<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dostluk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/dostluk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:49:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Dostluk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Varlık Hem Şahit Hem de Meşhuttur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varlik-hem-sahit-hem-de-meshuttur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varlik-hem-sahit-hem-de-meshuttur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 14:46:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Taha Abdurrahman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27897</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şahitlik, en büyük ayetlerdendir. İnsanın ona dair tefekkürü arttıkça hayreti de artar. En hayret verici yönlerinden biri, otonom bir şekilde sayıların dizilimine benzer bir dizilime sahip olmasıdır. Bir yere gelen, şahitlik yapmıştır. Orada bulunduğunu beyan edip haber veren şahitlik yapmıştır. Bu beyanı dinleyen de şahitlik yapmıştır. Bu ilk beyanı dinlediğini beyan eden de şahitlik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-hem-sahit-hem-de-meshuttur/">Varlık Hem Şahit Hem de Meşhuttur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Şahitlik, en büyük ayetlerdendir. İnsanın ona dair tefekkürü arttıkça hayreti de artar. En hayret verici yönlerinden biri, otonom bir şekilde sayıların dizilimine benzer bir dizilime sahip olmasıdır. Bir yere gelen, şahitlik yapmıştır. Orada bulunduğunu beyan edip haber veren şahitlik yapmıştır. Bu beyanı dinleyen de şahitlik yapmıştır. Bu ilk beyanı dinlediğini beyan eden de şahitlik yapmıştır. Böylelikle, her &#8220;bir yerde bulunmak&#8221;, seni bir beyana ve her beyan da seni bir yerde bulunmaya götürür. Tıpkı bir sayının seni bir sonraki sayıya,bir sonraki sayının da seni bir sonrakinin sonraki sayısına götürmesi ve bu teselsülün sonsuza uzanması gibi.73</p>
<p>Bir yere giden -rütbesi ne olursa olsun- şahittir. Bir yerde bulunduğunu beyan eden -rütbesi ne olursa olsun- şahittir. İşte böyle, insan bazen bizzat bulunmak, bazen de bulunduğunu beyan etmek suretiyle şahitlik türleri arasında mekik dokur. Yüce Allah onun var olmasını takdir ettiği müddet boyunca da bu mekik dokuyuş sürüp gider; Tüm varlık adeta hem şahit hem de meşhut kesilmiştir.74</p>
<p>Ben de sizin gibi beyanın ilk şahitliklerine geldiysem de benim -sizin değil- bu şahitlikler için hazır bulunduğumu beyan etmem gerekti. Beyanlara dair beyan getirmem de lazım geldi. Yani şahitliğe şahitlik yapmam. Heyhat ki, bu ikinci beyanı şahitliğin hakkını veremem. Beyan şahitliğinde aslolan, derecesi ne olursa olsun, akli çıkarım kabilinden bir söz olmamasıdır. Ondan daha üstün bir söz cinsinden olmasıdır. Hatta o, söz menzillerinde vahiyden hemen sonraki mertebede yer alır. Bunun yegane sebebi onun aktardığı hakikatin salt burhanı bir hakikat olmamasıdır. Bilakis burhanın sezgiyle, hatta aklın ruhla mezcolduğu canlı bir hakikat olmasıdır. O derece ki, ilk fıtrattaki aslına rücu etmiştir. O yere ki, orada algılar birleşmiş, alemler bitişmiştir. Böylece en yüce ufukla vuslata kavuşan bir hakikat haline gelmiştir. Bir şahitliğe de kıymet olarak ilk sözün konumuna yerleşmesi yeter. Öyle bir konumdur ki o, insan hem şehadet hem gayb aleminde onun sayesinde gerçekten insan olmuştur. Madem şahitliği taşımak delil çatmaktan katbekat daha zorsa, peki ya şahitliklere tanıklık yapan şahitliğe ne demeli?</p>
<p>Onun adabını hakkıyla üstlenip yerine getirebileceğimi  asla tasavvur edemem. O, çilede derinliktir, sadakatte samimiyettir, hayır işlerinde alicenaplıktır. Nerde kaldı ki onun şartlarını yerine getirebileyim. Zira selamdır o, tezkiyedir, adalettir. Lakin bu şahitliği eda etmedeki yetersizliğim sabit olmakla birlikte şu ihtimal hep bakidir: Bu kabil bir edada ister hazır bulunan ister beyan eden olsun şahitler arasındaki ilişkiyi tezkiye etmeye açılan yollar var. İşte, budur şahitliğimi yapmaya beni cüretkar kılan, o mertebeye yükselmiş olmasam da. Şahitlik sadedinde ilk sözüm şudur: Benim bu şahitliğim benim şahitlerle ilişkimi asli boyutlanyla açmaktadır. Onun asli boyutu bütün insanlıktır. Eğer bu şahitlik, bu ulu mahfilde toplanan şahitlerle iletişim ve etkileşim içinde olma sebeplerimi güçlendiriyorsa, aynı zaman da bütün insanlarla -her nerede ve her nasıl olurlarsa olsunlar- ilişkimi de kurar. Çünkü bana cenabı Hakk&#8217;ın -her nakisadan münezzehtir O!- onları gayb aleminde cem ettiğini, onlara külli bir bilgi ilham ettiğini ve onların hepsini rubftbiyetine şahit kıldığını hatırlatıyor. Sanki ben, Allah&#8217;a kasem olsun ki, onların şahitliklerine tanık olurken şehadet aleminde Rabbime gayb alemindeki cevabımı yeniliyorum. Bana rabbimle ilk karşılaşmamı hatırlama hazzı yaşattığınız için size teşekkür ederim. O gün ki, insanlar onda şahit olan tek bir ümmetti. Keza yevm-i meşhutta (behemehal tanık olunacak günde) Rabbimle ikinci buluşmamın yakın olduğuna dikkatimi celp ettiğiniz için de size teşekkür ederim. O gün insanlar &#8220;meşhut üç fevç&#8221; olacaklar: mukarrebln, ehl-i yemin, ehl-i şimal. Öte taraftan benim şahitliğim benimle şahitler arasındaki ilişkiyi ilk aslına irca ediyor.</p>
<p>Bu ilişkinin ilk aslı ancak ve ancak &#8220;emanet&#8221;tir. Çünkü emanet şahidin, kim ve ne olursa olsun meşhudu kendi nefsine ait görmemesini gerektirir. Onu haydi haydi mülkü gibi telakki etmemelidir. Ona yanına bırakılmış bir emanet gibi bakmalıdır. Şahit, kendisine emanet edilen meşhuda malik olmadığından onu hiçbir şekilde başkasına miras bırakamaz. Bilakis bu meşhut emanet, kendisini emanet eden en Yüce sahibine yönelik delaletle doludur ve bu delaletler taşıp şahit olanın üstüne yağar. Durum öyle görünür ki, sanki bu emanet kendisine tanıklık eden şahide malikmiş de onu kendisine şahit olsun diye göndermiş gibi durur. Şahidin idrak kuvveleri emanetin anlamına doyunca emanetten daha önce onun sahibini görmeye başlar. Bu yüzden de size teşekkür ederim, zira şahitliklerinize, emanetlerinize nasıl bakılıyorsa öyle bakmam için emanetçi kılındığımı hissettim. Bu şehadet aynı zamanda şahitlerle olan ilişkimi ilk gayesine döndürüyor.</p>
<p>Bu ilişkinin ilk gayesi &#8220;gayriyet/başkası olmaklık&#8221;tır. Çünkü gayriyet kendi zatımla alakamın doğrudan değil, bir vasıta üzerinden olmasını gerektirir. Bu vasıta da benim şahitlerle ilişkimden başka bir şey değildir. Zira bu ilişki içinde şahidin kendi zatına dair ihsası, varlığı sadece kendisine ait olan ve kendi alemine kapanan kimseninki değil, bilakis başkasının varlığıyla ayrılmayacak şekilde birleşmiş, onların alemlerine açılmış kişinin hissi kabilindendir. Böylelikle şahit, şahitliğini yapınca &#8220;meşhuda&#8221; kendisini tanıtır. Öyle ki, şahidin gayriyeti meşhudun kimliğine ince ince nüfuz eder. Fakat şahidin bizzat kendisi kendi şehadetinden ayrı gayrı kalmaz. Bilakis o, kendisini meşhuda tanıtma aracılığıyla, kendi zatını da tanır. Öyle ki, şahidin hüviyetine de meşhudun gayriyeti ince ince nüfuz eder.</p>
<p>Şahit gayriyeti ne kadar hissederse kimliğini o kadar unutur. Bu gayriyet -ilahi gayriyette olduğu gibi- mutlak olduğunda şahit kimliğinden külliyen sıyrılmış olur. Bu mutlak unutuş -başka tabirle bu fenaolmasaydı, şahit kendi rütbesinde &#8220;şehitlik&#8221; mertebesine yükselemezdi. Bana kendimi unutturduğunuz ve başkasını hatırlattığınız için size teşekkür ederim, eğer siz şahitlik yapıp da ben yapmasaydım nefsimi unutamazdım ve eğer ben şahitlik yapıp siz yapmasaydınız başkasını hatırlayamazdım. Şu da var ki, bu şahitlik benim şahitlerle olan ilişkime asli suretini kazandırıyor. Onun asli sureti de &#8220;dostluk&#8221;tur. Dostluk, meslektaşlık ilişkisinden rütbece daha yüksek bir ilişkidir. Hatta arkadaşlıktan da daha yüksek bir rütbededir. Çünkü meslektaşlık şahitliği istilzam etmez, arkadaşlık şahitliği gerektiriyor ise de onu tek taraflı olarak gerekli kılar. Arkadaş şahittir, ama onun şahitliği, şahitliğe konu olan bir şahitlik değildir. Oysa dostluk hem şahitliği hem de şahitliğe şahitliği icap ettirir. İlişkinin üçüncü mertebesinde şahitliğin, kendi üzerine vuku bulan şahitlikle söz konusu kaynaşması, emanet ve gayriyetin bu ilişkide cem olmasını sağlar. Başka hiçbir ilişki de bu cem yoktur.</p>
<p>Dost, dosta malik değildir. Bilakis onu kendisine verilen bir emanet gibi kollayıp gözetir. Hatta mümkün olan en iyi şekilde ona bakar. Çünkü dost herhangi bir insan değildir. Aksine onu dost edinen yakinen bilir ki, o insanlık ve ahlakilik hususlarında örnek bir şahıstır. Zaten onu bu yüzden seçer. Öte taraftan dost, dostuna şiddetli bağlılığı ve yakınlığına rağmen, onunla imtizaç edip birleşmez. Bilakis onun sınırlarını korur, aşmaz. Zira ancak böyle davranarak bu seçkin dostuna şahitlik makamını korur. Çünkü gayri yet olmadan şahitlik, şahitlik olmadan emanet olmaz. Son peygamber, taraftarlarıyla olan ilişkisinde bu iki şahitlik de olmasaydı onları ashab/dostlar diye adlandırır mıydı? Onlar, onun peygamberliğinin doğruluğuna şahitlik yaptılar. O da onların şahitliğine şahitlik yaptı. Hatta bundan daha azametli bir husus vardır. Yüce yaratıcı, dostlara kendi katından bir özel dostluk verir. Nitekim engin kerem sahibi Nebi -aleyhi&#8217;s-salatu ve&#8217;s-selam- dostuna &#8220;Üzülme, Allah bizimledir&#8221; demedi mi? İnsanın dostluğu, Rahman&#8217;ın dostluğundan türer. Ey alicenap şahitler! İster hazirandan olun ister ehl-i beyandan. Size karşı duyduğum minneti ifade etmeden yapamam. İki perdeyi delme imkanı tanıdınız bana: kendisi şahit olmayan ve kendisine şahitlik yapılmayan meslektaş perdesi ile kendisi şahit olan ve fakat kendisine şahitlik yapılmayan arkadaşın perdesini. Beni onların ötesinde yer alan ve hem şahit olan hem de şahit olunan dost mertebesine çıkarttınız. Oysa bu ne benim kesbimdir ne de sizin kesbinizdir. O bir lütuftur ki onu el-Mennan dilediğine verir. Hamd ve her şükür yalnızca Ona&#8217;dır.</p>
<p>Taha Abdurrahman &#8211; Ebter İnsandan Kevser İnsana,syf:119-125</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>72.Bu tebliğ, Fas&#8217;ın Eğadir şehrinde 26-27 Şubat 2014 yılında yapılan &#8220;Taha Abdurrahman Düşüncesinde Bilimlere Holistik Bakış ile Kavramlan Sorunsallaştırmada Te&#8217;sili Perspektif Arasında Düşünsel Özgünlük&#8221; konulu uluslararası sempozyumda Taha Abdurrahman&#8217;ın yapbğı kapanış konuşmasının metnidir. Bu sempozyum, &#8220;Toplum, Değerler ve Kalkınma&#8221; müessesesi, Eğadir&#8217;deki İbn Zühr Üniversitesi Edebiyat ve Beşeri Bilimler Fakültesinde &#8220;eğitim ve tercüme&#8221; takımı tarafından Marekeş şehrindeki Kadı İyad Üniversitesinin &#8220;tercüme ve bilgilerin tekamülü&#8221; laboratuvarının işbirliği, Fas&#8217;taki Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü istişare kurulunun ortaklığıyla yapılmıştır.</p>
<p>73 Okur, bu konuşmada benim &#8220;şahitlik&#8221; kelimesini (•&gt;ı+:-) kasıtlı olarak sahip olduğu her iki anlamıyla kullandığımı fark edecektir. Bu iki anlamdan biri &#8220;bir şeyi görmek&#8221;, diğeri ise &#8221;bir şeye şahitlik yapmak&#8221; şeklindedir. Bu bağlamda &#8220;bir şeyi gören&#8221; ile &#8220;bir şeye şahit olan&#8221; kaynaşıyor. Keza &#8220;görülen&#8221; ile &#8220;üzerine şahitlik yapılan&#8221; şeyler de kaynaşıyor. Burada &#8220;meşhut&#8221; sözcüğünü bu son iki manayla kullandım. Esasında bu anlamlardan biri &#8220;harf-i cerr&#8221; ile diğeri &#8220;harf-i cerrsiz&#8221; sağlanır. Fakat ben bu hususta Arapların bu tür yerlerde bir anlam karışıklığı doğmayacaksa ihtisarı tercih edip harf-i cerr&#8217;i kullanmamaları şeklindeki sözdizimsel üsluplarını tercih ettim. Okur, tek lafızda varlık seviyesi ile dil seviyesini cem eden bu yöntemin ardındaki felsefi sebepleri Dinin Ruhu isimli eserimizde bulabilir.</p>
<p>74 Taha Abdurrahman bu ekte kesret aleminin aldatıcılığını esas alan dikotamik düşünceleri hükümsüz kılan &#8220;ve şahidin ve meşhfıd: hem şahide hem meşhuda kasem olsun ki&#8221; (Bürôc, 85/3) ayet-i kerimesine göndermede bulunuyor. Taha Abdurrahman&#8217;ın diğer eserlerinden bildiğimiz üzere o Kur&#8217; ani bir kavram olan &#8220;şahitlik&#8221; meflıumunu modem felsefenin kavramsallaştırma ve kuramsallaştırma melekesi ile felsefi bir inşaya konu etmiştir. Ona göre şahitlik meselesi insan aklını hayretlere gark edici bir mahiyet taşır. Zira bir sırlar mahzenidir adeta. İnsan idrakinde önce şahit ve meşhut arasındaki tefrikle başlar, ardından cem alemine yükselir ve orada şahit meşhut, meşhut da şahit olur. Bu bir dönüşme değil bir birleşme makamıdır. Şahit ve meşhut artık aynı zattır. İnsan ki daha yaratılmadan şahit olur. Bu yüzden şahitlik onun için ilahi bir lütuftur. Bu lütuf gayb aleminde onun Allah&#8217;ın vahdaniyetine şahit olmasıyla başlar.</p>
<p>Her geçen gün de bu vasıfta derinleşir. Artık hem zahirde şahittir o hem batın da. Hem mülkte hem melekut da.</p>
<p>Bu şahitlik katman katman, derece derecedir. İslam&#8217;a giren onunla girer mesala. O, Peygamberlerin birbirlerine bıraktıkları en kıymetli mirasbr aynı zamanda. Her varlığın bu vasfa sahip olduğunu ve tüm &#8220;mahlukatın&#8221; yarablış ve yaşablış tarzlarıyla &#8220;la ilahe illallab&#8221;a şahitlik yapbğını fark eden akıl bir kat daha hayret eder. Ama Hak Teala&#8217;nın kendisinin kendisine kendisi için şahitlik yapbğını idrak edince hayret makamının zirvesine ulaşır. Hayret içre hayretin bulunduğu makamdır bu. Allah&#8217;ın güzel isimlerinden &#8220;eş-Şehid&#8221; isminin nurlarının gayb ve şehadet aleminin tüm varlıklarına tecelli etmesini temaşa etme makamıdır zira. Bu makamda şahitlik ve meşhiitlük ayırımı ortadan kalkar. Sadece O kalır. Zab mukaddes, sıfatları münezzeh olan O. Hasılı, mahsus bir ruh olmaksızın şahitlik de olmaz.</p>
<p>Şahitlik yapan ya bir imanla ya da bir imana şahitlik yapar. (çn.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-hem-sahit-hem-de-meshuttur/">Varlık Hem Şahit Hem de Meşhuttur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varlik-hem-sahit-hem-de-meshuttur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostluk ve İnanç</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2021 08:19:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk ve İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Aydoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25184</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sevdiğimiz, saydığımız kişidir o. Dostluğunu, bize olan takdir duygularını, zor anlarımızda yardımını esirgemeyeceğini, koşup geleceğini sezer, biliriz. Arkadaşlığından kuşku duymayız. Duygularımızın karşılıklılığı hakkındaki içsel bilgimiz, şaşmaz bir doğru şeklinde içimizde durur. İnsanı mutlu eden en hoş durumlardan biri, dostuna dostluk duygularını iletebilmesi olsa gerek. İster sözle, ister mimiklerle, ister anışlarla olsun, dostluğumuzu iletmeyi/ göstermeyi başarabilmişsek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/">Dostluk ve İnanç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-23399 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-300x150.jpg" alt="" width="510" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb.jpg 646w" sizes="(max-width: 510px) 100vw, 510px" /></p></blockquote>
<p>Sevdiğimiz, saydığımız kişidir o. Dostluğunu, bize olan takdir duygularını, zor anlarımızda yardımını esirgemeyeceğini, koşup geleceğini sezer, biliriz. Arkadaşlığından kuşku duymayız. Duygularımızın karşılıklılığı hakkındaki içsel bilgimiz, şaşmaz bir doğru şeklinde içimizde durur.</p>
<p>İnsanı mutlu eden en hoş durumlardan biri, dostuna dostluk duygularını iletebilmesi olsa gerek. İster sözle, ister mimiklerle, ister anışlarla olsun, dostluğumuzu iletmeyi/ göstermeyi başarabilmişsek kendimizi şanslı sayabiliriz. Ne ki, bu durum, kolay sanılmasına rağmen, bazen, dünyanın en zor işlerinden olur çıkar.</p>
<p>Dostluktan, başka bir insanda istediğimiz biçimde varolma durumunu anlıyorum ben. Hatta, daha da ilerisi. İstediğimizden daha çok, daha görkemli, daha kusursuz yer alırız onun dünyasında.</p>
<p>Dostluk ilişkisi, kusurları, karşılıklı olarak her an bertaraf edebilmenin erdemine dayanır. Kusur görmeye başladığımızda, böyle bir ilişkiye kalbimiz kapanıyor demektir. Çünkü kusurluluk, kendi kendini çoğaltan bir şeydir. Başladığı yerde durmak bilmez.</p>
<p>Yazık ki, dostluk ilişkileri, bazen kısır döngüye girer. Onu göstere- yemekle, iletememekle kalmayız. Daha da kötüsü olur. Söze dökmeyi, mimiklere yüklemeyi başaramadığımız dostluğu, elimizde olmadan, kendimize rağmen incitir, büker, zorlaştırır, yaralarız. Şaşkınlık çelişkiye evrilir, gerginlik kavgaya. Dilimiz sürçer; hareketlerimiz katılaşır; okşamalarımız acı verici davranışlar haline gelir. İyi diyeceğimiz şeyine kötü deriz; bize rağmen dilimiz başka konuşur. Güzel gördüğümüz bir davranışına çirkin deriz. Oysa bir kastımız, kötülük niyetimiz yoktur. Hatta gerçek düşüncemiz de böyle değildir. Sonra da üzülürüz bütün olan bitene. Ne kendi yaptıklarımıza bir anlam verebiliriz, ne de onun tepkilerine. Ne ki, olanlar tek taraflı değildir O da aynısını bize yapar. Kırar, incitir<br />
Peki, nedir bu, nasıl bir şeydir?</p>
<p>Açıklanması kolay değil. İlişkileri, biraz da bilinmez yanları yaşattı; var eder; biçim verir. Eğer kılavuzumuz sadece bildiklerimiz olsaydı, ilk adımda içimizdeki gök yere düşer; parçalanırdı.<br />
Dostluklar, bilinmezin, tanımlanamaz olanın gücüne çok şey borçludur İki insanın birbirine olan güvenini, sevgisini, bağlılığım, saygısını hangi düşünsel disiplin açıklayabilir ki! Eğer meçhulleri olmasaydı insan kendini bile tanıyamazdı. Çünkü meçhul, bilineni anlamlı ve gerekli kılar</p>
<p>Bana öyle geliyor ki; dostluğun özü, çekirdeği sevgi değil, inançtır. Dostumuza ‘inanırız’. İnanç, değerlerden oluşur ama duygulan da içerir. Sevgiye göre daha karmaşık, daha bütünlüklü bir yapısı vardır. Sevgi, tek boyutlu kalır. Dostluğun sürmesi, dinamizmi, yapıcı ve kalıcı oluşu, dayandığı değerlere bağlıdır Değerler ortadan kalkarsa, sevgi tek başına dostluğu taşıyamaz. Ne var ki, sevgi olmazsa dostluk bahsi de anlamsız kalır.</p>
<p>İşte, düzünden gösterilmesi/iletilmesi gereken bu inanç, bazen tersinden yaşanır. İlişki tersinden yürür, bize rağmen, ona rağmen ve daha bir sürü şeye rağmen. Şaşırır kalırız. Aradaki bağ ne kopar ne de gerginliğinden bir şey kaybeder. Eğer talihimiz varsa, bu inanç, bir durumla, bir nedenle düzüne evrilir ve bize dostluğun mutluluğunu yaşatır. Ya da, yapacağımız tek şey vardır: Dostluk ilişkisinin, düzeltilemez, onarılamaz bir hâle gelmesine izin vermemek.,(2006)</p>
<p>Mustafa Aydoğan &#8211; Yüzdeki Leke,syf:5861</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/">Dostluk ve İnanç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özçekim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[utanç]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25129 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg" alt="" width="290" height="420" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1.jpg 276w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></p>
<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde &#8230; kendimizi değiştirmeye zorlanırız,&#8221; demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.</p>
<p>İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz.</p>
<p>İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Öğrenmek, zihnimize hep yeni şeyler almak değil, bazen bildiklerimizi unutmak demektir. Gerçek bir öğrenme; ezberleri bozmakla, yanlış ve lüzumsuz bilgiyi zihinden boşaltmakla başlar. Ruhumuzu mâsivâdan boşaltalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın evi, anlaşıldığı yerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tekkelerin duvarında ‘ah, teslimiyet!’ yazarmış geçmişte. O mazi ki orada teslimiyet hayatın dokusunu oluşturuyordu. ‘Farklı bir şey dene’ diyor pirimiz Mevlâna, ‘teslim ol’. Denemekten vazgeçme, bu sefer teslim ol ki zorlukları teslim alasın. Akıntıya karşı kürek çekme, rüzgarla es, akıntıyla ak.  S.22</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkûm büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiası bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?</p>
<p>M. Barbery, Kirpinin Zarafeti  s.27</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çocukluğum boyunca birisi beni merak etsin de arayıp bulsun diye tavan arasına saklandım ama kimse beni aramaya gelmedi, her seferinde ağlayarak indim’. Genç bir kızın bana söylemiş olduğu bu söz, bana Winnicott ustanın çok zaman önce söylediği bir sözü hatırlattı: ‘Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa bir facia’. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.  S.29</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek?</p>
<p>Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç&#8230;Bu duygu dünyayı kurtaracak.</p>
<p>Tarkovski, Solaris</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küçük çocukların, bebeklerin utanması temelde, görüldüğünün, ilginin muhatabı olduğunun tatlı farkındalığıdır. Bir dostumuzun çok sevimli küçük kızına “Tanışalım mı” dediğimde hemen annesinin eteğinin ardına saklanmış ve “Utandım,” demişti. Bana o yaşta bu kelimeyi yerli yerince kullanabilmesi şaşırtıcı gelmişti. Freud&#8217;un kavramsallaştırdığı, nesnelerin saklanıp sonra ortaya çıkarıldığı “fort-da” ((gitti-burada”) oyununun çocuğun anneden ayrılabilmesindeki fonksiyonunu bizim kültürümüzde annelerin “ceee” oyununun icra ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu iki oyun arasında, bebeğin tepkisindeki belirgin bir farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum:</p>
<p>Bazı bebekler ce-ee oyununda güler; bazıları da utanır veya bazen güler bazen utanır. Bunun, fort-da oyunundakinin aksine, ce-ee oyunun bakışımsal niteliğinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir; sadece bebek görmez annesini (oyuncağın-nesnenin görülmesi gibi), anne de oyun kurgusu içerisinde dalgın olmayan bir dikkatle bebeğini görür. Oyunun, otizmde en erken teşhis yöntemlerinden biri olmasının nedeni, görülme farkındalığının ateşlediği süreçlerin zihinsel yetiler ve kişilik gelişimi için hayati öneme sahip olmasıyla ilişkilidir.  S.34</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılınası için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı.</p>
<p>Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Insanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49</p>
<p>Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır.</p>
<p>İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,&#8221; demişti. Bir nevi, Oğuz Atay&#8217;ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.&#8221; İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler.</p>
<p>Umut ve Çaba</p>
<p>Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter!</p>
<p>Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”</p>
<p>Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdipimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!&#8221; diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan&#8217;ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Vermek, daha önceden alınmış bir şeye mukabil başka bir şey vermek değildir, zira buna borç ödemek diyoruz. Bilakis vermek, kendi özünden bir başkasına üleştirebilmek, ona kendinden katmak, onu aktardığı şeyle daha iyiye doğru değiştirmek ve ona bağlanmaktır. ,  s.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek&#8221; üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emekleri. ni, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömertliğe konu “verme” eyleminin içtenlikle ve gönül hoşluğuyla, adeta gölgesini esirgemeyen bir çınar ya da kokusunu bağışlayan bir çiçek gibi doğal bir saikle yapılması gerekir.  S.79</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlik. ten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm&#8217;un Sevme Sanatı&#8217;ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik<br />
uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevememek, biraz yorgunluktandır.</p>
<p>Gültekin Akın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor:</p>
<p>“İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle &#8216;sahici&#8217; olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.</p>
<p>Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve &#8216;sahici öz-bilgiyi&#8217; aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak &#8216;anlam&#8217; ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Davis&#8217;in makalesini izleyerek devam edelim: Özgünlügün iç yaşamımızla ilgili anlamları artık yok oluyor. Dünyayı büyük bir “özgünlük devrimi” kasıp kavuruyor. Bir ara büyük şehirlerimizde otantik köy kahvaltısı en büyük hafta sonu eğlencesi değil miydi? Eİ yapımı ekmek ve ev yapımı ürünleri, alışılmışın dışında seyahat noktalarını ve yerel çeşitliliği, çevrimiçi profilleri ve Netflix/ Spotify çalma listelerini, “bir hikâyesi olan” ürünleri ve “atmosferli” mekânları düşünün. Buna yerel ürünlere rağbeti, kimselerin gitmediği yerlere gitme arzusunu, gittiğimiz yerleri kameraya alma çılgınlığını da ekleyelim. Bu liste, özellikle eğitimli orta sınıflar arasında sınırsızdır. Şimdi, çok büyük bir enerji, bu tipik, sıradan ve kitlesel-üretilmiş şeylerden ayrı duran, özel ve farklı olan şeylerin “özgün” gösterilmesi için kullanılıyor. Her kişiye, özel ve sıra dışı bir şey başarmak için kalabalığın arasından sıyrılması tembihleniyor. “Özgünlük” bir zorunluluk haline geldi. Bu anlamda özgünlük, bir “var olma” yoludur, çünkü “biri” olmak, benzersiz benliğinizi, diğerlerinden farklılığınızı ve bir başkasınınkiyle değiş tokuş edilemeyen kendi yaşamınızı geliştirmek demektir.</p>
<p>İnsanlar sürüden ol duklarıyla değil yaptıklarıyla ayrılacaklarını sanıyor. Sadece ortalama veya iyi uyumlanmış bir birey olmak veya özel yetenekler ve çekici nitelikler içeren gelişmiş bir portföyden yoksun olmak, içsel yaşamınız ve kendinizle olan ilişkiniz ne olursa olsun, bir başarısızlık işareti, “özgün olmamanın&#8221; bir işareti sayılıyor. “Öne çıkın ve değerinizi kanıtlayın&#8221; talebi, günümüzde psikolojik bozuklukların ulaştığı yüksek seviyeyi açıklamaya çok katkısı olan bir “sistematik bir hayal kırıklığı yaratıcısı&#8217;dır.  S.146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı&#8217;da da işlemiyor. Ortega y Gasset&#8217;in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi özdeğer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile<br />
değil&#8230; İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalim, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.</p>
<p>&#8216;Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de<br />
kâm almaya bakalım.</p>
<p>Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim&#8230; Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır.</p>
<p>O da geçer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları dile getirmemin nedeni, insanın yaşama hakkına sahip olduğunu, bu hakkın devredilmez, kişinin elinden ol namaz bir hak oldugu ilkesini savunmaktır. Yaşama hakkı hiçbir koşula bağlı değildir ve yaşamak için gerekli temel metaların alınması hakkını, eğitim ve sağlık hizmetleri görme hakkını içerir; insan, en azından doyurulması için hiçbir şeyi &#8216;kanıtlamak&#8217; zorunda olmayan bir köpek ya da kedi sahıbinin hayvanına davrandığı kadar iyi bir davranışın nesnesi olma hakkına sahıptır.99</p>
<p>Erich Fromm, Umut Devrimi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlar arası bağı, birinin delik açtığı kayıktaki iki kişinin durumu olarak tanımlayan hikmetli bir eski İbrani kıssası vardır, kayıktaki adam arkadaşına sorar, “Neden delik açıyorsun?&#8221;, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!” İki kişiden biri o kadar bigâne ki, o deliği açmakla sandalın tamamını batıracağını ve ikisini birden tehlikeye attığının farkında değil. Bazı insanlar böyle bir bakar körlük halinde; at gözlükleriyle yaşıyorlar, etrafta yarattıkları tahribatı görmüyorlar.  S.163</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emmanuel Levinas, “Tanrı Kabil&#8217;e Habil&#8217;in nerede olduğunu sorduğunda, Kabil öfkeli biçimde bir başka soruyla yanıt verir: &#8216;Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Öfkeli Kabıl&#8217;in bu sorusuyla birlikte her türlü ahlaksızlık başladı. Elbette ben kardeşimın bekçisiyim ve ahlaklı bir kişi olmak için özel bir sebep aramadığım sürece ahlaklı bir kişi olurum ve öyle kalırım. Kabul etsem de etmesem de kardeşimin bekçisiyim; çünkü kardeşımin iyiliği benim ne yaptığıma ya da neyi yapmaktan geri durduğuma bağlıdır.” demişti. “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Ahlak işte bu soruyla başlar. Her insan evladı öteki kardeşinin bekçisidir. Onun bekçisi olarak biz ahlakın alanına gireriz, ahlaklı bir varlık oluruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyh Sâdi, Bostan eserinde “Birisine iyilik ettiğin zaman, &#8216;Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!&#8217; diye büyüklenme. Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme. Zirâ vuran kiliç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer,” der. Bir başkasına yardım ettigimiz, ona zarar verecek musibetin önüne geçtiğimiz zamanlarda yalnızca onu korumakla kalmıyoruz, ileride bize isabet etmesi ihtimali hiç azımsanmayacak bir tehlikeyi de bertaraf ediyoruz; o sebeple böbürlenmenin bir dayanağı yok.  S.167</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şeyin anlamı, başka bir şeyle ilişkisindedir. Ama yüz, o kendi başına anlamdir.</p>
<p>Emmanuel Levinas</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gizli bir yüzü ararız suretlerin arasında, bazen anıştıran benzerlere rast geliriz, kimin yüzünü ama? Kendi yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü?</p>
<p>Kendı yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü? Ahmed Amiş Efendi “Dağı dağ, taşı taş gördüğün müddetçe murşide muhtaçsın,” dermiş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Schopenhauer&#8217;un “Aslında bir insanın çehresi kural olarak dilinden daha ilginç şeyler ele verir, çünkü bütün düşüncelerinin ve özlemlerinin kaydı yahut sicili olması nedeniyle onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Ayrıca dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur,&#8221;sözünde billurlaşan bir düşünce var; insanı bedeninden, biyolojik ve toplumsal yaşantısından sıyırıp da bir benlik tanımlaması yapamayız; yüz birçok durumda kendimizin bildiğinden daha fazlasını söyler muhataba.  S.179</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent&#8217;in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve o öldürücü çalışma isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl&#8230; Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Meğer başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dörtnala koşuyormuş da haberi yokmuş. Gerçekten de öyleydi. “Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görünürken hayat ayaklarımın altından akıp gidiyormuş&#8230; Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım.99</p>
<p>Tolstoy, İvan İlyiç&#8217;in Ölümü  s.185</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Başarı” zamanımızın efsunlu kelimelerinden birisi, herkes onu İstiyor, onsuz bir hayatın boşa yaşanmış bir hayat olduğunda nedense hemfikiriz. Başarılı insanları alkışlıyoruz, sahip oldukları güç ve şöhret onlar kadar bizim de başımızı döndürüyor. İyi ama, maddi dünyada çok kazanmış ve daha “başarılı” insanların hayatları, neden maddi dünyada “başarısız” ama manevi/ruhsal dünyada çok şeyler yapmış insanlardan daha değerli olsun ki? Niye bir şirketin “CEO”su, insanlık için canla başla çalışan bir kimseden daha değerli olsun? Bir “başarı pornografisi&#8221;dir gidiyor. Okullar, puanlar, rütbeler. Çalışmak iyidir ama ondan daha iyi olan şey insanlığın hayrına çalışmaktır. Sizin ulaştığınız şeyi başkasına ne kadar dağıtabildiğinizdir. Bir başka insanda öyküneceğimiz şey, önce onun ahlak ve fazileti olmalı. Her vasıtayı meşru görerek başaranlar güruhuna ve modern toplumun “başarı mahkümu” insanlarına şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “Kazanırken neyi kaybettin?”  s.186</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu temahkârlık olmuştur.  S.188</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor.  S.189</p>
<p>Gandhi&#8217;nin şöyle bir duası var:</p>
<p>&#8220;Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et&#8230; Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme&#8230; Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana&#8230; Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi&#8217;ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı&#8217;nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. ,</p>
<p>“Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa.  S.206</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dostluk/arkadaşlık Öteki&#8217;yle kurulan ve Ben&#8217;i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki &#8216;arkadaşlar&#8217; Öteki&#8217;nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler&#8230; Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki&#8217;yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer&#8230;” Byung-Ghul Han&#8217;ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber&#8217;in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,&#8221; demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor.  S.217</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Pascal&#8217;in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an&#8230;” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygudurum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina oldugu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir &#8211; şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde,çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir.</p>
<p>&#8220;Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine<br />
hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini payİaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder.  S.263</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor.</p>
<p>&#8220;Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye&#8217;yi görüyor, Selimiye&#8217;yi görüyor, Tac Mahal&#8217;i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. ,</p>
<p>Sultanahmet&#8217;e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah&#8217;a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada.  S.271</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara -toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Freud&#8217;un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran&#8217;ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”</p>
<p>&#8220;İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar.</p>
<p>“Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti&#8221; hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.</p>
<p>Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller&#8221;, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan:</p>
<p>“Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar.<br />
&#8230;  s.299</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları&#8217;nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı&#8217;nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise&#8217;nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem&#8217;i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?”Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk&#8217;ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Musevi şair Yehuda Amihay, Tanrı Belki Esirger Aşkı isimli kitabında, aşktan arta kalanı şu harikulade dizelerle anlatır:</p>
<p>Bir zamanlar büyük bir aşk ikiye böldü hayatımı.<br />
Bir parçası kıvranıp durdu bir yerlerde, ortasından biçilmiş bir yılan gibi.<br />
Geçen yıllar sakinleştirdi beni.<br />
İyileştirdi kalbimi. Dinlendirdi gözlerimi.</p>
<p>Şimdi çölde<br />
Deniz Seviyesi&#8217; yazan tabelaya bakan biri gibiyim.<br />
Denizi görmeyen ama hisseden.</p>
<p>İşte böylesine, her yerde hatırlıyorum yüzünü, senin “Yüz Seviyen&#8217;de.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erol Göka &#8211; Yalnızlık ve Umut &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 11:17:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ön­yargı]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Affetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık ve Umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24609</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24610 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg" alt="" width="304" height="405" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-600x800.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH.jpg 768w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="78845198">
<div class="icerik">
<div>
<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın şimdi kapitalist tüketim toplumunun ekmeğine katık olduğuna, “carpe diem carpe horam”, yani “günü yakala saati yakala” diyen Romalı Horatius da, insanlara bedenini uykuya hazırlamak yerine ruhunu ölüme hazırlamanın lazım geldiğini anlatabilmek için böyle söylemiş</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biz gideriz, nereye gitsek bizimle beraber “hal”imiz de gelir. Bu sebeple “halinden memnun musun?” demek yetmez, “halin senden memnun mu?” diye ilave etmek gerekir. “Hal”imiz dediğimiz şey, bizi kuşatan iç ve dış güçlerimiz, potansiyellerimiz, zorluk ve manilerimizdir. Hayat yolumuzda yürürken önümüze, ulaşmak istediğimiz menzile baktığımız kadar, halimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız, her adımda her kavşakta tekrar tekrar bakmak… Hayat yürüyüşümüzü en iyi “imtihan” metaforu ihata ediyor. Dini inancımız olsa da olmasa da hayat tam bir imtihan… Hep bir yerden başlamak, bir sorudan diğerine geçmek, yeniden başlamak zorundayız. Sisyphos efsanesi boşuna değil. Bu imtihan dünyasında hepimiz bize verilen, sunulan hayatları en iyi biçimde yaşamak, dişimizi tırnağımıza takıp elimizden geleni yapmakla mükellefiz</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefs olgunlaştıkça kar gibi erir, başkalarından ve hatta diğer varlıklardan özünde bir farkı olmadığını anlar, hayatın, insan kardeşlerinin, tabiatın değerini bilir, hoşgörüsü ve bağışlaması artar. Kendinden uzaklaştıkça insan, gönlü yücelir. Yaşlılığın güzelleştirdiği insanlar vardır ya hani, iyi bakın onları güzelleştiren şey, nefslerinin bu tevazu makamına ulaşması, artık kendileri adına bir şey beklemeden kendilerini, sevgilerini bütünüyle varlığa açabilmeleridir&#8230; O sayededir ki, artık dünyada misafir oldukları idraki iyice güçlenmesine rağmen çocukları ve gençleri kıskanmak yerine, dünyanın yeni ev sahipleri diyerek kutlarlar. Çocuklar ve gençler, tevazu sahibi insanların kendilerini hasbi olarak sevdiklerini hemen hissederler, onların yanında pek mutlu olurlar. Onların tevazularından nasiplenmek için can atar, yaşlı insanlara içten bir şekilde saygı duyarlar.</p>
<p>İnsan yaşlanıp hayat tecrübeleriyle nefsi olgunlaştıkça gönül genişler, öyle genişler öyle genişler ki, kendini “alçak” diye sıfatlandırır. Türkçemizde “alçak” sözünün tek olumlu manası, mütevazı sözüne karşılık olarak kullandığımız “alçakgönüllülük”te bulunur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmenin akıl ve beden sağlığı ile ilişkilerine de bakılmış. Öfke ve dargınlık hisleri arttığında kendini kaybetme, şiddete eğilim, alkol ve madde kullanma ihtimalinin de arttığı, pozitif insan ilişkisi kurma yeteneğinin zayıfladığı bulunmuş. Affetmenin öfke gibi olumsuz duyguları ve onların fizik belirtilerini azaltmasının yanında kalp-damar sağlığına da iyi geldiği tespit edilmiş.</p>
<p>İnsanın kendisini affetmesi, başkalarını affetmesi ve Yaratıcı tarafından affedildiğini düşünmesi ile depresyon belirtileri ve intihar düşünceleri arasında negatif bir ilişki olduğu görülmüş. Affetme eğilimi yüksek olanların hayat memnuniyetlerinin ve mutluluk düzeylerinin daha yüksek olduğu gösterilmiş. Affetmenin insanın hayatta karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmede müspet katkı yapan bir baş etme etkinliği olduğu kanaatine varılmış</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yaratıcımızın bağışlaması sonsuzdur. “Allah, affedendir, mağfirette bulunandır” (Nisâ, 99) buyurur. Biz de bu nedenle “Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı!” (Bakara, 286) diye yakarırız. Yaratıcımız da bizden affedici olmamızı bekler. Ama ne ki o, çok zordur; içimizden ancak bazıları, bu yüksek erdemi gösterebilmeyi başarabilir.Bu nedenle &#8220;Affetmek, şöminenin üzerindeki antika vazo, zevkli insanların hayran olduğu sevimli bir yadigâr gibi durur. Ancak ona hayran olanlar bile onu alıp günlük yaşamda kullanmaz”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmek ile merhamet etmek arasında da ince bir fark var. Bize karşı yaptığı hatadan, işlediği suçtan dolayı ıstırap duyan birisine karşı merhamet hislerimiz uyanmışsa oradan affetmeye gitmek şüphesiz daha kolaydır ama merhamet etmek ve affetmek yine de farklıdır. “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı Andre Comte-Sponville, “merhamet, bir ıstıraba yöneliktir ve ıstırapların çoğu masumdur. Bağışlama ise hatalara yöneliktir ve çoğu hata, yapana acı vermez” der ve bağışlama ile merhameti birbirinden farklı iki erdem olarak görür. Haklı. Amansızca ıstırap çektiği görülen bir kimse karşısında hissedilen duygudur merhamet ve onun yürürlükte olduğu sırada zaten kin devrede olmaz. Bu nedenle merhamet, nispeten daha kolay ve yaygın; affetme ise içimizde baş gösteren intikam ve kini yenmek için bir mücadele gerektirdiğinden daha zor ve nadirdir.</p>
<p>Kimileri böyle düşünmüyor ama ben merhamet etmek ve affetmek için af dilemenin şart olduğu kanaatindeyim. Psikolojiden bakıldığında da af dilemeyen, affedil(e)mez. Affetme, pişmanlık ve vicdan azabına karşı olgun bir nefsin cevabıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şu aşağıda sayılan mutluluklar, arkadaşlığın hakiki olduğunun işaretleri. Her şeyden önce arkadaşın sadece varlığı bile başlı başına mutluluk nedenidir. Iki taraf da arkadaşlığı yaşamla doldurmak için çabalar&#8230; Mutluluk, paylaşılan güzel tecrübelerdir&#8230; Mutluluk, yoğun duygudaşlıktır, içten yakınlık ve anlam duygusudur. Arkadaş, seni tanımasına rağmen sevmeye devam eden kimsedir&#8230; Mutluluk, arkadaşla daimi konuşma halinde olmaktır. Arkadaşlar farklı dünyalarda olmalarına rağmen yakın olduklarını hissederler; her âna birbirleri için hazır ve nazırdırlar&#8230; Mutluluk, yapılan samimi yorumlarla arkadaşı hayata hazırlama, sorunlarla baş etmesinde ona yardımcı olmadır&#8230; Mutluluk, arkadaşa karşı dürüstlük ve açık sözlülüktür. Arkadaşlar, birbirlerine her şeyi emanet edebilirler, asla birbirlerinden çekinmezler&#8230; Mutluluk, arkadaşımın dışarıdan bana yönelmiş bakışıdır, ufkum daraldığında genişletmesidir&#8230; Mutluluk, yaşamda bir şey ters gittiğinde arkadaşına kaçabilmektir&#8230; Mutluluk, beraberce mutsuz da olabilmektir&#8230; Mutluluk, arkadaşıyla beraberken, en ücra yerde bile evinde hissetmektir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önyargı, hepimiz için kaçınılmazdır çünkü: Dünyayı daima kategorilere ayırır, şeyleri ve olayları sürekli kategoriler halinde değerlendirmeye tabi tutarız, bu bir. Toplumda birbirimizi benzeş veya farklı olmaya göre ayırt eden ve/veya buna zorlayan süreçler vardır, bu iki. Üçüncüsü, “biz” olabilmemiz için mutlaka bir “öteki”ne ve dördüncüsü kolektif belleğe ihtiyaç olmasıdır. Bu dört nokta, toplumsal, kolektif kimlik inşasının taşıyıcı kolonlarını oluşturur. Bir yanda benzeşmeye ve özdeşime, diğer yanda farklılaşmaya ve ayrışmaya duyulan psikolojik ihtiyaçlar, gerek bireysel gerek toplumsal kimlikler için her kapıyı açacak anahtardır. “Öteki” ihtiyacı, kimlik inşasında öyle önemli bir yerde durur, öyle bir rol üstlenir ki, onu kavrayamazsanız “önyargı” ile birlikte birçok olguya da anlam veremezsiniz.</p>
<p>Bu olgular kimlik tiyatrosunun başrollerinde yer alan etiketleme (damgalama) ve “kalıp davranış” (stereotipi) ve “ayrımcılık” vb.’dir. Önyargılar ve stereotipiler, kimlik inşasının tuğlaları, sosyal aynalardır. Bu yüzden her kültürde etnosantrik bir çekirdek ve bazı dış gruplara karşı önyargı vardır. Bizden olanı beğenir, ona yakın durur, olmayanı ise yadırgar, biraz uzak kalmaya çalışırız. Bunları önyargı sayesinde başarırız</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hoşgörü göstermek, en nihayetinde sorumluluk üstlenmektir. Sorumluluğunuzun gereğini yerine getirmez, başkalarına yüklerseniz, yaptığınıza hoşgörü değil, lakaytlık, korkaklık, tembellik, bencillik denir. Utanmanız gereken hallerinizi, hoşgörüye sığınarak örtmeye çalışamazsınız. Hoşgörü ancak belli sınırlar içinde geçerlidir, bu sınırlar aşıldığında kendi kendini inkâr eden bir hale, erdemsizliğe dönüşür. Böyle zıddına inkılâp eden sözüm ona hoşgörü, susuz kalmış birisine su vermek adına onun başını havuza sokup boğmaya benzer</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Empati kurmak pek öyle kolay değil, o sırada objektifliği yitirmemek, karşımızdaki kişinin duygusal yoğunluğu içinde boğulmamak da şart. Bu objektifliğin muhafaza edilmesi meselesi, empatiyle sempatinin birbirinden ayrıldığı ya da en çok karıştırıldığı husus. Sempati, o insana karşı objektifliği ortadan kaldıran bir benimseme hali ve empatiye engel. Aslında bizim istediğimiz de her halimizi onaylayan sempatik bir anlayıştan ziyade empati. Zira sadece empatik bir tavır, insanlar arasında gerçeğe dayanan sevgi gelişimini ve sağlıklı bir ilişkiyi sağlayabiliyor.</p>
<p>Empati için kendisini karşısındaki insanın yerine koymanın, onun gibi bakmaya, anlamaya çalışmanın yanı sıra, zihinde oluşan izdüşümün, bir biçimde karşıdaki kişiye iletilmesi de çok önemli. Empati kurmak, karşımızdaki kişinin söylediği duygu ve düşüncelerin aynısını ona tekrar etmek değil. Empati yapabilen insan, “papağan gibi tepki vermez”. Sürecin sonunda ne söyleyeceğimiz, karşımızdakine nasıl geri-bildirimde bulunacağımız, ifade edilen duygunun şiddetiyle çok alakalıdır. Bunun için de karşımızdaki kişinin sadece sözel tepkilerine değil, duruşuna, jest ve mimiklerine, ses tonuna, konuşma temposuna dikkat kesilmek icap ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nedir verili potansiyellerimiz ve elimizdeki imkânlar? Maddi varlığımız, zekâmız, fiziksel gücümüz, bizim için fedakârlık yapacak akrabalarımız, eşimiz dostumuz&#8230; Şüphesiz kişiliğimizi olgunlaştırmada ve toplumsal düzen inşasında bu türden potansiyel ve imkânlarımı-zın bir payı var ama bu pay sanıldığı gibi pek fazla değil. Maddi varlığın, zekânın, fiziksel gücün ve güçlü aile ve toplumsal bağların sayesinde elbette birçok şey başarabiliriz ama onlarla ne kişisel olgunlaşmamızda ne de insani bir toplum inşasında hatırı sayılı adımlar atmamız mümkün.</p>
<p>Bizi daha da olgunlaştırıp insan kılacak, dünyayı daha adil ve yaşanabilir hale getirmeye katkıda bulunacak özelliklerimiz daha ziyade manevi imkânlarımız içinde saklı. ”Manevi imkân&#8221; dediğim, insanlığın bilim, sanat, felsefe, siyaset ve inanç alanındaki bilgi ve tecrübe birikimini elimizden geldiğince imbikten geçirip kişisel yaşamımıza, ömür yürüyüşümüze bir erdem rehberi edinebilmek&#8230;</p>
<p>&#8220;İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikimi&#8221; sözünü nasıl anladığımız çok önemli. Kastımız, kütüphaneler dolusu kitabi bilgiyi ezberimizde tutmak değil, edindiğimiz bilgi ve tecrübenin bize erdemli olanı seçmemiz konusunda olabildiğince işık tutmasini sağlamak.Hayatın kendisi, insan ilişkileri başlı başına öğrenme için imkânlar sunan bir kitap zaten. “Feraset”, “basiret” kelimeleriyle tam da bunu anlatmak istiyoruz, “arif olan anlar” sözündeki derin mana da burada yatıyor. Varoluşçuların “insan seçim yapan varlıktır” şeklindeki mottosunu da ben esasen bu manevi çerçevede kavrıyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>kanaatkâr, dünya malına fazla meyletmeyen kişilik yapısının teşvikçisi olmalıyız. Kanaatkâr olmak, tembellik demek değildir tam tersine kanaatkâr insan, çok çalışır ama asıl amacı, ailesine, çevresine, toplumuna yardımcı olabilmektir. Maalesef bugün kanaatkârlık ve idealistlik, değer olarak yüceltilmiyor. Medyada başarı ve mutluluk timsali olarak genellikle kanaatkârlar değil tamahkârlar sahne alıyor, bize, çocuklarımıza örnek olarak sunuluyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Haset sahipleri, tamahkârlar, istediklerine daha çok ulaşıyor gibi görünebilir ama emin olun, onlar daha başarılı ve daha mutlu değiller. Sevgi dolu, bir başka deyişle hasedı&#8217; annesi tarafından yatıştırılmış, sevgiyi, şükranı hissedebilmiş insan tanıyabilir ancak huzuru. Huzur, tamahkâr, açgözlü kimsenin asla ulaşamayacağı bir duygu&#8230; Bir insanın hasedi ne kadar çoksa başarının getirdiği tatminden ve mutluluktan o kadar uzaklaşmıştır. Onlar, bu halleriyle birtakım şeyler kazanabilirler ama kazandıkları şey asla mutluluk olmaz. N e mutluluğu, onlar, uykularında bile şöyle rahat bir dinginliği asla yakalayamazlar. .</p>
<p>Haset sahibi kişinin mutluluk ve huzurdan uzak olmasının yanında birçok başka problemi de vardır. O, açgözlü ve tamahkâr olduğu kadar kaprislidir de. Hiçbir zaman istediğini tam olarak aldığı kanaatinde değildir ve hep eksiklik duygusu hisseder. Bu duygusunu kapris olarak dışavurur. Haset sahibi kişi için yalan, iftira, gıybet, insan ilişkilerinin olağan bir parçasıdır. Onun yaptığı gıybet, gündelik hayatta çoğumuzun içine girip çıktığımız şirin dedikodular gibi olmaz üstelik. Doğrudan doğruya muhatabı yok etmeye,yıkmaya, ayağının altındaki toprağı kaydırmaya yöneliktir, tuzaklarla doludur. Karşıdakinin itibarını ve varlığını yok etmeyi hedefler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern zamanlardaki mutluluk anlayışını erdemlerden koparması, sadece “ânı yaşa!&#8221; hususunda değil; sahip olmanın, açgözlülük ve tamahkârlığın sonucunda insanın mutlu olabileceği fikrini yaymasında da kendisini gösteriyor. Modernlikle birlikte mutluluk, bencil ve yalnız insanların anlık keyif almalarına dönüştü. Uzun yaşamak, genç ve fit kalmak, başarmak ve sahip olmak mutluluğun olmazsa olmazları haline geldi. Yetmeyince tehlikeli sporlarda, fanatizmde, adrenalinde, alkol ve maddede arandı mutluluk. “Enayi&#8221; diye geleneksel zamanlarda, bencil, kendini beğenmiş kimselere deniyordu.116</p>
<p>Şimdi bencil olmayanları, fırsatçılık yapmayanları böyle çağırıyoruz. Modern zamanlarda kanaatkârlık, sağlıklı çalışkanlık, insanlara faydalı olma ve hizmet etme anlayışı değil de dizginsiz bireysel hırs destekleniyor. İstekleri konusunda “agresif&#8221; olan insanlara övgüler yağdırılıyor. Özellikle henüz kuralları, kurumları tam yerleşmemiş toplumlarda, kolayca risk almaları nedeniyle bu tip insanlar daha çok öne çıkıyor, mevki-makam, para ve güç sahibi oluyorlar. Dışarıdan bakıldığında, sanki dünya hayatında her zaman kazananlar, başarılı olanlar, haset sahipleriymiş, tamahın ne kadar çoksa başarıya o kadar yakınmışsın gibi görünüyor. Bununla da kalmıyor, açgözlü ve tamahkârların isteklerine ulaştıkça daha mutlu oldukları düşünülüyor. Oysa bu da mümkün değil, erdemlerden kopuk bir mutluluk yaşantısı olamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geleneksel dünyada hazza dayalı bir mutluluk anlayışı çok garip karşılanıyor, insana uygun olmadığı kabul ediliyordu. İnsana uyan, idealleştirilen ve uğruna mücadele edilen şey, anlık zevkle değil, ancak erdemle bağlantılı olabilirdi.</p>
<p>Hayat ve mutluluk bahsini açtığınızda “çok eğlendim&#8221;, &#8220;çok zevk aldım&#8221; gibi kısa süreli duygulanımlarınızdan ziyade halinizden memnuniyetinizi dile getirirdiniz. Çoğu zaman bu memnuniyet,ciddi bir basireti, sağduyuyu da temsil ederdi. Hayatın,kendisine verilen ömrün ne demek olduğunu anlamış; onun kıymetini bilen, şükür makamındaki geleneksel insanlar, başlarına gelen zorlukların, acı ve hüzün dolu olayların mutluluklarına mâni olmadığını idrak edecek ferasete sahiptiler.</p>
<p>Kadim kültürlerde kader mükemmel olana, gözyaşı gülmeye, hüzün neşeye, ölümü düşünmek hayat stratejilerine kafa yormaya yeğ tutulurdu. İnsanlar, hayatın salt pozitife ya da salt negatife indirgenemeyecek kadar zengin olduğunu bilirlerdi. Pozitifte ne kadar ısrar ederlerse o kadar negatife batacaklarına müdriktiler. Ahlaki bir gerilim olmaksızın, ahlakla muameleye girmeden edinilen malumata bilgi demezlerdi. Erdemsiz mutluluk olmayacağının, mutluluğun emek vermeye değecek, uğruna ölecek değerlerde aranması gerektiğinin farkındaydllar.113</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Keyif verici madde” tanımına hep itiraz etmişimdir. Ne demek “keyif verici”? “Keyif” dediğimiz şey, mutluluğun kısa süreli olan hali diye bakıldığında insani olabilir. Keyfi, bir maddenin içine sıkışmış, beynimize ulaştığında bizi kendisiyle buluşturan bir durum olarak görüyorsak vay halimize! Bana göre, olağan bilinç akışımızı, psikolojik işleyişimizi bozan, ağır geldiği için kaldıramadığımız hayattan bizi geçici süreliğine firar ettirten, bu nedenle bağımlılık yapan maddelerden söz edilebilir olsa olsa&#8230; “Kendinden geçme” sözümüz böyle durumlar için çok uygundur, bazı maddeler ve durumlar bizi kendimizden geçirtir, o haldeyken artık kendimiz değilizdir.</p>
<p>Mutluluk da, ondan bir cüz olan keyif de ancak bu hayattan emekle, çabayla devşirilebilir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Umut, bizi geleceğe bağlayamayınca şimdiki zamana geniş ve yaygın biçimde yerleşiyoruz, ruhsal varlığımızı bedenimiz yutmaya başlıyor. ”Insanın canı sıkıldığında yaptığı beden hareketleri, ellerini ovuşturması, sürekli yer değiştirmesi, esnemesi&#8221; bundandır diyen Borgna,108 sorumlu olarak şimdiki zamana odaklanmanın getirdiği ”boşluk hissi&#8221;ni görüyor. Bekleyişlerden ve umutlardan boşalmış zaman yaşantısı nedeniyle ”can sıkıntısı boşluktur, boşluk deneyimidir” diyor. Viktor Frankl&#8217;ın ”varoluşsal boşluk&#8221; kavramıyla kastettiği de tam budur.109</p>
<p>İnsan, canlılar içinde tek canı sıkılan varlık; can sıkıntısı insana özgü. Mesleki gelişimimde çok emeği geçmiş olan hocam Haluk Ozbay, benim takıntılı spor yapma merakım için “Aslanım, sen hiç spor yapan hayvan gördün mü?&#8221; diyerek bana takılırdı. Hayvanlar, spor yapmadıkları gibi kendi doğal ortamlarında can sıkıntısı belirtisi de göstermezler çünkü tüm faaliyetleri biyolojik olarak programlanmış olduğundan canları slkllmayacak kadar meşguldürler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hayatta kalma mücadelesi verilirken can sıkıntısı çekilmez. Deprem sonrası hiçbir kentte can sıkıntısından ne yapacağını bilmeyen avarelere rastlamazsınız. Elbette burada önerilen şey, yaşama ilginizi sürdürmek için arada bir felaketler yaratmanız veya sürekli bir var kalma mücadelesine batmanız değildir. Elbette tehlikeli sporlar, serüvenler de insanın can sıkıntısını giderirler ama böyle maceralar bizi tüm bilgelerin tavsiye ettiği “orta yol&#8221;dan uzağa düşürür ve gereksiz tehlikelere sürükler. Everest Dağı&#8217;na tırmanmaktansa iç dağlarımıza tırmanmaya,kendimizi tanımaya çalışmamız çok daha heyecanlı ve güvenlidir. Hayatın büyük bir armağan olduğunun bilincine varan ve gün boyunca yaptığı tüm işlerden zevk alan insan, can sıkıntısına karşı gerçek panzehiri yakalamıştır. Hayatımızda her şeye rağmen dünyaya angajmanımızın bozulduğu, can sıkıntısının, anlamsızlık duygusunun gelip kapıya dayandığı zamanlar olacaktır.</p>
<p>Bu minval üzere tespitler yapmıştık, anlamsızlık krizi ve can sıkıntısı arasındaki ilişkiyi analiz ederken. Umut ve u/mutsuzluk arasında da benzer bir ilişki söz konusu ve aynı şekilde umut sönmeye başladığında henüz u/mutsuzluğun zifirî karanlığı çökmeden önce iç dünyamız, bu duruma can Sıkıntısı şeklinde bir cevap üreterek bizi uyarır. Can sıkıntısı, u/mutsuzluk öncesi sessizliktir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan olarak öz varlığımıza uygun rol ve sorumluluklarımızı yerine getirmekten, yaratılış gayemizden ne kadar uzaksak o denli yabancılık hissi yaşarız. İnsanın kim olduğu ve varoluş vasıflarımızın neler olduğu üzerine kafa yormazsak, ona göre bir yaşam hedef ve ideali belirleyemezsek yabancılaşmanın baskısını daha çok hissederiz diye düşünüyorum. Dinî söylemde gönderildiğimiz cennetin özlemiyle yanıp tutuştuğumuzu, gönlümüzün “Biz bu değiliz, buralı değiliz&#8221; diye acı acı feryat ettiğini her işittiğimde aslında bunların anlatılmak istendiğini düşünürüm. Nerede yabancılaşmadan bahsedilse, insanlığımızın bu acı feryadını duyarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketim toplumunda neye ihtiyacınız olduğunu siz değil sistem saptıyordu. Hangi malların tükettiğiniz toplum içindeki konumuzu da belirliyordu. Yetmiyor, konumunuz da işinize nasıl gideceğinize, şehrin hangi bölgesinde nasıl bir evde oturacağınıza, çocuklarınızı hangi okula göndereceğinize, hastalandığınızda hangi hastaneye başvuracağınıza da sizin yerinize karar veriyordu. Konumunuza göre tüketmek, sınıfınıza uygun tüketim kalıbına uymak zorundaydınız; toplumsal ayrıcalık ve itibar buna göre kazanılacaktı.</p>
<p>Kendisine sunulan tüketim nesneleri konusunda yeterince bilgi ve fikir sahibi olmayan toplum, büyülenmiş gibi davranıyordu. Nesne bolluğunun arkasındaki süreçleri, acılı hayatları asla görmüyor, bir lütuf gibi algılıyordu. Formatı tüketim tarafından atılınca, insan ilişkilerinin de en nihayetinde maddiyat tarafından belirlenmesinin önüne geçilemiyor, ahlaki değerler bile bu çerçeve tarafından tayin ediliyordu. Gündelik hayat, bir simülasyon evreninin parçası olduğundan, toplu halde yabancılaşıldığından, insani özün ve hakikatin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Simülasyon düzeniyle birlikte dolaysız yaşam biçimleri de geleneklerle birlikte çoktan ortadan kalkmış, bilişim teknolojileri hayatımıza bir de sanallığı katmıştı.</p>
<p>Tüketim toplumunda ruhun yerini beden alacak; bedenin etrafı da sağlıklı yaşam, fitness, terapi, arzu gibi efsanelerle kuşatılacaktı. Anı yaşamaya, kendini gerçekleştirmeye çağıran psikolojik kışkırtmalara, yatırım nesnesine dönüşen bedenimizi keşfetmemizi isteyen reklamların cangılları eşlik edecekti. Ama ne ki hakiki arzuya kendisi bir gösterge sistemine dönüşmüş bedende yer bulmaya imkân yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ve son söz üstat Sait Başer’in: “’Öz’lem. Özümüzün fiili bu! ‘Öz’ün, ‘ruh’un hamlesi, asıl ‘öz’ü fark edip ‘o’na doğru çağlaması. Sevilenle aramızdaki bağ. Canımıza can katan, ruhumuzu dirilten iksir! Can cevheri!&#8230; Özlem! ‘Öz’den Öz’e kancalanmak. Sevdiğinin rengine boyanma sürecinin adı!&#8230; Özlem ateşi, ikiliği tüketme kararında Hakk’ın sizinle beraber olduğuna delalet ediyor… Çünkü… Bu âlemde ‘Kişi sevdiğinin rengine boyanır’ken o âlemde de kişi sevdiğiyle haşrolur…” Arapça’dan dilimize geçmiş olan “hasret”ten yola çıkarsak “hüsran”ı anlarsak da aynı yere varacağımızı söylüyor (Yitik Yurdun İçinde, s.93-95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahmet İnam Hoca, “öteki ile yaşama sorunu&#8221;, ”can cana yaşama sorunu&#8221; diye tarif ediyor ve ”canı da iki farklı yönlendirici güç hareket ettirir&#8221; diyor.30 Bunlardan birisi, olanı sürekli olarak dışlayan “özgelik”, diğeri ise sürekli olarak toplayan ”özgülük&#8221;. Özge ile özgünün buluşmasından, hatta özgeliğin özgülüğe izin vermesinden “öz&#8221; ya da “özne&#8221; ortaya çıktığı kanaatinde Ahmet İnam. Ötekinin ne diğeri ne de başkası olmayıp can hatta canan olduğunu fark etmemizi istiyor. Çünkü ”Can, canları canan olarak görebilirse, yani canevinin kapısını çalabilir, ötekini de sonsuz olarak algılayabilirse, kendisi de onunla birlikte sonsuzluğa katılır. Bir can olarak insan, özge ve özgüyü harmanlamayı öğrenemezse, özgelik tehdidi ve özgülük bencilliğiyle tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaya&#8221;81 mahküm olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insanın en belirgin biçimde mahrumiyetini yaşadığı alan ise, varoluşunun üçüncü boyutu, yeni &#8220;kendi dünyası&#8217; ile ilgili. Modernler, en çok da kendisiyle baş başa kalabilmek, derin düşünceye, tefekküre dalabilmekten mahrumlar. Yalnızlık korkusu, hep kalabalıklar içinde, tanıdıklar tarafından sarıp sarmalanma isteği modern zamanlara özgü. Bu abartılı yalnızlık hissiyatının tam karşısında yer alan &#8220;seçilmiş yalnızlık&#8221; halleri ise giderek azalıyor. Yalnızlık korkusu, insanın kendisine gerçekten zaman ayırabilmesini, varoluşuyla yüzleşebilmesini engelliyor. Sağlıklı bir tek başınalık hallerinin sağlayabileceği verimlere mâni oluyor. Bugün sözü edilen solo yaşam, bu anlatmaya çalıştığımız, seçilmiş yalnızlık, sağlıklı tek başınalık anlamına gelmiyor.</p>
<p>İnsanın maneviyatının en derinlerinde kökleşmiş olan yaratısı ile ilişkisine dair inanç hali, hakiki bir yalnızlık hissi olmadan yaşanmıyor. Sadece inanç hali değil tüm derin tefekkür ve hissediş halleri de böyle ve zaten hepsi de birbirleriyle yakın akraba. &#8220;İnsan ne kadar hikmetli ve bilgeyse, yani ne kadar bilgiliyse ve gerçekliğin mutsuzluğunu ne kadar hissediyorsa, bunu ona unutturan ya da gözlerinin önünden çekip alan yalnızlığını da o kadar sever&#8221;72 sözünün hakikat payı yüksek.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yalnızlık, bir bakıma insanın kendisiyle baş başa kalması ve bundan hoşnut olmaması halidir. O yüzden bu halin başka bir faaliyetle, merak edilen bir alanda hobi geliştirmekle, kendini bir uğraşa vermekle, gönüllü yardım kuruluşlarına katılmakla, egzersizle, yazma çabasıyla, ibadetle değiştirilmesi elzemdir. Bu faaliyetlerin grup halinde, bir sınıfta, toplulukta gerçekleştirilmesi yalnızlık zincirinin kırılmasında çok işe yarayabilir.</p>
<p>&#8220;Tebdjli mekânda ferahlık vardır&#8221; denir. Elbette insan gittiği her yere kendi psikolojisini de götürür ama seyahatle, mekân değişimiyle birlikte haletiruhiyesinin ve yalnızlık hissinin ortadan kalkması da imkân dâhilindedir. Hele hele bu seyahatler, şimdilerde pek sık ve kolayca bulunan gezi grupları içinde gerçekleştirilirse ve her gidilen yerde insanlarla tanışma, görüşme, arkadaş edinme fırsatları değerlendirilebilirse, seyahat uzun sürdüğünde geride kalan tanıdıkları arayıp sorma, onlara kendisinden, gezip gördüğü yerlerden haber verilirse, bu ihtimal daha da artar. Seyahatlerin sadece turistik değil belli bir amaca mesela bir gönüllü yardım kuruluşunun faaliyetine yönelik olması, yalnızlıktan mustarip kimsenin derdine adeta panzehir gibi gelecektir.</p>
<p>Yalnızlık, elbette insani bir sorun, bir insan sorunudur, şu koskoca ve milyonlarca insanla dolu dünyada kendisini bir başına hissetme halidir. Ama diğer canlıları, tabiatı da unutmamak lazım gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hale gelirse o kadar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markası tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezi özdeşleşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni normlara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli hareketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, straitht-edger, hard rocker, new ager ve daha neler neler…</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak, oyuncular haline getiriyor. Özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştırıcı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hal garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, ‘inanacak’ bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aranmasına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için saldırmaya hazır halde bekliyor. Her şeyi bilen ve bu bilgiyi bir kehanetçesine bildiren ve en ufak içsel şüpheye sahip olmayan, kendine aşırı güven hissi içinde bulunan paranoid kişiliklere gün doğuyor, zira etraflarında birçok hayran birikiyor. İnsanlar aradıkları kesinlik hissinin, her şeyi bildiğini iddia eden paranoid tiplerde olduğunu sanıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önce mahremiyetimizi dalgıç giysisi gibi taşıdığımız zamanlar geldi. Beklenmedik bir karşılaşmaya yol açmamak için her şeyi yaptık. Ama ardından mahremiyet suları hızla soğudu, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok-amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin (Bauman, 2012, s.87) olarak algılandı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. “Kullan-at” türü ürünleri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda aşka yer bulmak neredeyse imkânsız. Zira aşk, özen göstermektir; arzu, oburca tüketmek isterken aşk sahip çıkmak ister. Aşk, bir kişiyi, güveni özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için, eşlerin birbirlerine kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman gibi davranabilmeleri, belirsiz bir geleceğe rıza gösterebilmeleri gerekir. Oysa günümüzde her şey kısa ömürlü, gelip geçici dileklere göre ayarlanıyor. Mesela alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanıyorlar. İnsan ilişkileri tıpkı borsa gibi işliyor; ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakılıyor. Nitelik olmadığında selameti nicelikte arıyoruz. Kitapların kalitesini satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansını izlenme oranlarıyla, hatta “tanınmış bir kişinin niteliğinin cenazesini izleyen kişi…, entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma” sayısıyla…</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aralarında sahici bir yakınlık bulunmayan günümüz insanı, kablolu ve kablosuz, bir akışkanlık içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor. Bu süreç, mütemadiyen devam ediyor. Görünüşte kendi kararlarını vermeye muktedir bir bireye benziyor ama yakından bakıldığında, adeta kararnameyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem donup hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm…</p>
<p>Özgürlük ihtiyacını ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor. Modern gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar, bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bıçak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Ne tam olarak bir yere ait hissediyor ne de tümüyle özgür…</p>
<p>Tecrübesini ve insan ilişkisinden beklentisini “bağlantıda olma”, “hatta kalma” sözleri açıklıyor. “Eş”ten ziyade “ağ”dan söz ediyor. “Kendine bir ağ oluşturma”ya, “ağ üzerinde sörf yapma”ya çalışıyor. “Bağlantı” dediği ise, sanal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, “delete” tuşuna basınca kurtulması mümkün olan şu tuhaf ilişki</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bauman. Giddens&#8217;in modernlik savunusunu, ”saf ilişki&#8221; adını verdiği, tüketim toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaktan başka hiçbir işe yaramayan, insani olanı yıkıp geçen tarzı ince ince ti&#8217;ye alıyor. Ona göre bugün dünyada yaşamakta olduğumuz insan ilişkileri güven temelli değildir, tam tersine güvene karşı bir fesat kurma tezgâhı içindedir. Güvenin olmadığı, belirsizliklerle dolu bir dünyaya ahlaki umutları yerleştirme şansı da kalmaz. Bugün “Niçin ahlaklı olmalıyım?&#8221; sorusunu birçok insan kendine soruyorsa, açıkça sormasa bile benzer sorular zihninde baş göstermişse, bu durum ahlaki krize işarettir, ahlaki tutumların sonuna yaklaştığımızın bir göstergesidir. Zira ahlaklılık bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz; insanın varoluşunun demirlediği sağlam bir liman, kökenleri insan olmanın ayırt edici bir niteliğidir, insam diğer varlıklardan farklı kılan doğuştan bir özelliğidir. İhtiyaçtan kaynaklanan, onunla izah edilen eylemler, güdülü nitelikte olduklarından gerçek anlamda ”ahlaki&#8221; olarak sınıflandırılamazlar.</p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini düşünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsizlik. güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan, her ilişkinin emek gerektirdiğini anlamıyor, diğer insanları yapışıverecekleri nesne gibi görüyor. “Çoğu modern insanın gerçeklik duygusu konusunda, başkalarına olan bağımlılıkları öyle bir noktaya varmıştır ki, onlar olmadan var olma hissini yitireceklerini düşünürler. Kumda akan su gibi &#8216;dağılacaklarını’ hissederler. İnsanların çoğu hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına dokunmak zorunda olan körlerden farksızdır&#8221; diyor Rollo May. Yalnız kalma korkumuzun temelinde kendjmize dair farkındalığımızı yitirme endişesi olduğunu, uzun süre etrafımızda bizi dinleyecek birisi bulunmadığında, hiç olmazsa bir radyo sesi algı dünyamızı doldurmadığında kendimizi boşlukta hissettiğimizi düşünüyor. Sürekli yalnızlıktan yakınıp duran, yalnızlık çığlığını reklam bürosu gibi kullananların oyununa gelmiyor. Başkaları olmadan, onlara yaslanmadan yaşamayı göze alamayan, sevgi kaçkınlarını “doldurulmuş insanlar&#8221; olarak niteliyor. Hakiki yalnızlık hissinden, varoluşsal yalnızlığını fark edip olgunlaşmaya çalışanlardan ziyade yalnızlık edebiyatının ve çoğu zaman bencilce yalnız yaşamayı seçenlerin arttığını görüyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gerçekten de endişelenmemek mümkün değil. Batı&#8217;dan sadece teknoloji değil onunla birlikte değerler ve yaşam tarzları da çığ gibi üzerimize geliyor. Orada olan biten ne varsa şu veya bu biçimde bizde de kendisini gösteriyor. Boşanma ve yalnız yaşama oranlarındaki önlenemez artışın sadece bir toplumsal çözülme manası taşımadığı, asıl meselenin geleneksel aile karşıtlığı olduğu, solo yaşamların günümüz toplumsallığının basit bir yan etkisi veya komplikasyonu değil basbayağı bilinçli bir tercih olarak gündeme geldiği her geçen gün daha bariz biçimde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Batı&#8217;yla yaşama tarzı düzeyinde, değerler ekseninde bir sorunumuz varsa tüm bunları etraflıca düşünmeli, onları ayıplamakla yetinmemeliyiz. Aksi takdirde ayıpladığımız her ne varsa bizde de aynı biçimde görüleceğinden emin olun!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kapitalist tüketim toplumu da solo yaşamayı kesinlikle destekliyor. İnsanlar kendileri için ev açtıkça, hane sayısı arttıkça doğal olarak tüketim de atık üretimi de artıyor. Şirketlerin alttan alta çalışanlarından kendilerini ailelerine değil çalıştığı kuruma ait hissetmelerini teşvik etmeleri ve sürekli daha yüksek performans beklentisi içinde olmalarını da bir yere not etmek gerekiyor. “Bu sistemin çarkı haline gelmiş medyada da bu yaşam biçimini teşvik eden yeteri kadar malzeme göze çarpıyor. Geleneksel ve dijital medya platformlarında yayınlanan makalelerde, bu yaşam biçiminin olumlu toplumsal etkiler bağlamında “nimet&#8221; olması hususunda görüşlere yer verildiği gözlenmekte. Reklamlarda bile bu trendi teşvik eden bir sürü söylemle karşılaşıyoruz. ”Yalnız tatil yapmanın dayanılmaz keyfi&#8221;, “solo yaşamı tercih edenler için pop&#8221;, “cozy ve modern konseptte stüdyo daireler&#8221; vs. Yalnızlık trendini teşvik eden televizyon dizileri de işin tuzu biberi olmuş durumda&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Abulfez Süleymanov Hoca, iletişim teknolojilerin beklenenin aksine yalnızlık duygusunu derinleştirdiği kanaatinde. “Bilgisayar, televizyon, cep telefonları gibi zaman öğüten aygıtların yanı sıra sosyal medyanın yaygın kullanımı, aldatıcı bir sosyal ilişki ağı görüntüsü, yalnız yaşamayı tetikliyor. İnsanlar, kalabalıklar içinde dijital ortam sayesinde solo kalabildiği gibi; tersine solo yaşam da yine dijital ortam sayesinde kendi kalabalığını yaratabiliyor.&#8221; Bu yüzden aynı evin içindeki bireyler bile birbirlerinden uzaklaşabiliyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sevilmenin, beğenilmenin veya bir başkasını sevindirmenin insani bir ihtiyaç olduğundan yola çıkan modern psikoloji, ihtiyaçları karşılanan bir kimsedeki yalnızlık hissine doğal olmayan, patolojik bir tecrübeye/hastalığa benzeyen bir durum olarak bakıyor. Kişiler arası samimiyetin veya ulaşılabilir sosyal ilişkilerin yokluğu durumunda bu hissin artacağını varsayıyor. Yalnızlığın birey için hiçbir pozitif etkisinin olmadığı ve kaçınılması gereken bir yaşantı olduğu düşünülüyor. Gelişimsel bir bağlamda, etkileşim ihtiyaçlarını karşılayan bazı özel ilişki tarzlarının yokluğuna bir tepki gibi görülüyor yalnızlık. Duygusal yalnızlık ve toplumsal izolasyon farkı vurgulanıyor. Konuyu bilişsel bakımdan ele alanlar ise toplumsal ilişkilerin ve ilişki bozukluklarının değerlendirilmesi, kıyaslanması, algılanması üzerinde duruyorlar. Yalnızlığı, bireyin sosyal ilişkilerde elde etmek istediğiyle elde ettikleri arasındaki fark durumunda hissettikleri şeklinde tanımlamaya çalışıyorlar. Bazı araştırmacılar ise yalnızlığa bireyler için sosyal zorlamanın tatmin edilemeyen bir tecrübesi olarak bakıyor; niteliksiz ve yetersiz bir sosyal ilişki ağında bireyin tatmin edilmeyen duygularının bütünü diye tanımlıyorlar.“</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan “herkes” gibi olmak, “herkes”in içinde kalmak için, marka ve imaj peşinde ama bu görünüşte benzer olmanın bedeli, “uygar ilgisizlik”tir, yapayalnızlıktır.</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhun Derin Yaraları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 06:23:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Vazgeçebilme hürriyeti.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24515</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür. Seneca &#8216; Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi, onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek. 0 izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/">Ruhun Derin Yaraları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="412" height="273" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></p>
<p dir="ltr">Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p dir="ltr">Seneca &#8216;</p>
<p dir="ltr">Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi, onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek.</p>
<p dir="ltr">0 izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamanı; Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç savaşmamış olanlardır.Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, ”Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü &#8220;sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221; .</p>
<p dir="ltr">Varlığın mucizesi, küçük ”anlam anları&#8221;nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğinizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize ”Niçin?&#8221; sorusunun cevabını verir. Insan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli ins&#8217;an. Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</p>
<p dir="ltr">Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. Iki ruhun birbirine değdiği “karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</p>
<p dir="ltr">Kendi içimize döndüğümüzde, sığınacak bir yuva bulabiliyor muyuz? Orada tam içimizde, bizi dış dünyanın sağanaklarından koruyacak, belanın erişemeyeceği bir korunağımız var mı? Dünyada sürgünde hissediyorsan, belki kendinde evindesin.</p>
<p dir="ltr">“Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; &#8220;Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</p>
<p dir="ltr">“Sen beni bilgili, çok okumuş bir adam mı sanıyorsun?” diye sordu Konfüçyüs. ”Tabii ki,&#8221; dedi Zi Gong, ”Öyle değil misin?&#8221; “Pek sayılmaz,” dedi Konfüçyüs, &#8220;ben yalnızca başka her şeyi birbirine bağlayan bir ipi tuttum.&#8221; Varlık bir bütün, birbirine yar ve yardımcı, görünmez iplerle bağlı. İş, ipin ucunu tutmakta.</p>
<p dir="ltr">Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyîz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsın derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim &#8216; içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir,&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasında hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</p>
<p dir="ltr">Kimi insanlar çocukluklarında yaşadıkları zorlukları anlamlı bir hayatın basamağı kılarken, kimileri bunu “acı mıknatısı&#8221; gibi kullanır ve kendisini inciten şeyi hayat boyu yeniden üretir. Fark, acıya karşı takındığımız tutumda: Onu yutarak büyümek mi, onun tarafından yutularak bitmek mi? Hayatı olduğu gibi kabullen dostum, iyi ve kötü, güzel ve çirkin bir arada. Sen de kusurlusun, karşındaki de. Yaralarımızdan tanışalım. Yaralarımızdan taşalım.</p>
<p dir="ltr">Ötekinin duygu ve bozgunlarını kabullenerek, öfke ve hayal kırıklığından kurtuluruz. Kendi kusurlarımızla yüzleşerek, ötekini suçlamaktan kurtuluruz. Anlamak, hayatı bir bütün olarak kabullenmektir. İnsanlık halini ve başkalarını anlamaksızın kendimizi anlayamayız. Öteki, bana ayna tutar. Varlık bir karşılıklı bağımlılık içinde. İnsan insana bağımlı ama kendisini büyütebilmeyi yani olgunlaşmayı da becerebilmeli. Olgunluk, ”Benim ihtiyacım bu,&#8221; demeden önce, ”Onun ihtiyacı ne?&#8221; diyebilmektir. Dünyaya ve insanlığa ne verebilirim? Susturulmuşlara bir ses, hikâyesiz bırakılmışlara kelime olabilir miyim?</p>
<p dir="ltr">İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. ”Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınları, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte. Kendi sesinle haykırdıysan,</p>
<p dir="ltr">kendi gözyaşlarınla ağladıysan, kendi gözlerinle gördün ve kendi düşüncelerinle düşündüysen, kendi rüyalarıma uyudu ve kendi dualarınla yakardıysan, sana ait bir ömür sürdün demektir.</p>
<p dir="ltr">Mesnevi&#8217;de bir hikâye var: &#8220;Kulağıma davul sesi geliyor,&#8221; der sağır. “Ha, gördüm pehlivanlar güreşiyor,&#8221; der kör. &#8220;O zaman ne duruyoruz, hemen gidelim!&#8221; der topal. Sınırlarını yani kendini bilmek büyük marifet. Her yokuşu tırmanamayız. Elinde olana kıymet ver ki oradan yeni bir dünya kurabilesin. Her insan evladı dünyada biricik olmak ister. Değer görmek, değer katmak, bir şeye tesir edebilmek ister. Yaşadığımız mekânlar ve zamanlar, insanın o biricik varlığını siliyor ve onu kolaylıkla ikame edilebilir, kenara atılabilir, gözden çıkarılabilir bir ”şey&#8221; e dönüştürüyor. Sen “şeyleşme&#8221;ye karşı dur dostum, bir derdin olsun bu dünyada, derdini sevenlerden ol.</p>
<p dir="ltr">Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</p>
<p dir="ltr">Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne&#8217;? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</p>
<p dir="ltr">Eşiğinde beklediğin kapı, sana açılır. Başımıza gelenler ve içine doğduğumuz çevre seçimlerimizi sınırlar, karakterimizle o sınırları aşmaya gayret ederiz. Ama bazen kendi karakterimize meydan okumamız gereken zamanlar olur. Galiba asıl değişim böyle zamanlarda gerçekleşiyor. Tohumun çürümeye durduğunda filiz vermesi gibi acı da insanı büyütür, olgunlaştırır. Acından bir anlamın filizlendiği gün, o kapı sana açılmıştır.</p>
<p dir="ltr">İnsan onu olduğu gibi kabullenen bir ”yer&#8221;e ait hissediyor kendisini; düşünce ve duygularından utanç duymadığı, kınanmadan buyur edildiği, emniyet hissi veren yere. Yaralarının görünmesinden korkmadığı bir yere. İnsan yurdudur insanın. Bir madalya gibi taşı göğsünde yaralarını. Sen gerçekten yaşadığın için onlar var. Ama orada eğleşme fazla, başka cenkler, başka muharebeler, başka zaferler seni bekliyor ileride.</p>
<p dir="ltr">&#8220;Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.’ demiş Ibsen. Bazen gerçeğin ayıklığı beraberinde mutsuzluğu getirir. Olsun. Yalancı bir mutluluk yerine sahici bir mutsuzluk yeğdir. Hayal kırıklığını sürgit bir yara olarak saklayanlar, onun dönüşüme bir yoldaş, gerçekliğe ve ayaklarımızı yere daha sağlam basmaya bir davetiye olduğunu unutuyor. Dünyayı ve kendimizi böylece daha iyi bilir, o dünyada bizim için neyin iyi ve mümkün olduğunu yeniden öğreniriz. ”Ayağımdaki yara, yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana,&#8221; diyor Sohrap Sepehri. Bu dünyanın bize yurt olmadığını, yaramız sızlamaya başladığında anlıyoruz.</p>
<p dir="ltr">Yiğit, yarasından doğrulur.</p>
<p dir="ltr">Çünkü kalbin kırıldığı yer, cesaretin de şaha kalkabildiği yerdir.</p>
<p dir="ltr">Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaralari,syf.33-38</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/">Ruhun Derin Yaraları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaraları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[narsist kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="458" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></p>
<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah programlarından da kesinlikle uzak durulmalı. İnsanı çok fazla kötülükle tanıştıran ve çok kötü bir dünyada yaşadığımız hissini uyandıran, adeta insanın iradesini felç eden yapımlar bizi umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürükleyebiliyor.</p>
<p>İlle de televizyon seyredeceksek insana umut veren, insanın içini insani duygularla ışıtan, ısıtan yapımlara ağırlık verelim. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı yapımlar bir süre sonra adaletli bir dünyaya duyduğumuz inancı zedeliyor ve bizi her an teyakkuzda her an kötülük bekleyen endişeli, vehimli insanlara dönüştürüyor. Bu konuda yapılan sayısız çalışmanın gösterdiği bir gerçek var; televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran karşısındaysanız o kadar depresyona girersiniz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İroniktir; en çok onay alan insanlar genellikle başkasının onayını aramayan insanlardır. Mutluluk, onay arama ihtiyacının yokluğudur. Wayne W. Dyer, Hatalı Alanlarınız kitabında buna ilişkin bir fabl aktarır; “Büyük bir kedi, kendi kuyruğunu kovalayan küçük bir kediye sormuş: ‘Neden kuyruğunu kovalıyorsun?’ Yavru kedi yanıt vermiş: ‘Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa ulaşacağım.’ Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: ‘Gençken ben de evrenin sorunlarına ilgi duymuş ve mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu fark ettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam hep peşimden geliyor.”</p>
<p>Buna rağmen, tek başına bir mutluluk da en olmayacak şeydir. Üç şey var ki vermeden alamazsınız, size dönmesi için önce onu başkasına vermeniz lazım: Mutluluk, huzur, özgürlük. Bunları bir başkasına verirseniz size misliyle döner. Esirger ve o konuda cimrilik ederseniz siz de ondan mahrum kalırsınız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adorno “Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.” demişti. Ün insanın elinden biricik sermayesini, kendi özgün hayatını çekip alır. Herkesin bir başkası tarafından doyurulmayı, ihtimam görmeyi beklediği bir çağda yaşıyoruz. Narsistik benliklerimize o kadar sevdalıyız ki herkes bize bakıp özen göstermeli diye düşünüyoruz. Çünkü zamanında yeterince özen görmedik, yeterince başkasının gözlerinde aynalanmadık, sevilmeye layık bir kendiliğin yansımasını göremedik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir gün bir hanımefendi bana şöyle demişti : “Hayatımda iyi giden hiçbir şey yok. Bir sürü şey berbat, fakat ben falanca ilacı aldığım için kendimi berbat bir neşede hissediyorum ve kendime çok öfkeleniyorum. Neşe duyacak hiçbir şey yok.” Bu sahte neşe, yani olmamışlığın neşesi, alkolle, maddelerle, uyuşturucularla, sahte yaşantılarla, çok güzel yemekler yiyerek, harika yerlere giderek onun fotoğraflarını insanların gözüne dayayacak şekilde paylaşarak.. Bütün bunlar bize, gerçek yaşanmışlığın verdiği, eziyetin sonrasında gelen rahatlamanın, mutluluğun tadını vermiyor. Mutluluk dediğimiz şey gelir, gider.</p>
<p>Bazen bir haber alırız, üzülürüz, karalar bağlarız, içimiz kan ağlar. Bazen bir haber alırız, içimiz içimize sığmaz. Sürekli bir hal olarak belki bir itminan halinden bahsedersek, sadece insan ilişkileriyle sınırlı olmayan, insanın bu dünyadaki macerasını metafizik bir bakış açısından da anlamlandıracak bir bakışa ihtiyaç var.”Mutluluk, bizatihi kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyiliktir. Onun ötesinde insanın elde edebileceği hiçbir şey yoktur.” Diye tanımlamıştı mutluluğu Fârâbî.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Selfie Sendromu&#8221; ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşırı meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etkileşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükülen ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz.</p>
<p>Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ”ahlaki sığlaşma varsayımı” diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimlerimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapılmış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde öncekilere oranla çok daha yüksek puanlar aldığını gösteriyor. Dünyanın yeni veba salgını; bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Titus Burckhardt Aklın Aynası&#8217;nda İslam&#8217;ın güzellik algısına “&#8230; güzellik rasyonel düşünce süzgecinden geçmeksizin nefse işler ve birçok inanan kişi açısından katıksız bir doktrin olmaktan çok doğrudan bir anlatıdır. Güzellik dinin canı, eti; teoloji, yasa ve etik ise iskeletidir. İhsan sözcüğü aynı zamanda &#8216;güzellik&#8217; ve &#8216;erdem’ anlamlarına da gelir; tam olarak bu sözcük zorunlu olarak dışa vuran, her insan eylemini sanata ve her sanatı da Allah&#8217;ın selamına dönüştüren kalbin ve ruhun güzelliği, iç güzellik anlamına gelir,&#8221; sözleriyle işaret ediyor. Tüm bir tasavvuf dünyasını şekillendiren “ihsan” kavramı, bizde güzel olana (hüsn&#8217;e), Cemal&#8217;e duyulan iştiyak ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak bu güzellik, cismin insicamından aşkın bir mizacı gereksinir. Güzel, daima ileriye atılmakta olan, akan, yükselen bir imkânı çağrıştırır. Güzel biçimlerin ışığında yüzer, ebedi dilin gramerini oluşturan sözcükleri mırıldanırız onu temaşa ettikçe, engin ve yüce bir şeylerin adı gelir dilimizin ucuna: Zaman gibi, adalet gibi, ölüm gibi, rahmet gibi. Güzelin vaat ettiği o henüz belirmemiş olan şeye karşı hasret çekeriz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzelin bizlere kendi hikâyemizi nasıl anlattığına dair en temel metinlerden biri halen daha Plotinos&#8217;un Enneadlar&#8217;ıdır. “Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltıraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende (&#8230;) Öyleyse, haydi kaynağa geri dönelim ve güzelliği maddi şeylere yerleştiren ilkeyi gösteriverelim. Şüphesiz bu ilke vardır; bu ilk bakışta görülen bir şeydir. Ruhun kadim bir bilgisindenmişçesine adlandırdığı ve fark edince bağrına basıp birlikteliğe girdiği bir şey. Ama ruh bir de çirkinle karşılaşırsa birdenbire kendi içine siner, onu reddeder, ondan yüz çevirir, uyumsuz olduğu için gücenir. Yorumumuz odur ki ruh -doğasının bütün doğruluğuyla, oluşun hiyerarşisindeki en yüce varlıklarla yakın ilişkisiyle- o soydan bir şey ya da o soya ait en ufak bir iz gördüğünde, ani bir zevkle titrer, kendisine döner ve böylece yeniden doğasının bilincine, kendi yurduna katılır.. .&#8221; Ruh güzellik terbiyesi ile yücelirken, çirkinlikle ağılanır, aşağılanır ve kırılır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm mevcudat Yaradan&#8217;ın esmasının tecellisiyle her an kevn ve fesad aralığında yeni bir yaratılışta elbette ancak insanın farkı mahlükatın içerisindeki en parlak aynaya,yani &#8220;gönül&#8221;e sahip olması. Gönlün cilasının gözün menfezinden aksetmesi de güzelin vacipliğine bir karine sayılmalıdır; nasıl ki yumurtasının içinde uyuyan bir yavru kartalın kanadı gökyüzünün varlığını zorunlu kılıyorsa, gözün gönül ışığıyla parlaması da güzeli zorunlu kılar. İnsan, cehennemini buradan köz köz oraya taşıdığı gibi cennetini de kendindeki hüsn ile inşa ediyor. İbn Hazm, ”Seni bana anlattılar da seni görünce anladım; anlattıkları şey sadece hezeyanmış,’ diyordu. . . Cenneti kulaktan dolma bilgiyle mamur edecek bir özü yok insanın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana sorarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tutunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor zamanda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarımızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız, zayıf bir ilişki söz konusudur.</p>
<p>Karamsar kehanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek bitirelim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikayelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kimi araştırmalar Internet’in yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerinde bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranışları da tetiklediğini gösteriyor. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır, bu yokluğun doğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, Internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür. Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane tekst mesajı da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p>Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75491063">
<div class="ust">
<div class="govde">Çocuklarımıza ancak iyi örneklikler teşkil ederek ahlaki rehberler haline gelebiliriz. Çocuklarımızın analitik zekalarını önemsediğimiz kadar ahlaki ve manevi zekalarını da önemseyelim. Ahlaki ve manevi zeka aynı zamanda paylaşabilmeyi, verebilmeyi başarmak demektir</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75490740">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor.</p>
<p>İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu. İyilik, zamanında ve mümkün olduğunca muhatabına sergilenmeden yapılmalı, veren verdiğini hemen unutmalı ancak alan, iyiliği daima hatırında tutmalı, vakti geldiğinde bu iyiliği varlığa iade etme sorumluluğunu taşımalıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489546">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendisini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor. Bu hayatı boşa yaşamadığı hissini kazanıyor. Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında, insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur. Siz o dönüşü bazen hemen görüp hissedemeseniz de, sevgi size geri döner, hayatınızı kuşatır. İyilik ‘eylem halinde sevgi’dir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489330">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Cemil Meriç’in “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” sözü ne kadar derin bir hakikate işaret ediyor. Marcus Aurelius’un “Birisine iyilik etmişsen, daha fazla ne istiyorsun? Doğana uygun davranmış olmak yeterli değil mi senin için? Yaptığının karşılığını görmeyi mi arıyorsun daha?Gözün görmek, ayakların yürümek için ödül istemeleri gibidir bu.” sözü de aynı hususa işaret ediyor.</p>
<p>Kuran’da, beni okuduğum zaman çarpan, sarhoş eden bir dizi ayet var Fussilet suresinde; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.” Bundan daha temel, bu kadar güzel bir etik, ahlaki kaide olabilir mi? Din ahlaktır, bizi yüce gönüllü olmaya çağırır. Bize düşmanlık etmek isteyenlerin dahi hayrı ve ıslahı için bir duruş ve dua sahibi olmalıyız. Sahili amansızca dövmek, hırçın dalgaların âdetinden olsa da, sahil topraklığından ötürü karşılık vermez, müşfik bir mukavemet gösterir ve gün olur deniz de bıkar, vazgeçip durulur.</p>
<p>Sufyan-ı Sevri der ki, “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkar olmasıdır. Mutasavvıflar, bundan dolayı tasavvufu, Allah’ın emrine saygı, yarattıklarına ise ihsan göstermek olarak tarif ederler. ‘Varlığın çobanı’ olarak tanımlıyordu insanı Heidegger; dünyaya ihtimam gösteren, genişletilmiş bilinç- vicdan sahibi bir canlı olarak.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75488094">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.” Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zihinde dalgınlık bazen, temaşa yahut tefekkür halinde iken iyidir ya, göğüsteki dalgınlığın ihmale gelir yanı yok. Peter Singer “Bir gölün yanından geçiyoruz, gözümüzün önünde bir çocuk boğuluyor. Gördüğümüz zaman başımızı çeviremeyiz vicdanımız bizi rahat bırakmaz ve o çocuğa yardım etmek için koşarız.” diyor. Dünyada gözümüzün önünde Afrika’da, Myanmar’da, Asya’da, onbinlerce yüzbinlerce insan açlıktan, sefaletten kırılıyor. Uzak bir mesafeden, izliyoruz acıyı; “başımızı çevirme hakkımız yok” diyor. Ekranın her sahici şeyi yapaylaştıran efsununa teslim olamayız, acının simüle edilmesine rıza gösteremeyiz. Singer, ihtiyacın üstünde gerçekleşen, artan maddi zenginliğin ihtiyacı olanlara dağıtılmamasını boğulan bir çocuğu görmezsen gelmekle eşdeğer buluyor, onun önerdiği model “etkin diğerkamlık”. Üzülmek bir fayda sağlamaz, insanlara aktif şekilde destek olmak, gelirinden her ay hatırı sayılır bir miktarı dünyanın muhtaçlarına, yoksullarına göndermek gerekir. Aldırış, insan varlığının ağrıyı cevaplaması, kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de sahih bir yaşama geçmesi anlamına gelir. Kendimizle gerçekleştirdiğimiz o sessiz diyalog.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Anne ve baba çocuğa iyi ahlak vermek istiyorlarsa, yüksek seciyeli ve karakter sahibi bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa kendileri de öyle olacaklar. Biz anne babalar olarak ahlaklı, sevgi dolu, empatik, merhamet dolu bireyler olursak, vicdanlı bireyler olursak çocuk da o değerleri alıp içselleştiriyor</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75485357">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan kendine çok kolay yalan söyleyebilen bir varlık. Külli niyetini çok hayırhah bir niyet olarak izhar edebilir, duyurabilir fakat bilinç dışında, daha karanlık kuvvetler aslında bambaşka bir şey istemektedir. Benim külli niyetim “Allah’ın rızasını kazanmak” diyebilir fakat kendine bile itiraf etmekte zorlandığı külli niyeti şöhret olmaktır, para kazanmaktır, güç sahibi olmaktır, insanları yönetmektir vs. Psikoloji insanın kendini kandırabilme potansiyelini gördüğü için insana bakarken biraz daha karamsar bakıyor, buradaki ayrımı nasıl yapacağız? Kur’an-ı Kerim de bizi defalarca, insanın kendini aldatma potansiyeli konusunda uyarıyor. Bilinçaltında inler cinler ifritler top oynuyor. Bir Zen hikâyesi anlatılır: Bir okçuluk ustası yanında manevi eğitimini vererek bir çırak yetiştiriyor. Zaman sonra çırak başka ustalardan da bir şeyler öğrenmek için izin istiyor. Birkaç sene sonra dönüyor. Ustasına meziyetleriyle böbürleniyor “Ben seni fersah fersah geçtim usta, benim artık ok atmama gerek kalmadı, bir bakışımla bir kuzgunu yere indirebiliyorum. Artık oksuz avlıyorum” diye. Ustası “Evladım sen daha olmamışsın, okçuluğun en yüksek mertebesi hiç ok atmamaktır.” diyor. En ufak kibir belirtisi kalmasın diye o makamı da terk etmektir terk-i terk.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75484687">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Peygamberimiz, “Mümin, müminin aynasıdır” derken, müminlerin birbirlerini sevenler olarak birbirinin göstereni ve inşa edeni olduğunu mu anlatıyordu? Hadîse İbn-i Arâbî’nin getirdiği yorum ise olağan üstüdür. Mümin, yüksek seciyeye sahip bir tür inanan insanın vasfı olduğu gibi, inanılan ve güvenilen Allah’ın da esmasındandır. El’Mümin. İşte, Arâbî bu iki Mümin’in birbirini aynaladığını ifade ediyor. Her halükarda bizler O’nun sayesinde ve O’nunla birbirimizin halinden anlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483495">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dünyanın işleri, dehrin halleri; bizleri söğüt gibi savuran, çözüp birbirine dolayan bir rüzgar. Bir rüzgar esiyor aramızda, bizim kımıltılarımızdan, inildeyişlerimizden yapılma bir rüzgar ve en çok da fısıltılarımızdan. Bir söğüt dalının hışırtısıyla konuşuyor insanlık. ‘Korku içinde olana her şey hışırdar’ demişti birisi, ekleyeyim ben de, sevgi içinde olana her şey fısıldar. Dağ fısıldar, ay fısıldar, gök fısıldar. Japon Haiku şiirinin büyük ozanı Başo “kalbindeki bütün arzu/ bütün nefret/söğüde emanet” diye yazarken, aklındaki insanlık ailesi miydi, yoksa gerçekten hallerini bir bir söğüde dökmekten mi bahsediyordu bilmiyorum. Bazen insan, anlatamamaktan da önce anlatamayacağını bilmenin derdiyle bîzârdır. Konuşan kişi kendi yalnızlığında, kendi kırılgan titreşiminde, hatta kendi yokluğunda söylenir. “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” demişti Âkif</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483257">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İki mahkum hücre duvarına tıklayarak haberleşir. Onları ayıran duvar, haberleşme vasıtalarıdır da. Her ayrılık, bir bağdır’ demişti Simone Weil.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482841">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hakikat sadece bende ve benim cemaatimde konuşuyor, diğer insanlar dalalet içinde’ düşüncesi, bütün toplumsal yapıları avlama istidadında bir yanılsamadır. Hangi toplumsal grup buna ram olursa oradan bir hayır çıkmaz. Biz ve onlar arasına duvar örmek ve sonra tahkim edilmiş bir kaleden diğer insanların kusurlarını sayıp dökmek bir konuşma ahlâkının tesisine izin vermez. Tam aksine kendi kusurlarıyla açık bir biçimde yüzleşebilen ve söylemlerini başkasının ne olduğu üzerine değil de kendinin nasıl daha hayırhah olabileceği üzerine kuran yapılar, toplumu ileriye taşır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır.</p>
<p>Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.</p>
<p>İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, &#8216;çiçek dirilticileri&#8217;dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481686">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481583">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli ünlüyor ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75480985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75476804">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yalnızın bir insana, bir insanın sıcak yakınlığına susuzluğu vardır. Susuzluk hissettiğimiz zaman suya yöneliriz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, “Nasıl susamış bir dudak suyu ararsa, su da susuzluğunu dindireceği bir dudak arar.” diyor. Yalnızlığın yarattığı yoksunluk ağrısı, aynı fizyolojik ağrı gibi, beyinde ağrıyla ilgili merkezleri aktive ediyor. Bir tür ruh ağrısı yaşıyoruz. Ve bize “git insan bul, çünkü sen insan olarak insanı arayan bir varlıksın” diyor. Hepimiz sosyal varlıklarız, insana ihtiyaç duyuyoruz. İnsanla var oluyoruz. “Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.</p>
<p>Kapımızı bir sabah rüzgarı çalsın istiyoruz, bir insan sesi bizi onaylasın, bizi dinlesin, bize bu dünyada varlığımızın bir işe yaradığını hissettirsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75391141">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yalnızlık mı?<br />
İçi kalabalık olanlara<br />
Bahşedilen krallığın adı bu!</p>
<p>Yolunu, katar katar sevdalarla uzatan<br />
Talihli yolculara bahşedilen</p>
<p>Görüş uzaklığı, kanat genişliği bu.<br />
Göğün derinliği, enginliği, maviliği,<br />
Yerin çoksesliliği, çokdilliliği,<br />
Çokçekmişliği, çokgörmüşlüğü bu&#8230;</p>
<p>Cahit Koytak</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390820">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mahremiyet insan olmanın özüdür. Arkadaşımla şakalaşabilirim, eşimle paylaşmayı uygun görmediğim kendimce çok mahrem bir konuyu konuşabilirim. Dolayısıyla eşlerin özel alana, birbirlerinin mahremiyetine karşılıklı olarak saygı göstermesi lazım. Sadece kendi mahremiyetimize değil, çocuklarımızın mahremiyetine de bu saygıyı göstermeliyiz. Çocuğumuzla ilgili yanlış bir şeyler olduğu hissini duyuyorsak; okulunda problemler yaşamaya başlamışsa, eve üzgün geliyorsa, o zaman çocuğun mahrem alanına daha fazla müdahil olmamız gerekebilir. Eşimizle ilgili olarak da, bir istisnası olabilir; aramızda güven sarsıcı problemler oluşmuşsa, o zaman “eksiksiz dürüstlük&#8221; dediğimiz bir yöntemi devreye sokabiliriz. Eksiksiz dürüstlük, her şeyin açık olduğu, gizleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir karşılıklı kontrol izni verilmesi durumudur. Güveni onarmanın yollarından birisi bu olabilir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390299">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı&#8217;nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar,&#8221; tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381509">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan ıstırabına korkuyla yaklaştığımız her seferinde onun bize öğreteceklerinden mahrum kalıyoruz. Istırap duyulmak, işitilmek, anlaşılmak istiyor. Tuhaf olan şu ki, Batılı endüstri kültürü ideolojisi bize şöyle fısıldıyor: Yeterince gayret gösterirsen kendi kaderinin efendisi olabilirsin. Zayıflık ve ıstırap bu kültürde tiksinç bulunuyor. Yenilgiden korkuyor ve yenilme ihtimalinden kaçıyoruz. Böylece hayattan kaçıyor, uyuşturucularla kendimizi felç ederek yaşayan ölülere dönüşüyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381350">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Beni gör ey dünya, görünmez bir hayalet değilim ben, anlatabileceğim bir hikayem var! Köre yol gösteren kör dediğimizde kaderimizin ortaklığına atıfta bulunuyoruz, tabiatımız birbirine bağımlı, her birimiz görülmek ve anlaşılmak arzusundayız. Varoluşsal kırılganlığımızın üstünü örtmek yerine onu sahiplenebiliriz. Karanlıktan kaçmak yerine ona tahammül edebilmek için birbirimize yardımcı olmaya çalışabiliriz. Belki böylece bir gün ışık yaralarımızdan sızar ve birbirine bağlı ve bağımlı ama sonlu varlıklar olduğumuzu hatırlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380965">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380939">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. “Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınlan, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380397">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379337">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>”Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; “Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379244">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. İki ruhun birbirine değdiği ”karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister, Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379162">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Varlığın mucizesi, küçük “anlam anları”nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğimizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize “Niçin?” sorusunun cevabını verir. İnsan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli insan.Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378946">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi. onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek, o izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamani: Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç sâvaşmamış olanlardır. Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, “Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü “sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221;.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378612">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p>Seneca</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var. İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez. bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378180">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. “Özü istiyorsan kabuğu kır,&#8221; demişti bir bilge; kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme-gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım. Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır.</p>
<p>Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak ”olmuş olan”ın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75377453">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sürekli virüs haberleri izlemek kaygıyı besliyor ve tehdidin olduğundan çok daha büyük algılanmasına yol açıyor. Endişe bizi muhtemel tehditleri fark etmeye yöneltir. Ancak artmış endişe durumunda beynin rasyonel kısımlari âdeta şalter indirir. Endişeli insanlar çevrelerinde zaten olumsuz sinyalleri taradıklarından daha da endişeli hale gelebilirler. Bunun için kara haber getiren insanlardan uzak durmamız, kaygıyı tırmandıran her türlü davranıştan uzaklaşmamız gerek. Google veya TV başında uzun zamanlar geçirerek daha çok şey bileceğimizi ve böylece hayatı daha iyi kontrol edebileceğimizi düşünmek bir yanılsamadan ibaret. Geleceği kontrol edemeyiz, o halde geleceğe değil bugüne odaklanmamız lazım.</p>
<p>İnsan zihni, göz önünde olan tehlikeyi daha acil ve büyük olarak görme eğiliminde.Hele o tehlike bir de yeni ve bilmediğimiz bir durumsa, o zaman beyinlerimiz onu çok daha abartılı bir biçimde algılıyor. Kaygı zamanlarında zihnimiz suçlayacak bir nesne arar. Burada tehdidin kaynağını gözümüzle göremediğimiz için daha somut bir düşman bulmak istiyoruz, bulamasak da onu zihnimizde icat ediyoruz. Zihnimizde pek çok kısa devre var, görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Duygusal yoğunluk uyandıran, daha sık karşılaştığımız veya önyargılarımızı besleyen haberlere çabuk inanıyoruz. Az bilinen bir tehdidi daha fazla abartma eğiliminde oluyoruz. İnsan beyni özellikle yeni tehditlere daha fazla tepki veriyor. Sosyal medya, umacı gibi sıklıkla en kötü haberleri en yoğun bir biçimde dikkatimize getiriyor. Orada fazla kalmak, çok yoğun bir tehlike altında olduğumuz yanılsaması yaratarak bizi daha fazla kaygılandirıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376823">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Frans de Waal Empati Çağı adlı kitabında şöyle yazar: “Bencil güdülere ve piyasa güçlerine dayalı bir toplum zenginlik üretebilir, ima hayatı daha değerli kılacak birliği ve karşılıklı güveni kesinlikle üretemez. Bu yüzden, mutluluğun ölçüldüğü araştırmalarda ilk sıralarda en zengin ülkeler değil, vatandaşlarının birbirine en fazla güvendiği ülkeler bulunuyor.&#8221; Yaşadığımız Virüs salgını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kendimizi değerlendirmemiz için imkânlar sunuyor. Evimizde geçireceğimiz uzun saatler, aile içi yakınlığı yeniden tesis etmek ve evlerimizi birer yuvaya dönüştürebilmek için fırsat. Çok güçlü olduğunu varsaydığımız modern yapıların birer kumdan kale olduğunu gördüğümüz bugünlerde, önümüze çıkan toplumsal fırsatları da değerlendirmeliyiz. Birbirimize hoşça bakacağımız yeni bir birlikte varoluş türküsüne, bir güven inşasına ihtiyacımız var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376428">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div style="text-align: left;"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadakat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sadakat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sadakat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 11:32:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sadakat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23909</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kâinat ve felekler, aşk üzere, dostluk üzere halk edilmiştir… Her şey gönülde cereyan ediyor. İnsanları gönül döllüyor” demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Merhametin olmazsa olmaz bileşenlerinden ikisi ahlak ve sadakat. Aşk olmadan merhamet olmaz. Dikkat etmeden merhamet de edemeyiz. Bir kesinti çağında yaşıyoruz, dikkatimizin kolayca çelinebilir olduğu bir zamanda. Sürekli, düşündüğümüz şeyden bambaşka bir şey düşünmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadakat/">Sadakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23918 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/images.jpg" alt="" width="370" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/images.jpg 265w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/images-263x191.jpg 263w" sizes="(max-width: 370px) 100vw, 370px" /></p>
<p>“Kâinat ve felekler, aşk üzere, dostluk üzere halk edilmiştir… Her şey gönülde cereyan ediyor. İnsanları gönül döllüyor” demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Merhametin olmazsa olmaz bileşenlerinden ikisi ahlak ve sadakat. Aşk olmadan merhamet olmaz. Dikkat etmeden merhamet de edemeyiz. Bir kesinti çağında yaşıyoruz, dikkatimizin kolayca çelinebilir olduğu bir zamanda. Sürekli, düşündüğümüz şeyden bambaşka bir şey düşünmeye davet ediliyoruz. Uzaktan kumanda cihazıyla televizyon kanalları arasında gezinirken yeryüzünün uzak köşelerinde tanık olduğumuz ıstıraplardan birdenbire çılgın bir eğlenceye zıplıyoruz. Cep telefonlarımız ibadetten konsere, aile yemeğinden dost meclislerine dek her yerde gerekli gereksiz zırlıyor. Dikkatimiz çelindiğinde mevzuyu kaybediyoruz. Telefon konuşmasından sohbet meclisine dönen insanın konuşmaya ısınması zaman alır. Müdahaleler zamanı kesintiye uğratıyor ve yazarın ilhamını, inanmış adamın huşusunu, anne babanın dikkatini dağıtıyor. Nihayet dostluklar da her şeyin ucunun kaybedildiği bir zamanda “fotoğraflar kadar kısa ömürlü” oluveriyor. Süreklilik kayıplara karışıyor. Babalarımız gibi girdiğimiz işyerinden emekli olmuyor, doğduğumuz yerde ölmüyor, dost çevremizi de diğer tüketim eşyaları gibi duruma ve menfaate göre değiştirebiliyoruz. Mağara arkadaşının canının yanmaması için, ayağını yılan deliğine uzatan, “gönlüyle o deliği tıkayan” Yâr-ı Gar yok artık. İnsan ilişkilerinin de kullan-at modeline göre şekillendiği bir dünyada, yakınlık mumla aranıyor. Sadakat kol gezmiyor.</p>
<p>Oysa sadakat, az önce söylediklerimin tersine, birlikte olmaktır. Hayatlarımıza dış müdahale ve dikkat dağınıklığının buyurmasına izin vermemek, zamanı yekpâre tutmaktır. Sadakat, daima orada olmaktır. Çocuklarımız büyürken orada olmak, dostlarımız iç dökerken orada olmak, ibadette ve sohbette orada olmaktır. Anda, burada ve şimdi olmaktır. Biraz daha ileri gidelim, metafizik düzlemde, ruhlar şöleninde verdiğimiz söze bağlı kalmaktır sadakat. Dostlarımızı kalbimizde, yargılamadan, talepkâr olmadan tutmaktır. Onları, fikirleri ve kişilikleriyle önemsediğimiz için, her an dinlemeye ve her dem sırtımızda taşımaya hazır olmaktır. Bu yüzden kâinatın övüncü efendimiz, “Önce refik, sonra tarik” demişlerdir. Önce yoldaş, sonra yol. Yol ancak sadakatle gidilir zira.</p>
<p>Dostluk onarır, iyileştirir. İnsan insana şifa verir. Mehmed Âkif’in İstanbul’un buz ve kar kestiği bir günde, sadece söz verdiği için, çok uzun saatler yürüyerek ve neredeyse donacak halde, dostu Eşref Edip’in evine gitmesi bilinen bir örnektir. Sadakat iyi günde ve kötü günde azığını, sevincini, öfkeni, kederini bölüşmektir. Sadakat ruhuna, ülkülerine, değerlerine paha biçmemektir. Sadakat, insanı miyara vurur. Zor zamanda dostumuza ve ülkülerimize gösterdiğimiz sadakat, hangi cevherden yapıldığımızı söyler. İç bütünlüğe sahip insanlar neye inandıklarını, ne hissettiklerini ve ne istediklerini bilir. Onlar için sadakat gayet tabiidir ve sahip oldukları içsel berraklık ve gücün bir yansımasıdır.</p>
<p>Sevgili dost, sana dost diyorum zira beni olduğum gibi kabul ediyorsun. “Arkadaşlar seni tanımalarına rağmen seven insanlardır”. Bana buyurmak, nasihat etmek, benden bir şey talep etmek gibi tasaların olmadığı için yanında kendim olabiliyorum. Bir hata yapsam biliyorum, kolayca bağışlayacaksın beni. Sadece birbirimize değil, dostluğa da sadakat duyuyoruz. Beraber değilken de birbirimizin sesini duyuyoruz.</p>
<p>En iyi arkadaş ruhumu bütün çıplaklığıyla ona göstermekten çekinmediğim kişidir, yanında açık ve dürüst olmaktan başka bir imkan bulamadığım kişi. Hakiki dostluk dünyanın ruhları örtmediği, ruhların birbirine en yalın haliyle dokunabildiği bir dostluktur. En yalın ve en cesur. Güzel zamanlar biriktirirken ve zor zamanları aşarken omuz hizamda duran ve benimle aynı ufuklara bakan kişi. Zaten, “dostu göremezsem bu gözler neme gerek?” Dostluğun kapısında, aşkın kapısında bir meziyet varsa eğer, “köpekler kadar sadık olmak”tır o. Çünkü zor zamanlarla sınanır arkadaşlık, bağlılığımızı miyara vurur, birbirimize yaslanarak zor yokuşları tırmanmaya davet eder bizi.</p>
<p>“Mutluluk, yaşamda bir şey ters gittiğinde arkadaşına kaçabilmektir”. Bir ilticagâh, bir sığınma yeri olarak dostluk. “Mutluluk, beraberce mutsuz da olabilmektir… Mutluluk çekip gittiğinde ve mutsuzlukla hatta bir felaketle başa çıkmak gerektiğinde arkadaşlar birbirleriyle konuşabilir, birbirlerine manevi dayanak olabilirler”. “İnsan arkadaşlarıyla beraberken en ücra yerde bile evinde hissedebilir kendini” zira günlük hayatın maskeleri inmiş, her arkadaş olduğu gibi bir insan olarak insan dostuyla konuşmaktadır, orada çocuklaşabilir, muzipleşebilir, sahiciliği kuşanır. Evet arkadaşlık pekiyi demekle kaimdir ama hakikatleri de en pervasız ve en destursuz halleriyle arkadaşa söyleriz. Arkadaşlık birbirinden alınmamaktır, incinmemek ve incitmemektir aynı zamanda. “Arkadaşımla beraber değilken de onun içimdeki sesini işitirim”. Ondan uzak olsam bile o kafamın içinde konuşmaya ve bana cevap yetiştirmeye devam eder, ona uzak olsam bile bir meseleyi ona nasıl anlatabileceğimi tartarım zihnimde, böylece bu hayali karşılıklı konuşma içimizde devam eder.</p>
<p>“Ahlak” diyor, Comte-Sponville, “nezaketle başlar ve sadakatle devam eder… Barbar sadakatsizdir. Gelecek zamanın ahlakı yoktur. Her ahlak, her kültür gibi geçmişten gelir. Ancak sadakatte ahlak vardır.” Köksüz bir toplumda endişe ve baş dönmesi yaşıyor modern insan. Gözler birbirine değmiyor, ruhlar yakınlaşmıyor. Adeta dostlukların son günü. Menfaat hesapları hasbî arkadaşlığın altını oyuyor. Yıkmanın hazzı inşa etme cehdinin yerine geçiyor.  Kendisinden yirmi otuz yaş küçük bir gençle arkadaşlık eden, ona yarenlik eden kaç kişi kaldı bugün? İnsan yetiştirmenin hevesini içinde bir kor gibi taşıyan kaç dava delisi adam var? Acı olan şu ki, pek az insan, insana sadakati önemsiyor. İnsanlar gölgeler gibi hayatlarımızdan gelip geçiyor. Kısa ömürlü dostluklar bir arkadaşlığın gerektirdiği adanmışlığı nadiren sağlıyor, ruhsal ihtiyaçlarımızı giderdiğimiz, bir yaramıza merhem olan kişiler günü gelip de ihtiyaç ortadan kalktığında hayaletlerin arasına karışıyor.</p>
<p>Sadakat tutunmaktır: Allah’a, ülküye, vatana ve insana.</p>
<p><strong>Not:</strong> İsim belirtilmemiş tırnak içi tam cümle alıntıları, Wilhelm Schmid’in Arkadaşlıktaki Saadete Dair (İletişim, 2015) adlı kitabından.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Ölümden Önce Bir Hayat Vardır,syf.21-29</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadakat/">Sadakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sadakat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbnü&#8217;l-Cevzi &#8211; Bir Alimin Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:56:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Öğrenmede Yol ve Yordam]]></category>
		<category><![CDATA[İntikamını Affederek Al!]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Sadece Mühlet Verir]]></category>
		<category><![CDATA[Şehveti]]></category>
		<category><![CDATA[Belaların İlacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Alimin Günlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Cenneti ‘Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ceza ve ’Mükâfat]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevap]]></category>
		<category><![CDATA[Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?]]></category>
		<category><![CDATA[Sonuçları Kestirebilme]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür Etmesini Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Vaktin Kıymeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23176</guid>

					<description><![CDATA[<p>3 Sonuçları Kestirebilme Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer. Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23186 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg" alt="" width="392" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-768x511.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg 1200w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></strong></p>
<p><strong>3 Sonuçları Kestirebilme</strong></p>
<p>Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer.</p>
<p>Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat ettin ya da isyan ettin. Peki, senin o itaatsizliğinin sevinç ve mutluluğu nerede şimdi? Peki, itaatinin de yorgunluğu ve sıkıntısı şu an nerede? Çok uzakta kaldı onlar! Artık herkes yapıp ettiklerine göre hesaba çekilecek!</p>
<p>Ah, keşke 0 günahlar senden ayrılıp giderken, tamamen silinip yok olsalardı da seni rahat ve huzur içinde bıraksalardı!</p>
<p>Bunu sana biraz daha açayım: Ölüm ânını zihninde canlandır da, senin ihmallerinden kaynaklanan o pişmanlıkların acılığını bir düşün! “0 hazların tatlılığı nereye gitti?” demiyorum. Çünkü hazların tatlılığı çoktan acıhıyara dönüştü! Geride sadece telâfisi mümkün olmayan pişmanlığın acısı kaldı!</p>
<p>Her hareketin sonuçlarının olduğunu nasıl bilmezden gelebilirsin? Öyleyse sonuçların ne olacağını düşün de kendini kurtarmaya bak! Duygularının ve tutkularının yolunu izleme, pişman olursun!(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>5 Yasak Alana Yaklaşma!</strong></p>
<p>Yasaklara yaklaşan güvenlikten uzaklaşır! “Ben (öylesi yasaklara karşı) sabredip direnirim!” iddiasında bulunan kimse de, kendi nefsiyle baş başa bırakılır!</p>
<p>Bir bakışın bile bazen nice hesaplanamayan sonuçlar doğurması mümkündür! En fazla gözetim ve denetim altında tutulması gerekenler, göz ile dildir. Bir yandan yasaklara yaklaşırken diğer yandan, ben nasıl olsa nefsime hâkim olurum diye kendine güvenmekten sakın, hem de çok sakın! Çünkü nefsin nice hileleri ve nice tuzakları vardır!</p>
<p>Pek çok yiğit savaşta hiç kâle almadığı, hiç ummadığı kimseler tarafından yere serilmiştir. Hz. Hamza ile Vahşi’yi bir hatırlasana!(s.26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>8 O Onları Sever, Onlar da O&#8217;nu</strong></p>
<p>Sevgisi, sevgililerinin sevgisini kat kat aşan Rabbimiz ne yücedir! Rabbimiz sevdiklerine bahşettiği şeylerden dolayı sevdiklerini övüyor! Yetmiyor bir de onlara lütfedip verdiği şeyleri de (cennet karşılığında) satın alıyor!(Tevbe 111) Başkalarını kendilerine tercih etme fedakârlıklarından dolayı sevdiklerinin niteliklerinin en sonuncu niteliğine bile değer biçiyor! Oruçla da bunun örneğini veriyor ve onların (oruçlu) ağızlarının kokusunu seviyor!</p>
<p>Aman Allahım, bu ne yüce hâldir! Bütün insanlar bir araya gelse bile, bunu dile getirmeye güçleri yetmez! O’nun derin gerçekliğini de hiçbir hatip dile getiremez!(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki -Allah seni başarılı kılsın- şuurunu kaybeden darbeleri hissetmez. Artısını, eksisini ancak nefis muhasebesi yapan farkedebilir. Gönlünün daraldığını hissettiğinde, şükretmediğin bir nimeti veya yaptığın bir hatayı hatırla! Nimetlerin kaybolup gitmesi ve musibetlerin âniden gelmesi konusunda dikkatli ol! Hoşgörürlük ve bağışlayıcılık halısının genişliği seni aldatmasın, çünkü o ansızın dürülebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmuyor mu: “İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez! ” (Ra’d, 13/11). Ebu Ali Rüzbârî de şöyle diyordu: “Günah işlediğin halde sana iyi davranıldığını sanıp tövbe etmemen ve günah işlemeye devam ederek affedileceğine inanman, tam bir aldanıştır!(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın ve öte âlemin hali üzerinde kafa yordum. Gördüm ki bu dünya meseleleri, insanın duygularına ve zevklerine, öbür dünya meseleleri ise, güçlü bir imana ve kesin bir inanca dayanıyor. O yüzden de duyguya dayalı şeyler, ilmi ve inancı zayıf kişilere çok daha çekici gelir. Bu hallerse, sebeplerinin çokluğuna göre sürer gider. Nitekim insanlarla düşüp kalkma, güzel kadınlara bakıma ve kendini zevk u safâya, kaptırma, duygusal olayları güçlendirir. Bir kenara çekilme, tefekküre dalma ve kendini ilme adama ise, öte âlem meselelerini dikkate aldırır.(s.54)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>29</strong> <strong>Ceza ve ’Mükâfat</strong></p>
<p>Allah’ın bu dünyada yarattığı her şey, öte dünyadakilerin birer örneğidir. Bu dünyada olup biten her şey de, âhirette olup biteceklerin bir numunesidir. Bu dünyadaki gördüklerimiz hakkında Hz. İbn Abbas şöyle demiştir: “İsimleri hariç, cennetteki hiçbir şey bu dünyada bulunanlara benzemez.” Bunun da sebebi şudur: Allah insana geçici bir mutluluğu tattırarak, onda sonsuz bir mutluluk arzusu uyandırır, bir cezalandırma tehdidinde bulunarak da, daha korkunç bir azabı hissettirir.</p>
<p>Şu dünyada olup bitene baktığımızda görürüz ki her zalim, öte âlemden önce daha bu dünyadayken er ya da geç cezasını bulur, her günahkâr için de aynı durum söz konusudur. Yüce Allah’ın şu kelâmının anlamı da budur zaten: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür!” (Nisâ, 4/123). Bir kimse günahlar işlediği halde ne bedenine, ne de malına bir zarar gelmediğini görerek, cezalandırılmadığını ve ceza görmeyeceğini sanabilir. Aslında o peş peşe işlediği günahlarla cezalandırılmakta olduğunun farkında bile değildir! O yüzden bilgeler şu hatırlatmayı yaparlar: “Bir günahın ardından gelen bir diğer günah, o günahın cezasıdır; bir güzel işten sonra yapılan bir güzel iş de, o güzel davranışın bir mükâfatıdır. ”</p>
<p>Bu dünyada veri&#8217;len ceza bazen, manevî bir ceza olabilir, İsrailoğullarından bir âlimin şu anlattığı meselede olduğu gibi:“Yâ Rabbi, ben sana defalarca isyan ettiğim halde sen beni cezalandırmadın? -Ben seni çok sık cezalandırdım, fakat sen fark etmedin! Eskiden bana dua edip yakarırken aldığın o hazdan seni mahrum etmedim mi?”(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın varlığının delillerine baktım ve gördüm ki onlar kum tanelerinden daha fazla. Benim gözümde bu delillerden en şaşırtıcı olanı da, Allah’ın hoşuna gitmeyecek şeyi kulun gizlemesi, fakat Allah’ın onu eninde sonunda ortaya çıkarması ve insanların görmedikleri halde onu dillerine dolamaya başlamalarıdır. Bazen gizli tutulan bir günah, günahkârı halkın önünde rezil rüsvâ edecek şekilde gözler önüne serilir ve bu rezalet, onun gizlediği bütün günahların bir karşılığı olarak karşısına çıkar. Bunun da hikmeti, günahları cezalandıran Birinin olduğunu, O’nun bilgisi karşısında hiçbir perdenin, hiçbir gizlemenin fayda etmediğini ve O’nun katında hiçbir amelin kaybolup gitmediğini insanlar bilsinler diyedir.</p>
<p>Aynı durum hayır işleri yapan ve bunları gizleyen kimseler için de geçerlidir. O yapılanlar sonunda ortaya çıkar ve insanlara görünür, onlar da bunlardan övgüyle söz ederler. Hem de o kişinin hiçbir günahını artık bilmez olur ve sadece faziletlerinden bahsederler. Bu da yine bir Rabbin olduğu ve yapılan hiçbir davranışın O’nun katında asla zayi olmadığı bilinsin diyedir. Öte yandan insanların kalpleri, bir kimsenin halini anlar ve bilir.</p>
<p>O yüzden de kendisiyle Allah arasındaki bağın durumuna göre, onun o halini sever veya nefret eder, yerer veya över. Hali, Allah’ın iradesine uygun olan kişiyi Allah her türlü kaygıdan uzak tutar ve her çeşit şerden korur. Bir kimse Hak ile olan ilişkilerini göz ardı ederek halkla ilişkilerini düzelteyim diye düşündüğünde ise, niyeti onun aleyhine döner, kendisine yapılan övgüler de yergilere dönüşür.(s.69)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şehveti, nefsin arzularını yenmede öyle bir haz vardır ki her türlü hazdan üstündür. Görmez misin hevâ ve hevesine yenilen kimse nasıl rezil rüsvâ olmakta? Çünkü mağluptur o! Bunun aksine nefsinin arzularına karşı zafer kazanan kimsenin ise bileği her zaman güçlü, gönlü her daim kuvvetlidir! Çünkü galiptir 0!</p>
<p>Sakın ha sakın nefsinin isteklerine hoş gözle bakıp da hırsız gibi olma! Hani o hırsız çok iyi korunmuş parayı çalmanın şehvetine kaptırır da kendini, aklının gözüyle göremez bir türlü elinin kesileceğini. Senin basiret gözün sonuçları görecek şekilde açılsın! Açılsın da, hazzın ve şehvetin sonunda bezginlik veya başka bir belâ yahut da sevgiliden ayrılış gibi nasıl bir hüsrana dönüştüğünü görsün!</p>
<p>İlk günah, aç adamın ağzına aldığı ilk lokma gibidir. O ilk lokma onun karnını doyurmaz, açlığını gidermez ki! Aksine onun iştahını daha da kabartır! Öyleyse insan nefsinin arzularını yenmenin o enfes hazzını hatırlasın ve bu yolda sabır göstermenin kendisine neler kazandıracağını şöyle derinlemesine iyice bir düşünsün!Bu konuda direnip sabreden kısa zamanda selamete erer.(s.74)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>39 Belaların İlacı</strong></p>
<p>Başına bir bedbahtlık gelen ve ondan kurtulmak isteyen kimse, onu görmezden gelip kendisinin onu yenecek güçte olduğunu düşünsün, o zaman o belâ ona anlamsız gelir. Ondan kazanacağı sevabı aklına getirsin, ondan daha beterine uğrayabilecegini bir hayal etsin, o zaman bu musibetin kendisi için bir nimet olduğunu görecektir. Onun ne kadar çabuk kaybolup gidecegini de bir tasavvur etsin, çünkü şiddetli sıkıntılar olmasaydı, rahatlayıp huzur bulma umudu olmazdı. O belâyı, evine gelmiş ve her an onun arzusunu yerine getirmeye çalıştığı bir misafiriymiş gibi görsün, ne kadar çabuk gittiğini işte o zaman fark eder! Eli açık ve yüce gönüllü bir ev sahibi olarak övülmek ne güzel şeydir!</p>
<p>Zor durumda bulunan müminin hali de bunun gibidir. Bu zorluğun süreceği zamanı dikkate almalı, bir öfkeyi dile getiren bir sözün ağzından çıkmaması veya gönlünden böyle bir düşüncenin geçmemesi için, kendisini sürekli kontrol etmelidir. İşte o zaman sevap şafağı sökecek, belâ gecesi sona erecek, karanlıkları kat ettiği için yolcu alkışlanacak ve sonunda selâmet yurduna erişmiş olacaktır.(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>45 Yaratılıştan Dersler</strong></p>
<p>Rabbimin benim hayatta kalmam için gösterdiği özene şöyle bakıp da bir düşündüm: Bulutlara hükmediyor, toprak altındaki tohum ölü gibi durur ve bir hayat soluğu beklerken rahmetini yağdırıyor. Derken o tohum boy atıyor, yemyeşil bir bitki oluyor. Suyu azaldığında Yaradan’ından yardım dilemek için boynunu eğiyor ve yas elbisesine bürünüyor. Benim gibi onun da güneşin hararetine, suyun serinliğine, meltemin okşamasına ve yerin besinine ihtiyacı var. O tohum gibi benim de nasıl şekillenip biçimlendiğimi bana düşündüren Rabbime sonsuz hamd ve senâlar olsun!</p>
<p>Allah’ın hikmetinin bazı yönlerini kavrayabilmiş olan sen, ey nefsim, eğer O’ndan başkasına yönelirsen yazıklar olsun sana! Daha da utanç vericisi ise, senin gibi birine bel bağlamandır! O ise sana hâl diliyle şöyle seslenir: “Sen neysen ben de oyum! ” Öyleyse, sen her şeyin asıl Yaradan’ına dön, sebeplere değil, 0 sebepleri var eden Allah’a yönel! O’nu hakkıyla bilip tanıyana ne mutlu! Çünkü O’nu bilmek, bu dünyaya da, öte âleme de sahip olmak demektir.(s.95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>65 Tefekkür Etmesini Bilmek</strong></p>
<p>İlim öğrenmek iddiasıyla yanıma gelen birine ilmin benzersiz, hikmetin erişilmez noktalarını öğretmeye çalışıyordum. Fakat baktım ki benim söylediklerime pek kulak verdiği yok, anlattıklarımın derinliklerine inmek arzusundan yoksun; ne gibi sonuçlar çıkaracağım konusunda meraksız. Bu tür şeylerden bahsetmeyi hemen bıraktım ve kendisine şöyle dedim: “Bu çok kıymetli bilgiler kalbinde, susuzluktan kıvranan birinin suyu arayışı gibi arzulu olan kimselere yarar!”</p>
<p>Bundan bir ders çıkarıp kendi kendime şöyle dedim: Eğer bu kişi benim dediklerimi can kulağıyla dinlese, anlattıklarımdan dolayı bana teşekkür edip beni övseydi, ben de kendisine değer verir, çalışmalarım ve sözlerimin en önemli yanlarını ona açardım. Evet, anladım ki o kişi bu tür bilgilere layık değil, ben de o bilgileri ona vermekten vazgeçtim ve kendisinden yüz çevirdim.</p>
<p>Bu durumdan ben ayrıca şöyle bir ders de çıkardım: Allah bütün mahlükatı sınıflandırdı, onları belli bir düzen içinde yarattı, onlara mükemmel bir yapı ve denge verdi, sonra da bunları akıl sahiplerinin dikkatine sundu. Bütün bunların hikmetini, derin hakikatini kavramaya çalışan akıl sahibi bir kimse, anlayışının derecesine göre bu düzeni koyana teşekkür eder, O’nun övgüsünü yapar. O zaman kendisi de, mahlûkatı bu şekilde düzenleyen tarafından sevilir.</p>
<p>Aynı şekilde 0, harikulâde hikmetler, eşsiz bilgiler ve bilgelikler içeren Kur’ân’ı da vahyetti. Kim Kur’ân’ı düşüne düşüne okur ve dikkatini bütünüyle ona yönlendirerek onunla konuşursa, Allah’ın rızasını kazanır ve O’na yakın olmanın hazzını tadar. Fakat zihni ve kalbi bu dünya işleriyle perdelenmiş kimse ise, böyle bir ayrıcalıktan mahrum bırakılır. Zaten Yüce Allah da şöyle buyurur: “Yeryüzünde hak etmedikleri halde büyüklük taslayanları ayetlerimden uzak tutacağım. ”(Araf , 7/146)(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>92.Vaktin Kıymeti</strong></p>
<p>Bakıyorum da insanların pek çoğu vaktini hayret edilecek bir şekilde harcıyorlar. Geceler uzunsa, zamanlarını boş tartışmalar veya savaş ve maceralardan bahseden bir kitabı okumakla öldürüyorlar. Günler uzadığında da, bol bol uyuyor, öğle sonralarında da Dicle kıyılarında veya çarşı pazarda dolaşıyorlar. Bu insanlar deniz ortasında, ne yönü, ne pusulası olan bir gemide ha bire tartışıp konuşup duran kimselere benziyorlar.</p>
<p>Hayatın anlamını anlamış, o yüzden de erzak hazırlığı yapan ve yaklaşan yolculuğun kaygısını taşıyan pek az insan görüyorum. Bu nitelikteki insanlar da farklı farklılar. Farklılıkları da o ebedî ikamet yerinde harcanılması gereken şeyler konusundaki bilgilerinin az veya çok oluşundan ileri geliyor. Aralarında en uyanık olanları, oradaki en iyi kazancın ne olduğunu sorup soruşturuyor ve daha fazla kâr elde edebilmek için gerekeni yapıyor.</p>
<p>Gafillere gelince, onlar ellerinde ne varsa onu götürüyor ve çoğu zaman da yoldaşsız (Kur’ân ve Sünnetsiz) yola çıkıyorlar. Nice kimselerinse yolunu yol kesiciler kesiyor ve ellerinde hiçbir şeyleri kalmıyor!</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, kalan ömrünüz son fırsattır! Çok geç olmadan harekete geçin, acele edin! İlmi, yapıp ettiklerinize şahit edinin, bilgeliği kendinize kılavuz olarak seçin de zamanın önüne geçin, onun sizin önünüze geçmesine imkân vermeyin! Nefıslerinizi hesaba çekin! Yolculuk için azığınızı özenle hazırlayın! Kervancı başı (ecel), “Gidiyoruz! ” diye bağırdığı zaman, onun sesini duymayıp da kalan ve pişmanlık gözyaşını dökenlerden olmayın!(s.166)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>95.Allah Sadece Mühlet Verir</strong></p>
<p>Mutlak kudret sahibi Allah’ın şanı ne yücedir! O’nu bilen O’ndan korkar, O’nun ince hesabı karşısında kendisini güvende hissedense, asla O’nu bilemez!</p>
<p>Çok önemli bir konu üzerinde düşündüm: Allah Teâlâ (günahkârlara) sanki ihmal ediyormuş gibi mühlet verir. 0 mühlete bakarak da günahkârlar, hiçbir mâni yokmuşçasına günahlara gömülürler. Fakat verilen mühlet yeterince uzatıldığı halde günahkârlar o eğilimlerinden vazgeçmek istemeyince, Allah onları korkunç bir şekilde yakalayıverir.</p>
<p>Aslında bu mühlet, sabırlının sabrını denemek, zalime de (tövbe etsin diye) fırsat vermek içindir. Bunu yapmakla onun sabrını teyit eder, ötekinin çirkin fıilinin de cezasını verir. Dolayısıyla, bunun gerisinde, bizim hayal edemediğimiz bir acıma, bir şefkat vardır. Mühlet vermeyip de hemen ceza verseydi, her hatanın ardından gelen cezayı görürdün. Ve bütün hatalar da bir araya gelince, günahkâr yaptığı kötülükler yüzünden başını ezecek bir taşla vurulurdu.</p>
<p>Bir insanın başına gelen cezanın sebebi bazen insanlara gizli kalır, o yüzden de “Fazlaca iyi adamdı; niye böyle bir akıbete uğradı ki?” derler. Kader de onlara şu cevabı verir: “Bunlar onun gizli günahlarının cezasıda; günah gizliydi, ama cezası açık verildi!”</p>
<p>Hiç de gizli değilmişçesine apaçık gösteriveren ve hiç bilinmiyormuş gibi de gizleyen, günahın bağışlandığını sandıracak kadar mühlet veren, hesaba çekmesiyle de akıllara durgunluk verecek kadar şiddetli davranan Yüce Allah’a hamd ü senâlar olsun! Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.169)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>102. &#8216;Uçsuz Bucaksız &#8216;Kâinat Hakkında Tefekkür</strong></p>
<p>Hac yolculuğum sırasında soyguncu bedevilerden korktuğumuz için Hayber yolundan gittik. Öyle heybetli dağlar ve öyle fevkalâde geçitler gördüm ki dehşete kapıldım! Yaradan’ımın azameti gönlümde bir kat daha arttı. Şimdilerde bile o yollardaki hatıralarım zihnimde canlandığında, Rabbime karşı başka hiçbir şeyi hatırlamaktan duymadığım kadar büyük bir hayranlık duyarım.</p>
<p>Nefsime şöyle haykırdım: Yazıklar olsun sana! Açıl denize de ne gibi harikaların olduğuna fikir gözüyle bir bak! 0 gördüklerinden çok daha müthiş şeylerle karşılaşıp dehşete kapılacaksın! Ardından da bırak kâinatı bir de dönüp kendine bak! Göreceksin ki göklere ve yıldızlara kıyasla sen bir çölde sadece bir kum taneciğisin!</p>
<p>Sonra da zihnen yıldızları dolaş, Arş’ın etrafında dön, cennet ve cehennemde neler olduğunu bir hayal et! Bütün bunlardan sonra hepsini bir yana bırak ve Yaradan’ına yönel! Bu kâinatın tamamının, kudretine sınır olmayan 0 Yüce Kudret’in elinde olduğunu göreceksin! Son olarak da tekrar kendine dön de bak! Başlangıcın ve sonun üzerinde iyi bir düşün! Düşün, başlangıcından önce neydin sen? Bir hiç!</p>
<p>Peki, sonunda ne olacaksın? Toprak! Başlangıcını ve sonunu fikir gözüyle gözlemleyen bir kimse, nasıl olur da şu ömürle, bu yaşamıyla tatmin olabilir? Kalpler nasıl olur da o Yüce Kudreti anmaktan, O’nu zikretmekten gafil kalabilir? Vallâhi, eğer nefısler hevâ ve heveslerinin sarhoşluğundan yakalarını kurtarabilseler, O’nun ilham ettiği korkuyla erir veya O’nun aşkıyla yok olur giderlerdi!</p>
<p>Şu hâle bakın ki bizim duygularımız düşüncemize baskın çıkıyor ve bizler Yaradan’ın azametine ancak bir dağı gördüğümüz zaman hayran kalıyoruz! Oysa basiretimiz açılsa da, aklımız ilâhî işaretleri görse, Allah’ın erişilmez o kudretini bir dağın gösterdiğinden çok daha iyi kavrar! İnsanların çoğunu niçin yaratıldıklarını düşünmekten ziyade içinde bulundukları durumla meşgul eden Rabbin şanı ne yücedir! Sübhânallah!(s.180)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>104 Ferahlığın Anahtarı Sabırdır</strong></p>
<p>İster sevgiliden ayrılma, isterse olumsuzluklarla karşı karşıya kalma gibi konular olsun, hayatta sabırdan daha zor bir şey yoktur. Hele bir de sıkıntının süresi uzadıkça uzar veya felaha erme umudu kalmayacak olursa&#8230;</p>
<p>Böylesi dönemler, kendisiyle atlatılabilecek azıklara ihtiyaç gösterir. Bu azıklarsa elbette farklı farklıdır ve şöyle sıralanabilir:</p>
<p>Sıkıntının büyüklüğüne bakarak, beterin beteri vardır diyerek teselli olmak; kaybedilen bir çocuğa karşılık yaşayan daha kıymetli bir çocuğun olması, o yüzden de daha fenasının başına gelmesinden kurtulduğunu düşünmek; ayrıca kaybedilenin bu dünyada telafisinin mümkün olduğunu, âhirette de ecrinin olacağını akıldan çıkarmamak; gösterdiği sabırdan ötürü insanların övgülerini, hüsn-i zanlarını kazanmak, Hakk’ın da kendisine vereceği sevabı düşünmek; büyük üzüntüye kapılmanın hiçbir yararı olmayacağını ve bunu yapmanın kendisini imtihan eden Rabbine isyan olacağını bilmek gibi&#8230; Aklın ve fikrin kabullenmekte zorlandığı bunlara benzer daha pek çok konuda insan kendini bu tür şeyler düşünerek azıklandırabilir.</p>
<p>Sabır yolunda bunlardan başka azık yoktur. Onun için sabreden kişinin nefsini bunlarla oyalaması ve sıkıntıyı atlatıncaya kadar bunları azık olarak kullanması son derecede önemlidir. Bilmelidir ki kurtuluş yakındır!(s.182)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın varlık denizini gözlemleyen, bu denizde dalgaların nasıl çarpıştığını ve şartların meydan okuyuşu karşısında nasıl sağlam durmak gerektiğini bilen kimse, ne belâların art arda gelişine üzülür, ne de gelip geçici mutluluğa sevinir.(s.200)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>121 İlim Öğrenmede Yol ve Yordam</strong><br />
&#8230;<br />
Kalbe çok fazla veya çok farklı sahalardaki şeyleri yüklemeye kalkmak hiç doğru değildir. Kalp de diğerleri gibi bir organdır. İnsan vardır yüz kiloyu taşır, insan vardır yirmi kiloyu taşıyamaz. Kalpler de öyledir. İnsan gücünün yettiği kadarını, hatta daha azını öğrenmeye çalışman, çünkü gücünü belli bir sürede tüketirse, kendine gelebilmek için hayli zaman harcamak zorunda kalır. Nitekim obur kimse de birçok lokma birden atıştırayım derken, daha sonra birçok lokmadan hayli zaman mahrum kalır.</p>
<p>En iyisi kaldırabileceği kadarını öğrenmek ve onlan bir sabah, bir akşam olmak üzere gözden geçirmektir. O arada gücünü yeniden toplamış olur. Elbette her şeyde devamlılık asıldır. Nice insan vardır bir şeyler öğrendikten sonra onları gözden geçirmeyi ihmal eder de, onları tekrar zihnine yerleştirebilmek için haddinden fazla zaman harcar!</p>
<p>Ezber yapmak için hayatta belli dönemler vardır. En elverişlisi çocukluk ve onu takip eden dönemlerdir. Aynı şekilde en iyi vakitler de sabah ile gün ortasıdır. Sabah vakitleri akşamlardan daha iyidir. Aç olunan zamanlar da tok olan zamanlardan daha uygundur. Ayrıca yeşillik alanda veya ırmak kenarında da insan zihnini toplayamaz, çünkü bunlar insanın dikkatini dağıtır. Diğer yandan öğrenme açısından yüksek yerler aşağılardan daha iyidir. Yalnızlık asıldır, zihnini toplamak ise asıldan da asıldır.</p>
<p>Öğrenilenlerin iyice yerleşmesi ve ruhun da enerjisini toplayabilmesi için zihni haftada bir kere dinlendirmek iyi olur. İnşaatlarda atılan temelleri iyice oturması için birkaç gün bırakmanın sonra üstüne devam etmenin gerekli olduğu gibi. Azar azar, fakat kesintisiz olarak öğrenmek çok önemlidir. Bir ilim dalında uzmanlaşmadan bir başka dala geçmemek gerekir.<br />
&#8230;<br />
İlim olarak ne öğrenmek istediği üzerinde iyice kafa yorsun, çünkü hayat kısa, ilminse sonu yoktur. Bütün ilimler önemli olmasına rağmen, bazı insanlar zamanlarını maalesef en öncelikli olanlara değil de öyle olmayanlara harcıyorlar. Halbuki en iyisine ve en önemlisine öncelik tanımak gerekir&#8230;.(s.204)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şunu bil ki insanın en büyük imtihanlarından biri, bir günah işledikten sonra başına hiçbir şeyin gelmediğini görerek aldanmasıdır, çünkü o ceza daha sonra gelip çatacaktır. Cezaların en büyüğü ise, farkına varılmayan cezadır. O ceza, insanın imanını söküp alan, kalbini körleştiren ve kendisi için kötü olacak bir tercihi yapmaya götüren cezadır. Bu durumun sonuçları arasında, beden sağlığının uğradığı zarar ve kişinin maksatlarına ulaşmasının engellenmesi de vardır.</p>
<p>Nitekim başına gelenlerden ibret almasını bilen basiret sahibi biri şöyle demiştir: “Benim için helâl olmayan bir şeye bir bakış attım, sonra da bakalım nasıl bir ceza göreceğim diye beklemeye başladım. Bir gün, önceden hesaplamadığım bir seyahate çıktım, bir yığın meşakkatle karşılaştım. 0 arada benim için bu dünyada en değerli varlık olan birini kaybettim ve çok kıymetli şeylerim de bir bir elimden çıktı gitti.</p>
<p>Nihayet tövbe, istiğfar ettim, her şey düzelmeye başladı. Sonra nefsim yine uyandı ve gözlerimi yine koruyamaz oldum. Derken kalbim kararıp katılaştı. Benden bu sefer eskisinden çok daha fazla şeyler alındı; onların karşılığında bana telâfi edecek bazı şeyler verilse bile, benim o kaybettiklerimden çok daha değerliydi. Sonra bir kaybettiklerim, bir de telafi ettiklerim üzerinde iyice düşününce, o kırbaç darbesinin acısı altında çığlıklar attım. ”</p>
<p>İşte ben de sahile gelmişim ve bir çığlık atıyorum: Ey kardeşlerim! Bu denizin derinliğine dikkat edin! Sakin duruşuna bakıp da sakın aldanmayın! Kıyısında durun! Takvâ kalesine sığının! Çünkü ceza acıdır! Ayrıca şunu bilin ki takvâ, kişinin zevklerinden ve ihtiraslarından ayrılmasından doğan bir acılık taşır taşımasına, yalnız bu acılık, arkasından şifa gelen diyete benzer! Diyeti bozup abur cubur yemekse ânî bir ölüme yol açabilir!(s.207)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eyvahlar olsun o kimseyi ki kırbaçlanır da kırbacın acısını duymaz, ağır yaralanır da farkında olmaz! Yazıklar olsun o kimseyi ki azaplar içinde kıvrandırıldığı halde, cezaya çarptırıldığının bilincine varmaz! Vallâhi, cezaların en beteri, verilen cezanın farkında olmamaktır! Şehvetini dizginlemeden nefsinin arzusunu tatmin eden, hemen ardından Rabbini razı etmeye çalışan kimsenin “Bir iyiliğim, bir kötülüğümü siler! ” diyerek kendini kandıran kişinin hali ne şaşılacak haldir!</p>
<p>Yazıklar olsun sana, kendi kesenden harcıyorsun, kendi malını israf ediyorsun, kendi şerefini lekeliyorsun! Bir yara öldürücü olabilir, bir yanlış adım iflasa sürükleyebilir ve işlenmiş bir günah tamir edilemeyebilir! Yazık sana, durumunun farkına varsana! Tövbe etmek için ne bekliyorsun hâlâ? İyice yaşlanayım, elim kolum tutmaz hale gelsin de Öyle tövbe edeyim mi diyorsun? Eşin, çocukların, akrabaların göçüp gittikten sonra, senin için onlara katılmaktan başka geriye ne kalıyor ki?</p>
<p>Tut ki bu fânî dünyada her ne istedinse elde ettin, peki, ya sonra? Geçici olan, seni ebedî olandan mahrum bırakmıyor mu? Hem sonra, senin yudumladığın son haz, seni boğabilir! Ya sen sevgilinden ayrılırsın, ya sevgili senden ayrılır! Sevgilini görüp vedalaşamadan yutarsın acı lokmayı!</p>
<p>Aklı düşünmeye kapalı kimselere eyvahlar olsun! Pınara varmışken suyundan içmesi engellenenlere eyvahlar olsun! Şu kabirlerden bir uyarı gelmiyor mu? Akıp giden şu zamandan ders almak yok mu? Bu dünyada hükümran olmuş, bütün arzuları gerçekleşmiş kimseler, hani neredeler? Nerede toplanmışlarsa haydi çağır onları! Nerde&#8230;? Sağırdır onlar senin çağrılarına! Onlar için sadece ölmekle iş bitmiş olsaydı, ölüm onlar için bayram olurdu, ama ya ölümden sonrası!(s.218)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yazıklar olsun o cezalandırılmış kimseye ki şunu bilmiyor. En büyük ceza, kişinin cezalandırıldığını idrak edememesidir! O yüzden hemen tövbe etmeli, ceza şamarı inmeden önce bir an evvel af dilemeli!</p>
<p>Günahlardan sakının! Özellikle de gizli işlediğiniz günahlardan sakının! Çünkü gizlide işlenen günahlar, bir bakıma Allah’a meydan okumadır! Allah’a meydan okuyuş ise kulu O’nun gözünden düşürür. Mademki o senin dış halini düzeltiyor sen de, kendin ile O’nun arasında olan şeyi gizlice düzeltmeye bak! Ey günahkâr, O’nun seni perdeleyip durması seni aldatmasın!</p>
<p>Sonra senin iç halini herkese gösteriverir! O’nun sana, yumuşak davranması da seni yanıltmasın, çünkü cezası çarçabuk kapını çalıverir! Her zaman kaygılı ol, O’na sığın, O’na yakar, senin için yararlı olan bir şey varsa, o da budur! Hüzünle beslen, gözyaşı dolu bardağından yudumla! Hevâ ve heveslerinin kalbinin kuyusunu pişmanlık kazmasıyla kaz, belki oradan çıkacak suyla günahlarının izlerini silebilirsin!(s.222)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>135 Tövbe Kapısından ayrılma!</strong></p>
<p>Ey günahkâr, cezanın nefesini ensende hissettiğinde yaygara koparıp da “Ben yapıp ettiklerime pişman olup tövbe etmiştim, neden şu iğrenç cezayı hâlâ çekmekteyim ?” deme!</p>
<p>Muhtemeldir ki senin tövben tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Cezalandırma da uzun bir hastalığın zamanına benzer bir zaman gerektirir ve vakti saati dolana kadar hiçbir çare kâr etmez. Nitekim “Adem Rabbine isyan etti! ” (Tâhâ, 20/ 121) zamanı ile “Adem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tövbe etti; Rabbi de onun tövbesini kabul etti! ” (Bakara, 2/37) zamanı arasında uzun bir süre geçti.</p>
<p>Öyleyse, ey yanlış yapmış olan, gözlerinin suyu kalbinin kirlenen elbisesini ak pak edinceye kadar sabreyle! O elbisenin suyunu sıkıp kuruttuğun zaman, üzüntün geçecektir. Daha sonra, defalarca yıkayınca kalbin huzura erecektir&#8230;(s.224)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz nice insanlar gördük: Nefıslerinin arzularına öncelik tanıdılar da sonra iyice zevklere dalıp dinlerinden imanlarından oldular! Akıllı insan, onların haline bakarak, kendileri için sürekli olmayan ve kendilerini terk etmeyecek bir cezaya sürükleyen bir şeyi nasıl tercih edebildiklerine elbette hayret edecektir. Öyleyse aman ha, akla hakkını vermemekten sakınalım! Allah yolunda yürüyen kimse ayağının nereye bastığını bilsin, çünkü aceleci kişi mahvoluş kuyusuna düşebilir! Her zaman çok uyanık ve tetikte olmak gerek, çünkü sizler savaştasınız ve okların ne yandan geleceğini bilmiyorsunuz!(s.228)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilim insanın niyeti&#8217; sağlam olursa, yeteneğinin üstündeki yükü yüklenmek zorunda kalmaz. Bilim insanlarının çoğu “Bilmiyorum! ”demekten hoşlanmıyor. Sırf itibarlarını korumak için, insanlar kendilerine “Cevap veremedi!”demesinler diye, hiç de emin olmadıkları fetvaları veriyorlar. Bu ise, ilme ihanetin daniskasıdır!</p>
<p>Anlatılır ki Mâlik ibn Enes hazretlerine bir adam gelip dinî bir meseleyi sormuş. 0 da “Bilmiyorum!” cevabını vermiş. Adam “İyi de, ben size bu soruyu sormak için onca diyar kat edip geldim!”demiş. Mâlik ibn Enes hazretleri de “Sen şimdi memleketine dön ve ‘Ben Mâlik’e sordum, bana bilmiyorum’ diye cevap verdi, de! ” buyurmuş.</p>
<p>O mübarek zatın dindarlığına ve aklına dikkat edin! Ne kadar tabiî davranıp bilmediği konuda sorumluluk alınıyor ve Allah’ın azabından da yakasını nasıl kurtarıyor!(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi arkadaşlık edeceği, dostluk kuracağı, ortak alacağı, evleneceği kimselerin seçiminde aile kökenlerine dikkat etmelidir. Ardından da, dış görünüşlerine bakması gerekir, çünkü dış görünüş kişinin iç halini ele verir.</p>
<p>Köken önemlidir, karakterin kökenle yakın alakası vardır. Asaletten uzak olanın güzellikler ortaya koyması pek mümkün değildir. Meselâ kötü bir aileden gelme bir güzelin, erdemli olması nadirdir. Aynı durum dost, ticarî ortak ve ilişki kurulan kimseler için de geçerlidir. Sadece asaletine leke düşürmekten kaçınan kimseleri dost ve ahbap edinmeye bak! Çünkü öteki kimselerle pek çok durumda sıkıntıya uğrama tehlikesi vardır. Asil olanlarla ise böyle bir şeyin olması çok nadirdir.</p>
<p>Halife Ömer ibn Abdülaziz hazretleri birine “Bana görev verebileceğin insanlar tavsiye et.&#8217;”demiş. O kişi de şu karşılığı veımiş: “Din adamlarının size ihtiyacı yoktur, yani görev almak istemezler; dünyalık peşinde koşanları ise siz istemezsiniz. Ben size soylu ailelerden gelen kimseleri tavsiye ederim, çünkü onlar şeref ve haysiyetlerine leke sürdürmekten kaçınırlar. ”(s.292)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı insan davranışlarının sonuçlarını hep göz önünde bulundurmalı ve bütün ihtimalleri hesaplamalıdır. Sosyal durumunun, imkânlarının ve sağlığının şu anki haline bakıp aldanmamalı, bunların hep böyle sürüp gidecek olduğunu sanmamalıdır. Bu büyük bir hata olur. Hal ve şartların değişebileceğini, beklenmedik durumlara düşebileceğini her zaman aklında tutarak ihtiyatlı ve hazırlıklı olmalıdır. Gelip geçici zevklere de dikkat etmeli, sonuçlarını hesaplamalı, geriye utancın kalacağını bilmelidir. Uyuşukluğun ve tembelliğin de aynı şekilde geride cehaletten başka bir şey bırakmadığını unutmamalıdır.(s.293)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bazen bir kimse sırrını eşine veya bir dostuna açar onların elinde rehin kalır. 0 iğrenç sırrını fâş eder diye ne eşinden ayrılmaya cesaret edebilir, ne de dostuyla ilişkisini kesmeye. O yüzden tedbirli insan, insanlarla münasebetlerinde, sırrı içini daraltsa da, onu dışarıya vurmayan insandır. Öyle bir kimsenin eşinin, dostunun, hizmetçisinin kendisinden ayrılmasından, kendisini rahatsız edecek sözler söyleyemeyecekleri için, hiçbir kaygısı olmaz.</p>
<p>Tenhâda yapılanlar en büyük sırlardan sayılır. O yüzden tedbirli insan gizlide yaptığına kimsenin uymaması için son derece dikkat etmelidir.</p>
<p>Keskin bir zekâya sahip kimseye, başkalarının nasihatini den önce kendi zekâsı yol gösterir.(s.297)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>199 Sevap, Sabır ve Metanetle Kazanılır</strong></p>
<p>Bir hastalığın veya ölümün gerçekleşmesi durumunda, insan kendisine tam hâkim olamasa bile, inanan kişinin dehşete kapılmaması gerekir. Her şeye rağmen, gerek gösterdiği sabırdan dolayı alacağı sevap, gerekse kadere rıza açısından olsun, elden geldiğince sabırlı davranmaya gayret etmesi lazımdır. Çünkü bunlar bir süre sonra kaybolup gidecek olan geçici anlardır. Hastalıktan sonra iyileşen kimse çektiği o ızdırapları bir düşünsün, şifaya kavuştuğu şu anda onlardan geriye ne kaldı ki? Sabredilir belâ gider, sevap kazanılır. Aynı şekilde haram hazların tadı kaybolur gider, geriye günah ve pişmanlık kalır. Kadere karşı duyulan öfke geçer, geriye kusur kalır.</p>
<p>Ölüm, insanın dayanamayacağı kadar ağır, giderek artan ve sonunda kaybolan bir acıdan başka nedir ki? Ölüm döşeğindeki hasta ruhunun çıkışından sonra gelecek olan rahatı düşünmeli. Bu, onun acısını hafifletir. Sıhhate kavuşmak için acı bir ilacı içmek gibidir bu. Bedenine gelecek felâketi (kabirde çürümesini) akla getirip de dehşete kapılmamak gerekir, çünkü o binekle (vücutla) ilgili bir meseledir, binici (ruh) ise ya cennette olacaktır, ya da cehennemde.</p>
<p>İnsanın düşüncesini üzerinde yoğunlaştırması gerektiği asıl şey, bir daha elde edebilmesini imkânsız kılacak şeyler başına gelmeden önce sevaplarını kat be kat artırmak olmalıdır. Onun için asıl bahtiyar kişi,zamanını,sağlığını ganimet bilen ve o ganimet zamanlarında faziletli amellerden daha faziletli amellere koşturan kimsedir.</p>
<p>İnsanoğlu bilsin ki cennetteki derecelerin artışı, bu dünyadaki faziletlerinin değeriyle orantılıdır. Hayat kısa, kazanılacak faziletler, sevaplarsa sayısızdır. Öyleyse bunları elde etmek için şu andan itibaren harekete geçelim! Yorgunluktan sonra gelecek olan dinlenme vakti çok uzun olacak. Gamlı ve dertli olanların sevinci sınırsız olacak. Mahzun olanlarınki de öyle.(s.314)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>204 Karşımızdaki Öfkeliyse&#8230;</strong></p>
<p>Dostunun öfkelendiğini gördüğünde ve uygunsuz sözler söylediğini duyduğunda, hiç aldırış etme ve ona çıkışma! Çünkü onun bu hali, etrafında ne olup bittiğini anlamayan bir sarhoşun haline benzer. Onun feveranına sabret, ciddiye alma, zira şeytan ona galebe çalmış, tepesi atmış ve aklı perdelenmiştir. Ona kızarsan o da sana aynı tonda cevap verir, sen de bir deliyle cebelleşen bir akıllı veya şuursuz biriyle tartışan şuurlu bir adam durumuna düşersin! Hatalı olan da sen olursun!</p>
<p>Tam aksine sen ona merhametle yönel, kaderin ona neler yaptırdığına ibretle bak, mizacının ona neler yaptırdığını sakince seyret! Bilesin ki aklı başına geldiğinde yaptığından pişman olacak ve gösterdiğin sabırdan dolayı sana şükran duyacaktır. Öyle bir durumda en azından senin yapabileceğin şey, rahatlayıp da kendine gelinceye kadar onu kendi haline bırakmandır. Babası öfkelendiğinde çocuğun, kocası öfkelendiğinde hanımın takınacağı tavır bu olmalıdır.</p>
<p>Söylemek istediklerini söyleyip de içini iyice boşaltıncaya kadar onu hiç kâle almamaları lazım, bunu uygularlarsa o kişi pişman olur ve yaptığından özür dileyecek duruma gelir. Fakat sözüne sözle, davranışına davranışla karşı verilmeye kalkılırsa tam bir düşmanlık doğar ve öfkesi geçtikten sonra bile öfkeli davranır, daha doğrusu sarhoş ve kendini bilmez haldeyken yapıp ettiklerinin aynılarını yapmaya devam eder.</p>
<p>Maalesef insanların büyük çoğunluğu bu dediklerimizin aksini yapıyor, karşısındakinin davranışına misliyle mukabele ediyor. Öfkeli birini gördüklerinde sözüne söz, hareketine hareketle karşılık veriyorlar. Halbuki bu tutum bilgece davranışa ters düşer ve bilgece davranış bizim yukarıdan beri dile getirdiklerimizdir: “Ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz! ” Ankebut, 29/43 (s.321)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hakkında hiçbir delile sahip olmadığın bir şeye tutunmaktan sakın! Sakın! Çünkü o şey senin hem dünyadaki nasibini azaltacak, hem de âhiretteki mutluluğu zayi edecektir! Sadece kendin için (dünya ve âhirette) yararlı olanın peşine takıl, kendi (âhiret) çıkarın için harekete geç! Acele et, çünkü sadece kendin için acele edeceksin! Var güçleriyle iyi işler yapmış kimselerin alacakları mükâfatı bir hayal et! Sense o mükâfatı kaçırmış olacaksın! Bunu şöyle iyi bir düşünürsen sende (ibadet konusunda) hiçbir tembellik kalmaz! Bu tehdit, gevşek insanın kendisine gelmesi için yeterli bir uyarıdır, tabiî kendisinde ruh varsa! İradesi çökmüş, bilinci ölmüş kimseye gelince, elbette bıçak darbeleri ölüye hiç acı vermez!</p>
<p>Kabrinden kaldırıldığında, bazıları güzel bineklere binip hızla giderken, sen tökezleye tökezleye ilerlersen; sâlih kullar sıratı çarçabuk geçerken, sen düşe kalka yol alırsan, halin nice olur? İşte o zaman, tembelliğin ve istirahatin tadı kaybolacak, geriye pişmanlığın acısı kalacak! İhmalkârlığın kadehindeki su kuruyacak, dipte sadece pişmanlığın tortuları duracak! Öte âlemin sonsuzluğu yanında şu kısacık dünya hayatı da nedir ki? Yarısı uykuda, yarısı gaflette geçen şu ömrünün değeri ne ola ki?Ey cennetin hurileriyle evlenmek isteyen, fakat beş paralık iradesi olmayan sen!</p>
<p>İbretlerin ışığında fıkir gözünü aç, belki duanın kabul olunduğunu görürsün! İçinde rehavet, bir gayretsizlik hissedersen, lütf-u ilâhînin yardımını dile! Seherlerde uyanıp kalk, belki önüne kazançların yolu açılır! Birkaç adımlık mesafeden de olsa, tövbe, istiğfar edenlerin kervanına katılmaya, yaklaşmaya bak! Gayret gösteren müminlerin kampına git! Orası bir konaklık mesafede bile olsa! Ama ne mesafe!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>239 Cenneti ‘Kazanmak</strong></p>
<p>Vallâhi cennete girmeyi, oradaki hastalık, tükürme, uyku, belâ olmadan, tam aksine hep sağlıklı, kesintisiz ve sıkıntısız mutluluklar, her an yenilenen, sınırsızca, arttıkça artan refah ve huzur içende bir hayatı hayal edince başım dönüyor! Öyle muhteşem bir cennetin olacağını dinimiz kesin garanti etmemiş olsa, neredeyse inanmakta zorlanacağım!</p>
<p>Fakat öyle bir cennet ve o mutluluklar elbette bu dünyada gösterilen çabalara göre elde edilecektir. O halde onu kazanma yolunda saniyesini dahi kaybeden kişiye nasıl şaşılmaz? Bu maksatla Allah’a yapılacak tek bir hamd, tek bir zikir bile kendisi için cennette meyveleri ve gölgesi ebedî olacak bir hurma ağacının dikilmesini sağlar (Müslim). Ey böyle bir fırsatı kaçırdım korkusuna kapılan, gönlünü umutla doldur!</p>
<p>Ve sen, ey ölüm denilince yüreği darlanan, ölüm acısından sonra öte âlemde seni bekleyen 0 tatlılığı ve o diriliği düşün! Canın bedenden çıkacağı anda, can çıkmadan hemen önce kişiye cennette kalacağı yer gösterilir! Kişi de o zaman o mutluluğa giden yolu kolayca kat edeceğini anlar! Daha sonra ruhlar cennet ağaçlarına kuşlar şeklinde tutunurlar (Müslim, Tirmizî&#8230;) (s.372)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi, gözü sonuçları görüp kestiren, başına gelebilecek şeyler konusunda tedbirli olan, her türlü ihtimali hesaba katıp ihtiyatlı davranan, servetini ve sırlarını saklamasını bilen, körü körüne karısına, çocuklarına veya dostlarına güvenmeyen, her an da göçe hazır olan kimsedir. İhtiyatlı ve tedbirli insan işte böyle olur!(s.380)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İntikamını Affederek Al!</strong></p>
<p>Bir düşmana veya bir kıskanca karşı düşmanca davranmak ahmaklıktır. Tam aksine, onun sana olan tavrı belli olduktan sonra, sen aranızda uzlaşmayı sağlayacak bir yol izlemelisin. Senden özür dilerse kabul et! Düşmanlık gösterirse, affet! Barışmanın, uzlaşmanın mümkün olduğunu ona göster! Ona karşı olan güvensizliğini gizle, hiçbir şekilde de ona itimat etme! İçinden ona karşı nefret duysan bile, dışından ona karşı iyi davran!</p>
<p>Eğer ona zarar vermek istiyorsan, yapacağın ilk şey kendini düzeltmen ve onun sende gördüğü kusurları gidermeye çalışmandır. Bilesin ki o kişiye senin verebileceğin en büyük zarar, onu Allah rızası için affetmendir! O hakaretlerini artırdıkça sen de hoşgörülü edânı artır! Bunu yaparsan halk senin adına onu yermeye, yerden yere vurmaya başlar. Alimler de seni soğukkanlılığın ve hoşgöründen ötürü överler.</p>
<p>Böylece sen onu çok daha fazla mat etmiş olursun, görürsün ki benzi atmıştır, hüznü dışa vurmuştur, içindeki öfkesi ise çok daha beterdir. Böyle yapman, bir söyleyip de ondan bin işitmenden çok daha iyidir! Ayrıca dalaşmakla kendini onun düşmanı olarak göstermiş olursun, o da sana karşı tedbirini alır ve senin aleyhinde verir veriştirir.</p>
<p>Buna karşılık, sen ona karşı hoşgörülü davranmakla, onun senin içinden geçeni bilmesini önlemiş olur, böylece de intikam arzunu tatmin etmiş ve kalbini yatıştırrmş olursun. Fakat sen ona dinine zarar verecek şekilde mukabelede bulunursan, bu sefer de o senden intikam almanın tadını çıkarır! Günah işleyerek kazanılana değil, “en güzel hoşgörüyle muameIe edilerek” (Hicr, 15/85) kazanılan zafere zafer denir!</p>
<p>Bu durumsa ancak onun üzerindeki hâkimiyetini bir günaha karşılık verilen bir ceza, manevî makamını yükseltecek bir imkân veya bir imtihan olarak görende görülür. Böylece o rakibini değil (ilâhî) kudreti görür.(s.384)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?</strong></p>
<p>Bir sevgili veya dost edinmek isteyen bilsin ki bunlar iki türlüdür: Kadınsa, sen onda fizik güzelliği ararsın, erkekse ruh güzelliği. Bir kadının dış güzelliği senin hoşuna giderse, gönlünü ona iyice kaptırmadan önce bir süre onun ahlâkî güzelliklerini araştır! Eğer onu umduğun gibi bulursan -ki asıl gözetmen gereken dinen sana yapılan şu tavsiyedir: Dindar olanını tercih edin!-, ver ona gönlünü ve çoluk çocuk sahibi olmak için evlen onunla. Ancak ona olan aşırı sevgini açık etme, çünkü insanın sevdiğini ona olan aşırı tutkusunu söylemesi hatadır.</p>
<p>Bu durum -o da seni sevse bile- onu sınır tanımaz hale getirir, sana karşı huysuzluk, eziyet, terk etme, küçük görme ve aşırı masraf yaptırma gibi davranışlar sergiler. Şaşırtıcı bir diğer nokta da, sen sadece şimdiki durumu dikkate alarak bir tavır takınabilir ve aramzda mükemmel bir aşk olduğunu sanabilirsin, fakat bu durum devam edip gitmeyebilir, sen onun boyunduruğu altına girebilirsin, bir daha da yakanı kurtaramazsın ve kurtulman hayli zor olabilir. Hatta senin sırlarını bildiği için seni tam anlamıyla pençesine de alabilir veya servetinin çoğunu eline geçirebilir.(s.390)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Ben bu davranış üzerinde kafa yordum. Kişilerin imanlarının sağlam olmasına rağmen davranışlarının gevşek oluşunun üç sebepten ileri geldiğini gördüm: Birincisi, anlık ve geçici hevesin peşine takılma; bu takılış, kişiyi işleyeceği hata konusunda gaflete düşürüyor.</p>
<p>İkincisi, daha sonra tövbe edip bırakma ümidi. Oysa günahın işlendiği anda akıl yerindeyse, kişiyi tövbeyi geciktirmenin tehlikeleri konusunda uyarır, çünkü ecel tövbeye fırsat vermeden kapıyı çalabilir. Bütün bunların en şaşırtıcı olanı da, insanın çok kısa bir zaman içinde ruhunun elinden alınabileceğini bildiği halde, hiç de bunun gereğine göre azimle hareket etmemesidir.</p>
<p>Gerçi insanın heves ve arzuları kişiye ömrünü uzayıp gidecek de hiç bitmeyecekmiş gibi gösteriyor! Halbuki Peygamberimiz aleyhisselâm bakın ne buyuruyor: “Kıldığın her namazı hayata veda ettiğin son namazınmış gibi kıl! ” (İbn Mâce ve Müsned). İhmal hastalığına karşı en iyi ilaç işte bu ilaçtır, zira bir sonraki namaza kadar yaşayacağından emin olmayan kişi, gayretle ve azimle faaliyet görecektir.</p>
<p>Üçüncüsü de, Allah’ın kendisini affedip bağışlayacağı umuduna kapılmaktır. Öyle ya günahkârların hep “Rabbim acır ve bağışlar! ” dediklerini görürsünüz, oysa onlar Allah’ın azabının çok çetin olduğunu da unutuyorlar! Onlar O’nun merhametinin aşırıya kaçan bir duyarlılık olmadığını bilmiyorlar mı? Eğer olsaydı, hiçbir kuş kesilmez, hiçbir çocuk da acı çekmezdi! O’nun azabından kurtulma konusunda hiç kimsenin garantisinin olmadığını, şu kadar değerde bir mal çalan hırsızın elinin kesilmesini emredenin o olduğunu bilmiyorlar mı? Yüce Allah’tan hakkımızda hayırlı olan işleri azimli ve kârarlı bir şekilde yapma gücünü bize ilham etmesini niyaz ederiz.(s.396)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilesin ki Allah’ a götüren yol, ayaklarla kat edilmez, sadece gönüllerle kat edilir. Dikkat et, gelgeç arzular,anlık şehvetler, pusu kurup yol kesen eşkıyaya benzer, gidilecek o yolsa kapkaranlık bir gece gibidir. Allah’ın lütfuyla aydınlanmış kimselerin gözleri ise, atların gözleri gibidir, çünkü onlar gece karanlığında gün ışığındaki gibi görürler.</p>
<p>Hakk’ı arzulamadaki samimiyet bir feneri andırır; o fener her nerede olursa olsun doğru yolu gösterir ve aydınlatır. Bu yolda sadece samimi olmayanlar tökezleyip düşerler. Bununla beraber istenmeyen kimselerden o ihlas (o samimiyet, o sıdk) alınır&#8230; Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.401)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların en kusurlusu, herhangi bir durumda, özellikle de öfkeyle yapılan işlerde, temkinsiz ve istişaresiz harekete geçen kimsedir. Çünkü bu acelecilik ve kendisinin bu ahmaklığı, onu tam bir zarara sürükleyebilir veya içinde derin pişmanlık yaraları açabilir. Gerçekten de öfkelerine kapılıp cinayet işleyecek kadar işi ileriye götüren nice insan vardır! Halbuki öfkeleri geçtikten sonra onlar kendilerini ömür boyu üzüntünün, ağlamaların ve vicdan azabının pençesinde hissedeceklerdir.</p>
<p>Çoğu durumda, cani öldürür ve hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını kaybeder. Zevkinin peşine takılan kimse için de aynı durum söz konusudur. Kendisinde bir arzu uyanan ve sonuçlarını hiç düşünmeden onu tatmine koşan kimsenin hali de böyledir. Hayatının geri kalan kısmında hep Vicdan azabıyla kıvranacak, ölümünden sonra sürekli ayıplanacak ve elbette cehennem azabından da kurtulamayacaktır. Bütün bunlar şimşek çakışı gibi bir anda gelip geçen zevk yüzünden insanın başına gelir.</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, her hal ve şartta, bilhassa da kavgalara yol açan ve boşanmalara sebep olan öfkeler söz konusu olduğunda, temkinli ve tedbirli olun, işin nereye varacağını iyice hesap edin!(s.421)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir adam bana hanımına karşı duyduğu kızgınlıktan dem vurdu, ardından da şöyle dedi: “Birçok sebepten ötürü kendisinden ayrılamam. Her şeyden önce ona karşı olan sayısız borcum. Ben sabırsız bir adamım. Kendisinden yakınmadan edemiyor, bir türlü de dilimi tutamıyorum Sarf ettiğim sözler de ona olan öfkemi dışa vuruyor.”</p>
<p>Kendisine şöyle dedim: Senin bu tutumun sana yarar sağlamaz. Sen evlere kapılarından girmeye bakmalısın! Kendi kendinle baş başa kalıp düşünmeli ve böyle bir sıkıntıya günahların yüzünden maruz kaldığını anlamalısın! O yüzden hemen tövbe ve istiğfar etmelisin! Ona karşı olan hıncına ve haksızlığına gelince, Hasan ibn Haccâc’ın dediği gibi bunların sana hiçbir faydası olmaz: “Allah ’tan size bir ceza geldiğinde, ona kılıç çekerek karşılık vermeyin, tam aksine onu tövbe ederek karşılayın!”Bil ki sen sınanmaktasın, sabır göstermekle mükâfatını alacaksın! Hem zaten: “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir! ” (Bakara, 2/216).</p>
<p>Allah’ın sana kader olarak çizdiği konularda sabrederek Rabbine yönel ve sıkıntından kurtulmayı O’ndan iste! Böylece sen Allah&#8217;tan af dilemekle, günahlarından tövbe etmekle, Allah’ın kaza ve kaderine karşı sabretmekle ve kurtuluşu da Rabbinden niyaz etmekle hem bir tür ibadet etmiş olur, hem de yaptığın bu her bir davranış için ayrı ayn sevap kazanırsın! Vaktini yararsız şeylerle israf etme! Kaderin akışını değiştirebileceğini sanarak çareler aramaya kalkma! “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez!” (En’âm, 6/17).(s.442)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>321 Hakiki Erler</strong></p>
<p>Birinin sürekli Kur’ân okuması, namaz kılıp oruç tutması, zekât ve sadaka vermesi, inzivaya çekilmesi, sakın seni aldatmasın! Çünkü gerçek anlamda er kişi şu iki hususa özen gösterendir: Dinin hudutlarına riayet etmek ve yapıp ettiklerinde samimi (ihlaslı) olmak.</p>
<p>Kimsenin görmediğini sandığı yerlerde Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen ve zevkini tatmin için haramlara yönelen nice softalar görmüşüzdür! Dindarlığıyla tanınmış, fakat bütün edip eylediklerini Allah için değil de, başkalarına yaranmak için yapan nicelerini tanımışızdır! Bu yanhş tutumlar halk arasında duruma göre azalır ve artar.</p>
<p>Kelimenin gerçek anlamıyla er kişi, Allah tarafından konulan sınırları asla aşmayan kişidir. Ayrıca niyet ve davranışlarında yüzde yüz samimi olandır. Onun sözleri de eylemleri de sırf Allah içindir, asla şunun bunun hatırı veya insanların hayranlığını kazanmak için değildir!</p>
<p>Öte yandan da, dindar adam denilsin diye sofu görünen, takvâlı kişi desinler diye hiç konuşmayıp susan, Zâhid olarak bilinsin diye dünyadan el etek çeker görünen niceleri vardır!</p>
<p>Halbuki samimiyetin (ihlâsın) en ayırıcı özelliği, kişinin özel hayatında da kamu hayatında da aynı olmasıdır. Dahası, gerçekten ihlâslı olan kimse, Zâhid olarak görünüp bilinmeyeyim diye halk arasında gülümsemek ve neşeli olmak için gayret gösterir.(s.472)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Huzur içinde yaşamak istiyorsan, bütün kıskançlardan uzaklaş, çünkü sendeki nimetleri hep kıskanacak ve eninde sonunda sana belki de nazarları değecektir. Kıskanç biriyle görüşmek zorundaysan, ona sırlarını açma ve kendisine bir şey danışma! Dalkavuklukları, dindarlık ve ibadetleri de seni kandırmasın, çünkü kıskançlık, dine baskın gelir. Biliyorsun ki kıskançlık Kabil’e cinayet işlettirdi, Hz. Yusuf’ u da kardeşleri yok pahasına sattılar! Akıllı bir din adamı olan rahip Ebu Amir ve saygın bir reis olan Abdullah ibn Übey, sırf kıskançlıkları yüzünden, Peygamberimiz aleyhisselâma karşı çıktılar ve doğru yoldan sapıp münafık oldular.</p>
<p>Seni kıskanan kişiye, onun içinde bulunduğu durumdan daha fazla ceza temennisinde de bulunma, çünkü o zaten büyük bir ızdırap içinde kıvranmakta, onu sadece senin sahip olduğun nimetlerin ortadan kalkması rahatlatabilir! Senin üzerindeki nimetlerin arttığı her seferinde onun da ıstırabı bir o kadar artar. Hayatı tam bir zindandır onun! Cennetliklerin cennetteki mutlulukları da ancak kalplerinden haset ve kin çıkarılıp atıldıktan sonra gerçekleşir. Yoksa birbirlerine haset eder dururlar ve hayatları çekilmez olurdu.(s.505)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şeye ihtiyacın olduğunda O’ndan iste! Verirse, ne âlâ; vermezse de, sen O’nun vermeyişinden hoşnut ol! Bil ki vermemesi cimrilikten değil, ya senin iyiliğin, ya da senin tepkini görmek içindir! Sen O’na yakarmaya, istemeye devam et! Çünkü bu da bir tür ibadettir. Sen bunda ısrar edersen, O seni sevgisiyle kuşatacak ve senin O’na olan bağlılığını ve tevekkülünü (güvenini) güçlendirecektir. O’nun sana olan bu sevgisi de, sana hedefıni gösterecek ve seni O’nun sevgisine layık hale getirecektir.</p>
<p>Sen de o zaman Allah’ı hakkıyla bilip tanıyan ve O’na bütün kalbiyle iman edenlerin hayatı gibi bir hayat sürersin. Zaten öyle olmayan hayatta hayır yoktur. Maalesef insanların çoğu sersemce, ne yaptığını bilmez şekilde yaşayıp gidiyor: Sadece sebepleri görüyor ve bütün kalpleriyle o sebeplere sarılıyorlar; sınır tanımaz, çok aşırı bir hırsla rızıklarını kazanmak için çırpınıyorlar; (Allah’a güvenecekleri yerde) bütün umutlarını insanlara bağlıyorlar; umutları boşa çıkınca da Allah’a isyan ediyorlar.</p>
<p>Kaderse, onların isyan ve itirazlarını hiç kâle almadan sarsılmaz ve şaşmaz bir şekilde yoluna devam ediyor ve insanoğlunun başına ne yazılmışsa o geliyor. Ne var ki onlar böyle davranmakla Hakk’a yakın olmaktan, O’nun muhabbetinden ve Allah’a karşı edepli davranma hasletinden mahrum kalıyorlar. Böylesi bir hayatsa, hayvanlara yaraşır bir hayattır!(s.507)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Başı Sınuklar İçin Kılavuz &#8221;Notlar&#8221; -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 11:16:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Acı]]></category>
		<category><![CDATA[Başı Sınuklar İçin Kılavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Diğerkâmlık]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs Muhasebesi]]></category>
		<category><![CDATA[normopati]]></category>
		<category><![CDATA[rekabetçi bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22741</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüzün size bir şeyler sunmak ister, o bağışa gönlünüzü açmazsanız, sizi terk eder. Kelebekler çiçek tozlarını getirmiyorsa odanıza, belki de pencereleri açmayı unutmuşsunuzdur. İçine gömüldüğümüz evreni mutlak zannediyoruz. Rahatlık alanımızdan dışarı çıkmak gerek, üzerimizde unvanlarımızdan ve şanlı zaferlerimizden bir hale taşımaksızın insan yüzlerini dolaşmak, pişmekte olan bir yemeğin kokusunu içimize çekmek, kalabalığın içinde bir fani [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22744 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF.jpg" alt="" width="566" height="388" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-768x525.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1024x701.jpg 1024w" sizes="(max-width: 566px) 100vw, 566px" /></a></p>
<p>Hüzün size bir şeyler sunmak ister, o bağışa gönlünüzü açmazsanız, sizi terk eder. Kelebekler çiçek tozlarını getirmiyorsa odanıza, belki de pencereleri açmayı unutmuşsunuzdur.</p>
<p>İçine gömüldüğümüz evreni mutlak zannediyoruz. Rahatlık alanımızdan dışarı çıkmak gerek, üzerimizde unvanlarımızdan ve şanlı zaferlerimizden bir hale taşımaksızın insan yüzlerini dolaşmak, pişmekte olan bir yemeğin kokusunu içimize çekmek, kalabalığın içinde bir fani olduğumuzu idrak etmek gerek.(s.23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Insan olarak en çetin uğraşımız sahici ve halis olabilmek. Sözü ortamına göre eğip bükmemek, kendi olmak cesaretini gösterebilmek, kalabalığın isterisine kapılıp gitmemek. Selamet der kenarest. Özü sözü bir, hayallerine ve değerlerine sadık insan olarak, iç bütünlüğünü büyütebilmek. Çakallaşmamak. Kendi hakikatine sadık kalabilen insan ne yiğit bir insandır. İç sesini dinler o, duyduğu hoşuna gitmese bile. Bir yalanın onu avutması yerine, hakikatin incitmesine razıdır.</p>
<p>Şairsen başkasının alkışına, methüsenasına aldırmamak mesela, kendi zaaflarını bilerek yola devam etmek. İşte en zoru bu, yaşlandıkça övgülere daha çok bağımlı hale geliyoruz. Hz. Resul, &#8216;Sizi övenlerin yüzüne toprak saçınız.’ diyor. Bu dünyada yapıp ettiğimiz şey ne için? Kendi zavallı benliğimizi büyütmek mi derdimiz? Yoksa bir kutlu ülkünün toprağının tozu olmaya mı talibiz? Düşmanlığımız ve dostluğumuz sadece nefsimiz için mi?</p>
<p>Dünyayı biteviye bir sahne olarak gördüğümüzde, oynamaktan kendimiz olmaya sıra gelmiyor. Mış gibi hayatların maskeli balosu. Bulunduğu her ortama göre renk ve fikir değiştiren bukalemun kişilikler. Insan, çağımızda hep yorgun: Oynamaktan, örtmekten,gizlemekten, kendisi olmaya giden yolu yürüyememekten yorgun. Oyuncu benliklerin sahici benlikleri gizlediği gösteri toplumunda, aldığımız alkış kadar var olduğumuzu sanıyoruz.(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ah, Simone Weil: &#8220;Ve sevilecek hiçbir şeyin olmadığı bir karanlıktı ruh sevmeyi bırakırsa, Tanrı&#8217;nın yokluğu daimi olur. Bu korkunç bir şeydir. Ruhun boş yere sevmeye devam etmesi ya da hiç olmazsa, mini minicik bir parçasıyla da olsa, sevmek istemesi gerekmektedir. Bu durumda Tanrı ona bir gün görünecek ve Eyüp&#8217;e gösterdiği gibi, ona da dünyanın güzelliklerini gösterecektir. Ama eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur.&#8221;</p>
<p>Eugenio Borgna da “Talihsizliğin zamanı,&#8221; diye yazar, “geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zamandır. Talihsizliğin zamanı, ölümcül eşikte duran kıpırtısız ve taşlaşmış bir zamanın sonsuzluğudur.’ Hiç geçmeyen bir zaman. Ruhu istila eden ve taşlaştıran zaman: Acının zamanı.(s.29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şair dostum, &#8220;İnsan annesini sever ve Tanrı&#8217;ya inanır,&#8221; demişti, aslında bu kadar yalın&#8230; Ama annesini sevme zorluğu çekenler, annelerinden önce Tanrı&#8217;ya küsüyorlar. Ölümden önce bir sitem gibi: “Tanrım, beni neden terk ettin?”Varlık çelimsiz bir bedenin taşıyamayacağı kadar ağır bir yüke dönüştüğünde, nazımızın kayıtsız şartsız dikkate alınacağı o yüceliğe yöneliriz. Orada ulvi bir dokunuşla çilelerin bir son bulmasını niyaz ederiz. Allah’la konuşmak, ona içten bir gönülle yönelerek niyaz edebilmek ne büyük lütuftur. Oradan bir ses hep gelir ama duyduklarımız da kısmetimiz kadardır. Çorak toprak yağmuru nasıl çağırırsa, kırık kalp de Tanrı&#8217;yı imdada çağırır. Allah, “Ben kalbi kırıklarla beraberim,&#8221; buyurur.(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rekabetçi bireycilik utanç, haset ve öfke üretiyor. Bize sürekli &#8220;Yeterince iyi değilsin!&#8221; diyor. İyi de belki de biz çiçekleri koklamakta en güzeliz,tankların üzerine yürümekte en cesuruz, dost için fedakârlık yapmakta en mahiriz. Belki de en masum, en hesapsız sevgi bizimkisi. Belki de modern hayat bizi hiç anlamıyor! Biricikliğimizi, ruhumuzun bize Özgü renk ve seslerini ölçemiyor, takdir edemiyor! Rekabet kültüründe herkes kaybedendir. Kaybedenler kaybeder, kazananlar görünüşte kazanır. Ruhların bu esir pazarında, yarışmaya dahil olmak zaten kaybetmektir. Kazanan rahatlayamaz bir türlü, nasıl rahatlasın ki? Ya birileri onun mevkisine tırmanır da o makamı elinden alıverirse? Devamlı bir statü endişesi.</p>
<p>Ya kaybedersem?</p>
<p>“Zafer ve sükünet aynı evde oturmaz,&#8221; demiş Montaigne. Tepeye tırmananlarda sürekli bir endişe: Ya aşağıya düşersem? Kendi değerimizi başkalarının insafına,başkalarının eline bıraktığımızda sürekli tahtımızdan edilme korkusuyla yaşarız. Alkış hep dışarıdan geldiğinde bir tür bağımlılık geliştirir ve aferin iptilasının yarattığı yoksunluğu daha çok aferin ve daha çok alkışla yatıştırmak isteriz.</p>
<p>Rekabetçi bir kültürün gölgesi yenilgidir. Çoğumuz yenilgiyi başarılı bir hayatın istisnası saysak da yenilgi her yerdedir. Mükemmeliyet kültü örgütleri ve insanları avlıyor, yenilgi ve zayıflığın kabulüne asla yanaşmıyor. Oysa yenilgi insan evladı olmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Bazen sonbaharlar gelir, bazen sert bir rüzgâr ağaç köklerini söker, bazen ayazda kalır üşürüz işte.(s.41)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rekabetçilik ve eşitsizlik bizi daha mutmain ve mutlu insanlar kılmıyor. Statü endişesi, utanç, panik, haset, öfke, depresyon, düşük özgüven yaratıyor. Beslenmek ve insan olarak inkişaf etmek için kendimizi bir vasıta gibi hissetmediğimiz sahici ve samimi, şartsız ilişkilere ihtiyacımız var. Bir topluluğun parçası olmak, kendi hayatımız üzerinde hükümran olmak, kendi hayatımızı sahiplenerek bir gaye edinmek zorundayız.</p>
<p>Güzelliği, hakikati ve ilahî olanı tecrübe etmekle ruhumuz kanatlanıyor, zira biz anlam arayan varlıklarız. Neyin önemli olup neyin olmadığını bilemezsek çölde yolunu yitirmiş avare seyyahlar gibi aç ve susuz kalacağız. Bizi saldırgan ve rekabetçi canavarlar olarak tanımlayan bir bilim de yönünü yitirmiştir.(s.43)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Normopati: Normallik deliliği. Anormal derecede normal olan insanlar. Göz ucuyla hep başkalarını süzenler cemiyeti. Kişinin kendi bireyselliğini, toplumsal kabuller ve uzlaşı adına feda etmesi. Baş aşağı düşerken ”Henüz her şey yolunda!&#8221; dedirten hal. Oysa senin farklılığın güzel. Dünyaya sana ait bir ses, bir renk, bir ezgi, bir eda, bir duruş, bir cümle bırak. Dünyaya sana ait bir yenilgi bırak. Senden başkasının kotaramayacağı kadar sana has bir düşüş, bir başarısızlık, bir yenilgi olsun. Aşağı doğru bir kavis. Oradan tüten bir anlam bırak.</p>
<p>Koşmak zorunda değilsin, düşersen kalkmak zorunda değilsin. Düştüysen bir süre çayır çimenin tadını çıkar. Sana sürekli koşmanı söylüyorlar. Yarışmanı, birilerini arkada bırakmanı, ipi önce göğüslemeni bekliyorlar. Hep daha hızlı koşmanı istiyorlar. Bense sadece annenin çocukluğunda söylediği bir sözü hatırlatacağım: Koşma, düşersin!(s.44)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kötü beslenme sadece gıdayla olmuyor. Zihnimizi çöple dolduran ve dikkatimizi derin/güzel olandan alıkoyan her “çabuk&#8221; mesaj, her e-posta veya gönderi de bizi kötü besliyor. Beynimize yedirdiğimiz şeylere dikkat. Malumat diyetine ihtiyacımız var. Gözü ve gönlü malayaniden sakınacağımız bir diyete.Yüce olan derindir ve güzel kendisini hemen ele vermez. Byung Chul Han&#8217;ın sözleriyle: ”Güzel saklıdır. Gizleme güzellik için aslidir. Şeffaflık güzellik ile anlaşamaz. Şeffaf güzellik bir oksimorondur, zıtların birleşimidir. Güzellik zorunlu olarak bir görünümdür. İçinde opaklık barındırır. Opak gölgeli demektir. Bu yüzden güzel, doğası gereği örtüsü açılamayandır.</p>
<p>Örtüsüz ve gizemsiz çıplaklık olarak pornografi, güzelin karşı figürüdür. Pomografinin ideal yeri Vitrindir. Gizlemek, geciktirmek, oyalamak güzelin mekân-zamansal stratejileridir&#8230; Güzel, görünmekten tereddüt eder. .. Güzel, meselenin yanında, köşede vuku bulur. Örtme güzellik için aslidir. Örtüsünün açılamaması güzelin özündendir&#8230;</p>
<p>Güzel nesne sadece örtüsünün altında kendisi olarak kalabilir. Örtülmekle, sonsuz derecede göze çarpmayan hale gelir.&#8221;(s.60)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Oysa kimi insanlar, ıstırap seli içinde kalmalarına rağmen, varlıklarının özünü bozulmamış olarak muhafaza ederler. Onlarda derin bir sükünet ve nezaket hissederiz. Sanki yaşanan bela ve musibetler ebedi hazinelerin içsel kapısını sıralamıştır. “Definelere malik viraneler var.&#8221; Bazen de, İbn Arabi’nin söylediği gibi “O’nun kendi nurunda tezahürü o kadar yoğundur ki idrakimizi aşar geçer ve O&#8217;nun tezahürü bir perde olur.” Nuru onu görmeyi perdeler. İş, kalbin çatlaklarından ve örtülerin bir anlık kalkışından sızan ebedi ışığı hissedebilmekte. İş sonsuzluğun sanatkârı olmakta, hiçlik uçurumunun kıyısında güzelliğin fısıltısını duyabilmekte&#8230; Yücelik derinliktedir.(s.63)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ne yaptığımız ve niçin yaptığımızla ilgili bir mantık ve gayeye sahip olmak, hayatımıza anlam duygusunu bahşeder.Anlam duygusu kadar değerli bir başka duygu da önem duygusu. Başkalarının hayatında nasıl bir fark yaratabiliyoruz, onların dünyasında ne kadar bir yer tutuyoruz ve bizim hayatlarımız onlar için ne ölçüde anlamlı? Bizim olmadığımız bir dünya eskisi gibi mi olurdu? Varlığımız içinde yaşadığımız şu dünyaya ufacık da olsa bir güzellik katabiliyor mu?</p>
<p>Psikiyatri odasındaki en derin varoluşsal korkulardan biri bu: Kişinin kendi varlığı için bir sebep bulamıyor olmasından ziyade dünyanın onlar için bir sebep bulamıyor oluşu. Boşa yaşanmış bir hayatın korkusu bizi türlü iptilalara, meşguliyet bağımlılığına, tüketim bağımlılığına, uyuşturucu bağımlılığına raptediyor. İçimizde saklı duran anlamı ortaya çıkarmak, anlamın arkeolosini yapmak, insan olarak her birimizin üzerinde borç.(s.67)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tevazu bizi dünyaya açar. Tevazu kendi değerimizi azaltmak değil, başka insanlara değer vermektir. Pek çok insan bunu karıştırıyor: Aşırı bir mahviyetkârlık, kendi nefsimizi başkalarının önüne paspas etmek değildir tevazu. İnsanın kendi benliğini yerli yerine koymasıdır. Allah karşısında insanın kendi biricik acziyet ve faniliğini idrak etmesi. Bütün varlıkta, her şeyde sadece O’na şahitlik etmesi ve hayrı sadece ondan bilmesi. Benlik davası gütmemek.</p>
<p>Kâinatı saran o eşsiz ilahî fısıltıyı duymak ve benliğini geri çekmek. Sessiz bir erdem değildir sadece, bir idrak biçimidir tevazu: “Sen&#8221;i duymak için “ben&#8221;i susturmak. İnsan konuşmasına gizli, o dile gelmemiş çağrıyı işitmek. Varlığın her kımıltısında ilahî fısıltıyı duymak ve geri çekilmek; hiçliğin idraki&#8230; Bir topluiğne başı kadar dahi hacmimizin olmadığı kozmosta yerimizi bilmek.(s.75)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsanları sadece varlığımızla, bilgimizle, makam ve mansıbımızla dövmeye yeltenmiyoruz. Bazen savunduğumuz görüşler üzerinden onları hizaya çekiyor, onları kendimize itaate zorluyor, ilahlık taslıyoruz. Moral narsisizm: Ne yaptığın, nasıl eylemde bulunduğun veya eylemlerinin sonucundan çok, neye inandığın veya inanıyor göründüğün seni tanımlar ve “iyi&#8221; kılar. Önemli olan iyi yapmak değil iyi hissetmektir. Sloganların, nasıl bir hayat yaşadığından daha önemlidir. Ahlak narsisizmi şunu söylüyor: Şehvetle dile getirdiğin bir görüş seni haklıların tarafına koyar ve başka bir şey yapman gerekmez. Taşı taş üstüne koymana, dünyayı daha emin ve güzel kılmana gerek yok.</p>
<p>Sana klavyenden çıkan sloganların sağladığı “vicdan istirahati&#8221; yeter. Sosyal medya trolleri, klavye kahramanları, laf pehlivanları ayrı bir kibir türünün habercisidir. Dünyada ifa ettikleri vazife, kullandıkları vasıtaların meşruiyetine bakmaksızın haklı görünmektir. Orada ötekinden öğrenmeye dayalı alçak gönüllülük, yerini yok edici bir ideolojik kibre terk etmiştir. Pek yazık, pek budalaca.(s.79)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>”Felsefe hayretle başlar,&#8221; denir, bu söze bizim dünyamızdan bir şerh düşelim, takva da hayretle başlar, Hafta sonlarında tabiatın değil alışveriş merkezlerinin koynuna bırakılmış bir halk, günlük hayatta da birbirine karşı öfkeli ve nobran davranıyor. Bizi müteahhitlerin iştihasından kim koruyacak? Bulunduğum mahallede binlerce imza toplanmış, bir ses perdesi yapılsın da ruhumuza bir kâbus gibi çöreklenen şu gürültü engellensin diye, ama muhatabı yok. Aman müteahhit efendilerin kârı azalmasın. Bizi bu barbar istilasından kim koruyacak?</p>
<p>Patlayan egzoz gürültüsü, bina yıkım gürültüsü, hafriyat gürültüsü derken, şehrin içinde bir sessizlik oyuğu bulmak imkânsız hale geliyor. Asfalt yol için kesilmiş binlerce ağacın yerine yenileri dikilmemiş, dikilen ufak fidanların tamamına yakını kurumuş. Ağaçların süslediği tepeler kelleşmiş, tilkiler ve kirpiler yurtsuz kalmış. Yurtsuz kalan da çölleşen de ruhlarımız. ..</p>
<p>Devletin beka sorunu önce ruhlarımızda tecelli eder. Ruhlarımız bu barbar istilasından yarına kalabilecek mi? Tabiata baktığımızda titizlikle korunacak, üzerine titrenecek bir mukaddes yerine yağmalanacak bir nesne gören anlayış, ruhlarımızın yeni vebası.(s.82)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Cetlerimiz muhataralı bir arazinin üzerine cami inşa etmezlerdi. Helal rızık, bu ülkenin geçirdiği büyük dönüşümlere rağmen bu masum ve mazlum halka bir kutupyıldızı gibi yol gösterir ve kursağında haram lokma bulundurmamış olmak, onun önünde sonunda evin yolunu bulmasını sağlardı. İnanmak, helal ile haram arasındaki sınırların belirsizleşmesine takat yetiremiyorsa kime ne diyebiliriz? İnanmak, benliklerimizi eritip bizi daha düzgün, daha emin insanlar haline getiremiyor ve fakat haris benliklerimizin şekil ve kıvamını alıyorsa, tamahkâr istilasından bizi ne koruyabilir?(s.83)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir nefis muhasebesine ihtiyacımız var. İnsan kılığında sırtlanların cirit attığı bir vadide, öze dönmek, kendi kusurlarımızın farkına varmak, ”az gidilen yol&#8221;un delilerini “çok gidilen yol&#8221;un kurnazlarından ayırmak zorundayız. Kalbimize soralım: En son ne zaman, dünyaya kalabalık ve mütehakkim bir edayla konuşabilmek için, güce yaltaklandın? En son ne zaman senin canını acıtsa bile bir hakikati söyledin? En son ne zaman, özü sözü bir, kendi fıtratına sadık bir insan olabildin? Şehirleri inşa etmeye kendi nefislerimizden başlamalıyız.</p>
<p>Rahmetli Muzaffer Ozak, müridanına &#8220;Bil, bul, ol!&#8221; dermiş. Çok çetin bir vazife, ama olmayan, olmak yolunda çabalamayan zaten ölmüştür. Ya Rabbi, bizi dirilerden eyle!(s.85)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sınanmamış, tartışılmamış düşünceler, slo gan ve temenniden ibaret kalmaya mahkümdur. Her şeyi açıklamaya yeltenen büyük varsayımlar aslında hiçbir şeyi açıklamaz. Havada tumturaklı sözlerin uçuştuğu, gerekçelendirilmiş ve kaynaklandırılmış metinler yerine kerameti kendinden menkul ”analiz&#8221;lerin kolayca dolaşıma girdiği bir düşünce ortamı, çölleşmeye başlamış demektir.</p>
<p>Kitapları veya dergi makalelerini tartışmak dururken, -harfler, boşluklar, noktalama işaretleri dahilyüz kırk karaktere sıkıştırılmış iletileri konuştuğumuz bir ortamda, çöp ve cevheri birbirine karıştırır, yetenek/emek sahibi kişi ile yetersiz/emeksiz kişiyi aynı çuvala sığdırmış oluruz. Oysa birbirimizi işitmeye, düşüncelerimizin sağlamasını almaya ne çok ihtiyacımız var. Karşılaşma olmadan kendi yetersizliklerimizi idrak edemiyor ve kurguladığımız üst anlatının sarhoşluğuna ram oluyoruz.</p>
<p>Sosyal medya düşünce hayatına erişimi kolaylaştırabildiği gibi, ona erişimi gereksizleştirebiliyor da. Gün boyu sosyal medya gönderilerine göz gezdiren biri, ülke ve dünya olaylarına dair yeterince bilgi sahibi olduğu yanılsamasına kapılabilir. Bir tür yorgunluk, sahte bir doygunluk hissi. Karnım doyurmak için fast-food ile &#8220;tıkınmak&#8221; gibi.</p>
<p>Zihnimize binlerce kelime üşüşür ama onların arasından sahih ve derin bir düşünce kendisine yol bulamaz. Sosyal medyanın yarattığı sığlaşma, düşünceyi de kolay yutulur ”çöp gıda&#8221;lara dönüştürerek bir malumat obezitesi yaratır. Sonra da samanlıkta iğne arar gibi, malumat yığını içine gizlenmiş bilgiyi ve bilgi yığını içine gizlenmiş hikmeti arar dururuz.(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Tevazu,” der Simone Weil, ”ben dediğimiz şeyin bizi ayağa kaldıracak bir enerji kaynağı olmadığını bilmekten ibarettir. İstisnasız, içimde değer verdiğim her şey benim dışımda bir şeyden gelir, bir armağan olarak değil, ancak sürekli yenilenmesi gereken bir borç olarak!” İnsana borçluyuz, Allah&#8217;a borçluyuz. Teşekkür ve şükürle yenilenmesi gereken bir borç. Ötekinin yolumuza çıkmasına izin veren bir saygılı bilinç hali ve ona cevap veren, onu buyur eden bir dikkat, bizde değerli olanı açığa çıkarır.(s.91)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Arkadaşlığın özü, insanların arasındaki farkı idrak etme, ona saygı gösterme iradesi ve anlama arzusudur. Birbirinin coşkusundan coşku duymak ve üzüntüsünden hüzünlenmek. Ama asla birbirini tüketip bitirmemek. Derin saygı, örtük güven, talepkâr olmayan, kendi ihtiyaçlarımızla karşımızdakini sıkboğaz etmediğimiz bir ilişki. “Bir kuşa yuva, bir örümceğe ağ neyse, insana da arkadaşlık odur,&#8221; demiş William Blake. Dostluk, sevginin yumuşak ışığının en karanlık yerlerimize dahi düşmesine izin vermektir. İyi bir dostluk, kendi ruhumuzun olduğu kadar muhatabımızın da karanlık taraflarını, gölgede kalmış alanlarını ışığa tutar.</p>
<p>Dost kalabilmek için iyi kötü birbirimizi tanımak ve içimizdeki iyiliği cesaretlendirmek zorundayız. Dostlarımızın insanlığını azaltan, onları daha küçük, daha cimri kılan şeylerin de hevesini kırmak, daha çok iyilikle dostlarımızın yeniden doğumuna ebelik etmemiz gerekir. Eğer arada kalbimiz kırıldıysa bu samimi olduğumuzdan: Sevgi ve bağlılık çaresizliğini kalp kırıklığından daha güzel ne ifade edebilirdi? İnsan olmanın özüdür kalp kırıklığı, yolda olmanın, yolda bulduklarımıza ihtimam göstermenin özüdür.(s.99)</p>
<hr />
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/">http://ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsana ümit veren konular</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insana-umit-veren-konular/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insana-umit-veren-konular/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 21:24:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Tenekeci]]></category>
		<category><![CDATA[İnsana ümit veren konular]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20369</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaybettiğimizi sandığımız ve bunun için üzüldüğümüz birçok şey, zaman içinde kazanca dönüşebiliyor. Allah bizi yüklerden, ağırlıklardan kurtarmış meğer. Buna karşılık bazı maddî kazançlar da manevî kayıplara sebep olabiliyor. Fakat dostluk başka. İnsan belli bir yaştan sonra yeni dostlar pek edinemiyor. O yaşına kadar kimlerle gelmişse, yine onlarla devam etmek istiyor. İlişki kuruyor ama tam mânasıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insana-umit-veren-konular/">İnsana ümit veren konular</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="non-card" data-card-id="7c791abb-59ef-4834-c865-151cba9f7539" data-card-type="Text"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-2.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-20370 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-2.jpeg" alt="" width="219" height="230" /></a></p>
<p class="non-card" data-card-id="7c791abb-59ef-4834-c865-151cba9f7539" data-card-type="Text">Kaybettiğimizi sandığımız ve bunun için üzüldüğümüz birçok şey, zaman içinde kazanca dönüşebiliyor. Allah bizi yüklerden, ağırlıklardan kurtarmış meğer. Buna karşılık bazı maddî kazançlar da manevî kayıplara sebep olabiliyor. Fakat dostluk başka.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">İnsan belli bir yaştan sonra yeni dostlar pek edinemiyor. O yaşına kadar kimlerle gelmişse, yine onlarla devam etmek istiyor. İlişki kuruyor ama tam mânasıyla dostluk kuramıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Bazen de birbirinizi sonradan buluyorsunuz. Uzun zamandır tanıdığınız, bildiğiniz, ara sıra selamlaştığınız bir isimdir. Fakat dostluk, yıllar sonra gerçekleşir. Bunu çok düşündüm. Vardığım yer: Kader, birbirlerini ziyan etmesinler, kıymetlerini iyi bilsinler diye, bazı dostlukları geciktiriyor. Gençliğin acemiliğinde değil, orta yaşın olgunluğunda buluşturuyor onları. Tam buradan seslenelim: Keşke bazı isimlerle gençken değil de şimdi karşılaşmış olsaydım.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Dostluk evvela nasip meselesidir. Falanca kişi nasibinizde yoksa eğer, onu kazanmaya çalışmanız beyhudedir. Nasıldı o söz? Her kuş kendi cinsiyle uçar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Bunu da mutlaka söyleyelim: Vaktinden önce ve sonra diye bir durum yoktur. Her şey vaktinde olur. Yüce Takdir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">***</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Ne kadar ulvi amaçlarla yazarsak yazalım, iş sonunda benlik meselesine dayanıyor. İşte bu yüzden, edebiyatta birkaç yıllık münasebetler bile uzun sayılır. Bu iki cümlenin penceresinden dostlarıma bakıyorum. Edebiyat üzerinden gelişen ve çeyrek yüzyılı aşan dostluklarımız var. Aramıza menfaat veya maddiyat girseydi, herhalde buraya kadar gelemezdik. Şunu da söylemek isterim: Yazdıklarımıza hiçbir zaman ‘kutsal metin’ muamelesi yapmadık. Kendini büyük görmenin küçültücü bir yanı vardır.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Dergiler, diziler ve dokunaklı fedakârlıklar. Son durum: Manevî derinliği olanlar kalmış, edebî hırsları ve dünyevî ihtirasları olanlar gitmiş. Bundan daha kıymetli ne olabilir?</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Bazen de insanın öncelikleri değişir. Bir müddet başka şeylerle oyalanır, sonra geri döner. Edebiyat her zaman yuvamız ve yurdumuz olmuştur.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">***</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Ahmet Murat’tan Süleyman Çobanoğlu’na, Ali Emre’den Tarık Tufan ve Münir Üstün’e kadar birçok isimle beraber yaşlandık, yaşlanıyoruz. Az önce bir soru sormuştuk. Bir cevap daha: Beraber yaşlanmanın güzelliği.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Edebiyat olmasaydı, bu isimlerle aynı çağda yaşamamıza rağmen, birbirimizden habersiz bir şekilde çekip gidecektik. Şimdi ‘ahiret kardeşliği’nden bahsediyoruz. Çok yaşasın edebiyat.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Aramızda hiç kırgınlık olmadı mı? Elbette oldu. Dostlukta sebat etmek iyidir. Ayrılıktan kaçınmak mümince bir tavırdır. Birlikten sadece kuvvet değil, bereket de doğar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Dostluk, insana ümit veren konulardan biridir. Zengin ve kimsesiz olanları gördükçe, bu hakikati daha iyi anlıyorum.</p>
<p data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Ibrahim Tenekeci &#8211; 3 Mart 2018</p>
<p data-card-id="f03c60ec-f6a1-40c8-2312-affece4d862a" data-card-type="Text">Yenişafak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insana-umit-veren-konular/">İnsana ümit veren konular</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insana-umit-veren-konular/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
