<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ehl-i Beyt | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ehl-i-beyt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 26 Jan 2018 15:45:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ehl-i Beyt | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmam Rabbani&#8217;ye Göre Ehl-i Sünnet Alametleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-rabbaniye-gore-ehl-i-sunnet-alametleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-rabbaniye-gore-ehl-i-sunnet-alametleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jan 2018 15:45:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Rabbani'ye Göre Ehl-i Sünnet Alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Fiillerindeki Gücü]]></category>
		<category><![CDATA[Akl-ı faal]]></category>
		<category><![CDATA[Aklın Değeri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Görülmesi ve Sıfatları Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa (a. s.) ve İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özgen]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[sudur teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19985</guid>

					<description><![CDATA[<p>Imâm-ı Rabbânî Ehl-i sünnet kimliğini belirlemekte kendisinden Önceki âlimlerinin ölçüsünü takip eder. Onlara göre temel çizgi, ifrat ve tefritten uzak durmak; yeme, içme ve giyme de dâhil her türlü inanç ve davranışta orta yolu takip etmektir(456). Dolayısıyla İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin gözettiği alametleri tek madde altında toplamak mümkündür: ifrat veya tefrite kaçmadan orta yolu takip etmek. Ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-rabbaniye-gore-ehl-i-sunnet-alametleri/">İmam Rabbani’ye Göre Ehl-i Sünnet Alametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/imam-rabbaniye-gore-ehl-i-sunnet-alametleri/ehlisunnet-mezhepleri-4/" rel="attachment wp-att-19989"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19989" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri.jpg" alt="" width="361" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Imâm-ı Rabbânî Ehl-i sünnet kimliğini belirlemekte kendisinden Önceki âlimlerinin ölçüsünü takip eder. Onlara göre temel çizgi, ifrat ve tefritten uzak durmak; yeme, içme ve giyme de dâhil her türlü inanç ve davranışta orta yolu takip etmektir(456). Dolayısıyla İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin gözettiği alametleri tek madde altında toplamak mümkündür: ifrat veya tefrite kaçmadan orta yolu takip etmek.</p>
<p>Ancak mesele geniş açı dan ele alınırsa karşımıza birkaç farklı başlık çıkar. Bunlardan İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin uluhiyyet ve nübüvvete dair görüşleri, &#8220;<em>İmâm-ı Rabbânî Uluhiyet ve Nübüvvet Anlayışı</em>&#8221; isimli kitabımızda ele alındığı için bu rada bu iki meseleye doğrudan bağlı olmayan fakat itikadî bakımdan ehemmiyet arz eden görüşleri incelenecektir.</p>
<p><strong>A. Aklın Değeri</strong></p>
<p>Kendini İslam çizgisinde görünenler de dâhil olmak üzere filozof lar, akıl meselesinde tefrite düşmüşlerdir. Bu tefrite onların &#8220;Birden bir sudur eder&#8221; prensibi sebep olmuştur. Onlara göre bir olan Allah&#8217;tan iki veya daha fazla şeyin sudur etmesini imkânsızdır. Ancak İslam filozofları, meselenin bir tarafını Yunan filozoflarının ortaya attığı faal akıl/ay feleği kavramına getirinceye kadar yukarıdaki &#8220;birden bir şey sudur eder&#8221; düsturunu ihlal etmek zorunda kalırlar. Yunan filozoflarının ay üstü ve ay altı olmak üzere ikiye ayırarak izah ettiği &#8220;<em>ay feleği</em>&#8220;, onların &#8220;sudur teorisi&#8221;nin temelini oluşturur. Bu teori, ay üstü âlemin Allah&#8217;tan çıkmış olduğunu izah etmek üzere ortaya atılmıştır.</p>
<p>Bu teoriye göre Allah&#8217;ın zatı başka varlıklara kaynak olabilecek derecede olağan üstü mükemmel olduğu için O&#8217;nun kendini düşünmesinin neticesinde ayüstü âlem O&#8217;ndan taşmıştır. Onlara göre bu taşma var olma olarak da anlaşılabilir(457).</p>
<p>Filozoflar, &#8221;<em>sudur</em>&#8221; kelimesini &#8220;yaratma&#8221;nın yerine kullanırlar. Yani onlara göre Allah sadece ay üstü âlem dedikleri aklı yaratmıştır. Bu fiil (yaratma/sudur) Allah&#8217;ın kendi isteği ve tercihi (ihtiyar) ile değil, mecburen olmuştur. Ayrıca Allah aklı yarattıktan sonra çekilmiş, yaratma işlemi de dâhil, herşeyi ona bırakmıştır.</p>
<p>Allahla âlem arasın da bir aracı olan akıl her zaman faaliyet gösterdiği için filozoflar ona &#8220;faal akıl&#8221; adım vermişlerdir. Allah, (yaratma fiilini faal akla bıraktığı için onları) cüzi olayları bilmez. Zira O, zaman içinde sonradan meydana gelen şeyleri bilirse, önceden bilmediği bir şeyi yeni öğrenmiş olur. Bu kabul, bir önceki anda Allah&#8217;ın cahil olduğunu kabule mecbur eder. Böyle bir kabul, Allah&#8217;ın kadimliğine ters düşer(458).</p>
<p>Filozoflara göre sudur teorisi kabul edilirse Allah hakkında oluşa cağından endişe edilen değişme ve Allah&#8217;ı yaratmaya mecbur kılacak bir dış zorlama meselesi halledilmektedir. Ayrıca &#8220;Bir&#8221;den çokluğun çıkması, daha tutarlı bir şekilde izah edilmiş olmaktadır. Ancak kelamcılar sonradan yaratmanın Allah hakkında bir değişmeyi gerektirmediğini tatmin edici delillerle izah etmişlerdir.</p>
<p>Diğer taraftan sudur teorisinin dıştan bir zorlamayı bertaraf eder gibi görünmesine rağmen Allah&#8217;ın iradesini geçersiz kılarak kendi iradesi ile yaratmaya gücü yetmediği için O&#8217;nu çaresizce yaratan bir varlık olarak gördüğü de ortadadır. Bu sistemde Allah, sadece kendi zatını bildiği halde O&#8217;ndan sudur eden akıllar, hem Allah&#8217;ı hem de kendi varlıklarının sonradan olduğunu bilmektedir. Bu iddia, akılların Allah&#8217;tan daha çok bildiğini kabul etmek gibi bir çıkmaza sürüklemektedir(459). Ayrıca bu teoriye göre Allah, mecburen yaptığı bir tane işten başka bir şey yapamayan atıl bir varlık olurken, Allah&#8217;ın yarattığı bir tane aklın binlerce varlığı yaratabileceğine inanmak gibi bir tezadı ortaya koymaktadır(460).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre faal akıl, zaten sonradan yaratılmış bir varlıktır: fanidir, yok olacaktır. Fani bir şeyin kadim olan Allah (c. c.) ile münasebet kurması bile imkânsızdır. Yaratma fiili, Allah&#8217;la âlem arasında bir münasebet olarak kabul edilirse, kadim olan Allah ile münasebet kuracak vasıta da kadim olmalıdır. O da ancak ilahi sıfatlar olabilir. Yani yaratma sıfatı Allah&#8217;ın sıfatlarının tecellisiyle olmaktadır. Bu bakımdan İmâm-ı Rabbânî, her şeyi akla teslim edecek kadar akılcı davranan filozofların yukarıdaki iddiasını bir akılsızlık ve cehalet olarak görür çünkü bu teoride fani olan bir şey, kadim olanla münasebet kurmaktadır(461). İmâm-ı Rabbânî filozoflara yaptığı akılsızlık ve cehalet ithamını isbatlamak için şunları yazar:</p>
<p>&#8220;<em>Akl-ı faal nedir ki, varlıkları düzenlesin ve sonradan meydana gelmiş olan şeyler, var ve sabit oluşunda ona dayansın? Onun kendinin bile var ve sabit olduğunu isbata dair binlerce şeyler söylenir. Onun gerçekten var olması ve şu dünyada bulunması, bazı süslü felsefi mukaddimelere bağlanmıştır. Bunlar, İslâmî fırkaların prensiplerine göre tam da değildir. Ahmak insanlar, varlıkları Kadir-i Muhtar Celle Şanuhu&#8217;dan alıp vehmin uydurduğu öyle şeylere dayandırırlar. Bize göre varlıklar, felsefenin oluşturduğu şeye (faal akıl) dayanmış olmaktan dolayı binlerce kez utanır. Daha da ilerisi onlar, safsata olarak ortaya atılan şeylere dayanıp Kadir-i muhtar Celle Sultanuhu&#8217;nun kudretine dayanmaktan mahrum olmaktansa yok olmaya bile razı olurlar(462). &#8220;Ağızlarından çıkan kelime çok büyüktür. Onlar ancak yalan söylüyorlar. &#8220;</em>(463)</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Ehl-i sünnet kimliğinin oluştuğu yolda akıl, Allah&#8217;ın yaratıp insanlara verdiği değerli bir cevher olmakla birlikte peygamberlere nasip olan vahyin yanında oldukça cılız ve zayıf bir alettir(464). İmâm-ı Rabbânî de aklı ilim elde etme yollarından biri olarak ele alır ve onu ehl-i sünnet kelam âlimlerinin belirlediği sıra ya yerleştirir: Ona ikinci sırayı verir. Ondan önceki bilgi vasıtası beş duyudur. Duyularla alınan bilgiler hakikat bilgisinin ham maddesidir. Akıl, hislerin ötesine uzanabildiği için beş duyu ile bilinemeyen bir çok şey, onunla anlaşılabilir. Ancak o, beş duyudan aldıklarına bağlı olarak bir şeyler üretebilir. Yani akıl,beş duyu ile alman ham bilgileri geliştirir; insanı nübüvvet kavramına ulaştırır ama orada kalır; daha ilerideki dini meşeleri çözmekten acizdir(465).</p>
<p>Bu bakımdan dini hükümlerin hepsini akıl ölçüsüne vurup onunla anlamaya çalışanlar, nübüvveti inkâr etmek durumunda kalırlar. Nihaî hedefe üçüncü basamakta ulaşılan bir ortamda ikinci basamakla yetinmek gibi bir hesap hatasına düşerler(466). Allah&#8217;ın sıfatlarının varlığını; enbiyanın günahlardan masum olu şunu; haşrın, neşrin, cennet ve cehennemin ve daimî azab ve nimetin varlığı gibi şeyleri kabul ve ispat etmekte akıl yeterli değildir. Öyle olsaydı İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre &#8220;<em>aklı önder edinen Yunan filozofları, dalalet çöllerinde kalmazdı; tam tersine herkesten önce Allah&#8217;ı onlar kabul ederlerdi. Hâlbuki Allah&#8217;ın zat ve sıfatını bilememekten dolayı en çok onlar azab görecektir. Çünkü onlar Allah&#8217;ın hiçbir iş yapmayan (muattal) bir ilah olduğunu sanıyor ve sadece bir şeyi O&#8217;na dayandırıyorlar. Onun da Allah&#8217;ın kendi tercihi (ihtiyar) ile değil, bir vazife olarak mecburen yaptığını söylüyorlar. &#8220;</em>(467)</p>
<p>Bir galakside milyonlar hatta milyarlarca yıldızın bulunduğundan söz edilmekte ve henüz galaksilerin sayıları belirlenmiş değildir. Her gün yeni yıldızlar keşfedilmektedir. Dünya, Samanyolu Galaksisi&#8217;ni oluşturan milyarlarca yıldızdan biri olan Güneş&#8217;in bir uydusudur. Akıl denen değerli cevherin sadece dünyaya ait bilgilerin yüzdelik veya bindelik bir nispetini bile keşfedebildiğine dair bir hesap çıkarılamamıştır. Yani bundan şu kadar sene sonra dünyaya ait bilgilerin tamamı öğrenildiği için artık araştırma merkezlerine ve laboratuarlara ihtiyaç kalmayacağına dair bir hesap bile çıkarılamamıştır.</p>
<p>Galaksileri içine alan birinci kat sema, her biri diğerini çevreleyen yedi katlı çemberin ortasındaki en küçüğüdür. Herbiri, bir alttakinden defalarca büyük yedi sema çemberinden sonra onların dışına Arş ve Kürs gibi daha büyük âlemleri de ilave edince onların hepsini yaratan Allah&#8217;ı tanımakta aklın nerede kaldığını insan düşünmek bile istemeyebilir. Durumu bu açıdan ele alınca bize göre Allah&#8217;ı tanıma mevzuunda İmâm-ı Rabbânî akla güvensizlik göstermekte haksızlık etmemektedir.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre aklın en çok işe yaradığı şey Allah&#8217;a şükretmenin bir vazife olduğunu idrak etmesi ve nübüvvetle alaka kura bilmesidir. Bir başka tabirle, peygamberlerin tebliğine teslim olmasıdır. Peygamberlerin ortaya koyduğu ölçüleri kullanarak onların getirdiklerinden bir şeyler çıkarmaya çalışmasıdır. Yoksa akıl, vahye bağlanmadıkça dini meselelerin çoğunu ispat edemez. Duyularımızla idrak edi lemeyen şeylerin akılla idrak edilebildiği gibi, onunla anlaşılamayacak şeyler de daha üstteki nübüvvetle anlaşılabilir(468).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî de Alah&#8217;ı tanımakta aklın kısmen yol göstericiliğini (hüccet) kabul etmekle birlikte onu kifayetsiz bulur. Tam ve en mükemmel delil, peygamberlik (nübüvvet) müessesesidir. İnsanlar peygamberlerin tebliğine muhatap olduktan sonra delil tamam olur. Ondan sonra Allah&#8217;ı bulamamaktan dolayı mesul olurlar. Bir peygamberin tebliğini almamış, onlardan haberi olmamış bir insan Allah&#8217;a inanmasa bir mesuliyet altında sayılmaz. Bundan dolayı ceza görmez. Allah, insan aklıyla kavranamayacak kadar yüce ve mukaddestir.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî burada peygamberlerden sonra en mükemmel zat olduğuna inandığı Hz. Ebu Bekir&#8217;in sözünü ölçü alır: &#8220;<em>(Allah&#8217;ı) idrakten acizliği idrak, idraktir.</em> &#8220;(469)Dolayısıyla ona göre insanların Allah&#8217;ı takdis ve tenzih hususunda akıllarıyla üretecekleri her şey yetersiz kalır. Akılla bulunup isnat edilen en mükemmel sıfat ona tazim değil, bir küçültme olur. Yüceltme sanılan her her sıfat bir hakaret olur. Bu bakımdan Allah&#8217;ın kendini tanıtmak üzere bildirdiği bilgilerin dışındaki hiçbir davranış, nimetlere şükretmeye ve O&#8217;na kulluk yapmaya layık olamaz. Akılla bulunan her övgü, bir yergi olur(470).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Ehl-i sünnetin akla güvensizliği, peygamberlerin gönderiliş sebebiyle bağlantılıdır. Peygamberler insanlara Allah&#8217;ı tanıtmak için gönderilmiştir. Allahla ilgili bilgiler, aklın kapasitesini aşar. Yani peygamberler aklın ulaşamadığı bilgileri öğretmek üzere gönderilmiştir. Dolayısıyla akıl haddini bilmeli ve anlayamadıklarını çok daha güçlü ve güvenilir rehber olan peygamberlerin tebliğine bırakmalıdır. Aklın değeri, sahibini peygamberin tebliğine ulaştırmasında yatar. Akıl sahibi olmayanlar, tebliğe muhatap değildirler.</p>
<p>İmam-ı Rabbaniye göre &#8220;<em>Akıl bir dereceye kadar hüccettir (delîl) ama sağ lam değildir. Sağlam delil (huccet-i baliğa) ancak peygamberlerin gönderilme si (biset) ile tamam olur. Allah Teâlâ, &#8220;Biz bir rasûl göndermedikçe azap etmeyiz&#8221;(471) buyurmaktadır.</em> &#8220;(472) Yani aklı uhrevi mesuliyet için delil kabul edilmez. Bu durumda kendine davet erişmediği için sadece aklıyla baş başa kalanların duru mu akla gelir. İslam âlimleri, peygamber&#8217;in tebliğini duymamış olanların (fetret ehl-i), Allah&#8217;ın varlığı ve birliği gibi temel itikadı meslelerde doğru inanca sahip olmadığı takdirde akıbetlerinin ne olacağını tartışmıştır. Eş&#8217;arilere göre onlar, cennetliktir. İbn-i Hümâm (v. 861/1457), Serahsî (v. 490/1097) ve Ebû Yüsr Muhammed Pezdevî (v. 493/1099) gibi Matüridî âlimleri bu görüşü tercih etmişlerdir(473).</p>
<p>Matüridilere göre ise cehennemliktir. Onlara göre Allah&#8217;ın varlığı, birliği ve bu âlemin yaratıcısı olduğu gibi meseleleri bilmeyen mümin olamaz. Bu kadar bilgi, akıl ile de temin edilebilir. Burada Matüridilerin akla Eş&#8217;arilerden daha fazla yetki verdikleri görülmektedir(474). Birçok meselede Matüridilere yakın duran İmâm-ı Rabbânî, akla verilen değerde Eş&#8217;arilere daha yakın durmakla birlikte onlardan farklı görüşte olduğunu da belirtmeliyiz. Bu mesele, &#8220;<em>İmâm-ı Rabbani Ulûhiyet ve Nübüvvet Anlayışı&#8221;</em> isimli kitabımızda daha tafsilatlı ele alındığı için burada İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin görüşünün özünü oluşturacak şu iki paragrafla iktifa edilecektir:</p>
<p>&#8220;<em>Matüridî dostlarımızın, Allah&#8217;ın varlık ve birliğini ispat gibi bazı meselelerde aklın tek başına karar verebileceğini söyleyip, dağ başında büyüyüp kendisine enbiyanın davetinin erişmediği ve puta tapan kişileri bu hareketlerinden dolayı mesul tutmalarını; akıl yürüterek bir neticeye varamadılar diye kâfir olduklarına hükmedip ebediyen cehennemde kalacaklarını söylemelerini bir türlü anlayamıyorum. Biz bir insanın kâfir olduğuna hükmetmenin, onun ebedî cehennemde kalacağını söylemenin ancak açık tebliğden ve nebilerin gönderilmesi ile oluşan huccet-i baliğadan sonra doğru olacağını söylüyoruz.</em></p>
<p><em>Evet, akıl Allah&#8217;ın bir delilidir, ama asıl meselede azaba sebep olacak kadar kesin değildir&#8230; Son derece merhametli olan Hak Teâlâ&#8217;nın, peygamberlerin açık tebliği ile bir davet göndermeden, tek başına hata yapma ihtimali oldukça yüksek olan akıl sebebiyle kulunu ebedî olarak cehennemde bırakacağına inanmak, müşrik olduğu halde kişinin ebediyen cennet nimetleri içinde olacağına inanmak kadar zor ve ağır geliyor. Aynı şekilde, Eşarîlerin kendine davet erişmeyen kişinin müşrik de olsa ebediyen cennette olacağına dair hükmü kabul etmekte de zorlanıyorum çünkü cennet ve cehennem arasında başka bir yer yoktur.</em> &#8220;(475)</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin kendi ifadesine göre keşif yoluyla vardığı kendine ait hükmünü kısaca şöyle ifade edebiliriz: Kendine davet erişmeyen insanlar, ne Eş&#8217;arilerin dediği gibi cennete, ne de Matüridilerin dediği gibi cehenneme gidecektir; gitseler bile ebedi olarak kalmayacaklardır. Onlar kıyametten sonra yeniden dirilecek ve mükellefiyeti olmayan diğer canlılar gibi hesaba çekildikten ve kendileriyle ilgili hukukî işlem yapıldıktan sonra kötülüğü olanlar kötülüğü kadar azab, iyiliği olanlar da iyiliği kadar nimet göreceklerdir. Sonra yok olup hiçe dönüşeceklerdir. İmâm-ı Rabbânî, bu bilgiyi peygamberlerin hazır bulunduğu manevi bir mecliste arz ettiğinde hepsinin kendini tasdik ettiklerini söyler(476).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin yukarıda verdiği bilginin sıhhatine inanmak, onun şahsiyetine duyulan güvenle alakalıdır. Yoksa kendisi başka bir delil ileri sürmemiştir. Ancak biz onun, ahirette bir kâfirin cehenneme atılacağım anladığı zaman, &#8220;Keşke ben de toprak olsaydım&#8221;(477) diyeceğini anlatan ayeti de değerlendirmiş olabileceğini sanıyoruz. Ehl-i sünnetten birçoğu dini mükellefiyeti olmayan hayvanların da haşrolunduktan sonra Allah&#8217;ın onları toprak yapacağını söylemişlerdir. Onlara göre bunu gören kâfir de en azından cehennemde yanmak yerine toprak olmayı isteyecektir(478).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre peygamberin tebliğini aldıktan sonra onları inkâr edenler, doğrudan kâfirdir. Onların ebedi cehennemde kalacağında şüphe yoktur. Ancak Hz. Peygamber&#8217;in tebliği kendine gelmediği için sadece aklıyla baş başa kalmış bir kişinin Allah&#8217;ı inkâr etmek gibi bir düşüncesi olmadığı için kâfir olmaz çünkü küfür, bir inanca karşı kayıtsız kalmak değil, onu bilinçli bir şekilde inkâr etmektir(479).</p>
<p>Netice olarak İmâm-ı Rabbânı, aklın vazifesini ve yetki alanının sınırını şöyle çizer:</p>
<p>&#8220;<em>Ehl-i sünnet âlimleri, akıllarıyla kavrayamasa bile dinî hükümlerin hepsini kabul ederler. Kabir azabı, Münker ve Nekir&#8217;in suali, sırat, mizan gibi aklın idrak edemediği şeylerin nasıl olduklarını kavrayamadıkları gerekçesiyle reddedip inkâra kalkışmazlar. O büyük zatlar, Kitap ve sünneti rehber kabul edip aklı onlara tabi kılarlar. (Dînî emirleri) anlayabilirlerse ne güzel. Anlayamazlarsa yine kabul ederler ama anlayamadıklarını anlayış noksanlığına bağlarlar. Onlar, diğer insanlar gibi akıllarıyla anlayabildiklerini kabul edip, anlayamadıklarını reddetmek gibi bir tavır sergilemezler.</em> &#8220;(480)</p>
<p>İmâm-ı Rabbânı Eski Yunan filozoflarının kendi zamanlarındaki peygamberlere ihtyaçlarının olmadığını söyledikleri için kâfir olduklarını söylemekte hiç tereddüt etmez. Aslında o, İslam filozofu olarak tanınanları da din dışı kabul etmektedir. Bununla birlikte onlara doğrudan kâfir demez. Onların görüşlerini ele alır ve dolaylı olarak dinden çıktıklarını ilan eder. İmâm-ı Rabbânı, sadece filozoflara değil, onları hikmet adamı olarak kabul edenlere de ciddi tenkitler yöneltir. Hikmet kelimesinden alınan &#8220;<em>hakim</em>&#8221; sıfatım onlara yakıştıramaz. Ona göre hikmet, bir şeyi olduğu gibi bilmekten ibarettir. En mühim mesele olan peygamberlik müessesesinin değerini kavrayamamayı ve Allah&#8217;ı tanı yamamayı hikmetle bağdaştıramaz.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî ayrıca &#8220;<em>hikmet&#8221;</em> ile &#8220;<em>hakikat</em>&#8221; arasında bir bağ kurar. Hikmete uyan bilgi, hakikate de uyar; uymayan hakikate de uymaz. Dolayısıyla filzoflara hikmet ada mı demek, hakkı bilmeyenlere değer vermek gibi bir fitneye yol açar: Filozofları tasdik etmek, en azından peygamberleri yalanlamaya yol açar. Aklın temsil ettiği felsefe ve vahyin temsil ettiği nübüvvet, bir birlerinin karşısındadırlar. Birini tasdik etmek, diğerini yalanlamaktır. Buna bağlı olarak İmâm-ı Rabbânî, şunu söyler: &#8220;<em>Dileyen peygamberlerin milletine uymayı düstur edinir ve Allah’ın taraftarı olup kurtulur. Dileyen de filozof olup şeytanın taraftarı olup yüz üstü düşer; zarar eder. Allah Tebâreke ve Teâlâ,</em> &#8220;<em>Dileyen iman etsin, dileyen küfür etsin. Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki onun duvarları onları kuşatmıştır. (Su bulmak için) yardım isterlerse onlara erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su verilir. Ne kötü bir içecek ve ne kötü bir barınak</em>&#8220;(481) buyurur. &#8220;(482)</p>
<p><strong>B. İnsanın Fiillerindeki Gücü </strong></p>
<p>Ehl-i sünnetin ifrat ve tefrite düşmeden orta yolu takip ettiği meşe lerden birisi de insanın fiillerindeki gücüdür. İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre bu mevzuda Mutezile ifrata, Cebriye de tefrite düşmüştür. Mutezile ifrattadır çünkü onlar, Allah&#8217;ın yarattığı aciz bir varlık olan insanın kendi fiillerini kendinin yarattığına inanırlar. Onlara göre Allah, insanın fiiline tesir edemez. Onun fiilini kendine bırakır. Yoksa Allah&#8217;ın bir şeyin olmasını kendisi karara bağlayıp sonra da insana azap etme si bir zulüm olur(483).</p>
<p>Ehl-i sünnet kimliğiyle Matüridilere daha yakın duran İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre bu görüşteki ölçüsüzlük, Allah&#8217;ın en hususi fiiline insanı ortak yapmaktır. Hatta Allah&#8217;ın gücünün yetmediği bir şeye insanın gücünün yettiğini iddia etmektir. Evet, Allah&#8217;ın verdiği irade ve kudretle insanın gerçekleştirdiği fiilinde tesiri vardır ancak bu bir yaratma değildir. Birçok kelama gibi, İmâm-ı Rabbânî de buna &#8220;<em>kesb</em>&#8221; adını verir(484). İnsan aklına gelen her şeyi her an yaratan bir varlık değildir. O, sadece Allah&#8217;ın verdiği geçici ve zayıf iradesi ve kudretiyle kendi fiilini belirleyip başlattığı için onu sahiplenir. Buna &#8220;<em>kesb</em>&#8221; denir. Onun başlattığı fiili Allah, hakikî ve mutlak kudretiyle tamamlar. Buna da &#8220;<em>yaratma</em>&#8221; denir. Yoksa yaratma fiilinde insan Allah&#8217;a ortak olurdu(485).</p>
<p>İmâm-ı Rabbâniye göre kazâ, bir başka tabirle, Allah Teâlâ&#8217;nın bir şeyin olmasını karara bağlaması, insanın bir şeyi yapmayı isteme yeteneğini (ihtiyar) ve kudretini elinden almaz; tam tersine, onu destekler. Allah, insanın fiilini onun kudret ve iradesi istikametinde istediği şekilde yaratır(486).</p>
<p>Diğer taraftan Cebriye, insanı kendi fiilinde tamamen devreden çıkarır, onu bir ağacın yaprağı gibi görür. Allah isteyince, insanın bir şeyi yapmaya veya yapmamaya gücü yetmez. O&#8217;nun istediği gibi olmaya mecburdur. İnsana fiilleri hakikî olarak değil, mecazen nisbet edilir. &#8220;Su aktı&#8221; veya &#8220;değirmen döndü&#8221; cümlelerindeki akma fiilinin suya ve dönme fiilinin değirmene ait olmadığı gibi, insanın fiili de kendine ait değildir(487).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Cebriye&#8217;nin görüşü de tefrit derecesinde bir ölçü noksanlığından kaynaklanır(488). Eğer onların dedikleri gibi, insana fiili sadece mecâzen verilip, hakikatte irade ve kudretlerinin olmadığı kabul edilirse; insan, ne yaptığı iyiliklerin mükâfatını, ne de kötülüklerin cezasını görür. Buna göre kâfir ve âsîlerin küfür ve isyanlarından dolayı mazur sayılmaları ve onlardan mesuliyetin kalkması gerekirdi çünkü her şeyi Allah kendisi yapıyor veya insana mecburen yaptırı yor. Böyle bir inanış, insanın sorumluluğunu, hatta ahretteki ceza ve mükâfat gibi şeyleri inkâra varacağı için insanı dinden çıkarır(489). Bu meseleyi de &#8220;<em>İmâm-ı Rabbani Ulûhiyet ve Nübüvvet Anlayışı</em>&#8221; isimli kitabımızda ele aldığımız için burada daha fazla tafsilata girmiyoruz.</p>
<p><strong>C. Allah&#8217;ın Görülmesi ve Sıfatları Meselesi </strong></p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Mutezile, Allah&#8217;ın görülmesi ve ilahi sıfatların varlığı meselesinde de tefrite kaçmıştır. Onlar Allah&#8217;ın dünyada değil, ahrette bile görülemeyeceğine inanırlar(490). Onların karşısındaki ifratta ise Allah&#8217;ı dünyada her an gördüklerini hatta O&#8217;nu görmese ibadet bile etmeyeceğini iddia eden mutasavvıflar vardır(491). Hâlbuki Ehl-i sünnet, Allah&#8217;ın dünyada görülmesinin caiz olduğu halde vaki olmadığına, bunun ancak ahirette vaki olacağına inanır. İmâm-ı Rabbânî de Ehl-i sünnet âlimleri gibi, dünyada Hz. Rasülüllah&#8217;tan başka kimsenin Allah&#8217;ı göremediğini söyler(492).</p>
<p>Bununla birlikte ahirette cennete giren herkesin Allah&#8217;ı mutlaka göreceğini ve aksinin imkânsız olduğunu kaydeder(493). İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin Allah&#8217;ın görülmesine dair görüşlerini, &#8220;<em>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye Göre Ru&#8217;yetullah Meselesi</em>&#8221; isimli makalemizle(494) &#8220;<em>Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud Açışından Müşahede ve Ruyet Kavramları Üzerine Bir Değerlendirme</em>&#8220;(495) isimli makalemizde genişçe ela aldığımız için burada bu kadarla iktifa ediyoruz. Mutezile ayrıca ilahi sıfatların varlığını inkâr ederek de tefrite düşmüştür. Onlara göre Allah&#8217;ın zatından başka kadim olmamalıdır. Allah&#8217;ın sıfatı olur da kadim olmazsa geçmişte bir zaman o sıfatlara sahip olmamış olurdu. Bu da Allah&#8217;a bir noksanlık nispet etmektir.</p>
<p>Sıfatların kadim olduğunu düşünmek, kadim sayısının birden fazla olduğunu kabullenmektir. Mutezile kadimlikle ilahlığı aynı manada aldığı için birden çok kadimin olmasını tevhit akidesi açısından imkansız görür(496). Hatta onlar, meseleyi daha ileriye götürüp &#8220;Hıristiyanlar sadece üç ilâh (ekânîm-i selâse) kabul ettikleri için müşrik kabul edil diklerine göre, sekiz veya daha fazla kadîm isbat edenlere ne hüküm vermelidir?&#8221; sorusunu sorarlar(497). Aslında Mu&#8217;tezile, Allah&#8217;ın kendini <em>alîm, kadîr, mütekellim, semî, basîr</em> gibi sıfatlarla tanıtmasını da dikkate alır. Onlar Zat kavramının içinde sıfatların da mevcut olduğuna inanırlar. Onlara göre Allah, ilmiyle alimdir ama ilmi ayrı bir sıfat değildir. O&#8217;nun ilmi zâtıdır. Allah kudretiyle kadirdir ama kudreti de zâtıdır. Diğer sıfatlar da böyle değerlendirilir. Şehristânî (v. 542/1153), bu iddialarıyla Mutezile&#8217;nin, İslam filozoflarıyla aynı yerde birleştiklerini söyler(498).</p>
<p>İmâm-ı Rabbani Ehl-i sünnet kimliğinin icabı olarak Allah&#8217;ın zatın dan ayrı sıfatlarının olduğuna inanır. Ona göre ilahi sıfatlar, Zat&#8217;a yeni manalar eklemek için değil, Allah&#8217;la âlem arasındaki alakayı kurmak için vardır çünkü makam ve mertebe farkından dolayı ilahi Zat ile âlem arasında doğrudan bağlantı kurmak imkânsızdır. Allah&#8217;ın nuru aleme doğrudan yansımış olsaydı alem bu sıklete dayanamazdı. Bu bakım dan Allah (c. c.) nurunu önce sıfatlara, sonra onlardan yokluk üzerine yansıtmıştır. İmâm-ı Rabbânî bu yansımayı ayrıca alemin yoktan yaratılması olarak da tarif eder. Ona göre sıfatlar Zat&#8217;ın, âlem de sıfatların gölgesidir (tecelli) (499).</p>
<p>Sıfatlar, Zat&#8217;tâki kemalatın yansıması olduğuna göre, onlar Zat&#8217;tan farklı şeylerdir. Yani Zat&#8217;tâki kemalatın bir kısmı, farklı bir yere yansıyınca sıfat adını alır. İmâm-ı Rabbânî burada sıfatın varlığının Zattan kaynaklandığını söylemekle hem onların Zat&#8217;a farklı bir değer kazandırmadığını hem de zatla kaim olduklarını ifade etmiş olur(500).</p>
<p>Aynı zamanda bu ifade, Filozofların ve Mutezilenin sıfatları sa dece bir itibar kabul edip her şeyin Zat olduğuna dair görüşlerine de bir cevap olur. Zira onların dediği gibi sıfatlar hakikatte olmadığı halde varmış gibi görülen itibar olursa onların hakikaten var olan âlemin varlığına aracı olması imkânsız olurdu(501). Sıfatlar meselesinde Mutezilenin karşısındaki Mücessime de ifrata kaçmıştır. Onlar da Allah&#8217;ı sonradan yarattığı varlıklara benzetirler. Onlara göre Allah, bir mekânda yer tutan bir cisimdir. Ayrıca O, cisimlerin sahip olduğu sıfatlara da sahiptir. Onlar, İlâhî zâtı yarattığı şeylere benzetip bazen O&#8217;nun insana bazen başka bir yaratığa benzediğini söylüyor(502) ve iddialarını Kur&#8217;an-ı kerimdeki Allah Teâlâ&#8217;nın yed (el), vecih (yüz) gibi sıfatlarının olduğunu belirten âyetlerle desteklemeye çalışıyorlar(503).</p>
<p>Şehristani bu görüşün Yahudilerden geçtiğini söyler. Yahudiler de, Allah&#8217;ın kendi yarattığı şeylere benzemesi gerektiğine inanırlar(504). İmâm-ı Rabbânî Allah&#8217;ın zat ve sıfatlarının bir keyfiyetinin olmadığını anlattığı yerlerde Mücessime/Müşebbihe&#8217;yi dile getirir. Allah&#8217;ın bize yakınlığı, bizimle beraber oluşu gibi kendine nisbet ettiği sıfatların bizim idrak alanımıza sığmadığını belirtir. Bu bakımdan ona göre Allah&#8217;ın zat ve sıfatları hususunda gayba iman edip O&#8217;na şekil ve keyfiyet nisbet emek gibi bir ölçüsüzlüğe müsaade edilmemelidir(505). Ayrıca İmâm-ı Rabbânî Allah&#8217;ın bir cisim olamayacağım sıkça tekrar ederek(506)</p>
<p>Müşebbihe&#8217;nin görüşlerinin çarpıklığına dikkat çeker ve onlara cevap olmak üzere şunları söyler: &#8220;<em>&#8216;Allah&#8217;ın ne dengi vardır ne de misli, ne bir arkadaşı vardır ne de oğlu. Allah Teâlâ Zât ve sıfatlarında şekil, misil ve misâlden münezzehtir. O&#8217;nun hakkında bilebildiğimiz son şey şudur: Allah Teâlâ mevcuttur ve kendini zâtına nisbet edip övdüğü sıfatlarla vasıflanmıştır. Ama bunların içinde bizim anlayış ve idrakimizle idrak edilen ve aklımızla düşünülebilen şeylerden münezzeh ve yücedir (müteâl)</em>&#8220;(507).</p>
<p>Kısacası Ehl-i sünnet, hem Allah&#8217;ın kadimliğine halel gelmeyecek şekilde ilahi sıfatları ispat eder, hem de Allah&#8217;ı sonradan yarattığı varlıklara benzetme gibi itikatlardan kaçınırlar. Onlar ifrat ve tefritin ortasındaki en tutarlı görüşü tercih ederler.</p>
<p><strong>D. Hz. İsa (a. s.) ve İmam-ı Azam </strong></p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin Ehl-i sünnetin orta yolu takip ettiğine dair verdiği misallerden birisi de İmam-ı Azam ve Hanefî mezhebi sevgisidir. Ona göre burada da bazen ölçü kaçmaktadır. Bazıları İmam-ı Azam Ebu Hanife&#8217;yi (r. h. ) methederken Hz. İsa&#8217;nın (a. s. ) bile onu taklit edeceğini iddia ederek ifrata kaçmıştır. Bazıları da onun kendi reyle rini sahabe kavline tercih ettiğini söyleyerek kısmen sahabeye değer vermediğini ima ederek tefrite düşmüştür.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî, çok değer verdiği bir mutasavvıf olan Hoca Muhammed Parsa&#8217;nın (v. 833/1420) &#8220;Fusul-ü Sitte&#8221; isimli eserinde zikrettiği bir cümlesini ele alır: Muhammed Parsa, Hz. İsa&#8217;nın (a. s .) dünyaya indikten sonra İmam Ebu Hanife&#8217;nin mezhebine göre amel edeceğini söylemişti. Bazı insanlar, onun bu ifadesinden Hz. İsa&#8217;nın dünyaya tekrar gelişinde Hanefî mezhebini taklit edeceğini çıkarmışlardır. Ancak İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Muhammed Parsa böyle bir şeyi kastetmiş olamaz. Bununla o, Hz. İsa&#8217;nın İmam-ı Azam&#8217;m mezhebini taklit edeceğini değil, içtihadının içtihadına uygun olacağını söylemek istemiştir. Zira Hz. İsa (a. s. ) gibi peygamberlikle müşerref olmuş bir zat, ümmetin âlimlerini taklit etmeyecek kadar büyük bir şana sahiptir.</p>
<p>Dolayısıyla Muhammed Parsa, o cümleyi İmam Ebu Hanife&#8217;nin Hz. İsa&#8217;ya (a. s. ) olan manevi bir bağlantısına işaret için söylemiş olabilir(508). Burada Hz. İsa&#8217;nın (a. s. ) dünyaya tekrar dönüşünde peygamber olup olmayacağı veya peygamberlerin vefatından sonra peygamberliklerinin düşüp düşmediği meselesi karşımıza çıkar. Ehl-i sünnet âlimlerine göre peygamberlerin ahrete intikal etmeleriyle peygamberliği iptal olmaz(509).</p>
<p>Onların vefatından sonraki peygamberlikle bağlan tısı, uyku halindeyken, yeme, içme veya kendine ait herhangi bir işle meşgul olduğu zamandaki bağlantısına benzer. Yani bir peygamber uyurken de peygamberdir. O anda risalede ilgili bir faaliyette bulunmadığı için peygamberlik kendinden alınmaz. Bir peygamber, sadece risalet vazifesini yerine getirebildiği için peygamber olsaydı yukarıda bahsedilen uyku hali veya zati bir ihtiyaç anında peygamber olmaması icap ederdi. Dolayısıyla peygamber risalet vazifesini yerine getirdiği için değil, Allah&#8217;ın ona &#8220;ben seni peygamber olarak gönderdim&#8221; dediği için peygamberdir.</p>
<p>Allah&#8217;ın sözü geçici olmadığına göre, bu hitaba mazhar olan zatın peygamberliği de geçici olmamalıdır. Hz. Peygamber&#8217;in &#8220;Âdem su ve çamur arasındayken ben peygamberdim&#8221;(510) hadisi bu iddiayı doğrulamaktadır. Dolayısıyla peygamberlerin şeriatları neshedilmiş olsa bile, peygamberlik vasıfından hiçbir şey kaybolmamış ve noksanlaşma olmamıştır(511).</p>
<p>Taftazanî de (v. 793/1390) peygamberlerin vefatlarıyla peygamberliğinin sona ermediğini düşündüğü için Hz. Peygamber&#8217;den sonraki halifeleri faziletlerine göre sıralarken bir açıklama yapma ihtiyacı duyar. Hz. Isa&#8217;nın geleceğini düşünerek onu bu genellemeden istisna eder. Hz. Ebu Bekir&#8217;in Hz. İsa&#8217;dan (a. s.) sonra en faziletli olduğunu söyler(512). Taftazanî&#8217;nin &#8220;Şerhu&#8217;l-Akaid en-Nesefiyye&#8221; isimli kitabına haşiye yapan Muslihuddin Kestelî (v. 901/1495) ise aslında Hz. Peygamber&#8217;den sonra bu dünyada sadece Hz. İsa&#8217;nın değil Hz. Hızır, Hz. İlyas ve Hz. İdris&#8217;in (a. s .) de yaşayacağını zikreder. Bununla birlikte ona göre, onların tekrar dünyaya döneceklerine dair deliller, Hz. İsa&#8217;nın ineceğine işaret eden deliller kadar güçlü olmadığı için Taftazanî onları zikretmemiş olabilir. Hâlbuki Hz. İsa&#8217;nın döneceğine dair sahih hadisler bulunduğu için kimsenin bunda şüphesi yoktur(513).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî, çeşitli vesilelerle İmam-ı Azam Ebu Hanife&#8217;ye (r. h .) olan hayranlığını ifade eder. Fıkıh ilminin temellerini onun attığını dile getirir. Alimlerin, ilmin dörtte üçünü ona tahsis edip sadece birinde ona ortak olmayı kabullendiklerini, onu aile reisi, kendilerini ev halkı gibi gördüklerini hatırlatır. Ona göre İmam-ı Azam, sünnete uymanın bereketiyle içtihat edip Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmakta öyle bir dereceye çıktı ki diğer insanlar onu anlayamadılar.</p>
<p>Fetvalarındaki incelikleri kavrayamadıkları için onun Kitap ve Sünnet&#8217;e ters düştüğünü sandılar. Hatta onun sahabeyi görmezden gelip kendi reyine daha çok güvendiğini iddia ettiler. İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre de İmam-ı Azam&#8217;m (r. h .) mezhebinin diğer mezheplere göre usul ve fürûda ayrı bir yeri vardır. Bu mezhebin âlimleri, ayet ve hadislerden hüküm çıkarırken (istinbat) daha sağlam usûle başvurmuştur. Hanefî mezhebi bir okyanus, diğerleri de ona doğru akan küçük nehir ve derecikler gibidir. İmâm-ı Rabbânî, İmam-ı Şafiî&#8217;ye duyduğu hayranlıkla bazı nafile ibadetlerde onu taklit de eder.</p>
<p>Ancak fıkhı meselelerde Hanefî mezhebine bağlılığını bir ayrıcalık gibi sunar. Bu mezhebe olan ilgisini onların ümmetin ekseriyetini (sevad-ı azam) oluşturmasına bağlar(514). Bazı insanların İmam-ı Azam&#8217;m kendi görüşlerini hadislere tercih ettiği iddiasına gelince: İmâm-ı Rabbânî bunu bir başka bir ifrat olarak zikreder. Ona göre burada İmam-ı Azam&#8217;a haksızlık yapılmıştır çünkü o, &#8220;müsnet hadisler&#8221;(515) delil olarak aldığı gibi &#8220;mürsel hadisler&#8221;(516) bile kendi reyine tercih ederdi. Hatta o, sadece hadisleri değil, sahabenin görüşlerini bile kendi reylerine tercih ederdi. Dolayısıyla Ebu Hanife (r. h. ) gibi bir imam hakkındaki bu iddialar, ona eziyet derecesinde bir ifrat ve edebe uymayan bir davranıştır.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre&#8221;<em> Bu büyük insanların rey ehli olduğunu söyleyenler, onların Kitap ve Sünnete uymayıp kendi reyleri ile hüküm verdiklerini söylemek istiyorlarsa, onlara göre Ehl-i İslâm&#8217;ın çoğunluğunun da İslâm zümresinden hariç olmaları gerekirdi. Böyle bir inanca ancak cehaletinin farkında olmayan bir cahil veya maksadı dînin yarısını iptal etmek olan bir zındık sahip olabilir. Birkaç hadîs öğrenip dînin hükümlerinin sadece onlardan ibaret olduğunu sanarak bilmediklerini reddeden ve kendilerinin sahip olmadıklarının terk edilmesi gerektiğini sananlar, ne büyük cehalet içindeler!</em>&#8220;(517)</p>
<p><strong>E. Sahabe Sevgisi </strong></p>
<p>Ehl-i sünnet kimliğini oluşturan temel meselelerden birisi de s habe sevgisindeki ölçüdür(518). İmam-ı Tahavî&#8217;nin (v. 321/933) de dediği gibi Ehl-i sünnetin sahabe sevgisinde ne ifrat vardır ne de tefrit. Onlar sahabeden bir kısmını severken diğerlerinden uzak durmak (teberrâ) gibi bir yanlışa düşmezler; sahabeye buğz edene ve onları hayırla zikretmeyene buğz ederler. Kısacası Ehl-i sünnet, sahabe sevgisini din, iman ve ihsan olarak kabul ettiği gibi onlara buğz etmeyi münafıklık, azgınlık ve dinden çıkma olarak değerlendirir(519). Aslında sahabe sevgisi, Ehl-i sünnete göre temel itikadı meseleler den değildir. Ancak Şianın imamet mevzuundaki bazı aşırı görüşleri, Ehl-i sünneti böyle bir ölçüyü ortaya koymaya mecbur etmiştir(520).</p>
<p>Şia&#8217;ya göre zamanının imamını tanımayan dalettedir hatta imansızdır. Sahabe de hak imam olan Hz. Ali&#8217;den önce diğer halifelere biat ettikleri için dalalete düşmüş hatta kâfir olmuşlardır(521). Onlar Ehl-i beyt dışındaki sahabenin dalalette hatta küfre düştüğünü iddia eder ve onlardan uzak durmayı (teberrâ) bir iman meselesi sayarlar. Onlara göre mümin olabilmek için Hz. Ali&#8217;yi ve Ehl-i beyti sevmek yetmez. Başta Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere diğer sahabeden uzak durmak (teber- ri) şartı vardır(522). İmâm-ı Rabbânî de diğer Ehl-i sünnet âlimleri gibi, Şianın bu iddialarını ne Kitap ve sünnete ne de icma ve kıyasa uygun bulur. O da Şia&#8217;nın ifrata kaçan görüşlerinden kaynaklanan tartışmaların itikadî bir meseleye dönüştüğünü düşünür. Bu yüzden sahabeden bahseder ken Hz. Peygamberin ve ashabın ortaya koyduğu ölçüyü Ehl-i sünnet kimliğine iliştirir: Hz. Ali sevilmeli fakat Hz. Peygamberin ve sa habenin çizdiği sınır geçilmemelidir.</p>
<p>Ona göre Ehl-i sünnetin Hz. Ali sevgisindeki ölçü, onları Hz. Ali&#8217;nin de yakın dostları olan Hz. Ebu Bekir ve Ömer&#8217;e düşman etmemelidir. Orta ve ölçülü yol, Hz. Ali ile birlikte diğer halifeleri ve sahabenin hepsini sevmektir. Sahabenin birbirine düşmanlık ettikleri gerekçesiyle kin ve garaz beslediklerini sanmak, cehalet ve insafsızlıktır. Hele onları imansız kabul etmek, insanı çarpan bir tehlikedir. Ehl-i sünnet, böyle bir tehlikeye düşmez. Onlar Allah&#8217;ın sahabe hakkında indirdiği &#8220;Onlar biribirlerine karşı merhametlidirler&#8221;(523) ayetine gönülden inanırlar(524).</p>
<p>Meseleye bu açıdan bakan İmâm-ı Rabbânî, Hz. Ali&#8217;yi sevdiği halde diğer halifeleri ve sahabeyi ona düşman oldukları gerekçesiyle reddetmeyi, sünnet çizgisinden çıkmak ve sünnetin bereketinden mahrum olmak olarak görür(525). İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre dört halife başta olmak üzere sahabe-i kiram hakkında sü-i zanda bulunmak kalbin itikat bakımından hasta olduğunu gösterir. Onları sevmek ise Hz. Rasûlüllah&#8217;ı sevmenin tezahürüdür. Dolayısıyla hasta insanların imanlarına tesir eden hastalık tedavi edilmelidir. Bu tedavi Şeyhayn&#8217;ın (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer) peygamberlerden sonra en üstün olduklarını öğreterek yapılabilir Bu yüzden hutbelerde dört büyük halifenin isimlerini zikretmek, Ehl-i sünnet kimliğinde bir şiar olarak benimsenmiştir.(526).</p>
<p>Kuran&#8217;ı Kerim&#8217;i tefsir ve beyan eden sünneti doğru öğrenmenin ilk ve en mühim şartı, onu Hz. Peygamber&#8217;den teslim alan sahabeyi tanımaktır(527). Bu bakımdan burada önce kimlerin sahabe olduğunu ortaya konacaktır. Sonra onları sevmekle ilgili tartışmalar dile getirilecektir. Bununla birlikte sahabeyi sevmenin veya onlara sövmenin itikadı bakımdan fayda ve zararları ortaya konacaktır.</p>
<p>Mustafa Özgen &#8211; Imam Rabbanide Ehl-i Sünnet Kimliği,syf.109-126</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>456 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 339</p>
<p>457 Yıldırım, Ömer Ali, İslam Düşüncesindeki Yoktan Yaratma ve Kuiem Tartışmaları: Kelamcılar ve İbn Sina Merkezli Bir İnceleme, Kelam Araştırmaları 10:2 (2012) ss. 251- 274.</p>
<p>458 Gazzalî, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed, Tehafütü&#8217;t Felasife, Darul-Meşrık, Beyrut, 1990, s. 164, 165; Fahri, Macid, İslam Felsefesi Tarihi, trc. Kasım Turhan, iklim Yay, İstanbul, 1992, s. 111; Çubukçu, İbrahim Agâh, Türk İslam Düşünürleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, s. 19,27.</p>
<p>459 Kaya Mahmut, &#8220;Sudur&#8221; TDİVA, XXXVII, 467- 468.</p>
<p>460 İmâm-ı Rabbânî, age. c. 3, mektub. 17, s. 19</p>
<p>461 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 44, s. 61.</p>
<p>462 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 57, s. 73.</p>
<p>463 Kehf, 18/5.</p>
<p>464 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 57, s. 73.</p>
<p>465 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 23, s. 21.</p>
<p>466 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 214, s. 186.</p>
<p>467 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 23, s. 31.</p>
<p>468 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 23, s. 31.</p>
<p>469 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 121, s. 183.</p>
<p>470 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 17, s. 21.</p>
<p>471 İsrâ, 17/15.</p>
<p>472 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 44 s. 62.</p>
<p>473 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 299; Şehristânî, Ebul Feth Muhammed b. Abdülkerim, Nihâyetül-Akdâm fi İlmi Kelâm, Mektebetü e&#8217;s-Sakâfed&#8217;d-Dîniyye, Kahire, trs, s. 371; Beyâdî, Kemâlüddin Ahmed, İşârâtüî-Meram an İbârâtil-İmâm, Kahire, 1949, s. 79.</p>
<p>474 Akseki, Ahmed Hamdi, İslam Fıtrî, Tabiî ve Umumî bir Dindir, haz. Hasan Tahsin Feyizli, Nur Yay, Ankara, 1980, s. 99</p>
<p>475 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c 1, mektub. 259, s. 238.</p>
<p>476 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 259, s. 238.</p>
<p>477 Nebe, 78/40.</p>
<p>478 Matüridî, Ebû Mansûr Muhammed b Muhammed, Te&#8217;mlâtü Ehli’s-Sünnet, I-V, thk, Fâüma Yûsuf el-Haymî, Müessesetü&#8217;r-Risâle, Beyrût, 2004, V, 372; Kurtubî, el-Câmî Li ahkâmi&#8217;l-Kur’an, XIX, 163.</p>
<p>479 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 259, s. 238.</p>
<p>480 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 44. s. 61</p>
<p>481 Kehf, 18/29.</p>
<p>482 İmâm-ı Rabbâni, age, c. 3, mektub. 23. s. 33.</p>
<p>483 Abdülcabbar, Kadı Ahmet, Şehri Usûlil-Hamse, thk. Abdülkerim Osman, Kahire, 1988, s. 323.</p>
<p>484 İmâm-ı Rabbânî, Mcktûbât, c. 1, mektub. 289, s. 329.</p>
<p>485 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 289, s. 267; c. 2, mektub. 67, s. 112; c. 3, mektub. 17, s. 20.</p>
<p>486 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 289, s. 332</p>
<p>487 Şehristânî, Ebul-Feth Muhammed b. Abdülkerîm, el-Milel ve&#8217;n-Nihal, I-II, Thk, Muhammed Seyyid Geylânî, Mektebet-ü Vehbe, Beyrut, trs, I, s. 87.</p>
<p>488 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 289, s. 331; c. 2, mektub. 67, s. 112.</p>
<p>489 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 289, s. 330,331. Yukarıda Mutezileye verilen cevaptaki kesp görüşü, Cebriye&#8217;nin endişelerini geçersiz kıl maktadır.</p>
<p>490 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 67, s. 111. Ayrıca, bkz. Kadı Abdülcabbâr, Ahmed, el-Muğni bi&#8217;t-Teklîf, V, 209 &#8211; 213; Kadı Abdülcabbar, Ahmed, Şerhu&#8217;l-Usûli&#8217;l-Hamse, s. 249 &#8211; 251.</p>
<p>491 Hucvirî, Ali b. Osman, el-Cüllâbî, Keşfu l-Mahcûb Hakikat Bilgisi, Haz. Süleyman Uludağ, İs tanbul, 1996, s. 477; Pârisâ, Hâce Muhammed, Faslul-Hitâb (TezMde Giriş), Trc. Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay, İstanbul, 1988, s. 270.</p>
<p>492 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub: 272, s. 290, c. 3, mektub: 17, s. 20;</p>
<p>493 İmâm-ı Rabbânî, age, III, Mektub. 17, s. 19.</p>
<p>494 Özgen, Mustafa, İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye Göre Ru&#8217;yetullah Meselesi, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 33. sayı, Bahar, 2012, ss. 59-74.</p>
<p>495 Özgen, Mustafa, &#8220;Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud Açışından Müşahede ve Ruyet Kavramları Üzerine Bir Değerlendirme&#8221; Marife Dini Araştırmalar Dergisi, yaz 2013 sayı, 2, ss. 63-83.</p>
<p>496 Şehristânî, el-Milel ve&#8217;n-Nihal, c. 1, s. 44; Pezdevî, Ehl-i sünnet Akaidi, s. 52; Nesefî, Ebul-Muin, Meymûn b. Muhammed, Tabsıratul-Edille Fi Usûli&#8217;d-Din, I-II, Thk, Claude Salame, Dımışk, 1983, I, 200; Taftazânî, Sadüddin Mesud b. Ömer, Şerhul-makasıd, I-V, thk. Abdurrahman Umeyra, Âlemül-Kütüb, Beyrut, 1989, IV, 83.</p>
<p>497 Giridi, Sırrı Paşa, Nakdül-Kelâmi Akâidil-İslâm, Dersaâdet, İstanbul, 1324, s. 87.</p>
<p>498 Şehristâni, age, 1,50. 499 İmâm-ı Rabbânî, Mektabât, c. 3, mektub. 26, s. 39. 500 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 234, s. 210.</p>
<p>501 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 26, s. 39.</p>
<p>502 Giridi, Sırrı, Ârâul-Milel, Dersaâdet Kitabevi, İstanbul, 1303, Dersaâdet Kitabev&#8217;inin yeniden ofset baskısı, İstanbul, trs, s. 188.</p>
<p>503 Bağdâdî, el-Fark Beyneî-Fırak, s. 325-330</p>
<p>504 Şehristâni, el-Milel ve’n-Nihal, 1,106.</p>
<p>505 İmâm-ı Rabbânî, agc, c. 2, mektub. 8, s. 16.</p>
<p>506 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 266, s. 263; c. 2, mektub. 67, s. 111; c. 3, mektub, 17, s. 18; mektub. 77, s. 97.</p>
<p>507 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 67, s. 111</p>
<p>508 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 55, s. 94.</p>
<p>509 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 320.</p>
<p>510 Aclûnî, Keşfül-Hafa, II, 121, nr. 2015. Adûnîbunun bu lafızla bulunmadığını fakat Alkamî&#8217;nin buna sahih dediğini nakleder. Bu hadis, Buhan&#8217;nin &#8220;et-Tarihul-Kebir&#8221;inde ve Tirmizî&#8217;de şöyle geçer: Hz. Rasülüllah&#8217;a, Ya Rasülallah sizi nübüvvet ne zaman verildi? Diye sordular. O da &#8220;Adem ruh ve ceset ara sındayken&#8221; diye cevap verdi. Buharî, et-Tarihul-Kebir, VTI, 374, nr. 1606; Tirmizî, Menakıb, 1, nr. 3609. Sehavî de.yukandaki bilgileri verir hadisin bu şekilde olduğu halde sonradan birçok kişinin bunu &#8220;Âdem su ve çamur arasındayken ben peygamberdim&#8221; şeklinde ifade ettiklerini söyer. (Sahavî, Şemsüddin Ebul-Hayr Muhammed b. Abdurrahman, el-Makasıdu&#8217;l- Hasene, Mektebetul-Hana, Kahire, 1956, s. 328, nr. 837,842</p>
<p>511 Bakıllanî, Ebû Bekir Muhammet binTayyib, el-İnsâf fi ma Yecibü İtikâdııh ve lâ Yecûzu l-Cehlü bih thk, Muhammed Zâhid b. Hasen el-Kevserî, Mektebetul-Hanci, Kahire, 1993, s. 63,64.</p>
<p>512 Taftazanî, Sadüddin Mesud b. Ömer, Şerhuî Akâid, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul, 1986, s. 177.</p>
<p>513 Kestelî, Muslihiddin Mustafa, Haşiyet-ü Kestelî alâ Şerhul-Akaid, Taftazanî&#8217;nin &#8220;Şerhu&#8217;l-Akaid&#8221; (Salah Bilici Kitabevi, İstanbul, 1986) isimli kitabının kenarında, s. 177</p>
<p>514 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 2, mektub. 55, s. 95.</p>
<p>515 “Müsned&#8221;, nisbet etmek ve izafe etmek manalarındaki &#8220;isnad&#8221; kökünden alınmış bir sıfattır. Hadis ilminde &#8220;müsned&#8221;, senedi ilk raviden son ravive kadar kesilmeden Hz. Peygambere kadar ulaşan hadislere denir. (Tahhan, Teysir-u Mııstalahil Hadis, s. 135.)</p>
<p>516 &#8220;Mürsel&#8221;, göndermek ve ulaştırmak manasındaki &#8220;irsal&#8221; kelimesinden yapılmış bir sıfattır. Hadis ilminde &#8220;mürsel&#8221;, sahabîden hadis rivayet eden tabiinin isnadında sahabiyi atlayıp doğrudan doğruya Hz. Rasülüllah&#8217;tan rivayet ettiği hadislere denir. Yani tabiinden olan birisi hadisi bir sahabîden dinlediği halde onun ismini zikretmeden Hz. Rasülüllah&#8217;tan kendi dinlemiş gibi &#8220;Hz. Rasülüllah buyurdu ki, &#8230;&#8221; diyerek rivayet ettiği hadislere denir (Uğur, Mücteba, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 302). Muhaddislerin çoğu, İmam Şafiî ve birçok fıkıh ve usul âlimi, mürsel hadisin zayıf olduğu için dinde delil olmayacağını söyler. Ancak İmam-ı Azam, İmam Malik ve Ahmed bin Hanbel gibi diğer üç mezhep imamlarına göre mürsel hadisler sahihtir. Dolayısıyla dini meşeler de delil olarak alınırlar (Nevevî, Takrib, s. 29).</p>
<p>517 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 2, mektub. 55, s. 95.</p>
<p>518 Birgivi, Muhammed, Ravzatii&#8217;l-Cennati Usulil-İtikad, Muharrem Efendi Matbaası, İstanbul, 1305, s. 15.</p>
<p>519 Dımışkî, Ali b. Ali b. İbn Ebfl-Izz, Şerh ul-Akideti&#8217;t-Tahavhiye, I-II, thk. Abdullah b. Abdullah et-Türkî ve Şuayb Arnavut, Müessesetü&#8217;r-Risale, Beyrut, 1992, s. 689.</p>
<p>520 Taftazanî, Şerhu l-Makasıd, V, 303.</p>
<p>521 Bağdadî, el-Fark Beynel-Fırak, s. 30.</p>
<p>522 Geylanî, el-Gunye, 1,180; Bağdadî, age 34.</p>
<p>523 Fetih, 48/29.</p>
<p>524 İmâm-ı Rabbani, Mektubat, c. 2,36, s. 50,51; c. 3, mektub. 24, s. 34.</p>
<p>525 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 80, s. 93.</p>
<p>526 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 15 s. 20.</p>
<p>527 Nemrî el-Kurtubî, İbn Abdil-Berr b. Asım, el-İstîâb fi Esmail-Ashab, I-IV, (İbn Hacer el- Askalanî&#8217;nin el-İsabe isimili eserinin kenarında, Mısır, 1327 tarihli nüshadan ofset) Beyrut, trs,s.2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-rabbaniye-gore-ehl-i-sunnet-alametleri/">İmam Rabbani’ye Göre Ehl-i Sünnet Alametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-rabbaniye-gore-ehl-i-sunnet-alametleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümmetin En Büyüğü Dört  Kiramdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 15:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Allah Teâlâ'nın nezdinde alacağı mertebeler]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin En Büyüğü Dört Kiramdır]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin En Büyüğü Hz.Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[Ashâb-ı Kiramın Bütün Tabakalarını Sevmek Gerekir]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab ve Ehl-i Beyti Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab ve Ehli Beyti Sevmek İmanın Alâmetidir]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab-ı Kiramı Tazimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab'ın Tabakaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefa-i Raşidin]]></category>
		<category><![CDATA[Rafizi ve Havariciler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şübhesiz ashab radıyallâhu anhum, ümmetin en büyükleridir. Onların da tertib üzere en büyüğü Hazreti Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anhudur. Sonra Ömer-ul-Fâruk radıyallâhu anh; sonra Hazreti Osman radıyallâhu anh; sonra Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;tır. Ve efdal evliyâ Sıddîk-ı Ekber ba&#8217;dehu Fâruk Ve Zinnûreyn&#8217;den sonra Alî&#8217;dir ol Velîyullah Ve evliyânın en üstünü, Sıddîk-i Ekber Hazreti Ebû Bekr&#8217;dir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/">Ümmetin En Büyüğü Dört  Kiramdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/images-1-57/" rel="attachment wp-att-11855"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11855" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-5.jpg" alt="İnsanın Allah Teâlâ'nın nezdinde alacağı mertebeler dörttür" width="524" height="248" /></a></p>
<p>Şübhesiz ashab radıyallâhu anhum, ümmetin en büyükleridir. Onların da tertib üzere en büyüğü Hazreti Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anhudur. Sonra Ömer-ul-Fâruk radıyallâhu anh; sonra Hazreti Osman radıyallâhu anh; sonra Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;tır.</p>
<p><em>Ve efdal evliyâ Sıddîk-ı Ekber ba&#8217;dehu Fâruk</em></p>
<p><em>Ve Zinnûreyn&#8217;den sonra Alî&#8217;dir ol Velîyullah</em></p>
<p><em>Ve evliyânın en üstünü, Sıddîk-i Ekber Hazreti Ebû Bekr&#8217;dir. Sonra</em></p>
<p><em>Hazreti Ömer-ul-Fâruk&#8217;tur.</em></p>
<p><em>Sonra iki nur sahibi Hazreti Osman&#8217;dır. Sonra Allah&#8217;ın dostu Hazret}</em></p>
<p><em>Ali&#8217;dir.</em></p>
<p>Ehli Sünnet vel Cemaatin ittifakıyla, ümmetin en büyüğü Sıddîk-ı Ekber; sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra Hazreti Ali radıyallâhu anhum&#8217;durlar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den kalan hilâfet de bu tertib üzere devam etmiştir.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî&#8217;nin ittifakla tahric ettikleri Ebî Saîd-il-Hudrî ve Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Eğer Ben bir kimseyi (en üstün olarak) dost alsaydım, şübhesiz Ebâ Bekr&#8217;i kendime dost ederdim. Lâkin o hakîkaten kardeşim ve arkadaşımdır. Gerçekte Allah Teâlâ arkadaşınızı (kendisini kasdederek) gerçek dost olarak kabul etmiştir.”</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerîf Hazreti Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ın sadakatini, bağlılığını, yüce makamını ve hilâfetini beyan etmiştir. &#8220;Hullet&#8221;; bütün sevgileri ken­dine hududlandıran ve rızaya layık olan bir makamdır. Peygamber sal­lallâhu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ&#8217;dan başkasını kendisine maksad ve vesile etmediği için,&#8221; “<em>Eğer Ben bir kimseyi (en üstün olarak) dost alsaydım, şübhesiz Ebâ Bekr&#8217;i kendime dost ederdim.</em>” buyurmuştur. Tabiî ki bu, bütün sevgileri Ebû Bekr Sıddîk&#8217;a yöneltmesi risâlet maka­mına uygun olmadığı içindir.</p>
<p>Fakat bundan aşağı olan sohbet ve kar­deşlik makamında, kemâl-i şefkatle en üstün derecede Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ı kabul etmesi, Ebû Bekr Sıddîk&#8217;ın kendisine en yakın olduğunu gös­termiştir. Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anh&#8217;ın üstünlüğünü ve faziletini beyan eden birçok hadisler vardır. Ondan sonra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem en üstün derecede Hazreti Ömer radıyailâhu anhu&#8217;yu kabul etmiştir. Hazreti Ömer radıyailâhu anh, Fâruk&#8217;tur, yani hak ile bâtıl arasına sed çekendir.</p>
<p><strong>Nitekim İmam Ahmed, Tirmizî, İbnu Habbân, İbnu Adî&#8217;nin tahric ettikleri İbni Ömer radıyailâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>“Gerçekte Allah Teâlâ, gerçek ve doğruyu Ömer&#8217;in dili ve kalbi(nin muvafakati) üzere tayin etmiştir.”</em></p>
<p>Sadakatin en üstünü, dil ve kalbin birleşmesidir. İşte bu hadîs-i şe­rifte Ömer radıyailâhu anh&#8217;ın dilinin ve kalbinin sıddîklık makamında; ve kalbine gelenin vahye mutabık ilham; dilinden çıkanın sünnete mutabık söz olduğu beyan edilmiştir. Artık bu iki büyük halîfenin sıddîklık maka­mına, bu hadisler şahid olarak kâfidir.</p>
<p><strong>Yine Müslim ve Buhârî&#8217;nin de ittifakla tahric ettikleri bir hadiste Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas&#8217;ın babası şöyle anlatmıştır: </strong></p>
<p><em>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in yanına girmek için Ömer izin istedi. Onun yanında Kureyş&#8217; ten birtakım kadınlar vardı. Kendisiyle yüksek sesle konuşuyor ve ondan çok şeyler istiyorlardı. Ömer izin isteyince kadınlar kalkarak perdeye koştular. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de ona izin verdi. Hazreti Omer radıyallâhu anh içeri girince Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in güldüğünü müşahade etti; şive âdeti üzere: “Allah ömrünü güldürsün ya Rasûlallah.” dedi. </em></p>
<p><em>Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Şu Benim yanımda olanlara şaştım. Senin sesini işitince perdeye koştular.” buyurdu. Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh: “Ya Rasûlallah onların çekilmesine Sen daha layıksın.” dedikten sonra kadınlara dönerek: “Ey nefslerinin düşmanları, Rasûlullah sal­lallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den çekinmiyorsunuz da, benden mi çekini­yorsunuz.&#8221; dedi. Perde arkasında olan kadınlar: “Evet, sen Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den daha sertsin.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</em></p>
<p><em>“Nefsim kudretiyle yaşayan Allah&#8217;a andolsun, hiçbir zaman sü­lük edeceğin bir yolda şeytan sana rastlamaz ki, yol edinmiş oldu­ğun caddeden başkasını yol edinmemiş olsun.”</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerîf, Hazreti Ömer&#8217;i mübalağa olarak övmüştür. Bir cad­dede dahi rastlarsa şeytanın mutlaka yolunu değiştireceğini ve ondan kaçacağını ifade etmiştir. Bu hadîsin delâletiyle rahatlıkla diyebiliriz ki, şeytan huylulardan başkası Hazreti Ömer&#8217;in hakkında şübhe etmez. Hazreti Ömer de, Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anh&#8217;ı daima takdim ederdi.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri bir hadîs-i şerîfte, Abdullah bin Abbas radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır: </strong></p>
<p><em>Hazreti Ömer&#8217;i teneşir üzerine koyduklarında ashab ağlaşıp dua ediyorlardı. Arkamda birisinin iki elle­rini omzuma koyarak şöyle dediğini işittim: “Hakîkaten ben Allah Teâlâ&#8217; nın seni arkadaşlarınla beraber kılacağını umarım. Çünkü çoğu zaman Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in: “Ben idim. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben işledim. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben yürüdüm. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben girdim. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” “Ben çıktım. Ebû Bekr ve Ömer&#8230;” diyerek her sözünde, Ebû Bekr&#8217;den sonra seni andığını işittim.” Arkama baktım, ne bakayım ki Ali bin Ebî Tâlib radıyallâhu Teâlâ anh&#8217;tır.</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki Hazreti Ali radıyallâhu anh, bu iki bü­yük zevatı herkesten takdim etmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sözlerindeki takdimini de delil göstermiştir ve onları takdir etmiştir.</p>
<p>Şübhesiz bu ikiden sonra en üstün sahabî ve halîfe, Hazreti Os­man radıyallâhu Teâlâ anh’tır.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî’nin de tahric ettiği bir hadîs-i şerîfte Ebû Mûsâ el-Eş&#8217;arî radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır: </strong></p>
<p><em>&#8221;Ben Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;i evinde ziyaret etmek istedim, bulamadım.Bana şu tarafa doğru gitti dediler. Ben de Onu soruşturarak izinden yola çıktım.Nihayet Eriz kuyusuna girdi. Ben de kapıda oturdum. Onun kapısı hurma dalından idi. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem hacetini görüp abdesti alınca kalkarak yanına vardım. Bir de baktım, Eriz kuyusunun kenarına oturmuş, kuyunun kenarını, ortalamış, baldırlarını açmış ve onları kuyunun içine sarkıtmış. Ona selam verdim. Sonra giderek kapının yanına oturdum. (Kendi kendime) Bugün mutlaka Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in kapıcısı olacağım dedim. Az sonra Ebû Bekr geldi ve kapıyı çaldı.</em></p>
<p><em>-Kim O? dedim.</em></p>
<p><em>-Ebû Bekr.. dedi.</em></p>
<p><em>-Ağır ol., dedim. Sonra giderek:</em></p>
<p><em>-Yâ Rasûlallah, bu Ebû Bekr&#8217;dir; izin istiyor., dedim.</em></p>
<p><em>“Ona izin ver; ve kendisini cennetle müjdele.” buyurdu. Ben dönüp geldim ve Ebû Bekr&#8217;e:</em></p>
<p><em>-Gir. Hem Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seni cennetle müj­deliyor.. dedim. Ebû Bekr girdi. Ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sel­lem&#8217;in sağ tarafına onunla birlikte kuyunun kenarına oturdu. Ayaklarını da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in yaptığı gibi kuyuya sarkıttı. Ve baldırlarını açtı. Sonra ben (kapı yanına) döndüm ve oturdum. Kar­deşimi abdest alırken bırakmıştım. Bana yetişecekti. (İçimden kardeşimi kasdederek) Eğer Allah filana hayr murad ettiyse, onu (buraya) getirir dedim. Bir de baktım; bir insan kapıyı kıpırdatıyor:</em></p>
<p><em>-Kim o? dedim.</em></p>
<p><em>-Ömer bin Hattâb&#8217;ım.. dedi.</em></p>
<p><em>-Ağır ol., dedim. Sonra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e ge­lerek selam verdim ve:</em></p>
<p><em>-Bu Ömer&#8217;dir; izin istiyor., dedim.</em></p>
<p><em>“Ona izin ver; ve kendisini cennetle müjdele.” buyurdular. He­men Ömer&#8217;e gelerek:</em></p>
<p><em>-İzin verdi. Hem Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seni cen­netle müjdeliyor., dedim. O da girdi. Ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;le birlikte onun sol tarafına kuyu kenarına oturdu. Ayaklarını da kuyuya sarkıttı. Sonra (ben kapı yanına) dönerek oturdum. Ve (karde­şimi kasdederek) Allah filana hayr murad ettiyse onu (buraya) getirir, dedim. Derken az sonra bir insan gelerek kapıyı salladı.</em></p>
<p><em>-Kim o? dedim.</em></p>
<p><em>-Osman bin Affan&#8217;ım.. dedi.</em></p>
<p><em>-Ağır ol;, dedim ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e gelerek kendisine haber verdim:</em></p>
<p><em>“Ona izin ver; ve başına gelecek bir bela ile birlikte kendisini cennetle müjdele.” buyurdu. Hemen geldim ve:</em></p>
<p><em>-Gir Hem Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem başına gelecek bir bela ile birlikte seni cennetle müjdeliyor., dedim. O da girdi. Fakat kuyu kenarını dolmuş buldu. Ve öbür taraftan onların karşılarına oturdu.&#8221;</em></p>
<p>Bu hâdisede, üç halîfenin tertib üzere hilâfetlerine; ve vefatlarından sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;le Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhumâ&#8217;nın bir arada olmasına işaretler vardır. Olay da öyle vuku bulmuştur.. Ayrıca Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ın fazileti hak­kında birçok hadisler vardır. Allâme Teftezânî diyor ki: «Hazreti Ali radı-yallâhu Teâlâ anh dahi, üçüne de bîat etmiştir. Eğer hilâfet bunlardan önce kendisinin hakkı olsaydı, hakkını taleb ederdi.</p>
<p>Nitekim Hazreti Muaviye&#8217;den hakkını taleb etmiştir Hazreti Ömer radıyallâhu Teâlâ anh, vefatında, hilâfeti şûrâya bıraktı. Ashâb-ı şûrâ, Osman, Ali, Abdur- rahman bin Avf, Talhâ, Zübeyr ve Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas radıyallâhu an- hum idiler. Bunlardan beşi, halîfeyi tayin etmek işini Abdurrahman bin Avf radıyallâhu anh&#8217;a havale ettiler ve hükmüne razı oldular. Abdur­rahman bin Avf da Hazreti Osman&#8217;a bîat etti, seçti. Ashâb-ı kiram da ona ittifak ettiler, emr ve yasaklarına boyun eğdiler. Arkasında cum&#8217;â ve bay­ram namazını kıldılar. Hâsılı Hazreti Osman, ashâb-ı kirâmın icmâıyla halîfe olmuştur.</p>
<p>Sonra Hazreti Osman radıyallâhu anh şehid olunca haliyle işi mühmel bıraktı, yani vakit bulamadı. Muhacir ve ensar Ali radıyallâhu anh&#8217;a bîat ederek, hilâfetin kabûlünü istirham ettiler. Çünkü bu üçten sonra hilâfete kendisinden daha layık ve daha üstün, daha müstehak yoktu. Hazreti Ali radıyallâhu Teâlâ anh, dördüncü halîfe ola­rak tayin edilmiştir. Ehli Sünnet velCemaat bunda ittifak ettiler. »</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri bir hadiste, Amr bin As şöyle an­latıyor: </strong></p>
<p><em>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir müfreze başında beni Selâsil adlı yere göndermişti.. Ona döndüm:</em></p>
<p><em>-Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, en çok kimi seversin?</em></p>
<p><em>-Ayşe.</em></p>
<p><em>-Erkeklerden?</em></p>
<p><em>-Babası.</em></p>
<p><em>-Sonra kimi seversin?</em></p>
<p><em>“Ömer.” buyurdu; ve akabinde birkaç adamın ismini saydı. Beni en sonraya bırakacağından korktum, sükut ettim.</em></p>
<p><em>Yine Buhârî&#8217;nin de tahric ettiği bir hadiste, Hazreti Ali&#8217;nin oğlu Mu- hammed bin Halîfe şöyle anlatmıştır: Babamdan sordum:</em></p>
<p><em>-Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den sonra hangi insan da­ha hayrlıdır?</em></p>
<p><em>-Ebûbekr.</em></p>
<p><em>-Sonra kim?</em></p>
<p><em>-Ömer., dedi. Sonra Osman diyeceğinden endişe ettim: “Sonra babam.” dedim.</em></p>
<p><em>“Hayır hayır, ben müslümanlardan bir adamım.”</em> dedi.</p>
<p><strong>Yine Buhârî&#8217;nin tahric ettiği bir hadiste, Enes radıyallâhu anh şöyle demiştir: </strong></p>
<p><em>Peygamber sallallâhu aleyhi ve   seliem, Ebû Bekr,  Ömer ve Osman&#8217;la birlikte Uhud dağının tepesinde  oturmuşlardı. Dağ  sallandı.</em></p>
<p><em>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, ayağını yere vurarak:</em></p>
<p><em>“Sebat et (ey) Uhud! Ancak senin üzerinde bir Nebî, bir sıddîk ve iki şehid vardır.”</em> buyurdu.</p>
<p>Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;ın, fazileti ve üstünlüğü yücedir. Nitekim Müslim ve Buhârî&#8217;nin de tahric ettikleri Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ali’ye hitâben:</p>
<p><em>“Sen Bana yakınlıkta Musa&#8217;ya nazaran Hârûn&#8217;un yerindesin. Şu kadar ki, Benden sonra nebî yoktur.”</em></p>
<p><strong>Kâdı Îyaz diyor ki:</strong> «Râfızîler, Şia&#8217;nın şâir fırkaları, bu hadîs-i şerîfi delil göstererek, Peygamber&#8217;den sonra hilâfetin Hazreti Ali&#8217;nin hakkı ol­duğunu; sahabenin, onu takdim etmedikleri için -summe kellâ ve hâşâ- kafir olduklarını iddia ettiler. Bunların küfründe şübhe yoktur. Birtakımları da: “Hazreti Ali de ashabdan hakkını taleb etmediği için kafir oldu.” dedi­ler. Bunların delillerini zikretmek, fitne ve fesaddan başkası değildir. Bu iki taife de saadette yaşayan sahabeyi tekfir ettikleri için, küfürlerinde şübhe yoktur. İslam şeriati bunların aleyhindedir. Bu hadîs-i şerîfte onla­ra hiçbir delil yoktur.</p>
<p>Bilakis bu hadîs-i şerîfte Hazreti Ali&#8217;nin fazileti hu­susunda beyan vardır. Hazreti Ali&#8217;nin önceki üç halîfeden daha faziletli olmasına da delâlet etmez. Hazreti Ali&#8217;nin Peygamber&#8217;den sonra halîfe olacağına dair de bu hadisle istidlal edilemez. Ancak Peygamber sal­lallâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ali&#8217;yi Tebük gazvesinde Medine&#8217;ye yeri­ne bırakmıştı. Kaldı ki, Hârûn aleyhisselam Mûsâ aleyhisselam&#8217;dan son­ra halîfe olmamıştır. Çünkü Hârûn aleyhisselam Mûsâ aleyhisselam&#8217;dan takriben kırk sene evvel vefat etmiştir. Mûsâ aleyhisselam münâcâta gittiği zaman, onu İsrail oğullarına yerine bırakmıştı.»</p>
<p>Tîbî de aynı manayı ifade ederek ilmi bir sûrette aynısını söylemiştir.</p>
<p>Her nasıl olursa olsun bu hadîs-i şerif, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den sonra Hazreti Ali&#8217;nin halîfe olacağına delil değildir. Şübhesiz Hazreti Ali radıyallâhu anh, Hazreti Osman&#8217;dan sonra şâir ashab­dan üstündür. Hazreti Ali&#8217;den buğzeden yahud da Hazreti Ali için diğer sahabeden buğzeden, dalâlettedir. Binaenaleyh Şia ve Hâricîlerin söz­lerine asla itibar ve itimad yoktur. Medâr-ı teessüf şudur ki, bir kısım ba­sireti kör insanlar, Hazreti Osman&#8217;a, kimisi Hazreti Ali&#8217;ye dil uzatmakta cür&#8217;et ederler. Bunu küstahlıktan başka hiçbir şeyle ifade edemem. Ehli Sünnet vel Cemaatin ittifakıyla, hilâfet dördünün tertibi üzere tesbit edil­miştir. Ve Hazreti Osman hâdisesinde Hazreti Ali hakkından vazgeçmiş değil; bilakis Hazreti Osman&#8217;a biat ederek hakkını vermiştir.</p>
<p>Ebû Bekr Sıddîk ve Hazreti Ömer, Rasûlullâh&#8217;ın kayınpederleridirler. Hazreti Osman ve Hazreti Ali ise, damatlarıdırlar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefatına kadar bunlardan razıdır. Bunların hepsini se­veriz. Nitekim İmam Ahmed ve Beğavî&#8217;nin tahric ettikleri, Abdurrahman bin Avf&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: <em>“Ebû Bekr cennettedir; Ömer cennettedir; Osman cennettedir; Ali cennettedir; Talha cennettedir; Zübeyr cennettedir; Abdurrahman bin Avf cennettedir; Sa&#8217;d bin Ebî Vakkas cennettedir;Sad bin Zeyd cennettedir; Ebû Ubeydete-bn-il-Cerrah cennettedir.”</em></p>
<p><strong>İşte İbrahim Hakkı Hazretler! bunu dile getirerek şöyle dedi:</strong></p>
<p>(81)</p>
<p><em>Bu dördü hem hilâfetde bu tertib üzre kâimdir</em></p>
<p><em>Bu çâr-ı yârdan sonra hem efdal Evliyâullah</em></p>
<p>(82)</p>
<p><em>Kalan ashabdır ki cümlesinin zikri hayrolsun</em></p>
<p><em>Cemîî âl u ashâb-ı kirâmı sevmişem Billah</em></p>
<p>Dördünün hilâfeti de bu tertib üzeredir. Bu çâr yâr-ı güzin&#8217;den sonra, evliyaullah&#8217;ın üstünleri, kalan ashâb-ı kiramdır. Hepsinin zikri hayr olsun. Hâsılı, bütün ashâb-ı kirâmı Allah için severim.</p>
<p><em>Aşere-i mübeşşere ve Fâtıma Hasen Hüseyn</em></p>
<p><em>Bu ümmetden bulara cennetile neşhedu Billah</em></p>
<p>Bu ümmetten cennetle müjdelenen ashabdan on nefer ve Fâtıma, Hasan, Hüseyn Hazerâtına cennet müjdesi verilmiştir. Biz dahi Allah için bunların cennetlik olduklarına şahadet ederiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ashab ve Ehli Beyti Sevmek İmanın Alâmetidir</strong></p>
<p><strong>Buhârî’nin tahric ettiği bir hadiste, Ömer radıyallâhu anh şöyle bu­yurmuştur: </strong></p>
<p><em>“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlardan razı olduğu halde şu işe şu neferlerden başkası layık değildir: Ali, Os­man, Zübeyr, Talha ve Abdurrahman bin Avf.”</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatına kadar kendilerinden razı olduğu aşere-i mübeşşereden beş zevatın ismi verilmiştir; Hazreti Osman ve Hazreti Ali de bunlardandır.</p>
<p><strong>Müslim ve Buhârinin tahric ettikleri Ebî Saîd-il-Hudriden gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Ashabıma sövmeyin. Şayet sizden biriniz Uhud kadar altın dağıtsa dahi, onların (Allah yolunda dağıtmış oldukları) bir avuçlarına, hatta yarım avuçlarına ulaşamaz.”</em></p>
<p><em>“Ashabıma sövmeyin.”</em> cümlesinden hiçbir ferdi müs­tesna değildir. Onların ihlas ve niyetleri, dîne hizmetleri çok üstün oldu­ğundan şahsiyetlerine layık olmayan herhangi bir söz söylemek, söv­mek sayılır.</p>
<p><strong>&#8216;Hatta imam Ahmed bin Hanbel radıyallâhu anhu&#8217;ya bir adam gelerek sormuş:</strong></p>
<p><em>-Hazreti Muaviye mi haklı, Hazreti Ali mi haklı? (imam:)</em></p>
<p><em>-Sen ensar mısın?</em></p>
<p><em>-Hayır.</em></p>
<p><em>-Muhacir misin?</em></p>
<p><em>-Hayır. (Bunun üzerine İmam buyurmuştur ki:)</em></p>
<p><em>-Meclisimden kalk defol. Demek sende hayr da yoktur.&#8217;</em></p>
<p><strong>Müslim&#8217;in de tahric ettiği, Ebî Hureyre ve Ebî Mûsa-el-Eş&#8217;arî&#8217;den ge­len bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:</strong></p>
<p><em>“Yıldızlar semânın güvenidir. Yıldızlar gittiği zaman semâya va&#8217;dolunan şey (dağılmak, pamuk haline gelmek ve kıyamet) gelir. Ben de ashabımın güveniyim. Ben de gittiğim zaman ashabıma va&#8217;dolunan (ihtilaf gibi mukadder olan) şeyler gelecektir. Ashabım da ümmetim için güvendir. Ashabım gittiği zaman ümmetimin başına va&#8217;dolunan şeyler (bid&#8217;atler, haddi aşmak, hıyanet gibi) gelecektir.”</em></p>
<p>&#8216;amenetun&#8217; kelimesi, güven vermek yani mal, can ve şerefin korunmasına sebeb manasındadır. Şübhesiz ashâb-ı kiramda bu hususların hepsi toplanmıştır. Bu en güzel ifadeyle “Ashabım da ümmetim için güven­dir. Ashabım gittiği zaman ümmetimin başına va&#8217;dolunan şeyler gelecektir.” cümlesiyle beyan olunmuştur. Ashabın gitmesinden sonra bid&#8217;atler zahir olmuştur; hevâ ve hevesler hâkim olmuştur; haramlar ve şerler zahir olmuştur; kalblerde nurlar azalmıştır; zulüm ve zulmetler ço­ğalmıştır. Tâbiîn, tebei tâbiîn devresinde yığmak fitneler, hayatlarından sonra zaman geçtikçe yayılmıştır. Bunun için tebei tâbiîn devresinden sonra gelen müslümanlardan biri, Uhud kadar Allah yolunda malını in- fak etse dahi, onların Allah yolunda dağıtmış oldukları yarım avuçlarına ulaşamaz.</p>
<p><strong>Âmirî diyor ki:</strong> «Bu hadîs-i şerifteki ashab kelimesinden murad, Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sohbetinden ayrılmayan, hazar ve seferde helal ve haram ilmini öğrenen, dinde fakih olan, Kur&#8217;an ilimlerini zabteden, açıkta ve gizlide Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e ittibâ&#8217; eden zevattır. Ashab toplumuna nazaran bunlar azdır.Cehalet,zulmet ve fitnelere giren kimseler, ancak bunlara tâbi olmakla kurtulur.&#8217;</p>
<p><strong>Hakîm-i Tirmizî buna ilaveten:</strong> «iman ve eminlik, onlara ittiba etmekte hududlandırılmıştır.» demiştir.</p>
<p>Bu eminlik, ashabın büyüklerinden, tâbiînîn büyüklerine geçmiştir Her bir insan, iman ve ihlası nisbetinde onlardan faydalanmıştır Aklını onların görüşlerine uyduran, dîninde güven altına girmiştir. Onların sözlerini, ictihad ve görüşlerini, kendi fikir ve görüşlerine uyduranlar da, doğruluktan sapmışlardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem başka bir hadiste bu hayr-ı kemâlâtı beyan etmiştir.</p>
<p><strong>Nitekim Müslim ve Buhârî’nin de tahric ettikleri Ebî Hureyre ve imran bin Husayrıdan gelen riva­yette, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Ümmetimin en hayırlıları Benim asrım (da olanlar)dır. Sonra pe­şinde gelenler; sonra peşinde gelenlerdir. Sonra şûbhesiz bir kavim gelir; şahidliğe taleb edilmedikleri halde şahidlik yaparlar; hıyanet ederler; eminlikte sebat etmezler; adak yaparlar, yerine getirmezler; onlar da şişmanlık zuhur eder.&#8221;</em></p>
<p>Tabârânî&#8217;nin tahric ettiği Ca&#8217;de bin Hubeyre’den gelen rivayetle  “sonra peşinde gelenler&#8221; kelimeleri üç kere tekrarlanmıştır.</p>
<p>Bu hadis-i şerîfte de anlaşıldığı üzere, ashaba, tâbiîne ve tebe-i tabiine uyanlardan başkası, bid&#8217;at ve dalâletten kendini kurtaramaz.</p>
<p>“Sonra şûbhesiz bir kavim gelir; şahidliğe taleb edilmedikleri halde şahidlik yaparlar;&#8221; cümlesine, sadece davalardaki şahidlik de­ğil, bilgisiz fetva vermek, zan ve tahmine mebnî yorum yapmak, ayet ve hadisleri örf ve âdetlere uydurmak, bâtılın propagandasını yapmak, fâsıkları övmek, takvâ sahihlerinin haklarına riayet etmemek gibi hususlar da dahildir. Gerek bunlar itikadi olsun ve gerek fiilî ve ahlâkî olsun; ashab, tâblîn ve tebei tâblînîn ardınca gitmeyenler, zemmedilmiştir; gi­denler de övülmüştür.</p>
<p><strong>Nitekim İmam Ahmed, Tirmizî, Neseî ve Hâkimin de tahric ettikleri, Hazreti Ömer radıyallâhu anh’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Ashabıma (hayatlarında ve vefatlarından sonra dahi) ikram edin, çünkü muhakkak onlar sizin en hayrlılarınızdır. Sonra onların peşinde gelenlere; sonra onların peşinde gelenlere de (ikram edin,sevin). Sonra yalanlar belirir. Hatta şübhesiz kendisinden yemin istenilmediği halde bir adam yemin eder; şahidlik ondan istenilmediği halde şahadet eder. Dikkat!.. Kime cennetin ortası sevdirilmiş ise, cemaatten ayrılmasın, Çünkü muhakkak şeytan; tek kalanla beraberdir. O iki kişiden daha uzaktır. Asla bir adam,bir ka­dınla tenhalaşmasın. Çünkü muhakkak şeytan, üçüncüleridir.Kimin iyilikleri ona sevdirilmiş ise, kötülükleri kendisine üzüntü verirse, işte o hakîkî mü’mindir.”</em></p>
<p>Hâkim bu hadîsin sahih olduğunu söylerken Hafız Zehebi de takrir etmiştir.</p>
<p>Ashaba ikram; onları hayrla yadetmek, hatalarından göz kaybetmek sözleriyle amel etmek, isimleri söylendiğinde radıyallahu anh demek ayıb ve kusurları araştırmamak, onları başkalarıyla mukayese etmemek olmak üzere altı haslettir. “Çünkü muhakkak onlar sizin en hayırlılarınızdır.” buyrulmuştur. Kendilerinden sonra, en hayırlı değildir; nasil olurda mukayese olunabilir?.. Tabiî ki onların ardınca giden tabiin,tebe-i tâbiînden daha hayrlıdır. Artık üçüncü asırdan itibaren kıyamete kadar hayırlı olabilirler amma en hayrlı olamazlar. Ashaba gerekli olan hürmet ve ikram, tâbiîn ve tebei tâbiîne de gerekir.Bu nafileye &#8216;cemaat&#8217; denilir. Hadîs-i şerîfte, bu cemaati sevmek ve ona ikram etmenin gerekli olduğu: “Dikkat!. Kime cennetin ortası sevdirilmiş ise, cemaatten ayrılma­sın.” cümlesiyle emredilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh imkan olduğu müddetçe itikad, amel ve ahlakta cumhurun, yani bu cemaati teşkil eden imamların, buna imkan olmadıysa bu cemaate dahil olanlardan birinin ardınca gitmek vacib olmuştur. İşte bu itikaddan ayrılan kimse mezhebsizdir.</p>
<p>Ehli Beyt bu cemaate dahil oldukları müddetçe, onlara ikram da farz olur. Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyn Ehli Beyttir. Aşere-i mübeşşereye cennet müjdesi verildiği gibi, bunlara da cennet müjdesi verilmiştir. Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri bunlara sevgi beslemeyi, ikramı emretmiştir. Ve onları temiz olarak yaratmış olduğunu beyan etmiştir. Bu hem ayetle, hem de hadisle sabittir</p>
<p><strong>Nitekim Müslimin de tahric etmiş olduğu bir hadiste, Ayşe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir:</strong></p>
<p><em> Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, üzerinde siyah yönden mamul, nakışlı bir örtü olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı, Derken Hasan bin Ali geldi. Onu örtünün içine aldı. Sonra Hüseyn geldi, o da beraberinde girdi. Sonra Fâtıma geldi, onu da içeri aldı. Sonra Ali geldi, onu da içeri aldı. Sonra: </em></p>
<p><em>“&#8230;Ey Ehli Beyt, Allah ancak ve ancak sîzden ricsi (azaba vesile olabilcek her şeyi) gidermek ve tizi tertemiz paklamak İstiyor.’*</em> (melinde ki -Ahzab 33’üncü ayeti) okudu.</p>
<p>İşte ayet-i kerîme, Ehli Beyti bu sürette beyan etmiştir Bundan dola­yı ulemâi Ehli Sünnet, Ehli Beyte İkramın ümmet üzerine bir gerek: vecibe olduğunda İttifak ettiler. Ehli Beyt hususunda iki taife, ifrat ve tefrîte saparak yanlış itikada girmişlerdir: Râfizi ve Havârici&#8230;</p>
<p><strong>a]Râfizîler,</strong> Ehli Beytin sevgisini izhar ederek, onları en büyük tehli­kelere sokmuşlar; ve onlara karşı gelenleri de tekfir etmişlerdir.</p>
<p><strong>b]Havâricîler ise,</strong> bunlara karşı çıkarak bu sefer Ehli Beyte noksan­lığı isnad etmişler; ve hatta bir kısmını tekfir etmişlerdir.</p>
<p><strong>Ehli Sünnet vel Cemaat ise,</strong> ifrat ve tefritten sakınmışlar.. Demişlerdir ki: Ehli Beyti candan severiz, onlara ikram ederiz. Şübhesiz Ehli Beyt masum değildir. Günah işledikleri takdirde Allah Teâlâ&#8217;nın kitabında be­yan etmiş olduğu yahud O&#8217;nun Rasûlü&#8217;nün sünnetinde beyan etmiş ol­duğu cezayı haklarında icra ederiz.</p>
<p>Ashâb-ı kirâmın şerefimle oynayan, ya Havâricîdir ya Râfizîdir.. Hele hele Ebû Bekr Sıddîk radıyallâhu anh&#8217;a, Hazreti Ömer radıyallâhu anh’a, Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;a ve Hazreti Ayşe radıyallâhu anhâ&#8217;ya dil uzatanın yeri yoktur. Böylece Ehli Beytin hürmetinde kusur edende de hayr yoktur.</p>
<p>Ehli Beytin içinde en büyükleri, Âl-i Aba&#8217;dır. Yani Fâtıma, Hazreti Haşan, Hazreti Hüseyn ve Hazreti Ali&#8217;dir. Ehli Beyt içerisinde, fâsık ve âsi olabilir. Olduğu takdirde, şeriatin onlara verdiği ceza tatbik edilir. Amma şereflerine asla tecavüz edilmez. Son zamanda, yine Kur&#8217;an ve Ehli Beyte sarılan kurtulur.</p>
<p><strong>Nitekim bu da Müslim ve daha başkalarının da tahric ettikleri Zeyd bin Erkam&#8217;ın hadîsinde beyan edilmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</strong></p>
<p><em>“Bundan sonra; dikkat edin, ey, insanlar! Ben ancak bir beşe­rim. Rabb&#8217;imin elçisi gelip de, ona icabet etmem yakındır. Ben size iki ağır yük (emanet) bırakıyorum: Bunların birisi, içinde doğru yol, nur bulunan Allah&#8217;ın kitabıdır. Binaenaleyh Kitâbullâh&#8217;ı alın ve ona sarılın&#8217;. Bir de ehli beytimi (size emanet ediyorum). Ehli beytim hak­kında size Allah&#8217;ı hatırlatırım. Ehli beytim hakkında size Allah&#8217;ı ha­tırlatırım. Ehli beytim hakkında size Allah&#8217;ı hatırlatırım.”</em></p>
<p>Ehli Beyt; Ali oğulları, Akil oğulları, Ca&#8217;fer oğulları ve Abbas radıyallâhu anhum’un oğullarıdır. Bunlar Kitâbullâh&#8217;a sarıldıkları vakitte, üm­met üzerinde iki hakları olur: Birincisi ilim ve takvâları; İkincisi Ehli Beyt olmaları.. Yollarını şaşırdıkları takdirde dahi, bir hakları var; o da Ehli Beyt olmalarıdır. Hadîs-i şerifte bu gayet açıktır, izaha lüzum yoktur. Ma­demki Allah Teâlâ Ehli Beyti sevmeyi bize teklif etmiş, Rasûlullah da tavsiye etmiş; ifrat ve tefritten azade olmak şartıyla, ashab gibi Ehli Beyti sevmek, itikadında bulunmak gerekir.</p>
<p>Ashab veya Ehli Beytin hürmetinde kusur eden; veyahud kalbinde sevgileri bulunmayan kimse, yüzde seksen nifaktadır. Onun için Ehli Sünnet vel-Cemaat bu İtikada son derece ihtimam göstermişlerdir.</p>
<p>Her ne kadar takvâ sahibi de Ehli Beytten sayılırsa da, Ehli Beyt meşâbesinde değillerdir. Sonra, Ehli Beytten fâsık olanlara, nesebleri için hürmetleri gösterilse dahi, onların hatalarından göz kapatılmaz. Yani fâsıklarının fışkı tenkid edilir. Şîanın dedikleri gibi Ehli Beyt masum değil­dir. Hatta Ehli Beytten olmayan bir âlim, Ehli Beytten olan bir cahile tak­dim edilir.</p>
<p>Allah&#8217;ın kitabına hürmet göstermek ve bu kitabla amel eden ulemâ­ya hürmet, önde gelir. Eğer Ehli Beyt, hem âlim ve hem takvâ olursa, takdiminde şübhe yoktur. [211]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ashâb-ı Kiramın Bütün Tabakalarını Sevmek Gerekir</strong></p>
<p>Peygamber sallallâhu Teâlâ aleyhi ve sellem&#8217;in, risâlet davasını bildirişinden vefatına kadar davetine icabet ederek az çok sohbetiyle şereflenen ashab, bazılarına göre yüzyirmidörtbin, bazılarına göre bun­dan daha fazladır. İmam Şâfiî radıyallâhu anh’ın, ashabın adedini altmışbin olarak bildirmesi, sadece Medine ve havalisinde ikamet eden­lere mahsustur.</p>
<p><strong>Zira imam Ahmed bin Hanbel radıyallâhu anh:</strong><em> “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefat edeceği sıralarda, otuzbin erkek arkasında namaz kılarlardı.”</em> demiştir.</p>
<p><strong>Ebû Züriâ er-Râzî diyor ki:</strong> “<em>Yüzon- dörtbin sahabe, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den hadis nakletmişlerdir.”</em> Bunların en büyükleri, aşare-i mübeşşere yani cennet müj­desini alan on zevat, Hazreti Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyn radıyallâhu anhum&#8217;dur. İşte İbrahim Hakkı bunu dile getirerek şöyle dedi:</p>
<p><em>&#8216;Aşere-i mübeşşere ve Fâtıma Hasan Hüseyn</em></p>
<p><em>Bu ümmetden bulâra cennetile neşhedu Billah&#8217;</em></p>
<p><em>Bu ümmetten cennetle müjdelenen ashabdan on nefer ve Fâtıma,Hasan, Hüseyn Hazerâtına cennet müjdesi verilmiştir. Biz dahi Allah için bunların cennetlik olduklarına şahadet ederiz.</em></p>
<p>Bunlarla beraber, Hâris bin Zeyd ve ilk kez Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e biat edenler, birinci tabakayı teşkil etmektedir. Aynı zamanda Hazreti Hadice radıyallâhu Teâlâ anhâ ve davete ilk icabet edenler de bunlara dahildir.</p>
<p><strong>İkinci tabaka,</strong> Dâr-un-Nedve&#8217;de Hazreti Ömer radıyallâhu anh&#8217;la birlikte biat edenlerdir.</p>
<p><strong>Üçüncü tabaka,</strong> dinlerinden dolayı müşriklerin eza cefa ve işken­celerine tahammül göstermeyerek Habeş&#8217;e hicret edenlerdir. Nitekim bu hususta Münâvî Feyz-ul-Kadîr adlı eserinde 9312&#8217;nci hadîsin şerhinde güzel izahatta bulunmuştur. Ca&#8217;fer bin Ebî Tâlib radıyallâhu anh da bunlardandır.</p>
<p><strong>Dördüncü tabaka</strong>, birinci, ikinci ve üçüncü Akabe biatinde bulu­nanlardır.</p>
<p><strong>Beşinci tabaka</strong>, hicretten sonra Küba mescidinin inşâsından önce Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e bîat edenlerdir.</p>
<p><strong>Altıncı tabaka,</strong> büyük Bedir&#8217;de hazır olanlardır. Sahih hadislerde bunların da hepsinin cennetlik oldukları bildirilmiştir.</p>
<p><strong>Yedinci tabaka</strong>, ikinci Bedirle Hudeybiye&#8217;de bulunan ehli bîat-ir -rıdvandır. Bunların cennetlik olmasına, ayette de işaret vardır.</p>
<p><strong>Sekizinci tabaka,</strong> Hudeybiye&#8217;den sonra ve Mekke&#8217;nin fethinden ön­ce müslüman olanlardır. Amr bin As, Hâlid bin Velîd bu tabakadandırlar.</p>
<p><strong>Dokuzuncu tabaka</strong>, Mekke fetholunduğu günde müslüman olan­lardır.</p>
<p><strong>Onuncu tabaka,</strong> fetih ve Haccet-ul-Vedâ&#8217;dan sonra müslüman olan ashâb-ı kiramdır.</p>
<p>Demek, ashâb-ı kiramın bazıları diğer bazılarından daha üstündür. Ashabdan sonrakiler, onların hiçbirinin mertebelerine ulaşamazlar. Nitekim</p>
<p>“.<em>..Şayet sizden biriniz Uhud kadar altın dağıtsa dahi, onların (Allah yolunda dağıtmış oldukları) bir avuçlarına, hatta yarım avuçlarına ula­şamaz.”</em> mealindeki hadîs-i şerîfte bu beyan edilmiştir. Binaenaleyh “Bedr&#8217;in aslanları ancak bu kadar şanlı idi&#8221; gibi sözler yersizdir.</p>
<p>Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in azadlısı Sevban&#8217;a, Pey­gamberin sevgisi galebe çalmıştı. Onu görmediği zaman zayıflar, benzi sararır, tahammülsüz hale düşerdi. Halini Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e arzederek: “Ey Allâh&#8217;ın Rasûlü, şübhesiz ölümümü ve ölü­münü düşündüğüm zaman böyle oluyorum. Vefatından sonra, cennetin en âlî derecesinde olacağına inanıyorum. Olsa olsa cennete girerim; Seni göremem. Orada benim halim ne olacak?..”.. Başka bir sahabî: “Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, hakîkaten ben, anamdan babamdan ve hatta kendi ru­humdan daha fazla Seni severim. Ölümümü ve ölümünü düşündüğüm zaman&#8230; Sen Peygamberlerle beraber en âlî derecelere yükseleceksin; orada ben Seni görmezsem ne yapacağım?. Dayanamayacağımı düşü­nüyorum..” diyorlardı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buniara cevab vermedi. Bu şikayetler üzerine</p>
<p>“Kim Allah&#8217;a ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;ne (sevgi ve hükümlerine teslimle) itaat ederse, işte onlar Allah&#8217;ın kendilerine nimetlerini lütuf buyurduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlıktır. Bu Allah&#8217;ın fazl u keremidir. Bilici olarak da Allah yeter.” mealindeki En-Nisâ&#8217; sûresinin 69-70&#8217;inci ayet­ten nâzil oldu.</p>
<p><strong>İnsanın Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde alacağı mertebeler dörttür:</strong></p>
<p><strong>1</strong> &#8211;<strong>En kudsî, en yücesi peygamberlerin mertebeleridir.</strong> Allah Teâlâ bunların ruhlarını en âlî olarak yarattığı gibi, onlara en âlâ mertebeleri verir. Bunlar bir işi kendi gözleriyle görmüş, olayla yaşamış gibilerdir; ki Peygamberimiz&#8217;in hakkında “Sîzler Onun gördü­ğü şeyler üzerinde halen daha mücadele mi ediyorsunuz?” mealin­deki En-Necm sûresinin 12&#8217;nci ayetiyle buna işaret edilmiştir.</p>
<p><strong>Sıddîkların makamıdır.</strong> Bunlar ma&#8217;rifette nebilerden sonra gelirler. Nebîlerin en yakında gördüklerini, bunlar en uzakta görürler. Bu itibarla Hazreti Ali kerremallâhu vecheh, “Sen Rabb&#8217;ini gördün mü?” diye so­rana: “Görmediğim bir Rabb&#8217;e tapmam. Ancak gözler onu göremez; -ima­nın hakîkatiyle kalbler onu görür.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p><strong>Şehidlerin mertebeleridir.</strong> Bunlar imanın hakikatlerini kalb gö­züyle değil aklî delillerle, işi yakın bir yerde aynanın içinde gören kim­seler gibi görürler. Ashâb-ı kiramdan bazılarının ifade ettiği: “Sanki ben Rabb&#8217;imin arşına açıkta bakıyorum.” gibidir ki, “Rabb&#8217;ini görür&#8217;gibi O&#8217;na ibadet et.” mealindeki Cibril hadîsinde beyan buyrulmuştur.</p>
<p><strong>Salihlerin makamıdır.</strong> Bunlar, çok uzaktan gördükleri ayna içinde iman hakikatlerini müşahade eden zevattır. Yani kesin bilgi üzere taklid edenlerdir. Tâbiîriin kısm-i a&#8217;zamîsi ve ashabın asgarî kısmı, bu makam­da idiler. Bu da yine Cibril&#8217;in hadîsinde “Şayet ki sen O&#8217;nu görmezsen, şübhesiz O seni görür.” cümlesiyle beyan edil­miştir.</p>
<p><strong>Nitekim Âlûsî, Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn&#8217;den naklen diyor ki:</strong> «İn­sanın kemâliyet mertebeleri beş kısımdır: Birincisi, nübüvvet ve kutbiye- tin birleşmesidir. Bu ancak vahyin mazharmda bulunur. Rasûlullah sal­lallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatıyla bu makamın kapısı kapanmıştır. İkin­cisi, sıddîklık ve kutubluğun birleştiği mertebedir. Bunda imam, Ebû Bekr Sıddîktır ki, kendisinde sıddîklık, imâmet, hilâfet, emirlik birleşmiştir. Üçüncüsü, şahadet ve kutubluk mertebesinin birleşmesidir. Nitekim Ömer-ul-Fâruk radıyallâhu anh&#8217;ta, hilâfet, kutbiyet, hak ve bâtılı birbirin­den tefrik etmek birleşmiştir. Dördüncüsü, şahadet, velâyet, hilâfet mer­tebesinin kutublukla birleşmesidir. Nitekim bu da Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ta birleşmiştir.</p>
<p>Zira Zinnûreyn&#8217;in iki manası vardır: Birincisi, Hazreti Osman&#8217;ın iki sefer Peygamber&#8217;e damat olmasıdır. İkincisi, hilâfe­tiyle kutbiyet, yani velâyet ve şahadetin birleşmesidir. Beşincisi, şahadet ve velâyet-i kübrâdîr. Bu da Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;ta toplanmıştır.»</p>
<p>Evet ashâb-ı kiramda, radıyallâhu anhum, kimisinde şahadet ve velayet; kimisinde sıddîkıyet ve kutbiyet; kimisinde nübüvvetten başka tüm mertebeler bulunmuştur. Bu itibarla onları hayrla yad etmek, sev­mek ve her birini kendi mertebesinde bilmek, tanımak imanın icabıdır.</p>
<p>Onun için“<em>Ümmetimin en hayrlıları Benim asrım (da olanlar)dır. Sonra peşinde gelenler; sonra peşinde gelenlerdir.”</em> buyrulmuştur.</p>
<p>Şeyh Yûsuf Nebehânî, Şevâhid-ul-Hak ve Huccetullâhi ale-l-Âlemîn fî Mu&#8217;cizâti Şehîd-ul-Murselîn adlı eserlerinde bu hususta güzel izahat­ları yazarak Vahabıleri alt üst etmiştir. Netice-i meram Allah Teâlâ Et-Tevbe sûresinin 100&#8217;üncü ayetinde“<em>(Islamda) Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi&#8217; olanlar (yok mu); Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah&#8217;tan razı olmuşlardır. (Allah) Bunlar için -kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altlarından ırmaklar akar cennetler hazır­ladı. İşte bu en büyük bahtiyarlıktır.</em>” buyurmuştur.</p>
<p>Bu ayete karşı,müfessir geçinenlerin bazı ashab hakkında  &#8220;şu boşananlar&#8221; demeye cür&#8217;et etmeleri büyük bir cesarettir. &#8220;Boşanan sahabe&#8221; diye adlandırdıkları zevatı, hangi naklî bir delille bu ayet-i kerîmeden istisna edebilirler. Karga misali gibi, İslam üzere yas tutmak yerine, itikadlarını düzeltseler daha İyi olurdu.</p>
<p>Ehli Sünnetin ittifakıyla ashabın tazimi gerekir. Evet Allâme Teftezânî&#8217;nin de naklettiği gibi,Hazret Ali&#8217;yle Hazreti Osman radıyallâhu anhumâ&#8217;nın faziletleri hakkında, yani hangisinin daha üstün olduğunda ihtilaf edilmişse de, bunda tevakkuf daha güzeldir. Amma onlardan biri­ne dil uzatmak, kesinlikle ya Râfizîlik ya da Hâricîliktir.</p>
<p><strong>Yine Allâme Teftezânî Şerh-ul-Akâid&#8217;de diyor ki:</strong> “Ashabın araların­da vuku bulan harbler ve nizâların yeri vardır; ve tevil edilir.” Onun bu sözü delilsiz değildir. Hazreti Ali radıyallâhu anh ile Hazreti Muaviye&#8217;nin arasında vuku bulan çatışma, Garb mütefekkirlerinin ve onlara taklid eden tarihçilerin mütâlaa ettikleri gibi değildir; yorumları yanlıştır.</p>
<p><strong>Nite­kim Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri Ebî Hureyre radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurmuş olduğu;</strong></p>
<p><em>“Ümmetimden, davaları bir olduğu halde iki büyük cemaat, arala­rında büyük bir savaşla vuruşmadıkça kıyamet kopmaz.&#8217;</em>&#8216; mealindeki hadîsin şerhinde şârihler; davaları yani dinleri bir olduğu halde savaşan iki cemaat, Hazreti Ali ve Hazreti Muaviye&#8217;nin cemaatleridir dediler.</p>
<p><strong>Hafız Ibnu Hacer diyor ki:</strong> «Bu İki taife, Hazreti Ali ve Hazreti Muavi­ye&#8217;nin cemaatleridir. “Müslümanlardan İki büyük taife savaşıncaya&#8230;. Davalar  birdir &#8216; cümlelerinden anlaşılıyor ki, her iki taife de müslümandır. Bununla Havâricîler reddedilmiştir, “Ammârî buğat olan fitne tarafından öldürülecektir&#8217;’ mealindeki hadis de, Hazreti Ali’nin içtiha­dının isabetli ve Hazreti Muaviye’nin ise içtihadının hatalı olduğuna delidir,»</p>
<p>Bunların savaşmaları, hilâfet ve post kavgası için değildir. Dava, şehid edilen Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ın kısas meselesiydi.</p>
<p><strong>Nite­kim İmam Buhârî’nin şeyhlerinden Yahyâ bin Süleyman el-Cûfî, Kitâb-u Sıffîn adlı eserinde diyor ki: «Ebû Müslim el-Havlânî diyor ki: </strong></p>
<p><em>Ben Muaviyeye: “Sen misin; Hazreti Ali&#8217;yle hilâfet hususunda münakaşa ediyor­sun? Yoksa sen onun gibi misin?&#8221; dedim. Bana şu cevabı verdi: “Hayır Vallâhı, ben onun kendimden daha üstün ve daha bilgin; hilâfete müstehak; işe ehil olduğuna kesinlikle kanaat etmişim. Bilmiyor musunuz ki, Hazreti Osman zulmen öldürülmüştür. Ben de onun amcası oğluyum; onun velîsiyim. Ben kanının heder olmamasını istiyorum. Bu benim hak­kımdır. Ali radıyallâhu anh’a gidin, ona deyin, Hazreti Osman&#8217;ın katil­lerini bize versin.&#8221; Bunun üzerine biz gittik, Hazreti Ali’yle bu hususta ko­nuştuk, Hazreti Ali bize: “Biate dahil olsunlar ve hükmü bana bıraksın­lar.&#8221; dedi. Döndük, Muaviye radıyallâhu anh&#8217;a söyledik. O bundan imtina etti ve dolayısıyla Ali radıyallâhu anh&#8217;a karşı geldi.» Meseleyi bundan başkasına yorumlayanların İslamla alakaları yoktur. </em></p>
<p><em>Nitekim İmam Aynî Umdesi’nde diyor ki: «İki büyük taife&#8217;den murad, Kermânî&#8217;nin dediği gi­bi, Muaviye ve Ali radıyallâhu anhumâ&#8217;nın cemaatleridir. İbnu Asâkir, Muaviye’nın tercümesinde, Ebu-I-Kâsım bin Ahî Ebî Zür&#8217;â er-Râzî&#8217;nin şöyle naklettiğini kaydediyor: Amcam Ebû Zür&#8217;â&#8217;ya bir adam geldi; dedi ki:</em></p>
<p><em>Ben Muaviye’den buğzediyorum. (Amcam:)</em></p>
<p><em>-Neden?</em></p>
<p><em>-Haksız olarak Ali’yle savaştığı için.. (Bunun üzerine amcam Ebû Zür’â şöyle dedi:)</em></p>
<p><em>-Muaviye&#8217;nin Rabb&#8217;i rahimdir. Davacısı kerîm ve çok şereflidir. Se­nin bunların arasına girmeye ne hakkın var?.»</em></p>
<p>Ehli Sünnet vel Cemaatin ulemâsının ittifakıyla, ikisinin savaşmaları hilâfet yüzünden değildir.</p>
<p><strong>Siyer ve tarihle iştigal eden Ehli Sünnet vel Cemaat ulemâsının de­dikleri ve Hayâlî&#8217;nin de Şerh-ul-Akâid&#8217;in hâşiyesinde tasrih ettiği üzere, </strong></p>
<p><em>Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;a bir adam sordu:</em></p>
<p><em>-Muaviye&#8217;yi lanetliyelim mi?</em></p>
<p><em>-Hayır.</em></p>
<p><em>-Onlar münafık değiller mi?</em></p>
<p><em>-Hayır. (Adam kızdı:)</em></p>
<p><em>-Peki bunlar neymiş be? (Bunun üzerine Hazreti Ali radıyallâhu anh buyurdu ki;)</em></p>
<p><em>-Bunlar kardeşlerimizdir. Îctihad ettiler, bize karşı geldiler. Allah Teâlâ ise, içtihadında hata edeni afuv etmiştir.</em></p>
<p>Bundan anlaşıldı ki, bunların nizâı hilâfette değildir. Muaviye&#8217;ye taraflar olanlar, Hazreti Osman&#8217;ı şehid edenleri istediler; ve bu hususta ictihad ettiler; ictihadlarında hata ettiler. Müctehid hatasından dolayı tad­ili veya tefsîk edilemez.</p>
<p>Allâme Teftezânî Şerh-ul-Makâsıd&#8217;da, Şerh-ul-Akâîd&#8217;de böyle takrir ettiği gibi, muhaşşîleri de onun bu takrirlerini kabul etmişlerdir.</p>
<p><strong>Allâme Zebîdî diyor ki:</strong> İmam Gazâlinin de tasrih ettiği üzere Haz­reti Muaviye asla hilâfete talib olmamıştır. Bundan dolayı ona &#8220;buğattır&#8221; denilemez. Çünkü Hazreti Muaviye, Hazreti Ali radıyallâhu anh&#8217;ın hilâfe­tin» asla inkar etmemiş; bilakis itiraf etmiştir. Hazreti Osman&#8217;ı şehid eden­lerin katledilmelerini Hazreti Ali&#8217;den istemiştir. Bu hususta ictihad etti; içtihadında isabet etmemiştir. İsabetsiz ictihad, müctehid hakkında gü­nah değildir. Eğer Hazreti Ali radıyallâhu anh, hükmü yani kısâsiyet hükmünü tehir etmemiş olsaydı, daha büyük fitne olurdu. Bu itibarla Hazreti Ali&#8217;nin içtihadı daha isabetlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/">Ümmetin En Büyüğü Dört  Kiramdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ummetin-en-buyugu-dort-kiramdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamı Sadece İbadet Mükellefiyetlerin Toplamı Olarak Görmek Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islami-sadece-ibadet-mukellefiyetlerin-toplami-olarak-gormek-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islami-sadece-ibadet-mukellefiyetlerin-toplami-olarak-gormek-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 20:37:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Tuğrul İnançer]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslamı Sadece İbadet Mükellefiyetlerin Toplamı Olarak Görmek Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7442</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm&#8217;ı, sadece ibâdet gibi mükellefiyetlerin toplamı olarak algılıyoruz, O&#8217;nun nasıl bir gönül ve insan kurduğunu gözden kaçırıyoruz. Böylece, bir yaşama dini olan dinimizi, tapınma dini hâline indirgiyoruz. Bu tehlikeli gidişatın sonu dinimizi yalnızca bir duâ dini hâline indirgememiz ihtimalidir. İslam, evde seccade üzerine, dışarıda cami duvarları arasına hapsedilecek bir kurum değildir. Kusura bakmasınlar, hocalarımızın kabahati [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-sadece-ibadet-mukellefiyetlerin-toplami-olarak-gormek-hakkinda/">İslamı Sadece İbadet Mükellefiyetlerin Toplamı Olarak Görmek Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/9ce6b8421e5911965ec00dfwm42.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7443" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/9ce6b8421e5911965ec00dfwm42.jpg" alt="İslamı Sadece İbadet Mükellefiyetlerin Toplamı Olarak Görmek Hakkında " width="380" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/9ce6b8421e5911965ec00dfwm42.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/9ce6b8421e5911965ec00dfwm42-300x211.jpg 300w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></a>İslâm&#8217;ı, sadece ibâdet gibi mükellefiyetlerin toplamı olarak algılıyoruz, O&#8217;nun nasıl bir gönül ve insan kurduğunu gözden kaçırıyoruz. Böylece, bir yaşama dini olan dinimizi, tapınma dini hâline indirgiyoruz. Bu tehlikeli gidişatın sonu dinimizi yalnızca bir duâ dini hâline indirgememiz ihtimalidir. İslam, evde seccade üzerine, dışarıda cami duvarları arasına hapsedilecek bir kurum değildir. Kusura bakmasınlar, hocalarımızın kabahati çoktur, sadece mükellefiyetlerden bahsetmek ama muhabbetten uzak durmak bir kusurdur. Bu kusur, İslam ile müminler, dolayısıyla Cenâb-ı Allah ile kullar arasında bir mesafe koyuyor; İslam “zorluk*, Allah ise “korkulan&#8221; oluyor. Allah İnşirah Sûresi’nde “zorlukla beraber kolaylık vardır.&#8221; buyurmuyor mu? Ve Efendimiz “Allah sizin için zorluk dilemez&#8221; diye müjde vermiyor mu?</p>
<p>Evet, Ehl-i Beyt-i Mustafa muhabbeti Hz. Muhammed Mustafâ&#8217;nın bir bütün olarak bilinmesini gerektiriyor Meseli Hz. Peygamber&#8217;in “nezir&#8217; sıfatıyla birlikte beşir sıfatı da vardır. O hem Nezir hem de Beşir’dir; hem ikaz eden, hem de müjdeleyendir. Hadis-i Şerifi yeniden hatırlayalım: &#8220;Birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olamazsınız. Beni her şeyinizden ziyade sevmedikçe imanınız kemâl bulmaz.&#8221; Demek ki, İmân &#8216;altı şarttan, Amentüden ibâret değildir; Amentû bir başlangıç ve çerçevedir, imân, ziyadeleşmesi ve derinleşmesi gereken bir haldir.Onu Amentüyle sınırlı tutamayız.Hem İslam,hem iman,şartlarla ve sayıyla sınırlı değildir ve bu şartlar yetersizdir;5-6 şart insana bir bütün ve kemal halinde İslam ve İmanı yaşatmaz.Bu durumun farkında olmak gerekiyor.Bunu fark ettiğimizde,İslam&#8217;ın ve imanın kalbi boyutlarına açık olmaya başlarız.</p>
<p>Ömer Tuğrul İnançer &#8211; Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-sadece-ibadet-mukellefiyetlerin-toplami-olarak-gormek-hakkinda/">İslamı Sadece İbadet Mükellefiyetlerin Toplamı Olarak Görmek Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islami-sadece-ibadet-mukellefiyetlerin-toplami-olarak-gormek-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
