<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Güneş Dil Teorisi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/gunes-dil-teorisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Aug 2024 17:03:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Güneş Dil Teorisi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik  Deneyimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 17:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ırk]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Altı Ok]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürkü]]></category>
		<category><![CDATA[Nazan Maksudyan]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Unsurları]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Kongreleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih ve Dil Tezleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Tek-Parti Dönemi Totaliterlikği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27043</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Tek-Parti Diktatörlükleri Avrupa’da iki dünya savaşı arasındaki dönemde birçok otoriter rejim kurulmuştu. Öyle ki 1918-45 arasındaki yıllara &#8220;diktatörlükler çağı&#8221; demek yanlış olmaz. İtalya&#8217;da Faşistler 1922’nin Ekim ayında Roma Yürüyüşü ile iktidara geldi; Almanya&#8217;da Naziler 1933&#8217;te Hit- ler’in Şansölye ilan edilmesiyle büyük bir zafer kazandılar; İspanya 1923&#8217;ten 1930&#8217;a kadar General Primo de Rivera&#8217;nın askeri diktatör [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/">Türkiye’de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik  Deneyimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir6.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-7769 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir6.jpg" alt="" width="367" height="260" /></a></p>
<p><strong>1</strong></p>
<p><strong>Tek-Parti Diktatörlükleri</strong></p>
<p>Avrupa’da iki dünya savaşı arasındaki dönemde birçok otoriter rejim kurulmuştu. Öyle ki 1918-45 arasındaki yıllara &#8220;diktatörlükler çağı&#8221; demek yanlış olmaz. İtalya&#8217;da Faşistler 1922’nin Ekim ayında Roma Yürüyüşü ile iktidara geldi; Almanya&#8217;da Naziler 1933&#8217;te Hit- ler’in Şansölye ilan edilmesiyle büyük bir zafer kazandılar; İspanya 1923&#8217;ten 1930&#8217;a kadar General Primo de Rivera&#8217;nın askeri diktatör lüğü altındaydı; Oliveira Salazar 1932&#8217;de Portekiz’de başbakan olduktan sonra &#8220;Katolik-Otoriter&#8221; bir devlet kurdu; Yunanistan&#8217;da ise General Metaxas 1936&#8217;da kurulan diktatörlüğün lideri oldu.1 Siyasi yönetim alanındaki bu hâkimiyet çağın politik, ekonomik ve kültürel koşullarının son derece otoriter ve milliyetçi ideolojiler tarafından belirlendiği anlamına geliyordu. Eric Hobsbawm&#8217;a göre bu dönemde Avrupa &#8220;liberalizmin düşüşüne&#8221;2 tanık oldu ve demokratik söylem geriledi. Dönemin yazılarında politik kültüre sinmiş, demokrasiden hoşnutsuz ve totaliter Faşist ve Nazi rejimlerine sempati duyan çokça ifade bulunabilir. Otoriter, muhafaza kâr ve gerici eğilimler seçkin entelektüeller arasında bile baskın çıkmaya başlamıştı.3</p>
<p>Bu genel sahnenin içinde, otuzlu yıllar Türkiye’de otoriter rejimin ve rejimi meşrulaştıracak ideolojinin kurulması için çok belirleyici olmuştur. Türkiye’de tek-parti döneminde siyaset, gelenek sel, dini, tarımsal imparatorluk koşullarını yukarıdan aşağıya doğru endüstriyel, kentsel bir ulus-devlet haline dönüştürmeye çalışı yordu. Siyasi liderlik &#8220;yeni bir insan&#8221; yaratma sloganıyla toplumun da dönüştürülmesini hedefliyordu.4 &#8220;Modernleşme projesi&#8221; de denilebilecek bu dönüşüm hedefi, devletin başarısızlık korkusunu içinden atamayarak her alanda aşırı denetleyici davranmasını da beraberinde getiriyordu. Sonuç olarak siyasi ortam kesinlikle özgür tartışmaya açık değildi.</p>
<p>Tersine, rejim, Cumhuriyet Halk Par- tisi&#8217;nin (CHP), hatta bizzat Mustafa Kemal&#8217;in, totaliterliğe doğru sürüklenmesi muhtemel otoriter yönetimi altındaydı.</p>
<p><strong>Otoriter Rejimin Yerleştirilmesi</strong></p>
<p>1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilmesiyle, Kemalist yönetimin her tür muhalefeti imkânsız hale getiren otoriter bir rejim olma yolunda önemli bir adım attığı söylenebilir. Devletin kumandan-liderleri güçlü bir milliyetçiliğin kurulabilmesi için Türk milliyetçi seçkinlerinin siyasi görüşleri arasında sağlam bir türdeşlik olmasının gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden en önemli adım her muhalif grubu köşeye sıkıştırmak ve yavaş yavaş tasfiye etmekti.5</p>
<p>İzmir Suikastı&#8217;ndan önce başlatılan siyasi tasfiye hareketi bu olayla doruk noktasına ulaştı; bu ise açık şekilde Mustafa Kemal&#8217;in otoritesine meydan okuma ihtimali olan herkesin gözden düşürülmesi ve ortadan kaldırılması anlamına geliyordu.6 CHP&#8217;nin 1927 Parti Kongresi&#8217;nde Türkiye&#8217;deki merkeziyetçi &#8211; otoriter yapının sağlamlaştırıldığını söylemek mümkündür. Kongreden önce, 1927 sonbaharında, yeni seçimler yapılmak zorunda kalınmış ve CHP&#8217;nin Meclis Grubu, Meclis Tüzüğü&#8217;nde bir değişikliğe gitmiştir. Bu değişiklikle milletvekillerinin aday gösterilmesi kararı ve seçimlerin yürütülmesi süreci Parti Meclisi&#8217;nden alınmış, Umumi Reis Mustafa Kemal&#8217;e verilmiştir. Bu değişiklik iktidarın tekelleşmesi olarak yorumlanabilir. Umumi Reis tüm nihai adayları belirlediğine göre, tüm milletvekilleri listesi aslında Mustafa Kemal&#8217;in onayı dahilinde hazırlanmış olmaktadır.7 Seçimlerden sonra, Ekim 1927&#8217;de İkinci Parti Kongresi düzenlenmiş, Mustafa Kemal bu kongrede &#8220;Nutuk&#8221;u okumuş ve tek-par- ti yönetiminin kurulmasında önemli kurumsal adımlar atılmıştır.</p>
<p>Tarik Zafer Tunaya’ya göre 1930’dan itibaren CHP&#8217;nin kanaat ve değerlendirmeleri, zamanın diğer tek-parti rejimlerinde olduğu gibi, partinin milli vâris olarak yegâne ve çok güçlü bir rolü olduğunu vurgulamaya başlamıştır.8 Mesela İsmet İnönü Millet Meclisi&#8217;nde yaptığı bir konuşmada partiyi şöyle tanımlıyordu: &#8230;müsaade buyurursanız bütün milli ve siyasi hayatımızda C.H.F.’nın büyük ve faal rolüne temas etmek isterim. Halk Fırkasının inkişaf devri, hususi, siyasi bir fırkanın dar çerçevesinden çıkarak bütün vatandaşlara kucağını açan, içtimai ve milli büyük bir müessese halini almıştır.9 CHP partiyi toplumsal hedeflerine ulaşabilmesine faydalı olacak şekilde yeniden örgütlemek istiyordu.10 1930&#8217;larda sıkı disiplinli bir parti örgütü, güçlü bir iktidarla birlikte, otoriter, komünist ve faşist yönetimlerin ortak özelliğiydi ve bunlar Türk siyasi seçkinleri tarafından dikkatle takip ediliyordu. 1929&#8217;da Büyük Buhran ve Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesinden sonra partinin reforma ihtiyacı olduğu düşünülmüş ve böylelikle Kemalist tek-parti yönetiminin otoriter yönleri billurlaşmıştır. 1931&#8217;deki Üçüncü Kongre&#8217;de mevcut rejimin bir tek-parti devleti olduğu ilan edildi ve CHP&#8217;ye ya da devlete yönelik (çünkü ikisi de aynı şeydi) her türlü muhalefet &#8220;müsamaha gösterilemez&#8221; hale geldi. 1935’teki Dörfüncü Kongre’de de önemli kararlar alındı: Genel Sekreter pozis yonu İçişleri Bakanlığı&#8217;yla birleştirildi, valiler bulundukları şehir lerdeki CHP şubesininde il başkanı oldular. Bu yeni düzenlenmiş siyasi mekanizma içerisinde, CHP&#8217;nin rolü de yeniden tanımlanmış oluyordu. Kurtuluş Savaşı&#8217;ndan hemen sonra devreye sokulan otoriter yönetim, Türk milliyetçiliğini etkin hale getirmek adına, katı bir devletçilikle birlikte diktatörlüğe dönüşmekteydi.11</p>
<p><strong>Kültürün Kurumsallaşması:</strong></p>
<p><strong>Türk Ocakları Örneği</strong></p>
<p>1927 Parti Tüzüğü&#8217;ndeki önemli düzenlemelerden biri politik, ekonomik, kültürel ve sosyal kurumlarin idaresi konusunda inisiyatif alınmasıydı. 1931 Kongresi&#8217;nden sonra CHP sosyal, ekonomik, kültürel meselelerde karar veren tek ve birincil otorite kaynağı haline gelmişti. Kültürel faaliyetlerin devlet denetimi altında kurumsallaştırılması düşünülecek olursa Türk Ocaklan’ndan Halkevleri&#8217; ne geçiş Türkiye&#8217;de tek-parti yönetiminin kurulması sürecinde önemli bir adımdır. Çünkü amaçlanan, görece özerk bir yapıya sahip kültürel örgütlenmelerin, parti/devlet içinde massedilmesidir. Türk Ocakları,&#8217;2 İttihat ve Terakki dönemi Türkçülüğünün Cumhuriyet döneminde de çalışmaya devam eden (23 Nisan 1924&#8217;ten beri) en önemli örgütüydü. Türkçü ideolojik merkezlerin en önemlilerinden biri olan Türk Ocakları, Türk halklarının tarihini ve kültürünü araştırmak için kurulmuştu. Özel olarak amaçlanan milli eğitimi geliştirmek, Türklerin bilimsel, sosyal ve ekonomik stan dartlarını yükseltmek ve Türk dili ve ırkını ilerletmek için çaba göstermekti.13 Mehmed Emin, Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Ahmed Ferit, Ahmed Ağaoğlu, Yusuf Akçura gibi tanınmış kişiler ve zamanın ünlü milliyetçileri Ocaklar çatısı altında toplanmış ve Türk milliyetçiliğinin inşasında önemli roller oynamışlardı. Ocaklar&#8217;ın yayınlan arasında Fichte, Voltaire, Aristo çevirileri, popüler masallar ve şiir kitapları, coğrafya ve yerel sanatlar üzerine çalışmalar, Ermeniler ve Kürtlerle ilgili orijinal ve çeviri araştırmalar vardı.14 CHP’nin 1927’deki yeni parti tüzüğünde Türk Ocakları, Umumi Reis Hamdullah Suphi&#8217;nin itirazlarına karşın, partinin denetimi altında bir örgüt haline getirildi. Mete Tunçay’a göre Mustafa Kemal bu Türkçü çekim merkezini kendi iktidarına karşı bir çeşit muhalefet olarak algılamış ve &#8220;geleneksel taktiğiyle, bölerek bir kısmını etkisiz bırakmayı, bir kısmını da tamamıyla kendisine bağlamayı tasarlamıştır.”15</p>
<p>Mustafa Kemal, Türk Ocaklari&#8217;nin dağıtılacağının ufukta belirmesinin ardından, seçimlerin yenileneceğinin ilan edilmesinden iki hafta sonra, 24-25 Mart 1931&#8217;de şu açıklamayı yapar: Türk Ocakları Halk Fırkası ile niçin birleştiriliyor? Milletlerin tarihlerinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erebilmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya getirmek ve aynı istikame te sevketmek lazımdır&#8230; Kuruluş tarihinden beri ilmi sahada halkçılık ve milliyetçilik akidelerini neşir ve tamime sadakatle ve imanla çalışan ve bu yolda memnuniyeti mucip hizmetleri sebketmiş olan Türk Ocaklarının aynı  siyasi ve tatbiki sahada tahakkuk ettiren fırkamla ve bütün manasıyla yekvücut olacak çalışmalarını münasip gördüm&#8230; Bu kararım ise milli müessese hakkında duyduğum itimat ve emniyetin ifadesidir. Aynı cins ten olan kuvvetler müşterek gayede birleşmelidirler. (a.b.ç.)16 Mustafa Kemal aynı konuşmada yeni Türk Ocaklarının faali yet alanının parti kararıyla belirleneceğini de vurgulamıştır. Atatürk&#8217;ün emirlerine cevaben, 10 Nisan 1931 ’de Türk Ocakları Genel Meclisi olağanüstü olarak toplanmış ve kendini lağvederek CHP ile birleşmiştir. CHP&#8217;nin 1931 Kongresi yapılırken, Türk Ocakları&#8217;nın yanı sıra, Türk Matbuat ve Türk İhtiyat Zabitleri Cemiyetleri ile Türk Kadınlar Birliği&#8217;nin de kendilerini feshettikleri anlaşılmaktadır. Kadro dergisi de yayımlanmaya başlamasından sadece iki yıl sonra, 1934’ te kapatılmıştır. Zaman zaman hükümetin hoşlanmadığı eylemlere girişen Türk Talebe Birliği&#8217;nin de 1930 yılında bir ara kapatıldığı belirtilmektedir.17 Tüm bu gelişmeler rejimin otoriter/totaliter yüzüne işaret eden önemli olaylar olarak görülmelidir.18 1930’ların Kemalist rejimini şu üç temel özellikle tarif etmek çok yanlış olma yacaktır: her tür farklılık, ayrılık ve iktidar partisine muhalefetin inkârı; devlet ideolojisinin yegâne gerçek olarak sunulduğu mutla- kiyetçi tutum; yönetici elitin ve özellikle de önderin kararlarının tartışılmazlığı.</p>
<p><strong>İdeolojinin Yerleştirilmesi</strong></p>
<p>Siyasi seçkinlerin 1930’larda yeni bir siyasi düzen arayışı içinde oldukları söylenebilir. CHP&#8217;nin ideologları destekledikleri siyasi sistemlerin propagandasını yapmaya başlamışlar, başanlı kalkmma modelleri olarak genellikle otoriter ve totaliter rejimlere atıfta bulunmuşlardı. Bu yazarlar ülkede disiplini sağlayacak, devrimin ilkelerini topluma benimsetecek ve halkı kurulan devlet düzenine hayranlık duymaları yolunda terbiye edecek bir düzen arayışı için deydiler. Bu hedefe ulaşmak için güçlü ve sağlam bir parti ve do layısıyla devlet örgütü şarttı.</p>
<p><strong>Almanya Etkisi</strong></p>
<p>Hem İtalya&#8217;nın hem Almanya&#8217;nın güçlü milliyetçilik deneyimleri Türkiye&#8217;deki tek-parti yönetimi için ilham kaynağı olmuştur.19 Nitekim Mussolini ve Hitler&#8217;in uygulamalarını müdafaa eden bir tutum tek-parti rejiminin siyasi seçkinleri tarafından yazılmış bazı kitaplarda görülebilir. CHP&#8217;nin Genel Sekreteri Recep Peker, İnkılâp Dersleri adlı kitabında Nasyonal Sosyalizm’in otoriter, devletçi ve korporatist taraflarından söz ederek, bu özelliklere hayranlık beslediğini gizlememiştir &#8211; vurgulanan özelliklerin Kemalizm&#8217;in de tanımlayıcı unsurları olduğu açıktır. CHP&#8217;nin 1935 Parti Programı&#8217;nın 50. maddesi de bu hayranlığı resmen belgelemektedir. Türk gençliği, onu temiz bir ahlak, yüksek bir yurt ve devrim aşkı için de toplayacak ulusal bir örgüte bağlanacaktır. &#8230; Yapılacak gençlik örgütü nün üniversite, okullar ve enstitüler, halkevleri, toplu işçi kullanan fabrika ve kurumlarla yukarıdaki gayelere göre, iş ve yönet birlikleri düzenlenecektir. Yurdda beden ve devrim eğitimi ile spor işlerinde biteviyelik göz önün de tutulacaktır.</p>
<p>Burhan Asaf Belge, Kadro dergisinde Nisan 1933&#8217;te yayımlanan &#8220;Bizdeki Azlıklar&#8221; adlı makalesini açıkça Almanların Yahudi ve Polak azınlıklar karşısında uyguladığı politikadan esinlenerek yazmıştır. Bu azınlıklar yalnızca Almanca bildikleri ve kendi dillerini bilmedikleri halde Almanları tatmin edememektedir. Oysa OsmanlIlar rahat davranmışlar, azınlıkları Türkçe öğrenmeye zorlamamışlardır. Onlar da &#8220;manavdan alışveriş yapacak kadar bile&#8221; Türkçe öğrenememişlerdir.20 Yazının devamında Belge şunları söylüyor: Almanya&#8217;daki Yahudi aleyhtarlığı, umarız ki, bizimkilere bir ders olur. Türk kadar misafirperver olmak için, Türk kadar tarih içinde efendi millet olmuş olmak lazımdır. Fakat her misafirliğin sonu ya evdekilere karışmak yahut misafirliği uzatmamak değil midir? Bizim azlıklar, evdekilerine ka rışmasını şimdiye kadar hiç bilmediler. Fakat bundan sonrası için bunun sa mimi yollarını, biz göstermeden kendilerinin arayıp bulmaları şüphe yok ki hem onların hem bizim lehimizedir.21 Bu yazının yazılmış olması kamuoyunun dünyadaki gelişme lerle yakından ilgilendiğini gösteriyor. Almanya 15 Mart 1933&#8217;te Üçüncü Reich&#8217;ı ilan etmiş, 20 Mart’ta Almanya&#8217;da ilk toplama kampı açılmış ve 28 Mart&#8217;ta Hitler Yahudileri ve Yahudi mağazalarını boykot için emir vermiştir. Böyle bir konjonktürde yazılan yazı başka yayın organlarındaki benzer yazıların da katkısıyla etkili olmuş olmalı ki 13 Nisan 1933’te Ankara Yahudi Cemaati &#8216;‘samimi yolu kendileri arayıp bularak&#8221; Türkçe konuşma kararı almıştır.22</p>
<p><strong>Altı Ok</strong></p>
<p>Kemalist rejim, özellikle 1930&#8217;lann başlarından itibaren daha net bir ideolojik duruş edinmeye başlamıştır. CHP&#8217;nin temel ilkeleri olan Altı Ok, Kemalist ideolojinin çekirdeğini oluşturuyordu.</p>
<p>Altı Ok CHP Tüzüğü&#8217;ne resmen 193 l’deki Parti Kongresi&#8217;nde dahil edilmişti. Feroz Ahmad&#8217;a göre Kemalizm bir ideoloji olarak her ne kadar 1931&#8217;den sonra netleşmeye başlamışsa da aslında Milli Mücadele&#8217;nin 1919&#8217;daki başlangıcından beri farklı koşullara göre yapılan ayarlamalarla birlikte hüküm sürmekteydi.23 Recep Peker, profesyönel siyasi anlayışta bu kavramların daha önce de varlık gösterdi ğini beyan etmişti. Bu ilkelerin resmi hale gelmesiyle, tüm vatandaşların bu ilkelere inanacağını, bu ilkeleri seveceğini ve bu ilkelere uymak zorunda olacaklarını da belirtmişti. Böylelikle milli iradenin bir bütün olarak ahenk içinde olması sağlanmış olacaktı.24 1935’teki Dördüncü Parti Kongresi&#8217;nde Kemalizm terimi reji min ideolojisini adlandıran bir ifade olarak kullanılmıştır. Altı Ok’un 1937’de anayasaya dahil edilmesiyle, bu ilkelerin Kemalist rejimin sorgulanamaz öğeleri olduğu açıklık kazandı. Atılan bu adım, rejimin ideolojisinin yasal olarak devlet ve milletle birleşmesi anlamına geliyordu. Tekin Alp’e göre bu karar hükümet ve partinin tek bir bütün haline geldiğini ve hiçbir &#8220;tecezzi” kabul etmeyeceğini belirtiyordu.25 Tam da bu örtüşme nedeniyle ideoloji veya partiye karşı yapılan her türlü muhalefet karşı-devrim olarak algılanıyordu.</p>
<p>İdeolojik seferberlik kaygısı Kemalist elit çevrede önemli bir yer tutuyordu, çünkü rejime meşruiyet kazandırmak için ideoloji yi halka, özellikle de gençliğe yayma gerekliliği vardı. Dönemin kaynaklarında Kemalizmi tanımlamak için ideoloji terimi kullanıl masa da, kavram hemen her &#8220;cephede&#8221; -sosyal, politik, ekonomik, kültürel ve eğitsel- ve gayet aktif bir şekilde milletin refahı için tek çare olarak kafalara kazınıyordu. Tüm bu &#8220;cephelerde” devlet vesayeti yaratmak, ideolojinin daha derinlere nüfuz edebilmesini sağlayacaktı. Bu yüzden Kemalizmin bir ideolojiden çok, katı bir şekilde uygulanan bir politika olduğunu söylemek daha doğru ola bilir. &#8220;İktidar&#8221; yeni Cumhuriyetin tek meşru ahlak kuralıydı.26 İdeolojiyi ve Kemalist devrimin ilkelerini yüksek eğitim gören genç kitlelere yaymak amacıyla 1934’te Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsünün kurulması, çarpıcı bir örnek olarak verilebilir. Cahit Tanyol enstitünün kurulduğunu, çünkü bizzat Atatürk&#8217;ün&#8221;böyle bir doktrin ihtiyacı&#8221; hissettiğini beyan ediyor.27 Recep Peker tarafından Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde 1930&#8217;lann ilk yarısında verilen dersler de ideolojik seferberliğin üzerinde ne kadar önemle durulduğunun diğer bir örneğini oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>2- Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Unsurları</strong></p>
<p>Bu bölümde söylemeye çalıştığım, Türk milliyetçiliğinin masaya yatırılan dönem süresince, yani Cumhuriyet&#8217;in kurulmasından Mustafa Kemal’in ölümüne dek geçen zaman içinde, geç Osmanlı döne minin Türkçü unsurlarının ve iki savaş arası dönemin faşist ve ırkçı ideolojilerinin etkisiyle şekillenmiş olduğudur. Türk milliyetçiliğinin özünde vatandaşlık esasına dayandığını iddia eden güçlü savı tartışmaya açmamın nedeni de budur.28 Türk milliyetçiliği, aynı zamanda, insanların &#8220;atalarının&#8221; anavatanlarından göç etmesinden yüzyıllar sonra bile kendilerini orayla özdeşleştirmelerine yol açan bir çeşit etnikleştirme (ethnifıcation) biçimini de barındırıyordu.29</p>
<p><strong>Geç Osmanlı Döneminde Milliyetçiliğin Gelişimi ve Irk</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun son yetmiş senesi devletin temeline yönelik birbirini izleyen reform denemelerine sahne oldu. Tüm tebaanın eşit vatandaşlık haklarına sahip olacağını varsayan &#8220;Osmanlıcılık&#8221; ve Müslüman nüfusun refahını ve birliğini savunan &#8220;Ümmetçilik&#8221; bu reform projelerini şekillendiren iki farklı ideoloji olarak sayılabilir. Fakat Balkanlardaki Hıristiyanların kopuşuyla Osmanlıcılık, Müslüman grupların ayrılmasıyla da Ümmetçilik çerçevesinde oluşturulmuş modernleşme hareketleri anlamlarını yitirdiler.30 Büyük sansür altındaki Abdülhamid basını siyasi tartışmalara yer veremediği için, gazete ve dergilerde tarihsel ve kültürel meseleler önem kazandı. Ileriki yılların Türkçü hareketinin doğuşunu da simgeleyen Türk milli duygulan ilk bu dergilerde ifade edilme ye başlandı.31 Bu dönemin yazarları Türklerin yüksek erdemlerini, barışçıl karakterini, İslam ve dünya medeniyeti için önemini, devlet kurmadaki yeteneğini abartılı şekilde vurgulamaya çok yatkındı. Bunların yanında esas amaç Türkler hakkındaki &#8220;büyük yanlış anlamalari&#8221; düzeltmek ve kültürel mirası ve kökleriyle gurur duyan bir Türk milletini &#8220;yeniden yaratmaktı&#8221;. Osmanlı İmparatorluğundan arta kalan karmaşanın içinden sıyrılacak bir Türk milleti yaratmak için &#8220;milli gurur&#8221; hayati önkoşullardandı.32</p>
<p>Jön Türkler 1908&#8217;de iktidara geldiklerinde, ne Osmanlıcılık ne de Ümmetçilik Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğünü koruma amacını yerine getirebilecek durumdaydı. Yeni Pan-Türkist ideoloji, imparatorluğun Türk olmayan kısımlarinin devlete yabancılaşmasına ve kopmaların hızlanmasına cevaben entelektüellerin ara sından çıktı. Rusya göçmeni Türklerden Yusuf Akçura,33 1904&#8217;te Jön Türk yayınlarindan birinde üçüncü bir alternatif politika olarak Türkçülüğü öneren, &#8220;Üç Tarz-ı Siyaset&#8221; başlıklı ünlü makalesini yayımladı.34 İmparatorluğun gerileyişi ve Batı Avrupa’da yükselen ulus- devlet fikrinin eşzamanlı yayılışı, imparatorluktaki çokuluslu millet sistemine dayanan görece özerk yönetimleri yadsıyarak, nüfusun türdeşleştirilmesi taleplerine hız kazandırdı. Jön Türkler&#8217;in izledikleri hedef de, &#8220;tek millet, tek halk&#8221; fikrine dayanarak, heterojen imparatorluğu homojen bir devlete dönüştürmekti.35 Bu bağlamda, Türkçü akımla birlikte ivme kazanan ırkçı bir vurgu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Irk gibi değişmez unsurlara dayanan ulus ve kültür anlayışının kendileri için bir örnek teşkil ettiğini birçok Türkçü ideolog ifade etmişti. &#8220;Irk, halk, tarih gibi kavramlara dayanan yapısıyla bu kültür [Alman kültürü], tarihsel ve milli bir kimlik oluşturmaya çalışan Türkçülüğün durumuna daha uygun düşüyordu.&#8221;36 İttihatçıların çoğu modem bir devletin an cak aynı duygulan paylaşan etnik bir grup üstüne inşa edilebileceğini savunuyorlardı.37 Anadolu, &#8220;kaynağa yakınlık&#8221; kavramı dolayısıyla önem kazan mıştı. Yapılması gereken Anadolu&#8217;yu Türkler için temiz ve güçlü bir yuva haline getirmekti. Birçok kişi hâlâ Anadolu köylüsünün kaba, cahil, kendini ifade etmekten yoksun olduğunu düşünse de, diğerleri Anadolu&#8217;daki insanları, kaynağa İstanbul&#8217;dakilerden daha yakın oldukları için, Türk kültürü ve ırkının gerçek ve bozulmamış taşıyıcıları olarak görüyordu.38</p>
<p>1890&#8217;lardan itibaren Anadolu&#8217;daki nüfusun ırksal kompozisyonu da dikkati çekmeye başlamıştı. Talat ve Enver Paşalar çeşitli vesilelerle Anadolu&#8217;nun &#8220;temiz lenmesini&#8221; desteklemişlerdir. Mesela Talat Paşa&#8217;nın sözleriyle, &#8220;İmparatorluğun içindeki bu değişik unsurlar her zaman Türkiye&#8217;ye karşı tertiplere giriştiler&#8230; Bu düşmanlıklan yüzünden sürekli toprak yitirdik. Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Bosna- Hersek, Mısır ve Trablusgarp gitti. Böylece imparatorluk hemen hemen yok olma noktasına gelecek kadar ufaldı. Elimizde kalanla yaşamımızı sürdürmek istiyorsak, bu yabancı halklardan kurtulun- malıdır.&#8221;39 Böyle bir anlayışın Ermeni kıyımı, Rumların sürülmesi, Yahudilerin yoksullaştırılması ve Türkleştirme politikaları gibi çeşitli sonuçlan olduğu ileri sürülebilir.40</p>
<p><strong>Erken Cumhuriyet Döneminde Milliyetçilik ve İrkçılık:Aşağılık Kompleksi ve Irkçılığın Gelişimi</strong></p>
<p>&#8220;Büyük ve şanlı&#8221; bir geçmişle birlikte &#8220;tarihten silinme&#8221; tehlikesi atlatmış olmanın, yeni kurulan ulus-devletler için baskı unsuru oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geçmişin heybeti ve bugünün renksizliği arasındaki fark büyükse, bu &#8220;şanlı geçmiş&#8221;in yeniden yaratılması toplumsal bir hedef haline gelecek, zayıflık ne kadar ciddi hissediliyorsa, geçmişin idealleştirilmesi o derece önem kazanacaktır.41</p>
<p>Doğuştan gelen ve değişmeyen bir üstünlük ve aşağılama öğesi olarak kullanılan ırk kavramı, kolektif aşağılık hissinin genelleşmesi ve yetersizliğin öfkesinden kurtulmak için çok elverişliydi. On sekizinci yüzyıl Avrupası’nda, halk egemenliği, parlamento ve siyasi irade gibi kavramlara dayanan bir millet anlayışı, 19. yüzyılın ikinci yansından sonra egemenliğini milliyetçi ideolojiyle ilişkileri güçlenen ırkçı ve Sosyal Darvinist teorilere bırakmıştı.42 Aşağılık hissiyle yüz yüze gelen milliyetçi ideoloji, tersine bir savunma mekanizması geliştirerek dünyada önemli bir yeri olduğunu temin eden ve kendisiyle tekrar barışık hale gelmesi ni sağlayan, gururunu okşayacak bir inanç arayışı içine girmişti.43</p>
<p>Norbert Elias, The Germans adlı kitabında 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Alman milliyetçiliğinin oluşmasında aşağılanmışlığın rolünü vurgulamaktadır: Uzun bir dönem boyunca yenilgiler ve onu takip eden iktidar kayıplarıyla damgalanmış olan özürlü Alman tarihinin biriken etkisi ve bu nedenle kırılmış bir milli onur, kendisinden emin olmayan bir milli kimlik üretmiş, büyük geçmişin hayalini geleceğe hedef olarak taşıyan, geçmişe dönük bir milli ideal ortaya çıkmıştır. Bu da son derece habis davranış ve inanç eğilimlerinin doğmasını kolaylaştırmıştır.44 . David Kushner Türk milliyetçiliğinin, coğrafi sınırlan belli bir devletten çok, o kara parçasının üzerinde yaşayan halkı temel alan Orta ve Doğu Avrupa milliyetçiliklerinden etkilendiğini iddia eder.45 Çokuluslu imparatorluklardan koparak kurulmuş veya Almanya ve İtalya gibi siyasi bütünlüklerini geç elde etmiş devletlerin tecrübe ettiği bu tür milliyetçiliklerin çeşitli tipleri vardır, ama bazı karakteristik özellikler belirlemek gerekirse, romantizmin etkisiyle geçmiş görkemli günlerin hatıralarına özlemle bakmak ve üstünlük ve şovenizm eğilimlerinin baskın çıktığı görülecektir. Türk milliyetçiliğinin ideolojisi de romantik ve kültürel milliyetçi liğin kavramsallaştınlmalarıyla destekleniyordu.46 Görkemli bir devir başarısız savaşlar, kaybedilmiş topraklar ve imparatorluğun çöküşüyle kapanmıştı. Temel olarak hissedilen kronik bir özgü- vensizlik ve bir o kadar da kin ve kızgınlıktı.</p>
<p>Taner Akçam&#8217;a göre sürekli ve pürüzsüz bir gelişme kaydeden milletlere nazaran, Türk milli özgüveni oldukça zayıf kalmış ve milli kimlik oluşturulurken saldırgan bir tutum sergilenmiştir.47 Cem Eroğul ise Türk milliyetçiliğinin birbirine tamamen zıt iki farklı yol izlediğini belirtiyor.48 Bunlardan ilki, yok edilmek istenen bir halkın yaşam savaşı şeklinde tanımlanabilecek &#8220;anti-em- peryalizm&#8221;di. Bu bağlamda, Mustafa Kemal yeni ulusun var olabilmek için uygarlaşması gerektiğini görmüş ve Batılılaşma hedefi anti-emperyalist milliyetçilikle birleşmiştir. Diğer yandan ise Eroğul&#8217;un &#8220;emperyalizm uyduculuğu&#8221; dediği ve emperyalist sistemin bir parçası olmak anlamına gelen ikinci bir yüz çıkar karşımıza. Burada öncelik milletin korunmasında ve geliştirilmesinde değil, başka milletlere üstünlük taslanmasındadır. &#8220;Bir Türk dünyaya bedeldir,&#8221; sözü bu küçümseyici ama aynı zamanda kompleksli anlayışın dışavurumudur. Türkiye&#8217;de tek-parti döneminde Türkçü akım ırkçı bir retorikle yeniden kullanıma sokulmuş, bir dizi sosyal ve kültürel reform yoluyla imparatorluğun çokuluslu yapısı terk edilerek Anadolu Türklerinin etnisitesine dayanan, coğrafi sınırlan daralmış yeni bir ulus tanımı yapılmıştır. Milli kültürel kimliğin öneminin ayırdına varan Kemalist elit, ihtiyaç duyulan etnik mitleri, hatıralari, değer ve sembolleri, Orta Asya&#8217;dan gelen köklere, Oğuz Kağan&#8217;a kadar uzanan soya ve Türk dilinin eskiliğine dayanarak tedarik etmeye çalışmıştır.49 Böylelikle Türk milliyetçiliği ırk kimliğine dayalı bazı siyasi görüşlerin yayılmasına ön ayak olmuş ve Cumhuriyet’in farklı halkları arasında &#8220;saf Türk kanına sahip soylar&#8221; lehine ırkçı bir ayrım yapılmıştır.50</p>
<p>Ali Fuat Başgil, İkinci Türk Tarih Kongresi&#8217;nde Türk milliyet çiliğinin Türklerin ırk bağlarıyla yakından alakalı olduğunu vurgulayan konuşmasında, ırk unsurunun milli kimlik içinde önem kazandığına dair güzel bir özet sunar. Milliyetçiliği ikiye ayırıp Fransız usulünü birlikte yaşama iradesinden oluşan bir birlik, Alman usulünü de kan ve dil birliği olarak tanımladıktan sonra, herhangi bir halkı millet addetmek için iki tanımın da gerekli olduğunu belirtir: &#8230;milleti vücuda getiren ne sadece maddi ne de sadece manevi elemanlar değil, bunların birleşmesinden ve kaynaşmasından hâsıl olan sentezdir. Müşterek soy, dil, tarih, kültür ve ideal birbirini tamamlayan faktörlerdir. Buna göre Türk milleti Türkçe konuşan, damarlarında Türk kanı taşıyan, yahut Türk asıllarından geldiğine inanan, mazide atalarının şahsında Türklüğün acı tatlı günlerini yaşamış, yahut bugünlerin hatıralarını benimsemiş olan, gönlü ve kültürü ile Türklüğe bağlı ve Türküm diyen vatandaşlardan mürekkeptir.51 (a.b.ç.) Milletvekilliği de yapan Ord. Prof. Vasfi Raşit Sevig, Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku adlı kitabında Kemalizmin barındırdığı ırkçılık konusuna da değinmiş ve kan birliğinin kültür birliği kadar önemli olduğunu savunmuştur: Halkın siyasi bir vahdet teşkil eylemek hususundaki iradesi, kan ile olduğu kadar müşterek medeniyet ve müşterek tarih ile birleşmiş olmanın ifa desi olan dil ve kültür ile mefkûre birliğinde gözükecek olan iradesi milleti teşkilde kan kadar kıymetli bir esastır. Kemalcilikte halk kan birliği olduğu kadar irade ve anane birliğidir. &#8230;Milliyetçilik vasfımız bizi &#8221;tevhid-i anasır&#8221; gayesinde boş yere koşan Osmanlılıktan ayıran esaslı bir vasıftır. Ahali mübadelesi ile ve ekalliyetlerin haklarından rızalarile feragat eylemeleri ile vatanda&#8230; ırk vahdeti temin edilmiş bulunuyor. Dil vahdeti temin edilmiş oluyor. &#8230;Türk inkılâbı Türk ırkı ve Türk tarihi ile iftihar eden bir inkılâptır.52 (a.b.ç.)</p>
<p>Orkun dergisi çevresine mensup, kendilerini Türkçü addeden bir yazar grubunun Atatürk’ün samimi bir ırkçı ve Türkçü olduğu nu savunmaları da ilginçtir. Hocaoğlu Selahattin Ertürk, &#8220;Irkçı-Tu- rancı Atatürk” adlı makalesinde bu iddiasını şöyle kanıtlamaya çalışıyor: Irkçılık içtimai hadiselerin sebeplerini antropolojik temellere dayandırmak bakımından ele alındığı takdirde; &#8220;Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur,&#8221; diyen Mustafa Kemal&#8217;in -çapraşık içtimai meseleleri halledecek ilkeyi kanda aramak suretiyle- ırkçılığını ilan ettiği sarih değil midir? Irkçılık yabancı ırktan gelenlerin önemli mevkilere geçirilmemesi bakımından ele alındığı takdirde; &#8220;Aranıza alacağınız arkadaşların mümkünse kanını tahlil edin,&#8221; fetvasını veren ve &#8220;Türk ırkından olmayan askeri mekteplere giremez,&#8221; hükmünü yıllarca tatbik edenlerin iplerini elinde tutan Mustafa Kemal’in ırkçılığını görmemek için kör olmak gerekmez mi? Irkçılık kendi ırkının üstünlüğünü iddia etmek bakımından ele alındığı takdirde; &#8220;Bir Türk cihana bedel&#8221; diyen Mustafa Kemal, ırkımızı üstün tutmak suçunu işlemiş olmuyor mu? Türk ırkının medeniyet kurma kabiliyetinin üstünlüğünü yıllarca okul sıralarında Türk yavrularına telkin ettiren ve hatta bütün dünyadaki menşei meçhul veya münazaalı insanların Türk ırkın dan çıkmış gösterecek kadar ırkçılık yapan Mustafa Kemal değil midir?53</p>
<p><strong>3 Türk Milletinin Asli Unsuru Olarak Irk:</strong></p>
<p><strong>Tarih ve Dil Tezleri</strong></p>
<p>Milli tarihe romantik yaklaşım, 19. yüzyılda her milletin kendi milli tarihini saptamak için araştırma yapmaya başlamasıyla olgunluğa erişti denilebilir.54 Milli kimlik arayışı ve böbürlenmek amacıyla geçmişin anılışı romantik akımla koşut olarak gelişmekteydi.55 Bu yüzden romantizm ile &#8220;ilerici bir güç olarak milli tarih&#8221; kavramları arasında yakın ilişkiler olduğu söylenebilir. Halka &#8220;şanlı tarihini&#8221; hatırlatma ihtiyacı yüzünden &#8220;icatçı&#8221; tarihyazımı güç kazandı. Birçok Avrupa ülkesinde, yeni icat kültür unsurları ve kahramanlıkla ilgili icat edilmiş gelenekler, milli kimlik ve vatandaşlığın inşası için milliyetçi ideolojiye eklemlendi.56</p>
<p>Bütün ülkeler kendi milli koşullarına göre ve kendini doğrudan etkileyen siyasi güçlere bağlı olarak, kendine yapay bir geçmiş yarattı. Yeniden doğmuş bir dizi mite (soy ve köken mitleri, özgürleşme ve göç mitleri, şanlı çağ ve kahramanlık mitleri, vb.) dayanarak geçmişe dönmek bir millet fikri oluşturmak için gerekli görülüyordu.57 Türk milliyetçiliğinin ilk hedeflerinden biri gurur duyulacak bir tarih yaratmak ve Türk ırkının üstün bir ırk olduğunu kanıtla mak olmuş, Türk tarihi yeniden yazılırken Türklerin dünya medeniyetine katkıları vurgulanmıştır. Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi, Türkiye&#8217;de siyasi seçkinlerin Türk milletinin &#8220;şanlı tarihini&#8221; icat etme dinamiklerini kavramak için önemli ipuçları verir. Bu tezlerle, Türk milli kimliğinin ana unsurları Türk ırkı ve Türk dili olarak tespit edilmiş, böylelikle milletin ırksal, yani ezeli, ebedi ve değişmez üstünlüğü kanıtlanmak istenmiştir.</p>
<p><strong>Türk Tarih Tezi</strong></p>
<p>Aslında tüm ulus-devletler, bağımsızlıklarının hemen ardından devletleşme sürecinde koptukları devletten daha gerilere giderek kendilerine yeni bir kimlik ararlar. Cumhuriyet kurulduktan sonra Türk devleti kendini tarihsel bir arka planı olan bir milli kimlikle özdeşleştirmek zorunluluğunu duyuyordu. Bu bağlamda, Türk Tarih Tezi milli kimliğin inşasında temel taşlardan biridir. Tarih gele cek nesillere ileriye dönük bir hedef sunuyor ve milli bilincin yerleştirilmesi ve sağlamlaştırılması için araçsal olarak kullanılıyordu. Kendilerini görevlerine adamış misyoner-tarihçiler milli bilin cin yayılması için çok çalışıyorlardı. Tarih Tezi ile sınırlan çizilmeye çalışılan milli kimliğin temeli Türk ırkına dayanıyordu.58 Milliyetçi tarihçiler, Finlileri, Macarlari ve Türkleri büyük Turan ırkının üyeleri sayan bazı Avrupalı bilimcilerin ırkçı yaklaşımlarına hayran kalmışlardı. Tarihöncesi zamanlarda oldukça geri giderek, fiziki coğrafyanın da yardımıyla, Türk ırkıyla ilgili iddialarda bulundular. Devletin kuruluş aşamasında Osmanlı geçmişinden sıyrılma ihtiyacı duyulduğu için, Türk kültürünün kökleri bugünkü Türkiye&#8217;nin sınırları içinde değil, Türklerin anavatanı olduğu varsayılan &#8220;medeniyetin beşiği&#8221; Orta Asya&#8217;da aranıyordu. Kurgulanan tarih tezi Türklerin Anadolu topraklarının ve medeniyetlerinin Osmanlı&#8217;dan önceki haklı ve doğal mirasçıları olduğunu iddia ediyordu.59 Türkçü tarihyazıminin inanılırlığını güçlendirmek için, Orta Asya&#8217;daki hayali ülke Turan&#8217;la, Osmanlı coğrafyasının merkezi Anadolu arasında bir köprü kurmak gerekiyordu.60 Teze göre, tarihöncesi zamanlardan sonra Orta Asya&#8217;da yaşanan çok uzun kuraklıktan sonra buralarda yaşayan Türkler batıya doğru göç etmek zorunda kalarak medeniyetlerini dünyanın her yanına yaymışlardır. Dolayısıyla, Anadolu&#8217;ya gelen ari kanlı Türkler bu topraklardaki medeniyetlerin de kurucusu olmuştur.</p>
<p><strong>Kurumsal Arka Plan: Türk Ocakları&#8217;ndan Türk Tarih Kurumu&#8217;na</strong></p>
<p>Türk tarihini &#8220;yeniden yazmak&#8221; için atılan ilk adım Türk Ocakları Kanunu&#8217;na dayanarak Türk Tarihini Tetkik Encümeni&#8217;nin kurulmasıdır. Bu kurum 15 Nisan 1931&#8217;de Türk Ocakları CHP bünyesine dahil edilince Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti&#8217;ne dönüşecektir.61 Türk Ocakları Genel Kurulu&#8217;nun 28 Nisan 1930&#8217;daki Atatürk&#8217;ün de bulunduğu son toplantısında, Aksaray delegesi ve tarih öğretmeni Afet înan, Türkler tarafından kurulmuş medeniyetler üzerine, hiç bir ciddi tarihsel araştırmaya dayanmayan bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında, &#8220;beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir,&#8221;62 diyen Afet înan aslında bu sözleriyle Türk Tarih Tezi&#8217;ni ilk kez dile getiren kişi olmuştur: Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta As ya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran&#8217;da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Alâm isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da deltanın otokton sakinleri ve Mısır medeniyetinin kurucuları Türklerdir. Mezopotamya’da, milattan evvel 2300 tarihinde şöhret bulan Sami Hamurabi, tarihte mevki alan Asurlular, tarih içinde tarihtirler. Grek namını alan Doryanlar Anadolu&#8217;nun otokton ahalisi, ilk ve hakiki sahipleri, atalan, Etilen başlarında bulunan Türklerdir.63 İnan daha sonra kırk arkadaşı ile verdiği önerge ile &#8220;Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek için hususi ve daimi bir heyetin teşkiline karar verilmesini,” önermiştir.64 Bu öneri oy birliğiyle kabul edilmiş ve Türk Ocakları bünyesinde çalışan Türk Tarih Heyeti ilk toplantısını 4 Haziran 1930&#8217;da yapmıştır. Heyetin ilk çalışması Türk Tarihinin Ana Hatları adlı, bir anlamda Türk Tarih Tezi&#8217;nin temel eksenlerini ortaya koyan bir kitap yayımlamaktır. Bu kitapla okullarda da okutulacak tarih bilgisi, öğrencilere &#8220;milli kimliği&#8221; aşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Özellikle zamanın entelektüellerine65 ulaşmayı hedefleyen eser, bu kişileri adeta resmi tarih teziyle uyum içinde olmaya davet ediyordu. Kitabın yazarları66 amaçlarını açıkça belirtmişlerdi:</p>
<p>Şimdiye kadar ülkemizde yayımlanan tarih kitaplarının çoğunda ve on lara kaynak olan Fransızca tarih kitaplarında Türklerin dünya tarihindeki rolü bilinçli ya da bilinçsiz olarak küçültülmüştür. &#8230;Bu kitapta hedeflenen asıl amaç bugün, bütün dünyada tabii mevkiini geri alan ve bu bilinçle yaşayan milletimiz için zararlı olan bu hataların düzeltilmesine çalışmaktır, aynı zamanda büyük olaylarla ruhunda benlik ve birlik duygusu uyanan Türk milleti için bir milli tarih yazmak ihtiyacı önünde atılmış ilk adımdır. Bununla milletimizin yaratıcı kabiliyetlerinin derinliklerine giden yolu aç mak, Türk deha ve karakterinin esrarını ortaya çıkarmak, Türk özellik ve kuvvetini kendine göstermek ve milli gelişmemizin derin ırkî kökenlere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz.67 Tetkik Cemiyeti&#8217;nin dönüştürülmesiyle kurulan Türk Tarih Kurumu, tüm eski medeniyetlerin Türkler tarafından kurulduğunu iddia eden bir milli tarih tezi hazırlamak amacındaydı. Her ne kadar Türk Tarih Kurumu’nun çalışma planı kurumun başkanı Haşan Cemil Çambel tarafından hazırlanmışsa da, aslında planın Atatürk’ün Çambel ve Afet înan&#8217;a verdiği talimatla hazırlandığı iddia edilmektedir.68</p>
<p><strong>Tarih Kongreleri</strong></p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in emri ve Maarif Vekâleti’nin düzenlemesiyle, Ankara Halkevi&#8217;nde Temmuz 1932&#8217;de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi&#8217;nin birincil hedefi Türklerin çok kadim bir millet olduğu nu ve en eski çağlardan beri bu topraklar üzerine yerleşmiş olduklarını savunan Türk Tarih Tezi&#8217;ni kamuoyuna duyurmaktı. Tez, esas olarak, Türk boylarının anavatanları Orta Asya’da büyük bir kuraklık yaşadıktan sonra dünya üzerinde çeşitli yerlere göç ettik lerini ve oralarda medeniyetler kurduklarını savunuyordu. Toplantıda tarihçi olup olmadıkları dahi bilinmeyen bazı genç öğretmenler69 Avrupa, Asya, Kuzey Afrika medeniyetlerinin ve Fars ve antik Yunan kültürlerinin Orta Asya’dan göç etmiş Türkler tarafından yaratıldığım hiç zorlanmadan söylüyorlardı. Ancak tüm bu iddialar herhangi bir dayanağı olan bilimsel bulgular değil, icat edilmiş kurmacalardır. Katılımcı öğretmenlerden İhsan Şerif, OsmanlIlardan bahsetmeksizin Türk tarihini öğretmekte zorlandığını, çünkü Türkler hakkında çok az şey bildiğini itiraf etmişti.70 Oysa siyasi kadroların esas amacı &#8220;yeni millet&#8221; için yeni bir tarih yaratmaktı.</p>
<p><strong>Irkın Önemi</strong></p>
<p>Yapılan ilk iki tarih kongresinde sunulan çoğu tebliğ, çeşitli halkların tarihini ayırt etmekte açıklayıcı bir kategori olarak ırk kavramına ve özellikle de Türk tarihinin yazılması için Türk ırkının önemine işaret etmektedir. Hem Türk halklarının tarihi hem de dünya tarihi analiz edilirken, ırk temel araştırma birimi olarak kullanılmıştır. Türk tarihindeki kazanımlar ve görkemli çağlar ırka dayanarak açıklanmıştır. Türklerin kadimliği ve geride bıraktıkları büyük eserler fiziksel antropoloji tetkiklerine ya da ırkçı antropologlar tarafından yazılmış ikincil kaynaklara dayanarak &#8220;kanıtlanmış&#8221; ve birçok sunuma konu olmuştur. Afet İnan, Birinci Türk Tarih Kongresi&#8217;nde, büyük ölçüde Eu- gfene Pittard&#8217;ın71 yazılarına dayanarak Türk ırkının tarihöncesine uzanan kadim kökleri üzerine &#8220;deliller&#8221; sunmaya çalışmıştır. Tebliğindeki anafikir, Türklerin tarihöncesi zamanlardan beri dünya üzerindeki ilk ve en ileri medeniyetlerin kurucusu olduklarıdır. Bunun yanı sıra, başkalan tarafından kurulmuş tüm medeniyetler de Türk istilaları sonrasındaki &#8220;aydınlanma&#8221; dönemiyle açıklanmıştır. &#8220;Medeniyetin beşiği Orta Asya&#8217;nın, Türklerin anayurdu” ol duğu tezi şu alıntıyla özetlenebilir:</p>
<p>Türk ana yurdu Orta Asya yaylasıdır! &#8230; Bu yurdun bel kemiği, &#8220;Altay- lar-Pamir&#8221; mıntıkasıdır. Türkler bu beşikte en az milattan 9000 yıl evvel, kültür sahibi bir ırk olmuş bulunuyordu.72 Türklerin ırk özellikleri tarif edilirken başvurulan önemli özelliklerden biri brakisefal kafa tipidir. Kongredeki diğer katılımcılar gibi Afet İnan&#8217;ın da vurguladığı, san ırkla Türkler arasında hiçbir bağ olmadığıdır. Bunun yanı sıra, Türklerin Orta Asya&#8217;da yaşayan tek ırk olduğunu ve başka hiçbir ırkın bu topraklarda yaşamadığını iddia etmiştir. &#8220;Orta Asya yaylalarının Otokton ahalisi, tek bir ırk manzumesi halinde teşekkül etmiştir; çünkü başka kandan ve tipten hiçbir halkın gelip karişmasina yurtları hududundaki tabi maniler yüzünden on binlerce yıl imkân olmamıştır.&#8221;73 İnsan türünün çok-soyluluk (polygenesis) teorisine dayanarak ürediğini savunan İnan, aslında farklı ırkları, bazı müşterek özelliklere sahip olan farklı insan türleri gibi tanımlamayı tercih ediyordu: İnsanların tek beşikten çıktığı iddiasında ısrar etmek faydasız gibi görünür. İnsana benzer birtakım mahluklar yeryüzünün birçok taraflarında yetişmişler ve bir dereceye kadar düşünce mahsulü olan eserler de vücuda getirmişlerdir, fakat bunlardan asıl adam denilmeye layık olanları, bilhassa kafalarının içi ve dışı bütün diğer hemcinslerinden çok farklı bir surette tekeşşüf ve inkişaf etmiş olanlardır. &#8230; Filhakika, insanlığın yüksek kültür beşiği yalnız bir tek yer olmuştur: Orta Asya.74 Şevket Aziz&#8217;in fiziksel antropoloji perspektifinden hazırlanmış sunumu da sadece Türk ırkının özelliklerine ve önemine yoğunlaşmıştır. &#8220;Beşerin menşeini insan teşekkülünün muazzam bir laboratuvarı olan Orta Asya&#8217;da&#8221; gören Şevket Aziz, &#8220;insanın bir tekâmül mahsulü olduğunu ve tekâmül silsilesinin hayvanlardan insana ka dar geldiğinin malûm&#8221; olduğunu söylüyor, &#8220;dünya üzerindeki bütün archaic insan tiplerinin&#8221; dolikosefal olduğunu ve uzun bir evrim süreci sayesinde, medeniyete hizmet eden brakisefallerin orta ya çıktığını belirtiyordu.75</p>
<p>Bugünkü Türk medeniyeti tarihten evvelki devirde garba gelmiş Alp, Broca&#8217;nın tabiriyle Celte ırkına bağlıdır. Ve maddi, manevi inkişaflara müsait, biyolojikman mütekâmil bir iskelete, ete ve kafaya, hamura malik bir beşer tipidir.76 Reşit Galip&#8217;in altmış iki sayfalık uzun tebliği de Türk ırkının fiziksel antropoloji metoduyla incelenmesi ve Türk medeniyetinin başarıları üzerinedir. Vurguladığı en temel nokta &#8220;beşeriyetin en geniş ailelerinin ırklar” olduğu ve &#8220;bu sebeple milli tarihin tetkiki ne milletin mensup olduğu ırkın mütalaası ile başlanmak lazım&#8221; geldiğidir.77 Türk ırkının üstünlüğü de Reşit Galip’in tebliğinde güçlü şekilde altı çizilen konulardandır: Gittikleri her yerde er geç hâkimiyetini kurarak münevver ve mütefekkir beşeriyetin bugün dahi hayranlığını&#8230; temaşa ettiği büyük medeniyetleri yaratmış olanlar, Alpliler bizim &#8220;Ata Türkler&#8221; diye andığımız insanlar dır&#8230; Diğer tiplerin kendi kendilerine dünyanın herhangi yerinde müstakil, asli medeniyetler kurabilmiş olduklarına dair arkeoloji ve antropoloji pek müşkülatla vesika verebilir. &#8230;Bunlar ancak Alpli tiple temasa geldikten ve onun yaratıcı ve yükseltici dehasıyla kaynaştıktan sonradır ki, yeni bir uyanışla ince ve yüksek medeni mahsuller veren unsurlar haline gelebilmişlerdir.78</p>
<p><strong>Milli ve Bilimsel Tarih</strong></p>
<p>Avrupa’da yaşananlar dönemin bilimcilerine milli bilincin tüm bilimlerin kaynağı olduğu fikrini dayatmıştı. 1890’lann önemli ideologlarından Albert Sorel, konuşmalarının tümünde &#8220;milletlerin tarihin ana muharriki” olduğunu savunmuştur.79 Dolayısıyla milliyetçiliğin zamanın tarihçileri için metodolojik bir temel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkçü tarih araştırmaları da bilimin kazandığı prestij ve önemle uyum içinde gelişmiştir. Türk Yurdu dergisi örneğin, yayın politikasının bilimsel ve milli tarihle uyum içinde olduğunu belirtiyordu.80 &#8220;Bilimsel tarih&#8221;, Türk milliyetçiliğini güçlendirecek ve Türklerin şanlı tarihine ışık tutacaktı. Seçkinlere göre, ancak hiçbir tereddüt ve itiraza yer bırakmayan &#8220;nesnel bilimsel tarih&#8221; iddiası sayesinde, mitler gerçeğe dönüşecekti. Sosyal bilimler ve tarih araştırma enstitüleri devlet tarafından merkezileştirilirken, savunulan tezler bilimsellik veya tarihsel gerçeklik açısından değil, hayalgücü ile yaratılan mitlerin yüceltici etkisi açısından değerlendiriliyordu. &#8220;Bilimsel&#8221; fikir kırıntıları, makaleler, hipotezler, antropoloji, etnoloji ve tarih üzerine yapılmış önyargılı araştırmalar, Türk ırkının önemini &#8220;bilimsel&#8221; vasıtalarla vurgulamak isteyen siyasi amaçlar yüklenmiş bilimcilere yardımcı olmuştur.</p>
<p>Bu yüzden Türk Tarih Tezi&#8217;nin yaratıldığı andan itiba ren ciddiyetini zedeleyen unsurları da bünyesinde barındırdığını söylemek mümkündür.81 Örneğin, kendi beyanına göre Afet İnan&#8217;in çalışmasının amacı Tarih Tezi’ni sağlamlaştırmak için gerekli bilgiyi toplamak ve ezici bir ekseriyetle Türk olan bir topluma tarihsel bir kimlik aşılamaktı.82 Diğer bir deyişle, söz konusu kimlik zaten belliydi ve büyük çalışmalar sonunda keşfedilmiş bir bulgu değildi. Bu noktada, bilimsel araştırmanın sipariş üzerine yapıldığı açıktır. Siyasi seçkinler ulaşılması gereken münasip sonuçlar üzerinde mutabakata varmıştı, siparişi alan bilimciler de arzulanan sonucu sunmakla yükümlü zanaatkârlara dönüşmüştü. Hâkim söyleme göre yürütülen araştırmalar hem &#8220;millilik&#8221; özelliğini taşıyor, yani Türklere methiyeler düzüyor, hem de bilim sel yöntemlere riayet ediyordu. Ahmed Ağaoğlu, Naimâ gibi &#8220;en muktedir addettiğimiz benam tarihçilerimiz bile, Türk hakkında etrak-ı bîidrak&#8217; gibi tahrikâmîz cümleler” kullanırdı dedikten sonra bu &#8220;şuursuz&#8221; eski nesli Türk ırkının erdemlerini yanlış anlamak ve yanlış sunmakla eleştiriyordu.83 Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan tarih kitabından birkaç satır okuyarak, eserin bilimsel ve milli niteliğine şöyle atıfta bulunuyor: Milletinize sarılınız, çünkü Türk milleti yüksektir ve cihan tarihinde bir temdin amili olmuştur. Dilinize sarılınız, çünkü bu dil ana dildir. Irkınıza sarılınız, çünkü ırkımız dünyanın en güzel, cismen ve ruhen en mükemmel enmuzeçlerinden birisidir.</p>
<p>Eserin sahibi heyet hükümlere, tasavvurlara, mütalaalara değil, müşahedenin ve tecrübenin verdiği mutalara, fennin ve tetkikatın meydana koyduğu vesikalara istinat ettiğini söylüyor. Böyle bir metot önünde dahi yalnız Türk değil, hak ve hakikat endişesi ile mütehassis olan her insan hürmetle eğilmeyle mükellef değil midir?84 (a.b.ç.) Fuat Köprülü de &#8220;milli tarihimize ait bütün maddeleri toplayıp bir araya getirmek ve sonra bunları kendi idrakimizla, kendi gözü müzle, şuurumuzla, terkip ederek bundan yeni bir bina yapmak mecburiyetindeyiz,&#8221; diyerek milli tarihin Türk tarihçiler tarafından &#8220;yeniden” yazılmasını vurgulamış, tarih biliminin de, aslında, evrensel olmaktan çok milli olduğunun altını çizmiştir. Köprülü mil li tarihi yeniden yaratmanın manevi kurtuluş anlamına geldiğini de belirtmiştir: &#8230;Tarihini yabancıların gözüyle gören bir millet manevi esaretten kurtulamamış demektir. Memleketimizde son birkaç sene zarfında büyük Ga- zi&#8217;nin irşadı ve teşvikiyle başlayan &#8220;milli tarihimizi yeniden yaratmak&#8221; faaliyeti, bizde de maddi kurtuluştan sonra bir manevi kurtuluş mücadelesine başlandığını gösteriyor.85 (a.b.ç.) Halil Nimetullah Bey, milli tarih yazarken karşılaşılan nesnellik sorunundan bahsettikten sonra, hem bilimsel olma iddiasını koruyan hem de milli gururu okşamayı başarsın Tetkik Cemiyeti’ni kutluyor:</p>
<p>Milli tarih mevzubahs olunca önümüze bir müşkül çıkar. O da ilmin kati bîtaraflığı ile milliyet duygusunun derin hassasiyeti&#8230; Âlimin nefsinde hadiseler kendi öz varlığına taalluk ettiği için bütün hissi unsurlar işin içine girmeye uğraşır. Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin ilmi usulü tutarak meydana getirdiği eser, mazide ne olduğumuzu gösterdikten sonra göğsümüzü gurur hissiyle kabartarak yine bütün dünyaya karşı bize &#8220;Biz var idik ve böyle var idik” dedirtmiştir. Artık istikbali yaratmak ecdadımızın bize verdiği bu asil varlığı, olduğu gibi yüksek vasıflariyle bizden sonraki nesillere devretmek tarihî vazifesi karşısında kalırız.86 (a.b.ç.) Türk Tarih Tezi’nin oluşturulmasında antropolojiye önem verildiği açıktır. Pozitif bilimlere daha yakın görülen bu disiplinden, birçok tebliğde metodolojik olarak faydalanılmıştır. Fiziksel antropoloji Türk ırkının teşhisi için asli bilim olarak görülmüştür. Esasen doktor olan Şevket Aziz, Türk ırkının tarihini yazmak için fiziksel antropoloji yöntemlerinin kullanılması gerektiğini savunmuştur. Antropolojiyi şöyle tanımlar: Antropoloji beşeriyetin bilimidir. Zoolojinin bir koludur&#8230; İnsanoğlunu hayvan türlerinden biri olan insanoğlunu hayvanlardan ayıran şey insanların anatomisi ve fizyolojisidir&#8230; Genel olarak sosyolojinin, fiziki antropolo jinin bir kolu olduğunu söyleyebiliriz, daha da doğrusu etnolojik antropolojinin bir dalıdır.87 Şevket Aziz, ”iki seneden beri Tıp Fakültesindeki Antropoloji laboratuvannda tetkikatta&#8221; bulunduğunu belirttikten sonra, ırkın antropometrik ve kraniyolojik yöntemlerle ölçülmesi mümkün, bilimsel bir kategori olduğunu iddia etmektedir: Kraniyolojide bazı muayyen kuturlar vardır. Bu kuturlar fıziko-şimil amillere bağlı hayatın uzvi tekâmülündeki determinizmanın ifadesi olmak itibarile biyolojik, ırkî bir kıymet arz eder. &#8230;İşte efendiler, enfüsi hiçbir tesirin altında kalmayarak sırf müspet ilmin metotlarile yapılmış olan bu ilk tetkiklerimiz neticesi&#8230; gösteriyor ki bu tip insan, bu ırkî ve kavmî tip, Türk, mütekâmil kraniyolojik karakterlere haiz tiptir.88 (a.b.ç.)</p>
<p>Tarih kongreleri esnasında milliyetçi tarihçilere karşı yükselti len muhalif seslerin tümü fazlasıyla çekingen kalıyordu, çünkü resmi ideolojiden uzaklaşarak milliyetçi olmamakla ya da bilimsel olmamakla suçlanmak istemeyen muhalefet ancak sınırlı bir eleştiriyi göze alabiliyordu. Tarihçilerin görevinin resmi tezi araştır mak, yazmak ve öğretmek olduğu kesin bir şekilde tanımlanmıştı. Ciddi eleştirilerde bulunacak cesareti gösterenler sert cezalara maruz kalmıştı.89</p>
<p><strong>Güneş-Dil Teorisi</strong></p>
<p>Dilde yenilik hareketleri 1900&#8217;lerden itibaren başlamıştı. Dil meselesinin tartışılmaya başlamasında, erken 20. yüzyılın reformistleri tarafından paylaşılan dilin milli kültür ve dolayısıyla bağımsız mil li varlığın temeli olduğu görüşü etkili olmuştu. Dil, halkları birbirinden ayıran temel kriter olarak algılanıyordu. Bu yüzden dilin korunması ve desteklenmesi bizzat milletin muhafaza edilmesi için önkoşuldu. Bağımsız Türk dili ilkesi benimsendikten sonra, eğer dil Türk milli kültürünün ve milli mevcudiyetinin temeli rolünü üstlenecekse, derinlemesine bir dil devriminin gerekliliği açıkça ortaya çıkmıştı. Abdülhamit döneminde, dilin milli ve ırksal taraflarına ciddi bir ilgi gösterilmişti. Şemsettin Sami’nin aşağıdaki sözleri böylesi bir tutumu güzel ifade etmektedir: Kavmiyet ve ırkın birinci işareti, esası bütün fertlerin eşit olarak ortak malı, söylediği lisandır. Bir lisanı konuşan halk, bir kavim ve bir ırk teşkil eder. Bundan dolayı ırkî varlığını temin etmek isteyen her kavim ve ümmet en Önce lisanını düzeltmeye, yoluna koymaya, ilerletmeye&#8230; borçludur.90</p>
<p>Türkçülük önceleri Osmanlıcanın Türkleştirilmesi olarak anlaşılmıştı. O zaman için dil reformu, edebiyat, eğitim ve basın alanlarına yönelik bir çalışmaydı. Komşu ülkelerdeki ve Osmanlı topraklarındaki ayrılıkçı milli hareketler, Türkler arasında da milliyetçi duyguların yükselmesini hızlandırdı.91 Şarkiyatçı araştırmalar da Türkçülere cesaret veriyor, Türklerin Asurlulara çivi yazısını öğrettiği gibi ilginç iddialarda bulunuluyordu. Orta Asya’da, özellikle Orhon Nehri’nin civarında bulunan Runic (eski İngiliz-îskandinav) harflerle yazılmış yazıtlara özel ilgi gösteriliyordu. Türk ede biyatının çok eski zamanlarda -Peygamber&#8217;in zamanında, &#8220;AvrupalIlar hâlâ cahilken&#8221;- doğduğuna tanıklık edecek şekilde yorumlanıyordu bu yazıtlar.92 Cumhuriyet kurulduktan sonra yönetici seçkinler, bir önceki dönemin tartışmalarının da etkisi altında, dil meselesini &#8220;medeniyet değiştirme”nin simgesi olarak algıladılar. Dil meselesi deyince, &#8220;Dil Devrimi&#8221; de denilen, kültür alanındaki en önemli reformlar dan biri olarak kabul edilen Latin alfabesinin kabulü ve &#8220;Dilde Sadeleşme&#8221; diye adlandırılabilecek iki aşamadan söz etmek mümkün dür. Harf Devrimi, yabancı kökenli kelimelerin Türkçeden atılıp yerlerine Türkçe karşılıklar bulma düşüncesini doğurdu. 12 Tem muz 1932’de söz derleme ve yabancı dillerden gelen kelimeleri ayıklama gibi çalışmaları örgütlü ve merkezi bir şekilde yapabilmek için Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Tarih Kongresi’nden hemen sonra Türk dilinin durumunu görüşmek, çeşitli çalışma kolları kurmak, bir esas program hazırlamak için 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda ilk dil kurultayı yapıldı. Kurultayın otu rum programında Türkçenin kökleri, diğer dillerle ilgisi ve Türk dilinin eskiliği başlıca konulardı.</p>
<p>Kurultayın toplanmasındaki esas amacın dil faktörünü milliyetçi ideolojiye eklemlemek olduğu söylenebilir. Böylelikle tarih dışında bir alanda daha Türk medeniyetinin kadimliği vurgulanmış oluyordu. Oybirliğiyle kabul edilen tasarıya göre: İlk uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, ilk uygarlık dilinin de Türkçe olduğuna kuşku kalmadı. Birçok bilim adamı, Türk dilinin Hint-Avrupa denilen dillerin anası olduğunu belirtmişlerdir. Türk dili yüzyıllardan beri yabancı dillerle karışarak özlüğü bozulmuşken bile Doğu uygarlığının başlıca anlatış araçlarından biri olmuştur.93 Kurultayın en önemli amaçlarından biri, çok sayıda Arapça ve Farsça kelimenin Türkçeden ayıklanmasıydı. Kurultaydan sonra derleme, yabancı kelimelere karşılık bulma, tarama, terim, gramer, mukayeseli akademik çalışmalar gibi çeşitli konularda çalışmalar sürdü. 1932&#8217;de &#8220;Söz Derleme Heyetleri Talimatnamesi&#8221; adlı bir Bakanlar Kurulu kararıyla dil işleri hükümetin resmi görevleri arasında sıralanmıştır. Bu düzenlemeye göre her vilayet valiler, maarif müdürleri, belediye reisleri ve idarecilerden oluşan bir derleme merkezidir. Bir söz derleme kılavuzu hazırlanmış ve kurulan derleme örgütleriyle on dokuz ayda 130.000 fişlik söz derlenmiştir. Bu çabaların tümü Cumhuriyetçilerin kültür konusundaki ciddi tutumlarının ve ilgilerinin, aynı zamanda da sınırsız güçlerinin açık kanıtlandır.94</p>
<p>İkinci Dil Kurultayı, iki yıl sonra 18-23 Ağustos 1934’te toplandı. Bütün terimlerin Türkçe kökenlerden türetilmesi, türetilecek bu öztürkçe kelimelerin de okul kitaplarına girmesi kararlaştırıldı. İkinci kurultaydan sonra yine söz derleme ve gramer çalışmalarına devam edilmiştir. Kurultayı takiben, Türkçenin Arapça etkisin de kalmasının başlıca nedenlerinden birinin ibadet dilinin Arapça olması iddiasına dayanılarak, din dilini Türkçeleştirme çalışmaları başladı. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Kuran&#8217;ın Türkçe çevirisi bu düşüncenin ürünü olan uygulamalardır. Dilde sadeleşme hareketi 1931 ve 1935 Cumhuriyet Halk Fırkası programlarının karşılaştırmalı bir incelemesiyle de görülebi lir. 1931 programı günlük konuşma diliyle yazılmıştır, fakat 1935 programında o gün için az bilinen birçok öztürkçe kelime kullanılmıştır. Program kitapçığının sonunda 159 kelime içeren küçük bir sözlük de bulunmaktadır. Soyadı Kanunu da (1934) dil devriminin gelişiminden etkilenmiştir, çünkü alınacak soyadlarının Türkçe olmasına özellikle dikkat edilmiştir. Üçüncü Dil Kurultayı (1936) temel olarak Güneş-Dil Teorisinin ilanı niteliğindedir. Teori dilin nasıl doğup geliştiğini araştırmayı amaçlamaktaydı ve aslında öztürkçecilik hareketiyle bağlantılı değildi. Türk dilinin kadimliği ve başka dillere kaynaklık ettiği savunulmaktaydı. Bu teoriyi, Türk milletinin çok kadim bir millet olduğunu kanıtlama gayretinin tetiklediği söylenebilir. Bilimsel olmak ya da bir dil felsefesi yaratmaktan çok, dönemin siyasi amaçlarına cevap verir nitelikte, bu bağlamda tarih teziyle de örtüşen bir kuramdır. Tarih alanındaki çalışmalarla paralel bir şekilde, milli bilinci güçlendirmek amacıyla doğduğu söylenebilir. Arapça ve Farsçanın yaygınlığına tepki olarak, birçok kelimenin aslının Türkçe olduğunun ispatına çalışılmıştır. Dilbilimle profesyonel olarak ilişkisi olmayan avukat Yusuf Ziya Özer, &#8220;icatçı” milliyetçi ideolojinin beklentilerine cevap verecek bir makale ya zarak, Türklerin, Yunanlılardan önce Anadolu topraklarında yaşadıklarını, bu yüzden de birçok Arapça ya da Yunanca kelimenin as lının Türkçe olduğunu savundu.95 Özer*in iddiaları, tahmin edileceği gibi hiçbir bilimsel içerik taşımıyor, sadece birtakım ses benzerliklerine dayanıyordu. Mesela afrodit &#8220;avrat&#8221;tan, poseidon, Türk- çede gemi anlamına gelen &#8220;bostagen,,den, vulcanus, bulanık demek olan &#8220;bulkanığ&#8221;dan gelmekteydi.96 Dilin önemli bir ırksal nitelik olduğu, İkinci Türk Tarih Kongresinde iddia edilen konulardan biridir. Kongre&#8217;nin katılımcıların dan, Prof. H. R. Tankut, dil ve ırk meseleleri üzerine konuşmasın da, bu iki faktörün birbiriyle yakından alakalı olduğunu ve tarihön 95.</p>
<p>&#8220;İki Darülfünun Müderrisi Biribirlerini Teçhil Ediyorlar&#8221;, Vakit, 13 Nisan cesi zamanlara uzanan kökleri olduğunu savunmuştur. Tankut&#8217;a göre, dilin mantığı ve psikolojisi, sosyal olduğu kadar ırksaldır da: Sosyolojinin de dil üzerinde tesiri çok geniştir. Böyle olmakla beraber, ırkî şartların çok defa bu tesiri şiddetle karşıladığı ve çok defa yolundan çıkardığı müşahede ediliyor. &#8230;Bu substratum&#8217;da [en derin ve ilk kültür taba kası] esas ırkî unsurlardır. Eğer zahirde ayrı ayn ve yekdiğerine yabancı gibi görünen birçok dillerin hakikatte ve esasta bir tek dil yani Prototürk olduklarını söyleyebiliyorsak bu, bulduğumuz yeni lengüistik kuralların bu il mi esaslara istinat etmesindendir.97 Güneş-Dil Teorisi, Macar dilbilimci Kvergich’in Türk dili için hazırlayıp Atatürk&#8217;e gönderdiği, esas olarak bazı seslerin bazı kav ramları, duygulan ifade ettiklerini söyleyen denemesinden esinlenerek geliştirilmiştir. Kvergich&#8217;e göre -ş sesi genişlik, -k sesi dur gunluk, -r sesi yakınlık ifade eder. Atatürk bu denemeden ilham alarak kelimeleri kökleriyle açıklamaya çalışmış, dildeki kavramların ilk insanın güneş karşısında gösterdiği ses tepkisinden başla yarak oluştuğunu, çünkü insanın kendisini idrak ettikten sonra çevresindeki şeylere ad koymak isteyeceğini belirtmişti. Ömer Asım Aksoy, Gaziantep Halkevi’nde yaptığı konuşmada teoriyi şöyle açıklamıştı: Güneş-Dil Teorisi ile kurulan Türk ekolü tarihten önceye uzanmaktadır. Bu suretle klasik ekolün bulamadığı &#8220;Dillerin Orijinilini, hudud kabul etme yen Türk dehası tarihten önceki devirde bulmuştur. &#8230; Bahsettiğimiz devir de insan şuur ve idrak ile kâinata baktığı zaman; kâinata şamil, her şeyin fevkında, hiçbir şeyle kıyas kabul etmeyecek kadar fayda, kuvvet ve eser sahibi olarak güneşi gördü. Yiyeceğini, yolunu, meskenini gösteren ve kendisini ısıtan güneş ve güneşten çıkan birçok vasıflari gösteren sestir ki türlü manaları ihtiva eder. İşte dil, bu suretle güneşten çıkmış olduğu için nazariyemizin adı Güneş-Dil Teorisi&#8217;dir. Bu güzel ve şairane isim, dilin güneş ten çıktığım göstermekle beraber güneş gibi âlemşümul olarak dünyaya yayılmış olduğunu da ifade etmektedir.98 (a.b.ç.)</p>
<p>Teori dilde ilk sesi A olarak kabul eder, çünkü &#8220;fizyolojik tetkikler ve tecrübeler göstermiştir ki boğaz hiçbir kasılma ve zorlama yapmadan ve dile, dişlere, dudaklara, ağza hiçbir şekil ve hareket vermeğe lüzum kalmadan insanın en kolay telaffuz edebileceği ses A&#8217;dır.&#8221;99 Bu yüzden bu ses, &#8220;güneşin ve güneşten çıkarılan tüm mevhumların adıdır.&#8221;100 Aksoy&#8217;a göre bu ses Uygur, Altay, Kırgız, Yakut, ve Çağatay lehçelerinde ve Sümercede şu anlamla ra gelir: &#8220;kamer, hayret nidası, yaratmak, göstermek, düzen vermek, söylemek, renk değiştirmek, yükselmek, uyanmak, korku, anlamak, izah, akıl, su ışık, resim, efendi, ziya, gün, gök, yer, mevki, söz, zekâ, ateş, hararet, beyaz.&#8221;101 Üçüncü Kurultay&#8217;dan sonra Türk Dili Tetkik Cemiyeti&#8217;nin adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir. Kurumun politikası da &#8220;Devrimci bir anlayış ve bilimsel bir yöntemle sürekli olarak özleşme ve gelişme&#8221; sözleriyle tanımlanabilir.102</p>
<p>Nazan Maksudyan &#8211; Türklüğü Ölçmek,syf.39-71</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1. Avrupa&#8217;daki önemli gelişmelerin geniş bir özeti için bkz. Elizabeth Wiske- mann, Europe of the Dictators, 1919-1945, New York: Harper &amp; Row, 1966. 2. Eric Hobsbavvm, Age of Extremes &#8211; The Short Twentieth Century 19141991, Londra: Abacus, 1995. 3. Michela Nacci, &#8220;The Present as Nightmare: Cultural Pessimism among European Intellectuals in the Period between the Two World Wars&#8221;, Zeev Stemhell (der.), The Intellectual Revolt Against Liberal Democracy, 1870-1945 içinde, Je- rusalem: The Israel Academy of Sciences and Humanities, 1996, s. 105-28. 4. Cennet Ünver, İmages and Perceptions of Fascism Among the Mainstream Kemalist Elite in Turkey, 1931-1943, Boğaziçi Üniversitesi, yayımlanmamış yük- sek lisans tezi, 2001, s. 2. 5. Muhalefetin tasfiyesinin safhaları hakkında detaylı bilgi için bkz. Mete Tunç ay, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde Tek-Parti YönetimVnin Kurulması (1923-1931), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 1999.</p>
<p>6. Kemal Karpat, &#8220;The Republican People’s Party, 1923-1945&#8221;, Political Par- ties and Democracy in Turkeyy Metin Heper ve Jacob Landau (der.), Londra-New York: I. B. Tauris and Co. Ltd. Publishers, 1991, s. 42. 7. A.g.e., s. 43-7. 8. Eric J. Zürcher, Political Opposition in îhe Early Turkish Republic &#8211; The Progressive Republican Party 1924-1925, Leiden: E. J. BrilI, 1991, s. vii. 9. Ali Rıza Cihan (der.), İsmet İnönü&#8217;nün TBMM&#8217;deki Konuşmaları 1920- 1973, cilt 1, Ankara: TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınlan, No: 56, 1992, s. 379-80. 10. Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek-Parti Yönetimi, İstanbul: Altın Kitaplar, 1983, s. 41-2.</p>
<p>11. Biriz Berksoy, Party Conferences 1935-1945: Academia&#8217;s Contribution to îdeological Mobilization in Turkey, Boğaziçi Üniversitesi, yayımlanmamış li sansüstü tezi, 2000, s. 25. 12. Türk Ocaklan hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931), İstanbul: İleti şim, 1997. 13. Tekin Alp, The Turkish and Pan-Turkish ideal, Londra: Liberty Press, 1951, s. 19 (önceki basım: Tekin Alp, The Turkish and Pan-Turkish ideal, Londra: Admiralty War Staff Intelligence Division, 1917). 14. Hamdullah Suphi Tannövtr, Dağyolu, İstanbul: Yeni Matbaa, 1929, s. 24-5. 15. Mete Tunçay, a.g.e., s. 306.</p>
<p>16. Cumhuriyet, 24-25 Mayıs 1931* aktaran Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, Türkiye&#8217;de &#8220;Resmi Tarih&#8221; Tezinin Oluşumu (1929-1937), İstanbul: AFA, 1992; İle tişim, 2003. 17. Mete Tunçay, a.g.e., s. 307. 18. A.g.e., s. 307.</p>
<p>19. Ömek olarak bkz. Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilâli, İstanbul: Altın Kitaplar/Kaynak, 1967/1995; Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Matba ası, 1936; Recep Peker, İnkılâp Dersleri, Ankara: Ulus Basımevi, 1936.</p>
<p>20. İlhan Tekeli, Selim İlkin, Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro&#8217; yu Anlamak, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 2003, s. 295. 21. Burhan Asaf Belge, &#8220;Bizdeki Azlıklar&#8221;, Kadro, cilt II, sayı 16, Nisan 1933, s. 52. 22. Cumhuriyetin 75 Yılı, cilt 1,1923-53, İstanbul: Yapı Kredi, 1998, s. 143-4. 23. Feroz Ahmad, ittihatçılıktan Kemalizme, çev. Fatmagül Berktay, İstanbul: Kaynak, 1985, s. 222.</p>
<p>24. Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1945), Ankara: Gün- doğan, 1992, s. 119. 25. Tekin Alp, Kemalizm, s. 196. 26. Büşra Ersanlı, a.g.e., s. 112.</p>
<p>27. Cahit Tanyol&#8217;un önsözü, Mahmut Esat Bozkurt, a.g.e., s. 3-4. 28. Sözü edilen &#8220;güçlü sav”, Giriş bölümünde belirttiğim günümüz sosyal bi limcilerinin bu kitabın yoğunlaştığı Erken Cumhuriyet dönemine hukuki çerçeve den bakması ve bu metinleri vatandaşlık esasının delilleri saymalarına dayanmak tadır. 29. T. K. Oommen, Citizenship, Nationality, and Ethnicity: Reconciling Com- peting Identities, Cambridge: Polity Press, 1997, s. 14.</p>
<p>30. Anthony D. Smith, National Identity, Londra: Penguin Books, 1991, s. 103-4. 31. David Kushner, Expressions of Turkish National Sentiment During the Ti me of Sultan Abdülhamid II, 1876-1908, University of Califomia, doktora tezi, 1968, s. 25; Türkçesi: Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, çev. Şevket Ser dar Türet, Rekin Ertem, Fahri Erdem, İstanbul: Kervan, 1979. 32. David Kushner, a.g.e., s. 70-1. 33. Bkz. Ek 3. 34. ”Üç Tarz-ı Siyaset”, İstanbul, 1327 (1911).</p>
<p>35. Frank Chalk ve Kurt Jonassohn, The History and Sociology of Genocide, Ne w Haven: Yale University Press, 1990, s. 249, 259. 36. François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876- 1935), Ankara: Tarih Vakfı Yayınlan, 1986, s. 84. 37. Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918j, Ankara: Tarih Vakfı Yayınlan, 1982, s. 32. 38. David Kushner, a.g.e., s. 95.</p>
<p>39. Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthaus Story, New York: Double- day, 1918, s. 51; Heath W. Lowry, Büyükelçi Morgenthau&#8217;nun Öyküsünün Perde Arkası, çev. Belkıs Torfilli, İstanbul: İSİS, 1991, s. 32-3. 40. Werber J. Çalınman, &#8220;Religion and Nationality&#8221;, American Journal ofSo- ciology, 49 (4), 1944, s. 524-9. 41. Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunuy İstanbul: İletişim, 1992, s. 101. 42. A.g.e., s. 42. 43. Jacques Barzun, a.g.e., s. 145.</p>
<p>44. Elias, a.g.e., s. 329. aktaran Taner Akçam, s. 101. 45. Kushner, a.g.e., s. 9. 46. Günay Göksu Özdoğan, The Case of Racism-Turanism: Turkism During Single Party Period, 1931-1944: A Radical Variant of Turkish Nationalism, Boğa ziçi Üniversitesi, 1990, s. 43-6; Türkçesi: &#8220;Turan&#8221;dan &#8220;Bozkurt&#8221;a: Tek Parti Dö neminde Türkçülük, 1931-1946, İstanbul: İletişim, 2001. 47. Taner Akçam, a.g.e., s. 42.</p>
<p>48. Cem Eroğul, &#8220;Aydınlanma Aracı Olarak Öz Türkçe&#8221;, Bilanço 1923-1998: Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 75. Yılına Toplu Bakış Uluslararası Kongresi, Ankara, 10-12 Aralık 1998, der. Zeynep Rona, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 1999, cilt 1, s. 276. 49. Anthony D. Smith, National Identity, s. 103-4. 50. Günay Göksu Özdoğan, a.g.e., s. 10-11.</p>
<p>51. İkinci Türk Tarih Kongresi, İstanbul, 20-25 Eylül 1937, Kongrenin Çalış maları ve Kongreye Sunulan Tebliğler, Ankara: Maarif Vekâleti, 1943, s. 223. 52. Vasfi Raşit Sevig, Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku: Yüksek Po lis Enstitüsü&#8217;nde Verilen Dersler, Ankara: Ulus Basımevi, 1938, s. 287, 326.</p>
<p>53. Hocaoğlu S. Ertürk, &#8220;Irkçı-Turancı Atatürk&#8221;, Orkun, cilt 41, 13 Temmuz 1951, s. 3-5. 54. Thomas Nipperdey, &#8220;İn Search of Identity: Romantic Nationalism, Its In- tellectual, Political, and Social Background&#8221;, Joan S. Skumovvicz (der.), Romantic Nationalism and Liberalisin: Joachim Lelewel and the Polish National Idea için de, Boulder: East European Monographs; New York: Columbia University Press, 1981, s. 5. 55. BüşraErsanlı, a.g.e., s. 22. 56. Eric Hobsbawm, &#8220;Introduction: Inventing Traditions&#8221; ve &#8220;Mass Producing Traditions: Europe, 1870-1914&#8221;, Eric Hobsbawm ve Terence Ranger (der.), The In- ventionofTradition içinde, Cambridge: Cambridge University Press, 1983, s. 265. 57. Anthony D. Smıih, National Identity, s. 66. 58. Ufuk Esin, &#8220;Türkiye Cumhuriyetinin 75. Yılında Atatürk Düşüncesinde Ulusal Kimliğin Oluşumu&#8221;, Türkiye Cumhuriyetinin 75. Yılında Bitim &#8220;Bilanço 1923-1998&#8221; Ulusal Toplantısı, Ankara Eylül 1999, İstanbul: TUBA, 1999, cilt 1, 2. Bölüm, s. 286. 59. Murat Katoğlu, &#8220;Yeni Tarih Anlayışı ve Türk Tarih Kurumu&#8221;, Türkiye Ta rihi 4, İstanbul: Cem, 1992, s. 422. 60. Biişra Ersanlı, a.g.e., s. 75. 61. Türk Tarih Tezi&#8217;nin meydana çıkışıyla, Türk Ocaklan üzerinde devlet kontrolünün arttınlması eğiliminin bağlantılı olduğu açıktır.</p>
<p>62. Cumhuriyet, 29 Nisan 1930, no. 2148. 63. Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1973, s. 68-9. 64. Füsun Üstel, a.g.e., s. 336. 65. Kitabın ilk sayfasında sadece yüz nüsha basıldığı ve az sayıda kişiye da ğıtıldığı belirtilmektedir. Bunlar, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti üyeleri ve konuy la ilgili birkaç kişidir. 66. Türk Tarih Heyeti: Afet İnan, Mehmet Tevfik, Samih Rifat, Yusuf Akçura, Dr. Reşit Galip, Haşan Cemil, Sadri Maksudi, Şemsettin Bey, Vasıf Bey ve Yusuf Ziya Bey.</p>
<p>67. Türk Tarihinin Ana Hatları: Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi, İstan bul: Kaynak, 1999, s. 25. 68. Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 25. 69. Katılımcıların büyük çoğunluğu ortaokul ve lise öğretmenleridir.</p>
<p>70. Birinci Türk Tarih Kongresi, Kongrenin Zabıtları, Konferanslar, Münaka şalar 1932, İstanbul: Maarif Vekâleti, 1932, s. 14-7. 71. Pittard ırk ve tarih arasında sıkı bir ilişki görüyordu» çünkü insanın tarihi ni doğal tarihe bağlıyordu. Türk ırkının kökenleri üzerine araştırmalar yapmış ve arkeolojik bulgulardan antropolojik sonuçlara varmıştır. Temel hedefi Orta Asya ve Türkler arasındaki bağı abartılı antropolojik benzerliklere başvurarak göster mektir.</p>
<p>72. Birinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 30. 74. A.g.e., s. 22-4. 73. A.g.e., s. 31. 75. A.g.e., s. 48;</p>
<p>76. A.g.e., s. 50. 79. 11. A.g.e., s. 99. 78. A.g.e., s. 109, 111. Muharrem Fevzi Togay, Yusuf Akçura, Hayatı ve Eserleri, İstanbul: Hüsnütabiat Basımevi, 1944, s. 40.</p>
<p>80. Büşra Ersanlı, a.g.e., s. 103. 81. Howard E. Wilson, İlhan Başgöz, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Ata türk, Ankara: Dost, 1968, s. 189. 82. Afet İnan, &#8220;Tarih İlminin Dinamik Karakteri&#8221;, Ankara Üniversitesi Yayın ları 38, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1956, s. 4: &#8220;Atatürk memleketimizdeki en kadim medeniyetleri keşfetmek, farklı dönemlerden Türk halklanyla sağlam bağ lar kurmak ve bilimsel metotlarla genel bir Türk tarihi yazmak istiyordu.&#8221;</p>
<p>83. Birinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 261. 84. A.g.e., s. 262. 85. A.g.e., s. 47.</p>
<p>86. A.g.e., s. 329. 87. Şevket Aziz Kansu, Antropoloji Dersleri, İstanbul: Devlet Basımevi, 1938, s. ii-iii. 88. Birinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 271, 275.</p>
<p>89. Denilebilir ki üniversite reformu aslında milli tarih tezinin yaratılmasıyla ilgilidir. İleride bununla daha detaylı ilgileniyorum, ama burada bir örnek vermek istiyorum. Darülfünun Tarih profesörlerinden Zeki Velidi Bey, Tarih Kongresi&#8217;nde söz alıp &#8220;kuraklık” tezinin yanlış olduğunu söyleyince Reşit Galip&#8217;in (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Genel Sekreteri) şiddetli itirazlarıyla ve hakaretleriyle karşılaş mıştır. Ardından hem üniversitedeki işinden ayrılmış, hem de ülkeyi terk etmiştir.</p>
<p>90. &#8220;Lisan ve Edebiyatımız&#8221;, Sabah, no. 3132, 8 Ağustos 1898, aktaran David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), İstanbul: Kervan, 1979, s. 96. 91. BüşraErsanlı, a.g.e., s. 75. 92. David Kushner, a.g.e., s. 57.</p>
<p>93. Murat Katoğlu, a.g.e., s. 418. 94. A.g.e., s. 419.</p>
<p>95. &#8220;İki Darülfünun Müderrisi Biribirlerini Teçhil Ediyorlar&#8221;, Vakit, 13 Nisan 1927. 96. Murat Katoğlu, a.g.e., s. 420.</p>
<p>97. İkinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 223. 98. Ömer Asım Aksoy, Güneş-Dil Teorisi ve 3. Türk Dil Kurultayı, Gaziantep: Gaziantep Halkevi Matbaası, 1936, s. 5-7.</p>
<p>99. A.g.e., s. 7. 100. A.g.e., s. 8. 101. A.g.e., s. 9. 102. Murat Katoğlu, a.g.e., s. 422. 103. Anthony D. Smith, National Identity, s. 75, 164.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/">Türkiye’de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik  Deneyimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Yobazlığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ataturk-yobazligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ataturk-yobazligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 10:17:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk Yobazlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk’ü Koruma Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kamalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Bülent Bakiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23639</guid>

					<description><![CDATA[<p>YALNIZ YAŞAMAK DININI AŞILAYAN VE BÜTÜN PRENSIPLERINI EKONOMIK TEMELLER ÜZERINE KURAN BIR “DIN” OLARAK DAYATILMIŞTI KEMALIZM. ONDAN BAŞKA SIYASÎ DOKTRINE VE DINE IHTIYAÇ DUYULMADIĞINI DÜŞÜNEN UCUBE KAFALARIN KEMALIZMI ILAHLAŞTIRMA SERÜVENI&#8230; Yavuz Bülent Bakiler Aradan 72 yıl geçmesine rağmen hadise bütün özelliğiyle aklımdadır. Sivas’ta Ziya Gökalp ilkokulunun beşinci sınıfındaydım. Bir sabah öğretmenimiz derse girer girmez hepimize [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataturk-yobazligi/">Atatürk Yobazlığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23640 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233405-300x176.jpg" alt="" width="343" height="201" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233405-300x176.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233405-600x353.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233405.jpg 720w" sizes="(max-width: 343px) 100vw, 343px" /></p>
<p style="text-align: center;">YALNIZ YAŞAMAK DININI AŞILAYAN VE BÜTÜN PRENSIPLERINI EKONOMIK TEMELLER ÜZERINE KURAN BIR “DIN” OLARAK DAYATILMIŞTI KEMALIZM. ONDAN BAŞKA SIYASÎ DOKTRINE VE DINE IHTIYAÇ DUYULMADIĞINI DÜŞÜNEN UCUBE KAFALARIN KEMALIZMI ILAHLAŞTIRMA SERÜVENI&#8230;</p>
<p><em>Yavuz Bülent Bakiler</em></p>
<p>Aradan 72 yıl geçmesine rağmen hadise bütün özelliğiyle aklımdadır. Sivas’ta Ziya Gökalp ilkokulunun beşinci sınıfındaydım. Bir sabah öğretmenimiz derse girer girmez hepimize birden sordu:</p>
<p>&#8211; Çocuklar, en büyük çizmeyi kim giyer? Hep bir ağızdan cevap verdik:</p>
<p>&#8211; Atatüüürk!</p>
<p>&#8211; Peki çocuklar, en büyük şapkayı kim takar? Tekrar hep bir ağızdan bağırdık:</p>
<p>&#8211; Atatüüürk! Öğretmenimiz kahkahalarla gülmeye başladı. İtirazını hiç unutmadım:</p>
<p>&#8211; Çocuklar! En büyük çizmeyi niçin Atatürk giyinsin? Kimin ayağı büyükse en büyük çizmeyi o giyer. Atatürk’e en büyük çizmeyi giyindirdiniz mi, Atatürk yürüyemez! Çocuklar! En büyük şapkayı niçin Atatürk taksın? Siz en büyük şapkayı Atatürk’ün başına koydunuz mu, Atatürk önünü göremez. Çünkü o şapkanın yanları Atatürk’ün omuzlarına kadar iner. Kimin başı büyükse, en büyük şapkayı o takar. Anladınız mı?</p>
<p>Doğrusu ben hiçbir şey anlamamıştım. İçimden kendi kendime sormuştum: Kimin ayağı Atatürk’ün ayağından büyük olabilir? Ve kimin başı Atatürk’ün başından daha büyüktür? Çünkü en büyük odur! En büyük adamın ayağı da başı da en büyüktür! diye düşündüm. Aradan çok uzun yıllar geçti. Ben Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. Bir süre Ankara Radyosu’nda, bir süre Ankara Televizyonu’nda çalıştım. Sivas’ta dört yıl Adalet Partisi’nin il başkanı oldum. Dört defa milletvekili seçimlerine katıldım. Sonra bir süre Kültür Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı olarak bulundum. Devletin en üst kademelerinde bulunan kimseleri tanıdım. Milletvekillerimizi, bakanlarımızı, başbakanlarımızı, cumhurbaşkanlarımızı dinledim. Bir kısmı Atatürk’ü hiç okumamıştı, bilmiyordu. Bir kısmı da Atatürk’ü bizim o ilkokul yıllarımızdaki gibi düşünüyordu. Kırk örnekten sadece birini dikkatinize sunmak istiyorum. Mesela cumhurbaşkanlarımızdan Kenan Evren, Atatürk’ü misilsiz duygularla seviyordu. Samimiyetle inanıyorum ki insan vücudundaki ısıyı ölçen termometreler gibi, insan yüreğindeki sevgiyi de ölçen cihazlar yapılmış olsa idi Kenan Evren’in Atatürk sevgisi, bütün cihazları paramparça ederdi. Ama Paşa’nın Atatürk bilgisi sıfırla bir arasında idi. Bana bin defa sorsalar; Millî Mücadele tarihimizin bir numaralı ismi kimdir, deseler bin defa aynı cevabı veririm.</p>
<p>Millî Mücadelemizin bir numaralı ismi Mustafa Kemal Paşa’dır derim. Peki, Mustafa Kemal Paşa tenkit edilebilir mi? Mustafa Kemal Paşa’nın yanlışları, hataları, günahları oldu mu diye sorsalar; Mustafa Kemal Paşa elbette tenkit edilir. Çünkü tenkit medenî düşüncenin, ilmin, doğruyu bulmanın vazgeçilmez yoludur. Mustafa Kemal tenkit edilemez diyenler ya çok korkak adamlardır veya Mustafa Kemal hakkında hiçbir şey okumayan, bilmeyen zavallı kimselerdir, diye cevap veririm. Millî Mücadele yıllarında da, Cumhuriyet’in ilanından önce de, sonra da Atatürk’ün elbette büyük yanlışları, günahları oldu. İnkâr etmeye gerek yok; dün de, bugün de Türkiyemizde Atatürk’e karşı ciddi bir soğukluk, kırgınlık var. Bu soğukluğun, bu kırgınlığın hatta bu düşmanlığın sebebi kim, diye sorarsanız eğer dinlemeye ve öğrenmeye tahammülünüz varsa bu sorunun da cevabını veririm. Yalnız söze başlamadan önce tamamen tecrübelerime dayanarak söylüyorum: Türkiyemizde Atatürk’ü tenkit etmenin ismi Atatürk düşmanlığıdır.</p>
<p>Bizim, sözüm ona yüksek tahsilden geçmiş; doktora çalışmasını Avrupa’da yapmış birtakım anlı-şanlı kişilerimiz tenkitle hakareti birbirinden ayıramayacak kadar ahmak insanlardır. Ve tabiî bu hâl, içerisinde bulunduğumuz hazin durumu göstermesi bakımından çok mü himdir. Mesela ben Türk edebiyatında anneler üzerine en çok şiir yazan iki-üç şâirden biriyim. Annemi de dünyalar kadar seviyorum. Yaşadıkları müddetçe anneme de babama da ‘üf’ bile demedim. Ama yazılarımda, konuşmalarımda annemi de babamı da çok tenkit ettim. Böyle davrandığım için hangi gerizekâlı beni annemin ve babamın düşmanı olarak gösterebilir? Biz, dünyada en az okuyan milletlerden biriyiz. Atatürk de bizim en az okuduğumuz, en az bildiğimiz kahramanlarımızdan biridir. Bizim gençliğimiz ve halkımız Atatürk için meydan konuşmalarında ne söylenmişse işte o kadar biliyor. Bu bakımdan siz Atatürk hakkında yüzde yüz doğru bir şey söylerseniz Ata türk’ü hiç okumamış kişiler size Atatürk düşmanı gözüyle bakarlar.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal Paşa elbette tenkit edilir. Çünkü tenkit medenî düşüncenin, ilmin, doğruyu bulmanın vazgeçilmez yoludur. Mustafa Kemal tenkit edilemez diyenler ya çok korkak adamlardır veya Mustafa Kemal hakkında hiçbir şey okumayan, bilmeyen zavallı kimselerdir.</strong></p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23641 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233703-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233703-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233703.jpg 390w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><br />
<strong>Atatürk’ü Koruma Kanunu</strong></p>
<p>Benim Arif Nihat Asya İhtişamı isimli bir kitabım var. Orada Arif Nihat’tan dinlediklerimi yazdım. Bir sohbetimizde dedi ki:</p>
<p>&#8211; 1950 yılında ben Demokrat Parti’den Seyhan milletvekili seçildim. Bir gün yine benim gibi DP Seyhan milletvekili olan Sinan Tekelioğlu ile birlikte İstanbul’a gittik. Kaldığımız yere Nihâl Atsız geldi. O günlerde de Atatürk’ü Koruma Kanunu meclis gündemine alınacaktı. Nihâl Atsız bize:</p>
<p>&#8211; Aman sakın bu kanuna destek vermeyin. Eğer böyle bir kanun çıkarsa yarın milletimize, devletimize, dilimize, dinimize düşman olanlar bu kanunun arkasına sığınarak ortalığa çıkarlar. Bu çok tehlikeli olur. Bu kanunla Atatürk bir tabu haline getirilir ve büyük acıların doğmasına yol açar. Bu kanun tasarısı mutlaka reddedilmelidir. Atsız’a dedim ki:</p>
<p>&#8211; Ben Atatürk için çok şiirler yazdım. Şimdi o kanunun aleyhinde konuşursam çıkmazlara girerim. Ben konuşamam.</p>
<p>Ama arkadaşım Sinan Tekelioğlu emekli jandarma binbaşısı idi. O, Atsız’ın tavsiyesine uyarak Meclis’te aleyhte konuştu.Ama kanun kabul edildi. Bugün tam Atsız’ın söylediği durumdayız. Atatürk maskesi arkasında büyük mel’anetler oynanıyor.Atatürk’ü Koruma Kanunu 1951 yılında Adnan Menderes’in gayretiyle meclisten geçti. Garip tecelliye bakınız ki DP iktidarını Atatürk düşmanığıyla suçladılar.Adnan Menderes’i ipe götüren subaylar hep Atatürkçü olduklarını söylüyorlardı.Atatürk Türkiyemizde beş bin voltluk bir cereyan hâline getirildi. Bu silah ilim adamlarımızı bile muma çevirdi.</p>
<p>Bir gün İlber Ortaylı’ya sordum:</p>
<p>&#8211; Hocam, dedim. Tek partili Cumhuriyet idaresi olur mu?</p>
<p>&#8211; Olmaz, dedi.</p>
<p>&#8211; Hiç olmaz mı, diye üsteledim.</p>
<p>&#8211; Bazı Arap devletlerinde olabilir, dedi.</p>
<p>&#8211; Ama Atatürk’ün ilân ettiği Cumhuriyet’te bizim de tek partimiz vardı.</p>
<p>&#8211; Bizi karıştırma! Bizi karıştırma! diyerek savuştu.</p>
<p>Eğer Ortaylı, “Bizde ilân edilen rejim Cumhuriyet değildir” derse birtakım Atatürkçüler onu derhâl “Atatürk düşmanı” olarak suçlarlar. Ben çeşitli vesilelerle yaptığım açıklamalarda diyorum ki, Atatürk’ün 29 Ekim 1923 tarihinde ilan ettiği rejim Cumhuriyet değildir. Tek partiyle Cumhuriyet idaresi olmaz. Atatürk’ün kafasında ikinci bir partiye yer yoktur. Netekim Kâzım Karabekir ve arkadaşlarının kurdukları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Atatürk sadece 5 ay ses çıkarmadı, sonra derhal kapattı. Sonra Atatürk’ün yakın arkadaşlarından, eski Başbakanlarımızdan Ali Fethi (Okyar) Bey’e zorla Serbest Fırka’yı kurdurttu. Ali Fethi Bey:</p>
<p>&#8211; Paşam! Ben size karşı muhalefet yapamam! diye direnmek istedi. Atatürk:</p>
<p>&#8211; Namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum ki ben tarafsız olacağım, diye söyledi. Ali Fethi Bey ikinci bir parti kurdu. Bu sırada Türkiye’de belediye seçimleri yapıldı. Serbest Fırka 500 belediye başkanlığından sadece 41 kadarını kazandı. Kazandığı şehirler arasında Samsun da vardı. Atatürk Ankara’dan kalkıp Samsun’a gitti. Önce Samsun Valisi Kâzım Paşa’yı azarladı ve onu Bakanlık emrine aldı.</p>
<p>&#8211; Sen Samsun’da Serbest Fırka’nın kazanmasına neden göz yumdun? diyerek Samsun Valisi’ni azarladı. Sonra Serbest Fırka’dan seçim kazanan Avukat Ahmet Resaî’ye:</p>
<p>&#8211; Serbest Fırka’dan istifa ederek CHF’ye (Cumhuriyet Halk Fırkası, daha sonra “CHP” oldu) geç! diye tavsiyede bulundu. Ahmet Resaî bu teklifi kabul etmeyince Atatürk Serbest Fırka’nın kapatılmasını istedi. Fırka kapatıldı. Yeniden yapılan seçimde, Samsun Belediye Başkanlığını CHF kazandı.</p>
<p>Bunu şunun için anlatıyorum: Atatürk’ün hayatında ikinci bir partiye yer yoktur. Anlattığım konuyu merak edenler, Önder Duman’ın Canik Belediyesi Yayınları arasında çıkan Canik-Samsun’da Seçimler ve Siyaset isimli eserinin 376-377 sahifelerine bakabilirler. Serbest Fırka üç ay yaşatıldı. Tek partili Cumhuriyet olmaz. Aradan 96 yıl geçmiş olmasına rağmen ilim adamlarımız bile Atatürk düşmanlığıyla suçlanmamak için, korkularından ağızlarını açamıyorlar! Bir televizyon programında yüz binlerin karşısında Atatürk’ün üç ayrı dil anlayışı olduğunu, bunlardan ikisinin ummanları dolduracak kadar yanlış, birisinin de ufukları kucaklayacak kadar doğru olduğunu söyledim. Adeta küçük bir kıyamet koptu. Hiçbir ciddi araştırmada bulunmayan, Atatürk üzerine tek kitap olsun okumayan Atatürkçüler, beni “Atatürk düşmanı!” ilan ettiler.</p>
<p>&#8211; Atatürk yanlış yapar mı? Atatürk hata yapar mı? diye tepindiler.</p>
<p>-Elbette yapar. Çünkü Atatürk de bir insandır! diye cevap verdim. Adeta çıldırdılar. Türkiye iki ayrı yobazın kıskacı içindedir: Din yobazları ile Atatürkçülük yobazları! Atatürkçülük yobazları, din yobazlarından daha baskındırlar. Yobazlar, okumayan, araştırmayan, ama okuyanı, araştıranı, bileni en ağır kelimelerle susturmaya çalışan ahmak insanlardır. Türkçe bizim varlık sebebimizdir. Varlığımız, Türkçemizin yaşatılmasıyla mümkündür!</p>
<p>Şimdi ben burada bütün okuyan, araştıran, bilen kimseleri şahit göstererek açıklıyorum: Atatürk, Arapça ve Farsça kelimeleri sevmiyordu. Bu kelimeler dilimizden çıkarılıp atıldığı takdirde dilimizin daha da zenginleşeceğine inanıyordu. O bakımdan 1932 yılında Türk Dil Kurumu’nu kurdu.</p>
<p><strong>Kamalizm Türk’ün dinidir (!) </strong></p>
<p>Atatürk, Arapça olduğu için kendi ismini de beğenmiyordu. Yakınları ona dediler ki: “Milletimiz, İslamiyeti kabul etmeden önce yüksek duvarlı kalelere KAMAL diyordu!” Atatürk Arapça olan Kemal isminden kurtulmak için derhal adını KAMAL diye değiştirdi. Bilgisayarları olanlar bakmalıdırlar. Atatürk’ün nüfus cüzdanındaki ismi KAMAL’dır. Atatürk, 1934-35 yıllarında, ufukları kucaklayacak ölçüde dosdoğru bir dil anlayışı içinde yaşadı ve yazdı. O yeni dil anlayışını “Türkçeleşen Türkçedir” diye ifade edebiliriz. Bu görüşü 1912 yılında Selanik’te çıkardıkları Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Ali Canip (Yöntem) ileri sürmüşlerdi. Atatürk’ün benimsediği çok yanlış üçüncü dil anlayışının ismi Güneş Dil Teorisi’dir. Bu görüşe göre “İlk insan Türk’tür, ilk lisan Türkçedir, bütün dünya dilleri Türkçeden doğmuşlardır!”</p>
<p>Yakup Kadri, bu görüşün: “Gayrı ciddî, gayrı aklî, gayrı mantıkî, gayrı ilmî” olduğunu söylemişti. Falih Rıfkı Atay da Çankaya kitabının 554. sahifesinde “Bu Güneş Dil Teorisi’ne hiç inanmadığını” yazmaktadır. Karaosmanoğlu, bu teoriyi ileri süren Avusturyalı Kıvergiç’i kendisinin Atatürk’e götürdüğünü söylemişti: İlk insan, Güneş’i gördüğünde ilk defa Türkçedeki ilk sesli harfi telaffuz etti ve uzatarak: “Aaa!” dedi. Sonra bu -a seslisinin yanına yumuşak (g) harfini koyarak “ağğğ” dedi. Ağ hem beyaz hem de insan demektir. Zamanla bu ağ hecesine başka heceler de ekledi: ağ+an demeye başladı. Sonra ilk insan bu hecelerden bazılarını atarak “Anğara! Angara! Angara!” diye haykırdı. Yakup Kadri der ki: “Atatürk bu açıklamaya bayıldı, bayıldı, bayıldı. Halbuki ben sanıyordum ki Kıvergiç’e diyecekti ki: “Efendi, ilk insan ile günümüz arasında elli milyon yıllık bir zaman var. Sen ne biliyorsun ilk insanın “aaa” dediğini, “ağ” dediğini? Sen o ilk insanın yanında mıydın? Elinde bir kâğıt kalem mi vardı? Söylediklerinin hiç birisi ilmî değildir. Kabul edilemez!” diyecektir. Fakat demedi. Etrafındakilere emir verdi: “İlk insanın Türk, ilk lisanın Türkçe olduğuna dair eserler yazacaksınız” dedi. Herkes Atatürk’ün gözüne girmek için uydurmaya başladı.</p>
<p>Batılıların şiddetli hücumlarına uğradık. İsmet İnönü’nün emri üzerine Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden bu nazariye kaldırıldı. Şimdi ben, bu nazariyeyi, bizzat o fakültede okutulan ders kitabında bularak inceledim ve öğrendim. Ayrıca Yakup Kadri’yi dinledim. Okuduklarımı ve dinlediklerimi olduğu gibi anlatınca Atatürkçülük yobazları bana “Atatürk düşmanı” dediler. Türkiye’de Atatürk’e gerçekten düşman olan, heykellerine sadıran, kırıp döken insanlar vardır. Bunları katiyyen inkâr etmiyorum. 1950 yılında Demokrat Parti iktidar olunca da birtakım kimseler, Atatürk’ün heykellerine saldırdılar. 1960 yılında bomboş kafalar Menderes ve DP’yi “Atatürk düşmanlığı” ile suçlayarak iktidardan düşürdüler. O Atatürkçü kafalar Türkiye’de birtakım kimselerin, niçin Atatürk heykellerine saldırdıklarını araştırmadılar. Sadece Atatürk’e hayran olduklarını, DP’yi Atatürk sevgisiyle yıktıklarını söylediler. Bu darbecilerin, “en büyük çizmeyi Atatürk’ün giydiğine, en büyük şapkayı Atatürk’ün taktığına” inanan çocuklardan farkları yoktu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23642 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233827-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233827-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233827-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233827-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_233827.jpg 578w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong><em>“Şey”i Yasaklamıştı </em></strong></p>
<p><em>Atatürk 1932-34 yılları arasında dilimizde tasfiyeci oldu. 950 yılında Müslüman olmuştuk. Bin yıldan beri İslam inancı içinde yaşıyorduk. Dolayısıyla dilimizde Arapçadan ve Farsçadan geçen çok sayıda kelime vardı. Atatürk o kelimelerin dilimizden atılmasını emretti. Hatta “şey” kelimesini bile yasakladı. O yıllar müthiş bir tasfiyecilikle geçti. Yayımlanan bazı dergilerde “Törütgen, İrde, Ertik, Kınav, Yoğal, Asığ, Aıkat, Tecim, Yeğritim, Yasav, Taplamak, Yüret, Tutaklar, Kapsıklar, İzdiş, Erge” gibi hiç kimsenin manasını bilmediği, anlamadığı, sevmediği kelimeler vardı. Falih Rıfkı Atay’ın Hürriyet Yayınları arasında çıkan Çankaya isimli eserinin 550-552. sayfalarında belirtildiği gibi Atatürk, Falıh Rıfkı Atay’a dedi ki: “Dili, bir çıkmaza saplamışızdır. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda. Hayır! Ama ben bu işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız!” Atatürk bu çok yanlı dil anlayışından vazgeçtiği için Nutuk isimli eserini de Gençliğe Hitabe’sini de yaşayan Türkçeyle yazdı.</em></p>
<p>Şimdi ben burada kendi kanaatimi açıklıyorum: Türkiye’de birtakım insanların Atatürk’e şiddetle muhalif olmalarının en büyük sebebi bizzat Atatürk’tür. Atilla Oral’ın Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu isimli çalışmasında Atatürk’ün el yazısıyla yazdığı mektuptan anlıyoruz ki Türk Tarih Kurumu Başkanlığı, okullarımızda okutulacak olan İslam tarihiyle ilgili bölümü Camiul-Ezher mezunu Zâkir Kadirî isimli birisine yazdırmış. Atatürk Zâkir Kadirî’nin Hz. Muhammed (sas) üzerine yazdıklarını okuyunca çok öfkelenmiş. Oturup Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu’na çok sert bir mektup yazmış. Zâkir Kadirî’den “cahil ve sersem Camii Ezher kaçkını” diye bahsetmiş. Atatürk mektubunda “önüme koyduğunuz örümcek Arap yazılı paçavralar üzerinde yeniden çalışmaya mecbur oldum” diyerek düşüncelerini açıkla mış.</p>
<p>Atatürk’ün öfkeli mektubundan sonra Türk Tarih Kurumu yetkilileri Hz. Muhammed’le, Kur’an’la, cinlerle ilgili açıklamaları yeniden yazmışlar. 1931 yılından 1950 yılına kadar liselerimizde okutulan Orta Zamanlar Tarihi’nin sahifelerinde Kur’an, Hz. Muhammed’in bir uydurması olarak gösterilmiş. İşte anılan tarih kitabında alelade bir insandan bahseder gibi Hz. Muhammed üzerine yapılan açıklamalardan kısa örnekler: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.” (s. 90) “O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena pek iptidâi ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisine vahiy ve ilham fikri doğmuştur.” (s. 90) “Muhammed uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulu olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.” (s. 91)</p>
<p>Nedir bu inkârlar? Bu safsatalar? Atatürk’ün ikazından sonra, Hz. Muhammed ve Kur’an üzerine böyle açıklamalar yapılınca birtakım kimseler Allah ve Peygamber yerine Atatürk’ü, Kur’an yerine Atatürk’ün eseri olan Nutuk’u koymaya çalıştılar. “Atatürk yarım ilahtır” diyenler 1926 yılında İstanbul’da Muallim Ahmet Halit Kitabevi’nde, Edirne Saylavı (milletvekili) Şeref Aykut tarafından yazılan Kamalizm (CHP Programının İzahı) adlı kitap basıldı. Aykut Kamalizm’i yeni bir din olarak gösterdi. Şu cümleler ona aittir: “Kamalizm, bunların üstünde, yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini, ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.” (s. 3) “Kamalizm bir dindir ki onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır.” (s. 15) “Kamalizm dininin devletçiliği şu cümlede toplanıyor.” (s. 32) Atatürk, bu kitabı yazan Şeref Aykut’u Edirne Milletvekili olarak TBMM’ye aldı. Kamalizm bir din olarak gösterilince ve Şeref Aykut milletvekili olunca, diğer dalkavuklar da sıraya girdiler.</p>
<p>Bazıları Atatürk’ü Kamalizm dininin peygamberi, bazıları (haşa) Allah’ı olarak gösterdiler. Çankaya’yı Kâbe olarak gördüler: Ne örümcek ne yosun Ne mucize ne füsun Kâbe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter. Bu mahzumeyi yazan Kemalettin Kamu da milletvekili oldu. Sonra tarihimiz boyunca görülmeyen bir dalkavukluk yarışı başladı. İşte Aka Gündüz’ün mısraları: Atatürk’ün tapkınıyız! Her şeyde Atatürk! Yerde o! Gökte o! Denizde o! Varda o! Yokta o! Herşeyde o: Atatürk. Görünmezi görür, bilinmezi bilir, duyulmazı duyar, sezilmezi sezer. Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz, biz sana tapıyoruz! Varsın! Teksin! Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın! Aka Gündüz de milletvekili yapıldı. İslamın tekbiri Allahu Ekber midir? Namaza Allahu Ekber diyerek mi başlıyoruz? Yusuf Ziya Ortaç da yeni tekbirimizi yazmakta gecikmedi: Allahu Ekber! Allahu Ekber! Ancak o var! Atatürk ekber! Ancak o var: Atatürk! Evliya O’dur, Peygamber O’dur, sanatkâr Atatürk! Tarihe hâkim, zekaya önder! Atatürk ekber! Yusuf Ziya Ortaç da milletvekili oldu. Derken Behçet Kemal Çağlar, Süleyman Çelebi’nin Hz. Muhammed (sas) için yazdığı mevlidi baştan sona kadar Atatürk için değiştirerek okumaya başladı:</p>
<p>Ol Zübeyde Mustafa’nın ânesi Ol sedeften doğdu ol dürdânesi Gün gelip oldu Rıza’dan hâmile Vakt erişti bin sekiz yüz seksene Ger dilersiz, bulasız Od’dan necât Mustafa-i bâ Kemâl’e esselât! Çağlar da milletvekili yapıldı. En Atatürkçü şairlerimizden Edip Ayel aynı şiir içinde Atatürk’ü hem Peygamber, hem de (haşa) Allah olarak gösterdi: Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kabe. Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doğdun Türk ırkının en son ulu Peygamberi oldun. Ölmez bize Cennetlerin ufkundan inen ses İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez! Atatürk devrinde, Atatürkçüler arasında, sevgili Peygamberimizden hep: “Baldırı çıplak Arap!” diye bahsedildi. Osman Nuri Çerman isimli bir adam diyordu ki: “Takılıp gittin peşine, baldırı çıplak Arabın Sonra girdin kanına sevginin, aşkın , şarabın!” Cumhuriyet gazetesi 5 Ağustos 1935 tarihli sayısında birinci sayfasının sağ köşesinde haykırmıştı: “Atatürk yarım bir ilahtır! Türklerin babasıdır!”</p>
<p>Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Açıklıyor isimli kitabında var. Ayrıca Kâzım Karabekir de açıklıyor. Atatürk, Karabekir Paşa’ya demiş ki:</p>
<p>&#8211; Karabekir, Kur’an’ı Türkçeye çevirttiriyorum. Millet okusun, o Arabın oğlunun yavelerini anlasın. Bu açıklamaları şunun için dikkatinize sunuyorum: Bugün Türkiye’de Atatürk’e muhalif bir grup varsa bunun müsebbibi bizzat Atatürk’tür. İddia ediyorum: Atatürk kendi etrafında dalkavukluk çırpınışları içinde olan o kişilere: “Kesin bu zırıltıları!” demiş olsaydı hiç kimse Atatürk’e: “Sen bizim Allahımızsın! Peygamberimizsin!” diyerek yaltaklanmayacak ve bazı kişiler Atatürk’e karşı derin kırgınlık duymayacaktı. Atatürkçülük anlatılmaz bir yobazlıkla devam ediyor. Bu dehşetli taassup herhalde 100 sene sonra ortadan kalkacaktır.</p>
<p>Derin tarih,Ekim 2019,syf.40-45</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataturk-yobazligi/">Atatürk Yobazlığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ataturk-yobazligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lisanımız&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 16:59:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Lisanımız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18893</guid>

					<description><![CDATA[<p>Lisanımız&#8230; Esrarlı yumağın, kristal düşünceler örgüsünün; atkı ve çözgüsü, dildir. Dilimizin kendine has kumaşı sinsice abraşlaştırıldı. Kesilip, parçalandı. Ne garip, onun ihtişamından ve muazzam diyalektiğinden, dilimizin grameri olarak her soruya cevap veren ve tek dil olan Türkçe’den bahseden, Lisan âlimi F. Max Müller’de Batı’da afaroz edilir. Bilhassa hocası Franz Bopp, bu &#8220;Mukayeseli Sankritçe Grameri, 1833-52&#8221; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/">Lisanımız…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/lisanimiz/images-24-2/" rel="attachment wp-att-18894"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18894" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-24.jpg" alt="" width="364" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-24.jpg 498w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-24-300x178.jpg 300w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p>Lisanımız&#8230; Esrarlı yumağın, kristal düşünceler örgüsünün; atkı ve çözgüsü, dildir. Dilimizin kendine has kumaşı sinsice abraşlaştırıldı. Kesilip, parçalandı. Ne garip, onun ihtişamından ve muazzam diyalektiğinden, dilimizin grameri olarak her soruya cevap veren ve tek dil olan Türkçe’den bahseden, Lisan âlimi F. Max Müller’de Batı’da afaroz edilir. Bilhassa hocası Franz Bopp, bu &#8220;Mukayeseli Sankritçe Grameri, 1833-52&#8221; yazan. Ve Fransız E. Renan adlı bu uzun bir zincire hep bağlı bir görünümünü veren- ve sürekli her işine gelmeyen hakikate havlayan bu kopek müs­veddesi tarafından.Türkçe lisanı. Osmanlı&#8217;daki cedlerimiz hem millî bir dil hem de İslam Vahiy Medeniyeti&#8217;nin dilini inşa eden, tek millet­tir.</p>
<p>Evet tekevvünü sarayda başlamış ve kemale ermiştir. Saray: Mücerretliğin, zarif, celîl ve âlî bir üslûbun mekânıdır. Kristal belagâttin, muhkim bir sarf ve nahyin inşa edildiği, millî dile giden bir revak ve eyvandır. İtalya ve Fransa “saraylarından çok önce. Onların 10. asırda ne lügati ne de sağlam bir grame­ri var. Bir Kâşgarlı Mahmud&#8217;un <em>“Dıvânü Lügati t</em>&#8211; <em>Türk, 1077 </em>ve <em>“Muhâkemetü&#8217;l</em>&#8211; <em>Lugateyn, 1501</em> &#8220;yazan, Ali Şîr Nevâî gibi.Mimarimizde yapılan, dilimizde de yapılmıştır. İmparatorluk coğrafyasında bulunan bütün nadir malzemelerden faydalanıla­rak camiler ve medreseler vs. inşa edilir.</p>
<p>Bunun gibi cedlerimiz İslâm medeniyetinin bütün kristal, hayati ve mücerret, irfanın bir nevi dev sütunları olan, İstılahlar, mefhumlar ve kelimeleri dili­mizin hançerinine uyarlayarak dilimizin sıhhatli vücuduna zengin­lik katarlar. Seyhun’dan Ceyhun’a oradan Seyhan nehrine.Yeşil Tuna’dan Meriç’e, oradan coşkun Kızılırmak&#8217;a. Hilâl’in imzası Hazar Denizinden, dertli Dicle ve Fırat’a.</p>
<p>Türkün şaha kalmış atının heybesine benzeyen;Orta Doğu, Arap Yarımadası, Mısır ve Hz.Musayı dalgalarında barındıran, yararak koruyan, mümbit, yeşıl ve uzun Nil’e. Bu üç kıta coğrafyasında hep aynı heyecan, hüzün neşe, şölen, hayal kırıklığın ve sevincin dili, ruhun kanatları ve sonsuz dünyaların mekanlarıdır, bizim gök kuşağı renklerimizin dilimizin ruh mekanları. Bizi birleştiren din ve dildir. Elbette bu sonsuzluğun nefesi olan; Gönül ve irfan ırmakları. Dil bizim dü­şüncelerimizin gözü, kulağı, kalbi ve dimensiyonudur. Onun için Din lisandır. Dinin ve varlığımızın metafiziği de lisandır.</p>
<p>Hafızasının, hatıraların en canlı mekanları olan birer şaheseri olan mimari eserleri, abideleri yok edilir veya kiliseye, meyhaneye devşirilir; Açık ve gizli bir şekilde bu muazzam hazıfanın mekan­larını. Cedlerimizin rüyası ve heyecanları saklı, bu dondurulmuş zamanın içindeki kelimelerinde. Derinlik saklı bu görülmeyen esrarlı kelimeleri barındıran mimari eserlerimizde. Gökkuşağının bütün renklerin dili sinmiş, bu ecdat yadiğan eserlerde. Dili ve inancı katledilerek müslüman Türk düşüncesinin vücudu pa­ramparça edilmiş. Bütün gerçek ve hakikatler ters yüz edilmiş. Hakikatin ruhu katledilip, o ruh yerine Putperestlik ruhu ikame edilerek,Gerçek“ler diye sunulmuş nesillere. Ama biz bunu gör­mek, duymak ve düşünmek bile istemiyoruz.</p>
<p><em>Her milletin düşüncesinin, kalbini, beynini ve can damarlarını alıp, kestiğinizde; o milletin düşünce vücudunu yok etmiş olursu­nuz. Bu hakikatte bir Genozit / Soykırımdan daha beter bir şevydir. Bunu ruhumuzun, medeniyetimizin meta metafiziği olan</em> âlî ve hükümrân lisanı<em>mız ve tarihimizi, hatıralarımızı içinde barındıran bu suretlerinde sîretler ormanının tedaisini barındıran, bu zarif ve narin harflerimizle yaptılar.</em></p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.9-10</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dil tek başına hem milleti hem de medeniyeti tarif eder. Türkçe <strong>âli bir </strong>dil, bir fetihdir. Kelimeler bize cedlerimizin rüyalarını, fe­tihlerini ve imzalı dünyalarını barındırır ve faş eder. Bir izdir, dil. Tarihimizin ve düşücelerimizin kristal izidir. <strong>Sûret ve sfretler yumağıdır; Lisan-ı Türkî. </strong>Atalarımızın rüyaları, ufukları, heye­canları, ümit ve ümütsizlikleri, cihangir karekterleri ve merhamet kahramanı ellerinin izinin lisanı ve dahi bitmez tükenmez İslâm’ın emrindeki ufuk ötesinin fethi olan: Kızıl elma ülküsünün bütün dimensiyonları saklı, lisani Türkî’de. Dünyalarının bütün zıtlık­tan, kristal görüşleri bu “Hak’ın” bendi olma, hakkın nefesi, sesi ve dahi neferi olma hülya ve rüyasının, şecaatlı, bilge Alperenleri olan cedlerim. Rüyalarında biteviye “Hakkın” bendleri “Hakkı” müdaafa etme olan; bu İslâm aşıkları cedlerim. Sonsuz dünyaları- nın, maveralarının ve islâmi ontolojimizin cümle kapısıdır; lisan-ı Türkî Tıpkı Bağdatlı Ruhi’nin şu mısrasında ifade ettiği gibi:</p>
<p><em>Hak ol ki Huda mertebeni eyleye</em> âli.</p>
<p>Onlar her daim “Hakkın” müdafii ve “Hak” ın sesi oldular&#8230;</p>
<p>Cedlerimiz bu bir İslam Vahiy Medeniyeti’nin en önemli li­sanı olan Türkçe’yi en âli ve doruk bir mertebeye çıkarmak için, çabaladılar ve başarmak üzere idiler. Dide gibi, bir sevgili gibi korudular ve sudaki nilüfer (lotus) yaprağı gibi, kökü ter tertemiz ve asla kir tutmayacak âli bir kristal çizgi mertebesine çıkardılar, Türkçeyi&#8230; Ama şimdi, şimdi ise&#8230;</p>
<p>Türkçe tam doksan senedir, yok edilmek için, “ <em>Yarı</em> ” <strong>Türkler ve Batı’yı bilmeyen bu Batı perestler tarafından “Devrim”. ”Öz” Türkçe adına herşey yapıldı ve halen yapılıyor. Türkçe şuan yaralı, bereli sürekli kan kaybediyor. Peki Türk dilini ta­mamen öldürebilirler mi? Bunun İçin bir Alman lisan bilgesi olan, Johann D. Michaelis’in 1759&#8217;da “Königlichen Akademie </strong>der Wissenschaften und Schönen Künste”nin sorusuna verdi­ği cevabı risalesinde, yazmış olduğu şu nefis ve çarpıcı sözleri­ne dikkatlice kulak kabartabm:</p>
<p><em>“Hülasa dil bir nevi vesikadır. Öyleki onun içinde insanlığın bütün keşifleri var. Ve en kötü çöküşlere, yıkılışlara karşı muhafa­za eder. Bu öyle bir vesikadır ki, bunu hiçbir yangın, onun alevle­rinin dalgaları yakıp, kül etmeye muktedir değildir. Bu ancak ve ancak, onu konuşan milletin fertlerini tamamen yeryüzünden yok edilirse, işte ancak o zaman o dilde zevale uğrar. ”<sup>24</sup>,</em> der.</p>
<p>Milletlerin dilinde; inançları, maveraları ve irfanlarının izi durur. İzler bizi tarihe götürür. Tarihe yani menşe’e götürür. Tarihe sorulması gereken soruların izi durur, lisanlarda. İtalya ve Fransa’da “klasik ve milli” dillerinin oluşum safhasına geçmeden önce, Batılı bazı düşünür ve yazarların dil konusundaki görüşlerine kısaca eğilelim, bu lisan ilmini 19. asırda keşfeden bu Avrupa medeniyeti. Mesela Condillac için: <em>”Her dil, o dili konuşan milletin karekterini ifade eder ”</em> der ve ekler, <em>Diller her milletin dehasıdır.</em></p>
<p>Bu görüşe F. deSaussere ise; &#8220;psi­kolojik karekter” sözünü ekler. Bu lisan alimine göre: <em>”Hemen he­men herkes tarafından umumi olarak kabul edilen bir görüştür ki, bir dil bir milletin psikolojik karekterini yansıtır”.</em> Alman dil felsefecisi Wilhelm Humboldt ise, “<em>Diller adeta milletlerin ruhunun dış görü­şüdür. Onların dili, onların ruhu; lisanlarıdır. İnsan ikisini asla yete­ri kadar aiyniyet ve oluşumunu düşünemez ”.</em> Bu dili aynı zamanda <em>“Bizzat milletlerin ruhunun kasideleridir</em>diyen Humboldt, Fransız keşiş ruhlu E. Renan gibi, hani milletin mevcudiyetini: <em>”Hergün vuku bulan bir halk oylaması</em>” diye bu garip tarifin sahibi “<em>Millet</em> ” mefhu­muna <em>“Dili”</em> dahil etmez, Humboldt gibi. Sahi bu halk oylamasını, millet hergün hangi dille yapacak ki? Max Müller ise, bize: <em>Dinlerin tarihi, tabir-i caiz ise dillerin tarihidir. Die Geschichte der Religion ist in gewissem Sinne eine Geschichte der Sprache.</em> &#8221; <em>diyor.</em> Bu muka­yeseli dinler ve usta bir lisan âlimi olan, F. Müller.<sup>25</sup></p>
<p>Her kadim kavim, kendi lisanını ilk konuşulan, oluşan dil olarak görülmesini, o kadar çok seviyor ve dahi kendi ülkesinin insanlığın, ilk medeniyetin tekevvün mekanı, beşiği olarak baş­latmak ister diyor, Herder meşhur <em>Tarih Felsefesi</em> eserinde bunları söylüyor..<sup>26</sup> Ama Herder’in bu ikazını Avrupalılar dinlemez ve dü­şünmezler. Batılı “Ulus”lar, kavimler kendi dillerinin ilk konuşu­lan ve en üstün dil olarak görmek isterler. Bütün sahte ilimlerin, sözcüleri, kalpazan ilim adamları iş başındadır.<sup>27</sup></p>
<p>“Semitik” ve “Arya” dil tartışmaları, daha önce ifade ettiği­miz gibi, iş başındadır. Max Müller dil olarak “Turan” konusun­da eserini yazar, “<em>Essay über Turan Sprachen, 1853 ”</em> gibi. Bu bizde ise tamamen bir ırkçı istimna, kof tartışma ve zihniyetin geç bir yansıması olarak <em>“Güneş, Dil Teorisi</em>” olarak arzı endam eder, Türkiye’de ve bu budalalığa, saçmalığa, ”İdola Fori”ye dö­nemin Sezar’ın emriyle üniversitelere ders olarak verilmeye baş­lanır. Dilciler bu teoriye inanmasalarda anlatırlar, korkularından. Mesela Abdülkadir İnan’ın: <em>“Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders Notları 1936”.</em> İnsan bu 80 sayfalık hıncahınç sefaletin acıma­sız yıkıcı yüzünü, sesini ve ruhunu görüyor, bu sayfaların içinde.</p>
<p>Bunun bir korku neticesinden dolayı yapıldığını en güzel ifade eden, İbrahim Necmi Dilmen’in Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, istihza, bir nevi kendini korumak ve ciddiyetsizliği ifade etmek için: <em>”Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta ka­labilirdi?”</em> diye. Hakikatte teorinin sahibi bir Sırp asıllı, Viyana oryantalistikte 1927 yılında doktorasını yapan, Hermann Feodor Kvergıc (1895-1949) tır. Bu deli saçması 40 sayfalık hapishane kaçkını karalamasını önce <em>&#8220;Yeni Bir Gramer Metodu Hakkında Layiha, 1931</em> yazarı Ahmet Cevat Emre’ye gönderir.</p>
<p>Bu saç­malığı gayri ciddi bulur ve ilgilenmez. Ama Sırp karalamasını, Mustafa Kemal&#8217;e gönderir. Sadece bir asker, bir komutan ve dev­let adamı olan Mustafa Kemal bu teoriye candan sarılır. Ona bu hakikati yüzüne söyleyecek bir ilim adamı çıkmaz. Çünkü daha önce yapılan kıyımlar, idam sehpaları, karşı gelmenin fiyatının ne olduğunu, dönemindekiler biliyorlar&#8230; Şecaat, izzet, irfan ve na­mus olmayınca, Türk dili tekrar tabii mecrasından uzaklaştırılır ve hançerlenir.</p>
<p>İşte bu şuursuz hareketler ve dil kıyımı aklıma meş­hur İngiliz şairi <em>&#8220;The Marriage of Heaven and Hell, 1790-93/ Cennette ve Cehennemde Düğün&#8221;</em> adlı aforizmalarını topladığı bu eserin yazan şair William Blake’nin şu mısrasında ifade ettiğin­den daha zalimce bir kıyım ve yok etme hareketidir. Şair:</p>
<p><em>Yıldızlar dövülmüş</em></p>
<p><em>Onların ruhları dövülmüş, yuvalarında.</em></p>
<p>Dediği gibidir.</p>
<p>Lisan hayatımızın her alanında yaşayan bir sosyal varlıktır. Âlî bir fikrin, düşünce hareketinin hücresidir. Dilimiz hem on­tolojimizin, sanatımızın, sosyal hayatımızın ve irfan bahçeleri­mizin atlası ve sosyolog P. Bourdieu’nun ifadesiyle: Sembollik Kapitallerimizin ötesinde daha çok bir manevi ve metafiziğimiz­dir. Sosyal alanımızın, düşüncenin cümle kapısının anahtarıdır, dilimiz. Onsuz nasıl düşünce parkına girebilirizki?</p>
<p>Türkçe müslüman Türk cedlerim tarafından ulvi bir sevgili gibi korundu. Asırların ruhunun bir emaneti olarak korundu. Ve dilimiz onların düşüncenin fethine kanatlandıran, götüren bir ok ve tuğ idi. Kristalleşmiş sanatın, düşüncenin, imanın, irfan fetihlerimizin, ulu gönlümüzün taçdar kelimeleri yani namusumuz du­ruyordu. Lisanımızda binlerce fethin sesi, şarkısı ve kristal ifadesi olmuştu. Şairler ve metafizikçi düşünürler bir sevgili gibi kıskandılar ve erişilmez bir sevgili gibi sevdiler&#8230; Tıpkı ceddim Taşlıcalı Yahya’nın şu mısrasında ki gibi, bir korunması gereken bir “Dide” idi.. Şairin şu mısrasını Türkçe için düşünürsek:</p>
<p><em>Dide gibi kaldı su içinde Nuh</em></p>
<p><em>Ruhuna irişti sonunda fütûh</em><strong>.</strong></p>
<p>Hakka tapan, şiiri fetheden bir milletin bütün fetihlerini içinde barındırıyordu, bu biricik sevgili ve âli dilimiz. Bu dil ile dü­şünüyor ve konuşuyorlardı; cedlerimiz, dedelerimiz ve ba­balarımız. Biz bugün bu cedlerimizin diline alabildiğince çok uzaklaştırılmışız..</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.42-46</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p><sup>24</sup> Johann D. Michaelis, <em>Beantwortung der Frage von dem Einfluss der Meinungen in der Sprache und der Sprache an die Meinungen</em>, öre­men, 1762, s. 28-29. Yeni baskı Stuttgart, 1974. Yazar bu risalesini önce Franszızca&#8217;da kaleme almış: <em>De l&#8217;influence sur le langage et du langage sur les opinions,</em> 1759.</p>
<p><sup>25</sup> Max Müller, <em>Die Wissenschaft der Sprache.</em> Bd 2, Leipzig, 1892, s. 512.</p>
<p><em><sup>26</sup></em> J. G. Herder, İdeen zur Philosophie der Geschichte der Menscheit, Münc- hen, 2002.</p>
<p><sup>27</sup> 19. Asırdaki tartışmalar hakkında şu eseri okumak bile insana yeteri ka­dar bilgi verir; Maurice Olender, <em>Die Sprachen des Paradieses. Religion, Rassentheorie und Textkultur,</em> Berlin, 2013. Eserin orijinali <em>:Les langues dtı Paradis. Aryens et semites:un couple providtntiel,</em> Paris, 1989/2013.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/">Lisanımız…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:30:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1932 yılı liselerde okutulan tarih kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Devriminden Geri Dönüş]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Devriminin Aşamaları ve Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilde Devrim Süreci ve Mimar(lar)]]></category>
		<category><![CDATA[Dilde Reform]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortamektep İçin Tarih Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Tarih Tezi]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Tarih ve “Türk Tarihinin Ana Hatları”]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Tarih Ve Ders Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarik Kongreleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir Ulus İnşa Etmenin Aracı Olarak Dil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13090</guid>

					<description><![CDATA[<p>Resmi Tarih ve “Türk Tarihinin Ana Hatları Kemalist “resmi tarih” tezinin ilk ürünü 1930 yılının sonlarında 100 adet basılan “Türk Tarihinin Ana Hatları” isimli kitap olur.(44) Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturacak olan Türk Tarihi Merkez Heyeti tarafından hazırlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” 606 sayfadan oluşan hacimli bir kitaptır. Kitabı hazırlayan heyetin üyelerinden ikisi hariç hepsi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-2/">Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-2/image008/" rel="attachment wp-att-13091"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13091" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/image008.jpg" alt="Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -2" width="395" height="283" /></a></strong></p>
<p><strong>Resmi Tarih ve “Türk Tarihinin Ana Hatları</strong></p>
<p>Kemalist “resmi tarih” tezinin ilk ürünü 1930 yılının sonlarında 100 adet basılan “Türk Tarihinin Ana Hatları” isimli kitap olur.(44) Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturacak olan Türk Tarihi Merkez Heyeti tarafından hazırlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” 606 sayfadan oluşan hacimli bir kitaptır. Kitabı hazırlayan heyetin üyelerinden ikisi hariç hepsi siyasetçidir. O iki üyeden birisi Afet İnan, diğeri ise Yusuf Ziya Bey’dir. Esasında bu ikisi de meslekten tarihçi olmayıp, daha çok siyasetçidirler; ikisi de Parti üyesidir. Zaten, Yusuf Ziya Bey bir süre sonra milletvekili olacaktır. Dolayısıyla, “Türk Tarihinin Ana Hatları” resmi ideolojinin sözcüsü olan “seçilmiş” bir heyet tarafından, ideolojik beklentiler dikkate alınarak hazırlanır. Kitabın sadece 100 tane basılmış olması bir ön çalışma olarak hazırlandığını göstermektedir. Kitabın hazırlanmasında esas alman düşünceyi göstermesi açısından Osmanlı dönemine sadece 50 sayfa ayrılmış olması ise anlamlıdır.(45)Buna karşılık Çin’e 54; Hint’e 33; Kaide, Elam ve Akatlar’a 25; Mısıra 32 sayfa ayrılmıştır. Kitabın sadece son sayfası 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti dönemine aittir. Bu da, yazarların Türk Tarihini yazma misyonunu yerine getirmek için ne denli bir acele içinde olduklarının açık kanıtıdır.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti kısmının 600 sayfalık kitapta tek sayfaya oturtulması, ulusal kökleri tarih öncesinde ve çok eskilerde arama arzusu ve dürtüsünün ne denli gûçlu olduğunu açıkça gösterir. (46)“Türk Tarihinin Ana Hatları”nın hazırlanış gayesini tespit etmek için “Giriş&#8221; bölümünü okumak yeterlidir. ~Giriş bölümünde şöyle denir; “<em>Bu kitap muayyen bir maksat gözetilerek yazılmıştır. Şimdiye kadar memleketimizde neşrolunan tarih kitaplarının çoğunda ve onlara mehaz olan Fransızca Tarih kitaplarında Tûrklerin dünya tarihindeki yerleri şuurlu veya şuursuz olarak küçültülmüştür&#8230; Bu kitapla istihdaf olunan asıl gaye&#8230; milletimizin yaratın kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak, Türk deha ve seciyesinin esrarını meydana çıkarmak.Türkün hususiyet ve kuvvetini kendine göstermek ve milli inkişafımızın derin ırki köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz</em> ~“Giriş” bölümünde Resmi Tarih Tezi de değinilerek, kitabın neyi anlattığı bir anlamda özetlenmiş olur: “<em>Tarihin en eski devirlerinden başlayarak Orta Asya&#8217;dan Doğuya, Batıya, Gûney&#8217;e, kuraklık ve ekonomik nedenlerle büyük göçler olmuştur Bu göçmenler brakisefal, alpin tipinde, Türkçe konuşan insanlardır. Bunlar gittikleri yerlere İleri uygarlığı da götürmüşlerdi. Mezopotamya’da, Mısır&#8217;da, Anadolu&#8217;da, Çin&#8217;de, Girit&#8217;te, Hint&#8217;te, Ege&#8217;de Roma&#8217;da medeniyet kuranlar bu insanlardır.’’</em></p>
<p>Ancak, ne var ki, &#8221;Türk Tarihinin Ana Hatları&#8221; Mustafa Kemal tarafından beğenilmez. Niçin begenilmediğini bilmiyoruz. Fakat “Türk Tarihinin Ana Hatları” nın, 74 sayfalık bir özete dönüştürülüp “Türk Tarihinin Ana Hatları-Methal Kısmı” ismiyle 30.000 adet bastırılan halinden bazı ip uçları yakalamak mümkün olabiliyor; özet kitapta, Osmanlı tarihine hiç yer verilmez. Bu “Türk Tarihinin Ana Hatlarının beğenilmeme nedeninin en azından Osmanlı tarihine çok az yer ayrılması olmadığını gösteren önemli bir delildir. Bu özet kitapta amaçlanan şey şöyle açıklanır: “<em>Türk milleti için, milli bir tarih yazmak ihtiyacı önünde atılmış ilk adımdır. Bununla milletimizin yaratıcı kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak Türk deha ve seciyesinin esrarını meydana çıkarmak, Türk&#8217;ün hususiyet ve kuvvetini kendisine göstermek ve millî inkişafımızın derin ırkî köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz ”</em></p>
<p>“Türk Tarihinin Ana Hatları”na ve “Türk Tarihinin Ana Hatları-Methal Kısmı”na rağmen arzulanan henüz gerçekleşmemiştir. Bu nedenle çalışmalara yeniden başlanır. Türk Tarihi’ni yazmak için çok sayıda kişi görevlendirilir ve herkese kendi uzmanlık alanına uygun olarak, hazırlanması planlanan kitabın bir bölümü yazdırılır. Sonuçta 168 makale hazırlanır. Bunların bir kısmı zamanla kitaplaşmasına rağmen bir kısmı bu şansa sahip olmaz. Çünkü bu proje de başarılı bulunmaz. Yazarlar Mustafa Kemal’in arzusuna uygun bir kitap oluşturamazlar. Halbuki bu son aşamada görevlendirenlerin çoğu, hayatlarının tarih araştırmalarına adamış tarihçilerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Resmi Tarih Ve Ders Kitapları</strong></p>
<p>1932 yılında- Liselerde okutulmak üzre dört cilt halinde ‘Tarih’ kitabı yazılır» Kaliteli bîr kağıda basılan ve özenle ciltlenen Tarih’in temelini 1930 yılında yayınlanmış olan Türk Tarihinin Ana Hatları’ oluşturur.Tarihten memnun kalınmış olacak ki,basitleştirerek,Orta Okullar için 3 cilt halinde 1933 yılında yeni haliyle de yayımlanır.Tarihin bu yeni versiyonu ise Orta Mektep İçin Tarih ismini taşır.</p>
<p>&#8221;Tarihin birinci cildinin konusunu tarih öncesi çağlar ve ilk çağlar oluşturur.&#8221; Yazar, Türklerin devlet kurma yeteneğinin doğuştan var olan bir özellik olduğunu savunur. Dolayısıyla bu» Türklerin ırki üstûnlûğûnün işaretidir» &#8220;Ortamektep İçin Tarihin birinci cildinde ise Türk dilinın dünya dilleri arasında en önemli dil olduğu savunulur. İnsan topluluklarının ayırt edilebilmesi için ırk ve dil özelliklerinin en önemli kriter olduğu da temel görüşler arasında yer alır» <em>&#8220;Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı, benliğini en çok korumuş bir ırktır” denildikten sonra &#8220;bununla beraber&#8221; denilip bu ırkın diğer özellikleri şöyle açıklanır: &#8221;Gerek tarih zamanlarında gerek tarihten evvelki zamanlarda yayıldığı geniş Ülkelerde ve sınırlarında yaşayan komşu ırklarla da karışmıştır. Yalnız bu karışmaların ekserisinde Türk ırkının vasıfları olduğu gibi kaldığından Türk ırkı kendi hususiyetini kaybetmemiştir&#8230; Tarihten evvelki zamanlarda ve tarih zamanlarında arın ayrı cemiyetler, medeniyetler, devletler kurmuş olan bu büyük ırkın çocukları başka başka yerlerde de müşterek dil ve kültürler ile biribirinin tesiri altında kalmışlardır”.(47)</em></p>
<p><strong> Tarih”in birinci cildinde, “resmi tarih” tezinin en önemli iddialarından olan Türklerin Anayurttan göçleri ve bu göçün nedenleri üzerinde durulur.</strong> Göçün nedeni olarak kuraklık gösterilir ve kuraklığı takiben dünyanın her bir yanma göç eden Türklerin her gittikleri yere medeniyet götürdükleri ve bağımsız bir şekilde yaşama kararlığının gereği olarak devlet kurdukları anlatılır. Tarih boyunca 20 Türk devletinin kurulduğu belirtilir. Burada dikkat çekmekte yarar var. “Türk Tarihinin Ana Hatlarında” Türk devletlerinin sayısı 12 olarak ifade edilmiş iken, “Ortamektep için Tarih”te bu sayı 20’ye çıkarılır ve devlet olgusu üzerinde daha açık ve ısrarla durulur. Tarihin ünlü devlet ve medeniyetleriyle Türklerin ilgisine gelince; bu da Kemalist tarih tezinin öngörülerine göre açıklanır. “Ortamektep İçin Tarih”te konunu ele almışı şöyledir: “Tarihin ilk devirlerinde Küçükasya&#8217;da oturan halk Hitit veya buna benzer adlarla tanınmış olan Hata Türkleridir&#8230; Etiler Küçükasya’yı kaplayan bir imparatorluk kurmuşlardı. Bu devleti teşkil eden Türkler, kendi etilerinin idaresi altında ayrı ayn krallıklar, prenslikler halinde bulunuyorlardı&#8230; M.Ö. 2800 tarihlerinde buraya (Lübnan dağları) şarktan Ortasyalı insanlar gelerek yerleşmişler ve Fenikeliler adını almışlardır. İlk Fenike medeniyetini kuran bunlardır. Eski mezarlarda yapılan araştırmalarda çıkarılan brakisefal kafatasları bu ilk Fenikelilerin Türk ırkından olduklarını göstermektedir”.(48) Bunlara karşılık hem “Tarih’”in ve hem de “Ortamektep İçin Tarih” in birinci ciltlerinde Çin, Hint, Mısır, ve Yunan devlet ve toplumlarından bahsedilerek, bunların dayanışmadan uzak, her an dağılmaya hazır toplumlar oldukları, hatta doğru dürüst dillerinin veya ortak dillerinin bulunamadığı ifade edilir; Çinlilere uygarlığı tanıtanların da Türkler olduğu açıklanır.</p>
<p><strong>“Ortamektep İçin Tarih”&#8217;in diğer iki cildinde</strong> sürekli denecek kadar ısrarla üzerinde durulan konu, Türklerin devlet kurma yeteneğinin doğuştan olduğunu ispatlama ve açıklama gayretleri teşkil eder. Türklerin ırk olarak diğer ırklardan üstün oldukları ve bundan dolayı Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları, lranlıları ve Yunanlıları geride bıraktıkları ifade edilir. Fakat, bütün bunlar iddia edilip savunulurken, sistemden yoksun bir şekilde, her tür bilgi kırıntısının amaca uygun şekilde kullanıldığı ve gerek bilgilerdeki eksikliklerin ve gerekse bilgilerin başka iddiaları da destekleyecek mahiyete oluşunun göz ardı edildiği dikkat çeker.</p>
<p><strong> &#8216;&#8221;Tarih”in ikinci cildi orta zamanla başlar.</strong> Takip eden sayfalarda ilk Türk toplum ve devletleri teker teker ele alınıp anlatılır. İlk Türk devleti olarak uTürk İmparatorluğundan bahsedilir. Diğer isminin “Tufeyu” olduğu belirtilen bu devletin tarihte ilk kez “Türk” ismini alan devlet olması Türk tarihi açısından en Önemli özelliğini oluşturur: “Çinliler bu yeni hükümeti Turk Devleti adıyla anıyorlardı. Bu ad Türk kelimesinin Çinlileşmiş şeklinden başka bir şey değildi.Ancak bu açıklamayı takip eden cümleler, daha önceki bölümlerde bahsedilen Türk toplum ve devletlerinin varlığı konusunda ciddi şüpheler oluşturacak tarzda gelişir: <em>“Demek ki, o zamana kadar tarih sahnesinde türlü türlü adlarla görülmüş olan Türkler, VI. asırda asıl kendi adlarıyla meydana çıkmışlar dır</em>&#8220;.(49) Bu da doğal olarak şunu düşündürmektedir. Eğer ilk Türk Devleti Türk ismini alarak VI. asırda tarih sahnesine çıkmışsa, önceki devletlerin Türk olduğuna nasıl hükmediliyor?</p>
<p><strong> “Tarih”in üçüncü cildi Osmanlı tarihine ayrılır.</strong> Diğer ciltler ortalama 400 sayfa olmasına karşılık Osmanlı tarihinin ele alındığı bu cilt 200 sayfadan ibarettir. Kitapta, Osmanlı’yı Türklüğün bozulmuş biçimi olarak anlamaya müsait ifadelere rastlanabilmektedir. Ayrıca, ilk iki ciltte yer alan ve hatta milattan binlerce yıl öncesine dair “bilgiler” gayet kesin ifadelerle takdim edilmesine karşılık, Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren bir çok konular gayet muğlak ifadelerle takdim edilir; konu çerçevesinde şüpheler oluşturacak yaklaşım sergilenir. Ayrıca ilk iki ciltle dördüncü ciltte yer alan Türklerin ırki üstünlükleriyle ilgili ifadelere bu ciltte pek rastlanmaz. Osmanlı devleti “resmi tarih tezinin” temel görüşlerinden olan Türklerin devlet kurma üstünlüğünün delili olarak görülmek istenmiyor gibidir.</p>
<p><strong> “Tarih”in dördüncü cildi Cumhuriyet dönemine ayrılmıştır.</strong> Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulmasına karşılık, oldukça sağlam köklere sahip olduğu belirtilir. Ancak bu yargıda Osmanlı’nın ve hatta tüm Islami dönemin payı yoktur. Kökler İslam öncesi dönemlerde aranır. Osmanlı devleti ise süreklilik gösterdiği iddia edilen Türk devlet geleneğini adeta kesintiye uğratan bir dönem gibi takdim edilir. Bu arada Türklerin ırki üstünlüklerine ilişkin iddialar sıklıkla tekrar gündeme getirilir. Her başarının arkasında Türk görme anlayışının etkisiyle olsa gerek, o yıllarda gıptayla bakılan Rusya’daki rejimin kurucusu Lenin’e de Türk kökeni bulunur: “<em>Rusya ihtilâli, siyasî sahadan pek çabuk içtimai sahaya geçti. Ruslaşmış bir Türk ailesinden gelen Lenin (asıl ismi Vladimir llyiç Ulyanof) adlı bir adamın azim, ve iradesiyle o ana kadar yalnız nazariyatta kalan komünizmin hayatta tamamıyla tatbikatına geçildi</em>”.(50) Dördüncü ciltte dikkat çeken özelliklerden birisi de, Tek Parti idaresinin etkisiyle, konuların bir çoğu ve özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi muhalifleri bir parti tüzüğü üslûbuyla ele alınmış ve eleştirilmiş olmasıdır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla ilgili ifadeler bunun ilginç örneklerinden birisini teşkil eder: “Hilafetin ilgasından sonra şahsi mevki hırslarından, menfaat endişelerinden, Türk milletinin hakiki ruhunu, yüksek anlayışını tanımamağa kadar giden sebepler altında yeni bir muhalefet cereyanı toplamağa başlandı.(51)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Türk Tarik Kongreleri</strong></p>
<p>İlk Türk Tarih Kongresi 2 Temmuz 1932 günü Ankara Halkevi&#8217;nde toplanır ve 11 Temmuz gönüne kadar devam eder. Copeaux’e göre, “bilimsel düzeyde gerileme”nin somut tezahürü olan Kongre’nin amacı, 1929-1932 yılları arasında büyük ölçüde şekillenmiş olan Resmi Tarih Tezi&#8217;ni tartışıp olgunlaştırmak, tezi daha geniş anlamda tanımak ve tarih ders kitaplarını geliştirmek olarak görülmektedir. Kongre&#8217;nin siyasi iradenin etkisi altında toplandığını Copeaux şöyle açıklar: <em>“ (Kongre tartışmaların bir bölümünde hazır bulunan Mustafa Kemal&#8217;in onuruna dûzenlenmiş büyük bir törendir. O tarihte Gazi artık efsaneleşmiş ve tarih içinde yerini almıştı; Halkevïnin önündeki ata binmiş heykeli sanki tartışmaların ortodoks bir çizgide ilerlemesini gözetim altında tutuyordu. Kongre belgelerinin derlendiği cilt, yeni Türkiye&#8217;nin yaratıcısı, Türk tarihinin varisi ve yapıcısı’ yeni bir tarih yazımının kurucusu olarak bir yarı-tanrı görünümü alan ‘’Türk tarihinin en büyük evladına“ adanmıştır. Atatürk&#8217;ün meşhur sözü “Tarihi yapmak kadar yazmak da önemlidir&#8221;, 1932&#8217;nin o Temmuz günlerinde yaşayan olaya tam anlamıyla denk düşmektedir.</em>’’(53)</p>
<p>İstanbul Erkek öğretmen Okulu öğretmeni olan İhsan Şerifin Kong- re’deki konuşması, tarih tezinin oluşturuluş amacını gösterdiği gibi Kongre nin de amacını ifade eder niteliktedir: ‘’<em>Efendiler&#8230; Kırk beş seneyi geçiyor, tarih okutuyorum. Bu uzun zamanın her senesinde benim çok üzüntülü birkaç günlerim vardır. Bu günler dersimin Türkler bahsine intikal ettiği günlerdir. O zaman anlatış tarzı cansızdır, heyecansızdır. Açıkçası pek yavandır. Sebebi: Asya yaylasını o binlerce senelik ecdat yurduna dair benim de meslektaşlarım kadar pek az bir şey bilişimdir. Bu ne bana ne de talebelerime millet aşkını, milliyet aşkını kana kana içiremeyen bir bilgidir; o günler çalışırım uğraşırım, biraz heyecan duymak için yiyecek gibi kitaplara sarılırım. Okurken her sahife gözümün önünde hakiki bir Asya yaylasıdır. Her satır bir hafriyat sahasıdır. Her kelimenin üstünden bir vesika, bir kitabe, her satırın altından bir abide, bir heykel bir mabet; hasılı Türklüğümle gurur verecek bir şeyler ararım, ararım. Saatler geçer. Nihayet yorgun, nevmit ve meyus kalırım. Kitapları bir tarafa atarım</em>”.(54)</p>
<p>Resmi Tarih Tezi’ni bilhassa okullardan hareketle geniş kitlelere tanıtıp öğretmek hedeflendiği için olmalı, Kongre’ye katılanların çoğunluğunu ortaokul, lise ve öğretmen okulu tarih öğretmenleri teşkil eder. Kongre’ye katılanların 196&#8217;sı ortaokul, lise ve öğretmen okulu tarih öğretmeni, 18’i üniversite profesörü ya da asistanı, aralarında üniversitelerden katılan profesörlerin de olduğu ve çoğunluğunu meclis üyelerinin oluşturduğu 25 kişi de Türk Tarih Kurumu üyesidir.(55)</p>
<p>Kongre, yukarıda da değindiğimiz gibi, &#8221;seçilmiş” veya Behar’ın yerinde tespitiyle “misyoner” öğretmen ve siyasetçi tarihçilerin hakimiyetinde devam eder. Bütün iddia ve görüşler, Türk ırkının en üstün ırk olduğu, Türk dilinin bütün dillerin en mükemmeli ve temeli olduğu noktasında toplanır. Konuyla ilgili olarak Çanakkale Milletvekili Samih Rifat uzun bir konferans verir. Konferansının bir bölümündeki ifadeleri görüşlerinin genel karakterini özetler mahiyettedir: <em>“Tarihten evvel ve sonraki muhtelif devirlerde Hind-avrupaî lisanlar Türkçe’nin uzvi ve mihaniki tesirleri altında kalmıştır. Bünyevi ihtilaflar son teşekkülî tabakalarda gözle görülemeyecek kadar değişmiştir. Misal olarak Türkçe sayı adlarından dört kelimesini ele alalım: Hepimizin bildiğimiz Fransızca quatre kelimesinin dörtten alındığı, hatta başka bir tâbir ile, ikisinin bir olduğu söylenilse Uç kimse itimat etmez. Halbuki bu en kat’î hakikattir. İtalya’nın iptidaî sakinleri olan osk (osque) ların lisanında dört adedinin adı Turutum&#8217;dur. Şark Türkleri de “törut” derler”.(</em>56)</p>
<p>Birinci Kongrenin ağırlıklı konusunu Türklerin ırki temelleri ve ırkî özellikleri teşkil eder. Ancak tespit ve ifadeler bir olguyu dile getirmekten ziyade, Türklere bir ırk tipi biçme ve bu tipin dünyanın en mükemmel ırkı olduğunu ispatlama gayesi taşır. Konuyla ilgili iki konferans özellikle dikkate çekicidir. Söz konusu konferanslardan birisi Dr. Reşit Galip’e, diğeri ise Dr. Şevket Aziz’e aittir. Dr. Şevket Aziz’in bir tespiti şöyledir: “<em>Bendeniz Anadolu’da gezdiğim zaman ne kadar saf, güzel, velüt Türk ırkına tesadüf ettim. Aldığım ölçüler, morfolojik karakterler bu kanaatimi sarsmaz bir imana döndürdü</em>”. (57)Sonra da ırkların ırkî özelliklerini ve bunlar arasında Türklerin karakteristik özellikleri olarak takdim ettiği bilhassa kafa yapıyla ilgili bir çok ölçüler verir ve bunların ırklar arasında karşılaştırmasını yapar.(58) Ulaşılan Türk modeli ise şudur: “<em>Uzun boylu, uzun, beyaz şimali, düz ve kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapaklan çekik olarak değil, ufkî açılan Türk, beyaz ırkın en güzel örneklerinden bindir. (Sürekli alkışlar</em>)”.(59)</p>
<p>Kongre’ye katılanların bir kısmının konuşmalarının doğrudan konusu Türklerin hemen bütün medeniyetlerin kurucusu olduğu teziyle ilgili olmasına karşılık, diğer bir kısmı ise farklı konular içinde de olsa bu tezi gündeme getirir ve ısrarla ifade eder: Bolu Milletvekili Haşan Cemil “Ege Medeniyetinin Menşeine Umumî bir Bakış” isimli konferansında, Eskişehir Milletvekili Prof. Yusuf Ziya “Mısır Din ve İlahlarının Türklükle Alâkası” başlıklı konferansında aynı iddiaları tekrarlar ve ispatlamaya çalışırlar. Örnek olarak, Yusuf Ziya’nın ulaştığı sonuç şudur: “<em>Görüyorsunuz ki, Mısır itikadiyat ve terakkiyatı da Türk itikadiyat ve terakkiyatıdır. Mısır İlahları Türkçe isim taşıyan ilâhlardır”(</em>60). Bu konferansların dışında ise, Türklerin İslam Medeniyetine dahil olduktan sonra gerçekleştirdikleri hizmetleri, Şark’m zayıflamasının nedenleri ve tarih araştırmalarını usûllerine dair kısmen genel havanın dışında kalan konferanslar yer alır.</p>
<p>İkinci Kongre, 20 Eylül 1937’de toplanır ve altı gün sürer. Bu sefer katılanların büyük çoğunluğunu üniversite profesörleri ve araştırmacılar oluşturur. Ayrıca uzmanların yarıdan çoğu Avrupa ülkelerinden gelenlerdir. Bundan da anlaşıldığı kadarıyla Kongre’ye uluslararası nitelik kazandırmak amaçlanmıştır. Kongre’de ele alman konuların fazla çeşitli olmadığı dikkat çekmektedir. Konular belirli uzmanlık alanlarında yer alır. Arkeoloji, dilbilim ve antropoloji esas konulardır. Bu bilim dalları “medeniyet tarihi” anlayışıyla doğrudan bağlantılı bir biçimde ele alınmış ve zaman olarak da tarih öncesi ve tarihin ilk devirleri seçilmiştir.</p>
<p>İkinci Kongre’nin konumunu daha iyi değerlendirebilmek için birincisiyle karşılaştırmakta yarar vardır. İlk farklardan birisi coğrafyayla ilgili görüşlerde göze çarpar. Tarihin köklerinin coğrafya ile açıklanması yaklaşımı Birinci Türk Tarih Kongresi’ndeki önemli tartışma konularından birisi olmasına karşılık, ikinci Tarih Kongresinde ulusal coğrafya anlayışı belirginleşmiş, bütün dikkatler Anadolu toprakları üzerinde toplanmış ve dünya çapında ırksal kök benzerliği arayışları, yerini arkeolojik kalıntılarla kurulacak benzetmelere bırakmıştır. Arkeoloji Birinci Kongre’nin konferanslarından sadece birisinin konusu olmasına karşılık, İkinci Kongre’de ağırlığı teşkil eder. Birinci Kongre de her ne kadar, güdümlü de olsa, tartışmalar görülmesine karşılık, İkinci Kongre tam anlamıyla tartışmasız ve otoriter bir öğretmenin öğrencilerinin ders anlatmaları biçiminde gerçekleşir; tartışmasız, farklı düşünce ve yorumlardan mahrum bir ders. Bunun nedeni ise iki açıdan değerlendirilebilir:</p>
<p><strong>1-</strong>Tarih Tezi mutlak bir zaferle sonuçlanmıştır ya da;</p>
<p><strong>2</strong>-Tarih Kuruntunun üyeleri siyasi önderliğin “bilimselliğine” karşı yeterinde donanımlı değildi”(61)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yeni Bir Ulus İnşa Etmenin Aracı Olarak Dil</strong></p>
<p>Dil, toplumsallaşma sürecinde; düşünce, inanç ve değerlerin taşıyıcısı olarak en önemli araçlardan birisidir. Bu işleviyle de, çoğu zaman ifade edildiğinin aksine, sadece iletişim aracı değildir. Esasen o, “<em>Ulusal varlığın, ulusal bilincin ana dayanağıdır. Yalınlaştırarak söylersek; bireylerin duygu ve düşün evrenini biçimlendiren, onların kişiliklerine damgasını vuran bir varlıktır dil. Böyle olunca bireyleri birbirine bağlayan bir güç olarak da adlandırılabilir. Bağlanma, bütünleşme uluslaşmaya giden yolun başı olduğuna göre ulus olmanın da başat koşullarından biridir dil”.(</em>62)</p>
<p>Bir ideolojinin temel özelliklerinden birisi ve hatta en önemlisi; tanıtma işlevini yerine getirmesidir. Her ideoloji “kendisini” dille ifade eder ve “diğerlerini” dille reddeder. Dilin önemi de burada açığa çıkar. Çünkü, “her ideoloji, tıpkı bir steno alfabesi gibi, ortam ve son derece basit bir konuşma ve anlaşma dili oluşturur”.(63)</p>
<p>Böylelikle de ideolojinin daha önemli bir başka fonksiyona imkân sağlanmış olur: ideolojinin siyasal, ekonomik, yasal, toplumsal yapıya yansıyan otoritesini meşrulaştırır; statükoya meşruluk zemini hazırlayarak devamını sağlar. “<em>Bir ideolojinin en önemli görevi, mevcut durumu (statüs guo) meşrulaştırmaktır. Daha açık bir ifadeyle mevcut siyasi, iktisadi ve hukuki rejim ile bu rejimin varlığını ve devamını sağlayan, bu rejimin ve kurumların toplum tarafından benimsenmesini mümkün kılan güç, ideolojidir. Böyle bir fonksiyonu görebilmek için ideolojinin “tutarlı kurallara” sahip olması ve bunları mümkün olduğu ölçüde basit ve açık bir biçimde ifade etmesi gerekir”</em>. (64)Dil ise bir meşruluk aracı olarak daha çok bu aşamada işlev üstlenir. Dilin, yeni bir rejimin meşruiyetini sağlamak için, hangi boyutlara varan zorlamalarla uygulandığını, Nazi Almanyasında en ilginç örnekleri ile görebiliriz.</p>
<p>Nazi döneminde, Alman sözlük ve ansiklopedileri taranmış, bazı sözcükler sözlük ve ansiklopedilerden çıkarılmış, değiştirilmiş veya yenileri eklenmiştir.(65) Bu durumun somut örneklerini “Meyer Lexion” ansiklopedisinin 1936 basımında görmek mümkündür. Ansiklopedi de yeni veya yeniden tanımlanmış sözcüklere bakıldığında hepsinin de Nazi ideolojisine uygun şekilde anlamlandırıldıgı ve bu işlemin, bir sözcüğü herhangi bir şekilde anlamlandırmadan da öte, o sözcüğün bir ideolojinin insanlar arasında naklini sağlayan köprüye dönüştürüldüğü görülür. (66)Ayrıca bu ansiklopedinin 1924 ve 1936 basımlarının karşılaştırılması sonucunda sözcükleri anlamlandırma yönüyle bulunan farklılıklar, dilin ideolojik boyutunu göstermesi açısından çok önemlidir. Bu konuda şu bir kaç sözcüğü dikkate alabiliriz: Blutschande: <em>“anne veya kardeşle cinsel ilişki</em>” (1924), “<em>Aryan olmayan biri ile yakın ilişki”</em> (1936); Abstammunsnachweis: <em>“sığır yetiştirme</em>” (1924), “<em>Aryan soyundan gelen birisinin soy sertifikası”</em> (1936); Blutvergiftung: ”<em>kan zehirlenmesi</em>” (1924), “<em>insanların ve ırkların bozulması”</em> (1936); Fanatisch: “<em>Fanatik, olumsuz anlamı olan sıfat</em>” (1924), “<em>Fanatik, olumlu anlamı olan bir sıfat</em>” (1936); Intellect: <em>“yaratıcı yetenek</em>” (1924), “<em>İçgüdüden farklı olarak&#8230; eleştirici, bozguncu, yıkıcı nitelikleri belirleyen bir terim”</em> (1936); Konzentrantionslager “<em>Ingiltere’de Boerler için kurulan kamplar&#8230; burada, kadınlar ve çocuklar kitle halinde öldüler”</em> (1924), <em>“Alıkoyma ve eğitme kampları, daha iyi bir terimdir. Nasyonal Sosyalist, Devletin düşmanlarını eğitmek, onları zararsız duruma getirmek, topluluğa yararlı üyeler olarak değiştirmek için kurulmuştur”</em> (1936); Hass: “Nefret” (1924), <em>“Doğru tarafa yöneldiği zaman nefretin olumlu bir anlamı vardır. Kuzey kahramanca nefreti, Yahudilerin korkakça nefreti ile büyük bir çelişki içindedir</em>” (1936).(67)</p>
<p>Ayrıca, Nazi iktidarı döneminde Basın Bürosu tarafından gazetelere verilen emirlerde hangi kavramların kullanılıp kullanılmayacağının belirtildiğini biliyoruz. Bunlardan bazı örnekler görmek yararlı olabilir: 1 Eylül 1934: “Başbakan Göring’in “<em>Alman halkının hepsi pilot olmalıdır” sözü, dış siyaset nedenleriyle basından çıkarılmalıdır”</em>; 27 Haziran 1937: <em>“Yeni hükümete göre, “propaganda” yasal olarak korunan bir sözcüktür, kötü anlamda kullanılamaz..Bize hizmet ettiği zaman “propaganda”, karşımızdakilere hizmet ettiği zaman “kışkırtma” denecektir</em>”; 13 Aralık 1937: “<em>Bugünden başlayarak, “Milliyetler Cemiyeti” teriminin Alman basının da kullanılamayacağı ivedi bir buyrukla belirtilmiştir. Bu sözcük artık yok</em>”; 11 Eylül 1939: “<em>Kahraman sözcüğü sadece Alman askerleri için kullanılabilir”;</em> 16 Kasım 1939: “<em>Barış” sözcüğü Alman basınından çıkarılacaktır</em>”; 16 Ekim 1941: “<em>Bundan böyle Sovyet veya Sovyet Rusya askerlerinin sözü edilemez. Onlar için söylenebilecek sözler, Sovyet ordusunun üyeleri veya sadece Bolşevikler, canavarlar ve hayvanlardır</em>”; 3 Haziran 1942: “<em>Yurtsever” sözcüğü, olumlu anlamda bile olsa, bundan sonra kullanılamaz</em>”; 16 Mart 1944: “<em>Propaganda ve Kamuoyu Aydınlatma Bakanlığının uyrukları gereğince &#8220;felâket” sözcüğü Alman dılinden tümüyle çıkarılmıştır”(68)</em></p>
<p>Türkiye’de Cumhuriyet döneminin devrimci kadroları için dil, arzulanan toplumsal ve zihinsel dönüşümü sağlamada bilhassa dikkate alınan bir unsur olmuştur. Süreç alfabe devrimiyle başlar ve birkaç yi! Gün sonra da bizzat dilin kendisine yönelerek dilde de devrim süreci başlatılır. Bütün bu süreçte güdülen gayenin ise şeklen ve muhteva olarak geleneksel unsurlarla irtibatı kesmek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Alfabe ve terimler değiştirilmek suretiyle “dini” geçmişiyle hemen hemen hiç bir irtibat kalmamış bir toplum inşa gayretinin önemli bir boyutu gerçekleştirilmeye çalışılır. Ancak, şunu hemen herkes kabul ediyor ki, dilde devrim sürecini başlatan Mustafa Kemal dil uzmanı değildi ve bu yönde herhangi bir eğitim de almamıştı. Burada cevabı aranması gereken soru şudur: “Mustafa Kemal dil uzmanı olmadığına göre, niçin dile müdahale gibi bir girişimin başlatıcısı olmuştur?” Bu sorunun cevabı aranmalıdır ve bu cevabın özel ve oldukça uzun araştırmaları gerektirdiği açıktır. Ancak, cevap ne olursa olsun, şurası kesindir ki “resmi ideolojinin” taraftarları, Mustafa Kemal&#8217;in dilde giriştiği devrimi onun kişisel “meziyetlerine bağlama eğiliminde olmuşlardır.</p>
<p>Üstelik, Mustafa Kemal’in, bir süre sonra dilde devrim anlamına gelen dili sadeleştirme sürecinden geriye dönüşü tercih etmesine rağmen. ‘<em>’Atatürk, eğitim görerek yetişmiş bir dilci değildi. Ne ki güçlü bir sezgisi, eleştirel bir gözlem gücü vardı.</em>’’(69) “<em>Eşsiz zekası ve ele aldığı en geniş, en derin boyutlarıyla düşünmede gösterdiği olağanüstülük, başka konularda olduğu gibi, dil konusunda da başarısını bu yüksekliğe çıkardı. Hiçbir zaman doğmanın tutsağı olmadı. Bütün atılımlarında &#8220;us&#8221;a, “bilime değer verdi’’ .(</em>70) Buna göre, dil konusunda uzman olmamasına rağmen, Mustafa Kemal&#8217;in dili sadeleştirme ve Türkçe&#8217;yle ilgili tezler ileri sürmesinde kendi kişisel düşüncelerinin dışında herhangi bir kaynağı ve dayanağı olmamıştır, gayesi ise “w&#8221; ve ”bilim”de özdeşen zihniyeti inşa etmektir.</p>
<p>Moshe Nahire göre(71) “Dil Planlamasını ismi de verilen ve bu rejimin dile müdahalesi anlamına gelen girişimlerin gayesini beş ayrı başlık altında toplamak mümkündür:</p>
<p><strong>1-</strong> Ele alınan dilin doğru kullanım yollarını gösterme, öğretme ve o dilin doğallığını koruma.</p>
<p><strong>2-</strong> Eski bir dili yeniden canlandırıp işlek hale getirme,</p>
<p><strong>3-</strong> Dili geniş kitleler için doğru kullanılır hale getirme.</p>
<p><strong>4-</strong> Bir toplum/millet için bir ustandart dil” tespit etme ve bunu yaygınlaştırmayı sağlama</p>
<p><strong>5-</strong> Yeni terimler yapma</p>
<p>Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde rejimin dile müdahalesi, bu gayelerden öncelikle ve hatla tamamıyla dördüncü başlıkta belirtilenle ilgilidir. Ancak bu gayeye ulaşmaya yardımcı olması yönünde beşinci başlıkta belirtilen gayeye de sahip olunduğu tespit edilmekledir.</p>
<p>Fakat bu gayeler çoğu zaman açıkça ifade edilmemiş, Talat Tekin’de karşılığını bulduğu üzere; biraz daha faklı muhtevada ifade edilmiştir. Tekin’e göre dilde reform sürecini başlatmanın iki nedeni söz konusu olmuştur:</p>
<p><strong>1-</strong>Türk dili millileştirilmeli, yani yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılmalı ve herkesin anlayabileceği bir ortak dil haline getirilmelidir.</p>
<p><strong>2-</strong>Türk dili bilinçli olarak işlenmek suretiyle zenginleştirilmelidir”. Tekin’e göre Mustafa Kemal’in bu iki durumla ilgisi şudur: “Bu fikirlerden birincisi yeni değildi. Meşrutiyet devri Türkçülerinin ortaya attıkları ve gerçekleştirmeğe çalıştıkları bir fikirdi. İkincisi, yani Türk dilinin bilinçli olarak işlenerek zenginleştirilmesi fikri ise yeniydi ve Cumhuriyet Türki-yesinin devrimci lideri tarafından ilk defa olarak ortaya konuyordu: “Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin&#8230;” Atatürk’ün giriştiği dil reformu karakteristik vasfını daha çok bu ikinci fikirden alır”(72)</p>
<p>Ancak, teoride dile getirilen bu gerekçelerin pratiğe yansıması daha başka yönde olur. Türkçe’nin boyunduruğundan kurtarılacak dillerle Arapça ve Farsça kastedilir. Bu nedenle Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri atıp yerine “öztürkçe” kelimeler “icad” etme sürecine girilir. Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasıyla gelinen safha ise çok ilginçtir. Gelinen süreci göstermesi açısından 3 Kasım 1934 yılında İsveç Veliahdı Prens Gustaf Adolf Çankaya’da ağırlandığı zaman Prens’e karşı Mustafa Kemal’in yaptığı konuşma bunun önemli bir örneğini teşkil eder: <em>“Avrupa&#8217;nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu</em>”.(73) 3 Mayıs 1934 tarihinde havacılıkla ilgili olarak Etimesgut’ta yaptığı konuşmada ise şunları söyler: <em>“Türk&#8230; üzelden tanıma kapasitesini göstererek kapsal bir dölenle, toprağı ve onun türlü ürünlerini insanlığa verimli kılmış; okan denizlerde göğüslemedik dalgalar bırakmıyarak, insanlığa genlik veren kültür yolları açmıştır”.(74)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dilde Devrim Süreci ve Mimar(lar)</strong></p>
<p>Goloğlu’nun açıklamaları ve naklettiği bilgiler esas alınırsa, dilde reform Dilde Devrim Süreci ve Mimar(lar) sürecinin esas mimarı İsmet İnönü&#8217;dür. Süreci İsmet İnönü anlatır ve daha sonra bayrağı Mustafa Kemal alır. Goloğlu bu konuda 1929 yılının Şubat ayını başlangıç tarihi olarak zikreder. İnönü, söz konusu tarihte Türkçe sözlük hazırlamak için toplanan komisyona karşı yaptığı konuşmada, hazırlanması arzulanan sözlüğün nasıl olması gerektiğiyle ilgili açıklamalarda bulunurken, o ana kadar hiç duyulmamış sözcüklerle konuşmasını sürdürür. Konuşmayı aynen nakleden Goloğlu, konuşmanın sonuna şu notu eklemek zorunda kalır: “İsmet Paşa’nın bu konuşması [kitaba] aynen konulmuş, sözlerin anlamları üzerinde herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Çünkü bu konuşmada geçen bir çok kelimelerin karşılığını bulmak mümkün olmamıştır”.(76) İsmet İnönü bu “aşırı” tutumun gün geçtikçe daha da yoğunlaştırarak devam ettirir. Örneğin, Tak-rir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükten kalkışı nedeniyle yaptığı konuşmada, o güne kadar hiç duyulmamış şu sözcük ve deyimlere yer verir:</p>
<p><em>Devlet başı, gez, sarsı, sürüklendiren, azgınlara us, kısa yoldan basamağa çıkmaz kızgısı, her yenli engin taşkınlık, engin noktası, seğirdim, değimli netice, düşünceleri durultmak, devlet durakları, yerleşkin, yetik, yüzlerce yılların ezgileri</em>. İsmet İnönü 8 Temmuz 1929’da Ankara Hukuk Okulu’nun diploma törenindeki konuşmasına da o güne kadar hiç duyulmamış “Değimli Hanımlar, Değimli Efendiler” diye başlar ve yine benzer şekilde sürdürür.(77)</p>
<p>Bir süre sonra, İnönü’nün başlattığı sürece Mustafa Kemal&#8217;de dahil olur ve dilde reform sürecinin liderliğini ele alır. İnkılapçı kadronun sorunu Arapça ve Farsça iledir. Önemli olan bu dillerden gelen ve onların etkisi taşıyan kelimelerin atılmasıdır. Onların yerine icat edilenler veya Batı’dan alınanların ne olduğu hiçbir şekilde önem arz etmemektedir.</p>
<p>“Esas itibariyle Fransızca’dan olmak üzere üç büyük Batı dilinden -ve bu arada arkaik Türkçe’den- kelimeler ufak değişmelerle Türkçe’ye aktarılmaya başlanır. Fransızca’daki “image” ve “sembole” kelimelerinin imge ve simge şeklinde adapte edilmesi bu hareketin hâlâ ısrarla yaşatılan örnekleridir&#8230; inkılapçılara göre Batı dilinin aslı zaten Türkçe idi, biz onlardan kelime aldığımız taktirde kendi malımızı almış oluyorduk”.(78) Bu süreçte İngilizce’nin “okay” kelimesi alınarak yazıldığı gibi okunur ve Meclis’te milletvekilleri bir konuşmayı tasvip ettikleri zaman “Okay” diye bağırırlar. Meclis Başkanı, oylamalarda “kabul edenler, etmeyenler” anlamında “onay bulanlar bulmayanlar” der ve kabul eden milletvekili “ofeay” diye bağırır. Yeni kelimeler her alanda olabildiğince yaygınlaştırılır ve kullanılması için bâyûk gayretlerle çalışılır. Orduda dahi, yen kelimelerin teşkil ettiği sel olabildiğince etkili olur. Nöbet yerine ‘geziğ’,devretmek yerine de ‘avnamak’ denilir.Sonuçta da odukça ilginç ve daha da önemlisi garip cümleler oluşur.Örneğin;’nöbet devrettiğini arz ederim’anlamında olmak üzre şu cümle söylenir:’Geziği avnadığını sunarım bayım.’’(79)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dil Devriminden Geri Dönüş</strong></p>
<p>1929’da girilen ve 1934 yılında zirvesine ulaşan süreç bazı sıkıntıları da beraberinde getirir. Kelime icadı artık bir salgına dönüşmüş ve hiç kimse kimseyi anlayamaz olmuştur. Sonuçta, Cumhuriyetin devrimcî kadroları ikiye bölünürler. Bazıları hu sürecin zamana yayılmasını ve Kalka benimsetilerek sürdürülmesini savunurken, aralarında lider kadronun da bulunduğu diğer taraf he vakit yitirmeden yeni kelimeler bulmak veya icat etmek ve bunları hemen dile ve millete mal etmek taraftandır. Bu iki kesim arasında tartışmalar gün geçtikçe yoğunlaşır. Fakat lider kadro taraf olduğu için, girilen sürecin yanlışlığını savunanların sesi zayıf çıkar, itirazları pasif kalır. Mustafa Kemalin huzurunda yaşananlarsa ulaşılan aşamayı göstermesi açısından önemlidir. ‘’<em>Normal gelişimi biryana iterek yepyeni kelimelerle dili bir anda özelleştirebildiklerini sanan Besim Atalay ile arkadaşları, bir gün, Atatürk’ün düzenlediği bir toplantıda konuşmuşlar, görüşlerimi savunmuşlardi. Sonra Atatürk, hazır bulunanlara teker teker düşüncelerini sormuştu İlk ters karşılığı Yunus Nadi Bey vermiş, Atatürk&#8217;te onu masadan kaldırmış.Buna rağmen Falih Rıfkı da,yapma kelimelerle dilin aranımayacağını söylemiş,o da masada kaldırmıştı.Cevap verme sırası Necmeddin Sadak Bey’e gelmişti.Fakat O,ötekiler gibi ters cevap vermemiş,hemen ayağa kalkarak saygı ile önünü iliklemiş ve cesaret,güçlükler karşısında zerafete devamdır.’yollu tarige uygun olarak son derece nazik bir davranışla;’’Paşam müsadee ederseniz bende masadan kalkayım’’demişti</em>.(80)</p>
<p>Girilen süreçten şikayetçi olanların sayısı her gün artar.İsmet İnönü de,reform sürecini başlatan olmasına rağmen,mevcud durumdan şikayetçi olur.Falih Rıfkı’nın bildirdiğine göre,İsmet İnönü şikayetini şöyle dile getirir:<em>’’Konuşamıyoruz,dilsiz kaldık’</em>’(81)Sonuçta M.Kemal reform sürecinin yanlış geliştiğini alar ve geriye dönüş yapar.Falih Rıfkı’nın yazdığına göre dönüşüyle ilgli şunları söyler;<em>’’Çocuk,beni iyi dinle&#8230;Türkçe’nin hiçbir yabancı dile ihtiyacı olmadığını söyleyenler iddialarını tecrübe ettik, Bir çıkmaza girdik. Dili bu çıkmazda bırakamayız. Tabii yola döneceğiz</em>.’(82) Böylelikle girilen süreçten geriye dönüş başlar; Mustafa Kemal “1935 yılından itibaren yapma kelimelerle dili özleştirip arıtma çabalarından ve bu yoldaki görüşten ayrıl [ır], yine kökü dilde olan sözcüklerin bilimsel araştırmalarla geliştirilmesi ve toplumca benimsenerek kullanılması suretiyle dilin zamanla özleştirilmesi görüşünü benimse[r]”.(83)</p>
<p>Onun bu dönüşünün en önemli işaretlerinden birisi, Yugoslav Kralı Aleksandr ile Fransa Dışişleri Bakanı M. Bartu’nun bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine Yugoslav Kral naibine gönderdiği telgraf olur. Telgraf şöyle başlar ve devam eder: ‘’<em>Yugoslavya Kralı Haşmetlû Alexandr Hazretlerine karşı yapılmış olan vahşiyane suikastı büyük bir teessürle haber aldım. Sadık bir dostu ve samimi bir kardeşi olmakla müftehir bulunduğum büyük kralının vefatıyla Yugoslavyanın duçar olduğu elim ziya bütün Türk milleti tarafından da aynı şiddetle hissedilecektir&#8230;”.(84)</em> Bu ifadelerin dil devriminde gerçekleşen geri dönüşün delili olduğunu anlamak için, yukarıda naklettiğimiz İsveç Veliahdı Prens Gustaf Adolfa karşı Çankaya’daki konuşmasına bir kez daha bakmak yeterli olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dil Devriminin Aşamaları ve Güneş Dil Teorisi</strong></p>
<p>Bazı araştırmacılara göre(85) Mustafa Kemal’in şahsında ve önderliğinde gerçekleşen dilde reform sürecini üç devreye ayırmak gerekir:</p>
<p><strong> Birinci devre: Aşırı özleştirmecilik; tasfiyecilik devresi:</strong> 12 Temmuz 1932 günü Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla başlar ve 1934 yılında Tarama Dergisi&#8217;nin yayınlanmasına kadar devam eder. Bu dönemde dilde tam anlamıyla bir tasfiye uygulaması sürdürülür ve bu faaliyetler Mustafa Kemal’in önderliğinde yürütülür. Devrenin başında, 26 Eylül 1932 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal’in başkanlığında Birinci Dil Kurultayı toplanır ve 9 gün süren Kurultay sonunda yürütülecek reform faaliyetleri kararlaştırılır. “<em>Osmanlıca’daki Arapça- Farşça kelimelerin Türkçe karşılıklarını çıkarmak için Dil Kurumu ve çevresindekiler ce hummalı bir faaliyete girişildi. Bir yandan halk dilindeki kelimeler derlenirken, bir yandan da eski eserler, sözlükler ve yazılı bilgiler taranmak suretiyle Türk dilinin asıl kelime hâzinesinin tespitine çalışılıyordu. Bu derleme ve tarama sonunda elde edilen malzeme, Osmanlıca&#8217;dan Türkçe&#8217;ye Söz Karşılıkları: Tarama Dergisi adıyla 1934’te yayımlandı”</em>.(86)</p>
<p>Bu arada her gün icat edilen veya yeniden diriltilen arkaik kelimelerden teşekkül eden ilginç bir dil doğar ve Mustafa Kemal de bu dili konuşma ya büyük özen gösterir. Örneğin;1 Kasım 1934 ve 1 Mart 1935&#8217;leki Meclis açış konuşmalarında gerekse bu tarihlerde muhtelif vesilelerle yaptığı konuşmalarda pek çok yeni kelime kullanır. Millet Meclisi yerine, ‘’komutay&#8221;, milletvekili yerine “saylav”, dünya yerine acun”, millet yerine “ulus”, milletlerarası yerine “arsı-ulusal”, siyaset yerine “siyasa&#8221;, siyasi yerine “siyasal”, ticaret yerine “tecim”, refah yerine “genlik”, faaliyet yerine “kınav”, hazır yerine “anık”, asil yerine “soyak” der. Yurttaş-ların özel ve genel asığlan ve genlikleri, ayrasız göz önünde tutulmuştur” gibi cümleler kullanır.</p>
<p><strong>İkinci devre:</strong> <strong>Mutedil özleştirmecilik; tereddüt devresi:</strong> Bu devre 1934 yılında Tarama Dergisi nin yayınlanmasından başlar ve 24 Ağustos 1936 günü Güneş-Dil Teorisi’nin ilanına kadar devam eder. Önceki devrede yoğun şekilde yürütülen, Arapça ve Farsça asıllı bütün kelimelerin kullanılmaması gayreti büyük bir sıkıntı yaratmaya başladığı ve bu sıkıntının kelime uydurmakla aşılamayacağı bu devrede anlaşılmaya başlanır. O günlerde yaşanan sıkıntıları açıklaması itibarıyla Falih Rıfkı’nın naklettikleri ilginç ve anlamlıdır:</p>
<p>“<em>Atatürk denemeden yılmayan ve denemenin ara sıra gülünç de olsa, bütün külfetlerine katlanan gözü pek bir devrimci idi. “Türkçenin öz gücü nedir, anlayalım” dedi ve hepimizi hiçbir yabancı söz kullanmadan yazmaya ve konuşmaya davet etti. O günlerde beş on satır yazabilmek için yemek masası etrafında dört döndüğümü hatırlarım. Yunus Nadi daha kolayını bulmuştu: Osmanlıca yazıyor, içeride Tarama dergisinden öztürkçeye çevirtiyordu. Ertesi gün kendi yazdıklarım kendi anlayamıyordu</em>”.(87) Bu ve benzeri nedenlerden dolayı dilde reform sûrecinde geriye dönülmeye başlanır ve bir önceki devreye oranla tekrar geleneksel dil ağırlıklı olarak kullanımına geçilir.</p>
<p><strong>Üçüncü Devre: Güneş-Dil Teorisi; özleştirmeyi ret ve yaşanan Türkçe&#8217;ye dönüş devresi:</strong> Bu devre 24 Ağustos 1936 günü Güneş Dil Teorisi&#8217;-nin ilanıyla başlar Mustafa Kemal&#8217;in ölümüne kadar veya bazılarına(88) göre de 1937 yılına kadar devam eder. Bu devreyi 1937 yılına kadar devam ettirenlerin gerekçesi 1937 yılından itibaren Mustafa Kemal&#8217;in bu teoriyi de terk eniği kanaatidir. Bu devrenin esasında eskiye dönüş olmasına, yani 1930’lardan itibaren girilen sürecin yanlışlığını kabul ediş devresi olmasına rağmen, Güneş-Dil teorisi gibi hiçbir bilimselliği ve tutarlılığı olmayan görüşlerle(89) 1930’lardan beri devam eden süreci devam ettiriyor imajı veren bir konuma girilme nedenini Mustafa Kemal in kişiliğinde aramak gerekmektedir, ünce şunu belirlemek gerekmektedir ki, 4-5 yıllık bir süreç sonunda Mustafa Kemal dilde reform çalışmalarının tutmayacağını, eğer bu çalışmalar yürütülürse elde bir dil kalmayacağını anlamıştır. Bunu Falih Rıfkı’ya şöyle ifade eder: ‘<em>’Çocuk, dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur”.(90)</em> O halde geri dönmek, ve daha önce Türkçe değil diye atılanlara, aşağılanlara tekrar sahip çıkmak gerekmektedir. Mustafa Kemal bunu açıktan ve doğrudan yapmaz.</p>
<p>Sadri Maksudî’nin ifadesiyle “rical”ı kabul edecek bir kişiliğe sahip değildir: “Kendisi büyük bir kumandandı. Ric’at hissini verecek herhangi bir hareketten sakınıyordu”(91). Bu nedenle esasında Arapça ve Farsça’da olsa, bütün dillerin Türkçe’den çıktığı teorisi ortaya atılır. Teoriye göre; Türkçe ilk ve ana dildir, diğer bütün diller Türkçe’den doğmuştur. Artık Arapça ve Farsça temelli kelimeleri atmaya, aşağılamaya gerek kalmamıştır. Rahatlıkla kullanılabilir. Çünkü dillerin <em>“aslı zaten Türkçe idi, biz onlardan kelime aldığımız takdirde kendi malımızı almış oluyorduk</em>”. Böylelikle geri atılan adım, “geri adım” olarak değerlendirilmeyecektir. Bu konuda bir örnek olarak “hüküm” kelimesinin nasıl Türkçeleştirildiğini zikredebiliriz:</p>
<p>Falih Rıfkı anlatıyor; “<em>Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmıştık. Sağımda Naim Hazım Hoca, solumda Yusuf Ziya. Sıra “hüküm” kelimesinde. “Bir karşılığı yoksa alıkoyalım” dedim. Naim Hoca’da, Yusuf Ziya da “Olamaz” dediler&#8230; Hayli tartıştık. Toplantıdan sonra Asya Türk lehçelerini pek iyi bilen Prof. Abdulkadir İnan bana gelerek: “Hiç üzülmeyin, “hüküm” kelimesini yarın Türkçe yaparız Falih Bey” dedi. Ve ertesi gün usulca elime bir pusula verdi. Radloff a göre bazı Türkçe lehçelerinde “ök” akıl demekmiş, “tik&#8221; şekline girdiğini gösteren örnekler de kağıtta yazılı idi. Bir uzak lehçede “um”, “üm”le isim yapıldığı üzerine de bilgi edinmiştim. Alt tarafı kolaydı: ük,üküm kullanıla kullanıla “hüküm” olmuştu. Toplantıda “Hüküm Türkçedir” dedim ve sabahleyin öğrendiklerimi sayıp döktüm. İki hoca da susa kalmışlardı. “Uydurma” demeyeyim de “yakıştırmacılık” ilminin temelini atmıştık”(94) </em>Sonuç olarak gelinen aşamayı ifade etmesi açısından Yunus Nadi’nin ifadeleri dönemin genel özelliğini özet biçiminde açıklar mahiyettedir<em>: ‘’Gazi gayet tılsımlı bir anahtar buldu. Öyle bir anahtar ki en yabancı sandığımız kelimeler bile Türkçe oluveriyor”.(95)</em></p>
<p>Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;311-343</p>
<p><strong>1.yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="EkxMWjR1lt"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-1/">Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-1/embed/#?secret=OnxzjSZRxf#?secret=EkxMWjR1lt" data-secret="EkxMWjR1lt" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1</strong>.Berger, Modernleşme ve Bilinç, 85; Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 125</p>
<p><strong>2.</strong>Savaş,, “Atatürkçü İdeoloji ve Çağdaş İdeolojiler”, s.315</p>
<p><strong>3</strong>.Apter, Some Conceptual to the Study of Modernization, s. 237</p>
<p><strong>4.</strong>The New International Webster’s Comprehensive Dictionary of the English Langu­age</p>
<p><strong>5</strong>.Ergil, ideoloji ve Milliyetçilik, s.65</p>
<p><strong>6</strong>.Ergil, ideoloji ve Milliyetçilik, s.65</p>
<p><strong>7</strong>.Bell, “Ideology and Soviet Politics”, s.591-603</p>
<p><strong>8</strong>.Tüzük için bkz: Tunçay, T.C.’de Tek-Parti İdaresinin Kurulması, s.381,382</p>
<p><strong>9</strong>.Behar, <em>İktidar ve Tarih,</em> s. 90, 91</p>
<p><strong>10.</strong>Program için bkz: Tunçay, <em>T.C.’de Tek-Parti İdaresinin Kurulması,</em> s.447-454</p>
<p><strong>11</strong>.İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazılan, s.   22</p>
<p><strong>12.</strong>Sayan, “Türkiye’de Dinin Denetim İşlevi”, s. 176</p>
<p><strong>13</strong>.CHP Dördüncü Büyük Kurultayı Tutalgası, s. 45</p>
<p><strong>14.</strong>Temuçin, Kadrocular ve Kadro Hareketi, s.144</p>
<p><strong>15.</strong>Şakiroglu, “Tarih ve Halk Bilgisi Çalışmaları”, s. 835</p>
<p>16.Giritli, “Harf İnkılabı ve Atatürk”, s.31, 35</p>
<p><strong>17</strong>.Aydemir, <em>Tek Adam Mustafa Kemal;C.</em> Ill, s. 433</p>
<p><strong>18</strong>.Aydemir, <em>Tek Adam Mustafa Kemal, C.</em> Ill, s. 434;</p>
<p>Esasında bu görüşü, Türkiye’nin model arayışına girdiği ve Avrupa’daki milli­yetçi/totaliter devletleri kendisine yakın bulduğu bir zamanda Tarih ve Dil ko­nusunun gündeme gelmesi pek tabiîdir. Kanaatimiz odur ki, yeni bir ulus ya­ratma anlayışının ürünü olarak açığa çıkan görüş ve çalışmalar Avrupa esinti­lerinin bir sonucudur. Ancak Bu durum bir kıvılcımı gerektirmiştir ve o kıvıl­cım da Şevket Süreyya’nın anlattığı olay olmuştur.</p>
<p><strong><em>19.</em></strong><em>Copeaux,</em><em> </em><em>Türk Tarih Tezinden Türk-lslam Sentezine,</em> <em>s. 38</em></p>
<p><strong>20</strong>.Tunçay, <em>T.C.’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması,</em>       s. 300</p>
<p><strong>21.</strong>Tunçay, <em>T.C.’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması,     s.</em>         300</p>
<p><strong>22.</strong>Goloğlu, <em>Tek Partili Cumhuriyet,</em> s. 68</p>
<p><strong>23</strong>.Goloğlu, <em>Tek Partili Cumhuriyet,</em> s. 69</p>
<p><strong>24.</strong>Aydemir, <em>Tek Adam Mustafa Kemal, C.</em> 111, s. 433, 434</p>
<p><strong>25</strong>.Izgi, “Atatürk’ün Tarih İlmi Hakkındaki Düşünceleri”, s.   133</p>
<p><strong>26</strong>.lzgi, “Atatürk’ün Tarih İlmi Hakkındaki Düşünceleri”, s.   137</p>
<p><strong>27.</strong>Mardin, “Laiklik İdeali ve Gerçekler”, s. 384</p>
<p><strong><em>28</em></strong><em>.Goloğlu,</em><em> </em><em>Tek Partili Cumhuriyet,</em> <em>s. 68</em></p>
<p><strong>29.</strong>Resmi Tarih doğrultusunda basılan ve okullarda ders kitabı olarak okutulan “Tarih’’ler ve “<em>Türk Tarihinin Ana Hatları”</em> bunun açık delilleridir.</p>
<p><strong><em>30.</em></strong><em>Tunçay,</em><em> </em><em>T.C.’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması,</em> <em>s. 302, 303</em></p>
<p><strong><em>31.</em></strong><em>Kocatürk,</em><em> </em><em>Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri,</em> <em>s. 138</em></p>
<p><strong><em>32.</em></strong><em>Kocatürk,</em><em> </em><em>Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri,</em><em> </em><em>s.</em> <em>138</em></p>
<p><strong>33</strong>.Akurgal, “Tarih İlmi ve Atatürk&#8221;, s. 583</p>
<p><strong>34</strong>.Söz konusu heyetin listesi ve görev dağılımı için bkz; Şakiroğlu, “Tarih ve Halk <em>Bilgisi</em> Çalışmaları”, s.837</p>
<p><strong><em>35.</em></strong><em>Behar,</em><em> </em><em>İktidar ve Tarih,</em> <em>s. 93</em></p>
<p><strong>36</strong>.Birinci <em>Türk</em> Tarih Kongresi, s.6 (Maarif Vekili Esat Beyin açlış konusmasından</p>
<p><strong><em>37.</em></strong><em>Birinci Türk Tarih Kongresi,</em> s. 14, 15 (Muallim İhsan Şeref Bey’in konuşmasın­dan)</p>
<p><strong>38</strong>.Birinci Türk Tarih Kongresi, s.175</p>
<p><strong>39</strong>.Birinci Türk Tarih Kongresi, s.400</p>
<p><strong>40</strong>.Şakiroğlu, “Tarih ve Halk Bilgisi Çalışmaları”, s.852; Boran, “Darülfünûn Hatı­raları”, s. 23</p>
<p><strong>41</strong>.Bkz: Birinci Türk Tarih Kongresi, s.42-47</p>
<p><strong>42</strong>.Behar, <em>iktidar ve Tarih,</em> s. 157</p>
<p><strong>43</strong>.Behar, iktidar ve Tarih, s. 122</p>
<p><strong>44.</strong>Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının yazarları arasında Afet İnan, Mehmet Tevfik, Akçura Yusuf, Samih Rifat, Reşit Galip, Haşan Cemil, Sadri Maksudi, Şemseddin, Vasıf, Yusuf Ziya vardır. Kitap, bu şahıslar tarafından tercüme ve telif yoluyla oluşturulmuştur. İstanbul’da Devlet Kitapları tarafından basılmış­tır. Bu kitapla ilgili olarak şu üç çalışma önemlidir: İsmail Beşikçi, Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Ankara 1991; B. Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937)), Afa Yayın­cılık, İstanbul 199; Semavi Eyice, “Atatürk’ün Büyük Bir Tarih Yazdırma Teşeb­büsü: Türk Tarihinin Ana Hatları”, Belleten, XXXII, 1968.</p>
<p><strong>45</strong>.“Türkiye’de 20. yüzyılın ulusal bilinci ve tarihyazımı, sönen Osmanlı lmpara- torluğu’na karşıtlık içinde biçimlendi. Tarihin bu anma gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu zaten daha eskiden başlamış bir yergi kampanyasının hedefi du­rumundaydı” (Copeaux, <em>Türk Tarih Tezinden Türk-Islam</em> Sentezine, s. 15)</p>
<p><strong>46</strong>.Behar, <em>iktidar ve Tarih,</em> s. 106</p>
<p><strong>47</strong>.Ortamektep için Tarih, C.I, s. 20</p>
<p><strong><em>48</em></strong><em>.Ortamektep İçin Tarih,</em> C.I, s. 112, 119, 134</p>
<p><strong>49</strong>.Tarih, <em>C.II,</em> s. 46</p>
<p><strong><em>50</em></strong><em>.Tarih,</em> C.IV, s. 6</p>
<p><strong><em>51.</em></strong><em>Tarih,</em> C.IV, s. 187</p>
<p><strong>52</strong>.Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-lslam Sentezine, s. 45</p>
<p><strong>53.</strong>Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-lslam Sentezine, s. 45,46</p>
<p><strong>54.</strong>Birinci Türk Tarih Kongresi, s. 14</p>
<p><strong>55</strong>.Birinci Türk Tarih Kongresi, s.VII-XIII</p>
<p><strong><em>56</em></strong><em>.Birinci Türk Tarih Kongresi,</em> s.59 (Çanakkale milletvekili Semih Rifat’ın “Türk­çe ve Diğer Lisanlar Arasında İrtibatlar” başlıklı konuşmasından)</p>
<p><strong>57</strong>.Birinci Türk Tarih Kongresi, s.50</p>
<p><strong>58</strong>.Birinci Türk Tarih Kongresi, s. 273, 276,277</p>
<p><strong>59</strong>.Birinci Türk Tarih Kongresi, s. 159</p>
<p><strong>60.</strong>Birinci Türk Tarih Kongresi, s. 259</p>
<p><strong>61.</strong>Behar, <em>iktidar</em><em> </em><em>ve</em><em> </em><em>Tarih,</em> s. 191</p>
<p><strong>62.</strong>Özdemir, “Atatürk’ün Dil Savaşı”, s. 689</p>
<p><strong>63.</strong>Savaş, “Atatürkçü İdeoloji ve Çağdaş İdeolojiler”, s. 323</p>
<p><strong>64</strong>.Savaş, “Atatürkçü İdeoloji ve Çağdaş İdeolojiler”, s. 322</p>
<p><strong>65</strong>.Bkz: Mueller, <em>The Politics oj Communication,</em> s.26-32</p>
<p><strong>66</strong>.Mueller, <em>The Politics of Communication,</em> s. 26, 27</p>
<p><strong>67.</strong>Mueller, <em>The Politics of Communication,</em> s.27, 28</p>
<p><strong>68</strong>.Mueller, <em>The Politics of Communication,</em> s.30-32</p>
<p><strong>69</strong>.Özdemir, “Atatürk’ün Dil Savaşı”, s. 691</p>
<p><strong>70</strong>.Aksoy, “Atatürk’ün Dilimize Kazandırdığı Güç”, s. 670</p>
<p><strong>71.</strong>Nakleden: Yıldırım, “Dil Plânlaması”, s. 735</p>
<p><strong>72</strong>.Tekin, “Atatürk ve Türk Dilinde Reform”, s. 1032</p>
<p><strong>73.</strong>Atatürk, Söylev ve <em>Demeçler,</em> Ol, s. 320,321</p>
<p><strong>74.</strong>Atatürk, <em>Söylev ve Demeçler,</em> C.U, s. 322</p>
<p><strong>75.</strong>Esasen, bu bilgide yanlışlık değilse bile en azından eksiklik vardır. Çünkü İs­met İnönü’nün uygulamaya aktardığı düşünce, yıllardır basının sıklıkla günde­me getirdiği konu olmuştu. Bazı yazarlar bu konuda düşünsel bir ortamı hazır­lamışlardı. Konu dahilinde Fazıl Ahmet (Aytaç)’m “Hangi Kelimeler Türkçe- dir?” başlığını taşıyan yazısını <em>(Hayat,</em> C. II, No: 52,24 Teşrin-i sani 1927), Ha­lil Nimetullah (Öztürk)’ün “İlim Lisanında Birlik” başlıklı yazısını <em>(Milli Mec­mua, C.</em> IX, no: 103, 1 Şubat 1928), Mahmut Arifin “Dilimizi Nasıl Türkçeleş­tireceğiz?” <em>(Milli Mecmua,</em> C. X, no: 113, 1 İkinci teşrin 1928)başlıklı yazıları­nı örnek olarak zikredebiliriz.</p>
<p><strong>76.</strong>Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 265</p>
<p><strong>77</strong>.Bkz: Goloğlu, <em>Devrimler ve Tepkiler,</em> s. 265</p>
<p><strong>78.</strong>Güngör, Tarih-Kültür-Milliyetçilik, s. 109</p>
<p><strong>79.</strong>Bkz: Goloğlu, <em>Tek Partili Cumhuriyet,</em> s. 140</p>
<p><strong>80.</strong>Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, s. 141</p>
<p><strong>81</strong>.Atay, <em>Çankaya,</em> s. 478.479</p>
<p><strong><em>82</em></strong><em>.Dünya,</em> 3 Ocak 1954</p>
<p><strong>83</strong>.Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, s. 142</p>
<p><strong>84</strong>.Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, s. 141</p>
<p><strong>85.</strong>Sertkaya, “Atatürk’ün Dil Politikası”, s. 11-17</p>
<p><strong>86</strong>.Tekin, “Atatürk ve Türk Dilinde Reform”, s. 1033</p>
<p><strong>87</strong>.Atay, Falih Rıfkı, “Atatürk ve Özleştirme”, <em>Dünya, 17</em> Temmuz 1966</p>
<p><strong><em>88.</em></strong><em>Yaşayan Türkçemiz</em>, C.l, s.15; Erer, “Atatürk ve Dil İnkılabı , s. 12</p>
<p><strong>89</strong>.“ Güneş-Dil Teorisi Atatürk tarafından ileri sürüldüğü ve Atatürk’ün etrafında­kiler de dilci olmayıp sadece heveskar veya amatör oldukları için bu teori he­men bir gerçek gibi kabul edilmiş ve o yıllarda Güneş-Dil analiz metodu ile bir­çok bilimdışı etimolojik çözümlemeler yapılmıştır. Türkçeye girmiş Arapça, Farsça ve Fransızca kelimelerle Eski Yunanca, Hititçe ve Sümerce gibi eski dil­lere ait kelimeler dil bilimi metodlarma aykın bir şekilde, yakıştırma ve zorla­ma ile sözde çözümlenerek bunların Türkçe asıllı oldukları sözde ispatlanmış­tır” (Tekin, “Atatürk ve Türk Dilinde Reform”, s. 1038).</p>
<p><strong>90</strong>.Atay, Falih Rıfkı, “Atatürk ve özleştirme”, <em>Dünya,</em> 17 Temmuz 1966</p>
<p><strong><em>91</em></strong><em>.Yaşayan Türkçemiz, C.l, s. 19;</em></p>
<p>“Atatürk dilde inkılap olamıyacağını Güneş-Dil nazariyesiyle gürüş gibi ortaya atmıştı. O, ne bir nazariye, ne de bir şey; o, apaçık şanlı bir ricattır. Atatürk’ün yüksek kumandanlık vasfını onunla da anladık. İyi kumandan yalnız taarruz etmeyi değil, icabında çekilmeyi de bilir&#8230;” (Bkz. Sevük, İsmail Habib, “Eseri­nin Muhasebesi”; <em>Cumhuriyet,</em> 10 Kasım 1947).</p>
<p><strong><em>92</em></strong><em>.Türk Dili,</em> S. 8-9, Eylül 1934, s. 89</p>
<p><strong>93</strong>.Güngör, <em>Tarih-Kültür-Milliyetçilik</em> s 109</p>
<p><strong>94</strong>.Atay,Falih Rıfkı,&#8221;Hüküm Nasıl Kurtuldu?”,  <em>Dünya,1</em>6 Mayıs 1965</p>
<p><strong>95</strong>.Sevuk, <em>Dil Davamız,</em> s. 29</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-2/">Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-milletin-insasi-bir-ideoloji-olarakmilliyetcilik-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resmi Tarihin Oluşumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2015 11:14:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Tarihin Oluşumu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarih Tezi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2758</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tanıl Bora resmi tarihin oluşumunu iki evreye ayırır;’’Doruğunu Türk Tarih Kongresi(1932) oluşturduğu (romantik) denilebilcek evre ile,2-Türk Tarih Kongresinden(1937) başlatabilceğimiz,1950’lere kadar uzanan ikinci evre.İlk evrede kadın kadın,Türk Tarihinin idealleştirilmesi ve etnisist bir tarihçilik hakim.İkinci evrede ise tarihsel  mitos üretiminde bir durulma söz konusu;mamafih devlet mitosu tahkim ediliyor ve ilk evrede üzerinden atlanan Osmanlı tariihi daha fazla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/">Resmi Tarihin Oluşumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/turk-tarih-tezi-250x250/" rel="attachment wp-att-17864"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17864" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/turk-tarih-tezi-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/turk-tarih-tezi-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/turk-tarih-tezi-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Tanıl Bora resmi tarihin oluşumunu iki evreye ayırır;’’Doruğunu Türk Tarih Kongresi(1932) oluşturduğu (romantik) denilebilcek evre ile,2-Türk Tarih Kongresinden(1937) başlatabilceğimiz,1950’lere kadar uzanan ikinci evre.İlk evrede kadın kadın,Türk Tarihinin idealleştirilmesi ve etnisist bir tarihçilik hakim.İkinci evrede ise tarihsel  mitos üretiminde bir durulma söz konusu;mamafih devlet mitosu tahkim ediliyor ve ilk evrede üzerinden atlanan Osmanlı tariihi daha fazla içeriliyor.’’</p>
<p>Ortak bir tarih/dil geçmişine dayanmak,daha doğrusu böyle bir geçmiş inşa etmek:Türk ırkının yenilmez gücüne atıf yapmak içindir.Tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalınmadığı hatırlatılarak bu güç pekiştirilir.</p>
<p>Irkçılığa varan vurgularla bir dönem başlamış  olan geri kalmışlığımızın sebepleri tartışması da, zımnen Müslümanlığa bağlanılarak çözümlemeye çalışılır. Çünkü modernlik/modernleşme siyaseti aynı zamanda geri/gecikmiş olmayı  da zımnen onaylamak anlamına gelir. Çağdaşlaşma/batılılaşma geri kalmışlığımızı aşmanın tek ve geçerli yoludur. Eskiye ait her ne varsa reddedilmelidir. Gerçek tarih, gerekse dil tezleriyle yapılmak istenen, bu kopuşu sağlamak, geride kalana bir daha bakmamak üzere yüzünü yeni değerlere çevirmektir.</p>
<p>Tarih ve dil tez­leri, uzak geçmişin mirasını keşfe çıkan bir romantizmden değil, mevcut mirası topyekün ilga ödevini yerine getirmek anlamına gelen bu kopuşun yarattığı derin boşluğu alelacele doldurmak arayışından doğmuş olsa gerektir. Bir dönem Akdeniz ve Ege uygarlıklarının öne çıkarılması, Yunanca ve Latincenin okullara ders olarak konulması,sözünü ettiğimiz arayışların bir sonucudur. “Osmanlıca belli bir dönem kültür dili ol­masına karşın yok sayılırken, Latince’nin temel eğitim kurumlarına yerleştirilmesi ya­şanan çelişkinin boyutlarını büyütmüştür. Böylece, tarihsel ve ortak bilinci yok sayılan, yadsınan bir ‘halkın önüne, kendisine ait kalıcı ve değerli hiçbir şeyin olmadığı, tüm olumlu ve nitelikli kavramlar ve olguların Batı’da bulunduğu tezi çıkarılmıştır.”</p>
<p>Yurttaşlık bilincine ulaştırılacak olan halka götürülecek ‘millî değerler’e de böylece ulaşıl­mış ve ‘resmiyet’ kazandırılmış olmaktadır. Köy Enstitüleri, Halk Evleri gibi projeler, öncü aydınların mezkûr değerleri halka taşıma faaliyetlerinin en önemli yanını teşkil etmekteydi, Ayrıca çağdaşlaşmanın/asriliğin özelliklerinden sayılan “opera, bale, tiyat­ro, heykel, senfoni orkestrası, arya, balo, çoksesli müzik gibi birçok projenin hazırlan­ması ve toplumsal karşılıkların oluşturulması için aydınlar seferber oldular.</p>
<p>Burada ’musiki inkılabı yapmakla vazifeli’ Musiki Kongresi sonrasında Paul Hindemith’in, 1936-37 yıllarında Türkiye&#8217;ye çağrıldığını ve P. Hindemith’in ‘Türk Musiki Haya­tini Kurmak için Teklifler’ini anımsayalım. Ayrıca, kurulmaya çalışılan devlet anlayışına uygun bir millet inşası için de tek dil, tek tarih, tek ırk, tek kültür; geleneksel bay­ramlar yerine millî bayramlar, geleneksel saat ve takvim yerine, ‘evrensel’ saat ve tak­vim gibi ortak paydalar oluşturulmaya çalışıldı.”</p>
<p>Millî devlet, millî vatan, millî tarih, millî dil, millî kültür, hatta millî millet&#8230; gi­bi nerdeyse her olgunun ancak millî ön-ekiyle kavramsallaştırılabildiği, ‘millî değer­ler’ ortak paydası, bize milliyetçiliğin armağan ettiği bir inşâdan ibarettir. 1. Dünya savaşıyla birlikte çöken İmparatorluktan sonraki yeni hükümet etine biçiminde, mil­lî değerler nerdeyse yeni siyaset anlayışının tüm yükünü sırtlanmış oldu. Artık her şey bu değerlerin dolayımıyla inşâ edilecekti.</p>
<p>Bir dönem dinî argümanlara yaslanarak kendini kutsallaştıran siyaset ve hükümet etme biçimi; geleneksel, tarihsel olana sırt dönülmesiyle birlikte kendini millîlikle kutsallaştırmaya çalıştı. Elbette bu bir zorunluluğun sonucuydu; milliyetçiliğin laik bir ideoloji olduğu ve bu nedenle dinle araçsal bir ilişki kurduğu düşünülürse; ilham verdiği siyaset ve hükümet etme biçimi de laik ve seküler olacaktı. “Milliyetçiliğin dine, dinin kendi doktrininde öngörülen düzeyde merkezi değil, milli ya da ulusal si­yasetin ihtiyaçları ölçüsünde ikincil bir önem atfettiği ve hatta yer yer ‘din karşıtı’ milliyetçilik biçimlerinde görüldüğü üzere, modern bir toplum inşa etmenin önşartı olarak, dinin sadece siyasal değil, gündelik yaşamda ve sosyal ilişkilerdeki etkileri­nin de bütünüyle bertaraf edilmesi gerektiği yönelimlerine de cevaz verebildiği gö­rülmüştür”. Ayrıca kutsal karşısında kendiliğinden mutîleşip râm olan geleneksel halk tepkisinin sürdürülebilir olması; geleneksel kutsallıkların yerine yeni, modern kutsallıkların ikamesini de, bir anlamda zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Gerek Güneş Dil Teorisiyle, gerekse Türk Tarih Teziyle ortaya konan anlayış, Türk’ü, Türklüğü mitoslaştırırken; Türklerin ortaya koyduğu kurumları ve eserleri de kutsallaştırıyordu. Kut kelimesinin sözlük anlamı bile bize, andığımız kutsallaştırma­yı bizatihi göstermektedir; “. Devlet idaresinde güç, yaratıcılık ve yetki bakımından sahip olunan üstün güç. 2. Mutluluk. 3. mit. İlahi bir kaynaktan gelen rahmet, bere­ket,&#8217;’ olarak TDK Sözlüğünde anlamlandırılan kelime; devlet idaresindeki gücün üzerine, İlahî bir kaynaktan gelen rahmet ve bereketin hâlesini düşürüyor; böylece söz konusu gücü kullananlara da örtülü bir aşkınlık ve kutsallık bahşedilmiş oluyor­du.</p>
<p>Yüzlerce yıllık Osmanlı devlet kozmolojisinin oluşturduğu “kutsayıcı” geleneğin de, bu yolla zengin bir psişik altyapı olarak işlevselleştirilmesi, “devlette devamlılık” hissini ödünlemek için eşsiz bir fırsat sağlamaktaydı. Yapılması gereken, dinî simge­ler yerine Türklerin ‘binlerce yıllık’ simgelerini ikame etmek; Zillullah olan halife yerine, hakan’ın ‘kut’lu halesini ‘milli devlet’in kozmik çatısına kondurmaktı. Türk- İslâm sentezi olarak da adlandırılan, simgeler arasındaki uyumun ve geçişliliğin sağ­landığı bu kaygan zemin, devlet mekanizmasının tıkandığı her durumu aşmak için kullanılan güvenli bir supap vazifesi görmüştür. Zira arkaik;  mitolojisindeki ‘kut’lu devlet’ tasavvuru ile İmparatorluk geleneğindeki ‘kutsî devlet’ tasavvuru, ‘kut’un sağladığı mistifikasyon sayesinde rahatlıkla kaynaşabiliyordu.</p>
<p>Egemenliğin tanrısallıkla ilişkilendirilmesiyle birlikte ‘Türk Devleti’nde tecessüm eden kutluluk; devletin yayıldığı her alanı da devletlû kılıyordu. “Ama bir za­manlar ‘milli mukaddesat’ olarak anılırken bir ölçüde İslami renkleri çağrıştırdığı halde, esasen laik bir ideoloji olarak milliyetçiliğin sembolik düzeyde ihtiyaç duydu­ğu ‘morale’ muhtevayı anlatan ve giderek milli değil ulusal bir renge bürünen ‘kut­sal değerlerdin (mili maneviyat), bu uyumlu ikiliyle imtizaç edip edemediği hala kuş­kuludur. Aslında burada kuşkuya yol açan şey, ‘ecdadımızdan miras kalan mukeddasat’ın ‘Türk milletinin değerleri’ ile bu ikisinin ‘ulusumuzun kutsal değerleri’ ile ay­nı şey olup olmadığıdır”.</p>
<p>Hece Dergisi, Postmodernizm Özel Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/">Resmi Tarihin Oluşumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resmi-tarihin-olusumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
