<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>George Frankl | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/george-frankl/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Mar 2018 14:50:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>George Frankl | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 14:50:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Descartes]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[George Frankl]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Felsefenin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ Kainat Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Roger Baco]]></category>
		<category><![CDATA[Süperego]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20585</guid>

					<description><![CDATA[<p>George Frankl Türkçesi: Yusuf Kaplan 1. Modern Felsefenin Doğuşu Yeni doğa bilimleri, fenomenlere (dış dünyaya-YK) ilişkin yapılacak araştırmaların, doğada geçerli olan evrensel yasaların anlaşilmasına ve bu genel yasalar hakkında teoriler geliştirilmesine yol açacağı ve sonuçta bu teorilerin gözlemlenen verilere (gerçekliklere&#8217;YK) uyup uymadığını gösterebilmek amacıyla bu teorilerin gözlem aracılığıyla test edilebileceği inancına dayanıyordu. Jacopo Sabarella (1533&#8217;1589), [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-20615 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1-300x145.jpg" alt="" width="419" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1.jpg 600w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></p>
<p>George Frankl</p>
<p><strong>Türkçesi:</strong> Yusuf Kaplan</p>
<p><strong>1. Modern Felsefenin Doğuşu</strong></p>
<p>Yeni doğa bilimleri, fenomenlere (dış dünyaya-YK) ilişkin yapılacak araştırmaların, doğada geçerli olan evrensel yasaların anlaşilmasına ve bu genel yasalar hakkında teoriler geliştirilmesine yol açacağı ve sonuçta bu teorilerin gözlemlenen verilere (gerçekliklere&#8217;YK) uyup uymadığını gösterebilmek amacıyla bu teorilerin gözlem aracılığıyla test edilebileceği inancına dayanıyordu. Jacopo Sabarella (1533&#8217;1589), teorilerin, fenomenleri araştırarak nasıl kurulduğunu şöyle anlatıyordu: “Madde hakkında bir teori geliştirdiğimiz zaman, onun doğruluğunu araştırarak test edebilir ve sonuçta başka bir şey keşfedebiliriz. Teori geliştiremediğimiz zamanlardaysa, hiçbir zaman hiçbir şey keşfedemeyiz.”</p>
<p>Oysa Hıristiyan Ortaçağı’nda, dünya birkaç ayrı/ksı bölmeye parçalanmıştı. Ortaçağ filozofları, dünyayı bölmelere ayırma süreci ve ayrılan bölmelerin tecrit edilmiş üniteler şeklinde sabitleştirilmesiyle ilgileniyor ve uğraşıyorlardı. Yeni yaklaşım da, tasnif etine ve ayrıştırma yönetimini kullanıyordu ama birleştirme sürecinin ilk adımı olarak yapıyordu bunu. Doğa’nın düzeni, Ortaçağ filozoflarınca, ‘Tanrı’nın nesneler ve yaratıkları müzesi’ olarak görülüyordu: Buna göre, bu nesneler ve yaratıklar, kendi aralarında türlere bölünmüş ve tamamlanmış ürünler olarak yaratıcı süreçten uzaklaştırılmışlardı. Fenomenlerin ardındaki birleştirici ilkeyi araş­tırmakla Rönesans filozofu, Yaratıcı’ya daha fazla yaklaşmaya, zihnini ve yarattığı şeylere şekil veren amacı anlamaya çaba sarfediyordu.</p>
<p>Ortaçağ’da teologlar, genel ya da evrensel ilkelere ulaşabilmek için tümevarım yoluyla araştırma yapmaktan kaçınıyorlardı; zira bunun, insan aklının Kilise’nin dogmalarından üstün olduğunu iddia etmek anlamına geleceğini düşünüyorlardı. 1219’da Papa Innocent III,1228’de ise Gregory IX açıkça şunu deklere etmişlerdi:</p>
<p>Teoloji, zihnin beden üzerinde yaptığı gibi, her bir meleke üzerinde gücünü göstermeli ve bu, ‘temel kollar’ın (örneğin, duyular aracılığıyla gözlem yapma yönteminin) kullanılmasıyla değil; yalnızca azizlerce denenmiş geleneklere göre açıklanmalıdır.” Otorite’nin ifadeleri ya da otoriteden çıkarsanacak akıl’lar, her konu için denenmekteydi.Böylelikle Yaratıcı, yaratış’tan ayrı tutulmakta; varolan her şey, statik olarak kalmakta ve birbirinden kesin olarak sonsuza dek tecrit edilmekteydi. İnsan, Tanrı’nın akıl yürütmesinden tecrit edildiği için,insanın, kendi akıl yürütme melekesini kullanmasına izin verilmemekteydi.</p>
<p>Rönesans, Ortaçağlar’ın statik kainat anlayışını,sürgit gelişen bir kainat anlayışına; baskıcı Tanrı’yı, akıl yürüten ve yaratıcı bir varlığa dönüştürmüş; Tanrı’nın niyetlerinin ve fiillerinin insan tarafından anlaşılabilir,algılanabilir olması gerektiğini düşünmüştü. İnsanın kendi kaderini kendisinin belirlemesi anlamında insanın gücünün artması, insanı yaratan ve onun aynı zamanda aklını kullanabilecek bir varlık olmasını murad eden rasyonel bir yaratıcı imgesi tarafından yansıtılmış ve teşvik edilmişti.Rönesans hareketi, antik Yunan’da ve Yahudiler arasında yeşeren ama sonraki yüzyıllarda daha bir geliştirilen entelektüel iyimserliğin yeniden-canlanışından ilham alarak doğan bir hareketti.Karl Popper, Rönesans’ı, insanın hakikati keşfetme ve bilgiyi elde etme sürecinde “insanın en iyimser gücü” olarak adlandırmıştı. (Popper, 1969) Modern bilimin ve Avrupa’daki rasyonalizm hareketinin doğuşunun temelinde, başlıca temsilcileri Roger Bacon ve Descartes olan bu iyimser epistemoloji vardı.</p>
<p>Bu filozoflar, hakikat meselelerinde hiçbir insanın otorite’ye başvurmaya ihtiyacı olmayacağını düşünüyorlardı. Zira onlara göre her insan bilginin kaynaklarını kendi bedeninde, yani ya doğayı dikkatle gözlemlemekte kullanabileceği duyu-algılama gücünde; ya da hakikati yanlıştan ayırmakla kullanabileceği, aklı ile açık ve net bir şekilde algılayamayacağı herhangi bir fikri kabul etmeyi reddedebileceği entelektüel sezgi gücünde taşıyordu. İnsan aklının gücüne inanma, insan onuru doktrini ile insana yakın olan, insanın aklıyla, sorumlu ve yaratıcı bir varlık olarak hareket etmeyi öğrenmesini isteyen Tanrı’ya inanç, birbiriyle bağlantılı hale getirilmiştir. İnsan aklının gücüne inanmanın inkarı ise, aynı şekilde insanın güvenilmezliği ile irtibatlandırılmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla, epistemolojik kötümserlik ise, tarihsel olarak insanın doğuştan azman, onursuz ve günahkar bir varlık olmasıyla ilişkilendirilmiştir; böylelikle epistemolojik kötümserlik, kendi adına düşünen ve onu türlü kö­tülüklerden koruyan bir otorite talebi üretir. Eğer Tanrı bizim günahkar ve azman bir varlık olmamızı istiyorsa, o halde, bu durumda, Tanrı bizim kendisini anlamamızı istemiyor; biz bilgi elde etme aygıtlarından mahrum bırakılacağız ve dogmaya bağımlılığımızı sürdüreceğiz demektir. Ancak Tanrı bizim kendisini anlamamızı istiyorsa, o zaman bizi, bilgi edinme araçlarıyla, yarattıklarını incelememizi sağlayacak duyularla ve tüm<br />
bunların anlamlarını kavaramamıza imkan tanıyacak bir akılla donatır.Psikanalizin terimleriyle ifade etmek gerekirse, insanların, kötü tabiatlarından, fıtratlarından korkan ve bunları kendi irade ve emirlerine boyun eğ­dirmeye kararlı olan güven vermeyen ve uzak(ta) olan Superego’dan, insanın yaratılışı, fıtratı gereği güvenilir ve dost olan bir başka Süperego’ya dönüşümüne tanık oluyoruz.</p>
<p>Bu yeni evrensel baba sureti, insanların ahlâ­kî ve aklî (intellectual) potansiyellerini geliştirmesini teşvik eder ve öğretir; baba ile oğullar arasındaki o kadîm sürtüşmenin ve düşmanlıkların karşılıklı saygı ve sevgi ile çözülebileceğini gösterir. Aklını, hikmetini ve niyetini çocuklarına ifşaya hazırlanan Tanrı imgesi, gökteki kıskanç ve baskıcı babanın yerine geçer. Burada bir kez daha, tarihte, insanoğlunun, kişisel ve kollektif psişesini (bilincini, ruhunu-YK) silkeleyen Odip kompleksini çözme teşebbüsünde bulunduğuna şahit oluyoruz.</p>
<p>“Mucize Doktor” olarak adlandırılan Roger Bacon(1215-1294), hikmetin bütünlüğünü savunan ilk kişiler arasındaki en önde gelen kişiydi ve Bacon’ın çalışmaları Tomism’i temelinden sarmış ve kolaylıkla ötesine geçilemeyceek sınırların reçetesini sunan dikkatli-bir ayrıştırma yapmıştı. Bacon, zihinsel bilginin, tüm formları ihtiva eden bir “faal akıl” içerdiğini ve bu bağlamda,-faal aklın Tanrı’nın aklıyla yakınlık gösterdiğini İfade etmişti.Rönesans’tan cesaret alan yeni entellektüeller, gö­rünüşler dünyasının gerisinde bir harmoni ve bütünlük olduğunu belirtmişler ve kendilerini, fenomenleri gözlemleyerek bu bütünleştirici ilkeyi araştırmaya vakfetmişlerdi.</p>
<p>Böylelikle fenomenlerin tasnif edilmesi ve ayrıştırılması, artık, tek başına bir amaç değildi; şeylerin(görünen dünyanın-YK) gerisinde yatan genel ilke’ye ulaşmak için bütünleştirme (tümevarım) sürecinde atı­lan ilk adımdı. “Hakîkî felsefî yol” diye yazar Bacon,“duyu ve tikellerden (parça / cüz’) aksiyomlar (kabul edilmiş gerçekler) çıkarmak; yavaş yavaş ve belli bir çizgide ilerleyerek en genel ve son aksiyoma ulaşmaktır.”</p>
<p>Tıpkı pek çok çağdaşı gibi Copernicus da, hem tek-tanrılı, hem de Eflatuncu bir dünya tasavvurunu rehber edinmişti: Evrensel bir amacı ifade ve temsil eden, harmoninin, düzenli, rasyonel ve matematiksel ilişkinin hakim olduğu bir dünya düzeni.Ortaçağ’ın astronomları, “fenomenleri açıklayabilecek” herhangi bir astronomik modelle, yani, gözleme kabaca uyacak parlak modellerle iktifa ediyorlardı.</p>
<p>Copernicus, bu modellerin tümünün yetersiz olduğunu düşünüyordu..Copernicus’un, hiç de zorunlu olarak bir arada olmayan, hatta pek az bir arada olan iki çarpıcı erdemi vardı: Yoğun gözlem yapma ısrarı ve sabrı ile hipotez geliştirirken gösterdiği büyük dikkat ve özen. Bu iki kurucu özellik, tektanrıcı teoloji ile Eflatun felsefesinin yeniden canlanma eğilimi gösteren etkisi tarafından belirgin olarak teşvik edilmişti. Antik dönemde bu iki özelliğe pek az kişi sahip olabilmişti; Ortaçağlar’da ise hiç kimse sahip olamamıştı. Ama Copernicus, her iki özelliğe de sahip bir kişiydi&#8230;</p>
<p>Copernicus’un teorileri, pek çok kişinin yanısıra Alman Lutheryenler tarafından da çok iyi biliniyordu.Ancak Luther, Copernicus’un teorilerilerini öğrendiği zaman tastamam bir şok yaşamış ve tepkisini şöyle ifade etmişti: “İnsanlar, göklerin ya da gökkubbenin veya gü­neşin ve ayın değil, dünyanın döndüğünü söyleyen uçuk bir astroloğa kulak asmaya kalkışıyorlar! Akıllı geçinen herkes, tüm sistemlerin hem de en iyisi olan yeninbir sistem icat ediyor! Bu aptal adam, bütün bir astronomi bilimini alt üst etmek istiyor; fakat Kutsal Kitap bize, Joshua’nın, dünyaya değil, güneşe olduğu yerde öylece durmasını emrettiğini söyler. Aynı şekilde&#8211;Calvin de, Kutsal Kitap’la vurmayı, perişan etmeyi tercih etmişti: “Dünya da kuruludur; hareket edemez” ‘(Psalm,xciii, 1). Ve Calvin, Copernicus’un teorilerine karşı şöyle haykırmıştı: “Kutsal Ruh’un otoritesinin üstüne Copernicus’un otoritesini yerleştirmeye kim cesaret edebilir ki?”</p>
<p>Protestan din adamları da, bu meselede, en az Katolik din adamları kadar bağnazdı. Bununla birlikte, Protestan ülkelerde, Katolik ülkelere nazaran çok daha fazla spekülasyon özgürlüğü oluşmaya başlamıştı;çünkü Protestan ülkelerdeki din adamları daha az güç ve iktidar sahibiydiler. Protestanlığın önemli özelliği,heretik (“sapkın”/aykırı) olması değil; hizipçi ve bölü­cü olmasıydı. Zira Protestanlık’la birlikte patlak veren hizipçilik ve bölünme bütün bir Avrupa sathında ulusal Kiliselerin kurulmasıyla sonuçlanmıştı ve ulusal Kiliseler de, ulusal hükümetleri kontrol edebilecek kadar güç­lü değildi.“Bu, tam anlamıyla bir kazanımdı. Çünkü burada dünya üzerinde bilgi elde etme coşkusunun artmasını mümkün kılan her tür yeniliğe Kiliseler hemen her yerde karşı çıkabildikleri ölçüde karşı çıkıyorlardı”(Russell, 1992).</p>
<p>Descartes, iyimser epistemolojisini, “veracitas dei”üzerine temellendirmişti: Açıkça ve net bir şekilde gö­rebildiklerimiz ve bilebildiklerimiz mutlaka doğru olmalıdır. Aksi takdirde Tanrı’nın bizi aldattığını söylemek handikapına düşeriz. Bu teorinin köklerini, her insana bilginin kaynaklarına sahip olmayı bahşeden Eflatun’un hatırlama teorisinde buluyoruz. Zira Descartes’a göre, hakkında felsefe yapmayı sürdürdüğümüz şey, algı­lanabilir dünyadır. Ancak burada izlenmesi gereken<br />
doğm prosedürün yöntemi, duyu tecrübesine yaslanmamalıdır. Çünkü hiçbir nesneyi, yalnızca duyularımızla algılamayız; fakat algılanabilir (sensible) dünya üzerinde denenebilen aklımız aracılığıyla algılayabiliriz ancak:“Maddi nesnelere (“dünya”ya-YK) ilişkin ‘kesin ilkeleri’, duyularımızın önyargılarıyla değil, aklın ışığı aracılı­ğıyla ve hakikatinden asla kuşku duymayacağımız bü­yük kanıtlara sahip olarak araştırmak zorundayız.”</p>
<p>Descartes’a göre, düşünen zihin, insan tecrübesinin en temel kaynağı ve insanın varoluşunun kökenidir.“Hakikat (yani ‘düşünüyorum, o halde varım’ gerçeği)öylesine muhkem ve öylesine kesindir ki, mistiklerin en uçuk hayalleri bile, gerçeği değiştirmeye, bozmaya asla muktedir değildir. Bunu, araştırdığım felsefesinin ilk il-<br />
kesi olarak tereddüt etmeden kabul edebileceğime hükmettim” (Descartes, 1637 ve 1642).</p>
<p>Bu pasaj, Descartes’ın bilgi“felsefesinin özüdür ve onun felsefesindeki en önemli şeyi içerir. Descartes’tan sonraki filozofların hüyük bölüğü de bilgi felsefesine bü­yük önem atfetmişlerdir ve bunu büyük ölçüde Descartes’a borçludurlar. “Düşünüyorum, o halde varım” mottosu, zihni (mind), maddeden daha kesin kılar ve Ego’nun aklı’na (intellect) bir üstünlük verir; ki bu nokta, daha önceki düşünürlerin yapmaya cesaret edemedikleri şeyin çok çok ötesine giden bir noktadır&#8217;.</p>
<p>Belki de tüm büyük filozoflar arasında en çok sevilen ve en asil kişi olan Spinoza, insanın sonluluğu izin verdiği sürece, bilge adamın, dünyayı tıpkı Tanrı’nın gördüğü gibi görmeye çalıştığını söylemiştir. “Tanrı sevgisi”, demiştir Spinoza, “insanın zihninde baş köşeyi iş­gal etmelidir. Olup bitenleri anlama konusunda göster-<br />
diğimiz her irtifa kazanımı, olan bitenleri Tanrı’nın fikirlerine atfetme çabamızdan neşet eder. Zira, hakikatte, her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. İşte her şeyin Tanrı’nın bir parçası olduğunu anlamak gerçeği. Tanrı sevgisi denen şeyin ta kendisidir. Bütün nesneler Tanrı’ya atfedildiği zaman. Tanrı fikri, insan zihnini büsbütün kaplayacaktır”.</p>
<p>Spinoza’nın felsefesinde iki temel varsayımın varlı­ğını gözlemleyebiliriz: Birincisi, Spinoza, doğa’yı. Tanrı ile; tabii dünyayı, Tanrı’nın bedeni ile özdeşleştirmiş; O’nun Varlık’ının bir uzantısı ve tezahürü olarak görmüştür. Spinoza’nın ikinci temel varsayımı da şudur:Tanrı, kendisini sever; ve yaratıklarını da sonsuz bir zihinsel sevgi ile sever.</p>
<p>İlk varsayım, dünya, doğa ve Tanrı arasında ayırım yapılması sorununu çözüme kavuşturur. Pek çok şaşkınlığa ve tartışmaya neden olan. ikinci yaklaşım ise, insanın narsisizmini büsbütün Tanrı’ya yükler (projekte eder). Doğa; bu dünyanın tüm yönleri, özellikleri ve boyutları ve bu dünyada olan biten her şey Tanrı’nın İradesi’nin ve varoluşunun zorunlu tezahürü olarak kutsanır. “Biz, evrensel doğa’nın parçalarıyız ve onun emirlerine tabi oluruz. Eğer bunu açık ve net olarak anlayabilirsek, zekamız tarafından tanımlanan tabiatımızın bu parçası, ya da daha iyi bir ifadeyle, kendimizin daha iyi kısmı, önümüze ifşa olunan şeyde kesinkes kendisini gösterecektir.”</p>
<p>Bu yaklaşım, kadere körü körüne teslim olmak olarak algılanabilir; çünkü bu, bu dünyada Tanrı’nın İradesi’ni bütünüyle olduğa gibi kabul etmek anlamına gelebilir. Ne var ki, Tanrı’ya giden yolu bulmamıza aracılık eden aracı (agent) işte bu akıldır (intellect). İnsan, aklı yoluyla bütünün salt gerçekliğini kavradığı sürece özgürdür. Bu anlamda, Spinoza, panteistik kozmoloji anlayışı ile, kainatın dışında değil, içinde olan ve bizim gerçekliğimizde tezahür eden Tanrı’nın sevgisine dayalı etik anlayışını birleştirmeye çaba sarfetmiştir.</p>
<p>Sevgi ile desteklenen ve motive edilen,Tanrıyı anlama konusunda ortaya konulan zihinsel yoğunlaşma,Tanrı’nın zihninin anlaşılmasının bir aracı olarak doğa<br />
araştırmasına önemli bir itici güç katkısı yapmıştır. Tanrı’yı semavî varoluşundan çekip alıp dünyaya getirmekle, Spinoza, doğanın tanrılaştırılmasına giden<br />
yolu açmıştır. Bu nedenledir ki, doğa’nın bir obje olarak, doğa felsefesi ve bilim olarak araştırılması ve aynı zamanda da doğa’ya tapılması için pek de uzunca bir sü­rek beklemek gerekmemiştir ve sonuçta Tanrı dünya’nın içinde kaybolup gitmiştir.</p>
<p>Newton, doğa’ya tapınma meselesinde Tanrı’yı unutmayan büyük bilim adamlarının belki de sonuncusudur. Gerçekten de Newton’in bilimsel aktivitesi, her şeyi yapan ve Newton’in gözlemeye ve ifşa etmeye (keşfetmeye-YK) çalıştığı yasaları da yaratan Tanrı’ya bir ibadet etme fiiliydi. Tıpkı Descartes gibi, o da, doğanın işleyiş mekanizmasına rehberlik eden mantık ve matematik yasalarını akıl ve bilimsel deney yoluyla araştırarak Tanrı’nın varlığının temel kanıtı olarak keşfetmeyi düşünmüştü.</p>
<p>O yüzden, Newton, Principia Mathematica (1713) başlıklı başyaptının ikinci baskısında şunları yazar:</p>
<p>“Tanrı’nın gerçek hakimiyetinden anlaşılması gereken odur ki. Tanrı, canlı, akıl saliibi ve güçlü bir varlıktır.Ve yine Tanrı’nın diğer mükemmel sıfatlarından anlaşılması gereken odur ki. Tanrı, en üstün ya da en mü­kemmel varlıktır. O, ezelî ve ebedîdir; her şeye kadir ve her şeyi bilendir. Yani, O’nun süresi, sonsuzluk üstüne sonsuzluktur. O’nun varlığı da yine öyle; sonsuzdur. O her şeye hükmeder; bilinen ve bilinebilir olan her şeyi bilir. O, ezelîlik ve ebedîlik değildir; ezelî ve ebedîdir.O’nun zamanı ve mekanı yoktur; (zamandan ve mekandan münezzehtir-YK); ama her yerde hâzır ve nâzırdır. O, sonsuza kadar vardır ve her yerde mevcuttur. Her yerde ve her zaman varolmakla O, zamanı ve mekanı oluşturur.”</p>
<p>Newton, başka bir yerde, Tanrı’dan sözederken de,“her şeyin ilkesi ve (kaynaklandığı) yeri olarak her şeyi ihata eden” bir varlık olarak tanımlıyor. Newton, dünyanın aktif olarak ilâhî bir kontrol altında olduğunu özellikle vurgular: “Her yerde hâzır ve nâzır olan Tanrı,sınırsız algı ve kavrama gücü içinde, elbette ki bizim kendi bedenimizin parçalarını hareket ettirmemizden çok daha aşikar olarak kendi İlâhî İradesi ile bütün bedenleri hareket ettirmeye kadirdir ve böylelikle kâinatın parçalarını sürekli olarak şekillendirir ve yeniden şekillendirir.” Her şey orada cereyan ettiği için Mutlak Mekân’ın ilâhî algılama olması nedeniyle. Tanrı, her şeyi anında algılar ve anında anlar. “İlahi bilinç, mutlak hareketin nihâî referans merkezini oluşturur.” Newton’a göre.</p>
<p>Tanrı, yalnızca sonsuz bilgi değil; aynı zamanda her şeye kâdir ve her şeyi Murad edendir. Hareketin temel kaynağı ve kendi sınırsız algılaması içinde,istediği zaman bedenlerin hareket etmesini sağlar. Böylelikle, son tahlilde, gerçek ya da mutlak hareket, ilâhî enerjinin muradının bir sonucudur ve ne zaman ki, İlâ­hî akıl bunun bilincindedir, işte o zaman, dünyanın iş­leyiş sistemine ilave edilen her hareket, mutlaktır.</p>
<p>Newton, gözlemlenmeye müsait verili gerçeklerin,kesin özelliklere, sıfatlara ve işlevlere sahip bir Tanrı’nın varolduğunu kanıtlamaya yeterli olduğundan emindi. O’na göre Tanrı, bilimin bilmeye ve göstermeye çalıştığı dünyadan kopuk ve uzak değildi: “Gerçekten de doğa felsefesinde atılan her gerçek adım, bizi, İlkNeden’in (Tanrı’nın) bilgisine daha fazla yaklaştırır ve bu yüzden son derece değerlidir.” Bu, aynı zamanda ahlak felsefesinin sınırlarını da genişletecek bir şeydir.</p>
<p>Çünkü “doğa felsefesi yoluyla İlk Neden’in ne olduğunu, bizim üzerimizde nasıl bir güce sahip bulunduğunu ve ondan ne tür bir fayda temin ettiğimizi bilebilmemiz<br />
imkân dahiline gireceği için, bizim Tanrı’ya ve birbirimize karşı yükümlülüklerimiz, doğa’nın ışığı ile görünebilir ve kavranabilir hâle gelecektir.” (Newton, Optics).</p>
<p>Sonuç itibariyle, din ile bilim, kâinâta temelde iki farklı yaklaşım biçimi olmasına veya sunmasına rağmen,her biri kendi açısından tutarlı ve geçerli yaklaşimlardır. Ancak yine de Newton’a göre, son tahlilde, bilimin alanı, Tanrı’ya bağlıdır ve dine önyargısız yaklaşan bir zihni, Tanrı’nın hakikatini tam olarak teslim etmeye ve O ’nun emirlerine itaate hazır olmaya yol açar. “Doğa felsefesinin temel görevi” der Newton, “asla mekanik olmayan İlk Neden’e ulaşıncaya kadar, fenomenlerden yola çıkarak sahte olmayan hipotezler geliştirmeye ve bunların doğruluğunu tartışmaya çalışmak ve sonuçlardan nedenleri çıkarsamaktır&#8230; Fenomenlerden yola çı­kıldığında, kutsal, canlı, akıllı sonsuz bir mekanda yaşayan her yerde hazır ve nazır; ve sonsuz algı gücüyle her şeyi en yakından gören, gerçek boyutlarıyla algılayan ve her şeyi tüm mevcudiyetiyle ve bütün boyularıyla kavrayan bir varlığın varolduğu açıkça görülmüş olmuyor mu?” (ibid).</p>
<p>Burada, insanoğlunun Tanrı ile ilişkisinde bir transformasyona tanık oluyoruz: Önceden yasaklanmış ve gerçeklere uzak, kavranamayan ve acayip bir varlık ola- rak algılanan Süperego otorite, insanı seven ve yarattı­ğı kainattan hoşnut olan sıcak ve dost bir Tanrıya dö­nüşmüş oluyor. Artık Tanrı, insanın kendisini anlamasını istemektedir ve bir rehber ve bir öğretmen olarak insanlara yakındır. Her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın varlığından ve koruyuculuğundan emin olan “oğulları” (kulları-YK), artık bundan böyle, aklî ve ahlakî melekelerini geliştirmekte kendilerini özgür hissedebilmektedir.</p>
<p>Ümran Dergisi,Ocak 2002</p>
<p><strong>devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/"><strong>http://ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 14:49:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[Bacon]]></category>
		<category><![CDATA[Epistemoloji]]></category>
		<category><![CDATA[George Frankl]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanik bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Süperego]]></category>
		<category><![CDATA[Spinoza]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı'nın Ölümü Ve Kainatın Sırrının Çözülmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20613</guid>

					<description><![CDATA[<p>2. Aydınlanma Çağı: Tanrı&#8217;nın Ölümü Ve Kainatın Sırrının Çözülmesi Tanrı’nın her şeye kadir olması nosyonu ile insanın ego melekelerini kendinden emin bir şekilde ifade ve izhar etmesi nosyonunu insanın kendi benliğinde uzlaş­tırmaya ve temsil etmeye kalkışması, ego’nun kainatın içine genişlemesine, insanın ise Tanrı’nın gücünü ve otoritesini Tanrı’dan almasına yol açtı. Spinoza ve Newton’la birlikte, Tanrı’nın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-20614 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-300x145.jpg" alt="" width="397" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm.jpg 600w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" /></a></strong></p>
<p><strong>2. Aydınlanma Çağı: Tanrı&#8217;nın Ölümü Ve Kainatın Sırrının Çözülmesi</strong></p>
<p>Tanrı’nın her şeye kadir olması nosyonu ile insanın ego melekelerini kendinden emin bir şekilde ifade ve izhar etmesi nosyonunu insanın kendi benliğinde uzlaş­tırmaya ve temsil etmeye kalkışması, ego’nun kainatın içine genişlemesine, insanın ise Tanrı’nın gücünü ve otoritesini Tanrı’dan almasına yol açtı.</p>
<p>Spinoza ve Newton’la birlikte, Tanrı’nın varoluş alanı bütün zamanlara ve mekanlara genişletilmişti;ama yine de dünya’da manevi (kutsal-YK) bir yan hâlâ vardı; Süperego, hâlâ mevcudiyetini sürdürüyordu; herşeye kâdirdi ve tanınabilirdi. Ne var ki, Newton’ın dünya kavrayışı, yavaş yavaş İlâhî temellerinden soyutlandı.Aklî düşünme kategorileri, kainatı işgal etmeye başlamıştı: Kainat, artık matematik ve geometrinin kavramlarıyla ve deneysel olarak kanıtlanmış nedensel ilişkilere dayalı olarak kavranmaya ve açıklanmaya çalışılıyordu. Zaman, mekan, hareket ve nedenselliğin, Tanrı’nın varlığı yoluyla açıklamasına gerek duyulmuyordu. Kainat artık mekanik, geometri ve matematiğin yasaları­nın kesin ve nihai formülasyonları ile açıklanmaya baş­lanmıştı.</p>
<p>Dünyanın işleyiş düzeninde o güne dek kullanılan ilahi unsurların ve kavramların terkedilmesi, Laplace’ın teorileriyle zirve noktasına ulaşmıştı: Laplace,kainatın tüm düzensizliklerinin dönemsel (periodical) ve belirli bir miktarı aşmaktan koruyacak bir ebedi yasağa bağımlı olduğunu göstermeye çalışarak kainatın,doğası gereği istikrarlı olduğunu kanıtladığına inanıyordu.Mekanik bilimde kaydedilen ilerlemeler nedeniyle Tanrı&#8217;nın rolü ve görevleri Tanrı’dan alınırken ve insanoğlu, her yere ve her şeye nüfuz eden makinanın do-ğaüstü bir başlangıca ihtiyacı olup olmadığı sorusunun cevabını merak ederken Hume, İlk Neden kavramının,görüldüğü veya zannedildiği gibi zorunlu bir fikir veya akıl olup olmadığını sorgulamıştı; Kant ise, Tann’yı bilginin alanından büsbütün uzaklaştıracak nüfuz edici bir analiz biçimi geliştirmeye hazırlanıyordu.</p>
<p>Sonuçta, 18. yüzyıla gelindiğinde Tanrı, insanın bakışından (dünya tasavvurundan-YK) uzaklaştırıldı;Tanrı, mekanik bir evrende yok olmuştu artık. Peki, bu arada, Süperego’ya ne olmuştu, öyleyse? Tıpkı bir projektörün sinema ekranına resimleri yansıtması ve insanların da bu gölge resimleri, yansımaları seyretmesi ve sanki gördüklerini gerçekmiş gibi algılaması yanılsamasında olduğu gibi, binyıldır iskan ettiği yerden insan zihnine sürekli projeksiyon yapan Süperego imgesine ne olmuştu, sahi?</p>
<p>İki şey olmuştu: Birincisi, bilimin ilerlemesiyle birlikte, önce’den Tanrı’ya atfedilen, dinamizm, kutsallık ve büyüsellik gibi nitelikler bu kez maddi dünyaya (universe) atfedilmeye başlandı. İkincisi, insan, aklın koltuğunun ve gücün imgelerinin, insanın beyninde yerleştirildiğini kabul etmeye başladı. Antik dönemdeki projeksiyonda olduğu Tanrı, neşet ettiği yere, yani insanın zihnine geri dönmüştü.</p>
<p>Bu iki yeni algılama biçimi, sürgit birbiriyle çatışma halinde olduğu için ortadan kalkmamış olan iki farklı kültürü temsil etmeye başladı: Bilimin dünyası ile insan<br />
bilimlerinin dünyası. İlk bakışta, bu çatışma, pek belirgin değildi. Aydınlanma Çağı’nın hümanistleri, her şeyden önce, insan Ego’sunu özgürleştirmekle; insanın rasyonalitesini, ilahi Süperego’ya bağımlı olmaktan kurtarmakla ilgilenmişler ve insanın, her şeyin ölçütü, bilginin tek kaynağı, her şeyin (ilk ve varlık) nedeni ve tek yaratıcı güç olduğunu ilan etmişlerdi.</p>
<p>Bu Aydınlanma fikri. Kant tarafından nefis bir şekilde şöyle tasvir edilmişti: “Aydınlanma, insanın, kendi-kendine empoze ettiği bağımlılık durumundan, dışsal<br />
bir rehberlik olmaksızın kendi aklını (intelligence) kullanma kifayetsizliğinden kurtulmasıdır. Benim kendi kendine empoze ettiğini söylediğim bu bağımlılık evre-<br />
si, akıl kifayetsizliğinden olmasa bile, bir liderin yardı­mı olmaksızın insanın kendi aklını (intelligence) kullanma cesaretine veya kararlılığına sahip olmamasının bir sonucudur. Kendi aklınızı kullanmaya cesaret göstermek! Aydınlanma’nın savaş-çığlığı işte budur!”(Kant, 1785)</p>
<p>Buna göre, manevi özgürlük mücadelesi, insanın olgunlaşma, her şeye kadir ve her yerde hazır ve nazır baba-figürü’ne çocukça bağlanmaktan kurtuluşunu temsil eder. Ancak insanın, olgunluğa ulaşabilmesi, aklî ve doğru kararlar verme kapasitesini geliştirebilmesi için gerekli araçlarla ve bu araçları kullanabilecek becerilerle donanması kaçınılmazdır. Zihinsel düzlemde bu, insanın akılla donandığı ve bilgiyi elde edecek aklî düşünme becerileri kazanabileceği anlamına gelir. Descartes,“cogito ergo sum / düşünüyorum o halde varım” demiş­ti; ama aynı Descartes, “cogito ergo est” yani, “düşünü­yorum, o halde, kainata dair hakikati de ben yaratıyorum” da demişti.</p>
<p>Kant, biliş (cognition) süreçlerinde insan zihninin merkezîliği kavramını, duyuların fiilleriyle irtibatlandırmış ve bunların pratikte yalnızca birbirleriyle etkileşim halinde olduğunu değil, aynı zamanda aklî düşünme ile de zorunlu olarak etkileşim halinde olması gerektiğini göstermişti. Gözlemle onaylansa da, bilimsel teorilerin, sadece gözlemlerin sonucu değil; aynı zamanda bizim düşünme biçimlerimizin, duyu verilerimizi düzenleme ve onları anlama çabalarımızın da sonucudur. Geliş­tirdiğimiz teorilerden yalnızca duyu verilerimiz değil;aynı zamanda, aklımız (intellect) da sorumludur. Düzeni ve yasalarıyla bilebildiğimiz doğa, büyük ölçüde zihnimizin ayrıştırma ve düzenleme eylemlerinin bir ürünüdür: “Aklımız, yasalarını doğa’dan almaz; yasalarını doğaya empoze eder.” (Critique o f Pure Reason).</p>
<p>İnsanın ilahi otoriteden bağımsızlaşması, insana yepyeni sorumluluklar yüklemiştir; ki bu, zamanın bü­yük düşünürleri tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Yunan kültürünün parlak döneminde insanlar, hem bilgiyi kesbedebilmek, hem de ideal bir toplum yaratma sü­recinde, doğru davranışın ilkelerini formüle edebilmek için zihnin nasıl işlediğini keşfetmek zorundaydılar. Aynı şekilde Aydınlanma insanı da, akıl ve ahlak ilkeleri sunan bir toplum yaratmak için gerekli olan ilkeleri,Tanrı’ya bağımlı olmaksızın, kendisi keşfetmek zorundaydı.</p>
<p>Burada Newton’in söylediklerini yeniden hatırlatmakta yarar var: “Doğa felsefesinde atılan her gerçek adım, bizi, İlk Neden’in (Tanrı’nın) bilgisine daha fazla yaklaştırır ve bu yüzden son derece değerlidir. Bu, aynı zamanda ahlak felsefesinin sınırlarını da genişletecek bir şeydir. Çünkü doğa felsefesi yoluyla İlk Neden’in ne olduğunu, bizim üzerimizde nasıl bir güce sahip bulunduğunu ve ondan ne tür bir fayda temin ettiğimizi bilebilmemiz imkan dahiline gireceği için, bizim Tanrı’ya ve birbirimize karşı yükümlülüklerimiz, doğa’nın ışığı ile görünebilir ve kavranabilir hâle gelecektir.”</p>
<p>Newton’dan tevarüs edilen yeni akıl, bu yolun netameli olduğunu kanıtlamıştı. İnsanlar, yeni elde ettikleri özgürlükle, ebedî yöneticilerini, hükümranlarını kaybetmiş­ler; bu kainatta “babasız” kalmışlar ve önceden Tanrı’ya atfedilen güç ve hikmetleri kendilerine atfetmek zorunda hissetmişlerdi. Pascal, Bayie, Voltaire, Rousseau,Hobbes, Locke, Hume ve Kant gibi düşünürler, insanlı­ğın önünde yeni bir bilgi ve özgürlük kapısının açıldığı­nı görmüşler ve vizyonlarını tastamam büyülenmiş bir halde olan kamuoyuna ifşa ve ilan etmişlerdi.</p>
<p>Tüm Avrupa çapında yeni bilim akademileri açılmıştı. Ne ki, bu yeni dünya tasavvurunun lineer ilerleme yanılsaması­nın zuhuruna izin vermemesi gerekirdi. Avrupalı Ego’nun olgunlaşması ve bu uğurda verilen bağımsızlık mücadelesi, kültürel ve kişisel gelişimi karakterize eden çatışma ve karmaşıklıklar tarafından kuşatılmıştı. Eski alışkanlıklar, inançlar, sabiteler ve gelenekler; eski kadim yerleşik düzeni korumak isteyen çıkar çevreleri; ortodoksi ve Hıristiyan dogmasının savunucuları, konumlarını, ilerlemecilere karşı savunmayı sürdürdüler.</p>
<p>Ancak entelektüel manzaraya hızla sirayet eden yeni ruhun gelişimini hiçbir şey durduramazdı artık. Sürtüşmeler, bilgi alışverişleri, alıntılar ve keşifler yalnızca yeni bilimlerin bir bütün olarak entelektüel hayatı bir örnek olarak sunmaya katkıda bulundu. Bunların hepsi yeni toplumun ve inşa edilecek olan yeni dünyanın ko ordinatlarını belirleyecek farklı açıların geliştirilmesine kendince katkılar yaptı. Pek çok insan değişmiş bir insanlık ve hatta deney ve hesaplama yöntemiyle yaratı­lan değişmiş bir doğa tasavvuru hayal etmişti. Sonuçta çağdaşlarının dikkatlerini ve ilgilerini çekmeyi başardı­lar. Çünkü insanların doğaya tümüyle hakim olmaları­nı sağlayacak daha iyi bir doğa bilgisi elde etmelerini ve kendilerini daha iyi anlama çabası ortaya koymalarını mümkün kılacak her şeyi başarmışlardı.</p>
<p>Artık insan Tanrı’yla yüzleşmeyecek, doğayla yüzleşecekti doğrudan. O yüzden insan doğaya, önceden,Tanrı’ya yaklaşırken sergilediği hayranlık ve merak duygusuyla yaklaşmaya başladı. Duaları artık araştırma ve deneye dönüştürülmüş; dualarına verilen cevaplar ise doğaya hakim olmakla elde edilebilecek cevaplara dönüşmüştü. İnsan bu süreçte aynı zamanda kendisiyle de yüzleşmişti: Aklı, bundan böyle yeteneklerinin, şartlarının ve sınırlılıklarının araştırılmasına yönelmek zorundaydı. Epistemoloji (bilgi teorisi), Locke, Hume ve Kant gibi en büyük temsilcileri ile artık felsefî araştırmanın odak noktası haline gelmişti.</p>
<p>Bu arada insan, siyasî ve ekonomik gerçekliğin dünyasına, hepsinden de önemlisi, toplumun en üst düzeyde örgütlenmesi demek olan devlete yeni bir entelektü­ el ilgi duymaya başladı. Tanrı’nın İradesi’nin kurumları ve dolayısıyla sonsuza dek kalıcı olduğu kabul edilen devlet kurumlan artık bundan böyle rasyonel araştırma konusu olarak kabul edilir oldu. Aydınlar, insanların ne tür bir dünyada yaşamak istediklerine karar vermek için elde edilen bu yeni özgürlüğe, bunun geliştirdiği mey- dan okuyuşa türlü şekillerde katıldılar ve katkıda bulundular.</p>
<p>Rousseau, toplumun aklın belirleyeceği ilke ve yaptırımlarla yönetilmesini istiyordu ve insanlara, kendilerinin özgürce ve kendi akıllarını kullanarak, kendi arzuladıkları toplum biçimini seçerek devleti sil baştan yeniden inşa etme çağrısında bulunuyordu. İnsanların komünal ilişkilerini geleneksel otoriteye bağımlılıktan<br />
kurtarmalarını ve insanları, kendi arzuladıkları örnek toplum modelini tahayyül etmeye teşvik ederek yerleşik sistemleri yıkmalarını istiyordu.</p>
<p>Bu anlamda Rousseau,tam bir devrimciydi. İnsanların, yasama yetkilerini,kendi ortak iradelerini ifade etmelerini sağlayacak şekilde kendilerinin kullanmaları gerektiğini söylüyordu.“Halkın sesi”, demişti Rousseau, “gerçekte Tanrı’nın sesidir”.</p>
<p>Bununla birlikte, Rousseau’nun, tanrılaştırılmış adil devlet nosyonundan kalkarak totaliter bir devleti nasıl meşrulaştırdığını görmek hiç de zor değildir. Ancak onun başarısının çift yönlü olduğu unutulmamalıdır:Devletin tartışmasız temsilcisi olduğu iddiasına izin veren halk iradesi diktatörlüğü paradoksu: Bir yanda,“halkın total otoriteyi ele geçirmesi ama öte yandan ise Rousseau’nun “Fazilet Cumhuriyeti”ni tanımlamak için gösterdiği büyük çaba.</p>
<p>Bu paradoksun sonuçlarını, Robespierre ile Danton arasında yaşanan tarihsel kapışmada görebiliriz: Özgürlük umutları ile özgürlük umutlarının diktatörlüğe dö­<br />
nüşmesi arasında yaşanan pek çok diğer kapışma için bir örnek oluşturmuştur bu olay.Ancak Rousseau, eski kesinlikler ve dogmalar, artık kabul edilmemeye başlandığında 18 yüzyılda, özgür ve adil bir toplumun inşası için çaba gösteren büyük zihinlerden yalnızca biriydi.</p>
<p>Aydınlanmacılar, yeni anlama ve beceri imkanlarını; doğal güçleri manipüle etmekte, mekanik ve matematik bilimlerinin araçlarını yenilemekte kullanmaya başladıklarında, aynı zamanda, aklın otoritesini, iktidarı / gücü meşrulaştırmada da kullandılar. Hakim sınıflar,özellikle de yükselen burjuva sınıfı, bilimi ve bilimin<br />
felsefi savunucularını hem üretim araçlarının yenilenmesinde, hem de iktidar arayışlarını pekiştirmekte kullandılar.</p>
<p>Bilimin ruhunu gerçekten herkesten daha çok keşfedebilen ve muhtemelen bilimi endüstriye ilk kez uygulayan kişi Francis Bacon’dı (1561-1626). Bazı araştırmacılar Bacon’ı, endüstri biliminin filozofu olarak nitelerler. Bacon demiştir ki, “bilim, mutlaka sonuçları ile bilinmelidir. Gerçeğin ifşası ve kurulması, mantık veya hatta gözlemden çok bilimin sonuçlarının, ürünlerinin tanıklığı ile mümkün olmaktadır. Buradan yola çıkarak diyoruz ki, insanın dünyasını, hayatını, kullandığı araçları-gereçleri yenilemesiyle, zihnini yenilemesi bir ve aynı şeylerdir.” Bacon, Thoughts and Conclusions (Dü­şünceler ve Sonuçlar) başlıklı kitabında şunları yazmıştı;</p>
<p>“Mekanik sanatlar, sanki hayatın ruhu bahşedilmişçesine gün be gün mükemmelleşiyor. Felsefe, tıpkı bir heykel gibidir. Kalabalıkları kendisine çekebilir ama hareket ettiremez. İlk yazarlarından itibaren mekanik sanatlar, hantal, sıkıcı ve tatsız-tuzsuzdur; ama her geçen gün yepyeni bir güç ve kapasite kazanmaya devam etmektedir. Felsefe, ilk yazarından bu yana, dinamik ve canlıdır ve zaman zaman bir düşüş yaşamıştır. Mekanik sanatlarla felsefenin yaşadığı bu karşıt talihi en iyi açıklama biçimi şudur: Mekanik sanatlarda, pek çok yetenekli birey bir araya gelip ortak bir eser ortaya koyarlar; ama felsefe de tek bir yetenek pek çok yeteneği yıkar. Çoğunluk, kendilerini birinin liderliğine teslim eder; onun onuruna muhafızlık yaparak kendilerini kölecesine ona hizmet etmeyr adarlar ve bu yüzden de yeni yeni hıçbir şey ortaya koyamazlar.”</p>
<p>Ve Bacon, argümanını, Novum Organum başlıklı başyapıtında şöyle sürdürür: “Felsefenin hikayesi böyle olmuştur. Felsefe, doğal tarih olmaksızın hiçbir şey yapamaz; doğal tarih olmadan hiçbir şeyi hakkıyla araştırmak, tahkik edebilmek, sayabilmek, ölçebilmek ya da ölçümleyebilmek mümkün olamaz.</p>
<p>Bunun nedeni şudur: Doğal tarih, şimdiye dek, eserlerin felsefesinin zomnlu bir temeli olarak kabul edilmemiş­tir. O, bu amaçla kullanılmaya kalkışıldığı zaman, onun bu amaç için hiç de uygun olmadığı ortaya çıkar. Ama sorunun çözümü kolaydır: Önemli bir kısmını mekanik sanatların tarihinin oluşturacağı bir doğal tarih yazmak.<br />
Doğanın gizemli işleyişi, kendisini, olayların doğal akı­şını araştırmakla yetinen kişilere ifşa etmez. İnsan ancak doğaya müdahale ettiği, doğayı taciz ettiği; doğaya,<br />
doğanın istediğini değil, kendi istediğini yapmaya çalış­tığı zaman, doğanın nasıl çalıştığını anlamaya başlayabilir ve yine ancak o zaman doğayı nasıl kontrol edebi-<br />
leceğini umut edebilir.” (Bacon, 1620)</p>
<p>Düşüncelerinin püf noktası olarak değerlendirilebilecek olan bu ifadelerinde Bacon, doğanın kontrolünü eline alabilmek, onu keşfedebilmek ve kendi iradesine boyun eğdirebilmek için aklını kullanan özgür ve aktif insanın Ego’sunu ifşa eder. Bu insan, ailevî tabuların sı­nırlarını aşan ve aklı, hurafe ve dogmayı yok eden genç ataerkil erkeği temsil ve sembolize eder. Ancak yeni bilimin diğer pek çok peygamberi gibi. Bacon da, kendisinin ortaya çıkmasına büyük katkıcla bulunduğu sanayi devriminin yıkıcı sonuçlarını öngöremeyecekti.</p>
<p>Ümran Dergisi,Ocak 2002,syf.52-59</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>Bacon , Francis, Novum Orgatuım, 1620.<br />
Bacon, Francis, ThoughLs and Conclusions.<br />
Descartes, Rene, Discourse on Method, 1637.<br />
Descartes, Rene, Meditations, 1642.<br />
Kant, Immanuel, W hat is Enlightenment?, 1785.<br />
Kant, Immanuel, Critique o f Pure Reason.<br />
New ton, Isaac, Principia Mathematica, 1713.<br />
Newton, Isaac, Optics.<br />
Popper, Karl, Conjunctures and Refutations, Routledge,<br />
1969.<br />
Russell, Bertrand, The History o f Western Philosphy, Routledge, 1992.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
