre Papa, Han’ın istediği yüz din adamını gönderebilseydi, Kubilay Han ve tebası kesin Hristiyan olacak ve Avrupa’nın doğudan gelmesini bek­lediği o büyük müttefik ve kudretli komutan, mutlaka Hristiyan Avrupa’nın yardımına koşacaktı.(39)</p>
<p>Bütün çabalara ve eskatolojik beklentilere rağmen, Islâm dünyasına karşı Haçlı-Moğol ittifakı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Orta Asya halkları ve Moğollar hakkında eksik ve yanlış bilgilere sahip olan Avrupalılar, kendi siyasî tasavvurları çerçevesinde farklı imgeler inşa ettiler ve tarihin akışını bu im­gelere göre okudular. Fakat Uzak Doğu’dan bekledikleri büyük kurtarıcı hiç­bir zaman gelmedi. Orta Asya steplerinden şiddetli ve yıkıcı bir enerji ile ge­len Moğolların tarih sahnesine çıkışı ne kadar ani ve beklenmedik idiyse, çe­kilmeleri de o kadar hızlı ve kesin oldu. Bir dönem Müslüman devletleri yı­kan, şehirlerini yerle bir eden ve halklarını esir alan Moğollar, 14. yüzyıldan itibaren etkin bir siyasî güç olmaktan çıktılar. Bir kısmı Müslüman olurken bir kısmı da kendi topraklarına geri çekildi. Böylece İslâm-Batı ilişkilerinde oynaması beklenen büyük rolleri de tarihin kayıt defterine küçük bir not olarak düşüldü.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Haçlılar ve İslâm İmajı</strong></p>
<p>Haçlılar, Islâm topraklarına kitleler halinde ayak basan ilk Avrupalılardı. Kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak için yola çıkan Avrupalı askerler, şövalyeler, finansörler, din adamları ve sıradan insanlar, İslâm top­raklarına geldiklerinde Müslüman şehirlerini, yollarını, pazarlarını, kervansa­ray, cami ve saraylarını ilk elden görme imkânına sahip oldular. Seferler bo­yunca Doğu İslâm topraklarından Avrupa’ya pek çok şey gitti: Hikâyeler, ef­saneler, kelimeler, kitaplar, haritalar, ipekli ve pamuklu kumaşlar, kâğıt, ko­ku, şeker kamışı, baharat, ipek hah, Doğu tarzı çanak-çömlek, yeni mimari tarzlar ve daha pek çok maddî-kültürel meta. Avrupa’ya gelen efsane ve söy­lentiler, bir tarafta İslâm kültürüne yönelik bir merakın ve yer yer hayranlı­ğın doğmasına neden olurken, öte tarafta Müslümanların zevk, lüks ve şeh­vet içinde yaşadıkları yönündeki ön kabulleri güçlendirmekteydi.</p>
<p>Dinî argü­manlara dayalı nefret duygusuna zaman içinde kültürel hayranlık duygusu eklendi. Bazı tarihçilere göre Haçlılar, Müslümanların savaş meydanlarında­ki askerî yeteneklerinden o kadar etkilenmişlerdi ki bu kadar iyi savaşan in­sanların kendilerinin uzak akrabaları, bir tür ‘kayıp kabile’ mensupları olabi­leceklerini dahi düşündüler.(40) Örneğin, Salâheddîn Eyyûbî’nin annesinin ne­sebi üzerinden asil Fransız kanma sahip olduğu inancı, Ortaçağların yaygın efsanelerinden biriydi. Asaletin kan bağı ve irsiyet yoluyla aktarıldığına ina­nılan bir çağda, savaş meydanındaki hayranlığın bu tür ‘karışık duygulara’ ve şüphelere yol açmasına şaşırmamak lazım.</p>
<p>Bu ikircikli ruh hali, Katolik Kilisesi’nin Avrupa üzerindeki etkisini yitir­meye başladığı 15. yüzyıldan sonra ilginç sonuçlar doğuracaktır. Bunların en Önemlisi, giderek din dışı bir atıf çerçevesini benimseyen Avrupalı aydınların ve edebiyatçıların, Kilise’nin karşısında Islâm medeniyetine olumlu atıflarda bulunmaya başlamasıdır. Her ne kadar İslâm dünyası hakkında sınırlı bilgi&#8217; ye sahip olsalar da, Avrupalı kalem erbabı, Hristiyanlık’ın mutlak doğrunun kendisinde olduğu iddiasına karşı, başarılı bir kültür ve hayat formu olarak İslam’dan bahsetmiş ve Rönesans’ın İslâm algısının temelini atmıştır. Ortaya çıkan sonuç şudur: Rönesans, din olarak İslâm’dan nefret eder; ama kültür ve medeniyet olarak ona hayranlık duyar.</p>
<p>Buna rağmen Haçlılar döneminde ortaya çıkan ve yaygınlaşan İslâm ve Müslüman imajı, önceki dönemlerden daha iyi değildi ve İslâm dünyasının gerçeklerinden çok ‘Chrtstendom’ın yani Hristiyan Avrupa aleminin zihin ha­ritasını ortaya koyuyordu. Ortaçağlarda olduğu gibi İslâm yine sapık ve akıl dışı bir din, Müslümanlar da barbar, despot, akılsız, irrasyonel, şehvet düşkü­nü, şiddet yanlısı, vs. insanlar olarak tasvir ediliyordu. Bu imajın inşa sürecin­de bir dizi kavram setinin ve fantastik kurguların belirleyici olduğunu söyle­mek mümkün. Bunlar arasında özellikle iki tanesi, ‘paganlık’ ve ‘büyü’, mer­kezî bir yere sahip. Ortaçağ Hristiyan tahayyülünde pagan, her tür kötülü­ğün kaynağı ve sembolü olarak görülür. Pagan sadece sapık bir dine mensup değildir; o aynı zamanda şeytanın sevk ve idaresi altındadır. Şeytanın asker­leri olan paganların dış görünüşleri siyah, kaba-saba, boynuzlu, büyük dişli dev yaratıklar şeklindedir. Pagan, şeytana tapar ve bu yüzden büyüyle de ya­kından ilgilidir.</p>
<p>İnançlı Hristiyanlara karşı her tür kötülüğü planlarken, gü­nahların en büyüklerinden biri olan büyüye başvurur. Ona insanüstü güç ve­ren şey de bu büyüdür. ‘Sarasen’ olarak adlandırılan Müslümanlar, savaşlarda­ki başarılarım şeytanın onlara verdiği bu büyü gücüne borçludur. Pagan-şey- tan-büyü bağlantısından dolayı Müslüman, ya insanüstü, ya gayr-ı İnsanî ya da insanaltı bir niteliğe sahiptir. Savaşlarda galip geldiğinde insanüstü niteli­ği öne çıkar, ama bu olumlu bir şey değildir. Zira bu başarısını şeytana ve bü­yüye borçludur. İnsanlık dışı ve insanlık altı nitelikleri kendini onun barbar­lığında, vahşetinde ve şehvetinde gösterir.(41)</p>
<p>Büyü, sihir ve bâtınî güçlerin Müslümanlık’la özdeşleştirilmesi, Orta­çağ Avrupa tasavvurunun yaygın temalarından biridir. Müslümanların mad­dî ve askerî başarıları bu kötücül ve lanetli güçlere dayandığı için, bu konu­da Hristiyanların dikkatli olmaları gerekir. Dahası İslâm’ın hızla yayılması da büyü ile ilişkilendirilmiştir: Hz. Muhammed, takipçilerini büyü yoluyla kandırmış ve onlara dünyada ve ahirette sahte cennetler vadetmiştir. Bu inancın bir tezâhürü olarak Avrupa’da pek çok büyü-sihir kitabı ortaya çıkmış ve unların çoğunlukla İslâm kaynaklı olduğu varsayılmıştır. Arapçadan tercüme edilen astroloji, büyü, sihir vb. konularla ilgili kitaplar Avrupa’da yayıl- mış ve Islâm’ın büyü ve sihri dinen yasakladığı unutularak, büyücülüğün İs­lâm’ın temel kaidelerinden biri olduğu fikri yaygınlık kazanmıştır. Bunun pik örneklerinden biri, Batı’da Picatrix olarak bilinen büyü ve sihir konulu en büyük kitap koleksiyonudur. Mecritî’nin Gâyetu’l-hakîm fi&#8217;s-sihr kitabına dayanan Picatrix, Latincede birkaç katı genişlemiş ve üzerine pek çok şerh ve haşiye yazılmıştır. Bu eserlerde kötücül büyücüler, genellikle Arap-Müslüman isimleriyle anılır.</p>
<p>Bütün bu ‘şeytanî’ nitelikler, bir tarafta Müslümanların maddî ve dünyevî başarılarını izah ederken, diğer tarafta Hristiyanlara kısmî bir rahatlama duy­gusu verir. Zira savaş meydanında Müslümanların kılıcıyla can veren Hristi- yan askerler ve şövalyeler, herhangi bir düşmana değil, şeytanın desteklediği ordulara karşı mücadele etmektedirler; yenilmelerinin sebebi de budur. Fa­kat böyle bir kötülüğe karşı mücadele ettikleri için her birinin ölümü özeldir, kutsaldır ve epik boyutlardadır. Böylece Müslümanlarla Hristiyanlar arasın­daki her savaş, iki milletin yahut ordunun değil, mutlak iyi ile mutlak kötü­nün, aydınlık ile karanlığın karşı karşıya gelmesidir. Tapınak Şövalyeleri gibi Ortaçağ Hristiyan tarikatlarının dünya görüşü ve ahlâk kodu, bu tasavvura dayanmaktaydı. Bu yüzden Haçlı seferleri esnasındaki İnsanî temaslara ve et­kileşimlere rağmen İslâm ve Müslümanlar paganlık, şeytanî güç, büyü, sihir, şiddet, şehvet gibi temalarla beraber anılmaya devam etti.</p>
<p>&nbsp;<br />
Bu izah biçimleri ancak bir noktaya kadar makul ve etkili olmuştur. Şey­tanîleştirme propagandasının yanı sıra Müslümanların asaletinden, cesaretin­den ve doğruluğundan bahseden mülâhazalara da rastlıyoruz. Örneğin, Bi­rinci Haçlı Seferi’nde İznik ve civarındaki Selçuklu Türkleriyle ilk defa kar­şı karşıya gelen Avrupalılar, hasımlarının savaş meydanındaki disiplin ve ce­saretinden etkilenmişti. Bu yüzden Türklerin askerî üstünlüğü ve kahraman­lığı, Ortaçağların sıkça karşımıza çıkan temalarından biridir. Fakat son tah­lilde hasım kabul edilen Türklerin bu başarısını, düşman muhayyilesi içinde izah etmek gerekiyordu. Ortaçağlar boyunca önce Selçuklu ardından Osman­lı Türkleri hakkında uydurulan ve popüler kültürün bir parçası haline gelen efsane, hikâye, mit ve tipolojilerin kaynağı burasıdır. Örneğin, Birinci Haçlı Seferi’ne katılan Normandiyalı bir şövalye, Türklerin savaş meydanında ne kadar kahramanca çarpıştıklarını anlattıktan sonra sözü, Türklerin ve Frenklerin Truvalıların torunları olduğu efsanesine getirir. Truva bağlantısından do­layı, bu iki milletin ortak düşmanı, Yunanlardır. Bu, Avrupalıların o dönem­de Bizans Imparatorluğu’na duydukları husumetin tipik tezâhürlerinden bi­ridir. Fakat Ortaçağ muhayyilesi içinde Türklerin Frenklerle aynı asalet kö­kenine sahip olması, gelecek beklentileri açısından da önemli tazammunları haizdir. Gesta Francorum adlı bir eserin de müellifi olan Normandiyalı Şö-valye, bu bahsi kapatırken, Türklerin Hristiyan olması halinde önlerinde hiç­bir şeyin duramayacağını söyler(42)</p>
<p><strong>Kur&#8217;ân Latîncede</strong></p>
<p>Haçlılar döneminin beklenmedik ve dikkat çekici gelişmelerinden biri, Kur’ân ın ilk defa Latinceye tercüme edilmesi olmuştur. Tercümeyi yaptıran, dönemin büyük ilahiyatçılarından Aziz Peter’dir. Tercümeyi yapma görevi, Ketton’lu Robert (ö. 1156) adlı bir İngiliz’e verilir. İngiliz mütercim, Muhammed adlı bir Müslüman’ın da yardımıyla yaptığını söylediği oldukça serbest ve eksik tercümesini, 1147 yılında tamamlar ve Peter’a takdim eder.(43) Tercüme­nin amacı, tahmin edebileceğimiz gibi, “Sarasenler”in kutsal kitabı Kur’ân’ı doğru anlamak değil, düşmanı yakından tanımak, onu kendi silahıyla alt et­mektir. Peter’ın sipariş ettiği tercümeler, Ortaçağ Avrupasında yapılmış ilk ve en önemli tercümelerdir ve bunların ileride ele alacağımız Endülüs’le doğru­dan irtibatı vardır. 1142 yılında İspanya’ya giden Peter, burada Müslüman­ların ve Hristiyanların barış içinde birlikte yaşadıklarını görür. Orada Toledo’lu Peter adında yetenekli bir mütercimle tanışır ve Hristiyan teolog ona, Kindî’nin Risâle’si de dahil olmak üzere bir dizi Arapça eseri Latinceye tercü­me ettirir. Böylece Toledo, Kurtuba ve Sevilla’yla birlikte Arapçadan Latince­ye yapılan tercümelerin en önemli merkezlerinden biri haline gelir.(44)</p>
<p>Peter’in bu küçük tercüme hareketini başlatması, Müslümanların ikna yoluyla Hristiyanlık’a dönecekleri inancına dayanmaktaydı. Dindaşlarından gelebilecek tenkitleri tahmin eden Peter, bu girişimini şöyle gerekçelendirir:</p>
<p><em>Bu çalışma lüzumsuz görülebilir, zira düşman bu tür silahlara karşı ko­runmasız değildir. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki büyük Kralın Cum­huriyetinde bazı şeyler savunma, bazıları süs, bazıları da her ikisi içindir. Barış timsali (Hz.) Süleyman savunma için silahlar yapmıştı ve bunlar kendi zamanı için gerekliydi. Dâvûd (peygamber) ibadethane için süsler yapmıştı, fakat bunları onun zamanında kullanma imkânı yoktu&#8230; Aynı şey bizim çalışmamız için de geçerlidir. Müslümanlar bu çalışma yüzün­den Hristiyan olmasalar da en azından bilgi sahibi kişilerin, en ufak şey­lerden etkilenen Kilisedeki zayıf kardeşlerine destek olmaları gerekir.”(45)</em></p>
<p>Peter’in bu inancı öylesine köklüdür ki Müslümanların Mezhep yahut Sap­kınlıklarına Karşı adlı kitabında, kendisiyle Müslümanlar arasında çarpıcı mu­kayeseler yaparak onlara neden kılıçla değil de akıl yoluyla ulaşmak istediği­ni açıklar. Bu ünlü paragrafta Peter, bir Avrupalı olarak kendisine ait ‘ben’ bi­lincini, Müslüman kültür ve medeniyetinin tam karşısına koyar ve Doğu-Batı ayrımının çarpıcı örneklerinden birini verir:</p>
<p><em>Sizden uzaklarda, başka bir dili konuşan, sizinkinden farklı bir yaşam bi­çimine sahip olan, sizin örf ve adetlerinize yabancı biri olarak Batı’nın uzak diyarlarından Doğu’da ve Güney’de yaşayan sizlere bu (satırları) yazmam ve hayatımda hiç görmediğim ve muhtemelen hiçbir zaman gör­meyeceğim kişilere kelimelerle saldırmam garip görünebilir. Fakat ben si­ze, bazılarımızın çoğu zaman yaptığı gibi, silahla değil, sözle; kaba kuv­vetle değil, akılla; nefretle değil, sevgiyle saldırıyorum.(46)</em></p>
<p>Her hâlükârda Kur’ân’ın Latinceye tercüme edilmesi, tarihî nitelikte bir olaydır. Zira tercüme, Islâm kültürü hakkında başka çalışmaların yapılması­na zemin hazırlamış; eksik ve hatalı yanlarına rağmen, Hristiyan yazarların dayandığı temel bir metin haline gelmiştir. Müteakip asırlarda Fransızca ve İngilizce gibi Batı dillerine yapılan Kur’ân tercümelerinde de referans olarak kullanılmıştır.(47)</p>
<p><strong>Şövalyeler Dönemi</strong></p>
<p>Haçlı seferlerinin İslâm-Batı ilişkileri açısından beklenmedik neticelerin- | den biri de Ortaçağların en önemli iki Hristiyan savaşçı tarikatı olan Tapınak şövalyeleri (Knights Templar; Arapça kaynaklarda Dâviyye olarak geçer) le Hospitalier Şövalyeleri (daha sonra Rodos Şövalyeleri ve son olarak Malta Şövalyeleri; Arapça kaynaklarda İsbitâriyye olarak zikredilir) tarikatlarının ortaya çıkışıdır. İki tarikat da Haçlı ordularının 1099 yılında Kudüs ve civa­rını ele geçirmesinden sonra kurulmuş ve uzun bir müddet Avrupa ile Suri­ye ve Filistin arasında dinî-askerî, malî ve kültürel bir köprü vazifesi görmüş­tür. Tapınak Şövalyeleri, Avrupa’nın içlerinden Kudüs’e kadar kurduğu geniş ağ sayesinde döneminin en güçlü teşkilâtı haline gelmiş ve hem Haçlı asker­lerine lojistik ve muharip destek sağlamış, hem de Hristiyanların kutsal ka­bul ettiği toprakları ziyaret eden Avrupalı ziyaretçilere güvenlik hizmeti sun­muştur. Hospitalier Şövalyeleri daha uzun bir ömre sahip olmuş ve günümü­ze kadar devam etmiştir.</p>
<p>Tapınak Şövalyeleri’nin kuruluşu 1120 yılına geri gider. Tarikatın ku­rucusu olan Fransız şövalye Hugues de Payens, Kudüs kralı II. Baldwin e ve Kudüs Başpiskoposu Warmund’a, Avrupa’dan Kudüs’e gelen ziyaretçile­ri haydutlara ve eşkıyaya karşı korumak için bir dinî teşkilât kurmayı tek­lif eder. Teklif kabul görür ve yeni tarikata Mescid-i Aksâ’nın Krala ait olan saray kısmında bir yer tahsis edilir. Kendilerine verilen yerin Hz. Süleyman Tapınağı’nın üstünde olduğuna inanan yeni teşkilâtın mensupları, bu mekâ­na atfen tarikatlarının adını Tapınak Şövalyeleri koyarlar. Bu yüzden Haçlı­lar, bugün Hz. Ömer Cami’nin ve Kubbetu’s-sahrâ nın bulunduğu Mescid-i Aksâ’ya ‘Süleyman Tapınağı’ olarak atıfta bulunmuşlardır. Başlangıçta kı­sıtlı imkânlara sahip olan Tapınak Şövalyeleri kısa sürede Avrupanın orta­larından Filistin ve Suriye’ye kadar Hristiyan aleminin en büyük, en güçlü, en zengin ve en organize teşkilâtı haline gelir. St. Bernard’ın kurduğu Sisteryan tarikatını model alan Tapınk Şövalyeleri az yemek, yemek yerken konuşmamak, haftada üç defadan fazla et yememek, mallarını paylaşmak, cinsel ilişkiye girmemek, yalan ve hırsızlıktan uzak durmak gibi dinî ve as­kerî kurallara bağlı yaşamakla mükelleftirler. Üzerinde kırmızı haç olan be­yaz bir cübbe giyerler.(48)</p>
<p>Muharib şövalyeler Haçlılara ciddi askerî destek vermekte ve bazı du­rumlarda öncü güç olarak görev yapmaktaydılar. Haçlı ordularının Hittin Savaşı’ndan on yıl önce 1177 yılında Salâheddîn Eyyûbî’ye karşı Montgisard Muharebesi’nin kazanılmasında kilit bir rol oynadığı bilinmektedir. Bu zafer Tapınak Şövalyeleri’nin Hristiyan alemindeki şöhretini arttırmış ve kralların ve din adamlarının desteğinin devam etmesini sağlamıştır. Tapınak Şövalyeleri’nin güçlenmesinde en önemli rolü oynayan Hristiyan din adamı, şüphesiz yukarıda adı geçen St. Bernard of Clairvaux’dur. Müslümanlara karşı aklî argümanlarla misyonerlik faaliyeti yapılması gerektiğini savunan St. Bernard aynı zamanda İkinci Haçlı Seferi’nin düzenlenmesi için çaba sarf etmiş ve Tapınak Şövalyeleri’ne destek olmuştur. 1130’ların başlarında kaleme aldığı ‘Ye­ni Şövalyelik Yoluna Övgü’ adlı mektubunda St. Bernard, Tapınak Şövalyeleri’nin Hristiyanlık tarihinde yeni bir yolu temsil ettiğini ve Tanrı’ya adan­mış rahiplerden ve askerlerden daha üstün bir vasfa sahip olduklarını söyler. Zira bu yolun mensupları, kendilerini hem kılıç yoluyla maddî olarak koru­makta, hem de nefs tezkiyesi yoluyla manevî olarak Tanrı’ya adamaktadır­lar.</p>
<p>Dünyevî şövalyelerin yaptığı, kendi zayıf nefslerinin elinde oyuncak ol­maktan ve savaşçılık oynamaktan öteye gitmez. Oysa gerçek manevî şövalye­nin amacı, kendini Tanrı’ya adamak sûretiyle asil bir karaktere sahip olmak­tır. Bu yolda ölmek ve öldürmek, ne günahtır ne de beyhudedir. Kötü birini öldüren bir şövalye, katil değildir; zira o, bir kötülüğü ortadan kaldırmak sû­retiyle Kilise’ye ve insanlığa hizmet etmektedir: “Hristiyan kişi pagan birinin öldürülmesinden şan ve şeref duyar; çünkü böylece İsâ şereflenir.” St. Ber­nard bununla “Her paganı yani Hristiyan olmayan kişileri ve özellikle Müs­lümanları öldürün çağrısında bulunmuyorum” der; fakat daha büyük kötü­lüklerin engellenmesi için kâfirlerin ortadan kaldırılması kaçınılmazdır. St. Bernard, Tapınak Şövalyeleri’ni ve diğer Hristiyan askerlerini İsâ için kılıçla­rına sarılmaya davet eder:</p>
<p><em>Ey şövalyeler! Güven içinde ilerleyin ve sağlam bir kalple İsâ’nın haçı­nın düşmanlarını geri püskürtün. Şunu bilin ki ne ölüm ne de hayat si­zi sadece İsâ Mesih’te bulunan Tanrı sevgisinden alıkoyabilir. Her teh­like karşısında “Yaşasak da ölsek de biz Rabbimize aitiz” deyin. Böyle bir savaştan zaferle dönmek ne büyük şereftir! Burada şehit düşmek ne büyük kutsiyettir! Ey cesur savaşçı! Eğer yaşar ve Tanrı için galip ge­lirsen, buna sevin. Fakat ölür ve Tanrı’ya kavuşursan, bunun şerefi da­ha da büyüktür. Şüphesiz hayat verimli bir şeydir ve zafer kazanmak şereflidir; fakat kutsal bir ölüm ikisinden de daha önemlidir. Tanrı yo­lunda ölenler mukaddes ise, Tanrı için hayatını verenler ne kadar mu­kaddestir, sen düşün!(49)</em></p>
<p>Tapınak Şövalyelerinin muharip olmayan mensupları kutsal mekânla­rı ziyaret, finans, toprakların işletilmesi, haberleşme gibi hizmetler sunmak­la mükelleftiler. Avrupa da ilk ‘çek’ sistemini kuranların Tapınak Şövalyele­ri olduğu söylenir. Avrupa’dan yola çıkan ziyaretçiler, para ve değerli eşyala­rını yanlarında taşımak yerine Tapınak Şövalyeleri’ne teslim etmekte, bunun karşılığında bir belge (‘çek’) almakta, gideceği yere ulaştığında bu belgeyi ib­raz ettirmekte ve yanında para taşımadan seyahat edebilmekteydi. Böylece Avrupa’da bankacılık sisteminin ilk nüvesi teşkil etmeye başlar. Bunun yanı sıra Haçlı seferlerine katılan zengin Avrupalılar, mal ve mülklerinin işletme­sini Tapınak Şövalyeleri’ne bırakmakta ve bunun karşılığında senet türü bel­geler almaktaydılar. Bu sayede büyük bir zenginliğe kavuşan tarikat, İngilte­re’den Macaristan’a, Suriye’den Filistin’e kadar çok geniş bir coğrafyada mu­azzam bir finans sistemi kurdu. Papa II. Innocent’in 1139 yılında yayınladı­ğı Omne Datum Optimum adlı genelge ile Tapınak Şövalyeleri, yerel kanun­lardan ve vergilerden muaf tutuldu. Böylece tarikat onlarca şehirde kanunî sınırlama olmadan ve vergi ödemeden şube açma, bağış toplama ve iş yap­ma imkânına kavuştu.</p>
<p>Fakat Mısır, Suriye ve Filistin bölgesindeki Müslüman yöneticilerin ve or­duların Salâheddîn Eyyûbî’nin komutası altında birleşmesiyle beraber tarihin seyri farklı bir mecrada akmaya başlar. 1187 yılında Kudüs’ü geri alan Salâ­heddîn, Haçlıların bölgedeki askerî ve ekonomik hükümranlığına son verir. Kudüs’ün 1229 yılında kısa süreliğine geri alınması genel tabloyu etkilemez ve Haçlılar, Suriye ve Filistin topraklarından tamamen çekilmek zorunda ka­lır. Bu gelişmeler Tapınak Şövalyeleri’ni ve diğer askerî-dinî Hristiyan tarikat­larını doğrudan etkilemiş ve iç çekişmelerin de katkısıyla ortadan kalkmala­rına neden olmuştur. Merkezlerini Akra’ya taşıyan Tapınak Şövalyeleri daha sonra Tarsus, Atlit ve Kıbrıs-Limasol gibi yerleri üs olarak kullandılar. Haç­lı seferlerinin sona ermesi ve şövalye tarikatlarının askerî önemini yitirmesi, Hristiyanlar arasında büyük kavgaların doğmasına neden oldu. İngiltere ile girdiği savaş yüzünden Tapınak Şövalyeleri’ne yüklü miktarda borcu bulunan Fransa Kralı IV Philip, Papa V Clement’e baskı yaparak Tapınak Şövalyele­ri’ne karşı Avrupa çapında büyük bir kovuşturma başlattı. Tarikat mensupla­rı gizli ayinler yapmak, dinsizlik, sapıklık, eşcinsellik, hırsızlık, dolandırıcı­lık gibi ağır suçlarla suçlandılar; işkence altında ‘itiraflar’da bulundular; ama daha sonra bu ifadelerini reddettiler.</p>
<p>Müslümanlara karşı ‘sempati’ besledikleri söylentisi, Tapınak Şövalyelerinin güçlü olduğu yıllarda da muhalifleri tarafından dile getirilmekteydi. Öyle ki, tarikat mensuplarının taptığı ikonlardan birinin adının ‘Baphomet’ olduğu, bunun da İslâm Peygamberi Hz. Muhammed ile ilişkili olduğu bile ileri sürülmüştü. Şüphesiz bu iddia tarihî gerçeklere dayanmıyor. Bu, muhteme­len şövalyelerle Üsâme ibn Munkız gibi Müslüman şahsiyetler arasında kuru­lan sınırlı ama önemli dostlukların beslediği bir düşünceydi. Her hâlükârda bu tür örnekler, insanî-kültürel etkileşimin savaş ortamında da devam ettiği­ni göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Fransa Kralı 13 Ekim 1307’de Tapınak Şövalyeleri liderlerinin tutuklan­masını emretti. Papalık yayınladığı bir genelge ile Avrupa’daki bütün tarikat mensuplarının tutuklanmasını ve mallarına el konulmasını talep etti. Engi­zisyon mahkemesinin verdiği karar neticesinde tarikatın son ‘büyük üstadları&#8217; Jacques de Molay ve Geoffroi de Charney, 1314 yılında Paris’te diri diri yakıldı. Kurtulabilenler Hospitalier tarikatına katıldılar ve yaşamlarının geri kalanını sessiz bir şekilde geçirdiler.(50)</p>
<p>Tapınak Şövalyeleri, Batı’da dinî düşünce ve edebiyat tarihinde her za­man merak konusu olmuştur. Tarikatın yasaklanmasından sonra neler oldu­ğu, müntesib şövalyelerin intikam peşine düşüp düşmediği, tarikatın yer al­tında yaşamaya devam edip etmediği ve Hz. Süleyman Tapınağı’nda ele ge­çirdikleri varsayılan hâzineleri ne yaptıkları gibi konular hikâye, roman, ef­sane ve filmlere konu olmuştur. Umberto Eco’nun Foucault’s Pendulum, Dan Brown’in The Da Vinci Code ve The Lost Symbol, Robyn Young’ın Brethren adlı romanları; Steven Spielberg’in yönettiği ve Harrison Ford ve Sean Con­nery’nin başrol oyandığı Indiana Jones and the Last Crusade, Jon Turtelta- ub’un yönettiği ve Nicolas Cage’in başrolü oynadığı National Treasure film­leri, ayrıca Assassin’s Creed, The Secret World ve Broken Sword gibi bilgisayar oyunları, bu popüler kültür eserleri arasında zikredilebilir.</p>
<p>Tapınak Şövalyeleri gibi Hospitalier Şövalyeleri de Haçlıların Kudüs’ü ele geçirmesiyle ortaya çıktı ve Ortaçağlar boyunca benzer bir misyona sa­hip oldu. Müslümanlara karşı verdikleri savaşlarla tanınan Hospitalier Şö­valyeleri, Tarsus ve Antakya’dan Kudüs’e kadar pek çok yerde kaleler, as­kerî üsler, askerî depolar, cephanelikler, kiliseler inşa ettiler. Hristiyan Kudüs Krallığı’nın 1291’de yıkılmasından sonra Kıbrıs’a gittiler; ardından Rodos’u kendilerine üs edindiler. Burada Rodos Şövalyeleri olarak anılmaya başlayan grup, 1444’te Mısır Sultanı, 1480’de Fatih Sultan Mehmed tarafından muhasara edildi.</p>
<p>1522’de Kanuni Sultan Süleyman büyük bir orduyla Ro­dos adasına çıktı ve Rodos Şovalyeleri’nin buradaki hakimiyetine son verdi Sonraki yıllarda Rodos ve Malta Şövalyeleri ile Osmanlı donanması arasın­da çeşitli muhabereler yapılmış ve Hrıstiyan şövalyeler ile Osmanlı askerle­ri Tunus, Trablus ve Malta’da karşı karşıya gelmiştir. Sicilya Kralı V. Char­les, Rodos’tan çıkan şövalyelere 1530’da Malta, Gozo ve Trablus’u verir ve böylece bu tarikatın tarihindeki üçüncü aşama olan Malta Şövalyeliği döne­mi başlar. 1565 yılındaki Malta kuşatmasını püskürtmeyi başaran Malta Şö­valyeleri, dönemin en güçlü padişahı olan Kanuni yönetimindeki Osmanlıılara karşı bu zaferi kazanmak süretiyle Avrupa’da yeniden büyük bir şöhre­te kavuşur.</p>
<p>Dahası, Osmanlıların deniz hakimiyeti ve yenilmezliği sorgula­nır hale gelir. Nitekim 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’nın kaybedilmesi, bu al­gıyı daha da güçlendirecektir.Sonraki dönemlerde Malta Şövalyeleri dinî kimliğini tamamen yitirmiş ve özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda Akdeniz’de korsanlık yapmaya başlamış­lardır. Avrupa’da dinî reform hareketleri, sekülerleşme ve Vatikan’ın otori­tesinin sarsılması gibi gelişmeler karşısında dinî şövalyelik kurumu anlam ve önemini tamamen yitirmeye başlayacaktır. Günümüzde Malta Şövalyele­rinin resmî merkezi Roma’dadır. Bir hayır kuruluşu olarak faaliyet gösterdi­ğini söyleyen tarikat, yüzün üzerinde ülkede sağlık hizmetleri vermekte ve İn­sanî yardım faaliyetleri yapmaktadır.</p>
<p>Kökenleri Haçlı seferlerine giden Tapı­nak Şövalyeleri, Hospitalier (Rodos ve Malta) Şövalyeleri, Teutonik Şövalye­leri ve benzeri dinî-askeri Hrisriyan tarikatları, İslâm’ın 11. ve 12. yüzyıllar­daki hızlı yayılımının bir neticesi olarak ortaya çıkmış ve hilal-haç çatışması­nı, kimliğinin kurucu bir unsuru olarak kabul etmiştir. Bu tarikatlar özellikle 13. ve 17. yüzyıllar arasında Ortadoğu’da ve Akdeniz’de, Müslüman toplumlarla ve Osmanlılarla savaş ve barış dönemlerinde ilişki ve etkileşim içerisin­de olmuşlardır. Salâheddîn Eyyûbî’nin kahramanlığını, şövalye ruhunu, cö­mertliğini ve asaletini vurgulayan Batılı eserlerin kaynaklan arasında, onun­la ve askerleriyle bizzat temasa geçen Haçlı askerleri, şövalyeler, tacirler ve seyyahlar bulunmaktaydı. Kısaca ifade etmek gerekirse, Avrupa’da şövalye­lik tarihini ele alırken dinî-askeri tarikatların Islâm toplumlarıyla olan bu et­kileşimini göz ardı etmek şüphesiz mümkün değildir.(51)</p>
<p>Runciman’a göre, genel açıdan bakıldığında Haçlı seferleri Avrupadan “muazzam bir fiyasko” ile sonuçlandı.(52) Zira, takriben üç yüz yıl boyunca yapılan seferler, ne Hristiyanların birliğini sağladı ne de İslâm’ın yayılışını engelleyebildi. Haçlılar İslâm dünyasının içlerine kadar gelen ilk Avrupalılar olmalarına rağmen, Avrupa’nın İslâm imajı ve Müslüman algısı olumlu bir gelişme göstermedi. Avrupa’dan gelen Haçlılar, Doğu Hristiyanlarıyla yapıcı ilişkiler kuramadılar. Esir düşen bazı Haçlılar, Müslümanlık’ı kabul ederek Memlûk ordusunda önemli mevkilere geldiler.(53) Avrupa’ya dönenler ailelerine ve dostlarına yaşadıkları acıları, sıkıntıları, hayal kırıldıklarını, he­yecanları anlattılar.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Müslümanların Gözüyle Haçlılar</strong></p>
<p>‘Frenkler’ ve ‘Sâlibiyyûn’ olarak anılan Haçlılar, İslâm dünyasının Avru­pa ve Batı Hristiyanlığı hakkındaki tasavvurunun şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Savaş meydanında karşılaşmak, tanımamn ve tanışmanın en iyi yolu değildir şüphesiz. Hele ki bu karşılaşma iki asırdan fazla bir süreye yayılıyorsa, Anadolu, Şam, Irak ve Filistin topraklarında yaşayan Müslüman toplumların, Avrupa halkları hakkında savaşçı ve hasmane bir algıya sahip ol­ması kaçınılmazdır. Şamlı şair İbn Hayyât (ö. 1123), Haçlı ordularının sefer­berlik hareketini “Müşrikler, taşan nehirleri bile korkutan bir sel gibi akarak/ Sürüklenen dağlar gibi bir orduyla Frenk diyarından kopup geldiler” ifade­leriyle tasvir eder.(54) Akın akın gelen Haçlı ordularının geçtikleri şehir ve ka­sabalarda yaptıkları talan, hem Batılı hem de İslâm kaynaklarında detaylı bir şekilde anlatılır.</p>
<p>Haçlıların, Doğu’da yaşayan pek çok Hristiyan cemaat ara­sında da rahatsızlık ve husûmet yarattığı bilinmektedir. Müslümanların bu sü­reçteki en büyük avantajı, Hristiyanlık hakkında temel bilgilere sahip olma­sı ve Müslümanlar arasında azınlık olarak yaşayan Hristiyan bireylerle temas kurabilmesiydi. İslâm’ın Ehl-i Kitap kabul edilen Yahudi ve Hristiyanlara hu­kukî bir statü vermesi ve temel dinî inançlarını, can ve mallarını güvence al­tına alması da Müslümanların, Avrupa’dan gelen Hristiyanİarİa olan müna­sebetlerinde önemli bir unsurdu. İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 1350), Ehl-i Ki­tap olan Yahudi ve Hristiyanlar için geçerli olan zımmî hukukunun tavizsiz bir şekilde uygulanmasını savunurken, adalet ilkesinin gözetilmesini tavsiye eder ve Müslüman olmayanlara karşı savaşın ancak karşı tarafın saldırması durumunda meşru olacağını söyler.(55) İbn Kayyim’in bu satırları, Haçlı sefer­lerinin etkisini yitirdiği, fakat hatırasının yaşamaya devam ettiği bir dönemde yazdığını akılda tutmak gerekir. Müslüman hukukçular, savaş meydanında ve barış ortamında Hristiyanlara ve dolayısıyla Avrupalı Haçlılara karşı adaletli davranılmasını salık vermiş, aşırılıklara kaçılmasını yasaklamıştır. Müslüman liderler ve komutanlar genellikle bu ilkeye riayet etmişleridir.</p>
<p>Müslüman yazarlar, tarihçiler ve şairler, Haçlılara karşı savaşan Müslü­man liderlere, komutanlara ve askerlere övgüler yazmış ve onların savaş mey­danındaki cesaretini teşvik etmiştir. İbn Münîr, İbn Kayserânî, İmâdeddîn el-İsfehânî, Kadı el-Fâdıl, İbn Sa‘atî, Üsâme ibn Munkız, İbn Senâ el-Mülk, İbnü’l-Kalânisî, İbnü’l-Esîr, Kemâleddîn ibnü’l-Adim, Bahâeddîn ibn Şeddâd, İbn Abdizzâhir ve Makrîzî gibi yazarlar ve tarihçiler, Müslüman komutanla- n överken Haçlı seferleri dönemi hakkında da bize önemli bilgiler aktarmış­lardır. Bu yazarların eserlerinde İmâdeddîn Zengî, Nûreddîn Zengî, Salâheddîn Eyyûbî ve Sultan Baybars gibi komutanların askerî başarıları, müca­deleleri ve cesaretleri hakkında methiyeler, şiirler ve ağıtlar yer alır.(56) Bu ko­mutanlar, Haçlı ordularına karşı savaşan birer kahraman olarak takdim edi­lir ve İslâm’a yaptıkları hizmetlerden övgüyle bahsedilir. Edebî bir form ola­rak bu eserler soyluluk, zekâ, cesaret, kahramanlık, sadakat ve ihlâs gibi te­maları öne çıkartır ve Kudüs’ün alınması gibi tarihî olayları tasvir ederken, aynı zamanda Müslüman okuyucuya yüksek ahlâkî idealler hakkında hatır­latmalarda bulunur.</p>
<p>Bu eserlerde Haçlılar hakkında kayda değer bilgilere rastlıyoruz. Haçlı­ların muharebe taktikleri, kılık-kıyafetleri, ünlü komutanları, kralları, bazı adet ve gelenekleri, dinleri, kadın-erkek ilişkileri, vb. konularda yapılan tas­virler, büyük oranda tarihî gözlemlere dayanırken, aynı zamanda birer ‘tipoloji’ haline getirilmiş ve böylece Haçlılar, Frenkler ve Avrupalı Hristiyanlar hakkında belli bir tasavvurun inşa edilmesine zemin sağlamıştır. Yer yer Haç­lılar hakkında olumlu değerlendirmeler yapılmakla birlikte, çoğunlukla Haçlıların güvenilmez, kaba saba, yalancı, temizlik konusunda lakayt, vb. oldu­ğu ifade edilmiştir. Burada dikkat çekici olan nokta, hu tür negatif tasvirlerin Hristiyanlar hakkında kökten olumsuzlayıcı ve total bir ötekileştirmeye yol açacak özcü mülâhazalara dönüşmemiş olmasıdır.</p>
<p>Avrupadaki Müslüman al­gısı genellikle teolojik temelli bir şeytanîleştirme ve ötekileştirme olarak kar­şımıza çıkar. Yalancı, kaba-saba gibi somut ve tikel gözlemlere dayalı nega­tif tasvirler, bu büyük anlatının destekleyici unsurlarıdır. Ama merkezde tarih-üstü ve teolojik ötekileştirme kategorileri vardır. Müslüman kaynaklarda Haçlılarla ilgili yapılan tasvirlere baktığımızda ise olumsuz değerlendirmele­rin somut ve tikel örneklere dayandığını ve teoloji temelli bir şeytanîleştirme ameliyesine dönüşmediğini görürüz.</p>
<p>Buna bir örnek olarak Şamlı şair İbn Sa&#8217;atî’nin Salâheddîn Eyyûbî için yazdığı şiirde karşımıza çıkan Haçlılar tiplemesine bakabiliriz. Haçlıların ver­dikleri sözü tutmadığını ve ahde vefa göstermediğini söyleyen İbn Sa‘atî, on­ları şu sözleriyle hicveder:</p>
<p>Sancakların karşısında düşmanların siyah ciğerleri tiril tiril titredi</p>
<p>Nice haç ve kiliseler, Salâheddîn karşısında aciz kaldı</p>
<p>Yemin ederken yalan yere yemin eden bir topluluk</p>
<p>Nasıl olur da peygamberlerin yurdunda yaşayabilir?(57)</p>
<p>İbnu’l-Kayserânî, Nûreddîn Zengî için yazdığı bir methiyede benzer bir gözlemde bulunur ve bir Haçlı dükünün ihanetine atıfta bulunur:</p>
<p>Hilekâr Comes’ın bağırışını görüyorum</p>
<p>Azdı ve zulmetti</p>
<p>Hukuk gözetmeden yapılana ihanet etti</p>
<p>Ama artık saklanacağı bir ini kalmadı</p>
<p>Hainin kurduğunu, iyilik helâk etti.(58)</p>
<p>Bu tür şiirlerin yanı sıra, Haçlıların gündelik yaşamları, adet ve örfle­ri hakkında da çeşitli tasvirlerin yapıldığını görmekteyiz. Bu tasvirler, hem 12. ve 13. yüzyıllarda Haçlıların günlük hayatları, hem de Müslüman yazar­ların onlara bakış açıları hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Bu ya* zarlar arasında Üsâme ibn Munkız’in özel bir yeri var. Salâheddîn Eyyûbî dö­neminde yaşamış olan ve gözlemlerini Kitâbu’l-İtibâr adlı eserinde bir ara­ ya getiren Üsâme ibn Munkız, “Frenkler” dediği Haçlılar hakkında dikkatli ve yer yer renkli gözlemlerde bulunur. Her ne kadar onları dinî inançları ve gündelik adetleri nedeniyle aşağılarsa da, Frenklerin arasında cesur, sözüne sadık, dürüst insanların bulunduğunu belirtir. Kendi başından geçen bir ha­diseyi aktarırken, dost edindiği bir şövalyenin, ülkesine geri dönerken Üsâme’nin 14 yaşındaki oğlunu kendisiyle göndermesini ve böylece Avrupa’da “savaşçılarla (tanışarak) bilgelik ve şövalyelik” öğrenebileceğini söyler. Üsame bu söz karşısında şaşırır ve oğlunu böyle bir maceraya göndermek iste­mez. Lakın şövalye arkadaşını kırmamak için ona şu cevabı verir: “İnan ben de hep bunu düşünürdüm. Beni bundan alıkoyan tek şey, ninesinin ona çok düşkün olmasıdır. Öyle düşkün ki mesela şimdi onu kendisine geri götürece­ğime dair yemin almadan benimle gelmesine izin vermedi.” Bu cevap üzerine şövalye, Üsâme’ye annesini üzmemesini ve ona itaat etmesini söyler.(59)</p>
<p>Üsâme’nin ‘Frengistan’ dediği Avrupa’dan gelen savaşçılarla, bölgede uzun süredir yaşamakta olan Hristiyanları birbirinden ayırması önemli bir noktadır. Zira diğer kaynaklar da İslâm topraklarına savaşmak için gelen Av­rupalı Hristiyanların zaman içinde yerel kültür ve adetleri benimsediklerini; bir kısmının kültürel olarak asimile olduğunu ve bazılarının da Müslümanlı­ğı seçerek kendi ülkelerine hiç dönmediğini bildirmektedir. Bu noktaya dik­kat çeken Üsâme, “Frenkler arasında Müslümanlara alışıp uyum sağlayanlar da vardır. Bunlar Frenk topraklarından yeni gelmiş olanlara nazaran daha iyidir” der.(60) Buna örnek olarak da bir dostunun başından geçen bir hadiseyi aktarır. Üsâme’nin Theodoros Sophianos adlı arkadaşı, Üsâme’nin dostunu Antakya’daki Frenk arkadaşının evine davet eder. Sofra kurulur. Üsâme’nin dostu yemek istemez. Bunun üzerine ev sahibi şövalye şöyle der: “Gönül ra­hatlığıyla yiyebilirsin. Ben Frenk yemekleri yemem. Yemekleri, kendi pişir­diklerinden başka bir şey yemeyen Mısırlı kadınlarımız pişiriyor. Ayrıca evi­me kesinlikle domuz girmez.”(61)</p>
<p>Üsâme, kültürel alışverişe örnek teşkil eden bu tür konuların yanı sı­ra Haçlıların tedavi yöntemleri hakkında da bilgi verir ve Avrupa’dan gelen Frenklerin çoğunun tıp ve cerrahî müdahale alanlarında geri olduğunu söy­ler. Ayrıca Frenk erkeklerinin kadınlarını kıskanma ve namuslarını koruma konusunda lakayt ve özensiz olduklarını aktarır. Haçlıların cehalet ve kabalıklarına örnek olarak, Mescid-i Aksâ’da namaz kılarken bir Frenk’in kendisi, ne saldırmasını ve doğuya doğru namaz kılması için fizikî müdahalede bulun­masından bahseder. Diğer Haçlılar adama birkaç kez müdahale eder ve Üsâme’yi serbest bırakmasını söyler. Usâme şu notu düşer: “O iblis herifin kıb­leye doğru ibadet eden birini gördüğündeki davranışı, yüzünün renginin de­ğişmesi, titremesi, hâlet-i rûhiyesi beni hayrete düşürmüştü.”(62)</p>
<p>Nûreddîn Zenginin ve Salâheddîn Eyyûbî’nin sekreterliğini yapan ve ta­rih ve edebiyat alanında önemli eserlere imza atan İmâdeddîn Zengî, Frenk kadınları konusunda iki farklı hikâye anlatır. Her iki hikâye de tarihî nüans­ları yansıtması açısından önemlidir. İmâdeddîn birinci bölümde, Avrupa’dan getirilen fahişelerden bahseder. Sayıları üç yüzü bulan fahişeler, savaşan Haç­lı askerlerini eğlendirmek için gönderilmiştir. Yazarımız, kutsal savaş ve Ku­düs için yola çıktıklarını söyleyen Haçlıların böyle bir ahlâksızlığı nasıl meş­ru gördüklerini anlamakta zorlanır. Birkaç zayıf Müslümanın da fahişelerin cazibesine kapılıp şehvet âlemlerine katıldığını söyler ve bu işe karışan Hris- tiyanları ve Müslümanları zemmeder. Bunun ardından Hristiyan kadınların zaman zaman savaşlara büyük bir cesaret ile katıldığını ve bu vesileyle cenne­te gitmek istediklerini söyler. Bu kadınlar savaşta en az erkekler kadar yiğitçe savaşırlar. Miğferlerini çıkartana kadar onların kadın olduğunu kimse anla­maz. Bunlar arasında savaşta başarılı olanlar bulunduğu gibi, yaralanan, esir düşen, köle olarak satılan ve dul kalan kadınlar da vardır. İmâdeddîn, Haçlı­lar arasında çok sayıda yaşlı ve dul kadının bulunduğuna dikkat çeker ve bun­ların bazen bir yük ve ayak bağı olarak görüldüğünü söyler.(63)</p>
<p>Haçlılar dönemi, İslâm-Batı ilişkilerinde uzun bir döneme tekabül eder. Siyasî müzakereler, savaşlar, askerî zaferler ve hezimetler, ticarî ve kültürel et­kileşim, dinî algılar ve İnsanî ilişkiler ağı etrafında şekillenen bu dönem, hem Avrupa hem de İslâm tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuş ve etkile­ri modern zamanlara kadar devam etmiştir. Haçlı seferleri sırasında ve takip eden asırlarda yaşanan hadiseler, İslâm ve Avrupa toplumları arasında yeni ilişki biçimlerinin ve etki alanlarının da ortaya çıkmasına zemin hazırlamış­tır. Burada özellikle 12.-14. yüzyıllar ayrı bir öneme sahip. Zira Ortaçağ Av­rupa Hristiyan düşüncesi bu dönemde tebellür etmiş ve kendi kimliğini bul­muştur. Fakat bu dönem aynı zamanda Batı düşünce ve kültürünün İslâm me­deniyetinden en fazla etki aldığı zaman dilimlerinden biridir&#8230;</p>
<p>İbrahim Kalın,Ben,Öteki ve Ötesi(İnsan yay.),syf;87-128</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Jonathan Riley-Smith, “The Crusading Movement and Historians”, Jonathan Ri- ley-Smith (ed.), The Oxford Illustrated History of the Crusades (Oxford: Oxford University Press, 1995), s. 4-5.</p>
<p>2. Robert the Monk, Historia Iberosolimitana, RHC Occ. Ill, s. 727-8’den aktaran Thomas Asbridge, The First Crusade: A New History (Oxford: Oxford University Press, 2004), s. 1.</p>
<p>3. Bkz. Thomas Asbridge, The First Crusade, s. 31-39.</p>
<p>4. Asbridge, The First Crusade, s. 318-320.</p>
<p>5. Carole Hillenbrand, The Crusades: lslamic Perspectîves (Edinburg: Edinburg Uni* versity Press, 1999), s. 47-48.</p>
<p>6. Bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanmda Türkiye: 1071-1328 (İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2002; 7. Baskı), s. 98-111 ve Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes (New York: Schocken, 1984), s. 3-18.</p>
<p>7. Işın Demirkent, “Haçlılar”, TDV İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul, 1996), Cilt 14, s. 539.</p>
<p>8. Haçlı seferlerine İslâm-Batı ilişkileri açısından bakan derli toplu bir değerlendirme için bkz. Rollin Armour, İslam, Christianity and the West: A Troubled History (New York: Orbis Books, 2003), s. 63-79.</p>
<p>9. Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, çev. Fikret Işıltan (Ankara: Türk Tarih Ku­rumu Yayınları, 2008; 3. Baskı), Cilt III, s. 249.</p>
<p>10. Ramazan Şeşen,“ Salâheddîn Eyyûbî”, TDVİslâm Ansiklopedisi, cilt 36, s. 337-340.</p>
<p>11. Batı edebiyatında Salâheddîn Eyyûbî teması için bkz. Margaret Jubb, The Legend of Saladin in Western Literature and Historiography (London: Mellen Pres, 2000).</p>
<p>12. Allenby’nin Kudüs’e girdiği gün, İngiliz mizah dergisi Punch bir karikatür yayımlar: ‘Son Haçlı Seferi’ başlığını taşıyan karikatürde, İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard zırhım giymiş bir şekilde atının üzerinde ve elinde kılıçla şöyle der: “Rüyam niyahet gerçek oldu-\Bkz Frederick Quinn, The of All Heresies: The Image of lam in Western Thought (Oxford: Oxford University Press 20081 , m</p>
<p>13-Ilan Pappe,The Ethic Cleansing of Palestine (Oxford: Oneworld, 2008), s. 218.</p>
<p>14, Demirkent, “Haçlılar”, s. 537; Runciman, Haçlt Seferleri Tarihi, III, s. 47.</p>
<p>15. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 212.</p>
<p>16. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 213.</p>
<p>17. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 214.</p>
<p>18.Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, III, s. 65.</p>
<p>19. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 216-7; Hamilton Gibb, The Life of Sa-ladin (London: Saqi Books, 2006; ilk baskı 1973), s. 88-90; Ramazan Şeşen, Selahaddin Eyyûbî ve Devlet (İstanbul: Çağ Yayınları,1987).</p>
<p>20. James Reston, Warriors of God: Richard the Lionheart and Saladin in the Third Cru- sade (New York: Anchor Books, 2002), s. xviii.</p>
<p>21/La Chanson de Roland ve diğer şarkı ve şiirler için bkz. Michael Routledge, “Songs” Smith (ed.), The Oxford Illustrated History of the Crusades s. -91-111.</p>
<p>22. Demirkent, “Haçlılar”, s. 525-546.</p>
<p>23. Bkz. Courbage ve Fargues, Cbristians and Jetvs under İslam, s. 44-56.</p>
<p>24, The Travels of ibn Jubayr, tr. Roland Broadhurst (London, 1952), s. 316-7. Courba- ge ve Fargues, a.g.e., s. 48’de, Amin Malouf, The Crusades Through the Arab Eyes s. X’da aynı paragrafı nakleder. Müslüman tarihçilerin Haçlı seferleri hakkındaki de­ğerlendirmelerini içeren önemli bir derleme için bkz. Francesco Gabrieli, Arab His­torians of the Crusades (New York: Barnes and Nobles, 1993).</p>
<p>25. The Travels of Ibn Jubayr, s. 300-1.</p>
<p>26. Cardini, Europe and İslam, s. 75.</p>
<p>27. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 211, dipnot 11.</p>
<p>28. Peter Jackson, The Mongols and the West: 1221-1410 (Edinburgh: Pearson/Long­man, 2005), s. 97.</p>
<p>29. William of Rubruck, The Journey of William of Rubruck to the Eastern Parts of the World, 12S3-S5 with Two Accounts of the Earlier Journey ofJohn of Pian de Carpine (London: The Hakluyt Society, 1900; yeniden basım New Delhi: Asian Educati­onal Services, 1998), s. 235.</p>
<p>30. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 259.</p>
<p>31. Jackson, The Mongols and the West, s. 20-1 ve 97-99.</p>
<p>32. Güyük’ün mektubu ve diğer yazışmalar için bkz: Christopher Dawson, The Mongol Mission: Narratives and Letters of the Franciscan Missionaries in Mongolia and Chi­na in the Thirteenth and Fourteenth Centuries (New York: 1955), s. 86. Ayrıca bk. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 221.</p>
<p>33- Rene Grousset, Histoire des Croisades III, 1188-1291 (Paris: Perrin, 1936), s. 650.</p>
<p>34. De considerations, III, I, 3-4, zikreden Benjamin Z. Kedar, Crusade and Mission: European Attitudes toward the Muslims (Princeton: Princeton University Press, 1984), s. 61.</p>
<p>35. Robert Burns, “Christian-Islamic Confrontation in the West: The Thirteenth Cen­tury Dream of Conversion”, The American Historical Reviewr Vol. 76, No. 5 (1971 h s. 1390 (1386-1434).</p>
<p>36.Olcaytu’nun Budizm ve Hristiyanlık’ı etraflı bir şekilde inceledikten sonra İslâm’ı kabul etmesi ve Şîa mezhebini benimsemesi, hem Müslüman-Hristiyan ilişkileri hem de Şiîlik tarihi açısından tarihî bir olaydır. Moğolların İslâm’ı kabul edişine gösteri­len Hristiyan tepkiler için bkz. David Bundy, “The Syriac and Armenian Christian Responses to the Islamification of the Mongols”, John Victor Tolan (ed.), Medieval Christian Perceptions os İslam(New York/London: Garland Publishing, 1996)</p>
<p>37. The Travels of Marco Polo, haz. Aldo Ricci (London: 1931), s. 6-7.</p>
<p>38. John Man, Kublai Khan: The Mongol King who Remade China (London: Bantam Books, 2006), s. 366 yd.</p>
<p>39- The Travels of Marco Polo, s. 110-2.</p>
<p>40. Marcus Bull, “Origins”, Jonathan Riley-Smith (ed.), The Oxford Illustrated History of the CrusadeSy s. 18.</p>
<p>41. Cardini, Europe and İslam, s. 79-81.</p>
<p>42. Cardini, Europe and Islam, s. 83.</p>
<p>43. Ketton’ın terümesi için bkz. Mane-Thérèse d’Alverny, “Deux Traductions Latines du Coran au Moyen Age” Archives d&#8217;histoire doctrinale et littéraire du Moyen Age 16 (Paris: Librairie J. Vrin, 1948); makale yazarın şu kitabına alınmıştır: La connais­sance de l’Islam dans l&#8217;Occident médiéval (Great Britain: Variorum, 1994), I, s. 69- 131. Yazar burada Toledo’lu Mark’ın yaptığı Latince Kur’ân tercümesini de değer­lendirir. Ayrıca bkz. James Kritzeck, “Robert of Ketton’s Translation of the Qur’an”, Islamic Quarterly, II: 4 (1955), s. 309-312.</p>
<p>44. Peter’in tercüme faaliyetleri için bkz. James Kritzeck, Peter the Venerable and Islam (Princeton: Princeton University Press, 1964), s. 24-36.</p>
<p>45. Nakleden R. W. Southern, &#8216;Western Views of Islam, (Cambridge: Harvard University Press, 1962), s. 38-9. s. 38-9.</p>
<p>46. Nakleden Kritzeck, Peter the Venerable and Islam, s. 161.</p>
<p>47. Cf. Kenneth M. Setton, Western Hostility to Islam and Prophecies of Turkish Dootn (Philadelphia: American Philosophical Society, 1991), s. 47-53.</p>
<p>48.Desmond Seward, The Monks of War&#8217; The Military Religious Orders(London p?guin Books, 1995), s. 30-31.</p>
<p>49. St. Bernard of Clairvaux, ‘In Praise of the New Knighthood’, The Works of St. Ber­nard of Clairvaux, Volume 7, Treatises III, (Michigan: Cisterian Publications, 1977), s. 128.</p>
<p>50. 2001 yılında ortaya çıkartılan Chinon belgesine göre Papa V. Clement, 1308 yılında Tapınak Şövalyelerinin masumiyetini kabul etmiş ve dinsizlik ve sapıklık suçlamalarını reddetmiştir. Vatikan’ın bugünkü resmî pozisyonuna göre Tapınak Şovalyeleri’ne yapılanlar haksızlıktı ve Papa, akrabası olan Fransız Kralı Philip’in yoğun baskısı altında bu yola başvurmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>51.Şovalye Tarikatları, Haçlılar ve İslâm dünyasıyla ilişkiler hakkında daha fazla bilgi içinAlan John Forey,Military Orden and Crusades (Hampshire: Variorum, 1994) ve aynı müellif, The Military Orden From the Twelfth to the Early Fourteenth Cen- tunes (Basingstoke: Macmillan Education,1992).</p>
<p>52. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 396.</p>
<p>53. David Nicolle, The Crusades (Michigan: Fritzboy Dearborn Publishers, 2001), s. 81*</p>
<p>54. İbn Hayyât, Dîvân, s. 182, nakleden İbrahim Ethem Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler (Ankara: Vadi Yayınları, 2006), s, 175.</p>
<p>55. İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkâm ehli’z-zimme, neşreden Subhi es-Sâlih (Beyrut: Dâ- rul’l-ilm li’l-âlemîn, 1983), Cilt I, s. 17.</p>
<p>56.Bu kaynaklar için bkz. Francesco Gabrieli, Arab Historians of the Crusades (New York: Barrnes and Noble, 1993; ilk baskı 1957) ve Ibrahim Ethem Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler (Ankara: Vadi Yayınları, 2006).</p>
<p>57. İbn Sa‘atî, Dîvân, nakleden Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler, s. 183.</p>
<p>58. Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler, s. 184.</p>
<p>59: Üsâme ibn Munkız, İbretler Kitabı, tercüme eden Yusuf Ziya Cömert (İstanbul- Ses<br />
Yayınları, 1992), s. 182.</p>
<p>60. Üsâme ibn Munkız, a.g.e., s. 182.</p>
<p>61. Üsâme ibn Munkız, a.g.e., s. 189.<br />
62. Üsâme ibn Munkız, s. 183. W</p>
<p>63. Nakleden Gabrieli, Arab Historians of the Crusades, s. 204-7.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Feb 2016 23:08:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Niyazi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10257</guid>

					<description><![CDATA[<p>Romalılar, &#8220;Benim yurdum yalnız bu dünyadır&#8221; derler, din şuuruna iltifat etmezlerdi. Resmî ilâhları, şekil ve renk değiştirmiş, eski Yunan tanrılarıydı. İnanmadıkları bu ilâhlar, hayatlarında tesirli olmaz, geleneklerinde göl­geler misâli bulunurlardı. Ciddî bir Tanrı fikri olmadığın­dan, Roma’da vicdan teşekkül etmemişti. İlk Hıristiyanları aslanlara parçalatacak kadar hunharlaşan bir cemi­yette vicdandan nasıl söz edilebilir?&#8230; İdealleri de Roma’ya menfaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/">Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/batimedeniyeti/" rel="attachment wp-att-10259"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10259" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti.jpg" alt="Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?" width="430" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></a></p>
<p>Romalılar, &#8220;Benim yurdum yalnız bu dünyadır&#8221; derler, din şuuruna iltifat etmezlerdi. Resmî ilâhları, şekil ve renk değiştirmiş, eski Yunan tanrılarıydı. İnanmadıkları bu ilâhlar, hayatlarında tesirli olmaz, geleneklerinde göl­geler misâli bulunurlardı. Ciddî bir Tanrı fikri olmadığın­dan, Roma’da vicdan teşekkül etmemişti. İlk Hıristiyanları aslanlara parçalatacak kadar hunharlaşan bir cemi­yette vicdandan nasıl söz edilebilir?&#8230; İdealleri de Roma’ya menfaat sağlamak amacıyla diğer milletleri mağ­lup etmek, köklerini kazımaktı. İmtiyazlı sınıfın refahı uğruna başvurdukları zulümler onlara vahşîlik gelmezdi. Adalet ise yalnız imtiyazlılara aitti. &#8220;Epartakus&#8221;larm her­hangi bir İnsanî haklan yoktu. Hayat ve medeniyet konu­larındaki görüşler madde ile sınırlıydı.</p>
<p>Daha sonra Batı’ya hakim olan Hıristiyanlık Hz. îsâ’nın tebliğlerinden çok, papa ve papazların anlayışları­nı yansıtıyordu. Onlar da kilise hâkimiyetini yerleştirmek maksadıyla Hıristiyanlara, &#8220;Benim yerim bu dünya değil­dir&#8221; görüşünü benimsettiler. Bu zihniyet Ortaçağ Avru- pası’nın yapıcı, yaratıcı gücünü yok etti. İlimler dondu, hurafeler hakim oldu. Batı, yüzyıllarca kilise ve ruhban sınıfıyla dîni bir gördüğünden, büyük kalabalıkları düşünmemeye mahkûm etti; çünkü düşünme, yalnız kilise mensuplarına aitti. Halbuki insan, düşüncenin tadına vardığı sürece biyolojinin kanunlarından kurtulur, hay­van olmadığının şuuruna varır.</p>
<p>Batının sosyal hayatı, tahayyül edilemeyecek kadar ilkel kaldı. Dînî taassupla tertipledikleri Haçlı seferleriy­le Doğudaki ışıkla karşılaştılar; aydınların bazıları da En­dülüs’teki gelişmeleri fark ettiler; Cenova ve Venedikli­lerin ticarî ilişkileri de İslam’ın dünyevî yönünü engizis­yon diyarında etkili kılmaya başladı. Fânî hayatı hakîr gören Hıristiyanlığın insandaki meşrû faaliyet ve tabiî ar­zulan öldürmeye çalışması da ruhları isyana hazırlamıştı.</p>
<p>Batı aydını, hür düşünebildikçe kiliseye başkaldırdı. Ortaçağ, kilise sultası ile Avrupa dehâsının mücadele ta­rihidir. Kilise esaretinden kurtulan düşünce, bilhassa on dokuz ve yirminci yüzyıllarda, insan üzerinde rûhî ve mâ- nevî otorite namına ne varsa ortadan kaldırdı.</p>
<p>Ruhlarında oluşan isyan, varlıkları üzerinde durup düşünmelerini engelledi. Kâinatın bir yaratıcısı bulundu­ğunu inkâr gücüne sahip olmamalarına rağmen, ilim in­sanları Allah’ın varlığını düşünmeyi bile hurafe sayarlar, böyle bir düşünceden nefret ederlerdi. Kin veya düşman­lıkları ispat veya delîle dayanmaz, peşin hükümlerden kaynaklanırdı. Kilisenin bir daha hâkimiyet kurması en­dişesiyle dîne zıt olan cereyan övülürdü. Tabiat üstü bir kuvvete inanmak, realitelere dayanamayıp, devekuşu mi­sâli başı kuma gömmek kabul edilir, aynı zamanda şahsi­yet noksanlığının da belirtisi sayılırdı. Fizik, kimya gibi müspet bilimlerle meşgûl olan bir âlim, tabiat üstülüğe inandığı takdirde, ilmî kudret ve kişiliği ne olursa olsun, ilmî mahfillerde güvenilirliğini yitirirdi. Yaptığı işler, el­de ettiği müspet sonuçlar ve bütün eserleri değersiz hale gelirdi. Bu telakkinin etkisiyle on dokuzuncu yüzyılın başlarında deneye dayalı bilimler (senienne), dînî (religion) bilimleri mağlup etti. Kökleri mâneviyat âleminden geldiklerinden, ahlâk kuralları da hükümsüz kaldı. Hıristıyanlık inancı, bilgi gerçeğine boyun eğdi. Modern ilimlerde ve mantıkta mânâları olan ahlâka yöneldiler. Mâneviyat, daha doğru bir deyişle. &#8220;Yaratıcı&#8221; inancı, ya ilmi gelişmelerden haberi olmayanların, yahut da ilmi gelişmelerin sınırlarını sezen büyük âlimlerin vicdanlarında kaldı.</p>
<p>İç dünyalarını unutmuş gibi davranıyorlardı. Hayat felsefeleri daha müreffeh yaşamak esasına dayanıyordu. Bu hayata yardımcı olan müspet bilimler, mabutları hali­ne geldi. Ahlak felsefeleri pratik fayda temeline oturun­ca, hayır ve şerri birbirinden ayıran en değerli ölçünün maddî ilerleme olduğunu kabul eden bir insan tipi ortaya çıktı.</p>
<p>Aslında Batı, Allah&#8217;ı inkâr etmiyordu. Yaşadığımız kâinatın sır dolu halinden dolayı zekâsı ona bir &#8220;Yaratıcı&#8221;nın olduğunu söylüyordu. Fakat onlar kilise ve ruhban sınıfının hegemonyasına tekrar düşmekten korktukları gibi, &#8220;Allah&#8217;a inanmakla ne elde edeceğiz?&#8221; sorusunu da kendilerine soruyorlar, ucunda bir dünyalık göremedik­lerinden Allah ve inanç kavramlarını ilgi alanlarının dı­şında bırakıp, maddî âleme dalıyorlardı.</p>
<p>Batılılar eşyanın kombinezonlarından göz alıcı hari­kalar sergilediler. İç donanımlarındaki boşluğu sezdikçe, tatmini maddî dünyalarındaki başarılarında aradılar. Sö­mürge imparatorlukları kurdular; hiçbir mazlumun fer­yadına aldırmadan yerüstü; yeraltı zenginliklerine sahip oldular. Hıristiyan rengine bürünmüş mâzî, Batı&#8217;da diril­di; Avrupa Romalılaştı.</p>
<p>Bu gelişmeler müspet bilimlerin ürünü olan tekniği hayatın esası yaptı. Getirdiği zenginlikle hürriyet ortamı hazırlaması gereken endüstri, kâinatın odak noktası ol­ması lazım gelen insanı, nesnelerin egemenliğine mah­kûm etti. Üretim aracı gibi görülmeye başlayan insan, onu sürekli kemiren bir çarkın içine itildi. Teknik ve en­telektüel ilerlemeye nazaran gerileyen kültür dinamizmi, sıcaklığını yitirdi; Goethe’lerin, Beethoven’lerin, Balzac’ların diyarında hayatı ucuz yoldan kazanmak isteyen foto-modeller, ölüm tuzakları hazırlarken kaygı duyma­yan bilginler yetişmeye başladı. Aşınan moral değerler yerlerini piyasa ve makinenin ihtiyaçlarına bıraktı.</p>
<p>Maddî ihtiyaçları körükleyenlerin, artık söz geçiremedikleri bu gücün ayakları altında ezilmeleri mukad­derdi; çünkü bu güçler zincirlerinden bir boşaldılar mı artık durdurulamazlar. Bu da Batıyı sömürüye, ahlâk dı­şı yollara sürükleyerek aslına rücû ettirdi. Yunan mitolo­jisine göre ilk medeniyetin temellerini atan Promethee ateşi çalmamış mıydı? Ardından Roma’nın dirilmesi tari­hin tekerrürü değil miydi?</p>
<p>On sekizinci yüzyılın sonlarında İskoçya’da görünen çıkarcılık ahlâkı, endüstrileşmiş Batı toplumlarına yayıl­dı. Başkalarını yargılamak esasına dayanan, menfaati ha­yatın aslî gayesi haline getiren ahlâk telakkileri insanı çi­leden çıkaracak kadar ferdiyetçiliğe sebep oldu. Ferdi­yetçiliğin getireceği yalnızlıktan ürkütmedi; bilakis tercih edildi. Paylaşılan mutlulukların artacağı, acıların azalaca­ğı onlar için hayatın kanunu olmadığı zannedildi. Mutlu­lukla, hayatı hoyratça yaşamak eş anlama geldi.</p>
<p>İnsanın kendi kendine yetmeyeceğini anladıklarında, hayat üslûpları onları sımsıkı sarmış; yalnızlık, tedavisi mümkün olmayan hastalık halini almıştı. Alkolde, uyuş­turucuda hayatı aramaları, oyalanmak için dünyayı adım adım dolaşmaları çare olmadı; zira ayılan kendini daha feci bir ortamda buldu; dünyanın öbür ucuna giden de dertlerini beraberinde götürdü.</p>
<p>Hayat telakkilerini sîgâya çekmeye başladılar. Ne ya­zık ki bu yolda da herhangi bir mesafe kaydedemediler. Yunan ve Latin medeniyetini temel almayan milletleri barbar, kültürlerini ilkel ilan ettiler. Mecliste, millî eği­tim komisyonunda ünlü M. Brocke’nin söylediği şu cüm­leler Batı’nın kolektif kanaati idi. &#8220;Grek-Roma medeni­yetinin içinde yaşıyoruz. Bizim için başka medeniyet yok­tur. Greko-Romen medeniyet bizim için tek medeniyet­tir.” Einstein’in deyimiyle, &#8220;Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan daha zor” olduğundan koza gibi ördükleri dünyalarının dışına çıkmaları mümkün olmadı.</p>
<p>Antenleri geleceğe dönük olan büyük sanatkârların, Toynbee gibi ünlü mütefekkir bilginlerin, kilisenin gayre­tiyle yeni bir heyecanla din veya felsefeye sarılması da ciddî sonuçlar vermedi ve vereceğe de benzemiyor; zira müspet, bilimlerle oluşan idraklerine kilise ve eldeki İn­ciller anlamsız görüneceklerinden, dinlerinin yol gösteri­ciliği özelliği kalmadı; felsefeleri ise günlük resimlerin is­tismar konuları haline geldi.</p>
<p>Fek çok dehâ, kurtuluşu beyinlerine sıktıkları kur­şunlarda aradılar. Goethe dikkat çekici dengesini, önyar­gısını kırıp İslam dünyasına uzanabilmekle kurabildi. Al­kolde, uyuşturucuda teselli aramayı basitlik kabul eden Nietzche gibi, &#8220;üstün insancıların çıldırmak, biricik sığı­nakları haline geldi. Dostoyevski karışık bir dünyada te­lef olup gitti. Tolstoy sıradan bir insan gibi yaşamanın hasretiyle yanıp tutuşarak öldü. Bergson müspet bilimle­ri sezgi ile tamamlamaya çalıştı; Russel, &#8220;Niçin Hıristiyan Değilim&#8221; kitabım yazdı; ama ne olduğunu yazacak gücü kendisinde bulamadı.</p>
<p>Batı’nın normal insanı kendinden kaçar hale geldi; hiçbir şeyi dert edinmeden ânını yaşamak telaşına kapıl­dı; fakat ne vicdanından, ne de idrakinden kurtulabildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Niyazi-Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/">Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öteki Dünyanın İnsanları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oteki-dunyanin-insanlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oteki-dunyanin-insanlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2015 12:58:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Coğrafi Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hollwood Sinemaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2817</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı&#8217;daki güç ve iktidar tutkusunun insan algısına etkisini en net biçimiyle Ba­tı’nın diğer toplumlara bakışında görebiliriz. Batı, geçmişten günümüze kendisini hep farklı ve üstün görmüş, diğer insanları ise kurduğu sisteme olan bağlılıkları­na veya tehdit durumlarına göre farklı derecelerde ötekileştirmiş ve aşağılamıştır. Öteki insanları, kendi -Batı- kültürünün kıstaslarını kullanarak değerlendirmiş ve onları kendine benzetme çabası içinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oteki-dunyanin-insanlari/">Öteki Dünyanın İnsanları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/oteki-dunyanin-insanlari/emperyalizm-250x250/" rel="attachment wp-att-17826"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17826" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250-100x100.png 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Batı&#8217;daki güç ve iktidar tutkusunun insan algısına etkisini en net biçimiyle Ba­tı’nın diğer toplumlara bakışında görebiliriz. Batı, geçmişten günümüze kendisini hep farklı ve üstün görmüş, diğer insanları ise kurduğu sisteme olan bağlılıkları­na veya tehdit durumlarına göre farklı derecelerde ötekileştirmiş ve aşağılamıştır. Öteki insanları, kendi -Batı- kültürünün kıstaslarını kullanarak değerlendirmiş ve onları kendine benzetme çabası içinde olmuştur. Özellikle Rönesans döneminden sonra her şeye bilimsel yönden yaklaşan Batı, “Bilmek hâkim olmaktır.” felsefe­siyle öteki dünyanın insanları üzerine de çalışmalar yapmıştır.</p>
<p>Oryantalizm olarak adlandırılan ve Edward Said’in çalışmasıyla gündeme gelen bu bilim, “Doğu’yla -Doğu hakkında saptamalar yaparak, ona ilişkin görüşleri meşrulaştırarak, onu be­timleyerek, öğreterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek- uğraşan ortak kurum ola­rak, kısacası Doğu’ya egemen olmakta, Doğu’yu yeniden yapılandırmakta, Doğu üzerinde yetke kurmakta kullanılan bir Batı biçemidir” (Said, 2012: 13).</p>
<p>Haçlı seferleri, coğrafi keşifler ve sanayi inkılâbı gibi gelişmelerin etkisiyle dış dünyaya açılan ve kendisine hem siyasî güç hem hammadde hem de pazar arayan Batı, oryantalizm kapsamında “yüzyıllar içerisinde Doğu’ya dair taraflı-tarafsız, çok sayıda incelemede bulunmuş, bunları şiirden romana, buradan da bilimsel tes­pitler içerdiği iddia edilen eserlere varıncaya kadar geniş bir yelpazede sunmuştur. Bütün bu çalışmalarda Doğunun kimliğini en ince ayrıntısına kadar, bildiği kadar belirlemeyi de hedeflemiş, bununla da kalmayarak, bizatihi askerî ve siyasî işgal ve müdahaleleriyle inşa etmeye çalışmış” (Canbay Tatar, 2012: 95) ve hâlâ çalış­maktadır.</p>
<p>Zira Batı, kendisini modernliğin ve medeniyetin temsilcisi olarak gör­mektedir. Her ne kadar tarih boyunca yayınladıkları bildirgelerde bütün insanların özgür doğup özgür yaşadığını belirtseler de onların medeniyetlerine erişememiş!) diğer toplumları ve barbar insanları istedikleri seviyeye getirebilmek için yapılacak her türlü müdahaleyi kendilerine meşru görmüşlerdir. Çünkü Batı’nın algısına gö­re öteki dünyanın insanları, hem her şeye müstahak, ilkel mahlûklar hem de kötü­lüklerin ortaya çıkmasına sebep olan günah keçileridir. (Canbay Tatar, 2012: 96)</p>
<p>Batı, medeniyet ya da uygarlık götürme gibi değişik adlarla ama aynı amaçla öteki dünyaya tarih boyunca birçok saldın gerçekleştirmiş, bu dünyanın insanla­rını sömürülecek veya köleleştirilecek kişiler olarak görmüştür. Bu durumun en acı örneklerinden birisi, Amerika kıtasının keşfinden sonra sömürgeyi kabul et­meyen yerlilerin katledilmesi ve Afrika’dan zorla toplanan yüzbinlerce insanın köle olarak yine bu kıtaya getirilmesidir. Amerika’ya taşman bu insanlardan ya­rım milyonu, otuz kırk gün süren, uzun ve işkence dolu bu yolculuklara dayana­mamış, yollarda feci şekilde can vermiştir.</p>
<p>Kıtaya ulaşmayı başaran iki milyon altı yüz bin insan ise köle olarak en ağır, en pis işlerde çalıştırılmış, en kötü or­tamlarda yaşatılmışlardır. Demiryollarının döşenmesi, madenlerin çıkarılması ve binaların yapılması gibi medeniyet inşasının her safhasında ve en zor işlerde görev alan bu insanlar, insanlar arasında eşitliği savunan bütün bildirgelere rağ­men, 1865 yılına kadar köle olarak kabul edilmişlerdir. 1865 yılından sonra -her ne kadar kölelikten resmiyette kurtulmuş gibi görünseler de- yaşayabilmek için uzun yıllar boyunca zor şartlar altında çalışmaya yine devam etmişlerdir.Kendi medeniyeti için milyonlarca insanı köleleştiren Batı, Amerika ya da Avrupa kıtasına köle olarak getiremediği öteki dünya insanlarına ise değişik sö­mürgeleştirme programları uygulamıştır.</p>
<p>Özellikle dil üzerine yoğunlaşan bu programlarla öteki dünyanın insanları kültürlerinden, değerlerinden uzaklaştırıl­mış; “modernleşme” ve “küreselleşme” gibi kavramlarla Batı değerlerine yaklaştırılmışlardır. Böylece gün geçtikçe Batı hayranı olan bu insanlar, sömürülmeye karşı çıkmak bir tarafa bu durumdan haz duyar hâle gelmişlerdir.</p>
<p>Batı’da yaşa­nan müsrif hayata karşılık, dünyada her yıl sekiz milyondan fazla insanın açlık­tan ölmesi (Polatoğlu, 2008: 3) ve insanların buna duyarsız kalması, sömürge programlarının nasıl çalıştığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, insanın eşit ol­duğu bildirgelerde defalarca vurgulanmış olsa bile, tarih boyunca güç ve İktidar uğruna gerektiğinde kendi insanını katletmekten çekinmeyen Batı’nın, öteki dünya insanını ikinci hatta üçüncü sınıf insan olarak algıladığı ve böyle algıla­maya devam edeceği aşikârdır.</p>
<p>Sinema, bir yaşantı sanatı olarak tanıklığınıza talip ol­maktadır. İzleyerek dâhil olmaya başladığınız andan itibaren sizi, kendi gerçekliği ile buluşturur. Böylece tanıklığınız ile filmin iddiaları arasında ortaya çıkan bir ik­na süreci başlar. Bu özelliği ile sinema sanatının gerçekliğe en fazla ihtiyacı olan bir sanat dalı olduğunu iddia edebiliriz. Sinema bu şekilde eğlence sanatı olmaktan ziyade ikna sanatına dönüşmektedir. Sinema fantastik yapıtlarında dahi kendi ürettiği gerçeklik üzerinden bir tutarlılık iddiası içermektedir. Bu tutarlılığı izleyici/ta­nık tarafından kabul görmelidir. Hollywood sinemasının ikna kabiliyetinin sırrı, rasyonel olanı ön planda tutması, rasyonel olamayan karşılaşma anında duyguları ön plana çıkararak buradaki rasyonel eksikliği efekt kullanımı ile bertaraf etme be­cerisinden kaynaklanmaktadır. Akılcı olmayan bir öyküye yönelik şüphelerininiz efektle rötuş edildiğinde izleyiciye sadece filmden keyif almak kalır.</p>
<p>Sinemanın tanık/izleyici ile kurduğu anlam bağım güçlendiren şey zamandır. Yani filmin “an”ı kullanma biçimi. Kendi gerçekliğini sunduğu biçimsel yapı ile “an”ı ve öyküyü sunuş biçimi ait olduğu anlatı kültürünün öğelerinden beslen­mektedir. Hollywood sinemasının “an”ı kullanış biçimi, öyküyü sunuşu, insanı bir proje olarak tanımlayan bir medeniyetin izlerini taşımaktadır. Bütün açmaz­ları çelişkileri, saplantıları ile bahsettiğimiz insan, filmle keşfedilen/keşfeden, Çözümlenmiş/çözen, çoğaltılan/çoğaltan bir proje olarak karşımıza çıkmaktadır. Efektif özellikleri ile Hollywood sineması, proje filmin -proje insana dönüşme aracı olarak görülebilir.</p>
<p>Batılı anlatı gelenekleri üzerinden düşündüğümüzde Hollywood sinemasınında ait<span style="font-size: 11px;"> </span>olduğu toplumun kendine özgü anlatım özellikleri taşıdığını söyleyebiliriz. Dünya algısı, varlık/eşya ilişkisi, Batı mitlerinden çağdaş anlatılara değin geniş bir perspektif sunmaktadır. İlle de bir kıyas yapılcak olursa Tanpınarın doğu anlatılarında trajedi yoksunluğuna sebep saydığı kadercilik anlayışı benzer etkisini sinemada da göstermektedir. Doğu sinemaları kendini kaderciliğe teslim ederken, Hollywood rasyonalite ve trajediyi kendine mesken edinmektedir.</p>
<p>Do­ğu anlatı geleneklerinden beslenen sinemalar çoğunlukla kendi halklarına yöne­lik, onların dilinden hikâye anlatmaya meylederken, Hollywood sineması terci­hini dünyaya, eşyanın/tabiatın/dünyanın kontrolü ideolojisine dönük olarak sos­yal psikolojik bir dünyaya müdahale mekanizması olarak karşımızdadır.</p>
<p>Bu çerçevede Amerikan toplumunda Afro-Amerikan bir başkanın olması ih­timalinin öncelikle beyaz perdede görülmesi önemli bir gösterge olarak kabul edilebilir. İkna sürecinin anlaşılması açısından Afro-Amerikan başkan filmlerini önemli buluyorum. Şöyle ki; Afro-Amerikan bir ABD Başkanı beyaz perdede ilk olarak yerini 1930’lu yıllarda bir komedi filmi ile alır. Film, Sammy Davis Jr.’un daha yedi yaşındayken kamera karşısına geçtiği “Rufus Jones Başkan Oluyor” adlı filmdir. Müzikal komedi türündeki 21 dakikalık filmde Sammy Davis Jr., yedi yaşındayken başkan olan bir küçüğü canlandırdı.</p>
<p>Bu ancak bir komedi fil­minde gerçekleşebilecek bir olaydır. Ardından “The Man” (1972) filminde Afro- Amerikan Başkan rolünü bu kez usta aktör James Earl Jones devralır. Jones, bu filmle sağlık sorunlarından ötürü görev yapamaz durumda bulunan başkan ve bu müdahale alanını soft bir eğlence alanı olarak değerlendirmek onu küçült­mek olacaktır. Bu bağlamda Hollyvvood sinemasında geleneksel kurumlan ve hâkim ideolojiyi meşrulaştırma yönelimlerinin yanı sıra, farklı ideolojiler kurma­nın da önemli bir unsur olduğu görülür. Hollyvvood sinemasında her film kendi gerçekliğini üretir. Kanıtlarını sunar ve gerekçelendirir. Olmasını arzuladığı dün­ya tasavvurunu net bir biçimde betimler ve izleyici/müşteriye sunar.</p>
<p>başkan yardımcısı yerine başkanlık koltuğuna oturan kişi rolünü üstlenmiştir. Ardından 1998 yılında çekilen “Derin Darbe” filmi ile felaket filminde dirayetli duruşu ile ön plana çıkan ve doğru kararlar alıp halkı bir arada tutabilen Afro- Amerikan başkan imajı ile önce beyaz perdede tanışan Amerikan toplumu ardın­dan bu dönüşüme siyaseten tanıklık etmiştir . Hollywood, komedi filmi konu­su olarak başkanlıktan, başkan vekâletine ardından kahraman başkanlığa doğru evirilen süreçte başarılı bir ikna rolü üstlenmiştir. Öte yandan başka filmlerde ezilen toplumsal figür olarak yer alan Afro-Amerikan olmak, zamanın ruhuna yönetim erkinin tam kalbinde başat rolünü almıştır. Bu ikna hareketi Amerikan halkına değil tüm diğer ulusları iknaya yöneliktir.</p>
<p>Hece Dergisi, Batı Medeniyeti Özel Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oteki-dunyanin-insanlari/">Öteki Dünyanın İnsanları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oteki-dunyanin-insanlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
