<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fatih Sultan Mehmed | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/fatih-sultan-mehmed/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Dec 2021 08:48:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Fatih Sultan Mehmed | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bestekar ve Şair Sultanlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Dec 2021 08:48:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[2.Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Bestekar ve Şair Sultanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[IV. Murad Han]]></category>
		<category><![CDATA[M. Hakan Alvan]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Bayezîd]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25734</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: M. Hakan Alvan Osmanlı padişahları şehzadeliklerinden itibaren hayatlarının her döneminde; özellikle şiir ve musikiyi daima baş tacı ettiler. Bu nedenle Osmanlı padişahlarının hemen hepsinin başarılı birer şair veya musikişinas olmasına şaşmamalıdır. Dîvân’ı olup olmadığı meçhulse de şair Osmanlı padişahlarının ilki Sultan II. Murad (v. 1451) diye bilinir. Şiirlerinde Murâdî mahlasını kullanmıştır. Klasik Türk şiiri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/">Bestekar ve Şair Sultanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25735 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f-300x167.jpg" alt="" width="422" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f-300x167.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f-600x335.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f.jpg 640w" sizes="(max-width: 422px) 100vw, 422px" />Yazar:</strong> M. Hakan Alvan</p>
<p>Osmanlı padişahları şehzadeliklerinden itibaren hayatlarının her döneminde; özellikle şiir ve musikiyi daima baş tacı ettiler. Bu nedenle Osmanlı padişahlarının hemen hepsinin başarılı birer şair veya musikişinas olmasına şaşmamalıdır.</p>
<p>Dîvân’ı olup olmadığı meçhulse de şair Osmanlı padişahlarının ilki Sultan II. Murad (v. 1451) diye bilinir. Şiirlerinde Murâdî mahlasını kullanmıştır. Klasik Türk şiiri gibi klasik musikinin gelişmesi için büyük çaba harcayan Sultan II. Murad haftada iki kez devrin kıymetli şair, musikişinas ve âlimlerini sarayında sazlı sözlü ağırlardı. Ebu’l-Hayr diye meşhur olan Sultan II. Murad; Şeyhî, Cemâlî gibi himayesindeki şairlere 1000 akçe aylık bağlamıştı. Sultan II. Murad’ın musikîye hususi ilgisi vardı. Bestekâr olduğu söylenirse de günümüze ulaşan eseri yoktur. Büyük Türk musikîsi sanatçısı Hâce Abdülkâdir Merâgî (v.1435), II. Murad Han’a ithaf ettiği Makasıdü’l-Elhân adlı musikî nazariyatı kitabını yine büyük bir musikî üstâdı olan oğlu Hâce Abdülazîz Merâgî ile Bursa sarayına gönderdi. Sultan II. Murad genç Hâce Abdülazîz Merâgî’ye bir köyü tımar olarak bağışlamıştır.1 Ayrıca, Türk musikîsinin temel teorisini oluşturacak eserler (Hızır b. Abdullah Edvâr-ı Musikî; Bedrî-i Dilşâd Muradnâme) telif ve tercüme ettirmiştir.</p>
<p>Yeni Çağ’ın fatihi, Sultan II. Mehmed (v.1481) siyasette, bilimde ve sanatta yeniliklere kucak açan bir dünya lideriydi, dünyanın dört yanındaki âlimleri ve sanatçıları din taassubu olmadan destekledi. Hizmetindeki Ahmed Paşa, Mahmud Paşa (Adnî), Karamanlı Mehmed Paşa (Nişânî) gibi devlet adamlarının çoğu şairdi. Dîvân sahibi ilk Osmanlı padişahıdır, şiirlerinde Avnî mahlasını kullandı. Rind-meşrep bir şair olsa da derviş olmayı düşünecek kadar ciddi şekilde tasavvufla ilgilendi.</p>
<p>Sultan Fatih, musikîyle uğraştı mı bilinmez; ancak o da babası gibi musikî nazariyatına dair eserlerin yazılmasına destek oldu. Sultan Fatih’in “Sâkiyâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider” gazeli beş kez farklı makamlarda bestelenmiştir. “Zülfünün zencîrine bend eyledi şâhım beni” gazelini Osman Nuri Özpekel hicaz, Emin Ongan rast makamında bestelemiştir. “Kurtarmasın Allah beni bu derd ü hevâdan” gazelini de Ruhi Ayangil vecd-i dil makamında bestelemiştir. “Tan mıdır etse gönül nâle vü efgân bu gece” gazelini Abidin Gerçeker yegâh makamında; “Hüsn ile cânânlar içre cân-ı cânândır Üveys” gazelini de Bekir Sıtkı Sezgin mâhûr makamında bestelemiştir.</p>
<p>Fatih’in şehzadeleri II. Bayezîd Han (v.1512) ve Cem Sultan (v.1495), daima sanatkârları himaye ettiler. Babası adına Cemşîd u Hurşîd adlı bir mesnevi yazan Cem Sultan’ın Farsça ve Türkçe iki Dîvân’ı vardır. Himayesindeki Cem şairleri, kendisine çok sadıktı. Avrupa’daki çileli yıllarında Türâbî, La’lî, Haydar, Kandî gibi şairler onu terk etmemiş, gurbet acısını hafifletmede ona dert ortağı olmuşlardı. II. Bayezîd Han (v.1512) şair, kemankeş, çok başarılı bir hattat; bestekâr Osmanlı padişahlarının ilkidir. Bestelerinden günümüze 16 saz semâî ve peşrev ulaşmıştır. Müretteb Dîvân’ındaki Adlî mahlasıyla yazdığı şiirlerinde tasavvuf neşesi hâkimdir.</p>
<p>Sultan II. Bayezîd Nakşibendî şeyhi büyük âlim ve şair Molla Câmî’ye (v.1492) babasının gönderdiği yıllık 1000 filoriyi göndermeye devam etmiş, 30 kadar şaire maaş bağlamış, Osmanlı tarih yazıcılığını desteklemiştir. II. Bayezîd Han’ın farklı makamlarda bestelediği ve günümüze ulaşan 10 peşrev ve 9 saz semâîsini sarayında tertip ettiği şiir ve musikî meclislerinde dinlediği muhtemeldir. Mehmed Tirevî’nin Risâle-i Mûsıkî, Ladikli Mehmed Çelebi’nin Türkçe ve Arapça yazdığı Zeynü’l Elhân ve Arapça Risâletü’l Fethiyye adlı eserleri ile Merâgî’nin torunu Udî Derviş Mahmud’un Farsça yazdığı Makâsıdü’l-Edvâr II. Bayezîd’e sunulan musikî eserleridir. Edirne’deki yaptırdığı Darüşşifa’da II. Bayezîd Han’ın emriyle hastaların tedavisi için tertip edilen musikî heyetinde haftada 3 defa müzik faslı yapılırdı.</p>
<p>Sultan II. Bayezîd’in oğlu Şehzade Korkut (v.1513) da hattat, şair-edip ve bestekârdı. Harîmî mahlasıyla yazdığı şiirlerinin bir araya getirildiği Dîvân’ının yanı sıra Arapça dinî, ahlaki nasihatname türünde dört eseriyle en çok ilmî eser veren hanedan mensubudur. Musikîde mâhir bir âlim ve her tür sazı çalmaya muktedir olan Şehzade Korkud, gıda-yı rûh (veya rûh-efzâ) adlı bir saz icat etmiştir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim (v.1520) de ilim ve sanata düşkün bir şairdi. Tebriz Seferi’nden dönerken İstanbul’a beraberinde getirdiği birçok sanatkâr arasında şairler ve musikişinaslar, edebiyat ve musikîmizin gelişmesine katkıda bulundular. Selîmî mahlasını kullanan Yavuz Sultan Selim’in Farsça Dîvân’ı ve bazı Türkçe şiirleri vardır. Onun devrinde, Osmanlı musikîsi düzenli bir biçimde gelişme imkânı buldu. Yavuz Sultan Selim’in nadir Türkçe şiirlerinden, meşhur “Sanma canım herkesi sen sâdıkâne yâr olur” vezn-i âher örneği şiiri; halk arasında çok sevilmiş ve Bekir Sıtkı Sezgin’in şehnaz ve Sadettin Kaynak’ın acemaşîran besteleri dâhil 8 kez bestelenmiştir. Yine Cem Karaca (v.2004) bu şiirin ikinci beyti ile Yavuz’un ezelî rakibi Şah İsmail’in bir şiirini beraber “Şah mı mat mı padişah mı?” adıyla bestelemiştir. Yavuz Sultan Selim’in aşağıdaki şiirini ise sonraki haleflerinden Sultan Vâhideddin sûzinâk; Tanbûrî Ali Efendi, sipihr ve Hâfız hicazkâr makamında bestelemiştir:</p>
<p>Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etdi felek<br />
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek<br />
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân<br />
Beni bir gözleri âhûya zebûn etdi felek</p>
<p>Muhibbî ve Meftûnî mahlaslarıyla yazdığı 3000 civarında şiiriyle Kanûnî Sultan Süleyman (v.1566), Zâtî’den sonra en çok gazel yazan dîvân şairidir. Bâkî, Fuzûlî, Zâtî, Hayâlî Bey, Taşlıcalı Yahyâ, Lâmiî Çelebi gibi büyük şairleri himaye etmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman, Doğulu ve Batılı musikişinasları etrafında toplamıştı. Abdülkadîr Merâgî’nin torunu Mahmud Merâgî, Kanûnî’nin sarayındaki müzisyen topluluk içinde en yüksek maaşı alan bir udî idi.</p>
<p>1550’den sonra, siyasi entrikalar şehzadelerinin çekişmeleri ve ölümleri, padişahı saltanat neşesinden, özellikle musikîden uzaklaştırdı, daha sofu bir kişiliğe çevirdi.</p>
<p>Kanûnî’den sonra tahta geçen II. Selim Han (v.1574) da şairdi ve şair ve musikişinasları koruyup gözetmiştir. Dîvânı olmamakla birlikte Selîmî mahlasıyla yazdığı şiirlerine bazı mecmualarda rastlanır. Vefatından sonra tahta geçen oğlu III. Murad Han (v.1595) sülüs, nesih ve talikte başarılı bir hattat, musikişinas ve şairdi.2 Kanûnî’den sonra en fazla şiiri olan dîvân sahibi Osmanlı sultanıdır. Diğer padişahların aksine istisnai bir durum olarak bir Şabânî dervişi olduğu tespit edilen Sultan III. Murad’ın Murâdî mahlasıyla yazdığı şiirlerinde vahdet-i vücûd neşesi hâkimdir. Arapça ve Farsçayı iyi bilen Sultan III. Murad’ın Fütûhât-i Ramazan adlı eseri ve mektupları vardır. Sultan III. Murad’ın şiirlerine Bâkî, Hoca Sadeddîn, Üsküdarlı Hâşimî, Subhî ve Zekeriya’nın yaptığı şerhler bir mecmuada toplanmıştır. III. Murad’ın tasavvufi hakikatleri içeren şiirlerinin bazılarını Halvetiyye’den Pîr Şemseddin Sivasî (v.1597) şerh etmiştir.</p>
<p>Sultan III. Murad da devrindeki şair ve musikişinasların koruyucusuydu. Mesela Sultan III. Murad’ın musâhibesi Hubbî Aişe Kadın, 3000 beyitli Hurşîd ü Cemşîd adlı bir mesnevi yazmıştır. Günümüzün meşhur ilahilerinden olan “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” matlalı ilahi, Sultan III. Murad’a atfedilir.3 Sultan III. Murad’ın şu gazeli de Tolga Bektaş tarafından acemaşîran makamında bestelenmiştir:</p>
<p>Safhâ-yı kalbimde menkûş oldı çün esrâr-ı Hakk<br />
Kande kim kılsam nazar zâhir durur envâr-ı Hakk</p>
<p>Çün hakîkat mülkine basdı kadem tayr-ı vücûd<br />
Bu vücûdumda vücûdum buldı pes âsâr-ı Hakk</p>
<p>Ey Murâdî sen murâd olsan ne var âlemde<br />
Hakk ile alanın oldı hakk dedi muhtâr-ı Hakk</p>
<p>Sultan III. Mehmed (v.1603); 8 yıllık saltanatında ataları gibi sanatkârları himaye etmiştir. Padişahın musikîye ilgisini bilen İngiliz Kraliçesi I. Elizabeth ona üzerinde figürler ve çalar saat olan sanat harikası büyük bir org göndermiştir. Şiirlerinde Adnî mahlasını kullanan Sultan III. Mehmed’in dîvânı yoktur, ama mecmua ve tezkirelerde şiirlerine rastlanır.</p>
<p>Tahtın 14 yaşındaki vârisi Sultan I. Ahmed (v.1617) başarılı bir şair ve bestekârdı. Bahtî mahlasıyla hem klasik, hem tasavvufi şiirler yazarken ilahilerinde bazen kendi adını kullanmıştır. Sade bir dille yazdığı şiirlerinden dîvân tertip edilmiştir. 28 yaşında vefat eden Sultan I. Ahmed’in “Dil hânesi pür-nûr olur envâr-ı zikrullah ile” matlalı ilahisine farklı makamlarda yapılan 6 beste günümüze ulaşmıştır. Aziz Mahmud Hüdâî gibi devrinin meşayıhıyla yakından ilgilenen Sultan I. Ahmed’in bir şiirini gördüğü bir rüya üzerine söylemiştir. Rivayete göre, Memluk sultanı Kayıtbay (v.1495), Hz. Peygamber’in nakş-ı kademini türbesine koydurmuştu. Nakş-ı kademi İstanbul’a getirten Sultan I. Ahmed bir rüya gördü. Rüyasında bütün padişahların toplandığı yüce dîvânda Hz. Peygamber kadı olmuştu. Kayıtbay da nakş-ı kademi İstanbul’a getirten Sultan I. Ahmed’den davacıydı. Hz. Peygamber nakş-ı kademin türbeye geri getirilmesine hükmetti. Bu rüyayı tabir eden Hz. Hüdâî’nin de bulunduğu bir grup ulema ve meşayıh nakş-ı kademin Kayıtbay Türbesi’ne geri götürülmesi gerektiğini söylediler. Nakş-ı kadem geri gönderildi, ancak, Sultan I. Ahmed nakş-ı kademin suretini çizip sarığının içine koydu. Hadisenin üzüntüsüyle kendi hattıyla aşağıdaki kıtayı yazdı ve çok hürmet ettiği Aziz Mahmud Hüdâî’ye gönderdi. O da bunu Üsküdar’daki Celvetî Âsitânesi’nin duvarına astırdı. Bu eser hikâyesinin güzelliği nedeniyle çok sevilmiş ve büyük bestekâr Derviş Ömer tarafından pençgâh makamında ve tevşih formunda bestelenmiştir:</p>
<p>N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim<br />
Kademi nakşını ol Hazret-i şâh-ı Rusûlün<br />
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir<br />
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün</p>
<p>IV. Murad Han (v.1640) tahtın sonraki vârisi olduğunda henüz 11 yaşındaydı. Güçlü bir şair ve bestekârdı, şiirlerinde Murâdî mahlasını kullanmıştır. Çevresinde şair ve musikişinasların renklendirdiği zengin bir kültür-sanat ortamı oluşturan Sultan IV. Murad, cumartesi gecelerini birçok şair, hanende ve sazendeden müteşekkil mecliste geçirmekten zevk alırdı. Bağdat’ın Fethi’nde birçok musikişinas ve şairi İstanbul’a getiren Sultan IV. Murad’ın devrinde kıymetli musikişinaslar ve Şeyhülislam Yahya, Nef’î gibi kıymetli şairler ve halk şairleri yetişmiştir. Henüz 28 yaşında vefat eden Sultan IV. Murad’ın günümüze 7 peşrevi ve “Gelse nesîm-i subh ile müjde şehr-i bahârdan” olarak bilinen beyatî makamındaki bestesi ulaşmıştır.</p>
<p>Vefâyî mahlası ile şiirler yazan Sultan IV. Mehmed (v.1693) başarılı bir musikişinas ve şairdi. Dîvânı olmadığından mecmua ve tezkirelerde şiirlerine rastlanır. Onun devrinde bestekâr ve icracıların sayısında ciddi artış olmuş, dîvân ve halk şairleri sarayda himaye edilmiştir. Şarkı formunda eserlerin sayısı artmaya başlamıştır. Haremde musikî eğitimi alan cariyelerin içinde, keman, kanun, tanbur, santur, çöğür, nefir, ney, musikar çalan sazende ve hanendeler olduğu bilinmektedir. IV. Mehmed büyük bestekâr Itrî’yi ve hocası Hâfız Post’u sık sık saraya davet ederek fasıllarda bestelediği eserleri bizzat kendisinden dinlermiş. Bu devirde şair ve bestekâr Şeyhülislam Esad’ın 97 musikişinasın biyografisini yazdığı Atrâbü’l-Âsâr’a göre IV. Mehmed devri musikişinaslarının sayısı Lale Devri’ndekilerden de fazladır.</p>
<p>Sultan II. Mustafa (v.1703) hattat ve şairdi. Meftûnî ve İkbâlî mahlaslarıyla yazdığı şiirlerinden bazı ilahileri devrinde bestelenip tekkelerde okunmuştur. Bunlar arasında farklı makamlarda bestelenen 7 şiirinden “Şerm-sâr etme Hüdâ’ya rûz-ı mahşerde beni” matlalı şiirini Hammâmizâde İsmâil Dede nevruz makamında ve “Allahu Rabbi lâ-yezâl” matlalı şiirini de Ali Şiruganî Dede evic ve Hâfız Hüseyin Tolon muhayyer-sünbüle makamında bestelemiştir.</p>
<p>Lale Devri’nin Sultanı III. Ahmed (v.1736) başarılı bir hattat, şair ve musikişinastı. Necîb mahlasıyla hece ve aruzla yazdığı şiirleri Dîvân’ında toplanmıştır. Itrî ve Hâfız Post’tan sonra, bu dönemde birçok şair ve musikişinas yetişmiştir. Sultan III. Ahmed’in tasavvufi şiirleri bestelenip tekkelerde okunmuştur. Sultan III. Ahmed, Avrupa’nın kültür ve sanatına ilgi duyuyordu. Osmanlı’nın Paris elçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin hatıratında bahsettiği Paris’te izlediği bir opera Osmanlı sarayına Batı müziğinin baskın şekilde gireceğinin habercisiydi. Nitekim ünlü bestekâr J.S. Bach’ın kardeşi Jacob Bach; ünlü Fransız flüt sanatçısı P. G. Buffardin’le İstanbul’a geldi. Sultan III. Ahmed’in “Beni terk etdi sultânım” şiirini Ârif Sami Toker acemaşîran makamında; “Zât-ı pak-i Mustafâ’ya âşıkam” şiirini de M. Hakan Alvan hicaz makamında bestelemiştir.</p>
<p>Sultan I. Mahmud (v.1754) şair ve bestekârdı. Tanbûrî olan Sultan I. Mahmud’un farklı makamlarda bestelediği 15 saz semâîsi ve 20 peşrevi günümüze ulaşmıştır. Aynı zamanda şair olan Şeyhülislam Esad Efendi, bazen padişahın huzuruna çıkarak bestelerini ve diğer eserlerini okuyup olumlu ve olumsuz eleştirilerini dinlermiş. Sebkatî mahlasıyla Arapça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Münir Nurettin Selçuk’un hüseynî makamında bestelediği Sultan I. Mahmud’un şu şiiri, günümüzde hâlâ sevilerek dinlenmektedir. Bu eseri merhum Bekir Sıtkı Sezgin’den dinlemek ayrıcalıktır:</p>
<p>Varalım kûy-ı dil-ârâya gönül Hû diyerek<br />
Kokalım güllerini gonca-yı hoş-bû diyerek<br />
Şerbet-i la’l-i hayâli bizi öldürdü meded<br />
Gidelim kuyuna yârin bir içim su diyerek</p>
<p>Sultan III. Mustafa (v.1774) şair ve musikişinasların koruyucusuydu. Cihangir mahlasıyla şiirler yazan Sultan III. Mustafa, bir şiirinde devrinin sosyal ve siyasal açıdan açık yüreklilikle eleştirisini yapmıştır. Bir padişahın devletin içine düştüğü açmazları eleştirilebilmesi oldukça çarpıcıdır. Bu şiire daha sonra Sadrazam Koca Râgıb Paşa gibi şairler nazire yazmıştır:</p>
<p>Yıkılupdur bu cihân sanma ki bizde düzele<br />
Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele<br />
Şimdi erbâb-ı sa‘âdetde gezen hep hezele<br />
İşimüz kaldı bizüm merhamet-i Lem-yezel’e</p>
<p>Sultan I. Abdülhamid (v.1789) sarayındaki fasıllara Batılı müzisyenler de iştirak etmiştir. Kızı Esma Sultan’ın Eyüp ve Boğaz’daki saray ve yalılarında muntazam musikî öğrenimi yapılır, tanınmış hocalar davet edilerek cariyelere tanbur, def, lavta, kemençe, çeng ve raks öğretilirdi. Bu dönemde Hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız Hasan (v.1801) Risâletü’l-Mûsıkiyye adlı eserinde, bazı rahatsızlıkların müzikle tedavi yöntemlerini anlatmıştır.</p>
<p>Türk musikîsinin en büyük bestekârlarından Sultan III. Selim (v.1808) başarılı bir neyzen, tanbûrî ve şairdi. Asrın büyük dîvân şairi Şeyh Gâlib Dede ile dostluğu olan Sultan III. Selim; dehasını keşfettiği İsmâil Dede’yi de saraya alıp kendine musâhib (sohbet arkadaşı) ve ser-müezzin yapmıştır. İlhâmî mahlasıyla yazdığı şiirler yazdı. Klasik Türk musikîsinde çığır açan bir dâhi olan Sultan III. Selim “önce müzik âlimi ve bestekâr, sonra padişahtır.” Acem-bûselik, arazbâr-bûselik, dil-nevâz, evcârâ, gerdâniye-kürdî, hicâzeyn, hüseynî-zemzeme, hüzzam-ı cedîd, ısfahânek-i cedîd, muhayyer-sünbüle, nevâ-bûselik, nevâ-kürdî, pesendîde, rast-ı cedîd, sûzidilârâ, şevkefzâ, şevk-i dil ve şevkutarab makamlarını icat eden Sultan III. Selim’in Sûzidilârâ Âyîn-i Şerîfi dışında durak, tevşih, ilahi, peşrev, saz semâîsi, kâr, semâî, köçekçe ve şarkı formunda 100’ü aşkın eseri günümüze ulaşmıştır.</p>
<p>Şeyhülislam Esad, E.Vâsıf, Nazîm, Niyâzî Mısrî gibi şairlerin güfteleri yanında genç kuzeni Sultan II. Mahmud’un “Ne ararsan sende mevcud” matlalı şiirini mâhûr makamında besteledi. Kendi şiirlerine muhayyer-sünbüle makamında “Dem o demlerdi ki edip hem-dem-i ülfet beni”, şevk-efza makamında “Ey serv-i gülzâr-ı vefâ”, hüzzam makamında “Gönül verdim bir civâne”, şevkütarab makamında “Kapıldım ben bir civâne” ve bûselik makamında “Bir pür-cefâ hoş dilber” besteleri arasındadır.</p>
<p>Adlî mahlasıyla şiirler yazan Sultan II. Mahmud’un (v.1839), şehzadeyken eğitimiyle bizzat ilgilenen III. Selim Han’ın tesiriyle şiir ve musikîye meylettiği söylenebilir. Ancak onun aksine Batı müziğinden hoşlanan Sultan II. Mahmud, 1826’da Mehterhâne yerine Mızıka-yı Hümâyun’u kurdu. Böylece Osmanlı’da ıslahat hareketleri devam ederken sarayda alafranga modasını rresmîleştirdi. Mızıka-yı Hümâyûn’un başına dolgun bir maaşla getirilen İtalyan G. Donizetti (v.1856) yaklaşık 30 yıl bu görevde kaldı. Artık sarayda eğlencede geleneğin fasl-ı atîk’i yanında Batı kültürünün fasl-ı cedîd devri başlamıştı.</p>
<p>İyi bir tanbûrî, neyzen ve bestekâr olan Sultan II. Mahmud birçok şair, bestekâr ve musikişinası himaye etmiştir. Fırsat buldukça dergâhlara ve mevlevîhânelere uğrar, âyîn-i şerîf dinlerdi. Yenikapı Mevlevîhânesi’ne böyle bir ziyaretinde İsmâil Dede Efendi’yi saraya tekrar musâhib olarak aldı.</p>
<p>Sultan Abdülmecid (v.1861) devrinde Batı edebiyatı ve müziği ilgi görmeye başladı. Abdülmecid, ilk defa bir Osmanlı padişahı olarak Fransız elçiliğinde Prens Napolyon’a iade-i ziyarette bulundu, hatta Fransız elçisinin verdiği bir baloya katıldı. Avrupa’dan İstanbul’a pek çok oryantalist sanatçı geldi. Mesela Fransız şair, yazar ve siyaset adamı A. Lamartine’nin (v.1869) girişimiyle, ünlü piyanist virtüözü Franz Liszt (v.1886) de İstanbul’a gelip konser verdi. Batı müziği formlarının Türk kültürüne girmesini sağladı. Mızıka-yı Hümâyûn’un başı İtalyan Donizetti Paşa, padişahın isteği üzerine, saray kadınlarından oluşan 80 kişilik bir bando ve orkestra kurdu.4</p>
<p>Sultan Abdülaziz (v.1876) de hattat, ressam, şair ve hem Doğu hem Batı müziğine aşina bir musikişinastı. O da şair ve musikişinasları din ve ırk ayrımı yapmadan koruyup kollamıştır. Ney, lavta ve piyano çalan Sultan Abdülaziz’in muhteşem bestelerinden sadece 4 eser günümüze ulaşmıştır. Ancak bunlar bile, onun nasıl bir musikî dehası olduğunu göstermeye yeter. Bu eserler, güfte sahipleri bilinmeyen şevk-efzâ makamında bestelediği “Ey nevbahâr-ı hüsn ü ân” matlalı eseri; evcârâ makamında bestelediği “Ettiğinden utanmazsın” adlı eseri ve Hicaz Sirto’su dur. Sultan Abdülaziz’in “Söyle güzel rûh-i musavver misin” adlı şiirini Hekimbaşı Abdülaziz Efendi beyâtî makamında bestelemiştir. Bundan başka 7 şiiri daha bestelenmiştir.</p>
<p>Sultan V. Murad (v.1876) şairdi ve çok iyi piyano, flüt ve klasik kemençe çalıyordu. Sultan V. Murad’ın “Aldı elden gülşeni bâd-ı hazân” matlalı şiirini evcârâ ve “Nâ-murâdım tâli’im âvâredir” matlalı şiirini nihavend makamında bestelemiştir. Şehzadeyken yabancı hocalardan abisi veliaht V. Murad’la birlikte musikî nazariyatı, nota bilgisi ve piyano dersleri alan II. Abdülhamid Batı müziği hayranıydı. Birçok opera ve klasik Batı müziği sanatçısını İstanbul’a davet eden II. Abdülhamid Han Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu’nda özellikle İtalyan müziği ve operaları sergiletmiştir.</p>
<p>Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vâhideddin (v.1926) hattat, şair ve iyi bir bestekârdı. Klasik Türk musikîsi farklı makamlarında bestelediği 63 eserden günümüze 41 eseri ulaşmıştır.</p>
<p>Osmanlı hanedanında Dîvân sahibi tek hanedan mensubu hanım olan Âdile Sultan (v.1898) aynı zaman da bestekârdı. İyi derecede Arapça, Farsça, hat, musikî ve edebiyat bilen Âdile Sultan, 10. nesilden dedesi Kanunî’nin Dîvân’ını neşrettirmiştir. Nakşîbendî dervişi olduğu için Âdile Sultan’ın tasavvuf neşesiyle yazdığı şiirlerinde münacat, naat, mersiye ile Ehl-i beyt ve ashab-ı kiram ile tasavvuf büyüklerine methiyeler vardır. Âdile Sultan’ın şiirlerinin bazıları bestelenmiştir. Mesela, Hacı Fâik Bey’in hüzzam makamında bestelediği “Merhaba ey Fahr-i âlem merhaba” matlalı naatı, tekkelerde ve meclislerde en çok okunan eserler arasındadır.</p>
<p>Şehzade Seyfeddin’in kızı Fatma Gevherî Sultan (v.1980) da başarılı bir bestekâr ve musikişinastı. Klasik kemençe, lavta, ud, tanbur ve piyano çalıyordu. Güftesi dedesi Sultan Abdülaziz’e ait “Başka âlem gerektir gönlümü seyrân için” (hüzzam); güftesi şair Behçet Kemal Çağlar’a ait “Bir kırılmış aynaya döndürdün de beni sen” (kürdilihicazkâr); “O sensiz saatlerim nasıl geçer bana sor” (şedaraban); “Yağmur olup yağan sen” (mâhûr) adlı eserleriyle birlikte 11 şarkı ve 6 saz semâîsi bestelemiştir.</p>
<p>I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan (v.1848) ve Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan (v.1884) da bestekârdı. Sultan V. Murad’ın kızı Hadice Sultan (v.1938) iyi bir piyanist ve bestekârdı. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan (v.1960) arp, keman, piyano çalan iyi bir bestekâr ve ressamdı. Ayşe Sultan’ın “Babam Sultan Abdülhamid” adıyla yayımladığı hatıraları tarihe ışık tutmuştur. V. Murad’ın torunu Rukiyye Sultan (v.1971) piyano, keman ve ud çalan ve birçok eseri olan bir bestekârdı. Sultan Vâhideddin’in kızı Fatma Ulviye Sultan (v.1967) da birçok eser bestelemiştir. Sultan Abdülmecid’in torunu Ârife Kadriye Sultan (v.1933) ise piyanist ve bestekârdı.</p>
<p>Osmanlı sultanlarının ve şehzadelerinin özellikle edebiyat ve şiirle meşgul olmaları, yaşadıkları devrin kültür ve sanatını temsil etmede o devrin sanatçılarıyla yarışmaları ve her şeye rağmen sanatçıları korumaları; Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam medeniyetinin zirvesini yaşadığının bir göstergesidir.</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı:69,syf:102-108</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>￪1 Halil İnalcık, Hasbahçede Ayş u Tarab: Nedîmler Şairler Mutrıbler, İş Bankası yay., İstanbul, 2015, s.48<br />
￪2 Bkz. Türkan Alvan, Sultan Murad-ı Sâlis’in Dünyası, İz yay., 2021, s.71-115.<br />
￪3 Ali Ufkî Bey’in (ö.1675) Mecmua-i Saz ü Söz’ünde eserin güfte sahibi olarak “İlahî Sultân Murâd Hân tâbe bekâhû der makâm-ı mezbûr (evic) usûleş devr-i revân” (“Uyan ey gözlerim gafletden uyan”, Mecmua-yı Saz ü Söz, Turc.292-v.298a/s.222) ibaresi vardır. Bu eseri notaya alan Ruhi Ayangil, üç ihtimal üzerinde durur: Ya hem güfte, hem beste Sultan III. Murad’a aittir. Ya güfte Sultan III. Murad’a ait, beste sahibi unutulmuş/lâ edrî olabilir. Ya da güfte Sultan III. Murad’ın, beste Ali Ufkî’nindir. Ali Ufkî, Sultan’ın ismi yanına kendi ismini “edeben” koymamış olabilir. Ruhi Ayangil, bu eserin ırak makamında bestelendiğini düşünmektedir. Ali Ufkî Bey’in bu eserin güfte sahibini metinde “Sultan Murad tâ be serâ” kaydıyla not düşmüştür. “Toprağı bol olsun” anlamına gelen bu ifadeyle Ali Ufkî Bey; kendinden önce vefat eden III. Murad’ı, IV. Murad’ı hatta II. Murad’ı bile kastetmiş olabilir. Sultan III. Murad’ın Dîvân’ında bu şiire tesadüf edemedik. Ancak her şairin her şiiri mutlaka dîvânında bulunmalı diye bir şart yoktur. Şu hâlde Müstakîmzâde Mecmuası’na dayanarak eserin güftesinin sahibi Sultan III. Murad’ın sağlığında bestelendiğini belirten S.N.Ergun’e itibar etmek gerekir. (Ergun, a.g.e., s.18.)<br />
￪4 Aksoy, Avrupalı Gezginlerin Gözüyle Osmanlılarda Musikî, s.105</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/">Bestekar ve Şair Sultanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı’da Kitap Altından Değerliydi”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanlida-kitap-altindan-degerliydi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanlida-kitap-altindan-degerliydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 13:52:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail E.Erunsal]]></category>
		<category><![CDATA[“Osmanlı’da Kitap Altından Değerliydi”]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Vakıf eserlerinin muhafazası]]></category>
		<category><![CDATA[Zındıklar ve mülhidler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21559</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.İsmail E.Erunsal KONUŞAN: SAMET TINAS Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri adlı eserinizin 2. baskısına yazdığınız Önsöz’de dikkatimi bir husus çekti. Kitaptaki makalelerin eski versiyonları hükümsüzdür diyor ve mutlaka makalelerin literatür bilgilerinin güncellenmesi, ilave ve düzeltmeler yapılması gerektiğini söylüyorsunuz.Bu işin ahlâkî tarafı bu mudur? Normali budur bu işin. Bir insan sağlığında makalelerini yeniden yayınlıyorsa ilaveler yapmalı. Zaten [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlida-kitap-altindan-degerliydi/">“Osmanlı’da Kitap Altından Değerliydi”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22009" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ismail-erunsal.jpg" alt="" width="578" height="361" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ismail-erunsal.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ismail-erunsal-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ismail-erunsal-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ismail-erunsal-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 578px) 100vw, 578px" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Prof.Dr.İsmail E.Erunsal</strong></p>
<p><strong>KONUŞAN:</strong> SAMET TINAS</p>
<p><strong>Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri adlı eserinizin 2. baskısına yazdığınız Önsöz’de dikkatimi bir husus çekti. Kitaptaki makalelerin eski versiyonları hükümsüzdür diyor ve mutlaka makalelerin literatür bilgilerinin güncellenmesi, ilave ve düzeltmeler yapılması gerektiğini söylüyorsunuz.</strong><strong>Bu işin ahlâkî tarafı bu mudur?</strong></p>
<p>Normali budur bu işin. Bir insan sağlığında makalelerini yeniden yayınlıyorsa ilaveler yapmalı. Zaten eskisi var. Böylece literatürü takip edip etmediğiniz ortaya çıkar. Hele akademik yazılar yazıyorsanız okuyucuyu yanlış yönlendirmezsiniz.Zaten 30 senedir aynı makaleyi yayınlıyorsanız bu, çalışmadığınız mânâsına gelir. Önsöz’de belirttiğim Endülüslü şair Ebu’l-Beka er-Rundî’nin dediği gibi “her şey tamamlandı denildiğinde eksiklikleri ortaya çıkar”. Bu söz çok hoşuma gidiyor benim. Kâinatın nizamı böyle.</p>
<p>Türkiye’de akademik hayat vasatlaşıyor maalesef. Pazar serbest, ne sürseniz gidiyor. Yabancı bir ülkede bir yazı yazsanız adamlar “öyle diyorsunuz ama şurada şöyle bir yayın yapıldı” diyorlar. Burada 40 yıl evvelki bilgiyi verseniz kimsenin kılı kıpırdamıyor. Biraz da içine hamaset katarsanız değme keyfine.</p>
<p>Osmanlı’da Kütüphaneler ve Kütüphanecilik isminde 700 sayfalık bir çalışma yaptım. Bakıyorum bazı kimseler 30 yıl evvel birdergide yazdığım makaleye atıf yapıyor. Halbuki ben onu kitapta genişletmiş ve bazen de değiştirmişim,adamın haberi yok ki! İlim muhiti olmazsa bir ülkede ilim gelişmez. Nobel kazanan Pakistanlı fizikçi Abdüsselam’a sordular “Türkiye’de ilim var mı?” diye. O da mânidar bir şekilde, “bir ülkede ilmin gelişmesi için ilim ortamı şarttır” dedi, o kadar. Siz karar verin, ilim var mı yok mu dedi aslında. Türkiye’de ilim ortamı yok maalesef.Çok çalışan kabiliyetli arkadaşlar da heba oluyor burada.</p>
<p>Şikâyetçi olduğum bir konu da, başkasının yanlışımızı düzeltmeyişi. Demek ki araştırılmıyor. Kendi yanlışımı daha sonra kendim düzeltiyorum. Birileri tenkit ve tahlil yapmalı. Bu usûl insanları geliştirmeye teşvik eder. Bir kitabın genişletilmiş bir baskısını çıkartınca tabii kızıyor okuyucu. Bu kadar para verdik; gidip bir daha mı alacağız, diyor.</p>
<p><strong>Burada Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Kitap ve Kütüphane adlı eseriniz geliyor aklıma.</strong></p>
<p>O mesela en çok kitleye hitap eden eser.Osmanlı’da Sahaflar ve Sahaflık gibi akademik olmasa da o kadar faydalı ki. Bütün İlahiyat, Tarih ve Edebiyat talebelerinin okuması lâzım. Bir kitap nasıl çıktı diye sorunca cevap alamıyorsunuz. İmam-ı Şâfî kitaplarını nasıl yazmış mesela? Çok basit ama bilinmiyor. Sözlü kitaptan haberimiz yok. Aslında benim yazmam gereken bir kitap değildi. Ama yazmıyorlar, ne yapalım?</p>
<p><strong>Vaktiyle bir hocamız bütün Türk tarihinin en büyük hükümdarı Fatih Sultan Mehmed’dir demişti. Sizin sunduğunuz entelektüel portreden sonra sanki bu söz daha anlamlı oluyor…</strong></p>
<p>Bir defa ‘büyük’, ‘en büyük’ tabirleri bana göre uygun değil. Her sultanın farklı bir hususiyeti vardır. Fatih Sultan Mehmed’i farklı kılan hususu doğrusunu söylemek gerekirse ben de anlamış değilim. Böyle bir padişah nasıl gelmiş, bu kadar geniş bir vizyonu nereden almış, onu da bilmiyoruz. Haritacı, ressam, top döküm ustası getirtiyor; Yunan tarihini inceliyor, dinliyor, Truva’ya atıflarda bulunuyor.Yahu 25 yaşında bu adam. Batı bu tarafını çok iyi biliyor. Türkiye’deki kaynaklarda bu tarafı iki-üç cümleyle geçiştiriliyor.</p>
<p><strong>Bazı aykırı fikri olanlar son zamanlarda Fatih’in Müslüman olamayacağını ileri sürmüştü.</strong></p>
<p>Evet, bir jeoloji profesörü bu iddiaları parlattı son zamanlarda. Tabii çok cahil, yazmaların isimlerini okuyamamış. Okumayı bilmiyor, birisine yanlış okutmuş.Konuyu hiç kavrayamamış, Osmanlı tarihini bilmiyor; verdiği hükümlerin hepsi yanlış. Bunların hepsi bir kenara, Fatih ile ilgili fecî bir iddiası var. Bazı Batılı yazarlara istinaden Fatih’in inancının olmadığını söyledi. Bunu da Rönesans yazarlarına atıfla yapıyor. Yahu Rönesans yazarının “dinsiz” dediği kişi, “Hıristiyan değil” demektir. Fatih’in entelektüel merakını da Müslüman olmayışına bağlıyor. Abesle iştigal. Bizim kaynaklarda tek bir kelime bile yoktur konuyla alâkalı. Biliyorsunuz Papa Pius bir mektup yazmış Fatih’e “Hıristiyan ol” diye ama Fatih’in eline ulaşmamış.</p>
<p>Fatih tabii Roma’nın merkezini almış.Avrupa’da birbirini yiyen yüzlerce devlet parçası var. Feodal bir yapı bu. Fatih, Batı’nın bütün dikkatini buraya çekiyor. Teknolojik olarak Batılılarla temas halinde.Venedik’ten harita vs. isteyince adamlar tereddüt etmiş, acaba burayı fethetmeye mi kalkacak diye. Dehşet bir sultan Fatih. Antrparantez, sultanları yermek de göklere çıkartmak da bizim âdetimiz. Yok biri ‘deli’, biri ‘sarhoş’! Böyle bir terminoloji olamaz. Batılılarda yok böyle bir şey.</p>
<p>Adamlar bu işlere tabii olarak bakıyor.Hepsi atamız bunların. Bizim yargılama gibi bir vazifemiz yok, biz tarihi değerlendireceğiz. Yargılamak Allah’a mahsus.Ama o jeoloji profesörünün yaptığı çok ağırıma gitti. Akademik bir seviyedeymiş gibi bir dedikoduyu alıp diline pelesenk etmek hiç hoş değil. Yarın bu mütearife haline gelir. “Bakın Fatih de böyleymiş”derler. Çok mu iyi olur yani!</p>
<p><strong>Jeoloji profesörü hakkında başka söylemek istedikleriniz varsa buyurun.</strong></p>
<p>Sultan III. Murad için “yazma eserleri darphaneye göndermişti, altın olsun falan diye” diyor mesela. Yazmadan ne altını çıkacak birader? Üstelik söylediği dönem tezhipli yazmaların en çok üretildiği dönem. Adam bilmiyor. Saraydaki kütüphaneler çürümüştü vs. diyor. Yahu saraydaki kütüphanelere şimdi de gidin,pırıl pırıldır. Adam tarihçi olmadığı için anlayamıyor. Şimdi tarihçi Raşid, III.Ahmed’in kütüphanesinin kuruluşunu anlatırken methiye yapıyor. Gayet tabii bir şey. Bugün de Sn. Erdoğan kütüphane inşa ederken aynı methiye yapılmıyor mu? Bunun için “tozlar içinde kalan kütüphaneyi, harabe halinde iken toplayıp adam etti” diyor Raşid. Koğuşlardaki,hazinedeki kitaplar toplanılıp yeni bir bina tesis edilmiş. Bunu anlatırken böyle nakil yapıyor. Bu daha evvel kitapların ihmâl edildiği mânâsına gelmez ki.“Fatih’ten günümüze kaç kitap kaldı ki?”diyor. Ben söyleyeyim: Hepsi kaldı. Sen neden bahsediyorsun, altından daha kıymetlidir bizim tarihimizde kitap. Böyle adamlar çıkıyor, televizyonlarda ahkâm kesiyor bir de.</p>
<p><strong>Büyük cihad </strong></p>
<p><strong>Fatih Külliyesi için hazırlanan vakfiyede “büyük cihad” tabirinin kullanıldığını belirtiyorsunuz. Hadis-i şeriften hatırladığımız kadarıyla bu tabir nefs ile mücadele için kullanılmış.Bu ifadeyi hangi bağlamda kullanmış olabilirler?</strong></p>
<p>Burada mecaz var tabii. Esas cihadın sulh ve sükûnun tesisi, memleketin imârı yolunda kültür ve medeniyet hamleleri olduğu üzerinde duruluyor. Yani ülkeleri fethediyoruz ama bundan büyük cihad vardır; o da imardır, insanları mutlu etmektir.</p>
<p><strong>Kitabınıza eklediğiniz yedi makaleden ikisi Osmanlılarda okuma kültürü ile alâkalı. Medrese talebelerinin ve kadınların neler okuduklarını tespite çalışmışsınız.</strong></p>
<p>Batı’da kaynaklar çok fazla. Birçok matbaa var, sahaf var, sahaf katalogları var. Bütün bunlar ellerinde adamların.Oradaki birisi ne okunduğunu bunlara bakarak çıkarabiliyor. Bennett mesela,kitabının başında “bu kitap, aşağıdaki kitaplar olmasaydı yazılamazdı” diyor.Döküyor ana kaynakları. Bizim kadınların ne okuduğuna dair tespit yapabileceğimiz tek kaynak ‘tereke defterleri.’ Bir kişi öldüğü zaman ne bıraktı? Buradan birçok kitap çıkıyor. Kadınları merak ediyordum doğrusu. Biz bu konuda olması gerek ile olanı da karıştırıyoruz. Yani her Osmanlı evinde bir Kur’an vardır diyoruz; ama yok.Terekelerde çok çıkmıyor. Değeri de var,300-500 akçelik.</p>
<p><strong>Anakronizme düşüyoruz herhalde…</strong></p>
<p>Dönemi iyi bilmemiz lazım. Bugünden hareketle, okumaları gerekir vs. denilmez.Kadınların o toplumda okuma-yazma öğrenmesine gerek yok ki. Kadınlar sibyan mektebinden sonra bir yere gitmiyor.Orada da Kur’an, ilmihâl ve ezber var; birde kopya etmeyi öğretiyorlar ki sureleri ezberlemek için istinsah yapabilsin.Okuma-yazma sibyan mektebinden sonra öğretilir. Kadın 8-10 yaşında mektebi bitirince kırsalda ise ana babasına yardım ediyor; şehirde ise ev işlerine bakıyor, 16-17 yaşında da evleniyor.Osmanlı toplumunda evlilik çok mühim.Ben kayıtlarda çok az bekâr gördüm.Mecmua çıkmaz, gazete çıkmaz; niçin okusun? Tabii okuma bilenler var. Ulema ailesinde, bürokrasi mensubu ve zengin ailelerde… Diğerleri kitap okumuyor ama dinliyor; işin bu tarafı da var. O gelenek yakın zamana kadar gelmiştir. Erkekler köy odalarında toplanır, okuma bilen biri Hz. Ali cenkleri, Battalnameler okur, ahalide dinlerdi.İki asırda 2 bin 300 civarında tereke çıkarttım. Bunların 400’ünde kitap var.Yüzde 70’i Mushaf ve En’am; bunun dışında Muhammediye çok okunuyor,Birgivi Risalesi çok okunuyor. Mevlid var,Envâru’l-Âşıkîn var.Muhammediye neden çok çıkıyor?Çünkü bir gelenek var. Muhammediye manzum bir eser.</p>
<p>Kadın okuma-yazma bilmiyor ama Muhammediye’yi ezbere biliyor. Toplanırlar hanımlar, abdest alırlar,başörtülerini takar, dinlerler. Evliya Çelebi dört beş şehirde Muhammediye hafızlarından bahseder. Kadınların çoğunun Muhammediye hafızı olduğunu söylüyor.Tabii 18. asra gelince bu sayı artacaktır.Ben o yüzyılı da çalışacağım ama çok bir şey değişeceğini sanmıyorum. Zaten okuma bilen kadınlar yazma bilmiyor.Ne yazsın ki? Bunlar ihtiyaçtan doğan şeyler. Batı’da da böyledir. Matbaadan evvel Latincedir kitaplar. Bunlar siyasî kitaplardan sonra porno kitapları bastılar ve Papazlar halkın ahlâkı bozulur diye karşı çıktı okuma öğrenmelerine. Yani bu bir ihtiyaç. Biz yıllarca gelişmeyi matbaa üzerinden değerlendirdik. Kemal Bey-dilli’nin bir tabiri var, “durakta bekleyen yoksa otobüs gelse ne olacak gelmese ne olacak” diyor. Matbaayı açacaksın dane olacak yani?</p>
<p><strong>Medresede durum nasıldı?</strong></p>
<p>Şimdi onu Bilgin Aydın çalışıyor. Ona artık beni karıştırmamasını söyledim bu işe. Teorik birtakım bilgiler var, şunlar okunurdu vs. diye. İlmiye çalışanlara soruyoruz, doğru düzgün cevap alamıyoruz. Biz de üzerine eğilelim dedik.Bir araştırdık, muazzam kitaplar çıktı.Bunların hepsini okumak mümkün değil.Biz de müderrislerin terekelerine baktık;şimdi medrese kütüphanelerindeki eserlere bakacağız. Bir makale çıkarttık ama daha çalışıyoruz üzerine. Tam olarak tespit etmek zor. Çünkü Orta Çağ İslâm dünyasındaki icazetli verilen kitap sistemi yok Osmanlı’da. Tahminim belli bölümlerini okudukları yönünde. Kitaplar zaten pahalı o dönemde. Terekelerde geçen evrak-ı perişanlar var. Zannediyorum ki, sizin kullandığınız teksirler onlar.Ortaya bir şey çıkacak inşallah. Şunu söyleyeyim, gençler maşallah iyi çalışmaya başladı. Umudum var; yeter ki ilim tesis edilsin. Mühim olan bilgiye katkıda bulunmak.Bizi bu işlere teşvik eden rahmetli Hakkı Dursun Yıldız’a şükranlarımı iletiyorum.Ben edebiyat çalışıyordum, o beni kütüphaneciliğe yönlendirdi. İyi ki de yönlendirmiş.</p>
<p>Bakın biz çalışana kadar yabancı eserlerde Bizans’tan Cumhuriyet’e atlıyor; Osmanlı’yı görmezden geliyorlardı. Ben de “bunda bizim de mesuliyetimiz var” diyerek bu sahada çalıştım. Çok şükür şimdi İngilizce de yazdık, oradaki makalelerde kaynakta gösteriyorlar. Adam görünce niye kullanmasın? Devlet bizi okutmuş, bu fakir bir memleket. Sana maaşı yazlığı, kışlığı düşünesin diye vermiyor. Burada bir hak-hukuk meselesi var. Bakıyorum, profesör olan arkadaşlar bir sayfa yazmıyor.Öbür dünyada bunu sorarlar; haramdır alınan paralar. İlim-irfan görmezden gelinecek, ayağa düşürülecek kadar basitbir husus değildir.</p>
<p><strong>Vakıf eserlerinin muhafazası </strong></p>
<p><strong>Tarih tahsil ederken kadı sicillerini okumaya çalışmıştık. O zamandan beri dikkatimi çektiği halde etraflıca tetkik imkânı bulamadım. Şuhûdü’-hâlile ilgili makalenizi genişletmişsiniz.Kimisi bunları mahkeme jürisi, kimisi izleyicileri olarak tavsif ediyor. Sizin kanaatiniz nedir?</strong></p>
<p>O makale de başımın belâsıdır. Bir yıl çalıştım üzerinde. Şuhûdü’l-hâlin içinde sahaflar var. Bu nedir, dedim. Müderristen kadıya kadar şuhûdü’l-hâl var.Hukukçular hep farklı şeyler söylüyor.Tarihçilere baktım. Onlarda bir iki ışık varama hukukçuların tesirinde kalmışlar.Kadıya yardım ederlerdi falan diyorlar.Yahu bakkal kadıya ne yardım edecek?Kafama takıldı ve bu makale ortaya çıktı.Bu tip müesseselerde İslâm tarihinden gelen bir iz vardır, onu bulmanız lâzım. Biraz araştırdım; İslâmın ilk dönemlerinden itibaren şahitlik meselesi var. Bunların bir kısmı dava şahitleri, bir kısmı mahkeme görüldüğüne dair şahitlik. Bunun aslının “şuhûdü’l-udûl” olduğunu buldum.Bayağı kurumlaşmış. Yabancılara baktım;epey çalışma var. Bizimkilerden istinaf mahkemesidir vs. diyenler var. İlk devir şuhûdü’l-udûller ilmiye mensubu. Osmanlı genişledikçe genişlemiş; “nereden bulacağım bu kadar ilmiye mensubunu”demiş. O vazifeyi mesela şahitlerin, üretilen belgelerin doğruluğunu kontrol, kendilerinin belge üretmesini kâtip sınıfına devretmiş. Mahkemenin açık olduğunun ispatı için şuhûdü’l-hâl var. Benim iddiam bu. Hukuk tarihçileri ne diyecek? Hiç birşey demeyecek.</p>
<p><strong>Osmanlı’ya yapılmış bir ithamdan söz ediyorsunuz. Fethedilen Arap ülkelerinde kütüphaneler Osmanlılar tarafından yağmalandı iddiası. Kısaca açıklayabilir misiniz?</strong></p>
<p>Daha evvel BAE’den biri “Osmanlı buraları yağmaladı, kitapları götürdü” dedi.Kimse ağzını açıp ilmen bir şey demedi.Literatürde bir pelesenktir bu. İstanbul’daki 300 bin yazma, Arap dünyasının kütüphanelerinden getirilmiş. Bu tabii makul değil. Bu tür şeylerde araştırmacı olduğunuz zaman genel tabloyu bilirsiniz. Osmanlı vakıf malı olduğu zaman küçücük bir sayfaya bile dokunmuyor.Osmanlı’ya gelen bir kitap var mesela.Açıp vakıf kaydını görünce Orta Asya’ya kitap yollanmış, adam kimse… Böyle bir medeniyet! Beylikler alındığı zaman kimsenin kütüphanesine dokunulmamış.Niçin Arap ülkesinde böyle bir şey yapsınlar? Ganimet ile vakıf müesseselerini birbirini karıştırmamak lâzım. Fatih, Uzun Hasan’ın ülkesini alınca kitaplarını da almış. Bu ganimettir.Arapların neşriyatını araştırdım; adamlar cayır cayır satmışlar. Onların iddia ettikleri gibi medrese kütüphanelerini yağmalasaydık, kütüphanelerimizde Hicrî 4. ve 5. asırdan kitaplar olurdu. 4.asırdan 10 taneden fazla kitap çıkmaz.Bunu iddia eden Araplar baksınlar o yüzyıla ait kitaplara, nereden çıkacak? Ben söyleyeyim, ya Princeton’da ya Leiden’da ya da İrlanda’da. Ecdadımıza ithamı izale etmişizdir inşaallah.</p>
<p><strong>Zındıklar ve mülhidler mevzuu daçok ilginç. Heterodoksi tanımlamasına nasıl bakıyorsunuz? Kutbeddin Mekkî’den iktibasla Kanunî döneminde Hanif dininin sağlamlaştırıldığını belirtiyorsunuz. İlk devir için heterodoksiye katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Yani Ortodoks devletin tanımlaması.Kızılbaş tehlikesinden sonra Ebussuud Efendi ile tesis edilmiş. Heterodoksiye de ehl-i sünnet dışı diye bakılıyor. Tabii Şia da ehl-i sünnet heterodoksidir. Bu kavram yerine göre değişir, devletin duruşuna göre tanımlanır. Ahmet Yaşar Ocak bunu sınıflandırdı. Uyar uymaz,insanlar daha iyisini bulup kavramsallaştırabilir. Neticede tabu değil bu. Ama bir husus var orada. Zındıklar, mülhidler dediği zaman Prof. Ocak, onların zındıklıkla itham edildiğini söylüyor. Yalnız buradan hareketle Osmanlı’da şunu bunu kesiyorlardı, fikir hürriyeti yoktu diyenlere itiraz ettim. Molla Lütfi meselesini açtım. Molla Lütfi’nin muhakemesi Osmanlı ilmiye teşkilatına bir vebal gibi geliyor bana.Adamlar oturuyor, komplo kuruyor ve adamın kafasını kestiriyor. Olmaz böyle şey. Araştırdım, kanaatime göre “sa’îbi’l-fesad” olarak siyaseten katl yapılmış;zındıklıkla alâkası yok. Öyle olsa kayıt olurdu, Oğlan Şeyh’de olduğu gibi. Molla Lütfi ‘aşere-i muhabbese’ olarak on habis insandan biri olarak tavsif edilmiş ve katledilmiştir.</p>
<p><strong>Sadreddinzâde Mustafa Telhisî’nin Ceride’si aynı zamanda bir ruzmerre türü. 18. yüzyılda böyle sır kâtiplerinin ruznâme ve bazı müelliflerin ruzmerreleri mevcut. Bu daha evvel yok. Bir sebebi var mıdır? Ceride’nin tarih ilmi açısından ehemmiyeti nedir?</strong></p>
<p>Azdır tabii ama bu çok ilginç. Kendi için yazmış ve çok hususî bir şeydir. Yangınları anlatıyor, sel baskınlarını tarif ediyor…Arşivde çalışan Fazıl Işıközlü VII. Türk Tarih Kongresi’nde ilim âlemine bu eseri tanıtmıştı. Ben de gittim, tek tek okudum eseri. Çok önemli bir eser. Selim Karahasanoğlu’na gösterdim. O da kullanıp, bir şeyler çıkarıp neşir yaptı.</p>
<p><strong>Son olarak, eski usûlde çok kitap okumak değil ama bir eseri çok okumak âdeti var derler. Bu doğru mu?</strong></p>
<p>Evet, o icazetten kaynaklanan bir şey.İcazeti almak için çok okumanız lâzım.Zaten eskiler kitapları ezbere bilirler, birde iyi okurlardı. Entelektüel seviyeleri bizden daha yüksek. Okuyacak zamanları da var. Ben yıllardır bir kitabı baştan sona okuyamadım. Arşiv belgeleri,defterler, kitapların gerekli yerlerine müracaat ediyoruz. Yetmiyor vakit.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi,Mart 2019,syf.35,38</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlida-kitap-altindan-degerliydi/">“Osmanlı’da Kitap Altından Değerliydi”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanlida-kitap-altindan-degerliydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-icin-kardes-katli-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-icin-kardes-katli-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Nov 2017 15:21:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kânûnnâme-i Âli Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Kardeş Katli]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18686</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kânûnnâme-i Âli Osman&#8217;ın herhalde üzerinde pek çok münâkaşalar yapılan en meşhur maddesi(45) «ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün kati itmek münâsibdir. Ekser-i ulemâ dahi tecviz itmişdir. Anınla âmil olalar» (BV, vr. 281b) sözleriyle ifade edilenidir. Saltanatın intikali hususunda kesin bir kaide olmayan Osmalılılar&#8217;da(46) tahta cülûs ya vasiyetle, ya da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-icin-kardes-katli-meselesi/">Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/nizam-i-alem-icin-kardes-katli-meselesi/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675/" rel="attachment wp-att-18716"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18716" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675.jpg" alt="" width="228" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675-600x842.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675-214x300.jpg 214w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675-768x1078.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/1b00aa0125dbf6cf5fd4eb234c77f675-729x1024.jpg 729w" sizes="(max-width: 228px) 100vw, 228px" /></a></p>
<p>Kânûnnâme-i Âli Osman&#8217;ın herhalde üzerinde pek çok münâkaşalar yapılan en meşhur maddesi(45) «ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün kati itmek münâsibdir. Ekser-i ulemâ dahi tecviz itmişdir. Anınla âmil olalar» (BV, vr. 281b) sözleriyle ifade edilenidir. Saltanatın intikali hususunda kesin bir kaide olmayan Osmalılılar&#8217;da(46) tahta cülûs ya vasiyetle, ya da devlet ileri gelenlerinin veya Kapıkulu askerlerinin ittifâkıyla olmuştur.</p>
<p>Ezcümle, Osman Bey&#8217;in büyük oğlu Orhan Gazi henüz babasının sağlığında idareyi ele almış olduğundan, âdeta onun vasiyetiyle(47); onun oğlu olup &#8220;Hudâvendigâr&#8221; lakabiyle anılan I. Murad ise Ahiler&#8217;in ittifakıyla hükümdar olmuşlardır(48). I. Murad önce saltanat davasına kalkışan iki kardeşi İbrahim ve Halil beyleri(49), sonra da Bizans imparatorunun oğlu Andronikos ile birlik olup kendisine isyan eden oğlu Savcı Bey&#8217;i devletin selâmeti için öldürtmüştür(50). Yıldırım Bayezid, Oruç Bey&#8217;in belirttiği gibi(51), beylerin ittifakı ve babasının vasiyeti ile babasına halef olmuştur.</p>
<p>Bu sırada Kosova Meydan Savaşı (1389) devanı etmekte ve ordunun sol kanadının başında kardeşi Yakub Çelebi bulunmakta idi. Yıldırım, beylerin ittifakıyla hemen kardeşini öldürterek(52) çok kritik bir zamanda çıkabilecek bir iç savaşı önlemek iste miştir(53). Âşıkpaşazâde bu hâdisenin &#8220;askeri ıztırâba düşürdüğünü&#8221;(54) yazarsa da, Timur gailesinden soma, oğulları arasında başlayıp yıllarca süren taht mücadelelerinin ülkeyi perişan etmesi Yıldırım&#8217;ı bu fiilinde âdeta haklı çıkarmıştır.</p>
<p>Kardeşlerini bertaraf edip ülkede birliği sağlayan Çelebi Mehmed&#8217;in, Timur&#8217;un oğlu Şahruh&#8217;un mektubuna verdiği cevap gayet mânidardır. Şahruh mektubunda, Çelebi Mehmed&#8217;in Osmanlı töresi üzere kardeşlerini öldürtmesinin töre-i Îlhanîye uymadığını söylüyor ve bu fiilinden dolayı I. Mehmed&#8217;i eleştiriyordu. Çelebi Mehmed ise, Şahruh&#8217;un, kardeşleri hakkındaki nasihatlarını kabul etmekle beraber, atalarının bazı müşkilleri tecrübeyle hallettiklerini, bir ülkede iki padişahın barınamayacağını, bilhassa etraflarındaki düşmanların daima fırsat kollamakta olduklarını belirtmiştir(55).</p>
<p>Çelebi Mehmed&#8217;in bu cevabından, Osman oğullarının artık, devletin hanedanın ortak malı olduğunu belirleyen ülüş sistemine dayalı Orta Asya geleneğinden ayrılarak, hâkimiyetin bölünmezliği ilkesine dayalı îslâm geleneğini benimsemeye başladıkları anlaşılmaktadır(56). Babasının vasiyetiyle tahta geçen II. Murad da(57) önce Yıldırım Bayezid&#8217;in oğlu olmak iddiâsiyle saltanatta hakkı olduğunu öne süren ve târihlere &#8220;Düzmece Mustafa&#8221; olarak geçen amcasını, sonra da kendisine isyan eden küçük kardeşi Mustafa&#8217;yı katlettirmek zorunda kalmış(58), diğer iki kardeşi Mahmud ve Yusuf&#8217;u öldürtmemiş, sâdece gözlerine mil çektirerek önce Tokat&#8217;ta hapsettirmiş, sonra da Bursa&#8217;ya getirterek rahat yaşamalarım sağlamıştır(59). İstanbul&#8217;un fethinden sonra, hâkimiyyet-i mutlaka prensibinden hareketle, ülkenin bölünmezliği(60) ilkesini kesin olarak benimseyen ilk Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed olmuştur(619.</p>
<p>II. Mehmed&#8217;in ölümünden sonra Cem Sultan&#8217;ın ülkeyi paylaşma teklifinin II. Bâyezid tarafından şiddetle reddedilmesi(62), artık bu ilkenin iyice yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Hızla büyüyüp genişlemekte olan Osmanlı Devleti cihanşümul bir imparatorluk mahiyetine girmişti. Büyük dedesi Yıldırım Bayezid&#8217;den sonraki taht kavgalarıyla ülkenin ne kadar feci bir fetret içinde kaldığını göz önüne alan Fatih Sultan Mehmed, nizâm-ı âlem için evvelâ kendi küçük kardeşi Ahmed&#8217;i boğdurtmuş(63) ve bu usulü Kanunnâme&#8217;sine koyarak seleflerine intikal ettirmiştir.Her ne kadar bu meseleye dair başka kanunnâmelerde her hangi bir kayda rastlanmamışsa da bâzı kroniklerde karineler mevcuttur.</p>
<p>Başta, Kanunnâme&#8217;nin tertipleyicisi olan Karamanı Mehmed Paşa&#8217;nın, Yıldırım Bayezid&#8217;in Yakub Çelebi&#8217;yi öldürtmesi hakkındaki: &#8220;Doğru düşünenlere gizli olmayacağı gibi, Yakub Çelebi adlı kardeşinin yaşamasında büyük kötülükler vardı. Sultân onun vücûdunu kaldırttı. Çünki zaruretler yapılmayacak şeyleri yaptırır. Böylelikle atalardan kalan ülke, bir rakibin düşmanlığı ve aykırılığı olmaksızın, cömert ve yüce Sultân&#8217;ın elinde kaldı&#8221;(64) sözleri, bu hükmün onun tarafından da benimsenmiş olduğu kanaatini vermektedir. XVI. yüzyılda yaşamış olan Hoca Sa&#8217;deddin Efendi (ö. 1599) ile bir sonraki asırda yaşayan Bostanzâde Yahya Efendi&#8217;nin Fatih&#8217;in, &#8220;Nizâm-ı âlem için küçük kardeşi Şehzade Ahmed&#8217;i şehid&#8221;ettirmesinden(65)bahsetmeleri de maddenin bu padişah zamanında konulmuş olmasıyla izah edilebilir(66).</p>
<p>Yukarıda Fatih Sultan Mehmed&#8217;e kadar Osmanlılar&#8217;da kesin bir cülûs sisteminin bulunmadığı, genel olarak ya vasiyet ya da ümerânın ittifakıyla hükümdarlık makamına çıkıldığı belirtilmişti. II. Mehmed de bu hususa bir açıklık getirmemiş, sâdece koymuş olduğu bu madde ile bütün oğullarını saltanatın eşit vârisi kılmış(67) ve diğerlerinin katlini münasip görmüştür. Zîrâ, şehzadelerden birinin hükümdar olmasıyla hayatta olan diğerlerinin rekabeti sona ermemekte, taht üzerindeki veraset hakkı devam etmekle, ülke her an bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalmakta idi.</p>
<p>Devlet ileri gelenlerinin bir şehzadeye teveccühü, tahtta bulunan şehzadenin bahtını her an değiştirebilirdi. Bu ise bölünmenin ülkeyi ne hâle düşürdüğünü, bunun kimlere yaradığını bilen ve babası II. Murad devrinin Düzmece Mustafa ve Şehzade Mustafa kargaşalıklarından(68) ders alan Fâtih&#8217;in hâkimiyyet-i mutlaka prensibiyle bağdaşamazdı.</p>
<p>Ancak, II. Mehmed&#8217;in saltanatın intikali meselesinde, &#8220;cemiyetin selâmeti için ferd feda ediliı&#8221; düstûruna dayanan adâlet-i izafiyenin(69) sınırlarını zorlayarak Kanunnâme&#8217;sine kardeş katli maddesini koymuş olması düşünülebilirse de, hiç bir isyan emaresi göstermeyen bir şehzadenin katlini bu nisbî adaletle de bağdaştırmak zordur. Orta-Asya Türk ve Moğol devletlerinde de saltanatın intikali hususunda kesin bir kaide olmamakla beraber, ağır suç işleme gibi istisnaî haller dışında kardeş veya hanedan üyelerinin katli yoluna pek gidilmezdi(70). Ancak, kardeş katli Anadolu Selçukluları&#8217;nda geniş ölçüde görülmeye başlamış, Fatih Sultan Mehmed&#8217;e kadar Osmanlı Devleti&#8217;nde de benzeri olaylar vukua gelmiş(71), bu hükümdar ise tamamen mecburiyet altında, devletin bekası için bu fiili kanunlaştırmıştır. Zaten &#8220;nizâm-ı âlem&#8221; şartından da bu anlaşılmaktadır. Bu maddenin sonradan ve muhtemelen XVI. yüzyılın sonlarında eklenmiş olabileceği düşüncesini ise aşağıdaki anekdot mesnetsiz bırakmaktadır:</p>
<p>Oğlu Cem&#8217;in doğumuna sevinmeyen Fatih&#8217;in gayet öfkeli bir şekilde bebeğin beşiğine tekme vurup, &#8220;gülistân-ı Cennet-âbâd-ı saltanata ziynet virmeğe, ol serv-âzâd ve şimşâd gibi fahr-ı eslâf ve eşrâf-ı alılâf olan şehzâdeler yeterdi. Bu şecere-i hilâf-semerden ne biter? Takdir-i Rabb-i Kadir&#8217;le ol ikinin biri mâlı gibi nâgâh ufûl iderse, bedr-i kadri tamâm olmadan şâm-ı ademe giderse, âftâb-ı cihân-tâb âleme ziyâ virüp rûyi tutmağa biri yeter. Vâris-i şehr ü diyâr çokluğu, şehriyâr-ı tâcdâr yokluğu gibi menşe-i havâdis-i fiten ve mebde-i kevâris-i mihendir. Memleketde baş çok olıcak, il gün harâb u yebâb olup ralyyet ayakda yitef&#8217; şeklindeki sözleri(72) üzerinde durmak gerekmektedir.</p>
<p>Burada, Cem Sultan&#8217;ın doğumundan memnun olmayan padişahın mevcut Bayezid ve Mustafa&#8217;adlı iki şehzadenin yeterli olduğunu, hatta bunlardan birinin daha büyümeden ansızın ölmesi halinde, kalanın saltanat için kâfi olduğunu belirttikten sonra, mirasçı çokluğunun, hiç bulunmaması kadar ülke ve halk için tehlikeli olduğuna dikkati çekmekte, âdetâ küçük kardeşi Ahmed&#8217;i öldürtmekten pişmanlık duymadığını ima etmekte ve Cem&#8217;in doğduğu 1459 yılında saltanat vârisinin tek olması gerektiğini belirtmektedir. Hatta, ölümünden sonra bu oğlunun devletin başına ne gibi gaileler açacağını âdeta hissetmiş gibi konuşmaktadır. Osmanlı padişahlarını bu fiili işlemeye zorlayan sebeplere gelince, Türkler İslâm&#8217;a girdikten sonra, bu yeni dinin verdiği heyecanla yeni bir ruh ve güçle ona hizmet etmeyi kendileri için en büyük ideal addetmişlerdir.</p>
<p>Türk devletleri içerisinde, en uzun ömürlü olan Osmanlı Devleti&#8217;nin müstesna bir yeri vardır. Daha kuruluş yıllarından itibaren gazâ ideolojisini benimseyen Osmanoğulları, kendilerini nizâm-ı âlem dâvasının baş temsilcisi olarak görüyor, padişahlar âlemin sığınağı demek olan &#8220;âlempenâh&#8221; ve İslâmın sığınağı anlamına gelen &#8220;İslâm-penâh&#8221; sıfatlarım kullanıyorlardı: Adalet, insanlık ve barış, İslâm kanunları ile kendi örflerine dayanan ve bir milletler topluluğu olan Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun &#8220;Nizâm-ı âlem&#8221; dâvasının esâsını teşkil etmekteydi. Devrin şartlan içinde mütâlaa edilmezse bu dâvanın mahiyetini anlamak güçleşir.</p>
<p>Mihaloğlu Ali Bey, Haçlı ordularının saldırıları karşısında : Eğer def olmazsa bu beliyye Ne İznik kala ne Kostantaniyye derken Osmanoğullarının bu gayesini dile getirir(73). Devletin kurucusu Osman Bey&#8217;in, oğlu Orhan Gazi&#8217;ye ettiği vasiyette(74) vecîz ifâdesini bulan, i&#8217;lâ-yı kelimetullah hizmetinin her şeyden üstün olduğu, Orhan Bey&#8217;in şahsında âdeta bütün Osmanlı padişahlarına söylenmiş gibidir(75).</p>
<p>Ancak, bu kutsal idealingerçekleştirilmesinin en büyük şartı, ülkede birlik ve beraberliğin mevcut olmasıydı. Halbuki daha kuruluş devrinin taht kavgaları ülke bünyesinde derin yaralar açmış, memleket parçalanmıştı. Tahtın ortak vârisi olan şehzadeler birbirleriyle kıyasıya çarpışmışlar, sonunda, &#8220;Çelebi&#8221; unvanıyla anılan I. Mehmed&#8217;in, kardeşlerini bertaraf etmesiyle devlet âdeta yeniden kurulmuştu.</p>
<p>Bu bakımdan pek yerinde olarak, Osmanlı kroniklerinde bu pâdişâh, devletin ikinci bânisi kabul edilir. Ülkenin selâmeti için lâ erhâme beyne &#8216;l-mülûk(76) düstûrunu prensip edinerek kardeşlik duygularını ikinci plâna atan Osmanlı sultanlarının birbirlerini telef etmesini(77) sadece saltanat hırsı ile izah etmek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Bu hadiselerin sebepleri, günümüz zihniyetiyle değil de o devrin şartları içerisinde hissiyattan uzak bir şekilde aklın mıizanlariyle düşünülmelidir.</strong> Çelebi Sultan Mehmed&#8217;in Şahruh&#8217;un mektubuna verdiği, &#8220;atalarının, müşkilleri tecrübe eliyle çözdüğü&#8221; yolundaki cevabı, Savcı Bey isyanından(78) alman derse işaret etmektedir.</p>
<p>Şayet Osmanlılar ülüş sistemiyle ülkeyi aralarında paylaşsalardı, bundan kimlerin faydalanacağına XVI. yüzyılda yazılmış Grekçe bir Osmanlı tarihinin meçhul müellifi açıklık getirmektedir. Çelebi Mehmed&#8217;in vefat edip, oğlu II. Murad&#8217;ın tahta geçmesiyle, Bizanslılar&#8217;ın hemen Düzmece Mustafa&#8217;yı, Gelibolu&#8217;nun kendilerine iadesi şartıyla nasıl padişah yapmayı vadettiklerini anlatan meçhul Rum müellif, esefle şunları söylemektedir: &#8220;Akıllı Romalılar giriştikleri bu işleri daha önce, Timur&#8217;un Bâyezid&#8217;le muharebe ettiği, onu yakaladığı ve evvelce yazdığım gibi, ordusunu imha ederek onu mağlûb ettiği zaman yapmalıydılar, şimdi değil; zîrâ Türkler toparlandılar. Bu son Bizans imparatorları çok büyük devletin, o kadar halkın ve bu kadar ülkelerin, bu kadar Hıristiyanların kaybedilmesinin sebebi idiler&#8221;(7)9.</p>
<p>Bu itirafdan anlaşılmaktadır ki, o devirde en büyük tehlike, yabancılara sığınan şehzade veya diğer hanedan mensuplarının, tahtın vârisi oldukları iddialarından ve Bizans&#8217;ın bu fırsattan yararlanmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Osmanlı sultanları, özellikle İstanbul&#8217;u fethiyle İslâm Peygamberi&#8217;nin le-tüftahanne&#8217;l-Kostantiniyyete ve le-nimel ru emîruhâ ve le-nime&#8217;l-ceyşu zâlike&#8217;l-ceyş emî müjdesine(80) mazhar olan ve daha sonra yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk haline getiren II. Mehmed, ülkenin parçalanıp, bunun kimlere yarayacağının, i&#8217;lâ-yı kelimetu&#8217;llahı hizmetinin nasıl sekteye uğrayacağının farkında idiler.</p>
<p>Mizancı Murad Bey (ö. 1910) gibi XIX. yüzyılın bazı tarihçileri tarafından, bu madde ile bütün fazilet ve hasletlerine gölge düştüğü(81) zannedilen Fatih Sultan Mehmed&#8217;in, büyük ideali olan İstanbul fethini gerçekleştirdikten sonra nasıl cihanşümul bir hâkimiyet fikrini benimsemiş olduğu, Ortodoks ve Ermeni patrikleri ile Yahudi baş hahamını bu şehre yerleştirmesinden anlaşılır. Zîrâ o, İstanbul&#8217;u idealindeki dünya imparatorluğunun merkezi yapmak emelinde idi.</p>
<p>Hattâ, kendisine izafe edilen &#8220;dünyâda tek bir dîn, tek bir devlet, tek bir pâdişâh ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır&#8221;(82) şeklinde hulâsa ettiği sözüne bakılırsa, gayesinin bir cihan imparatorluğu da olmayıp, İslâm dînini dünyanın her tarafına yaymak olduğu anlaşılır. Zîrâ Fatih, İslâm âleminin hâmisi sıfatıyla kendisini i&#8217;lâ-yı kelimetu&#8217;İlahın en büyük temsilcisi olarak görmekte idi(83). Kemâlpaşazâde de, &#8220;cihangirlik azmini cezm  itmiş idi&#8221;(84) diyerek bu büyük Türk hükümdarım teyit eder. Fatih&#8217;in, Anadolu birliğini sağlamak için Uzun Hasan üzerine giderken, «vâlidem» diye hitâp ettiği Akkoyunlu hükümdarının annesi Sâra Hâtun&#8217;a verdiği cevap da mânidardır.</p>
<p>Trabzon üzerine giderken yollarda büyük zahmetlerle karşılaşan, hatta bazen atından inip yürümek zorunda kalan Fatih&#8217;e Sâra Hâtun&#8217;un, &#8220;oğul, ufacık Trabzon için tatlı cânına bu kadar eziyet değer mi&#8221; şeklindeki sözüne, İstanbul Fatihi: &#8221; vâlide, seyf-i İslâm bizim elimizde, cihâd sevâbına nâil olup, Allah &#8216;ın rızâsını tahsilden başka gayemiz yokdur(85) şeklindeki cevabiyle maksadının Allah adını yüceltmek olduğunu açıkça ifâde etmiştir. Kritovulos&#8217;un, &#8220;akdem-i a&#8217;mâli, reâyâ ve berâyânın ni&#8217;met-i adâletle mutena&#8217;im olması kazıyyesi idi'(86) sözüyle kanun anlayışına da işaret ettiği Fatih, kardeş katli maddesini keyfî idaresini hâkim kılmak için(87) değil, İslâm dîninin sınırları dahilinde ve onu yaymak gayesiyle, nizâm-ı âlem dâvasına hizmet etmek için koymuştur(88). Nitekim, ölümünden hemen sonra başlayan taht kavgaları bu büyük hükümdarı âdeta haklı çıkarmıştır.</p>
<p><strong>Hulâsa, bir çözüm şekli bekleyen hâdiselere, muhtaç oldukları hal tarzını vermekten başka gayeleri olmayan Osmanlı padişahlarının, bu hazîn çözüm şeklini seçmeleri, başka çârenin bulunamamış olmasındandır.</strong> Nitekim şehzadeleri mezar gibi bir mahpeste tutan I. Ahmed&#8217;in &#8220;Kafes hayatı&#8221; da meseleyi halletmemiş, mesele ancak 1876 Meşrûtiyet döneminde istikrar bulma yoluna girmiştir(89).</p>
<p>-Prof. Dr. <em>Abdülkadir Özcan &#8211; Atam Dedem Kanunu Kanunname-i Al-i Osman ,Kitabevi yay.,syf:19-29</em></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>45 Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, &#8220;Fatih Kanunnâmeleri&#8221;, Siyâsi İlimler Mecmuası, XXII/257 (1952), s. 211</p>
<p>46 Halil İnalcık, &#8220;Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hakimiyet Telâkkisiyle İlgisi&#8221;, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, XIV/1 (1959), s. 93; Ahmed Mumcu, Osmanlı Devletinde Siyaseten Kati, Ankara 1963, s. 193.</p>
<p>47 Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman (nşr. Âlı&#8221; Bey), İstanbul 1332, s. 31 vd.</p>
<p>48 Çağdaş bir Bizans tarihçisi olan Gregoras&#8217;a göre, Orhan Bey&#8217;in veliahdı Süleyman Paşa olup, şayet ölmeseydi babasının yerine o geçecekti (İskender Hoçi Yanko tercümesi, TOEM, şenel, İstanbul 1328, s. 242,251).</p>
<p>49 Ahmedî, Dâstân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman (nşr. Nihal Atsız), Osmanlı Tarihleri serisi, İstanbul 1949, s. 15; Mumcu, aynı eser, s. 190</p>
<p>50 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972,1, 142-143</p>
<p>51 Tevârîh-i Âl-i Osman (nşr. Atsız, İstanbul 1972, s. 48.</p>
<p>52 İbn Kemâl, Tevârîh-i Âl-i Osman, IV. Defter (nşr. Koji İmazawa), Ankara 2000, s. 5-7.</p>
<p>53 Mükrimin Halil Yınanç, &#8220;Bayezid I&#8221; İA, II, 369</p>
<p>54 Tevârih-i Âl-i Osman, s. 64. Hoca Sa&#8217;deddin Efendi bu meselede: &#8220;Şâhzâde Yâkub Çelebi -ki firar iden küffâr ardınca ılgar itmiş ve bu vakıadan henüz haberdar olmamış idi- ümerâ-yı devlet ve erkân-ı hazret, el-fitnetü eşeddü mine &#8216;l-katl mefhûmunu mülâhaza idüp, sâbıkâ Savcı Beğ&#8217;den sudûr iden vaz&#8217;-ı bî-edebâneden dahi mütenebbih olup, saltanat vârislerinin ta&#8217;addüdü ve mülk-ü m&#8217;ılel intizâmına halel virdiği tecârib ile ma&#8217;lûmları ve saltanat sâye-i ulûhiyyet olduğu cihetden sâye ve sâye derâbîninde müşâbehet ü mümâselet lüzûmu mefhûmları olmağın Yakub Çelebi&#8217;ye şehd-i şehâdeti nûş itdirdileı&#8221; der (Tâcü&#8217;ttevârih, İstanbul 1279,1,124). Koca Müverrih Bosnavi Hüseyin Efendi de Sa&#8217;deddin Efendi&#8217;nin hükmünü benimser: &#8220;Havâss u mukarrebân-ı saltanat ittif&#8217;âkıyla, mertebe-i Ulûh&#8217;ıyyet-i Yezdânî timsâlidir. sultanî Zillin sâhib-i zille temâsili lâzımdır. Pâdişâh yalnız olmak gerekdir diyüp el-fitnetü eşeddü mine&#8217;l-katl lidine hem-râh idüp&#8221; (Bedâyiü&#8217;l-vekâyi, mazmûnunca amel idüp, ol şehzâdeyi vâ Moskova 1961,1, 88b ve s. 190). Dimitri Kantemir&#8217;in verdiği bilgiler ise meseleye biraz daha açıklık getirir: Bu seçimden hoşlanmayarak gizlice orduyu Bayezid&#8217;e karşı ayaklandırmaya çalışan Yâkub Çelebi&#8217;nin bu teşebbüsü, zamanında ortaya çıkarılmış ve bu şehzâde devlet ileri gelenlerinin meşveretiyle alınan karar gereği bir yay kirişiyle boğdurulmuştur (Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi, trc. Özdemir Çobanoğlu, Ankara 1979,1,43).</p>
<p>55 Feridun Bey, Munşeâtü&#8217;s-selâtîn, İstanbul 1264,1, 143-144.</p>
<p>56 Mumcu, aynı eser, s. 191. Çağdaşları gibi sultanların yeryüzünde Allah&#8217;ın gölgesi olduğu prensibini benimseyen İdris-i Bitlisi&#8221; bu hususta şunları söyler: &#8220;Mülk sahasında emir sahibi tek olmalı. Sultânın varlığı ile berâber, evlâdı, akrabâsı ve yardımcılarının kendilerini hükümetin başı sanarak halka saldumaları gerekmez. Memleketde hiç bir bozukluk, en kötü, perişan hükümetlerin karışıklığından değildir. Halkın vergilerindeki bozuKİuk, padişahlar için değişik eller kadar zararlı değildir&#8221; (Hasan Tavakkoli, Kânün-ı Şâhenşâhî, basılmamış doktora tezi, istanbul Üniversitesi Ktp. nr. 11554, Farsça metin, s. 139, Türkçe tercümesi, s. 99).</p>
<p>57 Âşıkpaşazâde, s. 94.</p>
<p>58 Âşıkpaşazâde, s. 96 vd.; Neşri, Kitab-ı Cihânnümâ (Neşri Tarihi), nşr. Faik Reşit Unat,Mehmed Altay Köymen, Ankara 1957, II, 557 vd.</p>
<p>59 Âşıkpaşazâde, s. 107.</p>
<p>60 XIV. yüzyılda yaşamış olan Bizans tarihçisi Gregoras, şirket-i saltanat usulünün Bizanslılarda da bulunduğunu yazar (TOEM, I, 246).</p>
<p>61 İnalcık, aynı makale, s. 94.</p>
<p>62 Uzunçarşılı, &#8220;Bâyezid II&#8221;, İA, II, 392.</p>
<p>63 İbn Kemâl, Tevârih-i Âl-i Osman, VII. Defter, s. 8. Dukas, ondan naklen Hammer ve bazı Osmanlı tarihçileri (Mizancı Murad Bey, Tarih-i Ebü&#8217;l-fâruk, İstanbul 1325,1, 274) Şehzade Ahmed&#8217;i Fatih&#8217;in emriyle Evrenos-oğlu Ali Bey&#8217;in boğduğunu, sonra da bu zâtın hemen öldürüldüğünü yazarlarsa da, Uzunçarşılı bu Ali Bey&#8217;in 1462&#8217;de Eflâk seferinde Akıncı kumandanı bulunduğunu belirterek meseleye açıklık getirir. Bk. &#8220;Evrenos&#8221;, İA, IV, 417.</p>
<p>64 Osmanlı Sultanları Tarihi (trc. İbrahim Hakkı Konyalı), Osmanlı Tarihleri serisi, İstanbul 1949,s.347.</p>
<p>65 İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osman, VII, 6-9. Hoca Sa&#8217;deddin Efendi bu hususta şunları söyler: &#8220;İsfendiyar kerimesinden mütevellid olmuş küçük Ahmed nâm birâderleri -ki henüz hadd-i sabâdan fezây-ı şebâba hurûc ve masâ&#8217;id-i kemâle irtikâ vü urûc itmiş idi- ol hengâmda sarayda olur idi, Nizâm-ı âlem içün defter-i şuhûddan rakam-ı vücûdun hakk idüp tâbût-ı pür-sekîne-i vâlid-i mâcid-i cennet-mekînleri ile hem-râh itdieı&#8221; (Tâcü&#8217;t-tevârîh, I, 408). Târih-i Sâf müellifi ise, &#8220;hi&#8217;n-i cülûsda İsfendiyar kızından doğmuş küçük Sultân Ahmed nâm karındaşlarını int&#8217;ızâm-ı âlem içün şehîd idüp&#8230;&#8221; s. 44) ifadesiyle onu tasdik etmektedir. Bedâyiü&#8217;l-vekâyi&#8217;deki ifâde ise bunlardan farklı değildir; &#8220;Küçük Ahmed Çelebi cülûs-ı Sultân MehemmedHân&#8217;da nizâm-ı âlem içün öldürüldü&#8221; (I, 156b, 186b veya s. 330, 390). Gerek Hoca Sa&#8217;deddin Efendi, gerek Bostanzâde Yahya Efendi bu sözleri şeyhülislâm ve kazaskerlik gibi fetva ve kazâ makamlarının en yükseğinde bulunmuş kimseler olarak söylemektedirler. Hattâ Târih-i Sâf müellifinin, tahta cülûsunu müteakip III. Mehmed&#8217;in on dokuz kardeşini öldürttüğünü bahsettikten hemen sonra, saltanatının başlamasıyla yeryüzünün adalet ve doğrulukla dolduğunu (s. 86) zikri, kazaskerlik rütbesini hâiz olup, aynı zamanda Divân üyesi bir zât sıfatıyla bu fiili kabûlden öte, takdir ettiğini de ortaya koymaktadır. Halbuki bu zâtlar zulme rızânın zulüm olduğunu pekâlâ bilmekte idiler. Her ne kadar Hammer bu hususta sarih fetva bulunmadığına dikkati çekmekte ise de (Devlet-i Osmaniye Tarihi, İstanbul 1329, III, 219-220), IL Osman&#8217;ın, kardeşi Şehzade Mehmed&#8217;i Taşköprizâde Kemâleddin Efendi&#8217;nin fetvasıyla katli (Ataî, Zeyl-i Şakayık, İstanbul 1268, s. 656; Naîmâ, Tarih, İstanbul 1283, IV, 188), daha evvelki hâdiselerde ulemânın sükûtu, hattâ bâzılarının tecvîzkârâne sözleri onun bu iddiasını mesnetsiz bırakmaktadır.</p>
<p>66 Yukarıda Bostanzâde Yahya Efendi&#8217;nin Şehzade Ahmed&#8217;in katli hakkında nizâm-ı âlem ifâdesini kullanırken, Yakub Çelebi&#8217;yi öldürten Yıldırım için, &#8220;bu kötü geleneğin başlatıcısı olmuş, kardeşi Sultan Yakub&#8217;u boğdurtmuştur. Yüce Allah bağışlasın. Bu işi biraz da vezirlerin gizli kararı ile yaptığı bilinir&#8217; (s. 30-31) demesi dikkati çekmektedir. Bu sözlerden, nizâm-ı âlem için kardeş katli fikrinin, Fatih zamanında olgunlaşıp tecviz edildiği mânası çıkarılabilir.</p>
<p>67 Kanunnâme&#8217;nin elkab örnekleri kısmındaki &#8220;vâris-i mülk-i Süleymanî&#8230; oğlum Sultân cem&#8221; (Bedâyiü&#8217;I-vekâyi, 283b) şeklindeki tasrihin, Fatih&#8217;in bu şehzadeyi diğer oğlu Bâyezid&#8217;in çocuklarının çok olduğundan tercih ettiği nakledilirse de (Spandouyn Cantacassin s. 43&#8217;den naklen İnalcık, «Mehmed II» İA, VII, 513), bunun Cem&#8217;i tutan devrin veziriazamı Karamam Mehmed Paşa&#8217;nın tesiriyle olabileceği de düşünülebilir (Mecdî, Hadâiku&#8217;ş-Şakâik, s. 285)</p>
<p>68-Tâcü &#8216;t-tevârih, I, 306, 315-316.</p>
<p>69 Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;deki ve lâ teziru vâzketun vizıa uhrâ âyetinin (En&#8217;âm, 164) işaret ettiği gibi, katıksız, tam adalet demek olan adâlet-i mahzâya göre bir kişinin hakkı kendi rızâsı olmadan umûmun selâmeti için feda edilemez. Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyeti tefsir ederken : &#8220;Vebal yüklenen hiç bir nefis diğerinin vebalini çekmez. Yani, ne günah yapmakta ne de cezasını çekmekte, vekâlet, niyabet cereyan etmez. Herkes yaptığı günahı kendi yapar ve cezasını kendi çeker&#8217; (Hak Dini Kur&#8217;ân Dili, İstanbul 1936, III, 2115) demektedir. Konyalı Mehmed Vehbi Efendi&#8217;nin fikri daha farklı değildir. (Hulâsatü&#8217;l-beyân fîtefsiri&#8217;l-Kur&#8217;ân, İstanbul 1342-1340, V, 418). Aynı hususa Mâide, âyet 32&#8217;de de işaret edilmektedir. Ancak İslâm hukukunun şu temel düsturlarına uyularak bâzı hallerde adâlet-i izafiyeye gidildiği de olmuştun &#8220;Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olumu&#8221; &#8220;Zarar-ı eşedd zarar-ı ehaffile izâle olunuf&#8217; &#8220;İki fesâd te &#8216;âruz itdikde ehaffi irtikâb ile a &#8216;zammın çâresine bakılır&#8221; &#8220;Ehvenü &#8216;ş-şerreyn ihtiyar olunur&#8221; &#8220;Def&#8217;-i mefâsid celb-i menâfi&#8217;den evlâda&#8221; (Ömer Nasuhf Bilmen, Hukuk-ı İsldmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1967, I, 263-264; Osman Öztürk, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul 1973, 125-126, madde: 26-30). Bu maddeler İslâm hukukunun külli kaidelerindendir ve Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in el-ütnetü eşeddü mine&#8217;l-kati (Bakara, 191. Dilger sehven 187. âyet demiş, s. 33) gibi âyetlerine istinat etmektedir. Elmalılı.bu âyeti tefsir ederken : &#8220;kati hadd-i zâtında fena bir şeydir, lâkin fitne katiden daha şiddetli ve zararlıdır. Zîrâ katlin zahmet olması çabuk geçer, fitneninki devam eder. Onun için Fitneye tutulmaktansa, onu çıkaranları öldürmek veya çıkardıkları fitneyi kendi başlarına yıkmak elbette yeğdir. Ehvenü&#8217;ş-şerreyn ihtiyâr olunur gibi kaidelerin mesnedi bu gibi naslardır. Asayiş-i umûmiyi ihlâl, vatandan ihraç hep birer fitnedir&#8217; (Hak Dini.., II, 695, 696) demekte; Mehmed Vehbi Efendi ise ayrıca, &#8220;i&#8217;lây-ı kelimetullah için, fitne çıkaranların katilerinin meşru olduğunu&#8221; (Hulâsatü&#8217;l-beyân.., II, 95) ilâve etmektedir. Osmanlı padişahlarının, bilhassa Fâtih Sultan Mehmed&#8217;in, bu hususta tatbiki çok zor olan adâlet-i mahzâ yerine, adâlet-i izafiyeyi tercih ettikleri düşünülebilirse de, Kanunnâme&#8217;deki maddenin, hiç suçu bulunmayana tatbikini İslâm ceza hukuku ile telif etmek zordur. Ancak bunun, Fâtih&#8217;in hâkimiyetin bölünmezliği ilkesi ile saltanatın intikali usûlünü bağdaştırma düşüncesinden doğmuş olabileceği söylenebilir. Son yıllarda kardeş katli ile ilgili bir doktora tezi hazırlayan Mehmet Akman ise, meselenin şef i değil örfi hukuk çerçevesinde ele alınması gerektiği sonucuna varmıştır (Osmanlı Hukukunda Kardeş Katli Meselesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1995).</p>
<p>70 İnalcık, &#8220;Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü&#8230;&#8221;, s. 91; Mumcu, aynı eser, s. 188.</p>
<p>71 Vasfi Raşid Sevig, kardeş katlinin Bizans&#8217;tan alındığı fikrindedir (Ticaret Kanunu İstanbul 1934, Tarihî Mukaddime, s. VIII). Şeıhil,</p>
<p>72 İbn Kemâl, Tevârîh-i Âl-i Osman, VII. Defter(nşr. Şerafettin Turan), Ankara 1957, s 173.</p>
<p>73 Osman Turan, Tarihî Akışı içinde Din ve Medeniyet, İstanbul 1980, s. 50 vd.</p>
<p>74 Orhan Bey&#8217;in adaletli olması, İslâm dinini yayması, padişahların asıl gayesinin bu olduğu şeklinde hulâsa edilebilen bu vasiyet için bk, Âşıkpaşazâde, s. 31; Neşri, s. 145.</p>
<p>75 Bu hususta daha fazla bilgi için bk, Ahmed Refik, Padişahlarımızda Din Gayreti ve Vatan Muhabbeti, İstanbul 1332.</p>
<p>76 &#8220;Padişahlar arasında akrabalık yoktur&#8221;. Cem&#8217;in ülkeyi paylaşma teklifine II. Bayezid&#8217;in verdiği cevap (Hoca Sadedditı, II, 10; Cavid Baysun, &#8220;Cem&#8221;, İA, İstanbul 1977, III, 71).</p>
<p>77 Nizâm-ı âlem için oğlunu feda etmekten çekinmeyen Kanuru&#8217;nin bu davranışını, o sıralarda Osmanlı Türkiyesinde bulunan Avusturya elçisi Busbecq: &#8220;Müslümanlar Osmanlı hane danmın varlığı ile ayaktadırlar. Hanedan yıkılırsa din de mahvolur. Bu bakımdan din ve devletin selâmeti için hânedanm bekası evlâddan daha mühimdir&#8221; sözleriyle ifâde eder (Türkiye&#8217;yi Böyle Gördüm, trc. Aysel Kurutluoğlu, İstanbul ts,, s. 42). Keza, Taşlıcalı Yahya da Şehzade Mustafa için yazdığı Mersiye&#8217;nin sonunda; &#8220;İlâhî cennet-i Firdevs ana turag olsun &#8211; Nizâm-ı âlem olan Pâdişâh sağ olsun&#8221; diyerek aynı hususa dikkati çeker (Dîvân, nşr. Mehmet Çavuşoğlu, İstanbul 1977, s. 168).</p>
<p>78 İskendernâme müellifi Ahmedî&#8217;nin de belirttiği gibi, sâdece büyük bir kahraman değil, aynı zamanda manevî sahada da yüce bir mertebe sahibi olan ve tek gayesi, mensubu olduğu İslâm dinine hizmet olup, bu uğurda şehîd olmayı dileyen I. Murad&#8217;ın, oğlu Savcı Bey&#8217;i nefsi için öldürtnıesinin düşünülemeyeceği aşikârdır (Nihad Sami Banarlı, «Niçin öldürürlerdi», Osmanlılar Albümü, İstanbul 1981, s. 25). Murad Hudâvendiğâr&#8217;ın bu niyazı için, bk. Neşıî, Cihannümâ, I, 285-287.</p>
<p>79 XVI. Asırda Yazılmış Anonim Osmanlı Tarihi, (trc. Şerif Baştav), Ankara 1973, s. 118 vd.</p>
<p>80 &#8220;İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden emir ne güzel emir; onu fetheden ordu ne güzel ordudur&#8217; mealindeki meşhur hadîs-i şerif Buhârî&#8217; nin Târîhu&#8217;l-Kebîr&#8217;i: İmam Süyûtî&#8217;nin Camili&#8217;s-sagfr&#8217;i; İmam Ahmed&#8217;in Müsned i; Hâkim&#8217;in Müstedrek&#8217;i ve İbn Hacer el-Askalani&#8217;nin el-İsâbe fî Temyizi&#8217;s-sahâbe gibi makbul eserlerde nakledilmektedir. Metnin usul bakımından tahlili ve kaynaklarının değerlendirilişi için bk. Ali Yardım, &#8220;Fetih Hadisi Üzerinde Bir Araştırma&#8221;, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi XIII/2 (Mart-Nisan), s. 116-123.</p>
<p>81 Târih-i Ebü&#8217;l-fâruk, İstanbul 1328, II, 139. Hayrullah Efendi ise Fatih&#8217;in, babası II. Murad zamanında birkaç defa hal&#8217; hâdisesini nazara alarak, iktidarda tek kalmak için kardeşi Şehzade Ahmed&#8217;i öldürttüğünü yazmaktadır (Târih-i Devlet-i Aliyye, İstanbul 1271, VIII, 53).</p>
<p>82 Zorzo Dolfin, Fâtih ve İstanbul, s. 26.</p>
<p>83 İnalcık, M, VII, 514.</p>
<p>84 Tevârih-i Âl-i Osman, VII. Defter, s. 545. &#8220;Fâtih, daha şehzadeliğinde cihangirlik emelinde idî&#8217; (Tarih-i Sâf, s. 53); Bedâyiü &#8216;l-vekâyi&#8217;de ise Fatih&#8217; in ağzından: &#8220;Bu hânedânın maksad-ı a&#8217;lâsı i&#8217;lâ-yı kelimetu&#8217;llahdır&#8217; (197b) denilmektedir,</p>
<p>85 Âşıkpaşazâde, s.159-160; İbn Kemal, aynı eser, s. 195-196; Hammer, aynı eser (Ata Bey), III, 339</p>
<p>86 Tarih-i Sultan Mehmed Hân-ı Sânî(trc. Karolidi), TOEM ilâvesi, İstanbul 1328, s. 17.</p>
<p>87 Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, &#8220;Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat&#8221;, Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 157. &#8220;Osmanlı İmparatorluğu, siyâsî ve hukukî yapısı bakımından istibdâd, zulüm ve keyfîliği kabul etmeyen İslâm prensiplerine dayalı ve meşvereti emreden bu dînin ilkeleriyle çevrelenmiş bir devlettir. Bu bakımdan kısmî bir demokratik niteliğe sahip bu devletin başında bulunan hükümdarın her zaman hal&#8217; edilebileceği, yetkilerinin sınırsız olmadığının açık deliüdif (Recai G. Okandan, Âmme Hukukumuzun Anahatları, Birinci Kitap, Osmanlı Devletinin Kuruluşundan Yıkılışına Kadar, İstanbul 1977, s. 15-16).</p>
<p>88 Osman Turan, Tarihî Akışı İçinde&#8230;, s. 12.</p>
<p>89 Vasfı Raşid Sevig, Ticaret Kanunu Şerhi I, mukaddime s. VIII- IX.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-icin-kardes-katli-meselesi/">Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-icin-kardes-katli-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmail Hami Danışmend &#8211; Tarihi Hakikatler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2017 13:26:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hami DanışmendAtalarımızın Teknik Kudreti]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Fethinde Eski Türk Tekniğinin Rolü]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Tarihi;Vahşetler Vahşeti]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'ya Türklerden Geçen Mendil]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans'ın Aşağılık Duygusu]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyayı İmrendiren Eski Türk Adliyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim Taklitçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Sultanın Yıldırım Bayezid'e Verdiği Ders]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Avrupa'da Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Avrupa'da Yamyamlık]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Türklerde Savaş Adaleti ve Düşman Pakları]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih'in İstikbâli Gören Siyasî Basireti]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih'in Dilenci Kardeşi]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrı Tabiî Dinlere Karşı Tabiî Din]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun Karşısında Kanunî]]></category>
		<category><![CDATA[Kanunî'nin "Kanunnâme"sine Göre Pezevenklik Cezası]]></category>
		<category><![CDATA[Mazi Düşmanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Medenî Seviye Farkı]]></category>
		<category><![CDATA[Mikrop Ne Zaman Keşfedilmiştir ve Kâşifi Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Milletlerin Saadetlerini Temin Eden Şey Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ne İdik Ne Olduk?]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'ye Rehin Verilen Fransız Donanması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15981</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atalarımızın Teknik Kudreti Biz bugün bütün malzemeleriyle makinalarını Avrupa’dan getirttiğimiz bir iki araba vapu­runu birkaç yıl uğraştıktan sonra yalnız tekne olarak yapmayı başardığımız için gururlanıyoruz! Hâlbuki atalarımız Haliç tersanesinde ve yalnız bir kış mevsimi içinde her türlü levazımı, toplan ve bütün teçhizatıyla beraber büyük bir donanma yapmadaki çok ve hatta örneği görülmemiş teknik kudretleriyle bütün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/">İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/4-108/" rel="attachment wp-att-15985"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15985" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/4-108.jpg" alt="" width="218" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/4-108.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/4-108-210x300.jpg 210w" sizes="(max-width: 218px) 100vw, 218px" /></a></p>
<p><strong>Atalarımızın Teknik Kudreti</strong></p>
<p>Biz bugün bütün malzemeleriyle makinalarını Avrupa’dan getirttiğimiz bir iki araba vapu­runu birkaç yıl uğraştıktan sonra yalnız tekne olarak yapmayı başardığımız için gururlanıyoruz! Hâlbuki atalarımız Haliç tersanesinde ve yalnız bir kış mevsimi içinde her türlü levazımı, toplan ve bütün teçhizatıyla beraber büyük bir donanma yapmadaki çok ve hatta örneği görülmemiş teknik kudretleriyle bütün dünyaya ün salmışlardı. Hem Osmanlı, hem Batı kaynaklarında bunun birçok örneklerini bulabiliriz: Meselâ Yavuz devrinin 1519 yılı kış mevsiminde Haliç tersanesi şimdiki tabiriyle “seri hâlinde” inşaata girişerek 150 gemiden oluşan büyük bir donanma yapmıştır. Bu zırhlı kadırgaların bazıları yedi yüz tonluktur. Kanunî devrinin 1534 yılı kış mevsiminde yapılan 61 gemilik sür’atli donanma da o yılın 1 Ağustos cumartesi günü Barbaros’un komutasında Tunus seferine hareket etmiştir.</p>
<p>Yine Kanunî devrinin 1536- 1537 kış mevsiminde ve altı ay içinde yapılan 280 gemilik muhteşem donanma bütün Avrupa’nın gözlerini kamaştırmış bir teknik harikasıdır. Ertesi kış 150 gemilik bir donanma daha yapılıvermiştir!</p>
<p>İkinci Selim devrinde de böyle bir harika vardır: 1571 yılı 21 Ekim pazar gününden 1572 yılı 17 Şubat pazar gününe kadar 120 gün içinde, yani tam dört ayda 158 gemilik bir donanma yapılmıştır. Bu sayılar, çağdaş bir kaynak olan “Selânikî” tarihine dayandığımız için, tamamıyla doğrudur. O muhteşem donanmanın özellikle sekiz gemisi, o zamana kadar eşi görülmemiş derece­lerdeki büyüklükleriyle Avrupa Hristiyanlığını korkular içinde bırakmış teknik eserlerdir. Herhâlde onaltıncı yüzyıl, askerî kudretimiz gibi tekniğimizin de en çok gelişmiş olduğu devirlerdir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;316</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gayrı Tabiî Dinlere Karşı Tabiî Din</strong></p>
<p>İslâmiyet, yeryüzünde mevcut yegâne tabiî dindir: Yani Allah’ın yarattığı tabiatın kanunlarını yalnız İslâmiyet ifâde etmektedir. Çünkü tabiatta olduğu gibi İslâmiyet’te de hem şiddet, hem şefkat vardır. Buna mukabil, “bir yüzüne bir tokat vurana öteki yüzünü de uzat” diyen Hristiyanlık yalnız şefkat tavsiye eden menfî ve gayri tabiî bir din olduğu için, hiçbir zaman tamamıyla tatbik edile­memiştir ve edilmesine imkân ve ihtimâl yoktur.</p>
<p>İşte bundan dolayı Hristiyanlar o şefkat esasına rağmen daima şiddet yoluna saparak taassup ve menfâat muharebeleri açmışlar ve bu harplerde yamyamlığa varıncaya kadar her türlü vahşetleri mütemadiyen irtikâp etmişlerdir. Meselâ, güya “İncil” ve Haznet-i İsa namına İslâmiyet’e karşı giriştikleri Haçlı seferlerinin birincisinde Pierre L’Ermite’in idare ettiği haçlı askerler milâdın 1096 tarihinde İznik civarında ele geçirdikleri Müs­lüman Türk çocuklarım pişirip yedikleri için Türk ordusu tarafından kamilen yok edildikleri gibi, 1097- 1098 tarihinde de Antakya’yı muhasara eden diğer haçlı ordusu mezarlarından çıkardığı şehit cenazelerini yemek suretiyle en vahşiyane ve en canavarca yamyamlıktan utanmayacak kadar alçaklık etmiştir! Aynı facia, aynı tarihteki “Maame” muhasarasında da tekrar edilmiştir!&#8230;</p>
<p>Avrupa’nın şefkat esasına dayanan Hristiyan âleminde asırlarca insanı dörde bölme, çaıka bağlayıp parçalama, diri gömme, üstüne duvar örme, kamım deşme, gözlerini oyma ve her şekilde diri diri yakma cezalan 18’inci asra kadar sürmüş ve hatta ateşle yakma cezası 19’uncu asırda bile tatbik edilmiştir! Meşhur Voltaire, papalığın azamet devrinde şefkatli kiliseye kurban edilen insanların sayısını on milyon gösterir! Nihayet bu asrın ikinci cihan harbinde bile muhtelif Avrupa Hristiyan milletleriyle Bolşeviklerin irtikap ettikleri müthiş facialar da bütün dünyaca malumdur Şefkatçi Hristiyan dini işte böyle tatbikine imkân olmayan gayri tabiî bir dindir.</p>
<p>Yahudilik de yalnız şiddet dini olduğu için gayri tabiîdir Meselâ Yahudiler gibi Hristiyanların da kabul ettikleri “Ahd-i Atik”in “Huruç = Eksode” kitabının ikinci faslının 12’nci fıkrasında Hazret-i Musa gizlice adam öldürmüş gaddar ve zalim bir katil ve canî şeklinde tasvir edilmekte ve üçüncü faslın 21 ve 22’nci fıkralarında da Allah’ın Beni İsrail’e hırsızlık ve dolandırıcılık tavsiye ettiğinden bahsolunmaktadır!&#8230;</p>
<p>İslâmiyet, bütün bu gayri tabiî ve gayri İnsanî esaslardan tamamıyla münezzeh bir şefkat, adalet ve kuvvet dinidir ve böyle olduğu da Hristiyanlığın podrumlarıy la engizisyonlarına mukabil Müslüman topraklarındaki Hristiyan, Yahudi ve saire ekalliyetlerini on dört asırdır her türlü iha­netlerine rağmen vicdan hürriyeti ve insanlık haklan içinde yaşatmış olmasıyla sabittir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;340</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;ye Rehin Verilen Fransız Donanması</strong></p>
<p>Bu emsalsiz rehin Kanunî devrindedir ve 1553 yılı 1 Şubat Çarşamba günü İstanbul&#8217;da imza­lanan bir himaye antlaşması gereğince Fransa&#8217;nın Türkiye’ye vereceği tazminata karşılık Fransız donanması Türklere rehin edilmiştir.</p>
<p>Meşhur Almanya İmparatoru ve Ispanya Kralı Charles Quint’e karşı Kanunî Sultan Süleyman’ın himayesi altında olan Fransa Kralı Birinci François 1547 yılı 31 Mart Perşembe günü ölmüş ve o tarihte yerine geçen oğlu Henri II hem Almanlarla mücadele, hem Türklerden yardım isteme siyasetlerine babasından vâris olmuştur, işte bundan dolayı İstanbul’daki Fransa Sefiri d’Aramont yeni bir antlaşma imzalamaya çalışmış ve nihayet yukarıda tarihîni belirttiğimiz gün İstanbul’da imza edilen himaye antlaşması gereğince Fransa Devleti o zamana kadar gördüğü yardımlar karşılığında Türk Hâzinesine 300.000 altın tazminat vermeyi kabul edip bu borcun ödenmesine kadar harp gemilerini:</p>
<p>“ ..engages en neantissement de la somme precitee, Jusqu’a ce que cette demiere soit payee âl’amiral du Grand- Seigneur”</p>
<p>kaydıyla Türk Donanmasına rehin bırakmıştır! Birçok Fransız kaynaklarının millî hislerle yazmadıkları bu rehinli himaye antlaşmasının imzasından dört buçuk ay sonra, yani 1553 yılının 15 Haziran Perşembe günü Türk tarihinin en büyük denizcilerinden Tuıgut Reis işte o Fransız donanmasını da emrine alarak Fransa’yı korumak için Akdeniz seferine çıkmıştır. Sonraları geri­leme devrimizden istifade ederek Türkiye’ye karşı hemen her vaziyette cephe almış olan Fransa, işte böyle bir Fransa’dır!</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;355</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Emir Sultanın Yıldırım Bayezid&#8217;e Verdiği Ders</strong></p>
<p>Büyük mutasavvıf Emir Sultan’ın asıl adı Şemsüddin Muhammed’dir: Emîr Sultan lakaptır. Buhara’da doğmuş olduğu için Şemsüddin Buharî ve Buharalı Emîr Efendi şekillerinde de anılır, öğrenimini ülkesinde tamamladıktan sonra Anadolu’ya göç edip Bursa’da yerleşmiş ve büyük İlmî, temiz ve yüksek ahlâkiyle halkın, devlet adamlarının ve hattâ padişahların saygı ve sevgisini kazanmıştır. Babasının adı Ali’dir. Tasavvufta “Halvetiyye” şubelerinden “Nuru Bahşiyye” tari­katının en büyük kişilerinden sayılır. Çevresine birçok müritler toplanmış ve tarikatı kendisinden sonra da devam etmiştir.</p>
<p>Bununla beraber Bursa’daki asıl büyük rolü müderrisliğinde gösterilir: Birçok öğrenci yetiştirmiş ve özellikle halk üzerindeki telkinleriyle o devrin ahlâkını ıslah etmekte büyük bir rol oynamıştır. Çünkü Yıldırım Bayezid devrinde tarihçilerin çok şikâyet ettikleri bir ahlâk buhranı vardır. Devlet erkânı ve hattâ padişah içki ve sefahat âlemlerine dalmış, Balkan unsurlarının ve özellikle Bizans’ın bozuk ahlâkı Osmanlı kanalından geçerek Anadolu’ya kadar aksetmeye başlamıştır. Emir Sultan’ın hayırlı tesirleri işte bu devre tesadüf eder. Herkesin saygısını kazanmış olan bu büyük adam bir taraftan halkı aydınlatmaya çalışmakla beraber, bir taraftan da halka örnek olan hükümetle sarayın ahlâkına karşı cephe almış ve hattâ Yıldırım Bayezid’a bile çok acı sözler söylemekten çekinmemiştir. Meselâ Hicretin 802 ve Milâdın 1400 tarihinde Ulu Cami inşaatı tamamlanınca, kendisine fikrini soran ve tabiî takdir sözleri bekleyen Yıldırım’a:</p>
<p>&#8211;     Bu camiin her köşesine kendiniz için bir meyhane yaptırırsanız hiçbir eksiği kalmaz!</p>
<p>dediği meşhurdur. Bu söze hayret eden Padişah “Beytullah’ın etrafına nasıl olup da meyhane</p>
<p>kurulabileceğini” sorunca büyük mürşidin:</p>
<p>&#8211;     Asıl Beytullah, Allahın yaptığı insan vücududur. Sen onu meyhane hâline getirmekten utanmıyorsun da kendi yaptığın</p>
<p>binanın etrafına meyhaneler dizdirmekten mi utanıyorsun?</p>
<p>Tarzında bir cevap verdiği rivayet edilir. Herhâlde Yıldırım Bayezid’in kendini toparlamasında ve özellikle o zaman henüz olgunlaşma devrine girmiş olan adliyenin ıslahına önem vermesinde gerek bu büyük adamın, gerek Osmanlı tarihînde ilk Şeyhülislâm sayılan meşhur Bursa Kadısı Şemseddin Fenarî’nin büyük ve hayırlı tesirleri olduğu gerçektir. Tabiî bu durumda Emir Sultan’ın en nurlu cephesi, ahlâk savaşçılığında gösterilebilir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;575</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih&#8217;in Dilenci Kardeşi</strong></p>
<p>Taşköprülüzade Mehmed Kemaleddin Efendi’nin “TUhfetü&#8217;l- Ahbab&#8221; yahut &#8220;Tarih-i Sûf&#8217; adındaki eserinin birinci cüzünün 128712 İstanbul tab’ının 57 &#8211; 58’inci sayfalarında Fatih Sultan Mehmed’in hazır cevaplığını gösteren çok hoş bir menkıbe nakledilir: Hem kıssa, hem hisse sayı­labilecek olan bu tatlı menkıbeye göre İstanbul Fatihi bir gün atına binip ava çıkarken, birdenbire karşısına bir dilenci dikilip yana yakıla dilenmeye başlamış; Fatih de cebinden bir altın çıkarıp herife ihsan etmiş, işte bunun üzerine küçük bir kıyamet kopmuş; bir altını az gören dilenci:</p>
<p>&#8211;     Padişahım, ben senin kardeşin olduğum hâlde nasıl oluyor da sen bana tek bir altın verirsin? Şu hareketin insafa sığar mı?</p>
<p>diye feryad ve figana başlamış! Bunun üzerine Fatih atının dizginini çekip durmuş ve dilenciyi yanına çağırıp sormuş:</p>
<p>&#8211;     Bu nasıl söz böyle: Sen benim kardeşim olduğunu nasıl iddia edebilirsin?</p>
<p>Dilenci de hemen cevabım dayamış:</p>
<p>Bu ne gaflettir padişahım? Nasıl olur da sen benim kardeşim olduğunu bilmezsin? Hiç öyle şey mi olur?</p>
<p>Hayretler içinde kalan Fatih Sultan Mehmet sualini tekrara mecbur olup kardeşliğin sırrını öğrenmekte ısrar edince, nihayet cesur dilenciden şu cevabı almış:</p>
<p>&#8211;     Padişahım, ikimiz de Adem babamızın oğullan değil miyiz?</p>
<p>Bu cevaptan çok hoşlanan Doğu Roma fatihi de şöyle mukabele etmiş:</p>
<p>&#8211;     Eğer öteki kardeşlerimiz de haber alacak olurlarsa, senin hissene bu bir altın bile düşmez!</p>
<p>Bununla beraber, nesep birliği çok hoşuna gittiği için, cömert Fatih dilenci kardeşine birçok altınlar daha vermiş&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;46</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Avrupa&#8217;da Yamyamlık</strong></p>
<p>İnsan eti yemeyi yalnız Afrika’nın yamyam kabilelerine münhasır bir âdet zannetmemeli-dir. Eski Avrupalıların da birçok yamyamlık menkıbeleri vardır! Meselâ haçlıların bazı müşkil vaziyetlerde yamyamlık ettikleri ve Türk şehitlerinin cesetlerini yedikleri tarihî vesikalarla sabit bir hakikattir. Fakat asıl mühim olanı, Avrupalıların Avrupa’daki yamyamlıklarıdır. Bu hususta küçük bir fikir vermek için meşhur tarihçi Profesör Ch. Seignobos’un “Le Moyen Age ” ismindeki eserinin 1907’de Paris’te neşrolunan üçüncü tab’ının 237 I 238’inci sayfalarından aldığımız şu fikrayı nakletmekle iktifa ediyoruz:</p>
<p>“Uzun sürmüş yağmurlardan dolayı 1026 tarihinde zuhur eden büyük kıtlıkta açlıktan o ka­dar çok insan ölmüştür ki büyük çukurlar kazılıp yüzlercesi birden içlerine atılmıştır. Aç kimseler bu cesetleri o çukurlardan çıkarıp yiyorlardı. Diğer bazı kimseler de yollarda yolculara taarruz ediyorlar ve yahut bir yumurta veya bir elma gösterip yanlarına çektikleri çocukları boğazlayıp karınlarım doyuruyorlardı. Adamın biri Toumus pazarında satmak üzere pişmiş insan eti götürmek cür’etini gösterdi; fakat yakalandı ve yakıldı. Bir başkası geceleyin gidip toprağa gömülmüş eti çıkanp yedi, fakat o da yakıldı.</p>
<p>Mâcon civarındaki bir ormanda tek başına bir kilise vardı ve oraya haç için giderlerdi. Adamın biri o civara yerleşip bir kulübede yaşamaya başladı, gelip geçenleri kulübesine kabul ettikten sonra öldürüp etlerini yiyordu. Günün birinde dinlenmek için içeri giren bir kimse kulübenin köşelerinde erkek, kadın ve çocuk kafalan gördü ve bunun üzerine oradan kaçmaya muvaffak olarak Mâcon’a gidip gördüğü şeyleri haber verdi.</p>
<p>Kulübede etleri yenilmiş 48 erkek başı bulundu. Bunun üzerine herif Mâcon’a getirilip bir kazığa bağlanarak yakıldı.” Bu tarihî levhalar karşısında herhâlde Avrupalıların Afrika yamyamlarını ayıplamaya pek hakları olmasa gerek&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;51</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Türklerde Savaş Adaleti ve Düşman Pakları</strong></p>
<p>Birinci ve ikinci dünya savaşlarında Avrupa devletlerinin irtikâp ettikleri gaddarlıklarla vah­şetler batı barbarlığının şu yirminci yüzyılda bile eski devirlerden farksız ve hatta beter olduğunu ispat etmiş olmasına karşılık, eski Türklerin sav</p>
<p>aş adaletiyle düşman haklarına saygıları bütün insanlığı uyandırması gereken ulvî bir ibret levhası demektir. Şanlı atalarımız bu hukukî durumu kanunî hükümlerle de te’yid etmişlerdir; meselâ “Kanunnâme-i Âl-i Osman”ın 132949 İstanbul baskısının 6’ncı sayfasında tarlalara girip ekinleri çiğnemek ve hatta hayvanlara çiğnetmek dayak ve para cezalan ile karşılanır:</p>
<p>(&#8230;ve eğer bir kişinin atı ya katın ve öküzü, ya himarı ekine girerse davar başına beş çomak vurup beşer akçe cerime alma” şeklinde çeşitli maddeler vardır. Fakat bu hafif cerimenin yalnız sulh zamanlarına ait olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kanunî’nin çeşitli seferlerine ait ruznâmelerde savaş zamanlarında halkın malına ve tarlasına zarar veren ordu mensuplarının hemen idam edildik­leri görülmektedir.</p>
<p>Meselâ “Münşeat-i Feridun Bey”in 127450 İstanbul baskısının birinci cildinin 554’üncü sayfasındaki kayda göre, 1526 Macar seferinde ordu Meriç boylarından geçerken 10 Mayıs perşembe günü “atı ekine girdiği için bir herifin boynu vurulmuş” olduğu gibi, aynı cildin 568’inci sayfasındaki kayda göre de 1529 Viyana seferinde Türk ordusu Belgrad’ın ötesinde Eski Hisarlık mevkiine geldiği zaman 20 Temmuz sah günü “atı tarlaya girdiği için bir sipahinin boynu vurulmuştur!” Bu örneklerde suça nispetle cezanın şiddetli olması, savaş hâlinin meydana getirdiği olağanüstü durumdan ötürüdür. Hatta bu kadar adalet karşısında bazı düşman kalelerinin savun­masız teslim oldukları hakkkında bile birçok söylentiler vardır. Bu eski Türk adaletiyle medenî ve insanı seyivesinden çok uzak olan bugünkü kan dökücü batı uygarlığının sakın suratına tükürmeyin. Yazık olur, tükürüğünüz kirlenir!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;144-145</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kır, Al!</strong></p>
<p>Fatih denilince genellikle yalnız İstanbul Fethi akla gelir ve o büyük dâhinin diğer fetihleri hemen hiç hatırlanmaz. Hâlbuki Osmanlı kaynaklarında “Ebu’l-fetih = Fetihler babası” unvanıy­la de anılan Sultan Mehmed irili ufaklı on yedi devlet fethetmiştir. Bunların beşi İslâm, on ikisi Hristiyan devletidir. Bu on yedi devletin ikisi imparatorluk, dördü Krallık, altısı Prenslik, beşi de Dukalıktır.</p>
<p>Milliyetlere göre sıralandığı takdirde Fatih’in dört İtalyan, üç Rum, dört Türk, üç İslav, bir Tatar, bir Ulah ve bir de Arnavut ülkesi fethetmiş olduğu anlaşılır.</p>
<p>Tarih sırası itibarıyla 1453 de Bizans imparatorluğu, 1456’da Meriç nehrinin Ege Denizine döküldüğü noktadaki Enez Ceneviz Dukalığını, 1458’de Atina İtalyan Dukalığını, 1459’da Sırbistan Krallığını, 1460’da Mora despotluğunu, 1461’de Trabzon Rum imparatorluğunu, 1461 &#8211; 1462’de Candaroğulları Beyliğini yani Kastamonu bölgesindeki Isfendiyar Oğullan Devletini, 1462’de Eflâk Prensliğini, yine aynı tarihte Midilli Ceneviz Dukalığım, 1463’de Bosna Krallığım, 1466’da bir krallık durumunda bulunan Karaman Türk Devletini, 1471’de Alaiyye Beyliğini, 1475’de bir Krallık olan Kırım Hanlığım, 1478 &#8211; 1479’da Arnavutluk ülkesini, 1479’da Gümüşhane bölgesindeki Torul- Turul Türk Beyliğini, yine aynı tarihte Yunan adalarından Zanta ve saire Dukalığını ve son olarak 1480’de Hersek Dukalığını almış ve memleketine bağlamıştır. Bunlardan başka Dulgadır- Zülkadir beyliği ile Buğdan Prensliğini de nüfuz ve hâkimiyeti altına almıştır.</p>
<p>Bütün bu irili ufaklı, bağımsız ve yan bağımsız deniz ve kara devletlerinden başka Cenevizlerin Galata, Amasra ve kuzey Karadeniz sömürgeleriyle başta Eğriboz &#8211; Ağriboz olmak üzere,Marmara’daki kızıl adalarla Linini, Taşoz, Semendirek, Imfoz ve saire gibi Marmara ve Ege adalan da Fatih tarafından alınmışlardır. Ayrıca sıralanabilecek birçok kalelerle şehirler ve Otranto böl­gesi gibi sömürgeler bu hesabın içinde değillerdir. Bunlardan başka Fatih’in ülkelerini tamamıyla zaptetmemek şartıyla yendiği devletlerin en önemlileri Ak- koyunlu İmparatorluğu, Venedik ve Ceneviz Cumhuriyetleri, Macaristan ve Napoli Krallıklarıdır.</p>
<p>Bütün Balkan yarımadasını Türk egemenliğine sokan, Karadeniz’i bir Türk gölü hâline getiren ve boğazlar hâkimiyetini tamamlayıp Çanakkale ve İstanbul boğazlarım kapatan da Fatih’dir. Herhalde Fatih Sultan Mehmed Osmanlı Devleti’nin değil, fakat Osmanlı imparatorluğumun kumcusudur. Şanlı Fatih’in bu göz kamaştırıcı fetihleri hakkında çok güzel bir şakası vardır: Onun zamanında 1460- 1461 tarihinden 1480 yılına kadar yaklaşık yirmi yıl meşihat = şeyhülislâmlık makamında bulunmuş olan ünlü din âlimlerinden Şeyhülislâm Molla Hüsrev bir toplantıda kendisine o büyük zaferlerinden hayranlıkla söz edince, Fatih de Avrupa, Asya ve adalar fetihlerinin sebebini işte şöyle bir kelime oyunu ile açıklamış:</p>
<p>Gâvurlar hükümdara “kral” diyorlar. Hocam: Yani evvelâ “kır”, sonra “al!” demiş oluyorlar. Ben de işte ondan dolayı hem ordularım kırdım,&#8217;hem ülkelerim aldım ve hepsine Kral oldum!-.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;155-156</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih&#8217;in İstikbâli Gören Siyasî Basireti</strong></p>
<p>Askerlik tarihinin en parlak simalarından olan Fatih Sultan Mehmed, dış siyaset bakımından da onbeşinci yüzyılın en büyük adamıdır. Son Bizans İmparatoru Konstantinos Paleologos’un Türklere karşı Kaîoliklerden yardım umarak birleştirmiş olduğu doğu ve batı kiliselerini İstanbul fethi üzerine hemen birbirinden ayırıp doğu Hristiyanlığını batıya karşı koruması, Ortodoks milletlerin katolik idaresinde mezheplerini kaybetmektense, Türk hâkimiyetinde din ve mezhep özgürlüğüne sahip olarak yaşamayı tercih etmelerine sebep olmuş ve meselâ Sırbistan, kuzey Yunanistan ve Mora işte bundan dolayı Osmanlı idaresini katolik Macar ve İtalyan hâkimiyetlerine tercih etmiştir.</p>
<p>O sırada henüz bir Moskova Prensliğinden ibaret olan Rus Çarlığının ileride Osmanlı Devleti için ne büyük bir tehlike olabileceğini daha o zamandan anlayan Fatih’in Kırım Hanlığını hâkimiyet altına alması, kuzey Karadeniz’deki Ceneviz sömürgelerini işgal ettirmesi ve diğer birtakım tedbirler alması da ancak yüzyılları aşmış bir uzağı görebilme ile açıklanabilir.</p>
<p>İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının tahkimi ile bu iki geçidin muhafızlığını Türk ordusuna bırakması da geleceği ne kadar açıkça görmüş olduğunu gösteren en mühim ve en kesin deliller­dendir. Onu daima rahmet ve minnetle anmak Türklüğün millî ve tarihî görevlerindendir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;159</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Avrupa&#8217;ya Türklerden Geçen Mendil</strong></p>
<p>Bugün lüzumundan çok fazla imrendiğimiz Avrupa’nın ibtidailikten, barbarlıktan ve pislikten kurtulup medenileşmeye başlaması ancak ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren tahakkuk edebilmiş bir durumdur. Eski Avrupa’da hela olmadığı için oturak âlemleri yapılarak lâzımlık üstüne misafir kabul edilir, düğünlerde açık zifaflar tertip olunur ve mendil olmadığı için, burunlar parmaklarla sıkılıp yerlere ve salonlarda halıların üstüne sümükler fırlatılırdı.</p>
<p>Eski Türklerden Avrupa’ya en geç ve en güç geçebilen şey, bizim için en basit şey olan mendildir. Fransız Montandon, Alman Von le Coq, Rus Barthold ve saire gibi âlimler burun mendilinin Avrupa’ya ancak onaltıncı yüzyılda Venedik yolu ile geçebildiğinde müttefiktirler. Orta Asya Türklerinin “Ulatu = mendil” kullan­dıktan Türkistan fresklerinden başka Kâşgarh Mahmud’un “Divarı-ı Lügati’t- Türk”6ski kaydıyla ve onbirinci yüzyılda Anadolu’ya yerleşip bugünkü Türkiye devletini kuran Oğuz Türklerinin de mendilsiz olmadıkları Selçuknâme’lerle sabit olduğu hâlde, bu kadar basit ve zarurî bir şeyin o teiniz Anadolu’dan pis Avrupa’ya tam beş yüz yılda, yani İstanbul’un Fethinden bir yüzyıl kadar sonra geçebilmiş olması pek şaşılmayacak bir şey olmasa gerektir. Herhâlde bunun başlıca sebebi, pisliğe alışmış olan batı Hristiyanlığının öyle şeylerle ilgisizliğinden ibaret olmalıdır.71(*).</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;169</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ne İdik, Ne Olduk?</strong></p>
<p>1872 de İstanbul&#8217;a gelip incelemelerde bulunmuş olan Fransız yazarlarından Paul Eudel, &#8220;Conskmtînople, Smyme etAthenes ” adı ile 1885 de yayınlanan incelemesinde tanık olduğu birçok hakikatleri samimiyetle ifade ve tasvir etmiştir. Meselâ 190 inci sayfasında şu heyecanlı kayda rastlanır &#8216;insana heyecan veren ulvi bir âdet gereğince camiler, seyahate çıkacak kimselerin her türlü ticari seneden ve eshamıyla kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakmalarına her zaman amade bulunur. En eski devirlerden beri hiçbir zaman bu emanetlerden herhangi bir şey çalınmış olduğu görülmemiştir. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını söyleyemem!”</p>
<p>Çöküş devrimize rastlayan ondokuzuncu yüzyılda bile biz işte böyle idik. Ama bugün cami­lerimizin halılarım, levhaların”, Kur’ânlarını ve hatta onlarla da yetinmeyerek kubbe kurşunlarını bile aşırıyoruz!</p>
<p>Ne kök, ne olduk? Dün işte öyle idik, bugün de Batıya imrene imrene işte böyle batıcı olduk!-</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;180</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstanbul&#8217;un Fethinde Eski Türk Tekniğinin Rolü</strong></p>
<p>Doğu Roma’nın fethinde Türk ordusu kadar eski Türk tekniğinin de rolü vardır; Avrupa’ya örnek olan bu yüksek tekniğin kuşatma sırasındaki harikaları şöyle sıralanabilir.</p>
<p><strong>1-</strong>   O zamana kadar dünyanın bilmediği büyük topların balistik hesaplarını bizzat Fatih yapmış ve o toplar işte bu sayede dökülüp İstanbul önlerine getirilmiştir: Bu noktayı son Bizans kaynaklan da te’yid etmektedir. Kuşatma sırasında surların çeşitli yerlerinde işte o sayede gedikler açılabilmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>2-</strong>   Boğazdan Haliç’e karadan geçirildiği söylenen donanma hakikatte Haliç sahilinin iç taraflarında yapıldıktan sonra denize indirilmiştir: Kuşatma sırasında ve az zamanda öyle bir donanma yapabilmek için gerekli teknik kudretin tahmini herhâlde pek güç olmasa gerektir.</p>
<p><strong> </strong><strong>3-   </strong> O sırada Cenevizlerin elinde bulunan Galata’nın üstünden aşırma atışı yapabilmek için yine Fatih tarafından icat edilmiş olan havan toplan da kuşatma sırasında dökülmüş ve Haliç’teki Bizans donanması işte o sayede bombardıman edilmiştir: Eski Türk tekniğinin bu harikası bugün hâlâ bütün ordularda kullanılmaktadır.</p>
<p><strong> </strong><strong>4-</strong>   Haliç’te bir gün içinde bir müstahkem köprü kurulmuştur: Gemilerin karadan Haliç’e indirilmesinden bir gün sonra, 1453 yılı 23 Nisan pazartesi günü Kumbarahane ile Defterdar iske­lesi arasında yapılan ve eski Türk tekniğinin en mükemmel eserlerinden sayılan bu büyük köprü düşman ateşi altında şaşılacak bir sürat ve başarı ile kurulmuştur. Yaklaşık altı metre genişliğinde olan bu müstahkem köprü için binden fazla duba kullanıldığından söz edilir. Dubaların üstüne demir çengellerle kalaslar tespit edilmiş ve onların üzerlerine de döşeme tahtaları kaplanarak çok muntazam ve sağlam bir köprü vücuda getirilmiştir.</p>
<p>Bu müstahkem köprünün iki yanına tespit edilen dumbazlara toplar yerleştirildiği gibi, karadan indirilen gemilerden bazıları da buraya çekilmiş ve işte bu suretle o zamanki Haliç surunun en alçak ve en zayıf noktası dövülmeye başlayarak İstanbul kuşatmasının ikinci cephesi de eski Türklerin (Liman / Limon Denizi) dedikleri Haliç’te açılmıştır: O günden itibaren Bizanslılar arka surlardaki askerlerinin bir kısmını işte bu yeni cepheye çekmek zorunda kalmışlardır! Bu harikanın bir günde ve düşman ateşi altında yapılıvermiş olması herhâlde bugünkü Türk tekniğini derin derin düşündürecek bir konu olsa gerektir!..</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;204</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bizans&#8217;ın Aşağılık Duygusu</strong></p>
<p>1071 ’deki Malazgirt savaşından biraz sonra başlayan Anadolu fethi 1073’de Türk ordularının Üsküdar sahillerine dayanmasıyla sonuçlanmış, bugünkü Türkiye Devleti işte o zaman kurulmuş ve o tarihten Fatih’in 1453’deki İstanbul Fethine kadar dört yüz yıla yaklaşan uzun bir devir, Bizanslıların günden güne artan Türk hayranlığı ile geçmiştir.</p>
<p>Son Bizans kaynaklarında bile birçok delilleri bulunan bu ezici ve başdöndürücü hayranlık, Türk şevket ve kudretiyle adaletine imrenmekle başladığı için, birçok eski Türk özelliklerinin taklidiyle sonuçlanmış ve bu tarihî mukallitlik nihayet Fatih’in fethini kolaylaştıran bir aşağılık duygusu şeklini almıştır, meselâ kuşatmaya takaddüm eden günlerde ve hatta kuşatma sırasında bile Türk kıyafetini taklit eden Bizans Rumlarından hayretlerle söz edilir. Diğer bir fıkramızda da söylediğimiz gibi, Müslüman- Türk kadınlarını taklit eden rahibeler bile görülmüştür. Son Bizans tarihçilerinden Mihail Dukas, Doğu Roma’nın son yıllarına ait tarihinde kendisinin şahit olduğu bir aşağılık tezahürünü şöyle anlatır:</p>
<p>(Histoire des empereurs Jean, Manuel Jean et Constantin Paleologues, “Cousin” külliyatı, cilt 8, 1685 Paris baskısı, s. 369):</p>
<p>“Hristiyan akideleri içinde yetişmiş bir rahibenin büyük perhizde yalnız et yemekle ve Türk kıyafetine girmekle kalmayıp İslâm Peygamberi için kurban kestirdiğini ve o iğrenç imansızlığını dünyada örneği görülmemiş bir hayâsızlıkla ifşa ve teşhir ettiğini kendi gözlerimle gördüm”.</p>
<p>Ünlü Lamartine, &#8220;Histoire de la Turquie&#8221; adındaki eserinin 1869 Paris baskısının 3. cildinin 215&#8217;inei sayfasında Bizans manastırlarındaki rahibelerden birçoklarının Islâm dinini Batının Katolik mezhebine tercih ettiklerini göstermek için Türk kadın elbisesi giyerek sokaklara fırladıklarından söz etmektedir.</p>
<p>Bizans’ın son yıllarında bu aşağılık hissi Katolik düşmanlığı ile de karışarak o kadar kuvvet­lenmiştir ki, İstanbul’un Türkler tarafından fethini isteyen Ortodokslar bile görülmüştür. Meselâ Jouannin’le Jules van Gaver’in 1848’de Paris’te yayınlanan “Turquie” adındaki Osmanlı tarihinin 73’üncü sayfasında açıklandığına göre, 1448’deki İkinci Kosova Savaşı Vida yenilen ve bizim kaynaklarda Yanko Hünyad denilen Macar Millî Kahramanı Hunyadi Janos’a teselli vermek isteyen bir ihtiyar keşiş “Hnstiyanların felâketleri nihayet bulmak için İstanbul’un Osmanlı hâkimiyetine geçmesi zaruri” olduğundan söz etmiştir. Yukarıda sözü geçen Bizans tarihçilerinden Dukas’ın aynı eserinin 381 ’inci sayfasındaki kayda göre de bu ihtiyar keşişin o ünlü sözü aynen işte şöyledir:</p>
<p>&#8211; Oğlum, şunu bil ki Bızanslılar mahvolmadan Hristiyanlar eski saadetlerine kavuşamaya­caklardır. Onların felâketten kurtulmaları İstanbul’un fethine bağlıdır.</p>
<p>Bazı Türk âdetlerim taklit eden Bizanslılar bile görülmüştür. Özellikle Fetihden önce özel işleri için İstanbul’a gelip giden Tüıklerin birer prens muamelesi gördüklerinden söz edilir. Bizanslıların eski Rumcada “Seigneur” manasına gelen “Afthentis” unvamyla Türklere hitap etmeleri, nihayet bu tazim unvanının “efendi” şeklinde Türkçeleşmesiyle sonuçlanmıştır. Fransızların “Complexe d’inferiorite” dedikleri “aşağılık duygusu” işte böyle milletlerin benliklerini yok eden müthiş bir afettir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;204-205</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medenî Seviye Farkı</strong></p>
<p>İnsanlık haklan bakımından Avrupa tarihî mülevvestir. Önce şunlara bakın:</p>
<p><strong> </strong><strong>1-</strong>   1834 yılma kadar uygulanan bir kanun gereğince Almanya’da bir yıl içinde ancak belli bir miktar Yahudi evlenmek hakkım hâizdi. Yahudilere Hristiyanlarla eşit haklar ancak 1864’de verilmişse de Hitler devrinde tekrar kaldırılmıştır.</p>
<p><strong>2-</strong>   Avusturya’da onsekizinci yüzyılın sonlarına kadar Katolik mezhebinden başka hiçbir mezhebin kiliseleri bulunmasına izin verilmezdi, öteki Hristiyan mezhepleri ancak çan kulesi ve caddeye bakan kapısı olmayan mabetler yaptırabilirlerdi!</p>
<p><strong>3-</strong>   İngiltere’de vicdan özgürlüğü ve din eşitliği ancak 1828 tarihinden başlayarak tamamıyla uygulanmağa girmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong>   Fransa’da Protestanların ana &#8211; baba ve kan &#8211; koca olmak haklan onsekizinci yüzyılın sonlarına doğru tanınmıştır.</p>
<p><strong>5-</strong>   Amerika’da ise Zencilerle Kızılderililer birçok insan haklarından bugün bile yoksundur­lar.</p>
<p>İşte bunlardan da anlaşılacağı gibi Almanya, Avusturya, İngiltere ve Fransa gibi en büyük ve güya en medenî Avrupa memleketlerinde en ilkel insanlık haklarının tanınması onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllardan başlayarak görülmeğe başlamış birtakım yenilikler demektir!&#8230;</p>
<p>Şimdi bütün bunlara karşılık daha onbeşinci yüzyılda Ortodoks mezhebini Katolik taassup ve tahakkümüne karşı resmen himayesi altına almış olan Fatih’in şu muhteşem mazhariyetine bakın: Başka bir fıkramızda da yazdığımız gibi, eski Türk adaletinin Sırp halk türkülerinde bile akisleri kalmıştır. O büyük adalet Sup &#8211; Macar ihtilâflarıyla veraset buhranlarında Supların Türk yönetimini Katolik &#8211; Macar ve Lâtin hâkimiyetlerine tercih etmesiyle sonuçlanmıştır. Sup &#8211; Ma­car ihtilâfının halk destanlarına aksetmiş şekillerine göre, Macar millî kahramanı Hunyadi Janos Sırbistan’a zorla Katolik mezhebini sokmak istediğinden söz ettiği hâlde, Fatih Sultan Mehmed Sup murahhaslarına aksine şöyle bir söz söylemiştir:</p>
<p>&#8211; Nerede bir cami görürseniz, onun yanma hemen bir kilise yaptırabilirsiniz. Hatta duvarları bitişik bile olabilir. Benim dinim işte böyle bir dindir.</p>
<p>Hristiyan &#8211; Avrupa medeniyeti ile Müslüman &#8211; Türk medeniyeti arasında ondokuzuncu ve hatta kısmen yirminci yüzyıla kadar süren seviye farkını anlamak için işte bu noktalan göz önü­ne getirmek yeterlidir. Şunu da unutmamalıdır ki, Avrupalılar buna rağmen yüzyıllarca Türkleri “barbar” saymışlardır!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;282-283</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Avrupa&#8217;da Adalet</strong></p>
<p><strong>1)</strong>   Onsekizinci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’nın her tarafında rastlanan idam şekillerinin başlıcaları şöyle sıralanabilir: Diri diri yakmak, dörde bölmek, çarka bağlayıp ezmek, kazıklamak, suda boğmak, duvara gömmek, diri diri toprağa gömmek, karın deşmek, kaynar suya atmak, kızgın yağda pişirmek, deri yüzmek, ata bağlayıp yerlerde sürüklendirmek ve nihayet lütfen ve merhameten darağacında ipe çekmekle yetinmek! El, dil, burun ve kulak kesmek veyahut gözlere mil çekmek gibi şeyler hafif cezalardandır!&#8230;</p>
<p><strong>2)   </strong> Eski Avrupa’da asılarak idam edilenlerin cesetleri gömülmeyip olduğu yerde çürümeye bırakılırdı. İşte bundan dolayı onaltıncı yüzyılda Almanya’da asılan bir mahkûmun cesedini gece karanlığında darağacından alıp gömmüş olan iki kardeş yakalanıp mahkemeye verilmiş ve hâkimin hükmüyle her ikisinin de gözleri oyulmuştur.</p>
<p><strong>3)</strong>   Onsekizinci yüzyılın başlarında asker kaçaklarının burunları ile kulaklarının kesilmesi hakkında Prusya Hükümeti bir kanun yayınlamıştır!&#8230;</p>
<p><strong>4)</strong>   Onbeşinci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da her on idam mahkûmundan biri “cellât payı” sayılırdı: Cellât hazretleri arzu buyurduğu takdirde o mutlu mahkûmu para karşılığında serbest bırakmak hakkına hâizdi!&#8230;</p>
<p><strong>5)</strong>   Eski Avrupa’da yalnız insanlar değil, hayvanlar da mahkemeye verilip muhakeme edilirdi: Meselâ tarla faresi, çekirge ve Mayıs böceği gibi zararlı hayvancıklar piskoposların gösterdikleri lüzum üzerine ruhanî mahkemelere verilirlerdi! Her hayvan yahut böceğe bir avukat tayin edilir ve her türlü tören ve usulüne tamamıyla uyularak gayet ciddi bir duruşma yapılırdı! Nihayet suçlu hayvanlar hakkında aforoz karan verilir ve ancak işte bu kadar üzerine çekirge yahut fare müca­delesi başlayabilirdi: Bu gibi muhakemelerin zabıtları hâlâ durmaktadır! Hristiyan &#8211; Avrupa&#8217;nın medeniyet tarihi işte böyle bir tarihtir!..</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;284-285</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devrim Taklitçiliği</strong></p>
<p>Her eylülden sonra tam dört ay gözüm takvime iliştikçe sinirlenir ve takvimlere düşman ke­silirim: “Ekim”, “Kasım”, “Aralık”, “Ocak” gibi uydurma adlar bana bir taraftan “bay” ve “bayan” herzelerini, bir taraftan da Fransa’nın ihtilâl takvimini hatırlatır! Bir gün taklitçilikte maskaralık derecesini bulduğumuz için milliyetim adına yüzüm kızarırken ziyaretime gelen eski Millî Eğitim Bakanlarından dostum Hasan Âli Yücel durmadan gülümseyerek bana şu izahatı verdi:</p>
<p>&#8211;     Fransız devrimcileri “mösyö” ve “madam” yerine “Citoyen” ve “Citoyenne” şaklaban­lıklarını icat etmişlerdi: Biz de onlardan geri kalmamak için “bey” ve “hanım” yerine “bay” ve “bayan” demeyi demokratlık ve devrimcilik saydık! Bu kadarla da kalmadık: Fransız ihtilâlcilerinin ay adlarını bile değiştirmiş olduklarına kulaktan dolma bilgimizle az çok vâkıf olduğumuz için, takvimimizin Acemce terkip şeklindeki ay adlarına musallat olursak devrimcilikle birlikte dilcilik ve milliyetçilik de yapmış olacağımıza hükmettik! İşte bu kuruntu ile “teşrin-i evvel” ve “teşrin-i sani” yerine ilk önce “ilk teşrin” ve “son teşrin” dedik: Fakat bunlar Hoca’nın kar helvasına benzediği için kendimiz de beğenmedik. Ondan sonra “birinci teşrin” ve “ikinci teşrin” demeye başladık! Şeytan bizi rahat bırakmadığı için bu kadarla da kalmadık:</p>
<p>Fransız ihtilâl takvimindeki ay adlarının tabiat tahavvülleriyle ilgili olduğunu her nasılsa işitiverdik! 22 Eylül 1792’den 1 Ocak 1806 tarihine kadar 13 yıl, 3 ay, 10 gün uygulanabilen bu gülünç takvimin 22 Eylülden 21 Ekime kadar otuz gün süren ilk ayının üzüm, ikinci ayının pus, üçüncü ayının sis, dördüncü ayının kar, beşinci ayının yağmur, altıncı ayının rüzgâr, yedinci ayının filiz, sekizinci ayının çiçek, dokuzuncu ayının çimen, onuncu ayının hasat, onbirinci ayının hararet ve nihayet onikinci ayının da yemiş mefhumları ile ilgili isimler taşıdığını [gördük]. Fransa’nın 18’inci yüzyıl sonlarında uydurulan bu İhtilâl takvimine hemen hayran oluverdik!</p>
<p>İşte bu hayranlıkla bizim terkip şeklindeki ay adlarını ele aldık. Düşündük, taşındık: Fransızlara nazire olmak üzere “Teşrin-i evvel’e “Ekim” dedik ama ‘Teşrîn-i sani”ye “Kasım” derken millî kültürümüz biraz kıt olduğu için bu adın eski takvimimizde kış mevsiminin 8 Kasım’dan itibaren 179 gün süren bir devresi demek olduğunu düşünemedik! Hele “Kânun-i evvel” karşılığı olarak uyduruverdiğimiz “Aralık” kelimesinin bir manası da “ayakyolu” olduğunu uzun müzakerelere rağmen bir türlü akıl edemedik! Özellikle “Kânun-i sani”ye “Ocak” Fiğimiz zaman “sönmek” ve “yıkılmak” mefhumlarıyla ilgisini hiç hesap edemedik! İşte bundan dolayı menfî ruhlu bazı vatan hainleriyle devrim düşmanı gericilerin ay adlarındaki terkipler tek klime hâline gelip klişeleşmiş olmak itibarıyla değiştirilmelerine gerek olmadığı hakkındaki haklı safsatalarına kulak bile asmadık: Çünkü biz büyük bir takvim devrimi yapmıştık!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;319</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahşetler Vahşeti</strong></p>
<p>Avrupa tarihi bir medeniyet tarihinden çok bir vahşet tarihi sayılabilir: Eski Avrupa&#8217;nın en büyük Devleti olan Roma’ya hangi bakımdan olursa olsun, şöyle bir bakıverseniz tüyleriniz ürperir! Meselâ Romalılar için millî temaşa sanatı demek, “Gladiateurs” çatışmaları demektir: Lâtinceden Fransızcaya geçmiş olan bu “gladiateur” tabiri “kılıçla müsellah adam” yani “kılıçlı” demektir. Bu kılıçlı adamlar “arena” denilen çatışma meydanına girerler ve birbirlerini öldürünceye kadar mücadele ederek seyircileri eğlendirilerdi!</p>
<p>Çeşitli kaynaklarda ve meselâ ünlü Seignobos’un “Histoire de la civilisation ancierıne” adındaki eski medeniyetler tarihinin 1905 Paris baskısının 361 &#8211; 364’üncü sayfalarında açıklandığı gibi, daha Cesar devrinden itibaren 320 çift gladyatörü hep birden çatıştırmak ve kanlarının nasıl döküldüğünü seyretmek millî bir eğlence hâline gel­miştir! Hatta bir gün Cesar her biri beşer yüz piyade ve üçer yüz süvari ile yirmişer filden oluşan iki müfrezeyi de arenada çarpıştırıp büyük bir zevkle seyretmiş ve ettirmiştir! İmparator Auguste bütün ömrü boyunca yalnız on bin kişinin kanını döktürmüş olduğu hâlde, Trajan o miktarı dört ay içinde harcayıvermiştir! Bunlardan yenilen gladyatör hemen ölmediği takdirde, boğazlanması kanun gereğidir!&#8230;</p>
<p>Bazen de mahkûmlar, köleler ve esirler çarpıştırılıp heyecanla seyredilir: Bu gibi çatışmalarda “barbar” denilen yabancı zümrelerin Romalıları eğlendirmek için birbirlerini yok etmeleri medenî bir an’ane hâlini almıştır! Meselâ Constantin devrinde esir edilmiş bir “barbar” ordusunun fertleri arenada birbirleriyle çarpışmaya mecbur edilerek neş’e ile seyredildikten sonra, bir Devlet adamı resmî bir nutuk söyleyerek insanların yok edilmesini halk için bir eğlence hâline getirdiğinden dolayı İmparatora teşekkür etmiştir!&#8230;</p>
<p>Avrupa, Asya ve Afrika&#8217;nın çeşitli milletlerine mensup beyaz ve siyah gladyatörler de kulla­nılmıştır: Bunların renkleriyle ırkları gibi silâhlan da çeşitlidir. Hatta bazı Romalı hür adamlar bile tehlike zevkine kapılarak gönüllü gladyatör olmuşlardır! Birçok Senatörlerin ve hatta İmparator Commode’in bile öyle yaptığı söylenir! Bu vahşet sahneleri yalnız Roma’da değil, İtalya&#8217;nın ve Kuzey Afrika’nın bütün şehirlerinde uygulanmıştır!</p>
<p>O zamanki Romalılar kana susamış bir toplum şeklinde tarif edilir ve o durum bugünkü İs­panyolların boğa güreşlerine karşı gösterdikleri çılgınca ilgi ile karşılaştırılır. Hatta bundan dolayı imparator Marc &#8211; Aurele’in gladyatör çarpışmalarına karşı nedense gösterdiği ilgisizlik bir aralık Romalıları isyana sevk edecek bir etki yapmıştır.</p>
<p>İşte bu vahşi Romalılar kendilerini “medenî” saymışlar ve kendilerinden olmayanlara da “barbar” demişlerdir!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ölüm Oyunu</strong></p>
<p>Avrupa&#8217;nın vahşet tarihinde gladyatör çarpışmalarını andıran kanlı eğlenceler az değildir ve bunların biri de Goluaların işte bu ölüm oyunudur. Andre Boll’un “Theâtre. spectacles et Jetes Populaıres dans l’histoire” adındaki eserinin 1942 Marsilya baskısının 148- 149’uncu sayfalarındaki açıklamaya göre, Golualar bu oyunu yemeklerden sonra eğlenmek için yaparlarmış: İçlerinden hemen bir ip geçirilir ve adamcağız bir ağaca götürülüp asılıverirmiş. Ama asıla- çok keskin bir kılıç bulunurmuş: Eğer ağaca asılır asılmaz işte o kılıçla ipi kesebilirsekurtulur,kesemezse oyuna kurban olur, gidermiş!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;329</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanun Karşısında Kanunî</strong></p>
<p>Onaltıncı asırda Türklerin Akdeniz hâkimiyetini temin eden iki büyük muharebe vardır. Biri Barbaros’un meşhur Preveze Muharebesi, biri de en büyük Osmanlı denizcilerinden Kaptan-i Derya Piyale Paşa’nın 1560 senesi 14 Mayıs sah günü Avrupa’nın iki yüz gemilik Hristiyan müttefikler donanmasına karşı Tunus’la Trablus arasına tesadüf eden Gebeş körfezindeki “Cerbe” adası önlerinde yüz yirmi gemiden ibaret Türk donanmasıyla kazandığı büyük muharebedir. Bu parlak zaferi kazanan Piyale Paşa İstanbul’a dönünce şenliklerle karşılanmışsa da, o zamanın kanununa göre beylerbeylik payesinde kıdemi olmadığı için vezaret payesiyle taltif edilememiş, yalnız Kanunî’nin torunlarından Cevher Han Sultan ile evlendirilerek gönlü alınmıştır! Kâtib Çelebi bu noktayı şöyle anlatır:</p>
<p>“Beğlerbeğilik payesi alalı iki yıldır, bu defa vezaret payesi verilir ise tez olmuş olup rütbe-i vezaret tedenni bulur diye Sultan Süleyman Han tecviz buyurmayıp reva görmediler, lâkin riayeti murad-i hümâyun olmağla vafir ihsan ve terakkiler ile tevkirden sonra şehzadeleri Sultan Selim Han’ın (Cevher Han) nam duhterini kenduye tezviç buyurdular, beş sene sonra rütbe-i vezaret inayet olundu&#8230;”</p>
<p>O zamanki telâkkiye göre bir kumandan için zafer kazanmak en tabiî vazife demektir ve bu vazifenin ifası da kanunun ihlâline sebep değildir. Herhâlde Kanunî’nin büyüklüğü, kendisini kanundan küçük görmesindedir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;346</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyayı İmrendiren Eski Türk Adliyesi</strong></p>
<p>Bugünkü İngiliz hâkimlerinin ceplerinde devletin verdiği birer çek vardır. Bu sayede hâkim fevkalâde bir ihtiyacı olduğu zaman resmî ödeneğinden ayrı olarak, istediği kadar para çekmek yetkisinden istifade etmediğini göstermiştir! Doğruluğun bu derecesi bir çeşit meleklik demektir. Eski Türk örneğine göre kurulmuş olan İngiliz adaleti işte böyle insan şeklindeki meleklerin elindedir.</p>
<p>Gerileme devrimizden önceki Türk hâkimleri de her melekliği gölgede bırakmış insanlardır. Başhâkim durumunda bulunan ilk şeyhülislâmlar Osmanlı tarihinde nurlu bir silsile gibi sıralanır. Koçi Bey’in izahına göre azamet devrimizdeki şeyhülislâmlar “kayd-i hayaf ’ ile tayin edilir ve ancak istifa ile yerlerinden çekilirdi. İlmî eserleri ve tertemiz şahsiyetleriyle milletin hürmet ve emniyetini kazanarak o büyük ve sarsılmaz mevkiye çıkan bu çok kıymetli ve yüksek karakterli ilim adamları en heybetli padişahlar üzerinde bile nüfuz ve tesir sahibi oldukları için, icabında onlara bile doğru yolu göstermekten ve çok sert sözler söylemekten çekinmemişlerdir. İçlerinde her ne şekil ve suretle olursa olsun hak yemeğe tenezzül etmiş pek kimse yoktur. İlk Osmanlı Şeyhülislâmı Molla Fenan Bursa Kadısı iken Yıldırım Bayezid’ın mahkeme huzurundaki şahitli­ğini reddetmiştir.</p>
<p>Üçüncü Şeyhülislâm Molla Fahreddin ikinci Murad’ın yapmak istediği tahsisat zammını “israf’ diye kabul etmemiştir. Dördüncü Şeyhülislâm Molla Hüsrev’i, Fatih Sultan Mehmed İmam-i Azam’a benzetmiştir. Beşinci Şeyhülislâm Molla Güranî, Fatih’in teklif ettiği vezirlik makamını reddettikten başka, o şanlı talebesini daima sert sözlerle ikaz etmekle ve doğru göstermiş olmakla meşhurdur.</p>
<p>Dokuzuncu Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi II. Bayezid, Yavuz ve Kanunî gibi padişahları titretmiş, Sultan Bayezid’in bir mülakat isteğini reddetmiş ve bilhassa Yavuz Devri’nde pervasız müdahaleleri ile yüzlerce insanı idamdan kurtarmıştır. Yine Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nde Onuncu Şeyhülislâm İbn-i Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurlara bulanmış kaftanının, öldükten sonra türbesindeki sandukasına örtülmesini vaziyet etmiştir. Kanunî ve İkinci Selim de­virlerindeki Onbeşinci Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin şanlı adı yüzyıllarca halk ağzında nuran bir ilim ve adalet sembolü şeklinde yaşamıştır.</p>
<p>İşte bu muhteşem silsilenin vücuda getirdiği Türk Adliyesi, diğer bir fıkramızda da söylediğımiz gibi, İngiliz yazarlarından Downey’in izahına göre nihayet Sekizinci Henri devrinde İngiliz adliyesi ıslah edilirken örnek ittihaz edilmiştir. Birçok Batı kaynaklarında o eski Türk adliyesinden hep hayranlıkla ve hürmetle bahsedilir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;401</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mikrop Ne Zaman Keşfedilmiştir ve Kâşifi Kimdir?</strong></p>
<p>Biz kendimizi de, kendi keşiflerimizi de unutacak kadar Batılılaştık. Onun için atalarımızın muhtelif sahalardaki keşiflerini Batılılara izafe etmek bizim için artık umumî bir teamül hâline gelmiştir! Meselâ eskiden ‘Tahtelbahir” denilen denizaltı gemisi, kuluçka makinesi ve fırını, oto­mobil ve hele tıp sahasında aşı ve mikrop gibi keşiflerle icatlar hep atalarımızın keşifleri sahasına dahil olduğu hâlde biz bugün bütün bunları Avrupa kültürüne mal ederiz! Bütün bu keşiflerden muhtelif fıkralarımızda bahsetmiştik. Şimdi burada da XIX. yüzyıl Fransız âlimlerinden Pasteur’e izafe edip durduğumuz mikrop keşfinden bahsedeceğiz.</p>
<p>Evvelâ şu noktayı açıklayalım: Mikrop XIX. Yüzyılda değil, XV. Yüzyılda keşfedilmiştir. Hattâ kâşifi de Fransız kimyageri Pasteur değil, büyük Türk hekimi Ak Şemseddin’dir. İstanbul’un fethinde Türk Ordusu’nun maneviyatını takviye ve idare vazifesiyle Fatih’e refakat etmiş olduğu için Bizans’ın manevî fatihi sayılan bu kahraman âlim Milâdın 1390 tarihinde dünyaya gelmiş ve 1459 tarihinde 69 yaşına bastığı sıralarda Göynük’te vefat etmiştir ve mübarek türbesi de oradadır.</p>
<p>Türk tarihinin daima yücelteceği ve takdis edeceği bu muazzam âlimin mikroplar hakkındaki izahatı bir nazariye değil, tecrübeye dayanan bir keşif mahiyetindedir. “Maddetü ’l-Hayat ” ismin­deki tıbbî eserinde hastalıkların vücuda giren birtakım görünmeyen tohumlardan hâsıl olduğunu “tefrih” (incubation) devirleriyle beraber tespit ve izah ederek bakteriyoloji ilminin de esaslarım kurmuştur. Bu “teftih” devrelerini tespit edebilmek için tabiî tecrübî sahada çalışmıştır. Fakat aca­ba nasıl çalışmış ve ne gibi âletlerden istifade etmiştir? Bunların tamamıyla tespiti kabil değildir. Netice itibarıyla Ak Şemseddin hazretleri yalnız Türk tababet tarihinde değil, dünya tıp tarihinde çok büyük ve nurlu bir şahsiyet demektir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;419</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanunî&#8217;nin &#8220;Kanunnâme&#8221;sine Göre Pezevenklik Cezası</strong></p>
<p>Kanunî Sultan Süleyman&#8217;ın &#8220;Kanunnâme-i Âl-i Osman ” ismindeki meşhur kanunu, Viyana Kütüphanesi’ndeki nüshasından kopya edilerek H. 1329 tarihinde ‘Tarih-i Osmanî Encümeni” tarafından yayınlanmıştır. Hukuk tarihimizin en önemli kaynaklarından olan bu yetmiş iki sayfalık “Kanunnâme ”nin yedinci sayfasında şöyle bir madde vardır:</p>
<p>“&#8230;Ve pezevenklik edenin ahunda dağ ideler!”</p>
<p>Bu maddeye göre o zamanın zabıtası tarafından yakalanacak bir pezevengin alnına kızgın demirle bir damga vurulacak ve bu suretle o hayâsız suçlu, hem ateş cezasına, hem daimî bir teşhir cezasına çarptırılmış olacaktır!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;494</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mazi Düşmanlığı</strong></p>
<p>Şu zavallı kulaklarımıza yıllardan beri neler, ne akla sığmaz teraneler aksedip durdu. Medeniyet âlemine bundan ancak kırk yıl önce girmiş olduğumuzdan dem vuruldu. Edebiyat tarihimizin şu son otuz &#8211; kırk yıllık devre münhasır olduğu ve ondan evvelki devirlerin okullarda okutulmasına bile lüzum olmadığı ileri sürüldü. Atalarımızın ilkelliklerinden bahsedildi. Zavallıların kıyafetleriyle alay edildi. Bundan bir müddet önce son terane olarak da gazetenin birinde, sakallarıyla sarıklarının, cüppeleriyle şalvarlarının “çirkinlikleri” ilkellik alâmetleri gibi gösterildi.</p>
<p>Bu herzeleri savuran ve Doğu kültürü kadar Batı kültüründen de hiçbir nasibi olmayan zekâsız ve kişiliksiz cahiller: her devrin her medeniyetin ve her Udimin kendine göre bir kıyafeti olduğundan habersiz birtakım zaval­lılar değildir de nedir? Bunlar eğer Batı dillerini ve Batı kaynaklarını bilselerdi, o dillerde yığınlar teşkil eden kıyafet tarihlerine şöyle bir göz atınca öyle safsatalar söylemekle kendi bilgisizliklerini meydana vurmaktan başka bir şey yapmış olmayacaklarını herhâlde idrak ederlerdi.</p>
<p>Bugünkü Batı uygarlığının kökü sayılan “Greko- romen” dairesindeki Eski Yunanlılarla Romalıların kıyafetleri, şimdiki Kuzey Afrika kılığını andıran bir ihramdan ibaretti. Nasıl Yunan ve Roma medeniyetleri işte o ilkel kıyafetli insanların eserleri ise, bizim Selçukî ve Osmanlı me­deniyetlerimiz de işte kavuklu, cüppeli ve şalvarlı atalarımızın eserleridir. O heybetli kavuklarla şalvarlar, çağdaş oldukları eski Avrupa kıyafeti gibi gülünç de değildir. Erkekliğe yakışmayacak pudralı ve kurdeleli perukalar, dantelli yakalar ve kısa pantolonlarla uzun çoraplar karşısında Eski Türk elçilerinin güçlükle zaptettikleri kahkahalar Avrupa krallarının kulaklarına aksetmemiştir ama tarihin kulağında daima çınlayacaktır.</p>
<p>Buna karşılık, muhtelif yüzyıllarda Türkiye’ye gelmiş Bat” yazarlarının hususi Kütüphanemizde bulunan yüzlerce seyahatnâmeleriyle inceleme eseflerinde Eski Türk kıyafetinin o zamanki Batı kıyafetine oranla her hususta ne kadar üstün olduğundan bahseden fıkraları toplanacak olsa, bizdeki mazi düşmanlarının hayret ve ibretle okurken yüzlerini kızartacak büyük bir cilt teşkil edebilir.</p>
<p>“Medenî Kıyafetin Teşekkülünde Türk Irkının Rolü” başlıklı fıkramızda tafsilatıyla izah ettiğimiz gibi Avrupa’yı Yunan &#8211; Lâtin ihramının ilkelliğinden kurtarıp bugünkü gelişmiş kılığına sokanlar bile bizim işte o beğenilmeyen ve hattâ hafife alman atalarımızdır. Eski Türklerin şimdiki çok cahil düşmancıkları, yeni ilmin bu büyük hakikatine tabiî inanmak istemeyeceklerdir, bunu milliyet gayretiyle ortaya atılmış tek taraflı bir iddia zannedeceklerdir. Fakat bizim yazılarımızla hiçbir zaman öyle tek taraflı iddialara tesadüf edemeyeceklerinden emin olabilirler.</p>
<p>Eski Türkistan medeniyetine ait kazılar ve incelemeleriyle meşhur Alman müsteşriki Von le Coq’m 1910 tarihinde Paris’te yayınlanan “Exploration archeologique a Tourfarı” adındaki eseriyle 1925’de basılan “Bilderatlas zur Kunst und Kulturgeschichte Mittel &#8211; Asiens ” ismindeki resimler atlasma ve Paris antropoloji okulu etnoloji Profesörü Dr. Geoıge Montandon’ın 1934’de çıkan “Trate d’ethnologie culturelle ” adındaki eserine müracaat ederlerse Eski Türklerin sivil ve asker kıyafetleriyle kadın elbiseleri hususunda ortaçağla yeni zamanların bütün Avrupa kıyafetlerine örnek olduklarını ve pantolonla ceketin ihramlı Avrupa’ya işte onlardan intikal ettiğini öğrenmiş olurlar.</p>
<p>Muhtelif şekiller alan şalvar da işte o eski Türk pantolonunun bir çeşidinden ibarettir. Her şey gibi moda nispî ve geçicidir. Acaba kıyafetleriyle alay edilen eski Türkler, bugünkü Avrupa’nın Iskoçya ile Yunanistan’da eteklik giyen erkeklerini ve öyle şeylerin farkında bile olmayan biz mutaassıp Batı taklitçilerimizi görselerdi beğenirler miydi yoksa iğrenirler miydi?</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;532</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Milletlerin Saadetlerini Temin Eden Şey Nedir?</strong></p>
<p>Osmanlı tarihi’nin azamet devrine tesadüf eden ilk üç yüzyıldaki büyük şeyhülislâmlar umumiyetle hak ve: adalet kahramanlara şeklinde sıralanır. Padişahların mutlakıyetini kanun zihniyetiyle tahdîd eden (sınırlayan) bu nuranî silsile içinde Şemseddin Fenarî gibi mahkemede Yıldırım Bayezid’in şahitliğini bazı sebeplerle yüzüne karşı reddeden; Molla Fahreddin gibi ikinci Murad’ın yapmak istediği tahsisat ödenek zammını “israf’ diye kabul etmeyen; Molla Güranî gibi Fatih’in bir fermanım kanuna aykırı bularak yırtıp attıktan başka, getiren çavuşu sopa ile kovan; Zembilli Ali Efendi gibi ikinci Bayezid’in bir mülakat istediğini reddettikten sonra Yavuz Sultan Selim’le çok şiddetli bir vazife ve salâhiyet münakaşasından sonra selâm bile vermeyerek çıkıp giden ve o padişahın aşın icraatına şiddetli itirazlanyla mâni olan hak ve kanun müdafileri vardır. Bunlardan Molla Güranî’nin Fatih Sultan Mehmed’i Saltanat ihtişamından dolayı tenkit ederek:</p>
<p>&#8211; Libâsın (giysin) haram, taamın (yediğin) haram!</p>
<p>diye yüzüne karşı çıkıştığından bahsedilir. Bugün bu sözü küçük bir memura bile söylemek kabil değildir. İngiliz Adliyesi’nin ıslahında, eski Osmanlı adliyesinin örnek tutulması işte bundandır.</p>
<p>Herhâlde milletlerin saadet ve azameti kâğıt üstündeki kanunlara değil, o kanunları tatbik edecek insanların seviyeleriyle zihniyetlerine tâbidir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;538</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/">İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih ve Bürokratik-Merkeziyetçiliğin Kurulması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatih-ve-burokratik-merkeziyetciligin-kurulmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatih-ve-burokratik-merkeziyetciligin-kurulmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2017 10:48:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un fethi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih ve Bürokratik-Merkeziyetçi İmparatorluğun Kurulması]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İnalcık]]></category>
		<category><![CDATA[Temlik ve vakf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13945</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fatih ve Bürokratik-Merkeziyetçi İmparatorluğun Kurulması Fatih Sultan Mehmed imparatorluğun gerçek kurucusudur. Fatih bildigimiz temel özellikleriyle klasik Osmanlı idare rejimini kesin biçimde yerleştirmiştir.(1) Başka bir deyimle Anadolu ve Rumeli&#8217;yi bir tek ülke halinde birleştirip, mutlak bir otorite altında imparatorlugu örgütleyen Fatih Sultan Mehmed olmuştur. İstanbul&#8217;un fethi dönüm noktasıdır. Böylece Fatih bir anda İslam dünyasının en şanlı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatih-ve-burokratik-merkeziyetciligin-kurulmasi/">Fatih ve Bürokratik-Merkeziyetçiliğin Kurulması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/fatih-ve-burokratik-merkeziyetciligin-kurulmasi/attachment/1446635573187/" rel="attachment wp-att-13970"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13970" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1446635573187.jpg" alt="" width="450" height="367" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1446635573187.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1446635573187-600x489.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1446635573187-300x245.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1446635573187-768x626.jpg 768w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></strong></p>
<p><strong>Fatih ve Bürokratik-Merkeziyetçi İmparatorluğun Kurulması</strong></p>
<p>Fatih Sultan Mehmed imparatorluğun gerçek kurucusudur. Fatih bildigimiz temel özellikleriyle klasik Osmanlı idare rejimini kesin biçimde yerleştirmiştir.(1) Başka bir deyimle Anadolu ve Rumeli&#8217;yi bir tek ülke halinde birleştirip, mutlak bir otorite altında imparatorlugu örgütleyen Fatih Sultan Mehmed olmuştur. İstanbul&#8217;un fethi dönüm noktasıdır.</p>
<p>Böylece Fatih bir anda İslam dünyasının en şanlı ve güçlü hükümdarı durumuna gelmiş ve kendi ülkesinde son derece büyük bir nüfuz ve otorite kazanmış bulunmaktaydı. Her şeyden önce o bütün saltanatı boyunca İstanbul&#8217;u Balkanlar&#8217;ın ve Anadolu&#8217;nun gerçekten siyasi-dini bir metropolü haline getirmeye çalıştı.</p>
<p>Bu amaçla her yandan şehre Türk, Rum, Ermeni, Yahudi nüfusu getirip yerleştirdi; Rum Patrikliği&#8217;ni eski yetki ve ayrıcalıklarıyla canlandırdı. Şehri kalkındırma amacıyla İtalyanlara geniş ticaret serbestileri tanıdı. Venedik&#8217;e karşı Floransalıları tuttu. 1478 tarihli sayıma göre Galata&#8217; da o zaman 332 Avrupalı aile vardı.</p>
<p>Bütün Galata nüfusu 1 .521 haneydi. İstanbul ve Galata&#8217;nın bütün nüfusu 16.324 hane (aile) idi, İstanbul&#8217; da 3.667, Galata&#8217; da 260 dükkan sayılmıştı.</p>
<p>Fatih, Kayser&#8217;in payitahtını almakla kendisini Roma İmparatorluğu&#8217;nun biricik haklı mirasçısı sayıyor ve fetihlerinde bu görüşten esinleniyordu.O, her şeyden önce Gazi Sultan unvanını benimsemekle beraber kişiliginde İslam, Türk ve Bizans imparatorluk geleneklerini bağdaştırarak klasik Osmanlı padişahı yaratmış oluyordu. Fatih, Macaristan ve Venedik&#8217;e Balkan işlerine karışma fırsatı verebilecek bütün yerli hanedanları ortadan kaldırarak, Yarımadayı bir tek yönetim altında birleştirme siyasetinde başanya ulaştı.</p>
<p>1463&#8217;te Çanakkale Boğazı&#8217;nda yaptırdığı kalelerle Boğazlarda tam egemenlik kurdu ve bir haçlı donanmasının İstanbul&#8217; a saldırması olasılığını kaldırdı. Karadeniz&#8217;i bir Osmanlı gölü haline getirme planında ona karşı yalnız Boğdan Voyvodası Büyük Stefan Lehistan&#8217; a dayanarak direniş gösterdi. 1484&#8217;te Kili ve Akkerman&#8217;ın fethiyle bu egemenlik tamamlanmıştır. Sultanu&#8217;l-Berreyn ve Hakanu&#8217;l-Bahreyn (iki kara ve iki denizin hükümdarı) unvanını kullanan Fatih, Karadeniz ve Ege üzerinde egemenliğini belirtiyor, böylece Anadolu ve Balkanlar&#8217;ı birleştirerek İstanbul etrafında 400 yıl dayanan imparatorluk çekirdeğini kurmuş oluyordu.</p>
<p>Öte yandan Fatih içeride merkeziyetçi-bürokratik yönetimi güçlendirmek için birtakım köklü önlemler aldı:Yeniçerileri iki katına, 10.000lere çıkardı; o zamana kadar oldukça bağımsız davranan udan merkezin daha sıkı kontrolü altına soktu. Eski vakf ve mülkleri yeniden gözden geçirip, binası yıkık olan veya zamanında devletçe onaylanmamış yalnız kadı onayı ile kalmış vakıflara ait toprakları devlete mal etti.(2)</p>
<p>Bu yolla 20.000&#8242; e yakın köy ve mezra&#8217; a doğrudan doğruya devlet tasarrufu altına geçti ve timar olarak sipahilere dağıtıldı. Ulema ve özellikle zaviye ve toprak sahibi şeyh ve dervişler bundan etkilendiler. Anadolu&#8217; da eski yerli,soylu kişiler elinde bıraktığı mülk topraklar için de, eşkinci adıyla orduya asker göndermeyi zorunlu kıldı. Devlet, tarım topraklarının çıplak mülkiyet hakkını,haraci-miri niteliği sebebiyle yalnız kendisine ait sayıyordu.Temlik ve vakfin dahi bu hakkı kaldırmadığı görüşü bu dönemde yerleşmiş görünmektedir. Zayıf yönetimler zamanında özel kişiler, temlik ve vakf yoluyla mırı aleyhine toprak üzerinde tasarruf haklarını ve alanlarını genişletmişlerdi. Bizans döneminde olduğu gibi, Osmanlı döneminde de, tarım topraklarının kullanımı ve kontrolü devletle özel kişiler arasında gizli-açık, sürekli bir uğraşı ve anlaşmazlık konusu olmuştur.</p>
<p>Osmanlılar vakf ve mülkleri, ilk kez 1. Bayezid (1389-1402) döneminde geniş ölçüde devletleştirdiler. İkinci reformu Fatih yapmıştır. Devlet, toprak üzerinde gerekli kontrolü 16. yüzyıldan sonra kaybetmeye başlayacaktır.Ayan döneminde, miri topraklar üzerinde, kişilerin kontrol ve kullanım hakları , malikane-mukataa yoluyla hayat boyu, hatta irsi bir hal alarak son derece genişlemiştir.Tanzimat döneminden sonra yavaş yavaş bu topraklar üzerinde Roma hukuku ve Batı&#8217;nın mülkiyet anlayışına yakın bir mülkiyet anlayışı yerleşecektir.</p>
<p>Şu bir gerçektir ki devlet toprak rejimi, timar sistemiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Anadolu&#8217;da ve Rumeli&#8217;de 1475&#8217;te aşağı yukan 40.000 timarlı sipahi tahmin olunuyordu. Fatih&#8217;in toprak reformu sonucu özellikle vakıflardan yararlanan dini gruplar ve eski büyük toprak sahibi soylular hoşnutsuzluk gösterdi. II. Bayezid tahta geçince vakf ve mülkleri geri verdiyse de bu tepki çok genişlemedi.</p>
<p>Öbür taraftan Fatih ilk kez yeni akçe (devletin resmi gümüş parası)bastırdı ve her defasında eski akçayı dolaşımdan kaldırdı. Eski akçaları gümüş rayid üzerinden ödediğinden,piyasadaki gümüş stokunun altıda birini devlet geliri olarak almış oluyordu. II. Bayezid tahta çıkar çıkmaz ayaklanan yeniçeriler ona bu yöntemden de vazgeçmesini zorla kabul ettirmişlerdir.</p>
<p>Fatih dönemi anlatılırken Bizans etkisi sorununa da değinmek gerekir. Gerçekte N. Jorga ve başkaları bunu abartmışlardır.</p>
<p>M. F. Köprülü&#8217;nün eleştirileriyse yanlış anlaşılmıştır.Köprülü, saray ve merkezi devlet kurumlarında Bizans etkisini, Osmanlılardan önceki İslam devletle rinde aramanın daha doğru olduğunu söylemiş, vergilerde ve adetlerde doğrudan doğruya etki olabileceğini kabul etmiştir.(3)</p>
<p>Bugün bu alanda bilgilerimiz genişlemiştir.(4)Osmanlıların Balkanlar&#8217; da ve Bizans topraklarında istimaıet politikası sonucu olarak birtakım vergileri, bazı şehirlerin ve grupların bağışıklıklarını ve ayrıcalıklarını, yerli askeri sınıfları, halkın yüzyıllardan beri alışık olduğu birçok kurumu yerinde bıraktığını görmekteyiz.(5)</p>
<p>Halil İnalcık &#8211; Akademik Ders Notları(timaş)syf.213-215</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Bkz. H. İnalcık, &#8220;Mehmed II lA, Vıı (1957). 506-535.</p>
<p>(2)- 46 Bu &#8220;nesh&#8221; hareketine ilk şu yazılarımda değindim: &#8220;Mehmed II,&#8221; LA, 533; &#8220;Mehmed the Conqueror ( 1432-1481) and his Time,&#8221; Speculu m, XXXV-3 ( 1960). 408-427; krş. V. P. Mutaf çieva,Agreria n Relations in the Ottoman Empire in the 15th and 16th Centuries. New York 1 988; B. Cvetkova, &#8216;Sur Certaines reformes du regime foncier au temps de Mehmed II,&#8221; JESHO, vı &#8211; 1(19631, 104-120.</p>
<p>(3)- M. Köprülü, &#8220;Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müessese/erine Tesiri Hakkında Bazı Mülahazalar; THİM, I ( 1931 ), 165-313.</p>
<p>(4)-Bkz. H.İnalcık, -The Problem of Relationship between Byzantine and Ottoman Taxation; Akten des XI. Internationalen Byzantinisten Kongresses, 1958, 237-242; B. evetkova, &#8220;Influence exercee par certaines Institutions de Byzance et des Balkans du Moyen age sur le systeme feodal<br />
Ottoman,&#8221; Byzantino-Bu/garica, i (Sofya 1962), 237-250.</p>
<p>(5)- M. Hadzijahic, «Die privilegierten Stiidte zur Zeit Des Osmanischen Feudalismas,&#8221; Südost-Forsehungen, XX, ( 1961) 1 30-158; H. ınalcık, ·Stefan Duşandan Osmanlı ımparatorluğuna,&#8221;Fatih Devri üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Ankara, 1954, 1 36-184; H. Beldiceanu, Les aetes des premiers su ltans conserves dans /es manuserits, 1390-1512, Paris-La Haye 1 964; H. Sabanovic, &#8220;Upravna podejela Jugoslavenskih zemlja pod turskom vladavinom do Karlovackog mire 1699 god,&#8221; Godisnjak Istoriskog Drustva Bosne i Hereegovine, ıV, (1952) s.I71-204 idem, Bosanski Pasaluk, Sarajevo 1959.</p>
<p>Halil İnalcık &#8211; Akademik Ders Notları(timaş)syf.213-215</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatih-ve-burokratik-merkeziyetciligin-kurulmasi/">Fatih ve Bürokratik-Merkeziyetçiliğin Kurulması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatih-ve-burokratik-merkeziyetciligin-kurulmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Tarihinde Dönemler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-tarihinde-donemler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-tarihinde-donemler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2017 17:13:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Gerileme Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Dönemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yükselme Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Sewlim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13675</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanoğlu, evrendeki milyonlarca karmaşık olayı, zihninde geliştirdiği birtakım çerçeve ve örneğe göre biraraya getirip manalandırmak ihtiyacındadır. Bulutlara bakıp onları zihnindeki belli şekillere benzeten bir kimsenin fantezisi gibi. İnsanoğlu, zaman ve mekân oluşumu içinde iz bırakmış milyonlarca toplumsal olayı da, aynı biçimde belli çerçeveler içine koyup manalandırmayı ve kavramayı dener. Toplum birimi, aile, kabile, kavim, devlet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-tarihinde-donemler/">Osmanlı Tarihinde Dönemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/osmanli-tarihinde-donemler/osmanli-420x420/" rel="attachment wp-att-16542"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16542" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-420x420-1.jpg" alt="" width="420" height="420" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-420x420-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-420x420-1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-420x420-1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-420x420-1-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></p>
<p>İnsanoğlu, evrendeki milyonlarca karmaşık olayı, zihninde geliştirdiği birtakım çerçeve ve örneğe göre biraraya getirip manalandırmak ihtiyacındadır. Bulutlara bakıp onları zihnindeki belli şekillere benzeten bir kimsenin fantezisi gibi. İnsanoğlu, zaman ve mekân oluşumu içinde iz bırakmış milyonlarca toplumsal olayı da, aynı biçimde belli çerçeveler içine koyup manalandırmayı ve kavramayı dener. Toplum birimi, aile, kabile, kavim, devlet, millet ve nihayet tüm insanlık olabilir.</p>
<p>Olaylar yığınına, kafasındaki örnek ve çerçevelere göre bir şekil ve anlam vermeye çalışır. Geçmişteki olayları biraraya getirip manalandıran bu çerçeveler, tarih dönemleri şeklinde bir görünüşe bürünür. Bu çerçeveleri, onun fantazileri, hayat görüşü, içinde yaşadığı toplum biriminin inanç ve beklentileri yahut da belli bir sosyolojik formül/teori şekillendirir. Geçmişi kadrolayan bu çerçeveler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir; belli bir tarih görüşü ve önümüze belli bir tarihî tablo koyar. Derin değişim noktalarının tespitini de, önceden edinilmiş inançlar belirler. Bir kelime ile, tarihte yorum ve önerilendönemler, çocuğun bulutları şekillendiren bakışından pek de farklı değildir.</p>
<p>İnsanlık tarihine bir yorum, nesnel (objektif) bir metodoloji getirme çabası, Vico, Hegel, Spengler, Dilthey, Toynbee ve Braudel gibi birçok büyük düşünür ve tarihçiyi uğraştırmıştır. Temel sorun şudur. Acaba tarihi olaylar yığınına nesnel bir çerçeve vermekte birtakım nesnel (objektif) ölçütleri esas almak, böylece olabildiğince bir nesnel tarihe varmak mümkün müdür?</p>
<p>Dönemlerin hareket noktası kökten değişim tarihlerinin tespitinde ölçütlerimiz; bir myth (efsane), bir dinî sistem veya grup dayanışımı yahut belli siyasi bir ideoloji olabilir. Yahut o tarih, kendi iç gelişimi bakımından veya dünya tarihi çerçevesinde ele alınabilir. Bir toplumu her yönüyle şekillendiren, ona dayanışım prensibini, tüm hareket ve yaratıcılığını veren temel öge veya ögeleri tespit etmeden değişme noktalarını tanımak güçtür.</p>
<p>Osmanlı tarihinde İslam ve gaza prensibi böyle bir işlev görüyordu. Son kez Fransız Annales mektebinin bazı nesnel ölçütlere (coğrafî koşullar, nüfusta, ekonomide değişmeler) göre nesnel bir gelişim yorumu ve dönemler tespiti önerisi tarihçilerce kabul görmüştür. Fernand Braudel’in uzun süreç (longue durée) teorisi, böyle bir yaklaşımın meyvesidir. Braudel her toplumun üç-dört kuşak içinde yapısal değişikliğe uğrayabileceği varsayımından yola çıkar. Ama bu yaklaşım da tarihi gelişimi anlamak için yetersiz görülmüştür. Bu yaklaşım, insan iradesini ve zihniyetini (mentalité) dışarda bırakan, insanlık tarihini tümüyle insan dışında faktörlere indiren abartılı bir mekanik determinizm içermiyor mu?</p>
<p>Öbür yandan Annales mektebinin etkisiyle gerçek tarihin, devletler tarihi olmaktan ziyade toplumlar tarihi, halk kitlelerinin yaşam tarihi olması gerektiği görüşü ağır basmış, toplum içinde insanı ele almış, ve sonuçta sosyolojik kavramlar gittikçe daha çok tarih araştırmalarına yön vermeye başlamıştır. Türkiye’de, özellikle F. Köprülü, Ö. L. Barkan ve başkalarının çığır açan faaliyetiyle böyle bir doğrultuda son yarım yüzyılda büyük mesafe alınmıştır. Bu üretgencilikte muazzam arşiv olanaklarının katkısı büyüktür. Biz, aşağıda iç dinamikleri esas alan bir gelişim ve dönemler denemesi sunmak çabasındayız.</p>
<p>***</p>
<p>Öncelikle, Osmanlıların bizzat kendilerinin tarihlerini dönemlere bölüp bölmediklerini, yaşadıkları çağ ile önceki çağlar arasında bir ayırımın bilincinde olup olmadıklarını ve tarihte devirler hakkında ne gibi fikirlere sahip bulunduklarını gözden geçirelim.</p>
<p>II. Bayezid’in emriyle yazdığı özenle hazırlanmış tarihinin mukaddimesinde Kemalpaşazâde, Osmanlı tarihini daha önceki Müslüman hanedanlarla karşılaştırır ve “Osmanlı hanedanının üstünlüğünün sebepleri”ni (vücûh-i rüchan) üç başlık halinde toplar.[1]</p>
<p>Büyük bilgin ilk olarak, diğer Müslüman hanedanların aksine Osmanlıların, İslâm dünyasında daha önceki Müslüman devletleri zorla istilâ ederek değil ve fakat Dârü’l-Harb’e ait toprakların fethi yoluyla devletlerini kurduklarını belirtir. İkinci olarak, Osmanlı Devleti’nde hükümdarın otoritesi ve kanunların geçerliliği tam ve mutlaktır. Üçüncü olarak da, Osmanlı Devleti bütün ötekilerden daha zengin, daha çok nüfusa sahip ve ülke bakımından daha geniştir. Hiçbir devlet Osmanlıların askerî gücüne sahip değildir; yalnız Osmanlı Devleti büyük bir deniz gücüne sahip olmuştur. Osmanlı sultanlarının amacı, ‘tedbîr-i imâret-i rûy-ı zemin’, yani yeryüzünü mamur hale getirmek, hak dininin düşmanlarını yok etmek ve Kutsal Kanunu (Şerîatı) desteklemektir.</p>
<p>Âşıkpaşazâde’nin derleme tarihi (kompilasyonu) ve anonim Tevârih-i Âl-i Osmân gibi popüler eserlerde, farklı dönemlere dair fikirlerin daha öznel bir biçimde ifade edildiğini görmekteyiz. Meselâ, Anonim Tevârihlerden,[2] I. Bayezıd saltanatında (1389-1402), Uc beyliği geleneklerini savunan çevrelerin, Sultanın emperyal-merkeziyetçi politikasına karşı tepkisinin epeyce şiddetli bir ifadesini bulmaktayız.</p>
<p>Bu kronikler, I. Bayezid’in hükümdarlık döneminde meydana gelen saray hayatının kul sistemi ve işret meclisler ile debdebeli bir hal alması, merkezileşmiş bir bürokrasi ve maliye yönetimlerinin denetimi ve çeşitli ‘Frenk’ âdetlerinin benimsenmesi hakkında keskin eleştiriler içerir. Bu eleştiriler, ‘yeni’ dönemin ondan önceki dönem ile keskin bir şekilde tezat halinde bulunduğunu ileri sürer. Aslında bu eleştiriler, merkeziyetçi imparatorluk dönemine geçildiğinin bilincini gösterir.</p>
<p>II. Bayezid’in saltanatı döneminde yazılan eserlerde de, II. Mehmed devrinde meydana gelen kapsamlı gelişmeler hakkında benzer eleştirilere rastlıyoruz. Kuşkusuz, İstanbul Fâtihi, Osmanlı Devleti’ni her bakımdan bir imparatorluk durumuna getiren ve kişiliğinde klasik mutlak otorite sahibi padişahı yaratmış bir sultandır. O, her bakımdan Osmanlı tarihinde yeni bir devir açmıştır.</p>
<p>16. yüzyılın sonlarına doğru, tahta çıkışı vesilesiyle ilân ettiği meşhur Adâletnâme’de yönetimdeki yolsuzlukları sıralarken III. Mehmed (1595-1603) Süleyman’ın saltanat dönemini ideal bir dönem olarak gösteriyor ve o dönemin kanun ve ilkelerine dönmeyi talep ediyordu.[3]</p>
<p>Ne var ki, onun hükümdarlık döneminde siyasî, malî ve askeri bunalım daha da ağırlaştı ve imparatorluğu yarım yüz yıllık tam bir düzensizlik ve bozulmanın içine soktu. İşte bu dönemde, Osmanlı devlet adamları ve yazarları, önceki Altın Çağ[4] ile kendilerinin yaşadıkları “tagayyur ve fesad” devri arasındaki ayırımın keskin bir biçimde farkına vardılar ve eski nasihatnâmeler tarzında yazdıkları lâyihalarda (memorandumlar) Osmanlı idaresindeki kusurlara dair gerçekçi gözlem ve eleştiriler ortaya attılar.</p>
<p>Bu tarzın en iyi bilinen yazarı Koçi Bey’dir. Ama, ondan önce 16. yüzyılın sonları ve 17. yüzyılın başlarında bu vadide yazmış başkaları vardır ve aslında Koçi Bey birçok gözlemi onlardan, özellikle Kitab-i Mustatab’dan aktarmıştır.[5] 16. yüzyılın sonuna doğru Selânikî ve Nushatü’s-Selâtin’inde Mustafa ‘Âlî,[6] ve nihayet 17. yüzyıl başında ‘Ayn-i Ali ve Kitâb-ı Mustatab yazarı[7]kanunların ve düzenin bozulması (“tagayyur ve fesad”) üzerinde ayrıntılı gözlem ve analizler yaparlar. Gerçekte onların devlet felsefesi ve eleştirileri geleneksel nasîhatnâmeler çerçevesinden ayrılmaz. Sâfiyâne, önceki devirlerde işlerin iyi gittiği ve gereği gibi düzenli olduğunda ısrar ederler.</p>
<p>Bunlar bozulmanın kökenini, 16. yüzyılın son çeyreğinde III. Murad (1574-1595) ve III. Mehmed (1595-1603)’in hükümdarlık dönemlerinde bulurlar ve genelde Süleyman dönemini izlenecek örnek olarak gösterirler. Bu zamandan 20. yüzyıla kadar Osmanlılar arasında, imparatorluğun çöküşü ve bunu durdurmak için ihtiyaç duyulan ıslahat hakkında çoğu zaman birbirini izleyen fikirler ortaya atılmıştır. Böylece, tarihî gelişmenin kanunları ve dönemler anlayışı üzerine (Kâtib Çelebi) ilginç fikirler ileri sürülmüştür. Osmanlı yazarları genelde Gazalî, Fârâbî, Nasîreddîn Tûsî, Devvanî ve özellikle İbn Haldun’un siyaset teorilerinden esinlenmişlerdir.[8]</p>
<p>Bunların arasında Kâtib Çelebi ve Naîmâ özel bir yer tutar. Düstûrü’l-amel[9] adlı risâlesinde Kâtib Çelebi toplumların niteliği ve gelişmesiyle insanın doğası ve gelişmesi arasında tam bir paralellik (anthropomorfism) öngörmüştür. İnsanlar gibi toplumlar da, ilki büyüme dönemi, ikincisi istikrarlı olgunluk dönemi ve üçüncüsü de zeval dönemi olmak üzere, üç dönemden geçerler. Ancak sağlam bir yapısı bulunan toplumlarda çöküş, geç ortaya çıkar ve uygun önlemler alarak çöküşü ertelemek mümkündür. Bununla birlikte, kaçınılmaz sondan kurtulmak imkânsızdır. Sırasıyla, temel üreticiler olan köylüleri, askerî sınıfları ve devletin malî idaresini göz önüne alarak Kâtib Çelebi, bunların her birinde zaaf ve çözülmenin ne zaman belirmeye başladığını tespit etmeye çalışır.</p>
<p>Onun başlangıç noktası, eski nasihatnâmelerinkinin aynısıdır; yani, hükümdar orduya, ordu servete (mala), servet reâyânın refahına ve reâyânın refahı da adalete bağlıdır (daire-i adalet).[10] Kâtib Çelebi’nin çöküşün sebeplerini belirlemek için toplumdaki özel sınıfları incelemeye girişmesi ilginçtir.</p>
<p>O, olgunluk döneminin, 1593’de Celâlîlerin ortaya çıkışına kadar sürdüğü inancındadır; ülkenin ve devlet hazinesinin gerçek malî desteği köylüdür.</p>
<p>Kâtib Çelebi, Osmanlı ülkesindeki köylü sınıfının; ağır vergilendirme, yöneticilerin yolsuzlukları ve rüşvet ve vergilerin mültezimlerin eline bırakılması yüzünden harap olduğunu öne sürer. O da, Süleyman çağını, devleti oluşturan ana sınıfların denge içinde bulunduğu mutlu bir dönem sayar.</p>
<p>Tarihinin girişinde Naîmâ,[11] Mustafa Âlî, Kâtib Çelebi, Kınalızâde ve özellikle en büyük tarihçi olarak gördüğü İbn Haldun tarafından ifade edilmiş olan toplum ve tarih hakkındaki teorileri özetler. İbn Haldun’u izliyen Naîmâ, devletlerin ve medeniyetlerin gelişmesine yön veren çeşitli ilke ve etkenleri açıkladıktan sonra İbn Haldun’un beş dönem teorisini özetler. Bu şemayı Osmanlı tarihine uyarlama çabasında Naîmâ, 1683’deki Viyana bozgununu izleyen yenilgiler ardından gelen barışçı politikayı dördüncü dönemin başlangıcı sayar; yani önceki dönemin ilke ve kanunlarının izlendiği ve devletin olabildiğince komşularıyla barış içinde yaşamaya çalıştığı bir kanaat ve sükûnet döneminin belirtisi olarak yorumlar.</p>
<p>Naîmâ’dan sonra, İbn Haldun’un teorisi, Osmanlı tarihinin seyrini açıklayan çöküş devri tarihçileri tarafından giderek daha fazla benimsendi. Gerçekten de, İbn Haldun’un fikirlerinin etkisini, 1700’den sonra Amcazâde Hüseyin Paşa ve daha sonra Ragıp Paşa’nın, imparatorluğu ölümcül bir çalkantıdan kurtarmak ümidiyle barışçı bir siyasete sıkı sıkıya bağlanmalarında görmekteyiz. Naîmâ’nın, tarihini Amcazâde Hüseyin Paşa için yazdığını ve aynı dönemde İbn Haldun’un Mukaddime’sinin Türkçeye çevrildiğini[12] de hatırlayalım.</p>
<p>Osmanlı tarihini İslâm siyaset ve ahlâk felsefesine göre sistemli biçimde dönemlere ayırmaya çalışan Osmanlı tarihçileri, 19. yüzyılda Ahmed Cevdet Paşa[13] ve Mustafa Nuri Paşa[14] izledi. Kâtib Çelebi gibi onlar da, Osmanlı tarihini başlıca üç ana döneme ayırıyorlardı: gençlik, yani büyüme; orta yaş yani istikrarlı olgunluk çağı; ve yaşlılık yani çöküş dönemi. Bundan sonra her dönemi alt aşamalara ayırırlar.</p>
<p>Mustafa Nuri Paşa’nın önemli özelliği, Osmanlı tarihinin dönemlerini belirlemeye çalışırken, sadece siyasî tarih ölçütlerini değil, fakat aynı zamanda kurumlar tarihi ve kültürel gelişmeler ölçütlerini de kullanmasıdır.</p>
<p>Ona göre, üçüncü aşama sırasında (yani genel olarak 16. yüzyılda), lükse duyulan eğilim artmış, ahlâk ölçüleri kaybolmuş ve çözülmenin ilk işaretleri görünmeye başlamıştır. Fakat, eğer gerçek çöküş 1683’de Viyana önündeki bozgundan sonra başladıysa, 1595’den 1683’e kadarki safha olgunluk dönemi içinde sayılmalıdır. Osmanlı tarihinin, büyüme, olgunluk ve çöküş olarak, anthropomorfist biçimde üç döneme ayrılması teorisi, Türkiye okul kitaplarımızın dayandığı klasik bölümlenme olarak Abdurrahman Şeref ve Yusuf Akçura yoluyla günümüze kadar gelmiştir.</p>
<p>***</p>
<p>Belli bir tarih sürecini dönemlere ayırmaya çalışırken, önceden tasarlanmış bir tarih kuramına dayalı katı bir çerçeve gerekmez ve bunun gerçek bir bilimsel metodoloji olmadığı Leopold von Ranke’den beri anlaşılmıştır. Tarihi gelişmeyi, belgelere dayanan inceleme ve olayları sebepler zinciri (causalité) içinde açıklama metodu o zamandan beri tarihçinin atölyesine egemen olmuştur. Biz burada gelişmeyi, devlet ve toplumun denge arıyan faaliyeti ve bu dengeyi bulduğu dönemler şeklinde bir çerçeve ile yorumlamaya çalışacağız. Tarihi süreç başlıca şu temel cepheleriyle ele alınmalıdır.</p>
<p>İlk olarak, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu ve yabancı güçler arasında kurulan değişen denge, sonra imparatorluk içinde hükümdarın değişen siyasi otoritesi sorunu ve bunun imparatorluk içindeki öteki kuvvetler karşısında denge durumu ve nihayet devletin askerî, malî ve toplumsal kurumlarının dayandığı toprak tasarrufu ve işlenmesi sisteminin geçirdiği aşamalar açısından incelemek gerektiğine inanıyoruz (Çift-hane). Bu bize tarihi realiteye en yakın yorumlama biçimi olarak görünmektedir.</p>
<p>Cihad veya gazâ, yani İslâmî Kutsal Savaş, 17. yüzyılın sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin dinamik hareket ilkesi olarak devam etmiştir. 1354 itibariyle İznikli Müslümanlar, esirleri olan Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas ile tartışmalarında, Hıristiyan Batı’nın istilâsının kaçınılmaz olduğundan bahsetmekteydiler[15] ve 1333’e kadar inen erken bir tarihten itibaren Bizans imparatorları, Osmanlı tehlikesine karşı Kiliselerin Birliğini önererek yardım için papaya başvurmaya başladılar.</p>
<p>Bununla birlikte, gazânın sadece Bizans İmparatorluğu ile Balkan ülkelerini kaygılandırmaktan çıkıp bir Avrupa sorunu haline gelişi, ancak I. Bayezid (1389-1402) zamanında gerçekleşmiştir. Osmanlıların 1393 ile 1396 arasındaki yıllarda, bir doğrultuda Adriyatik ve Mora’ya, öbür yandan Tuna kıyılarına ulaşmasından sonradır ki, Macaristan ve Venedik kesin bir kararla eyleme geçmiş ve bir Haçlı seferi için Batı Hıristiyan dünyasını harekete geçirebilmiştir.[16]</p>
<p>Buradaki gerçek sorun, bir yanda Macaristan ve Venedik, öte yanda bu devletlerle Osmanlı İmparatorluğu arasında Konstantinopolis ve Balkanlar’a kimin sahip olacağı sorunu idi; siyasi bir güç karşılaşması idi. Gaza siyasetinin en yüksek noktasını II. Mehmed temsil etmiş ve sorunu Osmanlılar lehine çözümle bir dengeye ulaştırmıştır. Bununla beraber, Fâtih, Akdeniz’in ve Orta Avrupa’nın kapıları sayılan Rodos ve Belgrad’da durdurulmuştur. Osmanlı için gazâ ve yayılma (buna Osmanlı emperyalizmi de deniyor) devlet, asker ve halk için kaçınılmaz bir hareket, yaşam ve denge prensibi idi.</p>
<p>Batı’ya yayılma politikasını ele alan Süleyman (1520-1566), 1521’de Belgrad’ın ve 1522’de de Rodos’un fethiyle Doğu-Batı ilişkilerinde yeni bir aşamayı gerçekleştirdi. Bu dönemde Osmanlıların cihada karşı tavrında, daha doğrusu devletin yapısında önemli bir değişiklik meydana gelmiştir.</p>
<p>Osmanlı Devleti, artık İslâm dünyasının sınırlarında gazilerin bir uç devleti değildir: Şimdi o Müslüman dünyasının tarihî ülkelerini, Mekke ve Medine dahil Arap ülkelerini sınırları içine katmış, gerçekte İslâmî bir Hilâfet haline gelmiştir. İstanbul’un fethinden sonra Memluk Sultanına gönderdiği mektupta güçlü Osmanlı Sultanı FatihSultan Mehmed (1451-1481) dahi, Memluk Sultanının ‘haccın ifasını kolaylaştırmak’ üzere Mekke’nin koruyucusu sıfatını tanımış, kendisi için gazayı ve gazileri desteklemek görevine sahip çıkmıştı.[17]Ondan sonra, I. Selim (1512-1520) ile Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) zamanına gelince Osmanlı Sultanı her iki yükümlülüğü de üzerine almıştır.</p>
<p>Süleyman, Akdeniz ve Orta Avrupa’da Habsburglara karşı şiddetli bir mücadeleyi sürdürürken, öbür yandan, Portekizlilere karşı Sumatra’daki Açe Sultanı’na ve Hindistanda’ki Gücerat hükümdarına askerî yardım gönderiyordu.[18] Onaltıncı yüzyılın ortalarında cihadın artık evrensel hale geldiğini ve Müslüman dünyasının hâmisi olarak Osmanlı Devleti’nin her cephede aktif duruma geçtiğini görmekteyiz. Bu, Osmanlı tarihinde yeni bir dönem açıyor, bunda başarı kazanarak yeni bir dengeye, döneme ulaşıyordu.</p>
<p>Bu noktada, Osmanlı siyasetini yönlendiren temel diplomatik ilkenin, Hıristiyan dünyasını bölünmüş halde tutmak olduğunu vurgulamalıyız. Süleymanın seferlerini yazan Matrakcı Nasûh, Fransa’yı destekleme politikasını (1526 Macaristan seferi bunun için yapılmıştır) açıklarken, bunda Avrupa’yı parçalanmış halde tutmanın esas olduğunu belirtmiştir. 16. yüzyılda Osmanlılar, haçlı seferi bahanesiyle Avrupa’yı kendi egemenlikleri altında birleştirmeye çalışan Habsburglarla Papalığı uzlaşılamaz iki düşman olarak kabul ediyor ve Avrupa’da onlara karşı ortaya çıkan her eylemi destekliyordu. Osmanlıların, 1525’den itibaren Fransa ile ittifakı ve Akdeniz’de birlikte deniz harekâtında bulunmaları Avrupa ve Osmanlı için tarihî bir gelişmedir. Bu çerçevede Süleyman’ın protestanları destekleme politikası yakınlarda bazı Batı tarihcilerinin (Fisher-Galati, Kortepeter, Setton) dikkatini çekmiştir. Nişancı Feridun’un devlet belgeleri derlemesinde Süleyman’ın 1552’de Almanya’nın Lutherci prenslerine gönderdiği mektubu bu bakımdan özel bir önem taşır.[19]</p>
<p>Burada Süleyman, müttefiki olan Fransa ile işbirliği ettikleri sürece protestanlara saldırmayacağına dair söz veriyordu. Osmanlılar bütün Avrupa’da Papa’ya karşı tüm dinî reformcuları teşvik ettiler ve desteklediler. II. Filip’e (1556-1598) karşı isyan halinde bulunan Hollandalılara gönderilen teşvik mektubu da yine Feridun Bey’in mecmuasında bulunmaktadır. Sultan, İspanya’da isyana hazırlanan Müslümanların (Moriskoların) Hollanda âsileriyle ilişkiye geçip aynı zamanda baş kaldırmalarını öneriyordu.</p>
<p>Osmanlılar, Papa ve Habsburglu İspanya Kralına karşı, Kraliçe II. Elizabeth ile dostane ilişkiler kurmaya önem verdiler, 1580’de Kraliçe’ye kapitülasyon bağışladılar ve Levant ticaretinde, Katolik siyasetine uymuş olan Fransa’nın yerine İngilizleri destekleme politikasına önem verdiler.[20] Macaristan’daki Kalvinistleri her zaman kuvvetle desteklemeleri de aynı politikanın başka bir yönünü oluşturuyordu. Süleyman döneminde Fransa ve Protestan politikasıyla Osmanlı Devleti Avrupa devletler sisteminin kaçınılmaz bir ögesi oluyor; böylece gazâ politikası pratik bir güç denge politikasıyla bağdaştırılıyordu. Bu dönem 1683 Viyana kuşatmasıyla inkâr edilmiş oldu.</p>
<p>1683’de kendisine aşırı güvenen ve Viyana’yı kuşatan Kara Mustafa, Avrupalı güçlerin birleşerek toptan dört cephede saldırıya geçmelerine sebep oldu. O zaman Fransa bile Osmanlı’yı desteklemekten vazgeçti. Başta papa olmak üzere Habsburglar, Venedik ve Lehistan bir Kutsal Liga kurdular. 1686’da Rusya bu ittifaka katıldı. Bundan sonra, Osmanlı’ya karşı emperyalist tutumunu Avrupa Hıristiyan dünyasını ve medeniyetini himaye maskesi altında saklama imkânına kavuştu. Bütün cephelerde onaltı yıl yıpratıcı savaşlardan ve yıkımın kenarına geldikten sonra Osmanlılar nihayet yenilgiyi kabul ettiler (Karlofça Antlaşması, 1699).</p>
<p>Macaristan’ın terki ile ilk parçalanma gerçekleşti. Artık Cihad tamamiyle terk edilmişti. Naîmâ’nın bu yeni barışçı politika hakkındaki samimi ifadesini gördük. 18. yüzyılda iki büyük askeri emperyalist devlet, Avusturya ile Rusya saldırıyı devam ettirdiler. Batılı devletler ise, ticari çıkarları nedeniyle Osmanlı’yı desteklediler. Karlofça görüşmelerinde Avusturya, onların baskısı sonucu barışa yanaştı. Bu dönemde Fransa ticaretinin yarısı Levant pazarlarına bağımlı idi ve ayrıca Habsburglara karşı Avrupa denge politikasında Osmanlı daima değerli bir müttefik idi.</p>
<p>Bu noktada, 1700-1914 arasındaki dönemde, sürekli olarak Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasındaki ilişkileri yönlendiren Şark Meselesi ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun ülke bütünlüğü için Batı devletlerinin desteği zorunlu hale geldi. Kanunî döneminde Osmanlı üstün gücü, Avrupa’da yeni millî devletlerin koruyucusu rolünü benimsemiş, Avrupa devletler güç dengesinde başlıca rol sahibi olmuştu. 1699’dan sonra ise, Batı devletlerinin desteği Osmanlı için kaçınılmaz bir denge unsuru olmuştur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Bizans ile birlikte 1500 yıllık bir tarihî bölge geleneğini temsil eder. Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) zamanından itibaren Osmanlı sultanları, ‘İki Kıtanın Sultanı ve İki Denizin Hükümdarı’ [Sultanü’l-berreyn ve Hakanu’l-bahreyn] unvanını kullandılar. Batı istikametinde Balkanlara ve doğu yönünde ise Küçük Asya’ya doğru genişleyerek, Osmanlı İmparatorluğu bu iki bölgeyi Doğu Roma zamanındaki gibi Boğazlar merkezi etrafında birleşik bir imparatorluk şekline soktu. Bu, 1000 yıl süren bir tarihî geopolitik devamlılığı temsil ediyordu. İstanbul’da Patrik ve Şeyhülislam bu geopolitik gerçeğin timsali idiler. Osmanlılar, Balkanlar’da uzun bir mücadeleye başlamak zorunda kaldıkları sırada, Küçük Asya’da da yüzyıllarca devam eden geleneksel bir siyasî durumla uğraşmak mecburiyetinde kalıyordu.</p>
<p>Rum (Anadolu) Selçuklu Sultanlığı 12. yüzyılda, İran’a hükmeden Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bir uç eyaleti sayılıyordu. 13. yüzyılda İran İlhanlı Devleti bu durumu yineledi. Osmanlı Beyliği dahil tüm beylikler, İlhanlı maliye defterlerinde bu imparatorluğun Ucat eyaletleri olarak kaydedilmiştir. Ancak I. Bayezid’in (1389-1402) saltanatında Osmanlı hükümdarı kendini Rum Selçuklu sultanlarının mirascısı, Anadolu’nun meşrû efendisi olarak görmeye başladı.</p>
<p>Bayezıd, Anadolu Selçuklu sultanlarının taşıdığı ‘Sultanü’r-Rûm’ unvanının kendisine tevcih etmesi için Mısır’daki Halifeye baş vurdu;[21] fakat o sırada doğuda, eski Moğol İmparatorluğu’nu İslâmî bir kisve altında canlandırmak düşüncesiyle Timur ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Timur, tüm Anadolu üzerinde hükümranlık iddiasında bulundu ve Bayezid’den kendisini metbu tanımasını istedi. 1402’de Ankara yakınlarında Çubuk ovasında Bayezid’i esir aldı ve Anadolu beyliklerini kendisine bağımlı devletler olarak yeniden canlandırdı. Osmanlı ülkesini de diğer beylikler gibi bağımlı bir devlet durumuna soktu (Çelebi Mehmed’in Timur’un adını taşıyan sikkeleri vardır). Hükümdarlıkları boyunca, yani yaklaşık yarım yüzyıl, I. Mehmed (1413-1421) ve II. Murad (1421-1451) üzerinde Timurlular metbuluk iddiasında bulundular. Timur’un oğlu Şahruh babasının Küçük Asya’da kurduğu düzeni devam ettirmekte azimli idi.</p>
<p>I. Mehmed’e gönderdiği bir mektupta Şahruh, onun kardeşlerini bertaraf edip Timur’un bahşettiği toprakları birleştirmesi eylemini onaylamadığını yazmakta idi. 1441’de Şahruh’a yazdığı mektupta II. Murad, ona bağımlı bir hükümdarın hitabına uygun ifadelerle hitap etmekte ve Osmanlıların yakın geçmişte Karamanlılardan aldıkları toprakların Timur tarafından ihsan edilmiş topraklar olduğunu belirtmeye çalışmakta idi.[22] O halde, özetle, 1441 gibi geç bir dönemde bile Timurlular hâlâ Timur’un Anadolu’da kurduğu düzeni ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Osmanlılar buna karşı polemike başvurdular.</p>
<p>Timurlularla rekabet için Oğuz Han’ın oğlu Günhan’ın oğlu Kayı’nın soyundan geldikleri hakkında Osmanlı iddiaları da tam bu dönemde kuvvetle benimsendi. II. Mehmed’in 1461’den itibaren Anadolu beyliklerini ele geçirmeye başladığı sırada, Doğu Anadolu ve İran’ın efendisi olan Uzun Hasan da, Timur gibi, tüm Anadolu üzerinde hükümranlık iddiasında bulunuyordu. Bu Türkmen hükümdar, kovulmuş beyleri himayesine alıp Osmanlı Sultanına meydan okudu. 1472’de Karaman beyine destek için gönderdiği askerler Osmanlı memleketinin tam kalbine kadar sızdı, Akşehir’e geldi. Bu defa, Osmanlı Sultanı doğudaki rakibini yenecek güçteydi (Başkent Savaşı 1473) ve Anadolu bu kez kesin biçimde Konstantinopolis’in efendisinin hükmü altına girdi.[23]</p>
<p>Böylece, Küçük Asya’da dört yüzyıl süren bir siyasî durum, yani Anadolu’nun doğudaki büyük komşularından birine bağımlılığı sona erdi.</p>
<p>Bununla birlikte, Safevîler, 16. yüzyılın başında İran’da iktidara geldiklerinde, onlardan Şah İsmail alevi Kızılbaşların piri ve hükümdarı sıfatıyla Osmanlıların Anadolu’daki hükümranlığını yeniden ciddi biçimde tehdit etti. 1514’de, ateşli silahları ile I. Selim, Şah’ın Türkmen zırhlı süvarilerini dağıttı ve Safevî iddialarına kesin bir darbe indirmeyi başardı. Doğu Anadolu’yu İstanbul’a bağlıyarak tehlikeyi uzun yüzyıllar için bertaraf etti. İran ile mücadele 16. ve 17. yüzyıllarda Doğu Anadolu ötesinde Kafkaslar, Azerbaycan ve Irak’ta sürdürüldü.[24] Böylece Osmanlılar Balkanlar’da olduğu gibi Anadolu’da tam egemenliklerini kurmuş, Boğazlar ekseninde bin yıllık imparatorluk geleneğini ihya etmiş oluyorlardı.</p>
<p>Burada Osmanlılara karşı Batılı ve Doğulu hasımlarının birbirleriyle diplomatik temaslar kurduğunu, Osmanlı ülkesini aralarında paylaşmak için planlar yaptıklarını vurgulamalıyız. Osmanlılar üzerindeki planları için Timur Fransız sarayına mektuplar yollamış, Uzun Hasan Venedik’le ittifak yapmış ve Safevîler de Almanya ve İspanya Habsburglarına elçiler göndermiştir. Anadolu ve Rumeli’de imparatorluğu korumak kolay olmamıştır.</p>
<p>Osmanlılar, iki cephede aynı anda savaşmak zorunda kalmaktan daima kaçınmışlardır. Bu amaçla, doğuda ve batıda münavebeli bir savaş ve barış siyaseti izlemekte dikkatli davranmışlardır. Kanunî, İran’a sefer yapmak için İmparator Şarlken ile 1547’de barış anlaşmasını imzalamıştır. Fakat, 1593-1606 yıllarında Habsburglara karşı yürütülen Uzun Savaş sırasında Şah Abbas’ın Azerbaycan’da saldırıya geçmesi, Osmanlıları aynı anda iki cephede birden savaşmaya zorlamış ve bu savaşlar yıkıcı etkiler yapmıştır. Buraya kadar Osmanlı devletinin dünya güçleri karşısında her dönemde gerçekleştirmeye çalıştığı denge politikasını inceledik.</p>
<p>Şimdi Osmanlı Devleti’nin iç yapısındaki devir açan değişmelere bir göz atalım.</p>
<p>Hem Doğu’da hem de Batı’da dünya ölçüsünde bir mücadeleyi yerine getirmek için Osmanlılar, bütün kaynaklarını sürekli hazırlık halinde ve tek bir iradenin emrinde tutmak zorundaydılar. Böylece Osmanlı devleti, merkezileştirici mutlak bir tek otorite altında klasik Osmanlı padişahlığını kuracaktır. Bu siyasi dengeyi Osmanlılar II. Mehmed döneminde gerçekleştirdikleri zaman Avrupa’da mutlakiyetçi idare kuramcıları (Machiavelli, Postel, Bodin) Osmanlı’yı bir model olarak ele almaya başladılar.</p>
<p>Fatih’e kadar ilk dönemlerde Osmanlı Beyi’nin merkezî otoritesine karşı en büyük karşıtlık serhad bölgeleri Uclardan gelmekteydi.[25] Osmanlı hükümdarlarının iç siyasette aradıkları denge, bilinçli olarak merkezî hükümet denetiminin korunması ve güçlendirilmesidir. Böylece, Uc beylerinin yeni fethedilmiş topraklarda, bağımsız beylikler kurmaları engelleniyordu. Daha ilk dönemde İzmit sınır bölgesini kontrol eden bey, Osman Gazi’nin yoldaşı Akça-Koca idi. Akça-Koca’nın ölümü üzerine Orhan, bu bölgeyi idare etmek üzere büyük oğlu Süleyman’ı atadı. Süleyman daha sonra, 1340’larda Rumeli karşısında yeni fethedilen, en önemli Uc bölgesi olan Karesi sancak beyliğine gönderildi ve merkezini Biga’ya taşıdı.</p>
<p>Süleyman, daha sonra 1352’ de Avrupa toprağında Gelibolu Ucu’nu feth etmek üzere Çanakkale Boğazı’nı geçti, Trakya’da yerleşti. Süleyman, dönemin en güçlü Uc beyi oldu. Babasından önce, 1357’de ölmeseydi, Osmanlı tahtının doğal sahibi olurdu. I. Murad (1362-1389) tahta çıktığında, Rumeli’deki Uc kuvvetlerinin başına, en güvendiği komutan olan lalası Şahin’i, beylerbeyi veya Avrupa’daki Osmanlı kuvvetlerinin kumandanı olarak yerleştirdi. Lala Şahin Meriç vadisinde, Orta-Kol’da Edirne’den sonra merkezi Filibe olarak Rumeli’yi sultanın kontrolu altına aldı. Sol Kol’da Evrenuz, Sağ Kol’da Mihal-oğulları Beylerbeyine tâbi idiler. Fakat, Beylerbeyi ile Uc-beyleri arasındaki rekabet kaçınılmazdı.</p>
<p>Uc beylerinin Rumeli’de, 1373’de Şehzade Savcı’nın isyanında önemli bir rol oynadıkları anlaşılmaktadır. I. Bayezid’in 1402’deki düşüşünü izleyen iç savaş döneminde Uc beyleri bir derece bağımsızlık kazandılar ve kimin Osmanlı tahtına geçeceği büyük ölçüde onların elinde kaldı. Kendilerine doğrudan bağımlı olan akıncılar, yürükler ve Uc tımarlı sipahileri onların doğrudan doğruya emirleri altında idi.</p>
<p>Sırasıyla, Serez-Selanik-Teselya-Arnavutluk sınır bölgesinde Evrenuzoğulları, Üsküp’te İshak, sonra Paşa Yiğit ve oğulları, Tuna Bulgaristan’ında Mihaloğulları ile Kümülüoğulları pratikte egemen ‘feodal’ aileler durumunda olup Uc sancağını babadan oğula tevârüs ediyorlar, tımarlara kendi adamlarını getiriyorlardı. II. Murad’ın hükümdarlık döneminde Üsküp Uc-beyi İsa Bey’in denetimindeki bölgedeki 189 tımarlının 160 kadarı kendi kulları, köleleri ve kapı halkı idi.[26] Uc-beyleri bağımsız beyler gibi komşu yabancı devletlerle antlaşmalar yapıyor ve onlardan haraç alıyorlardı. Bununla beraber, II. Mehmed’in (1451-1481) gazi kişiliği ve güçlü merkeziyetçilik siyaseti karşısında Uc beyleri eski bağımsız durumlarını korumayı başaramadılar. II. Mehmed özellikle Mihaloğullarını denetimi altına almayı başardı, Rumeli’de sultanın merkeziyetçi otoritesini kurdu, böylece merkezileşmede yeni bir dengeye, yeni bir döneme ulaşılmış oldu.</p>
<p>II. Mehmed döneminde devlet içinde söz götürmez iktidar, Uclarda değil, merkezde-Kapıkulu kuvvetlerine dayanan Sultan’da idi. Kul sistemi,[27] yani askerî ve sivil idareyi sultanın kulları ile yürütme sistemi, ülkenin her yanında Sultanın merkezî ve mutlak otoritesini garanti altına alıyordu.</p>
<p>Saray kul sistemi Orhan hatta Osman zamanından beri mevcut görünmektedir. 1361’i izliyen yıllarda büyük ölçüde genişleyen devletin gereklerini karşılamak üzere merkezî bir bürokrasi ve tımar sistemi teşkil edildiği zaman, kul sistemi esas kabul edildi; ve doğrudan Sultan’a bağlı kullardan oluşan ücretli daimî ordu, Yeniçeri Ocağı kuruldu. Bu ordu, ilk kurulduğu sırada 1,000 kişi, I. Bayezid (1389-1402) döneminde 6-7,000, II. Murad devrinde 4-5,000 kişi idi. II. Mehmed’in saltanatında (1451-1481) ise mevcudu 8-10,000’e çıkarıldı.</p>
<p>Bu merkezi askerî güç sayesinde Osmanlı sultanları Uc beylerinden daha kuvvetli duruma geldi. Üstelik, sınır bölgeleri her ne zaman güçlü düşmanların saldırısına uğrarsa, [meselâ Kosova (1389) ve Niğbolu (1396) savaşlarında olduğu gibi] sultan, derhal harekete geçip kesin darbeyi indirebiliyordu. Kapıkulları, aynı zamanda Sultanın emir ve yasaklarını eyaletlerde uygulamak üzere yasak kulu adı altına görev yapmaktaydılar.[28]</p>
<p>Yeniçeri Ocağı, Kapıkullarının yalnızca bir kesimini oluşturmaktaydı. Daha 14. yüzyılda bile Sultanın kulları sadece merkezdeki askerî gücü değil, fakat aynı zamanda taşradaki tımarlı sipahilerin önemli bir bölümünü de içeriyordu. Saray’da ve taşrada bir süre hizmet gördükten sonra kullar imparatorluğun her köşesine, tımarlı, subaşı, sancak beyi veya beylerbeyleri olarak gönderiliyor, böylece Sultanın siyasî ve icraî otoritesini temsil eden asker-idareciler olarak hizmet görüyorlardı.[29] Kulların imparatorluk yönetiminde yaygın şekilde kullanımı, I. Bayezid devrinde başlamıştır. O, Anadolu’da feth ettiği beyliklerde yerli aristokratik aileler yerine kendi kullarını getirmekte idi. II. Mehmed, en yüksek siyasi-idari mevki olan veziriâzamlığı, Çandarlı ailesi yerine kendi kullarına bahşettiğinde kul sistemi tamamlanmış oldu. Kısacası, sultanın merkezî ve mutlak otoritesinin güçlenmesi, kul sisteminin gelişmesiyle el ele gitti.</p>
<p>Böylece devlet idaresinde yeni bir dengeye veya döneme ulaşılmış oldu. Osmanlı Sultanının öteki Müslüman hükümdarlar üzerindeki üstünlük sebeplerini sıralarken Kemalpaşazâde, Osmanlı sultanlarının kulları sayesinde emirlerini her yerde kesinlikle uygulamaya muktedir olduğunu vurgular. Eyalet idaresine atanan hiçbir kul, halk üzerinde imtiyazlı bir mevkie ulaşma ve başkaldırma imkânını bulamazdı.</p>
<p>Osmanlı sultanları, özellikle I. Bayezid ve II. Mehmed döneminde tüm bölgelerde yerel hanedanları ve feodal beyleri ortadan kaldırmaya ve bütün yerel ayrıcalıkları bertaraf etmeye özen gösterdiler.[30] Balkanlar’da, küçük prens ve senyörler ortadan kaldırılmış veya Osmanlı timar kadrolarına alınmıştı.</p>
<p>Balkan köylüsü kendilerini koruyamayan eski efendileriyle artık işbirliği yapmıyor, zimmî statüsü içerisinde Osmanlı tebaası olarak devletin himayesi altına girmiş bulunuyordu. Daha önceki askerî sınıflar ile kilise ve manastırlar da, ellerinde bulundurdukları pronoa ve charistialar üzerindeki haklarını teminat altına alan, yeni merkezileşmiş sisteme bağlanmayı daha güvenli buldular.</p>
<p>Özetle, merkezî Osmanlı hükümeti, eski Bizans imparatorluk geleneklerini canlandırdıkları Balkanlar’da, bir iktidar ve güven kaynağı olarak hareket ediyordu. Anadolu’dan koşup gelerek ganimet arıyan gaziler, ulema ve toprağa aç köylüler, sürekli artan sayılarda bu güvenilir imparatorluğun hizmetine girmek için Avrupa’da feth edilen topraklara göç etmekte idiler. Bunun yanında, devleti sık sık iç savaşa sürükliyen ve halkı bezdiren saltanat müddeilerini bertaraf etmek için de, zalim fakat zorunlu bir çözüm bulundu. II. Mehmed, kardeş katli geleneğini kanunnâmesine bir madde olarak koydu.</p>
<p>Çok sonra 16. yüzyıl sonlarında şehzadelerin sancağa vali gönderilmesi âdeti de kaldırıldı. Böylece mutlak merkezî otoritenin sürekliliği yolunda kesin adımlar atılmış oldu. Hükümranlığın yönetici ailenin bütün bireylerine ortaklaşa ait olduğu eski Türk geleneğine bu suretle son verilmiş, kadim Doğu’nun tek mutlak hükümdarın şahsında temsil edilen bölünmez ve kutsal otorite fikri benimsenmiş oldu.[31]Şehzadeler arasında, yıkıcı iç savaşlar dönemi böylece kaldırılmış, yeni bir denge ve düzen yerleşmiş oldu.</p>
<p>Fakat, 16. yüzyılın sonunlarından itibaren sultanın dayandığı güç, yani saray halkı ve Yeniçeri ve öbür Kapıkulları, onun adına devleti kendi denetimleri altına sokacak kadar güç ve nüfuz kazandılar. Onları dengeleyecek bir güç kalmadı. 1600’e doğru Yeniçerilerin sayısı 35-50 bine vardı; onlar 1622’de Sultan II. Osman’ı tahttan indirip katledecek kadar ileri gittiler.</p>
<p>Kapıkulları, devlette tüm iktidarı elde edip eyaletlerde otoriteyi ve gelir kaynaklarını da ele geçirdiler. Evliya Çelebi (17. yüzyıl ikinci yarısı) şehirlerde Yeniçeri serdarı, çavuş ve kethüda-yeri sıfatıyla heryerde onların egemen olduğunu tespi edecektir. 17. yüzyıla ait İstanbul’daki tüm esnafı ve dükkânlarını tespit eden bir ihtisab defterinde, dükkan sahipleri tümüyle saray halkı, kapıkulları, beyler ve paşalar olarak görünmektedir. O zaman eyaletlerde ücretli menşei köylü askerler, Sekbanlar onlara karşı direnişe geçtiler.</p>
<p>1625-1628’de Abaza Mehmed Paşa[32] komutasında birleşip Anadolu’nun denetimini ellerine geçirdiler. Bu otorite bunalımı, Köprülü Mehmed’in 1656’da diktatör yetkileriyle durumu kontrol altına almasına kadar sürdü. Daha sonra Yeniçeriler, yalnız belli grupların tepkisini değil, halk protesto hareketlerini de temsil eder oldular. Merkezde ve eyaletlerde şehirlerde sayıları kontrolsuz artan ve artık bir çeşit milis haline gelen Yeniçeriler halkın önüne düşüp, IV. Mehmed’i (1687) ve III. Ahmed’i (1730) tahttan indirdiler.</p>
<p>Padişah ve saray, devlet işleri üzerinde mutlak otoritesini, ancak 1826’da Yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra yeniden kurabildi. Yalnız Yeniçeri Ocağı değil, fakat kul kurumunu oluşturan öbür resmî örgütler de 17. yüzyılda aslî niteliklerini değiştirmişlerdi.[33] Devletin çözülmesi ve genel kargaşanın sebeplerini araştırırken 17. yüzyıl ortasında Koçi Bey listenin başına kul sisteminin bozulmasını koyar. Özetle, siyasi güç temsil eden gruplar arasındaki çatışmalar ve varılan yeni dengeler, Osmanlı tarihinde iç siyaset dinamiğini anlamak için önemlidir.</p>
<p>Son olarak toprak tasarrufu sistemini ele almamız gerekiyor. Yakın Doğu’nun geçmişteki öteki imparatorluklarında olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da merkezileşmiş rejimin toplumsal ve iktisadî temeli, toprak tasarrufu ve gelirlerinin devlet tarafından sıkı denetimini sağlayan özgün bir sistemdir.[34] Kapıkullarının özellikle Anadolu şehirlerinde kontrollarına yol açan neden 1593-1610 Celâli anarşisidir. Özetle ülkede eski güçler dengesi bozuldu. Islâhat Lâyihası yazarlarının dediği gibi, klasik Osmanlı idaresinde Kapıkuluna karşı eyalet tımarlı ordusu bir denge oluşturuyordu.</p>
<p>Toprak mülkiyetinin devlete ait oluşu, daha doğrusu rakabe, kontrol hakkının merkezî hükümetin elinde olması, devlet politikasının amaçlarıyla uyumlu olarak toplum düzenini denetlemesini ve gelirleri bu amaçlara ve zamanın ihtiyaçlarına göre tahsis etmesini mümkün kılmaktaydı. Osmanlılardan önceki devirlerde, Selçuklularda ve Bizans İmparatorluğu’nda da, devletin toprak üzerindeki denetimi imparatorluğun siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını belirlemişti. Bu imparatorlukların çöküş dönemlerinde hem toprak hem de köylü yerel görevlilerle âyânın kontrolüne geçecektir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, yayılmacı bir güç olarak genişleme günlerinde, tarım arazisinin devlet kontrolu altında olması ilkesini genel olarak uygulama gücüne sahipti. Kural olarak, Osmanlı rejimi, -hem dünyevî hem de dinî alanda- eski toprak sahiplerinin mülk haklarını kaldırmış ve fethedilen bölgeler ve de sonradan tarıma elverişli hale getirilen topraklar devlet denetimine alınmıştır. Hükümdar, nadiren toprak üzerinde mutlak mülkiyet haklarını şahsa özel bir bağış belgesi ile, temliknâme ile devredebilirdi.</p>
<p>Gerçekte bu üç katmanlı bir toprak tasarrufu sistemiydi: toprağın mutlak rakabe hakkı devlet elinde idi; köylü tasarruf hakkına, yani sürekli kiracı olarak toprağı kullanma hakkına devlete bir tapu resmi ödiyerek bir sözleşme ile sahip olurdu. Bu ikisi arasında tımar sahibi sipahiye veya devletin temsilcisi olarak birine, devlete ait hakların çiğnenmemesi için gözetim yetkisi verilirdi. Başlıca toprak vergilerini toplayıp toprağın boş bırakılmasını önlemek üzere konulan kanunları o uygulardı.</p>
<p>Sipahi devlete karşı belirli askerî görevleri yerine getirmekle yükümlüydü ve topladığı belirli vergileri de maaşı olarak alırdı. Bütün bu hususlar Kanunnamelerde tespit edilmişti. Para ekonomisinin tam olarak gelişmediği devletlerde devletin temel gelir kaynağını oluşturan toprak vergileri iltizam yoluyla da toplanabilirdi: vergilerin merkezî hazineye nakit olarak girmesini sağlayan iltizam sistemi idi.</p>
<p>Büyük sayıda askere ihtiyacı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, bu aynî vergiler çoğunlukla köylerde yerleştirilen sipahileri desteklemek üzere tımar olarak dağıtılmıştır. Böylece, Osmanlı döneminde toprak tasarrufu sistemi, vergi sistemi ve eyalet askerî teşkilatı bir bütününün tamamlayıcı ögeleri olarak bölünmez bir sistem oluşturuyordu.</p>
<p>Osmanlı’nın bu sistemi, fethettikleri bölgelerde, yani Bizans İmparatorluğu ve Balkan devletlerinden aldıkları topraklarda uygulamaya koyması zor olmadı. Çünkü İslâm hukukuna göre savaşla alınan topraklar devlete ait sayılırdı. Hatta vakıf haline getirilse bile, devlet gerekirse vakfiyetini kaldırabilirdi (Fâtih vakıf ve mülklerin devlete mal edilmesi kararında bu prensibe dayanmıştır). Fakat, Osmanlı işgalinden önce Anadolu’da, birçok arazi, mülk ve vakıf olarak devredilmiş ve bu durum Şeriata uygun olarak tertip edilen senetlerle tasdik edilmiş bulunuyordu, bu yüzden eski Selçuklu Devleti topraklarında çeşitli uzlaşmalara varılmak gerekmiştir.[35] Meselâ toprak sahipleri, eşkinci sistemi yoluyla devlete asker sağlamakla yükümlü kılınmıştır.</p>
<p>I. Bayezid’in saltanatı sırasında (1389-1402) bu gibi topraklar üzerinde devlet kontrolü genişletildi: Bu politika Bayezid’e karşı Anadolu’da karşıtların ortaya çıkışının sebeplerinden biridir. Onun saltanat döneminden II. Mehmed dönemine kadar bu açıdan bir uzlaşma ve hoşgörme politikası izlenmiştir. Fetret ve iç bunalımlar merkezî hükümeti, Rumeli ve Anadolu’daki nüfuzlu kişilere büyük mülk topraklar bağışlamayı zorunlu kılmıştır.</p>
<p>Bu gibi toprak mülkleri, devletin el koyması ihtimaline karşı bir tedbir olarak, sahipleri tarafından genellikle aile vakfına dönüştürüldü. Fakat, seferleri için fazla asker ihtiyacı karşısında, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) bu toprakların önemli bir bölümünü 1476 civarında tekrar devlet mülkiyeti altına aldı. Vakfın gerçek amaçlarını yerine getiremeyen, binası yıkılmış veya hükümdarlarından berat almamış vakıfları ilga etti. Bunları mîrî için müsadere edip tımar olarak askeri sınıf mensupları arasında dağıttı. Bu reform sonucunda bu işte çalışmış olan tarihçi Tursun Bey’in ifadesiyle 20 bin (?) köy ve çiftlik devlete mal edildi.[36]</p>
<p>Bu eylem, özellikle vakıflardan yararlanan dinî grupların ulema, zaviyedar şeyh ve dervişlerin Sultana karşı tavır almalarına sebep oldu. Fâtih’in ölümünden sonra şiddetli bir tepki kendini gösterdi ve müsadere edilen toprakların büyük bir kısmı eski sahiplerine ve vakıflara geri verildi.</p>
<p>Fakat yeniden eski istikamete dönülmesi için çok zaman geçmedi: I. Süleyman’ın büyük seferleri için asker ihtiyacı, nüfustaki artış ve yeni toprakların tarıma açılması mîrî topraklarda büyük bir artışa yol açtı. İfrazat adıyla anılan bu yeni mîrî topraklara ait kayıtlar dönemin defterlerini doldurmaktadır.</p>
<p>16. yüzyıl sonundan itibaren kırsal bölgelerde, hem tarımda, hem de toprak tasarrufu sisteminde ağır bir buhran ortaya çıktı. Bunun temel sebepleri arasında öncelikle, 1580’lerden itibaren Batı Avrupa’dan ucuz gümüş ve gümüş para akışı ve, bunun ardından, Osmanlı maliyesini, imparatorluk ekonomisini ve yönetim mekanizmasını kargaşaya sokan enflasyondur. Tarihçi Selâniki, yüzde yüz bir enflasyonun herkesi özellikle askeri fakirleştirdiğini ve genel bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkışına neden olduğunu tarihinde vurgulamıştır.[37] Tımarların değeri aniden düşünce tımar sahipleri seferden kaçmaya, çeşitli yollarla köylülerden daha fazla gelir sızdırmaya çalıştılar.</p>
<p>İkinci olarak, bu dönemde yeni fetihlerin durması tımara atanmak için elinde pâdişah emriyle bekleyen adaylar sayısında büyük bir artışa neden oldu ve timar elde etmek isteyenler arasında sert bir rekabete yol açtı. Yolsuzluklar aldı yürüdü, asker isyanlara katılmaktan geri kalmadı. Üçüncü olarak, Kapıkulları başta saray halkı, çavuşlar tımar topraklarını her yerde ele geçirmeyi başarıyor ve dolayısıyla tımar açığını daha da şiddetli hale getiriyorlardı.</p>
<p>Sonuç olarak, çok sayıda topraksız asker ve işsiz ücretli asker grupları (yevmliler, sekban ve sarıcalar) eşkıya çeteleri halinde köy ve kasabaları basıp yağmaya başladılar; daha sonraları bunlar büyük güce sahip önderler ve âsi paşalar (Karayazıcı, Canpulad-oğlu, Varvar Ali, Abaza Mehmet) etrafında toplandılar ve üzerlerine gönderilen hükümet kuvvetlerini püskürtecek bir güç oluşturdular. İsyancılar Celâlî genel adıyla bilinmektedir.[38]</p>
<p>Onlarla uğraşmak üzere gönderilen Kapıkulları da, köylülerin başına bela olup onları soyan bir başka çapulcu gücü oluşturdular. Eyaletlerde kapılarında ücretli sekban ve sarıca askeri toplıyan paşalar şu veya bu bahane ile isyan etmek imkânını buldu. Anadolu’da bu dönemde eşkıya başında âsi paşaları görüyoruz. İstanbul’da merkezde yeniçeri zorbaları gibi bu dönemde Anadolu’da sekban ve sarıcalar başında âsi paşalar ülkeyi tam bir anarşi içine sürüklediler.</p>
<p>Bu dönem 1590-1656 tarihlerini kapsar. Merkeziyetçi kontrol ancak Köprülü Mehmed Paşa ile gerçekleşecektir. Bu dönem aynı zamanda derin ekonomik ve sosyal çalkantı dönemi olup kargaşalığın altında bu ekonomik sarsıntıyı hesaba katmak gerekir. Bu dönemde devam eden uzun savaşlar (1593-1606 Avusturya, 1603-1612 İran savaşları) ve enflasyon devleti, avârız yükümlülüklerini olağan ve ağır bir nakdî vergi haline getirmeye mecbur etti.</p>
<p>Bütün bu koşullar, özellikle Anadolu’daki köylüleri toptan topraklarını terk edip berkitilmiş şehirlere kaçmaya veya eşkıya çetelerine katılmaya sevk etti. Özellikle 1595’ten 1607’ye kadar süren dönemde Anadolu’da anarşi ve halkın kitle halinde kaçışı Osmanlı tarihinde Büyük Kaçgun olarak bilinir. Kanunî döneminde yeni toprakların tarıma açılması, yüzde altmışa varan nüfus patlaması, bu anarşi döneminde Anadolu’nun bir daha kalkınamayacağı bir yıkım dönemine yerini bırakmıştır. Aynı yıllarda Rumeli’deki Hıristiyan köylüler arasında ilk ciddi isyan girişimleri vuku bulmuştur.[39]</p>
<p>Bu büyük ekonomik-siyasi-sosyal bunalım sırasında, kapı halkı geçimini sağlamak için eşkiyalığa başladılar. Devletin temel kurumları, kul sistemi, tımar sistemi ve toprak tasarrufu düzeni perişan oldu. Bu yılları yaşayan Koçi Bey “erbab-ı tımar ve zeamet bilkülliye yok oldu…ulûfeli kul dünyayı tuttu ve sipahi güruhunu bastırdı” demektedir. Devlet, eyaletlerdeki topraklar üstündeki denetimini kaybetti; toprak gelirleri, büyük ölçüde Kapıkullarının ve askerî sınıfla bağlantılı nüfuz sahibi yerel kişilerin, âyanın eline geçti. Klasik Osmanlı rejimi tamamiyle çöktü. Bu nedenle biz bu tarihe kadar Osmanlı tarihini Klasik Dönem diye ayırd ediyoruz. 1683-1699 savaş dönemi derin değişikliklere yol açmış, âyan rejimini hazırlamıştır.</p>
<p>İmparatorluk topraklarının yarısını oluşturan Padişah hasları, daha doğrusu merkezî hazine kontrolundaki topraklar, genellikle eskiden beri mukata’a adıyla sözleşme ile özel kişilere iltizama verilirdi. Bu mukata’aların büyük kısmı askerî sınıf mensuplarının eline geçti. 17. yüzyıl sonlarında mukata’a iltizamı yoluyla devlet toprakları üzerinde denetim kuran bu sınıf, köylüler üzerinde fiilen yönetici durumuna geldi ve a’yânın doğuşuna yol açtı.[40] Devlet toprak üzerinde denetimini sağlıyan eski düzenli tahrirleri artık yerine getiremiyordu. Toprağın gerçek kontrolunu ele geçiren nüfuzlu â’yânlar, kendilerine şahsen bağlı ücretli askerî kuvvetler beslemeye başladı.</p>
<p>Düzenli tımarlı asker işlevini kaybettiğinden devlet âyânı bu yerel askeriyle imparatorluk ordusuna katılmaya teşvik edip pek çoğuna mîrmîran veya paşa rütbesi tevcih etmeye başladı. Kazalarda yerel otoriteyi temsil eden âyan yanında 18. yüzyıl ikinci yarısında eyaletlerde büyük mukata’a topraklarını kontrolu altına geçiren ve özel orduları bulunan güçlü yerel hanedanlar ortaya çıkıp güçlendi. 1683-1699 felâketli savaş yıllarında, mukata’a iltizamlarını malikâne adıyla eyaletlerde zengin ve nüfuzlu kişiler hayatları boyunca, hatta aileleri için sağlamışlardı.</p>
<p>Böylece toprak ve vergiler üzerinde kontrolunu kaybeden devlet, eyaletlerde temel fonksiyonlarını yerel âyan ve hanedana devretmiş bulunuyordu. Bu dönemde, Avrupa’da görülene benzer bir şekilde, imparatorluğun feodalleşmesinden bahsedebiliriz. 18. yüzyılın sonunda merkeziyetçi imparatorluk artık mevcut değildi. II. Mahmud’un yeni bir ordu kurup güçlü a’yânları ve hanedanları (Pozvant-oğlu, Tepedelenli, Karaosmanoğulları, Çapan-oğulları) teker teker ortadan kaldırmasına kadar, Anadolu ve Rumeli’de, merkezî bir hükümetin otoritesini tanıyan bir imparatorluğu yeniden kurmak mümkün olmadı. Uzak eyaletlerde, Suriye, Mısır, Bağdat’ta Osmanlı Sultanının temel egemenlik haklarını fiilen ele geçiren Memluk beyleri (Mısır’da), Yeniçeri garnizonlarına dayanan yerel hanedanlar yükseldi. Bu gelişme, daha önce 16. yüzyıl sonlarında Garp Ocakları’nda, Tunus, Cezâyir ve Trablus’ta gerçekleşmiş bulunuyordu.</p>
<p>Buraya kadar Osmanlı tarihinin yapısında ve temel kurumlarında yeni bir dönem açan değişmeleri gözden geçirdik. Osmanlı tarihinde dönemleri bu ampirik gözlemler çerçevesinde saptamak gerektiğine inanıyoruz.</p>
<p>Prof.Dr.Halil Inalcık</p>
<p>Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Türkiye</p>
<p>Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 1 Sayfa: 61-72; Doğu Batı Dergisi/Osmanlılar</p>
<p>Dipnotlar :</p>
<p>[1] Kemalpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osmân, Defter I, haz. Şerafettin Turan, Ankara 1976; Ruhî’ye ait olduğu söylenen kronikte de (Oxford Bodleian Library, Marsh 313) benzer fikirler ileri sürülmüştür.</p>
<p>[2] Tewarikh-i Âl-i ‘Osman (Die altosmanischen anonymen Chroniken), ed. F. Giese, Breslau 1922, 30; daha tam bir metin: Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, ? 700.</p>
<p>[3] H. İnalcık, “Adâletnâmeler”, Belgeler (Türk Tarih Kurumu), II/3-4, 105.</p>
<p>(4] Süleyman’ın saltanat döneminin Altın Çağ sayılması hakkında bkz. H. İnalcık, “Süleyman the Man and the Statesman”, ed. G. Veinstein, Soliman Le Magnifique et sgn temps, Paris 1992.</p>
<p>(5] Osmanlı layiha yazarları için bkz. H. İnalcık, “Military and Fiscal Transformation in the Ottoman Empire, 1600-1800”, Archivum Ottomanicum, VI (1980); “The Ruznâmçe Registers”, Turcica, XX (1988), 256.</p>
<p>(6] A. Tietze’nin neşir ve çevirisine bkz: Mustafa ‘Âlî’s Counsel for Sultans of 1581, I, Metin, II, Çeviri, Viyana 1979-1982.</p>
<p>[7] Aynî Ali, Kavânin-i Âl-i Osman der Hulâsa-i Mezâmin-i Defter-i Divan, İstanbul 1280 H.; bu basım popüler bir basım olup tenkitli yeni bir basımı Douglas Howard tarafından hazırlanmıştır; Kitâb-ı Mustatab için bkz. Y. Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar; Kitâb-ı Müstetâb, Kitâbu Mesâlihi’l-Müslimîn ve Menâfi’i’l-Mü’minîn, Hırzü’l-Mülûk, Ankara, 1988.</p>
<p>[8] Bkz. C. Fleischer, “Royal Authority, Dynastic Cyclism, and Ibn Khaldunism in Sixteenth-Century Ottoman Letters”, Journal of Asian and African Studies, XVII (1983), 198-220; Fârâbî, Tûsî ve Devvânî’nin etkileri için bkz. Kınalızâde Alaâeddin Ali, Ahlâk-ı Alâî, Bulak 1248 H., II, 5, 105-112.</p>
<p>(9] Hacı Halife veya Kâtib Çelebi olarak bilinen Mustafa b. Abdullah, Düstûrü’l-‘amel li islâhi’l-halel, İstanbul, 1280 H.; Almanca çevirisi: W.F.A. Behrnauer, ZDMG, X (1857), III -132.</p>
<p>[10] Bkz. H. İnalcık, “Kutadgu Bilig’de “Türk ve İran Siyaset Nazariyeleri ve Gelenekleri”, Reşit Rahmeti Arat İçin, 1966, 259-275.</p>
<p>(11] Mustafa Naîmâ, Târih-i Na’îmâ, I-VI, İstanbul, 1280 H.: I. Ciltteki giriş.</p>
<p>[12] Çeviren Pirîzâde Mehmed Sa’ib, Mukaddime-i İbn Haldun, I-II, İstanbul 1275 H.; Tanzimat dönemi tarihçisi ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa tarafından tamamlanmıştır: İstanbul 1277 H.</p>
<p>(13] A. Cevdet (Paşa), Vekâyi’-i Devlet-i Aliyye (Târih-i Cevdet), İstanbul 1271-1301.</p>
<p>(14] Netâ’icü’l-Vuku’ât, I-IV, İstanbul 1294-1327 H.</p>
<p>[15] G.G. Arnakis, “Gregory Palamas among the Turks and Documents of His Captivity as Historical Sources”, Speculum, XXVI (1951), 104-118.</p>
<p>[16] Yeni bir yorum için bkz. H. İnalcık, “The Ottoman Turks and the Crusades, 1329-1522”, A History of the Crusades, genel yayın yönetmeni, K. M. Setton, c. VI: The Impact of the Crusades on Europe Haçlı Seferlerinin Avrupa Üzerindeki Tesiri, haz. H. W. Hazard ve N. P. Zacour, Madison, 1993, 221-353.</p>
<p>[17] Bkz. A. Feridun, Münşeatü’s-Selâtin, I, İstanbul 1275 H., 236.</p>
<p>[18] Bkz. H. İnalcık, “The Rise of the Ottoman Empire”, Cambridge History of Islam, haz. Holt, Lambton ve Lewis, Cambridge 1970, 320-323; H. İnalcık, An Economic and Social History of the Ottoman Empire, Cambridge 1994, 327-331.</p>
<p>[19] A. Feridun, a.g.e., II, 542-544.</p>
<p>[20] H. İnalcık, haz. 16. notta zikredilen An Economic and Social History, 367-372.</p>
<p>[21] Bkz. “Bayazıd I”, Encyclopaedia of Islam, 2. bs. (EI2).</p>
<p>[22] I. Mehmed ve II.Murad’ın mektuplaşmaları için bkz. Feridun, I, 150-152, 177-178.</p>
<p>(23] Bkz. “Mehmed II”, İslâm Ansiklopedisi (İA), 523-527.</p>
<p>(24] Şimdi bkz. “Selim I”, EI2.</p>
<p>[25] Uç beylerinin Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar oynadıkları hayatî rol için bkz. Gazavât-ı Sultan Murad Han, haz. H. İnalcık ve M. Oğuz; “Mehmed I”, EI 2, “Murad II”, İA.</p>
<p>[26] H. İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Ankara 1954, 149-150.</p>
<p>[27] Bkz. “Ghulam”, EI 2.</p>
<p>[28] Bkz. Kânûnnâme-i Sultanî ber Mûceb-i Örf-i Osmânî, Ankara 1956, notlar 2-5, 8-12, 2024, 30, 32, 36, 39, 40, 45.</p>
<p>[29] Bkz. H. İnalcık, The Ottoman Empire: The Classical Age 1300-1600, İkinci basım, London: Phoenix, 1995, 76-118; “Timar”, EI2.</p>
<p>[30] H. İnalcık, “L’Empire Ottoman”, Studies in Ottoman Social and Economic History, London: Variorum II, 1985, 85-87; H. İnalcık, “The Rise of the Ottoman Empire”, Cambridge History of Islam, I, 295-303.</p>
<p>[31] H. İnalcık, “The Ottoman Succession and its relation to the Turkish Concept of State”, The Middle east and the Balkans under the Ottoman Empire: Essays on Economy and Society, Bloomington 1993, 60-61.</p>
<p>32] Bkz. “Mehmed Paşa, Abaza”, İA.</p>
<p>[33] Bkz. 5. notta zikredilen: H. İnalcık, “Military and Fiscal Transformation”.</p>
<p>[34] Bkz. 17. notta bahsedilen An Economic and Social History, 103-154.</p>
<p>[35] A.g.e., 126-131.</p>
<p>[36] “Mehmed II”, İA, Cüz, 53.</p>
<p>[37] H. İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin İktisadi Vaziyeti”, Belleten, XV (1951), 629-690.</p>
<p>[38] Celâlîler için bkz. M. Akdağ, Celâlî İsyanları, Ankara 1963; krş. H. İnalcık, “Military and Fiscal Transformation…”.</p>
<p>[39] Bkz. I. Khassiotis, “Sull’ organisazione, incorporazione Sociale e ideologia politica dei Greci a Napoli, dal XV alla meta del XIX sec.,” Epistimoniki Epetiris is Philosofikis scholis tou Aristoteliou Pamepistimiou, Thessalonikis, 20 (1981); aynı yazar, “The European Powers and the Problem of Greek Independence from the Mid-fifteenth through the Early Nineteenth Century”, Ellada: Istoria kai politismos, Salonica 1981.</p>
<p>(40] Bkz. H. İnalcık, “Centralization and Decentralization in Ottoman Administration”, Studies in Eighteenth Century Islamic History, ed. T. Naff ve R. Owen, London 1977, 27-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-tarihinde-donemler/">Osmanlı Tarihinde Dönemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-tarihinde-donemler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa ve Türkler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/avrupa-ve-turkler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/avrupa-ve-turkler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2016 09:33:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa ve Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Bellini'nin Fatih Portresi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Portrenin Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Drakula efsanesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih ve Drakula]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Korkunç Türk Muhteşem Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Melchior Lorichs'in Kanuni Gravürü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernliğe Doğru Türk İmajı]]></category>
		<category><![CDATA[Montesquieu ve Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Montesquieu.]]></category>
		<category><![CDATA[Nakkaş Sinan’ın gül koklayan Fatih minyatürü]]></category>
		<category><![CDATA[Tımurlenk]]></category>
		<category><![CDATA[Voltaire]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12842</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;&#8230; Bir Portrenin Hikayesi Fatih Sultan Mehmed&#8217;in Avrupa&#8217;ya olan siyasî, ticarî ve kültürel ilgisi İstanbul&#8217;un fethinden sonra da artarak devam etmiştir. Bunun çarpıcı örneklerinden birini Venedik Kralına yaptığı bir davette görüyoruz. Kralı oğlunun düğününe davet eden Fatih, İstanbul&#8217;a bir ressam, heykeltıraş ve bronz dö­kümcüsü de göndermesini ister. Venedik Konseyi derhal toplanır ve dönemin en büyük ressamlarından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupa-ve-turkler/">Avrupa ve Türkler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/avrupa-ve-turkler/21_aralik_2009_08_51_46_1191980243/" rel="attachment wp-att-12843"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12843" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/21_Aralik_2009_08_51_46_1191980243.jpg" alt="Avrupa ve Türkler" width="250" height="365" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/21_Aralik_2009_08_51_46_1191980243.jpg 342w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/21_Aralik_2009_08_51_46_1191980243-205x300.jpg 205w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p><strong>&#8230;&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bir Portrenin Hikayesi</strong></p>
<p>Fatih Sultan Mehmed&#8217;in Avrupa&#8217;ya olan siyasî, ticarî ve kültürel ilgisi İstanbul&#8217;un fethinden sonra da artarak devam etmiştir. Bunun çarpıcı örneklerinden birini Venedik Kralına yaptığı bir davette görüyoruz. Kralı oğlunun düğününe davet eden Fatih, İstanbul&#8217;a bir ressam, heykeltıraş ve bronz dö­kümcüsü de göndermesini ister. Venedik Konseyi derhal toplanır ve dönemin en büyük ressamlarından olan Bellini&#8217;yi 1479’da İstanbul’a gönderir. İstan­bul da yaklaşık 18 ay kalan Bellini, Sultanın portresini yapmadan önce saray hayatına ve İstanbul’un günlük yaşamına ilişkin çeşitli resimler yapar. Fatih, kendi portresinin yapılmasına izin vermeden önce Bellini’ye bazı siparişlerde bulunur ve Venedikli ressamın ustalığını test eder. Bellini, şöhretinin hakkını verir ve ünlü Fatih tablosunu çizer.<br />
Bellini’nin 25 Kasım 1480’de tamamladığı Fatih portresi, Rönesans sanat akımlarının izlerini taşır ve realist kimliğiyle öne çıkar. Fatih, başında büyük bir beyaz sarıkla ve dörtte üç açıyla yan profilden tasvir edilmiştir. Bellini, Fatih’in sarığını ve üzerindeki kıyafetleri Osmanlı Sultanının ihtişam ve zara­fetini yansıtacak şekilde çizer. Fatih’in yüzündeki dinginlik ifadesi dikkat çe­kicidir. Savaşçı, eli kılıçlı, kan döken, korkunç Türk imajına karşılık; burada özgüven, iç huzur ve sakinliğiyle öne çıkan bir Sultan vardır. Fatih’in başının etrafındaki çerçeve ve mermer kemer, Sultanın bir camdan baktığı izlenimi­ni verir. Kemerin iki yanında havada asılı duran altı yaldızlı taç ve halı üze­rindeki taç, imparatorluk sancağını oluşturan yedi tuğu temsil eder. Fatih’in tasarrufu altında bulunan büyük siyasî ve askerî güç, tabloya Latince bir iba­reyle nakşedilir: Victor orbis, yani ‘Cihan Fatihi’.(34)</p>
<p>Fatih, batılı bir ressama portresini yaptıran ilk Osmanlı padişahıdır. Bü­yük İskender’in varisi olduğuna inanan Fatih, böylece sadece siyaset ve askeri stratejide değil, sanatsal ve kültürel etkileşim alanında da yeni ufuklara açıl­maktan yana olduğunu gösterir. Portresinin yanı sıra kendisi için bronz ma­dalyonlar da döktürür. Bunlardan bir tanesi Bellini’ye aittir. Diğer madalyon­lar Constanza de Ferrera ve Bertoldo di Giovanni gibi yine İtalyan sanatçılara aittir. Rönesans döneminin izlerini taşıyan madalyonlarda Fatih, Bellini’nin portresindeki gibi sarıklı olarak ve yan cepheden tasvir edilmiştir.</p>
<p>Bir rivayete göre, Fatih’in yerine geçen oğlu II. Bayezid, bazı alimlerin et­kisiyle Bellini’nin Fatih portresini, saraydaki diğer portrelerle birlikte çarşıda sattırır. Tablo, Venedikli tacirler tarafından satın alınır. Böylece Venedikli usta ressamın eseri, kendi ülkesine geri döner. Eser bugün İngiltere’de Ulu­sal Galeri’de bulunmaktadır. Müteakip yıllarda çeşitli restitüsyonlara uğra­dığı anlaşılan eser, Fatih Sultan Mehmed’in özellikle Batı’da en fazla bilinen resmi haline gelmiştir. Bunun kadar meşhur bir diğer Fatih portresi, Osmanlı nakkaşı Sinan’a aittir.(35)</p>
<p>Nakkaş Sinan’ın gül koklayan Fatih minyatürü, Fatih’in kültürel etkileşi­me açık karakterinin çarpıcı örneklerinden biridir. Bellini’yi İstanbul’a davet eden Fatih, aynı zamanda Nakkaş Sinan Efendi’yi Batı resim sanatını incelemek üzere Venedik’e gönderir. Sinan burada Maestro Paolo adlı bir ressam ile çalışır. İstanbul’a, iki resim geleneğine de hakim bir sanatçı olarak döner. Gül koklayan Fatih portresi, bu girişimin meyvesidir. Nakkaş Sinan’ın Fatih port­resi, kudretli bir devletin başında büyük bir askerî ve ekonomik güce hükme­den Türk Sultanını son derece nezih, ince ve latif bir şekilde resmeder. Sulta­nın oturuşu, kaftanı ve sarığı, azamet ve kudreti de etkili bir şekilde yansıtır. Osmanlı minyatür sanatını ve Avrupa resim geleneğini yakînen bilen Nakkaş Sinan, celâl ve cemâl neşvesini tek bir resimde bir araya getirmeyi başarır. Is­lâm geleneğinde Hz. Peygamber ile birlikte tasavvur edilen gül, Fatih’in elin­de ayrı bir manevî anlam kazanır.<br />
<strong>Fatih ve Drakula</strong></p>
<p>Fatih, ‘cihan hakimi olarak kendi halkı arasında popüler, Balkan ve Av­rupa milletleri arasında da merak konusuydu. Girdiği savaşları kazanıyor, usta siyasî manevralarla istediğini masa başında elde ediyordu. Fakat bunun önem­li istisnaları da vardı ve bunlardan biri, bugün Drakula efsanesi olarak bili­nen hadiseyle yakından ilgilidir. ‘Tepes’ yani ‘Kazıklı’ diye şöhret salan Vlad Dracul (1430-1476), Osmanlı vassalı olan bir Rumen voyvodanın oğluydu. 1456 da kendisi vassal oldu. 1459’da Osmanlı’ya olan vergi borcunu ödeme­yi reddetti ve Osmanlı ordusunun Erdel’e geçişine izin vermedi. Fatih, mese­leyi diplomatik yollardan çözmeye çalıştı. Fakat Dracul, Fatih’in Eflak’a gön­derdiği elçileri sarayının önünde kazığa oturtarak meydan okudu. Bu tarih­ten itibaren bütün düşmanlarını acımasızca kazığa oturtan Vlad, Avrupa’da ‘Kazıklı Dracul’ olarak anılmaya başladı.</p>
<p>Fatih, 1462’de muazzam bir orduyla Tuna Nehri’ni geçerek Eflak’a doğ­ru ilerler. Vlad, geri çekilmek yahut af dilemek yerine, bir baskınla Fatih’i ve komutanlarını öldürmeyi planlar. Kalabalık Osmanlı askerleri ve etkin savaş teknikleri karşısında geri çekilmek zorunda kalır. Fakat yolda Fatih ve asker­leri dehşet verici bir manzarayla karşılaşır. Üç kilometre uzunluğunda ve bir kilometre genişliğinde bir alanda esir edilmiş yaklaşık yirmi bin Türk ve Müs­lüman, kazıklara geçirilmiştir. Bir kaynağa göre “annelerine bağlanıp kazık­lara oturtulmuş küçük çocuklar da vardı ve göğüs kafeslerinin içine kuşlar yuvalanmıştı”.(36) Bu dehşetengiz manzara, savaşlarda pek çok ölüm görmüş olan Osmanlı askerlerini bile derinden sarsmıştı. Her ne kadar Fatih seferine devam ettiyse de gerilla taktikleriyle savaşan Vlad&#8217;ı bulmak mümkün olma­dı. Tarihin cilvesine bakınız ki Vlad Dracul, aynı yıl Osmanlılar değil, Maca­ristan Kralı Mathias Corvinus tarafından esir alındı. Corvinus, Avusturya’ya karşı Osmanlıların desteğini almak istiyordu. Bu yüzden Vlad’ı yıllarca esir tuttu. Fakat kendisi Osmanlılara karşı savaşmaya başlayınca Vlad’ı serbest bı­raktı; ona asker ve para vererek hizmetine aldı. Bosna ve Boğdan’da Osmanlı ordusuna karşı savaşan Vlad, 1476’da bir savaşta öldürülerek boynu vurul­du ve kellesi Fatih’e gönderildi.</p>
<p>Osmanlı için bir baş ağrısı olan Vlad Dracul, Romanya’da ve Avrupa’da Hristiyanlık’ın yavuz kumandanlarından biri olarak efsaneleştirilmek isten­di. Savaşlardaki acımasız tutumu ve on binlerce masum insanı kazıklara oturtma, kısmen örtülmek istendi. Mircae Eliade, Vlad tiplemesi üzerinden şu değerlendirmede bulunur: “Romanya’nın Hristiyan Batı’nın kalesi olarak tarihsel bir misyona sahip olduğu fikri, tüm büyük Rumen prenslerinin bilincinde alttan alta varlığını korumuştur”.(37) Ortaçağa ait Rumen ve Bulgar kaynakları Vlad’ı, acımasız yöntemler kullanmakla beraber Osmanlılara karşı korkusuzca savaşmış bir komutan olarak tasvir ederler. 18. ve 19. yüzyıl Rumen edebiyatında Vlad, giderek bir millî kahraman kimliğine bürünür. Buna karşın Alman ve Macar kaynakları Vlad’ı bir despot ve ca­ni olarak anlatır. Zira Vlad, sadece Türkleri ve Müslümanları değil, kendi­sine karşı çıkan dindaşlarını da hunharca katletmekten ve kazıklara oturt­maktan çekinmemiştir. Vlad, günümüz Romanya’sında tartışmalı bir figür olmaya devam etmektedir.</p>
<p>Vlad Dracul’un vampir Drakula efsanesinin kaynağı haline gelmesi, İrlan­dalı yazar Bram Stoker’ın onun kanlı maceralarını bir vampirler prensi ola­rak arılattığı 1897 tarihli Dracula adlı romanıyla başlar. Drakula, kan içici bir vampir olarak popüler kültürün dikkat çekici ikonlarından biri haline gelir. Bugün Drakula filmleri, kostümleri ve efsaneleri tarihte yaşamış Vlad Dracul ile genellikle dolaylı ve uzaktan bir ilişkiye sahiptir. Fakat onun dehşet veri­ci ve hunharca savaş taktikleri ve kazık sapkınlığı, kan emici vampir imajına çok da ters düşmemektedir.(38)</p>
<p><strong>Korkunç Türk, Muhteşem Osmanlı</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="irc_mut isZe1hAjDa7Q-HwpH6ZlgJaI aligncenter" src="https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRUfoPJ72-j29G0gNkz0da3k19sMyEs08udPsfKUS5b5bPvr6Ueqw" alt="melchior lorichs kanuni gravürü ile ilgili görsel sonucu" width="199" height="253" /></strong><em>Melchior Lorichs&#8217;in Kanuni Gravürü</em></p>
<p>Her ne kadar Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettiği için Avrupa’nın zihin haritasına köklü bir şekilde kazınmışsa da “Osmanlı’nın ihtişamı”nı temsil eden asil tarihî şahsiyet, Kanunî Sultan Süleyman’dır. İncil’deki bü­yük peygamberlerden Hz. Süleyman’la adaş olan Süleyman, ‘Kanunî’ yani kanun-koyucu sıfatıyla şöhret salmıştı ve bu, onu Justinian gibi büyük Ro­ma imparatorlarıyla aynı mertebeye koyuyordu. Fakat onun Batı dillerinde bugün de en çok bilinen ismi “Muhteşem Süleyman”dır. 1520-1566 yılları arasında uzun bir süre Osmanlı tahtında oturan Kanunî, ülkesinin zengin­liği, ordusunun gücü ve topraklarının büyüklüğüyle Avrupa’nın hem kor­ku hem de tutku nesnesi haline gelir. Montaigne ve Bodin gibi Avrupalı düşünürler, Kanunî’nin adaletini örnek bir siyasî erdem ve model olarak an­latırlar.(<span style="font-size: 13.3333px;">39)</span> Tîtian, ünlü Kanunî portresini kendisine ulaşan bilgi ve tasvirler­den hareketle çizer. Hayranlık ve korku duyguları çağrıştıran Osmanlı sul­tanı, İskender ve benzeri büyük komutanlar gibi vakar ve haşmet içinde tas­vir edilir. O herhangi bir kayzer, sultan yahut padişah değil, Muhteşem Sü­leyman’dır. Bunun en çarpıcı ifadelerinden birini, Melchior Lorichs’in ünlü Kanunî gravüründe görürüz. 65 yaşındayken çizildiği tahmin edilen bu gra­vürde Sultan Süleyman, zayıf ve ince yüzlü, yüz hatları net ve keskin, sakallı,başında büyük bir sarık ve üstünde sade bir elbiseyle tasvir edilmiştir.Portrenin altında Arapça olarak güzel bir hatla yazılmış “es-Sultân ibni&#8217;s Sultani&#8217;s Sultân Süleyman-Şâh ibni’s-Sultân Selim Hân azza nasrahu” ibaresi ye<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">r</span> alır. Bunun altında üç satır halinde Latince bir ibare vardır. Kanunî Sultan Süleyman, Avrupalı ressam Lorichs’in çizgilerinden dünyaya muhteşem bir dinginlik ve derinlik ile bakar.(<sup>40)</sup></p>
<p>Bu dönemde Avrupa, Osmanlı medeniyetine, devlet düzenine ve refahına hayranlık duymakta, ama Osmanlı’nın kılıcından ve fetihlerinden korkmak­tadır. 16 ve 17. yüzyıllarda Orta Avrupa siyasetini belirleyen temel amil, Os­manlı’nın kiminle ittifak kurduğu ve kimi düşman ilan ettiğidir. Avrupa siya­setinin Osmanlı esas alınarak şekillenmesi, bu dönemde şaşılacak bir durum değildir. Fransızlar, Almanlar, İngilizler, Habsburglar, Ruslar, Macarlar, Sırplar ve diğer Balkan ve Avrupa milletleri kendi siyasetlerini belirlerken Osman­lı&#8217;nın<strong> </strong>jeo-politik hamlelerini her daim dikkate almak zorundaydı.</p>
<p>Bunun tezâhürlerini sosyal ve dinî hayatta da görüyoruz. İstanbul’un fet­hinden sonra alarma geçen dinî çevreler, Hristiyanları daha fazla dua etme­ye çağırır. Kilise ve manastırlarda yaklaşan Türk tehlikesine karşı toplu du­alar edilir. Almanların <em>Türkenglocken</em> olarak bildiği ‘Türk çanları’, günde üç defa çalar ve Hristiyanların günde en az üç defa Rabbin Duası’nı yapmaları­nı ve İslâm’a karşı kendilerini tezkiye etmelerini salık verir.(<sup>41)</sup></p>
<p>Kanunî’nin 1526’da Mohaç Savaşı’nı kazanarak bugünkü Macaristan topraklarını alması ve 1529’da Viyana’yı kuşatması, İstanbul’un fethinden sonra Avrupalı kralların, din adamlarının ve yazarların dikkatini tekrar Osmanlı Devleti’ne ve Türklere yöneltir. Türklerin bu önlenemez ilerleyişi, Avrupa’da Protestanlık’ın ortaya çıkması gibi iç çatışmalarla aynı zaman di­liminde gerçekleşir ve bu, pek çok idarecinin, din adamının ve yazarın iç ve dış tehditler hakkında uzun değerlendirmeler yapmalarına neden olur. Hem Martin Luther’e karşı Katoliklik’i savunan din adamları hem de Va­tikan’a karşı şüpheci bir tavır içinde olan hümanist yazarlar, Osmanlı-Türk tehdidi konusunda ittifak halindedirler. İster dinî ister hümanist bir zaviye­den bakılsın, Hristiyan Avrupa, Türk tehdidi karşısında birlik ve beraberlik içinde olmalıdır. Fakat bu birliğin nasıl sağlanacağı en büyük ihtilaf ko­nusudur. 16. ve 17. yüzyıl Ingiliz edebiyatı, bu tartışma ve çekişmelerin ör­nekleriyle doludur.(42 )</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p><strong>Modernliğe Doğru Türk İmajı</strong></p>
<p>Avrupa, Türkleri İstanbul’un fethinden dolayı hiç bir zaman affetmedi. Nitekim II. Pius adıyla Papalık koltuğuna oturan Enea Silvio Piccolomini, İstanbulun fethiyle ilgili şöyle der:</p>
<p><em>Geçmişte biz Asya ve Afrika’da yani yabancı ülkelerde yara aldık. Fakat bu sefer kendi topraklarımızda, kendi evimizde, Avrupa’da hücuma ma­ruz kalıyoruz. Doğru, Türkler Yunanistan’a Anadolu’dan çok zaman ön­ce geçtiler; Moğollar Avrupa’ya kadar geldiler ve Araplar, Cebel-i Târık Boğazı üzerinden İspanya’tun belli bölgelerini ele geçirdiler. Fakat biz bugüne kadar Konstantinopol ile mukayese edilebilecek hiçbir şehir ya da mevzii kaybetmedik.(96)</em></p>
<p>Bizans’ın gözdesi, Doğu’nun Roması İstanbul’un kaybı, fetih tarihinden yüzlerce yıl sonra öfke, hüzün ve serzenişle hatırlanmaya devam edecektir. Avrupalı yazarlar, Türklerin yükselişini izah etmek için sayısız girişimlerde bulunacak, sonlarının gelmesi için de en beklenmedik tarihi kurgulara baş­vuracaklardır. Bu yönelimin en renkli örneği, Tamburlaine (Timurlenk) ad­lı oyununu 1587 yılında yayınlayan Christopher Marlowe’dur. Marlowe, ünü Avrupa’ya kadar ulaşan Moğol komutam Tımurlenk’i oyununun baş kahramanı yapar ve ona “aşağılık Türkleri” yeryüzünden silme görevini ve­rir. Moğolların Türkler karşısındaki askerî başarısı, Avrupa için bir teselli­dir. öte yandan Marlowe, bir Rönesans adamıdır: Onun için tarihe yön ve­ren şey, dini fikirler yahut İlâhî müdahaleler değil, liderlerin sahip olduğu güç, azim ve yetenektir.</p>
<p>Marlowe’un Tımurlenk’i, askerlerine Türklerin Kur’ân’ını yakmasını em­reder ve şöyle haykırır: “İnsanların boşu boşuna Muhammed’e taptıklarını görüyorum/Halbuki benim kılıcım milyonlarca Türkü cehenneme gönder- miş/Bütün din adamlarını, akrabalarını ve dostlarını katletmiştir/Buna rağmen Muhammed bana dokunamamıştır”.(97) Bir Budist/şaman olan Tımurlenk, böylece Avrupa ve Hristiyanlık adına Türklerden intikam alan bir kahraman ha­line gelir. Moğol barbarlığı, Avrupa için bir intikam aracıdır.</p>
<p>Tersine çevrilmiş barbarlık teması ve buradan doğan “barbar Türk” imajı, ünlü Fransız edibi ve Rönesans düşünürü Francois Rabelais’in Pantagruel (1550) adlı epik eserinde zirveye ulaşacaktır. Eserin kahramanı Pantagruel, öğrencisi Panurge’ye, Türklerin eline nasıl esir düştüğünü ve sonra nasıl kurtulduğunu anlatmasını söyler. Ateşle işkence yapmanın İslâm’da yasak olduğunu bilmeyen ve hayal gücünü zorlayana Rabelais, kahramanının ağzından Türklerin nasıl iş­kence yaptıklarını ve vahşeti bir zevke dönüştürdüklerini anlatır. Kendisi de bir doktor olan Rabelais’in “tabiplerin prensi” olarak bilinen İbn Sina’yı okumuş olmasının, onun İslâm algısında herhangi bir iyileşmeye neden olmadığı anlaşı­lıyor. Ne de Rabelias’in “Rönesans hümanizmi” bir fayda sağlamış görünüyor.</p>
<p>Bu Türk imajı, biraz daha yumuşatılmış bir şekilde, İngiliz dilinin en bü­yük şairi Shakespeare’de de ifadesini bulacaktır. Beşinci Henry oyununda In­giltere Kralı Henry, Fransız Kralının kızı prenses Katherine’le evlenmek is­ter. Amacı, iki ülkeyi birleştirmektir. Evlilikleri, bu birlikteliği ebedîleştirecektir. Zifaf gecesinin iki kutsal gün arasında olmasını planlayan Henry, Katherine’e amacını doğrudan ve açıkça söyler: “Sen ve ben, Aziz Denis ile Aziz George günleri arasında, yarı Fransız, yarı İngiliz bir çocuk vücuda getirsek ve (o çocuk) Konstantiniyye’ye (İstanbul’a) gidip Türk’ü sakalından yakala­sa!” İster siyasette, ister dinde, isterse de tiyatroda olsun, Osmanlı-Türk ima­jı, Avrupa’nın hemen her alanında karşımızda çıkar.</p>
<p>Rönesans ve Reform hareketlerinin Avrupa tarihine damgasını vurduğu 16. ve 17. yüzyıllar, bazı yönlerden yeni algılama ve ilişki biçimlerinin orta­ya çıktığı, bazı yönlerden ise tevarüs edilmiş önyargıların güçlendiği bir dö­nemdir. 1258’de Moğolların Abbâsî Devleti’ni sona erdirmesiyle başlayan sü­reç, Arap siyasî ve kültürel gücünün gerilemesine, buna karşı Türk gücünün belirleyici bir unsur haline gelmesine neden olmuştur. Rönesans’ın vadettiği akılcılık, bilimcilik ve hümanizm, modern dünyanın doğuşuna zemin hazır­lamış; fakat bu arada İslâm, Müslüman ve giderek Türk algısının çerçevesini de belirlemiştir. Avrupa ve Osmanlı, Batı ve İslâm dünyası, modern dünyaya bu tarihi yükü taşıyarak girmiştir.(98)</p>
<p>‘Türk despotizmi’ kavramı, bu algı biçiminin siyaset felsefesindeki önemli ifadelerinden biridir. Despotizm kelimesini ilk defa 1748’de Kanunların Ruhu adlı eserinde kullanan Montesquieu’ye göre, bu rejimde “hiçbir kanuna kurala bağlı olmayan bir tek kişi, her şeyi kendi iradesine ve kaprislerine gör yönetir”. Asya’da yaygın olan bu yönetim biçiminin tarihteki en belirgin örneği, ona göre Osmanlı Devleti’ydi. Osmanlı hakkındaki bilgilerini daha zi­yade dönemin seyyahlarının yazdıklarından devşiren Montesquieu, despotiz­min Müslümanların inanç sistemlerine en uygun yönetim tarzı olduğuna ina­nıyordu. Ona göre, “padişaha tebası tarafından tapılmaktadır” ve “onu bir Tanrı gibi görmelerine neden olan bir tür putperestliğin” varlığı bu sonucu doğurmuştur. Zihnindeki muhayyel Osmanlı modelini ‘despotizm’ kavramı­nı temellendirmek için kullanan Montesquieu, Osmanlı’daki hukuk sistemin­den, şeriattan, padişahın gücünü sınırlayan ve denetim görevi gören divan, ulemâ, meşâyih, ordu ve halk gibi kuvvetlerden hiç bahsetmez. Alman düşü­nür Herder de Montesquieu’nün izinden gider ve Türklerin despotik bir dü­zene sahip olduğunu, bu yüzden fethettikleri topraklardaki büyük sanat eser­lerini takdir edemediklerini ileri sürer.&#8221;</p>
<p>Montesquieu’nun bu temelsiz ve abartılı iddiasına cevap beklenmedik bir kalemden, Voltaire’den gelir. 1756 tarihli, Töreler Üzerine Deneme adlı ese­rinde Voltaire, Türk despotizmi kavramına şiddetle karşı çıkar: “Yanlış! Bura­da Türk hükümetinin despotik adı verilen saçma bir yönetim tarzına sahip ol­duğu, insanların hepsinin sultanın kölesi olduğu, kendilerine ait hiç bir şeyle­ri olmadığı, canlarının ve mallarının efendilerine ait olduğu konusundaki ön- yargıyı yıkmam gerektiğine inanıyorum&#8230;”. Gururlu Türklerin törelerinin acımasız olduğu doğrudur, der Voltaire.</p>
<p>Bu yüzden diğer milletleri küçük görür­ler. Fakat Montesquieu’nun iddia ettiği gibi Osmanlı kanunları “bir tek kişi­nin kaprisleri uğruna binlerce adamı, zevk için beslenen yabanî hayvanlar gibi yok etmesine izin verecek” bir yapıda değildir. Padişahın da Kur’ân’ın ortaya koyduğu temel kurallara uymak zorunda olduğuna dikkat çeken Voltaire, Osmanlı’da özel mülkiyetin bulunduğunu ve bu yüzden veraset kanunlarının yü­rürlükte olduğunu söyler. Dahası, Osmanlı İmparatorluğu farklı din, dil ve etnisiteye sahip ‘otuz farklı halktan oluşmuştur’. Böyle bir devletin, Montesqu­ieu’nun hayal ettiği türden bir despotizmle yönetilmesi asla mümkün değildir.(100)</p>
<p>Daha önce karşımıza çıkan Büyükelçi Ogicr de Busbecq, Montesquieu ve Voltaire’den iki asır önce bu konulara değinmiş ve Avrupalıların Türk kültü­rünü ve İslamı daha kolay anlaması için çeşitli mukayeselerde bulunmuştur. Busbecq, köleliğe karşı çıkar ama Osmanlı’da kölelere adil ve merhametli davranıldığını söyler. Avrupa’da yaygın olan “Aristokratlar, kralların despot ol­masına engel olur; bu yüzden aristokrasi sınıfı gereklidir” iddiasını temelsiz bulur. Ona göre Osmanlı Devleti, böyle bir sınıfın çıkar ve taleplerine mec­bur olmadığı için halka karşı daha adil davranabilmektedir.(101)</p>
<p>Türkler ile Avrupalıların 19. ve 20. yüzyıllardaki ilişkilerine ileride tek­rar değineceğiz. Osmanlı’nın yıkılışından İstiklal Harbi’ne, Türkiye’nin NATO’ya girmesinden AB üyelik sürecine ve Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk’ün varlığına kadar çok geniş bir yelpazeye yayılan bu tarih, hem Türklerin hem de Avrupalıların ‘ben’ tasavvurunu ve ‘öteki’ algısını belirlemeye devam ediyor. Bunun çarpıcı örneklerinden birini, 1947 yılında Nobel Ede­biyat Ödülü’nü alan Fransız şair ve yazarı Andre Gide’de buluyoruz. 1914 te İstanbul ve Konya’yı ziyaret eden Gide, Avrupa merkezci bir kültürel üstün­lük duygusuyla kaleme sarılır:</p>
<p><em>Konstantiniyye (İstanbul) bütün önyargılarımı doğruluyor ve Venedik le beraber kişisel cehennemime dahil oluyor. Bir mimari eseri, bir cami­nin cephesini takdir etmeye başladığınızda, (aynen şüphelendiğiniz gibi) onun Arnavut yahut İranlı olduğunu öğreniyorsunuz &#8230; Türk kıyafetle­ri aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafetler; doğrusunu söylemek gerekir­se (Türk) ırkı da bunu hak ediyor &#8230; (Egzotikliğe olan muhabbetimden, kendi kendimi şövenist bir şekilde mutlu ettiğim korkusundan ve belki de tevazudan dolayı) uzun bir süre birden fazla medeniyet olduğunu, sev­gi ve heyecanımızı hak eden birden fazla kültürün bulunduğunu düşün­müştüm &#8230; Şimdi görüyorum ki bizim Batı (az daha Fransız diyecektim) medeniyetimiz sadece en güzel değil, inanıyorum ki aynı zamanda yegâne medeniyettir &#8211; yani sadece bizlerin tevarüs ettiği o Yunan medeniyeti.”(102)</em></p>
<p>Gide’in kadim Yunan’dan alıp modern Fransa ve Avrupa’ya taşıdığı bu tarih tasavvurunda Türk, Osmanlı ve Müslüman, Batı’nın üstünlüğü ve este­tik zarafeti karşısına bir ‘öteki’ olarak konumlandırılır. Gide’in kültürel ırk- çılığı, birden fazla medeniyetin var olma imkânını ortadan kaldırır. Doğu’yu egzotik bir nesne olarak görmesi bile, Doğulu Türklerin kültürleri hakkında olumlu bir şey söylemesine imkân vermez. Avrupa merkezciliğin tipik ifade­lerinden biri olan bu tasvirler, dönemin Avrupa aydınlarının Batı emperya­lizmine sunduğu fikrî ve estetik katkıdan öte bir anlam ve işleve sahip değil­dir. Osmanlı’yı parçalayan, İslâm ülkelerini sömürgeleştiren, Afrika’dan Hin­distan’a dünyanın dört bir tarafında kendilerine köleler edinen Avrupalıların medeniyetten, kültürel üstünlükten, estetikten ve İnsanî gelişmişlikten bah­setmesi, bu tarihin acı çelişkilerinden biridir.</p>
<p>İbrahim Kalın,Ben,Öteki ve Ötesi(İnsan yay.),syf;210-217,242-246</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>34.Solnon, Sarık ve İstanbulin, s. 65.</p>
<p>35.Fatih’in gül koklayan portresinin, Nakkaş Sinan’ın talebesi Bursalı Ahmed’e ait ola­bileceği görüşü de ileri sürülmüştür. Bkz. Zeren Tanındı, “Sinan Bey”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 37, s. 228.</p>
<p>36.Solnon, Sartk ve İstanbulin, s. 82</p>
<p>37.Nakleden, Solnon, Sarık ve İstanbulin, s. 83.</p>
<p>38.İlginç bir notu da burada ekleyelim: Vlad’ın memleketi olan Romanya’nın Transi vanya bölgesini doğal koruma altına almak isteyen İngiltere veliahtı Prens Charles» Vlad Dracul ile kan bağı olduğunu ileri sürmüş ve bu bağın kendisine bu bölgeyi koruma altına alma hakkını verdiğini söylemiştir.</p>
<p>39.Muhteşem Yüzyıl dizisiyle tekrar gündeme gelen Kanunî ve dönemi, popüler kül­tür düzeyinde Arap ülkelerinden Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada merak ve ilgi konusu olmaya devam ediyor. Tarih ile efsanenin, gerçek ile hayalin, olgu ile fantazinin birbirine karıştığı bu tür durumlarda, İslâm-Batı ilişkileri de yeni bo­yutlar kazanır. Örneğin Süleyman’ın Müslüman bir Türk, gözde eşi Hürrem Sul- tan&#8217;ın ise Ukraynah bir devşirme olması, dikkat çekici bir nokta olarak tekrar ifa­de edilir.</p>
<p>40-Bu ve diğer Kanunî portreleri için bkz. Semavi Eyice, “Avrupalı Bir Ressamın Gö­zü ile Kanunî Sultan Süleyman, İstanbul’da bir Safevî Elçisi ve Süleymaniye Ca­mii”, Kanunî Armağanı, Seri VII, Sayı 55 (1970), s. 129-170;Prof. Dr. Semavi Eyi­ce Külliyatı /, der. Sema Doğan (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015), s. 375-427.</p>
<p>41-Paula Sutter Fichtncr, Terror and Toleration: The Habsburg Empire Confronts İslam 1526-1850 (London: Reaktion Books, 2008), s. 24.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p><strong>96.</strong>Aktaran, Car dini, Europe and İslam, s. 128.</p>
<p>97.Christopher Marlowe, Tamburlaine the Great, yayına hazırlayan J. S. Cunningham London,981)BölümV,s. 303’ten aktaran Reeves, Muhammad in Europe, s. 113.</p>
<p>98.Yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz bu algılar, bugün de mevcuttur. Almanya’da- ımajının tarihî arka planı ve günümüzdeki yansımaları için bkz. Nevide Akpınar Dellal, Alman Kültür Tarihinden Seçme Tarihi ve Yazınsal Ürünlerde Türkler (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002), özellikle s. 7-29.</p>
<p>99.Bkz. Onur Bilge Kula, Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi (İstanbul: Tür­kiye İş Bankası Yayınları, 2010), s. 97.</p>
<p>100.Alıntılar için bkz. Solnon, Sarık ve İstanbulin, s. 319-321.</p>
<p>101.Fichtner, Tenor and Toleration s 79</p>
<p>102.Andre Gide,Journals 1989-1949 (New York: Vintage Books, 19S6), Cilt I, s. 177,</p>
<p>Bu emperyalist saldırılara kar­şı Türklerin ve diğer Müslümanların verdiği cevabı, ilerleyen sayfalarda ele alacağız. Ret, direniş, savaş, uzlaşma, kabul, eleştirel ilişki, taklit ve asimilas­yon gibi farklı şekillere bürünen bu cevaplar, aynı zamanda İslâm-Batı ilişki­lerinin modern tarihinin temel unsurlarını oluşturur.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupa-ve-turkler/">Avrupa ve Türkler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/avrupa-ve-turkler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih,Fetih ve Osmanlı Merkeziyetçiliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatihfetih-ve-osmanli-merkeziyetciligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatihfetih-ve-osmanli-merkeziyetciligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Sep 2016 21:25:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Yaşar Ocak]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Fetih ve Osmanlı Merkeziyetçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed ve Merkeziyetçi Politîkasinin Amaci]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed ve Osmanli Merkeziyetçiliğinin Güçlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih'in Dünya Hükümranlık İdeali]]></category>
		<category><![CDATA[II. Mehmed ve İslâmî “Cihat ve Gaza” Geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu ve Merkeziyetçilîk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12779</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş(*) Bu makalenin amacı,Türkçe literatürdeki yaygın deyimiyle “Istanbul&#8217;un Fethi&#8217;nin,yahut biraz daha objektif bir ifade kullanılacak olursa,&#8217;Konstantinopolis&#8217;in zaptı&#8217;nın, önce onun kahramanı olan Osmanlı&#8217;nın genç sultanı 2.Mehmed’in kendi zihniyet dünyasında nerede durduğunu, başka bir ifadeyle, tasarladığı ne tür bir projenin parçası olduğunu,bunu başardığı takdirde ne yapmak istediğini ve neler yaptığını bir parça da oksa anlayabilmektir. Aynca buradan yola çıkarak, bu olgunun Osmanlı devletinin yapısal [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihfetih-ve-osmanli-merkeziyetciligi/">Fatih,Fetih ve Osmanlı Merkeziyetçiliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/fatihfetih-ve-osmanli-merkeziyetciligi/fatih-sultan-mehmet-660x330/" rel="attachment wp-att-12780"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12780" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/fatih-sultan-mehmet-660x330.jpg" alt="Fatih,Fetih ve Osmanlı Merkeziyetçiliği" width="508" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/fatih-sultan-mehmet-660x330.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/fatih-sultan-mehmet-660x330-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/fatih-sultan-mehmet-660x330-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p><strong>Giriş(*)</strong></p>
<p>Bu makalenin amacı,Türkçe literatürdeki yaygın deyimiyle “Istanbul&#8217;un Fethi&#8217;nin,yahut biraz daha objektif bir ifade kullanılacak olursa,&#8217;Konstantinopolis&#8217;in zaptı&#8217;nın, önce onun kahramanı olan Osmanlı&#8217;nın genç sultanı 2.Mehmed’in kendi zihniyet dünyasında nerede durduğunu, başka bir ifadeyle, tasarladığı ne tür bir projenin parçası olduğunu,bunu başardığı takdirde ne yapmak istediğini ve neler yaptığını bir parça da oksa anlayabilmektir. Aynca buradan yola çıkarak, bu olgunun Osmanlı devletinin yapısal karakterinde ne gibi bir rol oynadığını, ne gibi bir dönüşüme sebebiyet verdiğini veya bu karaktere nasıl bir katkı sağladığını anlamaya çalışmaktan ibarettir.</p>
<p>Şurası muhakkak ki, 21 yaşında “Konstantinopolis veya Kostantiniyye Fatihi,&#8221;’ Ebu’l-feth ve’l-megâzi olan Sultan II. Mehmed’in zihinsel arka planına nüfuz etmeye çalışmak ciddi bir meseledir ve kolayca belirlenebilecek bir şey değildir. Üstelik onun ağzından bu meseleyi açıklamaya yönelik doğrudan bir beyan, bir ifade de elimizde bulunmuyor.</p>
<p>Ama öyle de olsa, gerek fetih öncesindeki söz ve davranışları, gerek fetihten sonraki bizzat kendisinin tutum ve hareketleri, içeriye ve dışarıya yönelik izlediği politika ve bunlara ek olarak devrinde onunla muhatap olmuş Latin ve Grek entelektüellerinin beyanları bize ipuçları verecek niteliktedir.</p>
<p>Konstantinopolis’in fethi olgusunda İslamm yüzyıllardan beri bü­tün İslam devletlerinde hem bir inanç olarak benimsenen, hem de yerine göre savunma, yerine göre genişleme ve yayılma siyasetinin aracı olarak kullanılan &#8216;cihat ve gaza&#8217; kavramının rolü muhakkak ki çok büyüktür. Ama biz, Konstantinopolis’in fethi olgusunda bu kavramın rolüne vurgu yapmakla beraber, burada onun ne İslam inançlarındaki yerini, ne de tarih bo­yunca nasıl yorumlanıp uygulandığını tartışacağız. Bizim söylemek istediğimiz, İslam uluslar arası hukukunun teorik planda yüzlerce yıl boyunca işleyerek geliştirdiği cihat ve gaza kavramının ne olup olmadığını İslamın ya yılma tarihindeki ideolojik ve siyasal rolünü tartışmaktan ziyade(1), İslami ge­leneğin Osmanlı devletine aktardığı bu kavramın nasıl bir “politik araç,” na­sıl bir imparatorluk ideolojisi olarak fetih politikasında kullanıldığını dikka­te almak gerektiğidir. Bu kavram şüphe yok ki, Konstantinopolis’in zaptı, yahut İstanbul un fethi hadisesinin, onun baş aktörünün zihinsel arka pla­nındaki amacına ulaşma konusunda en önemli itici güçlerden biriydi. Do­layısıyla fetih olgusunu bu gelenekten ayrı düşünmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Hatta bunun ötesinde, tarihsel bir gerçekliği hesaba katma­mak gibi sıra dışı bir tutum olur bu.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>II. Mehmed ve İslâmî “Cihat ve Gaza” Geleneği</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin, daha ilk kuruluş yıllarından itibaren bir cihat ve gaza geleneğini takip ettiği, Fuad Köprülü ve Paul Wittek’ten beri ileri sürülmüş ve Halil İnalcık’ın çalışmalarıyla da teyit edilmiştir.(2) Son 15-20 yıl içerisinde Rudi Paul Lindner ve Colin Imber gibi bazı tarihçilerce reddedilse de,(3) Cemal Kafadar ve daha başkaları bu tezin kolayca yabana atılmama­sı gerektiğini gösterdiler.(4) Ancak cihadın Batı’nın zihniyet dünyasında ve tarihçiliğinde, İslam dünyasının Hıristiyan dünyasına karşı, daimi bir surette sürdürülmesi şart olan, ideolojik İslami bir zorunlu savaş gibi algılanmasına mukabil, İslam dünyasında ise, daha ziyade, kendi hayat sahasını emniyete ve korumaya almak, zaman zaman da yayılmak, genişlemek için siyasal bir araç olarak kullanıldığını görmemiz gerekiyor. Kısaca, İslam dev­letleri daha başından beri bu kavramı sadece İslami yaymak için bir ideoleojik gereklilik olarak değil, daha çok Hıristiyan dünyasıyla olan mücadele­lerini, o dünya karşısında varlığını koruyabilmek, sürdürebilmek ve ekseri­ya kendi siyasal veya ekonomik hedeflerine ulaşmak için devreye sokmuş­lardır. Bu maksatla yaptıkları savaş veya giriştikleri fetih hareketlerini da­ima cihat ve gaza kavramına referans vererek gerçekleştirmişler ve zamanlarının gerek kendi, gerekse dünya kamuoyu önünde kendilerine ve politikalarına bir meşruiyet zemini olarak takdim etmişlerdir</p>
<p>Son tahlilde, II. Mehmed’in de îslamın cihad ve gaza kavramını hem samimiyetle bağlı olduğu bir inanç,hem de imparatorluk ideolojisinin önemli bir parçası sıfatıyla siyasal bir araç olarak görüp kullandığını Konstantinopolis’in, yahut İstanbul’un fethini böyle bir zihniyetle devreye soktuğunu düşünebiliriz.</p>
<p>Belki fethi gerçekleştiren Osmanlı askerlerinin ve dönemin Müslü­man Osmanlı tebaasının fethi yalnızca ideolojik boyutuyla görüp değerlen­dirdiğini, bu arada Peygamber’den nakledilen hadislerin de onlarda bu yön­de çok önemli bir teşvik faktörü oluşturduğunu tahmin etmek, bir vakıanın da altını çizmektir. Bu doğrultuda, Sultan II. Mehmed&#8217;in, Hıristiyan ülke­lerini İslamın, dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin siyasal hâkimiyeti altına al­mak anlamında, geleneksel bir cihat ve gaza zihniyetine sahip bulunduğu­na muhakkak nazarıyla bakabiliriz. Nitekim Sultan II. Mehmed’de böyle bir zihinsel arkaplanın bulunduğunu bir vesileyle Âşıkpaşazade’den öğ­reniyoruz. Tarihçi, 1464’teki Trabzon seferinden bahsederken, kendisini ziyaret ederek bunca zahmetlere niçin katlandığını soran Uzun Hasan&#8217;ın annesine hitaben Osmanlı sultanının ağzından şu sözü nakleder:</p>
<p><em>Bu zahmetler dîn yolunadur kim, âhiretde Allah hazretine varıcak inayet ola direm. Zîrâ kim bizim elimizde İslam kılıcı vardır ve eğer biz bu zahmeti ihtiyar itmesevüz bize gazi dimek yalan olur.(5)</em></p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>MERKEZİYETÇİ-MUTLAK PADİŞAHLIK AMACI</strong></p>
<p>Öyle görünüyor ki, II. Mehmed bu kavramı kendi zihniyet dünya­sında, Müslüman bir hükümdar olarak hem Allah’a karşı bir sorumluluk şeklinde değerlendiriyor, hem de -sonraki gelişmelere bakıldığında çok açık bir biçimde ortaya çıktığı üzere- tek amacına ulaşmak için siyasal bir araç olarak da kullanıyordu. Bu amaç, “mutlak güç sahibi bir padişah” ola­rak dünyayı hâkimiyeti altına almaktı. Nitekim fetih sonrası gelişmeler dik­kate alındığında, bu genç, azimli ve atak sultanın asıl amacının yalnızca Konstantinopolis’i ele geçirerek, hem Müslüman hem hıristiyan dünyaya daha Önceki Müslüman hükümdarların ve hatta kendi ecdadının başarama­dıklarını başardığını göstererek kendini yüceltmek olmadığını çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Ama onu Konstantinopolis’i almaya ahdettiren asıl amacın, Halil İnalcık&#8217;ın isabetle vurguladığı üzere, bir merkeziyetçi imparatorluk kurarak onun tek ve mutlak hâkimi olma ideali olduğunu buğun anlayabiliyoruz. İnalcık&#8217;a göre, genç şehzadenin 1444-46 yılla­rı arasındaki ilk saltanat döneminde kapıldığı haleti ruhiye şahsiyetin­de çok kuvvetli bir etki bırakmış, mutlak padişahlık hayali kuvvetle muhtemeldir ki daha o zaman kafasında yer etmeye başlamıştı.(6 )Onun bu hedefini gerçekleştirebilmek için, Kostantiniyye’yi muhakkak fethet-mesi gerektiği fikri, o zaman Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın raki­bi Zağanos Paşa&#8217;nın da kuvvetli telkinleriyle vazgeçilmez bir amaç ha­line gelmişti.(7) Nitekim bu genç Osmanlı sultanının Kostantiniyye’yi fe­tih konusundaki sarsılmaz azmini, hatta ihtirasını Tursun Beg’in kay­dettiği şu satırlar açıkça gösteriyor:</p>
<p><em>Çün hayâl-i nev-arûs-i feth-i Kostantiniyye hemîşe hem-hâbe-i pâdişâh-ı cüvan-baht olmış idi. Bu cihetten dâyima zikrini dilden ve fik­rini dilden gidermez idi ve husûlinün isti&#8217;caline işaret iderdi. Gâhı nev-arûs-i fethin eyyâm-ı visali mülâhazasi ile ruh-i dildâr gibi hurrem ü handan, ve gâhî hayâli fikri ile zülf-i pür-çîn-i yâr-i nâzenîn gi bi âşüfte vü perişan.. ..(8)</em></p>
<p>Yine İnalcık’ın da belirttiği üzere, Kostantiniyye&#8217;yi fethetmek II. Mehmed için bir anlamda asıl saltanatı fethetmek demek olacaktı.9 Ama öyle görünüyor ki, Kostantiniyye’nin fethi ve o suretle mutlak saltanat sahibi olma amacı onun nihaî amacı değil, ama nihaî amacına ulaşma yolunda, sadece bir araçtan, merhaleden ibaretti.</p>
<p><strong>Dünya Hükümranliği İdeali</strong></p>
<p>Genç sultanın bu mutlak saltanat hedefi sadece Çandarlı’nın nüfuz ve otoritesine karşı oluşmuş tepkinin bir sonucu olmayıp, Kostantiniyye&#8217;yi alarak Roma İmparatorluğunuun vârisi sıfatıyla iyice açığa çıktığını gördü­ğümüz dünya sultanlığı hedefiyle alakalıydı. Başka bir deyişle, Fatih Sultan Mehmed’in kendinden önceki bazı büyük Müslüman hükümdarların hayalindeki Makedonyalı İskender gibi dünyaya hâkim olma, dünyayı kendi buyruğuna amade kılma ideali herhalde fetihten önce de vardı. Fethin sağladığı prestij ve avantajlar, kendine güven, özellikle dönemin Georgi0 Amirutzes ve Georgios Trapezuntios gibi Grek entelektüellerinin fetih sonrasında ona bizzat söyledikleri “Kimse şüphe etmez ki sen Romalılar’ın impa­ratorusun. İmparatorluk merkezini elinde tutan kimse imparatordur” mealin­deki sözleri ve telkinleriyle de birleşince, muhakkak ki ondaki bu ideali pe­kiştirmişti.(10) Onun gibi çok değişik yaratılışta güçlü bir karakterin, daha ilk saltanat yıllarında yaşadıklarının etkisiyle, dünyanın en kudretli tek devleti­nin mutlak padişahı olma fikriyle birlikte bu hayali kurmuş bulunduğu ve Kostantiniyye’nin fethini de en çok bunun için istemiş olabileceğini tahmin etmek hiç de zor olmamalıdır. Zaten fetihten sonra orasını her yönden bir dünya başkenti haline getirme çabasına girmesi de herhalde böyle bir ide­alin tabii neticesi olsa gerektir.</p>
<p>Sonuç itibariyle hiç olmazsa şunu kuvvetli bir tahmin olarak söyle­yebiliriz: Fatih Sultan Mehmed’i Kostantiniyye’yi fethe götüren ideolojik motifler arasında, en temel olanı, orasını, kendi mutlak saltanatının hâki­miyetinde kurmayı hayal ettiği dünya imparatorluğunun her bakımdan merkezi yapmak idealiydi. Mutlak saltanatın yolu ise, hiç şüphesiz, güçlü bir mer­keziyetçilikten geçiyordu. O halde onun fetihten sonra giriştiği bütün faaliyetleri bu amaca yönelik olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Osmanlı İmparatorluğu ve Merkeziyetçilîk</strong></p>
<p>Merkeziyetçilik bir kavram olarak politik bir yönetim sistemini ifa­de eder ve geçmişte olduğu gibi, bugün de dünya üzerindeki çeşitli siyasal rejimler içinde değişik biçimlerde yürürlüktedir. Mutlakıyetçi rejimler tabi­atları itibariyle merkeziyetçi ve hatta militarist olmak zorunda bulundukla­rı gibi, demokratik veya yan demokratik rejimlerde de merkeziyetçilik ola­bilir. Dolayısıyla yarı demokratik rejimler de merkeziyetçiliğe ve özellikle militarizme yatkındırlar.</p>
<p>Merkeziyetçiliği belki basit olarak “siyasal iktidarların, egemenlikle­ri altındaki halkları, tek merkezden yönetilen, kurumlaşmış bir bürokrasi aracılığıyla yakından denetleyici, otoriter ve buyurgan bir rejim aracılığıyla yönetmesi şeklinde tarif edebiliriz. Bu yüzdendir ki işin içine belli ölçüde militarizm de girmek durumundadır. Hatta çoğu defa militarist olmadan merkeziyetçi olmak mümkün değildir. Çünkü merkeziyetçilik tabiatı gereği otoriterdir ve merkeziyetçi iktidarlar da bunu da en iyi biçimde militarizmle sağlarlar.Tarihte hemen hemen uzun ömürlü bütün eski imparatorlukların merkeziyetçi ve militarist olduklarını söyleyebiliriz. Bunun en tipik ör­neklerini eski Mısır da, Mezopotamya&#8217;da, Roma’da, İran’da, Çin’de görebiliyoruz. Ortaçağlarda ise Yakındoğu’da Bizans, Emevi, Abbasi, Batı’da Charlemagne, yeniçağlarda V. Charles imparatorluklarında merkeziyetçi ve militarist örnekler bulabiliriz.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu da yeni ve yakın çağların merkeziyetçi ve militarist imparatorluklarından biridir ve tarihteki nadir yerleşik Türk im­paratorluklarının en gelişmişi olarak aynı zamanda da söz konusu yapısıy­la öne çıkmış en güçlü olanıdır diyebiliriz. Atilla’nın Hun İmparatorluğu, Bilge Kağan’ın Göktürk İmparatorluğu, Cengiz’in Moğol İmparatorluğu, hatta Tuğrul Bey’in Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İlhanlı (Moğol) İmpa­ratorluğu ve Timur’un Türk-Moğol İmparatorluğu gibi, büyük çoğunluğuy­la göçebe boyların tek bir otorite altında birleşmesinden oluşan imparator­luklar ise itaatlerinin sağlanması her zaman kolay olmayan göçebe boylar konfederasyonlarından oluşmaları sebebiyle, genellikle merkeziyetçi ola­mamışlardır. Bu yüzden de ömürleri daha kısa, dağılmaları veya parçalan­maları nispeten daha çabuk ve kolay olmuştur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun merkeziyetçiliği konusu tarihçiler ara­sında bugün tartışılmakta olan bir konudur. Bu konu bir kısım tarihçilerce reddi mümkün olmayan bir gerçeklik, diğer bir kısmınca da tartışılabilir bir konudur.<br />
Bilindiği gibi Osmanlı împaratorluğu’nda merkeziyetçilik olgusu birdenbire değil, göçebe uç beyliği statüsünden yerleşik imparatorluğa ev­rilme sürecine paralel olarak gelişmiştir. Bu gelişmenin, hiç şüphe yok ki, gerek önceki Türk devletlerinde, gerekse Fetret döneminde bizzat Osmanlı devletinde yaşanan tecrübelerle ilgili bir boyutu olduğu kadar, başlangı­cından beri sınırdaşı ve daha sonra peyderpey topraklarına vâris olduğu Do­ğu Roma’nın (Bizans) merkeziyetçi yapısıyla da yakından ilgisi olmalıdır. Her ne kadar Fuad Köprülü Bizans idari zihniyetinin ve müesseselerinin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde çok az tesiri bulunduğuna döneminin ta­rihçilerini ikna etmeye çalışmışsa da,(11) bugün onun yaklaşımının en azın­dan bazı hususlarda tam anlamıyla geçerli olmadığı giderek daha iyi anla­şılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu İstanbul’u almakla yalnız Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun bir şehir olarak başkentini ele geçirmemiş, aynı zamanda onun yapısal mirasına da (merkeziyetçilik ve militaristlik) vâris olmuştur. Bu sebeple Osmanlı İmparatorluğu’nu Üçüncü Roma İmpara­torluğu olarak değerlendirenler bu açıdan haklıdırlar.</p>
<p>Her halükârda Osmanlı İmparatorluğu 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tam anlamıyla militarist ve merkeziyetçi bir imparatorluk olmuştur demek yanlış olmasa gerektir. Hatta modern Osmanlı tarihçileri Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısını sosyolojik bir yaklaşımla “patrimonyal-merke- ziyetçi-militarist” tabirleriyle ifade etmektedirler. Halil İnalcık’ın çok yerin­de teşhisiyle, Osmanlı merkeziyetçi imparatorluğunun gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmed’dir,(12) sebebi de gayet açıktır: Çünkü ne ondan önce­ki, ne de sonraki hiçbir Osmanlı padişahı onun kadar hem kendi dönemin­de, hem de sonrasında bu devlete böyle bir imparatorluk statüsü kazandı­racak yapısal değişimlere girişmemiştir.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Fatih Sultan Mehmed ve Merkeziyetçi Politîkasinin Amaci</strong></p>
<p>Sultan II. Mehmed’in fetihten hemen sonra merkeziyetçiliği geliştir­me yolunda gösterdiği çabalar topluca değerlendirildiği zaman, bunun temel bir sebebi ve amacı olduğu ve merkeziyetçiliğin belli aşamalar halinde tatbik mevkiine konulduğu dikkatimizi çekmekte gecikmez. Kanaatimizce onun böyle bir politika izlemesinin altında yatan temel sebep, belki daha çocuklu­ğundan itibaren, kısmen kişisel karakteri, kısmen gençliğinde yaşadığı peş peşe tahttan indirilmelerin tesiriyle oluşmuş olması kuvvetle muhtemel bir “kendini ispat güdüsü” olmakla beraber, yukarıda da işaret olunduğu üzere, esas itibariyle bir “cihan sultanı” olma amacı ile alakalı bulunmalıdır. Nite­kim onu fetihten sonra görmüş bir İtalyan bilgini olan Jacopo Langosebi onun “dünyada tek sultan tek iman” olması gerektiğine inandığını yazmıştır.”(13) İşte bu söz eğer gerçekten Fatih’in düşüncesini yansıtıyor olarak kabul edi­lirse, o zaman onun zihnindeki Dünya hükümranlığının yalnızca hâkim si­yasal kimliğini değil, ama hâkim dinî kimliğini de ortaya koymaktadır diye­biliriz.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, Fatih Sultan Mehmed’in merkeziyetçi yönetim po­litikası onun için temel hedef değil, ama belirttiğimiz amacına, yani Müslü­manların ve Hıristiyanların mutlak ve biricik -ama “Müslüman”- hüküm­darı olma amacına ulaşmanın bir aracıdır. Hatta, daha önce de işaret olun­duğu üzere, onun Konstantinopolis’i fethe yönelik önüne geçilmez tutkusu da bu amaca veya ideale ulaşma yolunda bir aşama, bir basamak idi. Bu se­beple, kanaatimizce Konstantinopolis’in fethini, hiç şüphesiz onların da bü­yük etkisi olmakla beraber, ne sadece fetih hadisinin tebşirine mazhar ol­mak, ne de yalnızca Bizans’ın zaten çökmüş ve Osmanlı topraklarının orta­sında kalakalmış varlığına son vermek amacı ile izah etmek yeterli değildir.</p>
<p>O daha çok, Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırıp onun vârisi olarak hem “İslamın sultanı,” hem “Roma’nın kayseri” sıfatıyla bir cihan hüküm­darı olmanın peşindeydi. Başka bir ifadeyle, o hep “evrensel merkeziyetçi imparatorluğun tek ve mutlak hâkimi” olmayı kafasına koymuştu.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Fatih Sultan Mehmed ve Osmanli Merkeziyetçiliğinin Güçlenmesi</strong></p>
<p>Tarihçi, Fatih Sultan Mehmed’in bu “evrensel merkeziyetçi impara­torluk” yaratma politikasının değişik alanlarda ve aşamalı bir şekilde yürürlü­ğe konulduğunu müşahede etmekte gecikmeyecektir. Bu alanlara bakıldığın­da, icraatının onun “cihan sultanı, cihan padişahı” yahut dünya imparatoru olma idealini yansıtan başlıca şu icraat alanlarına yöneldiğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; İmparatorluğun dahiline yönelik icraat,<br />
<strong>2</strong>&#8211; İslam âlemine yönelik icraat,<br />
<strong>3-</strong> Gayri müslim dünyaya yönelik icraat.</p>
<p><strong>i. İmparatorluğun Dahiline Yönelik Merkeziyetçi İcraat</strong></p>
<p><strong>a)</strong> <strong>Kul sisteminin güçlendirilmesi:</strong> Bu konuda Fatih’in attığı en önem­li adım, Konstantinopolis’i alır almaz, “Osmanlı tahtının tek ve gerçek sa­hibi” sıfatıyla Bizans’ın Osmanlı devletine karşı zaman zaman devreye sok­tuğu bir şantaj aracı haline gelmiş olan şehzade Orhan’ı yakalatıp idam ettirdikten sonra,’(14) vezir-i azamlık kurumunun yetkilerini artırıp onu yalnızca kendisine karşı hesap vermekle yükümlü kılarak o vasıtayla bütün siyasi ve idari otoriteyi sadece kendi elinde toplamasıdır. Bilindiği gibi bu süreç uzun süredir Osmanlı iktidarını temsil etmekte olan büyük ve köklü bir Türkmen sülalesine mensup güçlü vezir Çandarlı Halil Paşa&#8217;yı 1453 yazın, da sat dışı etmekle başlamıştır. O bunun için yeterli gerekçelere sahipti. En büyük gerekçe ise Çandarlı&#8217;nın fetih karşıtı politikasının iflasıydı. Çok iyi bilindiği üzere, Fatih onu düzmece bir ihanet ithamıyla idam ve bütün yakınlarını tasfiye ettirdi.'(15) Böylece uzun süredir veziriazamlığı elinde tutarak padişahın otoritesine ciddi şekilde ambargo koyacak güce ulaşmış bulunan Çandarlı sülalesi bertaraf edilmiş, Osmanlı saltanatı üzerindeki önemli bir nüfuz faktörü böylece ortadan kaldırılmış oluyordu.</p>
<p>Ünlü Abbasi halifesi Harun Reşid’in, veziri Cafer el-Bermeki’yi uy­durma bir bahaneyle idam ettirerek Bermekiler&#8217;in hilafet kurumu üzerinde­ki nüfuzunu ortadan kaldırmasına benzeyen bu olay yalnızca bir vezirin ve ailesinin iktidarına son vermekle kalmıyor, yepyeni bir uygulamanın da kapı­sını açıyordu. Yani artık vezaret makamı Türkmen soylularının inhisarından çıkarılıyor, yerine kul sistemi ikame ediliyordu. Bu çok köklü bir değişimdi. Bu sistem padişahın otoritesine direnecek bir güç odağını ortadan kaldırmak­la beraber, Türkmen soyluları ile devşirme kökenli devlet erkânı arasında za­man zaman devreye girecek amansız bir rekabeti de beraberinde getirecekti.<br />
Her halükârda bu sistem sayesinde vezaret-i uzma makamına getiri­len vezirler sık sık azledilebilecek, Gedik Ahmed ve Zağanos Paşalar örne­ğinde olduğu üzere sürgüne yollanabilecek(16) veya Rum Mehmed Paşa ve Mahmud Paşa örneğindeki gibi idama sevk edilebilecekti.(17) Böylece bundan sonra bu makama gelenlerin Çandarlı sülalesi mensupları gibi kökleşerek asker ve bürokrasi üzerinde nüfuz ve otorite elde etmeleri, dolayısıyla sul­tanın iradesine muhalefette bulunmaları engellenmiş oluyordu. Bu suretle Fatih Osmanlı saltanatında tek gerçek söz ve yetki sahibinin kendisi oldu­ğunu göstermek istiyordu.</p>
<p><strong>b) Kardeş katline cevaz:</strong> Bir ikinci adım, çok iyi bilinen “kardeş katli” meselesidir. O, kardeş katlini, yayımladığı kanunname ile meşruiyet daire­sine sokmak suretiyle, saltanat makamına gelen sultanın herhangi bir şe­kilde yalnız kardeşleri tarafından değil, onların oğulları ve hatta kendi oğul­ları tarafından ve onlara bağlı menfaat gruplarınca tehdit edilmesini, böylece Osmanlı mülkünün bölünmesini önlemek istemesi olmuştur Bunun din, hukuk ve insanlık açısından ne ölçüde meşru sayılabileceği veya sayı­lamayacağı tartışması kanaatimizce ayrı bir konudur. Ama tarihsel açıdan bakıldığında, o mevkide olan, kafasında nasıl bir dünya hükümranlığı kur­mayı tasarlayan güçlü ve iddialı bir hükümdarın başka türlü düşünemeye­ceğini görmek gerekir. Fatih, kanunnamesine koyduğu bu cevaz hükmüy­le kendinden sonra gelecek sultanlara bir emniyet süpabı yaratmış oluyor­du. Bu şekilde kanunileşmiş olan kardeş katli meselesi, bilindiği üzere, bundan böyle Osmanlı şehzadelerinin ensesinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallanmış ve şehzadeler hep bu korkuyla yaşamışlardır.</p>
<p><strong>c) Uç beylerinin ve yeniçerilerin nüfuzunun kırılması:</strong> Merkeziyetçilik yo­lundaki bir diğer aşama da uçbeyleri ve yeniçerilerin nüfuzunun kırılması ol­muştur. Bilindiği üzere erken Osmanlı dönemi fetih çağında, Rumeli toprak­larında fetihler yapan Mihalzadeler, Evrenoszadeler, Malkoçzadeler, Ishak Beyzadeler ve Turhan Beyzadeler gibi uç (yahut akıncı) beyleri yaptıkları işin kazandırdığı prestij sayesinde siyasal iktidar üzerinde etkili olabiliyor ve beylerbeyilerinin, veziriazamların, hatta zaman zaman sultanların emir ve talep­lerine aykırı davranabiliyorlardı. Bunlar, emirlerinde bulunan hudut boyların­daki tımarlı sipahiler üzerindeki nüfuzlarına dayanıyorlardı. Fatih Sultan Mehmed, Kostantiniyye fatihi sıfatıyla bu uç beylerine sözünü geçirecek bir üstünlük faktörü sağlamış ve onlara fazla yüz vermez görünmüştür. Bu tavır ister istemez onları Fatih’in otoritesi karşısında boyun eğmeye zorlamıştır.</p>
<p>İkinci bir muhalefet grubu, esasını Yeniçeriler’in teşkil ettiği Kapı­kulu Ocakları idi. Bunlar Çandarlı örneğinde olduğu üzere, veziriazamların sultana karşı dayandıkları en etkili kuvvetti. Fatih gerek şehzadeliğinde, ge­rekse tahta yeni çıktığı günlerde bunların çıkardıkları huzursuzluklara şa­hit olmuş ve bunu unutmamıştı. Fetihten sonra, 1456’da girişilen Belgrad seferi ve bazı diğer seferlerde gösterdikleri başarısızlıklar Fatih’e yeniçeri­ler üzerinde baskı kurmak için iyi bir fırsat verdi. Sultan pek çok yeniçeriyi İstanbul&#8217;dan sürüp sekbanlığı ihdas ederek kendine bağlı yeni yeniçeri bir­likleri meydana getirdi.</p>
<p><strong>d) Ulemanın ve sufiyenin nüfuzunun kırılması:</strong> Fatih’in iceriye yönelik merkeziyetçi uygulamalarından biri de ulemanın ve sufiyenin nüfuzunu kırmak ve kontrol altına almak olmuştur. Mesela, Molla Gürani, kazas­kerliği esnasında tayinleri sultandan habersiz yapmağa kalkınca, sultan kendisini istifaya zorlamış,(18) ulemanın tayin ve azillerini veziriazama hava­le etmiştir. Fakat bu konudaki asıl adım, şeyhülislâmlık kurumunu veziri­azama, dolayısıyla kendine bağlaması olmuştur. Böylece şeyhülislamın azil ve tayin yetkisi bizzat sultana ait hale getiriliyor, bu yolla imparatorluktaki bütün ulemanın doğrudan padişahın kontrolü ve buyruğu altına girmesi sağlanmış oluyordu. Bu suretle o, ulemanın, sultanın otoritesi dışında bir çeşit ruhani otorite merkezi niteliği kazanmasını engellemiş olmaktaydı. Fatih’in bu uygulaması, Bizans’ta yürürlükte olan sisteme çok benzemek­tedir. Bilindiği gibi orada da patriklik makamı bizzat imparatora bağlıydı ve onların azil ve tayinlerinde son söz ona aitti.<br />
Fatih’in tasavvuf çevrelerinin nüfuzunun kırılmasına yönelik politi­kasının en belirgin uygulaması ise Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında pek çok tekke ve zaviyeye ilk sultanlar tarafından vakfedilen topraklara el koyarak bunları timara çevirmesi olmuştur.(19) Bunun tarikat çevrelerinde ya­rattığı hayal kırıklığını ve antipatiyi tahmin etmek zor değildir. Bilindiği üzere bu uygulama II. Bayezid döneminde kaldırılmış ve el konulan vakıf arazileri sahiplerine iade edilmiştir.</p>
<p><strong>e) Konargöçer Türkmen boylarının yerleşikliğe ve vergiye zorlanması:</strong> Daha İran’da Büyük Selçuklular zamanında vergi vermek ve savaşa git­mek konusunda devlete direnen ve sık sık bu yüzden ayaklanan Türkmen boylarının bu tavırları Anadolu’nun fethi ve Türkiye Selçukluları zama­nında da aynen sürmüştür. Bilindiği gibi ünlü Babaîler isyanı da zaten bu bahaneyle başlatılmış ve uzun süre büyük karışıklıklara yol açmış, sonun­da Selçuklu iktidarını iyice zayıflatmış ve Moğol işgalini kolaylaştırmıştı. İşte, konargöçer Türkmen boylarının problem çıkaran bu serazad tavırla­rına bir son vermek üzere Fatih onları yerleşikliğe zorlayarak hem prob­lem olmaktan çıkarmak, hem de bu vasıtayla bilhassa vergiye tabi kılmak maksadını gütmekteydi. Bu politikanın gerek iskân, gerekse vergi toplan­ması bakımından ne ölçüde başarılı olduğunu, beklenen sonucu doğurup doğurmadığını tam olarak bilemiyoruz, ama başlatılan bu zorlayıcı politi­kanın Türkmenler’i Osmanlı yönetimi altında yaşamaktan soğuttuğunu ve 16. yüzyıl başlarında Anadolu’da Safevi propagandalarına muhatap ha-zır bir kitle meydana getirdiğini biliyoruz. Nitekim çoğu Türkmen boyu­nun bu propagandalara tabi olarak İran’a göçüp Safevi Devleti’nin hizme­tine girdiği,(20) kalanların da Anadolu’da birtakım isyanlara giriştikleri çok iyi bilinir.(21)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. İslam Âlemine Yönelik İcraat</strong></p>
<p><strong>a) Hac yollarının emniyeti meselesi</strong>: Bu doğrultuda Fatih’in ilk teşeb­büsü, Hac yollarının emniyeti ve hacıların iaşe ve ibatelerinin sağlanması meselesine el atması olmuştur ki, bu, o zaman bu işleri üstlenmiş olan Memluk devletine bir anlamda meydan okuma manasına geliyordu ve ta­biatıyla Memluk sultanını çok kızdırmıştı. Çünkü bu hizmet, Memluk devletine İslam dünyası içinde büyük bir nüfuz ve itibar sağlamakta, onu en itibarlı İslam devleti statüsünde göstermekteydi. Memluk Devleti ken­dini İslam dünyasının en kudretli devleti olarak görüyor, ayrıca Osmanlılar’a sınırdaş olan Dulkadiroğlu ve Karamanlı Beyliklerinin de hamisi mevkiinde telakki ediyordu. Fatih onun İslam dünyası içindeki nüfuzunu kırmak için önce Karamanoğulları’nı ortadan kaldırdı, arkasından Dulkadiroğulları’na gözünü dikti. Fatih bu tutumuyla Memluk devletinin İslam dünyasındaki sözü edilen statüsünü sarsmak ve dikkatleri Osmanlı İmpa­ratorluğu üstüne çekerek bu statüye aday olduğunu göstermek istiyordu.(22)</p>
<p><strong>b) Cihat ve Gaza misyonu:</strong> İkinci olarak Sultan Mehmed Kostantiniy- ye’nin fatihi sıfatıyla, İslam dünyasının Hıristiyan âlemine karşı cihat ve ga­za misyonunun artık kendisine, dolayısıyla Osmanlı devletine ait bulundu­ğu mesajını veriyordu. Bu çok önemli bir şeydi.</p>
<p><strong>c) İstanbul&#8217;u Dünya başkenti yapma:</strong> Bir başka önemli iddiası, İstan­bul’u İslam dünyasının hem politik hem de bilim, sanat ve kültür merkezi haline getirme teşebbüsüydü. Bu meyanda İslam dünyasının önemli bilim, sanat ve kültür merkezlerinde yaşamakta olan alim ve sanatkârlara mektuplar yollamış, onları bu yeni merkeze davet etmişti. Bunlardan bazıları dave­ti kabul ederek İstanbul’a geldiler. Ünlü astronomi âlimi Ali Kuscu bunlar<br />
dan biriydi. Bir kısmı ise gelmedi. Gelmeyenlerden biri de 15.yüzyılın ünlü mutasavvıf ve edibi Molla Abdurrahman Cami idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Gayri Müslim Dünyaya Yönelik İcraat</strong></p>
<p>Fatih’in bu alandaki icraatını iki noktada toplamak gerekir, ki biri Kostantiniyye fatihi sıfatıyla Roma İmparatorluğu’ nun vârisi olma iddiası diğeri de bu prestijli şehri Katolik dünyası dışındaki bütün Doğu Hıristi­yanlığının ve Museviliğin merkezi yapması şeklinde özetlenebilir.</p>
<p><strong>a) Roma&#8217;nın vârisi olma iddiası:</strong> Fatih’in bu birinci fikre kendini psiko­lojik olarak hazırladığı, nedimlerine Roma tarihi okutmak suretiyle bu impa­ratorluğu tanımaya çalıştığı biliniyor. O İstanbul&#8217;u aldıktan sonra, zamanın Rum alimlerinin “Kimse şüphe etmez ki sen Romalılar’ın imparatorusun, impa­ratorluk merkezini elinde tutan kimse imparatordur ve bu imparatorluğun merke­zi de Konstantinopolis’tir” şeklindeki ifadelerine dayanarak, Roma tahtının sa­hibi olduğunu düşünüyor ve bunun kendine dünya sultanı olma imkânı sağ­layabileceğinden emin bulunuyordu.(23) Bu fikrin onda iyice yerleşmesinde hiç şüphesiz Kritovulos, Georgios Trapezuntios, Amirutzes gibi Rum ve Benedetto Dei, Jacopo di Gaeta ve Ciriaco d’Ancona gibi Latin entelektüellerinin tel­kinlerinin de rolü olduğu biliniyor.(24) Hatta Papa II. Pius’un Fatih’e ulaşmadı­ğı bilinen, 1460’larda yazılmış ünlü mektubunda, onu hıristiyanlığa davet et­tiği, bunu kabul ettiği takdirde kendisini dünyanın en kudretli hükümdarı ve bütün doğunun ve batının imparatoru ilan edeceğini vaat ettiği malumdur.(25)</p>
<p><strong>b) Rum Ortodoks Patrikliğinin ve Musevi ve Ermeni cemaatleri başhahamlığının yeniden ihdası:</strong> Fatih kendisine ulaşmayan bu teklife uygun ha­reket etmemişse de, Latin ve Ortodoks kilisesinin birleşmesine karşı çıktı­ğı için patriklik makamından azledilen Gennadios Scholarios’u bütün yet­kilerini iade etmek suretiyle bu makama tekrar tayin etmiş, ayrıca Ermeni patriğini ve hahambaşıyı da başkente getirterek,26 bir Bizans imparatorluk geleneğini de devralıyor ve merkeziyetçi politikasını bu alanda da göstermiş oluyordu. O bu uygulamasıyla, Batı hıristiyanlığına, bundan böyle Osmanlı sultanlarının, doğu hıristiyanlarının ve Yahudilerin hâmisi ve imparato­ru olduğu mesajını veriyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Buraya kadar söylediklerimiz, bu yazının dar çerçevesi içinde söyle­nebilecek genel tespitlerden ibarettir. Temas edilen konuların tafsilatına girişilmemiştir. Bunların tartışılması hiç şüphesiz ki gereklidir ve uzun za­man ister. Ancak sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Fatih’in merkeziyetçi­lik anlayışı ve siyaseti, kanaatimizce, bir amaç değil araç ohıp, onun zihinsel arka planında yatan ve Halil İnalcık ‘ın ifadesiyle &#8220;muhtelif menşeleri Türk- Moğol hakanlık, îslami hilâfet ve Roma imparatorluk fikri olan dünya hâkimi­yeti, cihan padişahlığı amacına yöneliktir.(27) Onun cihangir olma iddiası bir yandan kendi karakterinden gelen eğilimin bir sonucu olduğu gibi, bir yan­dan da İslam tarihinde İskendername edebiyatının da gösterdiği üzere, hemen hemen bütün Müslüman hükümdarlar gibi, aynı zamanda Büyük îskender’e olan hayranlığından da kaynaklanıyordu. Zira Büyük İskender Müslüman hükümdarlar arasında gelenekselleşmiş bir imaj idi. Bu sebeple Fatih’in hem Plutarkos’un İskender hakkındaki kitabını, hem de Ahmedi’nin ve Nizami’nin İskendemamelerini okuduğunu ve İskender’i kendine bir model olarak görmüş olabileceğini tahmin etmek de yanlış olmayacaktır.</p>
<p>* Doğu Batı, Haki İnalcık Armağanı, Ankara 2009, c.ı, s. 89-104.</p>
<p>Kaynak:Ahmet Yaşar Ocak &#8211; Yeniçağ  Anadolusunda İslamın Ayak İzleri(Osmanlı Dönemi),syf;36-50</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>NOTLAR</strong></p>
<p>1- Cihat ve gaza kavramının teorik boyutu üzerinde pek çok tartılma yapılmş ve pek çok kitap ve makale yazılmıştır. Mesela, bu konuda şu makaleler külliyatına bakılabilir .’Just war and jıhad. Hıstorical and Theoretical Perspectives on War and Peace on Western and Islamic Tradition, ed. John Keisay- J. Turner Johnson, Greenvood Press, New York 1991. Ayrıca şunlara da bakılmalıdır: Halim Sabit Şibay, “Cihad/ İA; E. Tayn, “Djihâd/ E/z: Bekir Topaloğlu. “Cihad. TDVİA.</p>
<p>2- F. Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. TTK, Ankara 1988 S.83-89:P.Wittek,Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu,Pencere yay.,İstanbul 1995,s.47-68:H.İnalcık,The Ottoman Empire;The Classical Age 1300-1600, Londra 1973.</p>
<p>3- Özellikle C. Imber, “The legend of Osman Gazı&#8217; The Ottoman Emirate (1300-1389) inst of Medi­terranean Studies, ed. E. Zachariadou, Girit Üni.. Rethymnon 1993. s. 73-75.</p>
<p>4- C Kafadar, Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State. Uni. of California Press,<br />
Berkeley-Los Angeles-Londra 1995. s. 47-60. 63-90; Ayrıca. bkz Linda Darting. ‘Contested terri­tory: Ottoman holywar in comparative contexte.* S1. 91 (aooo), s. 133-164.</p>
<p>5- Bkz. Aşıkpaşazade Tarihi, yay. Alî Beğ, İstanbul 133a, s. 160. Nihal Atsız neşrinde bu metin biraz daha tafsilatlıdır bkz. Osmanlı Tarihleri, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1949, s. a06</p>
<p>6- Halil İnalcık, “Mehmed II/ İA. c. VII, s. 511-513</p>
<p>7- İnalcık, aynı yerde.</p>
<p>8- Bkz. Tarih-i Ebul-Feth, yay. Mertol Tulum. İstanbul 1977,s.40</p>
<p>9- İnalcık, aynı yerde.</p>
<p>1o- Bu konuda Michel Balivet&#8217;nin yayımladığı makale ve kitaplardaki yazıları çok ufuk açıcı ve aydınlatıcıdır.’Pour ne Concorde İslamo-Chretienne;Demarches Byzantines et Latines a la fin de Moyen-age(de Nicolas Cuc a Georges de Trébizonde), Roma 1997; aynı yazar, &#8220;Les contacts byzantino-turcs ent­re rapprochement politique et échanges culturels (milieu XIIIV-milieu XIV,&#8221; Les Turcs au Moyen- âge: Des Croisades aux Ottomans (Xle-XVe Siècles), Isis, Istanbul 2002, s. 103-116.</p>
<p>11- F. Köprülü, “Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri hakkında bazı mülahazat,” Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, I (1931), s. 165-313 (İngilizce çevirisi: Sotne Obsarvations on the Influence of Byzantine Institutions on Ottoman Institutions, çev. Gary Leiser, TTK, Ankara 1999).</p>
<p>12- İnalcık, The Otoman Empire: The Classical Age 1300-1600, Londra 1973, s. 29.</p>
<p>13- İnalcık, “Mehmed II,&#8221; JA, c. 7, s. 513.</p>
<p>14- Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihannümâ, nşr. F. Reşit Unat-M. Altay Köymen, TTK,Ankara 1957- c2,s. 207; İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tedkikler ve Vesikalar, Türk Tarih KurumuYay.,Ankara1954,s.119-120,132.</p>
<p>15- Âşıkpaşazade, s. 142; İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tedkikler ve Vesikalar, s. 132-133.</p>
<p>16- M. Halil Yinanç, “Ahmed Paşa, Gedik,” İA, c. 1, s. 195: İnalcık, a.g.e., s. 135.</p>
<p>17- M.C. Şehabettin Tekindağ, &#8220;Mehmed Paşa, Rum,” İA, c. VII, s. 594-595: aynı yazar, &#8220;Mahmud Pa­şa,” İA, c. 7, s. 183-188.</p>
<p>18- Ahmed Ateş, “Molla Gürani,” İA, c. 7, s. 407. Molla Gürani sultanın yolladığı bir fermanı şeriata aykırıdır diye yırtmış ve onu getiren çavuşbaşını da hakaretle kovmuştu. Fatih buna kızmıştı.</p>
<p>19- Bu yöndeki icraatı eleştiren Âşıkpaşazade bu fikrin bizzat Verziriazam Nişancı Mehmed Paşa’dan kaynaklandığını yazmaktan çekinmez: bkz. Tevarih-i Âl-i Osman, s. 192; Oktay Özel, “Limits of the almighty: Mehmed II’s ‘land reform’ revisited,n JESHO, 42, 2 (1999), s. 226-246.</p>
<p>20 -Oktaj Efendiev, “Le rôle des tribus de la langue turque dans la création de l’Etat safevide,” Turcica, VI (1975), s. 24-34; Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluş ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Ro­lü, Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü yay., Ankara 1976.</p>
<p>21 -H. Sohrweide, “Der Sieg der Safaviden in Persien und seine Rückwirkungen auf die Schiiten Ana­toliens im 16. Jahrhundert,” Der Islam, 41 (1965), s. 95-222.: E. Eberhard, Osmanische Polemik ge­gen die Safawiden im 16. Jahrhundert nach arabischen Handschriften, Klaus Schwarz Verlag, Freiburg 1970.; A. Allouche, The Origins and Development of the Ottoman-Safavid Conflict (906-962/1500- 1555)’ Klaus Schwarz Verlag, Berlin 1983.</p>
<p>22- İnalcık, a.g.e., s. 31.</p>
<p>23- İnalcık, “Mehmed II,” İA, c. 7, s. 511.</p>
<p>24- Bu konuda bilhassa bkz. Balivet, “Humanistes du quattrocento et Turcs ottomans,” Les Turcs au Moyen-âge: Des Croisades aux Ottomans (Xle-XVe Siècles), s. 121-151 (Türkçe çevirisi: Ortaçağda Türk-ler, çev. Ela Güntekin, Alkım yay., İstanbul 2005</p>
<p>25- Bkz. Balivet, o.g.m., s. 122-124.</p>
<p>26- İnalcık, The Otoman Empire, s. 29, 57; Balivet, “Entre Rome et les Turcs, un homme de dialogue: Le Patriarche de Constantinople Gennadios Scholarios (environ 1405-1472),” Les Turcs au Moyen- âge: Des Croisades aux Ottomans (Xle-XVe Siècles), s. 117-119.</p>
<p>27- İnalcık, a.g.e., s. 57.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihfetih-ve-osmanli-merkeziyetciligi/">Fatih,Fetih ve Osmanlı Merkeziyetçiliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatihfetih-ve-osmanli-merkeziyetciligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatihler ve Zalimler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatihler-ve-zalimler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatihler-ve-zalimler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 10:15:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük fetihler]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fatihler ve Zalimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7933</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük fetihler, büyük irade hareketleridir, insanın gerçek de­ğerini teşkil eden sonsuzluğa yöneltilmiş irade, sonsuz fetihlerin ik­tidarına sahiptir. Hayati menfaatlere ve heveslerin emirlerine boyun eğen imansız irade ise, sonsuzluğu kaybetmiş, onunla rabıtayı kes­miştir. Dünya nimetlerine köle olur; menfaatlere esir, heveslere hiz­metkâr olur. Serveti, devleti, tahakkümü, zevklerle dolu gururu se­ver. Farkında olsun olmasın kendini müminlerin mürşidi sanar, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihler-ve-zalimler/">Fatihler ve Zalimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11399" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed-1024x730.jpg" alt="fatih-sultan-mehmed" width="588" height="419" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed-1024x730.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed-600x428.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed-300x214.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed-768x548.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed-1536x1095.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fatih-sultan-mehmed.jpg 1578w" sizes="(max-width: 588px) 100vw, 588px" /></p>
<p>Büyük fetihler, büyük irade hareketleridir, insanın gerçek de­ğerini teşkil eden sonsuzluğa yöneltilmiş irade, sonsuz fetihlerin ik­tidarına sahiptir. Hayati menfaatlere ve heveslerin emirlerine boyun eğen imansız irade ise, sonsuzluğu kaybetmiş, onunla rabıtayı kes­miştir. Dünya nimetlerine köle olur; menfaatlere esir, heveslere hiz­metkâr olur. Serveti, devleti, tahakkümü, zevklerle dolu gururu se­ver. Farkında olsun olmasın kendini müminlerin mürşidi sanar, kendi benliğine tapar.</p>
<p>İradenin böyle düşüş devirleri, milletlerin yıkılış devirleridir. İradenin iflâsı, insanın iflâsıdır. Böyle devirlerde yeryüzü zulüm ve yalanla dolar. Halkı kandırmak için kürsülerden müdahaneci ve gösterişçi nutuklar yükselir. Zümrelerin cebini dolduracak altınlar dağıtılır. Bir yanda zulüm ilerlerken öte yanda mazlumların haline deva olsun diye harekete geçenler, mazlumları da zalimlerin merte­besine yükseltici mağrur sesler çıkarırlar; mazlumlara müdahane sanatile omuzlarda taşınır, başların üstüne yükseltilirler. Bunlar da ötekiler kadar zalimdir. Ezilen iman safından yükselen gurur nara­ları kendilerine teselli oldukça zalimler kadar ve onlar gibi kuvvet­li olacaklarını, bir gün zalimlerin yerine geçebileceklerini düşüne­rek zulmü taklid ederler ve ilk fırsatta kendi etraflarında zulüm de­nemeleri yapmaktan çekinmezler. Kendi kazanç ve şöhret hırslan uğrunda halkı istismar edenler, halkı zalimlerin hizasına getirmek isterler. Zulmün dâvası, hakkın dâvası olur, Fatih, kendini kaybettiği anda zalim olur. Onun zalim olmamak için bir an bile kalbini kaybetmemesi lâzımdır. En büyük fetih esnasında irade sonsuzluk­ta rabıtasını kestiği anda en büyük musibeti doğurabilir. İşte İsken­der’lerin Sezarlar’ın, Cengiz’lerin fetihleriyle insanlığa getirdikle­ri felâketlerin sebebi budur.</p>
<p>Sonsuzluğun iradesinden ayrılmayan gerçek fatihler ise insan­lığa rahmet getirirler, İslâmın ruhunu, eserlerinde tanıtan vasıflardan birisi de fütuhatıdır. İnsanlığın tarihinde İslâm devletlerinin fütuha­tı gibi yayıldığı yerlere rahmet getirmiş, hakikaten kurtarıcı olmuş fetihler yoktur. İşte eski Asur ve Mısır orduları, İran ve Yunan harbleri, Hunlar ve Romalılar; işte Napolyon istilâları, İngilizlerin maz­lum milletlere saldırılan; işte varlıklariyle insanlığı ürperten Rusya ve Amerika. Bunların yaptığı fetihlerde ruhumuzun önderleri Halife Ömer’lerin, Büyük Muaviye’lerin, ulu atalarımız Fatih’lerin ve Ya­vuz’ların insanlığa rahmet getiren harblerindeki ruh ve dâva, onlar-daki kılıcı kullanan kalb kuvveti yoktur. Fethettikleri beldelerin hal­kını selâmetlere garkeden, ruhlar kurtaran müslüman orduları, kan dökücü değil, kalb kurtarıcı olmak dâvasiyle savaşmışlardır.</p>
<p>Midesine dolan nimetleri alkışlatmışlardır. Fatih Sultan Mehmed’in Bizans halkına bağışladığı hürriyeti, zamanımızın doğu demokrasileri, muazzam maaşlarına yan bakanlarmaktan başka irade kuvveti olmayan büyük, küçük bütün zâlimlerin karşısında gerçek fâtihler, hürriyeti alkışlata karşı bile yaşatmamaktadır. Gerçek hür­riyetin şartı, insana verilen değerdir. Kur’an’ın ve gerçek dindarlı­ğın ölçüsünü verdiği ve Allah tarafından takdir olunan bu insan de­ğeri, hepimizi eşit haklarla hürriyetlere sahip kılıcıdır. Cemaatin se­lâmeti endişesinden başka hiçbir şey hürriyetlerimizi sınırlandır­maya sebeb olamaz. Bu cemaatin içinde her ferdin hakkı bizden is­tenirken hepimiz aynı derecede âciz durumdayız. Zira hakka karşı koyulacak hiçbir haklı kuvvet olamaz. Hakka karşı gelen âsîdir, şa­kidir. İçimizden birinin hakkını ararken, herbirimiz hepimizden da­ha kuvvetliyiz.</p>
<p>Cemaat içinde mazlumların hakkını arayan bir ferde karşı kuv­vetin direnmesi, iktidar sahiplerinin yumruk kullanması ise zulüm­dür, şenaattir. Hakka karşı koyulan isyan ile hakkı koruyana yapı­lan zulmün ikisi de Allah’a kulluğun inkârıdır, ikisi de Allah’sız davranıştır. Haklarımızın hududunu kadar kimsenin dokunmaya hakkı olmayan hürriyetimiz, cemaatin haklarına tecavüz ettiği yer­de şiddetle karşılanır ve durdurulur. İşte insan hürriyetinin hakiki mahiyeti olan hürriyetle disiplin birbirinin öz kardeşidir. Hakka hürriyet bağışlayan fatihler, kalblerin fatihi oldular. Zülme sonsuz hürriyet sunanlarsa insanlığın gerçek düşmanlarıdır. Büyük çoğun­luğu teşkil eden bu sonuncular, sahip oldukları az veya çok kuvvet­le hodkâm ve hasis emelleri uğrunda haklan çiğnemekten usanmı­yorlar: Zümreci oluyor, zulmediyor; partici oluyor, zulmediyor; dinci geçiniyor, zulmediyor; zulüm ediyor; zulüm görüyor, zulüm ediyorlar.</p>
<p>Bugün Islâm’ın ufuklarını saran havada zulüm teneffüs edili­yor: Maddeyi temsil eden zümre zalim, “gençlik benim” diye hare­kete geçen kuvvet zalim, din uğruna mücahitlik yapar görünenler zâlim. Bütün bir riyayı kullanan ve sinsi kuvvet hazırlığı yapan sözde muhafazakâr zümre, komünizmin kullandığı bütün vasıtala­rın taklidini hazırlamaktadır. Sözde ruhçular, ruh dâvasının selâme­ti için maddecilerin silâhlarına sarılıyorlar: Cehalet, riyâ, sahtekâr­lık, sürü taassubu, hoyrat saldırma, gösteriş, propaganda, bunların hepsi maddeyi muzaffer kılmak için kullanılırken kendini ruhçu sa­yanların ruhun zaferi yolunda kullanmaktan çekinmedikleri vasıta­lar haline geldi. Bu hal, onların hezimeti ve dâvalarının iflâsı de­mektir. Ruh dâvası, bohça öpenlerle üstad övenlerin değil, insan oğluna Allah’ın kulu diye hörmet etmesini bilen, ilimle ahlâktan başka yol tanımayanların dâvasıdır.</p>
<p>Sahte Fâtih’lerin bir kısmı iştihaları fethederek insanlığa yara­nırlar. Halkın iştihalarına hürriyet sunar ve bilhassa ruhu zincirle­nerek iştahlan akim zincirlerinden boşanmış genç zümreleri minnettar bırakırlar. Bunlar zâlimlerdir. Bazıları ise insanların içinde gizlenen ve zorlandığı için yaşatamayan hırsları fethederler ve hırs­lara hürriyet bağışlamak için bağırırlar, tepinirler, yazarlar, saldırır­lar. Kendilerine idealist dedirten bu sahte mürşidler de evvelkiler kadar zâlimdir. Çünkü esir olan insanlara hürriyet sunmak idealiy­le ruhu ayaklar altına alırlar. Evvelkiler zulmü gerçek yapanlar, bunlar zulmü ideal edinenlerdir. Bütün halkı zâlim yapmak ide­aliyle hareket ederken her adımda kendi nefislerinden taşan zulmü yapmaktadırlar.</p>
<p>Zulüm bazı imtiyazlı ellerle yapılırken o kadar büyük, o kadar korkunç değildir, lâkin ufak ufak ufalanıp da bütün halkın eline ge­çerse pek tehlikeli, pek korkunç, pek müthiş bir şey olur. Ve böyle bir dünya, içerisinde yaşanamayacak kadar korkunç bir dünyadır.</p>
<p>Gerçek fatihler nefislerinin ve halkın nefsaniyetinin takdisine hizmetkâr olmadılar. Zümrelerin menfaatini yumruklaştırıp karşı zümrelere saldırtmadılar. Sultan Mehmed Han’ın, fetihten sonra Bizans’ın Rum halkına galip ve muzaffer müminlerle aynı muame­leyi yapması, onlara eşit haklar tanıması ve gönüller sultanının kalbleri fethederken meyus kalblere bazı imtiyazlar bağışlamasın­dan bize gelecek ders, mâzimizin sunduğu hikmet ve hakkın gerçek yolu olmalıydı. Öyle iken onun âdil ve otoriteli devlet anlayışı, onun gönüller fetheden kalb dâvası, devlet iradesi önünde, vezirle­ri ve kıralları dize getiren hak mefkuresi, büyük fethe hazırlanırken kumandanlardan önce şeyhine danışan Allah idealizmi çoktan unu­tuldu. Onun insanlığa şeref olan büyük mirasından; asırlar geçtik­ten sonra bize yalnız bu şehrin yaşattığı bir tabiat harikası kaldı. Geriledik, çok geriledik. Bir kısmımız bu gerileyişten meyus ve hüsran içinde bunalmış olarak düşman iradelere, düşman ruhlarına sığınıyor; esareti süslüyor, garblılaşma diyor, garp dillerinde yapı­lan öğretim diyor, garp sanayii diyor, garp terbiyesi diyor. Bu da az gelince esaret solcu dâva ile besleniyor, siyonizmin insan haklan maskesine bürünüyor.</p>
<p>Diğerleri ise bu soysuzlaşmaya karşı sanki cidal açarak gerilere, daima daha gerilere çekiliyorlar. İnsanlığın en geri sınıflarına sı­ğınarak orada buldukları cehaletle taassubu, soysuzlaşmaktan ko­runmanın çaresi sanıyorlar. Geri ley işlerinde kullandıkları iptidai gurur bunları acınacak hale koymakta ve zaman zaman zâlimyap­maktadır.</p>
<p>Bir taraf, geri saflarda kalmamak, aşağılık duygularından ken­dini kurtarmak için düşmana iltica ederken öbür taraf geriliğinde selâmet arıyor; hurafelerin ilmini, riyânın sanatım ve taassubun ah­lâkını yaymaya çalışıyor. İki taraf da hüsrandadır; her ikisi de mağ­lûptur. Atamız Fâtih&#8217;lerin vaktiyle bizi ulaştırdıkları saflarda ger­çek yerimizi almak için her iki tarafın sürüklediği uçurumdan ko­runmamız lâzım geliyor. Ancak o zaman yeni hayatın gerektirdiği yeni fetihler bize de müyesser olacaktır.</p>
<p>Tohum, 11/20, Mayıs 1965.</p>
<p>Nurettin Topçu,Büyük Fetih</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihler-ve-zalimler/">Fatihler ve Zalimler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatihler-ve-zalimler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Feth&#8217;in 7 Harikası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fethin-7-harikasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fethin-7-harikasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 10:11:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Feth'in 7 Harikası]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7930</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük fethin siyasi değerinin altında barınan derin manasının yani hikmetinin (sagesse) yanında, dış manzarası cidden küçük &#8216;ka­lıyor. İstanbul alınmış, Bizans’ın baş tacı olan belde Türkleştirilmiş, Asya’dan kopup gelen bir millet Avrupa’nın büyük kapısının bekçi­liğini ele geçirmiş. Islâm medeniyeti. Hıristiyan dünyasile karşı kar­şıya gelmiş, tarihte yeni bir devir başlamış, bütün bunlar, bu zafer­ler ve bu inkılâplar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fethin-7-harikasi/">Feth’in 7 Harikası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Conquest_of_Constantinople_Zonaro.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7931" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Conquest_of_Constantinople_Zonaro.jpg" alt="Feth'in 7 Harikası" width="449" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Conquest_of_Constantinople_Zonaro.jpg 700w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Conquest_of_Constantinople_Zonaro-600x428.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Conquest_of_Constantinople_Zonaro-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></a>Büyük fethin siyasi değerinin altında barınan derin manasının yani hikmetinin (sagesse) yanında, dış manzarası cidden küçük &#8216;ka­lıyor. İstanbul alınmış, Bizans’ın baş tacı olan belde Türkleştirilmiş, Asya’dan kopup gelen bir millet Avrupa’nın büyük kapısının bekçi­liğini ele geçirmiş. Islâm medeniyeti. Hıristiyan dünyasile karşı kar­şıya gelmiş, tarihte yeni bir devir başlamış, bütün bunlar, bu zafer­ler ve bu inkılâplar fethin ruh dünyasında yarattığı harikaların ya­nında sönük kalmaktadır. Ruhlardaki inkılâp, fethin asıl hikmetini teşkil ediyor. Zira bu inkılâbın kahramanı, sadece kılıçların fatihi değildir; o ilimle, imanile dimağların ve kalplerin fatihi olmuştur.</p>
<p>Fatih’in en büyük eseri olan ruhlardaki bu inkılâp, henüz safi­yeti bozulmamış bir ırkı sonsuzluğa yönelten ruh kudretlerinin hep­sini getirdi. Milletimizi sayısız ruhî servetlerin varisi yaptı. Ruhla­rın tarihindeki seyri değiştirdi. Biz fethin getirdiği harikalardan ye­di tanesini kaydedeceğiz:</p>
<p>Fethin ilk ve en büyük eseri bir iman harikası oluşudur. Yirmiiki yaşındaki gencin kıtaların kilidini açma karan, bu dev irade­si, Akşemseddin’in istihare denilen Allah’a danışmasından işaret alıyor. Allah izni alındıktan sonra ne şüphe kalıyor, ne bir an tered­düt; ne yeis, ne de korku. O artık dünyalardan da kuvvetlidir. İstan­bul alınacaktır, mutlaka alınacaktır. Çünkü Allah’tan müjde gönde­rilmiştir. İman kuvveti tamam olunca gemiler dağlardan aşırılır, et ve kemikten bedenler akan ateşlere meydan okurlar. Bu hâdisede Cebrail’in yerinde Akşemseddin’igörüyoruz.</p>
<p>Büyük fetihle kuruluşu tamamlanan yeni devletin felsefe te­meli ruhçulukdur (spiritualisme). Orta Asya’dan Anadolu kıyıları­na kadar akıp gelen istilâcı realizm, Malazgirt kapılarında idealiz­me yerini terketti. Kesilen kafalarla kule yapma hırsı, gönüller sul­tanı Alparslan’da yerini kazanılan kalplerden kale yapma aşkına bı­raktı. İslâm idealizmi, Asya&#8217;nın putperest realizmine galebe çaldı. Bu zamana kadar göğüslerinde hançerden başka bir şey taşımayan­lar, Anadolu’ya ayak bastıktan sonra kılıcı da kalplerin futühatı için vasıta olarak kullandılar. İslâm spirtualizmini, birkaç sarsıntı devri­nin üstünden sıçrayarak, tıpkı Peygamber’in getirdiği ruhla, Osmanoğullarını yeniden yaşattılar.</p>
<p>Fetih, doğunun büyük beldesinde yapılacak rönesansın ka­pısı olacaktı. Fatih Mehmet, buradan Asya’ya bir aydınlık asrı ge­tirebilecek insandı. Yüksek âlim şahsiyeti, yaratıcı dehasile ilimler­de ve san’atlarda batıdaki rönesansın öncü hamlesini Peygamber’in övdüğü bu şehirden başlatabilirdi. Molla Hüsrev’lerin, Molla Zey­rek’ lerin, Hocazâde’lerin eliyle Fatih külliyesini Bizans’ta ilk İs­lâm üniversitesi olarak açan Padişah, mütefekkirler arasında yaptır­dığı İlmî münakaşalarla işe başlamıştı. Bunlardan Molla Zeyrek’ le Hocazâde arasında kendi tertiplediği Tehafüt münakaşası bir hafta sürdü. Bizzat kendisinin takip ettiği bu münakaşayı, filozoflara kar­şı îmamı Gazali’yi iltizam eden Hocazâde kazandı. Fikir hürriyeti­nin kudretli koruyucusu, Hocazâde’yi takdir etti ve bu fikirlerini bir eser halinde neşretmesini söyledi.</p>
<p>Topkapı Sarayı’ndan başlıyarak Türk dünyasının İstan­bul’da yeni bir san’at idealine kavuşacağını müjdeleyen rönesans sultanı batıdan MastoriParli, Matheos Bellini gibi şöhretli sanat­kârları getirtti. Cem Sultan babasına varis olsaydı, Sinan asrına ba­samak olması lâzım gelen bu hazırlık devri, Türk-Islâm dünyasının Giotto’larını, Mazoccis’leriniAndrea del Sarto’larını yetiştirebilir­di. O zaman bunlarla Leonardo de Vinci’ler, Michel-Ange’in doğu­daki muhteşem rakibi Sinan’a el vereceklerdi.</p>
<p>Hüdavendigâr’la Yıldırımlar’ın başlatığı Anadolu’nun millî birlik dâvası, Fatih’in kabzasına Allah adı yazılı kılıncile tamam­landı. Sonraki asırların her taraftan yıkıp da viran ettiği Anadolu milli birliği, doğunun bu rönesansasnnda bir olan Allah idealine bağlı İslâm spirtualizminin temelleri üstüne kuruldu. Birliğin mu­hafazasına muktedir, otoriteli devlet prensibi, bütün ruhî ve ahlâkî zaafların sığınağı olan Yahudi rejimlerine yerini terkedinceye ka­dar, cihan tarihinin en büyük Türk-İslâm devleti Anadolu’da hâkim yaşadı. Ancak aklın otoritesi yerini içgüdülerin hürriyetine bırak­maya mecbur olduğu zaman Ulu Devlet parçalanacaktır.</p>
<p>Manevî iktidarın önünde eğilen Fatih, maddî kudretlerin hep­sine diz çöktürmenin halkı Hakk’a götürecek tek yol olduğunu ilimle, imanile kavrayan bir devlet dahisi idi. Bu görüşe sahip ol­mayan oğlu Beyazıd’ın ahlâkî şahsiyeti dahi devlette ilk tehlike be­lirtilerini yok edemezdi. İslâm dünyasının masonları demek olan Şiilere karşı Yavuz Selim imdada yetişmeseydi, Anadolu Türkü İs­lâm idealizmini Avrupa’nın ortasına kadar götüremiyecekti. İlk ça­ğın Yunan dünyasını yıkıp çökerten ayağa düşürülmüş iktidar ideal olduğu zaman, hak ve adalet prensiplerini okuyan Yıldırım’larla Fatih’lerin, Yavuz’ların güneş devleti hırsların oyuncağı olacaktı.</p>
<p>Yeni Türk devletinin temeli adaletti. Ahlâk idealinin usan­maz hizmetkârı olan bir hanedanın, bütün mânasile büyük olan bir sülâlenin cihan tarihine yeni bir devir açan çocuğu, fethettiği şeh­rin yeni açılan külliyesinde, bu külliyenin müderrisleri talimata uy­gun bulmayarak reddettikleri için, kendisine şerefe bahşişi diye is­tediği bir küçük odaya bile sahip olamamıştı. Vazifesini suistimal ettiği için kolunu kestirdiği bir Rum duvarcı tarafından hakkında dâva açılarak hâkim huzurunda alelâde bir fert gibi ayni ceza ile hükümlenen Hükümdar, cihad yolunda Hulagü’leri değil, en büyük Islâm idealisti Ömeru’l-Faruk’u kendisine örnek almıştı, işte bu adalet iktidarı, Rum cemaatinin kendileri için ayrı mahkeme kurul­ması hususundaki isteklerini, Fatih’in hâkimlerini dinledikten son­ra, yine kendilerine geri aldırttı. Bu, adaletin Hattâbın oğlundan beri görülmemiş zaferiydi.</p>
<p>II. Murad’ın oğlunun kalbinden taşarak siyasî dehasile bir­leşen affu rahmet, fethin en emin bekçisi oldu. Bu şehir Hatemü’l- Enbiya’nın ruhundun kopup gelen affu rahmetle dolup taşmadan tam mânasileTürk’ün olamazdı. Ayasofya&#8217;nın kubbesinin üstüne konulan Bizans kızıl elması rahmet nurile aydınlanmadan ebedî ka­lamazdı. Genç Fatih’in kalbi kadar büyük dehası, mağrur ve mağ­lup Bizans’ın halkını kayıtsız şartsız affetmekle kalplerin fatihi ol­du. Batan medeniyet merkezinin perişan halkına tam hürriyet, tam huzur, tam selâmet sundu. Onlara her hususta serbest olduklarını, hattâ isterlerse camilerimizin duvarına bitişik kilise yaptırabilecek­lerini ilân etti. Bu hareket ile,kendisini öven büyük Peygamberin izinden yürüyordu. O Peygamber ki Mekke’yi fethettikten sonra İlâhî beldenin valiliğini, biraz önce kendisine diş bileyen Attâb İbni Esid’e vermişti, bu kalp harikasının meftunu olan II. Mehmet de, Hz. Muhammed gibi davranırken Peygamberinin yolunda yürüdü­ğünü isbat ediyordu. Kalbin harikası eseri ebedileştirdi. Fetihten sonra Bizans’tan Türkleri atmak gayretile Avrupa’da büyük bir haç­lı ordusu hazırlanıyordu. Onu Bizans’ın Fatih’i mi karşılayacaktı. Hâdise, kalpler Fatih’inin kalbine kâbus mu çöktürecekti. Hayır. Allah’ın evini koruma işini sahibine bırakan Peygamber ceddi gibi, fetholunan beldenin korunmasını da o, gerçek sahibine bıraktı. Haçlı hazırlığından Bizans halkı telâşlandı. Paris’e gönderilen pis­koposlar, orada hazırlanan yeni haçlı ordusunun önüne durdular. “Hayır, hıristiyan kardeşlerimiz” dediler, “bizi kurtarmağa gelme­yin. Biz Türk hükümdarı ile pek iyi anlaştık, sizi istemiyoruz.”</p>
<p>İşte fethin yedi harikası bunlardır. Hepsinde ebedî olmak iste­yen insan iradesi sonsuzluğa uzanmaktadır. Hepsinde “insanla Al­lah’ın terkibi olan hareket” insanüstü bir âleme uzanıyor. Bu yedi harikadan, daha yedi asır geçmeden elimizde kalan, sadece bu şeh­rin sakladığı bir tabiat harikasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nurettin Topçu,Büyük Fetih</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fethin-7-harikasi/">Feth’in 7 Harikası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fethin-7-harikasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
