<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Güç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/guc/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Dec 2022 15:47:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Güç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ebubekir Eroğlu &#8211; Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[fiil]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[modern şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26239</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26240 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png" alt="" width="263" height="407" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png 194w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-600x929.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-768x1189.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-661x1024.png 661w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800.png 800w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span class="text-alt">Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı kulak vermeyi gerektirir. Kulak, beklemediği sese hazırdır. Işık ve ses duyularımıza yönelen çağrılardır. Teklif ise insan daki sorumluluk duygusunu harekete geçiren, ondan karşılık bekleyen çağrının bir biçimidir.</span></p>
<hr />
<p>İnsan, iç dünyasının gücüyle dik durabilir. İç dünya, koruyan bir kaledir.</p>
<hr />
<p>Medeni davranış ruhsaldır. Medeni bir toplumda, ruhu ezadan kurtaran ve günlük yaşamı çekilir kılan ince davranışların görünür olması yetmez, mütemadiyen devam etmesi için desteklenmesi gerekir. Bir kişi merhamet, sevgi, dürüst lükle yoğrulmuş olan karakterini, bu niteliklerin özünde bağlı olduğu yüce aleme ilişkin bilince sahip olarak devam ettirebilir.</p>
<hr />
<p>Görsel medya gerçek hayattan daha güçlü bir hayal alemi oluşturdu. Gerçek dünyanın orada yankı bulduğunu kabul eden bir genel kanaat var; ama görüntülerin çoğu, tek tek kişiler açısından sahte. Her şeyi hayallerde görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Bir insan iç dünyasını olduğu gibi yazıya dökebilir mi? Evet diyemiyoruz. Bir insan olan yazar başkasının iç dünyasını aktarabilir mi? Buna da, evet diyemiyoruz. Başkasını anlatamamak kolayca anlaşılabilir bir yetersizlikten ileri geliyor, en azından başkasının zihninde ulaşabileceğimiz yerin sınırlı olduğunu biliyoruz. İnsanın, şiddetli bir arzuyla istediğinde bile kendi iç dünyasını anlatmada duyduğu acziyet ince ince yorumlanabilecek bir insan gerçeğidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kendisi olmak ve kendisi olarak yaşamak isteyen insanın küreselleşmeye muhatap olması da bir gerilim doğurmaktadır. Türkiye&#8217;deki çatışma biraz da zihinleri karıştıran bu olguya bakarak açıklanabilir. Birey üzerinde odaklanmanın kalesi olduğu düşünülen modernizm, insanın modernizme ait kavramlar üzerinden tanımlanmasını ve sonuç olarak bir tür tektipleşmeyi öngörüyor. Uluslararası kültür etkileşimini üzerine doğru gelen baskı olarak hisseden birey, homojenleştirme çabasının bu baskıyı gidermediğini, ilgiyi kesmekle de çözüm bulamayacağını görüyor ve mahrem iç dünyasıyla kendisini uluslararası dalgaların önünde savunmasız buluyor.</span></p>
<hr />
<p>Bir şeyi &#8220;var&#8221; eden kim ise, karakterini veren de odur.</p>
<hr />
<p>Bireycilik, insanın varlıklar arasındaki biricik olma vasfına sahip çıkmadığı sürece, taraftar olan ile olmayanları tarifleri arasında döner dolaşır, sonunda, bizim enaniyet dediğimiz, kaba egonun köpürtülmesinden başka bir yere varmaz.</p>
<hr />
<p>Ekran unutturur. Görüntü dayanıksızdır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Sudaki hayat&#8221; terimi bir zarftır. Su temiz ve temizleyici oluşuyla, dokunduğu yerin özelliğine göre; dokunduğuna parlaklık, canlılık, dinçlik, arınmışlık vermesiyle, yaşam enerjisi aşılamasıyla hayatiyet taşır içinde. Hayat sahibi olduğunu hissettirir bize. Eski çağlara ait yazılı kültürümüz deki anlamına bakarsak; suyun içinde yaşayan canlıları işaret ediyor değildir &#8220;sudaki hayat&#8221; terimi, onun bize söylediği su yun kendisidir. Su hayatın tecelli yeridir, böyle olduğuna göre canlılık da suyun cevherindedir. Tıpkı, belirtildiği şekliyle, eşyada hayat olduğu gibi. Zarf doludur, çünkü nesneler Tanrı isimlerinin tecelli yeridir; isimlerse zarfın içinde. Hayat o isim lerle var; eşya da dildeki zarfın içindedir</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Herkes kendisini bağlayan teklifin farkında olarak hareket eder ve o anda orada olmasının ortaya çıkardığı tekliften dolayı kaşısındakinin yük altına girmesini istemez. Osmanlı döneminde iki İstanbul efendisi karşılaştığı zaman &#8220;Benim buradaki varlığım, tüy kadar, hafif rüzgar kadar bozmasın efendim, sizin rahatınızı&#8221; der gibi selamlaşmayla muhtemel bir yükün önceden giderilmesini sağlarlar.</span></p>
<hr />
<p>Modern bilimler, nesnelerin doğasındaki &#8220;ölçülebilirlik&#8221; niteliği hakkında bilgimizi arttırdı. Ölçüler koydu, maddenin ölçümlemeyi mümkün kılan niteliklerini açığa çıkardı. Bu bilgilerin kullanılması zamanımızı yeterinden fazla alıyor ve insanı kuşatıyor. Ölçülebilir şeyleri düşünmekten, ölçülerin uygulanma alanı demek olan teknolojiden, doğal işleyişi düşünmeye vakit kalmıyor. Doğal işleyişi dışlama alışkanlığımız söyletiyor bunu bana; sanki doğal işleyişin ölçüsü yok, onun çağrısıyla uyanan duygularsa fanteziden ibaretmiş gibi! Ayrıntılarıyla tasarlamak ve önceden kurgulamak suretiyle yapılanların zamanımızın büyük bölümünü doldurması, &#8220;Ben yaptım&#8221; hükmünün kabulüne daha geniş zemin hazırlıyor. &#8220;Ben yaptım&#8221; duygusunun baskın çıkması ve nesnelerin ölçülebilir oluşu, bizi değer biçmeye götüren alanı dolduruyor. Böylelikle, nesne ve fiillere Yaratıcıya nispetle değer vermenin &#8220;eski dünyanın gerçeği olduğu&#8221;, aynı değerlendirme ölçütü bugüne getirildiği takdirde gerçekliğin dışına çıkmış olunacağı düşünülüyor. Oysa biliyoruz ki, doğallıktan uzaklaşmak bile doğal dünya nın büsbütün dışında bir yere taşımaz bizi. Ölçüler, ölçülebilir nesneler ve bizim ölçme yeteneğimizin tümü doğal dünyaya dahildir. Biz, doğal dünyadayız.</p>
<hr />
<p>&#8220;Bir şey hakikati bakımından bakidir, bu yönüyle herhangi bir şey helak olmaz&#8221;, diyen İbn Arabi&#8217;ye göre (Fütuhat, c. 13. 26. Sifır) insanın sureti yok olduğunda dahi, kendisini farklılaştıran hakikati, tanımıyla kalmaya devam edecektir. Bu hakikat, tanımın kendisidir.</p>
<hr />
<p>Değer duygusu, farkında olan ve insana sorumluluğunu hatırlatan iradeyi gerektirir, İşe yarar bilginin tamlığını kazanması halinde yapılacak değerlendirme ahlaki normları davet eder ki, pozitivizme ayarlı akıl buna yanaşmak istemez. O nesnelerin dünyası ile ilgili olan &#8220;Nasıl?&#8221; ile yetinmeyi yeğler, ona göre topluma dair, nicel verileri temel alan çalışmalarda da &#8220;Niçin?&#8221; sorusu, &#8220;Nasıl?&#8221; gibi sorulmalıdır.</p>
<hr />
<p>Şu dünyada bir mevcudiyete sahip olmak aynı zamanda mahrem bir teklife muhatap kalmakla birlikte gerçekleşiyor. Varolmak bizi bir teklif karşısında bırakmada. Teklifsizce dav ranırız kimi zaman, gerilimin yatışması iyi gelir, rahatlarız, ama yaşamı laubaliliğe terk edemeyiz. Teklif, adından belli; bir külfeti, bir ağırlığı içeriyor ve öylece yaşam öykümüze giriyor. Bu, elbette bilince ilişkin bir durumdur öncelikle.</p>
<hr />
<p>Teklifsizlik, kendini evinde hissetmekle laubalilik arasında, hassas bir durumdur. Ele verilmemiş bir gerilimi barındıran teklifsizliğin her an laubaliliğe ya da küstahlığa dönüşmesi ihtimali vardır.</p>
<hr />
<p>Günümüzdeki egemen medeniyet, Batı dünyasında doğdu. Bu nedenle, insanın olgunlaşmasını sağlayan niteliklerin batılı ölçüler içinde aranması ve anlatılması doğaldır. Halbuki çağımıza damgasını vurmuş emperyalizme vücut veren aynı Batı&#8217;dır. Bu nedenle aradığımız iyi insanı bulma garantisi yoktur. İnsan olgunluğuna ilişkin nitelikleri, aynı zamanda emperyalizmin ocağı olan bir yerde aramak durumundayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gerçekçi olalım; hakkında çok gürültü koparılan özgürlük konusunda olduğu gibi insan iradesi, kendi kendimizi aldattığımız anlamsız bir görüntüden ibaret kalabilir. Çünkü sahip olduğumuz özgürlük ve irade, çoğu zaman hayatın muhayyilemizi dolduran zenginliği ile gerçek dünya arasında tatmin edici bir bağlantı kurmaya yetmez. Üstelik bir konudaki ira denin, bir kere var olmakla, artık değişmeden kalacağından emin olamayız. Kavram olarak üstünde düşünüp zihnimizde iradi bir sonuca vararak rahatlamamız, iradenin arzularımız ca yönlendirilen bir yanılsamadan ibaret kalmayacağını, hatta düpedüz aldatmaca olmayacağını temin etmez. İrade ve irade edilenin tecellisi üstüne akıl yürütmelerimiz, kimi zaman insan hakkında düşünmemizle aynı kapıya çıkar ya da aynı sonucu verir. Kendimiz hakkında bu yolla düşünüyor da olabiliriz. İrade, bir insanın kendi varlığı ile düşüncesinin iç içe, hayatın ise insanın kendisine ait olduğunu hissettiren bilinçtir. Varoluş haline hissedişle ve bilinçle katılmadan önce iradenin oluştuğundan söz edemeyiz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, varolmakla bir teklifle karşı karşıyadır. Teklifin muhatabıdır. Hayatın akışı içinde cid di bir teklife muhatap olan kişi, dönüp kendine baksın; o gö recektir ki, kendisinin tutumundan bağımsız olarak, söz konu su teklifle karşılaşmadan önceki durumdan başka bir duruma geçmiştir. Teklif özünde &#8220;nötr&#8221;, bağlantısız ve geçişsiz olabilir, ama muhatap, nötr durumda görülemez. Onun, teklif karşı sında &#8220;nötr&#8221; konumunda kalması imkansızdır. Teklife muha tap olan kişinin değişmesi imkansız konumda bulunması, tek başına tarafsız olabilecek teklifin nötr görünmesini engelliyor. Teklif bir ağırlık olarak geliyorsa, muhatabın bu ağırlığı kar şılayacak bir cevabı olması gerekir. Yoksa bir dengesizlik çıkar ortaya.</span></p>
<hr />
<p>İbrahim Müteferrika&#8217; nın, şu yalın ifadesi her zaman için yerindedir: &#8220;Malı ve gücü olanlar galip geldiler. Her defasında, galip gelenler, yenilenleri itaate zorladılar. Genelde sonuç, güçlülerin, yendikleri ülkeleri diledikleri şekilde yönetmek istemeleri oldu. Kendilerine layık işlerden gafil oldular.&#8221;</p>
<hr />
<p>Bugün ekonomi ve siyaset alanlarında bağımlılığa razı gelen ve hakim konumda bulunanlara tabi olmayı yeterli görenlerin &#8220;değişim&#8221;in niteliğine pek de itiraz etmediğini, değişim sürecinin toplumda açtığı yaraları umursamadıklarını söyleyebiliriz. Onlar sadece güç kaybına uğradıkları zaman konumlarının değişmesine hayıflanıyorlar. Halbuki bu durumda da onların temel yönelimleri sarsılmıyor. &#8220;Bağımlılık sürsün; değişim nasıl olsa gelir ya da değişimin şiddeti ne olursa olsun fark etmez&#8221; dediklerini duyar gibiyiz.</p>
<hr />
<p>Televizyonda bir müzik parçasını görüntü eşliğinde izlemeye başladım. Ekranda akan yapraklar duyusal imgeleri hareke te geçiriyor ve müzikle bütünleşiyordu. Dinleyeni kendisine bağlayan müziği anlatmak olmaz. Hüzün denilen ebedi hissi, taşkınlığı alınmış neşe halinde yayan müzik parçasını dinlemek ve görüntülerin ekrandaki akışını seyretmek lazım, ama anlatmayı deneyeyim: Atlar, ormanda geri geri koşuyordu. Bir müzik parçası eşliğinde ama koşu kendi başına bir dünyada. Önündeki boşluğa direnen atların adım atan ayaklarıyla geri geri kaydığını söylesek daha doğru. Bir sonraki sahneye geçiyoruz, kuzular bağırarak, gerilere doğru adeta yuvarlanıyor. Bu sahnenin üzerimizde bıraktığı şaşırtıcı yön duygusuna göre, rüzgar ters taraftan esiyor ve ormandaki ağaçları ters tarafa doğru yatırıyor. Gökteki bulut yumağı döne döne seyrelip küçülürken, başlangıcına, ilk zerre haline doğru gittiği hissini veriyor. Bir pamuk yığını seyreliyor, arkasından gökyüzü çıkıyor. Derken, bembeyaz giysiler içinde, masumiyet neşreden bir genç kız beliriyor ekranda. Etekleri öne doğru dalgalar yap makta iken, kız geri geri gidiyor, bize; kendisine ilgiyle bakan izleyicilere yaklaşamıyor. Adeta hiç istemediği halde onlardan uzaklaşıyor. Müziğin, hareket halindeki bulutların ve ters ta rafa yatan dalların eşliğinde bu geri gidiş, fezada perdelenmiş bir ana rahminin simgesel görüntüsü olmaya kadar varıyor. Dünyadaki oluşum, başlangıca ve başladığı noktaya dönüyor. Klibin ve müzik parçasının ismi: Masumiyete Dönüş. Zaten, yukarda kısa çizgilerini verdiğimiz görüntülere anlam veren de bu isimlendirmedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kamuoyu oluşturma becerisiyle övünenler, &#8220;rıza üretmek&#8221; diye bir deyime yaslanmaktan hoşlanıyor ve halkla ilişkiler kampanyasındaki başarılarını gerçek durumun önüne koyuyorlar. Dilimize armağan ettikleri, iki kelimeden ibaret bu deyim, anonimleştirilmiş bir iradeye teslim edilen toplumun neye maruz kaldığını gösteriyor ve direnişin hangi yönde olması gerektiğini ima ediyor. Kamuoyunun halihazır düşüncesini yansıtan bir slayt bize genel kanaati verir, yani bir anlam ifade eder. Ancak toplumu sarmış genel kanaat hakkında gerçeğe uygun bir değer yargı sında bulunabilmek için, kanaatin oluşumuna bakmak ve özgür iradenin bu oluşumdaki payını bulmak gerekiyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Eski çağlardaki öğüt kitapları ve terbiyeye dair eserler olaylardan sonuç, kıssadan hisse çıkarılmasına, insan davranışlarını gözlemenin sonucunda elde edilen derslerin dile getirilmesine, sergilenmesine ve aktarılmasına yarıyordu. Evet, suç, masumiyeti savunmak için de anlatılıyordu. Önceki trajediler ise az rastlanır ve özellikle insanın hayatını baştan sona etkileyen bir olaydan yola çıkarak, insan davranışını içerden yansıtmanın ve böylelikle olgunlaşmaya hizmetin bir aracı olarak görülebilir. Olay, onu yaşayanı olgunlaştırır, dinleyene ders olur. Dinleyen zihin yoluyla deneyim sahibi olmuştur. Zihnin edindiği deneyim olgunluğa hizmet eder.</span></p>
<hr />
<p>İnsan öğrendiği dil üzerinden insanlığın ortak dil evrenine katılır. Kişiyi, varlıklar zincirinin son halkasında toprakla buluşturabileceğimiz varlığa bağlayan ve varlıklar dünyasının imgelemi içinde bir yere koyan, zihninde yaşattığı anne imge sidir. Aynı şekilde dilin kendisi, insanın dünyayı algılamasını sağlar ve onu anlamlar dünyasına bağlar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Niçin&#8221; diye sormanın kafaları kilitlediğini, bu nedenle saçma olduğunu düşünenler var. &#8220;Nasıl&#8221; dersen bilimsel bilginin gösterdiği süreçleri anlamak için çaba gösterirsin; &#8220;niçin&#8221; diyerek çıkmaza girip ne yapacaksın, diyorlar. O halde, biz de &#8220;Ne uğruna?&#8221; diyelim. &#8220;Değer mi?&#8221; diyelim. &#8220;Neye yarar?&#8221; diye soralım. Enerji üretmi, doğal dünyanın dengesini bozacak ölçüde ve biçimde yapılıyorsa, &#8220;Ne uğruna?&#8221; diye sormak hakkımızdır. Afrika&#8217;nın bir bölümünde, göz göre göre insan soyunun kuruyup gitmesine, ne uğruna göz yumuluyor? Olacağı önceden bi linen toplu kıyımlar niçin yapılıyor, kime ve neye yarıyor? Kur ban, neye kurban? &#8220;Niçin&#8221;, yerini başka soru kelimelerine terk edebilir; insanın sorumluluğu değişmez, başka açıdan görün meye başlar sadece. Sorumluluk almayan yine bulur kaçınmanın yolunu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilinç halindeki benlik özgürlüğünü, toplu yaşamanın gerektirdiği itaat ile kendi varlığına sahip çıkmayı kaynaştırmakta bulur. Tek başınalığın değil birarada yaşamanın gereği olarak kazanılan ve hak edilen bir niteliktir çünkü özgürlük. İnsan hayatında iradenin belirişi ise iş üzerinde, faaliyetle, hareketle, atılımla, girişimle, bir işi ısrarla takip etmekle, kısacası aksiyonla ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği cevap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği ce vap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dediğimiz gibi; insanlar her olguya ilişkin &#8220;Niçin?&#8221;i ya açıktan açığa ya da bilinçaltında sorup durmaktalar. Gerçek meraklar bu sorunun açtığı yolda ilerliyor. Varsın, nihai cevap herkesi tatmin edecek ölçüde verilmiş olmasın; sorunun açtığı yol ve bu yolun üstünde bulunmak dahi öğretici olabilir. Çünkü insanın hayat karşısında içtenlikle hissettiği soru kelimesidir onu amaçlara yönelten ve yola girişi sağlayan, bu durumdaki soru kelimesi sorgulamadan çok merakı kamçılayıcıdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İbrahim Müteferrika, adaletin ve adil davranışın zenginlere yakışacağını söylüyor. Kapital sahiplerinden ziyade Doğu&#8217;nun klasiklerinde rastladığımız memleket büyüklerine gönderiyor. Bence bu ifade iyi niyetli bir temenninin dile getirilmesidir. Zenginlerden gözü gönlü doymuşluk, görmüş geçirmişlik beklenir, demeye getiriyor. Bu söylem özgün bir dünya kavrayışından çıkarak gelir ve başkalarına muhtaç olmadan yaşamaya güç yetirenlerin hukuka uymamayı ilke edindiği, zarar verdiği kimselere &#8220;git hakkını ara&#8221; dediği ama hak yemiş olmaktan hicap duymanın hepten unutulduğu şu günlerde, tabii ki bugünün ölçüleriyle anlaşılması kolay olmayan bir tercihtir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugünkü yarış tüketim üzerinden yapılıyor ve hedefini tüketim toplumu tablosunda çiziyor. Onun özünde de Amerikan yaşam tarzı bulunduğu açıktır. Zenginliğin sağladığı imkan ların kullanımı her kültürde aynı değildir; başka bir deyişle, zenginler her kültürde aynı davranış kalıplarına uymaz, aynı yaşama tarzını yeğlemez. Günümüzde hükmedici olan, eski Avrupa kültürü bile değildir artık, Amerikan yaşam tarzıdır.</span></p>
<hr />
<p>İma etmek açık konuşmaktan daha açıklayıcıdır bazen. &#8220;Mezlaka-i kadem&#8221; bu nitelikte, eski bir deyimdir. Farkına varılmadan meydana gelen bir hata, zarar verebilir ama masumiyeti bitirmez. Ancak, düşüncesizlik masumiyeti yaralar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Önemli olan, kişinin kendini gerçekleştirmesidir. Kendiliğinden var olan mutlak özne, kişiye hitap etmekle onu özne haline getirmektedir. Mesela, Allah imana davet etmekle (bana hitaben konuşmakla) beni cevap verip vermeme durumuyla karşı karşıya bırakıyor. Bir soruya muhatap olup karşılık ver mekten sorumlu olan kişi öznedir. Hakikatte, dolayısıyla var olduğu için öteki olan kişi, gerçeklik alanında kendisi olarak kendini gerçekleştirir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Başkalarını tanımayan ve kabule yanaşmayan bir bilinçte, &#8220;öteki&#8221; meselesi &#8220;ben&#8221;in karanlık yüzüdür. Kör dövüşü o karanlıkta oluyor. Işığın da orada olduğu unutulmamalı. Ana akım medya ortamın da hoşgörü, yozlaşmanın önünü açacak şekilde de kullanılıyor. Bu haliyle, bazı nahoş durumları görmezden gelmeyi tercih eden ve tavrıyla &#8220;bunu duymamış olayım&#8221; diyen büyüklerimizin asaletinden iz taşımıyor.</span></p>
<hr />
<p>Modern şehir hayatının gerektirdiği hız ve hareketin zaruri olmadığı devirlerde zaman sonsuzluk olarak algılanıyor, yüceliğe ve yüceltici değerleri kazanmaya konulacak bir sınır bulunmuyordu. Bir insan manevi değerlerle donandığı ölçüde olgun, bu nedenle yücelmiş ve değerli kişi sayılıyordu.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Seyahatname yazarlarının hemen hiçbiri, sözünü ettikleri zenginlik tablolarını &#8220;ağzından bal akan&#8221; bir üslupla öven, özleyen, ulaşılması gerekli bir he def gibi gösteren ve tavsiye eden bir yaklaşımla anlatmamıştır. Seyahatnamelerde aşırı zenginlikleri gösteren her bölümün sonunda taşkınlıkların ve sefahat alemlerinin tasvir edildiği sayfalara yer verilmesi, bu tür eserlerin kurgulama özellikleri arasında sayılabilir. Eski kültürlerde bir tür rindliğin saygı ve anlayışla karşılandığı bilinir. Onlara göre rindlik, sadece bir insanlık durumudur. Ama seyahatname yazarları bolluğun sebep olduğu taşkınlıklara ilişkin tasvirleri yaparken sefahati övmemişler, görerek anlattıkları yere &#8220;dünya cenneti&#8221; dememişler ve kalemlerinden çıkan akıcı tasvir cümleleriyle okuyanlar üzerinde imrenme duygusu doğmasına meydan vermemişlerdir. İmkansızlıklarla boğuşan insanlara, elde edemeyecekleri şeylerden, sahip olmamak bir eksiklikmiş gibi söz ederek onları üzmek istememiş olabilirler mi? Kim bilir, belki böyle bir iyi niyettir onlarınki</span></p>
<hr />
<p>Görsel medyanın iletisi gözlerin önünde, ama onun dili insanın aradığı karşılıklı yankıya izin vermiyor. İletinin ekrandaki akış hızı imgeleri, üzerinde düşünerek algılanmayı engelliyor. Ekran karşısındaki algı, bilinçaltında canlı bir yüzün kendisine hitap ettiği sanısına kapılarak cevap verme konumuna geçse de bilinçaltı, vereceği karşılığın tanımlanmamış bir algı yanılmasından doğduğunu ve tek taraflı tepkiden ibaret kalacağını ona söylemektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İslam toplumlarının iyi işleyen bir düzene sahip olduğu devirlerde, tek insanın hayat hamlesi içindeki yeri hakkındaki değerlendirmeler, onun sahip olduğu dini hassasiyet ile ruhsal olgunluk birbirine bağlanarak yapılmıştır. Mevlana&#8217; nın eseri Mesnevi&#8217;de birbirinin devamı olarak anlatılan hikayelerde bu bağlantıyı görürüz. Burada başvurulan din ve bir dinin ken dine özgü kavramları kapalı toplumları akla getirse de şehir yapılarının başka kültürlere her zaman açık olduğu bilinir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sinemada izlediğimiz filmlerden zihnimize kazınmış, unutulmaz sahneler vardır, televizyondaki görüntülerin kimse üzerinde aynı yoğunlukta etki yaptığını düşünemiyorum. Bunun nedeni, ekranda akan görüntülerin birinin diğerini inkar ve iptal etmesidir. Sinema filminde tablolar birbiri içinden çıkıyor, birbirini destekliyor. Bir kurgu ile karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Filmin bir bütün olduğuna dair bilgimiz ve önkabulümüz, tabloların arasında bağlantı kurmaya hazır tutuyor bizi. Televizyonda ise her biri ayrı dünyaları işaret eden görüntüler art arda geliyor, bu durumu sık sık tekrar ediyor. Görme algımız bu durumu, her görüntünün bir öncekini zayıflattığı, iptal ve inkar ettiği biçiminde algılıyor. Muhayyilemizdeki kurgulama alışkanlığı ve seyretmeyi kolaylaştıran bütünleyici yeteneğimiz, program akışını oluşturan görüntü bolluğuna oranla, ancak belirli bölümlerde bize yardımcı olabilmektedir. Görsel alanda, göste rişli ama dayanıksız bir dış dünya devinip duruyor. İç dünya orada güçsüz ve korunaksızdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kimlik şimdilerde, &#8220;öteki&#8221; üzerinden açıklanıyor. Bu yöntemde, bilince sahip yegane varlık olarak insanın Tanrı önün deki durumu ve sorumluluğu üzerinde yeterince durulmuyor, çünkü sorgulanan hep başkaları oluyor. Özellikle, kendini tanımak için nefis muhasebesine başvurmaktan kaçınan modern insanın, başkası üzerinden oluşturduğu bir &#8220;ben&#8221; tanımıyla anılmayı tercih ettiği söylenebilir. Ne olduğundan ziyade nasıl algılandığını merak eden insan kendisini &#8220;öteki&#8221; olarak düşünmeyi denemekten de geri kalmıyor.</span></p>
<hr />
<p>Şiir, günümüzde de kurgusal değil, yaşamakta olan insan gerçeğinden yola çıkıyor, duyguyu canlı bir insanın tavrı, edası vb. üzerinde izliyor. Şiirin dünyasında, tarafgirliklerin güzergah belirlemekle kalmayıp çatışmayı davet etmesi, kumaşının duygular olmasından ileri gelse gerektir. Yüce ve soyutlanabilir düşünsel değerlerin yatağı ve taşıyıcısı olan şiir, çağımızda hır çıkaran düşünceden sıtkı sıyrılanların, kafası binbir kaygının istilası altında olduğu halde aciz bırakılmış düşünce hareketlerinden umut kesmiş lerin sığınağı olabilmektedir.</p>
<hr />
<p>Kaba güç adaletin dışındadır diye, terazinin bir kefesine adaleti diğer kefesine kör gücü koyamazsınız. Tabii ki güç her zaman kör olası ve kör olacak değildir. Güç eğer adaletin işine yarayacaksa, dengenin bozulmasının önüne geçmek ya da bozulduğu yerde dengeyi ikame etmek üzere vardır. Bir hukuk düzeninin kurulması ya da kurulu durumdaki düzenin işletilmesi için başvuracağımız, ancak meşru güç olabilir. Adalete ilişkin değerlerin kendi aralarında ve her birinin kendi içindeki mevcut dengesi, hukukun eylem ve işlemle somutlaşmasından doğan bir sonuçtur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugün tüketim toplumu hedeflerini aşarak, yaşamın anlamı üzerine yapılan soyut ve bilgi aşamasındaki yorumların kabul görmesi için yeterli cesaret gösterildiği söylenemez. Bir toplumun genel kabulleriyle gösterdiğinden daha ileri hedefler bireysel görüş ufuklarında doğar; ama toplumda hükmedici olan daima genel tutumdur. Bu kural hiçbir zaman değişmez. Müşterek tutum genel seviyenin zarfıdır. Bir toplumda genel görüşlerin kamuoyu üzerinde hükmedici oluşu değiştirilemez ama daha yüksek bir yerde doğan ışık, daha yoğun beyinlerden süzülen fikir ve daha ince gönüllerde taht kuran duygu, genel görüşün etkili bir bölümü haline getirilebilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, başkalarıyla bağlantısının bilin cinde, sonsuza açık biçimde, dünyanın ayartıcılığına direnecek bir &#8220;duruş&#8221; un sahibi olarak değerlidir. Dünya kavrayışına sahip bilincin eklenmemiş olduğu, &#8220;ben şuyum, buyum&#8221; duygusu, kişinin başkalarıyla kendisi arasındaki bağları zayıflatır, ama onu özgürleştirmez. Arzu, insanda başkalarıyla bağlantı arar. Arzu ederek ötekine yönelen, &#8220;ben&#8221;dir. Ötekine fiili yönelimi olmayan bir kişide uyanan arzu, kişinin öteki ile duygusal açı dan biraraya gelmesini sağlar. İhtiyaç ve çıkar da insanı ötekine ulaştıran ve bağlayan duygulardır. Ötekiler ile birlikte varoluşu unutturmayan ise insandaki sorumluluk duygusudur. Var olmakla bir teklifin muhatabı oluruz, bu durumun bilincine sahip olmak sorumluluk duygusunu uyarır ve destekler. Teklif ve sorumluluk bizi etrafımzdaki varlıklara bağlar. Başka bir deyişle, bu duygular, bağlantısız biçimde var olmadığımızı da ima bize söyler.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Söz ve fiillerimiz, bir konudaki irademizin gücünü ve içeriğini ortaya koyar, dayanıklılık ölçüsü hakkında fikir verir. İradenin &#8220;ben&#8217;in varlığını&#8221; düşünmeyi ve hissetmeyi sağlaması, kendi işleyişindeki kudrete ilişkin bir his uyandırarak şevkimizi kamçılar. Karşımızda ve müşahede ettiğimiz bir tablodaki irade yokluğu, &#8220;ben yokluğu&#8221; ile eş değerde muamele görecektir. Bir konuda irademizin yok olduğuna hükmetmek &#8220;ben yokluğunu&#8221; kaygıyla hissettirir bize. Kaygımızın kaynağı olan &#8220;ben&#8221;, varlıklar içinde bir varolan halindeki &#8220;ben&#8221;dir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan olgunlaştığı ölçüde, tutkularının kölesi olmaktan kurtulur. Olgun insan yaralayıcı etkileri, zarar verebilecek kalkışmaları başkalarından önce fark eder ve onlar karşısında başkalarından daha özgürce davranış sergiler. Özgürlük, bu anlamda insanın önündeki engellerin kalktığı bir durum değil, kendi sınırlarının farkına varmasını sağlayan bir kazançtır. Sonradan kazanılan ve aslın da gelecek tasarısının bir parçası olan özgürlük, ben&#8217;in yaratıcı niteliklerini harekete geçirir. İnsan, özgür olmakla önüne gelen beşeri sorumlulukları üstlenecek ölçüde bir ruhsal olgunluğa eriştiği zaman, gerçekten_özgür olabilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geleneksel yaşama biçimlerinin aşılmasıyla, insan yaşamını kolaylaştıran araçların sayısı ve çeşidi arttı. Gelişmiş sanayiye sahip toplumların günlük yaşamında bu araçların gün geçtikçe daha fazla yer alması, insanın kimliği üzerindeki temel sorularını ortadan kaldırmıyor. Kadimden gelen, &#8220;Ben kimim?&#8221; sorusunun büyük dalgası, her gün daha fazla tüketim hedefiyle oyalanan insanın denizine yayılmakla seyrelip erimez, kıyılara çarpmakla bitip tükenmez, yitip gitmez.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şöyle söyleyebiliriz: Kişiliğinin gerektirdiği işleri yapmaktan üşenen, ödevlerini üstlenmekten kaçınan ve sorumluluklarını hatırlamada ayak direyen insan için, dünya şartlarının getirip önüne koyduğu ve yapmasını istediği işler, zorlama ve baskıdan ibaret kalır. Algı, bunların kendisinden istenmesini haksızlık olarak karşılar. Çünkü kendi iradesinin işler durum da bulunmasına dikkat etmeyen insan, dünya şartlarının önü ne çıkardığı her yeni durum karşısında hazırlıksız yakalanır ve ödevlerinin neler olduğunu anlayamaz.</span></p>
<hr />
<p>Ünlü hukuk ve tarih fılozofu Carl Schmitt &#8220;Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır&#8221;, &#8220;Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer&#8221; sözleri ve benzeri yaklaşımlarıyla hukuksal kavramların aslında dini değil, sosyolojik temellerine göndermede bulunmaktadır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Niyazi-i Mısri günlüklerinin bir yerinde sözü, &#8220;Allah&#8217;a iti kadı olmayan bir kavmin içinde söz kimde ise, halk kime bağlı ise ona Allah dedikleri&#8221; devirlere getiriyor. Bir örnek olarak, Hz. Musa&#8217;nın firavuna dönerek, onu, Tanrıyı tanımaya davet etmesini, firavunun bu davet karşısında &#8220;Ben, benden gayri Allah olduğun bilmem&#8221; demesini öne sürüyor. Bu cevabın üzerin de düşünüp çözümlemesini yaparak, varoluşa bakışta, varlığın dolaysız ya da dolaylı oluşunu ayırma çabasıyla boğuşanlara ait kaygının değişik bir veçheden dile getirildiğini söyleyebiliriz. &#8220;Ben, ben olanım&#8221; sözünde ifadesini bulan dolaysızlığa benzer biçimde, firavun, kendiliğinden varolma iddiasını öne sürmüştür.</span></p>
<hr />
<p>Eski kültürümüzde, iyi insanların önüne çıkıp da atlatamadığı badireyi tanımlamak için kullanılan deyimlerden biri, &#8220;mezlaka-i kadem&#8221;dir. Bu da ayağın kayması anlamına gelir. Bayılırım bu imalı deyime. Anlamını, kendisinden ve hedefinden emin bir toplumun duruşundan almıştır. İnsanlar dosdoğru yürümekte o kadar istekli, yanlış yapmama adına o kadar dikkatlidir ki; birinin üzerinde görülen en küçük bir hata belirtisi, olsa olsa ayak kayması olabilir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Batı&#8217;da kendi içine dönük ve neden sonuç ilişkilerine dayalı eleştirilerin, tam zamanında uyarıcı ve uygulamadaki hasarları onarıcı bir tarafı vardır. Bunlar ne de olsa felsefe, edebiyat ve siyaset alanında güçlü bir eleştirel geleneğin ürünüdür. Bu niteliği ile kurumlara ve siyasi yapılanmalara yönelik eleştiri, düşünce disiplinlerine dahil olup sadece metodik olarak kalmaz. Toplumsal hareketlenme sırasında gündeme gelen eleştirel düşüncelere anında meşruiyet kazandırılması da geleneğin bir parçasıdır. Kısacası, Batı&#8217;da eleştiri sisteme dahildir</span></p>
<hr />
<p>Düşüncenin etki ve tepki dizisiyle sarsıldığı bir ortamda siyasal tartışmalar başta olmak üzere her konunun ancak polemikçi bir üslupla ele alınması mümkün oluyor. Polemikçinin üslubuyla uzun süreli hiçbir konu çözülemez. Esasen İslam&#8217; a özgü konuları siyasi alanda tartışmak anlamlı değil, entelektüel ağırlığı olabilecek, zamana dayanıklı tartışmaların da zemini yok. Her şey ya da en değerli konular polemikçi üslupla ele alınamaz ki!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kültürel İktidar Neden Muktedirdir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kulturel-iktidar-neden-muktedirdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kulturel-iktidar-neden-muktedirdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2020 12:27:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Arslantürk]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Güç ve İktidarın Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[hege­monya]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürel İktidar.]]></category>
		<category><![CDATA[propoganda]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Etki.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24772</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sosyal Psikoloji Gözüyle Kültürel İktidar Fenomenini Anlamak Gökhan Arslantürk[4] Özet: Kültürel iktidar, güç ve iktidar kavramının farklı bir boyutunu temsil etmektedir. Bu yönüy­le son yıllarda gittikçe artan bir ilginin odağı konumundadır. Yeni gelişen bir alan olarak, kültürel iktidar hegemonya, kültür savaşı, simgesel güç ya da yumuşak güç gibi kavramlarla ele alınmakta­dır. Bu çalışmada daha çok [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulturel-iktidar-neden-muktedirdir/">Kültürel İktidar Neden Muktedirdir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24776 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1555926285562-adsiz-tasarim-20-300x150.png" alt="" width="440" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1555926285562-adsiz-tasarim-20-300x150.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1555926285562-adsiz-tasarim-20-600x300.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1555926285562-adsiz-tasarim-20.png 620w" sizes="(max-width: 440px) 100vw, 440px" /><strong>Sosyal Psikoloji Gözüyle Kültürel İktidar Fenomenini Anlamak</strong></p>
<p>Gökhan Arslantürk<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><strong>[4]</strong></a></p>
<p><strong>Özet:</strong> Kültürel iktidar, güç ve iktidar kavramının farklı bir boyutunu temsil etmektedir. Bu yönüy­le son yıllarda gittikçe artan bir ilginin odağı konumundadır. Yeni gelişen bir alan olarak, kültürel iktidar hegemonya, kültür savaşı, simgesel güç ya da yumuşak güç gibi kavramlarla ele alınmakta­dır. Bu çalışmada daha çok sosyoloji ve siyaset bilimi gibi disiplinlerin ilgilendiği kültürel iktidar kavramının psikoloji kuram ve açıklamalarıyla anlaşılması amaçlanmıştır. Bu amaçla güç, eşitsizlik, toplumsal hiyerarşiler, sosyal etki gibi kavramlara yönelik psikoloji kuram ve açıklamalarına yer verilmiştir. Ayrıca, bu çalışmanın bir diğer aman da sosyal psikoloji alanına -özelde de siyaset psiko­lojisi yazınına- özgün bir çalışma alanı kazandırmaktır. Bu doğrultuda gelecekteki araştırmalar için öneriler sunulmuştur.</p>
<p>Anahtar Kelimeler: Kültürel İktidar, Güç, Eşitsizlik, Sosyal Etki.</p>
<p>Why Is Cultural Power Powerful?<br />
Understanding the Phenomenon of Cultural Power from The<br />
Perspective of Social Psychology</p>
<p>Abstract: Cultural povver represents a specific dimension of the &#8220;povver&#8221; phenomenon. In this res- pect, there is a grovving interest for this subject in recent years. As a nevvly-emerging field, cultural povver is scrutinized vvith the concepts such as hegemony, culture war, symbolic povver or soft povver. While cultural povver has been in the focus of sodology and political Sciences so far, this study has aimed to understand the concept vvith psychological theories and explanations. In accordance vvith this purpose, psychology theories and explanations about the concepts such as povver, inequality, social hierarchies, and social influence have been induded. In addition, another aim of this study is to provide a novel research area for soaal psychology -espedally the literatüre on political psychology. Accordingly, suggestions for future research have been presented.</p>
<p>Keyvvords: Cultural Povver, Povver, Inequality, Social influence.</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Türkiye siyasetinin son yirmi yılma yansıyan özgün süreç, güç mücadelesi kavramına yeni bir boyut kazandırdı. Tarihsel süreçte, dünyanın çeşitli bölgele­rinde siyasal iktidarı elde edenlerin kendi hinterlantlarında iktidarlarını insan­ların algı, düşünce ve hatta beğenilerini de etkileyecek şekilde kültür alanına genişletme girişimleri yabana olmadığımız bir durumdur. Çin kültür devrimi (Jian, Song ve Zhou, 2006), Bismarck&#8217;ın kültür savaşı (kulturkampf; Bora, 2015; Steinberg, 2011) ya da Türkiye Cumhuriyeti inkılaplarını bunlara örnek ola­rak gösterebiliriz. Güç ya da iktidar fenomeninin bu özgün alanını sistematik ve kuramsal olarak irdelemenin anahtarı olacak kavramsal boşluk ise yeni bir kavramın doğuşuna yol açtı: <em>Kültürel iktidar.</em> Bununla birlikte, kavramın sınırları ve kapsamı, üzerinde mutabık kalman tanımlarla henüz çizilmiş olmadığı için; çok disiplinli bu yazın, söz konusu boşluğu yakın komşularından ödünç alınan terimlerle ikame etmeye çalışmaktadır. Bu minvalde kültürel iktidar, zaman za­man &#8220;karşı kültüre&#8221; üstün gelme çabası şeklinde bir kültürel kutuplaşma; bazen siyasi iktidarın rızaya dayalı bir tahakküm aracı olarak kullandığı hegemonya unsuru; bazen de bir sembolik güç olarak görülmektedir (Çil, 2020).</p>
<p>Diğer yandan bu yeni gelişen alan yazın, analizlerini görece daha makro düzeyden yürütmekte; kültür sahasındaki güç mücadelesine sosyoloji ve siya­set bakış açısıyla kolektif aktörler ya da yöneticiler açısından yaklaşmaktadır. Kültürel iktidar fenomenini sağlıklı anlamak ve anlamlandırmak ise -bütünü eksiksiz görmeyi gerektirdiğinden- ancak sürece çeşitli cenahlardan dahil olan insan rollerinin psikolojik boyutlarım da denkleme dahil etmek ile mümkündür. Bununla birlikte, günümüz dünyasının değişen güç ilişkilerinde ve gruplar arası rekabetin bu özgün zemininde önem kazanan kültürel iktidar kavramı, sosyal psikoloji ya da özelde siyaset psikolojisi alanının da ıskalamaması gereken ko­nular arasındadır.</p>
<p>Tüm bu nedenlerle, bu çalışmada kültürel iktidara ilişkin kavramsal zemin, ilişkili psikolojik süreçler ve kültürel iktidarın psikolojik boyutları irdelenecek ve sonraki çalışmalar için bir yol haritası oluşturulmaya çalışılacaktır.</p>
<p><strong>Kültürel İktidar Nedir?</strong></p>
<p>Kültürel iktidar kavramının psikolojik bir soruşturmasını yapabilmek için öncelikle kavramın sınırlarını ve muhtevasını yansıtan genel bir tanıma sahip olmak gereklidir.</p>
<p>Kültürel iktidar, en kaba haliyle kültürü ve kültürün öğelerini yönetimin bir araa ya da alanı haline getirmek anlamlarına gelecek şekilde tanımlanmaktadır- Kültürel iktidarı anlamak adına kullanılan bakış açılarına göz gezdirdiğimizde genel anlamıyla karşımıza, kültür savaşı, hegemonya, sembolik güç ya da yumuşak güç kavramları çıkmaktadır (Çil, 2020). Bununla birlikte kültürel iktidar bunların hiçbirisi değil ancak bunların hepsidir. Örneğin, kültür savaşı dediği­mizde tarihsel örneklerine bakacak olursak kültürel iktidarın bizatihi kendisini değil onu ele geçirmek için ortaya konan mücadeleyi görürüz. Kültür savaşı, bu B anlamda, karşı kültüre baskın gelme, izlerini silme ya da kendi dünya görüşü­nün, değerlerinin ya da beğenilerinin oluşturduğu kültürün egemenliğini tesis etme çabasıdır.</p>
<p>Hegemonya kavramı ise kültürel iktidarın işlevsel yönüne farklı bir bakış olarak nitelendirilebilir. Günümüz siyasi iklimi feodal yönetim anlayışından bir hayli uzaklaştı ve artık iktidarlar yalnızca baskı ve zorlamaya dayalı tahakkümle sağlanamaz. Kültür, hegemonyayı ayakta tutan sacayaklarından biridir (Artz ve Murphy, 2000). Artz ve Murphy&#8217;e (2000: 1) göre hegemonya, <em>&#8220;bir sosyal grubun yalnızca diğer önemli sosyal grupların aktif rızasıyla elde ettiği ahlaki, felsefi ve politik li- derlik süreci&#8221;</em> olarak tanımlanmaktadır. Hegemonya kavramı denilince akla gelen başat isim Gramsci&#8217;dir. Onun tasavvurunda hegemonya denilince zorun yanın­da rızaya dayalı gücüyle de bir bütün olarak iktidarı tesis eden devlet organi- zasyonu akla gelmektedir. Hegemonya, bu iktidarın yalnız zora dayalı olmayan rızaya dayalı yönünün de hesaba katıldığı bir bileşimi işaret eder. Hegemonik yönetimin önemli alanlarından biri de kültürel hegemonyadır (Anderson, 1988; Artz ve Murphy, 2000; Gramsci, 1986; Portelli, 1982; Rahman, 2020).</p>
<p>Bourdieu ise kültürü bir sembolik güç unsuru olarak görür. Marksist ya­zın diliyle -ancak kendi yaklaşımını ondan ayrıştırarak- kültürün de ekonomik ilişkiler kadar çıkarlara dayalı olduğunu ancak bir o kadar da ekonomik iktidar alanından özerk olduğunu vurgular. Kültürel sermaye de tıpkı ekonomik ser­maye gibi eşit dağılmadığı için bir tabakalaşma süreci yaratır ve aynı zamanda ekonomik ve siyasi iktidara, güç ilişkilerine meşruiyet sağladığı için tabakalaş- manın oluşumu ve sürdürülmesine katkı sağlar. Oluşturduğu simgesel sistemle kültür, insanlar arasmda bir iletişim dili olmak rolünü aşarak insanların gerçek­lik anlayışını şekillendiren ve toplumsal hiyerarşilere hayat veren bir tahakküm aracı haline gelir ve muktedir ile hükmettikleri arasmda karşılıklı rızaya dayalı bir meşruiyet mekanizması oluşturur (Swartz, 2011). Bu yönüyle Bourdieu&#8217;nun yaklaşımı hegemonya ile yumuşak güç arası bir yerde konumlanır.</p>
<p>Joseph Nye yumuşak güç kavramını sözlüklerdeki klasik güç tanımını ge­nişleterek açıklar. Örneğin Türk Dil kurumu sözlüğünde iktidar, &#8220;bir işi yapa­bilme gücü, erk, kudret&#8221;; &#8220;bir işi başarabilme yetki ve yeteneği&#8221; ya da &#8220;devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma yetkisi&#8221; olarak ta- nımlanır (URL 1). Nye (2004: 1-2), gücün &#8220;basitçe istediği sonuçları elde ede­bilme becerisi&#8221; olarak kullanılan sözlük tanımını biraz daha belirginleştirerek &#8220;istediği sonuçları elde edebilmek için diğerlerinin davranışlarını etkileme yete­neği&#8221; olarak tanımlar. Diğerlerinin davranışını istenilen yönde etkileme, gücün bilinen anlamıyla sert güç olarak teşvik ve tehditlere dayalı biçimde sağlanması yönünü öne çıkarmaktadır. Böylesi bir güçte sahip olduğunuz kaynaklar ölçü­sünde diğerleri üzerinde emir ve icbar kapasitesine sahipsinizdir ve diğerlerini etkilemek için bazen ödemeler yapar bazen de tehditler gösterirsiniz. Bununla birlikte yumuşak güç basitçe etkiye dayanmaz, aynı zamanda çekim kavramını da gücün unsuru haline getirir. Bazen tehdit ve teşvikler olmadan, diğerlerinin sizin refahınıza, değerlerinize, amaçlarınıza ya da kültürünüze hayran olması ve onu taklit etmesiyle de istendik sonuçlar oluşturulabilir. Böyle bir güç zorlamaya değil rızaya dayalıdır ve çoğunlukla daha az maliyetlidir. Bu anlamda kültür, yumuşak gücün bir aracıdır ya da kaynaklarından biridir ancak tek başına kültü­rel iktidar yumuşak güç anlamına gelmez (Nye, 2004; 2008; 2011).</p>
<p>Bununla birlikte, küresel düzeyde kültürel iktidarın eleştirel bir bakışla kül­türel emperyalizm olarak da adlandırıldığı bir vakıadır. Bu noktada bir başka güç odağının kültürel etkisinden rahatsız olan bireyler ya da daha nesnel ama eleştirel bir bakış açısıyla konuya yaklaşan analistler, kültürel emperyalizm teri­mini daha fazla benimsemektedirler (Nye, 2011; Rahman, 2020).</p>
<p>Tüm bu parçaları birleştirdiğimizde kültürel iktidar, kültürün unsurlarını (sanat, edebiyat, gelenekler, değerler vb.) insan tercihlerini şekillendirmede bir güç kaynağı olarak kullanma; kültürel kaynaklarınızla beğenilerini etkileyerek ve hayranlık uyandırarak insanlarda onların rızasına dayalı bir otorite kurma ve bu amaçla tercih edilen ve beğenilen kültür ürünlerini üreten olma şeklinde tanımlanabilir.</p>
<p><strong>Güç ve İktidarın Psikolojisi</strong></p>
<p>İktidar (power), egemenlik (dominance) ve statü (status) benzer ancak eş anlamlı olmayan terimler olarak birbirlerinden bazı nüanslarla ayrılır (Ellyson ve Dovidio, 1985) ve bu ayrımı Patterson (1983:102) şöyle tarif etmektedir: &#8220;Genel olarak, iktidar, başkalarını etkileme yeteneği olarak düşünülebilir. Egemenlik, ya birinin iktidar hiyerarşisindeki göreceli konumuna ya da bir güç çatışmasının özel sonucuna işaret eder. Statü genellikle kişinin sosyal egemenliğini, yani sos­yal hiyerarşideki göreceli konumunu yansıtır&#8221;. Tanımların özü, diğerleri üzerin­deki denetim ve hiyerarşik bir düzen vurgusudur. Dolayısıyla denetim arzusu ve eşitsizlik yaklaşımları iktidarı psikolojik açıdan anlamak adına önemlidir.</p>
<p>Güç ve iktidar kavramları psikolojide diğer disiplinlerde olduğu gibi bütün­cül bir alan olarak inceleme nesnesi olmaktan çok farklı bağlam ve ilişkiler içinde denetim arzusu, kaynaklara erişim, motivasyon, etkileme kapasitesi gibi konu­lar üzerinden ilgi görmüştür. Bu nedenle buradan itibaren psikolojide güç ve insan ilişkileri bağlamında alan yazında ortaya konmuş kuram ve araştırmalar­dan farklı parçaları bir araya getirip kompozit ama bütünlüklü bir güç ve iktidar psikolojisi tablosu resmedilmeye çalışılacaktır. Bu minvalde bir güç aracı olarak kültürel iktidarın psikolojik arka planını anlamak için bir zemin elde etmek daha olası görünmektedir.</p>
<p>Güç insan için ne anlama gelir? Buna ilkel düzeyde bir cevap için evrim kuramcıları ve evrimsel psikologlar insanın evrimsel geçmişine atıfta bulunarak gücün hayatta kalmak için daha fazla kaynağa ulaşmak ve nesli devam ettirmek için eş seçme kapasitesini artırmak türünden doğrudan işlevlerine vurgu yap­maktadırlar (Cummins, 1996; Shively, 1985; Van Vugt ve Tybur, 2016; Workman ve Reader, 2004). Bununla birlikte bugünün dünyasının güç ilişkilerini ya da gü­cün getirilerini düşündüğümüzde böyle bir açıklamanın yetersiz kalacağı ve sü­reci kapsamlı olarak anlamaya yardımcı olmayacağı açıktır. Bu noktada, modem insanın hem biyolojik hem de sosyal yönü bir arada düşünülerek güçle ilişkisini anlamak adına birkaç nokta vurgulanabilir.</p>
<p>Güç kavramı psikolojide sıklıkla denetim isteği ya da ihtiyacı olarak ele alın­maktadır. Makro düzeyde iktidarlardan söz ederken de mikro düzeyde bireysel ilişkilerden söz ederken de bireyin temel güdülenmelerinden biri denetim sahibi olmak yani kontrolün elinde olması anlamına gelmektedir. Bunun bir yönü kişi­nin kendi koşullarının denetiminin kendinde olması anlamına gelir ki bir duru­mun ne kadar stres verici olacağını belirleyen temel koşullardan biri budur. Bizim kontrolümüzde olmayan, üzerinde söz sahibi olamadığımız, sonuçlarını belirle- yemediğimiz durumların daha fazla stres verici olduğu çeşitli araştırma bulgu­ları ile desteklenen bir olgudur (bkz. Smith, Hoeksema, Fredrickson ve Loftus, 2017). Diğer yönü ise daha geniş bir denetim arzusunu yani diğerlerinin dav­ranıştan üzerinde de denetim sahibi olmayı işaret etmektedir ki McClelland&#8217;ın (1987) güdülenme kuramında tanımlanan ve bazı insan davranışlarının temel belirleyicilerinden olan güdülerden biri de budur. Güce sahip olmak kişinin istediği kaynaklara ulaşmasını, istediği sonuçları elde etmesini güvenli bir bi­çimde sağlayarak onun temel bir ihtiyacım karşıladığından insan için önemlidir (Guinote ve Vescio, 2010).</p>
<p><strong>Gücün Psikolojik Meşruiyeti ve Eşitsizliğin Korunması</strong></p>
<p>Sosyal psikolojide güç içeren kavramlar, genellikle güç arzusu, güçlü hisset­me ve gücün kullanımına ilişkin değer ve inançlar bağlamında kullanılmaktadır (Winter, 2010). Bu sözü edilen bağlamlarda ele alınan kuramlar bir yönüyle eşit­sizliğe bakışı da ele almaktadır. Bu doğrultuda bazı insanlar daha eşitlikçi tu­tum ve değerlere sahipken bazıları dünyayı hiyerarşik olarak algılamak ve gücü olumlamak eğilimindedirler.</p>
<p>Güçle ilişkimizi belirleyen etkenlerden biri de kişilik özellikleridir. Güce olan istek ve arzu her bireyde aynı olmadığına göre bunun bir takım kişilik özellikle­riyle bağlantılı olması şaşırtıcı değildir. Konu ile ilgili çalışmalarda pek çok iliş­kili kişilik özelliğinden söz etmek mümkün olabilir ama temelde öne çıkan kişi­lik yapısı <em>yetkeci kişiliktir</em> (authoritarian personality). Adorno, Frenkel-Brunsvvik, Levinson ve Sanford&#8217;un (1950), ırkçılık ve önyargıyı açıklamak üzere önerdikleri bu kişilik yapısı, güç ve sertliğe aşın vurgu ve kendi grubunun ahlaki iktidarına eleştirmeksizin boyun eğme gibi boyutlarıyla hiyerarşiye bakışı da barındırır. Elbette yetkeci kişilik yalnızca güç üzerine bir açıklama değildir ve uç bir kişilik kümesini tarif etmektedir ancak birtakım insanların otoriteyle daha farklı bir iliş­kisi olduğunu düşündürmesi açısından önemlidir. Ayrıca, genel olarak bu kişilik farklılıklarının eşitsizliği meşrulaştırıcı bilişsel eğilimlerle ilintili olduğunu söy­lemek mümkündür. Bunlardan biri de sosyal baskınlık yönelimidir. Sidanius ve Pratto&#8217;nun (1999) <em>sosyal baskınlık kuramında</em> (social dominance theory) tarif edilen bu eğilim, toplumun hiyerarşik düzenini onama ve eşitsizlikleri meşru görmeye yatkınlık olarak görülebilir. Sosyal baskınlık yönelimi yüksek bireyler, üstün ve ayrıcalıklı grupların varlığını ve buna mukabil dezavantajlı ve ezilen grupların konumunu normal karşıladıklarından kendi konum ve statülerim koruma ve ar­tırma yönelimli olurlar. Böyle bir zihin yapısı içinde dünya bir nevi &#8220;kurtlukta düşeni yemek kanundur&#8221; düşüncesiyle algılanmaktadır.</p>
<p>Güce olan ilgiyi belirleyen bir diğer etken ise değerlerdir. Değerler insan tu­tum ve davranışlarına rehberlik eden çok yönlü içsel normlardır (Rokeach, 1973). Bugün sosyal psikolojide evrensel insan değerlerini inceleyen Schwartz&#8217;ın ku­ramında tarif edilen temel insani değerlerden biri de güçtür. Kavramsal tanımı itibarıyla &#8220;sosyal statü ve prestij, insanlar ve kaynaklar üzerinde denetim veya hakimiyet&#8221; (Sdrvvartz vd., 2012:664) olarak tanımlanan bu değer alanı insanların güce yükledikleri önem ve anlamın bir göstergesidir.</p>
<p><em>Sistemi meşrulaştırma kuramı</em> (system justification theory; Jost ve Banaji, 1994; Jost, Banaji ve Nosek, 2004) siyaset psikolojisi yazının önceki kuramlarını da göz önüne alarak üç tür meşrulaştırma güdüsü veya eğilimini ayırt eder. Bunlardan ilki olumlu bir benlik imajım geliştirebilmek ve sürdürebilmek için ihtiyaç duyu­lan benliği meşrulaştırmadır. Diğeri, sosyal kimlik kuramında altı çizilen bireyin kendi ait olduğu grubu savunması ve olumlu bir grup imajı için meşrulaştırması anlamına gelen grup meşrulaştırmasıdır. Bunlardan ayrı ve hatta bunlara çelişen üçüncü bir meşrulaştırma biçimi ise sistemi meşrulaştırmadır ki sistemin, düze­nin ya da statükonun iyi, adil, istenir, doğal ve kaçınılmaz olduğu düşüncesiyle meşru görülmesi sürecidir. Sosyal kimlik kuramı ve sosyal baskınlık kuramıyla oldukça yakın olan bu kuram, toplumda dezavantajlı grupların bulunduktan ko­numu içselleştirmelerinden de kısmen sorumlu olan ve bilinç dışı düzeyde gözle­nen mevcut düzenin meşrulaştırılmasına yönelik genel ideolojik bir eğilimin var­lığından söz etmektedir. Ayrıca ilginç bir şekilde bu eğilim bazen statükodan en çok zarar gören kişilerde en güçlü düzeydedir (Jost, Banaji ve Nosek, 2004:881).</p>
<p><strong>Kültürel İktidar Nasıl Çalışır?</strong></p>
<p>Buraya kadar sunulan kuram ve açıklamalar; güç ve iktidarın insan için ne Banlama geldiği, toplumsal hiyerarşilerin nasıl kabul gördüğü ve sürdürüldüğüne ilişkin psikolojik düzlemde bir bakış sağlamaktadır. Bu bakış, kültürel iktidarın  da güç ilişkileri bağlamında hangi psikolojik güdülerle ortaya çıktığını anlamak, yani insanlar neden kültürel iktidarı elde etmeye yönelir? sorusuna cevap bulmak açısından işlevsel olabilir. Bunun yanında söz konusu kuram ve açıklama- I 1ar, kültürel iktidarın ve onun yarattığı hiyerarşik ve sembolik güç ilişkilerinin meşruiyet ve devamlılığı hakkında da fikir vermektedir. Konunun diğer yönüne yani kültürel iktidarın insanlar üzerinde hangi yollarla etki oluşturduğuna bakkığımızda dikkate alacağımız kavram sosyal etkidir.</p>
<p>Zora dayalı iktidar, hükmettikleri üzerinde çoğu zaman istenilen davranış I değişikliklerini elde etse de bu, güce dayalı bir kabulün göstergesi olup zorunlu  olarak bir içselleştirmeyi yansıtmaz. Anne babası istediği için ödevlerini yapan bir çocuk, ebeveynlerinin onu gözetlemediğini bildiğinde bunu yapmayabilir. Samimiyetle ikna olmak ile bir kişi veya gruptan gelen doğrudan ya da dolaylı baskı mucibince kabul arasında sosyal psikoloji açısından belirgin bir ayrım vardır (Hogg ve Vaughan, 2011). Sosyal etkinin çeşitli türleri isteyerek ya da istemeyerek; içselleştirerek ya da kabullenmiş gibi görünerek de olsa bizde bir davranış değişikliği yaratır. Bu etkiler doğrultusunda -yani başka insanların gerçek ya da zihnimizde oluşan etkileriyle- uyma davranışı ortaya çıkar. Özellikle bu uyma­nın bazı türleri gerçek bir onaylama ve içsel kabul barındırmakta, yani kişiler gerçekten inanarak bu etki doğrultusunda davranmaktadırlar. Bu etkinin ise iki temel nedeni vardır. İnsanlar ya başka insanların davranışlarına bakarak yanlış yapmaktan kaçınırlar (bilgilendirici etki) ya da toplum tarafından kabul görme, onaylanma gereksinimi (normatif etki) ile uyma sergilerler (Aronson, Wilson ve Akert, 2012; Hogg ve Vaughan, 2011; Taylor, Peplau ve Sears, 2012). Sosyal ha­yattaki en temel davranışlarımız üzerinde bile geleneklerin, adetlerin, kuralların ve sosyal standartların etkisine dikkat eden Sherif (1936) ilk sosyal etki deneyle­rinden birine imza atmıştır. <em>Otokinetik etki deneyi</em> adı verilen bu deneyde normla­rın oluşumu ve davranışlar üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Karanlıkta duran bir ışık hareket etmese de ediyor gibi görünür ve bu yanılsama otokinetik etki olarak bilinir. Bu fenomenden yararlanan Sherif deneklerden karanlık bir odadaki ışı­ğın ne kadar hareket ettiğini tahmin etmelerini ister. Tek başlarına karanlık bir odada bir dizi deneme ile her defasında tam emin olmaksızın denekler ışığın ne kadar hareket ettiğini kestirmeye çalışmaktadırlar, ikinci aşamada denekler, iki ya da üçlü gruplar halinde bir araya getirilerek aynı denemeler tekrarlanmış ve deneklerden tahminlerini sesli yapmaları istenmiştir. Seri denemelerin sonunda gruptakilerin tahminleri birbirine yaklaşmış ve bir grup normu ortaya çıkmıştır. Daha sonra bireyler tek başlarına tahmin yaparken de bu normları kullanmış yani normları içselleştirmişlerdir. Böylelikle Sherif; normların, belirsiz durum­larda bireylerin davranışları için bir kılavuz olarak ortaya çıktığını göstermiştir.</p>
<p>Sherif deneylerinin ardından Solomon Asch (1951; 1955; 1956), yalnızca be­lirsiz durumlarda değil cevabın &#8220;gün gibi ortada olduğu&#8221; durumlarda da insan­ların diğer insanların davranışlarına uymayı tercih edebildiğini gösteren meşhur sosyal psikoloji deneylerini gerçekleştirdi. Bu deneylerde deneklere bir standart çizgi ve farklı boylarda üç karşılaştırma çizgisi verildi ve hangisinin standart çiz­giyle aynı boyda olduğunu yanıtlamaları istendi. Aslında cevap kolaylıkla bi­linebilecek türdendi ama grup üyeleri (işbirlikçi denekler) bilerek yanlış cevap verdiğinde deneklerin dikkate değer bölümü gruba uymayı tercih etmişti. Tüm bu sosyal etki deneyleri elbette ki kültürel iktidarın işleyişini anlamak için yapıl­madı ancak kültürün oluşturduğu ve etkilediği normların nasıl ortaya çıktığı ve insanlar üzerinde yarattığı normatif etkinin psikolojik boyutunun ne olduğunu anlamamız açısından oldukça önemlidir. Normatif etkinin gündelik hayattaki yansımaları aslında kültürel iktidarın insanlar üzerinde nasıl etkili olduğunu da açıklamaktadır. Sherif&#8217;in dikkatini çeken gelenekler, örf ve adetler gibi top­lumsal normların nasıl oluştuğu ve nasıl işlediği sorusu, günümüz dünyasının küreselleşme, dijitalleşme ve kültürel homojenleşme sürecinde yepyeni boyutlar kazanmaktadır. Gündelik hayatta sözü edilen toplumsal normlardan modaya, geçici popüler olan akımlardan ideal vücut algısına kadar pek çok alanda nor­matif etkileri görmek mümkündür (Aronson ve ark., 2012). Buna göre bir dönem çok popüler olan giyim tarzının bir başka dönem gülünç bulunması ya da günü­müzde sosyal medyada oldukça yaygın olan ve &#8220;challenge&#8221; olarak adlandırılan akımlar buna örnek gösterilebilir. Sosyal etki olgusundan yola çıkarak kültürel iktidarın insanlar üzerindeki etkisinin, insanların doğru olandan uzak kalmama ve diğerleri tarafından sevilme ve onaylanma ihtiyacı ile ilişkili olduğu düşü­nülebilir. Örneğin, egemen olan kültürün -yani kültürel iktidarın- beğenilerini beğenmediğinizde gruptan ayrılmış oluyor ve bir yönüyle Asch&#8217;in deneyinde tüm gruba rağmen aykırı cevap veren insanın yaşadığı durumla karşı karşıya ka­labiliyorsunuz. Diğer yandan, Asch deneylerinde denemelerin hiçbirinde uyma göstermeyen katılımcıların oranının %24 olduğu ve büyük çoğunluğunun ise en az bir denemede uyma göstermediğini düşündüğümüzde, neden kültürün mut­lak iktidarından söz edemediğimizi ya da egemen kültürün neden herkes için aynı normatif etkiyi yaratmadığını anlayabiliriz.</p>
<p>Kültürel iktidarın işleyişi elbette yalnızca sosyal etki ile açıklanamaz. Birçok insanın bu iktidarın birer savunucusu olduğu ya da iktidardaki kültürle özde­şim kurduğu dikkate alındığında sosyal kimlik kuramını (Tajfel, 1978; Tajfel ve Tumer, 1979) dikkate almak yararlı olacaktır. Benlik duygusunun bir yönü de sosyal kimlik edinmektir. İnsanlar sosyal dünyayı çeşitli benzer özellikler teme­linde sınıflandırmalarla algılama eğilimindedirler ve bu sınıflandırmaların ne­ticesinde biz ve onlar aynını doğar. Birey, bu temelde bazı gruplara değer ve anlam yükleyerek özdeşim kurar ve bu gruba aidiyeti üzerinden sosyal kimlik geliştirir. Kültürel iktidara sosyal kimlik penceresinden bakıldığında hâkim bir kültür ve onun bileşenleri ile kurulan özdeşim, kültürel iktidarın kabulü ve içsel­leştirilmesi noktasmda olası bir açıklama olabilir. Özellikle, birden fazla kültürel grubun ve farklı dünya görüşlerinin olduğu ve yukarıda sözü edilen türden kül­tür savaşlarının yaşandığı ortamlarda bir anlamda birden fazla kültürel &#8220;sosyal grup&#8221; olduğu düşünülebilir. Bu noktada bireyler bu dünya görüşleri ve kültürel değerlerden birine bir özdeşim kurup onu sosyal kimliğinin bir parçası halinde getirebilir. Sosyal kimlik sosyal etki ile de bağlantılıdır. Güç ve otoriteye dayalı bir sosyal etki türü olan itaat kavramının insan hayatındaki konumunu çarpıcı bir şekilde sosyal psikolojinin gündemine getiren Stanley Milgram&#8217;ın (1963; 1974) deneyleri, kültürel iktidar fenomeninin anlaşılmasında farklı bir pencereden dik­kate alınabilir. Bu deneylerin bulguları yıllar boyunca hiyerarşik emir komuta zinciri içerisinde gerçekleşen ve insan doğasına yakıştırmakta zorlandığımız birtakım davranışları açıklamada kullanıldı (örn. Aronson vd., 2012; Zimbardo, 2007). Nazi katliamı, Ebu Gureyb cezaevinde olanlar ya da Bosna soykırımı bu örneklerden birkaçıdır. Bununla birlikte Milgram&#8217;ın tanımladığı itaat, açık bir emrin varlığını gerektirmekteydi ve iktidarın sosyolojik tanımlarına bakıldığın­da bu bir bakıma zora dayalı güç yani iktidarının bilinen anlamı ile ilintiliydi. Oysa deneylerde açık bir emir yoktu, yalnızca profesör kimliğiyle saygınlık uyandıran bir otorite figürü ve onun emir tanımına uymayan yönergeleri vardı. Bir başka bakış açısından deneyciler aslında rızaları ile deneycinin amaçlarıyla özdeşim kuruyorlar yani bir sosyal kimliği izliyorlardı (Gibson, 2019; Haslam ve Reicher, 2017; Reicher ve Haslam, 2011). Özetle, kültürel iktidarın takipçileri ya da savunucuları da bir sosyal kimlikle özdeşim kurmakta ve bu kimliğin içerdiği değerleri, normları, gelenekleri ya da beğenileri takip etmektedir denilebilir.</p>
<p><strong>Kültürel İktidar ve Propaganda</strong></p>
<p>Kültürel iktidar, tutum değişimi ve propaganda çabalarına nasıl etki eder? i Güç ve saygınlığı yüksek bir kaynaktan gelen mesajların ve propaganda giri-şimlerinin daha fazla tutum değişimine yol açtığı, yani daha ikna edici olduğu bilinmektedir (Kağıtçıbaşı ve Cemalcılar, 2014). Eğer insanları zora dayalı iktidar ile yönetiyorsanız mesajlarınızın etkililiği kültürel iktidara sahip olduğunuzda­ki kadar olmayacaktır. Hovland ve Weiss&#8217;in (1951) bir çalışmalarında çeşitli ko­nularda mesajlara maruz kalan insanların bir bölümüne bu mesajın kaynağının itibarlı bir kaynaktan diğerlerine ise düşük itibarlı bir kaynaktan geldiği söylen­miştir. Mesaj itibarlı bir kaynaktan geldiğinde açıkça daha ikna edici olarak bu­lunmuştur. Bu deneyde düşük itibarlı kaynak olarak Sovyetler Birliği&#8217;nin resmi yayın organı Pravda kullanılmış ve bu gruptakilere bilginin Pravda&#8217;dan alındığı bildirilmiştir. Amerikalılar üzerinde saygınlık ve itibarının olmaması deney so­nuçlarına da yansımıştır. Diğer bir deyişle sahip olduğunuz kitle iletişim araçtan sizi tek başına muktedir kılmamaktadır; aynı zamanda muhatapları nezdinde inandırıcılığı da olmalıdır. Zira propaganda ve algı yönetimi siyasi aktörler için önemli bir hedeftir (Ceng, 2018). Güncel bir örnek olarak Covid-19 pandemi dö­neminde A.B.D. başkanı Donald Trump&#8217;m koronavirüsü &#8220;Çin virüsü&#8221; olarak adlandırması verilebilir (URL 2; URL 3). Hitler (1925) de <em>Kavgam</em> (Mein Kampf) kitabında propaganda amacının insanlara doğruları ya da gerçeğin farklı yüz­lerini objektif olarak göstermek olmadığını; propagandanın tüm gücüyle kendi gerçeklerini anlatacak ve kendi partisine hizmet edecek bir araç olduğunu vur­gulamaktadır. Bu amaçla Naziler gerek radyo, gazete, afiş ve posterler gibi kit­le iletişim araçlarını ellerinde bulundurarak gerekse kültür ve sanat ürünleri ile propaganda üreterek Nazi ideolojisini yaymak ve geçerli kılmak üzere çalıştılar (Jowett ve O&#8217;Donnell, 2015). Bu durum Gramsci&#8217;nin hegemonya yaklaşımında kültürel iktidarın zora dayalı gücü meşrulaştırma işlevine örnek gösterilebilir.</p>
<p><strong>Kültürel İktidar ve Direniş</strong></p>
<p>Kültürel iktidarın bir yerde güç sahibi olması gönüllü bir süreci çağrıştırır. Bunun uluslararası bir örneği Fransa&#8217;da cadılar bayramı kutlanmasıdır. Genellikle Amerika&#8217;da kutlanan bir gün olarak bilinen cadılar bayramı (Halloween) Fransız pazarlamacıların kötü giden piyasaya -bilgilendirici sosyal etkiden yararlanarak- buldukları bir çözümdü (Aronson vd., 2012; Cohen, 1997). Bununla birlikte bir başka kültürden gelen etki her zaman gönüllülükle karşılanmayabilir.</p>
<p>Konunun bir diğer yönü daha önce de değinildiği gibi kültürel emperya­lizm meselesidir. Küresel bir kültürel gücün ve onun ürünlerinin bir ülkede ilgi toplaması ve etki sahibi olmasını da yukarıda değinilen süreçlerle açıklamak mümkündür. Kültürel emperyalizme olan tepki ve direnişi anlamak insanların simgesel kaynaklarına verdiği önemi anlamakla mümkündür. Örneğin, gruplar arası önyargıları anlamak adına sıklıkla atıfta bulunulan <em>bütünleşik tehdit kura­mına</em> (Stephan ve.Stephan, 1993; 1996; 2000) göre önyargı ve ayrımcılığın olu­şumunda dış gruptan gelen tehditlere ilişkin algılar önemlidir. Dört olası tehdit tipinden biri olan <em>gerçekçi tehditler</em> grubun fiziksel ve maddi refahına, sağlığına ya da siyasi gücüne yönelik algılanan tehditleri yansıtırken; <em>simgesel tehditler</em> ise dünya görüşüne, yaşam biçimine, kültürüne, değer ve inançlarına yönelik tehdit algılamalarını yansıtmaktadır. Göçmen karşıtı tutumları da oluşturan tehdit al­gılarına bakıldığında gerçekçi tehdit algılarının hemen ardından simgesel tehdit algılarının dış gruba yönelik olumsuz tutumlarla ilintili olduğu görülmektedir (Arslantürk, t.y.). Yani insanlar bir başka kültürün kendi kültürünü bozacağın­dan ya da yozlaştıracağından endişe etmektedir zira gerçekçi kaynaklarla birlik&#8217; te simgesel kaynaklar insanlar için oldukça önemlidir. Kültürel iktidara yönelik direnişi bu bağlamda ele alarak simgesel kaynakların savunulması olarak değer­lendirmek mümkündür.</p>
<p>Diğer taraftan kültürel emperyalizm ya da küresel kültürel iktidarın meş­ruiyeti ve sürdürülmesini güce ve eşitsizliğe dair yukarıda sözü edilen kuram ve açıklamalarla anlamak mümkündür. Sistemi meşrulaştırma kuramı makro düzeyde düşünüldüğünde küresel hiyerarşik sistem içinde üst sıralarda olan ülkelerin kültürünün belirli bir ülkenin sınırları içinde de cazibe kazanması -ve kültürel iktidara ulaşması- bu gücün tanınması ve kabullenilmesi ile kolaylaş­maktadır. Kültürel iktidarın etkilediği bireyler, iktidardaki gücün ayrıcalıklı ko­numunu kabul etmekte ve hatta sosyal kimlik kuramından da hatırlayacağımız üzere onunla özdeşim kurarak iç grup haline getirmektedir. Öyle ki güçlü olanın kültürünü yüceltip, alışılageldik yerel kültürün ve onun dil, gelenek, sanat ve edebiyat eserleri gibi bileşenlerinin küçümsenmesi durumuna kadar uzanabilen bir sürece doğrudan katkı yapmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Tüm bu bilgiler, psikoloji açısından kültürel iktidarın anlaşılması için özet ve yüzeysel bir bakış sunmaktadır. Bununla birlikte kültürel iktidarın psikolojik yönleri elbette bunlarla sınırlı değildir. Kültürel iktidarın belirleyicileri, kültü­rel iktidarın kazanılması, korunması, el değiştirmesi, kültür savaşları ve kültürel iktidarın sonuçları çok yönlü psikolojik açıklamalarla daha ayrıntılı olarak ir­delenebilir. Ayrıca, bu makalede kültür kavramının psikolojideki yerine ilişkin kökten bir analize girişilmemiş yalnızca kültürel iktidara odaklanılmıştır. Güç ve etki bağlanımda kültürel iktidara psikoloji bilimi açısından bir analiz amacım gütmekte olduğundan söz konusu bağlamlar ve ilgili kavramlarla sınırlandırıl­mıştır. Bununla birlikte, kültür geniş kapsamlı düşünüldüğünde, bireyci ya da toplulukçu kültürler açısından kültürel iktidara bakışta olası farklılıklar, kültür­leşme süreçleri ya da kültürün öğrenilmesi gibi kültüre ilişkin birçok konu ve kavram kültürel iktidarın özgün bir yönünü açıklamada işlevsel olabilir.</p>
<p>Peki, kültürel iktidarı psikoloji araştırmalarında ele almak neden önemlidir? Buna iki yönlü yanıt verilebilir. Birincisi, şimdiye kadar kültürel iktidarı makro düzeyde ele alan sosyoloji ve siyaset bilimi disiplinlerinin resmettiği kültürel ik­tidar tablosunu zenginleştirmek ve bu makro düzeyli bakış açışım tahkim etmek­tir. İkincisi psikoloji disiplini açısından güç ve iktidar ilişkilerine birey düzeyinde bakabilmek -özelde siyaset psikoloji yazım için- zenginlik ve geniş bir araştır­ma alanı anlamına gelmektedir. Belki bu iki amacın bir kombinasyonu kültürel iktidarın çok disiplinli olarak betimlenmesi şeklinde ifade edilebilir. Örneğin, kültürel iktidarın birey düzeyinde çalışılması kültürel iktidar ve bireysel farklılıklar konusunu daha fazla öne çıkarmaktadır ancak bu çalışmanın temel amacı doğrultusunda bundan sınırlı düzeyde söz edilmiştir, beriki çalışmalar kültürel iktidar ile ilişkilerde bireysel farklılıklara ilişkin görgül bulgular ortaya koyabilir. Zira kültürel iktidara tek disiplinli ve tek boyutlu bir bakış büyük resmi görmeye engeldir. Büyük resmi görmek ise Bourdieu&#8217;ya göre hayatın tam da merkezin­de olan, kültürel ve sanatsal zevklerden yeme içme alışkanlıklarına, kültürün ve günlük yaşamın pratiklerine uzanan ve toplumsal ayrımları keskinleştiren güç mücadelelerini anlamakla mümkündür. Bunun içinse bireyler, gruplar ve kurumlar düzeyindeki güç ilişkilerini anlamaya çalışmak gerekir. Bilhassa bu güç ilişkilerinin içindeki insan eylemine yön veren temel güdülenmeler ve dış­sal nedenler Bourdieu için de ilgi konusu olmuştur (Swartz, 2011). Bu minvalde, kültürel iktidarın çeşitli psikolojik değişkenlerle ilişkisini irdeleyen ve bu amaçla kapsamlı modeller öneren çalışmalar alana özgün bir katkı anlamı taşıyacaktır.</p>
<p>Sosyoloji Divanı Dergisi &#8211; Kültürel İktidar Sayısı</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Adorno, Theodor W., Frenkel-Bnınswik, Else, Levinson, Daniel J. ve Sanford, R. Nevitt (1950). <em>The Authoritarian Personality,</em> New York: Harper &amp; Brothers.</p>
<p>Anderson, Perry (1988). <em>Gramsci: Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji,</em> (Çev. Tank Günersel), İstanbul: Alan Yayıncılık.</p>
<p>Aronson, Elliot, Wilson, Timothy D. ve Akert, Robin M. (2012). <em>Sosyal Psikoloji,</em> (Çev. Okhan Gündüz) İstanbul: KaknüsYayınlan.</p>
<p>Arslantürk, Gökhan (t.y.). <em>Sosyal Medyadaki Göçmen Karşıtı Tutumların Bütünleşik Tehdit Kuramı Çerçevesinden İncelenmesi,</em> Yayınlanmamış Araştırma Raporu.</p>
<p>Artz, Lee ve Murphy, Bren O. (2000). <em>Cultural Hegemony in the United States,</em> Thousand Oaks: Sage.</p>
<p>Asch, Solomon E. (1951). &#8220;Effects of Group Pressure upon the Modification and Distortion of Judgments&#8221;, <em>Groups, Leadership and Men</em> (Ed. H. Guetzkow), Pittsburgh, PA:Camegie Press, 177-190.</p>
<p>Asch, Solomon E (1955). Opinions and Social Pressure, <em>Scientific American,</em> C. 193, S.5, 31-35.</p>
<p>Asch, Solomon E. (1956). Studies of Independence and Conformity: I. A Minority of One Against A Unanimous Majority, <em>Psychological Monographs: General and Applied,</em> C. 70, S. 91-70.</p>
<p>Bora, Tanıl (2015). &#8220;28 <em>Şubat ve Kulturkampf&#8217;,</em> <a href="https://www.birikimdergisi.com/hafta-lik/1397/28-subat-ve-kulturkampf">https://www.birikimdergisi.com/hafta- lik/1397/28-subat-ve-kulturkampf</a>, Erişim tarihi: 30.04.2020</p>
<p>Ceng, Emine (2018). Algı Yönetimi Aracı Olarak Twitter Kullanımına İlişkin Siyasal Bir Analiz, <em>Erciyes İletişim Dergisi,</em> C.5, S.4, 663-689.</p>
<p>Cohen, Roger (1997). <em>&#8220;Paris Journal; AH-lo-een: An American Holiday in Paris?&#8221; New York Times, S. Al, 1.</em> <a href="https://www.nytimes.com/1997/10/31/world/paris-joumal-ah-lo-e-en-an-american-holiday-in-paris.html'den">https://www.nytimes.com/1997/10/31/world/paris-joumal-ah-lo-e- en-an-american-holiday-in-paris.html&#8217;den</a> alınmıştır (Erişim tarihi: 04.05.2020).</p>
<p>Cummins, Denişe D. (1996). Dominance Hierarchies and the Evolution of Human Reasoning, <em>Minds and Machines,</em> C. 6, S.4,463-480.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çit Hüseyin (2020). Kültürel İktidar: Kavramlar, Kuramlar ve Tartışmalar, <em>Sosyoloji Divanı,</em> S. 15,11-34.</p>
<p>Ellyson, Steve L. ve Dovidio, John F. (1985). &#8220;Power, Dominance, and Nonverbal Behavior:</p>
<p>Basic Concepts and Issues&#8221;, <em>Power, Dominance, and Nonverbal Behavior,</em> (Ed. Steve L. Ellyson, ve John F. Dovidio). New York: Springer-Verlag, 1-27.</p>
<p>Gibson, Stephen (2019). Obedience without Orders: Expanding Social Psychology&#8217;s Conception of &#8216;Obedience&#8217;. <em>British Journal of Social Psychology,</em> C. 58, S. 1,241-259.</p>
<p>Gramsa, Antonio (1986). <em>Hapishane Defterleri,</em> (Çev. Kenan Somer), İstanbul: Onur Yayınevi.</p>
<p>Guinote, Ana ve Vescio, Theresa K. (2010). &#8220;Introduction: Power in Social Psychology&#8221;, <em>The Social Psychology of Power</em> (Ed. Ana Guinote ve Theresa K. Vescio). New York: Guilford Press, 1-16.</p>
<p>Haslam, S. Alexander ve Reicher, Stephen D. (2017). 50 Years of &#8220;Obedience to Authority&#8221;: From Blind Conformity to Engaged Followership, <em>Annual Review of Law and Social Science,</em> C. 13, S.l, 59-78.</p>
<p>Hitler, Adolf (1925). <em>Mein Kampf,</em> Boston: Houghton Mifflin.</p>
<p>Hogg, Michael A. ve Vaughan, Graham M. (2011). <em>Sosyal Psikoloji (2. Baskı),</em> (Çev. İ. Yıldız ve A.Gelmez), Ankara: Ütopya Yayınevi                                                                                                        ।</p>
<p>Hovland, Cari I. ve Weiss, Walter (1951). The Influence of Source Credibility on Communication Effectiveness, <em>Public Opinion Quarterly,</em> C. 15, S.4,635-650.</p>
<p>Jian, Guo, Song, Yongyi ve Zhou, Yuan (2006). <em>Historical Dictionary ofthe Chinese Cultural Revolution,</em> Lanham: The Scarecrow Press.</p>
<p>Jost, John T., Banaji, Mahzarin R. ve Nosek, Brian A. (2004). A Decade of System Justification Theory: Accumulated Evidence of Conscious and Unconsdous Bolstering of the Status Quo, <em>Political Psychology,</em> C. 2, S. 6,881-919.</p>
<p>Jost, John T. ve Banaji, Mahzarin R. (1994). The Role of Stereotyping in System-justification and the Production of False Consciousness, <em>British Journal of Social Psychology,</em> C. 33, S. 1,1-27.</p>
<p>Jowett, Garth S. ve O&#8217;Donnell, Victoria (2018). <em>Propaganda &amp; Persuasion</em> (6th ed.), Thousand Oaks: Sage.</p>
<p>Kağıtçıbaşı, Çiğdem ve Cemalcılar, Zeynep (2014). <em>Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar: Sosyal Psikolojiye Giriş (16. Bas.),</em> İstanbul: Evrim Yayınevi.</p>
<p>McClelland, David C. (1987). <em>Human Motivation,</em> Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>Milgram, Stanley (1963). <em>Behavioral Study of Obedience.</em> The Journal of Abnormal and Social Psychology, C. 67, S.4, 371-378.</p>
<p>Milgram, Stanley (1974). <em>Obedience to Authority: An Experimental View.</em> New York:</p>
<p>Harper &amp; Row.</p>
<p>Nye, Joseph S. (2004). <em>Soft Power: The Means to Success İn World Politics,</em> New York: Public Affairs.</p>
<p>Nye, Joseph S. (2008). <em>The Powers to Lead,</em> Oxford: Oxford University Press.</p>
<p>Nye, Joseph S. (2011). <em>The Future ofPower,</em> New York: Public Affairs.</p>
<p>Patterson, Miles L. (1983). <em>Nonverbal Behavior: A Functional Perspective,</em> New York: Springer-Verlag,</p>
<p>Portelli, Hugues (1982). <em>Gramsci ve Tarihsel Blok</em> (Çev. Kenan Somer), Ankara: Savaş Yayınlan.</p>
<p>Rahman, Harisur (2020). <em>Consuming Cultural Hegemon: Bollywood in Bangladesh,</em> Chain: Palgrave Macmillan.</p>
<p>Reicher, Stephen ve Haslam, S. Alexander (2011). After Shock? Towards A Social Identity Explanation of The Milgram &#8220;Obedience&#8221; Studies, <em>British Journal of Social Psychology, </em>C.50, S. 1,163-169.</p>
<p>Rokeach, Milton (1973). <em>The Nature ofHuman Values.</em> New York: The Free Press.</p>
<p>Schvvartz, Shalom H., Cieciuch, Jan, Vecchione, Michele, Davidov, Eldad, Fischer, Ronald, Beierlein, Constanze vd. (2012). Refining the Theory of Basic Individual Values, <em>Journal of Personality and Social Psychology,</em> C. 4, S. 103, 663-688.</p>
<p>Sherif, Muzafer (1936). <em>The Psychology of Social Norms,</em> New York: Harper &amp; Brothers Publishers.</p>
<p>Shively, Carol (1985). <em>&#8220;The Evolution of Dominance Hierarchies in Nonhuman Primate Society&#8221;, Power, Dominance, and Nonverbal Behavior,</em> (Ed. Steve L. Ellyson, ve John F. Dovidio), New York: Springer-Verlag, 67-87.</p>
<p>Sidanius, Jim ve Pratto, Felicia (1999). <em>Social Dominance: An Intergroup Theory of Social Hierarchy and Oppression.</em> Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>Smith, Edward E., Hoeksema, Susan N., Fredrickson, Barbara L. ve Loftus, Geoffrey. R. (2017). <em>Atkinson ve Hilgard, Psikolojiye Giriş,</em> (14. Ed., Çev. Öznur Öncül ve Deniz Ferhatoğlu), Ankara: Arkadaş Yayınevi.</p>
<p>Steinberg, Jonathan (2011). <em>Bismarck: A Life,</em> Oxford: Oxford University Press.</p>
<p>Stephan, Walter G. ve Stephan, Cookie W. (1993). &#8220;Cognition and Affect In Stereotyping: Parallel Interactive Netvvorks&#8221;, <em>Affect, Cognition, and Stereotyping: Interactive Processes In Group Perception,</em> (Ed. Diane M. Mackie ve David L. Hamilton), San Diego: Academic Press. 111-136.</p>
<p>Stephan, Walter G. ve Stephan, Cookie W. (1996). Predicting Prejudice, <em>International Journal of Intercultural Relations,</em> C. 20, S.3/4,409-426.</p>
<p>Stephan, Walter G. ve Stephan, Cookie W. (2000). &#8220;An Integrated Threat Theory of Prejudice&#8221;. <em>Reducing Prejudice and Discrimination</em> (Ed. Stuart Oskamp), Mahwah, NJ: Lavvrence Erlbaum, 23-45.</p>
<p>Swartz, David (2011). <em>Kültür ve İktidar: Pierre Bourdieu&#8217;nün Sosyolojisi,</em> (Çev. Elçin Gen), İstanbul: İletişim Yayınlan.</p>
<p>Tajfel, Henri (1978). &#8220;Social Categorization, Social Identity and Social Comparison&#8221;, <em>Differentiation Between Social Groups: Studies in The Social Psychology of Intergroup Relations,</em> (Ed. Henri Tajfel), London: Academic Press, 61-76.</p>
<p>Tajfel, Henn, ve Tumer, John C. (1979). &#8220;An Integrative Theory of Social Conflict&#8221;, <em>The Social Psychology of Intergroup Relations,</em> (Ed. VVilliam Austin ve Stephen Worchel), Califomia: Brooks/Cole, 33-47.</p>
<p>Gökhan Arştanım*.</p>
<p>■ Taylor, <em>Shelley</em> E., Peplau, Letitia A. ve Sears, David O. (2012). <em>Sosyal Psikoloji</em> (3. <em>Baskı), (Çev. Ali</em> Dönmez), Ankara: İmge Kitabevi.</p>
<p>■ Van Vugt, Mark ve Tybur, Joshua M. (2016). &#8220;The Evolutionary Foundations of Status Hierarchy&#8221;, <em>The Handbook of Evolutionary Psychology</em> (2nd ed.), (ed. David M. Buss), Hoboken: VViley, 788-809.</p>
<p>| VVinter, David, G. (2010). &#8220;Power İn The Person: Exploring the Motivational Underground Of Power&#8221;, <em>The Social Psychology Of Power,</em> (Ed. Ana Guinote ve Theresa K. Vescio). New York: Guilford Press. 113-140.</p>
<p>Workman, Lance ve Reader, Will (2004). <em>Evolutionary Psychology: An Introduction, </em>Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>ıZimbardo, Philip (2007). <em>Şeytan Etkisi,</em> (Çev. Canan Coşkan), İstanbul: Say Yayınlan.</p>
<p>URL 1: <a href="https://sozluk.gov.tr/">https://sozluk.gov.tr/</a>, Erişim tarihi: 01.05.2020.</p>
<p>URL 2: <a href="https://www.aa.com.tr/en/americas/trump-chinese-virus-counter-strategy-aga-inst-china/1785215">https://www.aa.com.tr/en/americas/trump-chinese-virus-counter-strategy-aga- inst-china/1785215</a>, Erişim tarihi: 03.05.2020.</p>
<p>URL 3: <a href="https://www.ntv.com.tr/dunya/trump-cin-virusu-demenin-irkcilik-oldugunu-du-sunmuyorum,GfzFrJvFMEqy41zvUqqxrg">https://www.ntv.com.tr/dunya/trump-cin-virusu-demenin-irkcilik-oldugunu-du- sunmuyorum,GfzFrJvFMEqy41zvUqqxrg</a>, Erişim tarihi: 03.05.2020.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> 2003&#8217;te Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetlerinin Irak&#8217;a girerken bu işgali &#8220;Irak&#8217;ı özgürleştirme operasyonu&#8221; ve &#8220;demokrasi getirme girişimi&#8221; olarak isimlendirmeleri söz ettiğimiz meşrulaştırmaya dikkat çekici bir örnektir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Bu konuda Jack Good/nin (2019) Rönesanslar kitabına ayrıntılı bilgi için bakabilirsiniz: Goody, Jack (2019). <em>Rönesanslar,</em> İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>’ Bu konuda Prof. Dr. Fuat Sezgin&#8217;in &#8220;İslam Bilim Tarihi&#8221; konusundaki çalışmalarına bakabilirsiniz.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Dr. Öğr. Üyesi, Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, <a href="mailto:gokhan_arslanturk@hotmail.com">gokhan_arslanturk@hotmail.com</a>. ORCID: 0000-0001-9145-120X.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulturel-iktidar-neden-muktedirdir/">Kültürel İktidar Neden Muktedirdir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kulturel-iktidar-neden-muktedirdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Kalbin Aklı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 10:22:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[dert]]></category>
		<category><![CDATA[Doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[nezaketsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan İkinci Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[tahsil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21699</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medeniyetin yıkımı önce zihinlerde başladı. Bu sebeple, evvela, yeni bir medeniyet için zihinlerin iman ve zihni kirliliğin önlenmesi şart. Meselâ, artık yazı yazarken inandığımız gibi yazmalıyız. İnandığımız Allah’ın uhrevî muhasebesini başa alarak yazmalıyız. Niyetimizi, başlarken besmele, bitirirken de O’nun ilmine teslim olarak sahihleştirmeliyiz. İrademizin çapı da, sorumluluk ve niyetimizin menzili içindedir. Şimdi gerçek sorumluluğumuzu idrâk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-21933 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli.jpg" alt="" width="298" height="494" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli.jpg 298w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/kalbin-akli-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 298px) 100vw, 298px" /></p>
<p>Medeniyetin yıkımı önce zihinlerde başladı. Bu sebeple, evvela, yeni bir medeniyet için zihinlerin iman ve zihni kirliliğin önlenmesi şart.</p>
<p>Meselâ, artık yazı yazarken inandığımız gibi yazmalıyız. İnandığımız Allah’ın uhrevî muhasebesini başa alarak yazmalıyız. Niyetimizi, başlarken besmele, bitirirken de O’nun ilmine teslim olarak sahihleştirmeliyiz.</p>
<p>İrademizin çapı da, sorumluluk ve niyetimizin menzili içindedir. Şimdi gerçek sorumluluğumuzu idrâk etmeliyiz. Biz kaybedilmişlerin ağıtçıları değil, dirilenlerin ve daim var olanların müjdecileri olmalıyız. Ümidimizi, evrensel bir “rahmet medeniyeti”ni hissettikçe, dualar ve ameller ile kendimize dayanak yapmalıyız.</p>
<p>Ey nefs-i entelektüel! Zaman pişmanlık zamanıdır, sonlayan ölüm gelmeden!(s.16)</p>
<hr />
<p>Kısacası bugün gelinen noktada Batı güçlüdür, ama haklı değildir. Aslında hem suçlu, hem de güçlüdür. Çünkü Batı’da ahlâkın gücü değil, gücün ahlâkı hâkimdir.</p>
<p>Zulmü, yıkıcılığı, şeytanîliği doğru ve güzel gösteren söylemler üretilir. Buna o kadar çok örnek vardır ki.. Meselâ Batılı bir güç. bir ülkeyi işgal ederken orayı “özgürleştiriyoruz” der. Kadını metalaştırırken “kadının zincirlerini kırıyoruz” der. Allah’a itaati hor görür ama insanlara gazoz pazarlarken onlara “susuzluğuna itaat et” der. Meselâ Batılı ülkeler Insan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yayınladıkları tarihte ABD’de zenciler ile beyazların aynı çeşmeden su içmesi bile yasaktır. Batı “demokrasi ve özgürlük” söylemlerini parlatırken Yahudilerin Filistinlileri, Sırpların Boşnakları, Suriye ve Irak’taki gibi zalim rejimlerin Müslümanları katletmesini teşvik eder.</p>
<p>Evet, Batı&#8217;nın yıkıcı ve ikiyüzlü karakteri açık&#8230; Ama bu, Müslümanların sorumluluğunu azaltmıyor. Müslümanlar, Batı ile uğraştıkları kadar kendi eksikleri ile uğraşmıyor. Istisnalarımız hariç 200 yıldan beri böyle yapıyoruz. “Madem Batı bu şekilde güçlendi, o zaman biz de ne olursa olsun onun kadar güçlü olmalıyız.&#8221; mantığıyla hareket ediyoruz. Bu yanlış mantık bize belirli bir güç kazandırdı, ama bu arada ahlâkı kaybettik.(s.37)</p>
<hr />
<p>Müslümanlığın gayesi sadece güç kazanmak, sadece en güçlü olmak değildir. Gaye; iyi kul, iyi insan olabilmektir. Allah&#8217;ın ahkâmına, Resül-i Zîşân Efendimiz’in (s.a.v) ahlâkına bağlanmaktır. Niyeti de, gayreti de bunun için sarfetmektir.</p>
<p>Dünyevî güce herkes kötülükle, şer ile ulaşabilir. Asıl marifet, iyi ve doğru, yani ahlâklı kalarak güçlü olmaktır. Bunun için adalete, ehliyete dayanmak ve doğruyu yayıp yanlıştan sakındırmak dışında kazanılan hiçbir güç meşru olmaz.</p>
<p>Evet, çâre açık: Gücün ahlâkına değil, ahlâkın gücüne sahip olmak&#8230;(s.39)</p>
<hr />
<p>İslâm&#8217;da doğruluk güzellikten, güzellik de doğruluktan ayrılamaz. Bir inanan hem doğru, hem de güzel iş yapmak durumundadır. Hem güzel, hem doğru bir insan olmak zorundadır. Fikri, işi, eseri doğru ve güzel olmalıdır. Meselâ namazı sadece dosdoğru kılmak değil, aynı zamanda güzelce kılmak esastır. Zekâtı da sadece dosdoğru değil, aynı zamanda güzelce vermek gerekir. İslâm&#8217;ı veya bir hakikati anlatırken de her sözün güzelce söylenmesi gerekir.</p>
<p>Tebessümün sadaka olduğu bir inanca mensubuz. İslâm’da hayat ile güzellik, vazife ile zevk, ahlâk ile sanat iç içedir. Her şey gibi sanat da ne hayattan, ne de inançtan kopuktur. Aksine fıtrat anlamına gelen ahlâka hizmet eden bir araçtır. Müziğin, mimarinin, tezhibin, şiirin, kısacası bütün sanatların gayesi kişinin edebini, kişiliğini, kulluğunu güzelleştirmektir.</p>
<p>Batı’da ise doğruluğu temsil eden etik ile, güzelliği temsil eden estetik iki ayrı, hatta çelişen, hatta çatışan kavramlardır. Çoğu kere “doğru&#8221; olan “güzel” değildir, “güzel&#8221; olan da “doğru? Bu, birliği parçalayan ve hayatı şizofrenik duvarlarla bölen seküler hayat nizamının doğrudan bir yansımasıdır.</p>
<p>O yüzden bizdeki sanat anlayışı ile modern sanat anlayışı arasında temelde büyük farklar vardır. Meselâ Batılı bir ressam, eserine kocaman bir imza koyarken, bizim şaheserler ortaya koyan hattatlarımız küçücük harflerle imza atarlar. O imzalar da genellikle şöyle dualardan oluşur: “Bunu yazan falan kişidir. Allah onun günahlarını affetsin.&#8221;(s.49)</p>
<hr />
<p>Müslümanların inancında yeryüzü ve içindekiler, canlı-cansız, bitki-hayvan, insan, inanan-inanmayan hepsi Allah’ın bir emaneti. Çünkü Müslüman olmak demek, Allah&#8217;ın bu emanetine inanmak demek. Müslümanlar için beldeler, memleketler, hele insanlar sahip olunamayacak varlıklar. Çünkü, mülk Allah’a ait. Çünkü el-Melik olan O&#8217;dur. Müslümanlar, gerçek insanlığı temsil eden İslâm’a açtıkları beldelerde kontrollerine giren her şeyi Allah’ın tevdi ettiği birer emanet gibi görürler. Ona göre, şefkatle ve dikkatle muamele ederler.(s.56)</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Ülkemizde tahsil yaygınlaştıkça kişilikli, geleneğine bağlı ve &#8220;yerli&#8221; özellikler azalmıştır. Bunda tahsilin kendisinin değil, elbette içeriğinin rolü vardır. Bunun arkasında ise özellikle muhafazakâr iktidarların eğitim ve kültürü bir keyfiyet değil, bir kemmiyet sorunu olarak görmesi yatar. Bir başka deyişle eğitime en fazla yatırım yapan muhafazakâr zihniyet, eğitimin içeriğine önem vermeyerek aslında kendi muhalefetini güçlendirmektedir.(S. 67)</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Türkçemizde eskiden eğitim konusunda birçok tabir kullanılırdı. Bunların her biri ayrı bir boyutu vurgulardı. Bu tâbirler; “tâlim’; “terbiye’; “tahsîl’; “tedrîsât” ve “maârif” gibi kelimelerdi. Şimdi hepsinin yerine “eğitim&#8221; kelimesini koyduk ve maalesef o kavramların içerdiği büyük zenginlik de ortadan kayboldu.</p>
<p>“Maârif” Vekâleti “Milli Eğitim” Bakanlığı oldu, fakat öğretimin asıl amacı olan kişilerin bilgi ile bilince ulaşması demek olan “irfan&#8221; ile aynı kökten gelen “maârif” yok oldu. Bu arada mevcut eğitimimizin “yerlilik ve özgünlük&#8221; açısından çok “millî” olduğu da söylenemez. Tahsil görenlerimizde terbiye yok, tâlim ettikleri konularda ârif değiller, tedrîsâtları ise maalesef zayıf.</p>
<p>Eğitim ve kültür alanındaki eksikler, dış politikadaki, ekonomideki veya başka alanlardaki eksiklerden daha az önemli değildir. Aksine onlardan ve diğer bütün alanlardan daha önemlidir. Çünkü eğitimi ve kültürü sağlamca binâ edilmemiş bir toplum, ne kadar refahça ve kuvvetçe ileri gitse de şahsiyeti olgunlaşamayacağı için geleceği aydınlık olamaz.(s.68)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bilinçsizlik: Bilgi tekbaşına bilinci doğuramaz. Bilinci doğuran inanç ile, dünyaya bakış ile şekillenen zihniyettir. Yani maariftir, irfandır. Her elde edilen bilgi, irfana göre değer kazanır. Nitekim eskiler ma&#8217;lümâtfurüş kişiler için “ ilmi çok, irfanı yok” derlerdi. Bugün bu kınamaya muhatap olacak düzeyde bilgisi olan bile azdır.</p>
<p>Bizde sağlam, özlü, geçmişi ve geleceği gören bir zihniyet olmadığı için, en üst tahsilli insanlarda bile bilgi eksikliği, bilinçsizlik ile beraberdir.(s.70)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Nezâketsizlik: Tahsil yükseldikçe maalesef nezâket seviyesi yükselmiyor, hatta çoklukla düşüyor. Konuşma, oturma-kalkma, teşekkür, tenkid ve takdir etme, tartışma gibi âdâb-ı muâşeret usulleri maalesef şehirli ve eğitimli nüfusta giderek daha zayıf hâle geliyor. Bunun temel sebebi “terbiye” kavramının sözlüğümüzden, günlük konuşmamızdan iskat olmasıdır. Ailelerin terbiye konusunu artık unutup, okul eğitimini tek yetiştirme yolu olarak görmesidir.</p>
<p>Nezâket ve kibarlık aileden alınmayınca, çocuklar okullarda daha da gelişeceklerine terbiyelerini kaybediyorlar.(s.73)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İkinci Abdülhamid&#8217;den beri bütün muhafazakâr iktidarlar aynı hatâya düşüyor. Bu hatâ, maddî başarıların, fizikî şartların iyileştirilmesinin, yatırımların çoğalmasının ve büyük bütçelerin tek başına bir vasıf değişimi getireceği yanılgısıdır.</p>
<p>İnşâ edilen okullar ve derslikler, sınıflara İnternet bağlantısı, öğrencilere bedava ders kitabı gibi çok güzel işlerin bir asla istinad ettirilmeden tek başına arzu edilen, hedeflenen bir nesli kendi başına meydana getirmesi elbette mümkün değildir.</p>
<p>Halbuki hiçbir işin keyfiyet (kalite) boyutunda gelişme olmaksızın kemmiyet (nicelik) boyutundaki gelişme tek başına bir başarı sayılamaz.</p>
<p>Müfredâtta yapılan değişikliklerde olumlu yönler var. Fakat dünya örneklerini göz önüne alan, “bizim” insan modelimize uygun, “bize has&#8221; bir anlayış terkîb edildiği söylenemez. Kendi damgamızı vurmadan ithalata devam ediyoruz. Eğitim şurâlarında konuşulanlar hâlâ ayrıntılardır. İnsan hedefimiz, uygarlık anlayışımız ve gelecek tasavvurumuz hâlâ uzakta kalan konulardır.(s.75)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Nâçiz fikrim odur ki, toplumumuz özellikle 1908’den bu yana toplumsal bir travma içindedir. Aynı vatandaşımız, duruma göre vakur Osmanlı insanı, duruma göre ise müstemleke insanı gibi tepkiler vermektedir. Bir Batılıya karşı tutumu ile, bir komşu coğrafyadan insana, hatta kendi vatandaşına karşı olan tutumu bambaşkadır. Yeri geldiğinde aynı insan “Bu memlekette yaşanmaz&#8221; diye, yeri geldiğinde stadlarda “Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri&#8221; diye bağırabilmektedir.</p>
<p>Fakat bu travma, toplumun değil, devletin ayıbıdır. Çünkü asıl sorun devletin kendini hâlâ net olarak tanımlayamamış olmasıdır. Nihayet tarihin kuralı şudur: Devletin ahlâkı, toplumun ahlâkını belirler.(s.77)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Zamana da mekâna da hâkim olmak, bizim sandığımızın aksine “kendimiz&#8221; olmaktan çıkıp “başkası&#8217;: yani Batılılar gibi güç kazanmak, güçlü olmaktan geçmez. Bizim hâkimiyetimizin de, gücümüzün de temeli kulluktur.</p>
<p>Müslümanın güç sahibi olması gerekir, evet, ama başkası gibi değil, kendisi gibi. Yani asıl kaybettiğimiz maddî güç değil, ahlâktır. Yani kendimiz olma bilgisi, uyanıklığıdır.</p>
<p>Müslümanın diğer insanlardan esas farkı Görünmeyen’e Hakîm Olan’a teslim olmuş olmasıdır. Ama “teslim olmak&#8221; bizim gibi mâruz kaldığımız her netâmete ve dünyevî güce teslim olmak değildir. Rabb’e teslim olmak, insanın hâli ne olursa olsun, fakir olsun, esir olsun gücün tâ kendisidir. Bu kaynağa dayanan güç hayır getirir, savaştığı anda bile kılıcından kıvılcım değil, nur saçar. Bu temiz kulluğa yaslanmayan her güç ise karşısında zebün düştüğümüz zulmetin bir parçası olur ancak.(s.98)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İki asırdan beri hepimizin hissettiği ama açıkça söylemediği şey, &#8220;kendimiz&#8221;i kaybettiğimiz, &#8220;kendimiz&#8221;den gurbette olduğumuzdur.</p>
<p>&#8220;Kendi&#8221; olmadığı yerde dünyanın, hayatın, işin, fikrin, ilmin, sanatın anlamını sadece başkaları belirler. Kendisizliktir asıl gaybûbet.</p>
<p>Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır</p>
<p>Oysa her kayboluş bir buluştur. Ve her buluş da bir oluş.</p>
<p>Kayıplığımızın farkına varamadık, o yüzden kendimizi bulamadık. Kendimizi, yani kendi hanemizi, vatanımızı, yerimizi, özümüzü.</p>
<p>İki asırdır başkasını kendimiz, gurbeti vatanımız sanıyoruz.</p>
<p>O yüzden kendimiz olamıyoruz, kendimiz kalamıyoruz, kendimiz ölemiyoruz.(s.99)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Müslüman bu âlemde seferîdir. Seferî olmak da, seyyâh olmak da güzeldir. Bize emredilen harekettir, yerinde durmamaktır. Durduğu yeri vatan belleyen kaybolmuş demektir. İstikameti, menzili olup da o yolda kaybolan mutlaka doğruyu bulacaktır. Çünkü yolunu, menzilini bilen seferî olur, seyyâh olur. Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır.(s.99)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Müslümanın gücü Görünmeyen&#8217;e ittibâ etmektedir. Görünen, ancak bu sayede değer kazanır. Halbuki biz görünürdeki kuvvete bakmaktan, kendi içimizdeki gücü göremedik. Görünürdeki kuvveti, parayı, makamı, şâşâayı kınadıklarımız kadar biz de kutsadık.</p>
<p>İslâm medeniyeti diğerlerinden farklıdır. Mekâna ve zamana bağlı değildir: Yeryüzünde iman etmiş bir kişi olsa bile, tek başına İslâm medeniyetini inşa etmiş demektir. Bütün medeniyet unsurları o bir imanlı kişinin cevherinden doğar. Kardeşlik ve kardeşini gözetmek de onu büyütür.(s.103)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>Bizi kendimiz yapacak şey, bu eşi olmayan ve varlığımızın temelini oluşturan iman özüne yapışmaktır. Onu anlatırken ve savunurken bile ona kılıflar biçmek, ondan hicab etmek, onu mazeretlerle, şık argümanlarla saklamaya çalışmak asla değildir.</p>
<p>Biz, kendimiz olamadığımız için, kardeşliği de savsakladık. Bizi birbirimize, sınırların, pazarların, partilerin, yolların değil, inancımızın bağladığını unuttuk. Ancak böyle tevsik edilemeyen,tabelası olmayan, süreli yayım, üyelik mührü olmayan bir kardeşliğin gerçek kuvvet olduğunu unuttuk.</p>
<p>Kısacası, dışımıza bakıp yönsüzlüğün sefaletini müşahade etmek kadar, içimize bakıp özümüzün eksiklerini de görmemiz gerekiyor. İçimizdeki kendimizi bilmedikçe ve ona bağlamadıkça, dışımızdaki dünyayı ve diğerlerini anlamamız mümkün değil. Anlamadığımız bir dünyayı ise ne değiştirebilir, ne de yeni bir minvalde inşa edebiliriz.(s.103)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>İlim her şeyi bilmek değil, bir şeyi nasıl bileceğini bilmektir, yani usuldür.(s.123)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Her kelime bir âlemdir, yani bir şiardır. Her kelime aynı zamanda bir âlemdir, yani bir dünyadır. Onlara karşı istisnasız, şuursuz, dikkatsiz olmak bunun için bir kayıptır. Dil, din demektir. Çünkü din kelimeler ile nakledilen vahye ve sünnete dayanır. Dil aynı zamanda düşünce demektir. Çünkü kişinin düşünmesi bildiği isimlerle, kavramlarla, kelimelerle olur. Bu nedenle dili bozuk olanın dini de, düşüncesi de bozuk olur. Dilimize giren zihnimize, zihnimize giren hayatımıza girmiştir. Kendi kelimeleri olmayanın kendi kavramları ve anlamları olamaz.(s.234)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Bir de uyarım var. Size okullarda okutulan derslerin yanında bizim dinimizin ve geleneğimizin o alandaki usüllerini ve birikimini çok iyi öğreniniz. Eğer siyaset okuyorsanız, size Batı merkezli öğretilen siyasî düşüncesinin yanısıra asla öğretilmeyecek İslâm siyaset düşüncesini de çok iyi öğreniniz. Bununla da kalmayınız, siyaset ile ilgili fıkıh hükümlerini de iyi öğreniniz. Her ilimde, her işte İslâm ve iman aslımızdır. Bu asla bağlanmayan kişi gönlü ve zihni, işi ve kendisi arasında parçalanır. Oysa mü’min, birlik ehlidir. Gönlü ve aklı, işi ve kendisi bir olmalıdır.(s.133)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Tamahı besleyen hırstır. Hırs olmadıkça kişi tamah etmez, hakkı olmayanı istemez, onun için etrâfını, kendini, adâleti yıkmaz.</p>
<p>Hırs, “aşırı biçimde arzu etmek ve aşırı biçimde istemektir.” Yani sınırsız, tutarsız istek demektir. Böyle insana “muhteris” denir. Hırs içinde olan sonunda hüsrâna uğrar. Çünkü ölçüyü, müvazeneyi, kanaatı, cömertliği unutur. Muhteris kişi diğerini düşünmez, kendini düşünür. Bu sebepten fazîlet olan vasıfları geriye düşer. Zaaf olan bencillik, cimrilik, hasislik gibi yönleri öne çıkar.</p>
<p>İlginçtir, Arapçada hırslı anlamındaki “hâris” kelimesi, “yağmuru ile yeri âdetâ soyan bulut” ve “cildin soyulmasına yol açan bir çeşit yara&#8221; mânâsına da gelir. Demek ki, hırs kişiyi insanlığından, kişiliğinden, özünden soyuyor. Cilt, kişiyi dış tehlikelerden ve hastalıklardan koruyan bir zırhtır. Aynı zamanda hava almamızı sağlar. Cilt soyulur, yara olursa orası tehlikelere mâruz kalır. O halde hırs da can kılıfını öyle soyuyor, kişiyi nefsin bütün zararlarına açık hâle getiriyor.(s.164)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İbni Kayyim el-Cevziyye,Sabredenler ve Şükredenler adlı eserinde şöyle der:</p>
<p>Allah Teâlâ sabrı, tökezlemeyen bir at, körlenmeyen bir kılıç, bozguna uğramayan bir ordu, yıkılamayan, hatta gedik bile açılamayan muhkem bir kale kılmıştır. Sabır ile Nusret (zafere ulaşma) iki kardeştir, bunlar bir anadan süt emmiş ve hiçbir zaman birbirinden ayrılmayacaklarına dair yemin etmişlerdir.</p>
<p>Zafere ulaşmak, sabırdan sonra gelir, ferahlık ve sevinç üzüntüden sonra gelir, güçlük ve sıkıntıdan sonra kolaylık gelir.(s.166)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Evet, modern anlayışta sadece düşünce ile ilişkili görülen fikir, aslında ahlâkın en kuvvetli müellifidir. Çünkü “düşünüp, ibret almak&#8221; güzelleşmenin, kâmil olmanın yoludur. Gönlün iyileşmesi ve aslına dönmesi ancak Sâlim bir tefekkür ile mümkündür. Modernlik düşünceyi ahlâktan, yani varlık bilinciyle hareket etmekten bağımsız saydığı için onu spekülatif düşünce ile eşanlamlı görmüştür. Dolayısıyla varlığına, yani fıtrata,yani Hakk’ ın yaradışına bağlanmayan kimse Sâlim bir tefekkür içinde olamaz.(s.173)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Yalanın hükmü yoktur. Yalan geçicidir. Eğer yalancıların vé yalanın kişiler ve ülkeler üstünde egemenliği olacaksa bunun dâimî olması mümkün değildir. Hak gelecek, bâtıl zâil olacaktır elbet. Gerçek her hâlükârda gerçek ortaya çıkınca yalan yok olup gitmeye mahkümdur. Bugün, yalanı bir “ilim&#8221; ve bir “sanat&#8221; hâline getirenler de isterse asırlarca hükümrân olsun, devlet sürsün, yıkılıp gitmeye mahkümdur. Küfrün en koyu bir rengiyle, yani yalan ile boyalı her şey, yalanın âkıbetine mahkümdur da ondan.</p>
<p>Yalanı sezmek de gerçeğe bağlanmakla ilgilidir. Ancak Gerçek olan Hakk&#8217;ın kulları, o Rabb&#8217;e bağlandıkları anda gerçekle yalanı<br />
ayırd ederler.Yani yalanı gerçek anlamda tesbit etmek ve ondan nefret etmek inanan gönüllere has bir mevhibedir.(s.175)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Hükümdarların günlük programları..<br />
Sultan İkinci Abdülhamid&#8217;den örnek verelim. Abdülhamid Han erken yatar ve erken kalkardı. Sabah banyodan sonra giyinirdi. Giyim konusunda çok titiz davranırdı. Giyimde sadeliği tercih ederdi. Temiz, düzgün giyinmeye özen gösterirdi. Şatafattan kaçınırdı. Sağlığa uygun giysileri tercih ederdi. Giyim kuşam konusunda çevresindekileri de uyarmaktan imtina etmezdi. Sonra sabah namazını kılar, dua eder ve akabinde bir süre Kur&#8217;ân okurdu. Ardından kahvaltısını yapardı.Kahvaltıda mümkün olduğu kadar hafif yerdi. Kahvaltısı, yarım bardak sütü maden suyuna katarak içmesiyle sona ererdi. Bunu kahve içme faslı takip ederdi. Kahveyi sigarayla içerdi. Günde 8-10 fincan kahve içerdi. Özellikle yemeklerden sonra ya da çalışma arasında kahve tercihiydi. Bu fasıldan sonra bazen kendisine gelen “jurnalleri’ yani istihbarat raporlarını inceler, masasına geçip hemen çalışmaya başlardı.</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>Abdülhamid’in günlük yaşayışı muntazamdı. Çalışma, yemek ve istirahat saatlerine harfiyen uyardı. Çalışmasına yemek için ara verirdi. Yemek vakti geldiğinde masaya geçer, eşiyle ve çocuklarıyla birlikte yemek yemeye özen gösterirdi. Onlarla yakından ilgilenîrdi’. Yemekten sonra 25-30 dakika uzanarak dinlenirdi. Bu arada Osmanlı sultanlarının Fatih’ten önce vezirleri ile beraber yemek yemeleri adet iken, sonradan güvenlik gerekçesiyle yalnız yemişlerdir.</p>
<p>Abdülhamid Han sonra yine devlet işleriyle uğraşmaya devam ederdi. Öğle namazını eda eder, akabinde başkâtibiyle görüşür ve bu görüşmeyi randevu verilen devlet adamlarıyla görüşme takip ederdi.</p>
<p>Bunu ikindi namazı izlerdi. Namaz sonrası sofraya geçer, akşam yemeğini yedikten sonra Yıldız Sarayı’nın bahçesinde yürüyüş yapardı. Bu yürüyüş esnasında bürokratları ona eşlik eder, onlarla fikir teatisinde bulunurdu.</p>
<p>Akşam namazını eda eder, çocuklarıyla ilgilenirdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra dinlenmeye çekilir, yatmadan önce mutlaka kitap okur ya da okuturdu. Mütercimlerin kendisi için hazırladığı eserleri çok dikkatle dinlerdi. Çoğu zaman kitap okurken uyumayı tercih ederdi. Lâkin uykuya düşkün değildi. Bazen sabahlara kadar çalışırdı. Özellikle de devlet meseleleriyle ilgili geceleyin uykusundan uyandırılmayı hoş görür ve uyandırılması konusunda kesin emir verirdi. Son 150 yılımızın en çalışkan devlet başkanı olduğu kesindir.</p>
<p>Çok dindar bir kişiydi. Dinimizin bütün emir ve yasaklarına uyardı. “Bu milletin hiçbir evrakını abdestsiz imzalamadım” sözü meşhurdur. &#8220;(s.200)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>İslâm’ın iki temel özelliği var: Doğruluk ve güzellik. Fakat seküler Batı&#8217;nın yaptığı gibi bu ikisi birbirinden ayrı vasıflar ve ilkeler değildir. Seküler bir anlayışın iki bağımsız sıfat olarak gördüğü bu kavramlar İslâm’da “ilke&#8221; hâlindedir. Çünkü Mevlâ’nın her ismi bir sıfâttır ve her sıfâtı da insanlar için bir ilkedir. Meselâ Rahîm ism-i şerîfi hem Rabbimizin bir ismidir, hem de O’nun sıfâtıdır. Fakat rahmetmek, merhamet insanlar için bir ilkedir. Öyle bir ilke ki, kişi o ilkeye uyarsa o sıfât onun hâli olur, giderek ismi olur.</p>
<p>Doğruluk ve güzelliğin birbirinden ayrı ilkeler olmadığı bize başka bir şeyi daha hatırlatmakta: Bizim ahlâk dediğimiz yekpare bir varlıktır. Bu sebeple doğru güzeldir, güzel de doğrudur. Allahu Teâlâ hem el-Cemâl’dir, hem de el-Hakk’tır. Yani hem Güzel’dir, hem de Gerçek’tir. Bu açıdan Güzel’i terennüm eden sanat da Doğru&#8217;dan bağımsız değildir. Doğru’yu temsil eden tefekkür de Güzel’den bağımsız değildir. Her ikisi ahlâkı, varlık edebini teşkil ederler.(S.249)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Mânâ gibi bir beytte küncîdeyiz ammâ<br />
Gezmekde ağızdan ağza, der-bederiz biz.Yâni, Gâlib Dede’ye göre, mânâ bir evdir, açıkça “beyt&#8221;tir. Ve o ev bir korunaktır, o yüzden hikmet ehli mânâ evine sığınmışlardır. Buna rağmen sözün yeri ve makâmı yoktur. Hikmetin vatanı yoktur. Hikmet her yerdedir, o yüzden Gâlib Dede gibi ârifler ve ehl-i hikmet, evsizler gibi hikmeti her yerde ararlar.Mânâ sonuçta sizin gelip sığındığınız yerdir, ama esas maksat ona doğru seyyâh olmak, seyyâl olmaktır. Çin’e kadar onun için gidebilmek, menziller aşmak, nerede bulursa ona tâlip olup, almaktır.</p>
<p>Aslında bu beyit, bizim parçalanan varlık şuurumuzu tâmir ve ihyâ etmek için neler yapmamız gerektiğini de terennüm etmekte.(s.252)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Müslümânın temel tanımı “gâibe inanması&#8221;dır. Yani görünmeyene inanmaktır. Daha da ötesi, görünmeyen Bir’e bağlanmaktır. Akıl kelimesi de etimolojik olarak “bağ&#8221; mânâsına gelmektedir. O halde, herşey gibi akıl da Müslüman için varlığının özü ve sebebi olan Allah’a kendisini merbut edebildiği ölçüde hakktır, hakikate götürmektedir, aslî görevini îfâ etmektedir.</p>
<p>İslâm’da akıl da her şey gibi Allah’ın yarattığı, onun kullanılmasıyla ilgili ilkeler ve nasslar vaz’ ettiği, dolayısıyla kendi fıtratında Hakk’a götüren bir nimettir. İnsana bu nîmet verilmiştir, zirâ insan Allah’ın yegâne muhatabıdır, arz üzerindeki halîfesidir. İnsana verilen bu ilâhî bağ, onu Tanrı’yı reddeden bir cehâlete olduğu kadar, kendini Tanrı yerine koyan bir dalâlete de düşmesini engeller.</p>
<p>İslâm&#8217;da bu nedenle tefekkür vardır, irfân vardır, hikmet vardır. Çünkü bunlar bilinen, kılınan, olunan hakîkat ile ilgili eylemlerdir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Bu üç kavram “felsefe” adında olsun olmasın her bir tefekkürün ve her bir medeniyetin temelini oluşturur. Medeniyetleri, yani hayat tarzlarını birbirinden ayıran şey ise, ne etrâfında, ne için ve nasıl bilindiği, kılındığı ve olunduğudur.(s.260)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bir Japon bilim adamının şu sözü, ahlâkın temel târiflerinden birisi olmaya lâyıktır: “Ne yapman gerektiği, ne yapmak istediğin ve şu anda ne yaptığın aynı ise mutlusun demektir.”* Gerçekten de değerler (gerekler), kişisel yönelimler (istekler) ve işler (eylemler) aynı hat üzerindeyse kişinin ahlâkî tutarlılığı var demektir.</p>
<p>Bu üç unsuru yani aklı, eylemi ve varlığı aynı bilinç, anlam ve tutarlılık içinde gerçekleştiremeyen her felsefe, her düşünce ahlâkî bir zaafa, yani benliğin dâimâ ötekinin bahasına tanımlandığı yıkıcı, bireyci, yalancı ve ikiyüzlü bir ahlâksızlığa yol açar. Batı felsefesi bunun çok güzel bir örneğidir. İnsanın radikal özgürlüğünü akla dayandıran Kant bile bakarsınız ırkları renklerine göre iyi-kötü diye ayırır. “Her insan özgür doğmuştur, o halde özgürlük bizim temel hâlimizdir” diyen Locke, bakarsınız köle alıp, satar. “Dünyadaki ilk özgür ülkeyi kurduk” diyen Washington ve Jefferson, bu “insan&#8221; tanımına zencileri dâhil etmezler. Tam aksine onlar köle sahibi toprak ağalarıdır.(s.261)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>“Ya akıl ya kalp!&#8221; diyenler meselâ. .. Bu tuzağa da çok düşüyoruz. Tasavvufu yanlış anlayanlar, aklı kötüleyince kalbi yücelttiklerini sanıyorlar. İnsanın sadece akıldan ibaret olduğunu sananlar ise aklı yücelttiklerini sanıyorlar. Oysa kalp ve akıl iki büyük nimettir. Kalp ve akıl aslında birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. İman akılda değildir, kalptedir. Allah’ın nazargâhı akıl değil, kalptir. Fakat akılsızın imanı eksiktir. Akıl nimeti olmazsa kalp ölçüsüz kalır. Kalp nimeti &#8216;olmazsa akıl hesap makinasına döner. Kalbini Mevlâ’ya açanın aklı bambaşka çalışmaya başlar. Aklını kalbinin emrine verenin aklı nurlaşır. Tek başına kalbin veya aklın yapabileceği bir şey yoktur. Bu ikisinin de Hak nuruyla aydınlanmasıyla ancak gerçek insan olunabilir. Bu sebepten, modern bilimin “objektiflik” iddiası boştur. Hiçbir fıkir adamı kalbinden bağımsız aklıyla hüküm vermez, felsefe yapmaz.(s.304)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Gerçek her zaman vasatta, orta bir noktadadır. Bugün dindar insanların kurumsal siyasete, yani parti siyasetine verdiği aşırı önem yanlıştır. Partiler insanları irşad etmezler, ancak bozarlar. İyi ahlâklı insan yetiştirmek bir tarafa, iyi ahlâklılar bu menfaat çarkı içinde bozulur. Partiler insanları birliğe götürmek bir yana, birlik hâlindeki insanları bölerler. Oysa gerçek siyaset, erdemli insan ve erdemli toplum inşa etmektir. Bu da kendini adayan, güzel ahlâklı insanların yapay bölünmelere bakmaksızın insan gibi insan, kul gibi kul, adam gibi adam yetiştirmesiyle olur.(s.306)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Merhum Mehmed Akif, “Süleymâniye Kürsüsünde&#8221; şiirinde Süleymaniye Camii’nin mimarisinin güzelliğine dikkat çeker. Sonra şöyle söyler:</p>
<p>Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak</p>
<p>Yalnız Sânî ’i gör, san ’atı, masnû ’u bırak!</p>
<p>Şunu söylüyor burada: Gel, şu güzelliği seyret de kendinden geç; vahdete dal. Çiniler, hatlar, kavisler, renkler, camlar, taşlar, ahşaplar, duvarlar, sütunlar, nakışlar&#8230; Ama bunlara takılıp kalma. Bunların sanatını, neyin nasıl süslendiğini, efendim “sanat sanat içindir” yok, “sanat halk içindir&#8221; gibi gevezelikleri bir tarafa bırak. Sen asıl bu sanatları ilhâm eden, insana bu güzellik duygusunu ve onu gerçekliğe yansıtma azmini veren Gerçek Sanatkâr’ı, yani es-Sâni&#8217; olan Allâh-u Teâlâ’yı gör.</p>
<p>Bizim müzik ve medeniyet bâbında yıllardır söylemeye çalıştığımızı Akif bir beyitte söylemiş geçmiş. Allah ona sonsuz rahmet eylesin.(s.327)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Fakir sık sık söylerim: “Bir şeyin adı, o şeyin yâdıdır.” Adların, isimlerin hakikatini kavrarsak o isimlerin cisimlerini de kavramış oluruz. Rabbimizin isimlerini zikretmek de bu bakımdan çok önemlidir. Rabbimizin kendi kelâmına “Bi ism-i Allah&#8221; diyerek başlaması çok mânidârdır. Böylece bize kendi ismini zikretme talimatı vermektedir. Besmele en büyük zikirdir, yani hatırlatmadır. Çünkü ancak O’nun ismini zikrederek, yâd ederek O’nu unutmaktan uzak kalabiliriz.</p>
<p>O halde isimler, kelimeler, kavramlar gelişigüzel şeyler değildir. Rabbimizin Hazreti Adem’e öğrettiği ve böylece onun meleklere olan üstünlüğünü işâret buyurduğu “isimleri bilmek&#8221; yeteneğini böyle anlamak gerekir. Bu açıdan dünyadaki insanların konuştuğu dillere hürmet edilmesi gerekir. Çünkü isimlerden oluşan, isimleri zihinde bir nizama getirip başka bir insana iç dünyamızı aktaran lisânların her biri bir mucizedir. Çünkü her dil bir “fıtrat” eseridir, “tabiî”dir. Her lisânın aslı, aynen her müziğin aslı gibi ilâhîdir, vehbîdir. Hiçbir insan bir lisân mantığını üretemez, icad edemez. Üretse bile sadece anadili olarak veya sonradan öğrendiği başka bir dilden örnek alarak yapabilir.</p>
<p>Bunun için en başta kendi dilimize, kendi kelime, isim, kavram ve anlamlarımıza sahip çıkmalıyız. Hürmet etmeliyiz.</p>
<p>Her kelime bir alemdir, yani bir şiardır. Her kelime aynı zamanda bir âlemdir, yani bir dünyadır. Onlara karşı itinasız, şuursuz, dikkatsiz olmak bunun için büyük kayıptır. &#8216;(s.233)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>&#8216;Öyle bir ülke düşünün ki en eğitimli insanları, hatta profesörleri “klasik Türkçe&#8221; demek olan “Osmanlıca”yı yabancı bir dil sanıyorlar. Ana dillerini adam gibi konuşamıyorlar. Üniversitelerinde yabancı dille eğitim yapılıyor. Öyle bir ülke düşünün ki üniversite mezunları tarihlerini bilmemekle övünüyorlar. En milliyetçisi de, en Batıcısı da Batılı referanslarla konuşuyor.</p>
<p>Osmanlı’ya her şekilde hakaret ediliyor. Memlekette bir tek tarihi şehir bile bırakılmıyor. Bu yıkımdan Safranbolu gibi birkaç kasaba ancak kurtulabiliyor. Öte yandan tam 550 yıl Osmanlı’ya başkentlik yapan İstanbul’da bırakın bir semti, bir cadde bile tarihî hâlinde bırakılmıyor. Bir ülkenin her yanına atom bombaları atılsa ancak bu kadar tahripkâr olabilirdi.</p>
<p>Yanıbaşımızdaki coğrafya ve uygarlık birikimimize uzun yıllardır sırt çevirdik. 600 sene yaşamış Osmanlı, onun öncesinde Afganistan’dan Anadolu’ya kadar hüküm sürmüş Selçuklu geleneği sanki hiçbir işe yaramamış gibi davrandık. Meselâ İran.</p>
<p>Bu ülkenin bugünkü başkenti Tahran’ın, aynı zamanda Selçuklu devletinin de başkenti olduğunu unuttuk. İran’ı tam 1000 sene yöneten Türkler yüzünden bu ülkenin yarısının Türk olduğunu bilmeyenimiz çok. O yüzden Türkçe konuşan bir İranlı devlet adamı gördüğünde şaşıran diplomatlara sahibiz.</p>
<p>Öyle bir ülke düşünün ki, milletin dinine, kültürüne, müziğine hakaret etmek serbest. Geleneksel müziği okullarda öğretilmiyor; 1975’e kadar konservatuarlarda yasaktı.(s.237)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Dert, aynen çer-çöpü süpüren rüzgâr gibidir.<br />
Tozu-toprağı alır götürür, seni yürürken kirlenmekten kurtarır.Asıl’dan uzaklaştırmaz seni&#8230;Aksine, aslı gösterir. Dolayısıyla kalbin kırılması ayrı bir şey, hayalin kırılması, emelin kırılması ayrı bir şeydir. Hayâlî olanın hayâl kırıklığı olur. Ama derdi olanın derdi kırılmaz. Kişi derde “düşer.” Derde düşmek de güzel, neye düştüğüne bağlı. Allah bizi birbirimize “düşürmüş’i ne güzel! Kalp kırmak, herhalde kişinin işleyebileceği en büyük günahtır. Kendi kalbimizden haberdar olmadığımız için karşıdaki insanın da kalbinin olduğunu unutuyoruz.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri öyle der: “Karşındakinin kusurunu çok kınama, çünkü sende o kusur olmasaydı sen onda o kusuru göremezdin.” Kişi her şeyi bildiğine benzetir. Dolayısıyla kalp kırıklığı Allahu Teâlâ’yı doğrudan davet eden bir şeydir. Nereye? Senin karşına! Kırdığın kalbin yanına senin de karşına. Çünkü Allahu Teâlâ kalbe nazar ediyor. Sen o kalbe harp açıyorsun, oradaki sarayı yıkıyorsun.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bizim şu andaki Batı’yla ilgili algılarımızın bile çok önemli bir kısmı Batı’nın hakikatinden uzaktır. Biz Batı’yı da hakikatiyle bilmeyiz. Çünkü Batı’yı hakikatiyle bilmek için bir kâfirin hayatını ve kendini nasıl kavradığını çok iyi bilmek gerekir. Bir mümin de hamdolsun kâfir olamayacağı için onu tam olarak tahayyül etmesi mümkün değildir. Bunu bilmenin tek bir yolu vardır. O da ihtida etmiş insanlarla konuşup onlara küfrün ne olduğunu sormaktır. Onlar size bunu ağlayarak anlatırlar.</p>
<p>Bizim bugün, ‘aman onlar da ne hoş, şehirleri çok gelişmiş, kaldırımları mükemmel, ne güzel insan hakları var’ diye övdüğümüz o sistemlerin içindeki insan boyutunu, lütfen ihtida etmiş insanlara sorun. Acaba kâfir iken kendini, ötekini, evreni ve hayatı nasıl görüyordu? İnsanları, merhameti, sadakayı, almayı-vermeyi, ticareti, savaşı-barışı nasıl görüyordu? Peki, mümin olduktan sonra nasıl görüyor? O hali biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bize iman nimetini vermiş. En azından bir tohum olarak var. O bile büyük bir ışıktır. Ben bunu şuna benzetirim: Kapkaranlık bir oda düşün, tamamen karanlık, hiçbir yerden ışık alamayan bir oda&#8230; Küfür böyledir. Fakat o odanın duvarında iğne ucu kadar bir delik bile açılsa oraya kuvvetli bir ışık huzmesi girer. Oda aydınlanır. İşte iman budur.(s.336)</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-kalbin-akli-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Kültüre Bağlanırken</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 13:52:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Harcamak İçin Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Kültüre Bağlanırken]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyet ve Görüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite: Yaşatarak Öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Terry Eagleton]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksunluk Kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20975</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye içinde bulunduğu konjonktürde tarihin en önemli değişimlerinden biriyle karşı karşıya. Toplum olarak bu du­rumu yaşadığımız için süreç boyunca değişimin mahiyetine vâkıf olmakta geç kalmaktayız, ileriki yıllarda, Türk milletinin tarihsel bağlamından nasıl koparıldığı daha net fark edilecek. Görünüşte tarihi fonksiyonunu icra ediyormuş gibi olsa da Türk milleti ontolojik bir inkârın içindedir. Türkiye’de kültür son yıllarda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/">Küresel Kültüre Bağlanırken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/global.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-21001 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/global-300x170.jpg" alt="" width="332" height="188" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22186 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg" alt="" width="531" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-600x309.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></a></p>
<p>Türkiye içinde bulunduğu konjonktürde tarihin en önemli değişimlerinden biriyle karşı karşıya. Toplum olarak bu du­rumu yaşadığımız için süreç boyunca değişimin mahiyetine vâkıf olmakta geç kalmaktayız, ileriki yıllarda, Türk milletinin tarihsel bağlamından nasıl koparıldığı daha net fark edilecek.</p>
<p>Görünüşte tarihi fonksiyonunu icra ediyormuş gibi olsa da Türk milleti ontolojik bir inkârın içindedir. Türkiye’de kültür son yıllarda iyiden iyiye neoliberal kültüre eklemlendi; küresel kültürün bir şubesi halini aldı.</p>
<p>Türk milletinin kültürü onu yaşatırdı. Yaşamasına, canlı kalmasına, kendine özgü refleksler geliştirmesine neden olur­du.</p>
<p>Terry Eagleton, Kültür Yorumlan kitabında küresel/post- modern kültürün önce çözüm olarak görülürken ardından sorun olmaya başladığına dikkat çeker. Kültüre ehemmiyet verdikçe millet bağı tehdit altına girdi. Tanzimat’tan beri ge­liştirilmeye çalışılan “merkezsizleştirme” çabası, ortak duygu ve düşünceleri tedavülden kaldırma, millet olmanın getirdiği davranış kodlarını değiştirme gayretleri sonuçlarını göster­mektedir.</p>
<p>Modernité insanların birbirleriyle ilişkilerine olduğu kadar insanın kişisel yaşamına müdahale eder. Her bireyin &#8220;başka”larından habersiz hayat yaşama, iş yapma ihtimali ortadan kalktı. Kimse kimseye söylemez ama herkes birbirinin belirli saatlerde nelerle meşgul olduğunu bilir. Bu yalnızca &#8220;aynı”laştırma değil; standart bir ömürdür. Katiyen &#8220;ortak” hayat alanı da değildir.</p>
<p>Bugünkü kültürün çok etkin olması bireylerin gündelik yaşamlarını ele geçirmesindendir.</p>
<p><strong>Güç, Mahremiyet ve Görüntü </strong></p>
<p>Kamuoyuna sunmak&#8230;</p>
<p>Yerleşik kültür olan bitenin toplum tarafından müzakere edilmesi esasını getirir. Toplum buna teşnedir. Onayı alınsın ya da alınmasın mevzuların kendisi tarafından tartışılmasını bekler. Artık bu durum alışkanlık halini almıştır. Yoksa benli­ğin bir parçası değildir.</p>
<p>Hâlihazır kültür benliği bile ortadan kaldırdığı için iradi sonuçlarla karşılaşmak mümkün olmamaktadır. Milletin ben­liğini, iletişim sektörü uhdesine almıştır. Meşruiyet kaynağı da buradan zuhur eder. Gündelik yaşamı iletişim teknolojileri kontrol eder.</p>
<p>Görünmeyen hiçbir şeyin ciddiyeti yoktur&#8230;</p>
<p>Herkesin mahremi içine taşmayan hiçbir konunun top­lumla bağlantısı kurulamaz. İstisnasız tüm bireyler görmeden mevzuların &#8216;derinliği” ve esası olamaz.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültür değersizleştirme ve sıradanlaştırma fonksiyonlarını icra ederek etkinliğini genişletir. Kahvaltı masası ile akşam yemeği arasında sıkışmış gündem maddeleri kadardır bugün Türkiye. Sadece kahvaltılar, yemekler, eğlenceler değil, bireyselliklerin, bohemin, inzivanın da buna eklendiğini söylemek gerekir: özellikle sosyal medyanın “storyleri ayıp olduğunu bildiği halde &#8220;paylaşmaktan vazgeçileme­yen&#8221; durumları mahremiyet sınırlarını aşırarak ortaya serer&#8230; Ayağını uzatmış kitap okuyan, yazı yazan, denize bakan kadınların, çay içen, bıyık buran, arabasını ifşa eden erkeklerin, başörtülü arkadaşlarıyla &#8216;okey partisi&#8221; düzenleyip bunu &#8220;gös­termeden edemeyen&#8221; kızların görüntüsü mahremiyet sınırla­rını açıklar</p>
<p>Yemek süresince ciddiyet vardır. Haberler millet benliğinin ortaya konulması için hazırlanmaktan, izlenmekten çok &#8220;vakit geçirme” &#8220;eğlence” ve &#8220;sosyal sorumluluk&#8221; rollerini yerine ge­tirmeye matuftur.</p>
<p>Wallerstein’a göre kültür güçlülerin silahıdır. Belli bir aşa­madan sonra kültür toplumsal ilişkiler içinde alt sınıflardan üst sınıflara kadar eylemlerin meşrulaştırılması için kullanılır. Çünkü kültür organize eder, kontrolcüdür, emreder, uyarır, engeller, yönlendirir, uzlaştırır, benzeştirir, aynılaştırır. Herkes kültürün içinde bazı gerekçelerle kendi menfaatleri icabınca işlerle ilgilenebilir. Güçlülerin, sistemi idare edenlerin işlerini kültüre dayandırarak yürütmeleri başlarını daha az ağrıtır.</p>
<p><strong>Modernite: Yaşatarak Öldürmek</strong></p>
<p>İçinde bulunduğumuz dönemde kültür &#8220;aşırılıkların ara­sında” çöktü. Çünkü toplum gerçekliğin, bilginin ve anlamın altında kaldı: Kusursuz Cinayet müellifi Jean Baudrilardın deyimiyle &#8220;Anlam kültürümüz, anlamın aşırılığı altında çöker, gerçekliğin kültürü gerçekliğin aşırılığı altında çöker, bilgi kül­türü, bilginin aşırılığı altında çöker.&#8221;</p>
<p>Modernitenin oluşturduğu kültür örtük unsurlar içerdiği gibi bir o kadar da alenidir. Modernite Batı kültürünün yay­gınlaşması için bir araçtır esasında. Çünkü modernin ürettiği öğeler, her ne kadar insanların temel ihtiyaçlarını karşılıyor gibi gözükse bile Batı dışı toplumlar için Batının gereksinimle­rini gidermeye özgüdür.</p>
<p>Eagleton&#8217;ın da vurguladığı üzere modern kültür büyük öl­çüde, milliyetçiliğe, sömürgeciliğe ve emperyalist güce bağlı- dır. Modern kültürü içselleştirmese dahi Türkler modern kültürle kurdukları &#8220;derin” bağlantılarla kendilerini inkâr etmeye başlamıştır.</p>
<p>Siyasa ile kültürün ilişkisi bu bakımdan son derece kes­kindir. Siyasal durum, fiili yapı kendi kültürünü belirler. Türk milleti siyasallığıyla kültürünü örtüştürmüştür. Siyasala olan yatkınlık Türk milletinin kültürünü geri dönülmemecesine dö­nüştürür. Teknik imkânlardan ibaret gördükleri moderniteye eklemlenmekle Türk milleti yaşam tarzının Batılı gibi olmasını kabul etmişti. Bu önceleri siyaseten yapılmış bir tercihti. An­cak teknik ve siyaset kendi kültürünü Türk milletine yerleştir­di. İçinde bulunduğumuz kültür sadece Batılı yaşama biçimini değil,Batılı zihni ve vicdani örgüyü de bünyeye eklediğimizi gösterir.</p>
<p>1970’li yıllardan sonra dünyada görülen kriz sonucunda kapitalizmin evrilmesiyle Türkiye’de de değişimler başladı.</p>
<p>Finans kapitalizm etkinliğini artırdı. Finans kapitalizm için dünyanın “bir örnekliğine” ihtiyaç vardı. Üretim ile tüketim birbirinden ayrılamaz derecede örtüşmeliydi. Dünyanın hiçbir yerinde sistemi “sahiplenmemiş&#8221; kimse kalmamalıydı.</p>
<p>1980’deki darbe ile Türk milleti yeni sisteme uyumlu hale getirildi. Böylece &#8220;herkes” sistemin bir kulpundan tutmuş oldu. Turgut özal’ın liberalizmi dünyada eşine ender rastla­nacak radikallik içeriyordu. İletişim devrimiyle Türkiye’de ula­şılmadık kimse kalmadı. Köyde izole olmuş unsurlar bile etki alanına girmişti.</p>
<p>Piyasa böylece Türkiye’nin etkin kültürü haline geldi. Her konuda piyasa gözetilerek iş yapılır oldu. Piyasasına göre işler yürümeye başladı. Kaliteli ya da niteliksiz olması hiç önem­li değildi, gidiyorsa üretilebilirdi. Dolayısıyla herkes önceli­ği üretime verdi. İçinde bulunduğumuz dönemde piyasadan müşteki olmak zihinlerden çıktı. Piyasa herkesi o kadar içine aldı ki kültürün tek referansı/kutsalı piyasa oldu. Siyasetten, ekonomiye, sosyal yaşamdan özel hayatın kılcallarına kadar piyasanın nüfuzu genişledi.</p>
<p>Postmodemizmle her sektörün kendi piyasası kuruldu. Bu kendi içinde özerklik demekti. Tüm sektörler kendi iç işleyişlerini belirledi. Dolayısıyla çoğulculuk birçok merkez oluşturdu.</p>
<p>Her merkezin bir efendisi, kendine has kültürü şekillendi. Artık merkezler “makro” planda dünya sistemiyle uyum­lu, mikro düzeyde birbiriyle yarış ve savaş halinde örgütlendi. Türk milletinin kültürünü piyasanın işlerliği belirlemeye başla­dı. Bu kültürde hesap verilecek tek hakikat dünya sistemi oldu.</p>
<p><strong>Yoksunluk Kültürü ve &#8220;Ortamdakilerin Egemenliği</strong></p>
<p>Sistem böyle çalışıyor&#8230;</p>
<p>Bugün kendini hâlihazır düzenin dışında tutmak isteyen­ler dahi bu cümleyi kullanmaktan vazgeçmiyor. Çünkü kültür endüstrisince biçimlenen bugünkü kültür ve sistem, direnişin imkânsız olduğu imajını verir. Bu sadece imaj da değildir aslın­da. Sistemin nüfuz ettiği alan o kadar yaygın ve etkin, ulaştığı insan sayısı o derece çoktur ki kimse bir an bile gözünü başka bir yöne kaydıramaz. Zira sistem var olmak, ayakta kalmak için insanların yeniye malik olma arzularını tetikler.</p>
<p>İnsanlar bu bakımdan Türkiye&#8217;de özdeştir. İdeolojik, dini veya kültürel farklılık görülmez. Asgari ücret alan bir emek­çi ile zengin işveren yeni çıkan televizyonu alma derdindedir. Çünkü yoksunluk kültürü içinde yaşıyoruz.</p>
<p>Teknolojinin dışında her tür yeniliğe sahip olma güdüsü yoksunluk kültüyle beraber kişinin köleliğini artırır. Burada doyum krizi devreye girer. Hemen yeni olanı edinememek do­yumun gecikmesine neden olur. Tutku halini alır, malik olma aşkı. Tutku aklı ve diğer insani yetileri devreden çıkarır. Tek hedef elde etmek olduğunda bugünün insanı için hakikat ve kutsal zihinlerde siner. Çıkmaz ama bir başka seküler meta ile yer değiştirir.</p>
<p>Mutluluk hakikatle kurulan irtibatta değildir artık. Mutluluk dünyada yaygınlaşan kültüre, teknolojiye, üretim aracına vakıf ve sahip olup olmamaktadır. Bu düzende kimse mutlu olmaz zira Adorno’nun yıllar önce altını çizdiği gibi &#8220;sistem vaat ettiğini aslında vermeyecektir.”</p>
<p>Türkiye&#8217;de bir şekilde varım diyenler bile bu vaatlerle yapmaktan imtina etmeyecektir. Türkiye’de İslâm düşüncesi ve Müslümanlar bugünün kültüründe üretim araçlarında,pazarlama ve yeni teknolojileri kullanmada gösterdikleri hızla   övünür. Çünkü sistem 1970’lerdeki krizi kendine alternatif geliştirme potansiyeli bulunanlara vazife yükleyerek aştı.</p>
<p>Kültürel hayatımız “orta” olana değer verir. Dolayısıyla toplumun ortasının genişlemesine ön ayak olur. Ortadakiler eko­nomik bağlamda temel ihtiyaçlarını karşıladığı gibi sistemin ürettiği değer ve ürünleri sorgusuzca kullanır. Klasik ekonomi kategorisi içerisinde gelir &#8211; gider düzeyine dayanmaz Türkiye’deki orta sınıf. Orta kısım genişletildikçe, sistemin dengesi daha oturaklı olur.                                                             ,</p>
<p>Ortadakiler dindardır.</p>
<p>Dindarlığa yatkındır, en azından muhafazakârlıktan imtina m etmez. Halk İslâmının sınırlarını genişletir orta sınıf. Ritüel- lere dayak, belli günlere sıkıştırılmış İslâmî inancını, siyasal, ekonomik ve kültürel olarak genişletir. Halk İslâmının sınırlan ve çevresini de bünyesine katarak iyice büyür.</p>
<p>Modernité toplumlara esenlik sağlamadı.</p>
<p>Eşitlik ve adalet getirmedi.</p>
<p>İmtiyazlı devletler ve ayrıcalıklı sınıflar üretti, yönetimi onlara devretti. 1950 öncesindeki yönetim kültürümüzde İslâm,devletin bileşenleri içinde düşünülmüyordu. ABD&#8217;nin dünya sisteminin başına geçmesiyle birlikte İslâm&#8217;ın milletin bağı olduğu dolayısıyla hesaba katılması gerektiği düşüncesi yerleşti. İçinde bulunduğumuz kültürde dindar orta sınıf üretim ve tüketim işlerini devralmak istiyor. Sistem bunda bir sakınca görmüyor.</p>
<p>Geleneksel kültürel nosyonlarla sürdürülebilir bir modern­lik bugünkü dünya düzeninin tercih ettiği bir yaklaşım. Dindar orta sınıfın talepleri de zaten bundan bir adım öteye geçmiyor.</p>
<p>Yürüyen işlerin dindar kişilerce yapılması kâfi görülüyor.</p>
<p>Ortadakiler dindarlıklarını bağladıkları dinin dünya algısı­nı gözlerden uzaklaştırarak genişletiyor. Spesifik hayat teklifle­ri yok. Türkiye&#8217;nin tarihsel misyonunu milletin ufkuna getir­mek bir tarafa oradan sakınmak ön planda.</p>
<p>Ortadakilerin yeni bir zekâ, akıl ve tefekkürle piyasaya çık­tıkları vaki değil.</p>
<p><strong>Popüler Kültürün Kurduğu Ortaklık</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de sınıfsal ayrımı, yüksek kültür/alt kültür ikiliğini, seküler dindar farklılaşmasını, milliyetçiliklerdeki çatışmayı, kuşaklar arasındaki anlayış farkını yıkarak bunları ortaklaştı­ran, kolektif bütünlüğünü sağlamayı başaran en belirgin öğeler kazanma ve tüketmedir. Bu yalnız kapitalist zengin sınıfın vas­fı değildir, artık.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültürde yoksullar gelir adaletsizli­ğini tesis eden düzeni değiştirmek değil, daha fazla kazanmak ve tüketmek amacındadır.</p>
<p>Bir kere “herkes&#8221; dünya düzeninin kalıcılığı hususunda an­laşmıştır.</p>
<p>Ortaklık burada başlar. Sonrasında düzenden pay kapma yarışına girişilir. Schopenhauer, buna dikkat kesilir: “İnsan, zevkini yükseltmek için aslında tatmini hayvanlarınkinden an­cak biraz güç olan ihtiyaçlarını bilerek artırır: bütün bu lüksün, lezzetli yiyeceklerin, tütün, afyon ve alkollü içeceklerin, zarif ve gösterişli elbiselerin ve daha bunlar gibi insanın hayatı için zaruri olduğunu düşündüğü binlerce şeyin sebebi budur.&#8221;</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültürel platformda hayat alınıp sa­tılan bir meta halini aldı. Değerler ise ne kadar tecime elverişliyse kıymet kazandı.</p>
<p>1950 yılına kadar Türkiye&#8217;de tüketim ekonomisi yalnızca üst sınıfların tekelindeydi. İkinci Dünya Savaşı dünya sistemi­nin başını da bu gidişatı da değiştirdi. Çünkü Amerika&#8217;nın tarzı sonuca bakmakla ilgilidir. Sonuç getireceğini, kendi sistemine eklemleneceğini, sorun çıkarmayacağını bildiği her elemanın işleyişte katkısı olmasını ister Amerikan tarzı.</p>
<p>Bu yüzden dini değerlerin, ritüellerin ve simgelerin 1950 sonrasında kullanılması Türkiye&#8217;nin dünya sistemi içine girme çabalarını engellemiş değil bilakis desteklemiştir. Çünkü Ame­rikan tarzı Avrupa&#8217;dan farklılaşarak dikey geçişkenliği öngörür.</p>
<p>Tüketim, üretim, kültür, siyasette ayrıcalıklı sınıflar mutlaka olacaktır ama halkta yerini alacaktır. Halkın katılımı o de­rece yüksek olmalıdır ki bir süre sonra sistemin yükünü halk üstüne almalıdır. Nitekim dünyada 1970 krizi, Türkiye&#8217;de de 1980&#8217;den sonra kitlelerin aynılaşması üretimde ve tüketimde ortaklık kurmaları bu kapsamdadır.</p>
<p>1950 sonrasında tüketim ve lüks bu anlamda tabana yayıl­maya başladı.</p>
<p>Türklerin geleneksel üretim ve tüketim anlayışı, ekonomik sistemi, temel ihtiyaçlara dayanır. Her ne kadar temel ihtiyaç­lar konusunda Turkler Avrupalılardan ayrılarak çıtayı yukarı çıkarmışlarsa bile Osmanlı&#8217;daki ekonomik düzen tüketimi değil tüketiciyi öncelemesiyle farklılaşır. Ancak Tanzimat&#8217;tan sonra lüks tüketim mallarının İmparatorluğa girişiyle birlikte kültür de değişmeye, buna göre evrilmeye başlamıştır. Lüks imparatorluğu teslim aldı. Yüksek kültürü etkiledi, onları yö­netmeye girişti. Zira lüks Sombart&#8217;ın da tanımladığı gibi temel ihtiyacı aşacak biçimde yapılan her türlü harcamadır. Lüks, harcamaların artmasının ötesine geçerek toplumu yönlendi­ren ve örnek olan yüksek kültürün, Batılı karaktere bürünme­sine neden oldu.</p>
<p>Kitleselleştirmek kültürün işini çok kolaylaştırır. Tek tek bireylere ulaşmak zorunluluğu ortadan kalkar. Kitle iletişim araçlarını; kitlelerin “kolay kışkırtılmak, kızgınlık, muhakeme yetersizliği, hüküm verme, eleştiri yeteneklerinin olmaması, duygulardaki mübalağa” gibi özelliklerini kullanarak küresel kültür etkinliğini süreklileştirir. Dahası Türk milleti gibi tarih­te dominant rol almış toplumları da kontrol edebilir.</p>
<p>Sıradanlık modernitenin ürettiği kültürün en bariz niteliklerindendir. Sıradanlık ile olağanlık birbirinden keskin hatlar­la ayrılır. Çünkü sıradanlık aynı zamanda bir düzeyi belirtir. Olağanlık ise normal olanı gösterir. Popüler kültür ürünlerinin sıradanlaştırıcı etkisi bugün için bir eleştiri konusu değildir.</p>
<p dir="ltr"><strong>Harcamak İçin Kazanmak</strong></p>
<p dir="ltr">Popüler kültür iyi yetişmiş bireyi dahi alt düzeydekiyle eşitleyebilir.</p>
<p dir="ltr">Bu, popüler kültürün yaygınlık kazanmadığı dönemlerdeki yergilerden biriydi. Ama şimdilerde popülerlik yaygınlaştığı için sıradan davranışları “herkes”ten görebilmekteyiz. Akıl ve vicdan herkesleşmenin panzehiridir.</p>
<p dir="ltr">Dini birikimle birlikte tarihsel potansiyeli doğru okumuş kimseler sahih ve sahici bağlantısını kurabilirler. İçinde bulunduğumuz kültürün sahicilik içermediği konusunda bilgi sahibidirler. Ne var ki uygulamada alt sınıflardan ayrılmazlar. Çünkü kültür, işin yapılmasında o işe inanıp inanmamayı dikkate almaz. Yapılmış olması kâfidir. Bu açıdan sahicilik bilgisine sahip olsalar bile sahici davranmayan kişilerle de çok sık karşılaşırız.</p>
<p dir="ltr">Kültür insanlara mutluluk verir mi? Trend laflardan biriyle söylersek “kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar” belki. Bugünkü kültürde kişi ne ile kendini iyi hisseder? Parayla, şöhretle, kariyerle, sağlıkla, geziyle, eğlenceyle, rahat bir eğitimle, rahat bir işle mutluluğu bir tutar. Tasa, kaygı, korku, ölüm, ıstırap hep bağlamından kopmuştur. Arzular yalnızca bireye endekslenmiştir. “Toplum için&#8221; başlığı altındaki eylemlerin de kişi ikbalinden başka amacı yoktur.</p>
<p>Hedonizmin bile anlamı, kapsamı, estetiği bayağılaşmıştır.</p>
<p>Zaten bugünkü kültür içinde hedonizm sıradandır ama yapılanlar bayağılaşmıştır. Herkes her şeyden zevk almaya başlamıştır. Çünkü günde on iki saat çalışanlar bile alın terlerini “başka&#8221;larının önünde harcamak pahasına çekmektedirler. Bu, acı ile yoğrulan keyif halini almıştır. Kazandığını harcama “başka”larının bakışlarına feda ederek tüketim ürünlerine vakfetme, bireysel özgürlük ve yetkinlik ifadesi olarak sunulmaktadır.</p>
<p>Bilhassa kadınlar “kendi parasını harcamak” için çalışma hayatına atılmaktadır.</p>
<p>Böylece “harcamak için kazanmak” bireyin kendi kendini gerçekleştirmesi şeklinde lanse edilmektedir. Doğal olarak bugünkü kültürde “ideal insan” tarifi de değişmiştir. Başkalarına muhtaç olmadan hayatını idame ettirenlerden ziyade başkalarının gözünde üretilen şeylere bir an önce sahip olan kişiler idealize edilmektedir. Bu haz çok çeşitli uyarıcılarla devamlı diri tutulur.</p>
<p>Yeni kültürde kişilerin başka yollara sapmaları kendiliğinden sistemin iç dinamikleri sayesinde engellenmiş olur. Böylece bir döngüye ulaşılır. İnsanların isteyip istememeleri mühim değildir yerleşik kültürün sapasağlam ayakta durması için.</p>
<p>İnsanoğlu dünyada bulunuşunu bir şekilde anlamlandırma peşine düşer.</p>
<p>Bunu dile getirerek göstermek yerine yaşadıklarıyla izah eder. İnsan sadece dünyada yaşama peşinde değildir, iyi yaşamak ister. Dünyada bulunmak iyidir belki ama dünyada iyi ve hoş şekilde yer almak da insan ihtiyaçlarındandır.</p>
<p>Yerleşik kültürel hayat insanlara doyumsuzluğu verirken aynı zamanda aşırılığa da alıştırmaktadır. İnsanlığın bu aşırılığı göğüsleyip göğüsleyemeyeceği şimdilik belli değil ancak doyumsuzluk konusunda insanoğlundan bir tepki de gelmemektedir.</p>
<p dir="ltr">Kazanç kendi kültürünü üretmiştir. Buna Batılı bireysellik denebilir belki ama kişilerin kazanç sağlamak için başkalarını, hatta birincil ilişki kuracakları kişileri bile yok saymaları, onlar rın sırtına tırmanmaları yeni kültürün net görüntülerindendir.</p>
<p dir="ltr">Kimsenin kimseye borç vermemesi finans kapitalin bir sonucu mudur, yoksa finans kapital bunu icbar mı etmiştir? Bunu göz Önüne almaktansa sonuca eğilmek gerekir. Çünkü Türk milletinin belirgin vasıflarından olan itimat yeni kültürde yer bulamamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Batı kültürü kendi kimliğini, kültür yapısını küreselleştirirken iki amaç güder.</p>
<p dir="ltr">Birincisi kültürünün yaygınlık kazanmasını sağlamak ikincisi muhalifleri, alternatif dünya görüşü geliştirenleri kafalarını kaldırmadan ezmek, meşgul etmek.</p>
<p dir="ltr">Bugünkü yeni kültürde Türk milletinin asgari millet olma şartlarını geliştirmek bir tarafa tarihsel rollerini unuttukları görülmektedir. Çünkü Türkler Batıyı Kıta Avrupa’sına sıkıştırmış tüm ticaret yollarını tutarak kıstırmış bir anlayışı yaygınlaştırmıştı. Yeni kültür bu tarihselliği gözlerden uzak tutar. Bunu bir yandan diyalog, öteki, kimliklere saygı kavramlarıyla siyasette işlerlik kazandırarak yaparken diğer yandan gündelik hayatlarını “aşırı meşgul” ederek yapar.</p>
<p dir="ltr">Geçim sıkıntısı başlığı altındaki kazanç sağlama çabası Türk milletinin gözünü kör etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Yeni kültür bireyleri toplumdan göreli bağımsızlaştırırken benliğinin parçalanmasına da neden olmaktadır. Evde başka, işte başka, arkadaş ortamında başka kimliklerle var olmak bir tarafa yeni kültürün argümanları ve enstrümanları da çeşitlenmektedir.</p>
<p dir="ltr">Böylece birey tekrara düşmeden, yeni ortamlara girebilmektedir. Kafe kültürü ile okul kültürü, ev-akrabalık kültürüyle futbol kültürü birbirinden farklı birey özellikleri geliştirir. Dolayısıyla tatmin edilecek mekân ve atmosfer çeşitlenmiş olur.</p>
<p dir="ltr">Televizyon kültürü, bilgisayar-internet kültürü, cep telefonu kültürü, dizi kültürü, yemek kültürü, zevk kültürü, eğlence kültürü, müzik kültürü, sinema kültürü, kitap kültürü, müze kültürü, lokanta kültürü, siyaset kültürü, oHs kültürü gibi daha onlarca örnekle gündelik yaşamımızın doldurulduğunu, kontrol edildiğini ve en önemlisi ayrıştırıldığını söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Bunlar arasındaki irtibatsızlık her alanın kendi bağımsızlığını açıklamasıyla ilgilidir. Yeni kültürde birey her sahada at koşturarak kendini gerçekleştirdiğini varsayar.</p>
<p dir="ltr">Hâlbuki bu otonom kültürler aynı zamanda hakikat alanları oluşturarak bireyi hapseder. Yeni kültür hakikatin çoğulluyla da Türk milletini tarihinden koparmıştır.</p>
<p dir="ltr">Öfke kültürü, şiddet kültürü, para kültürü, cinsellik kültürü, milliyetçi kültür, lümpen kültür, çatışmacı kültür&#8230; yeni kültürün bireyleri doğrudan zedeleyen unsurlardandır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ercan Yıldırım &#8211; Türkiyenin Yeni Kültürü,syf.75,86</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/">Küresel Kültüre Bağlanırken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
