<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Enver Gülşen | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/enver-gulsen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 Mar 2024 06:44:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Enver Gülşen | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Berzah Olarak însan, Berzah Olarak Sinema</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/berzah-olarak-insan-berzah-olarak-sinema/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/berzah-olarak-insan-berzah-olarak-sinema/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Mar 2024 06:41:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Enver Gülşen]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26913</guid>

					<description><![CDATA[<p>ENVER GÜLŞEN “Biz gerçekten inşam en güzel kir biçimde ya­rattık. Sonra onu, aşağıların en aşağısına in­dirdik. &#160; İnsanın bütün macerası bir gerili ip2 üzerinde ayakta dur­maya çalışmaktan ibaret. İpin bir ucu, kendisini en güzel şekilde yaratan Rabb’ine bakarken, diğer ucu, onu her türlü kire toza bulayan “çamura” bağlı. Bu büyük macerada in­sana düşen, ip üzerindeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/berzah-olarak-insan-berzah-olarak-sinema/">Berzah Olarak însan, Berzah Olarak Sinema</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Edebiyat-sanat-–dunyasindan-kisa-duyurular-Kerim-Ozbekler-gazeteci-arastirmaci-sair-yazar-mkjhgf-Dunya-Tarihine-Yon-Veren-Kitaplar-leesbril-met-bokks-op-de-tafel-1-770x433-1.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25378 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Edebiyat-sanat-–dunyasindan-kisa-duyurular-Kerim-Ozbekler-gazeteci-arastirmaci-sair-yazar-mkjhgf-Dunya-Tarihine-Yon-Veren-Kitaplar-leesbril-met-bokks-op-de-tafel-1-770x433-1-300x169.jpeg" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Edebiyat-sanat-–dunyasindan-kisa-duyurular-Kerim-Ozbekler-gazeteci-arastirmaci-sair-yazar-mkjhgf-Dunya-Tarihine-Yon-Veren-Kitaplar-leesbril-met-bokks-op-de-tafel-1-770x433-1-300x169.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Edebiyat-sanat-–dunyasindan-kisa-duyurular-Kerim-Ozbekler-gazeteci-arastirmaci-sair-yazar-mkjhgf-Dunya-Tarihine-Yon-Veren-Kitaplar-leesbril-met-bokks-op-de-tafel-1-770x433-1-600x337.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Edebiyat-sanat-–dunyasindan-kisa-duyurular-Kerim-Ozbekler-gazeteci-arastirmaci-sair-yazar-mkjhgf-Dunya-Tarihine-Yon-Veren-Kitaplar-leesbril-met-bokks-op-de-tafel-1-770x433-1-768x432.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/Edebiyat-sanat-–dunyasindan-kisa-duyurular-Kerim-Ozbekler-gazeteci-arastirmaci-sair-yazar-mkjhgf-Dunya-Tarihine-Yon-Veren-Kitaplar-leesbril-met-bokks-op-de-tafel-1-770x433-1.jpeg 770w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p><strong>ENVER GÜLŞEN</strong></p>
<p><em>“Biz gerçekten inşam en güzel kir biçimde ya­rattık. Sonra onu, aşağıların en aşağısına in­dirdik.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın bütün macerası bir gerili ip<sup>2</sup> üzerinde ayakta dur­maya çalışmaktan ibaret. İpin bir ucu, kendisini en güzel şekilde yaratan Rabb’ine bakarken, diğer ucu, onu her türlü kire toza bulayan “çamura” bağlı. Bu büyük macerada in­sana düşen, ip üzerindeki konumunu, her defasında biraz daha “yukarı” taşımak için çaba sarf etmek.</p>
<p>İnsanın neliği meselesi, insanlık tarihi boyunca dü­şüncenin, sanatın ve onlara rengini vermesi gereken dinin temel konusu olmuştur. İnsan, âlemle ve Allah ile nasıl bir ilişki içindedir? İbn Arabi’nin <em>Füsûs’ul-Hikem</em> eserinin Âdem fassındaki giriş cümleleri, insanı “bulma” maceramızda önemli bir yol feneri olabilir:</p>
<p>“Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içe­ren ‘kuşatıcı bir varlıkta’ isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi. Varlık ile nitelenmiş olması nedeniyle ‘kendisini görmek istedi’ de denilebilir; çünkü bir şeyin kendisini kendisi vasıtasıyla gör­mesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez. Aynada kişi kendisini, bakılan cismin yansıttığı biçimde görür. O yer olmadan ve kişi ona bakmadan önce, böyle bir biçim ortaya çıkamazdı. Bunun için Hak [isimleriniya da kendisini görmek üzere] bütün alemi ruhsuz bir beden gibi yarattı. Âlem, tıpkı cilasız bir ayna gibi oldu.</p>
<p>İlahi hüküm şunu gerektirir: Hak bir yeri düzenlediğinde o yer, Hakk’tan gelen bir ruh kabul eder. Bu kabul, o şeye <strong><em>ruh üflemek</em></strong> :9ı] diye ifade edilir. [Gerçekte] kabul, düzenlen­miş o surette, sürekli ve daimî tecelli akışını alma yeteneğinin ortaya çıkmasıdır. Bu akış sürekli ve kesintisizdir. O halde ge­ride yalnızca [tecelliyi] kabul eden vardır ve o da Hakk’ın en mukaddes akışından meydana gelmiştir. Öyleyse [var olması emredilmiş] şey, başlangıcı ve bitişi itibariyle, bütünüyle O’n- dan meydana gelmiştir. Emrin bütünü O’ndan başladığı gibi [yine] O’na döner [3:109, 2:210].”’</p>
<p>Demek ki insan, alelade bir varlık değil. Allah’ın isimlerini ve âlemi(n özetini) kendinde cem eden ve âlem aynasının cilâsı olma “yeteneğine” sahip olan bir varlık. Allah’ın, f Sâd sûresi 75. âyette, meleklere “İki elimle yarattığıma sec­de etmekten seni alıkoyan nedir?” hitabına mazhar olan &#8211; insan, bu özellikleriyle “halife” sıfatını hak eder. Melekler ya da başka bir varlık değil, insan&#8230;</p>
<p>İnsanın dünya macerası, çamurdan Rabb’ine gerilmiş o ip üzerinde yol almaktan ve kimi zaman yalpalamaktan ibaretken, insanın ürettiği “kültür” için de aynı şey geçerli olacaktı elbette. Kültür ve sanat biçimleri, insanı bu gerili ip üzerinde, o sanatı inşa eden anlayışın durduğu yere göre tanımlayıp tasvir ettiler doğal olarak.</p>
<p>Film sanatı, “maddî uygarlığın” bütün arazlarının en aşın uçlarıyla görüldüğü bir zamanda doğması sebebiyle, bu maddî uygarlığın hem temsilcisi hem de en ciddi muha­lifi oldu. İpin neresinden inşa edildiğine bağlı olarak, film yapma biçimleri de ona göre biçim kazandı. Film sanatının, en önemli potansiyelleriyle insanın “tarif veya tahrifinin” aracına dönüşmesi, biraz da bu sanatın “berzaha bakan” yönü ile insanın berzahlığımn birbirine denk gelmesi se­bebiyledir. Mülk ile melekût âlemi arasındaki berzah -gibi olan- insanın, yine benzer bir tür berzahlığı (maddî olanın manevî olana ve manevî olanın maddî olana dönüştüğü iki yönlü bir arabirim) taşıyan film sanatı aracılığıyla ifşa, inşa veya ilgası söz konusu olacaktı böylece.</p>
<p>Film tarihi, insanın, gerili olduğu ip üzerinde, genelde çamura bakan tarafi ile ilgilendi. Onun maddî yönleriyle ve o yönlerin tasvir ve temsiliyle ilgilendi ancak gerili ipin “manevî” tarafına yürümeyi şiarı etmiş ve bunu film sana­tının kendine has imkânlarıyla becermiş yönetmen sayısı da hiç az değildir.</p>
<p>Sanatın, Rabbi ile “çamur” arasında gerilmiş bir ip ola­rak insanlığın “çamur” tarafına bakmaya ve orada yeni bir sanat biçimi inşa faaliyeti başlattığı dönem olarak tanım­lanabilecek Rönesans, çok önemli sanatçılar çıkaracaktı elbette. Ancak, Tarkovsky ile birlikte Andrei Rublev’in se­naryosunu yazmış olan, Holywood’da da bir dönem film çekecek olan ama yine “anayurduna” dönüşte (zihnen ve kalben) karar kılan Andrei Konchalovsky’nin <em>Sin/Günah </em>(2019) filmindeki büyük ressam Michelangelo tasviri, in­sana, sanata ve film sanatına dair her şeyi bünyesine sığ­dıracaktı. Michelangelo’nun günlüklerinde de geçen bir “yakarışın” bir başka versiyonu, <em>Günah</em> filminde hem Mic­helangelo’nun, hem yönetmenin, hem özelde modem sa­natçıların hem de genelde insanın yakarışına dönüşecekti:</p>
<p>“Tanrı’ya yaklaştığımı sanıyordum, tıpkı senin gibi; ama as­lında giderek uzaklaşıyormuşum! Tanrı’yı bulmak isterken bula bula “insan”ı buldum. Biliyorum yarattığım eserler çok güzel; herkes onlara hayran oluyor. Ama onların önünde dua eden yok; aksine günahkâr hisler uyandınyorlar. Anladım ki onların önünde dua etmek mümkün değil. Tanrı’ya giden yolu açmıyor bunlar. Kayboldum, çıkış yolunu göster bana!”</p>
<p>Michelangelo’nun bu yakarışı, Rönesans’ın erken döneminde, henüz Descartes’in kartezyen baltası gelmeden ve son cellat Kant teşrif etmeden önce hâlâ bir anlam ifade f ediyordu doğrusu. Zira en azından “gerili ipin” nereden ne­reye olduğunu fark edebiliyorlardı Michelangelo, Leonar- do ya da Rafaello gibi sanatçılar. İncil pasajlarım kiliselere &#8216; boyuyorlardı ama bu yeni formun nasıl büyük bir kıyımı hazırladığının içten içe farkında varıyorlardı. Zira sonraki zamanlarda, Aliya îzzetbegoviç’in <em>Doğu Batı Arasında İslam </em>kitabında yapacağı gibi, çoğu insan büyük bir övgüyle bah­sedecekti Michelangelo’nun Şistine Şapeli’ndeki tasvirle­rinden. Michelangelo’nun bizatihi kendisi ve bugünün bir avuç düşünür ve sanatçısı o tasvir biçiminin neye yol açtığı­nı anlayabilecekti ama îzzetbegoviç dâhil büyük çoğunluk, “güzellik” ile “hakikatin” Kantçı bir balta ile nasıl hunharca ortadan ikiye ayrıldığını fark bile edemeyeceklerdi. Niyet iyiydi ama akıbet hiç de hayr olmayacaktı! Velâkin, insan, “gerili ip” üzerinde çok geçmeden yolunu kaybedecek ve sonrasında da öyle bir ipin varlığını dahi unutacaktı!</p>
<p>İnsan(lığ)ın, aşağıların en aşağısından, Cebrail’in “Buradan öteye geçemem!” dediği Sidretü’l-münteha’nın ötesine geçebilecek büyük bir imkânlar ambarı olduğu­nu söylemek mümkün. Ekrem Demirli, <em>Fusûs</em> tercüme ve şerhinde, Davud el-Kayserî’nin, “insan” kelimesinin iki kökten türetilmiş olabileceğini ifade ettiğini söyler.<sup>4</sup> “Ün- siyet” ve “nisyan” kelimeleri üzerine düşünmek insanın ne olduğunu anlamamıza yardımcı olma ihtimali sebebiyle önemli. Demirli, “ünsiyet”in “insanın genelliğine ve bütün varlıkların onunla ilişkiye geçmesi zorunluluğuna” işaret ettiğini söylerken, “nisyan”ın da “Hakk’m her an yeni bir işte oluşunun” hükmüne konu olması sebebiyle olduğunu ifade eder. Her iki yorum da insanın “kuşatıcıhğına” delil­dir. Kâinattaki her şeyin kendisine benzeyip yakınlaştığı varlıktır insan ve kendisinin de “Allah’ın ahlâkıyla ablak­lanmak” zorunda olduğu&#8230;</p>
<p>Davud el-Kayserî’nin insan üzerine bu yorumları, es­manın tüm imkânlarını taşıyan ve eşyanın kendisine ben­zemek isteyip yakınlaştığı varlık olarak insanın ufkunu tanımlar. İnsan, esfel-i sâfilin’den ahsen-i takvîm’e gerili bir iptir ve varlığın bütün imkânlarını haizdir. Hayvandan daha aşağı da olabilir, meleklerden üstün de&#8230;</p>
<p>Modernlik, insanın kendi hakikatini, yani âlemin ve Hakk’m insanla ontolojik ilişkisini unutturup, ikisini de “hümanizm” adı verilen bir sapma için insanın anlam dün­yasından atacaktı. Tabiat, üzerine hükümranlık kurulacak bir nesne, bir sömürgeler zincirinin ilk halkası olacak; Tanrı ise, marifet, ahlâk ve aşk Öznesi olmaklıktan çıkarılıp salt kişisel bir iman “nesnesine” dönüşecekti! Bu arızalar, elbette yeni ve çok daha büyük sıkıntılara yol açacaktı. Modernlik, ekonomi yanıyla Kapitalizm ve Sosyalizm adı verilen düş­man ikiz kardeşleri, siyaset yanıyla insana özgürlük vereceği zannıyla Liberalizmi ve onun zorunlu bir sonucu olan Fa­şizmleri ve iman yönüyle de ahlâktan, bilgiden, aşktan azade Deizmleri, “rasyonalist” ilahiyatları ve Tanrısız mistisizmleri üretecekti, insan, imkânlarının “en aşağıdakilerini” sonsuz bir şehvetle yürürlüğe sokmakla kalmamış, aynı zamanda “gerili ip” üzerinde Sidretü’l-münteha’mn ötesine geçebile­cek biricik varlık olduğu şuurunu da kaybetmişti. Nisyanm bir yanı da burada gizliydi. Zira ünsiyetini unutmuştu.</p>
<p>Charlie Chaplin’in, modernliğin ekonomik/maddî bo­yutlarına hüzünlü bir ağıt olarak okunabilecek (kimileri bu filme komedi dese de bu film olsa olsa “yeni-insanlığın” ila­hi komedyası olarak anlaşılabilirdi) <em>Modem Tımes/Modem Za­manlar</em> (1936) filmi, manevî bir varlık olan insanın, maddî boyutlarına sıkıştırılıp tüketilmesinin bir tasviri gibidir. En yüksek “verimi” almak için, makine ile insanın tek ve aynı büyük çarkın küçük dişlisi olduğu yeni bir dünyadır artık karşı karşıya kalınan. Kapitalizm de onun düşman karde­şi Sosyalizm de insanın imkânlarını çoğaltıp, onu daha iyi bir hayata hazırlamanın yollarını aradıklarını iddia ederler. Ancak her iki ideoloji de insanın imkânlarının maneviya­tında, ünsiyetinde ve hakikatinde gizli olduğunu unuttuğu için, maddî imkânlar, olası imkânların tümüne genişletilir, önce genişletilen alan bir fırsat olarak sunulur, sonra o fırsat ya büyük kapitalistlerin ya da tüzel kişilik olarak zorba bir devletin iktidarlarına evrilerek, tekil ferdin aleyhine iş­lev görmeye başlar. Fert bir çıkar makinesi olarak, kendisi­ni Rabb’ine layık ve halife kılacak özelliklerini yavaş yavaş üstünden atar. Ya uyum sağlanacaktır bu yeni hayata ya da altında ezilmeye razı olunacaktır)</p>
<p><strong><em>Modern Zamanlar’ın</em></strong> Şarlosu, makineleşmeyi, verim adı altında aynîleşmeyi, ruhunu yitirip maddî bir yaratık hâli­ne dönüşmeyi, en derinlerinde bir yerlerde reddeden “fıtrî insan”ı temsil eder bir anlamda. “Fıtrî insan” neyi neden yaptığını ya dayapmadığını çoğu zaman bilmese de Allah ’ın kendisine verdiği “halife imkânlarının” sezgisine, aşkına ve özlemine sahiptir. Şarlo’nun, bir türlü uyum sağlayamadığı “makine-insan” dünyası ile bulmaya çalışacağı hayat arayı­şındaki ikilem, artık modem insanın en derin çatışmasına dönüşecektir. Bir hafta boş boş tatil yapsın diye bir yıl ro­bot gibi çalışanlar da “yaşamak için çalışan değil, çalışmak için yaşayan” yeni-dünya yaratıkları da artık bizlere örnek olarak sunulan makbul tipolojiler olacaktır. Şarlo’nun ağ­lanacak trajedisinin komedi olarak anlaşıldığı bir dünyadır artık burası! Yitirilmiş olanın yitirildiği bilgisi de yitirildiği için, neyi aradığını bilmeyen ama en derinlerinde hep ciddi bîr hakikat susuzluğu çeken insan, buyeni-dünyada sahip­sizdir artık* Şarlo’yu hem bir komedi karakteri hem de ci<u>ddi </u>bir hüznün öznesi/nesnesi kılan budur işte»</p>
<p>Jacques Tati’nin <em>Playtime/Oyun Zamanı</em> (1967) filminde de Chaplin’in filmine benzer bir insan yıkımı görünür; an­cak aradan yıllar geçmiş, insanın kıyımının ve değerlerinin çarpılmasının trajedisi daha bir sofistike hâle gelmiştir. Her biri birer mahrem bölgeye dönüşmüş ofisler, mahremi gi­derek yok olmuş ve saydamlaşmış evler, eşyanın anlam ve fiilinin değiştiği hayat ortamları, maddî “uygarlığın” kök saldığını ve artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğimizi gösterir. Hakikat yolculuğunda ne tür imkânlarla dona­tıldığını unutan insanın, zorunlu olarak tutuklu kalacağı maddî dünyanın bataklığını bir “maya” olarak “çekicileştir­me” eyleminin adı olmuştur post/ultra-modemlik.</p>
<p>İnsanı insan yapan şey onun “gerili ip” üzerinde Rabbi- ne/Hakikatine doğru yolculuğuydu kadim zamanlarda. Ama artık devir değişmiştir ve maddî bir yaratığa dönüşmesini ta­mamlamış “insan” için yolculuk “aşağıya” evrilmiştir. Psika­nalizin bu kadar revaçta olması da türlü psikolojilerin aşağı düşmekte olan insanın sıkıntılarım yine aşağılardan seslene­rek çözme çaresizliği de bu evrenin en trajik görünümlerin- d endir artık. Orfeus’un Eurodike’yi Ölüler Diyan’ndan alıp geri götürme çabasının akametle sonuçlanmasına benzer bir yolculuk, belki de ultra/modem zamanlarda hakikat susuz­luğu çeken her ferdin yazgısı olacaktır.</p>
<p>Nuri Bilge Ceylan’ın başyapıtı <em>Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da. </em>(2011) biraz da bu yolcuğun tasviridir. “Gerili Ip” üzerinde herkesin kendi kişisel yolculuğu vardır. Yolculuğun amacı “yakan” çıkmak, Eurodike’yi, aşkı, hakikati geri getirmek­tir; ama modem zamanlarda öyle bir yazgıya boğulmuştur ki insanoğlu, kaderine kalan hep ebedi olarak “aşağıların en aşağısında” çakılı kalmak olur. Çünkü yolculuk sabrını, ken­dini halife kılan fıtrî özelliklerini unutmuştur. Nisyan, başka türden bir unutmayla mühürlenmiş, sabredemeyip “geriye baktığı” her an Sisifos’un ebedi düşüşünü yaşamıştır.</p>
<p><em>Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da,</em> bir berzah olarak “insanın”, bir berzah olarak film sanatı ile örtüşmesi sebebiyle bu kadar güçlü hissettirir etkisini. Arkadaşını diri diri gömecek ka­dar büyük bir gaddarlıkla öldürebilen Kenan’a, ne oldu­ğunu, nereden gelip nereye gideceğini hatırlatan ve o cani adamı gözyaşlarına boğan şey, bir masumiyet, insana me- lekût âlemini hatırlatan bir güzellik olacaktır. Belki de Türk sinema tarihindeki en sessiz ama en derin sahnelerden bi­risinde, “en aşağıdaki” insanın, ne olursa, neyi yaşar ve de ne yaparsa yapsın, daima “yukarılara”, onu halife yapan imkânlara özlem duyduğunu gösterir Nuri Bilge Ceylan. Film, neredeyse tümüyle insanın “kötücül” tarafıyla, bir türlü geri dönülemeyip ezelî olarak Cehennem’e mahkûm olan yazgısıyla ilgilense de; filmin içindeki bir pasaj, derin bir hatırlatma, acı ama bir yandan da umut veren bir sızıya dönüşür. Orfeus yolcuğunda kirlenmeyen kimse kalmamış da olsa, insan olmanın fıtratında var olan umudu, üstelik de en umutsuz görünen yerde ifşa/inşa eder Ceylan. Filmin berzahlığı, insan ile aynı “ip üzerinde”yürümeye yeltenme­siyle ve aynı “zamanı” teneffüs etme çabasıyla ilgilidir biraz da. Büyük kısmı bir gecede geçen film, hakikaten de herke­sin kendi cehennemine yolculuğudur. O cehennemde neler gizlidir ve o gizli olanlardan kendi hakikatlerine dair ne tür emareler çıkaracaklardır?</p>
<p>Terrence Malick’in son ve en büyük eseri <em>A Hidden Life/ Gizli bir Yaşam</em> (2019) filminin sonunda George Eliot’tan alıntı bir söz vardır:</p>
<p>Dünyanın artan iyiliği kısmen tarihsel olmayan eylemlere bağlıdır: işlerin benim veya senin için kötü olabilecekken ol­mayışı, yarı yanya bağlılıkla gizli bir hayat yaşayan ve ziyaret edilmeyen mezarlarda dinlenenlerden dolayıdır.”</p>
<p>Malick, <em>Bir Gizli Yaşam</em> filminde, insanın, halifelik özel­liğini büyük bir susuzluk ve aşkla arayıp sahip çıkan iki in­sanı anlatıyor. Tabiata, diğer insanlara ve Allah’a ünsiyeti, “toplayıcılık” özelliği ile hakikatinin farkında olan Franz ve karısını çok zor bir sınava tabi tutar. Ya maddî “gerçeklik” karşısında uygun ve çıkarcı bir konum alıp, modem insanın yazgısını paylaşacaklar ya da halife şuuruyla eşyaya, insa­na ve Tanrı’ya sorumluluklarını yerine getirecekler! Franz, bu anlamıyla bir iman kahramanı sıfatını hak eden birisi. “Yaratılanların en şereflisi” insanı, en şerefli yapan şeyi ha­tırlayan ve hatırlatan birisi. Kendini ve ailesini kurban ede­rek de olsa yaptığı şey, ünsiyet sıfatının bir karşılığı olarak “tüm ötekileri”yeşertecek bir can suyuna dönüşüyor.</p>
<p>Filmin tarihsel zemini, muhtemel politik yorumlan tü­müyle tali bu aşamada. Filmde asıl olan şey, bir iman kahra­manı olmanın ve ölüme çeyrek kala, en-sevdiğine büyük bir vakar ve aşkla “Yakında görüşeceğiz” diyebilmenin ferahla­tıcı zeminidir. Bunu söyleyebilme im(k) ânı, en aşağıdan en yukanya gerili ip olarak insanı yukanya taşıyabilen ve bü­tün Eurodikeleri kurtaran şey aynı zamanda. Bu anlamda film, Andrei Rublev’in, dünya sinemasındaki bütün çarmı­ha götürülme sahnelerini ters yüz eden o şahane “çarmıha götürülme” sahnesinde başlamış ve oradan devam ediyor gibi görünüyor. Zaten üslûbu, biçimi ve anlatı şekli farklı olsa da filmi izlerken berzahta bir Tarkovsky filmi izliyor hissi ediniyoruz:</p>
<p>— Yaptığın herhangi bir şeyin savaşın gidişatını değiş­tireceğini mi zannediyorsun? Mahkemenin dışındaki bir kimsenin seni duyacağını mı? Kimse değişmiş olmayacak! Dünya eskisi gibi devam edecek! Eylemlerin belki de niyet ettiğinin tersi bir etkiye sahip! Yerini başka biri alacak&#8230; Beni yargılıyor musun?</p>
<p>— Yargılamıyorum! O kötü, ben haklıyım demiyorum!</p>
<p>Her şeyi bilmiyorum! Bir adam hata yapabilir ve hayatım düzeltmek için bundan kurtulamaz. Belki geri dönmek isti­yor ama yapamıyor. Ama içimde bir his var ki, yanlış oldu­ğuna inandığım şeyi yapamam!.</p>
<p>— Bunu yapmaya hakkın var mı?</p>
<p>—Yapmamaya hakkım var mı?</p>
<p>“Hazreti İnsan”, “yapmamaya hakkı olmayan” şeyi yapan kişidir. Sesini kimse duymasa Rabbinin duyacağın­dan emin olan&#8230; Zira insan olmak, ünsiyet sahibi olmaktır; Rabbiyle ve bütün yaratılmışlarla&#8230; Onlara karşı sorumlu­luk duymak ve bunun için gerekirse kendini kurban edebil­mek..,</p>
<p>TEKLİF DERGİSİ,SAYI:6,SYF:122-131</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/berzah-olarak-insan-berzah-olarak-sinema/">Berzah Olarak însan, Berzah Olarak Sinema</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/berzah-olarak-insan-berzah-olarak-sinema/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç Tarz-ı İnsan &#8220;Eşref-i Mahlukat&#8217;tan&#8221; &#8220;Post-İnsan&#8217;a&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uc-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uc-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Sep 2019 09:59:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Tarz-ı İnsan "Eşref-i Mahlukat'tan" "Post-İnsan'a"]]></category>
		<category><![CDATA[Enver Gülşen]]></category>
		<category><![CDATA[Faust]]></category>
		<category><![CDATA[Post-İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Protez Çağında İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23163</guid>

					<description><![CDATA[<p>Enver Gülşen &#160; Ahsen-i Takvîm’de yaratılmış olan insanın Esfel-i Sâfilîn’e “düşüşü”, insanın yükseliş imkânlarını da beraberinde getirecekti. “Âdem Cennet’ten düşmüştü; ama Âdem’in torunları Cennet’e tekrar yükselsinler diye”ydi bu, büyük bir muhakkikin dediği gibi. İnsanın, bugüne kadarki macerası, materyalist evrimin kör-saatçisiyle değil, Yaratıcının “her an bir şen üzerinde olan” yaratmasıyla açıklanabilir ancak. Bu bağlamda insanlık tarihinin “evriminde”, kabaca [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uc-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/">Üç Tarz-ı İnsan “Eşref-i Mahlukat’tan” “Post-İnsan’a”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/1ba9bf31ce3615fafc61c4d0fbf0cbe4_2015_ekim_sebnem-697-c_6833a7c3d97d1f80e26d.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23086 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/1ba9bf31ce3615fafc61c4d0fbf0cbe4_2015_ekim_sebnem-697-c_6833a7c3d97d1f80e26d-300x146.jpg" alt="" width="444" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/1ba9bf31ce3615fafc61c4d0fbf0cbe4_2015_ekim_sebnem-697-c_6833a7c3d97d1f80e26d-300x146.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/1ba9bf31ce3615fafc61c4d0fbf0cbe4_2015_ekim_sebnem-697-c_6833a7c3d97d1f80e26d-600x293.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/1ba9bf31ce3615fafc61c4d0fbf0cbe4_2015_ekim_sebnem-697-c_6833a7c3d97d1f80e26d.jpg 697w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></a></p>
<div class="smartphone_navigation">
<div class="menu-main-menu-container"></div>
</div>
<div class="main_content">
<article>
<div class="thumbnail"><em>Enver Gülşen</em></div>
<div class="content">
<p>&nbsp;</p>
<p class="p1"><i>Ahsen-i Takvîm</i>’de yaratılmış olan insanın <i>Esfel-i Sâfilîn</i>’e “düşüşü”, insanın yükseliş imkânlarını da beraberinde getirecekti. <i>“Âdem Cennet’ten düşmüştü; ama Âdem’in torunları Cennet’e tekrar yükselsinler diye”</i>ydi bu, büyük bir muhakkikin dediği gibi.</p>
<p class="p1">İnsanın, bugüne kadarki macerası, materyalist evrimin kör-saatçisiyle değil, Yaratıcının “her an bir şen üzerinde olan” yaratmasıyla açıklanabilir ancak.</p>
<p class="p1">Bu bağlamda insanlık tarihinin “evriminde”, kabaca üç insan tipolojisi üretildiğini söylemek mümkün.</p>
<p class="p1">İlki, Cennet’ten düşüşünün şuurunda olan ve bunu bir yükseliş şuuru ile cem etmeye çalışan insandı. Tanrı, bu insanın hayatının her veçhesinde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nazır vaziyetteydi. İnsanı insan yapan şey, Allah ile ilişkisiydi.</p>
<p class="p1">Antik Yunan’ın belirli dönemleri hariç Rönesans’a kadar insanlık tarihinin temel insan tipolojisinin bu olduğunu söylemek mümkün. Bu durum, aynı zamanda insanın, ölümlü bir varlık olduğuna, ama kendisine “Ruhunu üflemiş” Allah’ın kendisini eşref-i mahlûkat olarak yarattığına olan imanıyla ilgiliydi. Materyalizmin koşum atı olan evrimin kör şanslarına değil, Allah’ın her an bir iş üzerinde olduğuna olan iman, bu tip insanı, Allah-kâinat-insan bağını her işinin merkezinde tutmasına yol açtı. Elbette, kutsal kitaplarda bahsedilen sapık kavimler, şaşmış insanlar, zulümler göz ardı edilecek değil. Ancak bu durumlar bile, insanların, her an “Allah’ın gözetiminde oldukları” (bu durum, putperestler için bile kısmen geçerliydi) şuuruna sahip oldukları gerçeğini değiştirmiyor. İnsan, “kendi kendine yeten”, “değerlerini kendi ‘aklından’ devşiren” bir yaratık değil, “özgürlüğünü” tam da yukarıda bahsettiğimiz ilişkinin canlılığında bulan bir varlık olarak, yaratıldığı yere, yani Ahsen-i Takvîm’e özleminin beslediği bir yürüyüşün sahibiydi.</p>
<p class="p1">İnsanın özgürlüğü, Ahsen-i Takvîm ile Esfel-i Sâfilîn arasında kendine bir yer seçme özgürlüğü olarak Mefistofeles’in, Faust’un öğrencisine söylediği sözleri doğrular nitelikteydi: “<i>Siz de Tanrı gibi olacak; iyiyi ve kötüyü bileceksiniz!</i>” İşte, insanın temel macerası, tam da bu “özgürlük” arayışıyla birlikte başlayacaktı. İyiyi ve kötüyü bilmek, düşünce tarihi boyunca bütün disiplinlerin temel meselesi olacaktı böylece. Cennet’te insanın, böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. İnsan, melekler gibiydi orada, iyi ve kötü arasında seçim yapmasına ve bu seçim için türlü kapasitelerini seferber etmesine gerek yoktu. Ama insan, Cennet için değil, dünyaya halife olsun diye yaratılmıştı ve bu da insanın zaten dünyaya “düşmeye” yazgılı olduğunu gösteriyor. Düşüş, uruc imkânlarının ortaya çıkması demekti bir anlamda. Yakub’un Merdiveni’nin<span id="easy-footnote-1-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-1-9925" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> insanın düşüşüyle birlikte potansiyel olarak hep orada olduğu gerçeğinin…<span id="easy-footnote-2-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-2-9925" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span></p>
<p class="p1">Başlangıçta bahsettiğimiz üç tipolojinin en temel meselelerinden birisinin ölümle ilişki olduğunu söylemek mümkün. “<i>Tanrı merkezli bir dünyanın insanı</i>” ölümlü olduğunu bilen, hayat ile ölümün iç içe geçmişliğini kabul eden bir tipolojiydi. Bir yandan öte dünyada ruhun ölümsüzlüğüne inanan, ama bu dünyada fiziki bedeninin ve gücünün kalıcı olmadığının farkında olan insan için, dünyanın da anlamı ona göre şekillenecekti elbette. İyi ile kötüyü bilmek ve aralarında seçim yapmak için kullandığı bir epistemoloji vardı: direkt ontolojiden beslenen bir epistemoloji. İyi ile kötü arasında yaptığı seçimin, onun ölüm-sonrası dünyasını da şekillendireceğine inanırdı “kadim insan”; üstelik hangi dinden olursa olsun bu böyleydi. Ölümle barışık bir dünya demekti bu aynı zamanda.</p>
<p class="p1"><b><i>Ve Sonra Faust’un Dünyası Geldi…</i></b></p>
<p class="p1">Mefistofeles’in, âdeta dalga geçer gibi aşağıladığı “insanın Tanrı olma çabasının” ete kemiğe bürünmüş hâli… İnsan, Kant’ın dediği gibi, artık bilgiyi, ilkelerini ve ahlakını “Üstün bir Varlıktan” ya da bir merciden değil direkt aklından alacaktı!</p>
<p class="p1">Batı’daki büyük dönüşümün ortaya çıkarmaya başladığı çelişkileri bütün trajikliği ile üzerinde taşıyan bir figürdür Faust. Rönesans, Reform ve Batı modernleşmesinin ilk dönemlerinde, bilginin anlamı ve yöntemleri üzerine köklü değişimlerin yaşandığı bir ortamın insanıdır o. “<i>Siz de Tanrı gibi olacak, iyiyi ve kötüyü bileceksiniz!</i>” Kendisini ancak Tanrı’nın merkezîliğinde tanımlama imkânı bulan “<i>kadim insan</i>”ın, karşısına çıkan yeni durumda yaşadığı trajedidir söz konusu olan. Tanrı, merkezden “kovulmuş” ve yerine oluşan boşluğun bütün yıkıcılığında Tanrı gibi olmanın zevkini süreceğini zanneden insanın trajedisi ortaya çıkmıştır! İyiyi ve kötüyü bilmek bakımından o zamana kadar dayanak olan Tanrı’nın “öldürülmesi” sonucu, çoraklaşan çölün ortasında suyu bulmak için çırpınıp duran insanlığın hâlidir Faust’un ve “modern insanın” ana izleği. Kadim insanla, tarihsel insan arasındaki büyük çatışma…</p>
<p class="p1">Hani insanın çocukluk hâlinde yaşadığını, <i>Aydınlanma</i> ile birlikte yetişkinliğe ulaştığını söyleyen Kant’ın insanıdır Faust bir anlamda. Ama çölün bütün yok ediciliği ve büyümesi tehlikesi karşısında ne yapacağını bilemeyen ve bu bilgisizliği ruhunun acılarıyla kavrayan bir Anti-Kant figürdür aynı zamanda. “Yetişkinliğe ulaşmanın” ne demek olduğunu kafasını duvara vura vura öğreniyordur çünkü bu insan! Mefistofeles’in dediği gibi, Tanrı’ya benzeyince cezasını çekecek olan insan!</p>
<p class="p1">Batılı insana Tanrı olduğu yanılsamasını veren şey, aklın egemenliğine duymaya başladığı büyük güvendi. Bilimsel bilgi ve bu bilginin her şeyi açıklamakta etkin olduğu düşüncesi, kendinde tanrılık vehmeden insanı, Tanrı’nın boşalttığı alanın yarattığı vakumun çürütmeye başladığı ruhuyla karşı karşıya bırakıyordu.<span id="easy-footnote-3-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-3-9925" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Akla verdiği büyük değerle birlikte, trajik ve ironik bir biçimde aklın sınırlarıyla da tanışmaya başlamıştı Batılı insan. Bu sınırları büyük bir tevazu ile keşfedip, başka bilginin varlığını da mümkün görebilen bir insan yerine; aklın sınırlarında takıldığı zaman, hayatın ve insanın sınırlarını o sınırlara çeken bir insandı artık “yeni-insan”. “Reşit olmanın” faturasını çok ağır ödemeye başlamıştı böylece.</p>
<p class="p1">Bu yeni durumun Tanrı’yı kovup yerine başka şeyler koymaya çalışması, sadece insanın kendisinde değil, insanla ilişkili olabilecek her unsurda çürümeye yol açmaya başladı. Tabiatın tahribatı daha önce hiç olmayan bir şekilde hızlanmaya başladı ve tabiatın yazgısını insanın yazgısı takip etti. “Çöl büyüyor, vay hâline çöllere gebe olanın” diyerek çığlık atan Nietzsche de, Faust trajedisinin bir tarafında yerini aldı. Özne ile nesneyi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar keskin biçimde birbirinden ayırdı modern insan. Modern öncesi dönemlerde, kâinat ile insan arasındaki ilişki, daha çok insanın tabiat ile barışık bir hayat sürmesi sonucunu doğururken; Rönesans’tan itibaren, ama özellikle Aydınlanma sonrası modern düşünce kâinatı insana tabi kıldı. Tabiat insana tabi olunca, insan, o tabiat içinde mutlu olabilmeyi, onda ve Tanrı’da “kaybolmayı” da unuttu.</p>
<p class="p1">Horkheimer ve Adorno’nun dediği gibi, tabiat ile insanın birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, insanın, tabiatı dışsal bir öğe olarak algılaması sonucunu doğurarak, tabiatın insan için “şeyleşmesine” sebep oldu. Bilim ve teknoloji aracılığıyla tabiat üzerine tahakküm kuran insan, tabiatı, üzerinde hâkimiyet kurulacak bir nesne olarak görmeye başladı. Tabiat hakkında bilgi edinme niyeti bile bu egemenlik anlayışının sürekli hâle gelmesi içindi. İnsanın tabiat üzerindeki egemenliği, tabiatı, üzerinde hükümranlık kurulacak ve “tanımlanacak” bir nesne hâline döndürdü. Akıl ise tabiatı egemenlik aracı olarak algılamak ve bu manada dönüştürmek için gerekli olan “araçsal akıl” hâline dönüştü ve kendisine yabancılaştı. Böylece, aslında ister istemez tabiatın yazgısını paylaşan insan, tabiatı egemenlik nesnesi hâline dönüştürürken, farkında olmadan, kendisini de bir nesneye dönüştürüyordu. Mefistofeles’in, insanlar, biraz da dalga geçerek uyardığı şey buydu. “Tanrı’yı öldürüp” yerine kurulmak büyük bir trajediyi de beraberinde getiriyordu zorunlu olarak.</p>
<p class="p1">Faust bu durumun yarattığı çatışmanın; insan ruhunun ve kalbinin, aklın hegemonyasına girmeyi reddetmesinin; ama aklın da tüm zorbalığı ile kalbi ve ruhu esir almaya çalışmasının bir tipi olarak değerlendirilebilir bu açıdan. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, kadim insanın, konjonktürel insanla girdiği bitimsiz savaşın savaş alanı olarak…</p>
<p class="p1"><i>“</i>İşte şimdi, eh! Felsefeyi, hukukçuluğu ve tıbbı ve ne yazık ki ilahiyatı da tümüyle inceledim, tutkulu bir çabayla. İşte durmuşum burada zavallı ahmak gibi! Ve bildiklerim farklı değil önceden öğrendiklerimden… Ve görüyorum bilemeyeceğimizi hiçbir şeyi!” Her şeyi öğrenmek isteyen, bitmek bilmeyen bir bilgi aşkıyla yanan Faust, öte taraftan da büyük bir susuzlukla tabiatın içinde kaybolmak ve huzur bulmak ister. “<i>Fark edebilmek için evreni nelerin en derinde tuttuğunu</i>” der ve aklıyla bu hakikatin peşinde gitmek ister. Ama “İt bile istemez böyle yaşamak” diyerek insanın, sadece aklıyla yaşayamayacağını, ruhunun ve kalbinin huzuru için büyük bir istek duyduğunu haykırır öte taraftan! Önce sınırlar koyan, sonra da insanı o sınırlardan ibaretmiş sayan Königsbergli Papaz’ın koyduğu sınırları ihlal etmeye tutkuludur Faust. O ihlal, ister aklın sınırlarına bir itiraz olarak, isterse de akıl varlığı olarak tanımlanan yeni-insana bir itiraz olarak değerlendirilsin, kendisini aklın çizdiği sınırların ötesinde ve aklın ötesinde bulur. Hatta iyinin ve kötünün ötesinde… Gruşenka’ya olan aşkının tam da zeminlendirdiği şeydir bu “iyinin ve kötünün ötesinde” olan… Faust’un trajedisinin, yeni-insanın döngüsünü kadim-insan’a çektiğini düşünmek için oldukça fazla sebebimiz var. Üstelik ne kadar kaçmak istenirse istensin, kadim-insana ait olan “öz”, Faust’ta olduğu gibi bir sızıyla, bir acıyla kendisini belli ederek, insanı o yöne sevk eder. Bu yönelme, sonucunu belki Faust’ta olduğu gibi ölüm anındaki kısa bir “an”da bulur! Ama yönelmenin kendisi kadimdir:</p>
<p class="p1">“<i>Bir merdiven hep oradaydı, hasretinden ötürü</i>!”</p>
<p class="p1"><i>“Ben, tanrının sureti, neredeyse</i></p>
<p class="p1"><i>Sanmışken iyice yaklaştığımı ebedî hakikatin aynasına</i></p>
<p class="p1"><i>Kendi özüm, gökyüzünün parlaklığında ve berraklığında tadını çıkarırken,</i></p>
<p class="p1"><i>Atarken üzerinden faniliğin giysisini;</i></p>
<p class="p1"><i>Ben, meleklerin hepsinden üstün, özgür gücümün</i></p>
<p class="p1"><i>Doğanın damarlarında gezmeye başladığını sanarak</i></p>
<p class="p1"><i>Ve yaratarak, Tanrılara özgü yaşamlardan haz alarak</i></p>
<p class="p1"><i>Bile bile haddimi aştım, nasıl da ödüyorum bedelini</i></p>
<p class="p1"><i>Yıldırım gibi bir söz aldı savurdu beni</i></p>
<p class="p1"><i>Senin aynın olabileceğimi sanarak ileri gitmemeliyim:</i></p>
<p class="p1"><i>Gücüm yettiyse de seni çekmeye,</i></p>
<p class="p1"><i>Yoktu seni tutmaya gücüm.”</i><span id="easy-footnote-4-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-4-9925" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></p>
<p class="p1"><b><i>Post-İnsan ya da Protez Çağında İnsan</i></b></p>
<p class="p1">Modern bireyin ölümle ilişkisi, ölümün halı altına süpürülmesi demekti büyük oranda. Ölümlü olduğunu bilen ve ona göre davranan kadim-insan’a karşı, ölümü öldürmeyi maharet kabul eden ve ölümsüz olma şehvetiyle her şeyi öldürmeye meyilli modern birey vardı artık!</p>
<p class="p1">Faust’un macerası, modern-insanın macerasıydı bir anlamda. “İyi ile kötüyü” bilebilmek için ve bunu Tanrı’nın bilgisinden bağımsız yapabileceği kibrinin doğurduğu sonuç, Faust’ta olduğundan çok daha acımasız olacaktı “post-insan”da. Faust, aşk ile bulduğu kadim-insan’da, o engin çelişkilerinden bir an olsun uzaklaşabilecek ve belki de “ah hayat ne kadar güzelsin!” dediğinde sözünü verdiği “Mefistofeles’e ruhunu teslim etme” durumunun tam ortasında Tanrı’nın “ne olduğunun” farkına varacaktı.</p>
<p class="p1">Ama insanın macerası Faust’unki gibi sürmedi ultra/post-modern çağlarda. Tanrı’yı “öldüren” birey, önce Tanrı-insan ilişkisinin bir kenarında yer alan tabiatın ölümüne giden süreci başlattı, sonra da Tanrı’nın ve tabiatın yazgısını paylaşan insanın ölümünü ilan etti.<span id="easy-footnote-5-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-5-9925" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Nesnelere tahakküm kurmayı modernliğin bir “nassı” olarak bilimden siyasete, ekonomiye tüm alanlara uygulayan modern birey, çağımızda, tahakküm kurduğu nesnelerin kendi üzerinde kurduğu tahakkümün kabulüyle meşgul oluyor!</p>
<p class="p1">Arendt, modern toplumun iktidarla ilişkisini anlamaya çalışırken, aşağı yukarı şöyle cümleler kurmuştu: “<i>Modernlik, daha kötü, daha zalim, daha namussuz, daha acımasız insanlar üretmedi; ama zulmün, katliamların, kötülüğün tam da bu kötü olmayan bireyler tarafından yapılabildiği mekanizmayı üretti</i>.” Arendt’in özellikle <i>Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı </i>kitabında anlamaya çalıştığı modern katliam pratikleri, sadece toplumsal alanda katliamların değil, aynı zamanda bizatihi insanın-ölümünün yazgısını paylaşacaktı. Modern bireyin, modern düşünme biçimlerinin verdiği kibir ve dengesizliğin yardımıyla ürettiği mekanizmalar, bir süre sonra o mekanizma içerisine insanı da dâhil edecekti. Mekanizmaya hâkim görünen insan, aynı mekanizmaların kölesi olmaya başlayacak ve bir süre sonra, bu durumun farkınca varabileceği nirengi noktasını da geçecekti.</p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Protez çağı insanı</i> ya da <i>post-insan</i> tam da böyle doğdu. Ölümlü olduğunu bilen kadim-insan’ın ardından “ölümsüzlük şehvetiyle her şeyi öldürebilen” modern birey geldi ve post-insan, yedek parça çağında “ölümün mümkün olmadığı” zannıyla, ama o zannın ürettiği alt edilemeyecek bir korkuyla yaşıyor. İnsanın biricikliğini ve bedeni ile ruhu, aklı ile kalbi arasındaki dengesini sağlayan şey Tanrı-insan-kâinat arasındaki dinamik ilişkiydi ve modern bireyle başlayan kırılma, bu üçlü bağı darmadağın edecekti. Halı altına süpürülen, anlamından soyutlanan ve “kendisi olmayacak şekilde tanımlanan” her şey, nasıl en kötü yüzleriyle karşımıza geri geliyorsa, tahakküm kurduğumuz nesnenin de karşımıza gelişi benzer biçimde oluyordu. İnsan, artık yeniden-üretilebilir bir yedek parça dükkânıydı!</span></p>
<p class="p1">Organ nakilleri ve özellikle yüz naklinin bu anlamda özellikle ele alınması gerekiyor. Modernlik önce bilgiyi çeşitli kompartımanlara ayırarak parçaladı; sonra, o bilgi ile birlikte yaşanacak tecrübeyi ve en son da o bilginin üzerine kurulacak var olma ahlakını bilgiden ve birbirlerinden uzaklaştırdı. Bir parçalanma çağında yaşıyoruz artık. Ele geçen her şeyi, analiz edilebilecek en küçük parçaya kadar bölme isteği, “bütün olan” üzerinde, tekrar geri dönüşü olamayacak bir felç hâli yarattı.</p>
<p class="p1"><span class="s2">Bu parçalanmaların sirayet etmediği, kapısını çalmadığı hiçbir alan kalmıyordu hayatta. Protez çağında en son insan parçalanmaya başladı. Ruhu, nefsi, aklı, kalbi, bedeni ve elbette “yüzü” birbirinden ayrılamayacak bir bütün olan insan, her bir parçası ayrı yere sürüklenerek kendinden bile yalnız hâle getirildi. Toplum içindeki yalnızlık, insanın kendinden yalnızlaşmasına kadar sürüklenerek bir kıyamet sınırına kadar geldi. Özellikle materyalizmin koltuk değneği olan maddi evrim anlayışının da desteklediği anlayışlar aracılığıyla, önce “insanın mekanik parçalarının bir toplamından ibaret” olduğu görüşü, ruhu insandan çekip aldı. Ruh gidince, kalp, sadece kan pompalayan bir ritim cihazına dönüştü. Ve akıl, Akıl’dan ayrılarak, mantıksal reaksiyonların içerisinde yürütüldüğü bir bilgisayar çipi işlemine indirgendi. Nefis, “arzunun” psiko-fizyolojik kimi yönelimlerinden ibaretti artık! <i>Yakub’un Merdiveni</i> ortadan kalkmıştı artık! </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Parçalanmanın burada kalmayacağı, bir duvara toslamadan duramayacak olan modern sapkınlığın yazgısı üzerine düşünen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şeydi aslında. Parçalanma, bu defa “mekanik parçaların” her birisi için aynı hızla yürütülmeye başlandı. İnsan bedeni, “kendi başlarına her birisi salt bir makine parçası olan” organların toplamından ibaretti! Öyleyse, “arızalanan” ya da “işlevini yerine getiremeyen” parçalar gayet tabii yeni parça ile değiştirilebilirdi!</span></p>
<p class="p1">Organ nakilleri çağı böyle başladı. Organ nakilleri, önce insanın “iç organlarından” başladı. Hayati kimi organlardaki hasarlar, başka insanlardan alınan organlar yoluyla ikame ediliyor ve hasta hayata döndürülüyordu. Bu, elbette tıp tarihinde büyük bir başarı anlamına geliyordu. Organ naklinin, insan sağlığı için önemi elbette inkâr edilemezdi. Ancak, bu “bilimin” kökeninin, insanı parçalanabilir bir lego olarak gören modern zihniyetin lokomotiflerinde olduğunu tespit etmek, bu parçalanma ve “protezlerle yeniden üretme” mekanizmalarının nerelere kadar varacağının tahmin edilmesi için önemlidir.</p>
<p class="p1">Akıllı telefonlar, ultra-modern ilkesizliğin biliminin âdeta bir saplantı hâline dönüştürdüğü yapay zekâ teknolojileri… Artık hemen her teknoloji, “varlığımıza bir maliyet karşılığı eklediğimiz” ve bizi dönüştüren birer protez işlevi görüyor. Yüz nakli ile sosyal medyaların şizofrenileri arasındaki bağı düşünelim…</p>
<p class="p1"><b><i>“Topraktaki Değerli Şeyleri Kazmak, Felaketi Davet Etmektir</i></b>.”</p>
<p class="p1">80’ler ve 90’larda yapılmış bir film üçlemesinden bahsetmemiz gerekiyor tam da bu aşamada, muhteşem <i>Qatsi Üçlemesi</i>’nden… Godfrey Reggio, 11 Eylül saldırılarından sonra üçlemedeki bir filmin gösterimi için ABD yönetiminden davet almıştı. Bu davetin sebebi üçlemenin ilk filmi olan <i>Koyaanisqatsi</i> (1982) filminde benzer bir olayın gösteriliyor olmasıydı. Reggio, daveti, filminin tekil bir terör eylemi hakkında değil, fakat küresel teknoloji çağında içkin olan, <i>hayatın terör hâline</i> gelmesi hakkında olduğu gerekçesiyle reddetmişti.</p>
<p class="p1"><i>Qatsi Üçlemesi</i>’nin ilk filmi olan <i>Koyaanisqatsi</i>, ismini, Hopi Kızılderililerinin dilinde “<i>dengesiz, çılgın hayat</i>” anlamına gelen bir kelimeden alır. Koyaanisqatsi, birkaç mağara resminin ve sonrasında tabiatın (kanyonlar, çöller ve bunun gibi bazı yerler) yavaşça görüntülendiği dingin bölümlerle başlar. Tabiatın kendi hareketinin gözlemlenmesi ve buna eşlik eden Philip Glass müzikleriyle âdeta hayatın dokunulmamış güzelliği tecrübe edilir. Ancak bu dinginlik insanın ve teknolojinin girdiği yerlerde, yerini yavaş yavaş hıza bırakır. Tabiatın zarafeti ve güzelliği, yerini, teknolojinin hızı sonucu gelinen çılgınlığa terk eder yavaş yavaş. Büyük kentlerdeki trafik hareketlerinin, insanların işlerine gidip gelişlerinin görüntülendiği ve bu görüntülerin gittikçe hızlanıp en sonunda sadece birer ışık hâline getirildiği bölümlerle, bu bölümlerle ardışık olarak gösterilen entegre devrelerin “mask” görüntüleri… Philip Glass’ın, görüntülerle organik bağ oluşturan, hız arttıkça artık beynimizin içinde zonklayan ve bizleri rahatsızlığın doruğuna taşıyan müzikleri, âdeta bu hızın hayatlarımızda yarattığı yıpranma ve yorulmanın çok daha kısa sürede gerçekleşen hâlinin dışa vurumu gibidir.</p>
<p class="p1">Serinin ikinci filmi olan <i>Powaqqatsi</i> “üçüncü dünya ülkeleri” diye adlandırılan ülkelerde teknolojinin ve küresel kapitalizmin insanlığa maliyeti üzerinedir. Hopi dilinde “<i>dönüşüm içindeki hayat</i>” anlamına gelen Powaqqatsi, bu dönüşümün maliyeti ve sonuçları üzerine hüzünlü bir ağıt gibidir. Film çok çarpıcı bir bölüm ile başlar. Bir altın ya da elmas madeninden (sonradan öğrendiğim kadarıyla Brezilya’daki bir altın madeniymiş) sırtlarında ağır çuvallarla yukarıya çamur taşıyan insanlar görüntülenir. Yavaş çekimde ve hüzünlü bir müzik eşliğinde gösterilen bu bölümler, Batı tüketim kültürünün ve kapitalizmin insan maliyeti üzerine bir ağıt gibidir. Sonraki bölümlerde de benzer görüntüler görürüz. Kocaman binaların pencerelerinden tıkış tıkış yaşayan insan görüntüleri insanın kocaman kalabalıklar içindeki yalnızlığını gösterir gibidir.</p>
<p class="p1">Üçlemenin ilk ikisinden yıllar sonra çekilen üçüncü filmi <i>Naqoyqatsi</i>, görüntülerini, ilk iki filmin yaptığından farklı bir yöntemle oluşturur. İlk ikisinde büyük oranda günlük hayattan ve doğadan görüntülerle, insan görüntüleri söz konusu iken; <i>Naqoyqatsi</i>’de bu görüntüler yerini neredeyse tamamen bilgisayar grafiklerine ya da gerçek görüntülerin bilgisayar tarafından manipüle edildiği görüntülere bırakır. İnsanın yarattığı medeniyetin ürettiği yaşamla, bilgisayarlarda ve elektronik devrelerde bulunan çiplerin birbiriyle ilişkisel benzerliği ve bağımlılığı, teknolojiyi “kullanmayı” isterken, teknolojinin içinde yaşayan ve teknolojikleşen bir hayatın dışa vurumu gibidir. Film Brueghel’in “Babil Kulesi” resmine odaklanan ve insanlığın yaratmaya çalıştığı Babil Kulesi’nde kendisini yitirdiğini ima eden görüntülerle başlar.</p>
<p class="p1">Bir röportajında <i>“İnsanlık çeşitlilikten tek tipleşmeye doğru hızla yol alıyor. Tüm dünya bir Los Angeleslaşma süreci ile karşı karşıyadır!”</i> diyen Reggio, bugüne dair çok önemli bir tespitte bulunuyor. Robotlaşan, canavarlaşan yüzlerin ve bilgisayar görüntüleri ile bozulmuş görüntülerin yoğun olduğu <i>Naqoyqatsi</i> bu üçlemenin en umutsuz bölümü olarak dikkat çeker. “<i>Savaş hâlindeki yaşam</i>” anlamına gelen <i>Naqoyqatsi</i>, insanlığın tabiat ile – ve Tanrı ile – yaptığı savaşın, en sonunda, kendisini yitirdiği ve kendi ruhuyla savaş hâline dönen bir tür yedek parça dükkânına döndüğü bir durumla noktalandığı bir ayna tutuyor hepimize.</p>
<p class="p1"><i>Koyaanisqatsi</i> dikkatle dinlememiz gereken bir Hopi öğüdüyle biter: “<i>Topraktaki değerli şeyleri kazmak, felaketi davet etmektir. Arınma günü yaklaştığında tüm gökyüzü örümcek ağlarıyla dolu olacaktır. Günün birinde gökyüzünden bir kap kül atılabilir ki; o küller toprağı yakıp, okyanusları kaynatacaktır…</i>”</p>
<p class="p1"><b><i>Sonuç</i></b></p>
<p class="p1">Eşref-i Mahlûkat olduğu şuurunun yönlendirdiği <i>kadim-insan</i>’dan, elindeki teknik araçtan farklı olmayan <i>post-insan</i>’a gidişin başlangıcı, insanın kibridir. İnsan, Hz. Âdem’in (a.s.) oğulları Habil ile Kabil’den bu yana kibirle hemhâl bir varlık; ancak “Tanrı’nın öldürülmesine” giden yolu açan türden bir kibrin “kurumsallaşması” modernliğin en büyük günahlarından birisi. Modern bireyin, “iyiye ve kötüye ‘sadece’ kendi aklıyla karar verebileceği” inancı, post-insana giden yolu açan biricik şeydir. “Suların nerede kirlendiğini” bilmek, tam da nereden temizlenmeye başlanabileceğini de bildiren şeydir. “<i>Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Kuşkusuz Allah, kullarını görmektedir.</i>”<span id="easy-footnote-6-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-6-9925" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span> hükmüne karşı, Zygmunt Baumann’ın dediği gibi<span id="easy-footnote-7-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2018/11/30/uec-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/#easy-footnote-bottom-7-9925" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> kibirli bir “kusursuzluk” sevdasıdır post-insanı “yaratan” modernlik. Ve bunun bir kıyamet olduğunun şuurunda olabilmek imkânını da kaybettiren bir hâl…</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-1-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>1 Eski Ahit’te geçen ve Hz. Yakub’un (a.s.) rüyasında gördüğü Cennet ile dünya arasındaki merdiven</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-2-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>2 “Şu aşağı dünyaya atıldığın andan beri / Bir merdiven hep oradaydı hasretinden ötürü” Hz. Mevlânâ</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-3-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>3 “Gerçi<i> biraz daha rahat yaşardı hani, gökyüzünün ışığını vermemiş olsaydın; O buna akıl diyor bir tek amaç için kullanıyor. Hayvandan daha hayvan olmaya uğraşıyor</i>!” diyordu Mefisto Tanrı’ya, insanla ilgili…</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-4-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>4 Faust’un, kitap boyunca “arayışıyla”, “bulduğu” arasındaki çelişkiyi ortaya koyan oldukça güzel şiirler vardır kitapta. Bu şiir de “Tanrının suretinde yaratılmış olan insanın” bunun bedelini nasıl ödediğiyle ilgilidir…</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-5-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>5 Foucault’un “insanın ölümünü” ilanını böyle okumak gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-6-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>6 Fâtır Suresi 45</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-7-9925" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>7 “Modern Proje, sadece günahkârların değil aynı zamanda günahın da olmadığı, yalnızca yanlış seçim yapan insanların değil aynı zamanda bizzat yanlış seçim olanağının da olmadığı bir insani dünyanın mümkün olduğunu koyutluyordu. Şunu diyebiliriz: Modern proje, nihai anlamda, ahlaki müphemliğin olmadığı bir dünyayı ve bu müphemlik de ahlaki durumun doğal bir özelliği olduğu için, insani seçimleri bu seçimlerin ahlaki boyutlarından koparmayı koyutluyordu. İşte özerk ahlaki seçimin yerine etik yasayı ikame etmenin pratikte vardığı nokta budur.” <i>Parçalanmış Hayat</i>-Zygmunt Baumann</p>
</div>
</article>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div id="footer">
<div class="footer_content">Sabah Ülkesi Dergisi,s.57</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uc-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/">Üç Tarz-ı İnsan “Eşref-i Mahlukat’tan” “Post-İnsan’a”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uc-tarz-i-insan-esref-i-mahlukattan-post-insana/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
