<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Divan-ı Hulusi Darendevi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/divan-i-hulusi-darendevi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 10 Apr 2021 20:32:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Divan-ı Hulusi Darendevi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Divan-ı Hulusi Darendevi&#8217;den Şerhler 2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 20:28:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[şehit]]></category>
		<category><![CDATA[Divan-ı Hulusi Darendevi]]></category>
		<category><![CDATA[Reşat Arslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Reşat ARSLAN Ey şehîd-i pâk-dil hep Ins ü cin ağlar sana Ser-te-ser mâtem tutup kevn ü mekân ağlar sana Beyit: Ey şehîd-i pâk-dil hep İns ü cin ağlar sana Ser-te-ser matem tutup kevn ü mekân ağlar sana 1 Sözün kıymeti onun içeriğinde saklıdır. İçerik olacak ki kelam değer bulsun. Bu anlamda beyitlerden hareket akıyor, hikmet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler-2/">Divan-ı Hulusi Darendevi’den Şerhler 2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-24665 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-300x101.jpg" alt="" width="457" height="154" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-300x101.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-600x203.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-768x260.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-1024x346.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-1536x519.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image-2048x693.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/ana-image.jpg 1600w" sizes="(max-width: 457px) 100vw, 457px" /></p>
<p><strong>Reşat ARSLAN</strong></p>
<p><strong>Ey şehîd-i pâk-dil hep Ins ü cin ağlar sana Ser-te-ser mâtem tutup kevn ü mekân ağlar sana</strong></p>
<ol>
<li><strong>Beyit:</strong></li>
</ol>
<p><em>Ey şehîd-i pâk-dil hep İns ü cin ağlar sana </em></p>
<p><em>Ser-te-ser matem tutup kevn ü mekân ağlar sana 1</em></p>
<p>Sözün kıymeti onun içeriğinde saklıdır. İçerik olacak ki kelam değer bulsun. Bu anlamda beyitlerden hareket akıyor, hikmet damlıyor, canlanma zuhur edi­yor, ışık saçıyor, heyecan doğuyor, korku ve ümit birlikte görünüyor.</p>
<p>Her dil güzelliği bu kadar anlatamaz(dı).Sözcükler güdük, kifayetsiz kalırdı. Ancak ruhları ve dilleri tertemiz olanlar müstesna&#8230; Biliyoruz ki onların her bir kelimesi gönüllerin kasvetini siliyor, şifrelerini çözüyor, düğümlerini ilmek ilmek söküyor.</p>
<p>Şehit(ler), dillerin fazilet sıralamaktan bitap düştüğü, gözlerin ve gönüllerin taştığı bir yerde dururlar.Onlar tarihin kalbi, gözden dökülmüş nadide birer inci, insanlığın onurlu sicilleridir.</p>
<p>Şehit, kupkuru çöle düşen bir damla bengisu&#8230; Asırlardan beri yanıp tutu­şan, ayrılık acısıyla kavrulan yürek çölüne beklenen rahmettir. Nitekim bu beyitleri okurken kesif bir gurbeti yaşadığımı fark ettim. Beyitler alıp götürdü kalbine.</p>
<p>Maveradan esenlik düştü ruh iklimine. Zamanı aşan bu ses, bu his hiç şüphesiz şehitlerin tertemiz yüreklerinden dökülen ve kardan beyaz, imbik suyundan daha temiz olan latif sözleriydi. Bu gurbet; Kur&#8217;ân-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.v) ve şehadet gurbetidir. Bu hasreti kalbinde, derununda bizzat yaşayan muhterem Ustad Hulûsi Efendi bütün yakı­cılığı ve yalınlığıyla bunu mısralara dökmüştür. Her mısra bir kitap, her mısra bir dünya, her mısra apayrı bir sevda&#8230; Beyitler İklimini, medeniyetini altın harfler­le yazdırmış necip bir milletin bakiyesidir adeta. Öteleri görüp idrak eden, der­yadaki muhtelif güzellikleri katre katre bize taşıyan, ufku irfanla dopdolu gök kubbenin en parlak yıldızlarını anlatan ki beyitler bu iklimi işmam etmiş, kutlu sevdaya yüreğini koymuş bir bahadırdan. Tevhid hakikatinin gür sedası, varlık ağacının güzide meyvesi, rızıklananların en hayırlısı&#8230; <em>&#8220;&#8230;Onlar Rableri katında diridirler rızıklanmaktadırlar. Allah&#8217;ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur mahzun da olacak değillerdir&#8230;.&#8221;2</em></p>
<p>Şehit; mücessem bir rahmettir. Bu ümmete verilen en üstün hediye&#8230;Top- rağın içindeki her şey çürümeye mahkûmdur. Ancak şehitler hariç&#8230; Toprak onlara yardır yarandır. Zira şehit, asil bir tohumdur. Öyle ki yağmur yüklü bulut­lar onlar için gözyaşı dökerler hüngür hüngür. Tomurcuklar bu minval üzere açarlar dudaklarını. İsrafil onlardan yana üfürmeye vazifedardır. Ülkelerinde diriliş meltemleri eser. Başkentlerinde baharlar eksik olmaz, güneşler batmaz, çiçekler ise hiç solmaz.</p>
<p>Şehitlerin mesajı harfsiz, kelimesizdir. Ama en etkili, en vurgulu beyanı onlardan işitir ve öğreniriz. Medeniyetin köşe taşlarını onlar koydu, döşedi. Hayatlarını her türlü bozuk söz ve davranışlardan arındırarak meleklerin dahi imrendiği bir atmosferde yaşadılar. Bu nazif iklimde nice gül ve laleler yetişti. Bu ihtişamlı tablo karşısında kimler ağlamadı ki, kimler ağlamaz ki? Aslında ağlayanların ağladıkları kendi hâlleriydi. O şehitler ki sevinç ve sürür içindeler. Öyle bir aşkın peşindeler ki zevali yoktur.</p>
<p>Gözyaşı, bağrı yanıkların deşarj olmalarını sağlayan bir iştir. Dünyada aşk ateşinin ızdırabını dindirirken hakikatte o bir cehennem iksiridir. Bir katresi, Nemrutun İbrahim&#8217;e yaktığı ateşleri güle çevirecek kudrettedir. Yani cehennem ateşini serinletecek yegâne ilaç&#8230; Ağlayanlar bu yüzden ağlıyor. Yerler ve gökler<em>de-</em> Kim imrenip ağlamaz ki?&#8230; Zira hayali dünyadan hakiki dünyaya geçerkenengin bir inançla Rahman a bağlı kalmışlar, ahitlerini hiç bozmamışlar ve teslimiyet hususunda üsve birer örnek olmuşlardır.</p>
<p>Şehitlerden, tertemiz dillerinden tertemiz rahmet damlaları düştü kara ve çorak topraklarımıza. Bereketlendi topraklar. Ruhlar dirildi, gönüller coştu. Şehit pırıl pırıl iman, ihlâs ve marifet ile engin bir ihsan şehri ve kutlu bir mek­teptir . Bu mektebin güzide öğrencilerine yaşarmayan göz neye yarar ki? Onlar ki her kelimeleri ihlâs ırmağında yıkandı. &#8220;Hu&#8221; süzgecinden geçti ve hakikatin künhüne kavuştu. Kendilerine gözyaşı dökmeyip kasvette kalanların, özlemleri­ni hissetmeyenlere, ümmet olmayanlara cemalini göstermezler. Yer ile göğün, insanlar ile cinlerin ağlayışları cemalullah ve muhabbetullah aşkındandır. Bu aşkı tadanlar ağlamadan duramazlar.</p>
<p>Evet, kâinat baştanbaşa bütün zerreleriyle ağlasın. Ağlasın ki insanlar ve cinler şahit olsun. Ha keza onlara da kâinat&#8230; Şehadete susamış gönüller rah­metle şereflendiler. En güzel şeref, en güzel madalya ve en güzel hayat onların oldu. Onlar ki karanlıkları izale eden alperenler, ehl-i beytin takipçileri ve istik­balin bengi taşlarıdır. Ne mutlu onlara&#8230;</p>
<p><strong>2.Beyit:</strong></p>
<p><em>Terk edip gitdin bu ilden yârını yârânını</em></p>
<p><em>Gam çekip yârân ü yârın her zamân ağlar sana</em></p>
<p>Aklı başında olan her insan bilir ki bu dünya fanidir, ölümlüdür. Dünya zevklerine dalıp ahiret hayatını unutmak ise zavallılıktır. Hiç şüphe yok ki şehit­ler ferasetli ve fetanetli insanlardır. Onlar dünyaya bel bağlamaz, ebedî hayat için hazırlık yapar, en şirin canlarını var edene feda etmekten perva etmezler. Onlar tefekkür sahibidirler. Yürekleri ötelere açıktır. Dünyanın aldatıcı, albenili durumlarına kanmaz, tuzaklarına düşmezler. Terk ettikleri yerin gittiği yerden daha hayırlı olmadığını kesin bildiklerinden sonsuz mutluluğu, geçici mutluluğa tercih etmezler.</p>
<p>Şehit, aşkın bir inançla Allah’a bağlı, benliğini ilahi iradede eriterek kamil bir şekilde teslim olmuştur. İradesini ilahi iradenin emrine vermiştir.İtiraz yok, şüphe yok, gam ve keder yok. Yürüdüğü yolda tereddüt etmeden, yalpalama­dan yürür. Bu ayet onları nede güzel betimliyor: <em>&#8220;Mü&#8217;minler ancak o kimseler­dir ki Allah&#8217;ı ve Rasûlünü tasdik eder ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahede ederler. İşte imanına bağlı, ger­çek mü&#8217;minler bunlardır.&#8221;<a name="_ftnref70"></a><a href="#_ftn70"><strong><sup>3</sup></strong></a></em> Evet, en ıssız, en kurak, en zor şartlarda dahi tesli­miyetin güzel örneklerini verdiler. Tarihe ses ve sevda oldular.</p>
<p>Ey dost, onlar ki terk eyledi dünya hayatını ve tercihlerini ukbadan yana koydular. Ayetleri harf harf, kelime kelime yaşadılar. Böylece birer ayet birer vesika oldular. Bu sırra arif müellifimiz gidenlerin değil kalanların nasıl bir ağıt yaktıklarını, yüreklerinin daraldığını, hayatın zahmetlerine katlandıklarını ve bu sebeple gözyaşlarını dile getirmiştir. Bu ahvalin tasvirini yaparken adeta çıkgel şimdi ey şehit! Hayata dair ne varsa senden, yüce ülkünden öğrendik. Aşka, adalete, merhamete en çok muhtaç olduğumuz şu demde bütün güzelliklerin kalbinde konuş(ansın). Uçsuz bucaksız çöl sıcaklığını, kasvetini, dayanılmaz acı­larını diriliş nefesinle farahlat, rahatlat. Bu hususu hücrelerinde hisseden üsta­dın her mısrası ansızın karanlığın orta yerine çöküp aydınlatıcı bir kandil oluve­riyor.</p>
<p>Gönül vuslatı arzular. Fıtratın da meylettiği bu&#8230; Nitekim birbirlerine &#8220;fise- bilillah&#8221; bağı ile bağlı olanlar ve yüreklerini sevgi, muhabbet, marifet yolunda turban etmeye namzet kimseler, şehadet meltemlerinin estiği diyarları, feyizli muhasebeleri çokça isterler. Bu erdemlilik nübüvvet güneşinden üzerlerine yağmakta olan nurani huzmelerdir. Ruh ısınıyor, iç âlem kıpır kıpır&#8230; Nübüvve­tin saf pınarından içtikçe güneşler çoğalıyor, yıldızlar hevenk hevenk oluyor ve nisan yağmurları düşüyor damla damla toprağa. Çünkü şehit ebedî âleme hic­ret ettiğinde toprağa değil meleklerin pak kucağına düşer. Onları cennete doğ­<strong>ru </strong>taşıyanlarda bizzat meleklerin kendisidir.</p>
<p>Şehit, kalbini İlâhî sevgiyle aydınlatmış cürümlerle kirletmemiş, iman, ibadet ve itaatle korumuştur. Bundan olsa gerektir ki dünyayı, içindekilerin! ve de Gevdiklerinin fani olduğunu yakinen müşahede etmiştir. Misafir olduğunu gaf­lete dalıp unutmamıştır. Baki olana güvenmiş ve gönül koymuştur. Bu sevda onu ötelere öte iklimlere taşırken bu ulvi sevdayı hakkıyla idrak edemeyenler sadece ağlarlar. Ah, vah ederek esef ederler. Oysaki kendilerine esef edip ah u <sub>vah </sub>etmeleri gerekir(di).Bu durumun nedeni iman zayıflığı, Rahman&#8217;a duyulan muhabbettin yetersizliğindendir. Çünkü Allah&#8217;a sevgi kutsal mektebin çekirde­ğidir ki bütün ahlâkî değerler ve hayat bu vadiden biçimlenir. Muhabetullah özü gereği insanı, bütün sonlu varlıkları aşan kendi içinde kutsî, sonsuz, iyi olana yönelmedir.</p>
<p>İnsanın hayatını anlamlı kılan kalbin yönelişleridir. Yani kalbimizin meyli nereye veya neye ise insanın hayatı da oraya doğru akar/akmaktadır. Öyleyse her fani bu dünyaya mal, makam için değil, aksine sevgililer sevgilisine yüreğini adamak, Onun hasretiyle hemhal olmak için gelmiştir. Zira kalbin huzur ve sü­rürü O&#8217;nu bilmek, O&#8217;nu tanımak, O&#8217;nu sevmek ve O&#8217;nun zikrinden lezzet almak iledir. Şehadet ise bu lezzetlerin en güzeli, ibadetlerin en makbuldür. Onlara ölüler&#8221; demeyiniz ki onlar Allah katında diridirler, sizin bilinciniz buna ermez şeklindeki emir bunu teyit etmektedir.</p>
<p>Evet, onlar baki olana kavuşmak için fani olanı boşadılar. Bunun neticesin idede pişman olmadılar. Çünkü gittikleri diyarda hem mutlu oldular hem de ölümsüz. Taptaze yüreklerinde ümit gülleri açtı. Sonsuzluğun libasını kuşanıp Sevgilinin cemalinde eridiler. Mucizelerin yeşil ülkesine sahip oldular.</p>
<p><strong>3.Beyit:</strong></p>
<p><em>Âşiyân-ı fânîyi şöyle koyup bî-derk ile</em></p>
<p><em>Sen beka buldun bu fânî âşiyân ağlar sana</em></p>
<p>Bu ne müthiş iman ve bağlılık&#8230; Çelik gibi ve sarsılmaz&#8230; Bu aslında kendini Allah&#8217;a teslim edip O&#8217;nun müşfik ve merhamet dolu kollarında, Hz. İbrahim pilesi gibi teslimiyetin verdiği lezzet ile yüreğinin sekinet bulmasıdır. Beden (memleketi sekineti bulunca tereddütlerden arınır. Taklidî imanı değil tahkikî imanı yaşar. Tüm eylem ve söylemlerinde Rasûlullah (s.a.v)&#8217;a tabi olur.</p>
<p>Şeytan vesvese ve tereddütlerle insanın ayağını kaydırmak için çalışır. Çünkü vesvese inancı kemiren zararlı bir faredir. Ateşe verir ibadet ve itikadı ancak ayaklarını isyanın siyah sularına daldırmadan, yüreğini şüphe kapılarına kapayarak yaratana derin bir inançla bağlı kimseler fani dünyanın aldatıcılığından vazgeçebilirler ki şehitler bu hususta tarihin en güzel örnekleridir. Tarih onların tertemiz ruhlarını, tertemiz gayelerini ve tertemiz destanlarını anlatır. Onlar dost meclisinin baş taçları, merhamet deryasının seyyahları, gönüllerin ilaçlarıdır. Yüreklerinde sefadan gayrisini barındırmazlar ki şüpheye düşüp isti­kameti yitirsinler. Onlar ki, her türlü fanilikten gönlünü arındırmış, içinde hiç sönmeyecek olan bir imanla yanıp tutuşan ruhunun derinliklerinde selameti taşıyan, daru selamın kucağına doğru koşan erdemin bekçileridir. Nedamet içine girmezler, sarsılmaz bir inançla yaşarlar. Belki bu yüzden fani cihan bir daha onlar gibisini göremeyeceğinden gözyaşı döker, matem tutar. Nitekim kerbela çölünde, susamış çocuk feryatları içinde, Zeynep&#8217;in kanayan ciğerlerin­de, gül kokulu Hüseyin ve yaranları bir bir veda ederlerken bu fani âlem, dağ, taş, bütün canlılar hep ağlayıp yas tutmadılar mı?&#8230;</p>
<p>Avuçlarda bir Zehra duası&#8230; Çadırlarda ise seccade ıslanır göz incileriyle. Fırat çaresizce başını taştan taşa vurarak akar ve ağlar. Çocuklar aç, çocuklar susuz&#8230; Titriyor yer ve gök. Gel gör ki çelikleşmiş bir imana sahip bu bahadırla­rın başları dik, yürekleri çok büyük&#8230; Görünürde görkemli, hakikatte ise zelil ve rezil olmaktansa Rahman&#8217;ın verdiği rütbe ile mutlu ve bahtiyardırlar. Tereddüt­süz bir şekilde Allah ve ceddinin uğrunda can verdiler. Güçlü imanları, Allah&#8217;a olan samimi bağlılıkları simalarında bir meşale&#8230; &#8220;&#8230; <em>Onların nişanları yüzlerin­deki secde izidir.&#8221;<a name="_ftnref71"></a><a href="#_ftn71"><strong><sup>[4</sup></strong></a></em> ayeti henüz inzal olmuş gibi onları, gül yanaklarını anlatı- yor.Evet, sîzler ebedî âleme göç ettiniz, ölümsüzlüğü tattınız ve ne yapabilir size ölüm?.. Şair Erdem Beyazıt ne hoş tasvir emiş bu ahvali: Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm. Elbet fani âlem ve içindekiler ağlayacak size. Çünkü yeryüzü sizden daha iyisini görmedi ve gör­meyecektir de.</p>
<p>Dil insanın ruhu, belki de iç varlığı, iç zenginliğidir. Yani insanın kendisidir. Bir önceki beyitte yar ve yaranının ağlayışları dile getirilmişken bu beyitte dün­yadakilerin yani âlemin kendisinin şehide nasıl ağladıklarını, sızılarını anlatmış­tır . Bir hakikat ancak bu kadar farklı ve güzel formatta anlatılabilirdi. Bu güzide üslubun kaynağı hiç şüphesiz Kurân-ı Kerim&#8217;dir. Buradan da anlıyoruz ki Kur&#8217;ân evliyaullahın sevgilisidir. Sevgilinin her bakışı, aklının güzelliğine, ruhunun leta- fotine, şiirlerinin akıllığına yön vermiş, dünya ve ahiret öpücüğü olmuştur. Gülün aşkı tabiata kevserdir. Şehidin aşkı ise cennete&#8230; O, bu aşiyanı terk ede­rek ruhunu ebedîleştirir. Müellif bu kutlu çabayı, sarsılmaz imanı, engin aşkı, tatlı bir buse ile sözcüklere dökmüştür. Her sözcük bir Ahsen-i takvim levhası…Ancak bu esrardan yoksun olan biz miskinler ağlamakla teselli bulmaya çalışırız.Tabii ağlayabilsek !..</p>
<p><strong>4.Beyit:</strong></p>
<p><em>Her yanı bend eylemişdi hüsn-i hâlin ey melek</em></p>
<p><em> Âleme hicrin beka verdi cihan ağlar sana</em></p>
<p>Bu beyitleri her okuduğumda gözlerimin önüne Uhut kahramanı Hz. Ham- za, Kerbela bahadırı İmam Hüseyin geliyorlar. Gökleri masmavi, ağaçları yem­yeşil, altın gibi parıldayan ve tebessüm eden simaları&#8230; Güneşin ardında bırak­tığı kızıllıkta, fecrin şafağında saklı duruyorlar ve hep salât ile selam veriyorlar. Kıyamdalar&#8230; Bembeyaz bulutlardan mehdinin tebessümü ile yansıyorlar yürek­lere. Öte taraftan yer ve gök ağlıyordu, matem tutmuştu bütün cihan. Ceylan­ların sevdalı nazarlarında hasretin adı yankılanıyordu. Yokluğun firkati âşıkların dilinde türkü olup dökülüyordu.</p>
<p>Işık oldular tarihe, bize, hepimize. Ufkumuzu aydınlatıp dünyamıza adaleti, aşkı, şefkati, yiğitliği getirdiler, miras bıraktılar. İhanetin kancık perdesini yırtıp kıyamın muştusunu verdiler. Bu yüzden selam duruyor melekler onlara saf saf. Melekler arştan iniyor ve ipek kanatlarıyla okşuyorlar mazlum muvvahit gönül­leri. Onurlu bir yaşam, imrenilecek bir tablo ile ressamların tuvallerinde yer alıp dağların doruklarını temsil ettiler. Hasretleriyle akar gözyaşları. Fırtınalar kopu­yor ve tatlı bir hazırlık alıyor bedenleri. Öteler ve zirveler&#8230; Nice nice güzel si­malar&#8230; Başlarında yemyeşil sarıklar, ellerinde doksan dokuzluk tespihlerle el sallıyorlar, göz kırpıyorlar.</p>
<p>Müellifimiz bir kelime ile mest ve cezb ediyor gönülleri. Gül bağından öyle bir gül deriyor ki aşka geliyor kâinat. Bütün kelepçeli diller ve eller açılıyor, hayret makamından bakıveriyorlar. «Hüsn-i hâlin ey melek&#8221; der. Ne güzel hâl değil mi?Bir güzellik a<sup>ncak bu kadar</sup> « kuşatıcı İfade edilebilirdi). Doyasiya kucaklamak geliyor insanın ta içinden,bağrından.Özlemleri yüze yansıyor,dilleri lal ediyor. Upuzun katran gecelerimize can, direncimize kuvvet, zemheri soğuklarında yollarımızın asil kardeleni oluyor.</p>
<p>Bu hâl öyle bir hâl ki âleme de ölümsüzlük katıyor. Bütün arzular coşuyor, yıkanıyor. Bütün kelepçeler açılıyor ve bütün engeller bir bir kalkıyor. Öyle bir gelişle geliyor ki yudum yudum şerbetini içiriyor ve gençliğini ak güvercinlerin kanatlarıyla sonsuzluğa uçuruyor.</p>
<p>Kulaklarımızda bir fısıltı&#8230; Ey şehit! Nice zorluklara rağmen umudu sen ye­şerttin. Yaşadıkların ve çektiğin çileler karşısında sana ağıt yakan dağlar, deniz­ler, göller, nehirler&#8230; Hıçkıran ağaçlar, dövünen topraktı. Ey melekleri de im­rendiren yeşil cennetlerin sahibi, sen hep müjde oldun Arafat ovasına, aşk ül­kesine. Senin o derin bakışlı gözlerinde her daim bir güneş, her daim bir umut arıyor gönül elçileri.</p>
<p>Ey hüsnü hâli çiçek olan, sana ısmarladık bütün güzel günleri, bütün onurlu yaşamları, bütün sımsıcak sevgileri. Biz acıların hepsini omuzladık ki daha önce nice gözyaşı döktük kara toprağa. Nemlenmiş topraklarda çiçeğe durmuş, kı­yama hazır birçok tomurcuğu sana emanet ettik. Sen yüreklere düşen cemre, evrensel bunalımı ortadan kaldıran iksir, ruhlarımızın acısını dindiren inkılâp nehrisin. Virane gönülleri İrem bağlarına, hayatı Firdevs renklerine çevirensin. Tahtını yüreklerimize kurdun. Gel ki karanlıklar def olsun, çağların kin duvarları yıkılsın ve benliğimiz yeniden dirilişi, şehadeti, Bedir&#8217;i, Hayber&#8217;i, Mus&#8217;abı, Ali&#8217;yi görsün. En narin, en saf, en temiz yürekleri&#8230; Böylece kuşatamazsın hiçbir engel bizi. Her şeye rağmen âlem ise sana ağlamaya devam etsin. Matemini tutma­yan kızgın çöl kumları ise yansın, kavrulsun.</p>
<p><strong>5.Beyit:</strong></p>
<p><em>Herkesin gönlünde yapmışdın muhabbetden ribât</em></p>
<p><em>Firkatin zehriyle hep pîr ü civân ağlar sana</em></p>
<p>Beyit şehitlerin büyük bir ruh ve seciyeye sahip olduklarını, yüreklerde taht kurduklarını, çerçevesi düşük kapılardan geçmediklerini, ayrılıklara yenik düş­mediklerini, darağaçlarında olsalar dahi dosta selam gönderdiklerini, kimsesiz<em>lerin</em> yanında yer aldıklarını veciz bir şekilde ifade etmiştir. Onlar ki öfkeyle kal- kıp zarar vermedikleri gibi öfkelerini hep yuttular. <em>&#8220;&#8230; Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.<a name="_ftnref72"></a>5</em>İnsanlığın tarlasına muhabbet tohumunu ektiler. Mutluluk çağının gelişi için can oldular.Yüreklere sevgi serpen, kin ve düşmanlıkları ortadan kaldıran, belli bir çağın, belli bir ırkın, belli bir coğrafyanın adamı değil bütün bir ümmetin mutluluk umudu oldular. Zira muhabbet, bütün dünyayı satın alacak değerde büyük bir cevherdir. Bu cevher ile nice ruhları içinde bulundukları esfel durumdan kurtarmak mümkündür. Bu anlamda şehit, yüreklerin köprüsü, ayrılmış öğelerin birleştiricisidir. Göklerle yeri, madde ile ruhu, doğa ile kültürü, gerçek ile hayali, şuur dışı ile şuuru birleştirir.</p>
<p>Evrensel ve İlâhî bir dil&#8230; Ne yazılı nede sözlü dile ihtiyacı yoktur. İnsan ruhunun en latif ifadesidir. Belki bu yüzden en güçlü, en iyi iletişim yoludur. İnsana şahsiyet kazandıran, şahsiyete özgü ve ayırıcı hasletler oluşturan bir lisan&#8230; Kuşanılan kimlik, onur ve şehadet, aşk ve cihad, insanlığa örnek oluş­turmanın umudu, zalimlere karşı isyan ve direnişin andı, ismetin esenliğine&#8230;</p>
<p>Şehit, şehadet bozkırlarında açan çiçek, aşk kevseri, gönüllere ılık ılık süzü­len bir ışık huzmesidir. Bu öyle kutsî bir nurdur ki ayrılığı bile kâinata bekâ katı­yor, katıksız bir rahmet oluyor. Öte taraftan firakın tende açtığı arıkla genç de­likanlılar ile piri faniler hep beraber gözyaşı akıtmaktadırlar. Akıt ey göz, göz­yaşlarını. Ayrılığın zehiri depreşiyor kanım(ız)da. Buradan anlaşılıyor ki müellif aşk hasretiyle, ayrılık hüznüyle ağlayan bir mum haline gelmiştir. İmana dayalı medeniyet sitesini vücuda getirmek için çırpınmaktadır ve ruhunu saran iman kozasıyla sonsuzluk ülkesine sığınmaktadır. Çünkü tevhit yolunun yolcusu uyku, yumuşak yatak peşinde değildir. Kutlu Nebi’nin <em>&#8220;Ey Hatice artık uyku devri geç­ti&#8230;&#8221;</em> sözlerini emir olarak telakki eder ve yolculuğunu bu minval üzere sürdü­rür. Çok boyutlu bir yürüyüş&#8230; Fizikten fizik ötesini bütünleyen, enfüsi, deruni, irfani&#8230; Beyaz yastıklar kaygısız başımızı almasın diye feryat ediyor, uyarıyor, ümmete sesleniyor. Belki kimse göremedi o ağlamaklı yüreğini, belki de kimse anlamadı bu mânâ dolu beyitlerini. Ama yüreğindeki yangın yetiştirdi nice lale ve sümbülleri. Yatağını taşan bir ırmak, gerçekleriyle yüzleşen bir yürek, meç­hul gecelerin sultanı, tarihin sol anahtarı oldu.</p>
<p>Bir de ahh ölüm&#8230; Biz yaşamı çok severiz. Aklımızı da kurban ederiz, er­demlerimizi de. Hem de her koşulda severiz hayatı. Oysaki bitmez tükenmez hayat ve renk renk, desen desen güzellikler çok yakınımızda, bir adım ötemiz­de. Çok iyi bilmeliyiz ki ölüm, tükeniş değil diriliştir. Hele şehit&#8230; Rahman onlara &#8220;ölü&#8221; adını bile vermemiştir. Çünkü onlar sonsuzluğun elbisesini kuşanmışlar­dır. Körler ülkesinde görmenin zevkini yaşayan bahtiyarlardır.</p>
<p>Evet, şehit, tarihin yenileyici yüzüdür. Zira yenilenme, kendini aşma ve ileriye doğru hamle yapmadır. Vahiy rüzgârının daha gür, özgür esmesini sağ­lamaktır. Daveti ve bütün gayreti esenlik yurdunadır. Bu güzide söylem ve ey­lem karşısında ağlanmaz mı? İşte gençlerin de yaşlıların da ağıtı bundandır. Belki de ağıtların en güzeli, en anlamlısı&#8230;</p>
<p><strong>6.Beyit:</strong></p>
<p><em>Azm edince vasla can hâk-i vücûdun çün bu hâk</em></p>
<p><em>Sînesin çak eyledi ol bî-gümân ağlar sana</em></p>
<p>Azim ve vuslat&#8230; Bir kuşun iki kanatları gibi&#8230; Biri olmazsa uçamaz. Beyit, sevgiye, mutluluğa, ümide susamış toprakları anlatıyor. Çünkü bedenimizin aslı topraktır. Yüce yaratıcının ruhundan üflediği ve değer verdiği bir toprak. Şekil verdi, suret verdi, mukerrem kıldı. Akabinde kural koydu, akl etmesini, yüreğiy­le düşünmesini öğütledi. Zira biliyoruz ki kuralsız, ahlâksız bir sanat olamazdı. Aksi hâlde kuralı olmayan sanatın kuralını İblis koyar(dı). Toprağı nurlandıran, hayatı canlandıran, insanı kederlerden uzaklaştıran kuralların varlığıdır. Öfke­nin ve hırsın tahakkümüne girmeyen bir toprak hidayet ve iyiliğe eriştirir. Şehi­din hamuru bu topraktandır. Bu yüzden şehit, serazat bir disiplindir. Ne bülbül­ler onu anlatmada yeterli kaldı, nede dağları aşan yol&#8230; O bir yaprak yeşili kadar canlı, bir nehir kadar akışkan&#8230; Vadilere damla damla inişini anlatır. Bir çınarın gölgesinde ibretleri devşirir. Vuslatın hazzını tadarak gurbet türkülerini söyler­ken turab yüreğini kılıç darbeleriyle paralayarak ağlar da ağlar. Çünkü yürekle­riyle akletmeyenler neslin ve yeryüzünün bozguncularıdır. Kalplerimizi körelt­medikçe, inanç ve azmimizi hangi bozguncu kırabilir? Öyleyse kısa metrajlı bu hayat filminde dikeni var diye gülden uzak duramayız.</p>
<p>Türap yardır, yarandır onlara. Çünkü şehitlerin hamuru iyi topraktan karıl­dı, Tohum yeşerdi, ümit tazelendi, yağmuru kucakladı. Kimliğini kaybetmiş bir toplumun hüviyetini yeniden kazanmasında önemli rol oynar. Toprak vardır nice güzel bitkileri yetiştirir. Toprak vardır nice güzel tohumları çürütür. Şehidin toprağı çürüten değil yeşertendir, öldüren değil diriltendir. Nitekim bu anlam­da Hz. Ömer&#8217;in toprağını tahlil ettiğimizde onun aynı anda bir tek bedende İskender ve Aristo, Mesih ve Süleyman, Timur ve Anuşirvan,Ebu Hanife ve İb­rahim Ethem olduğu görülmektedir.Evet,bu toprak ne güzel bir topraktır.Bu toprağa ağlanmaz mı, bu toprak bağra basılmaz mı?.. Üstadın ümmet için arzu­ladığı, özlemini duyduğu ve övdüğü de bu toprak olsa gerektir. Tarihin bekledi­ği, zamanın müştak olduğu, sevdaya tutulduğu, sinelerin şerha şerha yarıldığı ve üzerine ağladığı da budur.</p>
<p>Ağla ey yürek ağla&#8230; Ağlamayan yüreğin taştan farkı ne ki?.. Şair Osman SARI ne güzel söylemiş: &#8220;Taş taş değil bağrındır taş senin/ Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.&#8221;</p>
<p>Evet, ağlayalım ki ağlayışımız günahlarımızadır. Beden toprağımızı gözyaş- larıyla arındıralım kirlerden, kötülüklerden. Müellifimiz gibi bir ömür boyu ha­yatımızı hakikatin yoluna adayalım ki gönül ehline kavuşalım. Bir de hakikatin peşinde koşanlar asla yorulmazlar ve kaybetmezler. Çünkü hayatı aşk ile yaşar­lar ve umudu munbit toprağa ekerler. Aşk, asumanlara uçmaktır. Öyle ya, be­den toprağımızı aşk ile yoğurarak ruhun kanatlanması, vuslata ermesini sağla­yabiliriz. Bundan olsa gerektir ki Muhammed İkbal şöyle bir çağrıda bulunmak­tadır: &#8221; Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsu­lümüz, gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel ça­murumuzdan yeni bir insan yap.&#8221; Yani vuslatı arzulayan beden toprağını temiz tutacak, Muhammed Mustafa&#8217;ya temessük edecek ve gönül paramparça da olsa sinesini o yüce sevdaya dölyatağı yapacaktır.</p>
<p><strong>7.Beyit:</strong></p>
<p><em>Çekdi zahmet bâğ-bân hüsnün bağından gül dere</em></p>
<p><em>Kim hazân aldı gülün gül bâğ-bân ağlar sana</em></p>
<p>Dünya hayatı imtihan hayatıdır. Ekin ekme diyarıdır. Kim ne ekerse onu biçecektir. Bahçıvan zahmeti çekmeden rahmete erişemez. Tevhit erleri dün­yada hep güzellikleri, iyilikleri ekmişlerdir. Yani Allah&#8217;a imanlarına zulüm karış­tırmadıkları gibi O&#8217;na karşı sorumluluk bilinci içinde hareket etmişlerdir. Çünkü iman, sabrı gerekli kılan bir eylem ve tahammülü icap ettiren asil bir çabadır. İmanın lezzetine erebilmek, kurtuluş ehlinin eri olabilmek için tertemiz bir gö­nül, berrak bir zihin, dupduru bir inancı gerekli kılmaktadır. Hiç şüphesiz gül yetiştirmek basit ve sıradan bir iş değildir. Bir kere bu işe niyetli ve donanımlı olmak gerekir. Nasıl ki bir evladın heyecanı ebeveynlerin yüreğinde henüz doğmadan başlar. Güzelliğin bağında bir gülü vücuda getirmekte böyledir. Her gül bahçıvanına birer emanettir. En kutsal emanetlerden&#8230; Tıpkı çocuk gibi&#8230; Nitekim Rasûlullah (s.a.v): <em>&#8216;çocuklar yaşam bahçesinin gülleridir.&#8221;</em>derken veciz bir benzetme ile çocuğun da, gülünde hassas olduklarını, bir o kadar da sevimli olduklarını, hayatın onlarla anlamlı olduğunu ifade etmiştir.</p>
<p>Bir buğday başağını yetiştirmek bir yılımızı, bir asma ağacını yetiştirmek üç yılımızı, bir insanı yetiştirmek ise en az otuz yılımıza mal olur. Öyleyse gülün kıymetini, yani şehidin değerini, şehadetini çok iyi bilmeliyiz ve onu hoyratça esen rüzgârlardan, zararlı gıdalardan muhafaza etmeliyiz. Aksi hâlde gül devşi- remeyiz. Burada müellif çok nadide bir anlatımla gül derken aslında şehidi ve onun şerefli öyküsünü dile getirmiştir. Şehit ve gül arasında bir paralellik kur­muştur. Her bahçıvan bir gülü yetiştirmek için binlerce dikene hizmetkârlık eder. Aynı şekilde bir davetçi de şehit gibi bir şahsiyeti meydana getirmek için yıllarını feda eder. Evet, bu kutsal ve zor bir vazifedir. Ammarlar, Hamzalar, Hüseyinler kolay yetişmedi ve kolayca da yetişmiyorlar. Onlar ki insanlığın sicili, diriliş kasırgası, özgürlük türküsü&#8230;</p>
<p>Güzelliğin bahçesi sevginin otağıdır. Rahman&#8217;a giden yolun adıdır. Sevgi, merhamet ve müsamaha ile gönülleri fethetmenin sırrıdır. Bu sırra erenler ta çağların karanlığından beri hayatı yolunda yürüten kahraman ve şehitlerdir. Bu anlamda her bahçıvan yani her davetçi bir kahramandır. Ödülü ise şehadettir. Güneşin doğuşu için nice yıldızlar kaydı dünyamızdan. Tıpkı bir gül yetiştirmek için nice dikenlere maruz kaldı bahçıvan. Bu hususta her şehit hem mermerdir, hem de onu yontacak olan heykeltıraş&#8230; Gerçek kişiliğini kazanmak için kıvıl-cımlar çıkaracak büyük çekiç darbelerini kendi cevherine indirmesi gerekmek­tedir.</p>
<p>Her bahçıvan bir davetçi her davetçi de bir bahçıvandır. Her ikisinin de işi kolay değildir, titizlik ve incelik gerektiriyor. Zira aklın önüne vahiy konulmadığı zaman hem istikamet kayb olur, hem de saadet mümkün olmaz. Öyleyse ruh­lardaki fazilet pınarlarını harekete geçirmeli, gönülleri kuraklıktan kurtarmalı ve bunun için de muhabbet tohumunu cömertlik toprağına ekmeliyiz. Aksi hâlde gülden de gül bahçesinden de söz edemeyiz.</p>
<p>Evet, gül yetiştirmek bahçıvanın Rahman&#8217;a yakınlaşmasına vesile olan gü­zel bir ameldir. Beraberinde fedakârlığı, teslimiyeti ve sadakati zorunlu kılmak­tadır. Bahçıvanın karşılaştığı engeller ne kadar zor/lu olsa da kesinlikle görevini bırakmamalı ve aksatmamalıdır. Aksi hâlde şehadetin kitabından sayfa düşür­müş olur.</p>
<p>Tevhit akidesinin yaşanmadığı her belde, heryer karanlıktır. Bütün bahçe­leri virane ve yıkıktır. Vahşi çöllerden farkı yoktur. Bahçıvan bu çölü bahara çevirmek, gülün hüznünü kaldırmak için ağlıyor, ağlıyor ki gözyaşlarıyla sulansın ve bahçe kurumasın.</p>
<p><strong>8.Beyit:</strong></p>
<p><em>Firkatınla kan döken ancak ki Hulusi değil</em></p>
<p><em>Devr edip döndükçe bu devr ü zaman ağlar sana</em></p>
<p>Öncelikle şunu belirtelim ki beyitlerin ikinci satırı nakarat gibi görünse de aslında üst üste konulan tuğlalar misali her biri ayrı bir boşluğu doldurmakta­dır. Beyitlere yüzeysel bakanlar ustanın yaptığı bu mahir işi tekrardan ibaret görürler. Bu mânâda tekrar yok, kulakları tırmalayan ve anlam derinliğini zede­leyen bir eksiklikte yoktur. Aksine her beyit farklı bir zenginliği, farklı bir ifade biçimiyle özgün bir anlatımla sunulmuştur. Her şeyden önemlisi de bir eseri kalıcı kılan hiç şüphesiz içindeki hakikatleridir. İşte ey dost, Hulûsi efendinin beyitleri hak ve hidayetin bizzat kendisidir. Gür bir seda, duru bir hitap ve gö- nülleri okşayan bir üslup&#8230; Ayrıca pek çok âlime göre yakınımızdadır. Eserleri elimizdedir. Kaynağın, Kur’ân&#8217;dan ve sünnetten alan bir gönül eri, hayatini hikmete ve irfana adamış bir insan, nesli Peygamber (s.a.v)&#8217;e ulaşan izzetli bir seyyid&#8230;</p>
<p>Zaman aktıkça, hayat var oldukça, güneş ve ay miatlarını doldurmadıkça kıyamet kopmadıkça herkes gibi ayrılığa, vefasızlığa zamanın kendiside ağlaya­caktır.</p>
<p>Hüzün ve ağlama, hak dostlarının en tabii hâlleridir. Çünkü Rahman&#8217;a vasıl olmanın biricik yoludur. Zaman diğer adıyla &#8220;dehr&#8221; bizzat kutsaldır. Nebî&#8217;nin kutsî ifadesiyle insanların gaflette oldukları nimetlerden biridir. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de zamana yemin edilmiş, kıymeti teyit edilmiştir. Yani zamanda Rah­man&#8217;a karşı vazifelidir. Zamanın ağlaması ise hüznün ifadesi, ayrılığın, acının büyüklüğündendir. Sadece bu zaviyeden bakılsa bile bu ve diğer tüm beyitler içe tesir eden, dibe temas eden bir derinliktedirler. Gönüllerde, bilinçlerde, dimağlarda iz bırakıyor.</p>
<p>Ayrılık hasretiyle arz ve arş ağlıyorsa, ıstıraptan damarları çatlıyorsa hiç şüphe yok ki hak âşığı, &#8220;ebed&#8221;e müştak, cemalullahı arzulayan nurlu ruh, hik­metli vicdan, inançlı sultan aşka, şehadete pervane olmaz mı? O ıstırap ki to­humu Tur-i Sina&#8217;da filizlendi, Faran dağlarında boy attı, Mekke&#8217;nin dikenli yolla­rında neş vu nema buldu.</p>
<p>Ölüm, sevgilileri birleştiren en güzel yoldur. Bu güzel yolu idrak etmiş üs­tadımız ölüme meydan okumaktadır. Ancak ayrılık ne kadar kurşun gibi ağırve zor olsa da ölüm gibi sır dolu bir bekleyişle bekliyor, ihlâsı kazanma inancıyla yüreğini sevdaya vakf ediyor. Büyük bir tevekkül hâli&#8230; Herkes kan dökebilir yani intikamını isteyebilir. Ama kutlu dualardan emdiği merhamet, adalet, rahmet nebisinden aldığı tedrisat onu bundan men etmektedir. İntikam yerine bağışlanmayı düstur ediniyor.</p>
<p>Zira Taif bağlarında gönüllere süzülen Nebî, ser­serilerce taşlanmıştı, mübarek ayakları kan revan olduğu hâlde beddua değil dua etmiş, onlar bilmiyorlar bilseydiler böyle yapmazlardı diye hüsnü zanda bulunmuştu. Orada ettiği şu dua o kadar anlamlı, o kadar yürek yakıcı ki ifade­ler nakıs kalıyor, kelimeler boğazımızda düğümleniyor: <em>&#8220;Allah&#8217;ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Beni kime bıraktın? Bana saldıran uzak bir düşmanın eline mi, yoksa işimi kendisine teslim ettiğim yakın bir dostun eline mi? Yeter ki bir gazabın olmasın bana,’ aldırmam çektiklerime. Ancak şuna inanıyorum ki, senin affın geniştir bana. Gazabına uğramaktan yahut öfkeni hak etmekten gökleri ışıklandıran, karanlıkları aydınlatan dünya ve ahiret işlerini ıslah eden yüzünün nuruna sığınırım. Hoşnut kalacağın kadar sana memnuniyetimi sunarım. Güç de senin kuvvet de senin.&#8221;<a name="_ftnref73"></a><a href="#_ftn73"><strong><sup>6</sup></strong></a></em></p>
<p>İşte o kutlu variste, nebinin izinde insanların kalbine sonsuz aşkı, ince ve derin hüznü, kalbi ihbar edecek vicdanı, iblisi mat edecek İhlâsı, elest bezmine sadık kalacak istikameti, teheccütten lezzet almayı ve secde izlerini öğretti. Bereketli hayatını bu doğrul­tuda ikame etti. Asla kine, husumete prim vermedi. Evet, böyle güzel insanlara ağıt yakılmaz mı? Dünya varoldukça Yasirlere, Hamzalara, Mûsâplara ağıt yakı­lacağı gibi Seyyid Hulûsi gibi kahramanlara da ağıt yakılacak, gözyaşı dökülecek­tir.</p>
<p>Zamanın pasını silen müşfik bir ses, kırağı düşmüş sakalıyla mütevazı bir şahsiyet, namaz sonrası sükûnete ermiş bir ruh hâli, dergâha gelişi yemyeşil bir gülşen bahçesi, hakkın parlak nidası, gözyaşının damla damla süzülüşü, taşıdığı kimlikle önder ve örnek bir kul&#8230;</p>
<p>Mazlumların babası, boynu büküklerin barınağı, imanlı halkın destanlaşan uleması, rengârenk çiçeklerin dili, mavi göklerin ve temiz beldenin tebessüm eden siması, aşk damarını harekete geçiren ülküsü, esaret altında ezilmiş ve tevhitten uzaklaşmış bedenlerin şifası, hasretin ve firakların gözyaşı&#8230;</p>
<p>Muvvahidlerin kalplerini süsleyen nadide bir çiçek, adı temiz, kendi temiz, /olu temiz bir adam&#8230; Gönül dünyamıza Muhammedi nuru taşıyan piri fani, tevhide adanmış kelimelerin şairi, Ebu zeri andıran yaşantısı, seherlerin bülbü- ü, karanlık dünyamızın mumu&#8230;</p>
<p>Evet, devr ü zaman ağlasın. Hem de hiç durmadan ağlasın* Zira kolay kolay gelmez bir daha böyle şahsiyetler. Ayrılığı bizim için ölüm(dü). Çünkü o, koca­man bir gönüldü. Aşk tapınağının minaresinde gururunu ayaklar altına almış, uzlet içinde sûfîlerin temiz güllerini koklamış, İsmail&#8217;in topuklarında çiçeklenen hayata razı olmuş ve Eyüp misali sabra bilenmişti.</p>
<p>Aşkı alnında taşıdı. Sevgiye çekilmiş bütün engellerin karşısında durdu. Herkese gönül sofrasını açtı. Öyle ki gülün duruşu gibi soylu ve sevgi yüklü idi. İkliminde yeşeren mısralar farklı ilhamlara kapı araladı. <em>O,</em> izzetin medarı, mü&#8217;minlerin umudu, sonsuz hakikatlerin nuru, bir şükür abidesi, her hâl ve ahvalde&#8230; Taşkınlık, hamlık, su-i edep etmez. Hayranlığını yüreğinde ve gözbe- beklerinde saklı tuttu. Meftunu olduğu sevda uğruna asla acıtmadı, incitmedi hiçbir yüreği. Firkatin hararetini alev alev içine çekti. Bütün közleri bağrında serinletti.&#8221;Hu&#8221; ve &#8220;Hayy&#8221; diyerek&#8230; Bu mü&#8217;min tavır onu/onları tarihe kandil yaptı. Tarih ve zaman var oldukça bu ışığı arayacak, bu ışığa ağlayacaklardır.</p>
<p>Bu adam tarihi, coğrafyayı, insanı ve bütün kâinatı oku(yor)du. Sırların sırrına vakıftı. Zira her beyit bunun açık bir delili ve ümit ile korku arasında gi­dip gelen bir şuur&#8230; Bu, samimi mecradan akıp gelen duygular sevgiye, mutlu­luğa, ümide susamış yürekleri canlandırıyor ve karanlığa, düşmanlığa, vicdan­sızlığa set çekiyor. İşte beyit, bu yönüyle diğer beyitlere vuslatın yolu, firkatin doğum sancısı, aşkın doğduğu kent ve hüsnü hatime oluyor.</p>
<p>Evet, müellifimiz irfanı kuşandı. Firakın acısına yenik düşmedi. Aşkın ve şehadetin şecaatini dağlara, ovalara saldı. Şimdi bu heybetin, bu mefkûrenin neşidesi dillenmektedir bütün asil yüreklerde. Bunu gören, bunu duyan herkes zaman ve mekân ile birlikte ağlıyorlar ve ağlayacaklardır da.</p>
<p>Divan-ı Hulusi Darendevi&#8217;den Şerhler &#8211; Kollektif,syf:317-332</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4">[1]</a> Ateş, Es-$eyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş- Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yay., İstanbul, 2006, s. 16.</p>
<ol start="2">
<li><a name="_ftn69"></a> 3/Alİ Imran, 169</li>
</ol>
<p>3.49/Hucurat, 15</p>
<ol start="4">
<li><a name="_ftn71"></a> 48/Fetıh, 29</li>
</ol>
<p>5.3/Al-l Imran, 134</p>
<p><a name="_ftn73"></a>6.Zadü&#8217;l Mead, 2/123-124</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler-2/">Divan-ı Hulusi Darendevi’den Şerhler 2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Divan-ı Hulusi Darendevi&#8217;den Şerhler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 20:22:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Divan-ı Hulusi Darendevi]]></category>
		<category><![CDATA[Ersin Bayram]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25038</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ersin BAYRAM Göz görmedi ey sevdiğim âlemde sen meh-rû gibi Aklımı aldın günlümü saldın ayağa su gibi Göz görmedi ey sevdiğim âlemde sen meh-rû gibi Aklımı aldın günlümü saldın ayağa su gibi N&#8217;itsin ne yapsın sâdıkın olmazsa vasla lâyıkın Aklı perîşân âşıkın boynundaki gîsû gibi Ey pâdişâh-ı hüsn ü hür üftâdenin hâlini sor Kaddin temâşâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler/">Divan-ı Hulusi Darendevi’den Şerhler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class="size-full wp-image-21893 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kalem.jpg" alt="" width="493" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kalem.jpg 493w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kalem-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 493px) 100vw, 493px" /></strong></p>
<p><strong>Ersin BAYRAM</strong></p>
<p><strong>Göz görmedi ey sevdiğim âlemde sen meh-rû gibi </strong>Aklımı <strong>aldın günlümü saldın ayağa su gibi</strong></p>
<ol>
<li><em>Göz görmedi ey sevdiğim âlemde sen meh-rû gibi Aklımı aldın günlümü saldın ayağa su gibi</em></li>
<li><em>N&#8217;itsin ne yapsın sâdıkın olmazsa vasla lâyıkın Aklı perîşân âşıkın boynundaki gîsû gibi</em></li>
<li><em>Ey pâdişâh-ı hüsn ü hür üftâdenin hâlini sor Kaddin temâşâ eyle gör n&#8217;itmiş gamın ebrû gibi</em></li>
<li><em>Gün mü yüzün âyîne mi la&#8217;l-i lebin gencîne mi Kıldın serâpâ sinemi şu hâl-i müşgîn-bû gibi</em></li>
<li><em>Zülfünle bir dâm eyledin hicrinle nâ-kâm eyledin Vaslınla tâ ram eyledin cân u dili câdû gibi</em></li>
<li><em>Ey âlemeynin serveti urdun bu câna hançeri Terk eylemem versem seri Hulûsi ser-fürû gibi</em></li>
</ol>
<p><strong>GAZELİN ŞERHİ</strong></p>
<p>Bu gazel Mûsâmmattır. Çünkü her beytin ilk ve ikinci mısraının ortalarında iç kafiye vardır ve gazel Müstef ilün-Müstef ilün-Müstef ilün-Müstef ilün vezni ile yazılmıştır. Böylece mısraların ortadan ikiye bölünmesini sağlayarak gazelin her beyti dört mısralı bir bent gibi de okunabilmektedir.<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bu da bize şairin kud­retine dair ipucu vermektedir. Çünkü Bu gazel türü: &#8220;Sanat isteyen, ustalık iste­yen bir türdür. Nefinin kasidelerinden, Fuzûlinin de gazellerinden bazıları böy- ledir. Bu türde Mûsâmmat gazel ve kaside yazanlar azdır.&#8221;<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İşte bu sebepten bu şiir şairin kudreti hakkında da bilgi vermektedir. Zira şiirdeki kelime seçimi ve mânâ hareketliliği de çok yerindedir. Dîvâna genel olarak baktığımızda da şairin kelimeleri yerleştiriş tarzı beyte farklı mânâlar vermeye uygundur.</p>
<p><strong>1.Beyit:</strong></p>
<p><em>Göz görmedi ey sevdiğim âlemde sen meh-rû gibi </em></p>
<p><em>Aklımı aldın gönlümü<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3"><strong><sup>[3]</sup></strong></a> saldın ayağa su gibi*4</em></p>
<p><em>(Ey sevdiğim âlemde gözüm senin gibi bir ay yüzlü güzel görmedi. Sen aklımı aldın, gönlümü kadehe/ayağa su gibi saldın. Diğer taraftan ikinci mısra&#8217;gönlümü aldın aklımı ayağa su gibi saldın, şeklinde de okunabilir.)</em></p>
<p>Ay ışığını Güneş&#8217;ten alır. Bu yüzden nur sahibidir. Geceye güzellik veren Ay&#8217;dır ve Ay en çok aydınlatmayı dolunay vaktinde yapar. Dolunayda Ay yuvar­lak olur. Edebiyatta sevgilinin yüzü de yuvarlaktır. Şair bu yüzden meh-rû diyor. Diğer taraftan Ay gece ışık yayması ve yıldızlara oranla daha parlak olmasından dolayı daha güzel ve etkileyici görünür. Şairin göz görmedi âlemde sen meh-rû gibi demesinin sebebi de buradadır. Yani şair gibi edatını karşılaştırma yapmak için kullanarak &#8220;ben bu âlemde pek çok güzel gördüm amma senin gibisini görmedim ve seni görünce de aklım başımdan gitti diyor.&#8221; Şair âlem kelimesini tevriyeli olarak kullanıyor. Hem dünya anlamı veriyor hem de mecaz-ı mürsel yoluyla herkes, bütün insanlar diyor. Böylece şairin göz ve gönlünde sevgilinin yeri belli oluyor. Zaten âşıklar sevgililerini bir defa gördükleri vakit hemen âşık olurlar ve gözleri ondan başkasını görmez olur. Şair de Ay yüzlü sevgilisini gör­dükten sonra aklını kaybetmiştir.</p>
<p>Beyitte sevgili şairin gönlünü fethetmiştir. Âşık bu hâl ile kendinden geç­miş, aşk derdiyle yanmış ve aklını kaybetmiştir. Böylece sevgilinin tam mânâsı ile esiri olmuştur. Diğer taraftan da âşık aklını kaybettiği için sevgilinin davra­nışlarını değerlendiremez. Onun içinde sevgiliden başka bir şey kalmamıştır. Buna rağmen sevgili yine merhamet etmez. Edebiyatta sevgili âşığına durma­dan naz eder ve asla iltifat etmez. Onu devamlı peşinden koşturur. Âşığına bin bir şekilde çile çektirir. Âşığının dertlenmesinden ve ağlamasından zevk alır. Ancak âşık sevgilinin bu tarz davranışından memnundur, zira zulmetmezse on­dan yüz çevirmiş demektir.</p>
<p>Âşıklar sevgilinin yüz çevirmesi dışında her şeye katlanırlar. Şairin gönlünü de sevgilisi ayağa su gibi salmıştır. Buradan şu mânâlar çıkar: 1. Sevgili ona vus­lat yolunu gösteriyor. 2. Onu değersiz bulduğu için ayaklar altına atıyor.</p>
<p>Ayağın, yürümemize yarayan organımız; büyük ayaklı kadeh, akarsuları karşılayan küçük sular, göl ayağı, gibi mânâları vardır.<a name="_ftnref5"></a><a href="#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Salmak kelimesinin de koymak, katmak, sürmek, içine atmak<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> gibi mânâları sözlüklerde kayıtlıdır. Ay­rıca kelimenin -e kadar uzatmak, öldürmek, dökmek gibi anlamları da vardır.<a name="_ftnref7"></a><a href="#_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Sevgilisi de âşıkını kadehin içine dökmüş veya ona kadehin yolunu göstermiş, onu hakir görerek ayaklar altına almış yahut hiç değer vermediği için eşiğinden göndermiştir.</p>
<p>Su zerreleri parıldar ve su akarken taşlara çarparak parçalanıp zerrelerine ayrılır. Ancak, sonra parçalar birleşir ve su, yoluna devam eder.<sup>8</sup> Şair bu yüzden ayağına su gibi döktü diyor. Burada kelimenin organ mânâsı ile küçük su mânâsı kullanılmıştır. Zira göllerin fazla suyu da bu giderler vasıtasıyla gönderi­lir. Ayağa dökülen su da parçalanır ve sonradan birleşir. Şairin gönlü de sevgili­sinin hasretinden parça parça olmuştur. Diğer taraftan sevgilisi onu fazla gör­düğü için eşiğinden göndermiştir.</p>
<p>Diğer mânâ da kadeh mânâsıdır. Şair hem iham hem de tevriye yaparak kelimeyi kullandığı için beyte kadeh mânâsı da oturmaktadır. Zira kadeh; iki insanı suya kandıracak büyüklükteki su kabı; ağaçtan, topraktan ve camdan yapılmış olan kâse, bardak veya çanak; içki bardağı demektir.<sup>9</sup> Yani kadehten sadece içki içilmez. Şair de bu yüzden ayağa su gibi saldın, diyor. Diğertaraftan kadeh kelimesi edebiyatta &#8221; sevgilinin dudağı, ağzıdır.&#8221;<sup>10</sup> Şarap kelimesi her türlü içecek sıvı şey anlamına da gelir. Yani şarap sudur.<sup>11</sup> Şair de su ile şarabı ifade etmektedir. Böylece beyitte sevgili âşığına vuslat yolunu da göstermiş olur. Diğer taraftan gönlünü kadehe su gibi salmakla onu sarhoş etmiş olacağı için âşıkın aklı da başından gidecektir.</p>
<p>Bu ve diğer beyitler tasavvufî açıdan da yorumlanmaya müsaittiler. Beyti tekrar yazarak tasavvufî zemini bakacak olursak:</p>
<p><em>Göz görmedi ey sevdiğim âlemde sen meh-rû gibi</em></p>
<p><em>Aklımı aldın gönlümü saldın ayağa su gibi</em></p>
<p>Şair bu beyitte tasavvufî olarak kesretten vahdete yöneldiğini ifade etmek­tedir. Mâh-rû kelimesi &#8220;İlâhî tecellîyatın nurlarının zuhurudur.&#8221;<a name="_ftnref8"></a><a href="#_ftn8"><sup>[12]</sup></a> Mah ise me­cazîgüzel için kullanılır. Çünkü ay doğrudan doğruya ışık kaynağı olmayıp gü­neşten almış olduğu ışığı yansıtır.<a name="_ftnref9"></a><a href="#_ftn9"><sup>[13]</sup></a> Âlem de &#8220;Bütün kesrettir. Vahdeti örter. Bu itibarla kâfiristandır. Âlem aşk için yaratılmıştır. Binaenaleyh aşk mülküdür.&#8221;<a name="_ftnref10"></a><a href="#_ftn10"><sup>[14]</sup></a> Böylece şair madde âleminde olduğunu ifade eder. Kesrette de İlâhîtecellîyatın nurlarından başkası görülmez bakan göz için. Diğer taraftan &#8220;Madde âleminde görmek göz ile olur. Ma&#8217;nâ âleminde gönül ile.&#8221;<a name="_ftnref11"></a><a href="#_ftn11"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Şair işte bu yüzden ilk beyitte göz kelimesini kullanarak, nida sanatı ile ey sevdiğim göz âlemde senin gibi bir ay yüzlü görmedi, diyor. Diğer taraftan &#8220;Mutasavvıflara göre dünya ve bütün varlıklar bir hayalden ve vücûd-ı mutlak olan Tanrı&#8217;nın görüntüsünden ibarettir. Yalnızca bir görünüş ve hayaldir. Ayrıca bir varlıkları yoktur. Tasavvufun temeli şeriatın lâ illâIlah sözü yerine lâ mevcûde illallah sözüdür.&#8221;<a name="_ftnref12"></a><a href="#_ftn12"><sup>[16]</sup></a> Yani şair bu duru­mun farkındadır. Bu tasavvuftaki müşahede hâlidir. Bu hâl &#8220;Her hangi bir şüphe konusu olmaksızın Hakk&#8217;ın kulun kalbinde huzurudur. Araya setr ve inkıta&#8217; hâli girmeksizin tecellî nurlarının sâlikin kalbine ard arda, gelmesidir.&#8221;<a name="_ftnref13"></a><a href="#_ftn13"><sup>[17]</sup></a> Şair de bu yüzden göz görmedi, der. Ayrıca ey sevdiğim, ifadesi de samimi bir hâli karşılar.</p>
<p>&#8220;Tasavvufta gönül akıldan üstündür. Şairler daima gönülle aklı karşılaştırır ve gönlü akla üstün tutarlar. Çünkü kâinatın ortaya çıkışı Tanrı&#8217;nın aşk-i zâtî sebebiyle kendini görmek ve göstermek istemesindendir. Bu yüzden mutasav­vıflar Tanrı&#8217;ya aşkla ulaşılabileceğini söylerler.&#8221;<a name="_ftnref14"></a><a href="#_ftn14"><sup>[18]</sup></a> Şair de beyitte aklı ortadan kaldırmaktadır. Aklı ortadan kaldırmak yol alındığının da bir göstergesidir. Zira tasavvufta akıl bir yere kadar gereklidir. Sâlik akıl ile hayrete kadar ulaşabilir. Bundan sonra sekr başlar. Yani sâlik rubûbiyyeti temaşa edince aklını kaybe­der.<a name="_ftnref15"></a><a href="#_ftn15"><sup>[19]</sup></a> Çünkü salik kesrette vahdeti temaşa ettikçe aklını kaybeder. Diğer taraf­tan bütün din ve mezhepler, akıl üzerinedir. Âşık da akıl dairesinden çıkmamış, onun üstüne yükselmiştir. Bu, şeri&#8217;atın İslâm metafiziği olan tasavvufa yani şeri&#8217;atın gayesine ma&#8217;rifetullâha yükselmesidir. Çünkü onların dini &#8220;Dînü&#8217;l- hubb&#8221; (sevgi dini)tur. Bu dinin kıblesi de sevgidir.<a name="_ftnref16"></a><a href="#_ftn16"><sup>[20]</sup></a> Kadehin sevgilinin dudağı demek olduğunu yukarıda belirtmiştik. Dudak da vahdettir. Yani Allah şairi vahdet yoluna su gibi salmıştır. Su da mutlaka maksadına yani hakikat denizine ulaşır.</p>
<p>Tasavvufa göre aşk, kenarı olmayan uçsuz bucaksız bir deniz gibidir. Bu yüzden ona hakikat denizi denir. Deniz var olan her şeyi kaplamış ve kendisine gark etmiştir. Her şey onda kendini kaybetmiştir. Hiçbir varlık ondan ayrı değil­dir.<a name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17"><sup>[21]</sup></a> İşte şair de bu varlığı idrak etmek ve denizde yok olmak için ayağa düş­müştür.</p>
<p>Diğer bir mânâ da su ile şarabın kast edilmesinde gizlidir. Kadeh ile beden, içindeki şarap ile de bedeni tasfiye etmeye işaret edilir. Bu kadehten içen kişi de tevhid ile sermest olur.<a name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18"><sup>[22]</sup></a> Böylece aklını da kaybetmiş olur.</p>
<p><strong>2.Beyit:</strong></p>
<p><em>N&#8217;itsin ne yapsın sâdıkın olmazsa vasla lâyıkın</em></p>
<p><em>Aklı perişan âşıkın boynundaki gîsû gibi</em></p>
<p>(Sana <em>sadakatle bağlı olan kavuşmaya layık olmazsa, perişan âşıkın  boynundaki kâkül gibi aklı ne etsin ne yapsın veya âşıkın boynundaki kâkül gibi perişan aklı ne etsin ne yapsın.)</em></p>
<p>&#8220;Gönüller sevgilinin saçına âşıktır; yani saça bağlıdır. Her gönül ya da gön­lün kırık parçalarından her biri saçın bir halkasına, kıvrımına takılmış, düğümü- I <sub>n</sub>e bağlanmış veya bir saç teline asılmıştır. Bu, ötedenberi görülen bir maz- I mundur. Bu hayli verebilmek için de saçın daha çok gîsû şekli kullanılmıştır.</p>
<p>Gîsû, omuzlara kadar dökülen uzun saçtır.&#8221;<a name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19"><sup>[23]</sup></a> Yani sevgilinin saçı gönüller avlanmak için kurulmuş bir tuzaktır.<a name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20"><sup>[24]</sup></a> Âşıkların yukarıdaki beyitte de zikrettiğimiz  gibi en büyük arzuları vuslattır. Bu da âşığın iki dudağı arasında gizlidir. Sevgili ne kadar zulm ederse etsin, âşık ona sadakatle bağlıdır.</p>
<p>Sadakatle bağlı olan bir kişi bağlı olduğu ne isterse onu harfi harfine yapar. Âşık da böyledir ve sevgilisi için canını dahi vermekten kaçınmaz. O kayıtsız şartsız sevdiğine bağlanmıştır. Yani onun için aklın bir hükmü yoktur. Şair işte bu yüzden aklı perişan âşık diyor. Aklın olmaması da deliğin göstergesidir. Diğer taraftan şair gîsû&#8217;yu kullanıyor. Gîsûnun bir anlamı da saç örgüsüdür.<a name="_ftnref21"></a><a href="#_ftn21"><sup>[25]</sup></a> Saç ör­güsü de zincire benzer ki klasik edebiyatta âşık, sevgilinin zincir gibi saçlarına bağlı bir delidir. Çünkü deliler iyileşene kadar zincire bağlanırlar.<a name="_ftnref22"></a><a href="#_ftn22"><sup>[26]</sup></a> Ayrıca eski­den esirlerin boyunlarına halka geçirilirmiş.<a name="_ftnref23"></a><a href="#_ftn23"><sup>[27]</sup></a> Böylece esir sahibine bağlı olur; âşık da sevgilisine sadıktır.</p>
<p>Beytin tasavvufî anlamına gelince;</p>
<p><em>N&#8217;itsin ne yapsın sâdıkın olmazsa vasla lâyıkın</em></p>
<p><em>Aklı perîşân âşıkın boynundaki gîsû gibi</em></p>
<p>Şair beyitte sana sadakatle bağlı olan ifadesi ile Elest Bezmine ve oradaki sözleşmeye işaret etmektedir. <em>&#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; demişti. Onlar da, &#8220;Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)&#8221; demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, &#8220;Biz bundan habersizdik&#8221; dememeniz içindir.28<sup>3</sup></em> Bu görüşme ile ruhlar Allah&#8217;ı görmüş ve O&#8217;na âşık olmuşlardır. Yani tasavvuftaki aşkın kaynağı bu ah­de kadar gider. Bu ahde sadık olan ve sadakatini ispat eden de vuslata layıktır.</p>
<p>&#8220;Tasavvufta saç kesrettir. Yüzü, yani vahdeti örter. Saçın dağınıklığından söz edilmesi de bu yüzdendir. Yoksa düz saç yüzü örtmez. Kesret, insanı şaşırtır, başını döndürür, sarhoş eder. Vahdetin tecellîsine engel olur.&#8221;<sup>29</sup> &#8220;Gönül, kesret olan saça dolaşınca her yandan belâ okları yağar. Yani onu Elest Bezmindeki taahhüdünü yerine getirmeye zorlar.&#8221;<sup>30</sup> Diğer bir ifadeyle sadaka­tini ispata zorlar. Gisu için omuza dökülen saç demiştik. Böyle saç da dağınık olur. &#8220;Saç dağılınca gönüller de dağılır; perişan olur.&#8221;<sup>31</sup> Gönüllerin dağınık ol­ması da kesretin ifadesidir.</p>
<p>Yüzü örtecek saç için gîsû kelimesi kullanılır.<sup>32</sup> Böylece yüz, yani vahdet gizlenmiş olur. Bu yüzden şair beyitte aklı kullanarak gönle yer vermiyor. Zira akıl insanı kesrete sürükler ve onu perişan eder.<sup>33</sup> Akla hürmet eden bir kişi de kesretten kurtulamayacağı için vuslata ulaşamaz. Şair bu yüzden &#8220;âşıkın boy­nundaki kâkül gibi perişan aklı ne etsin ne yapsın.&#8221; diyor. Aksi hâlde vuslata nail olamayacağını biliyor.</p>
<p><strong>3.Beyit:</strong></p>
<p><em>Ey pâdişâh-ı hüsn ü hûr üftâdenin hâlini sor</em></p>
<p><em>Kaddin temâşâ eyle gör n&#8217;itmiş gamın ebrû gibi</em></p>
<p><em>(Ey ahu gözlü güzeller ve güzelliğin padişahı âşıkının hâlini bir sor, Onun boyunu seyret de ne etmiş gamın kaş/göz gibi bir gör.)</em></p>
<p>Huriler anber saçlı; hilâl kaşlı; inci dişli; güneş yüzlü; gül yanaklı; mercan, gonca, gül dudaklı; selvi boylu; güzel huylu ve gülden daha taze ve temiz, baki- re kızlar olarak düşünülmüştür.<sup>34</sup> Bu yüzden dünya hayatındaki güzeller huriye benzetilmiştir. Ancak şair beyitte hurilerin ve güzelliğin padişahına seslenir. Pâdişâh &#8221; Bir ülkenin en üst makamda bulunan yöneticisi, kağan, hâkân, hân, sultan, şâh, hükümdar, kral&#8221;dır.<sup>35</sup> Yani her şey padişahın denetimi altındadır. 0 istediğine istediğini verir, kimse onu sorgulayamaz. Her şeyin en iyisi ve güzeli onda bulunur. O iyiliği ve güzelliği lütfeder. Hûrilerin padişahı ise onlardan da güzeldir ve onları yönetir.</p>
<p>Klasik edebiyatta sevgili her zaman beyitteki padişah gibi hep üst makamda olurken âşık bununla tezat teşkil eder şekilde alt makamlarda olur. Bunlar üftade, bîçâre, dîvâne, mecnun, bende, köle, kul vs.dir. llftade kelimesi hem âşık hem de düşkün, bîçare mânâlarına gelir. Bir padişahın görevi düşkünleri gözetmek, onların ihtiyaçlarını temin etmektir. Bu yüzden şair üftadenin hâlini sor diyor. Bununla padişahların adil olması gerektiğine de işaret ediyor. Çünkü padişahlarda aranan en önemli meziyet adalettir. Yani şair tevriye yapıyor. Di­ğer taraftan âşık sevgilisine benim bu hâlimi bir gör, ben senin hasretinle ne hâllere düştüm, diyor.</p>
<p>Âşıkların en büyük özelliği durmadan hasret çekmeleridir. Bu hasret ile üzüntü, keder, ızdırap gibi acı veren duygulara esir olur, günden güne erirler. İşte şair bu yüzden &#8220;Boyunu seyret de gözün gibi gamın ne etmiş gör.&#8221; demek­tedir. Zira âşıkın hasretten gam çeke çeke boyu iki kat olmuştur. Çünkü âşığı perişan ederek onun gönlünü parçalayan ve kendisini gama sürükleyen sevgili­nin gözüdür ki gözün özelliği cellât, hunhar, katil oluşudur.<sup>36</sup> Gam da üzüntü, keder, ıztırap gibi manevî acıları ifade eder ve gönle aittir.<sup>37</sup> Diğer taraftan cel­lâtlar öldürecekleri kişiye öldürmeden önce türlü eziyetler yapar.</p>
<p>Beyitte şairin bâşina gelen hâl aşk hastalığı yüzündendir. &#8220;Gam, manevî ızdıraptır ve gönülde olur. Gam, gönüldeki aşk ıztırabıdır.&#8221;<sup>38</sup> Gam vuslata ere- memekten kaynaklandığı için âşıkın en önemli vasfıdır. Çünkü gam ile âşıklıkta ne kadar istekli ve dayanıklı olduğunu gösterir.<sup>39</sup> Şairin boyunun iki kat olduğu­nu ifade ediyor olması bu yüzdendir. Çünkü o aşk hastalığı yüzünden gam çeke­rek boyunu iki kat etmiş, vuslatı hak etmiştir. Ayrıca gam aşk mânâsına da ge­lir.<sup>40</sup> Ayrıca ebrû kelimesinin kaş alamı da vardır. Böylece beyitteki mânâ şu şekilde de oluşuyor: Ey ahu gözlü güzeller ve güzelliğin padişahı âşıkının hâlini bir sor, Onun ebrû/kaş gibi boyunu seyret de senin gamın ne etmiş bir gör.</p>
<p>Beytin tasavvufî anlamına gelince:</p>
<p><em>Ey pâdişâh-ı hüsn ü hûr üftâdenin hâlini sor</em></p>
<p><em>Kaddin temaşa eyle gör n&#8217;itmiş gamın ebrû gibi</em></p>
<p>Hüsn, İlâhi güzellik demektir. Sadece Allah&#8217;ta bulunur. Âlemdeki bütün güzeller ve güzellikler Allah&#8217;ın güzelIiğindedir.<a name="_ftnref25"></a><a href="#_ftn25"><sup>[41]</sup></a> &#8220;Hüsn olmazsa aşk olmaz, aşk olmazsa hüsn olmaz. Bunlar esasen birbirini tamamlayan ve nihayet &#8220;bir&#8221; olan iki görünüştür. Vücûd-ı Mutlak, kendi güzelliğini güzeller şeklinde var etmiş, sonra dönüp âşıkların gözünden onu temaşa eylemiştir.&#8221;<a name="_ftnref26"></a><a href="#_ftn26"><sup>[42]</sup></a> Hûrî ise mecâzî gü­zele karşılık gelir.<a name="_ftnref27"></a><a href="#_ftn27"><sup>[43]</sup></a> Böylece şairin neden padişah-ı hüsn ü hûr dediği anlaşılıyor. Zira Allah hem mecazın hem de hakikatin sahibidir. O iki cihan mülkünün tek ve gerçek hâkimidir ve merhameti de gazabından üstündür. O, merhametlilerin de merhametlisidir. Şair bu yüzden hâlini sor, diyor. Ayrıca Allah, Kur&#8217;ân&#8217;da <em>&#8220;İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.&#8221;<a name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28"><strong><sup>[44]</sup></strong></a></em> hükmü gereğince kulunu her daim kontrol eder. Bu seyr ü sulûk hâlinde de böyledir.</p>
<p>Hâlin zuhuri ile kul, ibâdeti hakkıyla yerine getiremediğinin, Allah&#8217;ın karşısında aciz ve biçare olduğunun farkına varır. İşte buna üftâde yani âciz denir.<a name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29"><sup>[45]</sup></a> Böylece şair ilk mısra ile &#8220;Ey hakikat ve mecazın padişahı olan Allah&#8217;ım, senin yolunda acze düşmüş olan kulunun hâlini bir sor&#8221;, diyor. Zira hâl kendisine ağır gelmiştir.</p>
<ul>
<li>Tasavvufta evvela aşkın kalbe düşmesi gerekir. Bu da Allah&#8217;ın nazarı ile olur. Bundan sonra salık mürşit ile süluka başlar.</li>
</ul>
<p>Nerede aşk varsa orada gam, sıkıntı ve keder gibi insanı hâller vardır. Aşk ise padişahtır. Kapıyı çalan aşktır ve onun içeri girmesi için gönül salik tarafın­dan her türlü ikilikten arındırılıp aşk sultanı için mekân hâline getirilir.<a name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30"><sup>[46]</sup></a> Nasıl ki sultanın iradesi karşısında halkın iradesi değersizse aşk sultanının karşısında da | salikin iradesi geçersizdir. O tam mânâsıyla bir bîçare yani üftadedir. &#8220;Çünkü <em>gam,</em> aşk sebebiyle çekilen acıların adıdır. Bu yüzden gam, şiirde çoğunlukla aşk yerine kullanılmıştır.&#8221;<sup>47</sup> Şair de bu yüzden gamın beni ne etti bir gör, diyor. Zira bu aşk daha Elest Bezmi&#8217;ndeki ahde kadar dayanır. Bunun idrakinde olan bir kişi verdiği sözü yerine getirip getirememe konusunda tasalanır. Yani gam çeker. Zira bu söz bir görüşte görüp hemen âşık olunan gönül mülkünün sultanı Allah&#8217;a verilmiştir.</p>
<p>&#8220;Gam, manevî ızdıraptır ve gönülde olur. Gam, gönüldeki aşk ıztırabıdır.&#8221;<sup> <a name="_ftnref32"></a><a href="#_ftn32">[48]</a> </sup>Gam vuslata erememekten kaynaklanır. Gam bittiği yerde vuslat kendini göste-rir. Şair de gam yüzünden iki kat olmuştur. Tasavvufta &#8220;Göz, gamze, kirpik, kaş, hat tasavvufta kesrettir; bunlar âşıkın manevî varlığına düşmandır, yani gönlü öldürmeğe çalışırlar.&#8221;<a name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33"><sup>[49]</sup></a> Şair de kesreti karşılamak için kaş kelimesini kul­lanıyor. Kad ise vahdettir.<a name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34"><sup>[50]</sup></a> Böylece şair kesretin kendini ne hâle soktuğunu ifade etmiş oluyor. Yani şair hâlini görmesi için yalvarmakta haklıdır. Kesrette kalmış ve bu hâl ile üftade olmuştur. Onu kurtaracak ve vahdete erdirecek de yine Sevgilimdir.</p>
<p><strong>4.Beyit:</strong></p>
<p><em>Gün mü yüzün âyine mi la&#8217;l-i lebin gencine mi</em></p>
<p><em>Kıldın sera pâ sinemi şu hâl-i müşgîn-bû gibi</em></p>
<p><em>(Yüzün gün mü âyine mi, kırmızı dudağın hazine mi ki baştan ayağa sinemi şu misk kokulu ben gibi eyledin.)</em></p>
<p>Sevgilinin güzelliğinin büyük bölümünü yüz oluşturur. Yüzdeki kaş, göz, dudak, yanak, ben, hat, kirpik gibi unsurları kullanan şairler sayısız teşbih ve mecazlarla örülü bir dünya meydana getirirler.<a name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35"><sup>[51]</sup></a> Yüzün benzetildiği kelimeler arasında güneş ve ay da vardır. Bu benzetmede her ikisinin de parlaklıkları ile nesnelerin görünmesine sebep olmaları etkilidir. Şair sevgilisinin yüzünü güneş ve aynaya benzeterek onun ısı ve ışık kaynağı olması ile çevresindekileri yan­sıtmasına işaret eder. Yani sevgili var ise diğerleri ortaya çıkar, sevgili yoksa hiçbir şey görünmez, yani yoktur. Zira âşık için sevgiliden gayrisi mühim değildir ve sevgili onun için her şeyin merkezindedir.</p>
<p>Leb dudaktır. Edebiyatta ağız küçük, dudaklar ince kabul edilir. Ağız; nokta, mim, zerre, sıfır denir; sır ve hayaldir, görünmez. Renk olarak la&#8217;l, yakut ve mercana benzer ve gülünce dudaklar aralanarak inci gibi dişler ortaya çıkar.<a name="_ftnref36"></a><a href="#_ftn36"><sup>[52]</sup></a> Şair de beyitte sevgilisine la&#8217;l gibi kırmızı olan dudağın bir hazine mi diye sorar. Dudağın hâzineye benzetilmesinin sebebi ağzın içinde incilerin bulunmasından dolayıdır. Diğer taraftan bu beyitte la&#8217;l madenin oluşumuna da değinilmiştir. İnanışa göre beyaz olarak elde edilen la&#8217;lin rengini ciğer kanına batırıp güneşte kurutmak suretiyle elde ettiği belirtilir.<a name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Dudak gizli olması ve saklılığı nedeniyle en büyük cazibe merkezidir. Bu yüzden kırmızı renk ile dudak eşleştirilmiştir.</p>
<p>İlk mısrada şair hem istifham hem tecâhül-i âfir yapmaktadır, zira bu benzetmelerle neyi kastettiğini kendisi de bilmektedir. İkinci beyitte ise sevgilisine: Kıldın serâpâ sînemi şu hâl-i müşgîn-bû gibi, demektedir.</p>
<ul>
<li>Edebiyatta ben denilince vücudun hemen her yerinde bulunabilen nokta­lar yerine yüzdeki ben veya benler kast edilir. Bu anışın temelinde benin küçük­lüğü ve siyah rengi etkilidir. Ben bir noktadır. Güzellik sayfası olan yanağa da zülüf kaleminden damlamıştır. Diğer taraftan benin yara ve dağ olduğu beyitler de vardır.<a name="_ftnref38"></a><a href="#_ftn38"><sup>[54]</sup></a> Şair işte bu yüzden sevgilisine sinesini misk kokulu ben gibi ettiğini söylüyor.</li>
</ul>
<p>Misk, Çin, Hotan ve Türkistan&#8217;ın yüksek yaylalarında yaşayan bir tür erkek ceylanın göbeğinde toplanan kan pıhtısıdır. Erkek ceylânlarda bulunan bu ur, hayvanı rahatsız eder. Hayvan sürtünmek yoluyla bu uru düşürebilir. Bunun i<em>çin</em> belirli yerlere kazıklar çakılarak bu parçalar toplanır. Yani misk bir hastalık biryaradan meydana gelir. Kurumuş kan önce çok kötü kokar. Temizlenip işle­nince güzel kokulu misk elde edilir ve bu misk siyah renktedir.<sup>56</sup> Şair de beyitte misk ile ben arasında şekil ve renk münasebeti kurar. Ayrıca benler hastalığa da sebep olurlar. Misk zaten bir hastalık neticesi oluşur. Böylece şair sinesindeki yaraları da izah etmiş olur. Çünkü dağlanmış yaralar zamanla siyahlaşır. Şair sinesinin üzerindeki yaralardan şikâyetçi gibi görünmesine rağmen memnun­dur. Zira bu onun değer verildiğinin göstergesidir. Ayrıca sinenin yaralı olması âşıklık alâmetidir. Bu yüzden şair misk-bû diyor. Çünkü misk az bulunan ve çok değerli bir kokudur.</p>
<p>Ayrıca beyitte misk, hâl ve leb arasında tenasüp yapılmıştır.</p>
<p>Beytin tasavvufî açıdan izahı ise şöyledir:</p>
<p><em>Gün mü yüzün âyîne mi la&#8217;l-i lebin gencîne mi </em></p>
<p><em>Kıldın serapa sînemi şu hâl-i müşgîn-bû gibi</em></p>
<p><em>(Yüzün gün mü âyîne mi, kırmızı dudağın hazine mi ki baştan ayağa sinemi şu misk kokulu ben gibi eyledin.)</em></p>
<p>Yüz, vahdet, zât, zât-ı İlâhî, cemâl, tecellî-i cemâl yani hakiki sevgilinin gö­rünmesidir.<sup>57</sup></p>
<p>Güneş tasavvufta gerçek sevgili olan Allah&#8217;tır. Güneş ile hiçbir şeye muhtaç olmayan vahdet, zât-ı Ahadiyyet ve İlâhî tecellîlerein nurları ifade edilir. Güneş sevgilinin yüzü olarak çok kullanılır.<sup>58</sup> Güneş ısı ve ışık kaynağı olup sabah do­ğunca bütün varlıkların görünmesini sağlar. Yüzün güneş benzetilmesindeki sebep güneşin yuvarlaklık, &#8220;rengi, parlaklığı, yakıcılığı yönünden&#8221;dir.<sup>59</sup> Güneş&#8217;e uzun süre bakamazsınız gözleriniz kamaşır. Allah&#8217;ı da göremeyiz. Nitekim Mûsâ Aleyhisselâm talep etmesine rağmen görememiştir. <em>&#8220;Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr&#8217;a) gelip Rabbi de ona konuşunca, &#8220;Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım&#8221; dedi. Allah da, &#8220;Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.&#8221; dedi. Rabbi, dağa tecellî edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, &#8220;Seni eksik­liklerden uzak tutarım Allah&#8217;ım! Sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim&#8221; de­di.&#8221;<sup>60</sup></em></p>
<p>&#8220;Ayna mâsivâdır. Hakk&#8217;ı aksettirir. Hakikatte mevcut değildir. Ay ile güneş gibi. Ay, aydınlık bakımından hiçtir. Ancak onda görünen güneştir. Ay parlak güneş ile bahse girer mi? Hakk&#8217;ın varlığı güneş, mâsivâ ise aydır.&#8221;<sup>61</sup> Bu beyitte de mâsivâyı karşılayan kelime aynadır. Çünkü aynaya bakan aksinin yansımasını görür. Bu dünya da Allah&#8217;ın bir yansımasıdır.</p>
<p>Dudak, ağız, yokluktur, vahdetin remzidir. La&#8217;l dudak da aynı şekilde vah­dettir ve sevgilinin sözü ve bunun içerdiği mesajdır. Ayrıca manevîfeyz ve neşe; kelâm, Allah&#8217;ın sözü, sözün gizli söylenmesi ve sır mânâlarına gelir.<sup>62</sup> &#8220;Leb, du­dak ikidir. Dudak kelimesini tekrar edince iki dudak oluyor. Yani dudak açılıyor ve iki görünüyor. Bu dudağın iki görünmesi melekût âlemi ile mülk âleminin iki ayrı varlık gibi göründüğü hâlde esasen tamamlanmış &#8221; bir olduğunu göster­mek içindir. İki göz gibi.&#8221;<sup>63</sup> La&#8217;l-i leb insanı fenafillâh&#8217;a eriştirecek olan bütün tecellîlerin başıdır.<sup>64</sup> La&#8217;l dudak sevgilinin sözü ve mesajı olduğuna göre, şair arkasından da hâzineye değindiği için kast etmiş olduğu şey Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;dir. Çünkü Kur&#8217;ân Allah kelâmıdır. Cebrâ&#8217;il vasıtasıyla Peygamberimize indirilmiştir. Diğer taraftan &#8220;Lâ&#8217;l ma&#8217;deni dağlarda bulunur.&#8221;<sup>65</sup> Yani ona ulaşmak çaba gerek­tirir. Bunun yanında madeni bulmak için kişinin ön hazırlığının olması gerekir, kur&#8217;ân&#8217;ın feyzinden yararlanmak da böyledir. Ayrıca vahdete vasıl olmak da seyr ü sülûku tamamlamakla olur. Vahdetin remzi olan dudak da nokta gibi var yoktur.</p>
<p>Beyitte hazine ile Kenz-i mahfî (Gizli hazine) hadis-i kudsîsine de işaret edilmektedir: <em>&#8220;Ben gizli bir hâzineydim; bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım.&#8221; </em>Ayrıca Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Allah kullarına zâtını da anlatır.</p>
<p>Sîne; göğüs, yürek, kalp demektir. Tasavvufta İlâhî ilmin sıfatıdır. Âşıkların, aşklarının kaynamasıyla göğüslerini yırtmaları mânâsında sineye elif çekmek diye bir tabirleri vardır.<a name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39"><sup>[66]</sup></a> Ben de bir noktadır. Şair sinesinin noktalarla doğdu­ğunu belirtmekle kesrette olduğunu anlatıyor. Diğer taraftan hat sanatı nokta­ların birleşmesiyle meydana geldiği için de elif çekmek deyimine işaret ediyor. Tasavvufta nokta; harflerin başlangıcı ve sonudur. Harflerin hepsi noktanın birleşimidir. Yani harfler noktadan ibarettir. Bütün varlıkların sûretleri, nokta gibi, her an Allah&#8217;ın bilgisinde ta&#8217;ayyün eder, bu varlıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Bu yüzden kâinat Allah&#8217;ın zâtına ait sıfatı olan ilminde belirmiş su­retlerdir. Hakikatte her şey bir noktadır.<a name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>&#8220;Ben siyahtır, kâfirdir&#8230; Sevgilinin yüzü vahdetinde ben kesrettir. Yani yüzü üzerinde ben bir siyah nokta, bir kusurdur. Vahdeti zedelemiştir.&#8221;<a name="_ftnref41"></a><a href="#_ftn41"><sup>[68]</sup></a> Sinedeki siyah noktalarda öyledir. Sine üzerineki çok nokta, çok yara demektir. Bu da sine-i sâd-pâre ifade eder. Bu da tam mânâsıyla parçalanmış gönlü, küfür üzre olmayı ifade eder. Bin şekil ile kalbin istekleri karşılanır. Bu isteklerin bini de Allah&#8217;a ait olmalıdır.<a name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42"><sup>[69]</sup></a> Şimdi dikkat edilmesi gereken nokta bunların misk koku­lu olmasıdır. Yani şair kesrette vahdetin kokusunu almaktadır. Bu hâl Yakûb Peygamberin Yûsuf Peygamberin kokusunu alması gibi olsa gerektir: <em>&#8220;Kervan (Mısır&#8217;dan) ayrılınca babaları, &#8220;Bana bunak demezseniz, şüphesiz ben Yûsuf un kokusunu alıyorum&#8221; dedi. Onlar da, &#8220;Allah&#8217;a yemin ederiz ki sen hâlâ eski şaş- kınlığındasın&#8221; dediler. Müjdeci gelip gömleği Yakub&#8217;un yüzüne koyunca gözleri açılıverdi. Yakub, &#8220;Ben size, Allah tarafından, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bili­rim demedim mi?&#8221; dedi.&#8221;<a name="_ftnref43"></a><a href="#_ftn43"><strong><sup>[70]</sup></strong></a></em></p>
<p>Ayrıca ben için &#8220;Ben âlem-i gaybdır. Bir tefsire göre de &#8220;Besmele&#8221;nin ba­şındaki &#8220;ba&#8221;nın altındaki noktadır. Bu nokta bütün Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in ma&#8217;nâsını kendinde toplar.&#8221;<a name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44"><sup>[71]</sup></a> Âlem-i şahadet olan herşey fânidir. Hakikî var olan âlem-i gaybtır. Yani mâsivânın içi, bâtınıdır, kuvvetler âlemidir.&#8221;<a name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45"><sup>[72]</sup></a> de denir. Şimdi şai­rin &#8220;la&#8217;l-i lebin gencîne mi&#8221; demesi daha iyi anlaşılmaktadır. Böylece şair benin iki farklı kullanımına da temas etmektedir. Zira sine üzerindeki hatlar(nokta münasebetiyle) gayb âleminin ifadesi olarak da yorumlanabilir. Ayrıca sinenin ilim ile ilgili olması ve ilim nokta münasebeti ile Hazret-i Ali&#8217;nin &#8220;İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.&#8221; Sözüne de işaret edilmektedir.</p>
<p><strong>5.Beyit:</strong></p>
<p><em>Zülfünle bir dam eyledin hicrinle nâ-kâm eyledin</em></p>
<p><em>Vaslınla tâ ram eyledin cân u dili câdû gibi</em></p>
<p><em>(Saçın ile bir tuzak eyledin, ayrılığında nasipsiz eyledin, kavuşmanla can ve gönlümü cadı gibi tâ râm eyledin.)</em></p>
<p>Zülüf, yüzün iki yanına şakaklara dökülen, kulakların önünde halkalanan saça denir.<a name="_ftnref46"></a><a href="#_ftn46"><sup>[73]</sup></a> &#8220;Sevgilinin saçı âşıkları avlamak için kurulmuş bir tuzaktır. Kuş avlarken iplik ya da saç teli kullanılır. Saçın ucundaki kıvrımlar, halkalar da il­miktir. Sevgilinin yanağındaki beni de kuşu aldatmak için tuzağa konan danedir.&#8221;<a name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47"><sup>[74]</sup></a> Ancak bu beyitte danenin karşılığı yoktur. Çünkü şair zülüf ile kemendi kast etmektedir. &#8220;Sevgilinin saçının kıvrımları daima kemende benzetilmiştir.&#8221;<a name="_ftnref48"></a><a href="#_ftn48"><sup>[75]</sup></a> Kementin en çok kullanıldığı alan da avcılıktır ve eskiden av hayvanları kement ile avlanırmış.<a name="_ftnref49"></a><a href="#_ftn49"><sup>[76]</sup></a> Kement ise ilmik, bağ, düğüm, ip, öldürülmek istenen adamın boynuna atılarak sıkılmak suretiyle canını almakta kullanılan ip demektir.<a name="_ftnref50"></a><a href="#_ftn50"><sup>[77]</sup></a> Dâm ise vahşî hayvan, kuş veya balık yakalamakta kullanılan ağ, tuzak; dağlarda, kırlarda gezip yırtıcı olmayan vahşi hayvanlara denir.<a name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51"><sup>[78]</sup></a> Sevgili bu zülüf ile âşıklarını avlar. Bu durumda âşık savunmasız bir kuş oluverir. Sevgilisi tarafın­dan yakalanmayan âşık da vahşi hayvanlar gibidir. Ancak yakalanınca gönlü artık onun saçlarına bağlanmış, kendisi de eşiğinin bekçisi olmuş olur. Buna rağmen şair hicran hâlindedir. Çünkü vuslattan uzaktadır. Gönlü sevgilinin yanında olmasına rağmen bedenen orada değildir. Çünkü sevgili ona bir defa bakmış, arkasından zulme başlamıştır. Valsınla ram etmesi de bundan dolayı­dır. Zira âşıkın canı ve gönlü onun esiridir.</p>
<p>Bu beyitte şair göz kelimesini kullanmayıp onun yerine cadıyı kullanıyor. &#8220;Göz cadudur sehhârdır, büyüleyicidir; sihir ve büyü yaparak âşıkları bağlar.&#8221;<a name="_ftnref52"></a><a href="#_ftn52"><sup>[79]</sup></a> &#8220;Sevginin gözünün cadıya ve âhûya benzetilmesi şiirde çok görülmüştür. Cadı sihir yapar, âhûnun da gözleri güzeldir, sehhârdır.&#8221;<a name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53"><sup>[80]</sup></a> Zira klasik şiirde zamanla kelimeler zamanla yeni anlam katmanları meydana getirmişlerdir. Meselâ İlk zamanlar la&#8217;l gibi dudak denirken, sonradan la&#8217;l dudak denmiş, son olarak da sadece istiare ile la&#8217;l denmiştir.<a name="_ftnref54"></a><a href="#_ftn54"><sup>[81]</sup></a> Cadı ise saç tellerinden sihir yapan büyücü kadın demektir.<a name="_ftnref55"></a><a href="#_ftn55"><sup>[82]</sup></a> Ayrıca cadılar fitne kaynağıdırlar, uyumazlar. Sevgilinin fettan gözü de uyur göründüğü hâlde uyumaz.<a name="_ftnref56"></a><a href="#_ftn56"><sup>[83]</sup></a> İşte şair dam, zülf ve câdû&#8217;yu bir ara­ya getirmek suretiyle tenasüp yapmakta ve cadıların bu şekilde sihir yapmasına değinmektedir. Böylece âşık onun esiri olup ona ram olacaktır. Bu bağlanma işi ise can ve gönülden olacaktır.</p>
<p>Şair bu beyitte sevgiliye sitem ediyor görünmesine rağmen tersi bir mânâ vermektedir. Zira onu hoşnut etmeyen şey ilgisizlik, yok saymaktır. Hülasa şair hâlinden memnundur.</p>
<p>Beytin tasavvufî izahı ise şu şekilde yapılabilir:</p>
<p><em>Zülfünle bir dam eyledin hicrinle nâ-kâm eyledin</em></p>
<p><em>Vaslınla tâ râm eyledin cân u dili câdû gibi</em></p>
<p><em>(Saçın ile bir tuzak eyledin, ayrılığında nasipsiz eyledin, kavuşmanla can ve gönlümü cadı gibi tâ râm eyledin.)</em></p>
<p>Zülüf kesrettir ama içinde vahdet gizlidir. Zülüf, yani kesret sonsuz güzelli­ğini göz önüne sermiştir. Bunlara ve bunları var eden Hakk&#8217;a âşık olmamak ise mümkün değildir. Zira âşık bu istidatla yaratılmıştır. Yani zülüf kâinatta mevcut güzellikleri bünyesinde topladığı için insanı kendine çeker. Ancak bu salik için bir ihtiyaçtır; çünkü kesret yoluyla Hakk&#8217;a vâsıl olunur.<a name="_ftnref57"></a><a href="#_ftn57"><sup>[84]</sup></a> Bu yüzden de şair zül­fünle bir dâm ettin, diyor. Çünkü sevgili zülfüyle âşıklarını avlar. Onlara nazar eder. Çünkü zülf &#8220;Hakiki sevgilinin kesret âlemindeki görünüşüdür.&#8221;<a name="_ftnref58"></a><a href="#_ftn58"><sup>[85]</sup></a> Böylece âşık vahdeti ve vuslatı hatırlar. Ancak kesret içerisindedir. Yani kesrette vahdeti bulması gerekir. Sevgilisi tarafından yakalanmayan âşık da vahşi hayvanlar gibi derbederdir. Ancak yakalanınca artık başka bir iradenin denetimi altına girer. Yani salik kendini teslim etmiş olur.</p>
<p>Hicr, ayrılık demektir. Ayrılık ile kasıt bu dünyaya gönderilmektir. Zira ön­ceden ruhlar Allah ile beraberdir. Bu dünyaya gönderilen kul da eski hâlini ha­tırladıkça ah ü figân etmektedir. Çünkü ayrılıklardan şikâyetçidir. Durmadan inlemektedir. Onun özlediği ve hasretini çektiği tek şey vuslattır. Böylece daha Elest bezminde görmüş olduğu gerçek sevgiliye kavuşacak, ikilik ortadan kalka­caktır. Nâ-kâm kelimesi kâm alamamış, yani amacına ulaşamamış demektir. Zira şair hâle kesret hâlindedir. Seyr ü süluğa devam etmektedir. Yani &#8220;Ölme­den önce ölünüz.&#8221; Hükmünü gerçekleştirme yolundadır. Bu yolculuk boyunca ızdırap çeker.</p>
<p>&#8220;Vuslat, Tanrı ile kavuşma Bezm-i ezelde olmuştur; bir de kıyamet günün­de olacaktır. Mutasavvıflar vuslata, yani fenâfillâha dünyada yaşarken erişmek isterler. Beşerî aşkta kavuşma geçicidir. Arkasından ayrılık daha acı gelir.&#8221;<a name="_ftnref59"></a><a href="#_ftn59"><sup>[86]</sup></a> Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de: <em>&#8220;Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.&#8221;<sup>87</sup></em> denilmektedir. Yani kul Allah&#8217;a vuslat ile bağlanmıştır.</p>
<p>&#8220;Can, maddedir.&#8221;<sup> <a name="_ftnref61"></a><a href="#_ftn61">[88]</a></sup> Gönül ise canın içinde bulunur. Eskiler, vücudun içinde kalp, onun içinde can ve canın içinde gönül olduğunu düşünürlerdi. Bu yüzden gönül insanın manevî, can ise maddî varlığıdır.<a name="_ftnref62"></a><a href="#_ftn62"><sup>[89]</sup></a> Vasılın ise ulaştırma, birleştir­me, ulaşma, birleşme, ulama anlamları vardır. Tersi ise hecr&#8217;dir.<a name="_ftnref63"></a><a href="#_ftn63"><sup>[90]</sup></a> Şair de bu beyitte hem hicr hem de vuslatı beraber kullanıyor. Bunlara mukabil can ve gönlü de veriyor. Tasavvufta göz &#8220;Allah&#8217;ın hayır ve şer bütün hâllerden haber­dar olması ve onun basar( görme) sıfatı ile birlikte kesret, mâsivânın tecellîsi, madde, mânâya düşman, mânâyı öldürüp maddeye ve mâsivâya sevk eden en tesirli kudret anlamlarında kullanılmaktadır.<a name="_ftnref64"></a><a href="#_ftn64"><sup>[91]</sup></a></p>
<p>Şair bu yüzden madde(can) ve mânâ(gönül)yı beraber kullanıyor. Çünkü insan her durumda denetim altında­dır. Zira Kur&#8217;ân&#8217;da Allah şöyle der: <em>&#8220;Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olma­yandır. Diridir, kayyumdur. O&#8217;nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Gök­lerdeki her şey, yerdeki her şey O&#8217;nundur. İzni olmaksızın O&#8217;nun katında şefaat­te bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O&#8217;nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O&#8217;nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O&#8217;na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.&#8221;<a name="_ftnref65"></a><a href="#_ftn65"><strong><sup>[92]</sup></strong></a></em></p>
<p><strong>6.Beyit:</strong></p>
<p><em>Ey âlemeynin serveri urdun bu cana hançeri</em></p>
<p><em>Terk eylemem versem seri Hulûsi ser-fürû gibi</em></p>
<p><em>(Ey iki âlemin hükümdarı, bu canıma hançeri (Sen) vurdun. Hulûsi isimli başını vermiş gibi ben de başımı versem yine de Seni terk etmem.)</em></p>
<p>Şair bu beyte kadar teşbih ve mecazlardan yararlanmıştı. Ancak bu beyitle sevgili olarak ifade ettiğinin kim olduğunu net bir şekilde söylemektedir. Çünkü İki âlemin serveri Allah&#8217;tır. &#8220;Bu iki âlem, âlem-i melekût ve âlem-i mülk de olur. Çünkü âşık, Hakk&#8217;ı tanımak için bu iki âlemi yani umumî vasfı ile madde ve kud­ret âlemini birleştirmesi lâzımdır.&#8221;<sup>93</sup> Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;da Allah şöyle demektedir: De ki: &#8220;Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah&#8217;ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmeder­sin.&#8221;<sup>94</sup> &#8220;Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.&#8221;<sup>95</sup> vs.</p>
<p>Hançer; ucu eğri ve sivri olup kamaya benzeyen bazen tek bazen de iki yüzü keskin bir bıçak türüdür.<sup>96</sup> Klasik şiirimizde ise sevgilinin kaşı eğri olması sebe­biyle; göz, gamze ve kirpiği de âşıkta açtığı yara nedeniyle hançer olarak kabul edilir.<sup>97</sup> Bu beyitte şair nazar etmeyi kast etmektedir. Bu beyitte gamze kast edilmiştir. Gamze ise &#8220;Göz kaş hareketi anlamındadır. Gözün kenarında görü­len, insanı mest eden hareket&#8230; Yan bakış, göz süzme. İdrâk edilen işaretler.&#8221;<sup>98 </sup>Gamzenin en büyük vasfı ise öldürücülüktür. Çünkü gamze de öldürücü vasfa sahip olan göz, kaş ve kirpiğin de görevi vardır. Yani gamze yan bakışa dayanmaz.99</p>
<p>Yukarıda da değindiğimiz gibi can maddedir. Madde ise tasavvufta kesreti ifade eder. Ondan kurtulmak gerekir. Yani &#8220;Ölmeden önce ölmek.&#8221; Kişinin öl­mesi için onun hayatı fonksiyonlarını çalıştıran organların durması gerekir. Bu organlar da kan dolaşımı ile çalışır. Kan dolaşımı durursa kişi ölür. Cana hançer vurmakla da kan akacağı için kişi kesretten kurtulacaktır. Zira &#8220;Kan maddedir, canı o yaşatır&#8230; Kan dökülünce yani madde ortadan kalkınca insan Allah&#8217;a yak­laşır.<sup>100</sup> Şair başımı mı dahi versem Sen&#8217;i terk etmem, diyor. Baş vermek de ölmek demektir. Tasavvufta istenen bir şeydir. Yani şair tecâhül-i arif yapmaktadır. Çünkü can veren kişi vuslata erer ve Allah&#8217;a kavuşur. Aslında şairin de­mek istediği budur.</p>
<p>Ser tasavvufta feyiz suyudur. Bu suyun başı olan kişiye de serçeşme denir. Serdetse de topluluğun başı yani, mürşîd-i kâmıdır.<a name="_ftnref66"></a><a href="#_ftn66"><sup>[101]</sup></a> Şair de beyitte kendini mürşid-i kâmil yerine koyar. Başka birinin ağzından ben de Hulûsi isimli başını vermiş gibi başımı versem yine de Seni terk etmem, der. Yani şair vuslat arzu- sunu ifade eder.</p>
<p>Terk ise tasavvufta dört mertebede tecellî eder. Zahidin, ahret için dünya nimetlerini terk etmesi, terk-i dünya; ârifin Cemâl-i mutlak için cenneti ve ni­metlerini terk etmesi terk-i ukbâ, sâlikin Hak&#8217;da fani olmak için varlığını terk etmesi terk-i hestî denir. Kâmilin kendinden geçip terki de terk etmesi, aklında ve zihninde terk diye bir kavramanın kalmaması ise terk-i terktir.<a name="_ftnref67"></a><a href="#_ftn67"><sup>[102]</sup></a> Şair bu be­yitte son mertebededir. Terki terk eden bir kişi tam mânâsı ile fenafillâha erdiği için ikilik ortadan kalkmış, birlik zuhur etmiştir. Ve ortada salık kalmamıştır. Yani terk dâhil edilecek bir şey yoktur ki terk gerçekleşebilsin. Kendisini yerine koyduğu kişi de bu iştiyak hâlindedir.</p>
<p>Divan-ı Hulusi Darendevi&#8217;den Şerhler &#8211; Kollektif,syf:403-426</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] İpekten, 2007:18; Cengiz, 1986:291; Dilçin, 1986: 98-99</p>
<p>[2] Pala, 2006: 74</p>
<p>[3] Kelime Yanlışlıkla Günlümü Şeklinde Yazılmıştır.</p>
<p>4.Ateş, Es-$eyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş- Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yay., İstanbul, 2006, s. 16.</p>
<p>[5] Aybet, 1989: 204; İpekten, 2004b: 126; TDK, 2005:151</p>
<p>[6] İpekten, 2005:112; TDK, 2005:1692</p>
<p>[7] Gönül n&#8217;olur Ki Sevdası Saçunun</p>
<p>Ayağa saldı yüz bin cân-ıla baş (Ahmedî, 300/3)</p>
<p>İ niçe cânları yile virüp ayağa sala</p>
<p>Sabâ ider-ise cem&#8217;ini zülfünün tefrik (Ahmedî, 333/5)</p>
<p>Yıllardurur yolunda senün pây-mâldur</p>
<p>Miskin zülfün ayağa salma vebâldur (Bâkî, 100/1)</p>
<p>Zülf-İ Müşg-Efşânı Vasfın Yazdugum Bildi Devât</p>
<p>Hâmenün Saldı Ayağı Altına Miski Harîr ( Bâkî, 145/3)</p>
<p>Müdâm Ayağa Salma &#8216;Âşık-I Ser-Mesti Ey Sâkî</p>
<p>Ele Almak Dil-İ Üftâdeyi Lutf U Mürüvvetdür (Ravzî, 213/3)</p>
<p>Cur&#8217;Aveş Ayağa Salma Elin Al &#8216;Uşşâkun</p>
<p>Atma Yabana Begüm Bende-İ Dergâhları (Ravzî, 653/4)</p>
<p>Ayağa Saldı Gam Beni Tâ Kim</p>
<p>Bâde-i Gam-Güsâr Elümde Degül (Hamdullah Hamdî 100/3)</p>
<p>iAynıyam Çeşm-İ Pür-Eşkümle Gümiş Ma&#8217;Deniyem Beni Ey Yâr Ayağa Salma Ki &#8216;Ayn-I Mâlem (Emrî, 329:4)</p>
<p>İEmrîyem Sîm-İ Sirişkümle Toludur Çeşmüm</p>
<p>Beni Ey Yâr Ayağa Salma Ki &#8216;Ayn-I Mâlem (Emrî, 330:5)</p>
<p>Salup Ayağına Gîsûsını N&#8217;eyler Ola Havrâ</p>
<p>Berâber Ola Mı Sanur O Serv-İ Sâye-Dârumla (Emrî, 473/3)</p>
<p>8 ipekten, 2003:100</p>
<p>9 Devellioğlu, 2002: 478; Aybet, 1989: 204</p>
<p>10 Pala, 2007:82</p>
<p>11 İpekten, 1986: 282; Üstüner, 2007: 345</p>
<p>[12] Levend, 1980:46</p>
<p>[13] Üstüner, 2007: 298; Tarlan, 2005:114; 258</p>
<p>[14] Tarlan, 2005:517</p>
<p>[15] Tarlan, 2005: 203</p>
<p>[16] İpekten, 2005:100</p>
<p>[17] Altıntaş, ?: 161-162</p>
<p>[18] İpekten, 2004a: 129</p>
<p>[19] Uludağ, 1991: 35</p>
<p>[20] Tarlan, 2005: 517; Şentürk, 2004: 58</p>
<p>[21] Üstüner, 2007:100, İbrahim Hâs, 2005:47-48</p>
<p>[22] Uludağ, 1991:108</p>
<p>[23] İpekten, 2004a: 176</p>
<p>[24] İpekten, 2004a: 176</p>
<p>[25] Devellioğlu, 2002: 292</p>
<p>[26] Pala, 2007:110</p>
<p>[27] Tarlan,2005: 503</p>
<p>[28] Araf/172</p>
<p>29 Hpekten, 2005: 203</p>
<p>30 Tarlan, 2005: 599</p>
<p>31 İpekten, 2005: 202</p>
<p>32 İpekten, 2005:153</p>
<p>33 Bkz. 1. Beyitteki İzah</p>
<p>34 Onay, 2000: 249; Pala, 2007: 212</p>
<p>35 Zavotçu, 2006: 394</p>
<p>36 İpekten, 2005:197</p>
<p>37 İpekten, 2004a: 107</p>
<p>38 İpekten, 2003: 209</p>
<p>39 Pala, 2007:161</p>
<p>40 Bkz. Tasavvufi Yorum</p>
<p>[41] I Uludağ, 1991: 235; Cebecioğlu, 2009: 289</p>
<p>[42] Tarlan, 2005:153</p>
<p>[43] Tarlan, 2005: 455</p>
<p>[44] 75/Kıyâme, 36 (Meâlde &#8220;Kıyâme&#8221; Şeklinde Yazılmıştır.)</p>
<p>[45] Cebecioğlu,2009: 675; Uludağ, 1991: 496</p>
<p>[46] Doğan, 2005: 284-285</p>
<p>47.Doğan,2005,s.284</p>
<p>48.İpekten,2003;209</p>
<p>49.Pala , 2007;161</p>
<p>50.İpekten, 2005;116</p>
<p>51.Tarlan, 2005; 367-570</p>
<p>52.Pala,2007;116-117</p>
<p>İpekten, 1986: 281; Pala, 2007: 285<br />
Onay, 2000: 311, Pala, 2007: 283; Şentürk, 1995:14<br />
Pala, 2007:184</p>
<p>56 İpekten, 2004a: 133,168; Pala, 2007: 324; Tarlan, 2005: 640</p>
<p>57 Tarlan, 2005:68,197,694; Uludağ, 1991:140; Cebecioğlu, 2009:168; Üstüner 2007&#8217;264</p>
<p>58 Üstüner, 2007:297; İpekten, 2004a: 167;2005:97; Tarlan 2005- 575</p>
<p>59 Kurnaz, 1996:251</p>
<p>60 7/A&#8217;râf, 143</p>
<p>61 Tarlan, 2005:144</p>
<p>62 I İpekten, 2003: 156; Tarlan, 2005: 61; Üstüner, 2007:268; Levend, 1980: 46; Uludağ, f 1991: 306; Cebecioğlu, 2009: 396</p>
<p>63 Tarlan, 2005:152</p>
<p>64 Pala, 2006:19</p>
<p>65 Tarlan, 2005: 548</p>
<p>[66]    Devellioğlu, 2002: 954; Uludağ, 1991: 435; Cebecioğlu, 2009: 575</p>
<p>[67]    Cebecioğlu, 2009: 487; Uludağ, 1991: 375; Gölpınarlı,2004: 234</p>
<p>[68] İpekten, 2004a: 168</p>
<p>[69] Pala, 2006: 6</p>
<p>[70] 12/Yûsuf, 94-96</p>
<p>[71] Tarlan, 2005: 377</p>
<p>[72] Tarlan, 2005: 656-657</p>
<p>[73] İpekten, 2005:176; Devellioğju, 2002:1194; Tarlan, 2005: 408</p>
<p>[74] İpekten, 2004a: 176</p>
<p>[75] İpekten, 2005:191</p>
<p>[76] Göksu, 2008: 265; Şentürk, 2009:147</p>
<p>[77] Pakalın, C.ll, 2004: 240</p>
<p>[78] Aybet, 1989: 331</p>
<p>[79] İpekten, 2004a: 130</p>
<p>[80] İpekten,2005: 90</p>
<p>[81] Pala, C: 9; 1999: 615</p>
<p>[82] Onay, 2000:133</p>
<p>[83] Okuyucu, 2006:44</p>
<p>[84] Tarlan, 2005:42, 55, 87, 89,195</p>
<p>[85] Üstüner, 2007: 282</p>
<p>[86] İpekten, 2004a: 113</p>
<p>[87] 21/Enbiyâ, 35</p>
<p>[88] İpekten, 2004a: 127</p>
<p>[89] İpekten, 2005:152, 206</p>
<p>[90] İpekten, 2005:114</p>
<p>[91] Üstüne, 2007: 286</p>
<p>[92] 2/Bakara, 255</p>
<p>93 Tarlan, 2005: 314</p>
<p>94 39/Zümer, 46</p>
<p>95 39/Zümer, 62</p>
<p>96 Göksu, 2008: 248-249, TDK, 2005: 841</p>
<p>97 Pala, 2007:190</p>
<p>98 Cebecioğlu,2009:224</p>
<p>99 Pala, 2007:162</p>
<p>100 Tarlan, 2005:133; 531</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[101] Cebecioğlu, 2009:559</p>
<p>[102] Pala, 2002: 20-21</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>Akdoğan, Yaşar (Dr.), Ahmedî Dîvân, kulturturizm.gov.tr.</p>
<p>Editör: Ahmet Attila Şentürk</p>
<p>Altıntaş, Hayrani (Prof,,Dr.) (Tarihsiz), Tasavvuf Tarihi, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>Aybet, Nahid. (1989). Fûzûlî Dîvânı&#8217;nda Maddî Kültür. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları</p>
<p>Aydemir, Yaşar, (Doç. Dr.), (2007) Ravzî Dîvânı, Ankara: Birleşik Yayınları</p>
<p>Cebecioğlu, Ethem, (Prof, Dr.), (2009), Tasavvuf Terimleri ve De yimleri Sözlüğü, İstanbul: Ağaç Yayınları.</p>
<p>Cengiz, Halil Erdoğan, 1986). Dîvân Şiirinde Mûsâmmatlar. Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı II (Dîvân Şiiri). Yıl: 36. Sayı: 415-416-417.</p>
<p>Develliğolu, Ferit, (2002), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara: Aydın kitabevi</p>
<p>Dilçin, Cem, (Dr.), (1986). Dîvân Şiirinde Gazel, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı II (Dîvân Şiiri). Yıl: 36. Sayı: 415-416-417.</p>
<p>Doğan, Muhammed Nur, (2005). Eski Şiirin Bahçesinde. İstanbul: Alternatif Yayınları</p>
<p>Göksu, Erkan, (2008),Türk Kültüründe Silah, İstanbul, Ötüken Neşriyat.</p>
<p>Gölpınarlı, Abdülbâki. (2004). Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyim­ler ve Atasözleri. İstanbul: İnkılâp Kitabevi</p>
<p>Hulûsi Dârendevî, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, e-kitap pdf / word belgesi, vakıf sorumlularından e-posta vasıtasıyla temin edilmiş­tir.</p>
<p>İbrahim Hâs.(Hazl.: Mustafa Tatcı), (2005). Tasavvufî Konuşmalar- Risâle-i Mukâleme-i Has-. Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>İpekten, Halûk, (Prof. Dr.), (2005), Şeyh Gâlib Hayatı Sanatı Eser fert, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>(2004a), Nâilî Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>(2004b), Bâki, Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>(2003), Fuzûlî Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>(2007), Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz, İstanbul: Der gâh Yayınları.</p>
<p>(Doç. Dr.). (1986). Gazel Şerhleri II. Türk Dili, ürk Şiiri Özel Sayısı II (Dîvân Şiiri). Yıl: 36. Sayı: 415-416-417.</p>
<p>Kurnaz, Cemâl. (Prof. Dr.). (1996). Hayâli Bey Dîvânı&#8217;nın Tahlili, b (1. Baskı).İstanbul: MEB Yayınları.</p>
<p>Küçük, Sebahattin, (Prof. Dr.), Bâkî Dîvânı, kulturturizm.gov.tr Editör: Ahmet Attila Şentürk</p>
<p>Levend, Agâh Sırrı. (1980). Dîvân Edebiyatı, Kelimeler, Remizler, Mazmunlar ve Mefhumlar. ( 3. Basım). İstanbul: Enderun Kitabevi.</p>
<p>Okuyucu, Cihan (2006), Gazel Bahçesi, İstanbul: Sütun Yayınları.</p>
<p>Onay, Ahmet Talât.(Hazl: Cemâl Kurnaz) (2000). Eski Türk Edebi yatında Mazmunlar ve İzahı. Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>Özyıldırım, Ali Emre, Hamdullah Hamdi Dîvânı, kulturturizm.gov.tr Editör: Ahmet Attila Şentürk</p>
<p>Pakalın, M.Zeki. (2004). Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Söz­lüğü C. II, İstanbul: MEB Yayınları.</p>
<p>Pala, İskender, (1999),700 Yılın Şiiri, Osmanlı Ansiklopedisi, Kültür ve Sanat Cildi (Cild: 9), Editör: Güler Eren. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, s. 607-615</p>
<p>(2007), Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, İstanbul: Kapı Yayınları.</p>
<p>(2002),&#8230;. Ve Gazel Yeniden, İstanbul: L&amp;M Yayınları.</p>
<p>(2006), Perî-şan Güzeller, İstanbul: Kapı Yayınları.</p>
<p>Saraç, Mehmet A. Yekta (Prof. Dr.), Emrî Dîvânı, kulturturizm.gov.tr Editör: Ahmet Attila Şentürk</p>
<p>Şentürk, Ahmet Attilâ. (1995),) Necâtî Bey&#8217;in Sultan Beyazıt Met­hiyesi ve Bazı Gazelleri Hakkında Notlar.. İstanbul: Enderun Kitabevi.</p>
<p>(Prof. Dr.). (2004). &#8220;Osmanlı Şiirinde Aşk&#8221;a Dair. Doğu Batı Dü­şünce Dergisi, Yıl: 7; Sayı: 26; 55-68.</p>
<p>(2009). Osmanlı Şiiri Antolojisi. İstanbul: YKY Yayınlan.</p>
<p>Tarlan, Ali Nihad (Prof. Dr.), (2005) Fuzûlî Dîvânı Şerhi, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>TDK, (2005), Türkçe Sözlük, Ankara: TDK Yayınlan.</p>
<p>Uludağ Süleyman (Dr.), (1991), Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstan­bul: Marifet Yayınları</p>
<p>Üstüner, Kaplan, (Dr.), (2007), Dîvân Şiirinde Tasavvuf, Ankara: Akçağ Yayınları.</p>
<p>Zavotçu, Gencay. (Yrd. Doç. Dr.). (2006). Dîvân Edebiyatında Kişi- ler-Kişılikler Sözlüğü. (1. Baskı). Ankara: Aydın Kitabevi.</p>
<p>http://www.diyanet.gov.tr. Kur&#8217;ân-ı Kerim Meâli PDF</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler/">Divan-ı Hulusi Darendevi’den Şerhler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/divan-i-hulusi-darendeviden-serhler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
