<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hac | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hac/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Sep 2021 08:13:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hac | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeni Birey,Yeni Dindarlık-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Oct 2017 15:04:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Üstünlüğün Sembolü Olarak Başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Dini Geziler]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Feracenin Dönüştürülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Gösterge Zenginlikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Kahkahâlâr]]></category>
		<category><![CDATA[Kreş]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremin Daralması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17939</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstünlüğün Sembolü Olarak Başörtüsü:Başörtüsünden Kaçış &#8216; Tek suçum başörtülü olmak&#8230; bu söz yalnız mezkur spikerin değil, dönem itibariyle başörtülü kadınların önemli mottolarından biriydi. Esasında mesaj devlete yönelik verilerek, “başörtüsünün içeriğini oluşturan iddiaların hiçbirini biz de kabul etmiyoruz” denilmektedir. Dolayısıyla kamusal alana girildi-ğinde laiklerin ve açıkların yaptıklarından başka hedeflerinin olmadığı dile getirilmektedir. Yürürlükteki düzenin bir parça [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-2/">Yeni Birey,Yeni Dindarlık-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25358 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/indir-4.jpg" alt="" width="398" height="209" /></strong></p>
<p><strong>Üstünlüğün Sembolü Olarak Başörtüsü:Başörtüsünden Kaçış &#8216;</strong></p>
<p>Tek suçum başörtülü olmak&#8230; bu söz yalnız mezkur spikerin değil, dönem itibariyle başörtülü kadınların önemli mottolarından biriydi. Esasında mesaj devlete yönelik verilerek, “başörtüsünün içeriğini oluşturan iddiaların hiçbirini biz de kabul etmiyoruz” denilmektedir. Dolayısıyla kamusal alana girildi-ğinde laiklerin ve açıkların yaptıklarından başka hedeflerinin olmadığı dile getirilmektedir. Yürürlükteki düzenin bir parça  sı olma konusunda başörtülülerin çok büyük kısmının “aşın istekli” olduklarını, şeriat mevzuu olduğunda sessiz kalıp, böyle taleplerinin bulunmadığı bilinmeyen bir hakikat değil. (Arat, 2003) Bu yüzden evliliklerde de Kadir Topbaş ve Bülent Arınç’ın oğullarında olduğu gibi başörtüsü olmayanı tercih etmek yaygınlaştı. Almanya’daki Milli Görüş Teşkilatı’nın kurucusu Yusuf Zeynel Abidin’in kızı Emel Abidin’in (Abidin, 2005) Kur’an’ın kanun değil nasihat kitabı olduğunu belirterek 32 yıllık başörtüsünü çıkartması ve bu yüzden Almanlardan cesaret ödülü alması benzer kaygıların artışını göstermektedir.</p>
<p>Başörtüsü üstünlüğün sembolüdür. Üstün olanlar kapalıdır ki herkes gibi olmaktan kurtulmuşlardır. Erken dönem başörtüsü mücadelesinde benzer yargılara rastlamak mümkünken sonradan bu inanç kırılmaya başladı. Tam tersine bugün başörtülü olmak ikinci sınıflığın kabulü anlamına gelmeye başladı. (Sarıbay, 2003) Bu fikri içselleştirenler kendilerini olabildiğince başörtüsünden uzaklaştırır, başını açarken, örtüde direnenler ise kendilerinin de laikler gibi olduğunu kabul ettirmeye gayret göstererek seküler her türlü etkinlikte gözükmeye çabalar artık. Birçok kişinin tesettüre girmesine vesile olan Şule Yüksel Şenler için durum tesettürün içinin boşaltılması:</p>
<p>Ama beni yaralayan çok üzen, evet bugün iftihar ediyorum, her yer tesettürlülerle dolu ama şuurlu olanları tenzih ediyorum sahnelere çıkıp göbek atan, dışarıda tuhaf kıyafetler giyip gezenler&#8230; Hele pardösü denilen şey tamamen ortadan kalktı. Önceden yine tunik giyiliyordu, şimdi o kısala kısala ceket oldu şimdi o da çıktı. Tesettürün içi boşaltılmış. (&#8230;) ilk baştan itibaren kıyamete kadar devam edecek iman ve küfrün mücadelesi. Bu gibi haller tabii ki Müslümanı üzen şeyler ama mücadeleden hiç yılmadan asla dönüp, asıl olanı yaşayabilseydik, Rabbimiz kâfirlere bu derece imkan vermezdi. Nasılsanız öyle yönetilirsiniz (Şenler, 201 1).</p>
<p>MÜSİAD’ın iş kadınlarının da muadilleriyle arasında belirgin bir fark görülmemekte. Öyle ki onların da çalışmaktan arta kalan zamanda “adrenalini sevdikleri için” motosiklet kullanma, kayak, basketbol, tiyatro gibi faaliyetlerle yoğun bir günleri mevcut. (Kılıç, 2010) Gündelik hayatın içinde seküler kalıpların kullanılması son derece normal karşılanmaktadır çünkü mesele “Hanımlar olarak ataerkil bir toplumda iş ortamında çok fazla söz sahibi olamıyoruz. Ancak yine de varlığımızı hissettirmeye başlamak güzel.” Bu fikir doğal olarak belli ayrılıkları da beraberinde getirmektedir. İslâmi kesim kendi zenginini üretirken evlilik tercihlerinde de değişimler olacaktır. Erkeklerin ne kadar kariyer sahibi de olsa başörtülü biriyle evlenmekten kaçınmaları da benzer kaygılardan kaynaklanf maktadır. (Böhürler, 2011)</p>
<p>Muadilleriyle aynı maaşı ve imkânları alamayan başörtülülerin iş hayatıyla ilgili kaygıları gittikçe artarken örtüleri yüzünden ayrımcılığa maruz kalmaları onları seküler dünyaya biraz daha yaklaştırmaktadır. Buradaki düğüm okumakta. Çünkü zamanında eğitimini aldığı mesleğini icra edememek daha büyük bir soruna yol açmaktadır.</p>
<p>İslâmcılık hareketi kendine özgü kadro yapısına sahipti. Osmanlı’nın son döneminde medrese kökenli, iyi eğitim almış, Avrupa görmüş, yabancı dil bilen, eser sahibi ama dar bir kitle Cumhuriyet döneminde de kısmen etkinliğini sürdürdü. Osmanlı izlerinin kaybolması, DP dönemi ile birlikte “kır kökenli” bir hareket halini almaya başladı İslâmcılık. Para ve kariyerle karşılaşınca muhafazakârlaşan kitlenin bu kökeni sürekli benzeri eklektik sonuçlara vardı. 1980’li yıllarda yeni nesillerin üniversite görmesi, kentlerde yetişmiş olması entelektüel bir çeşni kattı. Ama öncekilerden ayrı bir sınıf olarak gelişmedi. 2000’li yılların sonundaki İslâmcılık düşüncesi ile insan portresi belirgin farklılıklar gösterir. Klasik mesleklerden farklı olarak yepyeni ve değişik işler yapan çoğu kişi İslâmcı başlığı altında sunulmaya başladı.</p>
<p><strong>Feracenin Dönüştürülmesi, Hac, Kreş, Dini Geziler</strong></p>
<p>Yeni dindarlığın görünme ve gösterme üzerine gelişen yapısı, Müslüman bireylerin kendilerini giyim kuşamla ifade etmele­riyle sonuçlanır. Bir bakıma giyim kuşamdaki çeşitlilik, gös­teriş, estetik boyut Müslümanların yine rövanş alma, kendini gösterme ve kamuda yer alma temayüllerinin bir versiyonudur. Uzun yıllar başörtüsü yasağı, kamuda modern Müslüman kadının giyim tarzının eksikliğinin hissedilmesi, eğitimli ka­dınların kamuda daha fazla görülmesiyle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Bol, tüm bedeni kapatan, vücut hatlarını göstermeyen kı­yafetler, pardösü ve sade başörtüsü biçimleri bilhassa 90’ların ortasından itibaren terk edilmeye başladı. Pardösü aslî kim­liğiyle Müslüman kadınlarda görünme imkânını neredeyse tamamen kaybetti. Pardösüler neoliberal kültüre binaen yeni kalıplara, dizaynlara girdi. Müslüman kadını “gizlemesi” gere­ken pardösü ve tesettür, onu daha fazla öne çıkarmaya başladı. Müslüman kadın tesettür sayesinde modern dünyada Müslü­man kalma imkânı sağlarken artık, Müslümanlığını seslendir­mek için estetize edilmiş tesettürle yer almaya başladı.</p>
<p>Daha kötüsü İslâmî hassasiyet taşımayan kızların ve kadın­ların tesettür üzerinden görünürlüğünü ve çekiciliğini artırma gayreti yeni dindarlığın hususiyetleri arasına girmiştir. Dinî programlara bile giderken bu tesettür anlayışını koruyan yeni dindarlar, sürekli moda, sezon takibi yaparken, önceki sezon­lardan giyenlere istihza ile baktıkları da bir gerçektir.</p>
<p>Bele oturan pardesüler, diz altına kadar inen etekler, sarı, yeşil, pembe gibi “çağıran” renkler, eşarbı ve fuları daha gü­zel olsun diye iğnesiz yapmak, başörtüsünün uçlarını serbest bırakmak, eşarp ucundan azıcık saç perçemi, kulak ve boyun göstermek, yarım kol ceket, ten rengi çorap giymek, şal mo­dası, gözleri sakınmak için pahalı markalı ve iddialı gözlükler takmak, Jiplere binmek giyim kuşam üzerinden yeni dindarlı­ğın alametlerindendir.</p>
<p>Belki de yeni dindarlığı en fazla tanımlayan, en yaygın olanı giyim kuşama bağlı yeni dindar anlayıştır. Bu bağlamda fera­cenin geçirdiği evrim neoliberal dindarlığı tam manasıyla izah eder. Aşırı bol olduğu için geleneksel toplumlarda da tercih edilen ferace artık modaya bağlı olarak vücuda tam oturtula­rak dizayn edilmeye başlanmış, kadının güzelliğinin yanında çekiciliğini artıran bir albeniye kavuşturulmuştur. Bu bakım­dan ferace yeni dindarlığın prototip giysilerindendir. Giyim üzerinden neoliberal dindarlıkla kadınlar kadar erkekler de özdeşleşmiş benzer temayüller onlarda da yaygınlaşmıştır.</p>
<p>Neoliberal dönemle birlikte görece belirgin bir gelir artı­şı tüm kesimlerde yaşandı. Bu biraz da tüketim nesnelerine ulaşabilmeyi gerektirecek maddi seviyeye ulaşabilmenin bir sonucuydu. Hangi durumda olursa olsun, maddi durumun yükselmesi etkisini Hac ve Umreye gösterilen yoğun talepte gösterdi. Hac başvurularındaki patlamalar, Umreye her dö­nemde gösterilen aşırı ilgi yeni dindarlığın en bariz örnekle­rindendir. Belli bir yaşa gelenler ömürlerinin sonuna doğru Hacca giderek dindarlıklarını taçlandırmak isterken Umre&#8217;ye de her yaştan aşırı ilgi hatta bir kişinin birkaç kez gitmesi, artık statü vesilesi haline gelmiştir. Hac ve Umre&#8217;ye giderken yapı­lan hatimler, dua ısmarlamaları, zikir duaları, selamlar, yeni dindarlığın kendine özgü ritüel icatları haline gelmiştir. Yeni dindarlık dönemine bağlı olarak yeni nesneler üzerinden, yeni ritüeller ortaya koyarak dini tatmini gerçekleştirmeyi de ön­görür. Hac ve Umre arkadaşlarının her Cuma günü bir büyük camiye gidip ibadetlerini, dini ziyaretlerini eda ettikten sonra dışarıda yemek yemeleri yeni kültürün yeni dindarlık üzerin­deki etkisindendir.</p>
<p>Yeni dindarlık mekân, giysi, gösterme üzerinden kendini gösterirken “kreş müessesi” tüm kültürüyle bu yönelimi tek başına izah edebilecek donanıma sahip. Hayli pahalı olan “dini kreş”ler, neredeyse çalışan dindar kadının maaşının yarısına yakınına denk gelmektedir. Belli bir statü ve gösteri nesnesi olan kreşler, çocukların bakımlarının ötesinde onların dindar yetişmeleri için gönderilen mekânlardır. Çalışmayan kadınlar bile kendileri evde öğretebilecekleri temel dini bilgiler için ço­cuklarını kreşe gönderirken, bunu kendi dindarlığının, “bilinç­li Müslüman” algısının hatırına yapmaktadır. Çoğu ailelerin bir yıl gönderdikleri kreşler, zaten ücretlerine, muhitlerine göre dindarlar arasındaki statüyü belirlerken, jipli bir dindar kadı­nın yerli arabayla gelen kadınlara selam vermemesi, yıl boyun­ca konuşmaması yeni dindarlığın ne derece “İslâmî” olduğunu açıklar. Kur&#8217;an a geçişin pasta kesilerek kutlandığı kreş olgusu neoliberal dönem İslâmcılığının, yeni dindarlığın boyutlarını vurgular.</p>
<p>Öğlen 12 ile 4 arasında içinde beş altı kadın bulunan ara­balara mahalle aralarında rastlamamak imkânsız. Arabayı pürdikkat kullanan gözlüklü ve çarşaflı kadın, komşularıyla birlikte toplantının bulunduğu eve gitmektedir. Aynen haf-tasonunda AVM&#8217;Iere yapılan seyahatler gibi. Ev toplantıları eskiden de vardı fakat mahiyeti, dayanağı ve uygulanışı yeni kültür ve iktisada bağlı olarak değişmektedir. Bu açıdan yeni dindarlık iyice belirginleşen bir zihni değişim, dönüşüm içerir.</p>
<p>Geleneksel dindarlığı gördüğünde “beyaz Türk” tepkisi ve­ren bir anlayış gelişmiştir. Bayramlarda gelen gidenden kaç­mak için tatile çıkan dindar sayısı belki şimdilik az görünse de bu eğilime bağlı olarak yaygınlaşmayacağı konusunda kimse garanti veremez. Ramazan ayında tatile çıkan, gündüz orucu­nu dinlenip uyuyarak geçiren yeni dindarlar geceleyin havuz ve yemek arasındaki döngüden oluşan bir kültürü yaşamak­tadır.</p>
<p><strong>Gösterge Zenginlikleri</strong></p>
<p>Yeni dindarlık, göstermeye, görünmeye dayalı olduğu kadar kalabalığa, kitleye, topluluğa dayalı olarak da gerçekleşir. Yine neoliberal kültürün getirdiği “ulaşabilme” şartları dolayısıyla maddiyata dayalı dindarlık göstergeleri hayli yaygınlaşmıştır. Peygamberimizin Hadisi Şerif&#8217;inde üç cami dışında sefer ya­pılmaz ikazına riayet edilmeyerek, yeni dindarlık etkinlikleri arasına giren farklı illerdeki farklı camileri ziyaret etme adeta gelenek halini almaya başladı. Bidatlardaki iyi-kötü denklemi uyarınca yeni dindarlığın iyi ve kötü ritüellerinin olabileceği yargısını belki boşa çıkarmadan bu tür “gezilerin” fayda getire­bileceği düşünülebilir.</p>
<p>Kafileler halinde Bursa Ulu Cami, Selimiye, Mevlana, İs­tanbul’daki camilere yapılan seferler bir görgü artırma etkinli­ğinden çok “ibadet” atmosferine yerleştiği, ziyaretçilerin böylece daha dindar göründüğü düşünülürse yeni dindarlığın yeni ölçütler getirdiğini izlemek mümkündür. Cuma ve Pazar sa­bahları yine toplu şekilde, arkadaşlarla toplanarak yine bir ulu camide sabah namazı kılma etkinliği de bu minvalde değer­lendirilebilir. Sabah namazlarını eda ettikten sonra yine toplu kahvaltı yapmak da bu ritüelin bir parçasıdır.</p>
<p>Belki buna son yıllarda &#8220;turist olarak” Kudüs”e yapılan seya­hatleri de eklemek lazım. Yahudileri rahatsız etmek, “Kudüs&#8217;ü unutmadığını” göstermek amacıyla gerçekleştirilen ziyaretle­rin cihat maksadı taşıması da yeni dindarlığın algılarındandır. Dini toplantıların ardından kadınların bakım ürünleri satma­ları ve almaları yeni dindarlığın yönü açısından önemli.</p>
<p>Benzer bir çaba edebiyat âleminde de kendini gösterir. Başka ürünlerinin yanında, daha seküler modern hayata dair yazdıklarının yanında dindar ve Müslüman olmanın getirdiği hassasiyetle, özellikle biyografi alanında yazılan ürünler neo­liberal dönem vicdan sızısının bir sonucudur. İslâm tarihinin öne çıkan kadınlarının, sahabelerin biyografilerini makyajlı bir dille anlatmak, bunları patetik hale getirmek, çok satanlar listesinde üst sıralara tırmanmak yine yeni dindarlığın “geniş kitlelere” ulaşma saikinin iktisatla birleşmesiyle sonuçlanır. Krediyle ev ve araba almanın hükmünün bir şekilde bulunma­sı bir tarafa gündelik hayatın içinde dindarlık göstergelerinde farklılaşmalar geniş bir zemine yayılmıştır.</p>
<p>Aleyna, Ecrin gibi kelimelerini çocuklarına isim olarak ve­ren aileler ortalama bir dindar olabilme çabasını “gösterirken”, iki çocukta karar kılmış dindar ailelerin çocuk sayısı fazlala- şanlara karşı istihza ve küçümsemeye varan bakış açıları, sı­nıf farkı gözeten tutumları yeni dindarlığın örtük bir sınıfsal farklılık barındırdığını da gösterir. Aşure yapıp dağıtanların sayısı yıllara göre artış gösterir: İktisadî durumun artmasına bağlı biçimde aşure yapanların sayısı artarken, aşureye katılan malzemelerin niteliği de bu sınıf farkına işaret eder. Aşure üze­rinden kurulan dindarlık göstergesi Neoliberal dile hâkimdir.</p>
<p>Yine ekonomiye hitap eden geleneksel dindarlıkta yeri bü­yük olan ölen kişinin ardından yapılan 40 ve 52 geleneğinin daha zahmetli olması nedeniyle yeni dindarlıkta gittikçe azal­dığı bir gerçektir. Buna karşın şatafat, gösteriş ve üstünlük alt-orta sınıflarda neoliberal İktisadî paya bağlı olarak camiler üzerinden gerçekleşmektedir. Artık &#8220;külliye&#8221; gibi düşünülen içinde düğün salonu, oyun alanları, konferans salonları, ders odaları bulunan camilerin inşası artmaktadır. Bu derece büyük paralar halktan toplanarak gerçekleştirilir. Cami içlerindeki süslemeler, halıların, ısıtma, soğutma ve ses sisteminin mo­dernliği, aydınlatmaların niteliği göstermeye dönük dindarlı­ğın &#8220;kitle ”ye bağlı kimliğini açıklar.</p>
<p>Neoliberal kültür öyle baskın bir karaktere sahip ki, onu eleştirirken bile aynı kültürel etkinlikleri yapmak durumunda kalırsınız. Bu dönemde çıkan ve yeni dindarlığın öğelerinden olan iftar çadırları şimdilerde mevsime bağlı olarak sokak if­tarlarına dönerken, burada iftar yapmak yani fakirlerin halini anlamak da yeni dindarlık içinde tanımlanmaya başladı. Lüks otel ve restoranlardaki iftar eleştirilerini yaparken evlerdeki iftar davetlerinde de yüksek bir lüks standardı yakalanmaya çalışılır. Çatal, kaşıktan peçetelere, yemek çeşitlerinden, ör­tülere, uyuma, şıklığa kadar birçok konuda üst düzey dikkat sergilenir. Kurbanların hayır kurumlarına verilmesi bir yanıy­la fakirlerin durumlarını düşünmek olarak sunulsa da aslında &#8220;kurban kesme zahmeti ve rezilliğinden kurtulmak itiraf edil­memiş bir olgudur.</p>
<p><strong>Fotoğraf, Mahremin Daralması, Kahkahâlâr</strong></p>
<p>Arapça, Farsça, Osmanlıca dil kurslarına gitmek, ney çalmak, İslâmî sanatlar için dersler almak yeni dindarlığın unsurların­dandır. Belki de en olumlu bidat ya da yenilik kadınların hafız­lıktaki gayreti ve başarısı.</p>
<p>Yeni dindarlık içinde yeni insan ve Müslüman portresinin tanımlanmayı gerektiren çok önemli boyutları var. Belki ba­şörtüsüne rağmen göbeğini açan kızların sayısı çok lokal ka­labilir ama benzer örneklerin yaygınlığı Neoliberal kültürün etkin bir yeni Müslüman çerçevesi çizdiğini de gösterir.</p>
<p>Din için, mazlumlar ve Müslümanlar için eylemlerde, pro­testolarda, toplantılarda kadın ve erkeklerin yanyana gelmesi, bunun bir sorun olarak telakki edilmemesi yeni dindarlığın kadın-erkek ilişkileri bakımından girdiği modern yolu izah eder.</p>
<p>Nargile salonlarında, kafelerde, çay bahçelerinde statü ara­yışıyla örtüşen oturmalar, kadın erkek farkı gözetmeden din­darların bir arada bol kahkahalı, sigaralı, oyunlu sohbetleri bedenin, görünmenin, göstermenin öne çıkmasıyla oluşan yeni dindarlığın yol izlerini verir: “İnsanlar modernleştikçe gözya­şından ve kederden uzaklaşıyor. Daha doğrusu duygulardan. Duygu olarak sadece kendini iyi hisset diye bir bahis var. Daha çok ye daha çok gez, daha çok eğlen. Ruhunu unut bedenini şı­mart. Kadim zamanlarda bedene aşırı itina göstermek makbul değildi. Makbul olan az konuşmak, az uyumak ve az yemekti. Postmodern zamanlarda ruha gösterilen itina ‘hoş’ karşılan­mıyor.” (Barbarosoğlu, 2013)</p>
<p>Yeni dindar bireylerin aşırı kahkahâlârı, neşeli halleri, ken­dilerini ev dışında tanımlamaları, geleneksel algı biçiminin açıkça sona ermeye yüz tuttuğunu gösterir. Bu neoliberal İktisadî politikalara bağlı olarak ortaya çıkan ekonomik değil ama davranış kabilinden orta sınıf burjuva eğiliminin bir sonu­cudur. Gösterme, görülme burjuva karakteridir. Yeni dindarlı­ğın gösterme merkezli faaliyetleri Müslümanların neolibera- lizmi içselleştirdiğini ispat eder. Fotoğrafın dünyada gelişimi burjuvanın güçlenmesiyle orta çıkmıştır.</p>
<p>Fotoğraf Türkiye’de geniş bir kesimde daha 1970’lere kadar zorunlu olarak çektirilirdi. Suret gösterilmezdi. Kimse lazım olanın dışında fotoğraf çektirmezdi. Bugün yeni dindarlık fo­toğraflar üzerinden kendine yer bulurken, dindarlık gösterge­leri fotoğraf, sosyal medya üzerinden aktarılma ihtiyacı hisse­diyor. İbadetini, dindarlığını Allahla irtibatı üzerinden değil, kullarla irtibatı üzerinden tanımlamak, göstermek, tatmin olmak isteyen bir dindarlık hâkim. Yeni dindarlar, “Allah bize yeter”, derken samimi değil.</p>
<p>Kadınların, erkeklerin her halleri fotoğraflar üzerinden sosyal medyada aleniyete açılır. Böylece mahrem kavramı yeni dindarlıkta çok dar bir alana sıkışır. Yeni dindarlar Kemalist anlayışa karşı geliştirdikleri mahrem eleştirisinin benzerini kendileri kurgulayarak mahremin sınırlarını hayli daraltmışlardır.</p>
<p>Özendirme, kışkırtma yeni dindarlığın genel karakteri Yiyecekler, geziler üzerinden her türlü yeni tüketim metaını meşrulaştıran yeni dindarlar, dindarlığa özgü takva, züht ve münkerden uzak durmaya çağırmaları gerekirken, tam tersine bunları kışkırtan nitelikte davranmaktadır. İftar sofralarından, teravihlere kadar yapıp ettiği tüm etkinlikleri paylaşmak, bire­yin Neoliberal dönemde özgürleştikçe başkalarına bağımlılık kazandığını gösterir. Kendi onayı değil, ilahi takdir hiç değil ama başkalarının taltifi, takdiri ve onayı çok daha önemli ola­bilmektedir. Kamusal israflar, sempozyumlar, ağır kitaplar bu­nun bir başka yanı.</p>
<p>Yeni dindarlığın “dindar kanallardın sayıca artmasıyla orta­ya çıktığı bir gerçek. Önceleri radyo ve televizyon istasyonları­nın çoğullaşması, sonra internet, yeni medya ve sosyal medya yeni dindarlığın temel nüvesi. Cep telefonları ve buna bağlı yeni iletişim, mesaj kanalları da yine yeni dindarlığın “sanal” üzerindeki etkisinden. Televizyonlarda çıkan “dualarınızı ya­zıp 555555’e mesaj atın” reklamı bile kendi başına önemli bir göstergedir. Yeni dindarlık bir yanıyla kitle, iletişim ve kamu üzerinde yükselirken asıl gücünü siyasal alandan alır. Neolibe­ral dönemdeki İslâmcı siyasetin, bilhassa 2000’ler sonrasında­ki iktidar yapısının yeni dindarlık üzerinde doğrudan olmasa da dolaylı tesiri vardır. Dindarlık, Neoliberal kültürle birlikte anlam daralmasına uğrayarak, dini hayata hakim kılma fonk­siyonundan vazgeçerek sadece dinin genel kaidelerini kamuda sergilemeye kadar inmiştir. Kuşkusuz aşırı ve dengesiz kentleş­me ile kırın geri çekilmesinin bunda çok büyük etkileri vardır.</p>
<p>Mezarlık ve türbe ziyaretleri hiçbir dönemde azalmadığı gibi günümüzde de etkisini sürdürür. Mezarlıklarda çok daha kısa süren ziyaretler geleneksel dindarlıktan kalan önemli mi­raslardandır. Cahit Zarifoğlu’nun mezarı başında gerçekleşti­rilen 2014 yılındaki anma ziyaretinde, şairin mısralarmdan ya­pılmış çok sayıda pankartın yer alması yeni dindarlığı gösteren en önemli işaretlerdendir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ercan Yıldırım &#8211; Neoliberal İslamcılık(1980-2015)İslamcıların Dünya Sistemine Entegrasyonu,pınar yay.,syf:314-323;325-332</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="8hQBVK6yRL"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-1/">Yeni Birey,Yeni Dindarlık-1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Yeni Birey,Yeni Dindarlık-1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-1/embed/#?secret=J2uyG3qOPB#?secret=8hQBVK6yRL" data-secret="8hQBVK6yRL" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-2/">Yeni Birey,Yeni Dindarlık-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bireyyeni-dindarlik-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7131</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İslâm’ın beş esasının da temelinde inancın var olduğu âşikârdır. Yalnız temelde aynı olan bu beş esas ifa edilip yerine getirilirken, birbirlerine hiç benzemeyen çok büyük farklar gösterirler. Şöyle ki: Namazda, namaza başlama ânından itibaren bütün vücudumuzun iştirakiyle yaptığımız hareketler, bu ibadet esnasında lisanımızla yaptığımız okumalar (Tesbih, Kur’an-ı Kerîm, Dua) ile aynı ehemmiyet ve ciddiyetle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/">İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir10.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-7162" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir10.jpg" alt="İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri" width="328" height="245" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslâm’ın beş esasının da temelinde inancın var olduğu âşikârdır. Yalnız temelde aynı olan bu beş esas ifa edilip yerine getirilirken, birbirlerine hiç benzemeyen çok büyük farklar gösterirler.</p>
<p>Şöyle ki: Namazda, namaza başlama ânından itibaren bütün vücudumuzun iştirakiyle yaptığımız hareketler, bu ibadet esnasında lisanımızla yaptığımız okumalar (Tesbih, Kur’an-ı Kerîm, Dua) ile aynı ehemmiyet ve ciddiyetle beraber başlayıp beraber sürerler ve yine bu iki faaliyet birbirlerinden önce ye sonra olmamak kaydıyle yine aynı beraberlik içinde sona ererler. Yani, ibadetlerden sadece namazda dil-ibadet ile vücud-ibadet başka bir deyişle dil-ibadet ile hareket eş değerli olarak ve birbirlerine tabi olarak yürümektedirler.</p>
<p>Halbuki, Oruç veya diğer ibadetlere baktığımızda dil-ibadeti ile vücud-ibadetinin büyük ölçüde birbirinden ayrıldığını görürüz. Mesela, oruçda orucun başlamasından bitimine kadar oruca ait oruçlu üzerine farz olan herhangi bir okuma şartı mevcut değildir. Zekât verecek veya Hacca gidecek herhangi bir müslüman için yaptığı ibadet müddetince devamlı okumaya mecbur olduğu hiçbir lisanî ibadet yoktur. Daha doğrusu böyle bir ibadet şart koşulmamışlar. Kısacası oruç, rekât vs. de okumaya mecbur olunan hiçbir şey yoktur, fakat bizzat yapmaya ve yapmamaya mecbur olunan birçok şeyler vardır.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu ibadetlerden sadece namazda “Teşbih, Kuran-ı Kerîm ve Dua” okunması mecburiyeti vardır. Yapılan bu okumaları şöyle tarif edebiliriz: “Hem kendi kendimize ve hem de başkalarına karşı lisanımızla Allah Teala’nın her türlü eksik, kusur ve noksanlardan münezzeh olup, yücelerin yücesi olduğunu beyan etmek, “0”nun emir ve yasaklarını hem kendimiz ve hem de başkalarına bildirip tebliğ etmek, hiç olmazsa tekrarlamak sure¬tiyle hatırlamak ve hatırlatmak ve yine hem kendimiz ve hem de başkaları hesabına bir takım temenni, istek ve dileklerimizi O’na arz etmektir. Yani, namazdaki lisanî ibadet olan okumalar, bir bakıma bir söz söyleme, bir konuşmadır. Namazda bu söz söyleme ile hareket iç içedir. Bu iki davranış hem birbirini tahdit eder, sınırlar ve hem de birbirini takviye eder durumdadır.. Hiç bir zaman bu konuşmalar, söz söylemeler, ön ve son itibariyle hareketi geçemez.</p>
<p>Halbuki, diğer ibadetlerde durum tamamen bunun zıddınadır. Mesela oruç, hac, zekât vs. gibi ibadetlerde, lisanî ibadet olan okumalar yani söz söyleme ve konuşmalar kayıp olarak yerlerini tamamen harekete terk etmişlerdir. Böylece, daha önceleri ,lisan ve hareket arasında ortak olan meşguliyet de tamamen hareket üzerine geçmiştir. Bu da bazı ölçüleri geçmemek şartiyle, söylenenden ziyade yapılan,yapılmayan yahut eksik yapılan işten sorumlu tutulma demektir.</p>
<p>&#8230;Vücudla yapılan hareket halindeki ibadet arasındaki mevcud fark, o derece büyütülmüştür ve hareket o derece kaydırılmıştır ki, görmemezlikten gelip üzerinde düşününmemek mümkün değildir. Hatta bu ayrım, bu iki ibadetin birleşip, eşdeğerli olduğu zamanda bile büyük bir açıklıkla görülür. Mesela, yeni müslüman olmuş bir kimse üzerine vaktin girmesiyle bareber namaz farz olur. Bu çeşit bir kimse okuyacak hiçbir şey bilmese de abdest alıp muayyen hareketleri yapmaya mecburdur. Okuyacak hiç bir şey bilmiyorum diye bu hareketleri yerine getirmekten kaçınması mümkün değildir. Yani, bu kimsenin hiçbir şey bilmemesi, onun kendisinden istenilen hareketleri ve faaliyetleri yerine getirmemesi hususunda hiçbir şekilde mazeret teşkil etmemektedir. Tabiî bu arada da gerekli sûre, dua ve teşbihleri de öğrenmeye çalışacaktır.</p>
<p>Hareket lehine yapılan bu tercih, diğer ibadetlerde .daha açıktır. Mesela, yemin edip yeminini bozan bir kimse, bunu diliyle yapacağı çeşitli ibadetlerle değil de vücudu veya malı ile yapacağı ibadetlerle karşılamaya mecburdur. Halbuki, yapılan yemin dil ile yapılmıştı. Dil ile yapılan bu yeminin bozulması sonucu yapılacak şeylerin yine dil ile yapılacak lisanı ibadetler olması gerekirdi. Fakat Islâm bu türlü bir karşılığa iltifat etmemiştir. Dil ile yapılmış kusurların karşısına ancak ve ancak hareketi koymuştur: Oruç veya para. Rahatsızlığı münasebetiyle orucunu tutamayan bir kimsenin para vermesi de böyledir. Paranın da muhtelif faaliyetler ve gayretler neticesinde kazanıldığı düşünülürse, durum daha iyi aydınlanmış olur. Hatta namazdaki okumalarımızda yaptığımız kusurların yine lisanen değil de, ancak secde-sehiv ile telafi edilebilmesi de lisan ile hareket arasındaki tercihin hareket lehine ne derece geliştiğinin açık bir ifadesidir.</p>
<p>Sonuç olarak, dikkat edilmesi gereken en mühim husus şudur: İster dilimizle, isterse hareketlerimizle olsun, yaptığımız bütün ibadetlerde meydana gelebilecek kusurların, ancak ve ancak çeşitli hareket ve davranışlarımızla tamir edilebileceği esasdır.</p>
<p>Yazının başından beri söylenmek istenilenleri özetleyerek yazımızı bitirmeye çalışalım. İman ilk defa, harfler ve kelimeler ile Kelime-i Şehadet halinde dilde ifadelenir. Hemen sonra, namazda hem bir takım okumalar şeklinde dilde kelime ve cümleler halinde ve hem de bir takım davranışlar bütünü olarak bedende hareket halinde tecellî eder. Sonra namazdaki okumalarımızın Kelime-i Şehadet’inlisanen bir tefsiri, bir tamamlayıcısı olmasına karşılık, namazdaki bedenen yaptığımız hareketlerimizde faaliyet, hareket ve davranış olarak bu Kelime-i Şehadet’in hareket haline dönüşmüş olan bir tefsiri, bir izahıdır. Daha doğrusu onun hareket ve davranış olarak en mühim tamamlayıcısıdır.</p>
<p>Tabiîdir ki, Kelime-i Şehadet’in tefsiri durumunda olan namazdaki okumalarımızın ihtiva ettiği bütün emir ve yasakların kıldığımız namaz içinde yerine getirilebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu münasebetle, artık Zekât, Hac, Kurban vs. gibi ibadetlerimiz namazın bitmesiyle beraber başlamak suretiyle namazın dışına taşmışlardır. Yani bu çeşit ibadetler, ancak namazın dışında tatbikat sahası bulabilme imkânına sahiptirler. Başka bir ifadeyle ancak bu sayede namazda okuduğumuz İlahî emir ve yasaklar sözden ibaret bir takım nazariyeler halinde kalmayarak, namazın dışında da bütünü ile bir hal alabilmektedirler.</p>
<p>Bu gerçeklerle, artık namazdaki okumalarımız diğer ibadetlerde yerlerini tamamen bir takım faaliyetlere terk etmişlerdir. Fakat bununla beraber namaz, hem lisanî ibadet olan okumaları, yani dili ve hem de bedenî ibadet olan hareketi kendi nefsinde aynı anda toplamış olduğu için kemal derecesine ulaşmış ve bu münasebetle de diğer bütün ibadet, hareket ve davranışlarımızda bizlere ışık tutar duruma gelmiştir. Namazın dinin direği olması da belki bu sebepledir.</p>
<p>Fakat bununla beraber namazdan sonraki ibadetlerde okumalarımızın yerlerini tamamen harekete terk etmesi açık seçik olarak bizlere bir hususu işaret etmektedir. O da Allah Teala’nın söylediklerimizden ziyade yaptıklarımıza önem verdiğidir. Yani, yaptıklarımızın söylediklerimizden daha mühim olduğudur. Hatta bu hareket ve davranışlarımız o derece mühimdir ki, iyi niyet bile şart olmakla beraber hareket ve davranışlarımızın yerini tutamamaktadır. Bu da, bizden söz adamı, niyet adamı yerine iş adamı olmamızın istenmesi demektir.</p>
<p>Netice olarak: Namazın bitmesiyle, lisanî ibadet olan okumalarımız da son bulup bitmektedir. Halbuki namazdaki hareket ve davranışlarımız, tarz ve şekil değiştirmek suretiyle ve birbirini tamamlar mahiyette çeşitli ibadetler, yani çeşitli hareketler şeklinde ve bir takım emir ve yasaklar halinde son nefesimize kadar bütün bir ömür boyu aralıksız ve fasılasız olarak devam edip gitmektedir. Yani, dilimizle yaptığımız lisanî ibadet olan okumalarımızda bir kesilme, bir bölünme olmasına karşılık, bedenî ibadet olan hareketlerimizde hiçbir şekilde bir kesilme, bir bölünme yoktur. Bilakis bu hareketlerimiz birbirlerine intikal etmek suretiyle bütün bir ömür boyu devam edip sürmektedir,</p>
<p>Nitekim bir mütefekkir milletleri üçe ayırmaktadır:</p>
<p>1-Susan milletler 2-Konuşan milletler 3-Yapan milletler.</p>
<p>Söylenmek istenilenleri en veciz bir şekilde ifade etmesi bakımından, yazımızı bir vezirimizin yabancı devlet elçilerinden birine söylemiş aldığu bir cümleyle bitirelim; Bizler az konuşur, çok iş yaparız.</p>
<p>Prof.Dr.Ali Murat Daryal &#8211; Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/">İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamın Zaman Mefhumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam da Zaman ve Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[İslamın Zaman Mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Arefe Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7127</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbadetler umumiyetle 1-Zaman, 2-Mekân olmak üzere iki buudda gerçekleşir. Bununla beraber, bir çok ibadetlerde mekânın şart olmamasına karşılık, istisnasız bütün ibadetler zamanla mukayyettir. Başka bir ifadeyle, bir çok ibadetler “Mekân” ile sınırlandınlmadığı halde, istisnasız bütün ibadetler “Zaman” ile sınırlandırılmıştır. Hac müssesesinden başka bütün ibadetlerde “Mekân”, “Zaman” dan sonra gelmiş, daima ikinci planda kalmıştır. Hatta “Oruç” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/">İslamın Zaman Mefhumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7158" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg" alt="İslamın Zaman Mefhumu" width="500" height="396" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman-300x238.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p>İbadetler umumiyetle 1-Zaman, 2-Mekân olmak üzere iki buudda gerçekleşir. Bununla beraber, bir çok ibadetlerde mekânın şart olmamasına karşılık, istisnasız bütün ibadetler zamanla mukayyettir. Başka bir ifadeyle, bir çok ibadetler “Mekân” ile sınırlandınlmadığı halde, istisnasız bütün ibadetler “Zaman” ile sınırlandırılmıştır.</p>
<p>Hac müssesesinden başka bütün ibadetlerde “Mekân”, “Zaman” dan sonra gelmiş, daima ikinci planda kalmıştır. Hatta “Oruç” gibi bazı ibadetlerde “Mekân” yerini tamamen “Zaman”a terketmiştir.</p>
<p>Bu ise bizlere mutlak-zamanın mutlak- mekândan çok daha umumî ve çok daha değerli olduğunu gösterir.</p>
<p>İslâmiyette “Cemaatle kılman namazda, başlama tekbirine ulaşamayanın sevaptan mahrum olacağı” esası vardır. Hal böyle olunca, başlama tekbirine yetişip yetişememe bir saniyelik bir iş olarak karşımıza çıkar. Yani bir saniyelik bir gecikme,başlama tekbirinin kaçmasına sebep olacaktır. Bu fil ise Müslümanların yaptıkları bütün cami-içi, cami-dışı hayatlarında bir saniyeyi değerlendirecek şekilde dakik olmaları demektir.</p>
<p>İslâm’dan başka hiçbir din, hiçbir inanç, hiçbir felsefî ve İktisadî sistem, İslâm kadar kendi taraftar­larından bir saniyenin hesabını bu kadar ciddiyetle aramaz ve bir saniyelik ihmali bu kadar ağır şekilde cezalandırmaz.</p>
<p>Yollarda, birtakım engellerden ötürü camiye geci­ken ister yaşlı, ister genç bir çok kimselerin doğru olmamakla beraber koşuşmaları sık sık görülen bir olaydır. Bu acelelerin, bu koşuşmaların hepsi sadece bir saniye içindir.</p>
<p>Affı ve cömertliği sonsuz olan Allah Teala’nın bu esaslarda hiçbir şekilde müsamaha göstermemesi, bizlerde, yani şuurumuzda zaman kavramının daha kuvvetli belirginleşmesi içindir.</p>
<p>Böylece bir saniye, İslâm’ın kendine yerdiği değer yüzünden Müslümanların şuurunda bir çağ, bir asır kadar büyüyecek ve değer kazanacaktır. Yani “En kısa zaman olan ‘Saniye’, en büyük değen taşıyacaktır”. Zira zaman sübjektiftir, herkese göre değişir. Sabaha kadar uyuyamayan bir hasta ile sabaha kadar eğlenen bir insan için vakit mefhumu eşit değildir. Bu vakit, birisi için çok uzun, diğeri için de çok kısadır.</p>
<p>Kısacası, günde beş defa, bu bir saniyenin peşinde koşan kimselerde ister istemez “zaman kavramı gerçekte olduğundan çok daha fazla değer ve kıymet kazanacaktır.</p>
<p>Yine Hac müessesesinde dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, Arefe günü olarak sadece belirli bir yarım günün kabul edilmesi ve bu yarım gün zarfında Arafat dağında bulunulmasının şart olması ve buna  karşılık hiçbir mazeretle gecikmenin kabul edilmemesi,fazlasıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Zira bu Arefe günü iki, üç veya daha fazla sayılarda, yahut senenin belirli samanlarına taksim edilmiş olabilirdi veya Arefe günü Arafat dağında bulunamayanlar için Namaz, Oruçta olduğu gibi pekâlâ Kaza müessesesi kurula­bilirdi. Kullarına zorluk, güçlük dilemeyen Allah Teala’nın yukarıda zikredilen tarzlardan hiçbirine iltifat etmeyerek Hac müessesesini bu şekilde tesbit etmesinin birçok sebep ve hikmetlere mebni olduğu muhakkaktır. Başka bir ifadeyle tabiî zamanı uzat­mamasına gerekçeleri olacaktır.</p>
<p>Şöyle ki: Ortalama olarak bir yarım gün, yirmi dört saat üzerinden on iki saat tutar. Bu da dakika olarak *720” dakika eder. Bu Hac ibadeti senelik ibadet olduğu için elde ettiğimiz 720 dakikayı orta­lama bir seneye (360) bölersek, her gün için, yani her yirmi dört saat için iki dakika elde ederiz. Bu ise, tayyare, tren vs. gibi süratli vasıtaların bulunmadığı bir zamanda, kıtalar aşarak binlerce km. uzak­lardan gelen kimselerin ayları çok aşan bu faaliyetlerdinde daha önce yaptıkları plan icabı her gün kaç saat veya kaç km. yol gideceklerse bunun her halü­kârda, muhakkak surette yerine getirilmesi demek­tir. Söylenmek istenileni bir misalle şu şekilde açıklamak mümkündür.</p>
<p>Altı aylık bir yoldan Hacca gelen bir kimse yaptığı hesap ve planlarıharfiyyen, tamamiyle yerine getirmeye mecburdur. Aksi takdirde, her gün zaman ölçüsü ile yürümeye mecbur olduğu zamandan dörder dakikalık bir ihmal, bir plansızlık veya hergün yapacağı km. den yüz&#8211;yüzelli metrelik daha önce yapılmış hesap ve plan dışı bir gecikme, bir laubalilik, bir ihmal. Arefe gününün kaçmasına sebep olacaktır. Çünkü bu .altı ay zarfında bir yarım gün edecektir ve bu da Arefe gününün kaçmasına kafi gelecektir. Yahut günde yapılan yüz-yüzelli metrelik ihmal, altı ay zarfında yirrai-yirmibeş km. gibi yarım günde yürümesi mümkün olmayan bir meblağ olarak karşımıza çıkacaktır. Yine bu hal de Arefe gününün kaçmasına kafi gelecektir.</p>
<p>Burada dikkat etmemiz ve ders almamız gereken mühim hususlar mevcuttur. Şöyle ki: Saatin ve uzunluk ölçen hassas aletlerin bulunmadığı bir zamanda Islâmiyetin daha önce yapılmış olan hesap ve planların günde dörder dakikalık veya yüz-yüzelli metrelik eksik tatbika­tından hasıl olacak hatayı hoş görüp affetmemesi, başka bir ifadeyle af dileyince günahı sevaba çeviren Allah Teala’nın bu hususta hiç müsamaha göster­memesi, Müslümanların, planla yaşayan, bütün hareket ve davranışlarını zamana göre tayin ve tanzim eden insanlar olmalarını istemesindendir.</p>
<p>Arefe gününün senenin günlerine bölünmesi sonucu her güne iki dakikanın düşmesi gerçeği daha başka şekillerde de izah edilebilir. Şöyle ki: Her gün, değerlendirilmeden boş olarak geçen bu ikişer dakikalar biriktiği takdirde bir sene zarfında İslâm’ın beş esasından birinin kazası mümkün olmayacak şekilde yerine getirilememesine sebep olmaktadır. Yine bu hal, çekilen bunca zahmet ve verilen bu kadar zamanın kaybolup gitmesine sebep olmaktadır. Bu da küçümsenerek değer verilmeyen, ihmal edilen &#8220;ufak şeylerin” çok zaman sarfederek yapılan iş, verilen emeklerin neticesiz kalacağını, hiç olmazsa yarım kalacağını işaret etmektedir.</p>
<p>Kısacası bu hal, İslâmiyetin günde ikişer dakika­lık bir ihmal, bir gevşeklik ve bir tembelliği affetme-yip göz yummadığının açık seçik delilidir. Yine ikişer dakikalık yapılan tembellik, ihmal ve gevşek­liğin toplamının bir yarım günü geçtiği takdirde, Hac gibi bir farzın, yani mühim bir işin yerine geti­rilememesi ve bunca emeğin semeresiz kalacağınıgöstermektedir.</p>
<p>Islâmiyetin zamana bu kadar değer vermesi, Müslümanların zamandan kopmak şurda kalsın, bilakis onların saatle yaşayan dakik insanlar olmalarını temin ve dünya-ahiret bütün başarılarının ancak ehemmiyetsiz gibi görünen dakikaların, hatta saniyelerin israf edilmemesi ve en iyi şekilde değer­lendirilmesiyle mümkün olacağını onlara telkin etmek içindir.</p>
<p>Başka bir deyişle İslâmiyetin, onbinlerce km. aşarak dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, Arefe günü olarak bir yarım günlük zamandan daha fazlasını kabul etmemesi, yaptığımız senelik faaliyetlerimizdeki değerlendiremediğimiz zaman­ların toplamının bir yarım günü geçtiği nisbette başarısızlığa uğrayacağımızı ve dünyanın neresin­den gelirsek gelelim, istenilen yerde istenilen zamanda bulunmamızın lüzum ve gereğini bizlere telkin etmek içindir. Çünkü bu da bir randevu, bir sözleşmedir. Onun için zamanında bulunmamız gerekmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak: Bu bir yarım gün, senelik faaliyet­lerimizde kaybedeceğimiz zaman toplamı için azamî ölçüdür.</p>
<p>Milletçe başarılarımız bütün faaliyetlerimizde bu ideal ölçüye yaklaşabildiğimiz oran ve nisbette olacaktır.</p>
<p>Yazıyı baştan itibaren özetleyerek bitirelim: Günlük hayatımızda saniye günün “en küçük” ana birimidir. Buna karşılık senelik faaliyetlerimizde de gün, sene içinde “en küçük” ana birimdir. Haftalar, aylar ve nihayet yıl bu ana birim olan günlerin toplamıdır. Asır veya Ömür içinde de sene ana birimdir.</p>
<p>Hal böyle olunca, saniyelerin değerlendirilmesi, günün, günlerin değerlendirilmesi, yılın ve yılların değerlendirilmesi demek olacağından, saniyenin değerlendirilmesi mana ve ehemmiyetini taşıya­caktır. Başka bir deyişle, bu esaslar senelik faaliyet­lerimizde güne, günlük faaliyetlerimizde de sani­yeye dikkat edip onu en iyi şekilde değerlendirme­miz gerektiğinin delilidir.</p>
<p>Islâm’ıın Arefe günü olarak ana-birim olan bir tek günü seçmesi bu sebeplerden ötürüdür.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu esaslar sene içinde ana birim durumunda olan gün ve onun içinde de onun en küçük ana birim olan saniyeye en büyük değe­rin verilmesi demektir, bu da bir ömrün veya yüzyılın saniyeye sığdırılması veya saniyelerin bir ömür veya bir asrı içine alacak kadar büyüyüp değerlenmesi demektir. Bir saniyenin de tek başına kabul edilemeyeceğini, aksine saniyelerin birbirini takip ettiklerini düşünecek olursak, artık saniye»yaşanılan hal”» “yaşanılan zaman” şeklini alır, Böylece mesele yaşanılan hâli, yaşanılan zamanı değerlendirmek şeklinde karşımıza çıkar. Yaşanılan hâlin dışındaki zaman, ancak yaşadığı­mız vakti değerledirmemize bağlı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/">İslamın Zaman Mefhumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurban:Sınıra Yakın Durmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurbansinira-yakin-durmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurbansinira-yakin-durmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 19:36:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban:Sınıra Yakın Durmak]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat-ı Müstakim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6734</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din&#8217;de biçimsel özellik gösteren ibadetler (kulluklar), insan aklının terbiyesi, büyük kulluğun, insan olmaklığın, doğru yol (sırat-i müstakim) üzere yani sınırında seyretmesi için son derece önemlidir. Bir örnek vermek gerekirse, urefa, namazı, genel anlamıyla insan nefsinin terbiye edilmesi olarak görür: Kıyam, insanın en önemli özelliği, ufka bakmasını mümkün kılan dik durma (kebed)&#8217;yı, dolayısıyla, tüm Evren&#8217;in bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurbansinira-yakin-durmak/">Kurban:Sınıra Yakın Durmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2442i.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6735" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/2442i.jpg" alt="Kurban:Sınıra Yakın Durmak" width="406" height="245" /></a>Din&#8217;de biçimsel özellik gösteren ibadetler (kulluklar), insan aklının terbiyesi, büyük kulluğun, insan olmaklığın, doğru yol (sırat-i müstakim) üzere yani sınırında seyretmesi için son derece önemlidir. Bir örnek vermek gerekirse, urefa, namazı, genel anlamıyla insan nefsinin terbiye edilmesi olarak görür: Kıyam, insanın en önemli özelliği, ufka bakmasını mümkün kılan dik durma (kebed)&#8217;yı, dolayısıyla, tüm Evren&#8217;in bir hülasası olarak, maddî, bitkisel, hayvanî ve aklî özellikleri birlikte içeren bir yapıyı temsil eder. Rukû, yani eğilmek, Tanrı karşısında, hayvanî olanı, hayvanî nefsin özelliklerini, secde yani toprağa düşmek, sürünmek ise bitkisel olanı, bitkisel nefsin özelliklerini -yok etmek değil- terbiye etmek, sınırında tutmak, anlamına gelir; iki secdeden sonra kazanılan hâl terbiye edilmiş nefistir yani kelime-i şehâdet getirerek teslim olmuş (barışa, emniyete ermiş), dolayısıyla sükûnet bulmuş, ihtiyar yeteneği kazanmış akl-i selimdir. Bu nedenledir ki, insana (dik durana), en zor gelen şey başkasının karşısında eğilmek, önüne düşmek, hatta yerde sürünmektir.</p>
<p>Tüm biçimsel kullukların, hem bireysel hem de türsel anlamda insan nefsini terbiye etmeye yönelik olduğunun en güzel örneklerinden birisi hac ve kurbandır. Haccın hayat ve âhireti/kıyameti birlikte içeren ilahî bir senaryo olduğu söylenebilir. Bu senaryoda başrolleri, bir erkek (Hz. İbrahim), bir kadın (Hz. Hacer) ve bir çocuk (Hz. İsmail), kısaca bir çekirdek aile üstlenir. Kadının, kendisi ama daha çok Çocuğuna ilişkin, daha genel anlamıyla yaşamaya ilişkin telaşı, kaygısı ve korkusu, Sefa ve Merve arasındaki koşuşturması, yardım edecek ötekini araması, Hayata tutunma arayışını temsil eder. İnsan türünün çoğalma ve sürekliliğini temsil eden Çocuğun, suyu bulması, yaşamın kaynağı olarak suyun merkezî yerine yalnızca bir işarettir. Kısaca denirse, Çöl, Hayat, bir telaş, bir kaygı, bir korku, bir koşuşturmadır; yaşamak için bir arayıştır; türü -çocuğu- devam ettirmek için verilen bir uğraşıdır ve ancak ötekisiyle mümkündür. Erkeğin, Babanın bu sahnedeki rolünün kısıtlı olması, hayatın, yaşamanın iç yapısının kadın tarafından yürütüldüğünün bir göstergesi olarak okunabilir. Kıran haccında hayatı temsil eden bu sahnenin ihram ile yapıldığı, ihramın da, haram sözcüğüyle aynı kökten geldiği dikkate alınırsa, sınır koymanın, sınırlı olmanın hayatın her anında geçerli olduğu rahatlıkla anlaşılır; o kadar ki Zilhicce&#8217;nin dokuzuncu günü Kıyamet sahnesine giderken bile tekrar ihram giyilmesi, sınır kavramının ne kadar belirleyici olduğunu gösterir; insan kıyamette bile sınırını, insanlığını bilmelidir; zaten insana kıyamette sınırı, insanlığı hatırlatılacak, sahip olduğu iradeyi -ihtiyarı değil- kullanarak, sınırından, insanlığından ne kadar uzaklaştığı önüne konulacaktır.</p>
<p>Hac&#8217;da şeytan taşlama olarak bilinen ritüel, nefis terbiyesinde zirve noktayı temsil eder. Küçük, orta ve büyük cemre&#8217;nin anlamlarına dikkat edildiğinde ilk göze çarpan, cemre&#8217;nin &#8220;kor(köz) halindeki ateş&#8221; olmasıdır ki, nefse ateşin temsilî bir hatırlatılmasıdır. Küçük cemre, nefsin bitkisel, orta cemre hayvanî, büyük cemre ise insanî tarafını temsil eder. Bu nedenle, aslında herkes kendi şeytanını/şeytanlarını taşlar. Öte yandan Kurban&#8217;ın birinci gününde yalnızca büyük&#8217;ün taşlanması; ikinci, üçüncü ve dördüncü günler her üçünün taşlanması; insanî nefisteki iradenin, aklî ihtiyara dönüştürülmesi sürecinin öteki nefsî güçlerin terbiyesinden daha zor olduğunu gösterir. Daha da ilginç olanı, ulemanın taşlama esnasındaki uyarısıdır; insan taşları/közleri &#8220;öfke&#8221; ile atmamalıdır; çünkü öfke iradenin bir dışavurumudur; ihtiyarın değil. Tüm bu süreci, kurban keserek, yakınlaşarak bitirmek, hayata ilişkin hareketin ilahî olana teslim olması ve sükunete kavuşmasıdır.</p>
<p>Bir çocuk olarak, türün bekasını, süreklilik arzusunu, hâkimiyet duygusunu, kısaca çokluğun kendisini temsil eden Hz. İsmail&#8217;in yerini alan kurban, aslında insanın nefsi&#8217;dir ve mecazî anlamda, kesilerek, yaşamasına son verilerek, aklî olanın maddî-bitkisel ve hayvanî olana galebe çalmasını imler. Ulema&#8217;ya göre, Hac&#8217;da ev sahibi Tanrı olduğu için, O&#8217;na takdim edilecek en değerli şey bizatihi insanın kendisi, yani nefsidir; insan da bu takdimi nefsini temsil eden bir kurbanla gerçekleştirir; bu nedenle kurban, mecazî anlamıyla nefsin ilahî terbiyesi yani sınırını bilmesinin bir itirafıdır.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, nasıl ki, bilinenin tersine, asıl oruç, iftar saatiyle; asıl Ramazan da bayramdan sonra başlarsa -ki Ramazan, oruç, nefsin terbiyesine ilişkin bir eğitimdir-, asıl Hac da bizatihi Hac&#8217;dan sonra başlar. Kişi, nefsini/şeytanını hafife almamalı; sınırında durmalıdır; çünkü maddî ihram eğitimi, insanın nefsine manevî bir ihram giydirmek, yani sınır koymak; insanlığı içinde tutmak içindir. Heidegger&#8217;in dediği gibi, &#8220;sınır/insanlık bir kere çiğnendi mi, çiğnenecek başka bir sınır kalmaz&#8221;.</p>
<p>İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurbansinira-yakin-durmak/">Kurban:Sınıra Yakın Durmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurbansinira-yakin-durmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan ve Tapınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-tapinma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-tapinma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2015 14:48:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan ve Tapınma]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6076</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ruhun ana silâhı tapınmadır. Allaha tapma. Allaha tap­ma, insanın ve tabiatın tanrılık iddiasını yıkma, onlan çıplak hakikatleriyle kavramaktır. Yaratılanı aşmak, iğretiyi yıkmak, yalanı devirmektir. Allaha tapma, izafi olandan sıyrılıp mut­lak olanla donanmak, fanilik perdesini yarmaktır. Allaha tap­ma, insanları ve tabiatı putlaştırmama, benlik putunu kırma , demektir. Böylesine bir silâhla donanmış ruh, silâhın ta ken­disi olmuş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-tapinma/">İnsan ve Tapınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6077" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir1.jpg" alt="İnsan ve Tapınma" width="439" height="334" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir1.jpg 258w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir1-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></a>Ruhun ana silâhı tapınmadır. Allaha tapma. Allaha tap­ma, insanın ve tabiatın tanrılık iddiasını yıkma, onlan çıplak hakikatleriyle kavramaktır. Yaratılanı aşmak, iğretiyi yıkmak, yalanı devirmektir. Allaha tapma, izafi olandan sıyrılıp mut­lak olanla donanmak, fanilik perdesini yarmaktır. Allaha tap­ma, insanları ve tabiatı putlaştırmama, benlik putunu kırma , demektir. Böylesine bir silâhla donanmış ruh, silâhın ta ken­disi olmuş demektir. Artık onu hangi kuvvet, hangi silâh ye­nebilir?</p>
<p>Namaz, oruç, hac, zekât, müslüman ruhunun silâhlaru&#8230; Namazla doğrudan doğruya Allaha yönelmiş olmaktadır insan.Bütün dış alâkalardan kurtulup O&#8217;nun önünde ve huzu­runda olmak. O’nunla, Ezeli ve Ebedi Olanla, Yaratıcı Olanla olmak. İnançsız kişi bu güçten mahrumdur.</p>
<p>Oruç, benliği kıran tapınma. Hac, müslümanları bir ara­ya toplayıp Allaha yöneltmekte. Zekâtla, müslüman sahip ol­duğu eşyayı da Allaha yöneltmekte. Daha doğrusu eşyaya olan gizli tapınma bağlarını kırmakta, ilgilerini kesmekte. Bütün bu sevgi ve korku silâhlarıyla müslüman kendini kuşatıp iğreti ve kötü ilgilerden koparmakta ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin kaynağına yüzünü ve gönlünü çevirmekte. Namazla, oruçla, hacla, zekâtla, Allahı söz, kalb ve davranış anmalarıyla, ruh öte âlemin silâhlarıyla donanmakta, fiziğin esaretinden kur­ulmakta, insanın gerçek anlamına ermekte.</p>
<p>İnançsız inşanın silâhları maddî silâhlarla birlikte bir ta­kım kötü duygulardır. Kızgınlık, öfke, ihtiras, açgözlülük ve benzerleri. İnanmış insanın silâhlan ise, zaruret halinde el at­tığı maddî silâhlarla birlikte, asıl, ibadetler, iyilikler ve fazilet­lerdir. Acaba bu iki silâh bütününün çatışmasında son zafer hangi tarafta olacaktır? Şüphe edilmemelidir ki inanan tarafın­da.</p>
<p>Sezai Karakoç,Sur Yazıları(3)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-tapinma/">İnsan ve Tapınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-tapinma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeriat&#8217;in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seriatin-her-emri-manevi-anlama-sahiptir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seriatin-her-emri-manevi-anlama-sahiptir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2015 16:21:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad Kapısı]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat'in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Salât]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5989</guid>

					<description><![CDATA[<p>..Yalnız cihâd değil, Şeriat&#8217;in her emri bir iç manevî anlama sahiptir. Salât, unutkanlık rüyasından uyanmayı ve Allâh&#8217;ı her zaman anmayı ifade eder. Oruç, insanın ihtiraslı kişiliğin­de ölmesi ve arılıkta doğmasıdır. Hac, kendi varlığının dışın­dan merkezine doğru yolculuk demektir, zira birçok Sufî&#8217;nin dediği gibi kalb manevî Kâbe&#8217;dir. Zekât da ruhî cömertlik ve soyluluğu ifade eder. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriatin-her-emri-manevi-anlama-sahiptir/">Şeriat’in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/253054.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5990" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/253054.jpg" alt="Şeriat'in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir" width="720" height="471" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/253054.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/253054-600x393.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/253054-300x196.jpg 300w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /></a>..Yalnız cihâd değil, Şeriat&#8217;in her emri bir iç manevî anlama sahiptir. Salât, unutkanlık rüyasından uyanmayı ve Allâh&#8217;ı her zaman anmayı ifade eder. Oruç, insanın ihtiraslı kişiliğin­de ölmesi ve arılıkta doğmasıdır. Hac, kendi varlığının dışın­dan merkezine doğru yolculuk demektir, zira birçok Sufî&#8217;nin dediği gibi kalb manevî Kâbe&#8217;dir. Zekât da ruhî cömertlik ve soyluluğu ifade eder. Bu iç anlam Şeriat&#8217;in dış öğretilerini reddetmez, onun manevî amacını bütünler ve tamamlar, işte bu yüzden Şeriat, manevî hayat için zorunlu ve yeterli temel­dir. Her insanın, müslüman olmak için, Şeriat&#8217;i kabul etmesi gerekir.</p>
<p>Ve İslâm&#8217;da en yüce manevî saray, ki en büyük bilge ve ermişlerinkidir.Şeriat&#8217;in sağlam temelleri üzerine kurul-muştur. İnsan Şeriat&#8217;e uymaksızın manevî hayata talib ola­maz&#8230;</p>
<p>Geçen çağda bazı modernistler, modem uygulamaları hukuk&#8217;a sokmak ve Şeriat&#8217;in fonksiyonunu kişisel hayatla sı­nırlandırmak amacıyla Şeriat&#8217;i değiştirmeye, ictihâd kapısını yeniden açmağa çaba gösterdiler. Bütün bu eğilimler, dünya­ya karşı belli bir manevî zaaf durumundan ve dünyaya tes­lim olmaktan doğmuştur. Böyle bir anlayışa kapılanlar, Şeriat&#8217;i &#8220;zaman&#8221;a, yani insanın kapris ve arzularına ve &#8220;zaman&#8221;ı oluşturan insanın her zaman değişen tabiatına uydurmak is­terler. Onlar Şeriat&#8217;in topluma değil, toplumun Şeriat&#8217;e uyma­sı gerektiğini kavrayamamadadırlar. Daha önce ictihâd ya­panların İslâm&#8217;ın yararını dünyanın üstünde tutan ve onun ilkelerini maslahatçılığa feda etmeyen takva sahibi müslümanlar olduklarını anlamıyorlar.</p>
<p>İslâm perspektifinde Allah Şeriat&#8217; i, insana kendisini ve toplumunu ıslah etsin diye vahyetmiştir. Reforma muhtaç olan insandır, Allah&#8217;ın vahyettiği din değil. Şeriat&#8217;in dünyada varlığı, Allah&#8217;ın mahlukâta olan merhameti nedeniyledir. Al­lah uymaları ve onunla hem bu dünyada hem öte dünyada mutluluğu elde etmeleri için tüm hayatı kuşatan bir Yasa göndermiştir. Şeriat, böylece kişi ve toplum için bir idealdir. O, insanın her davranışına bir anlam verir ve insan hayatım bütünler. Şeriat mükemmel toplumsal ve kişisel hayatın ölçü­sü ve ruhun çevreden Merkez&#8217;e doğru uçuşu için kaçınılmaz dayanaktır. Şeriat e uygun biçimde yaşamak, İlâhî irade&#8217;ye, Allah&#8217;ın insan için dilediği ölçüye göre yaşamaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriatin-her-emri-manevi-anlama-sahiptir/">Şeriat’in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seriatin-her-emri-manevi-anlama-sahiptir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sevgi,Müslümanca Sevgi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sevgimuslumanca-sevgi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sevgimuslumanca-sevgi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 20:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanca Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören-İki Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5771</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anlaşılıyor ki, sevgi, insana Allah&#8217;ın lütfettiği bir meleke olmakla birlikte, onun, insanlar arasında cereyan eden bir iletişim sağlayabilmesi toplumsal şartlara bağlı bulunmaktadır. Batı kültürünün egemen olduğu toplumlarda insanlar giderek birbirinden uzaklaşmakta ve birbirinden yalıtılmış hale gelmektedirler. Çünkü bireycilik (olum-suz bir kelimeyle ifadelendirirsek bencillik) giderek Ba-tılı hayat tarzının vazgeçilmez sabitesi olarak dünyada yerini almaktadır. Yalnızlık, basit [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgimuslumanca-sevgi/">Sevgi,Müslümanca Sevgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anlaşılıyor ki, sevgi, insana Allah&#8217;ın lütfettiği bir meleke olmakla birlikte, onun, insanlar arasında cereyan eden bir iletişim sağlayabilmesi toplumsal şartlara bağlı bulunmaktadır.</p>
<p>Batı kültürünün egemen olduğu toplumlarda insanlar giderek birbirinden uzaklaşmakta ve birbirinden yalıtılmış hale gelmektedirler. Çünkü bireycilik (olum-suz bir kelimeyle ifadelendirirsek bencillik) giderek Ba-tılı hayat tarzının vazgeçilmez sabitesi olarak dünyada yerini almaktadır.</p>
<p>Yalnızlık, basit olarak, başkalarından yalıtılmış olma anlamına gelmektedir. Başkalarıyla bir araya gelmekse ancak sevginin gücüyle mümkün olabilmektedir. Başka biçimde anlatırsak, insanların yalnızlıklarıyla başa çıkabilmesi sevginin devreye girmesiyle gerçekleştirilebilecektir.</p>
<p>Oysa Batı kültürünün yaşandığı yerlerde, insanlar, bu alanda da bir başlarına bırakılmakta, herkesin kendi başının çaresine bakması beklenmektedir, insanlar  arasındaki ilişkiler ya araçsallaştırılmıştır (medyatik ortam: tek yönlü, tek taraflı iletişim) veya kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır (sosyal yardım kurumlan, güçsüzler yurdu, huzur evleri, esirgeme kurumlan gibi), iletişimin, sevgiden yoksun biçimde, araçlar ve kurumlar aracılığıyla ve mekanik biçimde gerçekleştirilmeye çalışılması, elbette insanların beklediği mutluluk ve huzur ortamının hâsıl olmasına yol açmıyor. Tersine, giderek onları belki sevgiye daha muhtaç hale getiriyor.</p>
<p>İslam toplumundaysa insanlar arasındaki ilişkiler düzmece kurumların aracılığıyla ve yalnızlığı giderek soysuzlaştırarak değil; fakat insanların ortaklaşa vic- danlarını harekete geçiren bir vetireyle gerçekleştiril- mektedir. Müslüman&#8217;ca bir yaşantı içinde olan insan, yalnızlıkla başa çıkabilmenin başıboş yönelmelerle de-ğil, fakat disiplinli bir çabayla elde edilebildiğini kavrayabilecek bir düzlemde bulunur. Kuran&#8217;da önerilen zikir süreci, böyle bir disiplin egzersizidir. Zikir, insanın kendi ben&#8217;ini fark etmesi, kendi beni ile Allah&#8217;ı bir ve bütün olarak düşünebilme çabasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hedefe varılabilmesi, insanın kendi iradesini Allah&#8217;ın iradesi ile ahenkleştirilebilmesi dolayımından geçerek gerçekleştirilebilir veya daha iyi bir ifade ile gerçekleştirilmesi umulabilir. Böylece, şu olguyu işaret etmiş oluyoruz: Zikir, insanın kendinden geçmesi (vazgeçmesi, kendi benini terk etmeyi denemesi) ve bu süreç esnasında kendini Allah&#8217;ın varlığında yeniden bulması hâlidir. Insanın, kendinden vazgeçmesi ve kendini Allah&#8217;a adamasıyla gerçek ve yüce anlamda sevgi imkân dâhiline giriyor. Bu sevgi, hasis ve kısır, bencil bir sevgi değildir; tersine özveri gerektiren ve son tahlilde sevginin kul&#8217;u olunduğuna dair bir idrakin yolunu açan, verimli ve cömert bir sevgidir. Bu suretle insan, Allah&#8217;a imanın ve teslimiyetin yolunu keşfetmiş oluyor. İnsan, bu dolayımdan geçerek kendini kozmik evrenin bir parçası olarak görmeyi başarabilirse, yaratılmış olan her şeyle kendi arasında bir sevgi bağı kurmanın da üstesinden gelebilir. Yunus Emre&#8217;nin: &#8220;Yaratılmışı severiz, yaradandan ötürü&#8221; mısraı, sanıyorum böyle bir kavrayışın yolunu açıyor.</p>
<p>Tasavvuftaki &#8220;halvet der encümen&#8221; hâli, insanın, başkalarıyla birlikteyken, yani kalabalık içinde kendisini Allah&#8217;la bir hissetmesi olayıdır. Bir bakıma da, insanın, kalabalık içinde, kendi beninin yalnızlığını hissetmesidir. Durum, &#8220;zahiri halk, bâtını hak ile olmak&#8221; biçiminde de dile getirilir.</p>
<p>&#8220;Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz&#8221; mealindeki hadisi şerifin, sevginin bir yöneliş olduğunu ifade ettiğini düşünüyorum. İnsan sevgisinin hemcinsine (kadın marifetiyle), tabiata (koku marifetiyle) ve Allah&#8217;a (namaz marifetiyle) yönelişinin veya yönlendirilmesinin ifadesi olarak algılanabileceğine dair bir eğilimin vurgulandığını hissediyorum. Muhiddin-i Arabî, Fusûsi&#8217;l-Hikem adlı eserinde durumu şöyle açıklıyor: &#8220;&#8230; şu duruma göre, Hak-Erkek-Kadın olmak üzere bir üçlük meydana geldi. Bu arada erkek, kadının kendi aslına iştiyakı kabilinden olarak o da kendi aslı olan Rab&#8217;bına müştak oldu. Şu halde Allah kendi sureti üzere olan kimseyi sevmekle beraber ona da kadını sevdirdi. O halde erkeğim muhabbeti hem kendi parçası olan kadına karşı, hem de kendisini yaratan Hak&#8217;ka karşı oldu. İşte bunun için Hazreti Muhammed Aleyhisselam &#8216;Bana kadın sevdirildi&#8217; buyurdu. Çünkü kendi sevgisi ancak Rab&#8217;bının suretiyle ilgili olduğundan, kendi nefsinden bahisle &#8216;Ben sevdim&#8217; demedi. Bu suretle kendi kadınına karşı olan sevgisini bile Allah&#8217;a nispet etti. Çünkü Hazreti Peygamber kadın sevgisini, Allah&#8217;ın kendi sureti üzere olan mahlûkuna muhabbeti gibi, ilahı ahlaka uymak için dilemiştir.&#8221;</p>
<p>Böylece, insanın, hemcinsine karşı olsun, tabiata (bütün mahlûkata) karşı olsun, Allah&#8217;a karşı olsun, yönelen sevgisinin cevherinde ilahı bir nefhanın içkin olduğu kabul edilmektedir.</p>
<p>Müslüman, gündelik yaşantısında, yalnızlıkla baş edebilme çabasında başıboş bırakılmamıştır, demiştik. İşte:</p>
<p>Cemaatle kılman günde 5 vakit namaz,</p>
<p>Haftalık cuma namazı ve hiç olmazsa,</p>
<p>Yılda 2 kez bayram namazı,</p>
<p>Oruç,</p>
<p>Zekat</p>
<p>Hac</p>
<p>ibadetlerinin tümü, insanlar arasında iletişim sağlayarak onların birbirlerine karşı sevgisini çoğaltan, yalnızlıklarıyla başa çıkmalarını sağlayan süreçlerdir.</p>
<p>Namaz, insanın, Allah&#8217;ın huzurunda teslimiyetini remz etmesi ve O&#8217;ndan başka her şeyin fâni ve batıl olduğunun ifadesi bakımından, insanın yalnız bırakılmamış olduğunun güçlü ve ısrarlı dile getirilişidir, diyebiliriz. Allah varsa ve ben ona boyun eğiyorsam, yalnız değilim- Allah&#8217;la yalnız değilim. Aynı zamanda, benimle birlikte, aynı anda yönünü Kâbe&#8217;ye çevirmiş milyonlarca başka insanla yalnız değilim. Tersine, başkalarıyla birlikte ve aynı yöne bakıyor olma bilincini yaşamaktayım; onlarla aynı Allah&#8217;ın kulu olma duygusunu paylaşmaktayım.</p>
<p>Ramazan orucu, gündelik hayatın akışına müdahale etmenin ve bu suretle sair zamanlarda farkına varıl-mayan ama hayatımızda yeri bulunan bazı ayrıntıların farkına varmamızı sağlamanın yanında, insanın kendi ben&#8217;ine eğilmesi ve bir anlamda kendi benini anlamaya çalışması gibi bir fırsatı ortaya çıkarmaktadır, insan, kendini anlamaya, kendi faniliğini an be an hissetmeye hazır hale konulmaktadır. Ramazan orucuyla insan, vakitlerin de başkalarıyla paylaşılabileceğini öğren-mekte ve bunun eğitiminden geçirilmektedir.</p>
<p>Zekât, somut biçimde malların paylaşılması, insanla-rın değer verdiği şeyleri başkalarına vermesi eylemidir. İnsanın dünyaya karşı müstağni kalmasının yolunu açarken, bir yandan da böylece mallarıyla birlikte temiz-lediği içini başkalarına sunmaya hazır olduğunu göster-mektedir. Dayanışmanın, maddî (İktisadî) hayatımızın manevî bir alana taşınabilir olduğunun ifadesidir.</p>
<p>Hac, bizi, evrensel sevgi iklimine ulaştırmaktadır. Öteki ibadetler, her şeye rağmen, insanın dar, kişisel çevresiyle, ailesi, mahallesi ve nihayet içinde yaşadığı kenti ile ilintili iken; hac, bütün dünya Müslümanlarının bir araya gelmesini sağlıyor. Aynı zamanda, keza insanın bir kez daha, bir tür bir kıyamet ortamında</p>
<p>kendisiyle bir kez daha tanışmasına kapı açıyor, insanlar arasında evrensel kardeşliğin, Allah katında kul olarak herkesin eşit oluşunun tescilini sağlıyor.</p>
<p>Bütün bu ibadetlerin her birinin, insanlar arasında zorunlu bir iletişim sağlamaya yol açtığı düşünülürse, Müslümanların birbirleriyle 3 günden fazla küskün durmasının tecviz edilmemesi anlam kazanmaktadır.</p>
<p>Sevginin bir verme eylemi olduğuna değinmiştik. Bu ibadetlerin tümünde, insan, verme konumunda bulunmaktadır. Namaz, insanın kendisini Allah&#8217;a vermesinin; oruç, kendi üstüne eğilen nefsin kendinden vazgeçmesinin ve yine kendisini Allah&#8217;a adamasının; zekât, alın terinin (emeğin) başkalarına sunulmasının; hac, kendini başka müslümanlara adamanın birer işareti olarak görülebilir. Bütün bunların içinde ve ötesinde Allah&#8217;ın rızasına ulaşabilme dileği mevcuttur. Kavram olarak Allah rızası, karşılık gözetmeden verme anlamını taşımaktadır.</p>
<p>“Veren el, alan elden üstündür” mealindeki hadis-i şerif, aslında belki de, sevgiyi önermektedir. Verme eylemini kanaat sahiplerinin başarabileceğini düşünürsek, “zenginlik kanaattedir” diyen hadis-i şerif mealinin de aynı verme yorumunda birleştirilebileceği anlaşılabilir.</p>
<p>Kaldı ki, verme işi salt maddi değerlerle ilgili bir alana hasredilmiş değildir; daha önemlisi, insanın kendisinden, bilgisinden, tecrübesinden, aklının ürünlerinden&#8230; vermesidir. İslâm, bu konuda da müslümanları cömert olmaya ve sürekli vermeye çağırıyor.</p>
<p>Verme eyleminin, aynı zamanda kendi nefsimizin hakkını gözetme (bir emanet olarak kendi nefsimizin hakkını gözetme) sorumluluğunu içerdiğini de söyleyebiliriz. Bu durum, bencillikten bütünüyle farklı bir anlam taşıyor; bencillik kendi nefsinin çıkarını ve sadece bu çıkarı gözetme anlamını taşırken; nefsin hakkını verme durumu hasbi bir mahiyet taşımaktadır; başka bir söyleyişle, nefsin hakkını gözetmede gene Allah&#8217;ın rızası öne geçmektedir.<br />
Batı kültürünün kin ve nefretten doğmuş ve günümüz dünyasına hakim bulunan değerleri karşısında, müslümanlar, öteki bütün insanların da adına sevgiyle örülü bir dünya talebinde bulunuyor. Müslümanlar, daima demokrasiden daha fazlasına talip oldular; sevgi dünyasına talip oldular. Oluyorlar. Bunu, müslümanların günümüzde yaşadıkları perişan hallerine bakarak söylemiyorum. Onların, kendilerini İslâm&#8217;a doğru değiştireceklerini ve onlar kendilerini değiştirdikçe Allah&#8217;ın da onları değiştireceği vaadini aklımda tutarak bu cümleyi söyleme cesaretini kendimde buluyorum. Çünkü onların, insan kendini değiştirmedikçe Allah&#8217;ın onları değiştirmeyeceğine inandıklarını biliyorum.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-İki Dünya</p>
<div class="pagesv2-sag pagesv2"></div>
<div></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgimuslumanca-sevgi/">Sevgi,Müslümanca Sevgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sevgimuslumanca-sevgi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
