<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gökhan Ergür | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/gokhan-ergur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 20 Jul 2023 09:21:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Gökhan Ergür | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bitmeyen Hüznümüz ve Değişken Arzu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-huznumuz-ve-degisken-arzu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-huznumuz-ve-degisken-arzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Jul 2023 09:21:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bitmeyen Hüznümüz]]></category>
		<category><![CDATA[Değişken Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Ergür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26487</guid>

					<description><![CDATA[<p>Artık çok geç, her zaman hep geç olacak” (Albert Camus, Düşüş) Hepimiz zamanın bir yerinde birinin fotoğrafına son kez bakmışızdır. Son bir veda ve son bir bakış. O kişi zihnimizde, artık o haliyle kalır; gülüşü, gözleri, yanaklarındaki canlılık ya da cansızlık zihnimize işler ve sonrasında nihayetinde belleğimizden yavaş yavaş silinmeye başlar. Acaba en son kimin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-huznumuz-ve-degisken-arzu/">Bitmeyen Hüznümüz ve Değişken Arzu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/3158831-yalniz-huzun.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-9501 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/3158831-yalniz-huzun.jpg" alt="" width="450" height="284" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/3158831-yalniz-huzun.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/3158831-yalniz-huzun-600x378.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/3158831-yalniz-huzun-300x189.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/3158831-yalniz-huzun-768x484.jpg 768w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></p>
<p>Artık çok geç, her zaman hep geç olacak” (Albert Camus, Düşüş)</p>
<p>Hepimiz zamanın bir yerinde birinin fotoğrafına son kez bakmışızdır. Son bir veda ve son bir bakış. O kişi zihnimizde, artık o haliyle kalır; gülüşü, gözleri, yanaklarındaki canlılık ya da cansızlık zihnimize işler ve sonrasında nihayetinde belleğimizden yavaş yavaş silinmeye başlar. Acaba en son kimin fotoğrafına son kez baktık?</p>
<p>O fotoğrafa son kez bakarsın çünkü sonraki her bakmalar ruhuna sıktığın bir kurşuna ya da bir başkasına ihanete dönüşür. Unutmak ve bitirmek içindir o son bakışlar. Bazen de hiç ummadığın bir yerde karşına çıkar bir fotoğraf ve bir kurşun daha&#8230;</p>
<p>İkinci bir bakışı daha kaldıramaz bazı fotoğraflar. Elbet hepimizin vardır son kez bakılmış bir fotoğrafı. Birileri bizleri unutmak ve gömmek için bakmıştır son bir kez fotoğrafımıza. Acaba hangi bakışımızla, hangi gülüşümüzle veda ettik ötekilere ve unutulduk?</p>
<p>Bazen fotoğraflar keşke hiç olmasaydı diyorum. Hatıralar ve insanlar zihnimizde bu kadar canlı kalmaz ve her şey zihnimizde ufalanıp giderdi diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki zihin muhteşem bir yapı, kendisini iyi ya da kötü yönde etkileyen olayları ve suretleri unutmuyor, bütünlüğünü koruyabilmek için gördüklerini ve duyduklarını pürüzsüz bir biçimde kaydediyor ve sonrasında kullanıyor. Peki, bu kadar hatırlama sizce de çok fazla ve ağır değil mi?</p>
<p>Cevabını biliyorum fakat bildiğim bir şey daha var; günü. müzde insana çok fazla anlam ve kuvvet atfedildiği. Post-truth dönemde popüler psikolojinin de etkisiyle modern insana bü. yük bir kutsiyet ve insan dışılık yüklenmiş vaziyettedir. Film. ler, kitaplar, YouTube videoları, TED konuşmaları, motivag. yon konuşmacıları ve girişimcilik hikâyeleri hepsi ağız birliği etmişçesine, insanın eğer isterse her şeyi başarabileceğini, her şeyin üstesinden geleceğini, zengin olacağını, mutlu bir hayat süreceğini ve travmalarını bir gecede atlatabileceğini söylüyor. Bu kutsama sanılanın aksine insana faydadan çok zarar getiriyor. Çünkü bu açıklamalar ayakları yere sağlam basan, sahici ve gerçek hayatta karşımıza çıkan fikirler, söylemler ve pratikler değildir.</p>
<p>Tam şu anda dönüp kendi hayatınıza bakın; arkadaşlarınıza, akrabalarınıza, yoldan geçen insanlara bakın. Kaçımız o yüceltilmiş insan profiline uyuyoruz? Kaçımız mutlu mesut bir biçimde kirayı, mutfak masraflarını, ucu açılmış ayakkabılarımızı, ödemelerimizi düşünmeden hayatımızı sürdürebiliyoruz? Çalışmaktan, mücadele etmekten kemiklerimiz sızlıyor artık ve yüz binlerce liralık saat takan birileri çıkıp bize; kodlama öğrenin, dil öğrenin, felsefe okuyun, sabah beşte uyanıp güneşi selamlayın, diyor. En hafif ifadeyle; hadi oradan kardeşim, hadi oradan! Yığınlar için hayat, sandığınız kadar basit ve zahmetsiz işlemiyor. Tek derdi onurlu bir biçimde hayatta kalmak olan insanlara “Düşünceni değiştirirsen dünyan değişir, kaderin değişir,” diyemezsin.</p>
<p>İnsanın süper güçlü, yenilmez, korkusuz, başarılı olduğu ve olması gerektiği söylemlerine maruz kalan insan, kendini ve yaşantısını sorgulamaya başlıyor. Sabah gün ağarmadan kalkıp saatlerce çalışsa da insan gibi yaşayamıyor, başarılı olamıyor, acılarını unutamıyor ve sağlıklı bir sosyal çevre kuramıyor. “Herkes bu kadar başarılı, mutlu ve umutluysa bunu ben neden başaramıyorum?” deyip kendisini sorguluyor, nihayetinde kendini eksik ve yetersiz hissederek daha büyük bir mutsuzlugun içine gömülüyor.</p>
<p>Bu dünyadan daha az hasarla göçmek istiyorsak öncelikli olarak insanın acizliğini, güçsüzlüğünü ve zayıflığını kabul etmemiz gerekiyor. İnsan her istediğini yapamaz, her savaştan galip çıkamaz, her şeyi başaramaz, her acıyı unutamaz. Bu kabule eriştiğimizde yani gücümüzün sınırlarını sağlıklı bir biçimde belirlediğimizde, maddi ve manevi olarak daha gerçekçi hedefler belirleyip kendimize akla yatkın bir mücadele sahası çizerek, olmayanlara ya da kavuşamadıklarımıza değil, başardıklarımıza ve ulaşabileceklerimize odaklanıp ruh ve beden dengemizi fıtratımıza uygun bir biçimde koruyabiliriz. *</p>
<p>Başarılı olmak; iyi okullar kazanmak, üst düzey şirketlerde çalışmak, büyük servetler elde etmek değildir. Başarılı olmak, kendimize koyduğumuz sağlıklı hedefler uğruna mücadele etmek, çalışmak ve savaşmaktır. Bu uğurda atılan her adım başarıdır. |</p>
<p>Her şey bir yana, tüm evren hep bir ağızdan başarı güzellemesi yaparken dünyanın başarısız insanlara da ihtiyacı var. Sabah uyandığında nereye gideceğini bilmeyenlere, dikiş tutturamamışlara, bir dikili ağacı olmamışlara, boşluğa uzun uzun bakıp iç geçirenlere, sistemin kabul etmediklerine, “Abi sanırım yaşamayı başaramadım,” diyen yorgunlara ihtiyacı var dünyanın. Çünkü şiir, en çok o insanların sokaklarında, hayatlarında dolaşır.</p>
<p>***</p>
<p>Dünya giderek aynılaşıyor. Moda ve plastik cerrahinin etkisiyle birbirinin aynısı gibi görünen insanlar, artık düşünce ve söylem olarak da tek tipleşiyor. İşim gereği psikologların neler yazdığını ve söylediğini yakından takip etmeye çalışıyorum.</p>
<p>Tuhaf bir biçimde büyük bir kısım aynı internet sitelerindep benzer görseller hazırlayıp birbirinin neredeyse aynısı olan konu başlıklarını aynı filtrelerle takipçileriyle paylaşıyorlar Artık nereye bakarsanız; depresyonla, anksiyeteyle, OKB&#8217;yle ilgili kopyala yapıştır bilgiler görüyoruz; 3 adımla rahatla, « adımla mutlu ol, 7 adımla anksiyeteni yen! Bazen tüm terapist sayfaları sanki tek bir terapistin sayfasıymış gibi geliyor çünkü söylemler, tespitler ve öneriler hep aynı. Felsefe, edebiyat, sinema, müzik, sosyoloji ve tıp gibi alanlarla bu kadar yakın ve iç içe olan psikolojinin bu kadar kurak ve tek düze yorumlanması kabul edebileceğimiz bir şey değildir. Düşünmek, yeni bir şey söylemek, yeni bir şey yazmak, aynı alanın dışına çıkmak zahmeti bir şey ama bu zahmeti göze almadan da düşünce ve fikir ilerlemez, bir süre sonra bizi bayağılık çukuruna çeker.</p>
<p>Bu aynılık cehennemine karşı duran insanların sayısı gitgide azalıyor. Vaktiyle etrafımızda şahsına münhasır, farklı, belirgin fiziksel ve duygusal özellikleri olan hatta toplumun zaman zaman “tuhaf” olarak adlandırdığı insanları daha az görüyoruz artık. Bakışıyla, duruşuyla, söyledikleriyle, arka cebindeki plastik tarağıyla, meşeleriyle, deri evrak çantasıyla, Dupont çakmağıyla, boş zamanlarını değerlendirme biçimleriyle, okuduğu arıcılık kitaplarıyla farklılık ve yenilik oluşturan insanlar kayboluyor. Sanki tüm erkekler ve kadınlar aynı dizileri izliyor, aynı müzikleri dinliyor, aynı kahvaltıcıya gidiyor, aynı biçimde giyinip, hepsi aynı kokuyor. Bu durum insan tabiatının dengesini sarsıyor. Çünkü insanı ve var olmayı özel kılan, sürdüren şey farklılıktır. Hareket, ilerleme ve anlam bu farklılıktan doğar.</p>
<p>Dünya çok dağınık ve kaotiktir. Önümüzde iki seçenek var; ya durup bu karmaşa üzerine sözler söyleyip ömür tüketeceğiZ ya da kendi işimize bakıp kendi gündemlerimizle, kendi bahçemizi yetiştireceğiz. Sporun, siyasetin, sosyal medyanın gündemi, derdi, dayatması bitmez. Burada önemli olan bizim kendi oluşturacağımız gündemlerdir. Bizi farklı kılacak, bize değer katacak, anlamlı bir yaşam alanı oluşturacak şeylerin peşinden giderek, vaktimizi ve dikkatimizi bu yolda harcamanın insana nefes aldıracağına inanıyorum.</p>
<p>İnsanlar istedikleri ama yapamadıkları şeyleri ötekinde gördüklerinde rahatsız olur ve onu törpülemeye çalışırlar. Dolayısıyla birilerinin sizde eleştirdiği, ezmek istediği şahsiyet fidanlarınıza sahip çıkın, koruyun. Çünkü dünya o fidanlara tarihinde hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Çoğumuz kendi adımıza kutsal olanın peşinden giderek iyi bir insan olmaya ve kurtuluşa ermeye çabalıyoruz. Fakat burada atlamamamız gereken şey iyiliğin aktif ve eylem gerektiren bir süreç olduğudur. “Ben çok iyi bir insanım, kimseye zararım yok, inancım ve öğretilerim doğrultusunda yaşıyorum.” deyip beklemek iyilik ve kurtuluş için tek başına yeterli değildir. İyilik ancak ötekiyle tamamlanır. Ötekine el uzatarak, yardım ederek, gözlerinin içine bakarak, sesine ses olarak gerçek anlamına kavuşur. Anlamlı bir hayat ancak başkaları için bir anlam taşıyarak mümkün olur. Yani ötekinin hayatında anlamlı bir biçimde var olabildiğimiz ölçüde kıymetli bir hayat yaşayabiliriz.</p>
<p>***</p>
<p>İnsan kendini var eden, köklerinin bulunduğu evi bir kere terk edince artık her yeri ev olarak görebiliyor. Her mekân, o insan için artık “Olsa da olur, olmasa da olur,” hükmündedir. Bu kopuş ve yitiriş fazlasıyla hüzünlüdür ve sahici bir sonun da başlangıcıdır. İnsan bunu fark ettiğinde dünyada artık sayılı günlerinin kaldığını anlar ve bitişi bekler, özler.</p>
<p>Fark eden bilinç hüzünlüdür. Anlayan, idrak eden, cevap bulan her bilinç hüzne mahkümdur. Evet, hüzünlüyüz, gülecek ve eğlenecek takatimiz yok çünkü evimizden ayrıldık ve başımıza neler geleceğini çok iyi anladık. Etrafınızda, hüzne tahammül edemeyen, bunu bir zayıf. lık olarak görüp hüzünden ısrarla kaçan ve hüznü yok sayan. ları görürsünüz. Onlar için hüzün; tedavi edilmesi, atlatılmaşı gereken bir şımarıklık, bir boş zaman uğraşıdır. Oysa hüzün, insan ruhunun çekirdeğini oluşturur. Yalnızlık, sevilmeme ve ölüm gerçekliği ile yüzleşmemizi sağlayan, korkakça değil bi. lakis cesurca yaşanan bir duygudur.</p>
<p>Her şeyi şakaya vuran, tüketerek sürekli eğlenmek isteyen, yalnız kalamayan ve hüznü reddedenlerin yüzleşmekten çekindikleri derin korkuları vardır. Bu korkuları bastırmak için bitimsiz bir haz arayışı içerisine girerler. Oysa arzulanan hazzı başlatan ve bitiren de bir kopuştur.</p>
<p>Arzulamak bitimsiz bir duygudur. Sonu ve hududu yoktur. Çünkü insanın ilk öteki arzusu annesi üzerine kuruludur. Çocuk var olmak, mutlu olmak için annenin varlığına tüm gücü ve inancıyla sarılır, bağlanır. Fakat zamanla fark eder ki anne zaman zaman doyum nesnesini, ilgisini geciktirir, ihmal eder ve hayal kırıklığı yaşatır. Yine çocuk annenin yani ötekinin var olmada eksik olduğunu (nangue â etre) ve sonsuza dek arzunun anneyle beraber kaybolduğunu, kaybolacağını düşünür. Ama bu arzuyu aramaktan da asla vazgeçmez. Lacan&#8217;ın “nesne a” olarak adlandırdığı bu kayıp arzu nesnesi çocuğun hayatında büyük ve derin bir yer kaplar. İşte bu yüzden arzu dediğimiz duygu, insan için çok canlı ve hareketlidir. Sabit kalmaz, saplanmaz, ulaştığında aradığı şeyin o olmadığını fark eder ve hızlıca sıkılıp bırakır. Arzu, kendi başına bir amaçtır ve o sadece daha çok arzu arar, sığınıp kalacağı bir liman degil. Muhakkak çevrenizde ya da kendinizde fark etmişsinizdir, büyük bir hevesle arzulanan makamların, çantaların, yazlıkların, telefonların elde edildikten sonra artık önemini yitirmesini ve değersizleşmesini.</p>
<p>Salt bir arzuyla elde ettiğinde görürsün ki hayat amacı olarak gördüğün o şey aslında çok da değerli ve önemli değilmiş. Bu farkındalık önce büyük bir hayal kırıklığına, sonrasında ise yeni bir arayışa dönüşür. Hatırlatalım, arzu etmek “istemek” de| mek değildir, istemek tatmin edilebilir ama arzulamak doğası itibarıyla tatmin edilemez. Bunu gören evrensel iktidar insanın önüne daima satın alınacak yeni arzu nesneleri koyar. İnsan bu arzu nesnelerini hayatının en büyük hedefi haline getirir, gece gündüz çalışır ve hedefine ulaşır ama fark eder ki ruhu kendisine vadedildiği gibi huzura ve mutluluğa kavuşmamıştır. Fakat hiç problem değil elimizdeki telefonun, ayağımızdaki ayakkabının ya da hayatımızdaki insanın önümüzdeki sezon yenisi çıkacaktır ve akışkan olan arzu, hâkim söylemin reklam enstrümanları aracılığıyla yeni nesnelere akacaktır.</p>
<p>Oysa biz gerçek olanın ne olduğunu başımıza gelen felaketler sayesinde fark ettik ve hakiki olanın ne olduğunu öğrendik. Philip K. Dick “Hakikat, ona inanmayı bıraktığında dahi yok olmayan şeydir,” diyor. Yok olmayan ve varlığını koruyan o “şeyi” kendimize has hüznümüzle aramaya devam edeceğiz.</p>
<p>Onlar ne derlerse desinler.</p>
<p>Gökhan Ergür &#8211; Yaşanmayacak Kadar Güzel,syf:67-73</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-huznumuz-ve-degisken-arzu/">Bitmeyen Hüznümüz ve Değişken Arzu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-huznumuz-ve-degisken-arzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yoldan Savrulmuşlara</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yoldan-savrulmuslara/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yoldan-savrulmuslara/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Jul 2023 09:20:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Ergür]]></category>
		<category><![CDATA[Yoldan Savrulmuşlara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26485</guid>

					<description><![CDATA[<p>..ve ben siyah bir mum gibi sana yanmak için buradayım, yanmak siyah bir mum gibi af dilemeye yüzü olmadan. (Osip Mandelstam, “Siyah Mum”) Endişeyle bakıyorsun fırtınayla dağılmış yüzüme ve “Bu, artık o adam değil,” diye düşünüyorsun kaygını büyüterek. Sandalyenin tam ucundasın; kalkmaya her an hazır, çantan kucağında, sarılmışsın sıkı sıkı, kopacak bir şeyleri tutmaya çalışıyorsun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yoldan-savrulmuslara/">Yoldan Savrulmuşlara</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-14776 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg" alt="" width="372" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" /></a></p>
<p>..ve ben siyah bir mum gibi sana yanmak için buradayım,</p>
<p>yanmak siyah bir mum gibi af dilemeye yüzü olmadan.</p>
<p>(Osip Mandelstam, “Siyah Mum”)</p>
<p>Endişeyle bakıyorsun fırtınayla dağılmış yüzüme ve “Bu, artık o adam değil,” diye düşünüyorsun kaygını büyüterek. Sandalyenin tam ucundasın; kalkmaya her an hazır, çantan kucağında, sarılmışsın sıkı sıkı, kopacak bir şeyleri tutmaya çalışıyorsun ya da kopartmaya çalıştığın bir şeyleri. Evet, kıyametimi.</p>
<p>Ellerin titriyor bu ağustos sıcağında sigaranı yakarken, çayını ağzına götürürken, şakaklarına bastırırken. Mahcup olma diye yürüyüp geldiğin yola bakıyorum; hangi sokaktan dönüp bu sahil kenarına ulaştığını, hangi vitrine gözünün takıldığını, kaldırımın hangi noktasına bastığını ve kaldırımların çiçek açtığını, şehrime ve masama nerelerden bir bahar taşıdığını tahmin etmeye çalışıyorum. Seni tahmin etmek çok güzel; bir insanı tahmin etmek, ona dair düşünmek çok güzel. Fırlatıp atıldığın ve yalnız kaldığın bu dünyada, dikkatini cezbeden, üzerine düşünebileceğin, hayal kurabileceğin biriyle karşılaşıp ona dair hayaller kurmak çok güzel. Mucizeleri her zaman süslü kelimelerle anlatamazsın çünkü mucize bir yönüyle de ürpertici ve sarsıcı bir şeydir, etkisi altına alır ve öylece donakalırsın. Bazen “Çok güzel,” diyebilirsin sadece çünkü öğrendiğin tüm kelimeler, betimlemeler o parıltı karşısında çaresiz ve sönük kalır. Bana geldiğin ve artık gideceğin yolları izleyerek “Çok güzel,” diyorum içimden, çok güzel ve çok güzelsin. Yaşlandığımı görüyorsun değil mi? Yolun tam ortasına geldiğimi, dünyaya yalandan da olsa bir kök salamadığımı, tutunamadığımı; o pamuk ipliğini, düşlediğim şiirleri ve parçaladığın kalbimi&#8230; Geçmişin baltasıyla parçalıyorsun kalbimi sevgilim. Dağılıp gidiyoruz sevgilim, kırılıp gidiyoruz ve üstelik kekik de toplayamadık seninle. Hem zaten insan bu dünyaya dağılmak, kırılmak ve bir daha toparlanmaya bile fırsat bulamadan çekip gitmek için gelmemiş midir? Bana verilen bu vazifeyi kendimi bildim bileli istikrarlı bir biçimde sürdürüyorum ve görünen o ki sürdürmeye devam edeceğim. Sahaf Nedret İşli vesilesiyle rahmetli Fethi Naci&#8217;nin kütüphanesini görme şansına erişmiştim. Turgut Uyar, Fethi Naci&#8217;ye hediye ettiği bir kitabı şöyle imzalamış: “Sürdürmeyi sürdür.” Evet, bazılarının kaderi tam olarak budur: sürdürmeyi sürdürmek. Sürdürüyorum.</p>
<p>Dostoyevski&#8217;yi en iyi anlatan biyografi kitabının yazan Henri Troyat büyük romancının kar fırtınasında kürek cezasına giderken takındığı o vakur tavrı ve kabullenişi anlatırken şöyle der: “Bazı insanlar fırtınada soluk alıp verirler!”* Dinmeyen fırtınalar, bitmeyen yokuşlar, yürümekle varılmayan o evler ve bizim büyük çaresizliğimiz&#8230; Giydiğimiz hüküm tam olarak budur.</p>
<p>“Bu son konuşmamız mı?” diye soruyorum boynundaki kolyeye bakarak. Susuyorsun çünkü büyük bir hayal kırıklığı taşıyorsun. Bu suskunluktan ne anlamalıyım, diye düşünüyorum o an ve sonrasında uzunca bir süre. Şimdi anlıyorum ki son konuşmamızmış ve içinde büyük hayal kırıklıkları taşıyanlar, konuşmak istediklerinde hep susarmış. Çünkü insan yokluğu anlatmak ister sıklıkla ve ses, o yokluğun sadece izidir, bazen önemsizdir ve bu yüzden sessizlikle anlatılır bazı yokluklar. Böyle şeyler yazınca ve söyleyince bazen eleştiriliyorum. Terapistler insanlara umut vermeli, mutlu etmeli, aydınlığı işaret etmeliymiş ve ben yazdıklarımla bunun tam tersini yapıyormuşum. Tüm bu zorlukları ve acıları ruhumda, bedenimde hissederken cikletlerden çıkan fallara dönüşmüş ruhsuz psikoloji bilgilerini mi paylaşayım? O bayağılık çukuruna bir taş da ben mi atayım? Nerede kaldı Jung&#8217;un yaralı şifacısı?</p>
<p>İnsanım, daha doğrusu insan olmaya çalışıyorum ve bir şeyler hissediyorum yaşarken ve dünyaya bakarken. Hissettiğim bu şeyleri kendi kalp ve zihin süzgecimden geçirerek yazmaya, anlatmaya çalıştım hep ve bunu yaparken de numara çekmeyi, gizlenmeyi hiç sevmedim. Hissettiklerimden, beni ben yapan bu duygulardan hiç utanmadım; öylece sahici bir &#8211; biçimde orta yere bıraktım, sadece görünsün diye değil, birilerine yoldaşlık etsin, birileri kendilerini yalnız ve ayrık otu gibi hissetmesin diye, bu dünyanın sadece kendi içlerini ezmediklerini bilsinler diye. Ömrüm yettikçe de bunu sürdüreceğim.</p>
<p>Yeni alışkanlıklar ediniyorum: sebze yemeye başladım, zoraki de olsa bol su içmeye, çiçek yetiştirmeye ve gece yürüyüşlerine. En çok bu gece yürüyüşleri heyecanlandırıyor beni; Maçka, Nişantaşı, Osmanbey, Harbiye, Taksim, Tarlabaşı, Dolapdere. Sokaklar bir şiir sonrası gibi sessiz; anladıklarımızı ve anlamadıklarımızı düşündüğümüz o an gibi sessiz. Birini arıyorum; bir şeylerin gelip beni bulmasını, bana çatmasını. Beni bulan tek şey hatıralar oldu. Sokaklar, dükkanlar, köşe başları, otobüs durakları, metro istasyonları, geçmiş güzel günler, artık ulaşılmayacak olan hatıralar&#8230; Ömrümün kalanında tüm bu acı hatıralarla ne yapacağımı hiç bilmiyorum ve her Şey yavaş yavaş ilerliyor. Ayrılıktan doğan hüzün birden değil yavaş yavaş kaplar içimizi. En başta kimi yitirdiğimizi biliriz fakat sonrasında o kişide neyi yitirdiğimizi fark ederiz. Bu farkındalıkla güzel günlerin, sevinçlerin ve hayallerin artık yaşanmayacağını bilmek en büyük kayba ve acıya dönüşür. Her şey dönüşüyor Bahar, her şey dönüşüp kayboluyor ve biliyorsun bazı insanlar ölür, bazıları yok olur. Yavaş yavaş yok olacağımı en iyi sen biliyorsun.</p>
<p>Kış geliyor ve daha yıllarca kış gelecek dünyaya. Gelecek hiçbir kışı beraber karşılayamayacağız. Yapmaya söz verdiğin o çikolatalı kek ve filtre kahveyle yürüyemeyeceğiz kar altında ve hiçbir mekânda, zamanda. Ördüğün o gri atkıyı bu kış da takacağım. Soğuktan değil de varlığımın ağrısından koruyordu beni en çok. Bu kıştan ve bu ağrılardan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Bildiğim şey şu: İnsan ağrıyan yerlerinden doğar, bir kimlik ve ruh kazanır. Bir zaman sonra da o ağrının kendisine dönüşür ve nihayetinde insan, dinmeyen bir ağrıdır aslında.</p>
<p>Yaşamanın üzerinde koyu bir sis dolaşır ve insan o sis dağılınca her şeyin daha güzel, daha görünür, daha parlak ve ağrısız olacağına inanır. Oysa gerçek bundan çok uzaktadır. Yaşamak ancak üzerimizdeki o koyu sis perdesini kabul etmekle mümkün olur, anlam kazanır. Yaşantımın üzerindeki sisler dagıldı, artık her şey gözle görülecek biçimde ve mesafede fakat etraf bomboş, gördüğüm ve hissettiğim tek şey o sonsuz boşluk. Öncesi, şimdisi ve sonrası olmayan bir boşluk&#8230; Buna dayanamıyorum. Dünya, beni yeniden doğur.</p>
<p>İşte birbirine bu kadar yakın ve birbirinden bu kadar uzak insan. Dünyanın merkezine koyduğun o kalp, bir zaman sonra öfkeli gözlerle sana yöneltilmiş bir silaha dönüşebiliyor. Güzel günler, verilen sözler, kurulan hayaller bir anda yok olup hiçliğe ve hissizliğe dönüşebiliyor. Gözlerine bakıp “Şimdi düşman mıyız?” sorusuna bir yanıt arıyorum, oysa tüm düşmanlarının ilk hedefi ben olmak istedim ve isterim. Ama fark ediyorum ki artık sokağındaki tedirginliğim ve bu da benim ardım sıra</p>
<p>sürükleyeceğim lanetim. Tüm veda ve ayrılık anlarında kurulabilecek en dokunaklı cümleyi kurmak ister insan ama başaramaz. Benliğinden yeri doldurulamayacak bir parça kopup senden uzaklaşırken o tılsımlı sözcükleri asla bulamaz şaşkınlıkla donakalırsın. Sevmek çok kere uyuşturur. Sonrasında zaman değişir; aylarla, mevsimlerle değil &#8220;iyi ki” ve “keşke”lerle akıp gider günler. Nihayetinde benliğinin kayıp parçası tüm dünyanı kaplar, üzerini örter. Yaşamak bir arayış haline dönüşmüştür artık. Dünyaya gelmekle ilk adımını attığın o arayışa, yolunu, sonunu kestiremediğin yeni bir arayış daha eklenmiştir. Çok geçmeden evin sevilmeyen çocuğu/sorusu da gelip masaya kurulur: Peki şimdi ne olacak?</p>
<p>O masada bir vedayı hak etmiştim oysa. Geçen o güzel yılların ve yürüdüğümüz yolların hatırına bir vedayı hak etmiştim. Rüzgâra karışan bir şeyler söylüyorum, sigaranı kül tabağında söndürüp denize atıyorsun, ardında senden geriye hiçbir şey kalmasın diye.</p>
<p>Söylediklerimi duydun ama ağzını açıp tek bir kelime dahi etmedin. Yavaşça masadan kalktın, döküldü omzuna saçların, tereddüt etmeden sonuma doğrü yürümeye başladın ve uyandım.</p>
<p>Uyandım Bahar, uyuyup uyandım, savruldum, senin olmadığın kaç memleket varsa oraya savruldum, kırgınım ve çok kırgınım.</p>
<p>Fernando Pessoa&#8217;dan: “Hayattan çok az şey istedim ama o, o kadarını bile esirgedi benden. Azıcık güneş, kırlar, bir lokma ekmek, bir lokma huzur, canımı fazla yakmayacak bir yaşama bilincim olsun ve bir de ne kimseye muhtaç olayım ne el âlem bana muhtaç olsun. Bu kadarı bile esirgendi benden, hani yüreğimizin katılığından değil de paltomuzun düğmelerini açmaya üşendiğimiz için dilenciyi başımızdan savarız ya, işte o şekilde.”*</p>
<p>Şimdi bu baştan savılmış halimle ne yapacağım dünyada?</p>
<p>Gökhan Ergür &#8211; Yaşanmayacak Kadar Güzel,syf.19-23</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>H. Troyat, Dostoyevski (İstanbul: İletişim Yayınları, 2020)</p>
<p>F. Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı (İstanbul: Can Yayınları, 2021).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yoldan-savrulmuslara/">Yoldan Savrulmuşlara</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yoldan-savrulmuslara/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
