<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erol Göka | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/erol-goka/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:49:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Erol Göka | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nedir Şu Aşk?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:55:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-6597 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg" alt="" width="366" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg 318w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle &#8220;aşk evliliklerinin daha da ön planda olduğu gerçeğinden hareket etmek, çözüm yollan düşünürken yaşadığımız dünya hayatı gerçeklerinden kop­mamak zorundayız. Aşkın ne olduğuna, günümüzde nasıl görüldüğüne de bakalım ki, aile hayatındaki sorunlara çö­zümler ararken, sağlam bir zemine basalım.</p>
<p>Tüm dünya dillerinde karşılığı olan ve yine muhte­melen tüm dünya dillerinde insanlann en çok kullandığı kelimelerden birisi, &#8220;aşk&#8221;. Tüm dünya dillerinde insan­lar &#8220;aşk&#8221; dediklerine göre, ortada dünyanın her yerinde benzerlik gösteren bir olgular demeti olmalı. Bunu kabul edebiliriz ama hemen değil. &#8220;Dilsel varlık&#8221; oluşumuzdan kaynaklanan bir kadere sahip olmamızdan geliyor tem- kinliliğimiz. İki kişi aynı kelimeden bahsedince ona aynı anlamı yüklediğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu kere en bili­nen kelimeler için bile, insanlar farklı anlamlar yüklüyor- iar. &#8220;Aşk&#8221;tan söz ettiğimizde bu durum çok daha karmaşık bir hâl alıyor çünkü bu kez işin içine insanlann kavramlara verdikleri anlamları belirleyen &#8220;kültür&#8221; giriyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[48]</sup></a> Çün­kü ortada anlatılması çok zor, içsel bir yaşantı var ve üs­telik bu tür içsel yaşantılar &#8220;aşk&#8221; diye ifade edildiğinde insan ilişkilerinde çoğu zaman prim sağlıyor. Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletme­ye çalışırken &#8220;âşığım&#8221; dediğinizde bunun priminden fay­dalanmak istiyorsunuz. Bu nedenle her ne kadar ilişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onlarm hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tut­kulu aşk vs. gibi değişik adlar altında sınıflandırılmaları­na yol açsa da genellikle her tür olumlu duygusal yaşantı &#8220;aşk&#8221; diye ifade ediliyor. Hele günümüzde, tüm sınıflan­dırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarında­ki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese &#8220;sevgilim&#8221;, &#8220;aş<u>kım</u>&#8221; diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz.</p>
<p>Aslında &#8220;aşk&#8221;ın insan ilişkilerinde yakınlığı ve duygu yatırımını gösteren diğer ifadelerden farkı genellikle bili­niyor ama bazen bilimsel iddialı yayınlarda bile gerçekten karıştırıldığı da oluyor. Aşk üstüne yayınların bir kısmı yalnızca cinsellikle ilgili, bir kısmında aşk adı altında ev­liliklerdeki ve/veya birlikteliklerdeki sorunlar konu edili­yor. Evet, burası çok önemli; &#8220;aşk&#8221; konusunda konuşmaya geçmeden önce, her kafadan bir ses çıktığını, ortalığın tam bir arapsaçı olduğunu tespit etmeliyiz. &#8220;Aşk&#8221; başlığı altında her türlü sevginin ve cinselliğin özensizce konu­şulduğunu; &#8220;aşk ilişkileri&#8221; dendiğinde çoğu zaman hatalı bir biçimde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldı­ğım görmeliyiz.</p>
<p>Aşk konusunda anlam karışıklığı sadece günümüze mahsus değil, her zaman vardı hatta Eski Yunan&#8217;da bile. Eski Yunanlıların bu karışıklık nedeniyle aşkı en az on türe ayırdıkları söyleniyor. Bugün de aşk, bazı sosyolog­lar tarafından Eski Yunan&#8217;daki bu türler esas alınarak, bi­rincil ve ikincil olmak üzere, iki bölümden oluşan farklı renklere ayrılmaya çalışılıyor.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[49]</sup></a> Bilim ve düşünce dünya­sında pek de kabul görmeyen bu tanıma göre, üç birincil aşk rengi vardır ve bu üç birincile dayalı karışımlar, tıpkı renklerde olduğu gibi sınırsız ikincil aşk çeşidi üretebilir. Birincil aşk renkleri kırmızı, mavi, sarı gibi temel renkler­dir. Bu renklere sırasıyla <em>&#8220;Eros&#8221;, &#8220;Storge&#8221; ve “Ludus&#8221;</em> tipi aşklar karşılık gelir. <em>“Eros&#8221;,</em> cinsel arzunun öne çıktığı, tutkulu, eğlenceli, yüksek enerjili bir aşktır. Eski Yunanca &#8220;şefkat&#8221; demek olan <em>&#8220;Storge&#8221;da</em> şefkatli, kardeşçe, dostça bir arkadaşlık ağır basar. &#8220;Oyun&#8221; anlamına gelen <em>“Ludus&#8221; </em>tipi aşkta şakacılık, uçarılık, sorumsuzluk söz konusu­dur. <em>&#8220;Mania&#8221;, &#8220;Agape&#8221;</em> ve <em>&#8220;Pragma&#8221;</em> aşkın ikincil renklerini oluştururlar. <em>‘‘Mania&#8221;,</em> mantık-dışı, saplantılı, sahipleni- ci, bağımlı aşktır. Karşılıksız sevmeyi gösteren ve daha sonradan Hıristiyanlık terminolojisine de girecek olan, sorumlu, bencil olmayan, cömert, özverili aşk ise <em>‘‘kgape?’- </em>dir. Ortak ilgi alanlarının, yaşam biçimi ve amaçlan açı­sından uyumun esas alındığı aşka &#8220;eylem&#8221; anlamındaki &#8220;Pragm&lt;2&#8243;dan yola çıkılarak &#8220;pragmatik aşk&#8221; deniliyor. Bu oldukça tuhaf aşk renkleri teorisi bugün birçok araştır­mada esas alınıyor ama dediğimiz gibi aşkın böyle renk­lere aynlabileceğinin hiçbir bilimsel dayanağı yok.</p>
<p>Hazır başlamışken günümüzde aşkla ilgili hemen her kitapta ve yazıda kolayca görebileceğimiz, popüler bilin­ci belirleyen bazı hatalı bakışlan hızla gözden geçirelim. Bugün modem uygarlığın dünyasında &#8220;aşk&#8221;, (dilimize pe­lesenk olmuş, gündelik ilişkilerde süs yerine kullandığı­mız komiklikleri bir kenara koyacak olursak) en çok, tut­kulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.</p>
<p>Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insa­nı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mut­lu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modem aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önem­sendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; &#8220;tensel uyum&#8221; vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın ger­çek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan ge­lişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların,insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan ortaya çıktıkları açıktır.</p>
<p>Her neyse, bugün artık yüzyılın başındaki psikolojik anlayışlardan gelen telkinlerin pek doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi onun da kolaylıkla bir tüketim nesnesi hâline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesne­si gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil ede­ceğinin de farkındayız. Doyurucu bir cinsel yaşantı elbet­te önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunla­rının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne hâline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği, kaldığı yerden yine kendisini hissettire­cektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Kişi aynı yatağı paylaştığı ki­şiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sev­ginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru ve yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zen­ginleştireceği daha doğrudur.</p>
<p>Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cin­sel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden yaşama da katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğu­muz dünyayı da öyle yaşarız.</p>
<p>Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de ge- çerlidir. Bağlılık <em>(attachment),</em> çoğunlukla bağımlılıkla <em>(dependence)</em> karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığı­nı psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır.</p>
<p>Anne-bebek ilişkisi, anne kamında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebe- veyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüş­mesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir, özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arka­daşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insan­lardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa geçiş sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kay­naklanan öz güvensizlik ve karşısındakine dayanma, ya­pışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam âşık sanıyorlar. Bun­ları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikoloji­sinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandı­ğım ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, gü­ven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.</p>
<p>Kısacası aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzeri­ne biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hâli değil, &#8220;Aşk&#8221; dediğimizde gerçekten ortada çok bariz özellikleriyle kendisini gösteren ama ifade edilmesi, tanımlanması zor olan, oldukça karışık bir insanlık hâli söz konusu. Biz ileride aşkın ilk bakışta nasıl kendisini belli ettiği, tıpta &#8220;tanı koydurucu&#8221; (patognomonik) özellik­leri üzerinde duracak yani âşık insanın berrak görünümlü bir fotoğrafını sunmaya çalışacağız. Öyle sanıyoruz ki bu fotoğrafa baktığınızda, bir insanın (hiç değilse kendini­zin) âşık olup olmadığını kolayca anlayabileceksiniz. Ama şimdilik aşkın, çok azı müstesna sevme becerisine, potan­siyeline sahip tüm insanların büluğdan itibaren her yaşta başlarına gelebilecek çok özel bir hâl olduğunu söylemek­le işe başlayalım.</p>
<p>Aşk denilen özel hâl hemen tüm insanlarda ortaya çı­kabiliyorsa, demek ki her kişilik de hatta her kişilik bo­zukluğunda da aşk manzaraları görülecektir. Her kişilik aşkı kendi özelliklerine büründürecektir. Nasıl bir bitki­nin tohumu değişik topraklarda değişik tat ve görünümde ürünler veriyorsa, aşk tohumu da değişik kişiliklerde on­ların özellikleriyle biçimlenecektir. Hatta bir adım daha atmalı, bazı kişiliklerin aşkın ağır yüküne dayanamaya­caklarını, aşkı çok hastalıklı olarak yaşayacaklarını da söylemeliyiz. Evet, bazı âşıklar, aşkı hastalıklı biçimlerde yaşayacaklar, bazen de tencere kapağını bulacak başka alanlarda oldukça sağlıklı olan iki kişinin zayıf psikolo­jik özellikleri ilişkilerinde bir araya gelecek, hastalıklı bir aşk ilişkisine yakalanacaklardır, öyle ya &#8220;aşk&#8221; dediğimiz­de aslında özel bir insanlık hâlinden ziyade insan ilişki­sinde bir hâlden bahsediyoruz.</p>
<p>Âşık olunan insanın âşığından hiç haberdar olmadığı, &#8220;platonik&#8221; denilen bir aşk türünden bahsedildiğini biliyo­ruz. Bize göre hiç değilse modern zamanlarda sağlıklı bir insanın tamamen platonik bir aşka tutulması neredeyse imkânsız denilecek kadar istisnai bir durumdur. Biz açık bir ruhsal rahatsızlığı olanların haricinde böyle durum­ları, çok ender olarak, çok içe kapanık, hayatta tek bir arkadaşı bile olmayan kimselerde görüyoruz. Böyle durumlar, çağdaş ruh sağlığı literatüründe &#8220;şizoid fantezi&#8221; olarak adlandırılıyor.</p>
<p>Aşk denilen özel insanlık hâline psikolojiden baktığı­mızda, bu hâlin ana belirleyeni, belirteci olarak, &#8220;birisine tutkuyla bağlanma ve tüm olumlu duygusal eneıjimizi ona yatırma&#8221;yı görüyoruz. Bazı antropologlar ve psiko­loglar, aşkın şehvet, romantizm ve bağlılığın özel bir ka­rışımı olduğunu söylüyorlar.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[50]</sup></a> Bunlara bir itirazımız yok ama psikolojiden baktığımızda &#8220;aşk&#8221; olgusunda söz konu­su olan ya da âşık olduğumuzda ortaya çıkan görünüm­ler, yukarıdaki iki belirleyenin dışa vurundan gibi duru­yorlar. Âşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı hâli­ne gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm ha­berlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygulanmız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cin­sel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür. Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.</p>
<p>Kolayca görüleceği gibi özel bir insanlık hâli olan aş­kın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sı­caklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki, aşk da bir sevgi türüdür, teme­linde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sev­gi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzeri­ne bina olur. O hâlde öncelikle şu sevgi becerisi üzerinde durmalıyız.</p>
<p><strong>Sevme Becerisini Anlamadan Aşkı Konuşmak </strong><strong>Beyhudedir</strong></p>
<p>Nasılsa her insanın içinde bir sevme yeteneği, sevgi bece­risi olduğunu sanıyoruz. Böyle sanmamızda, Erich Fromm gibi dinle daha barışık modem psikoloji üstatlarının payı da var. Belki insanın &#8220;fıtrat&#8221; denilen genel yapısı için bir ilahiyatçı insan-sevgi ilişkisini böyle anlatabilir ama psi­kolojiden baktığımızda bu konuda aynı rahatlığı göste­remeyiz. Psikolojiden bakmak, insanın ruhsal gelişimini etkileyen faktörleri, yaşamının başlangıcından itibaren titizlikle takip etmek demektir. Sevmek, gönlünü açık tut­mak, diğer insanları, dünyayı, bu gönül açıklığı içinde algı­layabilmektir. Sevebilmek için, kendinizi dışarıya açabilme cesaretine ve duyarlığına sahip olmamız gerekir. Psikolo­jiden baktığımızda görüyoruz ki, sevme becerisinin doğal ve doğuştan olduğunu söylemek zor. En azından böyle bir potansiyel varsa bile, onun insanın gelişimiyle birlikte uzuvları gibi kendiliğinden büyüyüvermediğini biliyoruz. Sevme becerisi, yine sanıldığı gibi büluğ çağındaki geli­şimin ve hormona! baskının sonucunda cinsel organların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkıvermez. Psikoloji bil­gimiz, bize, sevme becerisinin çocuğun annenin kucağına <u>alınma</u>sıyla birlikte oluşmaya başladığını, anne-bebek iliş­kisinden köken aldığını söylüyor. Sevme becerisi, eğer sağ­lam temelleri varsa çocuklukta ve gençlikte daha da geliş­tirilebiliyor ama bu kesin değil. Çocukluğunda bu beceriyi edinenlerimiz daha sonraki yaşamlarında eğer ona göre bir çizgi izlemiyorlarsa, onu köreltip yitirebiliyorlar. Aşkı konuşurken sevme becerisini iyice aydınlatmamız gerekti­ğinden bu nokta üzerinde biraz daha durmalıyız.</p>
<p>Sevmenin ruh sağlığı konusundaki önemini vurgula- mayan psikolojik gelişim teorisyeni yoktur. Psikanalitik psikolojinin kurucusu Sigmund Freud, &#8220;Ruh sağlığının ölçütü nedir?&#8221; diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden &#8220;sevmek ve çalışmak&#8221; demiş ancak sevmenin insanda na­sıl şekillendiği üzerinde fazlaca durmamıştır. Beğensek de beğenmesek de Freud, psikanalitik psikoloji araştır­malarıyla modem bilim dünyasında bir keşif yapmıştır. Freud&#8217;un neyi keşfetmiş olduğuyla ilgili birçok söz dola­nır ortada. Onun ruhsallıkla ilgili gerçek keşfi, &#8220;insanın mevcut tutum ve davranışlarında bebeklik ve çocukluk yaşantılarının birinci derecede önem taşıdığadır. Na­sıl milletlerin tarihine bakılarak o millet hakkında bilgi ediniliyorsa, insanın da bir tarihi vardır. Hepimiz kendi bebeklik ve çocukluk tarihimizin içinden geçerek şimdiki günle<u>rimi</u>ze geliriz. Bu, şu anki davranışlarımızın köken­leri bebeklikte, çocuklukta atılır demektir. Şimdi hangi durumda ne yaptığımızın, nasıl davrandığımızın neden­lerini araştırmak için nasıl bir ailede yetiştirildiğimiz, bebek ve çocukluk döneminde bize nasıl davranıldığı gibi konuların aydınlatılması gerekir, zaten psikanaliz dediği­miz yaklaşım da temelde bunu yapmaya çalışır.</p>
<p>Freud, insanın nasıl bir varlık olduğuyla ve bu varlığın aile ortamında nasıl şekillendiğiyle ilgili kendi gözlemleri­ne dayalı bir teori geliştirmiştir. Ancak onun teorisi, bugün birçok teorisyen tarafından desteklenmemektedir. örneğin Freud, cinsellik dürtülerini, cinsel arzuyu çok aşan, geniş bir manada kullanıyor, bunların çocuğun ve kişiliğin geli­şiminde çok önemli bir yer aldığına inanıyordu. Ona göre birçok toplumsal ve tarihsel olgu gibi insanın psikolojik gelişimi de pekâlâ psikanaliz ile açıklanabilirdi. Oysa bu­gün çocukluk yaşantılarının da cinselliğin de önemi kabul edilmekle birlikte Freud&#8217;un teorisine genellikle doğrulan­mamış olarak bakılıyor ve insan davranışlarını tüketici bir biçimde açıklayabildiği düşünülmüyor.</p>
<p>İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde diğer canlıla­rın yavrularından birçok açıdan daha farklıdır. Ama en temel fark, diğer canlılara göre çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç göstermesi. Bu fark, aynı zamanda in­san olmanın temellerini oluşturuyor. Bütün diğer canlı­ların yavruları neredeyse doğumdan itibaren annelerinin, babalarının yetişkin canlılar olarak gerçekleştirdikleri fonksiyonları saatler içinde yerine getirebilirler, örneğin diğer memelilerin doğmaları ile yürümeleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fakat insan, yaradılışı ge­reği çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç gösterir ve ayaklan üzerinde durabilmesi yani kendisini toplumsal bir varlık olarak hissedebilmesi için ergenliğe <em>(adoles- cent)</em> kadar bağımlılık ihtiyacı devam eder.</p>
<p>Bebek, özellikle ilk bir yıl içinde ebeveynine mutlak ba­ğımlıdır, diğer bir deyişle birisi ona süt vermezse, birisi onun bakımını birebir üstlenmezse veya onunla ilgilen­mezse hayatta kalamaz, işte bütün psikoloji teorilerinin ve Freud&#8217;un da oluşturmaya çalıştığı teorinin çıkış nokta­sı burasıdır. Tamamen ve mutlak olarak bağımlı varlıktan nasıl olup da özerk bir insan ortaya çıkar? Yani bebek na­sıl aile içinde, toplum içinde insanlaşır ve yetişkin bir in­san olur? Freud&#8217;dan sonra birçok başkası çıkmış tüm psi- kanalitik teoriler, bu soruya verilen değişik cevaplardır.</p>
<p>Doğduğu andan itibaren bir bebek ne ister? Bebeğin doğduğunda ne yazık ki ağzı var dili yoktur. Konuşma, in­sanın en mucizevi yeteneğidir. Ama ne ki, bebek doğdu­ğunda henüz konuşamamakta, &#8220;Şunu istiyorum,&#8221; diyeme- mektedir. O hâlde bu dilsiz varlığın, bebeğin, ne istediğini anlamaya çalışan psikoloji teorilerindeki spekülasyonun yüksek oranda olması anlaşılabilir bir durumdur. Psiko­loji teorisyeni, hiç konuşamayan ve kendini anlatamayan bir varlığın yerine kendini koyarak, onun ne istediğine ilişkin, onun hayatla derdinin ne olduğuna ilişkin bir hi­potez geliştirir.</p>
<p>Şu an gözde olan teorilerden bir tanesi Freud&#8217;un öğren­cisi olan Melanie Klein&#8217;a aittir. Klein&#8217;a göre<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[51]</sup></a>, insan yav­rusunun doğduğundaki temel derdi hayatta kalmaktır; ne annesini bilir, ne de bir başkasını. Hayatta kalmak için ise bir tek şeye ihtiyacı vardır, bu da annesinin memesinde­ki süttür. Tüm enerjisini bu hayat damarına yapışmak için harcar, onu alabilmek için saldırır. Bebeğin dış dünya ile ilk ilişkisi de budur. Böylelikle bebeğin psikolojisi de bu temel ihtiyaca göre şekillenir. Eğer bu teori doğruysa, yani bebek annesinin memesindeki sütü istiyor ve o olmadan var olamayacağını şöyle ya da böyle hissediyorsa, kendin­de olmayan ama başkasında bulunan bir şey bir insanda ne uyandınyorsa bebek de böyle bir hissiyat içindedir. Bu temel duygu &#8220;haset&#8221;tir. Bebek, onda olmayan bir şeye -anne sütüne- muhtaçtır, annesinde de bu ihtiyaç duyduğu şey­den ziyadesiyle vardır, dolayısıyla annesine haset eder.</p>
<p>Elbette böyle bir teori, &#8220;anne sevgisi&#8221;yle dolu insanlar olarak bize ilk anda ters gelecek, &#8220;Yok canım, kimse anne­sine haset etmez,&#8221; diye düşünülecektir. Bunu ancak &#8220;Biz­de olmayan bir şey başkasında varsa, üstelik biz o şeye kesinlikle muhtaçsak, bu şeye sahip olan kimseye karşı ne hissederiz?&#8221; sorusuna nesnel bir cevap arama cesareti gösterdiğimizde, kendimizi dilsiz bebeğin yerine koydu­ğumuzda anlayabiliriz. Bunu anlayabilirsek, erişkinlikte gösterdiğimiz haset davranışlarının kökenlerinin burada, bu ilksel <em>(primordial)</em> hasette olduğunu anlamamız artık çok kolaydır.</p>
<p>Klein&#8217;a göre, temel, ilksel duygulardan birisidir haset. Bebek, haset eder çünkü annesinde olan onda yoktur ve erişkin yaşamdaki öfkenin, tamahkârlığın, açgözlülüğün yani bütün olumsuz duyguların kökeni bu ilksel duygu­dur. Bebeğin hissetmiş olduğu eksik bir varlık olarak doğ­duğu için hasettir. Anne, annelik yapmak istiyorsa eğer, ne yapıp edip çocuğundaki bu haseti yatıştırmayı başar­malı, ona her şart altında bakım vermek için uğraşacağı konusunda güven sağlamalıdır.</p>
<p>Bebekteki haset hissiyatının yatıştırılması, tamiri için bir tek şeye ihtiyaç vardır; o da &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; özellikleri gösteren annedir. Bu kimse, annenin yerine ba­kımı üstlenen birisi de olabilir. Anne, bebeğe karşı öyle davranışlar göstermelidir ki, bebek, baştan haset ettiği bu varlığın aslında onun iyiliğinden başka bir şey düşün­mediğini, zaman zaman &#8220;yemek yanıyor&#8221; diye emzireme- se de, &#8220;babası istiyor&#8221; diye yanma gelemese de bebeğinin varlığım her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüp buna ikna olabilmelidir. Eğer ağladığında, altı açılmadığında, süt gelmediğinde veya herhangi bir nedenle hayal kırıklığına uğradığında anneden aldığı iyi duygular bu hayal kırıklı­ğını onarabiliyorsa giderek anneye güvenmeye ve sevme­ye başlar hatta kısa sürelerle de olsa anneden ayrı kalma­ya katlanabilir.</p>
<p>Erişkinler olarak o kadar tanıdık ve varlığına inanı­lan bir duygu kümesidir ki, sevgiyi hep içimizde, derin bir yerlerde kilolarca bulunan bir şeymiş gibi yaşarız ve bu nedenle sevgi göstermeyenlere sanki elindeymiş de bize inat ortaya çıkarmıyormuş gibi davranır, kızarız. Oysa sevgi duygusunun, sevme hissinin nereden geldiği, içimize nasıl yerleştiği, bilimsel olarak henüz bilinmi- yor. Muhtemelen yukarıda anlattığımız şekilde gelişiyor. Klein&#8217;a göre sevgi de haset gibi temel, ilksel bir duygu olarak içimizde potansiyel bir nüve hâlinde vardır. Nasıl şekilleneceğini anne ile ilişki tayin eder. Bazı teorisyenler içinse, başlangıçta insan yavrusunda sevgi yoktur. Anne haseti onarmayı başardıkça, bu güven ortamında sevgi yeşermeye başlar. Evet, söylemesi zor ama bebeğin içinde sevginin nasıl serpilip geliştiğini açıklamak çok da kolay değildir. Anne, haset eden varlığa, kendi memesine saldı­ran bebeğe şefkat göstererek, onu yatıştırarak, onun ha­yal kırıklığını gidererek bebeğin hasetini sevgisiyle tamir eder, onun içindeki potansiyel sevgiyi harekete geçirir, ona sevmeyi öğretir. Kasetin tamircisi sevgidir.</p>
<p>Haset, bütün olumsuz duyguların, açgözlülüğün, ta­mahkârlığın ve azla yetinmeyişin de kaynağını oluşturur. Yani aslında anne, &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; yaptığında, be­bekteki varoluşsal haseti tamir edebildiğinde, bebeğe aç­gözlülükten ve karşısındakini yok edercesine saldırmak­tan korunmasını da öğretmiş olur. Bazı insanlar, daha doğrusu bebekler, kendisini hasete karşı şükran duygu­suyla dolduracak &#8220;yeterince iyi anne&#8221; özellikleri gösteren bir bakım vericiye sahip olmayabilir veya anneleri elin­den geleni yapsa bile bebeğin biyolojik donanımındaki eksiklikler nedeniyle çabaları boşa gidebilir. Onlar, sevgi alanının en zavallı kimseleridir, sevmekten nasiplerini almamışlardır, haset, tamahkârlık, bencillik ve açgözlü­lükle dolu bir yaşam çizgisi onları beklemektedir. Hasetle baş etmesini bilen, temel güven ve sevgi becerileri sağlık­lı anne-bebek ilişkisi sayesinde gelişmiş çocuk ve genç, daha sonra aile-içi, yakınlar arası ve okul yaşantılarında bu becerilerini pekiştirme fırsatı bulur. Ya da tam tersi yönde olumsuz bir gelişme olur, bırakın sevgi becerileri­nin pekişmesini, örseleyici (travmatik) yaşantılar, gelişi­mini köstekleyen insan ilişkileri yüzünden var olan sevgi becerileri de körelir hatta kaybolup gidebilir.</p>
<p>Klein&#8217;ın teorisinden yola çıkarak, aşkı konuşurken gözlerden kaçırılmaması gereken, tamahkârlıkla ilgili çok önemli bir nokta var. Görüldüğü gibi tamahkârlık, Klein tarafından şükranın, sevmenin değil hasetin içinde de­ğerlendiriliyor. Yani bir şeye tamah ettiğimizde, aslında başka birisine haset ediyoruzdur, sevmek değil sahip ol­mak istiyoruzdur. Bir insanı tamahkârca istediğimizde de değişen bir durum yoktur. Tamah ettiğimizde sevmiyoruz- dur. Tamahın arkasındaki siperlerden haset ve yıkıcılık tüm insani hasletlerimize saldırır.</p>
<p>Daha önce aşkın cinsellik ve bağlılık ile ilişkili olsa da bir ve aynı şeyler olmadığını söyledik. Şimdi bu anlat­tıklarımızdan yola çıkarak diyoruz ki, birçokları aslında sevgiyle, aşkla ilgisi olmayan tamahkârlığı, mutlaka iste­diğimiz birine sahip olma tutkusunu aşkla karıştırıyorlar. Aşkın, tutkuyla sevmenin tamahkârlıkla ilgisi yok oysa. T<u>amahk</u>âr insan, karşısındakine bir eve, bir arabaya sa­hip olduğu gibi sahip olmak isteyen insan, haseti onarıl­mamış insandır; büyük ihtimalle yaşadıklarının sevgiy­le, aşkla uzaktan yakından alakası yoktur. Tamahkârlık, sevgiye zıt bir işleyiş gösterir; onun olduğu yerde sevgi yeşermez. Tamahkârlık, açgözlülüktür, hırsla, ne pahasına olursa olsun bir şeye sahip olma isteğidir. Tamahkâr bir tutkuyla bir şeyin peşinde koşan, gerekirse şiddet uygu­layarak onu ele geçirmeye çalışan, kendisine ve başkasına zarar verip vermediğini bile göz önünde bulundurmayan bir kimse, bırakın âşık olmayı sevginin de aşkın da azılı düşmanıdır.</p>
<p>Bir insanı arzuladığını söyleyen ama arzusunun içeri­ğini, onun bedenini, zihnini, cinselliğini, her şeyini ve her bir parçasını el koyarcasına istemek şeklinde açıklayan, &#8220;ya benimsin ya toprağın&#8221; diyen birisinin aşkla ilişkisi yoktur. Bir çiçeği seviyorum diye, tüm çiçekleri kökünden söküp kendi evine getiren bir kimse gibidir böyle tamah- kârlar. Aşktan konuşan, âşık olduğunu söyleyen herkes, bu yüzden öncelikle kendisini tamahkârlığın denek taşın­da smamalı, konuştuğu şeyin tamahkârlık değil, gerçek­ten &#8220;aşk&#8221; olduğunu bize kanıtlamalıdır. Sevme becerisinin gerçekte nasıl bir şey olduğunun anlaşılması, aşk sandı­ğımız birçok yaşantının aslında aşk karşıtı durumlar ol­duğunun görülmesi açısından çok gerekli. Bu yüzden sev­me becerisi üzerinde biraz daha duracağız.</p>
<p>Erol Göka – Aile ve Aşk Üzerine,syf:143-158</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:47:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan Çarpışma yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: &#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-10363 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg" alt="" width="385" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg 494w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></a></p>
<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan <em>Çarpışma</em> yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: <em>&#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;)</em></p>
<p><em>Geleceği, sanki önümüze sunulan çok çeşitli seçenek­lerden biriymiş gibi bugüne ekledik. Seçme şansımız ar­tıyor; yaşam biçimleri, geziler, cinsel roller ve kimliklerle ilgili her türlü isteğin anında doyurulduğu, bebeksi bir dünyada yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Yaşadığımız dünyayı pazarlamacılık, reklamcılık ve reklamcılığın bir kolu olarak görülen politika, özgün tep­kinin yerini televizyon ekranı aracılığıyla deneyimin al­ması gibi çok çeşitli kurgu türleri yönetiyor. Bizler koca­man bir romanın içinde yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Eskiden, ne denli karmaşık ya da belirsiz olursa olsun, dış dünyanın gerçekliği temsil ettiğini ve zihnimizdeki iç dünyanın, düşlerin, umutların, arzularınsa düşlem ve imgelem âlemini temsil ettiğini varsayardık. Bence bu roller yer değiştirdi. Çevremizdeki dünyayı ele alma­nın en akıllıca ve en etkili yolu, onun bütünüyle kurgu­dan oluştuğunu varsaymaktır- ama aksine, bize kalan küçük bir parça gerçek kafamızın içindedir. Freud&#8217;un </em><em>düşlerdeki gizliyle açık, görünürle gerçek arasındaki o alışılmış ayrımının, artık gerçeklik olarak adlandırılan dış dünyaya uyarlanması gerekiyor &#8220;Yepyeni</em> bir dünya resmediyor, bunları yeni tür bilim kurgu yapıtlarında ay­rıntılarıyla ele alıyor artık birçok yazar. Ballard, onların en önemlilerinden biri. Eğer gündelik hayatımızı sanki rüyadaymışçasına yaşarsak, bu gerçekten kopma hâlinin ciddi bir ruhsal bozukluk (psikoz) olacağı şeklindeki bil­giyle birleştirirsek onun söylediklerini, insanlık olarak sanki bir akıl hastalığına benzer bir hâlin sınırlarında dolaştığımızı da itiraf etmek zorunda kalırız. Ballard&#8217;ın bu sanatçı sezinlemeleri, yaşanılan dünyanın, cinsel de­neyimler de dahil olmak üzere, simülasyon (taklit) oldu­ğunu ileri süren Jean Baudrillard ve uygar, bilime dayalı bir görüntünün arkasında vahşi, kültür düşmanı bir bar­barlık çağını yaşadığımızı söyleyen Michel Henry gibi dü­şünürlerin görüşleriyle çakışıyor.</p>
<p>Yalnızca onlarla değil, geçmişteki nörotik arazlar yerine şimdi artık kimlik ve ki­şilik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kaldıklarını söyle­yen psikoloji ve psikiyatri profesyonellerinin saptadıkları gerçeklerle de&#8230; Eğer tüm bunlar, insanlığın yöneldiği ve bugünden tam anlamıyla göremediğimiz bir yönün işa­retleriyse, psikolojimizi ve ilişkilerimizi yepyeni tablo­ların ve rahatsızlıkların beklediğini söylemek mümkün. Sözünü ettiğimiz tüm bu düşüncelerin henüz yapay zeka ve metaverse&#8217;in gündemi bu kadar işgal etmediği 20-30 yıl öncesine ait olduğunu ve sürecin inanılmaz bir hızla devam ettiğini belirtelim. Belirtmemiz gereken bir husus daha var, 20-30 yıl öncesinde kaygılı düşünürler epeyce vardı ama hâl ve gidiş giderek kanıksanmış olmalı ki, artık onlardan Byung-Chul Han ve Hartmut Rosa gibi birkaç kişi kaldı. Oysa bize göre tüm bu değişimleri her yönüyle ele alanlara ve kaygılarını dile getirenlere şimdi daha çok ihtiyacımız var. Teknomedyatik dünyaya daha çok maruz kalıyor ve her seferinde teknolojik değişimlerle bir tür göz bağcılık yaparak ne olup bittiğini görmemizi engelleyen mühendis aklına yenik düşüyoruz. Kendi adıma buradan bir çıkış reçetesine sahip olmadığımı ancak düşünceleri­ne güvendiğim kimi düşünürlerin rehberliğinde ilerleme­ye çalıştığımı söyleyebilirim. Onlardan birisi de Zygmunt Bauman. Günümüzde ailenin ve kadm-erkek ilişkilerinin aldığı hâli görebilmek için onun daha önce de adını andı­ğımız <em>Akışkan Aşk</em> kitabındaki tespitleri çok önemli.</p>
<p><strong>Aşklar da Akışkan Oldu!</strong></p>
<p>Zygmunt Bauman, henüz aramızdan ayrılmadan yazdığı bu kitapta, işini gücünü, kapıyı çalmak üzere olan ölümü boş verip bizi uyarmayı görev biliyor. Şunları söylüyor: Kamusal insan çökmüştür. Politik kategorileri psikolojik kategorilere indirgeyen bir mahremiyet ideolojisi yüksel­mektedir. Bir yanda özgürlük ihtiyacı diğer yanda aidiyet açlığı; bir yanda yalnızlık diğer yanda topluluğun içinde erime korkusu&#8230; &#8220;Senin hayatın, senin seçimlerin, senin kimliğinin parçası&#8230;&#8221; insana dair en çok duyduğumuz sözlerdendir. Herkes kendi kimliğine yakın olanları &#8220;biz&#8221; olarak niteleyip, onları kardeşleri olarak görürken diğer­lerini dışlıyor. Hiç tanımadığı insanların hayalî cemaati­ne üye olduğuna inanıyor insanlar. Yalnızlıktan kurtula­bilmek için küçük pohpohlamalar, yakınlaşmalar, hayalî cemaatine mümkün olduğunca kendisi hakkında ifşaatta bulunma, herkes gibi olmaya çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. <em>Böyle bir dünyada “karşılıklı olarak teşvik edi­len benlik ifşaatları üzerinde temellenen içsel benlerin birliği aşk ilişkisinin çekirdeğini oluşturabilir.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></em> Aşk bu dünyada da var ama kalıcı, sağlıklı bir ilişkiye dönüşmesi çok zor. Zira aşk adasının ötesindeki dünya, şaşkına çevi­ren ses ve görüntü potporisiyle dolu. Aşk adasındaki iki hayalperest âşık, kendi dışlarındaki dünyayı ehlileştirme­ye, evcilleştirmeye muktedir değil; eninde sonunda anlaş­mazlık, fikir ayrılığı ve uyumsuzluklar karşısında güçsüz kalacak, bir süre sonra birbirinden kaçıp kurtulma arzu­su baş gösterecektir.</p>
<p>Günümüzde insan ilişkilerinin en belirgin özelliği kı­rılganlık olduğu için, Bauman &#8220;akışkan&#8221; sıfatıyla tanım­lamaya çalışıyor zamane aşklarını. <em>&#8220;Bu eserin başkahra- manı insan ilişkisidir. Başkişiler erkekler ve kadınlardır, çağdaşlanmızdır, beyinlerinden başka bir şeye güven­mekten umutlarını kesmiş, aşikâr bir yararsızlık duygu­su hisseden, ihtiyaç durumunda güvenebileceği yardım­sever bir el kadar birliğin güvenliğini de ateşli bir şekilde arayan, &#8216;ötekiyle ilişkiler kurmaya&#8217; can atanlar&#8230;&#8221;</em> diyor Bauman.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[19]</sup></a> Ona göre aralarında gerçek ilişki bulunmayan günümüz insanı, hiç durmaksızın, yeniden ve yeniden, kablolu ve kablosuz, akışkan bir modernite içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor, özgürlük ihtiyacım ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor; modem gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bı­çak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Deneyimini ve insan ilişkisinden beklentisini &#8220;ilişkiye girme&#8221;, &#8220;ilişki yaşama&#8221; terimlerinden ziyade, &#8220;bağlantı­da olma&#8221;, &#8220;hatta kalma&#8221; sözleri açıklıyor. &#8220;Eş&#8221;ten ziyade&#8221;ağ&#8221;dan söz ediyor. &#8220;Kendine bir ağ oluşturma&#8221;ya, &#8220;ağ üze­rinde sörf yapma&#8221;ya çalışıyor. &#8220;Bağlantı&#8221; dediği ise, sa­nal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, &#8220;dele- te* tuşuna basınca kurtulması mümkün ilişki. Görünüşte bireymiş gibi duruyor ama tam da değil, adeta kararna­meyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem dönüp hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm olan gü­nümüz insanı&#8230; Sadece bazı noktalardan, dünya görüşü, yaşama tarzı gibi açılardan bize benzeyenlerle &#8220;benzerlik cemaatlerine katılma şansımız var ama artık onlar bile <em>‘‘yerlerini, olaylar, idoller, panikler ya da modalar etra­fında oluştuğu varsayılan &#8220;durum cemaatleri&#8221;ne bıra­kıyorlar (&#8230;) İnternet üzerinden, cep telefonuyla ve me­sajlarla gevezeliklerimiz içinde ve bunlar aracılığıyla, içe bakışın yerini en mahrem sırlarımız ve alışveriş listemiz­le birlikte sergileyen çılgınca ve uçarı bir etkileşim almış gözükmektedir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em> Herkesin her şeyden haberdar olduğu ama hiçbir şey hakkında fikri olmadığı bir dünya&#8230;</p>
<p>Yaşadığımız zamanlar gerçekten &#8220;tuhaf&#8217; zamanlar. Bir­çok düşünür ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama ol­gular öylesine hızlı bir tempoda olup bitiyor ki, düşünce hızımız bu sürate yetişemiyor. Bu dünya üzerine böylesi- ne kafa yoran Bauman bile kitle iletişim ve bilişim tek­nolojileri yüzünden ortaya çıkan bazı değişiklikleri fark etmiyor. Bauman&#8217;ın çalışmasında bilgisayar oyunları yok mesela.</p>
<p>Kitle iletişim ve bilişim teknolojileri sayesinde psikolo­jimizde muhtemelen &#8220;imgesel&#8221; ya da &#8220;fantezik&#8221; dediğimiz alanda bir genişleme ya da önemsenme ortaya çıktı, daha doğrusu onların değerini keşfetmeye başladık. İmgesel yani fantezik olan, gerçekliğin karşıtı değil, bir gerçeklik türüdür aslında. Rüyalarımız nasıl gerçekse fantezileri­miz de gerçektir ama her ikisinde de gerçeklik, hakikat değildir. Psikolojimiz her zaman rüyadan, fantezik olan­dan yana işler çünkü onlar çocukluğumuzun en güzel za­manlarına aittir, bizi oraya götürür. Bu nedenle çok güzel yaşantıları &#8220;rüya gibiydi&#8221;, &#8220;hayallerim gerçek oldu!&#8221; gibi ifadelerle anlatmaya çalışırız. Sorun tam da bu noktada­dır gerçek ile hakiki arasındaki farkta.</p>
<p>Her gün yaşayıp durduğumuz, içine gark olduğumuz somut hakikat dünyası, sorunlarla sıkıntılarla dolu; oyunlar olmazsa da rutin ve boğucu&#8230; Öyle sanıyorum ki, bu oyunları, oynarken zihnimizin imgesel, fantezik iş­leyişinin sağladığı yüksek haz nedeniyleseviyoruz. Yine öyle sanıyorum ki, günümüzde bu oyunlar, imgesel olan hakikatten daha çok mutluluk sağlıyor, öyle bir zihin işle­yişine sahip olduk ki, masturbatif fanteziler gerçek ilişki zevkinin önüne geçiyor. O yüzden sanal dünyadaki zevke aşina olanlar kendisini imgesel olana, çocukluğuna götü­ren bu dünyadan çıkmak istemiyor. Üstelik sanal dünya onları, hakiki dünyanın sıkıntılarından da kuru yavanlı­ğından da kurtarmasa bile bir süreliğine firar ettiriyor. Her firar, tutukluluktan daha güzel ve vaat doludur. Bu dünyaya Rollo May&#8217;in neden &#8220;şizoid&#8221; dediğini anlayabili­yor insan.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[21]</sup></a> Zira &#8220;fanteziye dalmak&#8221; şizoid kişiliğe sahip kimsenin temel zihin işleyişlerinden birisidir.</p>
<p>Bilgisayar oyunlarım ve bu sayede günümüz insan<u>ının </u>gerçeklikten fanteziye sığındığı şeklindeki analizimizi de tabloya ekledikten sonra Bauman&#8217;a dönelim biz yeniden.</p>
<p>Böyle bir görünüm sergileyen insanın temel aktör olmasıy­la açıklıyor günümüzdeki &#8220;danışma patlaması&#8221;nı Banman. Günümüz insanının görevleri fazlasıyla karmaşık ve yo­ğun; tek başına altından kalkamayacağı, tahlil edemeyece­ği kadar güç, bu yüzden insan, her fırsatta soluğu danışma verdiğini söyleyen uzmanların yanında alıyor. Uzmanların sonu gelmez öğütlerinden <em>&#8220;yararlananlar, haftalık ve aylık lüks dergilerin ve ciddi ve daha az ciddi gazetelerin haf­talık eklerinin &#8216;ilişki&#8217; sütunlarına göz gezdirerek, &#8216;haber­dar&#8217; kişilerden işitmeyi diledikleri şeyi işitmeye çalışırlar çünkü kendi adlarına bunu yapamayacak; &#8216;kendilerine benzer&#8217; kişilerin yapıp ettiklerini dikizleyecek ve ikilemle baş etme çabalarında yalnız olmadıkları konusunda uz­manların onayladıkları bilgiden neyi edinmek onları ra­hatlatacaksa onu Çıkartacak kadar utangaçtırlar.</em></p>
<p><em>Böylece okur, danışmanların dolaşıma soktukları, baş­ka okurların deneyiminden, &#8216;elde var ilişkiler&#8217;, yani &#8216;ihti­yaç duyduklarında ellerinin altında bulabilecekleri&#8217; ama ihtiyaçları olmadığında ceplerinin derinine atabilecekle­ri ilişkiler deneyebileceklerini öğrenirler. Bu ilişkiler hazır portakal suları gibidir: Konsantre olduklarından mide bulandırırlar ve sağlığı ciddi biçimde tehlikeye atarlar. Tıpkı bunlar gibi ilişkiler de kullanırken sulandınlmalıdır. Bu &#8216;yan-bağımsız çiftler&#8217;, ikili olmanın boğucu baloncu­ğunu patlatma şerefine ermiş devrimci ilişki kurucuları&#8221; olarak övülürler. Bu ilişkiler, otomobiller gibi, hâlâ trafiğe çıkabilir olduklarından emin olmak için düzenli araç mu­ayenesine katlanmak zorundadırlar. Sonuçta öğrendikle­ri şey, taahhüdün, özellikle de uzun vadeli taahhüdün tu­zak olduğudur ve &#8216;ilişki kurma&#8217; çabası herhangi bir başka tehlikeden çok bundan uzak durmayı bilmelidir.<sup>1</sup>&#8216;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[22]</strong></sup></a></em></p>
<p>Oysa aşk (kitabın sonraki bölümünde ayrıntılı göreceğimiz gibi), böyle bir dünya görüşü, böyle bir insan ilişkileri ağıyla ta­ban tabana zıttır. Aşktaki ötekine zevk verme yetimizi tec­rübe etme, benlik ve his farkındalığımız sayesinde ilişkinin anlamını genişletmeyi başarabiliriz. Kişi aldığını bilir, onu hisseder, sözlü olarak onaylasın ya da onaylamasın dene­yimine katar ve bunun için minnettar kalır. Bir birlik his­si, karşılıksız, çıkarsız bir sevgi ortaya çıkar. Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. &#8220;Kullan-at&#8221; türü ürün­leri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda alçak gönüllülük ve cesaret yoksa olmayacak olan aşka yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Tüketim nes­neleri caziptir; atıklar iticidir. Arzunun ardından atıklar ıskartaya çıkarılır. Aşk ise özen göstermektir ve özen gös­terilen nesneyi koruma arzusudur. Arzu oburca tüketmek isterken aşk sahip ç<u>ıkm</u>ak ister. Tüketim arzusu ne kadar bencil ve merkezcilse, aşk o kadar adanmış ve merkezkaç güçle çalışır; hizmette olma, her an hazır olma, emre ama­de olma anlamına gelir.</p>
<p>Aşk, bir kişiyi, güveni, özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Aşkın ardından sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için eşlerin sürekli birbirlerini övme becerisi­ni gösterebilmesi, her halükârda kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman olduğunu ortaya koyması gerekir. Çift olmak, bir insanı tanımlı kılmak adına, belirsiz bir gele­ceğe rıza gösterebilmek demektir. İnsanın uzun süren ve büyümeyi gerektiren aşk arzusunun yanı sıra bir de kısa ömürlü, gelip geçici dilekleri vardır.</p>
<p>Günümüzde alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanmış- lardır. Kısa süreli, bir gecelik ilişki istekleri bu anlamda bir dileğin peşinden gitmek, kapıyı başka ihtimallere hep açık bırakmak anlamına gelir. Bu durumu tıpkı günümü­zün borsasındaki işleyişe benzetir Bauman: <em>&#8220;Hisseler sa­tın alıyorsunuz ve onları bir değer artışı görülene dek elinizde tutuyorsunuz, sonra kârlar düşer düşmez ya da başka hisseler yüksek bir gelir habercisi olduğunda alel acele satıyorsunuz (bütün numara, uygun anı kaçır­mamakta)</em> .&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[23]</sup></a> Bugün ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakıyoruz. Ancak bir yandan da hâlâ evlilik gibi eski ge­leneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Borsanm tek farkı, satın aldığımız hisselere sadakat yemini etmeme­miz, *varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar bir yastıkta kocayacağımıza&#8230;&#8221; diye söz vermememiz. Tabii böyle sözler verince de kimse pek de inanmadığı hâlde sadakatsizlik, aldatma vs. gibi tema­lar da hâlâ alıcı bulabiliyor.</p>
<p>Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Belir­li bir sürenin anlamı kalmamışsa sizi kurtaracak olan şey, değişimin hızıdır. Her şeyin sayılarla ifade edildiği ve başka türlü anlaşılmadığı, kitapların kalitesinin satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansının izlen­me oranlarıyla, hatta <em>&#8220;tanınmış bir kişinin niteliğinin ce­nazesini izleyen kişi (.,,) entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> sayısıyla ölçüldüğü bir zamanda, bir ilişkiden diğerine atlanma dileğinde bulunmaya da şaşmamak ge­rekir. Zaten ilişki danışanları da bizi ilişkilerin <em>&#8220;[h]er an çekilip atılabilecek hafif bir palto gibi omza atılma&#8221;</em>sı ge­rektiğine ve en çok kaçınılması gereken şeyin <em>&#8220;bu ilişkile­rin iradedışı ve kaçamak şekilde &#8216;çelik cendere&#8217;ye dönüş­mesi&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup><strong>[25]</strong></sup></a></em> olduğuna inandırmaya çalışırlar. <em>&#8220;Yakalanmayın!</em></p>
<p><em>Sıkı sıkı sarılmayın. Unutmayın ki bağlılıklarınız ve vaat­leriniz ne kadar derin ve yoğun olursa riskler de o denli büyük olacaktırf.J Bütün bu yumurtaları tek bir sepete koymanın budalalığın dik alası olduğunu ise hiç unut­mayın!*<sup>2</sup>*</em> Modem akışkanlık, çelik cendereye benzeyen kahcı bağlılıkları reddeder, hafif giysiler önerir. <em>&#8220;Eksiksiz çeşit arasından seçim yapabilmek yerine tek bir malla kendilerini sıkışmış bulanların da vay hâline! Bu insan­lar tüketiciler toplumundan dışlanmışlardır, kusurlu, uygunsuz ve yeteneksiz tüketicilerdir, tek kelimeyle şapa oturanlardır; tüketiciler şölenin bolluğu ortasında kadi­di çıkmış açlardır.</em>&#8220;<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[26]</sup></a><sup> <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[27]</a></sup> Uzun süreli ve gerçek ilişkiler yerine bir ağda bağlı kalmayı tercih ediyor insanlar. Cep tele­fonları sürekli çalıyor ya da böyle olduğunu umuyorlar. Ama bunun için de cevapsız çağrılardan sonra başvurabi­leceğiniz geniş, çok geniş bir bağlantı portföyünüz olmak durumundadır. Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini <u>am</u>a daha çok da temasa geçenlerin birbirle­rinden uzakta kalmasını sağlarlar. Zira gerek cep telefonu gerek internet üzerinden sağlanan bu bağlantılar, sürekli hareket eden ve hep hızlı olmaya çalışan insanın, ayağı­nın altındaki zeminin kayıp gittiği hissini bir an için or­tadan kaldırabilirler. <em>&#8220;Etrafımızdaki kalabalık tadımızı kaçırdığında da hemen bu ağın içine sığınabilirsiniz, ko- puverirsiniz kalabalıklardan. Birbirinden kopan insan kitlesi: daha kesin ifadeyle bir sürü. Birliklerini sağlamak için ne komutana, ne şefe, ne de ajan provokatör ya da hafiyeye ihtiyaç duyan, kendi kendini teşvik eden kişiler toplamı. Hareketli her birimin aynı şekilde hareket ettiği ama hiçbir şeyin ortak yapılmadığı hareketli bir bütün.</em></p>
<p>Bu birimler tek sıraya girmeden uygun adım yürürler. Klasik kitle kendinden kopan birimleri kovar ya da or. lan ezer, sürünün izin verdiği tek şey bu birimlerdir. Cep telefonları sürüyü yaratmadı, ama bulunduğu durum da -sürü hâlindekalmasına katkıda bulunuyor.”</p>
<p><strong>Mahremiyet Değişmedi, Dönüştü!</strong></p>
<p>Günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. “Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli vedaha emin&#8221;? olarak algılandı.</p>
<p>İnternet üzerinden partner bulmak da mümkündü. Üstelik mektupla gönderilmiş, üzerinde “satın alma 20runluluğunuz yoktur”, “memnun kalmazsanız ürünü iade edebilirsiniz” gibi ifadeler bulunan bir satış kataloğuna bakar gibi seçebilirsiniz partnerinizi, Tek sorun onun da tercihini aynı kolaylıkla sizden yana yapmasıdır. Sanal yakınlık yükseldikçe gerçek insani bağlar sıklaşır ve yo” ğunlaşır ama bir yandan da kısa ve işe yaramaz hâle gelir. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye angaje olmaktan çok daha az masraflıdır sma bağların inşası ve beslenmesi anla” mında da daha ez üreticidir. Bu nedenle sanal yakınlığa dayalı ilişkiler kuran günümüz gençlerinin gerçek s0syallik kapasitesi olmadığından, üstelik bundan da telaşa kapılmadığından söz ediliyor. Dayanışmanın, duygudaş­lığın, paylaşmanın, karşılıklı yardımlaşma ve sempatinin olmadığı tüketim toplumunu da kolaylaştırıyor sanal ya­kınlık. Sanal yakınlığın dayanışmadan habersiz, güvensiz ağında tutunmaya çalışanlar, yalnızca tüketim zevki yol­daşı olabilirler.</p>
<p>Güçlü ve sağlıklı ilişkilere karşı mayınlarla döşeli bu dünyada, yine de insanlar, insan olmalarından gelen şevk­le hayatın tüm insanlara verdiği iki çıpayı da kullanmak isterler.<em>*Hepimiz belirsizlik ummanında, güvenlik ada­cıkları üzerinde kurtuluş ararız.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[28]</strong></sup></a></em> Bunlar sevdiğimiz ve sevilmeyi arzuladığımız bir eş ve ona ait olmamızı ve itaat etmemizi isteyen aile kabilesidir. Bu iki çıpadan da vaz­geçemediğimizden dolayı, onları birbirine bağlayan halka olmayı da sürdürürüz. Ama bilelim ki biz zayıf bir halka­yız, eş<u>imi</u>z ve ailemiz arasındaki gerilimlerden en fazla s<u>ıkın</u>tı çekecek olan da biziz. Buna rağmen biz de yakın­lığımızı <u>akr</u>abalığa doğru dönüştürmeye çalışırız. Yakın­lık, bizi akrabalığın sakin limanına götüren köprüdür; bir kuşağın yakınlığı sonraki kuşağın akrabalık potansiyeli­ni içinde taşır. Yakınlık, eş olma bizim tercihimizdir ama sürdürülebilmek, onu hayatta ve sağlıklı tutabilmek için, hiç mola vermeden her gün yeniden o noktada olduğumuz dile getirilmeli, bunu onaylayım eylemler yapılmalıdır. Bu öyle bir dünyadır ki, eğer böyle yapılmazsa yakınlık zayıf­layacak, azalacak ve sonra da çürüyerek tamamen çöke­cektir. İki kişilik yaşamın geniş bir cadde mi yoksa çıkmaz bir sokak mı olacağı bilinemez, en azından önceden bili- nemez. Önemli olan, sanki bu farklılık önemsizmiş gibi günler boyunca yol almaktır.</p>
<p>Günümüz ilişkilerinin en önemli görünümlerinden bi­risi de cinselliğin özerk bir niteliğe kavuşması, tüketici rasyonalitesinin egemenliğinin, kullan-at tarzının bura­da da kendini göstermesidir. Tüketici yaşamı hafifliği ve hızı Öne çıkartır, yeniliği ve çeşitliliği destekler. Bu ilkeler cinsellik alanı için de geçerlidir. Bauman, Alman sekso­log Volkmar Sigusch&#8217;un &#8220;Bizim kültürümüz, <em>ars erotica&#8217;yı </em>değil <em>scientia sexualis’î</em> yarattı,&#8221; sözünü onaylar. Bura­daki eros sözü aşka ve arzuya, seks sözü ise kadm-erkek ilişkisinin ilişkiden soyutlanmış cinsellik boyutuna daha yakın bir anlama gelmektedir. Aşk ve arzu sanatmdansa, cinselliği bilimsel olarak ve bilimselliğin gerektirdiği ta­rafsızlık nedeniyle duygulardan, bağlılıklardan uzak bir biçimde incelemeyi tercih etmiştir günümüz insanı. <em>“Gü­nümüzde cinsellik artık zevk ve mutluluk olasılıklarının cisimleşmesi değildir. Vecd ve ihlal olarak olumlu anlam­da mistifiye edilmiş değildir, tersine, baskı, eşitsizlik, şid­det, suistimal ve ölümcül enfeksiyonlar olarak olumsuz anlamda mistifiye edilmiştir&#8221;</em> Sigusch&#8217;un bu sözlerine ilave eder Bauman, cinselliğin bilimsel incelemesi in­sanlığa sefaletten kurtuluşu vaat etmesine rağmen, öğüt, yardım ve destek alabildiği laboratuvar ve terapistin mu­ayenehanesinin dışında insanı (ki artık cinselliği sadece zevk verici bir yaşantıya, sayıya ve tekniğe indirgemiş bir <em>homo sexualis&#8217;tir)</em> öksüz ve yitik bırakmıştır. Ama bu ök­süz ve yitik durum, ataerkil ve sofu (püriten) toplumun hapishanesinden cinselliğin kurtuluşu olarak görülüp kutlanmaktadır. <em>Homo sexualis,</em> daimi ve değişmez bir durum değildir, deneme ve yanılmalarla yol alan, her fır­satı değerlendirerek ilerleyen bir süreçtir. Onun için sağ­lıklı ya da sapkın cinsel faaliyetin sınırları da pek siliktir hatta çoğu zaman ruhsal rahatsızlıklara karşı terapi ola­rak önerilir. Cinsel yaşamın zengin çeşitlilikteyse, ruhsal rahatsızlıkların da senden uzak olacağına inanılır.</p>
<p>Ama hakkını yememek lazım, bilimin (tıbbın) insanın yaşamına bir katkısı daha olmuştur bu arada. Cinsellik, <em>eros</em> &#8216;tan olduğu gibi üremeden de ayrılmıştır. Tıp, üreme sorumluluğunda cinsellikle rekabet hâline girmiştir, önü­müzdeki zamanlarda büyük ihtimalle cinselliğin yerini alacaktır. <em>&#8220;Mail göndererek ya da moda dergileri yoluyla sipariş vermeye çağdaş tüketicilerin alışık olmaları gibi, cazip donör katalogundan bir çocuk seçmek ve seçim yaparken bu çocuğu da seçmiş olmak giderek büyüle­yici bir hâl alıyor.&#8221;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup><strong>[29]</strong></sup></a></em> Çağımız bu nedenle artık çocuğun öncelikle duygusal bir tüketim nesnesi olduğu bir çağdır. Artık <u>ann</u>e baba zevklerinin neşesi için istenilen çocuğu elde edemeyenlerin acısını telafiye çalışan ticaret dünya­sı orijinal bebeğin bakımında olduğu gibi üretiminde de giderek daha büyük yer kazanacaktır. Zira artık parası olan her şeye sahip olabilecektir. Çocuklar da ortalama tüketic<u>inin</u> yapabileceği en pahalı alışverişler arasında­dır. Aslında çocuk sahibi olmak, sadakati bölen ve bağım­lılığı zorunlu kılan, geri getirilemez özellikleriyle modern yaşam politikalarına zıttır ve bu yüzden çoğu insan bu yükümlülüğü üstlenmek istemez.</p>
<p>Bunları görür Banman baktığı dünya resminde. Henüz toplumsal cinsiyet tartışmalarından başlayarak gelinen yerin inanılmaz tuhaf ve kaygan manzarasıyla, hetero- seksüel olmayan çiftlerin yetiştireceği çocuklarla, çocuk suistimalinin alacağı yeni biçimler ve hatta meşrulaştır­malarla ilgilenmeye pek vakit bulamamıştır üstelik. Ama ziyadesiyle endişelidir insanlığın geleceğinden, her satı­rında belli eder tedirginliğini.</p>
<p><strong>İkili İlişkilerde Terörizm</strong></p>
<p>Psikanalist Paul Verhaeghe&#8217;nin <em>Yalnızlık Zamanında Aşk </em>kitabında da günümüz ailesinde ve kadın-erkek ilişkilerin­de yaşanan sorunlar enine boyuna ele alınıyor. Özetleyelim:</p>
<p>Yaşadığımız dünyada, özgürlükçü gibi görünen, poli­tik ve ideolojik totaliterliğe karşı olduğunu söyleyen bir söylem ağı hâkim. Oysa özgürlük sadece görünüştedir, gerçekte insanlık tarihi bu kadar totaliter bir sistem gör­medi. Dünyadaki herkese, mütemadiyen gündelik hayatla­rında dışına çıkamayacakları normlar ve kurallar empoze ediliyor. Reklamcılık ve medyanın mesajlarında, çıkardan başka bir amaç gözetmeyen <em>big brother&#8217;m</em> gölgesi hisse­diliyor. Ortada, kadın erkek ilişkisi alanı da dâhil olmak üzere, her gün yenilenen şahane ürünler ve yeni ihtimaller var ama nedense bu tüketim cennetinde haz eskisinden daha az. Zira arzu, tüketim obje fazlalığıyla öldürülüyor.</p>
<p>Geçen yüzyılda ailenin özünü oluşturan bütün fonksi­yonlar şimdi onun dışına çıktı. Çocuk, günümüzde nere­deyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Zaten evde birlikte bulunulan birkaç saatin büyük bölümü de tele­vizyon önünde ve akıllı aygıtlar karşısında geçiriliyor. Geçmişte yaşlı ve hastalara da evde bakılırken ve bundan dolayı nesiller arasındaki farklılıkları kıyaslama imkânı varken bugün bu fonksiyon ve fark yok oldu. Reklamlarda anne ve kızın, iki kız kardeş olarak gösterildiği, hastalı­ğın olmadığı ve sonsuz gençliğin bulunduğu evrensel bir mit var. Ailenin yok olduğunu gösteren temel işaretlerden birisi de artık insanların evde birlikte yemek yememele­ri. İnsanlar artan biçimde, televizyon karşısında yemek yiyor ve aile fertlerinin birbirleriyle en çok karşılaştıkla­rı nokta buzdolabı, mikrodalga ve televizyon arasındaki yatay çizgide yer alıyor. Bütün bu değişikliklerin temeli- tu oluşturan asli değişim, otoritenin fonksiyonuyla ilgi­li. Baba tarafından simgelenen otorite ortadan kalkmış, bunun yerini otoriteyle asla aynı şey demek olmayan güç empozesi almış durumda. Bunlara bir de boşanmaları ve tek ebeveynli ailelere ilişkin istatistikleri ekleyin!</p>
<p>Devam ediyor: öncekinden köklü bir biçimde farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün ailesi geçmişten o ka­dar farklı ki, ikisinin aynı şey olup olmadığını sorabiliriz. Bunun somut ifadesi bizzat evlerin mimari yapısında gö­rülüyor. Ödeme gücüne sahip olan herkesin kendi odası­nın bulunması bundan iki nesil önce akla gelmeyecek bir şeydi. Sadece internete bağlanmanın yeterli olduğu, kapı­sının ardına dek kapalı tutulabileceği odalar&#8230; Ebeveynin önemi eskiye göre çok azaldı. Doğumdan itibaren olağa­nüstü hızla değişen dadılar, çocuk bakıcıları, öğretmen­ler, <u>ann</u>e<u>nin</u> en son sevgilisi, babanın en son sevgilisi ve yeni komşular &#8230; Çocukların önlerindeki ekranlar sanal ol<u>anın</u> h<u>akiki</u> olandan daha gerçek olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üretip duruyor. Kişilik artık eskisinden bambaşka bir ortamda şekilleniyor. Ge­rek gerçek gerek sanal, çok sayıda özdeşim nesnesi giri­yor çocuğun hayatına ve iç dünyasına.</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hâle gelirse o ka­dar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markasının tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezî özdeş­leşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni norm­lara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli ha- reketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, <em>straitht-edger, hard rocker, new ager</em> ve daha neler neler&#8230;</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak oyuncular hâline geti­riyor. özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştm- cı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hâl garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, &#8216;inanacak&#8217; bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aran­masına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Özne, siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için sal­dırmaya hazır hâlde bekliyor.</p>
<p>Bugün Batı&#8217;da duygusal ilişki alanında ortaya çıkan değişikliklerin yıkıcılığını gören ve eleştiren bir çalışma da psikoterapist Michael Vincent Millerin <em>İkili İlişkilerde Terörizm: Erotik Yaşamın Yozlaşması<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[30]</strong></sup></a></em> kitabı. Michael Vincent Miller dobra dobra konuşuyor: &#8220;<em>Bizim çağımız, maskeler, roller ve açıklık, iletişim, liberalizm görüntüsü altında saklanan manipülasyonlar çağı oldu. Freudünki korku yaratarak hüküm süren PrusyalI baba çağıysa, bi­zim çağımız da suçluluk yaratan boğucu bir sevgiyle hü­küm süren Yahudi anne çağı olarak görülebilir (&#8230;) 1960 ve 1970&#8217;lerde eşi görülmemiş bir cinsel özgürleşmeden geçtik ve şimdi kendimizi istismarın, yıkılan evliliklerin ve utanç verici hastalıkların pençesindeki ailelerin kurbanları ola­rak görüyoruz.&#8221;</em> Miller, bir ergenlik kültürü yaşayan Batı toplumunun mutlu birlikteliklerinin yerini &#8220;ikili ilişkilerde terörizmce kendisini gösteren bir istismar ve iç savaş dö­neminin aldığı kanaatinde. Bu nedenle artık &#8220;romantik aşk çağı&#8221;ndan şiddet, itiraf ve ifşaatın kol gezdiği &#8220;istismar ça- ğfna geçildiğini söylüyor. <em>&#8220;Romantik aşkın üstüne alaca karanlığın çökmesiyle birlikte, geçici bir karanlık bölgeden mi geçiyoruz? Yoksa endüstriyel gücümüzün azalmasıyla ve ırk sorunlarıyla birlikte, istismar da VVeimar Cumhu- riyeti&#8217;ndeki gibi, yozlaşma çağına girişimizin bir sempto­mu, faşizm öncesi ruh hâline düşüşümüzün belirtisi mi? Ya da kişisel ilişkilerimizde, Amerikan bireyciliğinin acı sonuna mı tanık oluyoruz?&#8221;</em> diye soruyor.</p>
<p>Bu zamanda aşk, &#8220;vampirlerin baştan çıkarma ayinleri kadar anlaşılmaz bir şey; boynunuza tutkulu bir öpücük mü kondurulacak, yoksa atardamarınıza bir çift diş mi saplanacak bilmiyorsunuz,&#8221; diyor. &#8220;Yakınlık terörizminde ne konuşma sadece konuşmadır, ne de cinsellik sadece cin­sellik. Her iletişim, yüzeyde görünenden farklı bir anlam taşır <em>çünkü iki insan arasında yaşanan her şey, denetimi kimin ele geçireceği savaşını geliştirmek için kullanılabi­lir.</em> <u>Yakınlık</u> terörü taktikleri, hem kurbanı yaralar, hem de teröriste geri teper. Bu taktikler her ikisine de zarar veril/ diyen <u>Mill</u>er, &#8220;ilişki&#8221; kavramına, çiftler arasındaki ya<span style="text-decoration: line-through;">kınlık </span>deneyimine &#8220;paylaşma&#8221; denmesine de şiddetle karşı çıkar. <u>İliş</u>ki dey<u>iminin</u> insanları matematik değişkenler hâline soktuğunu, paylaşmanın ise eşitliğin aksine bastırılmış kardeş rekabetini akla getirdiğini ileri sürer.</p>
<p>Miller, daha önce de belirttiğimiz gibi nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin %60&#8217;ınm boşan­mayla bittiğini, oysa &#8220;görücü usulü&#8221;yle yapılan evlilikler­de, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin birbirle­rini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendisine dert ediniyor. Ona göre sorumlu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen postmodern kültür ve bu kültürün ortaya çıkardıgi duygusal <sub>kıtlık</sub> ortamındaki çiftler ars­amdaki iktidar ilişkileri.Üstelik bu iktidar mücadelesi  sevgi maskesi altında gizlenmekte; iktidar, demokrasi dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınmaktadır.</p>
<p>Miller, modern yaşamda ikili ilişkilerde olup bitenleri, cinsel özgürlüğü sonuna kadar destekleyen ünlü sosyolog Anthony Giddens&#8217;ın<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[31]</sup></a> aksine, şimdiki duygusal ilişkilerin daha sorunlu ve hastalığa yatkın geleneksel aşk yaşantı­larının ise daha hakiki ve samimi olduğu kanaatindedir ve medyanın olumsuz rolüne sürekli vurgu yapar: <em>&#8220;Med­ya, bizlere zengin ve ünlü kişilerle yakın olduğumuz izle­nimi vererek bizleri her zamankinden daha fazla tahrik etmekten hoşlanın Toplumun oylan ile katıldığı &#8216;Big brot- her&#8217;, &#8216;Pop star&#8217; gibi TV programları, sadece yarışmacıların ünlü olma arzularını zalimce istismar etmekle kalmayıp izleyicilerini de başarıyla parmaklarında oynatmakta, istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir, çünkü bu tür programlann yaşam kaynağı, TV ekranındaki kişiler ile evlerdeki izleyiciler arasında gerçek, şeffaf, demokra­tik bir ilişki bulunduğuna inandırmaktır insanlan. Bu yapay samimiyet, biraz röntgencilik ve tacizcilik içerme­si bir yana, aynı zamanda sahtekarcadır, çünkü ekranda izlenenler her zaman gayet dikkatle, özenle süslenip, pa­ketlenmekte ve denetlenmektedir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Önce Ahlak ve Maneviyat!</strong></p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini dü­şünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsiz­lik, güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir. Dünya ve diğer insanlar bizim dışımızda değillerdir. Biz henüz seçmeye başlama­dan önce dünyanın içindeyizdir, dünyaya gömülmüşüz- dür. Mutlaka zayıf, kırılgan, ıstırap İçinde ve yardım talep eden insanların varlıklarından etkilenecek, yardım etmek, teselli etmek, tedavi etmek için harekete geçeceğızdir. Bu nedenle günümüzde etik buyruğun sessizliği hiç olmadığı kadar sağır edicidir.</p>
<p>İtiraf etmeliyiz ki, yaşadığımız Müslüman kültür dai­resi, aşk ve kadm-erkek ilişkileri konusunda tüm bu eleş­tirilerden münezzeh değil. Hem bir yanıyla küresel top­luma doğru hızla yol alıyor, Bauman&#8217;m eleştirdiği tüm görüntüler burada da ayniyle vaki hâle geliyor hem de modernleşemeyen geleneksel yanlarımız birçok eleştiriyi hak ediyor. Batıkların hiç değilse Bauman gibi eleştirel düşünürleri var. Geleneksel olumsuzluklar konusunda bizim muhafazakâr aydınımız ise anlaşılması zor bir ay­mazlığa batmış durumda. Çoğu, başlarına musallat olan derdin Batı&#8217;dan geldiğini, geleneğe daha fazla sarılarak bu beladan kurtulabileceğimizi tekrar tekrar söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Biraz tarafsız bir gözle bakıl­dığında bile hemen görünüverecek olan, ülkemizde cin­sellik, <u>din</u> anlayışı ve kültürel gelenek alanında yaşanan dev değişimi görmezden geliyorlar,</p>
<p>Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek, insanın in­sanlığını icra ederken kendisini içinde bulduğu varlık alanları. Din anlayışı ve kültürel gelenek, birbirinin olu­şumuna katkıda bulunsalar da bir ve aynı şeyler değiller. Sosyal bilimler, din anlayışı ve kültürel geleneğin cinsel­likle ilgili toplumsal yargıların oluşumunda oynadıkları rol hakkında değişik bakış açıları sunuyor. Biz psikoloji profesyonelleri de insanların iç dünyalarına yaptığımız yolculukta, sosyal bilimcilerin kolayca giremeyecekleri ancak doğrudan doğruya klinik gözlem ile saptanma­sı mümkün olan şeyler görüyoruz. &#8220;Nasıl oluyor da tüm değerlerimize rağmen genelevler, pavyonlar en tutucu kentlerimizde açılabiliyor?&#8221; ya da &#8220;Homoseksüaliteye ho- mofobiyi bile aşan boyutlarda tepki veren, sevmediği fut­bol hakemine bile &#8216;..nel&#8217; diye bağıran insanlarımız neden karşı cins rollerini abartılı biçimde sergileyen sözüm ona sanatçıları bağrına basıyor?&#8221; gibi çok zor sorulara bizim saptamalarımızla cevap vermek biraz olsun kolaylaşıyor.</p>
<p>Evet, Müslüman kültür dairesinde yaşayan ülkelerde de, ülkemizde de, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve mahre­miyet alanlarında dev sorunlar var. O sorunlar bizi her geçen gün daha sıkı biçimde kuşatıyorken ailenin karşı karşıya olduğu dertleri, aşkın bu devirde karşımıza nasıl çıkabileceğini konuşmaya çalışıyoruz. Kafalarımızı kuma gömmemeli ve elden geldiğince sorunları ortaya koymaya, çöz<u>üml</u>er üretmeye çalışmalıyız diye düşünüyoruz.</p>
<p>Elbette sorunların çözümü, ailenin yeniden ihyası için &#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanmalı­yız. Elbette insan ilişkilerinde, yakın duygusal ilişkilerde sorun varsa, mutlaka en insani özelliğimiz olan ahlaktan başlamak elzemdir. Ancak ahlak ve maneviyattan ne anla­dığımızı, onlara yüklediğimiz anlam ve işlevleri de berrak bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu arada katı bir ahlak­çılığın dertlerimizi daha da çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacağını da fark etmeliyiz. Bizim gibi daha sorun­ların üstündeki perdeyi açmaya cesaret edebilen aydın­ların pek fazla olmadığı kültürlerde katı bir ahlakçılığın gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde de engel teşkil ede­bileceğini unutmamalıyız.</p>
<p>&#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanma­mız gerçeğinden hareketle <em>Aşk Her şeyi Affederse, Kalp­ten</em> ve <em>Psikoloji Varoluş Maneviyat</em> kitaplarımızda ahlak ve maneviyat kavramlarını açmaya çalıştık. Şimdi ise günümüzde aile rollerindeki ve insanın gelişme çağlarındaki (çocukluk, gençlik, yaşlılık) değişimin üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak, ikinci bölümde de evliliklerin ve ailenin temeliyle bağlantılı olarak aşkı ele almak istiyoruz.</p>
<p>Erol Göka &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,syf:56-77</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jul 2024 07:25:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sevme becerisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza imkân yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="324" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></p>
<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza <u>imkân</u> yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven içinde olabilmesi için öncelikle annesinin kucağında sevginin sıcaklığım, gözlerinde onaylanmanın, takdir edilmenin ışıltısını hissetmesi gerekli. Bir sevgi ve kabul edilme ortamında büyüyen, sevgi sayesinde çevre­sine güvenen bir bebek, kendini açabilir, karşılık bekle­meden sevgi ışınlarını yayabilir. Sadece insanlara değil, tüm doğaya, hayvanlara, çiçeklere de sevgi verebilir; dün­yaya açabilir duyularını. Ama sadece onların istediği gibi olduğu takdirde ihtiyaçları karşılanan, sevgiden yoksun bırakılmakla tehdit edilen bir ortamda büyürse çevresi­ne güvenmez, anne babasından korkarsa, kendini açmaya cesaret edemez, kendisini geri çeker, davranışlarında vefa değil hesapçılık egemen olur. Çaresizlikten, çevresinin sevgisini kazanabilmek için her şeyi yapabilecek hâle ge­lir. Başkalarının onu yönlendirmesine ses çıkarmaz.</p>
<p>Demek ki sevme becerisinin gelişiminde asıl önemli olan şey, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamı. Aile, çocu­ğun duygusal gelişimine özel bir önem veren, çocuktan sürekli &#8220;mantıklı&#8221; olmasını istemeyen, aklı duyguların karşısına dikmeyen, duyguları ve duyarlılığı ciddiye alan tutumlar gösterirse gelişebiliyor sevme becerisi. Duyar­lılık ve sevme becerisi birbirlerinin olmazsa olmazı. Du­yarlı insan, çevresinde olup bitenlere, son derece tarafsız bir biçimde kulak kesilen, algılamasını ön yargı molozla­rından arındırabilen, her anı yerinden yakalayan, gerçek­liğin her seferinde benzeri olmayan bir tazelikle önünde açıldığını gören ve işiten kimsedir. Duyarlı bir insan için sevgi, karşı cinsten birine yönelik hisler toplamı değil, çevremizdeki her şeye her an yönelebilen genel bir yaşam ilkesidir. Sevgi ancak duyarlılık varsa, içimizde dünyaya bir açıklık varsa doğabilir; yaşamımıza canlılık, coşku ve mutluluk katışmdan anlarız onun geldiğini. Gerçeği, dünyaya duyarlı bir algılama ile kavradığımızda, orada kendimiz için birçok güzellik keşfederiz. Hayatın ayrın­tılarını, dünyanın muhteşem güzelliğini, estetiğini görü­rüz. Duyarlılık sayesinde hayat içimize dolar. Dünyanın, insanların, canlıların muhteşem güzelliklerine baktıkça gözlerimizin, içimizin de güzelleştiğini hissederiz. Âşık insanın, sevdiğini dünyalar güzeli mertebesine çıkarma­sındaki estetik zarafetin sırrı, sevme becerisinin sağla­dığı duyarlılıktadır. Dünyayı, hayatı, güzellikler içinde gözlemlemek, ruhumuza da çok iyi gelir; bizi yatıştırır, sakinleştirir, yaşama sevinciyle doldurur, mutluluk kapı­sını bizim için aralar.</p>
<p>Sevme becerisinin bazılarının sandığı gibi zekâyla, okul eğitimiyle ilişkisi yok. Zekâ, bırakın sevgi için bir te­mel sağlamayı, sevme becerisini kavramaktan bile âciz. Zaten sevmek de, aşk da zekâdan ve düşünceden bağım­sız gelişen süreçler. &#8220;Şunu sevsem iyi olurf&#8221; diye mantık­lı düşünceye dayalı bir sevgi olmayacağını, hiç kimsenin sevmeye zorlanamayacağını biliyoruz. Sevgi, düşünceden kaynaklanan bir istem değil. Sadece beynimizle değil tüm psikolojik varlığımızla ilgili. Duyarlılığın, sevme beceri­sinin gelişebilmesi için, insanın düşünme yeteneğinin bi­razcık sessiz kalması, ne düşündüğüne değil ne hissetti­ğine odaklanılabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Düşünme de zekâ da insan yaşamında çok önemli. Uy­garlıkların temeli olan, hayatımıza birçok olumlu, kolay­laştırıcı katkı yapan bilim ve teknolojiyi düşünme gücü­müze borçluyuz. İnsan, bu özellikleri nedeniyle de diğer canlılardan ayrılıyor. Bu nedenle olsa gerek, çocukları­mızda duyarlılıktan ziyade düşünce gelişimine önem ve­ren bir eğitim sistemimiz var. Elbette, okul eğitiminde hiç değilse zekâ kadar sevme becerisini de geliştirmeye özen gösteren müfredatlar olsa, okul da sevme becerisinin güç­lendirilmesine, pekiştirilmesine çok hizmet edebilir. Ama sadece zekâyı ve yarışmayı esas alan müfredatlar yüzün­den şimdi bu imkânı konuşmaktan çok uzağız. O yüzden okul eğitimi, hiç değilse ailede sevme becerisi gelişmiş çocuklarımızda, bunu kemirmesin, köreltmesin yani gölge etmesin yeter demekle yetiniyoruz.</p>
<p>Daha önce de sevme becerisinin cinsellikle ilişkisi ol­madığını söylemiştik. Sanıyoruz şimdi daha iyi anlaşılı­yor bu ilişkisizlik. Sevme becerisi, cinsellikten çok daha önce gelişiyor. Büluğ çağında, ergenlik döneminde cinsel his ve duygular uyanmaya başlayınca, insan için yeni bir duyum alanı açılıyor. Sevme becerisine sahip, kendisini dünyaya, insanlara açmaktan kaçınmayan bir genç için cinsellik yeni bir coşku alanı oluyor, o daha insanileşi­yor, güzelleşiyor. Sevme becerisine sahip olmayan gençler içinse cinsellik, karşılaşmaktan çekindikleri yeni bir gü­vensizlik ve korku alanıdır. Onların cinsellikle karşılaş­maları aslında korku ve güvensizlikle doludur ama cinsel hazzı keşfettikten sonra bu kimseler, cinsel haz peşinde koşar dururlar. Hazzın asla sevginin yerini tutmayacağı­nı bilmediklerinden doyumsuz biçimde ortalıkta dolanır dururlar. Onların sevgisiz cinselliğinde güzellik, rahatlık, ışık ve sevinç eksiktir. Bu güvensizlik ve korku, kadm-er- kek ilişkilerindeki olumsuzluklar, iletişimsizlikler, içe ka­panmalar ve çekinmeler için olduğu kadar hoyratlık ve zalimlikler için de iyi bir gübreli toprak vazifesi görür.</p>
<p>Sevme becerisine yeterince sahip olan bir insan, bü­yük ihtimalle sevgi yaşantıları sırasında iyi bir iletişim becerisine sahip olacaktır. Zira o karşısındakine saygılı olduğu kadar kendisine de güvenlidir. Sevme ilişkisi sı­rasında partnerinden sadece sevmenin gereklerini bekler. Onu özgüven kazanmak ya da yalnızlık korkusunu bastır­mak için baston veya dayanak olarak kullanmaz. Sevdiği­ni sürekli kendisine iyi hissettirmesi, iltifatlar etmesi için sıkboğaz etmez. Sevgi, yetersiz özgüveni ve yalnızlık kor­kusunu tedavi etmek için bir yöntem değildir. Olgun sev­gi ilişkisi, karşılık beklemeden kendini ortaya koyabilen, yalnızlıktan, yalnızlığıyla, kendisiyle baş başa kalmaktan korkmayan yüksek bir öz güven gerektirir. Bunu da ancak sevme becerisi yeterince gelişmiş insanlar yapabilir.</p>
<p>Aşkı konuşurken ilk yapılması gereken, tüm bu anlat­tıklarımız nedeniyle, aşk yaşantısıyla karşı karşıya veya iç içe olan kimsenin sevgi becerileri bakımından hangi konumda, ne düzeyde olduğunun belirlenmesidir. Ancak bundan şöyle bir sonuç çıkarılmamalı: Mademki aşk sev­ginin yoğun bir türü ve sevme becerisi de herkesin psiko­lojik gelişimine göre değişiyor, o hâlde sadece psikolojik gelişimde belli bir olgunluk düzeyi yakalayan insanlar aşk yaşantısıyla ödüllenirler. Hayır, elbette böyle değildir.</p>
<p>Hep söyleyegeldiğimiz gibi şu veya bu ölçüde sevme be­cerisine sahip olan herkes, bir gün aşk yaşantısı imkânıy­la karşı karşıya kalabilir, aşka düşebilir Sevme becerisi, aşkla karşılaşıp karşılaşmama ihtimali için değil, gelen aşkı ne ölçüde sağlıklı yaşayabileceği için bir ölçüt sunar.</p>
<p>Şüphesiz bazı insanlar ömürleri boyunca diğerlerine göre çok daha fazla âşık olabilirler ya da tam tersi bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar aşk pınan onlar için kupkurudur. Niye böyle olduğunu psikolojik bir bakışla çözüme kavuşturmamız şimdilik imkânsız gibi duruyor. Aşk konusunda bunun gibi daha birçok cevabını bilme­diğimiz soru var. Zaten gündelik hayatın ilişkiler alanın­daki birçok sorunu da (ayrılmalar, aşk kırgınlıkları, aşk cinayetleri, kıskançlık krizleri, itiraflar, iftiralar vs.) bu sorulara doğru düzgün bir cevap bulamayışımızdan kay­naklanıyor. Ortada insanların romantik-duygusal ilişki­leri alanında, &#8220;aşk&#8221; sıfatıyla anılan birçok olgu ve sorun var. Ama &#8220;aşk&#8221; adına kimi zaman &#8220;popüler&#8221;, &#8220;kişisel geli­şim&#8221; gibi adlar altında, <u>kimi</u> zaman &#8220;bilimsel&#8221; kılıklarda arzıendam eden bilgi, üzerindeki yaftalara rağmen güve­nilmez, çoğunlukla da &#8220;aşk&#8221;ı anlama konusunda bir işe yaramaz nitelikte. Hâlimiz bu.</p>
<p>Aşk güvercininin kimin başma konacağı belli değilse, daha doğrusu aşk güvercini herkesin başına konabilecek kadar insan tercihinde özensiz ise, &#8220;insan olsun yeter&#8221; di­yorsa, o hâlde önümüzde mutlaka cevaplanması gereken bir soru vardır: &#8220;Birisine niye tutkuyla bağlanırız, tüm duygusal enerjimizi ona yatırır ve onunla neredeyse ya­pışık olmayı isteriz?&#8221; Bilimin ve felsefenin yardımıyla bu soruya bir cevap verebilirsek eğer, belki aşk konusunda cevabını bilmediğimiz sorular için de hiç değilse belli bir bakış kazanabiliriz. Henüz tanım konusunda bile üzerin- de anlaştığımız bir zemin yoksa magazin dünyas<u>ının</u>, büyücülerin, falcıların, insanı kelebek ruhunu kanat çırpışı sanan kerameti kendinden menkul aşk danışmanlarının, &#8220;aşk, aşk aşk&#8221; diye oburca tükettiği olgulardan sıyrılıp en sağlam bilginin üretildiği yer olan bilimin bulgulan ve ti­tiz felsefi düşünceler üzerine kafa yormamız en doğrusu.</p>
<p>Erol GÖKA &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,SYF:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erol Göka &#8211; Yalnızlık ve Umut &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 11:17:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ön­yargı]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Affetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık ve Umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24609</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24610 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg" alt="" width="304" height="405" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-600x800.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH.jpg 768w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="78845198">
<div class="icerik">
<div>
<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın şimdi kapitalist tüketim toplumunun ekmeğine katık olduğuna, “carpe diem carpe horam”, yani “günü yakala saati yakala” diyen Romalı Horatius da, insanlara bedenini uykuya hazırlamak yerine ruhunu ölüme hazırlamanın lazım geldiğini anlatabilmek için böyle söylemiş</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biz gideriz, nereye gitsek bizimle beraber “hal”imiz de gelir. Bu sebeple “halinden memnun musun?” demek yetmez, “halin senden memnun mu?” diye ilave etmek gerekir. “Hal”imiz dediğimiz şey, bizi kuşatan iç ve dış güçlerimiz, potansiyellerimiz, zorluk ve manilerimizdir. Hayat yolumuzda yürürken önümüze, ulaşmak istediğimiz menzile baktığımız kadar, halimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız, her adımda her kavşakta tekrar tekrar bakmak… Hayat yürüyüşümüzü en iyi “imtihan” metaforu ihata ediyor. Dini inancımız olsa da olmasa da hayat tam bir imtihan… Hep bir yerden başlamak, bir sorudan diğerine geçmek, yeniden başlamak zorundayız. Sisyphos efsanesi boşuna değil. Bu imtihan dünyasında hepimiz bize verilen, sunulan hayatları en iyi biçimde yaşamak, dişimizi tırnağımıza takıp elimizden geleni yapmakla mükellefiz</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefs olgunlaştıkça kar gibi erir, başkalarından ve hatta diğer varlıklardan özünde bir farkı olmadığını anlar, hayatın, insan kardeşlerinin, tabiatın değerini bilir, hoşgörüsü ve bağışlaması artar. Kendinden uzaklaştıkça insan, gönlü yücelir. Yaşlılığın güzelleştirdiği insanlar vardır ya hani, iyi bakın onları güzelleştiren şey, nefslerinin bu tevazu makamına ulaşması, artık kendileri adına bir şey beklemeden kendilerini, sevgilerini bütünüyle varlığa açabilmeleridir&#8230; O sayededir ki, artık dünyada misafir oldukları idraki iyice güçlenmesine rağmen çocukları ve gençleri kıskanmak yerine, dünyanın yeni ev sahipleri diyerek kutlarlar. Çocuklar ve gençler, tevazu sahibi insanların kendilerini hasbi olarak sevdiklerini hemen hissederler, onların yanında pek mutlu olurlar. Onların tevazularından nasiplenmek için can atar, yaşlı insanlara içten bir şekilde saygı duyarlar.</p>
<p>İnsan yaşlanıp hayat tecrübeleriyle nefsi olgunlaştıkça gönül genişler, öyle genişler öyle genişler ki, kendini “alçak” diye sıfatlandırır. Türkçemizde “alçak” sözünün tek olumlu manası, mütevazı sözüne karşılık olarak kullandığımız “alçakgönüllülük”te bulunur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmenin akıl ve beden sağlığı ile ilişkilerine de bakılmış. Öfke ve dargınlık hisleri arttığında kendini kaybetme, şiddete eğilim, alkol ve madde kullanma ihtimalinin de arttığı, pozitif insan ilişkisi kurma yeteneğinin zayıfladığı bulunmuş. Affetmenin öfke gibi olumsuz duyguları ve onların fizik belirtilerini azaltmasının yanında kalp-damar sağlığına da iyi geldiği tespit edilmiş.</p>
<p>İnsanın kendisini affetmesi, başkalarını affetmesi ve Yaratıcı tarafından affedildiğini düşünmesi ile depresyon belirtileri ve intihar düşünceleri arasında negatif bir ilişki olduğu görülmüş. Affetme eğilimi yüksek olanların hayat memnuniyetlerinin ve mutluluk düzeylerinin daha yüksek olduğu gösterilmiş. Affetmenin insanın hayatta karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmede müspet katkı yapan bir baş etme etkinliği olduğu kanaatine varılmış</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yaratıcımızın bağışlaması sonsuzdur. “Allah, affedendir, mağfirette bulunandır” (Nisâ, 99) buyurur. Biz de bu nedenle “Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı!” (Bakara, 286) diye yakarırız. Yaratıcımız da bizden affedici olmamızı bekler. Ama ne ki o, çok zordur; içimizden ancak bazıları, bu yüksek erdemi gösterebilmeyi başarabilir.Bu nedenle &#8220;Affetmek, şöminenin üzerindeki antika vazo, zevkli insanların hayran olduğu sevimli bir yadigâr gibi durur. Ancak ona hayran olanlar bile onu alıp günlük yaşamda kullanmaz”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmek ile merhamet etmek arasında da ince bir fark var. Bize karşı yaptığı hatadan, işlediği suçtan dolayı ıstırap duyan birisine karşı merhamet hislerimiz uyanmışsa oradan affetmeye gitmek şüphesiz daha kolaydır ama merhamet etmek ve affetmek yine de farklıdır. “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı Andre Comte-Sponville, “merhamet, bir ıstıraba yöneliktir ve ıstırapların çoğu masumdur. Bağışlama ise hatalara yöneliktir ve çoğu hata, yapana acı vermez” der ve bağışlama ile merhameti birbirinden farklı iki erdem olarak görür. Haklı. Amansızca ıstırap çektiği görülen bir kimse karşısında hissedilen duygudur merhamet ve onun yürürlükte olduğu sırada zaten kin devrede olmaz. Bu nedenle merhamet, nispeten daha kolay ve yaygın; affetme ise içimizde baş gösteren intikam ve kini yenmek için bir mücadele gerektirdiğinden daha zor ve nadirdir.</p>
<p>Kimileri böyle düşünmüyor ama ben merhamet etmek ve affetmek için af dilemenin şart olduğu kanaatindeyim. Psikolojiden bakıldığında da af dilemeyen, affedil(e)mez. Affetme, pişmanlık ve vicdan azabına karşı olgun bir nefsin cevabıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şu aşağıda sayılan mutluluklar, arkadaşlığın hakiki olduğunun işaretleri. Her şeyden önce arkadaşın sadece varlığı bile başlı başına mutluluk nedenidir. Iki taraf da arkadaşlığı yaşamla doldurmak için çabalar&#8230; Mutluluk, paylaşılan güzel tecrübelerdir&#8230; Mutluluk, yoğun duygudaşlıktır, içten yakınlık ve anlam duygusudur. Arkadaş, seni tanımasına rağmen sevmeye devam eden kimsedir&#8230; Mutluluk, arkadaşla daimi konuşma halinde olmaktır. Arkadaşlar farklı dünyalarda olmalarına rağmen yakın olduklarını hissederler; her âna birbirleri için hazır ve nazırdırlar&#8230; Mutluluk, yapılan samimi yorumlarla arkadaşı hayata hazırlama, sorunlarla baş etmesinde ona yardımcı olmadır&#8230; Mutluluk, arkadaşa karşı dürüstlük ve açık sözlülüktür. Arkadaşlar, birbirlerine her şeyi emanet edebilirler, asla birbirlerinden çekinmezler&#8230; Mutluluk, arkadaşımın dışarıdan bana yönelmiş bakışıdır, ufkum daraldığında genişletmesidir&#8230; Mutluluk, yaşamda bir şey ters gittiğinde arkadaşına kaçabilmektir&#8230; Mutluluk, beraberce mutsuz da olabilmektir&#8230; Mutluluk, arkadaşıyla beraberken, en ücra yerde bile evinde hissetmektir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önyargı, hepimiz için kaçınılmazdır çünkü: Dünyayı daima kategorilere ayırır, şeyleri ve olayları sürekli kategoriler halinde değerlendirmeye tabi tutarız, bu bir. Toplumda birbirimizi benzeş veya farklı olmaya göre ayırt eden ve/veya buna zorlayan süreçler vardır, bu iki. Üçüncüsü, “biz” olabilmemiz için mutlaka bir “öteki”ne ve dördüncüsü kolektif belleğe ihtiyaç olmasıdır. Bu dört nokta, toplumsal, kolektif kimlik inşasının taşıyıcı kolonlarını oluşturur. Bir yanda benzeşmeye ve özdeşime, diğer yanda farklılaşmaya ve ayrışmaya duyulan psikolojik ihtiyaçlar, gerek bireysel gerek toplumsal kimlikler için her kapıyı açacak anahtardır. “Öteki” ihtiyacı, kimlik inşasında öyle önemli bir yerde durur, öyle bir rol üstlenir ki, onu kavrayamazsanız “önyargı” ile birlikte birçok olguya da anlam veremezsiniz.</p>
<p>Bu olgular kimlik tiyatrosunun başrollerinde yer alan etiketleme (damgalama) ve “kalıp davranış” (stereotipi) ve “ayrımcılık” vb.’dir. Önyargılar ve stereotipiler, kimlik inşasının tuğlaları, sosyal aynalardır. Bu yüzden her kültürde etnosantrik bir çekirdek ve bazı dış gruplara karşı önyargı vardır. Bizden olanı beğenir, ona yakın durur, olmayanı ise yadırgar, biraz uzak kalmaya çalışırız. Bunları önyargı sayesinde başarırız</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hoşgörü göstermek, en nihayetinde sorumluluk üstlenmektir. Sorumluluğunuzun gereğini yerine getirmez, başkalarına yüklerseniz, yaptığınıza hoşgörü değil, lakaytlık, korkaklık, tembellik, bencillik denir. Utanmanız gereken hallerinizi, hoşgörüye sığınarak örtmeye çalışamazsınız. Hoşgörü ancak belli sınırlar içinde geçerlidir, bu sınırlar aşıldığında kendi kendini inkâr eden bir hale, erdemsizliğe dönüşür. Böyle zıddına inkılâp eden sözüm ona hoşgörü, susuz kalmış birisine su vermek adına onun başını havuza sokup boğmaya benzer</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Empati kurmak pek öyle kolay değil, o sırada objektifliği yitirmemek, karşımızdaki kişinin duygusal yoğunluğu içinde boğulmamak da şart. Bu objektifliğin muhafaza edilmesi meselesi, empatiyle sempatinin birbirinden ayrıldığı ya da en çok karıştırıldığı husus. Sempati, o insana karşı objektifliği ortadan kaldıran bir benimseme hali ve empatiye engel. Aslında bizim istediğimiz de her halimizi onaylayan sempatik bir anlayıştan ziyade empati. Zira sadece empatik bir tavır, insanlar arasında gerçeğe dayanan sevgi gelişimini ve sağlıklı bir ilişkiyi sağlayabiliyor.</p>
<p>Empati için kendisini karşısındaki insanın yerine koymanın, onun gibi bakmaya, anlamaya çalışmanın yanı sıra, zihinde oluşan izdüşümün, bir biçimde karşıdaki kişiye iletilmesi de çok önemli. Empati kurmak, karşımızdaki kişinin söylediği duygu ve düşüncelerin aynısını ona tekrar etmek değil. Empati yapabilen insan, “papağan gibi tepki vermez”. Sürecin sonunda ne söyleyeceğimiz, karşımızdakine nasıl geri-bildirimde bulunacağımız, ifade edilen duygunun şiddetiyle çok alakalıdır. Bunun için de karşımızdaki kişinin sadece sözel tepkilerine değil, duruşuna, jest ve mimiklerine, ses tonuna, konuşma temposuna dikkat kesilmek icap ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nedir verili potansiyellerimiz ve elimizdeki imkânlar? Maddi varlığımız, zekâmız, fiziksel gücümüz, bizim için fedakârlık yapacak akrabalarımız, eşimiz dostumuz&#8230; Şüphesiz kişiliğimizi olgunlaştırmada ve toplumsal düzen inşasında bu türden potansiyel ve imkânlarımı-zın bir payı var ama bu pay sanıldığı gibi pek fazla değil. Maddi varlığın, zekânın, fiziksel gücün ve güçlü aile ve toplumsal bağların sayesinde elbette birçok şey başarabiliriz ama onlarla ne kişisel olgunlaşmamızda ne de insani bir toplum inşasında hatırı sayılı adımlar atmamız mümkün.</p>
<p>Bizi daha da olgunlaştırıp insan kılacak, dünyayı daha adil ve yaşanabilir hale getirmeye katkıda bulunacak özelliklerimiz daha ziyade manevi imkânlarımız içinde saklı. ”Manevi imkân&#8221; dediğim, insanlığın bilim, sanat, felsefe, siyaset ve inanç alanındaki bilgi ve tecrübe birikimini elimizden geldiğince imbikten geçirip kişisel yaşamımıza, ömür yürüyüşümüze bir erdem rehberi edinebilmek&#8230;</p>
<p>&#8220;İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikimi&#8221; sözünü nasıl anladığımız çok önemli. Kastımız, kütüphaneler dolusu kitabi bilgiyi ezberimizde tutmak değil, edindiğimiz bilgi ve tecrübenin bize erdemli olanı seçmemiz konusunda olabildiğince işık tutmasini sağlamak.Hayatın kendisi, insan ilişkileri başlı başına öğrenme için imkânlar sunan bir kitap zaten. “Feraset”, “basiret” kelimeleriyle tam da bunu anlatmak istiyoruz, “arif olan anlar” sözündeki derin mana da burada yatıyor. Varoluşçuların “insan seçim yapan varlıktır” şeklindeki mottosunu da ben esasen bu manevi çerçevede kavrıyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>kanaatkâr, dünya malına fazla meyletmeyen kişilik yapısının teşvikçisi olmalıyız. Kanaatkâr olmak, tembellik demek değildir tam tersine kanaatkâr insan, çok çalışır ama asıl amacı, ailesine, çevresine, toplumuna yardımcı olabilmektir. Maalesef bugün kanaatkârlık ve idealistlik, değer olarak yüceltilmiyor. Medyada başarı ve mutluluk timsali olarak genellikle kanaatkârlar değil tamahkârlar sahne alıyor, bize, çocuklarımıza örnek olarak sunuluyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Haset sahipleri, tamahkârlar, istediklerine daha çok ulaşıyor gibi görünebilir ama emin olun, onlar daha başarılı ve daha mutlu değiller. Sevgi dolu, bir başka deyişle hasedı&#8217; annesi tarafından yatıştırılmış, sevgiyi, şükranı hissedebilmiş insan tanıyabilir ancak huzuru. Huzur, tamahkâr, açgözlü kimsenin asla ulaşamayacağı bir duygu&#8230; Bir insanın hasedi ne kadar çoksa başarının getirdiği tatminden ve mutluluktan o kadar uzaklaşmıştır. Onlar, bu halleriyle birtakım şeyler kazanabilirler ama kazandıkları şey asla mutluluk olmaz. N e mutluluğu, onlar, uykularında bile şöyle rahat bir dinginliği asla yakalayamazlar. .</p>
<p>Haset sahibi kişinin mutluluk ve huzurdan uzak olmasının yanında birçok başka problemi de vardır. O, açgözlü ve tamahkâr olduğu kadar kaprislidir de. Hiçbir zaman istediğini tam olarak aldığı kanaatinde değildir ve hep eksiklik duygusu hisseder. Bu duygusunu kapris olarak dışavurur. Haset sahibi kişi için yalan, iftira, gıybet, insan ilişkilerinin olağan bir parçasıdır. Onun yaptığı gıybet, gündelik hayatta çoğumuzun içine girip çıktığımız şirin dedikodular gibi olmaz üstelik. Doğrudan doğruya muhatabı yok etmeye,yıkmaya, ayağının altındaki toprağı kaydırmaya yöneliktir, tuzaklarla doludur. Karşıdakinin itibarını ve varlığını yok etmeyi hedefler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern zamanlardaki mutluluk anlayışını erdemlerden koparması, sadece “ânı yaşa!&#8221; hususunda değil; sahip olmanın, açgözlülük ve tamahkârlığın sonucunda insanın mutlu olabileceği fikrini yaymasında da kendisini gösteriyor. Modernlikle birlikte mutluluk, bencil ve yalnız insanların anlık keyif almalarına dönüştü. Uzun yaşamak, genç ve fit kalmak, başarmak ve sahip olmak mutluluğun olmazsa olmazları haline geldi. Yetmeyince tehlikeli sporlarda, fanatizmde, adrenalinde, alkol ve maddede arandı mutluluk. “Enayi&#8221; diye geleneksel zamanlarda, bencil, kendini beğenmiş kimselere deniyordu.116</p>
<p>Şimdi bencil olmayanları, fırsatçılık yapmayanları böyle çağırıyoruz. Modern zamanlarda kanaatkârlık, sağlıklı çalışkanlık, insanlara faydalı olma ve hizmet etme anlayışı değil de dizginsiz bireysel hırs destekleniyor. İstekleri konusunda “agresif&#8221; olan insanlara övgüler yağdırılıyor. Özellikle henüz kuralları, kurumları tam yerleşmemiş toplumlarda, kolayca risk almaları nedeniyle bu tip insanlar daha çok öne çıkıyor, mevki-makam, para ve güç sahibi oluyorlar. Dışarıdan bakıldığında, sanki dünya hayatında her zaman kazananlar, başarılı olanlar, haset sahipleriymiş, tamahın ne kadar çoksa başarıya o kadar yakınmışsın gibi görünüyor. Bununla da kalmıyor, açgözlü ve tamahkârların isteklerine ulaştıkça daha mutlu oldukları düşünülüyor. Oysa bu da mümkün değil, erdemlerden kopuk bir mutluluk yaşantısı olamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geleneksel dünyada hazza dayalı bir mutluluk anlayışı çok garip karşılanıyor, insana uygun olmadığı kabul ediliyordu. İnsana uyan, idealleştirilen ve uğruna mücadele edilen şey, anlık zevkle değil, ancak erdemle bağlantılı olabilirdi.</p>
<p>Hayat ve mutluluk bahsini açtığınızda “çok eğlendim&#8221;, &#8220;çok zevk aldım&#8221; gibi kısa süreli duygulanımlarınızdan ziyade halinizden memnuniyetinizi dile getirirdiniz. Çoğu zaman bu memnuniyet,ciddi bir basireti, sağduyuyu da temsil ederdi. Hayatın,kendisine verilen ömrün ne demek olduğunu anlamış; onun kıymetini bilen, şükür makamındaki geleneksel insanlar, başlarına gelen zorlukların, acı ve hüzün dolu olayların mutluluklarına mâni olmadığını idrak edecek ferasete sahiptiler.</p>
<p>Kadim kültürlerde kader mükemmel olana, gözyaşı gülmeye, hüzün neşeye, ölümü düşünmek hayat stratejilerine kafa yormaya yeğ tutulurdu. İnsanlar, hayatın salt pozitife ya da salt negatife indirgenemeyecek kadar zengin olduğunu bilirlerdi. Pozitifte ne kadar ısrar ederlerse o kadar negatife batacaklarına müdriktiler. Ahlaki bir gerilim olmaksızın, ahlakla muameleye girmeden edinilen malumata bilgi demezlerdi. Erdemsiz mutluluk olmayacağının, mutluluğun emek vermeye değecek, uğruna ölecek değerlerde aranması gerektiğinin farkındaydllar.113</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Keyif verici madde” tanımına hep itiraz etmişimdir. Ne demek “keyif verici”? “Keyif” dediğimiz şey, mutluluğun kısa süreli olan hali diye bakıldığında insani olabilir. Keyfi, bir maddenin içine sıkışmış, beynimize ulaştığında bizi kendisiyle buluşturan bir durum olarak görüyorsak vay halimize! Bana göre, olağan bilinç akışımızı, psikolojik işleyişimizi bozan, ağır geldiği için kaldıramadığımız hayattan bizi geçici süreliğine firar ettirten, bu nedenle bağımlılık yapan maddelerden söz edilebilir olsa olsa&#8230; “Kendinden geçme” sözümüz böyle durumlar için çok uygundur, bazı maddeler ve durumlar bizi kendimizden geçirtir, o haldeyken artık kendimiz değilizdir.</p>
<p>Mutluluk da, ondan bir cüz olan keyif de ancak bu hayattan emekle, çabayla devşirilebilir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Umut, bizi geleceğe bağlayamayınca şimdiki zamana geniş ve yaygın biçimde yerleşiyoruz, ruhsal varlığımızı bedenimiz yutmaya başlıyor. ”Insanın canı sıkıldığında yaptığı beden hareketleri, ellerini ovuşturması, sürekli yer değiştirmesi, esnemesi&#8221; bundandır diyen Borgna,108 sorumlu olarak şimdiki zamana odaklanmanın getirdiği ”boşluk hissi&#8221;ni görüyor. Bekleyişlerden ve umutlardan boşalmış zaman yaşantısı nedeniyle ”can sıkıntısı boşluktur, boşluk deneyimidir” diyor. Viktor Frankl&#8217;ın ”varoluşsal boşluk&#8221; kavramıyla kastettiği de tam budur.109</p>
<p>İnsan, canlılar içinde tek canı sıkılan varlık; can sıkıntısı insana özgü. Mesleki gelişimimde çok emeği geçmiş olan hocam Haluk Ozbay, benim takıntılı spor yapma merakım için “Aslanım, sen hiç spor yapan hayvan gördün mü?&#8221; diyerek bana takılırdı. Hayvanlar, spor yapmadıkları gibi kendi doğal ortamlarında can sıkıntısı belirtisi de göstermezler çünkü tüm faaliyetleri biyolojik olarak programlanmış olduğundan canları slkllmayacak kadar meşguldürler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hayatta kalma mücadelesi verilirken can sıkıntısı çekilmez. Deprem sonrası hiçbir kentte can sıkıntısından ne yapacağını bilmeyen avarelere rastlamazsınız. Elbette burada önerilen şey, yaşama ilginizi sürdürmek için arada bir felaketler yaratmanız veya sürekli bir var kalma mücadelesine batmanız değildir. Elbette tehlikeli sporlar, serüvenler de insanın can sıkıntısını giderirler ama böyle maceralar bizi tüm bilgelerin tavsiye ettiği “orta yol&#8221;dan uzağa düşürür ve gereksiz tehlikelere sürükler. Everest Dağı&#8217;na tırmanmaktansa iç dağlarımıza tırmanmaya,kendimizi tanımaya çalışmamız çok daha heyecanlı ve güvenlidir. Hayatın büyük bir armağan olduğunun bilincine varan ve gün boyunca yaptığı tüm işlerden zevk alan insan, can sıkıntısına karşı gerçek panzehiri yakalamıştır. Hayatımızda her şeye rağmen dünyaya angajmanımızın bozulduğu, can sıkıntısının, anlamsızlık duygusunun gelip kapıya dayandığı zamanlar olacaktır.</p>
<p>Bu minval üzere tespitler yapmıştık, anlamsızlık krizi ve can sıkıntısı arasındaki ilişkiyi analiz ederken. Umut ve u/mutsuzluk arasında da benzer bir ilişki söz konusu ve aynı şekilde umut sönmeye başladığında henüz u/mutsuzluğun zifirî karanlığı çökmeden önce iç dünyamız, bu duruma can Sıkıntısı şeklinde bir cevap üreterek bizi uyarır. Can sıkıntısı, u/mutsuzluk öncesi sessizliktir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan olarak öz varlığımıza uygun rol ve sorumluluklarımızı yerine getirmekten, yaratılış gayemizden ne kadar uzaksak o denli yabancılık hissi yaşarız. İnsanın kim olduğu ve varoluş vasıflarımızın neler olduğu üzerine kafa yormazsak, ona göre bir yaşam hedef ve ideali belirleyemezsek yabancılaşmanın baskısını daha çok hissederiz diye düşünüyorum. Dinî söylemde gönderildiğimiz cennetin özlemiyle yanıp tutuştuğumuzu, gönlümüzün “Biz bu değiliz, buralı değiliz&#8221; diye acı acı feryat ettiğini her işittiğimde aslında bunların anlatılmak istendiğini düşünürüm. Nerede yabancılaşmadan bahsedilse, insanlığımızın bu acı feryadını duyarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketim toplumunda neye ihtiyacınız olduğunu siz değil sistem saptıyordu. Hangi malların tükettiğiniz toplum içindeki konumuzu da belirliyordu. Yetmiyor, konumunuz da işinize nasıl gideceğinize, şehrin hangi bölgesinde nasıl bir evde oturacağınıza, çocuklarınızı hangi okula göndereceğinize, hastalandığınızda hangi hastaneye başvuracağınıza da sizin yerinize karar veriyordu. Konumunuza göre tüketmek, sınıfınıza uygun tüketim kalıbına uymak zorundaydınız; toplumsal ayrıcalık ve itibar buna göre kazanılacaktı.</p>
<p>Kendisine sunulan tüketim nesneleri konusunda yeterince bilgi ve fikir sahibi olmayan toplum, büyülenmiş gibi davranıyordu. Nesne bolluğunun arkasındaki süreçleri, acılı hayatları asla görmüyor, bir lütuf gibi algılıyordu. Formatı tüketim tarafından atılınca, insan ilişkilerinin de en nihayetinde maddiyat tarafından belirlenmesinin önüne geçilemiyor, ahlaki değerler bile bu çerçeve tarafından tayin ediliyordu. Gündelik hayat, bir simülasyon evreninin parçası olduğundan, toplu halde yabancılaşıldığından, insani özün ve hakikatin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Simülasyon düzeniyle birlikte dolaysız yaşam biçimleri de geleneklerle birlikte çoktan ortadan kalkmış, bilişim teknolojileri hayatımıza bir de sanallığı katmıştı.</p>
<p>Tüketim toplumunda ruhun yerini beden alacak; bedenin etrafı da sağlıklı yaşam, fitness, terapi, arzu gibi efsanelerle kuşatılacaktı. Anı yaşamaya, kendini gerçekleştirmeye çağıran psikolojik kışkırtmalara, yatırım nesnesine dönüşen bedenimizi keşfetmemizi isteyen reklamların cangılları eşlik edecekti. Ama ne ki hakiki arzuya kendisi bir gösterge sistemine dönüşmüş bedende yer bulmaya imkân yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ve son söz üstat Sait Başer’in: “’Öz’lem. Özümüzün fiili bu! ‘Öz’ün, ‘ruh’un hamlesi, asıl ‘öz’ü fark edip ‘o’na doğru çağlaması. Sevilenle aramızdaki bağ. Canımıza can katan, ruhumuzu dirilten iksir! Can cevheri!&#8230; Özlem! ‘Öz’den Öz’e kancalanmak. Sevdiğinin rengine boyanma sürecinin adı!&#8230; Özlem ateşi, ikiliği tüketme kararında Hakk’ın sizinle beraber olduğuna delalet ediyor… Çünkü… Bu âlemde ‘Kişi sevdiğinin rengine boyanır’ken o âlemde de kişi sevdiğiyle haşrolur…” Arapça’dan dilimize geçmiş olan “hasret”ten yola çıkarsak “hüsran”ı anlarsak da aynı yere varacağımızı söylüyor (Yitik Yurdun İçinde, s.93-95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahmet İnam Hoca, “öteki ile yaşama sorunu&#8221;, ”can cana yaşama sorunu&#8221; diye tarif ediyor ve ”canı da iki farklı yönlendirici güç hareket ettirir&#8221; diyor.30 Bunlardan birisi, olanı sürekli olarak dışlayan “özgelik”, diğeri ise sürekli olarak toplayan ”özgülük&#8221;. Özge ile özgünün buluşmasından, hatta özgeliğin özgülüğe izin vermesinden “öz&#8221; ya da “özne&#8221; ortaya çıktığı kanaatinde Ahmet İnam. Ötekinin ne diğeri ne de başkası olmayıp can hatta canan olduğunu fark etmemizi istiyor. Çünkü ”Can, canları canan olarak görebilirse, yani canevinin kapısını çalabilir, ötekini de sonsuz olarak algılayabilirse, kendisi de onunla birlikte sonsuzluğa katılır. Bir can olarak insan, özge ve özgüyü harmanlamayı öğrenemezse, özgelik tehdidi ve özgülük bencilliğiyle tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaya&#8221;81 mahküm olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insanın en belirgin biçimde mahrumiyetini yaşadığı alan ise, varoluşunun üçüncü boyutu, yeni &#8220;kendi dünyası&#8217; ile ilgili. Modernler, en çok da kendisiyle baş başa kalabilmek, derin düşünceye, tefekküre dalabilmekten mahrumlar. Yalnızlık korkusu, hep kalabalıklar içinde, tanıdıklar tarafından sarıp sarmalanma isteği modern zamanlara özgü. Bu abartılı yalnızlık hissiyatının tam karşısında yer alan &#8220;seçilmiş yalnızlık&#8221; halleri ise giderek azalıyor. Yalnızlık korkusu, insanın kendisine gerçekten zaman ayırabilmesini, varoluşuyla yüzleşebilmesini engelliyor. Sağlıklı bir tek başınalık hallerinin sağlayabileceği verimlere mâni oluyor. Bugün sözü edilen solo yaşam, bu anlatmaya çalıştığımız, seçilmiş yalnızlık, sağlıklı tek başınalık anlamına gelmiyor.</p>
<p>İnsanın maneviyatının en derinlerinde kökleşmiş olan yaratısı ile ilişkisine dair inanç hali, hakiki bir yalnızlık hissi olmadan yaşanmıyor. Sadece inanç hali değil tüm derin tefekkür ve hissediş halleri de böyle ve zaten hepsi de birbirleriyle yakın akraba. &#8220;İnsan ne kadar hikmetli ve bilgeyse, yani ne kadar bilgiliyse ve gerçekliğin mutsuzluğunu ne kadar hissediyorsa, bunu ona unutturan ya da gözlerinin önünden çekip alan yalnızlığını da o kadar sever&#8221;72 sözünün hakikat payı yüksek.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yalnızlık, bir bakıma insanın kendisiyle baş başa kalması ve bundan hoşnut olmaması halidir. O yüzden bu halin başka bir faaliyetle, merak edilen bir alanda hobi geliştirmekle, kendini bir uğraşa vermekle, gönüllü yardım kuruluşlarına katılmakla, egzersizle, yazma çabasıyla, ibadetle değiştirilmesi elzemdir. Bu faaliyetlerin grup halinde, bir sınıfta, toplulukta gerçekleştirilmesi yalnızlık zincirinin kırılmasında çok işe yarayabilir.</p>
<p>&#8220;Tebdjli mekânda ferahlık vardır&#8221; denir. Elbette insan gittiği her yere kendi psikolojisini de götürür ama seyahatle, mekân değişimiyle birlikte haletiruhiyesinin ve yalnızlık hissinin ortadan kalkması da imkân dâhilindedir. Hele hele bu seyahatler, şimdilerde pek sık ve kolayca bulunan gezi grupları içinde gerçekleştirilirse ve her gidilen yerde insanlarla tanışma, görüşme, arkadaş edinme fırsatları değerlendirilebilirse, seyahat uzun sürdüğünde geride kalan tanıdıkları arayıp sorma, onlara kendisinden, gezip gördüğü yerlerden haber verilirse, bu ihtimal daha da artar. Seyahatlerin sadece turistik değil belli bir amaca mesela bir gönüllü yardım kuruluşunun faaliyetine yönelik olması, yalnızlıktan mustarip kimsenin derdine adeta panzehir gibi gelecektir.</p>
<p>Yalnızlık, elbette insani bir sorun, bir insan sorunudur, şu koskoca ve milyonlarca insanla dolu dünyada kendisini bir başına hissetme halidir. Ama diğer canlıları, tabiatı da unutmamak lazım gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hale gelirse o kadar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markası tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezi özdeşleşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni normlara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli hareketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, straitht-edger, hard rocker, new ager ve daha neler neler…</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak, oyuncular haline getiriyor. Özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştırıcı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hal garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, ‘inanacak’ bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aranmasına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için saldırmaya hazır halde bekliyor. Her şeyi bilen ve bu bilgiyi bir kehanetçesine bildiren ve en ufak içsel şüpheye sahip olmayan, kendine aşırı güven hissi içinde bulunan paranoid kişiliklere gün doğuyor, zira etraflarında birçok hayran birikiyor. İnsanlar aradıkları kesinlik hissinin, her şeyi bildiğini iddia eden paranoid tiplerde olduğunu sanıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önce mahremiyetimizi dalgıç giysisi gibi taşıdığımız zamanlar geldi. Beklenmedik bir karşılaşmaya yol açmamak için her şeyi yaptık. Ama ardından mahremiyet suları hızla soğudu, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok-amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin (Bauman, 2012, s.87) olarak algılandı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. “Kullan-at” türü ürünleri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda aşka yer bulmak neredeyse imkânsız. Zira aşk, özen göstermektir; arzu, oburca tüketmek isterken aşk sahip çıkmak ister. Aşk, bir kişiyi, güveni özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için, eşlerin birbirlerine kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman gibi davranabilmeleri, belirsiz bir geleceğe rıza gösterebilmeleri gerekir. Oysa günümüzde her şey kısa ömürlü, gelip geçici dileklere göre ayarlanıyor. Mesela alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanıyorlar. İnsan ilişkileri tıpkı borsa gibi işliyor; ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakılıyor. Nitelik olmadığında selameti nicelikte arıyoruz. Kitapların kalitesini satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansını izlenme oranlarıyla, hatta “tanınmış bir kişinin niteliğinin cenazesini izleyen kişi…, entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma” sayısıyla…</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aralarında sahici bir yakınlık bulunmayan günümüz insanı, kablolu ve kablosuz, bir akışkanlık içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor. Bu süreç, mütemadiyen devam ediyor. Görünüşte kendi kararlarını vermeye muktedir bir bireye benziyor ama yakından bakıldığında, adeta kararnameyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem donup hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm…</p>
<p>Özgürlük ihtiyacını ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor. Modern gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar, bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bıçak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Ne tam olarak bir yere ait hissediyor ne de tümüyle özgür…</p>
<p>Tecrübesini ve insan ilişkisinden beklentisini “bağlantıda olma”, “hatta kalma” sözleri açıklıyor. “Eş”ten ziyade “ağ”dan söz ediyor. “Kendine bir ağ oluşturma”ya, “ağ üzerinde sörf yapma”ya çalışıyor. “Bağlantı” dediği ise, sanal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, “delete” tuşuna basınca kurtulması mümkün olan şu tuhaf ilişki</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bauman. Giddens&#8217;in modernlik savunusunu, ”saf ilişki&#8221; adını verdiği, tüketim toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaktan başka hiçbir işe yaramayan, insani olanı yıkıp geçen tarzı ince ince ti&#8217;ye alıyor. Ona göre bugün dünyada yaşamakta olduğumuz insan ilişkileri güven temelli değildir, tam tersine güvene karşı bir fesat kurma tezgâhı içindedir. Güvenin olmadığı, belirsizliklerle dolu bir dünyaya ahlaki umutları yerleştirme şansı da kalmaz. Bugün “Niçin ahlaklı olmalıyım?&#8221; sorusunu birçok insan kendine soruyorsa, açıkça sormasa bile benzer sorular zihninde baş göstermişse, bu durum ahlaki krize işarettir, ahlaki tutumların sonuna yaklaştığımızın bir göstergesidir. Zira ahlaklılık bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz; insanın varoluşunun demirlediği sağlam bir liman, kökenleri insan olmanın ayırt edici bir niteliğidir, insam diğer varlıklardan farklı kılan doğuştan bir özelliğidir. İhtiyaçtan kaynaklanan, onunla izah edilen eylemler, güdülü nitelikte olduklarından gerçek anlamda ”ahlaki&#8221; olarak sınıflandırılamazlar.</p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini düşünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsizlik. güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan, her ilişkinin emek gerektirdiğini anlamıyor, diğer insanları yapışıverecekleri nesne gibi görüyor. “Çoğu modern insanın gerçeklik duygusu konusunda, başkalarına olan bağımlılıkları öyle bir noktaya varmıştır ki, onlar olmadan var olma hissini yitireceklerini düşünürler. Kumda akan su gibi &#8216;dağılacaklarını’ hissederler. İnsanların çoğu hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına dokunmak zorunda olan körlerden farksızdır&#8221; diyor Rollo May. Yalnız kalma korkumuzun temelinde kendjmize dair farkındalığımızı yitirme endişesi olduğunu, uzun süre etrafımızda bizi dinleyecek birisi bulunmadığında, hiç olmazsa bir radyo sesi algı dünyamızı doldurmadığında kendimizi boşlukta hissettiğimizi düşünüyor. Sürekli yalnızlıktan yakınıp duran, yalnızlık çığlığını reklam bürosu gibi kullananların oyununa gelmiyor. Başkaları olmadan, onlara yaslanmadan yaşamayı göze alamayan, sevgi kaçkınlarını “doldurulmuş insanlar&#8221; olarak niteliyor. Hakiki yalnızlık hissinden, varoluşsal yalnızlığını fark edip olgunlaşmaya çalışanlardan ziyade yalnızlık edebiyatının ve çoğu zaman bencilce yalnız yaşamayı seçenlerin arttığını görüyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gerçekten de endişelenmemek mümkün değil. Batı&#8217;dan sadece teknoloji değil onunla birlikte değerler ve yaşam tarzları da çığ gibi üzerimize geliyor. Orada olan biten ne varsa şu veya bu biçimde bizde de kendisini gösteriyor. Boşanma ve yalnız yaşama oranlarındaki önlenemez artışın sadece bir toplumsal çözülme manası taşımadığı, asıl meselenin geleneksel aile karşıtlığı olduğu, solo yaşamların günümüz toplumsallığının basit bir yan etkisi veya komplikasyonu değil basbayağı bilinçli bir tercih olarak gündeme geldiği her geçen gün daha bariz biçimde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Batı&#8217;yla yaşama tarzı düzeyinde, değerler ekseninde bir sorunumuz varsa tüm bunları etraflıca düşünmeli, onları ayıplamakla yetinmemeliyiz. Aksi takdirde ayıpladığımız her ne varsa bizde de aynı biçimde görüleceğinden emin olun!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kapitalist tüketim toplumu da solo yaşamayı kesinlikle destekliyor. İnsanlar kendileri için ev açtıkça, hane sayısı arttıkça doğal olarak tüketim de atık üretimi de artıyor. Şirketlerin alttan alta çalışanlarından kendilerini ailelerine değil çalıştığı kuruma ait hissetmelerini teşvik etmeleri ve sürekli daha yüksek performans beklentisi içinde olmalarını da bir yere not etmek gerekiyor. “Bu sistemin çarkı haline gelmiş medyada da bu yaşam biçimini teşvik eden yeteri kadar malzeme göze çarpıyor. Geleneksel ve dijital medya platformlarında yayınlanan makalelerde, bu yaşam biçiminin olumlu toplumsal etkiler bağlamında “nimet&#8221; olması hususunda görüşlere yer verildiği gözlenmekte. Reklamlarda bile bu trendi teşvik eden bir sürü söylemle karşılaşıyoruz. ”Yalnız tatil yapmanın dayanılmaz keyfi&#8221;, “solo yaşamı tercih edenler için pop&#8221;, “cozy ve modern konseptte stüdyo daireler&#8221; vs. Yalnızlık trendini teşvik eden televizyon dizileri de işin tuzu biberi olmuş durumda&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Abulfez Süleymanov Hoca, iletişim teknolojilerin beklenenin aksine yalnızlık duygusunu derinleştirdiği kanaatinde. “Bilgisayar, televizyon, cep telefonları gibi zaman öğüten aygıtların yanı sıra sosyal medyanın yaygın kullanımı, aldatıcı bir sosyal ilişki ağı görüntüsü, yalnız yaşamayı tetikliyor. İnsanlar, kalabalıklar içinde dijital ortam sayesinde solo kalabildiği gibi; tersine solo yaşam da yine dijital ortam sayesinde kendi kalabalığını yaratabiliyor.&#8221; Bu yüzden aynı evin içindeki bireyler bile birbirlerinden uzaklaşabiliyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sevilmenin, beğenilmenin veya bir başkasını sevindirmenin insani bir ihtiyaç olduğundan yola çıkan modern psikoloji, ihtiyaçları karşılanan bir kimsedeki yalnızlık hissine doğal olmayan, patolojik bir tecrübeye/hastalığa benzeyen bir durum olarak bakıyor. Kişiler arası samimiyetin veya ulaşılabilir sosyal ilişkilerin yokluğu durumunda bu hissin artacağını varsayıyor. Yalnızlığın birey için hiçbir pozitif etkisinin olmadığı ve kaçınılması gereken bir yaşantı olduğu düşünülüyor. Gelişimsel bir bağlamda, etkileşim ihtiyaçlarını karşılayan bazı özel ilişki tarzlarının yokluğuna bir tepki gibi görülüyor yalnızlık. Duygusal yalnızlık ve toplumsal izolasyon farkı vurgulanıyor. Konuyu bilişsel bakımdan ele alanlar ise toplumsal ilişkilerin ve ilişki bozukluklarının değerlendirilmesi, kıyaslanması, algılanması üzerinde duruyorlar. Yalnızlığı, bireyin sosyal ilişkilerde elde etmek istediğiyle elde ettikleri arasındaki fark durumunda hissettikleri şeklinde tanımlamaya çalışıyorlar. Bazı araştırmacılar ise yalnızlığa bireyler için sosyal zorlamanın tatmin edilemeyen bir tecrübesi olarak bakıyor; niteliksiz ve yetersiz bir sosyal ilişki ağında bireyin tatmin edilmeyen duygularının bütünü diye tanımlıyorlar.“</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan “herkes” gibi olmak, “herkes”in içinde kalmak için, marka ve imaj peşinde ama bu görünüşte benzer olmanın bedeli, “uygar ilgisizlik”tir, yapayalnızlıktır.</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Geldi geçti ömrüm benim”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/geldi-gecti-omrum-benim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/geldi-gecti-omrum-benim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Apr 2019 11:55:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Geldi geçti ömrüm benim]]></category>
		<category><![CDATA[hakikatli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21600</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aslında hepimiz filozofuz. Bizi filozof yapan, hayata bakışımız ve algılayışımız. Tamamen kendimize özgü bir yaşam felsefemiz olması hasebiyle filozofuz ve aynı nedenle tüm düşüncelerimizde, yapıp etmelerimizde kendimizi haklı görüyoruz. Kapitalizm bizi tam da iddiamızdan vuruyor. Piyasaya her alanda ürünler sürüyor ve yaşam felsefesini kendi ürünleri arasındaki tercih meselesine çeviriyor. Kapitalizmin denetimindeki teknik akıl, “iyi hayat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/geldi-gecti-omrum-benim/">“Geldi geçti ömrüm benim”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-21977 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/images.jpg" alt="" width="184" height="274" /></p>
<p>Aslında hepimiz filozofuz. Bizi filozof yapan, hayata bakışımız ve algılayışımız. Tamamen kendimize özgü bir yaşam felsefemiz olması hasebiyle filozofuz ve aynı nedenle tüm düşüncelerimizde, yapıp etmelerimizde kendimizi haklı görüyoruz. Kapitalizm bizi tam da iddiamızdan vuruyor. Piyasaya her alanda ürünler sürüyor ve yaşam felsefesini kendi ürünleri arasındaki tercih meselesine çeviriyor.</p>
<p>Kapitalizmin denetimindeki teknik akıl, “iyi hayat nedir?” sorusunu, hiç bize sormadan bizim adımıza cevaplıyor. Biz, piyasadaki ürünler arasında yaptığımız tercihi, özgürlük ve irademizle belirlediğimiz yaşam felsefemiz sanıyoruz. Sanki her şeyi özgür irademizle belirlemişiz gibi oturduğumuz siteyi, kullandığımız otomobili ve cep telefonunu, giydiğimiz giysi markasını tercihlerimizle övünüyoruz. İrademizi teknik akla ve kapitalizme tutsak vermişiz haberimiz yok. Tüketim toplumunun basit bir figüranıyız ama kendimizi hala filozof sanmayı sürdürüyoruz.</p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ne içindeyim zamanın ne büsbütün dışında” diyor ya sadece zamanla değil hayatla ve dünyayla ilişkimiz de aynı nitelikte. Hep zamanın, dünyanın ve hayatın içindeyiz, devamlı onlarla, onların bize sunduğu çevreyle ve insan ilişkileriyle birlikteyiz. Alman düşünür Heidegger’in insanı “dünya içinde varlık” olarak tanımlaması bu yüzden olmalı. Deniz içre balık gibiyiz lakin bir farkımız var. Kendimizin, kendi varlığımızın farkındayız. Bu farkındalıkla, arada, sudan başımızı çıkarıp bakabiliyoruz, Nesimi gibi bazen gökyüzüne çıkıp âlemi hatta kendimizi bile seyredebiliyoruz Sadece kendimizi haklı görüp yaptıklarımızı meşrulaştırmıyoruz aynı zamanda kendimizi gözlemleyebiliyor, bir vicdan muhasebesi yapabiliyoruz. O yüzden gece başımızı yastığa koyunca rahatça, huzur içinde uyuyabilmeyi önemsiyoruz. Zira insan öyle bir varlık ki, yapıp etmeleri içine, vicdanına sinmiyor ise uykusu ona haram oluyor.</p>
<p>Biz gideriz, nereye gitsek bizimle beraber “hal”imiz de gelir. Bu sebeple “halinden memnun musun?” demek yetmez, “halin senden memnun mu?” diye ilave etmek gerekir. “Hal”imiz dediğimiz şey, bizi kuşatan iç ve dış güçlerimiz, potansiyellerimiz, zorluk ve manilerimizdir. Hayat yolumuzda yürürken önümüze, ulaşmak istediğimiz menzile baktığımız kadar, halimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız, her adımda her kavşakta tekrar tekrar bakmak… Hayat yürüyüşümüzü en iyi “imtihan” metaforu ihata ediyor. Dini inancımız olsa da olmasa da hayat tam bir imtihan… Hep bir yerden başlamak, bir sorudan diğerine geçmek, yeniden başlamak zorundayız. Sisyphos efsanesi boşuna değil. Bu imtihan dünyasında hepimiz bize verilen, sunulan hayatları en iyi biçimde yaşamak, dişimizi tırnağımıza takıp elimizden geleni yapmakla mükellefiz.</p>
<p>Bir büyük hayat var, bizim dışımızda her daim yenilenip duran büyük deveran; bir de ömrümüzle sınırlı kendi hayatımız. Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın şimdi kapitalist tüketim toplumunun ekmeğine katık olduğuna, “carpe diem carpe horam”, yani “günü yakala saati yakala” diyen Romalı Horatius da, insanlara bedenini uykuya hazırlamak yerine ruhunu ölüme hazırlamanın lazım geldiğini anlatabilmek için böyle söylemiş…</p>
<p>Kendini, faniliğini bilen, kendisine verilen ömrü en iyi biçimde yaşamaya çalışan insana “otantik” yani “halis”, “hasbi” kişi diyoruz. Hani “hakikatli insan”, “adam gibi adam” dediklerimiz var ya büyük ihtimal işte onlar, otantik bir hayat sürenler. “Din nasihattir” kutlu sözündeki gibi samimiyet gereği yaşamayı düstur edinenler&#8230; Dilimize Eski Yunancadan geçmiş yerleşmiş “efendi” sözü tam da otantik kişiye karşılık geliyor; kendi hayatının sahibi, sorumluluk ve yetki sahibi, reşit, mümeyyiz, asil manasında. Sanıyorum “ergin kişi”, “ermiş”, “olmuş”, “olgun insan” sözleriyle de otantik insanları kast ediyoruz. Kendine verilen ömrün değerini bilen, hayatını iyiye, güzele, hakikate adamış, dünya malına, mevki makama tamah etmeyen, mutluluğu haset ve tamahkârlıkta değil samimiyet, sevgi ve kanaatkârlıkta arayan kişileri&#8230; O hasbi kişiler ki ne kendilerinden ne sorumluluk ve ödevlerinden taviz veriyorlar. Hem hayata bağlılar; en iyisini yapabilmek için azim ve gayret gösteriyorlar hem de her an bırakıp gitmek için hazır gibiler. Sanki ölmeden önce ölmüşler… Öfkelenmeleri gerektiğinde kızıyor, öfkeleniyorlar ama genel olarak sakin, dinginler. Yaşıyor olmaktan, bunca güzelliği görmüş olmaktan hoşnutlar; güzellikleri böyle arı, duru görebilmelerini, bin bir zahmetle başardıkları hakikat idrakine borçlular…</p>
<p>Erol Göka</p>
<p>Yenişafak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/geldi-gecti-omrum-benim/">“Geldi geçti ömrüm benim”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/geldi-gecti-omrum-benim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Aile“ Derken Neyi Kastediyorsunuz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aile-derken-neyi-kastediyorsunuz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aile-derken-neyi-kastediyorsunuz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Mar 2018 21:25:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[“Aile“ Derken Neyi Kastediyorsunuz]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Aile ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Aile]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20547</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küreselleşen, giderek daha çok “teknomedyatik” hale gelen dünya, artık bildiğimiz eski dünya olmayacak. Birçok kişi, yeni durumu ve ortaya çıkacak sorunları görüyor, çözümler üretmeye çalışıyor. Geleneğin, ailenin, milli devletin, sosyal politikaların geriletildiği ama servet ve gelir dağılımdaki adaletsizliğin arttığı böyle bir dünyada çareyi “üçüncü yol”da, “sosyal sorumlu küreselleşme”de arayanlar var. Sanıyorum çareleri konuşmadan önce, hangi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aile-derken-neyi-kastediyorsunuz/">“Aile“ Derken Neyi Kastediyorsunuz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/erol_goka.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20548 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/erol_goka-300x160.jpg" alt="" width="300" height="160" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/erol_goka-300x160.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/erol_goka-600x320.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/erol_goka.jpg 750w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Küreselleşen, giderek daha çok “teknomedyatik” hale gelen dünya, artık bildiğimiz eski dünya olmayacak. Birçok kişi, yeni durumu ve ortaya çıkacak sorunları görüyor, çözümler üretmeye çalışıyor. Geleneğin, ailenin, milli devletin, sosyal politikaların geriletildiği ama servet ve gelir dağılımdaki adaletsizliğin arttığı böyle bir dünyada çareyi “üçüncü yol”da, “sosyal sorumlu küreselleşme”de arayanlar var. Sanıyorum çareleri konuşmadan önce, hangi değerlere sahip çıkmamız, neyi, neden, nasıl savunmamız gerektiğini konuşmalıyız. Konuşmaya başlamak için “aile” iyi bir bahis…</p>
<p>Geleneksel toplumdaki aile ile şimdiki aile birbirinden çok farklı… Bugün belki hala evlilik yaygınlığını koruyor ama bu artan boşanmalarla birlikte oluyor. Uzun süreden beri nerdeyse tüm dünyada evlilik, çift olmanın tanımlayıcı bir öğesi değil. Dahası Batı’dan başlayan bir durum giderek bazı ülkelerde “de facto” olmaktan “de juri” hale geliyor, aynı cinslerin birbirleriyle evlilikleri yasallaşıyor. (Sanıyorum ülkemizde HDP, aynı cins evliliklerin yasallaşmasını programına aldı.) Medeni hukuktaki tanımlar ve ilkeler, yeni baştan ele alınıyor. İngiltere ve ABD gibi ülkelere epeydir &#8220;çok boşanma, çok evlilik&#8221; toplumları deniyor.</p>
<p>Bazı ülkelerde tüm doğumların üçte birinden fazlası, evlilik dışında gerçekleşiyor. Tek başına yaşayan insanların oranı hızla artıyor. Anne-baba-çocuk ilişkileri, hatta kavramları değişiyor. Biyoteknoloji ve genetik alanındaki yenilikler, sağladıkları faydaların yanı sıra ummadık sorunlara neden oluyorlar. Alttan alta çok ciddi bir “sperm bankası çocukları” tartışması, geleneksel aile anlayışını dinamitliyor.</p>
<p>Açıkça söylenmiyor ama teknomedyatik dünya aileye karşıt, onun aleyhine bir işleyiş gösteriyor. Biz aile ve akrabalık bağları çok güçlü bir toplum olduğumuz ve kültürümüz hala bu özelliklerini koruduğu için henüz pek hissetmiyoruz ama “aile” kavramı tüm dünyada itibar kaybediyor.</p>
<p>Bazı muhafazakâr düşünürlerin çabaları haricinde aile, düşünce dünyasında sahipsiz… Epeydir siyasal-ideolojilerin devrinin kapandığı, büyük-anlatıların sona erdiği, bilgide post-modern bir dönemin yaşandığı söyleniyor. Sadece devletin büyük iktidarının değil, başta aile olmak üzere gündelik yaşamdaki mikro-iktidar odaklarının da hedeflenmesi gerektiği dillendiriliyor. Kendilerine “ideoloji eleştirmeni”, “ironisist”, “radikal demokrat” gibi adlar verenlerin ortak noktası, aile karşıtlığı. Aile, akademide kendine en çok psikoloji ve psikiyatrinin içinde bir yaşam alanı bulabiliyor. Ama orada da kavramların içeriği hızla dönüşüm geçiriyor.</p>
<p>Velhasıl, modern zamanlarda insanın benliği, toplumsal yaşantısı büyük bir değişim geçirirken aile bağları çözülüyor, mahremiyet, aşk ve erotizm biçim değiştiriyor. “Değişiklik” derken, sadece modern zamanlarda kadın ve çocuk haklarından söz edilmesini ve geleneksel ailenin görünümünde ortaya çıkan değişiklikleri kastetmiyoruz. Dünyanın her yerinde akrabalık ilişkilerinin zayıfladığı, sosyolojik araştırmalarla ortaya konuluyor. Günümüz için, “böylesi bir akrabadan yalıtılmışlığın insan tarihinde başka bir örneği görülmemiştir” deniyor.</p>
<p>Ebeveynin, özellikle babanın, baba olmanın önemi giderek azalıyor. Geleneksel dünyadaki ebeveynin, aile büyüklerinin otoritesi çocuk bakıcıları, sürekli sayıları artan öğretmenler, anne ve babanın son olarak birlikte olduğu insanlar arasında dağılmış durumda. Çocuklar artık neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor.</p>
<p>Çocuklar ve gençler, eskisinden çok farklı, çok daha dengesiz ve özdeşim yapabilecekleri çok sayıda kişiliğin, figürün sunulduğu, sağlam bir güven kaynağından yoksun bir çevrede büyüyorlar. Ailede, okulda merkezi bir özdeşleşme imkânı olmayınca gençlerin yaşamında akran grupları çok daha önem kazanıyor. Akran grupları yeni norm ve değerler yaratan bir klan görünümünde. Muhtemelen yaşamlarındaki müthiş bölünme nedeniyle çocuklar, hem bir futbol takımının ve bir şarkıcının fanatiği, hem bir giyim markası tutkunu oluyorlar.</p>
<p>Ev halimizi şöyle resmediyor sosyologlar: Evde aile ortamında birlikte olunan zamanlar televizyonun karşısında geçiriliyor, birlikte oturup yemek bile yiyemiyoruz. Herkes kendi odasında, kendi bilgisayarının başında, ortak telefonumuz bile yok. Yaşlı ve hastalara artık evlerde bakım verilmiyor, bunun için özelleşmiş kurumlar var. Reklamlarda sürekli olarak geleneksel aile anlayışımız üzerine bombardıman etkisi yapan yeni anlayışa yer veriliyor.</p>
<p>Aile ilişkilerinin yerine bireycilik ve kendini beğenmişlik pompalanıyor. Ev-içlerinde arada bir birbiriyle karşılaşan otel müşterileri gibiyiz. Derde deva olabilecek önerilerde bulunabilmek için başımıza gelenleri ve nedenlerini iyi bilmeliyiz. Aksi halde hayatın hortumu hepimizi içine alıp bilmediğimiz uzak diyarlara götürüverir.</p>
<p>Prof.Dr.Erol Göka</p>
<p>medyaanalitik.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aile-derken-neyi-kastediyorsunuz/">“Aile“ Derken Neyi Kastediyorsunuz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aile-derken-neyi-kastediyorsunuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanaat Bakkaliyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kanaat-bakkaliyesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kanaat-bakkaliyesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Mar 2018 09:02:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat Bakkaliyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20499</guid>

					<description><![CDATA[<p>Elbette tüketim olacak, toplumsal iş bölümü neticesi ortaya çıkan ürünlerden ihtiyacımız karşılayacağız. Elbette insan arzusu, beğenisi ve kazancı farklı olduğu sürece ürünlerde ve kalitede çeşitlilik olacak. Ama ne dersek diyelim yaşadığımız dünyadaki hırs ve tamahkârlığı, durmaksızın artan ürün çeşitliliğini ve her seferinde bunların vazgeçilemez ihtiyaçlarımız gibi sunulmasını açıklayamayız. Besbelli ki kapitalizmin oyununa geldik. Kapitalizmin hayatlarımızı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kanaat-bakkaliyesi/">Kanaat Bakkaliyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="non-card" data-card-id="ed1691f8-1ef0-4571-19c0-71ba6be19d72" data-card-type="Text"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/per-capita1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-20500" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/per-capita1-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/per-capita1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/per-capita1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/per-capita1.jpg 319w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p class="non-card" data-card-id="ed1691f8-1ef0-4571-19c0-71ba6be19d72" data-card-type="Text">Elbette tüketim olacak, toplumsal iş bölümü neticesi ortaya çıkan ürünlerden ihtiyacımız karşılayacağız. Elbette insan arzusu, beğenisi ve kazancı farklı olduğu sürece ürünlerde ve kalitede çeşitlilik olacak. Ama ne dersek diyelim yaşadığımız dünyadaki hırs ve tamahkârlığı, durmaksızın artan ürün çeşitliliğini ve her seferinde bunların vazgeçilemez ihtiyaçlarımız gibi sunulmasını açıklayamayız. Besbelli ki kapitalizmin oyununa geldik. Kapitalizmin hayatlarımızı belirlediği bir dünyada çırpınıyoruz ama belli etmemek için de türlü çeşit yollar deniyoruz. İdeolojik ve siyasi fanatizmden bir şal alıyoruz mesela üstümüze…</p>
<p class="non-card" data-card-id="ed1691f8-1ef0-4571-19c0-71ba6be19d72" data-card-type="Text">Kapitalist şirketler başkalarının tüketimde bulunmasına yardımcı olan hayır kurumları gibi sunuluyor ama arabanızı çalan hırsızın sizi yürümek zorunda bırakarak spor yapmanızı sağladığını düşünmek gibi bir şey bu (Terry Eagleton)&#8230; “Evladiyelik” mal yok artık, kapitalizmin yeni üretim stratejisi, epey bir zamandır beri “kullan-at”a dönüşmüş durumda&#8230; Nereye elimizi atsak mutlaka altından uluslararası bir firma, bir marka çıkıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Kapitalizm geliştikçe, meta mübadelesinin yaygınlaşacağını ve insan ilişkilerinin şeyleşeceğini, insanın emeğine yabancılaşacağını söyleyen Karl Marx’ın öngörüsü tuttu. Ama sistemin ihtiyaçlarımızı, tüketimin hayatlarımızı belirleyeceği bir dünyayı tahmin edemedi Marx. Tabii ki takipçilerinin burjuvazinin peşine takılıp devletlere karşı mücadeleye atılacağını da bilemedi. Nereden bilsin o üstadı Hegel’e karşı, devletlerin egemen sınıfların baskı aygıtı olduğunu savunuyordu.</p>
<p class="non-card" data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Basit bir seyirlik tekniğiymiş gibi karşımıza çıkan moda, meğer hayatlarımızı planlama girişimiymiş, bilemedik. Reklam, ürünümüzün tanıtımı için gerekli olan bir faaliyet sanıyorduk meğer o tüketim dünyasına giriş biletiymiş, anlayamadık. Pazarlama, en iyi ürüne ulaşmamızı sağlayan bir bilimsel girişim diye sunuldu, aldandık. Bir aldanışımız da haber alma hürriyeti üzerine kendini yapılandıran medya alanında oldu. Medya haberleri istediği gibi sunması bir yana, tüketim toplumunun vazgeçilmez bir özelliği olan “gösteri”nin meydanı oldu. Moda, reklam, pazarlama ve medya sayesinde amaçlanan sadece “tüketim, daha çok tüketim” ve arkasındaki kar hırsı ve tamahkârlıktı. Böyle olunca istediğimiz kadar kurullar, denetleme mekanizmaları kuralım, hepsi göz boyamadan ibaret kaldı. “En çok satış” hedef olunca, etik ihlaller bırakın önüne geçmeyi kaçınılmaz hale geldi.</p>
<p class="non-card" data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Tüketim toplumunda aşk, hakikat, emek, fedakârlık ve mahcubiyet değil arzu ve tatmin öne çıkıyor. Tüketim, maddiyat anlamını aşıyor. Çocuk, hatta maneviyat bile duygusal bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Karşınızda sayısız tüketim nesnesi, arzunun tatmini amaçlarken aslında çanına ot tıkıyor…</p>
<p class="non-card" data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Sadece bilinçli karar verdiğimiz ihtiyaçlarımız değil bilinçdışındaki arzu akışımız da metalaşıyor. Neyi arzulamamız gerektiğini dahi “onlar” belirliyor. Moda, reklam, pazarlama ve medya sayesinde metalar, bizatihi benlik projeleri sunuyorlar. Hayat tarzı, 1960’lardan itibaren stil sahipliğine dönüştü. Başta kadınlar, çocuklar ve gençler, hepimiz, sadece neyi nasıl giyeceğimizi değil hayatlarımızı nasıl yaşayacağımızı tüketim toplumunu yöneten akıllardan öğreniyoruz. Evler, sayıları giderek azalan çocukların krallığına dönüşmeye başladı. Her yerden “çocuklarınız şunu istiyor, çocuklarınız için en iyisi şu!” sesleri yükseliyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Günümüz toplumu artık fabrikalardan, akıl hastanelerinden, hapishaneler, hastanelerden oluşan bir disiplin toplumu değil bunların yerini fitnes salonları, avm’ler, gökdelenler, bankalar, havaalanları, gen laboratuarları aldı. İtaatkâr öznenin yerine performans öznesi geçti. Bencil, hiperaktif, telaşlı, sadece Tanrı&#8217;ya ve öte dünyaya değil kendine de inancını yitirmiş, sağlığı ve bedenini ilah düzeyine getirmiş insanlar… Tüm bunların sonucunda performans ve yorgunluk toplumunun ortaya çıkması… (Byung Chul Han)</p>
<p class="non-card" data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Tüketim çılgınlığı, maneviyatımız etkiliyor en çok. Hırpaladığı, yıktığı erdemler kanaatkârlık, mütevazılık (sadelik), cömertlik ve en nihayetinde adalet&#8230; Evet, cömertlik yazdım, yanlış okumadınız. Zira cömertlik, israf olmadığı gibi karşıtı cimrilik değil bencillik. Sadelik ise günümüz dünyasının kral kişilik kalıpları narsisizmin ve kibrin karşıtı. Haset, hırs, açgözlülük, tamahkârlık erdemlerin yerine iç-dünyamızı doldurunca, her şeye hakkı olduğuna inanan insanlar sahne alıyor. Aç gözlü, minnet duymayı bilmez, hep aç ve alacaklı, “dünyanın arzuları deniz suyu içmek gibidir içtikçe daha çok susarsınız” sözünün manasını bilmeyen insanlar… Onlara çocukluğumdaki “Kanaat Bakkaliyesi”ni anlatsam, neredeyse bin yılda çerçiden bakkaliyeye gelinmiş iken, son 50 yılda oradan süpermarkete ve avm’lere, dünya pazarına ulaşıldığından bahsetsem, işe yarar mı?</p>
<p data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">Erol Göka</p>
<p data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">15.03.2018</p>
<p data-card-id="c997be43-8fb4-4048-5010-6cee7b39154a" data-card-type="Text">yenişafak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kanaat-bakkaliyesi/">Kanaat Bakkaliyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kanaat-bakkaliyesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jan 2018 12:01:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume ve Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19878</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adaletin kökeninde kamu yararının olduğunu ileri süren David Hume (1711-1776), bu görüşünü ispatlamak için ilginç bir yöntem seçer. Ona göre aşağıdaki beş halden birinin sağlanması durumunda, adalete lüzum kalmayacak, pekâlâ adalet olmadan da yaşanabilecektir. Beş halden birincisi, “mutlak bolluk” durumudur. Herkesin dilediğini dilediğince alabileceği bir toplum olmuş olsaydı, adalete de lüzum kalmazdı. Mülkiyet ihlali, hırsızlık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/">Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/images-18-3/" rel="attachment wp-att-19879"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19879" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-18.jpeg" alt="" width="220" height="262" /></a></p>
<p>Adaletin kökeninde kamu yararının olduğunu ileri süren David Hume (1711-1776), bu görüşünü ispatlamak için ilginç bir yöntem seçer. Ona göre aşağıdaki beş halden birinin sağlanması durumunda, adalete lüzum kalmayacak, pekâlâ adalet olmadan da yaşanabilecektir.</p>
<p>Beş halden birincisi, “mutlak bolluk” durumudur. Herkesin dilediğini dilediğince alabileceği bir toplum olmuş olsaydı, adalete de lüzum kalmazdı. Mülkiyet ihlali, hırsızlık ve kıskançlık olmayan böyle bir toplumda, zaten adalet kimsenin aklına bile gelmezdi diye düşünür Hume.</p>
<p>Hume’un ikinci adaletsizlik faraziyesi, sevginin evrensel bir düzeye ulaştığı, kinin ve garezin ortadan kalktığı toplumdur. Sevgi, her yeri kaplamışsa, herkes yekdiğerine dostça ve cömertçe yaklaşır, birbirine bağlı bir aile gibi yaşarsa, bırakın adaleti, herhangi bir yasaya dahi gerek olmayacaktır.</p>
<p>Hume’a göre adaletin olup olmamasının bir önem arz etmeyeceği toplum faraziyelerinden üçüncüsü, tüm bireyleri birbirleriyle ilişkisiz bırakacak düzeyde köklü bir yalnızlık halidir. Adalet, mutlaka ötekine, başkalarına, topluluk duygusuna ihtiyaç duyar. Yapayalnız bireylerden kurulu bir sözüm ona toplumda adalete de gerek kalmayacaktır.</p>
<p>Hume’un adalet olmadan da olur dediği dördüncü toplum faraziyesi, çok aşırı ve genelleşmiş bir sefalet ve şiddet halidir. Böyle bir “aciliyet karşısında, adaletin katı yasaları askıya alınır ve kendini korumanın ve ihtiyacın daha buyurgan gerekçeleri bunların yerine geçer” der üstat.</p>
<p>Adaletsizliğin mazur görüldüğü beşinci hali müsaadenizle en sona bırakıp ilk dört teşhisiyle ilgili bir değerlendirme yapmak istiyorum. Hume’un adaletin kamusal yarar ile bağlantılı olduğu tezini ispat için ileri sürdüğü bu faraziyeler, ayrı ayrı ele alınıp incelenebilir, adaletin ne olduğunun anlaşılmasında çok işe yarayabilirler. Ama şimdi bunlardan ziyade Hume’un tasavvur dünyası, benim nazarı dikkatimi celbediyor. Zira bu tasavvur tarzında, Batı’nın sömürgeci bilinçdışının tezahürlerini görüyorum.</p>
<p>Mutlak refah ve evrensel sevgiyi ele alalım… Her ne kadar Hume, bu iki durumun gerçekleşmesini imkânsız görse de tasavvur etmiş ve dile getirmiş. Zaten daha sonra başkaları, imkânsız olmayabileceğini düşünerek aynı tablolara, bu kez ideal olarak kafa yormuşlar. Mesela Karl Marx, dünya cenneti hayalinin pekâlâ gerçek olabileceğini öne sürmüş, “komünist toplum” diye ad bile koymuş. “Evrensel sevgi”nin ise taliplisi daha çok… Birçok Batılı düşünürde Mesiyanik teolojiye dayalı bu hayalden derin izler var. Mesela hemen aklıma, Marx’ı maneviyatla evlendirmeye kalkan bizim Erich Fromm geliyor. Sömürgeci bilinçdışı taleplerinin dünyayı götürdüğü felaketi ancak toplumsal bolluk ve evrensel sevgi masallarıyla örtmeye çalışmış olmalılar diye düşünmeden edemiyorum.</p>
<p>Hume’un, bugün baş belaları haline gelen yabancılaşma ve güçlü yalnızlık hissini dillendirmiş olması da çok enteresan. Kapitalizmle birlikte insanın emeğinden ve kendinden yabancılaşması, toplumsal bağların çözülmesiyle giderek daha çok atomize olup yalnızlaşması, daha 1750’li yıllarda Hume’un şahsında batılı bilinçten içeri sızmaya başlamış olmalı.</p>
<p>Aşırı ve genelleşmiş bir sefalet ve şiddet (savaş) halinde adaletin ortadan kalkacağı fikri ise asla doğru değil. İnsanın içindeki adalet duygusunun en zor şartlarda bile devam edeceğini tarih bize gösteriyor. Ama burada bizi ilgilendiren, aşırı sefalet ve savaş durumunda adaletin iptal olacağını fikrinin Hume tarafından böylesine pervasızca savunulabilmesi.</p>
<p>Gelelim beşinci faraziyeye…“İnsanlar arasında yaşayan zeka sahibi ama hem zihinsel hem fiziksel olarak hiçbir direniş gösteremeyecek kadar aşağı bir güçle donanmış ve en aşikar provokasyon karşısında bile bize hınçlarının etkisini hissettiremeyecek bir yaratık türü var olsaydı, bu yaratıklara yumuşaklıkla davranmaya insanlık yasaları gereği mecbur olurduk diye düşünüyorum ama açıkçası, onlara karşı hiçbir adalet görevine mecbur olmazdık ve onlar da böyle keyfi efendilere karşı koyacak ne haklara ne de niteliklere sahip olabilirlerdi…” Böyle söyleyen Hume, adalete ihtiyaç olmadan sadece yardım ve merhametle idare edilebilecek “yaratıkların durumuna” somut iki örnek verir. “Uygar Avrupalıların barbar yerliler üzerinde büyük üstünlüğü” ve “birçok toplumda kadınların, özellikle çirkin ve beceriksiz olanlarının zayıflığı”&#8230; Onlara yumuşaklık ve merhamet yeter adalet gerekmez. Hume’un bu sözleri, “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı “Andre Comte-Sponville’yi çileden çıkartır. “Büyük bir deha olan, bu kadar ilgi çekici birinin önüne geleni yazdığını görmek acı verir ve tüylerimizi diken diken eder” der. Teşekkür ederiz kendisine ama yetmez, bunlarla hesaplaşmak, sömürgeci Batı’nın bilinçdışını her fırsatta sergilemek gerekir.</p>
<p>Erol Göka</p>
<p>18.01.2018 / Yenişafak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/">Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Ölüyoruz demek ki…”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oluyoruz-demek-ki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oluyoruz-demek-ki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2015 22:16:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[“Ölüyoruz demek ki…”]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm ve Ölüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8630</guid>

					<description><![CDATA[<p>Filozof olmaya lüzum yok, ölüm hakkında söz söylemek için. Ölümün, bir gün biz işimizi bitirmeden geleceğini, görevimizi henüz tamamlamamışken acımasızca bizi yarıda keseceğini adımız gibi biliyoruz. “Zaman”, ne dışımızda akıp giden bir şeydir ne de içimizde, an be an ilerleyen bir şey. Ne o, ne ötekidir; hem onu hem ötekini içerir. Ölüme, bu açıdan bakıldığında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oluyoruz-demek-ki/">“Ölüyoruz demek ki…”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/olum.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8631" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/olum.jpg" alt="olum" width="608" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/olum.jpg 608w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/olum-600x376.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/olum-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 608px) 100vw, 608px" /></a></p>
<p>Filozof olmaya lüzum yok, ölüm hakkında söz söylemek için. Ölümün, bir gün biz işimizi bitirmeden geleceğini, görevimizi henüz tamamlamamışken acımasızca bizi yarıda keseceğini adımız gibi biliyoruz. “Zaman”, ne dışımızda akıp giden bir şeydir ne de içimizde, an be an ilerleyen bir şey. Ne o, ne ötekidir; hem onu hem ötekini içerir. Ölüme, bu açıdan bakıldığında bir gün başımıza gelecek bir “olgu” değil, geride kalan hayatımız; geçip giden zaman diyebiliriz.</p>
<p>Aslında her an ölüme doğru yürüdüğümüzü, Montaigne&#8217;nin “Yaşamınızın sürekli işi ölümü inşa etmek. Yaşamdayken ölümdesiniz, yaşıyorken ölmektesiniz” sözünü bilim de doğruluyor. Hücresel düzeyde her daim ölüp duruyoruz. Ölümün bu her an olmakta olan halini Türkçe&#8217;nin yapısı çok güzel ifade ediyor. “Ölüm” ile “olum” arasında üç noktalık incecik bir fark var yalnızca. Her “olan” aynı zamanda, zamanın içinde kaybolup gidendir; “ölen”dir. İşte bu yüzden “Olmuşla ölmüşe çare yoktur” denilir.</p>
<p>Günümüz insanı, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin ömrünün uzamasına, yaşam kalitesine yaptığı katkılar nedeniyle, geleneksel dünyanın insanına göre çok daha şanslı ama “ölüm bilinci” açısından büyük bir gerileme yaşıyor. Diğer alanlarda devasa bir bilgi birikimine ulaşmışken ölüm bilinci konusunda tam bir körleşme söz konusu. Ölümden mümkün olduğunca kaçmak ve uzaklaşmak gerektiğine inanılıyor. Batı&#8217;nın sergilediği manzaraya “narsisizm kültürü” “ölümü inkâr eden toplum” gibi adlar veriyor düşünürleri.<br />
Biz modernler ölümü, potansiyel olarak ölümcül ve tedavi edilebilir hastalıklar dağarcığına indirgenmiş bulunuyoruz. “Ecelle ölüm”, artık sadece edebiyatta mümkün&#8230; Ölen kimse ya sigara içtiği için, ya spor yapmadığı için, ya hastalıklara karşı gerekli önlemleri almadığı için, ya da karşıdan karşıya geçerken sağına soluna bakmadığı için ölüyor. Sağlık alanındaki tüm gelişmeler, hastalıklara karşı alınan önlemler, spor yapmak, beslenme rejimleri, hijyen saplantısı, bunların hepsi modernitenin başa çıkamadığı ölümlülüğün yapısını sökerek onu baş edilebilir parçalara ayırma stratejisinin öğeleri. Bu stratejiye uygun olarak modernite ölümü tecrit etmiş, mezarlıkları ve cenaze törenlerini günlük yaşamın uzağına taşımış, ölümü ortadan kaldırılması gereken bireysel bir suça dönüştürmüş. Bazı eski kültürlerde de var olan mumyalama gibi insan bedenini konserveleyerek saklama fikri, zamanımızda yeniden nüksetmesi bu yüzden. Bazı zengin Batılılar, tıbbın ölümcül hastalıklarına veya doğrudan doğruya ölüme çare bulacağından o kadar eminler ki, o zamana kadar bedenlerini dondurarak hayatlarını askıya alıyorlar.</p>
<p>“Post-modern” denilen son 30-40 yıllık zaman diliminde ise yaşam, sürekli bir tiyatro sahnesine dönüşürken ölüm de haber bültenlerinde bir sonraki habere kadar akılda kalacak bir haber haline getirildi. Bu yolla ölüm endişemizi yenmeye, fotoğraf ve filmlerle ölümsüzleşmeye gayret ediyoruz. Türlü çeşit hayat stratejisi önerilerinden kendimize uygun pasajlar alarak, ölümlülük bilgimizin üzerine sıkacak ve onun kötü kokusunu bastıracak bir parfüm eldesine çabalıyoruz.</p>
<p>Günümüz kültürü, ölüme karşı böylesine inkarcı ya da savaş açmış bir durumdayken “iyi hayat” konusunda kafa yoran birçok düşünür ve terapist, şu fikirde birleşiyor: Fiziksel ölüm, organizmanın yok oluşu demek, buna karşı belli ölçülerde mücadele etmek anlaşılabilir ama ölüme savaş açmak saçma. Ölüm endişesini ortadan kaldırabilecek panzehir, o yokmuş gibi davranmak değil bilakis ölüm üzerine düşünmektir. Ölümü ve ölümlülüğü açık yüreklilikle ele almanın, işlerin gerçek durumunu daha iyi değerlendirebilme, yaşamı daha katlanabilir kılma gibi bir ödülü var. Bu anlamda ölümü hiçlik, yok oluş gibi değil de “sıfır” sayısı gibi düşünmek en doğrusu. Sıfırı nasıl bir sayının sağına veya soluna yerleştirdiğinizde, onu on defa büyütüyor veya küçültüyorsa, ölüm de, asıl anlamını yaşamın yanında bulur; onu yüceltir veya onun anlamını azaltır, zayıflatır. Faniliğimizi, ölümlülüğümüzü bilmek yaşamımızın değerini azaltmak yerine arttırır.</p>
<p>Ömrümüzün bize Yaratıcımız tarafından sunulmuş bir armağan olduğunu anladığımızda bırakın varoluşun ertelenemeyeceğini anlamayı, armağan olarak her anın özel bir değeri, paha biçilmez bir kıymeti olduğunu kavrarız. Nasıl ölüm, başka “ihtimallerin imkânının ortadan kalkması” ise yaşadığımız her an da, bir “ihtimal İmkânı”. İrademizin hükmü her ne kadar kelebeğin kanat çırpması kadar olsa da gideceğimiz yönü belirlemek elimizde.</p>
<p>Zamanın çocuğu olarak biz Müslümanlar da elbette hem modernin hem post-modernin içindeyiz ama İslam inanç dairesinde olmak bize bambaşka bir imkân daha sunuyor. Ölümün bir son olmadığını biliyoruz, ölüm bizim için varlığın başka bir aşamasına giriş&#8230; İnancımız bize ölüm endişesini daha kolay yenme imkânı vermesinin yanı sıra bu dünyada ne yapmamız gerektiği konusunda da yol gösteriyor. Ayrıca “İnsan öldüğü zaman üç şey hariç ondan bütün amelleri kesilir: Bunlar sadakayı cariye, hayırlı evlat ve faydalı ilimdir” diye buyuran Peygamberimiz (sav), öldükten sonra hayırla anılmak ve cennet bahçeleri umudumuzun sürmesi için ne yapmamız gerektiğini söylüyor.</p>
<p>Erol Göka, Yeni Şafak</p>
<p><strong>twitter.com/erolgoka</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oluyoruz-demek-ki/">“Ölüyoruz demek ki…”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oluyoruz-demek-ki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
