<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ebu Hanife | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ebu-hanife/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Mar 2020 15:08:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ebu Hanife | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2020 15:03:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hanife ve Mürcie]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Mürcie]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24235</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm’ın ikinci nesline erişen İmam-ı Â’zam Ebû Hanife’nin itikadı hem seleften olması hasebiyle hem de amelî bir mezhebin kendisine nispet edildiği müctehid bir âlim olması hasebiyle kendisinden sonra hem müntesiplerinin hem diğer mezhep müntesiplerinin hem de muhaliflerinin merakını cezbetmiş ve onu tasvip etmeyenler çeşitli yakıştırmalar ile imamı itikatta bidate sapmakla itham etmişlerdir. Bu ithamlardan biri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/">İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24239 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2-300x183.jpg" alt="" width="357" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2-300x183.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2-600x366.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/imm_i_a_zam_eb_hanfe_hakkinda_birkac_kelime_h16458_c68a2.jpg 656w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" />İslâm’ın ikinci nesline erişen İmam-ı Â’zam Ebû Hanife’nin itikadı hem seleften olması hasebiyle hem de amelî bir mezhebin kendisine nispet edildiği müctehid bir âlim olması hasebiyle kendisinden sonra hem müntesiplerinin hem diğer mezhep müntesiplerinin hem de muhaliflerinin merakını cezbetmiş ve onu tasvip etmeyenler çeşitli yakıştırmalar ile imamı itikatta bidate sapmakla itham etmişlerdir. Bu ithamlardan biri olan ‘Mürciilik’ bugün de çeşith zümreler tarafından, istismar amacıyla gündemde tutulmaktadır.</p>
<p>İmamın ‘Mürcie’ itikadından olduğu iddiasının hakikatte neye tekabül ettiğinin açık bir surette ortaya konulması bir zarurettir. Bu meselenin vuzuha kavuşması için Mürcie’nin ne olduğuna temas etmek gerekmektedir, irca’ kelimesinden türeyen Mürcie’nin üç ana anlamı mevcuttur.</p>
<p><strong>1.</strong> İmanı, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar şeklinde tarif ederek ameli bu tarife dâhil etmeyip onu rükn-ü aslî olarak görmemeyi ifade eder.</p>
<p><strong>2.</strong> Cemel ve Sıffin savaşlarında savaşanların durumu hakkında müspet-menfi herhangi bir hükümde bulunmayarak onların durumlarını Allah’a havale etmeyi ifade eder.</p>
<p><strong>3.</strong> Kâfire amellerinin fayda vermediği gibi Mümine de günahlarının zarar vermeyeceğini kabul ederek, amelleri irca etmeyi ifade eder.</p>
</div>
<div>Mürcie ifadesinin üç başlığı da kapsayan bir üst adlandırma olduğu anlaşıldığında bu başlıklardan mesela Cemel ve Sıffin savaşında bulunanların durumları üzerine hüküm vermeyip tevakkuf etmek ve onların durumunu Allah’a irca etmek, tüm Ehl-i Sünnet’in üzerinde ittifak ettiği bir esastır.</div>
<div>
<p>Hatta bu anlamda günahkâr bir müminin bu hâl üzere ahirete irtihal eylediğinde onun hakkında dahi cennetliktir yahud cehennemliktir gibi katî bir hükmün serdedilemeyeceğinde icmâ vardır.16 Dolayısıyla bu anlamda bir ircayı Ebû Hanife’yi zemmetmek kastıyla kullanmanın muhal olduğu aşikârdır.</p>
<p>İmam Ebû Hanife’yi Mürcie’den olmakla itham edip onu zemmetmeye gayret edenlerin asıl kastı birinci başlık ve üçüncü başlıktaki ayrımı/farkı gizleyip, mugalâta ile hilaf-ı hakikat bir iddiayı kabul ettirmektir. Şu hakikati peşinen ifade etmekte fayda bulunmaktadır; İmanı, kalp ile tasdik ve dil ile ikrar şeklinde tarif etmekle, amelsizliğin kişiye zararı olmayacağının aynı manada olduğunu beyan etmek muhaldir.</p>
<p>Bu iki hüküm arasında çok büyük farklar mevcuttur ki İmam-ı A’zam hiçbir eserinde amelsizliğin, günahın kişiye zarar vermeyeceğine dair tek cümle sarf etmiş değildir. Aksine kurucusu olduğu amelî mezhebi Müslümanların amellerinde doğru olanı takip edip sıkı sıkıya yapışmaları için getirdiği ictihadlarla ve yetiştirdiği müçtehitlerle miras bırakmıştır.</p>
<p>Öte yandan İmamın kendi hayatına dair bizlere intikal eden güvenilir rivayetlerden onun ameline karşı ne denli hassas ve düşkün olduğu da müsellemdir.17 Bununla beraber ehl-i hadis kahir ekseriyetle amelleri imana dâhil ederek tarif etmişse de aradaki bu ihtilaf lafzîdir. Çünkü hem Ebü Hanife ve ashabı hem de ehl-i hadis, günahkâr bir kimsenin imandan çıkmayacağı/çıkmadığı hususunda müttefiktirler.18</p>
<p>İmam-ı Â’zam’ın işte bu bidat itikadı görüşten, ircâ fikrinden olduğunu vehmettiren rivayetlerin ise tarihi bir hakikati ile senet açısından sıhhati mevcut değildir. Mesela İmam Malik’in Muvatta’da yer alan ve doktorların tedavisinden aciz kaldıkları hastalık anlamına gelen ‘ed-Dâu’l-Udal’19 ifadesinin tefsirini talep eden kişilere, bunun Ebü Hanife ve ashabı olduğunu, çünkü Ebü Hanife’nin irca suretiyle sapıklığa sevk ettiğini söylediği nakledilir. Muvatta şarihlerinden Endülüslü el-Bacî ise bu rivayetin sahih olmadığını şerhinde beyan etmektedir.20 Bununla beraber İzmirli İsmail Hakkı (ö. 1947) bid’at olan ircâ fikrinin ilk olarak Ebü Selt es-Semmân (ö. 152/769) tarafından başlatıldığını bundan evvel sadece Ehl-i Sünnet ircasının olduğunu zikretmektedir.21</p>
<p>Hatib el-Bağdadî de Tarih’inde, Haşan b. Hüseyin İbnü’l-Abbas en-Nealî &gt; Ahmed b. Cafer b. Selam &gt; Ahmed b. Ali el-Ebbâr &gt; Ebû Yahya Muhammed b. Abdullah b. Yezid el-Mûkrî senediyle: “Ebû Hanife heni ircaya davet etti.” şeklinde bir aktarımda bulunmuştur.22</p>
<p>Rivayetin senedinde yer alan Ebû Yahya el-Mûkrî dışındaki ravilerin sika olmadığı ifade edilmiştir.” 23 Metin açısından ise herhangi bir kanaat hâsıl edecek bir metin olmadığı için<br />
davetin Ehl-i Sünnet Mürcie’sine olmadığını iddia etmek de makul görünmemektedir. Görüldüğü üzere böyle bir rivayetten hareketle imama bidat nispet etmenin hiçbir ilmî kıymeti haiz olmayacaktır.</p>
<p>Kaynaklarda zikredilen bir diğer önemli husus ise Mürcie ifadesinin ideolojik bir kullanıma alet edildiğidir. Mutezilenin kendilerinden olmayan herkesi Mürcie olarak isimlendirdikleri bilinen bir husustur.24</p>
<p>Aynı şekilde Haricîlerin de böyle bir kullanımla, hasımlarını zemmetmek amacıyla ‘Mürcie’ şeklinde anıldığı söylenmiştir.25 Bu isimlendirme sadece Ebû Hanife’ye has bir durum değildir. Nitekim Mutezile’nin ehl-i hadisi topyekûn Mürcie olarak isimlendirdiği de nakledilmiştir.26 Hanefî ulemâdan Ebû Mutf en-Nesefî’nin Kitabu’r-Red Ale’l-Bida’ eserinde Mürcie’yi sadece imanla birlikte günahın zarar vermeyeceğini iddia edenler olarak nakletmesi de bu konuda hatırda tutulması geren bir husustur.27</p>
</div>
<div>İmam Buharî’nin Ebû Hanife’yi Mürcie’den olarak nakletmesine gelince o Tarihu’l-Kebirinde bu bilgiyi verdikten sonra imamın rey ve hadisinin terk edildiğini ifade etmiştir. İmam Buharî’nin, Ebû Hanife ile ilgili cerh ifadesinin gerekçesine dair birkaç hususa dikkat çekilmiştir. Bunlardan biri onun, Nuaym b. Hammad ile olan arkadaşlığıdır.28</div>
<div>
<p>Nuaym’ın şiddetli taas-subu ve İmam-ı Â’zam hakkında onu kusurlu gösterecek hikayeler uydurması, yani kaş yapmak isterken göz çıkarması İmam Buharî’nin onunla ilgili hatalı malumata ulaşmasına sebebiyet vermiştir. Cerh hususunda bir kısım muhaddislerin İmam Ebû Hanife’yi hedef aldıkları itiraz kabul etmez bir hakikattir.</p>
<p>Lâkin bu hususta en önemli yaklaşım bizce Tehanevî’nin şu ölçüsüdür: “Ebû Hanife’nin vefatından asır veya asırlar sonra doğmuş Buharî ve ona tabi olanların sözü değil, Yahya b. Ma’in’in sözü geçerlidir. Yahya b. Ma’in konuştuğu zaman Buharî, MüsUm, Nesaî ve diğerleri susarlar. Çünkü bunların hepsi, İbn Ma’in’in rical konusunda emsalsiz olduğuna şahitlik etmişlerdir.”29 İmam Ebû Hanife’ye yönelik bu kabil tenkidlere ve yakışıksız ithamlara karşı Muhammed Abdurreşid en-Numanî’nin Mekânetü’l-îmam Ebû Hanife fi’l-Hadis eserine, Muhammed el-Kerderî’nin Menakibû’I-îmam Ebû Hanife eserine, Heytemî’nin Hayratü’l-Hisan adlı eserine, Muhammed Kasım el-Harisî’nin Mekânetü’l-îmam Ebû Hanife Beyne’l-Muhaddisîn eseri gibi daha pek çok esere bakanlar ayrıca Zahid el-Kevserî’nin, Muhammed Ebû Zehra’nın ve birçok muasır âlimin kıymetli teliflerini inceleyenler tatmin edici ve mufassal cevapların verildiğini göreceklerdir.</p>
<p>Tüm bunların dışında ve daha önemli bir hüccet olarak İmam-ı Â’zam’ın günümüze ulaşan kendi eserlerinde Mürcie’ye dair neler söylediği bu meselenin sağlıklı olarak anlaşılabilmesi için hayatidir. Nitekim İmam Ebû Hanife’nin çağdaşı ve dostu olan Osman el-Bettî’nin kendisine gönderdiği mektuba cevaben yazdığı risalede iman ve amel münasebeti ile ilgili etraf İl izahlar getirdikten sonra; “Zikrettiğin Mürcie meselesine gelince: bid’at ehli,hak ve doğruyu söyleyen kimseleri bu isimle isimlendirirse, hakkı söyleyenlerin bunda ne günahı vardır?</p>
<p>Oysaki böyle isimlendirilenler adaletli ve sünnet ehlikimselerdir. Mürcie ismini de ancak onlara düşmanlan vermiştir. ifadeleri ile daha önce işaret ettiğimiz isimlendirme şeklinin muhatabı olduğunu bizzat kendisi dile getirmiştir. Özlü bir şekilde yine İmam Ebû Hanife’nin kendi eserinden amel iman münasebeti ile ilgili şu satırlar onun hangi noktada</p>
<p>olduğunu ortaya koymaya kâfidir. “Bil ki; benim görüşüm şudur: Kıble ehli mü’mindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farizaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. îmanı ve ameli terk eden kimse ise, kâfir ve cehennemliktir. îİmanı bulunduğu halde farizaların bazısını terk eden kimse, günahkârmü’mindir. Onun azap görmesi yahud affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. ”</p>
<p>Bu satırlar İmam-ı Â’zam’ın itikadına dair nakilde bulunmuş Tahavî’nin Akidetü’t Ehl-i Sünne&#8217;si gibi erken dönem kaynaklardan da teyid edilebilmektedir.Cemel ve Sıffin savaşlarına iştirak edenlerin durumu hakkında da İmam; &#8220;Hz. Peygamber’in ashabı arasında bizden önce geçen ihtilaflar için, ‘Allah eniyisini bilir’diyorum.&#8221;30ifadeleri ile tüm Ehl-i Sünnet’in tavrını beyan etmektedir. Bütün bu açık gerçeklere rağmen lafzı bir imkânı istismar ederek, yahud kavramların istikrar bulmadığı evrelerdeki kullanımları bugüne taşıyarak İmam-ı Â’zam’a Mürcie ithamını sürdürmek, ima etmek hem hilaf-ı hakikat hem de büyük bir vebaldir.31</p>
</div>
<div>Melikşah Sezen &#8211; Maturidiyye 1,syf:24-27</div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div>
<p>16.-Lalekâî, Şerhu Usıd-i İtikadı Ehl-i Sünneti ve&#8217;l-Cemmt-i mi’n-Kitabî ve’s-Sünneti ve İcami&#8217;s-Sdhabeti ve&#8217;t-Tdbiin ve men Ba’dehum, syf. 78</p>
<p>17.&#8221; Şehristanl, el-Milel ve’n-Nihal, çev. Mustafa Öz, syf. 142; Talat Koçyiğit, Hadiscilerle K elâm alar Arasındaki M ünakaşalar, syf. 57</p>
<p>18.el-Lalekâl, a.g.e., syf. 78; İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, syf. 124; Salahattin Polat, Hadis Araştırmaları, syf. 53</p>
<p>19.İmam Malik, Muvatta, İsti’zân, 30; Zahid el-Kevsert, Fıfehu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum, çev. Abdulkadir Şener, syf. 9</p>
<p>20. el-Baci, Müntekâ, c. 7, syf. 300</p>
<p>21.İzmirli İsmail Hakkı, a.g.e., syf. 125; Islâm&#8217;da Felsefe Akımlari, syf. 37</p>
<p>22.Hatib el-Bağdadî, Tarih, c. 13, syf. 375</p>
<p>23.Mustafa Ûztoprak, a.g.e., syf. 67</p>
<p>24 Şehristanî, a.g.e., syf. 141;</p>
<p>25.İbn EbîYa’lâ, Tabakât, c. 1. syf. 36</p>
<p>26.Hayri Kırbaşoğlu, Ehl-i Sünnet’in Kurucu A talan, syf. 74</p>
<p>27.Ahmet İzol, Ebû Muti’ en-Neseft’nin Kitabu’r-Redd A le’l-Bida’ Adlı Eserinin Tercüme ve Tahlili, YLT-2013, syf. 40 vd.</p>
<p>28.Mustafa Acıoğlu, Müsned-i Ebû Hanife Tercüme ve Şerhi, c. 1, syf. 68</p>
<p>29.Mustafa Acıoğlu, a.g.e., c. 1, syf. 74-75</p>
<p>30.Ebû Hanife, Osman el-BettI’y e Risale, (İmam-ı Â’zam’m Beş Eseri içerinde), çev. Mustafa Ûz,<br />
syf. 63</p>
<p>31.Ebû Hanife, a.g.e., syf. 62</p>
<p>32. H. Sabri Erdem, Ebû Hanife ve Ebû Mansur el-Mâtundî, M ürde’nin Devamı O larak Görülebilir mi?, (Büyük Türk Bilgini İmam Mâturîdl ve Mâturîdtlik Milletlerarası Tartışmalı tlmî Toplantı<br />
tebliği), syf. 146</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/">İmam-ı Â’zam Ebû Hanife ve Mürcie İthamı Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanife-ve-murcie-ithami-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebû Hanîfe Münazaraları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-munazaralari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-munazaralari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2017 13:31:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl-Nakil Dengesi]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Günah İşleyenlerin Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hanîfe Münazaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife ve Hz. Osman Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife'nin Ateistlerle Münazarası]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife'nin Fıkhi Münazaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife'nin Kelami Münazaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Namazda Kıraat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14529</guid>

					<description><![CDATA[<p>İhsan Şenocak &#160; Giriş Tartışılan bir konuda doğruyu ortaya çıkarmak için karşılıklı konuşmaya“Münazara”, taraflardan her birine de “Münazır” denir. Hasmını susturmak için yapılan mübahaseye ise “Cedel”, taraflardan her birine de“Mücadil” adı verilir. Mücadilin amacı her nasıl olursa olsun konuştuğu kişiyi susturmaktır. Bu yüzden onun ameliyesi, bilgi edinme yollarından kabul edilmez. Fakat münazırın gayesi, sadece gerçeği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-munazaralari/">Ebû Hanîfe Münazaraları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ebu-hanife-munazaralari/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin-2/" rel="attachment wp-att-14534"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14534" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin.jpg" alt="" width="468" height="285" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin.jpg 468w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin-300x183.jpg 300w" sizes="(max-width: 468px) 100vw, 468px" /></a>İhsan Şenocak</h3>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<p><strong><span id="Giris">Giriş</span></strong></p>
<div>
<hr />
<p>Tartışılan bir konuda doğruyu ortaya çıkarmak için karşılıklı konuşmaya“Münazara”, taraflardan her birine de “Münazır” denir. Hasmını susturmak için yapılan mübahaseye ise “Cedel”, taraflardan her birine de“Mücadil” adı verilir. Mücadilin amacı her nasıl olursa olsun konuştuğu kişiyi susturmaktır. Bu yüzden onun ameliyesi, bilgi edinme yollarından kabul edilmez. Fakat münazırın gayesi, sadece gerçeği ortaya çıkarmaktır. Doğru, ister kendi tarafında, isterse de tartıştığı tarafta olsun değişmez. Mutlaka doğrunun ona aidiyetini kendisi için gerekli görmez.1</p>
<p>Münazaranın sadece gerçeği ortaya çıkarma ekseninde cereyan edebilmesi için tarafların uyması gereken bir takım esaslar vardır. Bunların cümlesine “Münazara ilmi” denir.2</p>
<p>Düşünce tarihi çeşitli zamanlarda akdedilen münazara ve cedellere tanıklık etmiştir. Fakat insandaki “Ben” faktörünü tatmin ettiğinden “Cedel” sürekli önde olmuştur. İslam tarihinde ise, önde olan münazaradır. Allah Teâla’nın muradını anlayabilmek için oturumlar tertip eden selef-i salihin o derece hasbi davranmıştır ki nefislerine pay vermemek için doğrunun muhataplarının tarafında olmasını istemiştir.3</p>
<p>İnsanların inanç ve düşünce farklılığı derinleştikçe münazara ve cedelin yoğunluğunda da artış olmuştur. Hak ve batıl mezheplerin tekevvün dönemi olması itibariyle tabiun devri münazaraların en yaygın olduğu zamandır.</p>
<p>Basra, farklı İslami fırkaların beşiği olması4hasebiyle münazaraların merkez üssü konumuna gelmiştir. Her fırkanın ya en meşhur müdafileri orada bulunur ya da münazara yapmak için şehri ziyaret ederdi.</p>
<p><strong><span id="Ebu_Hanife">Ebu Hanife</span></strong></p>
<p>İlk olarak Kelami disipline göre yetişen ve bu alanda parmakla gösterilecek bir yetkinliğe ulaşan Ebu Hanife’ye (r.a.) bu yönü, münazarada kuvvet, mantıkta güç ve akli uslüb çerçevesinde düşünmede pratiklik kazandırdı.5</p>
<p>Aklı, İslam’ın tayin ettiği ölçüler çerçevesinde kullanması ile dikkat çeken Ebu Hanife (r.a.) münazaralara katılmak üzere 20 küsur defaBasra’ya gitti.6 Hazır bulunduğu münazaralarda şartlar ne olursa olsun O, İslami ölçülerin dışına çıkmazdı. Muhatabını rencide etmez, hakkın ortaya çıkması için gayret gösterirdi. Kendisine hakaret edenlere karşı dahi asil duruşunu bozmazdı. Bir defasında münazara yaptığı bir kişi kendisine “Ey bidatçi, Ey zındık!” diye hitap etti. O (r.a.) ise adama şöyle karşılık verdi:“Allah Teâla seni affetsin. O, iddia ettiğin gibi olmadığımı biliyor. Zira tanıyandan beri bir an dahi Onu (c.c.) terk etmedim. Sadece Rabbim’in mağfiretini umarım. Yalnız Onun azabından korkarım.” -Azap kelimesini telaffuz ederken gözlerinden yaşlar boşandı.-</p>
<p>İfadeler karşısında sarsılan adam, Ebu Hanife’ye: “Söylediklerimden dolayı beni bağışla, bana hakkını helal et” diye ricada bulundu. O şöyle karşılık verdi: “Cahillerden kim hakkımda hoş olmayan şeyler söylerse onlara hakkım helal olsun. Fakat hakkımda olumsuz yargıda bulunan kişiler ulemadan olurlarsa onları mazur görmüyorum. Darlıkta kalsınlar. Zira âlimlerin yaptıkları gıybet kişinin ardında kalıcı iz bırakır.”7</p>
<p>Ömrünü İslami ilimlerin tedvin ve tertibine adayan Ebu Hanife (r.a.) kelamdan fıkha, hadisten tefsire kadar hemen her alanda çok sayıda münazaraya katıldı. İlk münazaraları kelam merkezli idi. Hammad’a öğrenci olduktan sonra ise ilgisini fıkıh üzerinde yoğunlaştırdı. Doğal olarak münazaraları da fıkhi ağırlıkta oldu. Zaman zaman ateistlerle de mücadele etti. Onun münazaralarını bu üç başlık altında incelemek söylediklerini daha da anlaşılır kılacaktır.</p>
<p><strong><span id="Kelami_Munazaralar">Kelami Münazaralar</span></strong></p>
<p><strong><span id="Hakem_Olayi">Hakem Olayı</span></strong></p>
<p>Düşüncelerini Müslümanların devlet başkanına isyan etme temeli üzerine inşa eden ve “Hakem olayından” dolayı başta Ebu Musa el-Eşari veAmr b. As olmak üzere hadiseye rıza gösteren bütün ashaba küfür isnadında bulunan “Hariciler”, tabiun kuşağından çok sayıda âlime de eza ettiler. Onlardan Dahhak b. Kays Küfe’ye gelince Ebu Hanife’ye (r.a.)uğrar ve Ondan tövbe etmesini ister. Ebu Hanife neden tövbe etmesi gerektiğini sorar. Dahhak:</p>
<ul>
<li>Ali ile Hz. Muaviye’nin sulh için meseleyi hakemlere havale etmelerini caiz gören görüşünden tövbe et.</li>
<li>Beni öldürecek misin yoksa benimle münazara mı edeceksin?</li>
<li>Münazara edeceğim.</li>
<li>Münazara ettiğimiz konuda bir meselede ihtilaf edersek, aramızda kim hakem olacak?</li>
<li>Dilediğin birisini hakem tayin et.</li>
</ul>
<p>Bunun üzerine Ebu Hanife (r.a.) Dahhak’ın adamlarından birisine:</p>
<ul>
<li>“Şöyle otur. Tartıştığımız konuda eğer ihtilaf edersek aramızda hakemlik yapacaksın”</li>
</ul>
<p>Sonra da Dahhak’a dönerek:</p>
<ul>
<li>“Bu kişinin aramızda hakem olmasına razı mısın?” diye sordu.</li>
</ul>
<p>Dahhak</p>
<ul>
<li>“Evet.” cevabını verince;</li>
</ul>
<p>Ebu Hanife</p>
<ul>
<li>“İşte sen de hakem tayin etmeyi kabul ettin.”</li>
</ul>
<p>Söyleyecek söz bulamayan Dahhak meclisten ayrılıp gitti.8</p>
<p><strong><span id="Hz_Osman_Meselesi">Hz. Osman Meselesi</span></strong></p>
<p>Küfe’de “Hz. Osman’ın Yahudi” olduğunu iddia eden bir adam vardı. Ebu Hanife (r.a.) bu şahsa, azim bir hata içerisinde olduğunu göstermek ve hidayetine sebep olabilmek için ziyarete gider ve “Sana dünürlüğe geldim”der.</p>
<p>Adam</p>
<ul>
<li>Kime?</li>
<li>Asil, zengin, hafız, cömert, geceleri ibadetle ihya eden, Allah korkusundan çok ağlayan bir adama.</li>
<li>Daha fazla sayma, yeter, bu meziyetlerin bir kısmı bile söz konusu kişinin kızımla evlenmesi için kâfidir.</li>
<li>Fakat damat adayının bir özelliği var.</li>
<li>Nedir o?</li>
<li>Yahudi imiş.</li>
<li>Subhanellah! Kızımı bir Yahudi ile evlendirmemi mi istiyorsun?</li>
<li>Evlendirmez misin?</li>
<li>Tabiki hayır.</li>
<li>Sen kızını Yahudi’ye vermezsin de, Efendimiz (s.a.v.) iki kızını Yahudi olduğunu iddia ettiğin Hz. Osman ile evlendirir mi?</li>
</ul>
<p>Bu cevap üzerine adam tövbe etti.9</p>
<p><strong><span id="Buyuk_Gunah_Isleyenlerin_Durumu">Büyük Günah İşleyenlerin Durumu</span></strong></p>
<p>Günah işleyen Müslümanları tekfir eden Haricilerden bir grup Ebu Hanife’ye (r.a.) gelip şöyle derler: “Mescidin önünde iki tane cenaze var. Biri tıka basa midesini dolduruncaya kadar içki içen, boğazında fokurdatan ve ölen bir adama, diğeri ise zina eden, hamile olduğunu anlayınca da intihar eden bir kadına ait.” Bunların imani durumu hakkında ne dersin?</p>
<p>Ebu Hanife</p>
<ul>
<li>Adam ve kadın hangi dine mensuptu? Yahudi mi idiler?</li>
<li>Hayır.</li>
<li>Hıristiyan mıdırlar?</li>
<li>Hayır.</li>
<li>Mecusi midirler?</li>
<li>Hayır.</li>
<li>O halde hangi dine mensuptular?</li>
<li>Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed aleyhisselamın Onun kulu ve resulü olduğuna şahadet eden millettendirler.</li>
<li>Bana söyler misiniz? Bu şahadet imanın üçte, dörtte, ya da beşte biri midir?</li>
<li>İmanın üçte, dörtte ve beşte biri olmaz.</li>
<li>O halde şahadet imanın ne kadarıdır?</li>
<li>İmanın tamamıdır.</li>
<li>Boş iddialarla zan altında tutuğunuz topluluk hakkında bana sorduğunuz sorunun cevabını siz verdiniz; Onların mümin olduklarını kabul ettiniz.</li>
</ul>
<p>Hariciler, Ebu Hanife’ye (r.a.) cevap veremeyince meselenin bu boyutunu bırakıp farklı bir bahis açtılar. Adam ve kadının cennet ya da cehennemden hangisine gideceğini sordular. Bunun üzerine Ebu Hanifeşöyle dedi:</p>
<p>“Bu meselede ben O ikisinden daha büyük suç işleyen kavim hakkındaİbrahim Peygamber’in söylediğini derim: “Kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan pek çok esirgeyensin.”10</p>
<p>Keza o ikisinden daha büyük günah işleyen topluluk hakkında İsa (a.s.)söylediğini derim: “Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın.). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin.”11</p>
<p>Yine onlar hakkında Allah’ın Nebisi Hz. Nuh’a (a.s.) kavmi, “Sana düşük seviyeli kimseler tabi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!”12dedikleri zaman Hz. Nuh’un “Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz! Ben iman eden kimseleri kovacak değilim. Ben apaçık bir uyarıcıyım.”13, “Sizin hor gördüğünüz kimseler için, ‘Allah onlara asla hiçbir hayır vermez.’ diyemem. Allah onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem o zaman ben gerçekten zalimlerden olurum.”14 dediği gibi derim.15</p>
<p><strong><span id="Arap-Mevali_Telakkisi">Arap-Mevali Telakkisi</span></strong></p>
<p>Arap asıllı olan mutaassıp âlimler Ebu Hanife’yi (r.a.) “Mevali”olmasından dolayı hakir görürdü. Hac vesilesi ile gittiği Mekke’de devrin âlimleri onu meclislerine çağırıp, hangi millete mensup olduğunu sordular. Arap olmadığını söyleyince ilmi açıdan yetersiz olduğunu bu durumda Kur’an’ı anlayamayacağını ona ihsas ettiler: “Sen bu halinde Kur’an’ı zor okursun nerede kaldı Onu anlayıp ta içtihat edeceksin; Hele bir ayet oku da dinleyelim.” türünden ifadeler sarf ettiler. Arap olduklarından dolayı kendilerini ilmi açıdan yeterli Ebu Hanife’yi de cehaletle itham eden heyeteÜstat şu ayeti kerimeyi okur: “Araplar/bedeviler inkar ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin sırlarını tanımamaya daha yatkındırlar.”16</p>
<p>Arap olmayı ilmi açıdan iftihar vesilesi gören grup, Kur’an’ı anlamamakla itham ettiği Ebu Hanife’nin (r.a.) 6000 küsur ayet arasından Arapları yeren ayeti seçip okuması karşısında önce bir sarsılır ardından da “Mevali”telakkilerinde değişikliğe giderler.</p>
<p><strong><span id="Fikhi_Munazaralar">Fıkhi Münazaralar</span></strong></p>
<p><strong><span id="Ucret_Meselesi">Ücret Meselesi</span></strong></p>
<p>Ebu Yusuf, İmam-ı Azam’ın iltifatlarıyla mağrur olup ders okumayı bırakır. Yeni bir ders halkası kurup orada öğrenci yetiştirmeye başlar. Ebu Hanife (r.a.) öğrencisine daha okuması gerektiğini ihsas ettirmek için, yanındaki birisine Ebu Yusuf’un ders halkasına gidip, bir dirhem karşılığında yıkaması için elbisesini temizlikçiye veren, almaya gittiğinde elbisesinin dükkâncı tarafından gasp edildiğini öğrenen, daha sonra dükkâna uğradığında ise elbisesi yıkanmış halde kendisine teslim edilen adamın durumunu sor, çamaşırcının parayı hak edip-etmediğini öğren, eğer mutlak anlamda dükkâncı ücret alır derse “yanlış söyledin.”, ücret alamaz derse yine ”yanlış söyledin” de diye tembih eder. Adam Ebu Yusuf’a gidip meseleyi sorar.</p>
<p>Ebu Yusuf</p>
<ul>
<li>“Çamaşırcı yıkama ücretini alır.”</li>
</ul>
<p>Adam</p>
<p>“Yanlış söyledin.” diye mukabelede bulunur.</p>
<ul>
<li>Bir müddet meseleyi düşünür; “Hayır ücret alamaz.” der.</li>
</ul>
<p>Adam yine “Yanlış söyledin.” diye karşılık verir. İşin içinden çıkamayacağını anlayınca kalkıp Ebu Hanife’nin yanına gelir. Ebu Hanife talebesine; “Seni buraya şu çamaşırcının ücreti meselesi getirmiş olmalı.” der. Devamla aralarında şöyle bir konuşma cereyan eder.</p>
<p>Ebu Hanife</p>
<ul>
<li>Sübhanellah. Kim oturmuş insanlara fetva veriyor; meclis kurup Allah Teâla’nın dini hakkında konuşuyor. Hâlbuki bu, iş karşılığında alınan ücretlerle alakalı mesele hakkında bile doğru-dürüst cevap veremiyor.</li>
<li>Ey Ebu Hanife! Bana bu meseleyi öğretir misin?</li>
<li>Meseleyi gasptan önce ve gasptan sonra diye iki ayırmak gerekir. Eğer çamaşırcı elbiseyi gasbettikten sonra yıkadıysa müşteriden ücret alamaz. Çünkü onu kendisi için yıkamıştır. Yok, eğer gasbetmeden önce yıkadıysa ücret alır. Çünkü bu durumda elbiseyi müşteri için yıkamıştır.17</li>
</ul>
<p>Ebu Yusuf hadiseden o derece etkilenir ki ders halkasını lağv edip, ölünceye kadar Ebu Hanife’ye talebelik etmeye devam eder.</p>
<p><strong><span id="Vasiyyet">Vasiyyet</span></strong></p>
<p>Bir adam ölürken Ebu Hanife’yi (r.a.) vasiyetini uygulamak üzere görevlendirir. O ise vasiyet meclisinde yoktur. Mesele Küfe kadısı İbn Şübreme’ye intikal eder; Ebu Hanife konuyu kadıya anlatır; Adamın, ölürken kendisini vasi tayin ettiğine dair de şahit getirir. İbn Şübrüme Ebu Hanife’ye: “Şahitlerinin gerçekten hadiseye şahit olduklarına yemin eder misin?” diye sorar.</p>
<p>Ebu Hanife</p>
<ul>
<li>Bana yemin gerekmez. Çünkü orada değildim.</li>
<li>Ey Ebu Hanife! Kriterlerin şaştı.</li>
<li>Peki, sana şunu sorayım: Başı yarılan, iki kişinin de başının yarıldığına dair kendisine şahitlik ettiği bir ama hakkında ne dersin? Âmâdan şahitlerinin gerçekten olayı gördüklerine dair yemin etmesi istenir mi?</li>
</ul>
<p>Bu açıklama karşısında söyleyecek cevap bulamayan İbn Şübrümevasiyeti kabul edip onaylar.18</p>
<p><strong><span id="Akil-Nakil_Dengesi">Akıl-Nakil Dengesi</span></strong></p>
<p>Muhammed Bakır’a, Ebû Hanife’nin taabbudi hükümler üzerine kıyas yaparak İslam’ın özüne muhalif bir tavır içinde olduğu anlatılır. Bir günMuhammed Bakır Medine’de Ebû Hanife ile karşılaşır ve ona, “sen kıyasla amel ederek dedem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine muhalefet ediyorsun öyle mi”, diye sorar?</p>
<p>Ebû Hanife</p>
<ul>
<li>”Bu ithamdan Allah’a sığınırım. Sen konuşmana dikkat et ki; ben de sana karşı üslubuma dikkat edeyim. Çünkü Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabına üstünlüğü gibi, seninde diğer insanlara üstünlüğün var…”</li>
</ul>
<p>Bu ifadeler üzerine Ebû Hanife, Muhammed Bakır’a,</p>
<ul>
<li>“Aklı mı dinin emrine, yoksa dini mi aklın tasarrufuna teslim ettiğimi öğrenebilmen için sana üç tane soru soracağım, bana cevap ver” der.</li>
<li>Erkek mi yoksa kadın mı daha güçsüzdür?</li>
<li>Kadın.</li>
<li>Mirasta erkeğin payı ne kadar kadının ki ne kadardır?</li>
<li>Kadının payı erkeğinkinin yarısı kadardır.</li>
<li>Eğer bu konuda iddia ettiğin gibi kıyasla hüküm verseydim erkeğe kadının payının yarısını verirdim. Çünkü kadın daha güçsüzdür.</li>
<li>Namaz mı oruç mu daha üstündür?</li>
<li>Eğer kıyasla hüküm verseydim, bu konudaki nassa muhalefet eder, hayızlı bir kadına orucu değil de daha büyük bir ibadet olan namazı kaza etmesini emrederdim.</li>
<li>İdrar mı yoksa meni mi daha pistir?</li>
<li>İdrar.</li>
<li>Eğer kıyasla hükmetseydim, gusül abdestinin meninin çıkmasından dolayı değil de idrarın akmasından dolayı gerektiğini söylerdim.”</li>
</ul>
<p>Karşılıklı bu soru cevap faslından sonra Muhammed Bakır Ebu Hanife’nin haset sahiplerinin iddia ettikleri gibi olmadığını anlar, Onu alnından öperek kutlar.19</p>
<p><strong><span id="Sozu_Mahallinde_Kullanma">Sözü Mahallinde Kullanma</span></strong></p>
<p>İmam-ı Azam, İbn Ebi Leyla ile birlikte yürürken şarkı söyleyen kadınların yanından geçerler. Kadınlar susunca Ebu Hanife (r.a.) onlara:“İyi yaptınız.” der.</p>
<p>Bunun üzerine İbn Ebi Leyla İmam-ı Azam’a</p>
<ul>
<li>Bundan böyle şahadetini düşürdüm. Şahitliğin kabul edilmeyecektir.</li>
<li>Niçin?</li>
<li>Şarkı söyleyen kadınlara ‘iyi yaptınız’</li>
<li>Ne zaman dedim?</li>
<li>Kadınlar şarkı söylemeyi kesince.</li>
<li>İyi ya, bu ifade ile güzel şarkı söylediklerini değil, susunca güzel yaptıklarını kastettim.20</li>
</ul>
<p><strong>Namazda Kıraat</strong></p>
<p>Ebu Hanife’ye (r.a.) göre namazda cemaatin imama “mütabaatı” esastır. İmamın namazda bir rüknü terk etmesi, ya da abdestsiz kıldırması durumunda cemaatin namazı fasit olur. Fakat diğer üç mezhebe göre cemaatle imam arasında “muvafakat” vardır. Her iki durumda cemaatin namazı sahihtir. Mezhepler arasındaki bu içtihat farklılığı kıraat meselesini de kapsar.</p>
<p>İmamla cemaat arasında mutabaatın olduğunu söyleyen Hanefilere göre imamın kıratı cemaatin kıraati yerine geçer. Fakat Medine fukahasına göre cemaat imamla birlikte okumak zorundadır.</p>
<p>Medine’den bir grup âlim, imamın arkasında namaz kılan cemaatin kıraat edip-etmemesini tartışmak üzere Ebu Hanife’ye (r.a.) gelirler.</p>
<p>Ebu Hanife (r.a.) Medinelilere</p>
<ul>
<li>“Hepinizle birden münazara yapmam mümkün değil; En bilgili olanınızı sözcü yapın.” onunla münazara edeyim der.</li>
</ul>
<p>Birisine işaret ederler. Bunun üzerine Ebu Hanife (r.a.)</p>
<ul>
<li>“Bu seçtiğiniz en alim olanınız mıdır? Onunla münazara yapmak sizinle münazara yapmak gibi olur mu? diye sorar.</li>
</ul>
<p>Medineliler</p>
<ul>
<li>“Evet” diye karşılık verirler.</li>
</ul>
<p>Ebu Hanife devamla</p>
<ul>
<li>Ona karşı delil getirmek size de delil getirmek gibi midir?</li>
<li>Arkadaşınızla münazara ettiğimde, seçtiğiniz ve sözünü kendi sözünüz kabul ettiğinizden dolayı onu bağlayan delil sizi de bağlar. İşte böyle. Siz münazarada en âlim olanınızı seçtiniz, sözünü kendi sözünüz kabul ettiniz. Biz de namazda imamı seçtik. Kıraati bizim kıraatimizdir. O okuyunca biz de okumuş oluruz.21</li>
</ul>
<p><strong><span id="Ateistlerle_Munazarasi_Cedel">Ateistlerle Münazarası (Cedel)</span></strong></p>
<p><strong><span id="Birden_Once_Kac_Var">“Bir”den Önce Kaç Var?</span></strong></p>
<p>Rum asıllı bir ateist, ulema ile münazara eder ve Hammad hariç hepsini susturur. Ona karşı kimse yeterli malumatı ortaya koyamaz. İmam-ı Azam o tarih çocuktur. Hammad ateistin aynı şekilde Ebu Hanife’yi de susturmasından ve İslam’ın bundan zarar görmesinden endişe eder; O gece rüyasında bir ağacın filiz ve dallarını bir domuzun yediğini görür. Domuz, gövdesi hariç bütün ağacı yer. Ağaçtan bir aslan yavrusu zuhur eder ve domuzu öldürür.</p>
<p>Rüyanın görüldüğü sabah Ebu Hanife Hammad’ın yanına gider, hocasını ateistle yapılan münazaralardan dolayı son derece üzüntülü görür. Münazaralar ve görülen rüya Hammad’ı etkilemiştir. Ebu Hanife (r.a.)hocasının gördüğü rüyayı şöyle tevil eder: “Elhamdülillah, domuz o muzır ateist; ağaç ilim; dalları sizin dışınızdaki âlimler, gövde siz, ondan doğan aslan yavrusu ben; ve ben Allah’ın yardımıyla o ateistin hakkından geleceğim.”</p>
<p>Bu teville hocasına moral veren Ebu Hanife (r.a.) onunla birlikte münazaranın akdedileceği camiye gider. Ateist minbere çıkar ve tartışacağı kişiyi ister. Çocuk olduğu halde karşısına Ebu Hanife çıkar. Ateist yaşına bakarak onu küçük görür.</p>
<p>Ebu Hanife</p>
<ul>
<li>“Yaşla insanları kıymetlendirmeyi bırak da ne söyleyeceksen onu söyle.”der.</li>
</ul>
<p>Ateist, Ebu Hanife’nin cesareti karşısında dona kalır. Belli bir zaman geçtikten sonra kendini toparlar ve Ebu Hanife’ye</p>
<ul>
<li>“Başı ve sonu olmayan bir şeyin mevcudiyeti nasıl mümkün olur?” diye sorar.</li>
</ul>
<p>Ebu Hanife</p>
<ul>
<li>Sayı sistemini bilir misin?</li>
<li></li>
<li>O halde söyle bakalım “bir” sayısından önce ne vardır?</li>
<li>O ilktir ondan önce sayı olmaz.</li>
<li>Mecazi manada “bir” olan sayıdan önce bir şey olmaz da gerçek anlamda “bir” olan Allah Teâla’danönce nasıl bir şey olur?!</li>
</ul>
<p>Ateist bu cevaba karşılık veremeyince yeni bir meseleye geçer ve Ebu Hanife’ye;</p>
<ul>
<li>“Hiçbir şeyin yönlerden hali olmadığını, bu durumda –haşa- (Allah Teala’nın da bir yönünün olması gerektiğini) Onun (c.c.) görünüşünün hangi yöne doğru olduğunu” sorar.</li>
</ul>
<p>Ebu Hanife (r.a.)</p>
<ul>
<li>Lambayı yaktığında ışığı hangi yöne doğrudur.</li>
<li>Işığı alma noktasında bütün yönler eşittir.</li>
<li>Mecazi ışığın durumu bu ise, göklerin ve yerlerin ebedi ve daimi nuru Allah Teâla nasıl olur? Onun yönlerden münezzeh olması evleviyetle gereklidir.</li>
</ul>
<p>Ateist bu cevaba da karşılık veremez ve yeni bir bahis açar. Ebu Hanife’ye hitaben şöyle der;</p>
<ul>
<li>“Mevcut olan her şey için bir mekan olmadır. Madem Allah vardır o halde nerededir?”</li>
</ul>
<p>Ebu Hanife ateiste karşılık verme yerine etraftakilere emredip meclise süt getirtir. Ardından da ateiste;</p>
<ul>
<li>“Bunda yağ var mı?” diye sorar.</li>
</ul>
<p>Ateist</p>
<p>“Evet” diye karşılık verince Ebu Hanife şöyle der;</p>
<ul>
<li>Yağ sütün neresindedir?</li>
<li>Belli bir yerle sınırlı değildir.</li>
<li>Varlığı geçici olan bir şeyin durumu böyle olursa yer ve göklerin yaratıcısı ebedi ve sonsuz olan Allah Teala’nın durumu nasıl olur?!</li>
<li>O ne ile meşguldür?</li>
<li>Sen bütün bu soruları minberde iken sordun. Ben de onlara cevap verdim. Şimdi sen yere in, minbere ben çıkayım.</li>
</ul>
<p>Ateist iner ve Ebu Hanife söylediği gibi minbere çıkar. Ardında da ateistin sorusunu yanıtlar:</p>
<ul>
<li>“Minberde senin gibi yaratanı, yaratılanlara benzetenler olduğunda onu indirir; yerde de benim gibi muvahhitler olduğunda onları oraya çıkarır. ‘O her an yeni bir ilahi tasarruftadır.’22</li>
</ul>
<p>Dehri şaşırır; Tek kelime konuşamaz.23</p>
<p><strong><span id="Kaptansiz_Gemi">Kaptansız Gemi</span></strong></p>
<p>Allah Teâla’nın varlığını inkâr eden dehriler tartışmak için yanına geldiklerinde onlara size gelip şöyle bir olay anlatan adam hakkında ne dersiniz: “Ticaret eşyaları ve yüklerle dolu bir gemi gördüm. Ki o denizin derinliklerinde birbirine çarpan dalgalar ve çeşitli yönlerden esen rüzgârlardan oluşmuştu. Onu sevk eden denizci ve kaptan olmaksızın düzgün bir şekilde fırtınada gidiyordu?”</p>
<p>Ne dersiniz akıl böyle bir hadiseyi onaylar mı?</p>
<p>Ateistler</p>
<ul>
<li>Hayır. Akıl böyle bir hadisenin olmasına imkân vermez.</li>
<li>Sübhanellah. Akıl, geminin kendiliğinden oluşmasına ve kaptan olmadan gitmesine imkan vermez de, nasıl farklı halleriyle şu dünyanın kendiliğinden yaratılıp idare edilmesine onay verir?!24</li>
</ul>
<p>Bir gemi kendiliğinden meydana gelemez de şu muazzam kainat nasıl tesadüfen oluşabilir?!</p>
<p>***</p>
<p>Nassları anlamada zafiyeti olan fakihler, İslam’ın hakikatini tahrif eden sapık kelamcılar ve yaratılış gerçeğini reddeden dehriler O’nun (r.a.)karşısında ya hakikate teslim oldular ya da susmak zorunda kaldılar.</p>
<div>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
</div>
<div id="footnote_references_container">
<table>
<tbody>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_1">1.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>İlavelerle bkz. Ahmed Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad min İlmi’l-Adab, İstanbul, 1303, s. 3.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_2">2.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Cevdet Paşa, a.g.e., s. 4.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_3">3.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Cevdet Paşa, a.g.e., s. 3.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_4">4.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Muhammed Ebu Zehre, Eblu Hanife Hayatuhu veAsruhu-Arauhu ve Fıkhuhu, Daru’l-Fikri’l-Arabi, Kahire, 1997, s. 69.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_5">5.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Ahmed Emin, Duha’l-İslam, Beyrut, 2004, II, 139.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_6">6.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Ahmed Emin, a.g.e., II, 139.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_7">7.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Şihabuddin Ahmed b. Hacer el-Mekki, Hayratu’l-Hısan, Daru’l-Erkam, Beyrut, ty. s. 40; Ebu Zehre, a.g.e., s. 53.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_8">8.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Takıyyuddin b. Abdilkadir et-Temimi, Tabakatu’s-Seniyye fi Teracmi’l-Hanefiyye, Daru’r-Rufai, Riyad, 1983, I, 151-2.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_9">9.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Ebu Bekir Ahmed b. Ali Hatib el-Bağdadi, Tarih-u Medineti’s-Selam, Daru’l-Ğarbi’l-İslami, Beyrut, 2001, XV, 498-9; et-Temimi, a.g.e., I, 111-112.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_10">10.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, İbrahim(14): 36.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_11">11.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, Maide(5): 118.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_12">12.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, Şuara(26): 111.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_13">13.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, Şuara(26): 112-115.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_14">14, 15.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, Hud(11): 31.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_16">16.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, Tevbe(9): 97.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_17">17.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>et-Temimi, a.g.e., I, 93-94.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_18">18.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Ebu Zehre, a.g.e., s. 55.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_19">19.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Hafızu’d-Din b. Muhammed el-Kerderi, Menâkibu Ebi Hanife, Daru’l-Kitabi’l-Arabi Beyrut, 1981, II, 221-222.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_20">20.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Taşköprüzade, Miftahu’s-Saade, Beyrut, 2002, II, 184.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_21">21.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Ahmed Emin, a.g.e., II, 146.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_22">22.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Kur’an, Rahman(55): 29.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_23">23.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Taşköprüzade, a.g.e., II, 186.</td>
</tr>
<tr>
<td><span id="footnote_plugin_reference_24">24.</span></td>
<td>⇑</td>
<td>Muhammed b. Abdirrahman Humeyyis, Usuluddin İnde’l-İmam Ebi Hanife, Riyad, 1996, s. 222; Benzer bir rivayet için bkz. Molla Aliyyu’l-Kari, Şerh-u Kitabi’l-Fıkhı’l-Ekber, Beyrut, 1984, s. 14</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-munazaralari/">Ebû Hanîfe Münazaraları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-munazaralari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fıkıh Usûlü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fikih-usulu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fikih-usulu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 10:14:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh/Fıkhi Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[İstihsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hanîfe’nin Genel Yaklaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Usûlü]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyas]]></category>
		<category><![CDATA[Rey ve İctihadın Yanılabilirliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13845</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Ebû Hanîfe Ebû Hanîfe Numan b. Sâbit (ö. 150/767) meşhur mezhep imamı ve fıkıhta çığır açan büyük bir âlim ve müctehittir. Irak’ta Kûfe şehrinde yaşamış, yetişmiş ve ilmî faaliyetlerini sürdürmüş olan Ebû Hanîfe yöneticilerin kadı olması için yaptıkları teklifleri reddetmiş ve bu yüzden bir süre hapiste kalmış, bir rivayete göre hapiste vefat etmiştir. Irak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fikih-usulu/">Fıkıh Usûlü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3> <a href="http://ilimcephesi.com/fikih-usulu/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin/" rel="attachment wp-att-14112"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14112" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin.jpg" alt="" width="360" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin.jpg 468w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cocugunuza-imam-i-azam-ebu-hanifeden-bahsedin-300x183.jpg 300w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></a></h3>
<h3>Ebû Hanîfe</h3>
<div class="Detay">
<p>Ebû Hanîfe Numan b. Sâbit (ö. 150/767) meşhur mezhep imamı ve fıkıhta çığır açan büyük bir âlim ve müctehittir. Irak’ta Kûfe şehrinde yaşamış, yetişmiş ve ilmî faaliyetlerini sürdürmüş olan Ebû Hanîfe yöneticilerin kadı olması için yaptıkları teklifleri reddetmiş ve bu yüzden bir süre hapiste kalmış, bir rivayete göre hapiste vefat etmiştir. Irak bölgesinin ve rey taraftarlarının temsilcisi kabul edilen Ebû Hanîfe farazi fıkıh meseleleri türetme ve öğrencileriyle bunları tartışmakla meşhur olmuştur. Aslında diğer müctehitlerce de kabul edilen kıyas ve istihsan23 gibi akli yöntemlere çok sık başvurduğu ve rivayet edilen hadislerin kabulünde sıkı şartlar getirdiği için kimi hadis taraftarlarınca haksız yere eleştirilmiştir. Hanefi mezhebi günümüzde Türkiye, Türki cumhuriyetler, Irak, Suriye, Pakistan, Hindistan ve Mısır’da yaygındır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
</div>
<div class="Detay">
<h4>Ebû Hanîfe’nin Genel Yaklaşımı</h4>
<p>Ebu Hanife şöyle demiştir: Ben bir hükmü Allah’ın kitabında bulduğum zaman ona uyarım; hükmü Allah’ın kitabında bulamazsam Rasulullah’ın sünneti ve güvenilir kişilerin güvenilir kişilerden rivayet ettiği meşhur ve sahih hadislere uyarım; Allah’ın kitabında ve Rasulullah’ın sünnetinde bulamazsam onun ashabından dilediğim kişinin sözüne uyar, dilediğim kişinin sözünü de bırakırım, ama onların sözlerinin dışında başka bir kişinin sözüne uymam; iş İbrahim (96/815), Şa’bî (103/721), Hasan (110/728), İbn Sîrîn (110/729) ve Said b. Müseyyeb’e (94/713) –başkalarını da saydı– kadar inerse ben de onların ictihad ettiği gibi ictihad edebilirim.</p>
<p>Saymerî. Ahbaru Ebû Hanîfe ve ashâbih, Beyrut, Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, 1976, s. 10.</p>
<p>&#8212;&#8211;</p>
<p>Hasan b. Salih (168/785) şöyle demiştir: Ebû Hanîfe hadislerin nâsih (önceki hükmü kaldıran) ve mensuh (hükmü kaldırılmış) olanlarını çok iyi araştırır ve bir hadisin Hz. Peygamber ve ashabından sahih şekilde rivayet edildiğine kanaat getirirse ona uyardı. Ebû Hanîfe Kûfelilerin rivayet ettiği hadisleri ve onların fıkhî görüşlerini iyi bilirdi ve memleketindeki insanların yerleşik uygulamalarına sıkı şekilde bağlıydı. Ebû Hanîfe: “Allah’ın kitabında nâsih ve mensuh vardır; hadislerde de nâsih ve mensuh vardır” derdi ve o, memleketinin âlimlerine ulaştığı ölçüde Rasulullah (s.a.s.)’in vefatına kadar sürdürdüğü son uygulamalarını çok iyi bilirdi.</p>
<p>Saymerî. Ahbaru Ebû Hanîfe ve ashâbih, Beyrut, Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, 1976, s. 10.</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sehl b. Müzâhim26 şöyle demiştir: Ebû Hanîfe’nin görüşü(nün esası) ihtiyatlı davranmak, kötülükten/tutarsızlıktan (kubuhtan) kaçmak, insanlar arasındaki muamelâtın ve işlerin düzgün ve faydalı bir biçimde yürümesini sağlayan şeylere bakmaktır. Ebu Hanife meseleleri kıyasa dayanarak çözerdi, ama kıyas kötü bir sonuç verirse, tutarlı olduğu sürece istihsana göre hüküm verirdi. Bu da tutarlı değilse Müslümanların teamülüne/örfüne başvururdu.</p>
<p>(b. Ahmed el-Mekkî, el-Muvaffak 1321. Menakıbü’l-İmami’l-Azam Ebû Hanîfe, Haydarabad, I, 82.)</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Katâde b. Diâme (118/736)27 Kûfe’ye geldi. İnsanlar onun etrafında toplandı. Aralarında Ebû Hanîfe de vardı. Katâde: ’Bana fıkıhtan sorun’ dedi. Ebû Hanîfe kalktı ve “&#8230; Kayıp kişinin karısı hakkında görüşün nedir?” dedi. Katâde: “Bu konuda Ömer’in görüşüne uyuyorum, kadın dört yıl bekler, bu süre içinde kocası geri gelmezse kocası ölen kadının beklediği iddeti (dört ay on gün) bekler, sonra da evlenebilir” dedi. Ebû Hanîfe: “Eğer ilk kocası gelir ve ’Ben hayattayken nasıl evlenirsin’ derse ve buna karşılık ikinci kocası kalkıp ’Kocan varken benimle nasıl evlenirsin’ derse bu kadın kimin eşi olur?’ dedi. Bunun üzerine Katâde kızdı ve ’Size hiç cevap vermeyeceğim” dedi&#8230; Sonra Katâde Ebû Hanîfe’ye (ve yanındakilere): “Bu mesele gerçekten oldu mu?” diye sordu. Oradakiler: “Hayır” dediler. Katâde: “Bana neden olmamış bir şeyle ilgili soru soruyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe: “Âlimler zor durumlar için hazırlık yapar ve bu durumlar gelmeden önce tedbirlerini alırlar, başlarına gelince de bu meseleleri tanır ve bunlara karşı nasıl davranacaklarını bilirler” dedi.</p>
<p>Saymerî 1976. Ahbaru Ebû Hanîfe ve ashâbih, Beyrut, Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, s. 23.<br />
İbn Ahmed el-Mekkî, el-Muvaffak, 1321, Menakıbü’l-İmami’l-Azam Ebû Hanîfe, Haydarabad, I, 102-104.Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<h3>Kıyas</h3>
<p>Anlamadığı bir meseleyi açıklaması için kıyas yapmasını isteyen talebesi Ebû Mukâtil’e Ebû Hanîfe şöyle demiştir:</p>
<p>Kıyas yapmamı istemekle ne iyi ettin. Arkadaşıyla müzakereden faydalanmak isteyen böyle yapmalıdır; kendisine söylenileni bilemediği zaman kıyasa yönelmelidir. Bil ki; doğru kıyas hakkı arayanın hakkı bulmasını sağlar. Kıyas, hak sahibinin dava ettiği hakkı (ispatlamak) için (gösterdiği) güvenilir şahitlere benzer. Cahillerin hakkı inkâr etmesi olmasaydı âlimler kıyas yapmak zorunda kalmazlardı.</p>
<p>Ebû Hanîfe 1368. el-Âlim ve’l-müteallim (nşr. Muhammed Zahid el-Kevserî), Kahire, s. 15.Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<h3>İstihsan</h3>
<p>Muhammed b. Hasan dedi ki: Ebû Hanîfe –Allah ona rahmet eylesin– yaptığı kıyaslarda arkadaşlarıyla/talebeleriyle tartışır, onlar da onunla yarışır ve ona karşı çıkarlardı; ancak “istihsan yapıyorum” dediğinde, istihsanla ilgili getirdiği meselelerin çokluğu sebebiyle artık içlerinden kimse ona yetişemezdi, bundan sonra tartışmayı bırakır ve onun doğruluğunu teslim ederlerdi.</p>
<p>İbn Ahmed el-Mekkî, el-Muvaffak 1321. Menakıbü’l-İmami’l-Azam Ebû Hanîfe, Haydarabad, I, s. 90.Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<h3>Rey ve İctihadın Yanılabilirliği</h3>
<p>Ebû Hanîfe’ye ictihadının şüphesiz hak/doğru olup olmadığı sorulduğunda o şöyle cevap verirdi: Vallahi bilmiyorum, belki de o şüphesiz batıldır/ yanlıştır.</p>
<p>b. Ahmed el-Mekkî, el-Muvaffak 1321. Menakıbü’l-İmami’l-Azam Ebû Hanîfe, Haydarabad, II, s. 153.</p>
<p>&#8212;-</p>
<p>Ebû Hanîfe dedi ki: Bu konuştuklarımız reydir (görüştür); kimseyi buna zorlamıyoruz ve kimsenin bunu istemeden kabul etmesi gerektiğini söylemiyoruz; kim bundan daha güzelini getirebiliyorsa getirsin.</p>
<p>İbn Abdülber 1417/1997. el-İntikâ fî fezâili’l-eimmeti’s-selâseti’l-fukahâ (nşr. Abdülfettah Ebû Gudde), Beyrut, Dârü’l-beşâiri’l-İslâmiyye, s. 258.</p>
<p>&#8212;-</p>
<p>Bizim bu ilmimiz reydir (görüştür); bizim yapabildiğimizin en güzeli budur; bize bundan daha güzelini getiren olursa onu kabul ederiz” ya da “o doğruya bizden daha yakındır.</p>
<p>b. Ahmed el-Mekkî, el-Muvaffak 1321. Menakıbü’l-İmami’l-Azam Ebû Hanîfe, Haydarabad, I, s. 76–77.</p>
<p>&#8212;&#8211;</p>
<p>Benim kitaplarımdan fetva verenin, neye dayandığımı bilmeden fetva vermesi helâl değildir.</p>
<p>İbn Abdülber 1417/1997. el-İntikâ fî fezâili’l-eimmeti’s-selâseti’l-fukahâ (nşr. Abdülfettah Ebû Gudde), Beyrut, Dârü’l-beşâiri’l-İslâmiyye, s. 267.<br />
Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<h3>Fıkıh Meclisi</h3>
<p>Ebû Hanîfe’nin kitaplarını yazan talebeleri kırk kişiydi. İçlerinde ileri gelen on kişinin içinde Ebû Yusuf (182/798), Züfer b. Hüzeyl (158/775), Davud et-Tâî (165/781), Esed b. Amr (190/806), Yusuf b. Halid es-Semtî (189/804) ve Yahya b. Zekeriyya b. Ebû Zâide (182/798) vardı. Yahya bu kitapları onlar için otuz yıl boyunca yazmıştı.</p>
<p>İbn Ebü’l-Avvâm1431/2010. Fezâilü Ebû Hanîfe (nşr. Lâtîfürrahman el-Kâsımî), Mekke, el-Mektebetü’l-imdâdiyye, s. 342.</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ebû Hanîfe’nin yanında bir meselenin çözümünde farklı görüşler ortaya koyuyorlardı, şu bir çözüm getiriyor, başkası başka bir çözüm getiriyordu. Sonra meseleyi ona arzediyor ve çözümünü ona soruyorlardı. O da kısa bir süre içinde meseleye çözüm getiriyordu. Bazen bir mesele üzerinde üç gün tartışıyorlardı. Sonra o meseleyi kitaba yazıyorlardı.</p>
<p>İbn Ebü’l-Avvâm 1431/2010. Fezâilü Ebû Hanîfe (nşr. Lâtîfürrahman el-Kâsımî), Mekke, el-Mektebetü’l-imdâdiyye, s. 341–342.</p>
<p>&#8212;&#8212;</p>
<p>Ebû Hanîfe’nin öğrencileri onunla birlikte bir meseleyi tartışıyorlardı. Âfiye b. Yezîd28 gelmediği zaman Ebû Hanîfe: “Âfiye gelmeden meselenin tartışmasını bitirmeyin” derdi. Âfiye gelip onlara muvafakat ederse Ebû Hanîfe: “Meseleyi yazın” derdi; onlara muvafakat etmezse: “Meseleyi yazmayın” derdi.</p>
<p>Saymerî 1976. Ahbaru Ebû Hanîfe ve ashâbih, Beyrut, Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, s. 149–150.<br />
Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fikih-usulu/">Fıkıh Usûlü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fikih-usulu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 09:42:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13514</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam-ı Azam Ebû Hanife büyük müçtehidlerdendir. Hadis bilgisi yeterli olmayanların içtihad edemeyeceği genel kuralından hareket edersek onun hadis bilgisinin çok yük­sek olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak onun Sünnete bakışı ve sahih kabul ettiği hadislerle ilgili toplumumuzda bir yanlış bilgi söz konusudur. Şöyle ki Ibn Haldun un (v. 808) Mukaddimesinde yer alan, “Denilir ki Ebû Hanifenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/">İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/ebu-hanife/" rel="attachment wp-att-13515"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13515" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife.jpg" alt="" width="350" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife.jpg 488w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-170x130.jpg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/ebu-hanife-300x230.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>İmam-ı Azam Ebû Hanife büyük müçtehidlerdendir. Hadis bilgisi yeterli olmayanların içtihad edemeyeceği genel kuralından hareket edersek onun hadis bilgisinin çok yük­sek olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak onun Sünnete bakışı ve sahih kabul ettiği hadislerle ilgili toplumumuzda bir yanlış bilgi söz konusudur. Şöyle ki Ibn Haldun un (v. 808) Mukaddimesinde yer alan, “Denilir ki Ebû Hanifenin rivayet ettiği hadislerin sayısı 17&#8217;ye ulaşmaktadır.” ifâdesi, “Ebû Hanife&#8217;ye göre sahih hadislerin sayısı on yedidir.&#8221;diye an­laşılmıştır. Maalesef bu yanlışlık, -doğru imiş gibi- bazı ilim adamları tarafından da ileri sürülmeye devam edilmektedir.<br />
Mukaddimedeki ifâde şöyledir:</p>
<p>Bu satırlar, Mukaddimenin Osmanlıca tercümesinde şöyle manalandırılmıştır:<br />
&#8230;İmam Ebû Hanife hakkında menkuldür ki nakil ve rivâyeti alâ kavi on yedi ve alâ kavi elli hadise bâliğ olmuş­tur&#8230; (A. Cevdet Paşa Tercümesi, III, 41)</p>
<p><strong>Türkçe tercümesi ise şöyledir:</strong></p>
<p>“Içtihad sahibi olan İmamlar, hadisi çok veya az riva­yet etmek bakımından birbirinden ayrılırlar; bu imamlar­dan bazıları çok, bazıları az sayıda hadis rivayet etmiştir Rivayete göre İmam Ebû Hanife ancak 17 veyahut bu sayıda hadis rivâyet etmiştir.” (Z. K. Ugan Tercümesi, II, 489, İstanbul 1070)</p>
<p>Burada açıkça görüldüğü gibi İbn Haldun, Ebû Hanife’nin rivâyet ettiği hadis sayısının 17 olduğundan söz etmektedir. “Ebû Hanife ye göre sahih hadis 17’dir.” diye bir cümle kullanmamaktadır.</p>
<p>= Denilir ki sözü, hadis terimi olarak ifâde edecek olursak “temrîz” siğası olup kesin bilgi ifâde etmeyen bir lafızdır. Öte yandan İbn Haldun hadisçi değildir ve hadis kriterlerine göre bir bilgi vermek amacını gütmemektedir. Ayrıca “Rivâyet ettiği hadis sayısı on yedidir.” cümlesine dikkat edilmelidir. Zira bir insanın rivâyet ettiği hadis sa­yısı ile ona göre sahih olan hadis sayısı aynı şey değildir. Rivâyet etmekle bir hadisi sahih kabul edip etmemek bir­birinden çok farklı şeylerdir. Bu nedenle İbn Haldun’un Mukaddimesindeki cümleden hareketle “Ebû Hanife’ye göre sahih hadis sayısı on yedidir.” sonucu çıkartılamaz. Çıkartılırsa bu, usûl bilinmediğinin göstergesi olur. Bu da ancak sahibini bağlar.</p>
<p>Konunun bir başka yönü daha bulunmaktadır: Ebû Hanifenin görüşlerine dayanak olarak kabul edip kullan­dığı hadisler hakkında “Müsnedü Ebi Hanife” adı ile ya­yımlanmış on yedi ayrı âlime ait on yedi eser bulunmaktadır Bunlardan ilki Ebû Hanife hazretlerinin talebesi İmam Ebû Yusuf (v. 182) tarafından telif edilen “el-Âsâr”dır. On vedincisi de Ebû Ali Hasen b. Muhammed el-Bekrî (v. 656) tarafından telif edilmiştir.</p>
<p>Konuya ait hatalı çıkarımın bir sebebi de herhalde birçok anlamı bulunan “müsned” teriminin(1) yanlış an­laşılmasıdır. Zira hadis terimi olarak müsned, muttasıl senedle Peygamberimize ulaşan hadise denir. Bu durum aynı zamanda hadisin sahih olduğu anlamına gelir. Müsnedin ikinci bir manası da bir zatın rivâyet ettiği hadisle­rin toplandığı eser demektir. Müsnedü Ebi Hanife adıyla 17 eserin bulunması, müsned lafzını sahih hadis manasına anlayan kimseler tarafından “Ebû Hanife&#8217;ye göre sahih olan hadislerin sayısı on yedidir” diye yaygınlaştırılmış olabilir.</p>
<p>Bu da hadis ıstılahlarının doğru bilinip doğru takdir edile­memesinden doğan önemli bir hatadır.</p>
<p>Bu çıkarım eğer cehâletten kaynaklanmıyorsa bir it­ham/suçlama vesilesi olarak kullanılıyor demektir. Kimse Ebû Hanife ye böyle bir isnadda bulunma hakkına sahip değildir. Yok eğer bu çıkarım, Ebû Hanifeyi hadislere yönelik tenkitlere delil olarak kullanma maksadının ürünü ise bu da İmam-ı Azamı istismar etmek demektir. Hâsılı özellikle akademisyenlerin bu konuda çok daha ciddî dav­ranmaları ve kaynak göstermeden bu tür cehâlet ya da sap­tırma kaynaklı lafları ulu orta kullanmamaları İlmî emânet ve bilim namusunun gereğidir.</p>
<p>Öte yandan Pakistanlı âlim Şeyh Muhammed Emin tarafından, sözünü ettiğimiz “Müsnedü Ebi Hanife&#8217; adlı on yedi eser ve sahiplerini tanıtan “Mesânîdul-imam Ebi Hani­fe ve adedü merviyyatihi minel-merfûâti ve&#8217;l-âsâr” adıyla bir kitap yazılmış ve eser yayımlanmıştır.</p>
<p>Zafer Ahmed et-Tânevî de İmam Şafii hakkında söylenen ‘kalilü’l hadis’ ifadesinin ‘kalilü’t-tahdis’demek olduğunu, asla Şafii’nin hadisi az bildiği anlamına gelmeyeceğini vurgular. İçtihad etmenin hadis ve âsâr bilgisi kıt kişilerin işi olamıyacağını … diye belirttikten sonra,’’Ebu Hanife,kalilü’l-hadis idi.’’sözünün anlamı da budur yani ‘kalilü’t-tahdis demektir, bunu böylece bil, demektedir (.Kavâid,s. 385-386).</p>
<p>Bütün bunlardan sonra ya cehâlet ya da saptırma kay­naklı olan “Imam-ı Azam’a göre on yedi sahih hadis var­dır” sözüne itibar edilemeyeceği, böyle bir iddianın hılâf-ı hakikat olduğu iyice anlaşılmış olmalıdır.</p>
<p>(1)- Bilgi için bk. A. Naim, Tecrid Tercemesi (Mukaddime), s. 128-132; Aydınlı, Hadis ıstılahları Sözlüğü, s. 222-227 (İstanbul, 2006)demek olduğu-</p>
<p>İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.109-112</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/">İmam-ı Azam Ebû Hanifeye Göre On Yedi Sahih Hadis mi Var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-i-azam-ebu-hanifeye-gore-on-yedi-sahih-hadis-mi-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadisleri İnkar Etmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-inkar-etmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-inkar-etmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2015 00:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri İnkar Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir Hadisi İnkar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8461</guid>

					<description><![CDATA[<p>“EI-Muhit” adlı kitapta yazıldığına göre, Şeriatta mütevater hadisleri inkâr eden kişi kâfirdir. Meselâ; ipek giyinmenin erkeklere haram olması gibi. Yine bir kimse vitir namazının esasını inkâr ederse, yahut kuşluk namazının esasını inkâr ederse yine kâfir olur. Burada Şeriat kaydını koymasının sebebi, şeriatla ilgili olmayan te­vatür derecesindeki haberleri inkâr edenin kâfir olmayacağına bina­endir. Mesela; Hâtem-i Tâî&#8217;nin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-inkar-etmek/">Hadisleri İnkar Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3></h3>
<p>“EI-Muhit” adlı kitapta yazıldığına göre, Şeriatta mütevater hadisleri inkâr eden kişi kâfirdir. Meselâ; ipek giyinmenin erkeklere haram olması gibi. Yine bir kimse vitir namazının esasını inkâr ederse, yahut kuşluk namazının esasını inkâr ederse yine kâfir olur. Burada Şeriat kaydını koymasının sebebi, şeriatla ilgili olmayan te­vatür derecesindeki haberleri inkâr edenin kâfir olmayacağına bina­endir. Mesela; Hâtem-i Tâî&#8217;nin cömertliği ve Hz. Ali&#8217;nin kuvvetliliği gibi.</p>
<p>Burada tevatürden maksat, lâfzı olan tevatür olmayıp mânevi tevatürdür. Çünkü ipek giymenin haram oluşu, ile kuşluk namazı ve vitir namazları İstılahı mânadaki tevatür ile sabit olmamıştır. Hz. Peygamber&#8217;den rivayet edilen haberler üç türlüdür. Birincisi müte­vater haberdir. Mütevater haber, yalan üzerinde ittifak etmeleri düşünülemiyen bir topluluğun kendileri gibi bir topluluktan rivayet et­tikleri haberdir. Bu haberi inkâr eden kâfirdir. İkincisi meşhur ha­berdir. Meşhur haber, önce güvenilir bir kişinin bir kişiden; sonra bir topluluğun bir topluluktan rivayet ettiği hadistir. İsa b. Eban dışında bütün âlimlere göre, böyle bir haberi inkâr eden de kâfirdir. İsa&#8217;ya göre meşhur hadisi inkâr eden kimse sapıktır, kâfir değildir. Doğrusu da budur. Üçüncüsü tek kişinin haberidir. Bu haber de; tek kişinin sonuna kadar tek kişiden rivayet ettiği haberdir. Bu haberi inkâr eden kişi kâfir olmaz. Ancak eğer sahih, yahut hasen ise böyle bir hadisi kabul etmediği için günahkâr olur.</p>
<p>“El-Hulâsa” adlı kitapta şöyle deniliyor: Bir kimse bir hadisi reddederse, ilim adamlarından bir kısmı bu kimsenin kâfir olacağı­na hükmetmişlerdir. Sonradan gelen âlimler ise eğer bu haber mü­tevater derecesinde ise inkâr edicisinin kâfir olacağını söylemişler­dir. Ben de derim ki doğrusu budur. Ancak bir kimse tek yolla ge­len bir haberi hakaret ve alay yollu inkâr ederek reddederse o tak­dirde kâfir olur.</p>
<p>Fetâvâ-i Zahîriyye&#8217;de de şöyle deniliyor; “Bir kimse Hz. peygamber&#8217;in <em>“Kabrim ile minberimin arası</em> <em>Cennet bahçelerinden bir bahçedir.”</em> hadisini rivayet eder de diğeri (ben kabir ile minberi görüyorum, orada bir şey yoktur) derse kâfir olur. Çünkü bu söz alay manasına gelmekte ve inkâr mânasını ifade etmektedir. Böyle bir kişi gözle görünenler dışındaki gaybî şeylere inanan kimse değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aliyyul Kari &#8211; Ebu Hanife-Fıkhı Ekber</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-inkar-etmek/">Hadisleri İnkar Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-inkar-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Azam&#8217;ın Güzel Cevaplarını Bildirir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-azamin-guzel-cevaplarini-bildirir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-azamin-guzel-cevaplarini-bildirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2015 20:11:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Azam'ın Güzel Cevaplarını Bildirir]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7723</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Muhammed bin Mukatilden anlatılır: Bir kimse İmama:«Cenneti ümid etmiyen, Cehennemden korkmıyan, Alahü teâlâdan korkmıyan, ölü eti yiyen, rukû&#8217;suz ve secdesiz namaz kılan kimse hakkında ne dersiniz? diye sordu. Ve devâm edip, görmediği şeye şâhidlik eden, hak olan emre, ya’ni işe buğz eden, fitneyi seven kişi hakkında ne buyurursunuz? diye erz etti. Eshâbı bu suâli duyunca, böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-azamin-guzel-cevaplarini-bildirir/">İmam Azam’ın Güzel Cevaplarını Bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7725" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-15.jpg" alt="İmam Azam'ın Güzel Cevaplarını Bildirir" width="378" height="283" /></a></strong></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Muhammed bin Mukatilden anlatılır:</strong> Bir kimse İmama:«Cenneti ümid etmiyen, Cehennemden korkmıyan, Alahü teâlâdan korkmıyan, ölü eti yiyen, rukû&#8217;suz ve secdesiz namaz kılan kimse hakkında ne dersiniz? diye sordu. Ve devâm edip, görmediği şeye şâhidlik eden, hak olan emre, ya’ni işe buğz eden, fitneyi seven kişi hakkında ne buyurursunuz? diye erz etti. Eshâbı bu suâli duyunca, böyle olan kimsenin hâli çok zordur dediler. Hazreti İmâm buyurdu ki: «O öyle bir kimsedir ki, Cenneti rica ve ümid eylemez. Allahü teâlâyı rica eder. Cehennemden korkmaz, Me­lik-i Cebbârdan korkar. Zulumde Allahü teâlâdan korkmaz, adâletine iti-mad eder, ölü eti yer, ya’nî balık yer. Rükû’ ve secdesiz namaz kılar ya&#8217;-nî cenâze namazı kılar. Allahü teâlânın vahdaniyyetine birliğine görmeden şehadet eder, ölümün hak olduğunu bildiği halde, onu istemez, ona kı­zar. Mal ve evlâd fitne iken, onları sever.» Süâli soran kalkıp, binlerce ta&#8217;zim ve hürmetle İmâmın başını öptü ve: «Şâhidim ki, sen ilim küpü, bil­gi hazinesisin» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Allâme Hüsâmeddin Sağnaki der ki:</strong> Bir kimse İmama gelip, bir vav (v harfi) ile midir, iki vav ile midir? dedi. İmâm, İki vav iledir buyurdu. Soran kimse, Allahü teâlâ sana (lâ ve lâ) da olan rahmet ve bereket gibi, rahmet ve bereket versin dedi. Orada bulunanlar, bu rumuz ve işâretii konuşmadan birşey anlamayıp, ne hakkında konuşulduğunu hazreti İmam­dan sordular. Cevâbında: Namazda teşehhüdde otururken okunan tehiyyatı sordu. Bir (ve) ile mi, iki (ve ile mi?) Ya’nî (Ves-salâvâtü vet-tayyıba-tü) deki (ve) nin kaç olduğunu sordu. Ben de, iki (v) iledir dedim. 0 da, bana dûa edip: Allahü teâlâ sana (Lâ şarkıyyete velâ garbıyyete) olduğu gibi rahmet ve bereket versin dedi. Bazıları, soruyu soranın Hızır aleyhis- selâm olduğunu söylemişlerdir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Imâm-ı Mergınânî anlatır:</strong> Birgün imâm-ı A’zam hamamda yıkanır­ken, Râfızilerin reisi Şeytân-ı iltak geldi. O günlerde İmamın hocası vefât etmiş idi. Şeytan, İmama: Hocan öldü de, rahatlanmak için hamama geldin, değil mi? dedi. Hazreti İmâm cevabında: «Bizim üstadımız fevt eder, ölür, ama sizin üstadınıza kıyâmete kadar mühlet verilir» buyurdu Râfızi şaşkınlık içinde, avret yerini açtı. Hazreti İmâm görmemek için göz­lerini kapadı. Râfızi imama: «Allahü teâlâ, ne zamandan beri gözlerini </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">kör eyledi? ey Nu’mân» deyince, cevabında: «Senin avret yerini açtığın­dan beri» buyurup, acele ile hamamdan çıkmağa hazırlandı ve o anda şu şiiri inşâd eyledi: Kıt&#8217;a:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Konuşurum, sözümde tebliğ ve hikmet vardır</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Biz söz söylemedik ki, siz inkâr edesiniz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ey Allahın kulları harama bakmayınız.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ve böyle peştemalsız hamama girmeyiniz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Harezm imamlarının büyüğü Abdülvâhid Hatib-i Askeri der ki:</strong> Imâm-ı A&#8217;zam: «Biz Hammâdın meclisinden, muhakkak bir fâide ile dönerdik» dedi. Bir gün bize dedi ki, ne zaman müşkül, anlaşılması zor bir mes&#8217;ele İle karşılaşırsanız, onu bir yol ile sahibine sorunuz dedi. Ben de üstadın bu büyük sözünü aklımda tuttum. Bir gün Mansûrun sarayında, beni sevmiyen Rebi’ Hâcib bana: «Emîr-ül müminin bize bir kimsenin katlini, öl­dürülmesini emr eder. Sebebini bilmeyip, öldürürüz. Bize halâl olur mu» diye sordu. Ben de: «Ey Ebûl Abbâs, Emirül müminin hak üzere mi emr eder, yahut bâtıl ile mi?» dedim. Muztar olup, hak ile emr eder dedi. Ben de: Her nerede olursa olsun, sen hakkı infaz eyle, yap dedim. Rebı beni tutmak ve kendine vesika olarak bulundurmak isterken, ben onu yaka­ladım ve sıkıştırdım buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Ebû Yûsuf bin Hâlid anlatır:</strong> Bir gün İmâm, Ibni Ebi Leylî ile arka­daş olup, bir yolda giderlerdi. Bir ara şarkı söyliyen kadınlara rastladılar. Kadınlar susunca, İmâm: «Ne güzel» deyip beğendiklerini izhâr eyledi. Ibni Ebî Leyli.- «Bundan sonra, senin şahidliğini kabul etmem» dedi. imâm, niçin böyle söyledin buyurdu. Ibni Ebû Leyli, şarkı söyliyen kadınları, ne güzel deyip beğendiğin için dedi. İmâm: «Ben ne zaman ne güzel dedim» buyurdu. Sustukları zaman dedi. Bunun üzerine imâm: «Ben, sustukları için ne güzel ettiler dedim, yoksa şarkı söylemelerini beğenmedim» bu­yurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ne zaman Ibni Ebi Leylî zor bir mes&#8217;ele ile karşılaşsa ve gözemese, gizlice bir kimse gönderip, İmâmdan sorardı. İmâm da durumu anlayıp, şu beyti okurdu:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">BEYT</span></strong></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şiddet zorluk gününde beni davet ederler;</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ama ikrâm gününde Cendeb’e sen gel derler(1).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Şöyle anlatırlar:</strong> Basranın eşrafından bir kimse, bir arkadaşımın iki kızını, kendisinin İki oğluna nikahladı. Büyük kızı büyük oğluna, küçüğünü küçüğüne aldı. Zifaf gecesinde, yanlışlık olup, kardeşlerin her birine diğerinin nikâhlısı düştü. Basranın Harabından, ya&#8217;ni iş işten geçtikten sonra, durum anlaşıldı. Babaları çok üzüldü. Çâre düşündü. Sonunda bir ziyâfet verdi. Bütün âlimleri çağırıp bir araya topladı. Hazreti İmam ve Kisâîde çağrılanlar arasında idiler. Çağrılanlar mecliste toplanınca, iki erkek kardeş, başına gelen bu korkunç hâli arz eylediler. Kisâi bir rivâyette Süfyân dedi ki: Hazreti Alî (kerremallahü vecheh) buna benzer bir mes’elede, hâmile olmadıkları anlaşılmaya kadar sabredilir, beklenir bu­yurdu. Fakat bu cevabdan iki yeni evli genç, huzursuz oldular. Çünkü onun dediği gibi yaparlarsa, herbirinin beklemesi gerekecek ve herbiri kardeşinin yattığı hanımı alıp, onunla yatacak, hayâ ve nâmus perdeleri yırtılacak, ya’nî halk tarafından ayıblanacaklardı. İşte bu esnâda büyük İmâm, ümmetin Işığı Ebû Hanîfe Nu’man bin Sâbit (radıyallahü anh) ko­nuşmağa başladı. Hikmetle açılan mubârek ağzından şu sözler duyuldu:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu iki damada daha uygun ve kolay yol vardır. Her biri ilk hanımını boşa­sın ve şimdi yanında olanı kendine nikâh eylesin. Böylece hem intizar elemi lâzım gelmez. Hem de, bir kardeş, diğer kardeşin yattığı hanımla yatmak mahzuru ortadan kalkar.» Hazreti İmam bu sözleri söyleyince, iki­si de çok beğenip mesrûr oldular. Sevindiler. Mecliste bulunanlar. Ebû Hanifeye, ilminde bereket ile dua edip, sonra yemek yemeğe başladılar. Yemek yerken hazreti imâm buyurdu ki  «Şimdi hazırlanan bu yemek, bi­rinci düğün yemeğidir? Peki İkincisinin velâmesi, ya’nî düğün ziyâfeti ne­rededir?» Bu latîf ve hoş sözden, oradakilerin hepsi güldüler. Sözünü, konuşmasını ve ilmini beğendiler.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>A’meş ile hanımı bir gece kavga ettiler. A’meş hanımına, bu gece sabah olmadan benimle konuşmazsan (boş ol!) dedi ve yemin etti. Hanı­mı da, onu üzmek için sustu. Boşanmağa râzı oldu. A’meş biraz sonra, kurmuş olduğu bir yuvayı dağıtmak endişesine kapıldı ve yaptığına piş­man oldu. Hemen Imâm-ı A’zama gitti. Sıkıntı ve derdini anlattı. İmâm: «üzülme, Allahü teâlânın yardımı ile sevinmen yakındır» buyurdu. A’me­şin mahallesinin müezzinine, fecirden önce ezan okumasını söyledi. Mü­ezzin, belirtilen saatte ezan okuyup, gecenin bittiğini ilân edince, A’me- şin hanımı, ister istemez A&#8217;meşe hitâb edip son kızgınlığını bildirmek için «Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni senden kurtardı» dedi. Fakat, aslında bu konuşması, fecrin tuluundan, ağarmasından önce olduğundan, konuş­ması gece içinde oldu, boşama durumu vaki olmadı. Bunun üzerine A&#8217;meş, Ebû Hanifeye duâ edip: «Allah Ebû Hanifeden razı olsun, ona bol bol merhamet eylesin ki, bizi korktuğumuzdan kurtardı, namusumuzu korudu» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">&#8211;</span></strong>Hazreti İmâmın bulunduğu şehre, Rum tarafından bir dehri (1) geldi. İslâm Alimleri ile münâzara edip hepsini yendi. Münâzara etmediği, sâde­ce Imam-ı A’zamın hocası Hammad kalmıştı. Hiç kimse onu yenemiyordu. 0 zaman Imâm-ı A’zam daha küçük idi. Hammad da, eğer yenilirsem, İs­lâm dinine büyük bir zarar hâsıl olup, fesadı bütün dünyaya yayılacak di­ye, endişe ediyordu. O gece rüyâda, bir hınzırın (domuzun) gelip, bir ağa­cın bütün dallarını yediğini ve yalnız gövdesinin kaldığını, o anda o ağa­cın İçinden bir arslan yavrusunun peyda olup, o domuzu parça parça et­tiğini gördü. Sabahleyin Ebû Hanife, Hammâdın huzuruna vardıkta, o dehriden ve gördüğü rüyâdan çok üzüntülü olduğunu, hocasının kalbinde korku İle elemin bir arada bulunduğunu gördü. Ebû Hanife hocasına üzün­tüsünün sebebini sordu. Hocası herşeyi anlattı. Hazreti İmam hocasının sözleri üzerine:</p>
<p>«Elhamdülillahi teâlâl Rüyâda gördüğünüz domuz, o pis ruhlu dehridir. Ağaç ise, ilim ağacıdır. Yediği dalları, yendiği âlimlerdir. Ağacın gövdesi sîzsiniz. O arslan yavrusu da benim. Allahü teâlânın yardımı İle onu ben kahrederim» dedi. Sonra üstadı ile, münâzara edilecek yere gitti­ler. Alçak dehrî, her zamanki gibi, yüksek minbere çıkıp, karşısına birisi­nin çıkmasını istedi. Daha çocuk denecek durumda olan Ebû Hanîfe, onun karşısına çıktı. Dehrî, hazreti İmâmı görünce, hakaret etmeğe, küçültücü sözler söylemeğe başladı. İmâm: «Hakareti bırak, söyliyeceğini söyle de, görüşelim» dedi. Dehrî imâmın cür’et, cesâret ve aceleciliğini görünce hayret etti ve sonra şöyle sordu:</p>
<p>— Var olan bir şeyin, başlangıcı ve sonu olmamak mümkün müdür?</p>
<p>Cevap: — Sayıları bilir misin?</p>
<p>Dehrî: «Evet bilirim» dedi.</p>
<p>İmâm: «Birden önce hangi sayı vardır?» dedi.</p>
<p>Dehrî: «Birden önce bir şey yoktur.» dedi.</p>
<p>Bunun üzerine İmâm: «Mecâzî bir sözünden önce, birşey olmayınca, hakikî bir olandan önce, nasıl birşey olabilir?» dedi.</p>
<p>— Dehrî bu sefer dedi ki:</p>
<p>O hakikî bir olanın yüzü hangi taraftadır? Zira her şey cihetler­den, yönlerden (ya’nî sağ, sol, ön, arka, üst ve alt) bir cihette bulunur. Ebû Hanife buyurdu ki:</p>
<p>«Mumu yakınca, ışığı hangi tarafta görünür?»</p>
<p>Dehrî: «Mumun ışığı her tarafta aynıdır.» dedi. Bunun üzerine İmâm:</p>
<p>Dünyaya kadim diyene, ya’ni bu dünyanın bir yaratıcısı yoktur; böyle gelmiş, böyle gider diyene dehrî denir ki, İslam İtikadına göre kâfirdir.</p>
<p>«Mecazi olan bir nurun (ışığın) hâil böyle olursa, dâimi ve ebed’ olup, eni boyu söylenmiyen. göklerin ve yerin nûru olanın hâli nasıl olur?» dedi.</p>
<p>— Dehri yine şöyle sordu:</p>
<p>«Her var olanın, muhakkak bir yeri vardır. Onun yeri neresidir?» Ebû Hanife, biraz süt getirip:</p>
<p>«Bu sütte yağ var mıdır?» diye sordu.</p>
<p>Dehri: ”Evet, vardır” dedi.</p>
<p>Ebû Hanife-. «Yağ. bu sütün neresindedir?» dedi.</p>
<p>Dehri: «Hiç bir yerine mahsûs değildir» deyince.</p>
<p>Ebû Hanife: «Yok olucu bir varlığın hâli böyle olunca, göklerin ve yerlerin yaratıcısı, dâimi ve ebedî olanın hâli niçin böyle olmasın?» dedi.</p>
<p>— Dehri yine şöyle sordu:</p>
<p>«Şimdi O, ne iş yapmakla meşguldür?»</p>
<p>Ebû Hanife: «Sen bana, bütün süalleri minberden sordun. Ben hepsi­ne cevab verdim. Şimdi sen, bir kerrecik oradan inip, benim yerime gel; ben minbere çıkayım ve oradan sana cevab vereyim.» dedi.</p>
<p>Dehri minberden indi ve Ebû Hanife minbere çıktı ve:   «Minberde senin gibi bir müşebbih (ya’nî Allahü teâlâyı diğer varlıklara benzeten) olunca, onu indirir, benim gibi bir muvahhid (ya’nî tam mümin) olunca, onu minbere çıkarır. Şimdi Onun işi bu idi?» dedi. Sonra Rahman sûre­sinin yirmi sekizinci âyet-i kerîmesinin sonunu okudu. Bunun üzerine mel’un Dehri kahroldu, yenildi. Söyliyecek söz bulamadı. Mesciddeki kalabalık dehrînin üzerine yürüyüp, onu öldürdüler.</p>
<p>Ey insanlar! Imâm-ı A’zamın (radıyallahü anh) daha çocuk denecek yaşta iken hâli böyle olursa, ilim kürsüsüne oturduğu ve olgun ve yaşlı­lık zamanındaki hâli nasıl olur?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Hasan bin Ziyâd (Imâm-ı A&#8217;zamın talebesi olup büyük müctehidler- dendir.) anlatır:</strong> Bir kimse, parasını bir yere gömmüştü. Sonra gömdüğü yeri unuttu, üzülerek şaşkın bir halde İmâma geldi. Durumunu anlattı. İmâm: «Bu geceyi namaz kılmakla geçir yerini hatırlarsın» buyurdu. Gece­nin, daha dörtte birini namaz kılmıştı ki, gömdüğü yeri hatırladı. Sonra gidip İmâma: «Siz bunu nasıl anladınız?» diye sordu. Cevâbında: «Şeytan, elbette senin geceyi ibâdetle geçirmeni istemez ve hatırına getirir düşün­düm» buyurdu ve sonra: «Niçin gecenin geri kalan kısmını da ibâdetle geçirip, Allahü teâlâya şükrü yerine getirmedin» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Yine Hasan bin Ziyâd anlatır:</strong> Bir kimse parasını, kırda bir yere göm­müş idi. Parasını oradan çalmışlar. Halbuki paranın sâhibi, parayı çok seven, bahtlı bir kimse idi. Parasını bulamazsa, belki de üzüntüsünden ölebilirdi. İmama gelip, hâlini anlattı. İmam paranın yerim sordu ve oraya geldi. İnsanların mantar topladıklarını gördü. İmâm, onlara, içinizden sizde ayrılıp geri kalan bir kimse var mıdır? dedi. Zerzer isminde bir genç geri kaldı dediler. İmam o genci bulup ona: «Sen o parayı aldığın zaman seni gören, şimdi yine seni görüyor. Elinde ne kadar para kaldıysa, hepsini getir sahibine ver, harcadığını sana helâl ediyor. dedi. (Seni gören, seni görüyor) sözünden maksadı, Allahü teâlânın herkesin yaptığı şeyi görmesi ve bilmesi demek idi. Bunun üzerine genç, parayı aldığını itiraf eyledi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>İmam bir gün </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">otururken, önünden bir kimse geçti. İmâm buyurdu: Şu adam bu memleketin yabancısıdır, muallimdir ve koynunda tatlı vardır. İmâmın yânında bulunanlar, gidip o adamdan bunları sordular, imamın buyurduğu gibi çıktı. İmâma: «Bunları nasıl bildiniz?» diye sordular- buyurdu ki: Onu, sağına, soluna bakar, merakla her şeye göz atar gördüm- Anladım ki, bu şehrin yabancısıdır. Yine gördüm ki, yanına çocuklar gelse, onlara dikkat ve merhametli olarak bakar. Bundan muallim olduğunu» anladım. Ve yine gördüm ki, koynuna sinekler girer. Buradan da koynun­da tatlı olduğunu anladım.»</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Birgün Imâm-ı Ebû Yûsuf hastalanmıştı. İmâma, Ebû Yûsuf öldü dedi­ler. İmâm ölmedi buyurdu, ölmediğini nereden bildiniz? diye sordular. «İlme çok hizmet eylemiştir, meyvelerini toplamayınca, ona ölüm gelmez» buyurdu. Gerçekten ölüm haberinin yanlış olduğu anlaşıldı. İlmin meyve­lerinden o kadar pay aldı ki, çok fazla zengin oldu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Ebû Yûsuf hastalanınca, Ebû Hanîfe: Bu genç ölürse, yeryüzünde buna muhalefet eden bulunmaz» dedi. Hastalıktan iyileşince, kendinde il­mi bakımdan yeterlilik görüp, bir meclis kurdu. İnsanlara fıkıh öğretmeğe başladı. Bu haber Ebû Hanîfeye gidince, yanındakilerden birine: «Yakubun (Ebû Yûsufun adıdır) meclisine git ve ona de ki, (Bir kimse elbisesini te­mizleyiciye verse ve ücret olarak temizleyiciye iki gömüş vereceğim dese, sonra elbisesini almağa gidince, temizleyici inkâr etse, sonra tekrar gelse, ve elbisesini istese, temizleyici de elbisesini temizlenmiş olarak ona ver­se, ücret alabilir mi? Eğer alır derse, hatâ ettin dersin. Alamaz derse, yi­ne hatâ ettin dersin) buyurdu. Bu talebe Ebû Yûsufun meclisine gidip, so­ruyu sordu. Cevabında : «Evet, ücret alır» dedi. Soran, hatâ ettin, öyle değil&#8217; dedi. Ebû Yûsuf bir müddet düşündü. Sonra: «Hayır alamaz» dedi. Soran. yine yanıldın, öyle değildir dedi. Bunun üzerine Ebû Yûsuf, hemen yerinden kalkıp Ebû Hanîfeye gitti. Ebû Hanîfe, onun geldiğini görünce: « buraya, elbiseyi temizleyiciye verme mes’elesi mi» gönderdi?» deyince Ebû Yûsuf, evet dedi. Ebû Hanîfe buyurdu ki: «Sübhânellah! İnsanlara fetvâ vermeğe koyulan ve Allahü teâlânın dininde söz söylemek için, ken­disine meclis tayin eden, ücret bahsinden bu kadarını nasıl bilmez!» Ebu Yûsuf, bana bunun cevâbını lütf ediniz dedi. Ebû Hanîfe cevabında: Eğer, o elbiseyi gasb ettikten sonra temizlemiş ise, ücret verilmez. Çünkü ken­disi için temizlemiş demektir. Gasb etmeden önce temizlediyse verilir. Çünkü onu, sâhibi için temizlemiş idi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Imâm-ı A’zamın üstadlarından biri de Şa’bidir. Zamanın halîfesi bir toplantı yaptı. Şa’bîye ve Bağdad âlimlerini da’vet etti. Hepsi geldiler. Bi­raz sonra halîfenin hizmetçilerinden biri, üzerinde birşeyler yazılmış bir kâğıdı, zamanın kadısı olan Şa&#8217;bîye getirdi ve: «Halîfe, bu yazıların altına, şâhid olduğuna dâir imza atsın diyor» dedi. Oradaki âlimlerin hepsi imza ettiler. Sonra o kâğıdı Ebû Hanîfenin önüne getirdi ve: «Emîrül müminîn, sizin de şâhidliğinizi bildiren imzanızı atmanızı söylüyor» dedi. Ebû Hanîfe- «Halîfe nerededir?» buyurdu. Hizmetçi, odasındadır dedi. Ebû Hanîfe: «Şahidliğimizin doğru olması için, ya o buraya gelmeli, yahut ben onun yanı­na gitmeliyim» dedi. Hizmetçi kızdı ve ona:«Kadı ve âlimler ve yaşlılar </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">hepsi imza ettiler de, sen bu çocukluğunla, bunu nereden çıkarıyorsun» diye bağırdı. Bunun üzerine Ebû Hanîfe: «Herkes kendi amelinden sorum­ludur.» cevâbını verdi. Bu söz halîfenin kulağına gitti. Şa’bîyi çağırdı ve: «Şâhidlikte görmek şart mıdır, yoksa değil midir?» dedi. Şa&#8217;bî, görmek şarttır dedi. Halîfe: «Sen beni ne zaman gördün ki, şâhidliğini bildiren im­zanı attın?» dedi. Şa’bî, senin haberin olduğunu bildiğim için, görmek is­temedim dedi. Halîfe: «Bu söz haktan, ya’nî doğru olmaktan uzaktır» dedi. Ebû Hanîfeyi göstererek : «Kadılığa, bu herkesten daha çok lâyıktır» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bundan sonra halîfe Mansûr kadılığı bir kimseye vermeği düşündü. Âlimlerin en büyüklerinden olan, dört kimse tavsiye edildi. Birincisi Ebû Hanîfe, İkincisi Süfyân, üçüncüsü Şerik, dördüncüsü Mis’ar ibni Kedâm idi. Bu dördünü yanına çağırdı. Yolda giderken Ebû Hanîfe şöyle buyurdu: «Sizin herbiriniz hakkındaki firâsetimi söyliyeyim mi?» iyi olur dediler. Ben bir yolunu bulup kadılığı üzerime almıyacağım. Süfyân kaçacak, Mis’ar kedini yalandan deliliğe verecek, Şerik de kadı olacak.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yolda giderken Süfyân kaçtı. Bir gemide gizlendi ve beni saklayınız, boynumu kesecekler dedi. Böyle demesi şu hadîs-i şerife uygun idi. Pey­gamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Bir kimsenin kadı yapılması, bıçaksız kesilmesidir.» Gemiciler onu sakladılar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üçü, halîfe Mansûrun huzuruna gittiler. Ebû Hanîfeye: «Sen kadı ol­malısın» dedi. Ebû Hanîfe: «Ey müminlerin emîril Ben arab değilim. Onla­ra hizmet edenlerdenim. Arabın ileri gelenleri, benim hükmüme râzı olmaz­lar» dedi. Halîfe: «Bu neseb, ya’nî soyla ilgili değil, ilme dayanan bir iştir» dedi. Ebû Hanîfe: «Ben bu işe lâyık değilim. Lâyık değilim diyorum. Doğ­ru söylüyorsam, lâyık değilim. Yalan söylüyorsam, yalan söyliyen müslümanlara kadı olamaz. Ve sen Allahın halîfesi, yalan söyliyeni kendine halife yapmazsın ve müslümanların kanını onun eline bırakmazsın&#8217; dedi ve kurtuldu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Mis&#8217;ar, halifenin yanına gitti. Halifenin elini tuttu ve «Nasılsın? Ço­cuklar nasıl?» dedi. Mansûr, şu deliyi dışarı çıkarın dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şerike, seni kadı yapacağız dedi. Şerik, ben hastalıklı bir İnsanım. Bende dimağ zafiyyeti var dedi. Mansûr tedavi ile bunlar İyileşir dedi. Böylece kadılık Şerikin üzerinde kaldı.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Ebû Hanîfenin bir kimseden alacağı vardı. O şahsın mahallesinde, İmamın talebesinden biri vefât etti. Hazreti İmâm bunun cenaze namazı­na gitti. Güneş yakıyordu. Orada, İmama borcu olan o şahsın duvarından başka, gölge verecek hiçbir şey yoktu. Halk, İmama, bu duvarın gölgesin­de bir mikdar oturun dedi. Cevâbında: «Benim bu duvar sâhibinden alacağım vardır. Onun duvarından istifâde etmem câiz değildir. Zira hadis-i şerifte: «Bir kimse, borç verir ve bundan bir fayda beklerse, fâiz olur» bu­yuruldu. Bunda da fâizden korkarım» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Imâm-ı A’zam-ı bir defa habse attılar. Zâlimlerden biri kendisine: «Şu kalemimi aç» dedi. Hayır, kalemini açmam diye cevab verdi. Zâlim, ne ka­dar söylediyse, fayda vermedi. Sonunda, niçin kalemimi açmıyorsun? de­di Ebû Hanîfe cevâbında: «Korkarım şu insanlardan olurum ki, Allahü teâlâ Sâffât sûresinde onların hakkında: «Ey meleklerim! Zâlimleri ve yardımcı­larını beraber haşredin!» buyuruyor» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Her gece üçyüz rek’at namaz kılardı. Birgün yolda giderken, bir kadı­nın diğer bir kadına, bu zât, her gece beşyüz rek’at namaz kılar dediğini duydu ve bundan sonra beşyüz rek&#8217;at namaz kılmağa niyyet etti ve: «Her gece, beşyüz rek&#8217;at namaz kılacağım tâ ki, bunların zannı doğru olsun» de­di. Bir başka zaman, çocukların birbirine, şu giden zât, her gece bin rek&#8217;at namaz kılar dediğini duydu ve her gece, bin rek’at namaz kılmağa niyyet eyledi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Fıkıhda bir mes&#8217;elenin çözümünde takılınca, çözmek ve halletmek İçin Kur&#8217;ân-ı kerimi kırk defaya kadar hatm ettiği bildirilmektedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Dâvud-ı Tâî der ki:</strong> «Yirmi sene Ebû Hanîfenin huzurunda bulundum. Bu zaman zarfında, ona dikkat ettim. Kalabalıkta ve yalnız iken başının açık olduğunu görmedim. İstirahat etmek için ayaklarını uzatmazdı. Kendi­sine: Ey İslâm dîninin imamı, yalnızken ayaklarınızı uzatsanız ne olur? di­ye sordum. Cevâbında: «Allahü teâlânın huzûrunda edeble durmağa dik­kat etmek, yalnızken daha çok icâbediyor» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Birgün bir yolda gidiyordu. Bir çocuğun çamurda yürüdüğünü gördü ve: «Dikkat et, düşersinl» dedi. Çocuk cevâbında: «Benim düşmem önemli değil. Düşsem, zararı yalnız bana olur. Ama siz dikkat ediniz ki, ayağınız kayarsa, arkanızdan gelen bütün masum insanların da ayağı kayar. Sonra hepsinin Kalkması çok zor olur dedi. İmâm, bu çocuğun, görüşüne şaştı, hemen ağlamıya başladı ve sana Esbabına: «Eğer bir mes&#8217;elede birşey zahir olur ve daha açık bir delil bulursanız, o mes&#8217;elede bana uymayın» bu­yurdu. Bu sözü, İmâm-ı Azamın insaf ve tavazuunu bildiren açık bir işârettir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Zengin bir adam vardı; Emir-i müminin hazreti Osmana (radıyallahü anh) düşman idi. Hattâ Ona, yahudi derdi. Bu söz Ebû Hanîfenin kulağına gitti. Onu çağırdı ve: «Senin kızını filân yahudiye vereceğim» dedi. O şa­hıs: Sen müslümanların imamı olasın ve bir müslümanın kızını bir yahudi­ye vermeğe cevaz veresin, bu nasıl olur? Ben kızımı yahudiye vermem dedi. Ebû Hanife : «Sübhânellah, kendi kızını bir yahudiye vermeğe râzı olmuyorsun da, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kı­zını bir yahudiye verdiğini nasıl soyliyebiliyorsun?» buyurdu. O şahıs, o zaman, sözün nereden geldiğini ve ne ne için söylendiğini anladı. O bozuk ıtikadından vazgeçti ve imamın  o o bereketli sözleriyle tevbe eyledi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Zamanın halifesi, Azrail aleyrisselâmı rüyada görüp, kaç sene daha yaşayacağını sordu Azrâil aleyhiselâm beş parmağını kaldırıp ve ona işâret etti. Halife, bu rüyânın tabirin&#8217; bir çok kimselerden sordu. Tatmin edi­ci bir ta’bîr bulunamadı. Ebû Hanifeye sordu. Ta’bîrinde: «Beş parmak, beş şeyi bilmeğe işârettir ki, bunları Alllahu teâlâdan başka kimse bilmez. Bun­lar da âyet-i kerimede bildirilen şu beş şeydir: «Kıyâmetin ne zaman ko­pacağı, yağmurun yağması, anne kamında olan çocuğun erkek veya kız olacağı, insanın yarınki gün ne kazanacağı ve insanın ne zaman öleceğini ancak Allahü teâlâ bilir.» Ya’nî Azrâil aleyhisselâm, beş şeyden birini so­ruyorsunuz, onu ancak Allahü teâlâ bilir demek istedi» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-(Enis-ül Celis) kitabının 113. sahifesinde şöyle yazılıdır.</strong> Ebû Hanife (radıyallahü anh) talebesi arasında oturuyordu. Vücûdunu bir akreb soktu ve yere düştü. Talebesi bu akrebi öldürmek istediler. Ebû Hanife: «Beni severseniz, onu öldürmeyiniz« buyurdu. Talebe, hikmeti nedir efendim? dediler. Ebû Hanife buyurdu ki Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrü­be etmek istiyorum. Bakayım hadis-i şerîfde haklarında: «Âlimlerin kanı zehirlidir» buyurulan âlimlere dâhil miyim, yoksa değil miyim?» Talebesi akrebe baktılar. An be an zaıflıyor, küçülüyor, süzülüyor, büzülüyordu. Nihâyet yürümeğe mecâli kalmadı. Düştü ve orada ölüverdi. Ey müminleri Âlimleri gıybet etmekten, şanlarına yakışnuyan söz söylemekten, onların ederini yiyip, din zehiri ile zehirlenmiş olarak ölmekten kaçınınız.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Yine aynı kitabda diyor ki:</strong>Dünyanın kadim diyen, ya’nî bu dünyanın bir yaratıcısı yoktur böyle gelmiş böyle gider diyen bir dehrî imamın zamanında, halîfıye geldi ve: «Asrının uleması olan Ebû Hanife. Ebû Yûsuf ve diğerleri, dünyanın bir yaratıcısı vardır diyorlar. İçlerinde en üstünü hangisi ise, emret, huzuruna gelsin. Huzûrunda onunla münâzara edelim. Bu dünyanın bir yaratıcısı olmadığını isbat edeyim* dedi. Halife Ebû Hanî-feye haber gönderdi. Zira âlimlerin en üstünü o idi. Haberci: «Ey İmâm, bir dehrî geldi, halîfenin huzûrunda seninle münâzara etmek ister. Halîfe hemen gelmenizi buyurdu» dedi. Ebû Hanîfe, öğleden sonra gelirim dedi. Haberci, Ebû Hanîfenin söylediğini gelip Halifeye söyledi. Halîfe, haber­ciyi ikinci defa Ebû Hanîfeye gönderdi. Ebû Hanîfe kalktı, halîfenin yanı­na geldi. Halîfe kendisini karşıladı, kendi yanında meclisin baş köşesinde oturttu. Büyükler ve şehrin ileri gelenleri toplandılar. Dehrî söze başladı ve:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«— Ey Ebû Hanîfe, niçin böyle geç geldin?» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanîfe cevâbında:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Tuhaf bir hâdiseyle karşılaştım. Benim evim, Dicle nehrinin karşı tarafındadır. Evden çıktım. Dicle kenarına geldim. Nehri karşıya geçmek istedim. Dicle kenârında köhne ve parça parça olmuş bir sandal gördüm. Bir marangoza, ustaya lüzum kalmadan, kırık &#8211; dökük parçalarını âletsiz birleştirdim. Sağlam bir sandal oldu. Sandala bindim. Nehri geçtim ve bu­raya geldim. O yüzden biraz geç kaldım» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunu duyan Dehrî:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Ey müslümanlar! Duydunuz mu? Sizin İmamınız ve zamanının en üstünü, neler söylüyor? Bundan daha yalan ve saçma bir söz İşittiniz mi? Marangozsuz ve ustasız sandal nasıl ta&#8217;mîr edilirmiş. O, tam bir yalancıdır. Nasıl ona en büyük âlim diyorsunuz?» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun üzerine Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Ey kâfir-i mutlak! Bir sandal bile marangozsuz ve ustasız yapıla­mazsa, bu âlem, bu nizam ve ahenk içindeki kâinât, bir yaratıcı, bir yapıcı­sı olmadan nasıl meydana gelir. Yoksa bunun yapıcısını, yaratıcısını inkâr mı edeceksin?» buyurdu. Hazır olanlar bu cevâbı yeterli görüp, dehrînin boynunu vurdular.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Abdullah ibni Mübarek, Ebû Hanîfeye sordu:</strong> «Bir kimsenin iki gümü­şü, başka kimsenin bir gümüşü ile karışsa, sonra bunlardan ikisini kaybet­se, hangileri olduğunu bilmese, ne yapmalıdır?» Ebû Hanîfe cevâbında: Kalan bir gümüş üçe taksim olunarak ikisinindir» buyurdu. (Ya&#8217;nî üçte biri, bir gümüşü olanın, ikisi de, iki gümüşü olanındır.)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>İmamın yanına, bir Râfızî gelip, İnsanların en kuvvetlisi kimdir? diye sordu. Cevâbında: «Bize göre hazreti Alidir (kerremallahü vecheh). Zirâ, hilâfetin Ebû Bekr-i Sıddtkın (radıyallahü anh) hakkı olduğunu bildi. Kabûl </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">ve teslim eyledi. Size göre ise, Ebû Bekr-i Sıddiktır. Zira hilâfeti zorla hazreti Aliden aldı ve hazreti Ali ondan alamadı» buyurdu. Râfızi bu sözü duyunca şaşırdı. Ne söyliyeceğini bilemedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Ebû Hanîfe, Medine-i Münevverede hazreti Alinin oğlu hazreti Ha­sanın oğlu Muhammed ile (radıyallahü anhüm) buluştu. Ebû Hanîfeye:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">-Ceddimin hadîs-i şeriflerine kıyâs ile muhalefet eden zât sen mi­sin?» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">-Bundan Allahü teâlâya sığınırım. Ceddinize (sallallahü aleyhi ve sellem) olan hürmetimiz gibi, size de hürmetimiz vardır.» deyip, huzûrunda dizleri üzerine oturdu. Konuşmağa başladılar. Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Erkek mi zayıftır, kadın mı?» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muhammed bin Haşan:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Kadın daha zayıf yaradılışlıdır» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">—«Kadının, terekeden hissesi ne kadardır?» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muhammed bin Hasan:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Erkeğin yarısı kadardır» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Eğer kıyâs ile söyleseydim, bu hükmün tersini söylerdim» dedi. Sonra:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Namaz mı efdaldır, oruç mu?» diye sordu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muhammed bin Hasan:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Namaz efdaldır» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Eğer kıyâs ederek söyleseydim, hayız olan kadına (adet gören kadına), Ramazan orucunu kaza etmesini değil, namazını kaza etmesini emr ederdim» dedi</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Bevil (sidik) mi daha pistir, meni mi?» diye sordu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muhammed bin Hasan:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">«Bevil daha necistir (pistir)» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanîfe:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">— «Eğer kıyâs ederek söyleseydim, meni çıktığı zaman değil, bevil çıktığı zaman gusl abdesti almağı vâcib kılardım. Ama hadîs-i şerîfde olan­dan başkasını söylemekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben Resûlullahın (sal­lallahü aleyhi ve sellem) sözlerine kıymet veriyorum, onları açıklıyorum,başka bir şey yapmıyorum» dedi. Muhammed bin Hasan, bunun üzerine kalkıp, Ebu Hanîfenin alnından öptü.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Küfe şehrinin yabancısı bir adam, çok güzel olan hanımı ile gidiyor­du. Küfeli birisi, kadına göz koyup, bu benim karımdır deyip, hanımını elinden almak istedi. Kadın da kocasından ayrılıp, o adamla gitti. Kocası,kendi nikâhlısı olduğunu isbât edemedi. Zira oranın yabancısı idi. Mes&#8217;eleyi Ebu Hanîfeye arz ettiler. Ebu Hanife, Ebi Leyli ve bir grup insanlar, o kadının kocasının yanına gittiler. Ebu Hanife, bir kadına şu adamın yanına git buyurdu. Kadın adama yaklaşınca, adamın köpekleri havlayıp, kadına saldırdılar. Ebu Hanife, sonra o adamın karsına, sen onun yanına git  dedi. Kadın gidince, köpekler tanıdığı için, etrafında dolaşmağa eteklerine sürünmeğe başladılar. Bunun üzerine İmâm: «iş anlaşıldı» buyurdu. Kadın da, itiraf edip, bir hatâ ettiğini kabul etti.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>&#8211;</strong>Dünyaya kadim diyen dehrilerden bir grup Ebu Hanifeyi öldürmek istediler. Bu dehri topluluğu, önce onunla bir mes’elede münâzara edelim, onu yenip öyle öldürelim dediler. Bir araya geldiler. Ebu Hanife sordu,  «içerisine ağır ve çok kıymetli yük yükletilmiş, dalgalı, engin bir denizde, kaptansız bir geminin bulunmasına ne dersiniz? Böyle bir şey olur mu?» Dehrîler, böyle şey olmaz dediler. Ebu Hanife: Her mevsim, hattâ her gün hâli, şekilleri, işleri değişen, hergün bir başka şekilde görünen, intizamı akıllara hayret veren bu dünyanın hâkim bir yaratıcısı ve çok tedbirli bir sâhibi olmadığına nasıl hükm edersiniz? dedi. Hepsi tevbe ettiler. Allahu Teâlâya ve dünyayı yarattığına, dünyanın da sonradan yaratılma olduğuna inandılar ve kılıçlarını kınlarına soktular.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-ibni Âsim, İmâmın faziletlerini anlatırken der ki:</strong> lmâm-ı A’zamın ilmi, zamanındakilerin ilmi ile tartılsa, İmamın ilmi ağır gelirdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Kadı-yı Semerkand der ki:</strong> Hacca gidiyorduk. Yanımıza, kalbi çok bo­zuk birisi geldi. Her gün kaderden bahs eder, mu’tezile misâllleri verirdi. Kimi görse bu konuyu açardı. Kimse onu yenemiyordu. Onun bu hâli, ken­dine gurur veriyor, biz ise gayrete geliyorduk. Nihâyet Iraka geldik. Küfe­den geçiyorduk, lmâm-ı A’zamın meclisine uğrayıp, bunun insanlara ver­diği sıkıntıyı anlatmayı düşündük, önünde kâğıt vardı. Yazı yazıyordu, kader hakkında konuşmasını istedik. Kalemi, kâğıdı bırakmadan, yüzünü kaderiyye mezhebinde olan o kimseye döndü ve: «Hak yolu açık ve aydın- ne için karanlık kader yolunu tuttun?» buyurdu ve ona bir teveccüh etti.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">Taşköprüzade Ahmed Efendi,Mevzuat-ul Ulum</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-azamin-guzel-cevaplarini-bildirir/">İmam Azam’ın Güzel Cevaplarını Bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-azamin-guzel-cevaplarini-bildirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin,İmâmı Azam&#8217;ı medihlerini bildirir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dort-buyuk-imamin-ve-digerlerininimami-azami-medihlerini-bildirir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dort-buyuk-imamin-ve-digerlerininimami-azami-medihlerini-bildirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2015 19:41:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin İmâmı Azam'ı medihlerini bildirir]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7720</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hârun bin Satı, Imam-ı Şâfiiden anlatır: Ben Ebû Hanifeden fakıh bir kimse görmedim. Fıkıh öğrenmek, fakıh olmak istiyen, Ebû Hanifenin ve Eshâbının huzurunda bulunsun. Muhakkakki, bütün insanlar, fıkıhda,Ebû Hanifenin çoluk çocuğudurlar» buyurdu. Imâm-ı Şâfinin, ben ondan fakih kimse görmedim demekten maksadı, görmek anlamında olmayıp, ondan daha fakıh kimse bilmem demektir. Çünkü Şâfiî, İmamın vefatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dort-buyuk-imamin-ve-digerlerininimami-azami-medihlerini-bildirir/">Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin,İmâmı Azam’ı medihlerini bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7721" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir4.jpg" alt="Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin,İmâmı Azam'ı medihlerini bildirir" width="364" height="267" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hârun bin Satı, Imam-ı Şâfiiden anlatır:</strong> Ben Ebû Hanifeden fakıh bir kimse görmedim. Fıkıh öğrenmek, fakıh olmak istiyen, Ebû Hanifenin ve Eshâbının huzurunda bulunsun. Muhakkakki, bütün insanlar, fıkıhda,Ebû Hanifenin çoluk çocuğudurlar» buyurdu.</p>
<p>Imâm-ı Şâfinin, ben ondan fakih kimse görmedim demekten maksadı, görmek anlamında olmayıp, ondan daha fakıh kimse bilmem demektir. Çünkü Şâfiî, İmamın vefatı yılında, belki vefatı gününde dünyaya gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Daymiri rivâyetinde:</strong> «Bütün insanlar, istihsan ve kıyâsta Ebû Hanlifenin ev halkı gibidirler diye gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Vâkıdî der ki:</strong> imâm-ı Mâlik, çoğu zaman, İmâmın yolunda olup, onun sözünü söylerdi. Lâkin izhâr eylemezdi. Ishak bin Muhammedden bildiri­lir. Buyurdu ki: Imâm-ı Mâlik, mes’elelerin çoğunda, onun sözüne itibar eder, onun dediği gibi söylerdi. Ishak bin Ebi Fedâdan anlatılır. Buyurdu ki: Ben Mâliki gördüm. İmamın elini tutup beraberce yürürlerdi. Mescide geldiklerinde, kendisi içeri girmeden, İmâma tazim edip, onu öne geçirdi ve buyurun siz önce girin dedi. Mescide girince İmamın şu duayı okudu­ğunu duydum: «Bismilahi, hazâ mevdu’ul emân, fe âmini min azâbike ve neccini minennâr.»</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Imam-ı Şâfiî buyurur ki:</strong> Megazi ilminde (harb târihi) filim olmak ia- tiyen, Muhammed bin Ishakın iyalıdir. Fıkıhda ise, Ebû Hanifenin iyalidir. Nahivde Kisâinin, tefsirde Muhammed bin Mukatilin, Şiirde Zehirin lyalidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Yine imâm-ı Şâfiî buyurur ki:</strong> İmâmın kitablarına, eserlerine bakmıyan, fıkıhda derin âlim olamaz. Yine buyurdu: İmamın sözü, öyle küçük, önemsiz ve açık bir şey ile def ve red olunamaz. Onun sözünü def ede­bilmek için, çok büyük şeylere sâhib olmak lâzımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211;<strong>Mâlik bin Enes buyurdu ki:</strong> Ebû Hanîfe, islâmda altmış bin mes&#8217;ele vaz etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211;<strong>imam Ebû Bekir ibni Atik der ki:</strong> İmam, beşyüz bin mes’ele vaz ey­lemiştir. Hatib-i Harezmî der ki: beyüzbin mes&#8217;ele vaz eylemiştir. Otuz sekiz bin mes’ele ibâdâtdadır. Diğerleri muamelât bilgilerindedir. İmamın irşad ve rehberliği olmasa idi, insanlar yolunu şaşırırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-(Hayratül hisân)da der ki:</strong> Hatîb, Imâm-ı Şâfiîden anlatır: İmâm ı Mâ­like, Ebû Hanîfeyi gördünüz mü? diye sordular. Cevabında: Evet o öyle bir insandı ki, şu direğin altın olduğunu söylese, getirdiği, delillerle bunu isbat ederdi buyurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Abdullah ibni Mübarek anlatır:</strong> Ebû Hanîfe, Imâm-ı Mâlikin yanına gitti. Imam-ı Mâlik ayağa kalktı. Çıktıktan sonra, Imâm-ı Mâlik yanındaki­lere: «Bu zâtı tanıyor musunuz?» buyurdu. Hayır dediler. «Bu, Ebû Hanîfe Nu&#8217;man bin Sabittir. Eğer şu direk altındır derse, isbât eder’ buyurdu. Sonra Süfyân-ı Sevrî geldi. Imam-ı Mâlik onu, Ebû Hanîfeyi oturttuğu yer­den biraz daha aşağıya oturttu. Çıktıktan sonra, onun fıkıh âlimi ve vera‘ sahibi olduğunu anlattı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Imam-ı Şâfiî der ki:</strong> ‘’Ben Imam-ı A’zamdan (rahmetullahi aleyh) fakîh bir kimse bilmiyorum. Çünkü, ondan fakih kimse idrâk olunamaz ‘’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-İbni Uyeyne:</strong> «Onun eşini, bir benzerini gözüm görmedi» buyurdu Ve yine buyurdu ki: Cihâd ve gaza hikâye ve bilgileri: Medine’de, Hac bilgileri Mekke&#8217;de, fıkıh bilgisi de Kûfe&#8217;de Ebû Hanifenin talebesindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-İbni Mubârek der ki:</strong> İnsanların en fakıhı idi. Ondan fakıhını görme­dim. Yine dedi ki: O, bir âyet idi. Orada olanlar hayr için mi, şer için mi? dediler. Cevabında: «Susun!» buyurdu. Yine buyurdu: Reye ihtiyaç olsa, Mâlikin, Süfyânın ve Ebû Hanifenin reyleri esastı. En fakîhleri, en iyileri ve dikkatlisi ve fıkıh bilgisinin derinliklerine dalanlarının en önde olanı, Ebû Hanîfe idi. Yine buyurdu ki: İnsanlara karşı sü-i edebiniz ve câhilliğiniz olmasın! İlmi ve ilim sâhiblerini bir parça tamsanız, kendisine uyul­mağa, Imâm-ı A&#8217;zamdan daha lâyık kimse olmadığını anlardınız. Çünkü o, imam idi. Takvâ sahibi idi. Hâlis idi. Vera’ sâhibi idi. Âlim idi, fakih idi. İnsanların gözle göremedikleri ilimleri, şeyleri keşf ederdi. Zekâsı kuv­vetli, aklı olgun, Allahdan korkması çok idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Süfyân-ı Sevrî Ebû Hanifenin yanından gelen bir kimseye:</strong> «Yeryü­zünün en büyük âliminin yanından geldin» dedi. Ve yine dedi ki: «Ebû Hanîfeye muhalefet edenler ve uymıyanların, değer ve ilim bakımından ondan yüksek olmaları icâbeder. Halbuki böyle olmak çok uzaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-İbni Cerîh der ki,</strong> ilimde, vera&#8217;nın çokluğunda, dîni kayırmada, kuv­vetlendirmede kemâle geldiği zaman: «Yakında ilimde, herkesin hayret edeceği bir meziyyete sâhib olacaktır düşünüyordum. Bir gün İbni Cerîhin yanında İmâmdan bahsedildi. «Susun! o fakîhdir, elbette fakihdir, o elbette fakîhdir» buyurdu.</p>
<p><strong>-Ahmed ibni Hanbel (rahmetullahi aleyh), İmam hakkında der ki:</strong> O vera’, Zühd ve îsâr sâhibi idi. Âhıret isteğinin çokluğunu, kimse anlıyacak derecede değildi.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnetten olduğunu, buğz edenin ise, bid&#8217;at ehli olduğunu anlarız.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Hâfız Muhammed Ibni Meymûn der ki:</strong> Ebû Hanifenin zamanında, on­dan vera’ sâhibi, ondan zâhid, ondan ârif ve fakîh yok idi. Yemin ederim ki, onun mubârek ağzından bir kelime dinlemeğe yüzbin dinar (altın) ve­rirdim.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Ibrâhim ibni Muaviye Darir der ki:</strong> Ebû Hanîfeyi sevmek, sünnetin tamamındandır. Ebû Hanîfe adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder, herkesin müşküllerini gözerdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Esed ibni Hakim der ki:</strong> Câhil ve bid’at sâhiblerinden başkası onu kötülemez.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Ebû Süleyman der ki:</strong> Ebû Hanîfe anlaşılamıyan bir insandı. Hilkat garibesi idi. Sözünü dinlemiyenler, dediğini yapmıyanlar, onun sözünü dinleme kuvveti, hassası kendinde olmıyanlardı.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ebû Âsim der ki:</strong> Allahü teâlâya yemin ederim ki, Ebû Hanîfe, bence, İbni Cerîhden daha büyük fıkıh âlimidir. Şu gözlerim, fıkıh ilminde, ondan daha kudretli, ondan daha salahiyetli bir kimse görmedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Dâvud-i Tâînin</strong> (rahımehullah) yanında, Ebû Hanifeden konuşuldu. Bu­yurdu ki: O bir yıldızdır. Karanlıkta yolda olanlar, onunla yol bulur, hidâ­yete kavuşurlar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Kadı Şureyk der ki:</strong> Ebû Hanîfe az konuşur, çok düşünürdü. Fıkıhda keskin ve ince görüşü, ilimde, amelde lâtif ma&#8217;nalar çıkarışı vardır. Tale­besi fakir ise, onu doyurur, zengin ederdi. Talebesine ilim öğretirken, «En büyük zenginliğe, halâl ve haramı öğrenmekle kavuştum» derdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">&#8211;<strong>Imâm-ı Gazâlî (ihyâ-ül ulûm) kitabının birinci cildinin yirmi yedinci sahîfesinden itibaren şöyle yazıyor:</strong> Ebû Hanîfe çok ibâdet ederdi. Kuv­vetli zühd sâhibi idi. Ma’rifeti tam bir ârif idi. Takvâ sâhibi olup Allahü teâlâdan çok korkardı. Dâima Allahü teâlânın rızasında bulunmağı isterdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Hammâd bin Ebû Süleyman der ki:</strong> Ebû Hanîfe bütün geceyi ihyâ ederdi, önceleri gecenin yarısını ihyâ ederdi. Birgün yolda giderken, bir kimsenin yanındakine, Ebû Hanîfeyi göstererek: «Bu zât, bütün geceyi ihyâ eder» dediğini duydu ve ondan sonra bütün geceyi İhyâ eyledi, ibâ­detle geçirdi ve: «Allahü teâlâya ibâdet husûsunda, kendimde bulunmıyan bir sıfatla söylenmemi istemekte, Allahü teâlâdan utanırım» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-İmamlardan bazıları,</strong> Imâm-ı Mâlike, Imam-ı A’zamdan bahsederken, onu diğerlerinden çok medh ediyorsunuz dediler. Cevabında: «Evet, öy­ledir. Çünkü insanlara faydalı olmakta, ilim bakımından onun derecesi,diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için, ismi geçince, insanlar ona dua etsinler diye onu medh ederim» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>-Imâm-ı Rabbani, müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendi (kuddise sirruh) buyurur ki:</strong> İmam-» Azam abdestin edeblerinden bir edebi terk ettiği için, kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebû Hanife takva hareket; ve sünnete uyma devlet ve saadeti ile ictihad ve istınbatta öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan âcizdirler. İmâm-ı A’zam, ha­dis-! şerifleri ve Eshâb-ı kiramın sözünü, kendi re’yirıe takdim ederdi. Di­ğerleri ise böyle değildir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Hanife hakkında imamlarımızın söyledikleri, bundan çok daha fazladır. Doğruyu kabul eden, iz’anlı, insaflı ve anlayışlı kimselere bu ka­darı yetişir. Yoksa</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">MISRA</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Münkirin kulağında esrâr, esrâr değildir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Buyurulmuştur.</span></p>
<p>Taşköprüzade Ahmed Efendi &#8211; Mevzuat-ul Ulum</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dort-buyuk-imamin-ve-digerlerininimami-azami-medihlerini-bildirir/">Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin,İmâmı Azam’ı medihlerini bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dort-buyuk-imamin-ve-digerlerininimami-azami-medihlerini-bildirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebu Hanife &#8211; Fıkhu-l Ekber Tercümesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2015 14:15:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Kimseyi Zorlamamıştır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Sıfatları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Yaratması]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Deccal Haktır]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkhu-l Ekber Tercümesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir]]></category>
		<category><![CDATA[Kulların Fiili]]></category>
		<category><![CDATA[Lehvi Mahfuz]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi Haktır]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7247</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah&#8217;tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir. Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O&#8217;na hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/">Ebu Hanife – Fıkhu-l Ekber Tercümesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7248" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150.jpg" alt="Ebu Hanife - Fıkhu-l Ekber Tercümesi" width="352" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah&#8217;tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.</p>
<p>Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O&#8217;na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.</p>
<p>Allah&#8217;ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun&#8217; (san&#8217;atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.</p>
<p>Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O&#8217;nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah&#8217;tır, fiil ise O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah&#8217;ın fiili ise mahlûk değildir. Allah&#8217;ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah&#8217;ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah&#8217;ı inkâr etmiş olur.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber&#8217;e indirilmiştir. Bizim Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur&#8217;ân mahlûk değildir. Allah&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis&#8217;ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah&#8217;ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa&#8217;nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur&#8217;ân ise Allah&#8217;ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir</p>
<p>Allah bir şey (varlık)&#8217;dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O&#8217;nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O&#8217;nun Kur&#8217;ân&#8217;da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O&#8217;nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile&#8217;nin görüşüdür. O&#8217;nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.</p>
<p>Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah&#8217;ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz&#8217;daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz&#8217;daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O&#8217;nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah&#8217;ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.</p>
<p>Allah&#8217;ın <strong>&#8220;Allah Musa&#8217;ya hitap </strong>etti.&#8221;<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;"><b>(Nisa,164)</b></span>âyetinde belirttiği gibi. Musa Allah&#8217;ın kelâmını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelâm sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa&#8217;ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O&#8217;nun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah&#8217;ın kelâmı mahlûk değildir.</p>
<p>Allah insanları küfür ve îmandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah&#8217;ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah&#8217;ın muvaffakiyet ve yardımı ile îman etmiştir.</p>
<p>Allah Âdem&#8217;in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.</p>
<p>Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü&#8217;min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü&#8217;min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.</p>
<p>Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)&#8217;dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah&#8217;tır. Onların hepsi Allah&#8217;ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.</p>
<p>Taatların hepsi, Allah&#8217;ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah&#8217;ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.</p>
<p>Peygamberlerin hepsi de (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vâki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah&#8217;ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah&#8217;a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.</p>
<p>Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû&#8217;n-Nûreyn, daha sonra Aliyyu&#8217;l-Murtaza&#8217;dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber&#8217;in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.</p>
<p>Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden îman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü&#8217;min deriz. Bir mü&#8217;minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.</p>
<p>Günahlar, mü&#8217;mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem&#8217;e girmez de demeyiz. Dünyadan mü&#8217;min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem&#8217;de ebedî kalacaktır, demeyiz.</p>
<p>Mürcie&#8217;nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü&#8217;min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.</p>
<p>Allah&#8217;a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tevbe etmeden mü&#8217;min olarak ölen kimsenin durumu Allah&#8217;ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem&#8217;de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.</p>
<p>Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.</p>
<p>Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri haktır. Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zîra, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.</p>
<p>Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, âhirette görülecektir. Mü&#8217;minler Allah&#8217;ı Cennet&#8217;te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.</p>
<p>İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü&#8217;minler, îman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslâm, Allah&#8217;ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, îmansız da islâm olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.</p>
<p>Biz, Yüce Allah&#8217;ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah&#8217;a, O&#8217;nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah&#8217;ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah&#8217;a ibâdet eder.</p>
<p>Bütün mü&#8217;minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.</p>
<p>Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.</p>
<p>Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü&#8217;minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı haketmiş olanlar için hak ve sabittir.</p>
<p>Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi&#8217;in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.</p>
<p>Cennet ve Cehennem hâlen yaratılmıştır, ebediyen de fâni olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah&#8217;ın cezası da, sevabı da ebedîdir.</p>
<p>Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah&#8217;ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah&#8217;ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah&#8217;ın adaleti gereğidir. Keza, Allah&#8217;ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.</p>
<p>Şeytan, mü&#8217;min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.</p>
<p>Kabirde Münker ve Nekir&#8217;in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü&#8217;minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.</p>
<p>Âlimlerin, Allah&#8217;ın sıfatlarını Farsça (Arapça&#8217;dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah&#8217;ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüdâ=Allah&#8217;ın yüzü demek caizdir. Allah&#8217;ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet mânâsındadır. İtaatli olan kul, Allah&#8217;a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah&#8217;tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet&#8217;te komşuluk ve Allah&#8217;ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm, Allah&#8217;ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelâm mânâsında Kur&#8217;ân âyetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyete&#8217;l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah&#8217;ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in anne ve babası İslâm gelmeden önce öldüler. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları, Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.</p>
<p>İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.</p>
<p>Mîrac haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid&#8217;atçi olur. Deccal&#8217;in, Ye&#8217;cüc ve Me&#8217;cüc&#8217;ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa&#8217;nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.</p>
<p>Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Mustafa Öz &#8211; İmam Azam&#8217;ın 5 Eseri,</p>
<p>Marmara Üni.İlahiyat.Fak.Vakfı &#8211; 2 Mayıs 1981</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/">Ebu Hanife – Fıkhu-l Ekber Tercümesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman ve Küfrün Ne Olduğunu Bilmeyen Bir Kimsenin Durumu Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iman-ve-kufrun-ne-oldugunu-bilmeyen-bir-kimsenin-durumu-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iman-ve-kufrun-ne-oldugunu-bilmeyen-bir-kimsenin-durumu-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2015 13:35:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İman ve Küfrün Ne Olduğunu Bilmeyen Bir Kimsenin Durumu Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Talebe: Yemin ederim, kendi nefsimizden de anlayabileceğimiz bir hususu ifâde ettiniz. Fakat acaba, îman ve küfrün ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın. Âlim (r.a): Şüphesiz ki insanlar; Yüce Allah&#8217;ı bilme ve tasdik etmeleri ile mü&#8217;min, inkâr etmeleri sebebiyle de kâfir olurlar. Allah&#8217;ın kulu olduklarını ikrar, Allah&#8217;ın birliğini ve O&#8217;nun katından gelen şeyleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iman-ve-kufrun-ne-oldugunu-bilmeyen-bir-kimsenin-durumu-nedir/">İman ve Küfrün Ne Olduğunu Bilmeyen Bir Kimsenin Durumu Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7242" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah.jpg" alt=" İman ve Küfrün Ne Olduğunu Bilmeyen Bir Kimsenin Durumu Nedir?" width="459" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/M_Id_344867_Non-Muslims_cant_use_Allah-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 459px) 100vw, 459px" /></a></strong></p>
<p><strong>Talebe: </strong>Yemin ederim, kendi nefsimizden de anlayabileceğimiz bir hususu ifâde ettiniz. Fakat acaba, îman ve küfrün ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın.</p>
<p><strong>Âlim (r.a): </strong>Şüphesiz ki insanlar; Yüce Allah&#8217;ı bilme ve tasdik etmeleri ile mü&#8217;min, inkâr etmeleri sebebiyle de kâfir olurlar. Allah&#8217;ın kulu olduklarını ikrar, Allah&#8217;ın birliğini ve O&#8217;nun katından gelen şeyleri tasdik ettikleri zaman, îman ve küfrün ne demek olduğunu bilmeseler de, îmanın hayırlı, küfrün de şerli bir şey olduğunu bildiklerinden dolayı, kâfir olmazlar. Meselâ kendisine bal ve sabır(Sarı renkli, acı bir madde.)getirilen bir kimse ikisinden de tadar; balın tatlı, sabırın da acı olduğunu bilir. O kimsenin acılık ve tatlılık mefhumunu bilmediği söylenemez. Söylenecek tek şey onun acılık ve tatlılık isimlerini bilmediğidir. İman ve küfür isimlerini bilmeyen de böyledir. Fakat o kimse îmanıniyi , küfrün de kötü olduğunu bilir. Bu durumda olan bir kimsenin Allah&#8217;ı bilmediği söylenemez. Sadece îman ve küfür isimlerini bilmiyor denilir.</p>
<p><strong>Talebe: </strong>Acaba mü&#8217;min azap görürse, îmanı ona fayda verir mi? Kendisinde îman mevcut iken, îman ettikten sonra azaba maruz kalır mı? Bunu açıklayın.</p>
<p><strong>Âlim (r.a.): </strong>Suallerin içinde, benzerini sormadığın meseleleri sordun. Ben inşallah sana o konularda fetva vereceğim. &#8220;Mü&#8217;min eğer azap görürse îmanı fayda verir mi? Kendinde îman olduğu halde azaba uğrar mı?&#8221; diyorsun. Evet, îmanmü&#8217;mine fayda verir, çünkü îman onu en şiddetli azaptan korur. En şiddetli azap ise ancak kâfirin azabıdır. Zîra küfürden daha büyük günah yoktur. Bu durumda bulunan mü&#8217;min Allah&#8217;ı inkâr etmemiş, fakat emrettiği bazı hususlarda ona âsi olmuştur. Eğer Allah, ona azap ederse işlediği nisbetinde azap eder. İşlemediği şey için azap etmez. Tıpkı adam öldüren ve fakat hırsızlık yapmayan kimsenin, sadece katil suçu ile cezalandırılıp, hırsızlık suçu ile cezalandırılmaması gibi. Nitekim Allah Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de <strong>&#8220;Yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.&#8221;(Yasin,54)</strong>buyurmaktadır. Hastalığı az olan hastanın durumu daha ehvendir. Dünyada azap çekip, en şiddetli azaptan kurtulan sadece bir nevi azap çeken kimsenin durumu, iki çeşit azap çeken kimseden daha kolaydır. Mü&#8217;min de böyledir, eğer işlediği bir günah için azap görürse, bu iki günah için çekeceği azaptan daha hafif olur.</p>
<p>Ebu Hanife &#8211; Alim ve-l Muallim</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iman-ve-kufrun-ne-oldugunu-bilmeyen-bir-kimsenin-durumu-nedir/">İman ve Küfrün Ne Olduğunu Bilmeyen Bir Kimsenin Durumu Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iman-ve-kufrun-ne-oldugunu-bilmeyen-bir-kimsenin-durumu-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;a Havale Etmek Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allaha-havale-etmek-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allaha-havale-etmek-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2015 13:31:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İrca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Havale Etmek Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7238</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Talebe: Şüphesiz doğruyu belirttiniz. Fakat acaba, ircâın( irca, büyük günah işleyen mü&#8217;minler için cennetlik veya cehennemliktir şeklinde kesin hüküm vermeyip, onların akıbet ve hükümlerini Allah&#8217;a havale etmektir.)aslı nereden gelmiştir? Açıklaması nedir? Akıbetini irca eden kimdir? Âlim (r. a.):İrcâın aslı meleklerden gelmiştir. Allah, meleklere isimlerin delalet ettiği eşyayı göstererek &#8220;Bana bunların isimlerini haber verin.&#8221;(el-Bakara,31)buyurdu. Bütün melekler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-havale-etmek-hakkinda/">Allah’a Havale Etmek Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Allah101.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7239" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Allah101.jpg" alt="Allah'a Havale Etmek Hakkında" width="441" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Allah101.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Allah101-600x361.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Allah101-300x180.jpg 300w" sizes="(max-width: 441px) 100vw, 441px" /></a>&#8230;Talebe: </strong>Şüphesiz doğruyu belirttiniz. Fakat acaba, ircâın( irca, büyük günah işleyen mü&#8217;minler için cennetlik veya cehennemliktir şeklinde kesin hüküm vermeyip, onların akıbet ve hükümlerini Allah&#8217;a havale etmektir.)aslı nereden gelmiştir? Açıklaması nedir? Akıbetini irca eden kimdir?</p>
<p><strong>Âlim (r. a.):</strong>İrcâın aslı meleklerden gelmiştir. Allah, meleklere isimlerin delalet ettiği eşyayı göstererek <strong>&#8220;Bana bunların isimlerini haber verin.&#8221;(el-Bakara,31)</strong>buyurdu. Bütün melekler hatadan ve ilimsiz söz söyleyerek delâlete düşmekten korkup duraklayarak <strong>&#8220;Seni tenzih ederiz, senin öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur.&#8221;(el-Bakara,32)</strong>dediler. Böylece bilmediği şeyi soran, sorduğu konuda aldırmayıp konuşan, isabet etmezse hatalı, isabet ederse ilimsiz ve cahilce söylediği için öğülmeyen kimse gibi bid&#8217;at işlemediler. Bunun için Allah, <strong>&#8220;Bilmediğin şeyin peşine düşme, çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi bundan mes&#8217;uldür.&#8221;(el-İsra,36)</strong>buyurur. Yani, gerçek olarak bilmediğini söyleme, demektir. Bu âyetle Allah, Resulüne kesin bilgi olmadan zan ile konuşmak, incitmek, herhangi bir kimseye iftira atmaya ruhsat vermemişken, nasıl olur da insanlar, kesin bilgileri olmadan zanla birbirlerine tecavüz eder ve ayıplarlar? Tevakkufun -duraklamanın-mânâsı ise, haram, helâl veya bizden önceki ümmetler hakkında bilmediğin konularda, sana sorulanlar için &#8220;En güzelini Allah bilir&#8221; demendir. Eğer üç kimse, bilmediğimiz, tecrübelerimizle ve kendi ölçülerimizle de bilemeyeceğimiz bir sözü bize getirirlerse, bunun ilmini Allah&#8217;a havale eder ve tevakkuf edersin.</p>
<p>İrca şöyle bir misalle açıklanabilir: Sen durumları iyi olan bir toplulukta idin. Daha sonra onları, birbiriyle iyi olarak bırakıp ayrıldın. Sonra onların iki zümreye ayrıldıklarını ve birbirlerini öldürdüklerini duydun, onlara geldin. Ayrılırken iyi olarak bıraktığın halde, sonradan birbirini öldüren bu kimselere sorduğun zaman iki zümreden her biri kendisinin zulme uğradığını söyledi. Oysa leh ve aleyhlerinde kendilerinden başka şahit de yoktur. Aralarındaki öldürme fiili sabit olduğu halde mazlum ve zâlim ortada yoktur. Çünkü hasım olan bu iki tarafın birbiri için şehâdetleri caiz değildir, Bu takdirde birbirini öldürmekten dolayı her iki tarafın da, isabetli olmadıklarını bilmen gerekir. Ya iki taraf da hatalı, yahut biri hatalı diğeri isabetlidir.</p>
<p>Günah işleyenlerin cennetlik veya cehennemlik olduklarını söylemeden, onlar hakkındaki hükmü geciktirmen de ircâdır. Zîra insanlar bize göre üç sınıfa ayrılır:</p>
<p>Peygamberler ve peygamberlerin cennetlik olduğunu bildikleri kimseler cennetliktir.</p>
<p>İkinci kısım insanlar, müşriklerdir. Biz onların cehennemlik olduklarına şehâdet ederiz.</p>
<p>Üçüncü sınıf insanlar ise; Allah&#8217;ın birliğine inananlar zümresidir. Biz bu konuda tevakkuf ederiz, onların cennet ve cehennem ehli olduklarına şehadet etmeyiz. Onlar için ilâhî affı ummakla birlikte, azaba çekileceklerinden de korkarız. Onlar, Allah&#8217;ın buyurduğu gibi <strong>&#8220;İyi ameli, kötü bir amelle karıştırmışlardır, olur ki Allah onların tevbelerini kabul </strong>eder<strong>.&#8221;(et-Tevbe,102)</strong> deriz ve Allah&#8217;ın onları affedeceğini umarız. Keza, <strong>&#8220;Allah şüphesiz ki, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ondan başkasını dileyeceği kimse için affeder.&#8221;(en-Nisa,48)</strong> buyurulmuştur. Bunun için günah işleyenlerin de günah ve hatalarının neticesinden korkarız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebu Hanife &#8211; Alim ve-l Muallim</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-havale-etmek-hakkinda/">Allah’a Havale Etmek Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allaha-havale-etmek-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
