<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Davranış | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/davranis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:14:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Davranış | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilgiden Davranışa</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2024 14:14:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Bacanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27102</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/">Bilgiden Davranışa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23700 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-600x474.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi ile etkileşim kurulabileceği mesajını iletir. Çevredeki bireyler de bu mesaja karşılık olarak ona tepkide bulunurlar, onu temizlerler, altını değiştirirler, ona şefkat gösterirler. Eğer bebek ağlamadıysa bu da aslında bir mesajdır, ama olumsuzdur: “Benimle etkileşim kurmanıza gerek yok” mesajı. Çevredeki kişiler de ona “ölü” muamelesi yaparlar. Doğumla başlayan bu etkileşim sürekli olarak dış dünyadan bilgi alır ve dış dünyaya bilgi verir. Bu bilgiler kişinin zihninin ve bilincinin temelini oluşturur. Kişi önce sadece alıcısı olduğu bu bilgileri işlemeyi öğrenir, sonra onları anlamlandırır, yorumlar. Bu algı ve yorumlar kişinin davranışını biçimlendirir. Kişi dış dünyadan aldığı uyarıcılardan edindiği bilgileri hem kendisini hem de dünyasını biçimlendirmek üzere kullanır. Dolayısıyla kişinin bilgi işleme sürecinin ilk aşaması algıdır. Kişi önce dış dünyadaki uyarıcıları algılar. İkinci aşama ise bilgidir, bu verileri anlamlı bilgilere dönüştürür. Bebeğin yaşı ilerledikçe bu bilgiler üzerinde düşünmeye başlar. Üçüncü aşama düşüncedir. Kişi bu düşünme sürecinde oluşturduğu anlamlar çerçevesinde duygular yaşar. Dolayısıyla duygular uyarıcıların uygun yorumlanmasından, yani kişinin durumla ilgili çıkarsamalarından oluşur. Önce duygunun mu, düşüncenin mi geldiği konusu günümüzde tartışılır hale gelmiştir. Bazı araştırmalar insanın düşüncelerine (beklenti ve yorumlarına) göre duygu yaşadığını gösterirken, bazı araştırmalar “bedenin bilgeliği”ni göz önüne sermektedir. Bu araştırmalara göre kişi önce duygusal tepkilerini verir, sonra onlar üzerinde düşünür.</p>
<p>Bu araştırmaların çelişkili sonuçları aslında düşünce kavramının ikircikliliğinden ileri geliyor gibi görünmektedir. Olayların algılanıp bütünleştirilmesine düşünme, duygulardan sonra ortaya çıkan duruma bilinç olarak yaklaştığımızda düğüm kısmen de olsa çözülüyor gibi durmaktadır. Ayrıca kişinin bilinçli düşünmesinin ötesinde bedenin bilgeliği devreye girdiğinde durum daha açık hale gelir. Bedenin kendi “aklı” vardır. “Akıl” durumu değerlendirip sonuca varma aygıtı olarak düşünülebilir. Buna göre bedenin bilgeliği kişinin bilinçli düşünmesinin yanı sıra ve dışında bedenin içinde bulunduğu durumu değerlendirip tepkide bulunmasıdır. Günümüzde bedenin bilgeliğine çeşitli şekillerde karşılaşılmakla birlikte, onun önemli göstergelerinden birinin klasik şartlanma olduğu söylenebilir. Pavlov’un ortaya koyduğu klasik şartlanma bilinçli düşünmeye değil, bedenin bilgeliğine dayanır. Klasik şartlanma beyinde değil, omurilikte gerçekleşir. Bu yüzden bir kez oluştuğunda kişinin bilinçli düşünerek onu engellemeye çalışması bile büyük çaba gerektirir. Yan, köpek salya salgılamayı bilinçli düşünerek kolay kolay engelleyemez. Hatta bilindiği gibi Pavlov klasik şartlanmaya “şartlı refleks” demişti ve gene bilindiği gibi “refleksler ertelenebilirler, ama engellenemezler”. Dolayısıyla klasik şartlanmaya bilinçli düşünme ile direnmek çok zordur (mümkün değildir dememeye çalışıyorum), belki ertelenebilir.</p>
<p>Bedenin bilgeliğinin diğer bir açıklaması Schachter’in duygu kuramında yatar. Schachter’a göre duygular fizyolojik uyarılmanın uygun şekilde etiketlenmesinden oluşur. Diğer bir deyişle kişi içinde bulunduğu ortamda fizyolojik bir uyarılma yaşar. Bu yaşadığı uyarılmaya verdiği etiket, duygusunu oluşturur. Söz gelimi bir kişi köpekle karşılaştığında titremeye ve telaşlanmaya başlar. Bu fizyolojik uyarılmadır. Kişi bu uyarılmayı korku olarak yorumlar ve köpekten korkar. Sosyal psikoloji kitapları bu deneyleri ayrıntılı olarak açıklar. Her ne kadar Schachter’ın kuramına daha sonra eklemeler yapılmış ise de, kuram temelde durmaktadır. Duygu dediğimiz şey önce uyarılma, sonra bunun bir duygu ismiyle etiketlenmesidir. Bu da temelde bedenin bilgeliğinin bir yansımasıdır.<br />
Bedenin bilgeliği bir yana bırakılacak olursa (aşağıda tekrar konu ile bütünleştirilecektir), insanın algıdan ve bilgiden davranışa eylem süreci şu şekilde işler: önce algı oluşur, sonra düşünce. Ardından düşünce duyguyu doğurur. Duygular davranışın ortaya çıkmasının (seçilmesinin) temel belirleyicisidir. Normal süreç budur. Bu süreçte düşünme bazen kişi tarafından gerçekleştirilir, bazen de bedeni tarafından değerlendirme olarak gerçekleşir. Duygu ortaya çıktıktan sonra davranışa geçmeden meydana gelen bilinç insanın bu sürece müdahale noktasıdır. Çocuklukta pek bulunmayan bu müdahale noktası kişi büyüdükçe ortaya çıkar. Eğer insanda “irade” varsa burada olmalıdır. İrade psikoloji terminolojisinde ayrı bir konu olarak bulunmaz, işlevlerine göre ayrışmıştır ve burada ele alınmayacaktır. Bu noktada bu sürecin insanların diğer canlılardan önemli bir farkının bu “irade” olduğu söylenebilir.</p>
<p>Buraya kadar anlatılan süreci şöyle özetlemek mümkündür: Kişi önce karşısındaki karşı cinsten başka bir kişiyi algılar. Sonra onun eli-yüzü düzgün bir olduğu bilgisine ulaşır. Bu bilgi onun güzel olduğunu düşünmesine neden olur. Güzel bulduğu kişinin çekici olduğunu düşünür ve ona karşı olumlu duygular beslemeye başlar. Bu duyguları da ona karşı nazik ve bazen de yakınlaşmaya yönelik davranışlara yol açar. Bazı durumlarda oluşan bu duygu bilincin müdahalesiyle yeniden değerlendirilir ve kişi sevdiğine veya sevmediğine karar verip ona göre davranır. Aslında kişiden beklenen de budur: Otomatik sürece bilinçli müdahale. Bu bilinçli müdahale kişinin durumunun gerçekliğinden onun kendisi için ulaşılabilirliğine kadar birçok değerlendirmede bulunur.<br />
Süreç gözden geçirildiğinde sürecin kişi için büyük ölçüde otomatik olarak gerçekleştiği görülür. İnsanlar bu süreci çoğunlukla üzerinde düşünmeden yaşarlar. Bu bir noktaya kadar makul olarak görülebilir. Makul olmadığı nokta ise, kişinin duygularının düşüncelerini ve hatta bilgilerini biçimlendirmeye başladığı noktadır. Yani süreç tersine işlemeye başladığında çarpık bir gerçekliğe ulaşılabilir veya kişi “duygularının esiri” haline gelir. Söz gelimi kişi karşıdakini sevdiğini hissederse ve bu sevgisi aslında pek de “güzel” olmayan özelliklerinin güzel olduğunu düşünmesine yol açmaya başlarsa düşünce duyguya değil, duygu düşünceye yol açmaya başlamıştır. Bu da hem gerçekçi değildir (ilerideki bilgi ve davranışlarını yanlış yönlendirir) hem de kişiye tercih hakkı bırakmamaya başlar. Daha basit bir örnek vermek gerekirse bir kişi sevdiği kadının başka bir erkekle yemek yediğini görmüş olsun. Bu bir algıdır. Bu algı kişide kadının başka bir erkekle yemek yediği bilgisine ve bu bilgi de kıskanma duygusuna yol açsın. Kıskançlık duygusundan sonra ortaya çıkan düşünce genellikle kadının davranışlarında bu duyguyu besleyecek bilgiler aramaya başlar. Duygu ile düşünce yer değiştirmiştir. Gerçekçi değildir, çünkü yeterli bilgi yoktur. Yemek yediği kişi kim, niçin yemek yiyor gibi soruların cevabı da yoktur. Örneğin uzun zamandır görmediği yeğeni ile karşılaşmış olabilir, bir iş yemeği olabilir. Elde edilecek bilgiler düşünceyi ve duyguyu değiştirebilir.</p>
<p>Bu sürecin en önemli özelliği kişinin sürece nerede ve nasıl müdahale edebileceğini ortaya koymasıdır. Yani kişinin duygularına hakim olmasının yolunu göstermesidir. Müdahale edilmediğinde kişi kendini olayların akışına bırakmış olur. Çünkü olaylar kişiye algı ve dolayısıyla bilgi sağlarlar. Bu algı süreci başlatır. Kişi bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya ve oradan davranışa ulaşır. Ve hatta bunları otomatik bir şekilde gerçekleştirir. Bunun anlamı çoğu zaman sürecin farkına bile varmamasıdır. Günübirlik yaşama denen yaşama biçimi buna uygun düşer. Kişi yaşar gider. Tabii ki kişi istediği ve uygun bir ortamda yaşadığını düşünüyorsa bunu tercih de edebilir. Zaten “istediği ve uygun” bir ortamda ise “cennet”te demektir. Bu durumda sürece müdahale etmeye zaten gerek de yoktur. Ama ne yazık ki dünya cennet değildir.</p>
<p>Asıl sorun bu sürecin tersine işlediği durumdur, yani duyguların bilgi ve düşünceyi biçimlendirmeye başladığı durum. Eğer kişi duygularını kendisine kılavuz edinmişse ortaya çıkan durum budur. Genellikle “akıl”la dengelenmediği ve dizginlenmediği zaman olumsuz sonuçlar ortaya çıkaracak demektir. Çünkü medeniyet denen şey insanların arzu ve duygularının dizginlenmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden medeniyetin bedelini nevrozla öderiz (Freud); bu yüzden çağımızın insanı nevrotiktir (K. Horney). Kısaca, insanın duygularına hakim olması tercih edilir. Ancak duyguların gücü bilginin gücünden daha fazladır. Bu da ona karşı direnmeyi zorlaştırır. Ama insanın duygularını yönetmeyi öğrenmesi gerekir. Bunun da yolu duyguların nasıl ortaya çıktığını bilmekten geçer.</p>
<p>Duygu yönetiminin kurallarından biri “ne kadar erken olursa o kadar iyi” kuralıdır. Yani kuralın olabildiğince erken uygulanması ve fire verilmemesi gerekir. Çünkü duyguların oynadığı oyunların başında “bir kereden bir şey çıkmaz” oyunu gelir (Burada Eric Berne’in oyun kavramı hatırlanabilir). Oysa bir kereden çok şey çıkar. Bir kere bir davranışta bulunmak kapıyı açmaktır. Açık kapıdan birçok şeyin çıkacağını, özellikle benzer özelliğe sahip olanların “bir şey olmaz, geçen sefer de bir şey olmamıştı” oyunu oynayarak çıkmaya devam edeceğini unutmamak gerekir. Hatta sosyal psikoloji araştırmaları bir kere küçük bir davranışa razı olan kişinin daha ileri boyutlardaki davranışlara da razı olma eğilimi taşıdığını gösterir, pazarlamacıların zaman zaman kullandığı bir taktiktir (ayağını kapıya sıkıştırma tekniği).</p>
<p>İkinci kural ise birincinin devamı gibidir: Duygular kartopu gibidir, yuvarlandıkça büyür. Kişi duygusuna bir kere kapıldığında “gelecek sefer üstesinden gelirim” diyemez. Duygu her seferinde güçlenerek ortaya çıkar. Onlar Maslow’un gelişim ihtiyaçlarına benzerler: Doyuruldukça daha fazla doyurulmak isterler. Dolayısıyla doyurup kurtulmak diye bir seçenek yoktur. Söz gelimi kıskançlık duygusuna bir kere kapılan kişi bu duygudan çıkmayıp doyurmayı tercih ettiğinde girdaba düşmüş gibi olur. Duygular sahip olunmaktan hoşlanıldığı ve memnun olunduğu duygusuyla gelir. Kişi kıskanmışsa, bundan hoşnuttur ve gelecek sefer bu duyguya sahip olmaktan da mutlu olacaktır. Zaman duyguların lehine işler.<br />
Üçüncü kural duyguların çoğalma eğiliminde olmalarıdır. Bir duygu ayakta kalabilmek için diğer duyguların desteğini arar. Bir duygu başka duygularla ne kadar bağ kurarsa o kadar güçlenir. Dolayısıyla bir duygu hem kendi kendine hem de diğerleriyle güçlenme eğilimindedir. Eğer bir duygunun üstesinden gelmek isteniyorsa başka duyguları harekete geçirmesine izin vermemek gerekir. Bu noktada asıl sorun olumlu bir duygunun olumsuz duygularla bağ kurmaya çalışmasıdır ki tehlikeli olan budur. Sevgi güzellik ve mutluluk ile bağ kurmaya başladığında güçlenir, kıskançlık ve bencillik ile bağ kurmaya başladığında tehlikeli hale gelir. Duyguların gücü buradan kaynaklanır. Duygu başka duygularla ilişkilenmeye başladığında, hele bir de o duyguya sahip olmaktan memnun olunduğu duygusuyla ilişki kurmuşsa, güçlenmiş demektir.</p>
<p>Özet olarak insanın algıdan veya bilgiden davranışa giden davranış çizgisi algıdan bilgiye, bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya, duygudan davranışa yüründüğünde coşkulu olur. Duygu düşünceyi ve bilgiyi yönetmeye başladığında bir şeyler ters gitmeye başlamış demektir. Duyguların mı kişiye kişinin mi duygulara hakim ve sahip olduğu duygu yönetiminin temel başlangıç sorusudur. Eğer kişi duygularına hakim olmak istiyorsa buna bir an önce başlamalı, bu çabası devamlılık arz etmeli ve duygunun yayılmasına izin verilmemelidir.<br />
Duygu yönetiminin temel kuralları bunlardır. Eğer kişinin hayat yönetimi konusunda daha üst düzey kuralları yoksa, duygunun kuralları geçerlidir. İman bu yüzden üst düzey, kapsamlı ve yönetici bir duygudur, çünkü hayat yönetimine taliptir. Hayat yönetiminiz daha alt düzey duygular tarafından ele geçirilmişse, işiniz zordur. Örneğimizdeki kıskançlık böyle bir şeydir. Hayat yönetiminizi ele geçirmeye başladığında durum sağlıksızlaşmaya başlar. Hayatını kıskançlık üzerine kuran kişi normal yaşam fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanmalar yaşar ve bu da onun ruh sağlığını bozar. Bir anlamda psikoterapi insanların duygularını kendi normal yerlerine havale etme yoludur. Nasıl yönetime liyakatsiz biri geçtiğinde yönetim işlevlerini yerine getirememeye başlıyorsa, liyakatsiz duygular da aynı şeyi yapar. Bu yüzden hayatınızı yönetecek duyguyu iyi seçmeniz önemlidir, bu sizin hayat yolunuz, Eric Berne’nin kavramıyla bir tür yaşam senaryonuzdur. Hangi duyguyu başa geçirirseniz, hayatınız boyunca onu yaşarsınız.</p>
<p>Belki de tek kural şudur: Duygusuna hakim olmayan duygusu tarafından hakim olunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasan Bacanlı &#8211; Yurdun Gölgesinde,syf:56-61</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/">Bilgiden Davranışa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Davranış Değiştirme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2024 14:12:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Bacanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Davranış değiştirme terimi psikolojideki davranışçılık yaklaşımının mirasıdır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran davranışçılık Pavlov, Watson ve Skinner gibi kuramcılarla gelişti. Öyle görünüyor ki kuramcılar kurama fazla geldi; Çünkü Skinner ile davranışçılık zirveye ulaştı ve inişe geçti. Öyle görünüyor ki davranışçılığa Bandura&#8217;nın ve Seligman&#8217;ın katkıları son katkılar oldu.Bandura da, Seligman da davranışçılıktan yola çıkıp başka kulvarlarda devam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/">Davranış Değiştirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-17326" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1-300x238.jpg" alt="" width="300" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1-300x238.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1.jpg 393w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Davranış değiştirme terimi psikolojideki davranışçılık yaklaşımının</p>
<p>mirasıdır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran davranışçılık Pavlov, Watson ve Skinner gibi kuramcılarla gelişti. Öyle görünüyor ki kuramcılar kurama fazla geldi; Çünkü Skinner ile davranışçılık zirveye ulaştı ve inişe geçti. Öyle görünüyor ki davranışçılığa Bandura&#8217;nın ve Seligman&#8217;ın katkıları son katkılar oldu.Bandura da, Seligman da davranışçılıktan yola çıkıp başka kulvarlarda devam ettiler. Bandura bilişsel-davranışçı yaklaşıma yöneldi, Seligman ise pozitif psikolojiyi tercih etti. Sonuçta davranışçılık bitme noktasına geldi. Günümüzde davranışçı denebilecek kuramcı yok denecek kadar azdır. Davranışçılar kendilerinin bilişsel -davranışçı olduklarını söylemektedirler.</p>
<p>Davranışçı yaklaşımı sürdürenler özel eğitimde davranış değiştirme adı altında çalışmaya devam etmektedirler. Sanki davranışçı yaklaşımın son kalesi özel eğitim ve davranış değiştirmedir. Bunun da temel nedeni davranışçılığın ele aldığı şekliyle atomistik görüşün uygulanabilir oldugu tek alanın özel eğitim olmasıdır. Özellikle zihin engellilerin başka faktorlerle “kafaları daha az karıştığı” için davranış analizi daha kolay yapılabilmekte ve uygulanabilmektedir. Ayrıca engellilere yapılacak eğitimin davranışı iyi analız etmesi gerektiğinden davranışçı yaklaşımın kullanımına uygundur.</p>
<p>Davrançılığın tarih boyunca etkili olduğu diğer bir alan da hayvan terbyedir.Zaten davranışçılığa getirilen eleştiriler bu noktada yoğunlaşir: Davranışçılığın insanı hayvan gibi görmesi. Her ne kadar insanın hayvandan temel farkının ne olduğu henüz uzlaşılmamış ve anlaşılmamış ise de insanlar hayvanlarla benzer olmaktan hoşlanmazlar. Bu yüzden davranışçılığa küfür edenler bile vardır.</p>
<p>Davranış değiştirme terimi özel olarak davranışçılığın kullandığı terim ise de, herkesin davranış değiştirmeye ihtiyacı vardır. Buradaki anlamıyla davranış değiştirme davranışçı yaklaşımla sınırlı değildir, gündelik dildeki davranışın değiştirilmesi anlamında kullanılmaktadır. İnsanların davranışları değişir. Değişimin bir kısmı olgunlaşma gibi dogal süreçlerle gerçekleşir bir kısmı da kişinin sahip olduğu (veya edindiği) davranışı amaçlı bir şekilde farklılaştırma şeklinde ortaya çıkar. İnsanın davranışı amaçlı davranıştır (buna Tolman “molar davranış” demişti). Hatta bir hadis “ameller niyetlere göredir” der. Bunun anlamı davranışın amacına göre değerlendirilmesi gerekir demektir. Zaten kişinin davranışının amaçlamadığı bir sonuca yol açması kaza demektir. İyi bir sonuca götürdüğünde o sonuç kazara ulaşılmış bir sonuçtur, kötü bir sonuca götürdüğünde kaza olmuştur. Bunun kaza ve kader ile ilişkisi din bilimcilerinin işidir.</p>
<p>İnsanlar davranışları istedikleri amaca ulaştırmadığında veya istemedikleri sonuçlara yol açtığında davranışlarını değiştirme ihtiyacı duyarlar. Bu anlamıyla davranış değiştirme psikolojinin ve özelde eğitimin konusudur. Hatta eğitim terimi bireyde davranış değişikliği meydana getirme süreci olarak da tanımlanır. Psikoloji içinde psikolojik yardım ilişkileri kişilerin davranışlarını değiştirmelerine yardım süreçlerini ifade eder. Psikolojik yardım ilişkileri bunu bazen davranışı (doğrudan değiştirerek) bazen de davranışın arka planındaki (bilgi, inanç, yeterlik, senaryo gibi) faktörleri değiştirerek gerçekleştirir.</p>
<p>Meşhur fıkradır, adamın biri burnu büyük olduğu için tedirgin ve huzursuzmuş. Arkadaşına bundan dert yanmış. Arkadaşı bir gün ona psikolojik yardım almasını önermiş. Bir süre sonra karşılaştıklarında arkadaşı onu mutlu görmüş. Hem psikolojik yardım alıp almadığını, hem de mutluluğunun nedenini sormuş. Kişi “psikolojik yardım aldım” demiş. “Eeee?” demiş arkadaşı. Kişi de “anladım ki benim burnum büyük değil, yüzüm küçükmüş” diye cevap vermiş, Yani psikolojik danışma olguyu değiştiremediği zaman (ki çoğu zaman bunu yapamaz da) kişinin bakış açısını değiştirerek kişilere yardımcı olur. Eğer sorun kişinin burnu büyük olduğu için huzursuz olması ise bakış açısını değiştirerek huzursuzluğu giderilebilir.</p>
<p>Kişinin davranışını değiştirmek istediği durumlar gündelik hayatın gerçeğidir. Söz gelimi bir öğretmen sınıfındaki öğrencilerin öğrenmelerini artıramadığını veya sınıfa hakim olamadığını (yani sınıfın bütününü istediği yöne yönlendiremediğini) düşündüğünde davranışını değiştirmesi gerekiyor demektir. Ama insanlar davranışlarını bilinçli seçtiklerini ve uzun zamandır kullandıklarını düşündüklerinde dayranışlarını değiştirmeye karar vermeleri ve değiştirmeleri zordur. Bu gibi durumlarda insanlar kendilerinin dışındaki faktörlere topu atmayı daha kolay bulurlar ve tercih ederler. Yukarıdaki öğretmen öğrencilerin “haylaz” veya “anlayışları zayıf” olduğunu veya fiziksel şartların yetersiz olduğunu veya eğitim programlarının (ve sistemin) uygunsuz olduğunu iddia edebilir. Bu kolaydır ve insan kolayı seçer. Bu yüzden öğretmenler ellerinden geleni yaptıklarını söylemeyi tercih ederler. Çünkü değişmek ve davranışını değiştirmek bilinenin (ve alışılmışın) dışında bir şeydir ve alışıldık (ve bilindik) olmayan insanları gerginliğe iter. İnsan bilmediğinden korkar.</p>
<p>Oysa gene öğretmen örneğimize devam edersek, öğretmenin görevi kişilere bu şartlarda bunu öğretmektir. İdeal şartların ideal öğrencilerin ideal programların bulunup bulunmadığı başka platformların işidir, öğretmenlerin sınıftaki görevi bu değildir. Yani hiçbir öğretmen “bize ideal öğrencilerini, ideal şartlarını ve ideal programı bulup öner, biz de onu sana sağlayalım ve senden verimli olmanı bekleyelim” diye istihdam edilmez. Sonuçta öğretmenin yapması gereken, içinde bulunulan durumda öğretmektir, bunun yolu da davranışını değiştirmektir. Şundan veya bundan şikayet etmek belki öğretmeni geçici olarak rahatlatabilir, ama sorunu çözmez. Yapılması gereken, öğretmenin davranışını değiştirmesidir.</p>
<p>Davranış değiştirmenin dört aşaması vardır (kişinin kendi davranışını değiştirmesi sürecinden söz ediyoruz). Değişimin başlayabilmesi için önce var olan durumun eleştirilmesi gerekir. Eleştiri olumlu ve olumsuz yönlerinin ortaya konması demektir. Genelde toplumumuz eleştiri dendiğinde olumsuz tarafları ön plana çıkarma eğilimindedir. Oysa bu yanlı bir eleştiridir ve işin kötü tarafı olumsuz yana eğilimlidir.</p>
<p>İşin toplumsal tarafından bakılırsa eleştiri yapan da eleştirilen de eleştirinin olumsuz yapılacağını bilir. Bu yüzden de bu toplumda kimse eleştiriyi sevmez. Daha doğrusu eleştirmeyi sever ama eleştirilmeyi sevmez, Eleştirmek başkalarını kötülemek anlamına gelir eleştirilmek ise başkaları tarafından kötülenmek. Bu da kimsenin sevmediği bir durumdur.</p>
<p>Gerçekçi bir değerlendirme ve eleştirme her iki tarafı da dikkate alır.</p>
<p>Genellikle eleştirme aşamasında yapılan hata, durumu eleştirmek şeklindedir (öğretmen örneği). Oysa yapılması gereken, davranışı eleştirmektir ve en zor olan budur: kendini (davranışını) eleştirmek. Durumu eleştirmek şikayetin devam etmesi anlamına gelir. Çünkü durumda her zaman olumsuzluklar bulmak mümkündür.</p>
<p>Davranışı eleştirmek aynı zamanda davranışın nasıl değiştirilebileceği konusunda yol göstericidir. İkinci aşama olan değiştirme aşaması başka (ve daha uygun olan) davranışın seçilmesini içerir. Seçilen davranış uygulanır ve doğru davranış seçilmişse başarıya ulaşılmış olur. Doğru davranış seçilmemişse eleştirme aşamasına yeniden dönmek gerekir. Niye doğru davranış değildir, bu anlaşılmalıdır.</p>
<p>Değiştirilen davranış çoğu zaman “olgun” bir davranış değildir. Davranış konusunda olgunlaşmak onun geliştirilmesi anlamına gelir. Üçüncü aşama olan geliştirme davranışın gerektiğinde çeşitli varyasyonlarının üretilmesini kapsar. Aynı zamanda davranış kolay ve çabuk bir şekilde gerçekleştirilebilmelidir. İnsanın olgunlaşma eğilimi, davranışı geliştirmeye yardımcı olur. Geliştirme bilinçli planlama ile yapılabileceği gibi tekrar yolu ile de gerçekleştirilebilir. Bir davranış konusunda olgunlaşmaya çalışan çocuklar o davranışı (bazen yetişkinleri bıktıracak kadar) tekrar ederler. Bu aynı zamanda davranışa uyum sağlamanın bir yoludur. Yetişkinler için de aynı yöntem kullanışlıdır. Tekrar edilen davranış pekişir ve beceri haline gelir. Tabii ki yetişkinler bu yolun yanı sıra bilinçli geliştirme yolları da bulabilirler. Bunun için kişinin davranışla ilgili bilgilerini artırması gerekir.</p>
<p>Geliştirilen davranış artık yeni bir davranıştır. Bu yeni davranış sayesinde kişi hem davranışı (veya sorunu) hem de kendini aşmış olur. Bu dördüncü aşama “aşma&#8217;dır. Artık kişi eski davranışını terk edebilir ve kendini aşabilir. Gerçek gelişme kendini aşmadır. Bu şekilde kendini aşan kişi başta ifade edilen durum ile ilgili kişilerden şikayet etmekten de kurtulmuş olur. Bir anlamda hayatın amacı gelişmektir ve gelişmek de kişinin kendini aşması ile mümkündür.</p>
<p>Öğretmen açısından durumu örneklemek durumun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Sınıfta bir öğrencinin şık sık ayağa kalkarak sınıfın düzenini bozduğunu düşünelim. Öğretmen de her seferinde bu öğrenciye kızarak sınıf düzenini sağlamaya çalışsın. Bu durumda bir şeylerin yolunda gitmediği açıktır. O zaman ne yapılabilir? En çok yapılan şey öğrenciyi suçlamaktır. Öğrenci sınıfın düzenini bozmak. tadır, sınıfta uygun olmayan davranışta bulunmaktadır. Öğretmen anne babayı çağırıp “çocuklarının hiperaktif olduğunu”, “bir doktora götürmeleri gerektiğini” söyleyebilir (ve ne yazık ki çoğu zaman yapılan budur). Ancak öğretmen topu başkasına atmıştır. Beklemektedir ki bütün çocuklar onun istediği gibi olsun. Belki içinde bulunduğu durumdan “paçayı sıyırmıştır” ama muhtemelen gelecekte benzer durumlarla tekrar karşılaşacaktır. Ve gene muhtemelen gelecekte de anne babaya çocuğu şikayet etme davranışını sürdürecektir. Oysa öğretmenin görevi kendisine verilen öğrencileri değiştirmeye çalışmak değil, onlara öğretmeye çalışmaktır. Başa çıkamadığı öğrencileri sınıftan göndermeye veya anne babanın öğrenciyi öğretmenin istediği şekle sokmasını istemeye normal şartlarda hakkı yoktur. Onun görevi öğretmektir, hangi öğrenci karşısına çıkarsa ona bir şekilde öğretmenin yolunu bulmaktır.</p>
<p>Öğretmenler bu gibi durumlarda once kendı davranışını eleştirerek işe başlamalıdırlar. Öğrencinin duzeni bozmasına neden olan davranış nedir? Veya öğrencinin davranışına göstermiş olduğu davranış nedir ve neden başarısız olmakta, ilgili davranışın ortadan kalkmasını sağlamamaktadır? Bu soruların cevabını bulduktan sonra davranışını değiştirmelidir. Söz gelimi böyle bir durumda öğrenci ile pazarlık edebilir. Diğer öğrencilerin de benzer davranışı göstermelerini isteyerek, öğrencinin davranışının görünürlüğünü ortadan kaldırmayı deneyebilir. Diyelim ki bu davranış başarılı oldu, öğrenci ne yapacağını şaşırdı. Davranışını değiştirmiş durumdadır. Bundan sonraki adım bunu geliştirmektir. Geliştirme ek davranışlar edinerek (söz gelimi öğrenciyle sözleşme yaparak) olabileceği gibi, ilgili davranışı geliştirmenin yollarından biri öğrencini bu davranışı göstereceği kestirildiğinde sınıfı ayağa kaldırmak veya başka bir ortak davranışa (sınıfı takım haline getirme) yöneltme şeklinde olabilir. Büyük bir ihtimalle öğrenci şaşıracak ve sınıfa uyacaktır. Öğretmenin yaptığı şey değişen davranışı geliştirmektir. Öğretmen bu stratejiyi daha kolayca kullanabilir hale gelebilir. Bunda başarılı olan öğretmen kendini aşmış, yenilenmiş, geliştirmiş olur. Öğrenciyi anne babasına şikayet etme veya öğrenciyi cezalandırma davranışı yerine bu durumu fırsat olarak kullanan ve sınıfı takıma dönüştüren bir davranış) geliştirmiş olur.</p>
<p>Benzer bir durum ile ailede karşılaşılabilir. Israrla kendi isteğini çocuğuna yaptırmaya çalışan bir anne “çocuğum beni dinlemiyor, benim dediğimi yapmıyor” veya “çocuğum ders çalışmıyor” diye şikayet etmek yerine bu gibi durumlarda (kendisinin) gösterdiği davranışı eleştirebilir, değiştirebilir, geliştirebilir ve böylelikle kendini aşabilir. Genel olarak sorun insanların kendini değiştirmeye ve aşmaya istekli olmayışlarıdır.</p>
<p>Özetle, özellikle başkaları ile ilişkilerinde sorunlar yaşayan ve bu yönde gösterdiği davranışlarda başarısız olan bir kişinin uygulaması gereken iki kural vardır. Bunlardan biri sorun oluşturan kişiyi veya durumu eleştirmek yerine kendi davranışını eleştirerek işe başlamaktır. Unutmamalıdır ki, problem kiminse onu çözecek olan da odur. Öğretmenin sorunu öğrenciyle veya anne babayla, anne babanın sorunu çocuğu ile çözülmez (bu yanlışa okullardakı oğretmenler kadar rehber öğretmenler bile düşmekte, öğrencinin sorununu anne baba ile çözmeye çalışmaktadırlar). Sorun yaşayan kışı once kendi davranışını eleştirmeli, ardından davranışını değiştirerek geliştirmeli ve kendini aşmalıdır.</p>
<p>Unutulmaması gereken bır kural daha vardır: Sağlıklı çözüm yolu ılışkiyi sürdüren çözüm yoludur. İlışkıyı bitirmeye yönelik çözümler çözumsüzlüğün bir işaretidir. Özellikle eşler arazındaki problemlerde bu kural sıklıkla çiğnenir olmuştur. İlişkiyi bitirmek sorun çözmez. Sorunu sağlıklı çözen davranış ilişkiyi devam ettirmenin bir yolunu gösteren davranıştır. Bunun da yolu “eleştir — değiştir &#8211; geliştir — aş!” formülünü uygulamaktır. Aslında herkesin bildiği bu yol, insanların gündelik hayatında zor ve erişilmez bir yol gibi görülmektedir. Hatırlamaktan hoşlanılmayacak soz şudur: Aklın yolu birdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasan Bacanlı &#8211; Yurdun Gölgesinde,syf:62-67</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/">Davranış Değiştirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zygmunt Bauman &#8211; Ahlaki Körlük  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:45:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş kültür]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâkî davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki körlük]]></category>
		<category><![CDATA[akışkan modern]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class=""></div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24798 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo.jpg 1200w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="86659128">
<div>
<div>
<div>
<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol etme, hem de başkalarının haysiyetini kendine mal etme becerisini almaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüz dünyasında Descartes, Spinoza, Pascal, Leibniz ve Locke ne türden insanlar olurlardı? Şarlatanlar, çılgınlar veya kesinlikle önemsiz kişiler olurlardı. Erken modernliğin insanlarıydılar veya basitçe Rönesans&#8217;ı geride bırakmış, birinci, istikrarlı, kendisini idame ettiren ve henüz kendisini yok etmeyen bir modernliğe aittiler. Bugün tanınmış akademik kurumlarla bağları olmadığından, muhtemelen isimlerini dahi duymazdık. Bilginlerin ve düşünürlerin akademik kurumlarda yerelleşmesi ve “kapatılması” on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşti.</p>
<p>Akademik filozoflardan nefret eden ve onlara küçümseyerek bakan Oswald Spengler&#8217;in, Batı&#8217;nın Gerileyişi adlı eserini incelemesi için üniversite profesörlerine değil de, 1922&#8217;de Alman Dışişleri Bakanı olan entelektüel bir politikacıya, Walther Rathenau&#8217;ya vermesi ilginçtir,</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nesnelerin zevk yaratma kapasitesi, vaat edilen yahut kabul edilen seviyenin altına düştüğünde, bu sıkıcı ve tatsız şeyden kurtulmanın zamanı gelmiş demektir: Bir zamanlar ışıltıyla parıldayan ve arzuyla insanları ayartan nesnelerin, can sıkıcı, yavan bir taklidine yahut çirkin bir karikatürüne dönüşmüşlerdir. Bunların atılıp yok edilmesine neden olan sebepler, illa onların yerini alan değişimin (veya bu hususta herhangi bir değişimin) kötü karşılanacağı anlamına gelmez. Yaşanması muhtemel şey daha çok, geleceğe ait arzu nesnelerinin gösterildiği, arandığı, izlendiği, takdir gördüğü ve ele geçirildiği galerideki diğer rakiplerle bağlantılıdır.</p>
<p>Vitrin camlarında veya dükkân raflarında, daha önce olmayan ve gözden kaçırılan, halihazırda sahip olunan ve kullanılan eşyadan çok daha ümit vaat eden ve baştan çıkarıcı olan, bolca zevkli hisler yaratmaya daha uygun nesneler bulunmuştur. Veya mevcut arzu nesnesinin kullanımı ve ondan alınan haz, özellikle yerine konacak potansiyel adaylar henüz sınanmadığı için “tatminkârlık yorgunluğu” yaratacak ve bundan ötürü şimdiye dek yaşanmamış, bilinmeyen ve sınanmamış olan, sırf bu nedenlerle çok daha üstün ve daha büyük bir baştan çıkarma gücüne sahip olacağı (en azından o an için) düşünülen şeylere işaret edecek kadar uzun sürmüştür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yeni deneyimler peşinde koşan doyumsuz bir tüketicinin “simdici” yaşamında, acele etmesinin sebebi elde etme ve toplama dürtüsü değil, elden çıkarma ve yerine başkalarını koyma arzusudur. Yeni ve keşfedilmemiş mutlulukların vaadinde bulunan her reklamın arkasında örtük bir mesaj vardır. Dökülen süt için ağlamanın anlamı yoktur. Ya bugün, şu saniyede ve ilk denemede “büyük patlama” olur ya da bu noktada oyalanmak artık anlamsız hale gelir. Başka bir noktaya geçmenin zamanı gelmiştir.</p>
<p>Artık maziye karışan (en azından yerkürenin bize ait kısmında) üreticiler toplumunda, bu durumda verilecek tavsiye “daha sıkı çabalamak” olurdu. Oysa tüketiciler toplumunda böyle olmamakta. Burada başarısız olmuş araçlar daha fazla vasıfla, daha büyük bir adanmışlıkla ve daha iyi sonuçlar alacak şekilde keskinleştirilip tekrar kullanılmak yerine doğrudan çöp tenekesine fırlatılmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akışkan modern zamanlarda ilgi çekmek ve bu sayede görünürlük kazanmak için şöhretli birine veya kurbana/mağdura dönüşmemiz zorunludur. Nitekim sizin de söyleyeceğiniz gibi görünürlük kazanmak, bugünlerde toplumsal ve politik bir varoluşla aynı şeydir. Ne kadar ikna edici bir şekilde kurban olursak, o kadar ilgiye ve tanınırlığa sahip oluruz. Düşünülmez olanı düşünmek ve konuşulmaz olanı konuşmak için ne kadar uğraşırsak, ister yerel ister küresel olsun iktidar yapısı içinde kendimize bir oyuk açma ihtimalimiz o kadar yüksek olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Korku, türlü türlü maske takmaktadır. Varoluşsal ve dolaysız deneyimlerin diliyle konuşabilir; fakat yakından bakılınca, örgütlü korkunun büyük bir kısmına bizim hâkim olduğumuzu görürüz: Televizyonlardaki komedi programları ve stand-up komedyenleriyle birlikte, eğlencenin ayrılmaz bir parçası olan korku filmlerini ve korku öykülerini düşünün.</p>
<p>Çok korkmamaktayız ama korku içindeyiz. Korkuyorum, öyleyse varım, Aynı madalyonun diğer yüzünde, korku nefreti, nefret de korkuyu beslemektedir. Korku; çağımızın büyük mıktarlarda ve bol sayıda tedarik ettiği belirsizliklerin, güvensizliklerin ve güvencesizliklerin dilini konuşmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kurtuluşun bildiğimiz şekliyle “yukarıdan” (yani meclisler den ve devlet makamlarından) geleceğine inanmayı bırakmış ve işleri yoluna koymak için alternatif yollar aramaya başlamış insanlar, bir keşif ve/veya deney yolculuğu içinde sokaklara akmaktadırlar. Kent meydanlarını; devasa güçlükleri hedef almış politik eylem araçlarının tasarlandığı veya tesadüfen bulunduğu, teste tabi tutulduğu ve hatta ateşli çemberlerden geçirildiği açık hava laboratuvarlarına dönüştürmektedirler&#8230; Nitekim bir dizi sebepten ötürü kent sokakları, bu tür laboratuvarların kurulması için iyi yerlerdir. Çünkü birkaç başka sebepten dolayı buralarda kurulan laboratuvarlar, geçici bir süreliğine de olsa diğer yerlerde boş yere aranan şeyleri sunuyormuş gibi görünmektedirler&#8230;</p>
<p>“Sokaklara çıkmış insanlar” fenomeni; şimdiye dek, öfkelerinin hedef aldığı en nefret uyandırıcı nesneleri, sefaletlerinden sorumlu tuttukları Tunus&#8217;ta Ben Ali, Mısırda Mübarek veya Libyadaki Kaddafi gibi şahsiyetleri ortadan kaldırma becerisini ispatlamıştır. Ancak inşaat alanını temizlemede ne kadar hünerli ve etkili olsa da, arkasından gelecek inşaat işlerinde de faydalı olabileceklerini kanıtlamaları gerekmektedir. Aynı derecede öneme sahip ikinci bilinmeyen, sahayı temizleme faaliyetlerinin diğer yerlerde diktatöryel rejimlerdekinden daha kolay bir şekilde başarılıp başarılamayacağıdır. Sokaklara buyruksuz ve davetsiz bir şekilde dökülen insanların karşısında tiranların dizleri çözülmektedir; fakat demokratik ülkelerin küresel liderleri ve sürekli “aynı şeylerin yeniden üretilmesine” bekçilik etmeleri için diktikleri kurumlar, bunu fark edip endişeye kapılmış gibi görünmemektedirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook çağında uluslar, ortak dile ve kültüre sahip sınır-ötesi birimlere dönüşmektedirler. Katı modernlik çağında, ulusun birkaç faktörden oluştuğunu, en başta ortak bir toprak parçası, dil ve kültürün yanı sıra modern işbölümü, toplumsal hareketlilik ve okur-yazarlıkla meydana geldiğini bilirdik. Bugünlerdeyse tablo oldukça farklı: Ulus, derin bir şekilde geri çekilmelere ve dönmelere gömülmüş yaşama mantıklarıyla, hareketli bireylerin yarattığı bir topluluk olarak belirmektedir. Mesele artık, kesin bir şekilde aynı yerde kalıp kalmayacağınıza veya yaşamınızın geri kalanı boyunca aynı politik aktörlere oy verip vermeyeceğinize karar vermek yerine, ülkenin sorunları ve bunların etrafında kopan tartışmalar söz konusu olduğunda çevrimiçi mi çevrimdışı mı olduğunuza dönüşmüştür.</p>
<p>Ya çevrimiçisinizdir ya da değilsinizdir. Bu, akışkan modern toplumun gündelik halk oylamasıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanlar arasındaki iletişimin standart biçimi, iPhone mesajlarında ünsüz harflere indirgenmiş sözcüklerle, bu indirgemeye izin verilmediğinde ve bu kısaltmalar ortadan kaldırıldığında sağ kalamayacak kelimelerdir. Çok tekrarlanan ama aynı eko gibi yankısı çok kısa süren en popüler yazışmalarda 140&#8217;tan fazla karakter olmasına izin verilmemektedir. İnsanın ilgi süresi (bugün piyasanın en kıt kaynağıdır); yazılması, gönderilmesi ve alınması mümkün mesajların boyutlarına ve uzunluğuna indirilmiştir Telaşlı yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbanı dildir. Taşıdığı farz edilen anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin ve taşıdıkları manaları gezgin şövalyeleri olan “aydınlar” ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>ZB Ludwig Wittgenstein, birden fazla insanın çektiği acının, hatta tüm insanlığa ait acıların, insan ırkının tek bir ferdinin çektiği acıdan asla daha büyük (daha keskin, derin ve acımasız) olamayacağını söylemişti. Bu ahlak-ahlaksızlık ekseninin bir kutbudur. İkinci kutupsa, toplumsal bedenin sağlığını korumak için etkili cerrahi müdahalelere gerek olduğunu söyleyen dürşüncedir: Bedenin hastalıklı (hastalığa yatkın) parçaları kesilip atılmalıdır. Ahlaki söylemin geri kalanı bu iki kutup arasında hareket eder.</p>
<p>Fakat “adiyaforileşmeyle” kastettiğim şey, kasıtlı bir şekilde veya gıyaben belli insan gruplarını ilgilendiren belli başlı eylemleri ve/veya dahil edilmemiş eylemleri, ahlak-ahlaksızlık ekseninin dışına, yani “evrensel ahlaki yükümlülüklerin” ve ahlaki değerlendirmelere tabi fenomenler alanının dışına konumlandırmak için kullanılan taktiklerdir.</p>
<p>Bu eylemleri veya eylemsizliği, örtük ya da açık bir şekilde “ahlaken tarafsız” edimler olarak tanımlamaya ve aralarında yapılacak tercihlerin ahlaki yargılara tabi olmasını engellemeye, yani ahlaki ayıplamaların önüne geçmeye yarayan taktiklerdir (iyiliğin ve kötülüğün, bilgi ağacından koparılmış meyveden ilk ısırığı almadan önce sahip olunan o cennetlik naifliğe zoraki bir dönüş olduğu da söylenebilir&#8230;).</p>
<p>Yaygın kanaatler içinde bu taktikler, genelde “hedefe giden her yol mubahtır” veya “yapılan şey kötü olabilir ama daha büyük bir iyilik için savunulması veya teşvik edilmesi zorunludur” tarzı sözler altında toplanır.</p>
<p>Klasik “katı” modernlikte bürokrasi, ahlaki değerlerle yüklü eylemlere adiyaforik kalıplar biçilen esas atölyeydi. Bugün bana göre bu rolü büyük oranda piyasalar üstlenmiş durumda.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini(önemsızleşmesi) çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimi<br />
mizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır. Filmlerde sürekli çakılan uçaklar gördüğünüzde, bunlara gerçek yaşamda asla başınıza gelmeyecek birer kurgu olarak bakmaya başlarsınız. Her gün gösterilen şiddet, şaşırmanın ve tiksinmenin ortaya çıkışını engeller. Bir yerde alışırsınız. Aynı zamanda gerçekdışı olmayı da sürdürür. Hâlâ bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi görünür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eski zamanların bilgeliği, bize şunu hatırlatmaktadır: Toplumsal tonlaması yüksek uyarıları yanlış kullanmak veya ahlaki paniği yaymak, gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğunuzda başkalarından alacağınız hızlı ve yeterli tepkiyi er geç kaybetmenize yol açacaktır. İnsanlarla kafa bulmayı seven, kurt saldırıyor diye yalan söyleyen ve sürüsü gerçekten kurtların saldırısına uğrayınca kimseden yardım alamayan genç çobanla ilgili masalı hatırlamak yeterli.</p>
<p>Ardı ardına yaşanan politik skandallar, insanların toplumsal ve politik hassasiyetlerini benzer şekilde azaltırlar yahut tümüyle yok ederler. Bir şeylerin toplumu çalkalandırması için, gerçekten beklenmedik ve düpedüz gaddarca bir şey olmalıdır. Dolayısıyla kitle toplumu ve kitle kültürü kaçınılmaz bir şekilde bizi adiyaforileştirmektedir/önemsizleştirmektedir. Toplumsal doğaları ve ilgileri, büyük oranda yalnızca medyanın vesile olduğu sansasyonel ve yıkıcı uyarıcılarla ayaklananlar sadece siyasetçiler değil, duyarsız bireylerdir de. Uyarma, kendini gerçekleştirmenin yöntemi ve yoluna dönüşmektedir. Rutine dönüşen şeyler kimsenin ilgisini çekmez. Toplumun herhangi bir şekilde ilgisini görmek için insanın yıldıza veya kurbana dönüşmesi gerekir. Gözlemlediğiniz gibi sadece ünlüler ve meşhur kurbanlar, sansasyonel ve değersiz bilgilerle doldurulmuş toplumun dikkatini çekmeyi umabilirler. Bilhassa sadece zorlama ve şiddeti tanıyan bir ortamda. Şöhret ve yıldız olma başarı anlamına gelmektedir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook&#8217;ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar: Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (T&#8217;V, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.).</p>
<p>Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur? İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes&#8217;ın Cogitosunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bugün özel olan her şey potansiyel olarak ulu orta yapılmaktadır. Ve potansiyel anlamda kamunun tüketimine açıktır. Sayısız hizmet sunucusundan birine kaydı bir kez düştüğünde internete hiçbir şeyi “unutturamayacağınız: için belli bir süre boyunca ve sonsuza dek açık kalacaktır. (Brian Stelterdan alıntı yaparsak) “Anonimliğin bu şekilde erozyona uğraması, her yere yayılan sosyal medya hizmetlerinin, ucuz cep telefonu kameralarının, internette fotoğraf ve videoların ücretsizce saklanabilmesinin ve belki de en önemlisi, insanların neyin kamusal neyin özel olması gerektiğiyle ilgili fikirlerinde yaşanan değişimin ürünüdür.” Bize tüm bu teknik aygıtın “kullanıcı dostu” olduğu söylenmektedir. Oysa reklamların favorisi olmuş bu söze yakından bakıldığında, ifade ettiği şey, IKEA mobilyalarında olduğu gibi kullanıcının emeği olmadan tamamlanamayacak bir üründür. Şunu da eklememe izin veriniz: Kullanıcıların coşkulu adanmışlığı ve sağır edici alkışları olmadan tamamlanmayacak ürünlerdir. Etienne de la Boetie bugün aramızda olsaydı, muhtemelen gönüllü değil, kendin yapçı bir kölelikten bahsetmekten kendini alamazdı&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Erken modern döneme ait yazarların, insanları mahremiyetlerinden ve sırlarından yoksun bırakmayı amaçlamış şeytani bir güç olarak saydıkları şey, bugün realite programlarından ve kendisini açığa seren çağımızda istekli, keyifli bir şekilde kendimizi ifşa ettiğimiz diğer eylemlerden ayrılmaz bir parçaya dönüşmüştür. Din, politika ve edebi hayal gücünün ürünü olan bu Şeytan kavramı, modern Avrupa sanatının arkasında görünür haldedir: Mesela Tobias&#8217;ın Kitabı&#8217;ndan Şeytan&#8217;ın kadın versiyonu olan ve Francisco de Goya&#8217;nın aynı isimli tabloda resmettiği Asmodeayı hatırlayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Canavarlara karşı oldukça iyi korunmuş haldeyiz ve canavarların yapabileceği, yapmakla tehdit ettiği kötü eylemlere karşı korunduğumuzdan hiç şüphe duymayız. Psikopatları ve sosyopatları tespit eden psikologlarımız, üreme ve toplanma olasılıklarının nerelerde yüksek olduğunu anlatacak sosyologlarımız, onları hapishanelere ve tecrit hücrelerine mahküm edecek yargıçlarımız, orada kaldıklarından emin olmamızı sağlayacak polislerimiz veya psikiyatrlarımız vardır. Ne yazık ki iyi, sıradan ve hoş Amerikalı beylerle hanımlar ne birer canavar ne de birer sapıktı. Ebu Gureybteki mahkümların başlarına atanmış olmasalardı, yapmaya kadir oldukları o korkunç şeyler hakkında hiçbir şey öğrenmezdik (veya böyle bir kanıya kapılmaz, tahmin etmez, tahayyül etmez ve hayalini kurmazdık). Kasada müşterilere gülümseyen kızın, denizaşırı bir ülkede göreve gönderildiğinde, gözettiği insanları taciz etmek, onlara işkence yapmak ve onları aşağılamak için zekice ve tuhaf olduğu kadar aşağılık ve sapkınca hileler tasarlamada ustalaşabileceği hiçbirimizin aklına gelmez. Memleketlerindeki komşuları; çocukluklarından beri tanıdıkları o cana yakın beylerin ve hanımların, Ebu Gureyb&#8217;in işkence odalarında çekilmiş fotoğraflardaki canavarlarla aynı kişiler olduklarına bugün bile anmayı reddetmektedirler. Ama aynı kişilerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahlaki ihmallerin günahı, mağazalardan alınacak hediyelerle bağışlanabilir ve aklanabilir; çünkü bunları gerçek kılan ayartmalarla arkalarında yatan esas dürtüler ne kadar bencil ve kendine gönderme yapan cinsten olsa da, alışveriş yapma eylemi ahlaki bir fiil olarak yansıtılmaktadır. Kendi yarattığı, teşvik ettiği ve şiddetlendirdiği kabahatlerle kışkırtılmış ahlaki dürtülerden yararlanan tüketim kültürü, bu yolla her mağazayı ve acenteyi yatıştırıcı ilaçlarla anestetik uyuşturucular tedarik eden eczanelere dönüştürmektedir. Bu örnekte verdikleri uyuşturucu ilaçlar, fiziksel acılardan ziyade ahlaki rahatsızlıkları hafifletme veya ortadan kaldırma niyetiyle üretilmiştir. Ahlaki ihmallerin eriştiği alan ve şiddeti arttıkça, ağrı kesicilere yönelik talep durmadan büyür ve ahlaki yatıştırıcıların tüketimi bir bağımlılığa dönüşür. Sonuç olarak kışkırtılmış ve tasarlanmış ahlaki duyarsızlık, genelde mecburiyete veya “alışkanlığa” dönüşür:</p>
<p>Neticede ahlaki acıların insanlara faydası olan uyarıcı, ikaz edici ve harekete geçirici rolünden soyutlanmasıyla, kalıcı ve yarı evrensel bir koşula dönüşür. Ciddi anlamda rahatsız edici ve kaygı uyandırıcı hale gelmeden önce ahlaki acının boğulmasıyla, ahlaki iplerle örülmüş beşeri bağlar altüst olarak daha kırılgan ve hassas hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Toplulukların aksıne, ağlar bireysel bir düzlemde oluşur ve bireysel bir şekilde karılıp dağıtılırlar. Dahası, varlıklarını sürdürmek için değişken olsa da bel bağladıkları tek temel, bireysel iradedir. Oysa bir ilişkide iki birey yan yana gelir&#8230; Ahlaken “duyarsızlaştırılmış” bir birey (yani diğer kişinin esenliğini hesaba dahil etmek istemeyen ve bunu yapma imkânına sahip kişi), aynı zamanda istese de istemese de, kendi ahlaki duyarsızlığına nesne olmuş ahlaki duyarsızlığın alıcı tarafına yerleşir. “Saf ilişkiler”, özgürlüğün karşılıklılığından ziyade, ahlaki duyarsızlığın karşılıklılığının işaretçisidir. Levinasçı “iki kişilik grup”, ahlakı besleyecek bir fidelik olmaktan çıkar. Aksine adiyaforileşmenin (yani ahlakı değerlendirmelerin alanından muaf tutulma) etmenine dönüşür. Bu bir yanda katı, modern, bürokratik çeşidini tamamlarken, çoğu kez onun yerini alan, tüm ayrıntılarıyla akışkan modern niteliklere sahip bir adiyaforileşmedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüzün en can sıkıcı ve şoke edici hakikati, kötülüğün zayıf ve görünmez oluşudur. Dolayısıyla filozoflar ile edebiyatçıların eserlerinden tanıdığımız şeytanlar ve kötü ruhlardan çok daha tehlikelidirler(&#8230;) Kötülük, zayıflığın maskesini takar ve aynı zamanda kendisi de zayıflıktır.</p>
<p>Kötülüğün belirgin formlarına sahip zamanlar şanslıymış. Bugün artık ne olduklarını ve nerede bulunduklarını bilmiyoruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Duygusal ve psikolojik güvenlikle bağlantılı sebeplerden ötürü insanlar, genelde içlerinde bitmek bilmeyen şüpheleri ve belirsizlik halini aşmaya çalışırlar. Bizi altüst eden, hatta bize ıstırap veren sorulara net ve hızlı yanıtlar bulamadığımızda, ona çok daha güçlenen bir güvensizlik hissi eşlik eder. Popüler kültürümüze ve medyamıza şablonların ve kestirimlerin bu denli hâkim olması bundandır: İnsanlar bunlara duygusal güvenliklerinin koruyucuları olarak ihtiyaç duyarlar. Leszek Kolakowski&#8217;nin yerinde gözlemiyle, klişeler ve şablonlar insanların geriliği veya budalalığına delil oluşturmaktan ziyade, insanların zayıflığına ve bitmek bilmez şüphelerle yaşamanın katlanılmaz ölçüde zor olmasından duyulan korkuya işaret etmektedir.</p>
<p>Komplo teorilerine inanmak veya inanmamanın (felsefi bir ifadeyle konuşursak, birer tahminden fazlası değillerdir, çoğu kez doğrulanmaları ve savunulmaları imkânsızdır ama aynı zamanda kolay kolay da çürütülemezler) bilim ve bilgi birikimiyle ilgili gerçek koşullarla hiçbir bağlantısı yoktur. Komplo teorilerine entelektüeller, bilim insanları, hatta şüpheci insanlar bile inanırlar. Bu, eski bir Yahudi şakasıyla anılmayı hak eden bir konudur:</p>
<p>Ölüm sonrasında bir ateistle Tanrı arasında gerçekleşen konuşmanın sonunda, ateiste; Tanrı&#8217;ya ve genel olarak hiçbir şeye inanmamasına, her şeyden şüphe etmesine rağmen Tanrı&#8217;nın var olmadığına nasıl inandığı sorulur. Ateist, buna insan bir şeylere inanmak zorunda diyerek yanıt verir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Teknoloji kenarda kalmanıza izin vermeyecektir. Yapabilirim, yapmalıyım&#8217;a dönüşür. Yapabilirim, dolayısıyla yapmak zorundayım. Hiçbir ikileme izin verilmez. İkilemlerin değil, olasılıkların gerçekliğinde yaşarız. Bu içinde ahlaktan hiçbir eser kalmamış WikiLeaks&#8217;ın etiğini andırmaktadır. Hangi sebeple ve ne amaçla yapıldığı belirsiz olsa da casusluk yapmak ve bilgi sızdırmak zorunludur. Sırf teknolojik anlamda mümkün olduğu için yapılması zorunlu bir şeydir. Burada politikaya hâkim olmuş bir teknoloji tarafından yaratılan ahlaki bir boşluk vardır. Bu bilincin sorunu, iktidarın biçimi veya meşruiyeti değil, niceliğidir. Çünkü finansal ve politik iktidar neredeyse kötülük de (lafı gelmişken, gizlice tapınılmaktadır) oradadır. Dolayısıyla böyle bir bilinç için kötülük Batıda pusuya yatmış haldedir. Uzun zaman önce kötülüğün zayıf ve güçsüz olduğu, bundan ötürü dağıldığı ve izlerini örttüğü bir dünyaya varmış olsak da hâlâ bir ismi ve coğrafyası vardır. İşte yeni kötülüğün iki tezahürü: İnsanların acılarına duyarsızlık ve bir kişinin sırlarını yani asla konuşulmaması ve kamuya açılmaması gereken şeyleri alarak mahremiyeti sömürgeleştirme arzusu. Dünyanın her yerinde, başkalarına ait biyografilerin, yakınlıkların, yaşamların ve deneyimlerin kullanılması, duyarsızlığın ve anlamsızlığın belirtisidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Voltaire&#8217;in Candide veya İyimserlik isimli meşhur felsefi öyküsünde, ütopya krallığı Eldoradoda ifade edilen faydalı bir düşünce vardır. Candide, Eldoradoda yaşayan insanlara rahipleri ve rahibeleri olup olmadıklarını sorunca (çünkü hiç görülmemektedirler), ufak bir şaşkınlık anından sonra oradaki tüm sakinlerin kendi kendilerinin rahibi olduklarını, minnettar ve bilge bir tutumla sürekli Tanrı&#8217;yı methettiklerini ve dolayısıyla hiçbir aracıya gereksinim duymadıklarını işitir. Anatole France&#8217;ın romanı Les Dieux ont soifte (Tanrılar Susamışlardı) genç bir devrimci fanatik, Devrimin tüm Vatanseverleri ve Yurttaşları er ya da geç Yargıçlara dönüştüreceğine inanır.</p>
<p>Bu sebepten ötürü, Facebook, Twitter ve blogların çağında, ağda olan ve yazan herkesin tam da bu sayede birer gazeteci olduğunu söyleyen cümle ne yapay ne de tuhaf bir ifadedir. Eğer sosyal ilişkiler ağını kendimiz yaratabiliyorsak ve beşeri bilinçle duyarlılığın oluşturduğu küresel drama katılabiliyorsak, farklı ve ayrık bir uğraş olarak gazeteciliğe ne kalır ki? Tüm servetini ki büyük kızı arasında paylaştıran (kamusal alanı şekillendiren iletişim ve politik tartışmalar) ve Soytarısıyla baş başa kalan Kral Learın durumuna düşmezler mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimimizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kötülük savaşla veya totaliter ideolojiler ile sınırlı değildir.Bugün kendisini daha çok başkalarının acılarına tepki göstermemekte,ötekileri anlamaya reddetmekte,duyarsızlıkta ve gözlerin sessiz,ahlaki bakışlardan çevrilmesinde ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Atalarımız susadiklarında gündelik su ihtiyaçlarını yakınlarındaki akarsulardan, nehirlerden, kuyulardan ve kimi zaman da küçük su gölcüklerinden karşılıyorlardı&#8230; Bizler, yakındaki dükkânlardan birine girip içi suyla dolu kapalı, plastik bir şişe satın alıyoruz ve gün boyunca onu gittiğimiz yerlere taşıyor, arada bir içinden yudum alıyoruz. İşte bu, “farklılık yaratan bir farktır.” Benzer bir fark da çağımızın korkularını atalarımızın korkularından ayırmaktadır. Her iki örnekte de farkları yaratan şey, onların ticarileştirilme şeklidir. Korku, aynı su gibi tüketim metası haline getirilmiş ve piyasanın mantığıyla kurallarına tabi kılınmıştır. Korku ayrıca politik bir metaya dönüştürülmüş, iktidar oyunlarını yürütmede kullanılan bir para birimi olmuştur. Beşeri toplumlarda korkunun hacmi ve yoğunluğu artık tehlikenin nesnel ağırlığını veya yakınlığını yansıtmamaktadır. Aksine piyasanın sunduğu bol miktarda ürünün ve büyük ticari tanıtımların (veya propagandaların) türevleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Mahremiyet, samimiyet, anonimlik, sır saklama/gizlilik hakkı tümüyle Tüketiciler Toplumunun alanı dışına atılır yahut düzenli bir şekilde girişteki güvenlik görevlilerine teslim edilir. Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook’ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar:</p>
<p>Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (TV, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.). Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur.” İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes’ın Cogito’sunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sadece parasal enflasyonun değil, kavramlar ve değerlerin de enflasyona uğradığı (dolayısıyla devalüasyona uğradığı) bir çağda yaşıyoruz. Edilen yeminler tam da gözlerimizin önünde bozuluyor. Eskiden biri yeminini çiğnediğinde kamusal forumlara katılma ve hakikatle değerlerin sözcüsü olma hakkını kaybederdi. Şahsi ve özel yaşamı hariç her şeyden soyutlanır ve ait olduğu grup, halk veya toplum adına konuşamaz hale gelirdi. Yeminler de değersizleşmeden nasibini aldı. Bir zamanlar sözünüzden döndüğünüzde, en ufak güven duygusundan bile yoksun bırakılırdınız. Kavramlar da değersizleşmektedir. Artık beşeri deneyimlerin belli aşamalarını tarif etmek gibi açık bir görevleri yoktur. Her şey eşit oranda önemli ve önemsizdir. Kendi varoluşum beni dünyanın merkezine koyar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook gibi yeni sosyal ağlar, tüketimin kayıtsızca sürdüğü, sosyal faaliyetlerin rutinleştiği ve ahlaken uyuşmuş bir çağda insanın ilgi çekme umuduyla mahremiyetinden belli parçalarla gösteriş yapmasına hizmet etmektedir. Mahremiyetinizi hevesli bir şekilde gözler Önüne sermek (buna işiniz, başarınız ve ailenizle ilgili hikâyeler, yüzlerce veya binlerce sanal “arkadaşınızla” paylaşılan şahsi resimler ve aile fotoğrafları eşlik eder), kamusal alanın ikamesi olur ve aynı zamanda yeni (akışkan) bir kamusal alan yaratır. İnsanların olgunlaşmamış edebi yaratımlar için ilham, onay, ilgi, yeni konular ve karakter prototiplerini aradığı yer bu alandır. Aynı zamanda hayranlardan ve arkadaşlardan oluşan yarı küresel bir seyirci kitlesinin de şekillendiği arenaya dönüşmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi ve Zihinsel Altyapısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2019 20:13:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenme]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Bilgi Geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Alpaslan Açıkgenç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi ve Zihinsel Altyapısı]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin tanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilgi ve bilginin zihinsel altyapısı soyut bir konu olmasına rağmen konuyu mümkün olduğu kadar somutlaştırarak ele almaya çalışacağız. Konumuz aslında felsefenin bir alt dalı olan epistemolojiyi veya bilgi felsefesi diyebileceğimiz alanı ilgilendirmektedir. Burada kullanılan iki kavram var; birisi bilgi diğeri de zihinsel altyapıdır. Bunların ne olduğu­nu ilk önce anlatmamız gerekiyor. Hepimizin bilgi sahibi olarak birin­ci [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/">Bilgi ve Zihinsel Altyapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23700 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-600x474.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bilgi ve bilginin zihinsel altyapısı soyut bir konu olmasına rağmen konuyu mümkün olduğu kadar somutlaştırarak ele almaya çalışacağız. Konumuz aslında felsefenin bir alt dalı olan epistemolojiyi veya bilgi felsefesi diyebileceğimiz alanı ilgilendirmektedir. Burada kullanılan iki kavram var; birisi bilgi diğeri de zihinsel altyapıdır. Bunların ne olduğu­nu ilk önce anlatmamız gerekiyor. Hepimizin bilgi sahibi olarak birin­ci kavram olan &#8220;bilgi&#8221; hakkında açık olamasa da belli bir malumatımız vardır. Onun için bilgiden ne anladığımız sorulsa edindiğimiz intibaları belirtmek kabilinden de olsa hepimiz bilgi hakkında bir şeyler söyleye­biliriz. Ancak bilgi nedir diye sorulduğunda cevaplamakta biraz zorla­nabiliriz. Felsefe tarihinde de bize ulaşan yazılı kaynaklara dayanarak yaklaşık 3000 yıl önce bu soruya düzenli ve mantıklı bir cevap arayışı olduğunu en azından Sokrates gibi bir düşünürün buna cevap vermeye çalıştığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Filozoflar ve bilim adamları bilginin mahiyetini araştırmayı hedefleyen bilgi nedir sorusuna devamlı bir cevap aramışlar ve bunun için çözüm önermişlerdir. Bilindiği gibi bizim içinde yaşadı­ğımız medeniyetimiz olan İslam medeniyetinde de düşünürlerimiz ve bilim adamlarımız bu soruya çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bu konuda meşhur müsteşrik Franz Rosenthal bir araştırma yapmış ve topladığı bir­çok elyazma eserlerden de derlediği 380 civarında bilgi tanımının İslam medeniyetinde düşünce tarihine sunulduğunu göstermiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a> Rosenthal buradan İslam medeniyetinin bilgi üzerine kurulmuş bir medeniyet ol­duğu sonucuna ulaşıyor.</p>
<p>Rosenthal&#8217;ın sonucu bize başka bir konuda da ışık tutmaktadır: Bil­ginin ne olduğunu bu kadar derinlemesine araştırmamızın sebebi nedir? Bu soruya verilecek cevab birçok felsefi konuya ışık tutması yanında, bir medeniyetin hangi soyut kavramlar üzerine kurulduğunu da göster­mektedir. Demek ki, bilginin mahiyetini araştırmak önemli bir konu ol­malıdır. Aksi hâlde biz de burada neden onu tekrar ele alalım ki? Fakat bu tanımlar arasında insan şaşırıp kalabilir. Çünkü öncelikle aklımıza şu soru gelecektir: Neden bilginin ne olduğu sorusuna bu kadar deği­şik cevaplar verilmiştir? Öyle ya, hakikat birdir ve bir olan hakikatin de bir cevabı olacaktır. İşte bu sorun bizi bilginin ne olduğuna cevap arar­ken bakış açımızı temsil eden zihniyetimizin alt yapışma götürecektir. Demek ki belli bir zihniyetle konuya yaklaşınca insan değişik sonuçla­ra ulaşabilir. Felsefenin de aslında aman bu zihinsel altyapıları incele­mektir. Bir bakıma burada onun için bilgiye bakış açımızı temsil eden altyapıyı sorgulamak için konuyu ele almak istiyoruz. Herhâlde bunu anladığımız takdirde bilgi ve zihinsel altyapısını anlamamız biraz daha kolay olacaktır diye düşünüyorum. Buna göre biz de evvel emirde bilgi­nin tanımını vermeye çalışacağız. Bunu nasıl yapabiliriz?</p>
<p>Birçok filozof sürekli bilginin tanımını vermeye çalıştıklarına göre herkesin kabullendiği bir bilgi tanımına ulaşılamamıştır. Bunun diğer bir nedeni de biz umumiyetle bir şeyi tanımlarken bazı ölçütleri esas ala­rak tanım yaparız. Yani belli bir şeye göre kavramların tanımını yaparız. Onun için filozoflar değişik açılardan bilgiyi tanımlamaya çalışmışlardır. Bu tanımlardan en önemlisi &#8220;özsel tanım&#8221; olarak adlandırılan bir şeyin bizzat özüne, yani aslına ait olan özellikleri ile tanımlanmasıdır. Bir şeyin özü, onun mahiyetidir; yani onun ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koyan özelliklerinin toplamıdır. Biz de o şeyin ne olduğunu sorduğumu­za göre cevap olarak o şeyin özünün yani mahiyetinin verilmesi gerekir. Zihnimiz bir şeyin mahiyetinin verilmesi ile o şeyi açık bir şekilde algı­lar ve ne olduğunu bilir.</p>
<p>Aristoteles mantığına göre bu şekilde verilmiş olan bir tanım bilimseldir. Zira bilimler nesnelerin mahiyetini araştırır ve buna göre nesneler arasındaki ilişkileri, reaksiyonları açıklamaya <u>çalışır. </u>Mesela, insan nedir diye sorduğumuzda cevap olarak insanın mahiye­tinin verilmesi gerekir. Bir şeyin mahiyetini, o şeyin ait olduğu en geniş kavramla, o kavramı sadece o şeye hasreden bir özellikle belirleriz. Buna göre insana ait olan en geniş kavram, hayvandır; diğer bir tabirle, Aristo­teles mantığında insanın ait olduğu cins, hayvandır. Bu kavram altında insanı diğer bütün varlıklardan ayıran özellik ise, düşüncedir. O hâlde insanın özsel tanımı da &#8221; düşünen hayvan&#8221; olur. Bu tanıma çeşitli itiraz­lar getirilebilir. Ancak buradaki tanım, mahiyet ve türler açısından yapıl­dığından yanlış bir tanımdır diyemeyiz. Biz insanı diğer bütün hayvan­lardan ayıran başka özellikleri ile de tanımlayabiliriz. Aynı durum bilgi için de geçerlidir. O hâlde burada işleyeceğimiz konuda kullanılmak için bir bilgi tanımı yapmaya çalışırsak nasıl yapabiliriz?</p>
<p>Biz bilgiyi ait olduğu yere göre tanımlamayı tercih ediyoruz. Onun için bilginin yeri neresi, bilgi nerede bulunur diye soracak olursak hepi­mizin şüphesiz hiç tereddüt etmeden doğrudan vereceği cevap &#8220;bilgi bi­zim tabii ki kafamızdadır&#8221; olacaktır. Biz bunun gibi verilecek olan avamı cevapları bilimsel tabirler kullanarak vermeliyiz. Öyle ya, bulunduğumuz yer üniversite, bilimsel bir kuruluş olduğuna göre yaklaşımımız da bilimsel olmalı. Bu durumda &#8220;bilginin yeri zihnimizdir&#8221; diyeceğiz. Zihin kelimesini burada kullanıyoruz. Onun için zihin kelimesi ile felsefede bi­limsel olarak ne kast edildiğini açıklamamız gerekecektir. Çünkü malum biz günlük hayatta birçok kelimeyi çok değişik farklı anlamlarda bazen eş anlamda kullanabiliriz. Onun için her hangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için zihin kavramını açmamız gerekiyor. Normalde aslında biz günlük hayatta da &#8220;bilgi aklımızdadır&#8221; deriz.</p>
<p>Zihin kelimesini çok fazla kullanmayız. Yani bilginin yeri neresi desek akıl deriz. Fakat tabiki bilgi felsefesinde bütün bu kavramlar ayrıştırılmıştır. Her biri tanımlanmış ve belirlenmiştir. Biz aklı normalde felsefede, bilgi felsefesinde özellikle, bir düşünce yetisi olarak yani yeteneği olarak görüyoruz. Biz buna felsefe­de &#8220;kuvve&#8221; diyoruz. Akıl için felsefede &#8220;düşünce yeteneği&#8221;, &#8220;düşünce yetisi&#8221;, daha bilimsel adıyla &#8220;düşünme kuvvesi&#8221; denmektedir. Zihin ise düşünce yetisini yani aklı da içeren daha kapsamlı bir yetenektir. Biraz daha açacak olursak diyebiliriz ki, zihin; bilgi üreten ve kavramsal bilgi­ye bizi götüren bütün yeteneklerimizin topluca yer aldığı kuvvemizdir. Buna göre zihnimizde hayal de var, irade de var, hafıza ve sezgi de var. Bütün bunların bulunduğu toplu bir isim, yani zihin kavramı çok daha umumi bir bilgi kuvvesidir; akıl gibi değil. Çünkü akıl sadece düşünceyi gerçekleştirdiğimiz bir yetenektir. Zihin ise bilgi elde ederken kavram­sal süreçleri bütün bu işleri yaptığımız yerin umumi adı olmuş oluyor. Dolayısıyla tabiki bilgi çok işlemlerden geçtiği için bu işlemlerin tama­mı zihnimizde gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden bütün bu işlemlerin hepsine topluca işaret edebilmek için aklı değil zihin kelimesini tercih ediyoruz.</p>
<p>O hâlde burada şöyle diyebiliriz. Bilgi insan zihninde bulunan kav­ramsal manalardır. Şimdi mana kelimesi biraz farklı, anlam diye söyle­yebiliriz. Türkçede kullanırız ama &#8220;mana&#8221; anlamdan biraz daha geniş kapsamlıdır. Yani soyut olan bütün zihnimizdeki varlıklara verilmiş isim oluyor &#8220;mana&#8221; kelimesi. Dolayısıyla zihnimizde bir mana, kavram­sal yönü olmayan bazı şeylerde olabilir. Ne gibi? Mesela gördüğümüz cisimlerin resimleri gibi. Malum biz bir şeyi gördüğümüzde hayal gü­cümüz onun resmini çeker. O resimle pasif olarak zihnimizde bulunur. Biz normalde bunu bilgi olarak kabul etmiyoruz. Ama bilgiye atılan ilk adım olarak kabul ediyoruz. Dolayısıyla bilginin başlangıç yeri olmuş oluyor bu. O açıdan mana kelimesini kullanarak onu ifade etmiş oluyo­ruz. Bilgiyi tanımlarken yani isterseniz şöyle söyleyeyim; çok fazla ayrım yapmayalım derseniz, &#8220;bilgi zihinsel içeriklerdir&#8221; diyebiliriz.</p>
<p>Bilgi ola­rak bizim gördüğümüz şey zihinde bulunduğuna göre, bilgiyi zihnimi­zin muhtevası olarak görebiliriz. Zannedersem bilgi hakkında genel bir bilgi vermiş olduk. Bilginin mahiyeti için bu kısacık tanım tabii ki yeterli değil. Ama en azından bugünkü konuşmamızda bu tanımımızı kullana­biliriz. Böylece &#8220;altyapı&#8221; dediğimiz kısmı açıklamak için de işimizi ko­laylaştırmış oluruz. Bilginin altyapısı derken neyi kastediyoruz? Zaten malum, adından da belli bir şeyin altında bulunan yapılara &#8220;altyapı&#8221; di­yoruz. Demek ki, burada konumuz bilgi olduğuna göre bilginin altında yatan temel yapılan kast ediyoruz. Yani bilgiye destek olan altyapılar. Bunlar zihnimizde olduğu için zihinsel altyapılar diyoruz.</p>
<p>Demek ki bil­gi de aynen bizim günlük hayatta kurduğumuz mimarideki binalarda olduğu gibi belli altyapılara temel de diyebileceğimiz yapılara ihtiyaç duymaktadır. Öyle pat diye birden hiçbir şeye dayanmadan zihnimizde bilgi oluşmuyor. Öyleyse zihinsel altyapıyı bizim bir şey yaparken onun temel olan zihnimizdeki bütün bilgilerin toplamı olarak görebiliriz. Ba­kın dikkat ederseniz burada sadece bilgiye değil davranışlara da aynı zamanda atıfta bulundum. Bence bu daha da önemlidir. Çünkü bizim günlük hayatta yapıp ettiklerimizin hepsinin dayandığı zihinsel bir alt­yapı bulunmaktadır. Onları oluşturanlar da bilgilerdir. Çünkü az önce söyledik, zihnimizde olanlar sadece bilgilerdir. Ve hepsinin bir temeli vardır. O temel bizim görüş rotamızı belirliyor. Biz nesneleri <em>o<u>radan</u> görüyoruz.</em> Oradan her şeye ve etrafımızda olup bitenlere bakıyoruz. Tabi günlük hayatta biz bunun farkında değiliz.</p>
<p>Şimdi bir örnek vereceğim, O örneği daha iyi anlaşılır olması için daha sonra da kullanacağız. Dediğim gibi konuyu somutlaştırarak an­latmaya çalışacağım ki belli olsun. Günlük hayatta biz zihnimizdeki bu anlatmaya çalıştığım işlemleri kullanırız. Biz bunun farkında değiliz. Zihnimiz adeta, tabi ki bu iyi bir tabir değil ama konuya açıklık getirmesi için kullanacağım, robot gibi bizim yapıp ettiklerimizin programlarını ta­şır. İnsan bir robot olmasa da zihnimizdeki bilgilerle adeta programlan­mış gibidir. İşte bilgi insan zihninde kendiliğinden işlevini görür. Şunun gibi: malum bizim bir sindirim sistemimiz var. Sindirim sistemimizi biz hergün kullanırız. Ama farkında değiliz.</p>
<p>Kimse mesela bir şeyi yedik­ten sonra şöyle düşünmez. Demez ki <em>&#8220;ha</em> şimdi midemi ayarlayacağım; 0,25 miligram sülfürik asit salgılaması lazım, şu enzimi vermesi lazım; bu enzim çok oldu, şunun dengelemesi lazım&#8221; gibi bir şey düşünmeyiz. Midemiz adeta otomatik olarak çalışır. Bir nebze robot gibi. Biz sadece yemek yiyoruz o kadar. Bizdeki bilgi sistemi de böyle işlemektedir. Biz farkında değiliz. Ama nasılkı bir tıp doktoru anatomi çalışınca midenin nasıl çalıştığını biliyor ise felsefede de biz zihin çalıştığımız için zihnin nasıl işlediğini bulup ortaya koymaya çalışıyoruz. Günümüze kadar ya­pılan çalışmalar zihnin birçok işlemlerini ortaya koymuştur.</p>
<p>Özellikle kullandığımız, mesela mantık diye bir bilim var. Mantıkta yine zihnimiz, çalışırken ne tür bilgiler kullandığı ve bunlar kullanılırken nasıl işlemler gerçekleştirildiği İncelenmektedir. Ancak biz tıpkı yemek yedikten sonra sindirim sisteminde neler olup bittiğini incelemediğimiz için midemizde ne tür işlemler yapıldığının farkında olmadığımız gibi bilgi elde ederken de zihinsel işlemlerin farkında değiliz. Ama farkına varırsak daha iyi olur. Mesela biz sindirim sisteminin nasıl çalıştığını bilirsek daha sağlıklı yiyecekler yiyebiliriz. Sağlığımızı daha iyi koruyabiliriz. Diğer taraftan bir sindirim bozukluğu olduğunda nasıl tedavi edileceğini bilebiliriz. Tabi ki düşüncede bir bozukluk olursa durum çok daha vahim olur. Zih­nimizin nasıl çalıştığını bilirsek öğrenmemiz daha çok kolaylaşır Öğrenme işimiz kolaylaşır. Demek kı zihnin nasıl işlediğinin bilinmesinde çok daha fazla katkı sağlanmaktadır. Şimdi mümkün olduğu ka­dar bunları değişik bir biçimde, biraz daha felsefede ele alındığı şekilde açıklamaya çalışacağım.</p>
<p>Hatırlarsanız dedik ki bilgilerimiz var. O bilgiler havada asılı değil. Onlarında üzerinde durduğu temel bilgiler var. Onlarda havada asılı de­ğil. Onlarında üzerinde durduğu daha temel bilgiler var. Fakat en altta tamamen temel diyebileceğimiz mantıkta &#8220;mantık ilkeleri&#8221; dediğimiz zihnin kendi içyapısında olan özellikler var. Ondan sonra başka bişey yok. Bunlar tabiki zihnimize aynen midemiz gibi, midemize hazmetme kapasitesi verildiği gibi, zihnimize de bilgi üretme kapasitesi verilmiştir. O kapasite tüm bilgilerin temelini teşkil ediyor. Ne öğrenirseniz öğrenin her şey onun üzerine kurulur ve böylece bilgimiz yavaş yavaş genişler. Her genişlediğinde mevcut olan başka bilgi yapılarını da zihnimiz kul­lanmaya başlar. Bu şekilde bilgiler üretir. Neden üretir peki? Günlük ha­yatta kullanmak için. O zaman bu şu demektir.</p>
<p>Biz günlük hayatta yapıp ettiklerimizin hepsini zihnimizde oluşan bu bilgilere göre yapıp ediyo­ruz. Bu çok önemli tabiki. O zaman rahatlıkla şöyle diyebiliriz: bizim her bir davranışımızın dayandığı bir zihinsel altyapı vardır veya altyapılar vardır. Sadece bir tane olmayabilir. Yani bilgilerden oluşmuş yapılar var. Bu yapılar üzerinden biz bütün faaliyetlerimizi yürütürüz. Tabiki insan çok yönlü bir varlıktır. Çok değişik türlü davranışlarımız var. Bir kısım davranışlarımız herhangi bir zihinsel altyapıya bağlı olmayabilir. Tama­men biyolojik olabilir. Mesela uyurken biz düşünmeyiz. Nasıl hareket ettiğimizin nasıl davrandığımızın farkında değiliz. Bu tür davranışlar biyolojik davranışlardır. Mesela refleksler de aynı şekildedir. Fakat dav­ranış biçimi biyolojiden hiç bir zaman kopuk olmaz.</p>
<p>Biyolojiden uzak­laşmaya başladıkça ne olur? Bu soru önemli: o davranışın kaynaklandığı temel bedensel yapının ötesinde, yani artık biyolojik yapıdan biraz uzak­laşarak zihinsel yapıya kaymaya başlar. Tamamen o bilgiye yönelik olur. Biz burada bilgiyle ilgilendiğimiz için biyolojik yapıya daha bağımlı olan davranışlarla ilgilenmiyoruz; bilgiye bağımlı olan davranış ve faaliyet­lerle ilgileniyoruz. Önemli olan budur zaten. O tür davranışlardır. Böyle yaptığımız zaman şöyle bir ayrım yapabiliriz. Tahlilimizi iki ayn yön­den yapmak durumunda kalabiliriz. Bunlardan birincisine ben &#8220;umum&#8221;veya yabana dildeki karşılığı de &#8220;genel&#8221; diyorum; İkincisine de &#8220;özel&#8221; diyorum.</p>
<p>Tabi bu genel kavramını Osmanlıca tabir kullanarak ifade edecek olursak daha doğru olur. Aslında &#8220;yaygın herkesin kullandığı, herke­se ait olan bir özellik&#8221; anlamında <em>&#8220;külli&#8221;</em> demek gerekir. Özel ise, zaten adından belli herkes için olmayan demektir. Belli insanlar, gruplar, kül­türler, toplumlar için geçerli olanları ifade etmektedir. Şimdi deminki örneğimizi burada kullanabiliriz. Mesela sindirim sistemi külli olan bir görev, herkes için geçerli olan yönü nedir? Anatomidir. Çünkü sindi­rim anatomisi toplumlara göre değişmez. Herkes için geçerlidir. Eğer böyle bir durum olmasa o zaman bir Türk rahatsızlandığı zaman yani bir sindirim rahatsızlığı çekerse bir Rus doktora gidemezdi. Demek ki gidebildiğine göre o sindirimin genel olan yani herkes için geçerli olan yönüdür ki buna &#8220;külli&#8221; dedik.</p>
<p>Diğer bir tabirle sindirim sistemi külli­dir, özel değildir. Ama özel yönü de bulunmaktadır. Neden çünkü hiçbir kültürün ya da milletin yemek kültürü diğerini tutmaz. Yemek kültürleri aynı değildir. Demek ki insan olmamız cihetiyle hepimizin ortak yönleri var. Ama ayrı yönleri de var, insan olduğumuz için robot olmadığımız için biz de biyolojik olarak fıtratımıza verilenlere katkıda bulunuyoruz. Kullanmamız açısından, psikolojimiz açısından, oluşturduğumuz kültür açısından, medeniyet açısından bakış açımız değişiyor. Yanı fıtratımız özelleşiyor orada.</p>
<p>Tabi ki bu bilgi için de geçerlidir. Bilgide de külli olan yönler olduğu gibi özel olan yönler de var. Eğer öyle olmasaydı bütün medeniyetler bir olurdu. Tek bir medeniyet olurdu; tek bir kültür olur­du. Çünkü kültürün dayandığı en temel yapı yine bilgidir. Bilgi oldu­ğuna göre demek ki bilgiden değişik bilgi gelenekleri olabilir. Bilgiye değişik yaklaşımlar olabilir. Değişik bakış açıları olabilir. Bunların kültür ve topluma yansıma biçim ve şekilleri olabilir. Tabiiki biz burada bir üni­versitede olduğumuza göre bunun bilime yansıyış biçiminde de farklı olabilir. Bu bilimi de etkileyebilir. Etkisi altına alabilir. O açıdan bu biraz daha uç noktalara girmek istemiyorum ama yine de bunu gündeme ge­tirmemiz gerekiyor.</p>
<p>Medeniyetlerde değişik bilim gelenekleri vardır. Bütün bilim gele­nekleri aynı değildir. İncelediğiniz zaman bunu çok açık bir şekilde gö­rebilirsiniz. Bugün zaten o yüzden bu farklılığın farkına varınca sosyo­loglar bilim sosyolojisini çıkardılar. Bilim sosyolojisi ile bunu inceleme­ye çalışıyorlar. Öğrenmeye çalışıyorlar. Bu bilim gelenekleri özellikleri neden vardır nasıl gelişiyor nasıl oluşuyor gibi sorulan cevaplamaya ça­lışıyorlar. Tabi değişik yaklaşımlar da var. Bazı aşırılıklara kaçanlar da var. Mesela pozitivist diye malum bir felsefe akımı var. Bilim toplumdan topluma göre değişmez diyorlar. Gelenek görenek topluma ait şeylerdir, bilime ait değildir diyorlar. Bilim geleneği diye bir şeyi kabul etmeyen Pozitivist akım gibi aşırı uçlar da var. Ama bilimi tamamen geleneğe dö­nüştürürseniz bu da diğer bir aşın uç olur. Bilim aynı zamanda metodo­lojisi olan, yöntemi olan bütün kültürler için geçerli olan bir faaliyettir. Onun için aşırıya kaçmamak lazım. Bunu dile getirmek istiyorum.</p>
<p>Buradan hareket ettiğimiz zaman zihinsel altyapıyı nasıl gösterebili­riz? Her insan faaliyeti bizim yapıp ettiğimiz her şey duyularla algılanıp gözlenebilen veya gözlenemeyen bir temelden çıkmaktadır. Bunu rahat­lıkla görebiliriz. Burada altyapı yerine &#8220;temel&#8221; kelimesini daha kapsam­lı olması açısından kullanıyorum. Temel derken bir davranışın altında yatan nedenlerle faili yani o davranışı yapan kişinin iç hâli ve davranışı için verilebilecek gerekçelerin tamamını kastediyoruz. O hâlde bir fiilin temeli o fiil ile ilgili ya o fiili işlerken ya da işlemeden önce işleyen kişi­nin yani failin zihninde bedeninde ve de etrafında olması farzedilen du­yularla gözlenebilen ve gözlenemeyen olguların tümüdür. Demek ki bir fiilin temeli olarak o fiilin yapılmasında kişinin kullandığı bütün bilgisel veya bedensel olsun çevresi olsun kültürü olsun hepsini saymamız ge­rekir.</p>
<p>Daha basit bir dille söyleyecek olursak bütün bunları alıp o davra­nışın temeline koymamız lazım. Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Sindirim sistemini daha önce örnek olarak verdiğimiz için oradan devam edelim. Şimdi size adını hiçbir şekilde duymadığınız herhangi bir yemek adı söylesem, size hadi bunu pişirin de yiyelim desem, yapabilir misiniz? Güzel bir örnek olarak mesela &#8220;nasigoreng&#8221; (Malezya&#8217;da bir yemek adı) yapın desem yapabilir misiniz? Tahmin ediyorum bunu birçok kimse hiç duymadı. Bilmiyorum burada Malezya&#8217;dan olan kimse var mı? Malezya­lı bir öğrencimiz de olabilir. Bu Malaycada bir yemek adıdır. Pişiremezsiniz çünkü bizim yemek kültürümüzün temelinde yatan şeyler altyapıda böyle bir yemek yoktur. Ama açıklarsam tarifini verirsem yapabilirsiniz. İçinde kullanılan bazı malzemeler Türkiye&#8217;de olmayabilir. Çünkü biz­de olan bazı yemek malzemeleri orada yok. Bu malzemeleri biz kendi mutfak kültürümüzde geliştirmişiz.</p>
<p>Tabi çevresel şartlar da var bunun içerisinde. Demek ki kültürü o temel yapıya aldığımız gibi aynı zaman­da zihnimizde geçen bilgileri de almamız gerekiyor. Bütün bunlar bizim davranışımızın temelini teşkil ediyor. Temeli derken malum o davranı­şımız onun üzerine kurulu. O temel olmazsa o davranış da mümkün de­ğildir. Sadece kültür de yeterli değil. Çevre de yeterli değil. Bütün bunla­ra ek olarak zihnimizde de bilgi birikimi olması lazım. Fakat dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, davranışın temelini ikiye ayırdım ben burada. Bu önemli: gözlemlenebilen ve gözlemlenemeyen temel dedim. Demek ki davranışların bazı temel altyapıları, duyularla algılanamaz, gözlerimizle göremeyiz onları. Ne gibi? Vermeye çalıştığım örnekteki gibi, yemeğin yapılış bilgisi zihnimizde olan birikim. Gözle görmek onu mümkün de­ğil. Gözlemlemekte mümkün değil. Ancak yine zihnimizle tahlil ederek bilginin altyapısını çıkarabiliriz.</p>
<p>Aklımızla düşünerek, tahlil ederek çıka­rabiliriz. Mesela siz, şurada birisini görseniz, kalktı yürüdü bir bardağı aldı eline. Normalde bizim düşüncemiz nedir? &#8220;Susadı heralde, su içecek veya çay içecek&#8221; diye düşünürüz normalde. Şaşılacak bir olay değil bu. Ama bunun bilgisel altyapısı sizde olduğu için bunu çıkarabiliyorsunuz. Zihninizde bu tür şeyler var diye geçiyor diye düşünürsünüz öyle değil mi? Fakat bazı altyapılar böyle değildir. Mesela şurada iki kişi arasında kavga var; araya girdiniz, ayırmaya çalıştınız. Size sorunlarım anlattılar, dertlerini anlattılar. Şimdi hangisi haklı hangisi haksız? Zihinsel altyapı­larla her ikisinin yaklaşımını tamamen tahlil etmeniz gerekiyor. Çünkü birinin başka bakış açısı var, diğerinin de başka bakış açısı var. O bakış açılarını nereden çıkarabiliriz? Bize bakış açışını kazandıran zihnimizde olan bazı bilgi birikimleri vardır. Bunu oradan çıkarmamız gerekiyor. Bunları tabi ki çıkarmaya çalışırken bazı olayları tahlil etmek durumun­dayız.</p>
<p>Aslına bakarsanız zihnimizde yer alan davranışlarımızın temelini teşkil eden, o bilgisel yapılar çok çok önemli. Gözle gördüğümüz temel yapılardan çok daha önemli. Kültürden de çok daha önemlidir. Çünkü bizim davranışlarımızı tamamiyle yönlendiren onlardır. Yardımlaşan kimselerin davranışlarına baktığımızda umumiyetle herkesin ortak görüş söyleyeceği bir davranışın temsil ettiği hareketler oluyor aslında.Yardımlaşma dedik. Mesela ağır bir yükü kaldırmaya çalışırken uzanan ellerde yardımlaşma ile ilgili bişey var mı? Kavramsal olarak, davranış var. Ama yardımlaşma bizim zihnimizde var. Dışarda yok. Dışarıda gidip o ağır yükü kaldırma hareketleri ve girişimleri var, ihtiyacı ne ise onu görme var. Ama davranışın altında yatan çok çok şeyler var. Biraz eştiği­miz zaman zihinsel olarak deseniz ki, neden o adama koştu onu yerden kaldırdı? Cevap olarak çok şeyler söyleyebilir. Yardıma ihtiyacı vardı diye. Neden yardıma ihtiyacı olana yardım ediyorsun?</p>
<p>Yardım eden çok sevap kazanır, diğer insanlara yardımcı olmakta bu tür çok faziletler var, erdemli bir davranıştır. Ona yardım edelim ki toplumumuz gelişsin. Bu gerekçeleri artırabilirsiniz. Toplum düzeni, devlet düzeni, siyasi düzen o kadar çok genişletebilirsiniz ki, toplumun temel yapısını bile yardım­laşma üzerinden çıkarabilirsiniz. Ama aynen midemizin çalışması gibi, midemizde çok karmaşık sistem var. Ben 0,25 miligram dedim ama çok daha az miktarda salgılanan enzimler asitler dengeli bir şekilde onların çalışması gibi zihnimizde bütün bunlar o kadar çoktur ki, biz bunun far­kında değiliz. Biz sadece davranışı yaparız. Siz zannedersiniz ki bunu ben yaptım. Ama zihninizde size verilmiş bir eğitim var. Onun bilgi bi­rikimi var. O altyapı var. Sizi yönlendiren tamamen o altyapıdır.</p>
<p>Ve siz bunun umumiyetle farkında değilsiniz. Fakat insan farkında olabilir de; her zaman farkında olmaz demiyorum. Mesela yardıma koşacağın za­man ben ona yardım edersem bir kazancım olur mu? Veya birisi bana birşey söyler mi? Bakın aklınızda bazı şeyler beliriyor. O zaman bilgisel birikimi sorgulama söz konusudur. &#8220;Sen ona yardım edersen sana dayak atarım&#8221; dese biri mesela ve sizi tehdit etse &#8220;öldürürüm&#8221; dese. O zaman ne yaparsınız? İkilem içerisinde kaldınız bakın. Bütün bu aygıtlar zihni­mizde harekete geçer. Ne yapsam acaba, onu nasıl oradan uzaklaştırsam acaba? Bazı kimseler vardır, &#8220;bana ne ya&#8221; derler çekip giderler. Zihnin­deki altyapının gereği o. Ona yenik düştü. Ancak altyapı bazılarında çok güçlüdür. Bazılarında mutlaka ona yardım edecek, canını feda etme de­recesinde. Fedakârlık meselesi bu değil mi? Bunları saydığımız zaman bilgide zihinsel altyapının önemi ortaya çıkıyor. Tabiki bu davranışlara yansıyan kısmı.</p>
<p>Şimdi bunun bilgiye yansıyan kısmını ele almaya çalışacağız. Bu davranışları tahlil ettiğimiz zaman, bunların işleniş şekillerini ayrıştır­dığımızda üç unsura dönüştürebiliriz. Konuyu kolaylaştırmak için üç diyelim. Belki daha fazla şeylerde sayılabilir. Ama tahlil açısından kolay olsun diye biz bütün bunları üçe indirebiliriz:</p>
<p><strong>1.</strong>Biraz önce anlatmaya çalıştığım davranışın yapılmasından önce o davranışın tasavvur edildiği zihnimizdeki birikim. Zihnimizdeki bütün birikimler. Tabiki bu eğitimle veriliyor. Öğretiliyor bize. Çevremizden topluyoruz bunu, kültürümüzden alıyoruz. Ama en önemlisi sistemli olan eğitimle verilmesidir tabiki. En önemlisi mümkün olduğu kadar tabiki ahlaki şeyler edindiğimizde daha küçük yaşlarda verilmesidir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bizi o davranışa sevk eden belirli fizyolojik ve çevresel şartlar var. Biraz önceki olaylarda gördüğünüz gibi.</p>
<p><strong>3.</strong>Davranışın bizzat gerçekleştirilmesi, davranışın yapılması ve sergi­lenmesidir.</p>
<p>Şimdi burada 2. ve 3. unsuru dikkate alırsanız göreceksiniz ki, bunlar gözlemlenebilen olgulardır. Gözümüzle görebiliriz bunları. Sayabiliriz de. Belki bunların bir kısmı doğrudan; bir kısmı da doğrudan değil do­laylı bir şekilde sayılabilir. Fakat birincisi öyle değildir. Çünkü davranıştan önce zihnimizde olan bir birikim var. Bunu gözümüzle göremiyoruz biz. Tahlil ederek çıkarıyoruz biz bunu. Onun için davranıştan çok önce bunun mutlaka elde edilmiş olması gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz.Gözlemlenemediği için çoğu zaman davranış nedenlerinde bunlar ih­mal edilirler. Zaten sosyal bilimlerin bir özelliği bu; gözlemlenemeyen olgularla ilgilenmesidir. Şanssız bir özelliği diyebiliriz. O yüzden sosyal bilimler diğer fen bilimleri kadar kolay değildir. Yani incelemek üzere önümüzde olan olaylar somut şeyler olmadığı için çok yüksek düzey­de düşünceyi gerektiriyor. Soyut düşünceyi gerektirdiği için biraz daha zor gelişiyor. Ve bazen malesef insanlarda düşünme tembelliği olunca iş daha da zorlaşıyor.</p>
<p>Örneğimizde görüldüğü gibi bireyin hayatında gözlenebilen ve gözlenemeyen bu temellerin farklı şekillerde fakat birbiriyle ilişki içerisinde gerçekleşmiş olmaları gerekir. O saydığımız üç unsur birbirleriyle kopuk değiller. İlişkili bir şekilde hayatımızda yavaş yavaş gelişirler. Mesela iş­lediğimiz her hangi bir davranışı bir anda icra etmemize rağmen zihni­mizdeki çerçeve, birikimler öyle birden gelişmez. Hatta çevresel ve fizyo­lojik şartlar da bir anda gelişebilir. Ancak bu davranışın işlenmesi belli bir zihinsel çerçeve açısından olur. Gerçekte zihinsel çerçeve bireyin hayatı boyunca geliştirdiği zihinsel tutum ve kavramların hepsi birdendir. Böyle olunca o zaman zihninizde temel olarak oluşan bu bilgisel birikime biz normalde dünya görüşü diyoruz. Öyle ki dünya görüşü dediğimiz şey, zihnimizde bizim kabullendiğimiz bilgilerin tamamen bir birikimidir. O birikim bize bir bakış açısı verir. Herşeye o açıdan bakıp oradan görme­ye çalışırız.</p>
<p>Her ilgili kavram ve olay davranışın işlenmesi için alınacak karardan önce belirli bir dünya görüşü İçinde değerlendirildiğinden her­hangi bir davranışın en başta gelen zihinsel altyapısı dünya görüşüdür. Demek ki bütün altyapıları dünya görüşümüze indirgeyebiliriz. Böyle- ce dünya görüşümüzü indirgeyebileceğimiz başka bir zihinsel alt yapı olamaz. Onun için zihnimizde diğer bütün yapıları içinde barındıran tek bir zihinsel temel vardır ki bu da dünya görüşümüzdür. Buradan şöyle bir genel sonuç çıkarabiliriz: Bir dünya görüşü, bilimsel teknolojik faali­yetleri de içine alan bütün insan davranışlarının duyularla gözleneme- yen temelidir. Dünya görüşünü herhangi bir davranışın en başta gelen temeli olarak kabul ettiğimizde her insan davranışının nihai noktada onu dünya görüşüne götürebileceği ve böyle olmak hasebiyle de nihai nok­tada bir dünya görüşüne indirgenebileceği sonucuna varabiliriz. Demek ki bütün davranışların son tahlilde, yani nihai tahlilde ayrıştıra ayrıştıra ulaştığımız noktası bizim dünya görüşümüzdür. Demek ki asıl altyapı budur. Dünya görüşü zihninizde rastgele oluşmaz. Çünkü zihnin az önce belirttiğim gibi çalışma biçimini felsefenin alt dalı olan bilgi felsefesi ince­lemektedir.</p>
<p>Bu bilimde mantık kullanarak biz bunları tahlil etmekle ayrış- tırabiliyoruz. Bu ayrıştırma neticesinde görüyoruz. Biz doğduktan sonra, dünyaya geldikten sonra zihnimizde belli yapılar kendiliğinden oluşma­ya başlıyor. Biz tabiki bunun farkında değiliz. Aynen demin sindirim sis­teminde verdiğim örnekteki gibi; ağız, mide, bağırsaklar, kan dolaşımı ve gıdanın yayılması gibi bir sistem içerisinde sindirim gerçekleştirilmektedir; ancak biz bu işlemlerin farkında olmayız. İnsan bedeninde ayrıca bir bilgi sistemi mevcuttur ve bu sistem kendiliğinden işler. Biz bu sis-temin nasıl işlediğini düşünmüyoruz. Şöyle demiyoruz biz; &#8220;ben aklımı yönlendireyim, şöyle çalışsın, böyle mantık kuralları yürütsün&#8221; diyerek bilgi sistemimizi düşünerek yönetmiyoruz. Yine mesela &#8220;bugün toplum­la ilgili bilgiler elde ettim. Toplum insanla ilgili bir kavramdır; o bilgileri zihnimde insan kavramının yanına yerleştireyim. Diğer ilişkili kavramları da mantık ilişkisine göre dizeyim&#8221; diyerek bilgi sistemimizi biz çalış­tırmıyoruz. Bedenimizdeki bütün diğer sistemler gibi bilgi sistemimiz de kendi içine yerleştirilen fıtri kurallar çerçevesinde kendiliğinden çalışır.</p>
<p>Şüphesiz ki, kabul etmediğimiz fikirleri de biz öğreniriz. Ancak ka­bul etmediğimiz fikirleri dünya görüşümüz içerisine almayız. Ama zih­nimizde onları bilgi olarak tutarız. Biz her türlü bilgiyi çalışırız. Ama kabullenmeyiz. Kabullendiğimiz bilgilerin zihnimizde yerleştirildiği yer ayrıdır. Davranışlara bizi yönelten de genellikle onlardır. O da bizim dünya görüşümüzü oluşturur.</p>
<p>Dünya görüşleri belli kavramsal yapılardan oluşur. Dünya görüşü­nün en temel yapısı bizim hayata bakış açımızdır. Onu da dünya yapısı olarak adlandırıyorum ben. Bu dünya yapısı içerisinde bizim kimliğimiz var. Ben kimim? insan olarak benim mahiyetim ne? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Hayattaki amacım nedir? Varlığın amacı nedir? Toplum nedir? Bilgi nedir? Hepsi burada yer aldığı için dünya yapısı, bilgimizin temelidir. Dolayısıyla dünya yapısı dünya görüşünün de en temel yapısı olmuş oluyor. Bu açıdan bilginin de en temel zihinsel altya­pısı olmuş oluyor. Bunun üzerine diğer kavramlar bina ediliyor. Mesela bilgi kavramı gibi; bilgi kavramı üzerine bilim ve teknoloji anlayışları bina edilir. Bütün o faaliyetlerimizi sürdüren yapı burada bulunuyor. Bu bizim umumi tahlille ulaştığımız yapıdır. İnsandan insana değişmeyen bütün insanlarda bulunan ama içi farklı olan, bu yapıya dünya yapısı di­yoruz. Elbette ki, ben neyim sorusuna her insan aynı cevabı vermez.</p>
<p>Her kültürde aynı cevap verilmez. Hayata anlamı nedir sorusuna İslam me­deniyeti İslam kültürü içerisinde verilen cevapla, bir Hıristiyan kültürü içerisinde verilen cevap aynı olmaz. Benzeşebilir; yemek kültüründeki gibi. Tesadüfen iki yemek aynı olabilir iki kültürde. Veya birbirlerini et­kilemiş olabilirler. Etkileşim de olabilir, etkileşim yoluyla da alabiliriz bu tür kavramları. Ama hiçbir zaman bu yapılar tamamen aynı olmaz. Bu mümkün değildir. Bilgi sistemimiz aynı olmasına rağmen oluşturulan bilgiler aynı olamaz. Bütün dünya görüşlerinde bilgi yapısı var, dünya yapısı var, insan yapısı var, toplum yapısı var. Bizde de var; hepsi bu ba­kımdan aynı ama bilgi yapısında ve toplum yapısında içlerinde bulunan kavramlar bilgiler aynı değildir. Aynı olan kavramlar olabilir; benzeşen­ler de olabilir ama ayrışımlar çok daha fazladır. Onun için biz kendi dün­ya görüşümüzle davranışlarımızı yönlendiririz, eşyaya bakarız, varlığı anlamlandırırız; bilim yaparız. Şüphesiz ki, kendi dünya görüşümüze göre b<u>ilim</u> yaparız. Başkalarının dünya görüşüne göre bilim yapamayız. Bu mümkün değil zaten. O zaman dünya görüşü nedir? Bizim bakış açı- mızdır. Dünya görüşlerinin temel zihinsel altyapıyı teşkil eden yapıları­nı aşağıdaki tabloda gösterebiliriz.</p>
<p>Demek ki bilgiye bakış açımızı belirleyen budur. Bu külli yapıdır. Külli dediğimiz bu nokta tek değişmeyen hakikattir. Bir de özel demiş­tim eğer hatırlarsanız. Özele geçtiğimizde o medeniyetin adı neyse dün­ya görüşü o medeniyetin adını alır. Burada istersek Batı medeniyetinden, Batı dünya görüşünü esas alıp anlatmaya çalışabiliriz. Bu bizim için çok zorda olabilir. Çünkü içinde bulunduğumuz toplumun dünya görüşünü kendimiz yaşayarak hissettiğimiz için tahlili daha kolaydır. İçinde bulun­duğumuz toplumun dünya görüşü de İslam medeniyetinden geldiğine göre elbette ki İslam dünya görüşü olacaktır.<img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23698 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-300x278.jpg" alt="" width="366" height="339" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-300x278.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-scaled-600x556.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-288x268.jpg 288w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-768x711.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-1024x948.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-1536x1423.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225351-2048x1897.jpg 2048w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p>Tahlil ettiğimizde baktığı­mızda göreceğiz: Ne var İslam dünya görüşünün dünya yapısında? Yani temelini teşkil eden, özünü ortaya koyan nedir? Örnek olması açısından tevhid, nübüvvet, haşir, ilim, bilgi ve adalet gibi kavramların İslam dün­ya görüşünün temel dünya yapışım oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ama bu temel kavramları örnek olarak saydım, bunlara benzer daha birçok kavram sayılabilir. Sadece kavram değil, bu kavramların oluşturduğu fikir ve bakış açısı da İslam dünya görüşünü beliler.</p>
<p>Mesela tevhid, yani bir Allah inana olmadan elbette ki İslam dünya görüşü olmaz. Ancak tevhid ve bunun gibi daha nice kavramlar İslam dünya görüşünün teme­lini teşkil etmektedir. Müslümanın hayatına anlam kazandıran bu kav­ramlardır. Bu bakış açısından baktığımız zaman îslami bakış açısı olur. Başka türlü özel dünya görüşleri de vardır elbette ki. Bu sadece örnek olarak baktığımızda ortaya çıkan tek bir şeydir. İslam dünya görüşünde bilgi yapısını temsil eden ilim kavramıdır. Yabancısı olmadığımız kav­ramlardır bunlar. Bunun dışında dünya görüşlerinde değer yapısı var­dır. Ahlak ve iyi iş yapma amel dediğimiz iman-amel bunlar iç içe kav­ramlardır; inanmak ve yapmak. Sadece inanmayla kalmamak ve aynı za­manda inancını gerçekleştirmek için çaba sarf etmek dünya görüşünün bir parçasıdır. Onun için İslam dünya görüşünde amel kavramı değerleri temsil ediyor. Tabi bunlar çok geniş konular. O konulara biz girmiyoruz. İslam dünya görüşü içerisinde aynı zamanda bu değerlere dayalı olarak geliştirilmiş zengin bir hukuk sistemi vardır. Hukuk İslami açıdan ah­lak sistemine dayanır. Bunların dışında İslam dünya görüşünde diğer dünya görüşlerinde olduğu gibi toplum anlayışını; siyaset anlayışını ve insanın mahiyetini barındıran bir insan yapısı vardır.</p>
<p>Şimdi biz bilgiyi esas aldığımız için bilgiyi örnek verebiliriz bura­da. Bu dünya görüşü açısından baktığımız zaman nasıl bir bilgi geleneği oluşur. O bilgi geleneğinde neler çıkabilir? Bazı örnekleri burda sayabi­liriz. Tabi ki İslam dünya görüşü neticesinde ortaya çıkan bilgi gelene­ğine &#8220;İslam bilgi geleneği&#8221; denir. Tabii olarak her gelenek kendi dünya görüşünün adını alır. O zaman bu bilgi geleneğinin kendi dünya görü­şünün zihinsel altyapısına bağlı olduğu için, oradan açığa çıkıp topluma yansıdığında getirdiği değerler vardır. Bilgi değerleri vardır. O değerleri bulup tahlil ederek çıkarmamız lazım. Altyapı kendi değerlerini üst ya­pılara veriyor. Örneğin bir binanın temeli güçlüyse bina da güçlü oluyor. Zayıfsa zayıf olur. Ortaysa orta güçte olur. Dolayısıyla o temelin zih­nimizdeki kavramlara ve fikirlere verdiği renkler var. O renkler nedir?</p>
<p>Burada elbette ki &#8220;renk&#8221; kavramını bir teşbih olarak kullanıyoruz. Onun için o renkler bilgi geleneğinin tek tek özetidir. Örnek olsun diye burada sadece bir kısmını saymakla yetineceğim ki bilginin zihinsel alt yapısı anlaşılabilsin. Şimdi dünya görüşü açısından bakıldığı zaman bilginin bir amacı olmalıdır. Nedir o amaç? Hakikati yakalamak, hakikati bul­mak. Şüphesiz ki, bu amaç sadece İslam medeniyetine hastır diyemeyiz. Diğer medeniyetlerde de bilginin amacı &#8220;hakikat&#8221; olarak belirlenmiştir. Ama biz burada örnek olarak İslam medeniyetini aldığımız için bunları çıkarmaya çalışıyoruz. Diğer taraftan bazı özellikler sadece İslam mede­niyetine hastır. Aynı şekilde sadece Bata medeniyetinin bilgi geleneğine has olan özellikler vardır. Bu husus bütün medeniyetler için geçerlidir. Örnek olarak bilgi geleneklerine ait bazı özellikleri İslam medeniyetini esas alarak saymaya çalışalım.</p>
<p>Batı medeniyeti çok yönlü bir medeniyettir. İslam medeniyeti gibi değildir. Homojen bir yapıya sahip olmadığı için esas alınarak değişik geleneklerin özelliklerini saymak zordur. Zaman zaman Batı dünya gö­rüşünde zihinsel altyapısı önemli değişiklikler arz ettiğinden bilgi gele­neğinin özelliklerinde de değişiklikler vardır. Mesela modernliğin ortaya çıkmasıyla özellikle Thomas Hobbes gibi filozofların tanımlarında bilgi­nin amacının elbette doğruyu yakalamak yani hakikat olduğunu söyle­yebiliriz. Ancak Batı medeniyetine has olan bir husus ile karşılaşıyoruz burada: bilgi güçtür. İslam medeniyetinde bilginin güç olduğunu kabul etmeyen hiçbir düşünür yoktur. En güçlü şeydir hatta bilgi. Fakat İslam medeniyeti buna vurgu yapmadığı için bilgiyi güç olarak kullanamaz­sınız. İslam medeniyetinin dünya görüşü buna müsade etmiyor. Onun için İslam bilgi geleneğinde &#8220;güç&#8221; bilginin bir özelliği olarak algılanmaz ve dolayısıyla davranışlara da bu şekilde yansımaz. Tam aksine İslam medeniyetinde sadece &#8220;adalet&#8221; güç olarak belirlenmiştir. Nitekim Müs­lüman âlimler &#8220;güç haktadır&#8221; derler; yani kim haklı ise o güçlüdür ve onun hakkı verilir. Onun için İslam&#8217;da güç adalettedir, bilgide değildir.</p>
<p>Bilgiyi kötüye kullanan onu güç olarak kullanır, böylece bilginin amacı bilimsel çalışmalarda hakikat olarak belirlenmiş olsa dahi toplum­da ve medeniyet sahasında bilginin amacı güce yönelik uygulamalarla gündeme gelecektir. Demek ki, İslam dünya görüşü içerisinde ortaya çı­kan bilgi geleneği anlayışında yararlı bilgi, zararlı bilgi bulunmaktadır. Bilgi güç olarak kullanılırsa zararlı olabilir. İnsanlığın faydasına kulla­nılırsa <em>&#8220;güç&#8221;</em> adaleti bozmadan güzeldir; belki bu şekilde kullanılabilir. İslam medeniyetinde buna müsaade vardır. Dolayısıyla dikkat edilirse bu tür şeyler dünya görüşünün tamamen ona kazandırmış olduğu renk­lerdir.</p>
<p style="text-align: left;">Medeniyetlerde bilgi türlerine göre belli yöntemler vardır. Siz her bilgiyi aynı şekilde inceleyemezsiniz. Her bilgi türünün elde edebilmek için belli yöntemler geliştirilmiştir. Özellikle mesela dini bilgilere geldi­ğimiz zaman değişik bir yaklaşımla incelenmesi gerekir. Fen bilimlerine gelindiği zaman değişik bir yöntem kullanılması gerekin. Uygulamalı bilimlere geçtiğimizde yöntemi değişebilir. Her bilgi türüne has yöntem geliştirilmiştir. Bu da bizim medeniyetimize ait olan önemli bir özellik olarak dünya görüşünden kaynaklanıyor. Bunu yine bir tablo ile açık­lamaya çalışalım. Aşağıdaki tablo İslam dünya görüşünün bilgiye nasıl zihinsel altyapı hazırladığını göstermektedir.<img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23699 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-300x284.jpg" alt="" width="306" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-300x284.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-scaled-600x568.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-1536x1455.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-768x727.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-1024x970.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191215_225432-2048x1939.jpg 2048w" sizes="(max-width: 306px) 100vw, 306px" /></p>
<p>Bilginin tanımı da çok önemlidir. Bunun ihmal edilmesinin nelere yol açtığını görebiliriz. Mesela bilgi rahmettir diyor İslam dünya görüşü. İnsanlık için rahmet, merhamet fayda getirir. Fakat merhamet değildir. Aynı kökten gelmesine rağmen neden? Bir öğrenci &#8220;hocam ben öğren­dim artık bana acımıyor musun beni bu dersten geçir&#8221; dediği zaman bil- gide merhamet olmadığım tam olarak anlamadığı anlaşılır. Bilgide ac­ıma olmaz. Ona merhamet etmezsin. O öğrenci hayatı boyunca felaket­lere dahi düşse bilgide taviz verilmez. Bilim adamları İslam dünyasında tarih boyunca buna hiç taviz vermemiştir. Onun için bu çok önemli, bil­gide acıma yoktur. Ama bilgi rahmettir. Bu demektir ki biz o öğrenciye acımazsak bilgiyi çalışarak elde edecek ve topluma çok yararlı bir insan olacaktır. Böylece bilgi toplumda rahmet olarak tezahür etmiştir. Ancak biz o öğrenciye acısaydık ve dersten geçirseydik o öğrenci öğrenmeden mezun olup gidecekti ve cahil bir memur veya idareci olup toplumu bil­gi ile yönetemeyecekti ve böylece bilgi de rahmet olarak toplumda teza­hür etmiş olmayacaktı.</p>
<p>Bilginin bu özelliğini kaldırdığınız zaman bilgiyi tahrip edersiniz. Bilmediği hâlde birisini yönlendirmeye çalışan bir kimse onu kötü bir şekilde yönlendirebilir. Böylece onu felakete de sürükleyebilir. Daha büyük bir felaket ise toplumda cahillerin iş başına geçmesidir. Onun için İslam medeniyetinde bilginin toplumdan çekilmesiyle cahillerin toplumun başına geçeceği söylenmiştir. Onları felaketlere sürüklerler. Aslında bu çok önemli bir hadis Peygamber Efendimiz (a.s.v.) dile ge­tirmiştir.</p>
<p>İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin diğer bir özelliği de şöyle ifade edilmektedir: Bilgi berekettir. Yani bilgili olan bir kimsenin ister­se çok çalışmasa dahi onun rızkı bereket olarak gelir. Fakat bilgi para kazanmak için kullanılamaz. Para kazanmak için bilgiyi kullanırsanız o zaman bilgiyi çok kötü bir şey için kullanmış olursunuz. Tabi bugün günümüzde çok şartlar değişmiş ama biraz daha kitlesel öğrenme yolu­na gidildiği için bilgide malesef masraflar arttığından dolayı biz devlet­ten maaş alıyoruz. Ama İslam dünya görüşü buna müsaade etmiyor. O müsade etmeyiş o kadar iyi anlaşılmıştır ki, Türkiye&#8217;de mesela harçları kaldırdılar. Müslüman o zihniyete sahip olursa biliyor ki bu harçların kaldırılması lazım. Nitekim sizlerde görüyorsunuzdur. Mesela biz okur­ken böyle büyüklerimiz geldiği zaman gizliden cebimize para koyarlar­dı. &#8220;Öğrencidir, bunun ihtiyacı olur verelim&#8221; diye bilgi peşinde koşmak için talebelere destek olunurdu. Bu davranışlar İslam bilgi geleneğinin bereket özelliğinden bir zihniyet olarak kaynaklanıyor.</p>
<p>Yine İslam dünya görüşü bilgide birliği esas alır. Yani mümkün ol­duğu kadar bütünlük olması açısından bilgide birliği hedefler. Çünkü hakikat birdir. Fakat bilgide birlik olması çokluğa engel değildir. Çokluk engellenirse bilgide ilerleme olmaz. Çünkü bilim adamları doğru zanne­derek yanlış bir bilgide birlik oluşturmuş olabilirler. Onun için bilgide birlik esastır fakat her fikir eleştiriye açık olduğundan çokluk ihmal edil­mez. Yani mutlaka ve mutlaka aykırı görüşler olacaktır. Olmazsa bilgi ilerlemez.</p>
<p>İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin diğer bir özelliği de bilginin &#8220;saygınlığıdır&#8221;. Yani bilgi saygı duyulacak bir şeydir. Saygıya en layık olan bilgidir, ilimdir. Çünkü bilgi çok kıymetli çok değerlidir. Ancak bir bilim adamının ileri sürdüğü bir fikir, görüş veya teoriyi eleştirmek bilgi ve saygısızlık değildir, itiraz saygısızlık değildir. Onun için bir bilim <strong>adamı </strong>veya bilgin bir kimse kendisi eleştirildiği zaman veya bir görü­cüne itiraz edildiği zaman bunu saygısızlık olarak algılamaması gere­kir. Çünkü öğrenci itirazla öğrenir. İtiraz ediyor diye söylediği doğru­dur anlamında söylemiyorum. Ancak ders veren hocalarımız da itiraza açık olacak ki öğrenciler öğrenebilsinler. Onun için itiraz ve eleştiri çok önemlidir.</p>
<p>İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin önemli bir diğer özelliği de güvenedir. İlim adamına güveneceğiz. Bilgileri bize aktarırken hocamız yıllarını vermiş çalışmış. Ona güvenmemiz lazım. Bize doğruyu ve güzeli veriyor diye. Güveneceğiz ki istifade edelim. Bu yine bizim me­deniyetimizde dile getirilmiş bilgi geleneğinin en önemli özelliklerinden bir tanesidir. Fakat yine bu güvenden dolayı eleştiriden vazgeçmek diye birşey olamaz. Çünkü bizde &#8220;hocam doğruyu söyler güzeli söyler ama aklım almadı ben böyle düşünüyorum&#8221; diyebilmemiz lazım. O eleştirel tutumu sergilemeliyiz; bu da güvensizlik değildir. Daha doğruyu bul- mak yönünde atılan bir adımdır. Daha ileriye gitmek için çok önemli bir kurumdur diye düşünüyorum.</p>
<p>Dikkat edilirse bilgi geleneklerine ait bazı özellikleri İslam mede­niyeti açısından dile getirmeye çalıştım. Bu özellikler bilginin zihinsel altyapısından kaynaklanmaktadır. Zihinsel alt yapıyı dünya görüşüne dayandırarak açıklamaya çalıştık. Bunların da davranışlara yansımasıy­<strong>la </strong>nelere yol açtığını zannedersem yeterince gösterdik. İnşallah yararlı olmuştur. Ümit ediyorum ki yeni genç nesil, sizler gibi bu güzel bilgi değerlerine sahip çıkarak daha da güzel bir şekilde ülkemizde ve insanil­iğin bu değerlere daha fazla ihtiyaç duyduğu günümüzde etkili olmasına katkıda bulunurlar.</p>
<p>Sakarya Ünv. SASGEM Konferansları kapsamında Eylül 20&#8217;14 tarihli konuşma metnidir. “</p>
<p>Alpaslan Açıkgenç*</p>
<p>Prof. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim üyesi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak -1,syf:17-35</p>
<p>Editörler:Prof.Dr.Muzaffer Elmas &#8211;</p>
<p>Prof.Dr.Mahmut Bilen &#8211;</p>
<p>Prof.Dr.Mustafa Kemal Şan</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[I]</a> Franz Rosenthal. <em>Knowledge Triumphant: The Concept of Knovledge in Medieval İslam </em><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a>(Leiden: E. J. Brill, 1970); Türkçe Çevirisi <em>Bilginin Zaferi: İslam düşüncesinde Bilgi Kavramı,</em><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>çeviren Lami Güngören (İstanbul: Ufuk Yayınlan, 2004).</p>
<p>[2] Burada ele aldığımız konunun daha ayrıntılı açıklaması için şu esere başvurulabilir, Alparslan Açıkgenç, <em>İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim</em> (İstanbul: İslam Araştırmaları Mer­kezi, Türkiye Diyanet Vakfı, 2007 ve 2012).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/">Bilgi ve Zihinsel Altyapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgi-ve-zihinsel-altyapisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazzâlî&#8217;ye Göre Çocuk Eğitimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazzaliye-gore-cocuk-egitimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazzaliye-gore-cocuk-egitimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 21:03:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Anne-Baba ve Öğretmenlerin Sorumluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâlî'ye Göre Çocuk Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Okul Eğitimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18390</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Hasan Mahmut ÇAMDİBİ &#38; Yrd. Doç. Dr. Emine KESKİNER* *Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyeleri Çocukluk hem çocuklar hem de onların eğitimden sorumlu yetişkinler için eğitsel açıdan iyi değerlendirilmesi gereken yıllardır. İnsanoğlu yaşam boyu öğrenme kapasitesine sahip bir varlık olsa da, bu kapasitenin en verimli ve hızlı bir şekilde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazzaliye-gore-cocuk-egitimi/">Gazzâlî’ye Göre Çocuk Eğitimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gazzaliye-gore-cocuk-egitimi/productivemuslim-5-hacks-to-be-a-better-daughter-500/" rel="attachment wp-att-18391"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18391" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/ProductiveMuslim-5-Hacks-to-be-a-Better-Daughter-500.jpg" alt="" width="504" height="340" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/ProductiveMuslim-5-Hacks-to-be-a-Better-Daughter-500.jpg 504w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/ProductiveMuslim-5-Hacks-to-be-a-Better-Daughter-500-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/ProductiveMuslim-5-Hacks-to-be-a-Better-Daughter-500-300x202.jpg 300w" sizes="(max-width: 504px) 100vw, 504px" /></a></p>
<p>Prof. Dr. Hasan Mahmut ÇAMDİBİ &amp; Yrd. Doç. Dr. Emine KESKİNER*</p>
<p>*Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyeleri</p>
<p>Çocukluk hem çocuklar hem de onların eğitimden sorumlu yetişkinler için eğitsel açıdan iyi değerlendirilmesi gereken yıllardır. İnsanoğlu yaşam boyu öğrenme kapasitesine sahip bir varlık olsa da, bu kapasitenin en verimli ve hızlı bir şekilde çalışmaya müsait olduğu zaman çocukluk dönemidir. Bireyin bu dönemde almış olduğu eğitimin yaşam boyu etki gücüne sahip olacak olması yapılacak eğitimin önemini açıkça göstermektedir. Bu yıllardaki tesirlerin izleri daha kalıcı ve kuvvetlidir.</p>
<p>Özellikle şahsiyetin yapılanmasında çocukluk yıllarının önemi çok büyüktür. Bu yaşlardaki hayat, âdetâ şahsiyetin çekirdeğini oluşturmaktadır. Gazzâlî, anne ve babalarının yanında ilâhî bir emânet olduğunu ifade ettiği çocukların eğitiminin üzerinde önemle durulması gereken mühim işlerden olduğuna dikkat çekmiştir. Çocukların temiz kalbini saf, kıymetli, her türlü nakış ve sûretten uzak, her şeyi kabule müsait, kendisine müteveccih her şeye meyleder bir cevher olarak niteleyen Gazzâlî, çocuğun eğitimiyle ilgilenen insanların sorumluluğunu özellikle vurgulamıştır. Bu bildiride Gazzâlî’ye göre bu sorumluluğun yerine getirilmesinde dikkat edilmesi gereken husûslar üzerinde durularak, kendisinin çocuk eğitimine yönelik görüş ve önerilerinin değeri ve kalıcılığı gözler önüne serilecektir.</p>
<p>***<br />
<strong>Giriş</strong></p>
<p>Gazzâlî, insana dâir birçok konunun yanı sıra çocuk eğitimiyle de ilgilenmiş, eserlerinde yeri geldikçe değindiği bu konuyu, İhyâ’nın III. Cildinde Nefsi Terbiye ve Ahlâkı Güzelleştirme bölümünde “Gelişme Çağındaki Çocukların Riyâzetle Terbiyeleri ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi” başlığı altında müstakil olarak ele almıştır. Çocuk eğitiminin bu bölümde yer alması, onun ahlâk ve değerler eğitimine verdiği önemi göstermektedir. Şahsiyetin yapılanmasında çocukluk yıllarının önemi çok büyüktür.</p>
<p>Bu yıllardaki tesirlerin izleri daha kalıcı ve kuvvetlidir. Bu yaşlardaki hayat, âdetâ şahsiyetin çekirdeğini oluşturmaktadır. Eğitimin İmkânı ve Gücü Gazzâlî’nin çocuk eğitimiyle ilgili görüşlerine geçmeden önce, onun eğitimin imkânı ve gücüne yönelik görüşlerine bakmak gerekir. Gazzâlî, terbiyenin imkânını kabûl etmekle birlikte tamâmen mutlak bir terbiye imkânını savunmaz.</p>
<p>Terbiyeye, verâsette bilkuvve (potansiyel olarak) vâr olanın geliştirilme imkânı olarak bakar. “Esâsen edeb, kuvvette ve yaratılışta olanı fiile çıkarmaktır. Seciye (karakter istidadı) Hak Teâlâ’nın fiilidir. Kulun onu yaratmaya, vücûda getirmeye iktidârı yoktur. Bu aynen bir çakmakta ateşin meydana gelmesi gibidir. Çünkü o, sırf Allah’ın fiilidir. Onun meydana çıkarılması, kulun kazanmasıyladır. İşte edebler böyledir. Onların kaynakları iyi seciyeler ve ilâhî vergilerdir.1</p>
<p>Gazzâlî, “nefis ve nefse âit olan şeylerin ana rahminde gizlendiği sırada ve beşikte emzirildiği an ona bırakıldığı ve teslîm edildiği gibi”2 olduğunu ifâde ederek verâsetin (kalıtımın) terbiyeye tesirini kabûl eder. “Zekâ, ahmaklık ve gabâvet fıtrîdir. Akıl ve zekâ mutlaka fıtraten var olmalıdır; yoksa fıtraten zekâdan mahrum olanın sonradan bunu kazanması mümkün değildir. Aslı hâsıl olduktan sonra mümâreseyle kuvvetlenmesi mümkündür.”3</p>
<p>Gazzâlî, verâsetin yanısıra çevreyi de dikkate alır. Şerefli bir soydan gelir, kendinde de fazîlet varsa o soyun fazîleti inkâr edilemez. Bunun için Rasûlullah (s.a.v.), “Evleneceğiniz eşleri araştırın.” ve “Gübrelikte yetişen bitkiden, yani sadece dış güzellikten sakınınız.” buyurmuştur. Bu hadîsten kötü bir çevrede yetişmiş güzel kadının kastedildiğini ifade eden Gazzâlî, şerefle ve izzetle dünya oğullarını ve onların reislerini, emirlerinin nesebini kastetmediğini, ancak akıl, ibâdet ve ilimle süslenmiş, temiz nefislere intisâbı kastettiğini belirtmektedir.4</p>
<p>İyi bir verâsetin, iyi bir çevrede daha iyi gelişme imkânı bulması, verâset ve çevrenin ferdin şahsiyet yapısını birlikte etkilemesi nedeniyle soylu âilelerde bu etki daha güçlü olmaktadır. Soylu âilelerde genellikle hayat şartları ve terbiye imkânları daha müsâit şartlar ihtivâ etmektedir. Yine, “Tabiatlar çeşitlidir. Bazıları tezden terbiyeyi kabul eder. Bazıları da geç kabul ederler.”5 demek sûretiyle er ya da geç bireyin eğitime cevap vereceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Gazzâlî’nin iyimser eğitim görüşü kapsamında değerlendirebileceğimiz bu görüşlerinin, çağdaş eğitim görüşlerine büyük ölçüde benzediği görülmektedir. Psikolojik araştırmalar, insanı psikolojik bakımdan sağlam esaslara dayanan bir yetiştirmeyle istenen kalıba sokmanın mümkün olamayacağına, böyle aşırı bir görüşün hiçbir sağlam temele dayanmadığına, kalıtım ve çevre tesirlerinin ayrı ayrı yaptığı etkileri incelemenin gereğine dikkat çekmektedir.6</p>
<p><strong>Çocuk Eğitimi Anne-Baba ve Öğretmenlerin Sorumluluğu</strong></p>
<p>Gazzâlî, öncelikle çocukların eğitim şeklinin üzerinde önemle durulması gereken mühim işlerden biri olduğuna dikkat çeker: “Çocuk, ana-babasının yanında ilâhî bir emânettir. Onun temiz kalbi, saf, kıymetli, her türlü nakış ve şekilden boş bir cevherdir. O, nakşedilen her şeyi kabule müsait, kendisine yönelen her şeye meyleden vaziyettedir.”7 Asıl mühim olan, daha ilk anlarında çocuğu ele alıp terbiye etmek gereğidir. Çünkü o, sâfî cevher olarak yaratılmış, hayır ve şerri tamamen kabule elverişlidir. Ancak ebeveyni onu iki taraftan birine çekerler. Rasûlullah (s.a.v.): “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ebeveyni onu Yahûdî, Hıristiyan veya Mecûsî yapar.” buyurmaktadır.</p>
<p>Bu durumla ilgili olarak Kimyâyı Saâdet adlı eserindeki ifadesi şöyledir: “Çocuk ana-baba elinde bir emânettir. Kalbi kıymetli bir cevher gibi temizdir. Mum gibi her şekli alabilir. Bütün yazı ve şekillerden uzaktır. Temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılırsa büyür.</p>
<p>İyilik tohumu ekilirse, din ve dünya saâdetine kavuşur. Annesi, babası ve hocası sevabına ortak olur. Şâyet fesâd tohumu atılırsa helâk olur; annesi, babası ve hocası günahına ortak olur.”8 “(Çocuk) neye meylettirilirse oraya meyleder. Çocuğa iyilik telkin edilir ve iyi işler yaptırılırsa, çocuk iyi bir insan olarak yetişir; dünya ve âhirette saâdete ulaşır. Onu böyle yetiştiren anne-baba ve muallim ve mürebbî de sevapta ona ortak olur. Kötü işlere itilir ve hayvanat gibi ihmal edilir, terbiyesine bakılmazsa işi azıtır ve helâk olur. Onun bu kötülüğünden ise, velî ve öğretmen sorumludur. Zîrâ Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey îmân edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuz cehennem ateşinden koruyunuz.”9</p>
<p>Çocuğu terbiye dünya ateşinden koruduğu gibi, cehennem ateşinden de korur.10 Eğitimin imkânı ile ilgili olarak verâsetin rolüne vurgu yaptığını gördüğümüz</p>
<p>Gazzâlî, çocuk yetiştirmede anne ve babanın yanısıra hocanın mesuliyetine dikkat çekerek çevrenin belirleyici ve yöneltici gücüne işaret etmektedir. Ayrıca kendisinin ebeveynin mesuliyeti ile hocanın mesuliyetini eşdeğer kabul ettiği anlaşılmaktadır. “Çocuğu korumak, onu güzel terbiye edip temizlemek, ona ahlâkî fazîletleri öğretmek, kötü arkadaşlardan onu korumak, devamlı sûrette zevk-u sefâ içinde bırakmamak, refâh ve zînet sebeplerini sevdirmemektir. Çünkü zînet ve refâha alışınca büyüdüğü zaman onları elde etmek için onların peşinden koşar. Bunun için daha ilk günlerde çocuğun terbiyesine önem vermelidir.”11 Mânevî değerleri maddî değerlerin üstünde tutan Gazzâlî; küçük yaşlardan itibâren eğitimde mânevî değerlerin öncelenmesi gerektiğini söylemekte, ilerleyen yaşlarda alışkanlıkların değişmesinin güçlüğüne dikkat çekmektedir. Zirâ kalıcılık açısından “Küçükken öğrenim taş üzerine yazı yazmak gibidir.”12 Dolayısıyla yaşamın ilk yılları oldukça önemlidir.</p>
<p>Günümüzdeki çalışmalarda da, 0-8 yaş arasının çocuğun gelişiminin en hızlı ve en kritik yılları olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu yıllarda temeli atılan beden sağlığı ve kişilik yapısının ileri yaşlarda yön değiştirmeden daha çok aynı yönden gelişmesi şansı daha yüksektir. “Uzun yıllara dayalı araştırmalarda, çocukluk yıllarında kazanılan davranışların büyük bir kısmının yetişkinlikte, bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirdiği gözlenmiştir.”13</p>
<p>Gazzâlî, taklîdî imanın gücüyle alâkalı verdiği örnekte de aile ortamı başta olmak üzere çevrenin insan üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Yukarıda geçen hadiste de görüldüğü üzere, Hıristiyan, Yahudi, Mecûsî ve Müslüman çocukları büyük baskılara mârûz kalsalar veya imanlarını bozacak aklî veya naklî delille karşılaşsalar da, ebeveynlerinden taklîd yoluyla öğrendikleri imanlarından vazgeçmezler. Diğer taraftan Müslümanların hizmetinde çalışan gayr-i müslimlerin de zamanla kalplerinde ısınma başlayıp Müslüman oldukları gözlenen bir durumdur. Bu da onların beraber yaşadıkları aileyi taklîd etmeleri neticesinde ulaştıkları imandır.</p>
<p>Burada ifade edilmek istenen ailelerin ve yakın çevrenin model vazifesi görmeleridir. Çocuklar ya da köleler yaşadıkları aile ortamı içinde görüp beğendikleri ve kendilerine model olarak seçtikleri kimselerin dinî hayatlarını içlerine sindirip taklîd etmeye başlarlar. Nitekim genelde insan da yapı itibâriyle beğenip takdir ettiği veya toplum tarafından takdir edilen kimselerin yaptıklarının benzerini yapma meylinde olan bir varlıktır.</p>
<p>Özellikle bu istidat çocuk ve gençlerin yapısında daha da bârizdir.14 Özetle İnsan tabiatı taklîde meyillidir.15 Taklîdle başlayıp özdeşleşmeyle üst noktaya ulaşan sosyal içerikli davranışların kişiliğin oluşmasında da oldukça önemli bir yere sahip olduğu günümüz eğitiminde de altı çizilen husûslar arasında yer almaktadır.16</p>
<p><strong>Ahlâk Eğitimi</strong></p>
<p>Eğitimde çocuğun durumunun, gelişiminin dikkate alınmasını ön gören Gazzâlî, bu durumu ahlâk eğitimi konusunda müşahhaslaştırır. Çocukta temyîz alâmetleri görülünce, murakabesini iyi yapmak lâzımdır. Bu da utanma hissinin kendisinde başlamasıyla belli olur.</p>
<p>Çocuğun utanıp bazı işleri terk etmesi, akıl nûrunun parlamasına işaret eder. Bu sayede bazı şeylerin çirkinliğini fark eder ve onları yapmaktan utanır. Bu hal, Allah’ın bir lütfudur. Aynı zamanda kalbinin temizliğini, ahlâkının itidalini müjdeleyicidir. Bu durum, bulûğ çağında aklının kemâlinin müjdecisidir. Hayâ duyan çocuğu ihmal etmek doğru olmaz. Onun hayâsından faydalanarak terbiyesine dikkat etmek lâzımdır.17 Çocuğun güzel ahlâk ile ilgili güzel bir hareketi görüldüğü zaman takdir edilmeli, sevindirecek şekilde mükâfatlandırılmalıdır.</p>
<p>Aynı zamanda insanlar arasında övülmelidir. Günümüzde de davranışların olumlu yönde gelişip yerleşebilmesi için mükâfatın cezadan daha etkili bir tedbir olduğu kabul edilmektedir. Şâyet bazen kendisinde bir defalık kötü hâl görülürse onu görmemezlikten gelmeli, gizli kusurlarını araştırmamalıdır. Aynı zamanda bu hatalı hareketi başkalarının yapabileceği çocuğa hissettirilmemeli; bilhassa çocuk yaptığı kusuru gizlemek ister ve bu husûsta azamî gayret sarf ederse bunu tamamen görmemezlikten gelmelidir; aksi takdirde çocuk bu husûsta cesaretlenir ve bu kusurları tekrar yapmağa kalkışır; duyulmasına aldırış etmez hâle gelir.</p>
<p>Şâyet bu hatalı hareketini tekrar ederse gizlice tekdir etmeli, bunun zararı kendisine anlatılmalıdır.18 Bununla birlikte Gazzâlî çocukların davranışlarının takip edilmesinin önemine dikkat çeker. Gizli olarak yapmak istediği her hareketten menetmelidir. Çünkü çocuk, gizli yapmak istediği şeylerin kusur olduğunu bilir. Gizli yapa yapa o kusura alışır ve onun açıkça da yapmağa başlar.19</p>
<p>Sık sık tâzirden kaçınılmalıdır. Çünkü bu hâl çocuğu bu sözleri dinlememeğe ve kötülükleri yapmağa iter; kınamaları dinlemez ve onları hafife alır. Bu sebeple çocuk ancak arada sırada azarlanmalıdır. Geleneksel aile yapısında sık karşılaşılan bir durum olan annelerin çocuklarını babayla korkutmaları Gazzâlî’nin önerdiği husûslar arasındadır. Bu nedenle baba çocuğa karşı ağır davranmalı ve onu nâdiren kınamalıdır.20</p>
<p><strong>Davranış Eğitiminden Kesitler</strong></p>
<p>Gazzâlî’nin davranış eğitimi üzerinde ayrıca durduğu görülmektedir. Davranış eğitimi bağlamında, yemek, yatak ve giyecekte lükse kaçılmamalıdır. Çocuğun ilk hırs ve düşkünlüğü yemek hırsıdır. Bu husûsta terbiye edilmeli, meselâ sağ eliyle yemeğe teşvik edilmeli, yemeğe başlarken besmele ile başlaması öğretilmelidir.</p>
<p>Önüne gelen yerden yemesi ve başkalarının yemeğine göz dikmemesi öğretilmeli, yemeği yerken acele etmemesi, lokmaları birbiri ardına tıkmaması, iyi çiğnemesi, elini ve elbisesini bulaştırmaması öğretilmelidir. Katığın mutlaka gerekli olmadığını anlayacak şekilde bazı vakitler yalnız ekmek yemeğe alıştırılmalıdır.21 Yemek insanın bedenî yönünü doyurduğu gibi, yemek esnasında yapılan faydalı sohbetler de insanın rûhuna hitap eder. “Kişi yemekte susmamalı, iyi ve güzel şeylerden bahsetmeli, örnek insanların hayat hikâyelerini anlatmalıdır.”22</p>
<p>Oburluğun kötü bir şey olduğu ve çok yiyenlerin hayvanlara benzediği izah edilmelidir. Çok yiyen çocuklar onun yanında kötülenmeli, terbiyeli ve ölçülü yiyen çocuklar övülmelidir. Yemek husûsunda başkasını düşünmesi ve hangi tür olursa olsun, onunla kanaat etmesi kendisine öğretilmelidir. Günümüzün önemli sorunlarından olan obezitenin önünün alınabilmesi için çocuk yaşta ailenin göstereceği ihtimam oldukça önemlidir.</p>
<p>Giyim kuşam bahsine gelince, maddî değerlere gereğinden fazla önem verilmesini eleştiren, sadelikten yana olan Gazzâlî, arkadaş çevresinin kişi üzerindeki etkisine de bu bağlamda dikkat çeker. Kıymetli elbiseler giyip, onlara teşvik eden çocuklarla çocuğunu bırakmamalı; zira çocuk ilk yetişme çağında ihmal edilirse ahlâkı bozulur; hasud, hırsız olur ve benzeri birçok kötü huylar peyda eder. Bütün bu kötü huylardan ancak güzel terbiye sâyesinde korunur.23</p>
<p>Gazzâlî, çocuğun ilk yetişme çağında övüp veya kınayıp iyiliklere teşvik ve kötülüklerden men etmek mümkün olmadığından,24 sözlü tedbirler yerine başlangıçta kötü örneklerden koruma sûretiyle terbiyeyi teklif etmektedir. Ona göre çocukların edeplendirilmesinin esası ve temeli kötü arkadaşlardan korunmalarıdır. Çocuğu fuzûlî konuşmak, kötü konuşmak, lanet etmek ve küfür etmekten men etmelidir. Böyle konuşanlarla bir arada bulunmaktan çocuk sakındırılmalıdır. Çünkü bu çirkin şeyler, şüphesiz kötü arkadaşlardan sirâyet eder.25</p>
<p><strong>Okul Eğitimi</strong></p>
<p>Okul eğitimi üzerinde de duran Gazzâlî’ye göre, okulda çocuk, o zamanın şartlarına uygun olarak Kur’ân öğrenir, geçmiş haberleri, iyi insanların hikâye ve hallerini öğrenir.</p>
<p>Bu sayede iyi insanlara karşı sevgi ve muhabbet tohumları ekilmiş olur. Karakter eğitiminde sağlıklı özdeşim kurmanın rolü açıktır. Bunun da yolu iyi insanların modellenmesine yardımcı olacak bir eğitim-öğretimden geçer. Okul eğitiminde de belirleyici olan yine çocuğun kendisidir. Öncelikle çocuğun okul hayatından zevk alması sağlanmalıdır. Bu da çocuğun ilgi duyduğu şeyler vasıtasıyla olacaktır.</p>
<p>Başlangıçta “Çocukta yalnız oyun isteği vardır.”26 diyen Gazzâlî, “Nitekim çocuk, evvela top oynamak, çelik çomak fırlatmak ve benzerini yapmak sûretiyle okula gitmeye teşvik edilir.”27 demek sûretiyle modern eğitimin sıkça vurgu yaptığı, çocuğa göre davranmanın gereğine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu bağlamda “Eğer çocuk, tamamen oyundan men edilir ve yalnız derse, öğrenime bağlanırsa kalbi ölür; zekâsı iptal olur; dâima dertli ve sıkıntılı olur. Hatta bu durumdan kurtulmak için hileye başvurmak ister. Bu sebeple dersten sonra güzel bir şekilde oyun oynamasına izin vermelidir. Çünkü bu oyun sâyesinde mektep yorgunluğu giderilmiş olur. Fakat oyun fazla yorucu olmamalıdır. Yine, günün belirli saatlerinde beden eğitimi ile ilgili olarak gereken hareketleri yaptırmalıdır. Aksi halde durgunluk ve tembellik geliştirir.28</p>
<p>Günümüzde yapılan çalışmalarda da oyunun çocuk için önemine vurgu yapılmakta, oynayarak birçok deneyim kazanan çocukların bütün gelişim alanlarında kendini geliştirme fırsatı bulduğuna dikkat çekilmektedir.29 Çocuğa bilgiler kazandırılmaya çalışılırken de gelişim düzeyi gözönünde bulundurulmalıdır. “Bebek, çocukluk hâlini, çocuk da mümeyyizin hâlini bilmediği, mümeyyize açılan zarûrî bilgileri idrâk etmediği gibi, mümeyyiz de akıllının hâlini ve çalışma neticesinde elde ettiği nazarî bilgileri bilemez.”30</p>
<p>Gelişim çağındaki bir çocuk için yapılacak en güzel şey, muhtasar bir akāid kitabından (Kavâidü’lAkaid gibi) sathî olarak konuları öğretmektir. Çocuk büyüdükçe yaş ve seviyesine göre öğrendiklerinin ne demek olduğunu teker teker anlamaya başlar. Yani çocuk iman edeceği şeyleri önce ezberler, vakti gelince bunları anlar. “Çocuk inanç esaslarını önce ezberleyecek, ardından mânâsını anlayacak, daha sonra inanacak, yakîne ulaşacak ve bu durumu bizzat yaşayacaktır.”31</p>
<p>Bu husûsta çocuğa rehberlik edecek kimseler ya ebeveyni ya da öğretmenleridir. Temyîz yaşına geldiği zaman taharet ve namazla emredilmelidir. Ramazanın bazı günlerinde oruç tutmakla emredilmelidir. Bulûğ çağına yaklaştığı zaman, kendisine yasaklanan husûsları anlaması mümkün olur.32</p>
<p>Gazzâlî, burada bulûğ çağından önce uygun terbiye verilen çocuklarda bulûğa yakın muhâkemenin geliştiğine ve davranışların prensiplerle kontrolüne işaret etmektedir. Meselâ yemeğin ve devaların Allah Teâlâ’ya itâat husûsunda insana yardımcı olmaktan başka bir değeri olmadığı, dünyanın tamamının bekāsı olmadığından hiçbir aslı olmadığı, ölüm ile bütün dünya nimetlerinin son bulduğu kendisine anlatılmalıdır.</p>
<p>Dünyanın durulacak bir yer olmadığı, yolculuk yeri olduğu, devamlı ve asıl makamın ahiret olduğu, ölümün her an gelebileceği, akıllı insanın dünyadan âhiret azığını temin eden kimse olduğu ve bu sayede Cennet’in bol nimetlerine kavuşup, Allah katında mevki sahibi olabileceği kendisine anlatılmalıdır. Görüldüğü üzere Gazzâlî, âhiretle ilgili husûslara eğitimde yer vermekte, dünya hayatının geçiciliğinin vurgulanması gereğinin altını çizmektedir.</p>
<p>Çocuk bulûğa kadar uygun terbiye almışsa, bu sözler bulûğda kendisine tesir eder. Oyma yazının taşta iz bıraktığı gibi, bu sözler de çocuğun kalbine yerleşir. Fakat daha önceki yaşlarda çocuk güzel terbiye edilmez, kötü söz ve işlere alışır, gününü oyun ve eğlence ile geçirir; istediğini yer içer, istediğini giyerse duvarın kuru toprağı kabul etmemesi gibi bu çocuk da hakîkati kabul etmez.33</p>
<p>Böylelikle Gazzâlî, yaşamın ilk yıllarının eğitim açısından iyi değerlendirilmesi gereğine dikkat çekmektedir. Görüldüğü üzere, Gazzâlî kapsamlı çalışmaları içerisinde çocuk eğitimine de ayrı bir yer ayırmış, bu eğitimi ana hatlarıyla ortaya koymuştur.</p>
<p>900. Vefât Yılında İmâm Gazzâlî,M.Ü.Ilahiyat Fakültesi Yayınları,syf.799-807</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1 Gazzâlî, Ravdatu’t-Tâlibîn ve Umdetu’s-Sâlikin, (çev. R. Yıldız), İstanbul, ts., s. 24.</p>
<p>2-Gazzâlî, Ravdatu’t-Tâlibîn… , s. 28.</p>
<p>3-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, el-Bâbî el-Halebî, ts., III, 398.</p>
<p>4-Gazzâlî, Mizânü’l-Amel, Ebü’l-Ûlâ neşri, Mısır, ts., s. 99, 49.<br />
5 6 7 8</p>
<p>5-Gazzâlî, İhyâ, III, 124. Herbert Sorenson, Eğitim Psikolojisi, (çev. Gültekin Yazgan), İstanbul, 1968, s. 291.</p>
<p>6-Gazzâlî, İhyâ, III, 69,</p>
<p>7-Gazzâlî, Kimyâ-yı Saâdet (çev. Faruk Mercan), İstanbul, 1979, s. 316.</p>
<p>8-Gazzâlî, Kimyâ, s. 316.</p>
<p>9-et-Tahrîm 66/6.</p>
<p>10-Gazzâlî, İhyâ, III, 155.</p>
<p>11-Gazzâlî, İhyâ, III, 69; Kimyâ, s. 316.</p>
<p>12-Gazzâlî, Mîzân, s. 49.</p>
<p>13-Ayla Oktay, “21. Yüzyılda Yaşanan Değişimler ve Erken Çocukluk Eğitimi”, Erken Çocuklukta Gelişim ve Eğitimde Yeni Yaklaşımlar, İstanbul: Morpa Kültür Yayınları, 2003, s. 25.</p>
<p>14-Gazzâlî, İlcâmü’l-Avâm an İlmi’l-Kelâm, İstanbul, 1287, s. 115-116.</p>
<p>15-Gazzâlî, İlcâmü’l-Avâm, s. 85, 86.</p>
<p>16-Oktay Aydın, “Okul öncesi Dönem Çocuğunun Gelişim Özellikleri”, Erken Çocuklukta…., s. 139.</p>
<p>17-Gazzâlî, İhyâ, III, 70.</p>
<p>18-Gazzâlî, İhyâ, III, 70; Kimyâ, s. 317.</p>
<p>19-Gazzâlî, İhyâ, III, 70.</p>
<p>20-Gazzâlî, İhyâ, III, 157.</p>
<p>21-Gazzâlî, İhyâ, III, 70.</p>
<p>22-Gazzâlî, İhyâ, II, 9.</p>
<p>23-Gazzâlî, İhyâ, III, 70.</p>
<p>24- Gazzâlî, Mîzân, s. 92.</p>
<p>25-Gazzâlî, İhyâ, III, 158.</p>
<p>26-Gazzâlî, Cevâhirü’l-Kur’ân, 1311, s. 31.</p>
<p>27-Gazzâlî, Mîzân, s. 115, İhyâ, III, 60.</p>
<p>28-Gazzâlî, İhyâ, III, 71.</p>
<p>29-Fatma Çiğdem Gökçen, “Eğitsel Oyunlar ve Uygulama Yöntemleri”, Erken Çocuklukta…, s. 490.</p>
<p>30-Gazzâlî, İhyâ, III, 10.</p>
<p>31-Gazzâlî, İhyâ, I, 130.</p>
<p>32-Gazzâlî, İhyâ, III, 71.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazzaliye-gore-cocuk-egitimi/">Gazzâlî’ye Göre Çocuk Eğitimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazzaliye-gore-cocuk-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil,kavrayış ve Davranış</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dilkavrayis-ve-davranis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dilkavrayis-ve-davranis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2016 12:07:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnşâ sigaları]]></category>
		<category><![CDATA[Anlamın anlaşılması]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Kullanımı ve Cemaatleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Kullanım Şekilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Emr]]></category>
		<category><![CDATA[fiil]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[kavrayış]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân’da Dilin Kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân’da mütekellim]]></category>
		<category><![CDATA[Mûceb]]></category>
		<category><![CDATA[nüzûl sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13435</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’ân beş vecih üzere indirildi: Helal, haram, muhkem, müteşabih ve emsal; helali yapın, haramdan kaçının, muhkeme ittiba edin, müteşabihe inanın, emsali anlayın (fe’tebiru’l-emsâl).(1) Giriş Yüce Allah’ın kulu ve Resûlü Muhammed (a.s.)’a vahyetmesi, Hz. Peygamber’in buna göre davranışı (beyân ve tebliğ) ve bunun neticesinde bir İslâm toplumunun ortaya çıkışı, belirli bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiş tarihî bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilkavrayis-ve-davranis/">Dil,kavrayış ve Davranış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dilkavrayis-ve-davranis/gorselimg_1506180197/" rel="attachment wp-att-13436"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13436" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/gorselimg_1506180197.jpeg" alt="" width="462" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/gorselimg_1506180197.jpeg 760w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/gorselimg_1506180197-600x338.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/gorselimg_1506180197-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>Kur’ân beş vecih üzere indirildi: Helal, haram, muhkem, müteşabih ve emsal; helali yapın, haramdan kaçının, muhkeme ittiba edin, müteşabihe inanın, emsali anlayın (fe’tebiru’l-emsâl).(1)</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın kulu ve Resûlü Muhammed (a.s.)’a vahyetmesi, Hz. Peygamber’in buna göre davranışı (beyân ve tebliğ) ve bunun neticesinde bir İslâm toplumunun ortaya çıkışı, belirli bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiş tarihî bir olgudur. Burada netice bir toplumun ortaya çıkması olduğu gibi, bu­nun vasıtası Peygamber’in vahye göre davranması, başlangıç noktası (temel sâik) ve dolayısıyla anahtar kavram, Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e vahyetme­sidir. Üç unsurlu bir ilişkiyi (vahyeden-vahiy-kendisine vahyedilen) ifade eden “vahyetmek”, kendinde Allah ile Peygamber arasında gerçekleşen çok özel bir süreç olduğu için, bunun mahiyetini tespit etmemiz, -benzer bir tecrübeyi ya­şamadığımız için-, mümkün olmayacaktır. Ancak bu durum bizim “vahiy” hakkında konuşmamızı imkân dışına çıkarmaz. Çünkü vahiy, peygamber dışındaki insanlara ulaştığı haliyle, şekli ve muhtevası muayyen bir bütün teşkil etmek­tedir. Bu haliyle vahye isteyen her insan ulaşabilir ve onun hakkında, başkala­rı tarafından doğruluğu tahkik edilebilir görüşler beyan edebilir. Çünkü vahyetme, Peygamber dışındaki insanlar açısından, netice itibariyle ne olduğu bel­li bir hitabın kendilerine ulaşmasından ibarettir. Bu hitab, şekli ve muhtevası ile hemen her hitabda olduğu gibi, olup bitene bir müdaheledir. Buna göre va­hiy, Yüce Allah’ın Peygamber’in şahsında ve onun vasıtasıyla olup bitene yap­tığı lisanî bir müdaheledir.(2)</p>
<p>Bizim için burada söz konusu olan, Peygamber dışındaki vahyin ilk mu­hatapları gibi, vahyetme süreci neticesinde insanlara ulaşan Allah Kelâmı’nın (=Kur’ân) bir toplumun ortaya çıkmasında nasıl etkin olabildiğinin İnsanî id­rak sınırlan içinde anlaşılabilir bir açıklamasının yapılmasına doğru, geliştiri­lebilir bazı esaslan tespit ederek, bir taraftan ilk Islâm Toplumunun nasıl or­taya çıktığının açıklanması yönünde bir adım atmak, diğer taraftan (dolaylı olarak) bugün Kur’ânın anlaşılması gayretlerine metodolojik bir katkıda bu­lunmaktır. Bu meselenin tam anlamıyla halli, oldukça geniş bir alanın tefer­ruatlı bir tahlilini gerektirdiği için, bizim katkımız ister istemez ileriye yönelik bir araştırma programının hazırlık çalışması (yani mukaddimesi) olarak kal­mak zorundadır.</p>
<p><strong>1.2.</strong>Kur’ân, Yüce Allah’ın, insanların içinde bulunarak katıldıkları gi­dişata, onların kullandığı bir dilde (Arapça) lisanî bir müdahale olması, O’nun kelâmının (kelâm-ı nefsî anlamında) kendinde ne olduğu sorusunu söz konusu etmeksizin, bu kelâmın insanlara ulaşmış olduğu hali esas alarak, meseleyi in­san idrak ve tecrübesi sınırlan içinde ele almayı mümkün kılmaktadır.(3) Çünkü, tekrar vurgulamakta fayda var, Peygamber’in etrafındaki insanlara vahiy, yaşadıkları hayata Yüce Allah’ın onların kullandığı bir dilde, lisânî bir müdâhalesi (kelâm) olarak ulaşmıştır;(4) ve bu müdahale netice itibariyle bir toplumun ortaya çıkmasını sağlamıştır.</p>
<p><strong>1.3.</strong>Bu tebliğde, lisânî bir müdahalenin (kelâm, hitâb) nasıl olup da “yeni bir toplumun” ortaya çıkmasını sağlayabildiğinin tahlilinin hangi esaslardan hareketle yapılabileceği sorusuna bir cevap aranacaktır.(5) “Bir toplumun ortaya çıkması” ifadesi, burada kullanıldığı haliyle, yok iken var edilmesi (yaratık ması) anlamında değil, mevcudun bir dönüşümü neticesinde, “mahiyet olarak” farklı bir toplumun oluşması anlamına gelmektedir. Toplum, netice itibariyle onu oluşturan insanlar arasındaki bir ilişki düzeninden ibarettir. İlişkilerin düzeninin esasını, ilişkilere iştirak edenler tarafından benimsenerek uyulan ortak değerler sağlamaktadır. Değerler ise, kendinde varlığı olmayan (veyâ nisbî bir varlığı olan), insan ile eşya arasındaki ilişkinin bir boyutundan (nispet ilişkisi) ibarettirler. Yani yeni bir toplumun ortaya çıkması, mevcut insanların kendile­rini ve çevrelerini yeniden tarif ederek, aralarında bu tarifin öngördüğü bir iliş­ki düzeninin geçerli olmasının ötesinde başka bir şeyi ifade etmez.</p>
<p>Mezkur ye­ni toplumun ortaya çıkmasının sâiki ise, Yüce Allah’ın Rasûlü vasıtasiyle yap­tığı lisânî müdahale olmakla, mesele bir anlamda dilin bu gücü nereden aldı­ğı, lisanî bir müdahalenin nasıl olup da fiziki bir zorlama olmaksızın insanların kendilerini, etrafındaki diğer insanları ve mevcudatı daha farklı kavramalarını sağladığı, nasıl olup da insanlar arasında yeni bir ilişki düzenini ortaya çıkarabildiği soruları ile ilgilidir. Buna güre dilin kullanım şekilleri üzerinde durduk­tan sonra (2), dilin Kur’anda nasıl kullanıldığını (şekil ve muhteva açısından) gözden geçirerek (3) bununla yeni bir rupininim ortaya çıkması arasındaki ala­kayı kurmaya çalışacağız (4).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dilin Kullanım Şekilleri</strong></p>
<p><strong>&#8216;2.1</strong>. Kur’ân, Allah Kelâmıdır. Kelâm dilin anlamlı en küçük biriminin ifa­desi olarak, kelime ile aynı kökten (—kelm) gelmekte olduğu için, bu kökün anlamı ile, kelime ve kelâm’ın ifade ettiği arasında bir alaka vardır. Kelm keli­mesi, yaralamak (cerh) anlamına geldiği için olsa gerektir ki, söylenen anlamlı söze “kelâm” denilmiştir. Aşağıda kısaca üzerinde durulacağı gibi, dilin anlamlı en küçük birimi kelâm veya “cümle müfîde” olduğu için, kelimelerin kendinde bir anlamı olmamakla birlikte, cümle içinde fark edilebilir ve diğerlerinde tefrik edilebilir birimler olarak, yani cümlenin mütemmim cüzleri olarak söz konusu olabilmektedirler. Benzer bir durum harflerle kelimeler arasında da mevcuttur. Yani anlamlı olan ve anlamlı olmasıyla tesir icra eden söze, “kelâm” denilmek­tedir.(6) Bu bir anlamda, sözün bir gücü olduğunu ifade ettiği için, Kur’ân’ın Al­lah Kelâmı olması ile, Islâm Toplumunun ortaya çıkması, onun anlamlı olması ve anlamıyla doğrudan alakalı bir durum ifade etmektedir.(7)</p>
<p><strong>2.2.</strong>Kelam,kelime adı verilen cüzlerden oluşmaktadır; dolayısıyla onun anlamı ile cüzlerinin “anlamı” arasında bir alaka mevcuttur. Ancak kelâm’ın an­lamı, cüzlerinin anlamından daha farklı bir seviyeye tekabül ettiği için, cüzleri­nin anlamına irca edilemez; belki cüzler anlamlarını kelâm içinde her kullanış­ta yeniden kazanırlar. Bu noktada kelimeler varlıklarının devamını kelam için de kullanılmalarına borçludurlar.</p>
<p>Kelâm’ın diğer adı ise, fukahanın bir kısmının kullandığı gibi, nazımdır. Nazım, daha sonra ondan hareketle oluşturulan “nizâm” kavramından da anlaşıla­cağı gibi, bir düzene, bir forma işaret eder.“ Bir anlamda kelâm belirli bir düze­ni (şekli veya formu) olan sözdür. Buradan hareketle, sözün düzeni ile onun anlamlı olması arasında bir alaka olduğu ortaya çıkar.(9)</p>
<p><strong>2.3.</strong>Kelam, bir anlamda mukteza-yı hâle uygun bir şekilde kasdın ifadesi ile bir maksadın gerçekleşmesinin en önemli vasıtasıdır. Kelâm’ın sözün en kü­çük anlamlı birimi olması, kelamın sadece en küçük anlamlı birimden ibaret olması anlamına gelmez. Kelâm, en küçük anlamlı birimlerin oluşturduğu da­ha büyük anlam alanları için de kullanılır ki, “Mushaf’ın bütününe ve anlam­lı olan her bir kısmına Kur’ân (=Allah Kelâmı) denilmesinin esası burada bu­lunmaktadır. Başka bir ifade ile kelam, dilin iletişim süreci içinde kullanılmasın­dan (=beyân) ibarettir ve iletişim sürecinde gerçekleşir. İletişim sürecinde sö­zün yüklendiği vazife, anlamı anlaşılabilir kılmaktır. Anlaşılan anlam ise, mev­cudiyetini ortaya çıkardığı eseri, yani tesiri ile gösterir.</p>
<p>Anlamın anlaşılması ile ortaya çıkan tesire, geleneğimizde “mûceb” denilmektedir(10) ki, yerinde kulla­nılmış olan bir sözün duruma göre olması gerekeni veya olanı ifade ettiği kabul edildiği zaman “hüküm”, ona göre davranıldığı zaman da buna ittibâ denil­mektedir. Dilin kullanımı ile anlam, anlamın anlaşılması ile sözün mucebi, mucebin tespiti ve kabul edilmesiyle hüküm ve hüküm ile ittiba arasında bir ala­ka vardır ve bu alakanın ortaya konmasıyla, kelâm ile toplumsallaşma arasın­daki alâka tespit olunabilecektir.</p>
<p><strong>2.4.</strong>Mûceb, söylenen söz ile ortaya çıkan iddiayı ifade eder. (Mûceb, sözün kendisi ile ortaya konan iddiayı ifade eder.) Bu anlamda bir sözde dile gelen id­dia açısından kelâm bir tasnife tabi tutulacak olursa, bunların netice itibariyle, iki ana kısma ayrıldıktan görülür. Bunlardan birincisi ihbârdır ki, mûcebi, ya­ni onun söylenmesi ile ortaya çıkması beklenen tesir, muhatabın sözü tasdik etmesi, yani doğru olduğunu kabul etmesidir. Diğeri ise “inşâ”dır ki, mûcebi, gereğinin yapılmasıdır.(11) Bir habere ittiba, onun mûcebinin yerine getirilmesi, yani ona inanma olduğu gibi, inşâî bir ifadeye ittibâ da, onun mûcebinin yerine getirilmesi, yani gereğinin yapılması ile gerçekleşir.</p>
<p><strong>2.4.1. </strong><strong> </strong>Buna göre söylenmiş olan bir söz, ya bir inşâdır veya bir ihbârdır; eğer inşâ ise, onun mûcebi, &#8216;konuşan ile muhatab arasındaki ilişkiye bağlı olarak, ge­çerli ise,- gereğinin yapılmasıdır. İnşâî ifadelerin emir, nehiy, soru, dua, meydan okuma gibi birçok formu vardır. İnşâî bir ifade, ancak gereği yapıldığında tahak­kuk etmiş olur. Mesela emir sigasında söylenmiş olan bir söz, eğer emretme yet­kisine sahip olan biri tarafından, mütekellimin bu yetkisini bilen ve kabul et­miş olan birisine yönelik olarak söylenmişse, bunun tahakkuku, ne emredilmiş­se (me’mûrun bih) onun muhatap tarafından yapılması ile, anlamını tamamlar veya gerçekleşir veya tahakkuk eder.</p>
<p><strong>2.4.2.</strong> Eğer ihbâr veya haber ise, onun mûcebi, sözü söyleyen ile muha­tap arasındaki ilişkiye bağlı olarak, haberin doğru olduğunun kabul edilmesi­dir. İhbâr duruma göre geçmiş zamanda olmuş olan bir olayın ifadesi olabilece­ği gibi, şimdiki zamanda olmakta olan bir olayın nakledilmesi şeklinde de ger­çekleşmektedir. Bazen ihbar, mütekellimin konumuna göre, gelecek zaman ile ilgili, yani olacak olan hakkında da olabilir. Bir ihbârın amacının tahakkuku, söz konusu olan haberin hakkında olduğu şeyin (muhber ‘anh), yani olayın ve­ya olgunun, olduğuna, olmakta olduğuna veya olacağına muhatabın inanma­sıyla gerçekleşir.</p>
<p><strong>2.5.</strong>Toplumsal hayat, insanlar arasındaki ilişkilerin, inşâ ve ihbâr ifade eden ifadeler vasıtası ile toplumu oluşturan insanların davranışlarını koordine etmesiyle sürer. Dilin temel fonksiyonu, insanlar arasında davranışların koordi­nesi noktasında ortaya çıkar ki, bu husus hem terbiyenin, hem siyasî ve iktisâdî hayatın hem de insanlar arasındaki ikili ve çok taraflı ilişkilerin düzenlenmesinin esasını teşkil eder.</p>
<p><strong>2.5.1.</strong>Dilin kullanımının en önemli amaçlarından birisi, birinin bildiği bir şeyi, bilmeyen birisine anlatmasıdır (ihbâr). İhbârın ayırıcı özelliği, doğru ve yan­lış olabilmesidir. Bir haberin doğru olduğunun kabul edilmesi halinde, onun ifa­de ettiği olgunun gerçek olduğu ve olayın gerçekleştiği tasdik edilmiş olur. Di­lin bu amaca matuf olarak kullanılmasının neticesinde insanlar arasında bilgi ve tecrübe alış-verişi mümkün olabildiği gibi, ilim, gelenek vs. gibi toplumsal başarılar da bu sayede mümkün olabilmektedir.(12) İhbar daha çok insanların kasıtla­rını ifade etmeleriyle alakalıdır ve bunun dildeki sigası, isim cümlesi ile fiil dümlesinin emir ve nehiy dışındaki formlarıdır.</p>
<p><strong>2.5.2.</strong>Dilin kullanımının en önemli amaçlarından İkincisi ise, insanlar ara­sında davranışların birbirine uyarlanmasıdır (davranış koordinasyonu). Davra­nışların koordinasyonu, ihbar ifade eden sigalarla yapılabileceği gibi, asıl ola­rak inşa sigalarıyla (emir, nehiy, soru vb. gibi) tahakkuk etmektedir. İnşa sigaları, kendileri vasıtasıyla bir fiilin gerçekleştiği ifade şekilleri oldukları için, fiiller­le iki noktada alakalıdırlar: Bizzat kendileriyle fiiller (emretme, yasaklama, so­ru sorma vs.) gerçekleştiği gibi, muhatabların da bazı fiilleri gerçekleştirmeleri­ni gerektirirler.(13)</p>
<p>Emir—gereğini yapma (=ittibâ)</p>
<p>Emir—gereğini yapmama (=isyân)</p>
<p>Soru—gereğini yapma (=cevap verme) gibi.</p>
<p>İnşâî bir ifade her hâlükarda muhataptan fiilî bir tavır göstermesini gerek­tirdiği için, meselâ meşrûiyeti müsellem bir emir karşısında muhatabın önün­de iki alternatif vardır: ittibâ veya isyan. Hem ittiba hem de isyan kendi başına bir fiil olduğu için emretme insan ilişkileri açısından mutlaka bilfiil bir neti­cesi olan bir fiildir.</p>
<p>İnşâ sigaları insanların maksadlarıyla örtüşürler ve buna getre normal şart­larda bir maksadını gerçekleştirmek isteyen birisi inşa sigasını (veya ihbar sigasinı mecâzen inşâî olarak) kullanır. İnşâ sigası ile söylenen söz, aynı zamanda bir davranış olduğu için, dil ile toplumsallaşma arasındaki en önemli kesişme noktasını teşkil eder; Kur’ânın bir İslâm Toplumu’nun inşasındaki yerini araş­tırmak demek, bir anlamda Kur’ân’daki inşâî ifadelerin nasıl tahakkuk ettiğini araştırmak demektir.</p>
<p>Burada bu hususu geniş bir şekilde ele almak mümkün olmadığı için kısa­ca şuna işaret ederek, oldukça önemli olan bu noktanın neyi ifade ettiğini söy­leyebiliriz. İnşâ sigalarının en önemlisi, emir’dir. Emir sigasını kullanarak bir söz söyleyen birisi, bu sözü söylemekle, “emretme” fiilini gerçekleştirmiş olur; em­retme fiili, emretme yetkisi müsellem olan birisi ile, bu yetkiyi kabul etmiş olan ikinci birisi arasında gerçekleşebildiği için, emre muhatap olanın önünde iki al­ternatif bulunmaktadır: ittibâ veya isyan. Ittibâ da isyân da bir fiildir. Buradan kabaca şu neticeye ulaşabiliriz: İnşâî ifadeler, mahiyetleri gereği, bir fiil olarak gerçekleşirler ve muhataplarını fiile zorlarlar. İnşâî bir ifadeye verilen müspet ce­vap, muhataplar arasında, onların irâdesini gerektirmeyen müşterek bir zemin teşkil eder ki, bu zemin aynı zamanda toplumsallaşma anlamına gelir.</p>
<p><strong>Kur’ân’da Dilin Kullanımı</strong></p>
<p><strong>3.1.</strong>  Kur’ân’ın Arapça olması, hitâbın Arap dilinin kurallarına uygun bir şe­kilde gerçekleştiğini ifade eder.(14) Bunun anlamı, Arapçada gerçekleşen her ifade gibi, Kur’ân’daki ifadelerin de inşâî veya ihbârî olduğudur. İhbar ile bilgilendir­me, inşâ ile de davranış arasında doğrudan bir alaka olduğuna göre, Kur’ân’da dilin kullanımı, netice itibariyle iki noktada düğümlenmektedir: İnsanlara bilmediklerinin öğretilmesi ve onların bazı davranışları gerçekleştirmelerini (ve bazılarından uzak durmalarını) sağlamaktır. Bu iki hususu biz kısaca kavrama ve davranma olarak isimlendireceğiz.</p>
<p>Kavramanın konusu, fiziki varlıklar söz konusu olduğunda dört boyut­lu (maddenin hususiyeti olan üç boyuta ek olarak değer boyutu), olaylar söz konusu olduğunda üç boyutlu (geçmiş, hâzır-şimdiki zaman ve gelecek) ola­rak karşımıza çıkmakta, davranma ise sürekli hâzıra yönelik olmakla birlik­te, istikbâli de içine almaktadır. Davranma, istikbal söz konusu olduğunda, sürekli bir usûl, davranış yolu (sünnet) olarak karşımıza çıkmaktadır. Çün­kü hâzır sürekli tek boyutlu (an) yaşanmakta, ancak bu tekil bir tümelin ger­çekleşme formu olarak karşımıza çıktığı için de, tümelin tecessüm etmesin­den ibaret olmaktadır.(15)</p>
<p><strong>3.1.1.</strong> Kavrama söz konusu olduğunda, bu durum, kavramanın konusu­na göre idrak veya anlama şeklinde gerçekleşmekte: idrak eşyanın kendisini bi­ze takdim etmesi ile ortaya çıkarken, mevcudun varoluşu ve olayların oluş dü­zeni anlamanın konusu olmaktadır. Eşya insan davranışı ile alakalı olduğu an­dan itibaren, bir değer kazanmakta (faydalı-zararlı gibi) ve buna bağlı olarak in­san davranışlarının sahip olduğu konumun içinde “değerlenmekte”dir. Bu nok­tadan bakıldığında fiziki anlamıyla eşya sadece maddî olanın özellikleri olan üç boyutluluğun ötesinde bir de değer boyutu kazanmaktadır; işte kavrama sade­ce idrakle sınırlı kalmayarak, aynı zamanda eşyanın değer boyutu ile anlaşılması şekline dönüşmektedir (domuz kendinde iyi veya kötü olmamakla birlikte, do­muz etinin yenilmesinin haram olması gibi).</p>
<p><strong>3.1.1.1.</strong>Geçmiş bize doğrudan verilmediği için, hiçbir zaman idrakin ko­nusu olamaz, doğrudan anlamanın konusudur. Geçmişin anlaşılması, daha ön­ce olmuş ve bitmiş olanın oluş düzeni içinde tasavvur edilerek tespiti olarak ger­çekleşmektedir. Kur’ân’da, daha nazil olan ilk âyetlerden itibaren, insan ve insa­nın şahsî tarihi diyebileceğimiz “hayat hikayesi”nin verilmesi, bu noktadan ol­dukça önemlidir.</p>
<p>Hepimizin bildiği gibi, hiçbir insan belirli bir yaşının ötesindeki hayatını hatırlamaz. Meselâ altı aylık bebek iken neler yaptığımızı veya neler “düşündüğümüzü” hatırlamayız. Biz o zamanlar neler yaptığımızı bize anlatılanlardan biliriz. Ne ne yaptığımız, ne de ne olduğumuz hakkında bir bilgimiz vardır. İşte Yüce Allah vahyettiği ilk âyetlerde (Alak Sûresi’nin ilk âyetleri) insanı tarif ederek, ona, ne olduğunu, hangi konumda bulunduğunu söylediği gibi, ona nasıl bir ta­vır içinde bulunması gerektiğini de göstermektedir. Bu âyetleri (Alak Sûresi 1-8) kısaca hatırlamakta fayda var:</p>
<p>“Seni yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin çok kerem sahibidir, ki o kalemle (yazmayı?) öğretti. O, insana bilme­diğini öğretti. İnsan kesinlikle (bütün bunlara rağmen) tugyâna düşer, kendi­sini müstağni görerek. Halbuki dönüş Rabbinedir.”</p>
<p>Bu âyetlerde, “oku” ifadesinin, yazılı bir metni okuma veya okuma yazma ile yakından bir alakası yoktur; burada okuma, bir şifrenin okunması gibi, in­sanın etrafında olup biteni, Rabbinin bir mahluku olarak görmesi, ve onları ol­dukları şey olarak, yani mahluk olarak kavraması ve onların düzeni ile Yaratı­cının kudreti arasındaki alakayı kurarak anlaması anlamına gelmektedir. Yani kâinâtın sırrı ve düzeni, onun mahluk olmasından ibarettir; onun sırrını çözerek anlamak istiyorsan, onun Rabbin ile alakasını kurarak ona bak ve incele! Sa­na gelince, sen bir insansın ve her insan gibi seni de Rabbin bir alaktan yarattı. Sen de kendi mahiyetini kavramak istiyorsan, mahluk olduğunu bil ve kendi­ni yaratanın ile ilgili bir varlık olarak, onun bir yaratığı olarak bil ve yaratanın karşısında bir yaratık olarak bulunduğunu unutma, seni yaratan Rabbin çok da kerem sahibidir; senin yaşaman için gerekli olan her şeyi hazırlayan da O’dur.</p>
<p>Ayrıca O, yaratıp, yaratıklarının hayatiyetini sürdürebilmeleri için gerekli şart­ları hazırlamakla kalmamış, bunun da ötesinde ona mesela kalemle (yazmayı da) öğretmiştir. Yani insana bir şeyler öğretme işi O’nun sadece şimdi yaptığı bir şey olmayıp, insanın bildiği şeylerin esası, O’nun bildirdiklerine dayanmakta­dır. Çünkü O, bilmediği, kendi başına ulaşamayacağı şeyleri öğretmiştir ve öğretmeye devam etmektedir, şu anda yaptığı şey de bundan başka bir şey değildir. Ama bunun farkında olmayan insan, kendisini müstağni görerek tuğyana düşer. İnsanın müstağni olmadığının en büyük delili ise, insanın gelişi gibi birde dönüşünün olmasıdır; gelişinin kökeni belli olduğu gibi, gideceği yer de bel­lidir; geliş O’ndan olduğu gibi gidiş de O’nadır.</p>
<p>Görüldüğü gibi, daha başından itibaren insana kendisi, insan cinsinin kökeni ve geleceği hakkında bilgi verilmektedir. Dikkat edilecek olursa, ilk âyet emir siygasındadır ve bu siyga ile Yüce Allah muhatabına daha işin başında mahluku olarak hitap etmekte ve bu hitap hiç de tesadüfi olmayan bir şekilde emir siygasıyla başlamaktadır. Daha sonraki âyet bir ihbârdır ve bir olguyu ifade ermekte­dir; ikinci âyeti tasdik de edebilirsiniz tekzip de. Ancak ilk âyeti tasdik veya tek­zip edemezsiniz; yapabileceğiniz şey, ya bu hitâbı geçersiz saymak ya da bu sözü söyleyenin Allah olduğunu ve konuşanın da aynı zamanda Yaratanla bir ve ay­nı olduğunu tasdik etmiş olarak, kendinize hitap edildiğini kabul etmektir. Ya­ni ilk âyet sizi bir fiile “zorlamaktadır” ve siz her halükarda bu âyete karşı bilfi­il bir tavır almak zorunda kalırsınız. Daha sonra zikredilen âyetler, bir anlam­da ilk âyetlerde söz konusu edilen tavrın daha da muhteva kazanmasını sağla­makta ve bu konuda insanlar yine kendilerini ve çevrelerini tanıma noktasında bir bakış noktasına doğru götürülmekte, daha başka bir ifade ile insana bir ba­kış noktası (mevkii) verilmektedir.</p>
<p>Daha sonra nazil olan âyetlerde, ki bunların teferruatı şu anda bizi doğru­dan ilgilendirmiyor, aynı zamanda insan cinsinin ve kâinatın tarihi ile ilgili bil­giler de verilmektedir.</p>
<p>Bunların yanında muhtelif peygamberlerin tebliğleri ve yaşadıkları da an­latılmakta, böylece muhataba mevcudu kavrarken istifade edebileceği “model­ler” (emsâl) verilmektedir.(16) Zannediyorum Kur’ânın en az anlaşılan kısımla­rından birisi, kıssalar konusudur ki, bu nokta üzerinde ciddiyetle durulması ge­reken konulardan birisidir. Bu konuda misal olarak Bakara Suresi’nde (âyet 75- 82) zikredilen bir konu verilebilir:</p>
<p>Söz konusu âyetlerde bir süreç anlatılmaktadır. Bu âyetlerde mezkur sürece dahil olan üç unsurdan söz edilmektedir: bunlar, Kitâb’ı bilmekle birlikte, bile bi­le tahrif edenler (âyet 75-76, 79), kendilerini Kitâb’a nispet etmekle birlikte Ki­tap hakkında doğrudan bilgileri olmayanlar (ümmiler) (âyet 78) ve nihâyet bu iki insan tipinin ortaya çıktığı toplumda yaygın hale gelmiş olan bir kabul: inanan­ların sınırlı bir süre Cehenneme uğradıktan sonra orada kalmayarak Cennet’e gidecekleri inancı (âyet 80). Böyle bir süreç neticesinde bazı insanların kendi elleriyle yazdıklarını Allah’a nispet ederek, bunun üzerinden bir çıkar sağlama­ları imkânı ortaya çıkmaktadır. Söz konusu âyetler bir anlamda bir bölgede ve­ya bir dönemde Kitap hakkında bilginin ortadan kalkmasının, insanların bazı şeylere inanmaları ile Cennete gidebileceklerine inanmaları ile doğrudan alaka­lı olduğu; yani Kitâp’ta olanı bilmeye dayalı bir inancın eksikliğinin, daha baş­ka ve ikinci bir inanma şeklinin ortaya çıkması ile doğrudan alakalı olduğunun ve bunun ise kendi sözlerini Allah’a nispet ederek, bunun üzerinden çıkar sağ­layan insanlar tarafından mezkur tavırlarını sergilemek için kullanılmasını ko­laylaştırdığının vurgulandığı anlaşılır.</p>
<p>Kıssanın bu bölümünde zikredilen bu hususlar, meselâ belirli dönemlerle ilgili tarih araştırmaları açısından önemli bir çerçeve takdim ettiği gibi, strate­jik açıdan neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğine de işaret etmektedir. Ya­ni olmuş olan nakledilirken, sadece bir tespit gerçekleşmiyor, bunun da ötesin­de olup bitenin kavranılması konusunda bazı kıssalarda verildiği gibi, olması ge­rekene de işaret ediliyor.(17) Kıssaların bu hususiyeti, bu konuda bazı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, henüz yeterince anlaşılmış sayılmaz zannediyorum.</p>
<p><strong>3.1.1.2.</strong>Hâzır, bize doğrudan doğruya verilen veya kendi kendini izhar eden oluş (kevn) olarak, idrakin konusudur. Ancak idrak kendi başına bazı intihalar­dan veya duyumlardan ibaret olduğu için, hâzırın oluş düzeni idrakin değil, an­lamanın konusunu teşkil eder. Olup bitmekte olanın kavranması, onun tümel­lerle alakasının tespiti sayesinde mümkün olmaktadır. Tümeller,(18) mevcudiyet­leri (veya bulunuş şekli) itibariyle, idrakin konusu değildir.(19) Onların zihinde bir manevi varlığından söz edilebilir ki, bu onların mânâlardan ibaret olarak (yani “manevi varlıklar’’ olarak), insanın içinde bulunduğu manevî gerçekliğin bir parçası oldukları anlamına gelir. Manevî gerçeklik ise, anlaşılıp benimsenmesiyle varlık kazanarak benimseyen yer üzerinde doğrudan, bunlar vasıtasıyla da dolaylı olarak başkaları (meselâ çocuklar) üzerinde tesirli olur.</p>
<p><strong>3.1.1.3.</strong> Geleceğin hâzırda kavranması, geçmişten hareketle ve hâzırın kavranmasıyla mümkün olur ki, (bu bir anlamda mümkünün mümkün olarak bilinmesi demek olur), bu imkânın gerçekleşebilirliğini fark edebilmek için, mümkünün mahiyetinin fark edilmiş olması ve bunun kavranması gerekmektedir.</p>
<p>Kavrama netice itibariyle mevcutla bizim aramızdaki alakanın nasıl kurulacağını kendisine konu edindiği için, insan merkezli bir bakış şekliyle, onun varlığının nedeni (sebeb-i vücûdu) ve varlık şartlarının tarifi (tanınarak tanımlanması) anlamına gelmektedir.</p>
<p><strong>3.1.2. </strong>Olup bitene farkında olarak müdahale etme veya etmeme şeklinde tarif edilecek davranma (fiil),(20) sınırsız alternatiflerden birini tercih etme anlamına gelir. İnsan bu haliyle, Gazâlî’nin dediği gibi, “ihtiyâra mecburdur”;(21) İhtiyara mecburiyet epeyce paradoksal bir ifade olsa da, insanın varlık şartlarını en iyi anlatan bir ifadedir. Alternatiflerden birini tercih edebilmek için, öncelikle alternatiflerin tespit edilmiş olması gerekmektedir. Alternatiflerin tespit edilmesi, geçmişin ve hâzırın kavranmış olmasına (veya kavranma şekline) bağlı olduğu gibi, bunun neticeleri, yani istikbalde ne gibi sonuçlar doğuracağı konusunda da bir tasavvurun bulunması gerekir. Bunun yanında bu kavrayışın genişliği ve derinliği de, mümkünün tespit edilerek bunlar arasında bir tercih söz konu- su olduğundan müessir bir konumdadır. Bunların mercii, kavrayışta tespit ede­rek kısaca işaret ettiğimiz değer (hüsün-kubuh) meselesidir. Değerler ise, neti­ce itibariyle dil kullanımının, -kitabı anlamanın önemli boyutlarından biri ola­rak- bir neticesidir.(22) Allah Kelâmı’nın ihbârî ve inşâî ifadeler vasıtasıyla insan­lara ulaşması, insan davranışlarının gerçekleşmesinin zorunlu şartı olan tercih­lerini oluştururken üç boyutlu olarak düşünebilmesini ve böylece geniş bir mev- kıften bakmasına imkân sağlamaktadır.</p>
<p><strong>3.1.3.</strong> Kısaca ifade etmek gerekirse, Kur’ân insana kendisini, içinde bulun­duğu gerçekliğin (fiziki, manevî ve gaybî gerçeklik alanlarının) bir tarifini vere­rek, geçmişi, geleceği ve hâzırı nasıl görmesi (nasıl kavraması) gerektiğini ifade ederek, böylece kavranmış olan “gerçeklikte” nasıl davranması (neleri yapma­sı ve nelerden uzak durması) gerektiğini söyler. Bunların hepsinin adı, Kur an lisânında “hidâyet”tir. Bu hidâyet, muhatabın kendisini hitâba mazhar olarak kabul etmesiyle kelâm olarak, onda tesir icra eder ki, bu tesir, kelamın muhte­vasına da bağlı olarak, bir cemâatleşmeyi intaç eder.</p>
<p><strong>3.2.</strong> Bazı âyetlerin nüzûlü ile onların nazil oldukları ortam arasındaki ala­ka genellikle “nüzûl sebepleri” olarak nakledilen olaylar veya sorular üzerinden kurulmaktadır.(23) Bu konudaki rivâyetlerin sıhhati ile ilgili meseleler(24) bir tara­fa bırakılacak olursa, olaylar ile nazil olan âyetler arasında nasıl bir alaka kur­mak gerektiği, yani olayların veya soruların âyetlerin öyle olmasındaki dahlinin tayini (âyetlerin öyle olması ile bu olay veya sorular arasında kozal bir iliş­kinin olup olmadığı), belki doğrudan İslâm toplumunun ortaya çıkmasıyla ala­kalı görülmese de, âyetlerin geçerlilikleri (konumları) açısından oldukça önem­li neticeleri içinde saklamaktadır.</p>
<p>Bundan dolayı vahiy, Hz. Peygamber’in dav­ranışları (tebliğ ve beyân) ve nazil olan âyetler arasındaki mevcut alaka, olduk­ça hassas bir şekilde tespit edilmelidir. Buradaki hassasiyet, bir taraftan âyetlerin nüzûlü ile, nüzûlün içinde gerçekleştiği şartlar açısından olduğu gibi, diğer taraftan Hz. Peygamber’in ye ilk Müslümanların davranışları ile na/il olan âyethu arasındaki alaka açısından görülmek zorundadır, Mesele büyük ölçüde <em>ayetlerin  </em>nüzul sebepleri denilen olaylarla alakasının ne anlamda kurulması <em>gerektiği</em> ile Hz. Peygamber’in fiilleri ile nazil olan âyetler anısındaki alakanın keyfiyeti nok­tasında ortaya çıkmakta, buna ek olarak Hz, Peygamber dışındaki Müslümanların kavrayış ve davranışları arasındaki alakanın da tespit edilerek, bunun üzerinden vahiy-toplumsallaşma arasındaki ilgi tespit olunmalıdır.Bu noktada ortaya çıkan sorular, “nüzul sebepleri&#8221; olarak nakledilen olayların vahyin muhtevasi ile alakası noktasında düğümlenerek, bu alakanın olaylar ve soruların gerçekten sebep olarak mı yoksa vesile olarak mı görülmesi gerekliği sorusuna ve­rilecek cevaba bağlı olarak anlaşılabileceği ortaya çıkmaktadır</p>
<p><strong>3.2.1.</strong>Bazı âyetlerin nüzul sebebi olarak nakledilen olayları, âyetlerin na­zil olmalarının sorunlu şartları (veya sebeb-i vücûdları varlık nedenleri) ola­rak kabul edenlerin bu iddiası, o âyetlerin ancak o olaylara bağlı olarak geçer­li olabileceğinin kabul edilmesi neticesini de birlikte getirmektedir, bu durum son zamanlarda ortaya çıkan bir tavırdır ki, en önde gelen savunucularından biri Haşan Hanefi’dir.(25) Bu tavrı benimseyenlere göre, mesela Kur’ânın Arap­ça olması ile ilk muhataplarının Arapça konuşuyor olmaları arasındaki alaka, vahyin muhtevâsı için de kurulmalıdır ve başka konular söz konusu olduğun­da da, o konuların öyle olması, o dönemde yaşayan ve vahyin ilk muhatapla­rı olan toplumun içinde yaşadığı şartlarla alakalıdır, Eğer şartlar başka olsaydı (mesela o insanlar Arapça konuşuyor olmasalardı, Kur’ân Arapça olmayacak­tı, eğer müşrik olmasalardı, tevhid ya hiç zikredilmeyecekti veya bu kadar vurgulanmayacaktı, eğer evlilik konusunda bazı problemler olmasaydı evlilikle il­gili âyetler nazil olmayacaktı, eğer içki içilmeseydi veya içki konusunda mute­dil davranılsaydı içkinin içilmesi haram olmayacaktı, eğer domuz etini koruma imkânı bulunsaydı, yenilmesi haram kılınmayacaktı vs.) bugün elimizde başka bir “Kur’ân” bulunacaktı.</p>
<p>Bu bakış şekli, âyetlerin bir kısmı ile ilgili olarak zikredilen nüzûl sebeple­rini Kurânın bütününe teşmil etmekle, Kur’ân’ın, bugün geçerli olana uymayan muhtevasının “zaten geçersiz” olduğunu söylemeyi intaç etmektedir ki, bu temelde iki hatayı ihtiva etmektedir: Bunlardan birincisi Kur’ân’da bulunan bu âyetlerin büyük bir kısmının herhangi bir sebebe binâen vahyedilmiş olmamasının gözardı edilmesidir. İkincisi bugün geçerli olanın, olması gereken olduğu konusunda, hiç kimsenin herhangi bir delile dayanmadığıdır. Daha doğrusu, olanın olması gereken olduğunu söylemek ve bunu temellendirmek mümkün de­ğildir. Çünkü her zaman ve her yerde az veya çok adaletsizlikler, zulümler, haksızlıklar bulunmaktadır ve bunlar “olanın” tartışmasız bir şekilde bir parçasıdır.</p>
<p>Olanın olması gerektiğini söyleyen, gerekçe olarak ya dünyada zulüm, haksız­lık, adaletsizlik bulunmadığını söyleyecektir ki, -bu tavra nihilizm denilmekte­dir, bu tavrı benimseyenin Kur’ân ile herhangi bir irtibatı olamaz-, veya bir şe­kilde adalet, zulüm, haksızlığın kötü olduğunu kabul edecek ve buna dayana­rak, olan arasından bir kısmını seçerek, sadece bunu olması gereken olarak tak­dim edecektir. Burada ortaya çıkan soru, olması gerekeni nasıl tayin ettiği, ya­ni bunun kriterini nereden aldığı sorusu olacaktır. Zaten bu ikinci imkân, bir bütün olarak olanı olması gereken olarak takdim edemeyeceği için, muhteme­len tercihini “hâkim olan” veya “geçerli olan” lehine kullanacaktır. Bu gerekçe, ise sadece geçerli olanın bir kısmını meşrulaştırmaktan öteye gidemez. Bu ba­kış şekli netice itibariyle bugün geçerli olana dayanarak, Kur’ân’ın en azından bir kısmını terk etmek anlamına gelmektedir. Bu ise vahye sahip olmanın anla­mını kaybetmeye eş bir tavırdır.</p>
<p><strong>3.2.2.</strong>Ayetlerin nüzul sebepleri olarak nakledilen olayları, ilgili âyetlerin nazil olmalarının değil de anlaşılmalarının vesilesi (=anlaşılabilirliğin dayanağı) olarak kabul edilmesi durumunda,(26) âyetlerin mevcudiyeti ile o olaylar arasın­da sadece o dönemde yaşayan insanlar açısından bulunan bir ilgiye işaret edile­rek, daha sonra yaşayacak olan insanlar açısından söz konusu olayların sadece yardımcı olaylar oldukları, bir anlamda “öğrenildikten sonra unutulması gere­ken vesileler” olarak görülmesi anlamına gelmektedir. Bu bakış şekli, genel ola­rak gelenekte kabul gören bir bakış şekli olarak, Kur andaki bazı âyetlerin an­laşılması açısından önemli bulunmuş ancak, Kur’ân’ın bütününe tatbik edilmeyerek, sınırlı sayıda âyet açısından bir tefsir (veya anlama) ilkesi olarak görül­müştür.(27) Bu ilke, yani âyetlerin nüzûl vesileleri, âyetlerde ifade edilen büküm­lerin genel geçerliliği açısından değil, geçerliliğinin keyfiyeti (umûm-husûs vs. gibi) açısından önemli bulunmuş ve buna bağlı olarak da bu konular üzerinde hassasiyetle durulmuştur.</p>
<p><strong>3.2.2.1.</strong>Ayetlerin büyük bir kısmının herhangi bir olay olmaksızın nazil ol­muş olmaları, onların olaylar tarafından değil, olayların onlar tarafından tayin edildiği anlamına gelmektedir ki, bu durum vahyin mevcud (yani geçerli olan) karşısındaki aktif konumunu ifade etmesi açısından oldukça önemlidir. Bu du­rum, vahyin bizzat kendisinin kendisine bir geçerlilik alanı hazırladığı anlamı­na gelmektedir ki, bunun keyfiyeti üzerinde aşağıda biraz daha teferruatlı bir şe­kilde durulacaktır.</p>
<p><strong>3.2.2.2.</strong> Diğer taraftan bazı soruların olması ve bazı âyetlerin o sorulara cevap olarak denk düşmesi ve doğrudan o sorunun cevabı gibi gözükmesi, ce­vabın, “sadece o sorunun cevabı” olduğu anlamına gelmez; misal olarak gerçe­ği saklamak isteyen birisine söylenen veya yalan söyleme eğilimi görülen birisi­ne veya yalan söylemenin hükmünü öğrenmek isteyen birisine söylenen “yalan söyleme, çünkü yalan kötüdür” ifadesi, her ne kadar bir vesileyle söylenmiş olsa bile, genel geçer bir doğruyu ifade etmektedir. Kaldı ki Kur’ân, aşağıda üzerin­de durulacağı gibi, bir dönemde yaşayan sınırlan belli bir insan grubunun mev­cut meselelerim halletmek amacıyla gönderilmiş bir vahiy değildir, insan cinsine (kâffeten li’n-nâsi) gönderilmiş ve gönderilmesiyle de insanlara sadece çözümler değil, meseleler de yüklemiş, yani onlara “teklif” getirmiştir.</p>
<p><strong>Dil Kullanımı ve Cemaatleşme</strong></p>
<p><strong>4.1</strong>.  Kur’ânın cemaatleşme sürecindeki yerini tespit edebilmek için, onun (formu ve muhtevasıyla, veya nazmı ve mânâsıyla) bir taraftan muhataplarla ala­kasını, diğer taraftan hitabın içinde gerçekleştiği şartların yanısıra bu şartlarda­ki dönüşümün Kur’ân ile alakasının tespit edilmesi gerekmektedir. Birinci hu­sus, vahyin formu ve muhtevasının —yani o ne söylüyor ve nasıl söylüyor?-mu­hatabı ne noktadan ilgilendirdiğini tespit etmeyi hedeflemektedir. İkinci husus o ifadelerin nüzul şartlarında neye tekabül ettiğini, yani o ifadelerden o şartlar­da ne anlaşıldığını tespit etmeyi hedeflemektedir. Üçüncü husus vahye muhatap olmayı kabul edenlerin kendi aralarında ve onlar dışındakilerle ilişkileri arasın­da ortaya çıkan ilişki düzenindeki dönüşümü tespiti hedeflemektedir. Yukarıda kısaca işaret edildiği gibi, Kur’ânın cüzleri olan sınırlı sayıdaki âyetlerin nüzûlü ile olaylar arasındaki alaka, nüzul sebepleri üzerinden kısmen kurulabilirse de, meseleyi buna irca etmek bu vahyi yeterince anlamamış olmak anlamına gelir. Çünkü vahiy her ne kadar insanların konuştuğu bir dilde ve onların anlayabile­ceği vasıtalarla (ve bir kısmı onların da bildiği vesilelerle) onlara ulaşmış olsa bi­le, söz konusu vasıtanın kendinde “işaretlerden” oluşması, ona olayların üstün­de bir konum vermiştir.</p>
<p>Misal olarak bir vesileyle birisine, “eğer Y şartları ger­çekleşmişse X fiilini yapmak bir vazifedir” denilmişse, bu sözden, “ne zaman Y şartlan gerçekleşirse, X fiilini yapmak bir vazifedir” genel hükmü çıkar. Y şartlarının “aynen” gerçekleşmesi muhal olduğu için, bu söz normal konuşma şart­lan altında, benzer şartlan ifade eder ki, bu lisanî ifadelerin kendinde taşıdığı bir imkândır. (Vazife yükleyenin velâyetinin kabul edilip edilmemesi, muhata­bın hitâbı üstüne alması veya almaması, veya hitâbın kendisi için geçerli oldu­ğunu kabul edip etmemesi ile alakalıdır ki, bu -şu anda bizi doğrudan ilgilendir­meyen- tamamen farklı soruları ortaya çıkarır.)</p>
<p>Yukarıda davranışın içinde gerçekleştiği şartların kavranması ile ilgili hu­suslara ana hatları ile temas edildiği için, bu kısımda davranışlar ve davranışla­rın koordinasyonu ile ilgili hususlar ana hatlarıyla ele alınacaktır.</p>
<p><strong>4.2.</strong>Öncelikle vurgulanması gereken hususlardan birisi, Kur’ânın Müslü­manların meselelerini tayin ettiği gibi, tarif ettiği meselelere, meseleleri orta­ya koymasıyla, bir çözüm de getirdiğidir. Daha başka bir ifade ile, Kur’ân sade­ce var olan ve bilinen meselelere çözüm getirmiyor; bunun ötesinde insanla­rın o güne kadar bilmedikleri ve farkında olmadıkları “yeni” meseleler “icad” ediyor. Bu tip meseleleri icâd etmesi, Kur’ânın ayırıcı hususiyetlerinden biri­sidir. Özellikle bundan dolayı Kur’ân, mevcut olan bazı olumsuzluklara kar­şı bir reaksiyon değil, (yani münfail bir konumda değil), bir aksiyondur (yâni faildir) ve aksiyon olarak kendisinin “teklif” olarak getirdiği, ittibâ edildiğinde ortaya çıkan, yani muhataplarının iradelerini ilâhî irâdeye raptetmeleri ha­linde “gerçek” olan bir alan oluşturarak, müdahil olduğu gidişâtı, oluşturduğu alanın kendisine sağladığı imkânla kendine has bir dille tarif ederek,(28) tarif edilen gidişattaki meseleleri ortaya koyar.</p>
<p>Yani vahiy asıl olarak Müslümanların önüne, o güne kadar bilmedikleri veya farkına varmadıkları yepyeni problemler koyuyordu. Allah’ın birliğine inanmak (tevhîd) zorunlu olarak şirkin reddini gerektiriyordu ki, müşriklerin Müslümanları mesele olarak görmeleri ve onlara düşmanlık göstermeleri, bir anlamda vahiyde öngörülen tevhidin zorunlu neticesiydi. Böylece vahiy, sadece bilinen ve sıkıntı veren problemleri çözmüyor, bundan daha önemlisi yepyeni problemler ortaya çıkararak, bunlara yine kendisi hal yolları gösteriyordu. Vahyin bu hususiyeti, genel olarak dikkatten kaçan bir noktadır.(29)</p>
<p><strong>4.2.1.</strong>Kur’ân başından itibaren muhatabım (ona ne olduğunu ve ne ol­madığını söyleyerek) tarif ederken, (Alak sûresinde gördüğümüz gibi), ona baş­kalarında bulunmayan ve sadece ona has bir alan açarak, bu alan içinde onu oluşturmuş ve bu oluş esnasında onun önüne bir dizi mesele (teklif) getirmiş­tir. Yani ortaya çıkan birçok mesele ve onların halli, Kur’an olmadan düşü­nülemez. Teferruatını burada ele alamayacağımız sayısız mesele ona kendisini muhatap olarak kabul edip, bu hitâba müspet cevap verenlerin (=Müslüman olanların), bu cevaplarıyla birlikte ortaya çıkmış, Müslüman olanlar Müslü­man olmaları ile birlikte diğerlerinden, kendilerini, içinde yaşadıkları gerçek­liği (geçmiş, hazır ve gelecek boyutlarıyla) kavrayış şekilleriyle ve üstlendik­leri “mükellefiyetler” ile ortaya çıkan meseleleri açısından, başkalaşmalardır. Bu başkalaşım, onlara sadece onların bildiği ve başkalarının müdahale edemeyeceği bir alan açmıştır ki, bu alan sayesinde Müslüman olmak,kendine özgü bir hayat tarzı olarak ortaya çıkabilmiştir.</p>
<p><strong>4.2.2.</strong>Cahiliyye dönemi insanı için hiçbir anlamı olmayan birçok davranış  şekli (meselâ namaz kılmak)(30) Müslüman olanlarda gün yüzüne çıkarken, onlar için Müslümanlar anlamı olmayan fiiller yapan insanlar olarak gözükmüşlerdir. Onlar Müslümanları kendi zihnî kategorilerinden birine yerleştirmek için, yani onları anlamak için gayret saffetmişler ve onlara yükledikleri vasılla alakalı bir tavrı benimsemişlerdir.</p>
<p><strong>4.2.3</strong>.Diğer taraftan, onların iyi ve doğru olarak kabul ettikleri birçok hu­sus, kötü ve yanlış olarak yeniden tarif edilmiş (insanlar arasında soy sop, neseb esasına dayalı üstünlük iddiası gibi), bunun neticesinde Müslümanlar bir anlamda içinden çıktıkları toplumla yabancılaşma sürecini, onlarla ortak bir zemin­de yaşamışlardır. Bu hususu özellikle müşriklerin Hz.Peygamber’e ve ilk Müslümanlara bakış şeklinde görmek mümkündür.</p>
<p><strong>4.3.</strong><strong> </strong>Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, İslam Toplumu, vahye göre Hz. Peygamber’in davranması (tebliğ ve beyân) neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu­na göre İslâm Toplumunun inşa edici ilkesi, Hz. Peygamber’i tasdik ve bu tas­dikin gereğinin yapılmasıdır ki,(31) bu husus iki noktada ortaya konulmakta­dır: Birincisi onun bildirdiğini doğru olarak kabul etmek ve ona itaat etmek.</p>
<p>Bu noktada Hz. Peygamber’in neyi tebliğ ettiğini tespit etmek gerekmektedir. Çünkü Hz. Peygamber vahyi tebliğ etmekle, hem kendi davranışlarının nede­nini ortaya koymakta ve böylece kendi dışındaki insanlara davranışları ile o davranışların nedenleri (veya ilkeleri) arasındaki alakayı kurarak kendi davranışlarının doğruluğunun tahkiki konusunda objektif kıstaslar vermekte,diğer taraftan o insanlara söz konusu vahyin neye tekabül esnanı göstermektey­di. Böylece ikinci husus da, yani esas olanın vahye ıttiba etmek olduğunu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber kendisinin de tabi olduğu vahve baskalarının da ittiba etmesini istiyordu ki, bu husus hem Hz Peygamberin konu­mu açısından, hem de insanların esas olarak neye tabi olmaları gerektiği açı­sından önem arzetmektedir</p>
<p>Vahyin ilk muhatabı bizzat Hz. Peygamber&#8217;dır. Muhatabın hıtabdakı kasdı anlaması konusunda bir meselenin olması da söz konusu olamaz; <u>aksi</u> takdirde vahyetmede bir eksiklik olurdu. Bu noktada hitabın muhtevasının gereği, eğer bazı şeylerin öğrenilmesi ise öğrenilmesi,bazı davranışların gerçekleştirilmesi ise, gerçekleştirilmesinin eksiksiz yapılmasını gerektirmektedir Bu noktadan bakıl­dığında Hz. Peygamber’in fiillerinin ya hitabın mûcebinin fiil haline gelmiş olan­larından ibaret olması veya onlara uygun olması (en azından onlara muhalif ol­maması) söz konusudur. Kısaca ifade edilecek olursa,Hz. Peygamber’in fiilen zorunlu olarak, nüzul şartlarında tecessüm etmiş Kur’andır</p>
<p>Hz. Peygamber’in bu vasfıyla, yani Peygamber olarak, kabul edilmiş olma­sı, sadece bir söz olarak onun peygamber olduğuna şehadet anlamına gelmez. Onun Yüce Allah tarafından gönderildiğinin tasdiki, onu tasdik edenler açısın­dan, onun en önemli merci olarak kabul edilmesi anlamına da gelmektedir. Her şeyin doğrusunu ve iyisini o bilmektedir ve onun davranışları, Yüce Allah’ın hi­tabının tecessüm etmiş halidir Bu durumda, iyi ve doğrunun bir tane ölçüsü var­dır, o da Hz. Peygamber’in izhar ettikleridir Hz. Peygamber’in izhar ettiği şey­ler ise, onun günlük hayatından, muhtelif şartlarla alakalı olarak (meselâ savaş şartlarında veya barış konuşmaları yapılırken) yaptıkları ve söylediklerinin bü­tününe tekabül etmektedir</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta, davranışlarla, bir toplumun ortaya çıkması söz konusu olduğunda bu davranışların oynadığı rolün birbirinden iyi tef­rik edilmesi gerektiğidir. Çünkü bazı davranışlar (hatta her bir davranış) bir de­fa gerçekleştirilebilir Mesela mürekkep (yani birden fazla unsuru olan) bir dav­ranış olarak kabul edilebilecek Uhud gazvesi hem Hz. Peygamber’in hayatında hem de insanlık tarihinde bir defa gerçekleşmiştir; belki benzer savaşların olması mümkündür ama, aynı savaşı bir daha tekrar etmek muhaldir.O halde ortaya çıkmakta olan bir toplumun kendisini örnek alarak oluşacağı davranışlar, en azından bazı hususiyetleri yönünden, tekerrür edebilir veya benzerlerinin yapı­labilir olmaları gerekmektedir.</p>
<p>Yukarıda kısaca işaret etmekle birlikle üzerinde fazlaca durmadığımız bir noktaya tekrar dönmek istiyoruz: Tümellerle tikeller arasındaki alaka. Yuka­rıda işaret ettiğimiz nokta kısaca şu idi: hâzır sürekli tekil boyutta yaşanmak­ta, ancak bu tekil, bir tümelin gerçekleşme formu olarak karşımıza çıktığı için de, tümelin tecessüm etmesinden ibaret olmaktadır.Hz. Peygamber’in fiilleri ile oluşma sürecindeki İslâm Toplumu arasındaki alaka, bu noktadan kurula­bilir. Şöyle ki: Hz. Peygamber’in fiilleri, hitâbın belirli şartlar içinde gerçekleş­miş, yani gerçek haline gelerek, tecessüm etmiş olan halinden ibarettir. Bu fi­iller mesela tümel olan bir emre itaatin ne kadar karmaşık olursa olsun, bilfiil hale gelmesinden ibarettir.</p>
<p>Kur’ân’da mütekellim Yüce Allah olduğu için, hep aynı kalmakta, buna karşılık muhatap (önce Hz. Peygamber, daha sonra da bütün Müslümanlar ola­rak) değişmekte, konular, yani yapılması istenen fiiller, ifade olarak aynı kal­makla birlikte, onların tekabül ettiği şeyler değişebilmektedir. Lisanın mahiye­ti gereği, isim ve müsemma arasında bir alaka olmakla birlikte, birbirlerinin ay­nı olmayabilmekte, mesela bir isme muhtelif zaman ve mekânlarda farklı müsemmalar denk düşebilmektedirler (bu konu özellikle mesela “Firavun” gibi cins isimlerde daha açık bir şekilde tebarüz etmektedir.).</p>
<p>İşte bu hususiyet her âyette bir tümelin ifade edildiğinin fark edilmesini mümkün kılmaktadır ki, bu tüme­lin nüzûl dönemindeki tekil karşılıkları Hz. Peygamber’in fiillerinde (tikeller olarak) ortaya çıkmaktadır. Bu âyetler Hz. Peygamber’den sonraki dönemler­de de muhataplarının kendi şartlarında gerçekleştirmeleri gereken emirler ola­rak genel geçerdirler. Hz. Peygamber’in fiilleri bu noktada emir ile fiil arasında nasıl bir alaka olduğu, daha doğrusu emrin mucebinin nasıl gerçekleştirilece­ği ve onu bilfiil anlamanın belirli şartlar içerisinde ne olduğunu göstermesi açı­sından. oldukça önemlidir.</p>
<p>Ayrıca Hz. Peygamber’in fiilleri de, vahiyle bağlantılı olarak, diğer insanlar açısından bir tümellik hususiyeti göstermektedir ki bu hususiyetler onun gerçekleştirdiği her fiilin, fukahanın tabiriyle,(32) sıfatının tespiti ile ortaya çıkmaktadır. İşte bu husus, Hz. Peygamber’in fiillerini sadece kendi yaşadığı dönem açı­mdan değil, daha sonraki dönemler açısından da normatif bir esas olarak görmeyi mümkün kılmıştır.</p>
<p><strong>4.4.</strong>Emir siygasından gerçekleşen “emretme” fiili ile onun mûcebini yeri­ne getiren -mûcebi ile amel eden- şahsın fiili arasında ne gibi bir alâka vardır? Bu soru başlı başına bir mesele olmakla birlikte, Hz. Peygamber’in ve vahye ittiba eden bir ferdin fiilleri ile ilâhî emirler arasındaki alâkanın keyfiyeti açısın­dan önemli olduğu için kısaca temas edilmesi gerekecektir.</p>
<p>Velâyet hakkı müsellem birisinin bir emrini gerçekleştiren birisi her ne ka­dar kendisi bir fiil işlemiş ise de, bu fiil kaynak itibariyle sadece ona ait değildir; bu noktadan bakıldığında da Hz. Peygamber’in ve vahye ittiba eden insanların fiilleri, ilâhî iradenin fiil haline gelmiş şekli olarak, Yüce Allah’ın olup-bitene vahye ittiba edenler üzerinden müdahale etmesi anlamına gelmektedir. Bu mü­dahale, hitâba kendisini muhatap olarak kabul edip, davete icabet edenler ol­duğu sürece gerçekleşmeye devam edecektir.</p>
<p>İslâm Toplumunu teşkil eden ilişkiler düzeni, ferdin hayatını —yani hayatı- bütünlüğü içinde yeniden inşa ederek gerçekleştirirken, tecessüm ettirdiği vah­yin muhtevası gereği ferdin toplumsallaşmasını zorunlu kılar. Bu hususiyeti ile vahiy, insanın mahluk olduğunu gerçekten fark etmesinde mündemiç olan ve muhtevası vahyin muhtevası ile taayyün eden bir toplumsallaşma sürecini or­taya çıkarıp mevcut (geçerli olan) karşısında insanın temel dayanağı olarak za­man ve mekân üstü objektif bir isnad çerçevesi (referans çerçevesi) sunar.</p>
<p>Böylece ferde, mezkur isnad çerçevesine istinad eden davranış koordinasyonlarını ve kendisine ve çevresine olan şuurunu tekrar tekrar gözden geçirme imkânı sağlandığı gibi; kendi dışındaki insanlara bilgi ve davranışlarının doğruluğunu da tahkik etme imkânı -yani konuşma, muhakeme, tahkik ve istidlal- sağlana­rak, aralarında belirli ilişkilerin gerçekleştiği insanlar arasında, kendi kendisi­ne müstenid, insicamlı bir toplumsal düzen gün yüzüne çıkar. Fert olarak müslümanın onu kuşatan çevresiyle (fizikî, manevî ve gaybî) ilişkisinden başlayarak, Müslümanlar arasındaki muhtelif seviyelerdeki ilişkilerden, onların Müs­lüman olmayanlarla ilişkilerinin keyfiyetini kapsayan bu isnad çerçevesinin te­ferruatı, bir tebliğde ele alınamayacak kadar geniş olduğu için, şimdilik bu hu­suslara işaretle iktifa edilecektir.</p>
<p><strong> 5.Sonuç</strong></p>
<p>Kur’ânın vahyedilmesi ile Islâm Toplumunun ortaya çıkması arasındaki alâka, vahiyde neyin nasıl söylendiği ve bunun mübelliğ ve mübeyyini tarafın­dan nasıl gerçekleştirildiği incelenip, onun tebliğ ve beyanının diğer insanlar ta­rafından nasıl algılandıkları tahlil edilerek kurulabilir. Bu alakanın kurulması için gerekli kavramsal ve fikrî esaslan gelenek (özellikle nahiv, beyân, me’ânî, fıkıh usûlü gibi ilimler) ihtivâ etmektedir; mesele geleneğin anlaşılarak hem Kur’ânın nüzul döneminde hem de daha sonraki dönemlerde vahiy ile toplumsallaşma arasında kurulan alakaya dayanarak, bugün böyle bir şeyin keyfiyeti üzerinde yo­ğunlaşmaktır. Bunun da bir ön şartı vardır ki, bu son asırlarda başımıza ne gel­diği sorusunu, Kur’ânın bize verdiği imkânla, mevcudu (=geçerli olan) kavra­yıp, onunla alakamızı yeniden kurarken cevaplamamızdır.</p>
<p>Tahsin Görgün-İlahi Sözün Gücü,syf:65-91</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)_Celaleddin es-Suyûti bu hadisi Beyhakî’den naklediyor, <em>el Itkân fi Ulûmul Kur’ân,</em> Dârü’b Ma’rife, t.y., c. II, s. 167</p>
<p>(2)-Bununla biz, Peygamber’in şuuruna yapılmış olması muhakkak olan ve onun herhangi bir dahli bulunmadan gerçekleşmiş olan müdahale ile, muhtelif zaman ve mekânlarda Yüce Allah’ın yaptığı en azından insan nokta-i nazarından adetlere uymayan, kevnî müdahaleleri söz konu­su etmeyeceğimizi de ifade etmiş oluyoruz.</p>
<p>(3)-Bak.Abdülaziz el Buhari,Keşfü’l-Esrar,(nşr.Muhammed el-Mu’tasım Billah el-Bağdadi),Beyrut 1994, (4 cilt), c. I, s. 70</p>
<p>(4)-Bu durum bizim için de aynen geçerlidir.</p>
<p>(5)-Bu noktada bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Kur’ân, nâzil olduğu dönemde insanla­ra lisanî ve sözlü bir hitâb olarak ulaşıyordu; bugün bize bir kitâb, yani yazılı bir metin ola­rak ulaşmaktadır. Onlara da bize de ulaşan aynı şey olsa da, ulaşma şeklinin farklılığı ile alâkalı olarak bazı önemli farklar ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlileri, onların rnuhatab oldukları hitabın doğrudan referanslarını bilmelerine karşılık, bizim bu referansları kurmamız gerektiğinin yaranda, onların âyetlerin nüzûluyla birlikte sonunun nereye va­racağım bilmedikleri bir sürece dahil olmalarına karşılık, bizim elimizde tamamlanmış bir “Din”in ifadesi olarak Kur’ân’ın bulunmasıdır. Muhatap olmanın şeklinde ortaya çıkan bu iki fark, biraz daha yakından incelendiğinde, bugün Kur’ân’ın bize ne ifade ettiği ve ne dedigi konusunda önemli bir diri hususa dikkat çekecek ve önemli bir diri neticeyi de ortaya çıkaracaktır. Unutulmaması gereken temel husus, onlar kadar bizim de Kur&#8217;ân&#8217;a muhatap olduğumuzdan muhatap oluşumuzun seklindeki farklılık mahiyetinde de farklı olması anlamına gelmez.</p>
<p>(6)-Abdülaziz el-Buhari “dinde tefakkuh’un en büyük cihad&#8221; olduğunu, “hüccetle gerçekleşen cidâlin kılıçla gerçekleşen cihâddan daha tesirli olduğunu” ifade ederek temellendirmektedir. <em>Keşfü’l&#8217;Esrâr,</em><em> </em><em>I,</em><em> </em><em>s. 53</em></p>
<p>(7)- Yunus Emre’nin sözün gücünü ifade eden beyitleri meşhurdur:</p>
<p>“Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı</p>
<p>Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.&#8221;</p>
<p>(8). Abdülaziz el-Buhârî, <em>Keşfü’l&#8217;Esrâr</em> I, <em>s.</em> 7</p>
<p>(9). Bu durum bir taraftan beyân ve me’ânî ilimlerinde, diğer taraftan bunların da esasını teşkil eden nahivde vurgulandığı gibi, bu ilimlerde ulaşılan neticelerden hareketle Kur’ân’ın îcâzı hakkında yazılan eserlerde de vurgulanır.</p>
<p>(10). Teftazânî, Şerhut-Telvih, <em>‘ale&#8217;t-Tavdih,</em> Beyrut: Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, t.y., c. 1, s. 152</p>
<p>(11)-Suyûtî, kendisinden önce yapılan birçok tasnifi naklettikten sonra, bunların netice itibariy­le ikiye (haber-inşâ) irca edilebileceğini ifade eder. <em>(El-İtkân,</em> II, s. 97-107; a. Mlf., <em>İ’câzul- Kur&#8217;ân</em>, thk. Ali Muhammed el-Becâvî, Kahire 1970, c. I, s. 420-449). İfadelerin genel olarak bu iki kısımdan oluştuğu, yaygın kabul görmüştür. Meselâ bak: es-Sekkâkî, <em>Miftâhul-ulûm,</em><em> </em>Beyrut 1983; Teftazânî, el-M<em>utavvel,</em> Dersa’âdet 1310, s. 37; a.mlf., <em>Şerhu’t-Telvîh ‘ale&#8217;t-Tavdih, c.</em> I, s. 149</p>
<p>(12). İlk dönemde aralarındaki bu irtibata istinaden ilmin neredeyse haberle eş anlamlı olarak kul­lanılması, bu noktadan oldukça manidardır.</p>
<p>(13). Bu hususa Kadı Abdülcebbar da işaret etmektedir. Bütün iyiler, Yüce Allah’ın emrinin bir neticesi olduğu için, O na izafe edilirler; buna karşılık kötülükler, onun emrine muhaletet olduğu için, O na izafe edilemez. Bu husus burada ayrıca locution, illocution ve perlocution kavramları ile de açıklanabilir.</p>
<p>(14). Bu durum başından itibaren bilinen bir husus olmakla birlikte, en açık ifadesini İmam Şâfi’î’nin <em>et&#8217;Risâle</em> isimli eserinde bulmaktadır. Bak: Muhammed b. İdrîs eş-Şâfı’î, <em>er-Risâle,</em><em> </em>nşr. Ahmed Muhammed Şâkir, Beyrut t.y., s. 51 vd. Serahsî bunu açıkça dile getirir. Bak. Serahsî, <em>Usûlü’s&#8217;Serahsî,</em> Beyrut 1973, c. I, s. 141</p>
<p>(15)-Peygamber in fiillerinin, o davranışları gerçekleştirdikten sonra (o hayatta iken veya daha sonra rivâyetlere istinaden) yaygınlaşarak sünnete dönüşmesinin esasını burada aramak ge­rekmektedir.</p>
<p>(16)-Yazının başında zikredilen rivâyet de buna işâret ediyor.</p>
<p>Bunun yanında kıssaların başka özelliklerinden de söz edilebilir; ancak burada bunun üzerinde daha fazla durmak bizi konumuzdan uzaklaştıracağı için, başka bir vesileye tehir etmek durumundayız.</p>
<p>Biz burada tümel kavramını klasik mantığın kullandığından daha geniş bir anlamda kullanıyoruz.</p>
<p>Bak: Muhyiddîn Kâfıyeci, “Ebhâsün <em>ft</em> Misli Zeydün Kâ’imün”, Suyûtî, <em>el-Eşbâh</em> ve’n-Nezdi <em>fi’n~Nahv,</em> thk. Abdullah Sâlim Mükerrem, Beyrut 1985, c. VIII, s. 262-282.</p>
<p>(20.)Hz. Peygamber’in sünnetini, sözleri, fiilleri ve takrirleri olarak tasnif eden ulemanın, bu tasnife esas teşkil eden davranış tariflerinin, biraz daha yakından incelendiği zaman yukarıda zikredildiği gibi olduğu söylenebilir. Çünkü sözler, sadece ağızdan çıkan anlamsız sözler olarak değil, anlamlı ifadeler olarak farkında olarak söylediği ve söylerken de bir davranışı (emretme, açıklama, uyarma vs.) gerçekleştirdiği inşâî ifadelerdir ve bu vasıflarıyla da onun davranışları arasında zikredilirler. Aynı şekilde bilfiil yaptıkları ve bilerek ve farkında olarak müdahale etme imkânı ve yetkisi olmasına rağmen, müdahale etmemesi anlamında takrirleri ve onun fiilleri arasında kabul edilmeleri de benzer bir tarife istinad ettiklerini doğrular.</p>
<p>(21)-“hüve mecbûrun‘ale&#8217;l-ihtiyâri&#8221;, EbûHâmidel-Gazâlî, <em>İhyâ&#8217;u</em> &#8216;Ulûmi’d-Din, Kahire 1967. IV .317.</p>
<p>(22). Bak: Serahsî, <em>LJsûl I,</em> s. 60 vd.; meselenin bir tartışması için bak Teftazânî, <em>Şerhut&#8217;Telvîh I,</em> s. 172 vd. ve Abdülaziz el-Buhârî, <em>Keşful&#8217;Esrâr I,</em> s. 393 vd.</p>
<p>(23). Bak mes. Ebü’l-hasan b. Muhammed el-Vâhîdî en-Neysâbûrî, <em>Esbâbü’n-Nüzûl,</em> Kahire t.y., s4 vd.; Suyûtî, <em>elİtkân I,</em> s. 38</p>
<p>(24). Vâhidî, <em>Esbâbü’n &#8216;Nüzûl,</em> aynı yer; Suyûtî, <em>el-İtkan</em>, s. 41 vd.</p>
<p>(25)-fe&#8217;l vahyu tegayyeta tibkan li haziri&#8217;l vakti ve&#8217;t teşri&#8217;u yetegayyaru tıbkan li tegayyurati&#8217;l-&#8216;asri&#8217;,Hasan Hanefi,et-Turas ve&#8217;t Tecdid,Beyrut,1981,s.48</p>
<p>(26). Suyûtî’nin sorduğu, “âyetlerin anlaşılmasında nüzûl sebebi mi, yoksa lafzın delâleti mi esastır” sorusu bu konuyla alakalıdır. Bak. Suyûtî, <em>el-îtkân</em> 1, s, 39</p>
<p>(27).Suyûtî, <em>el-ıtkân I,</em> s. 38</p>
<p>(28). Bu konuda özellikle İzutsu’nun çalışması, kavramlara hasredilmiş olsa da, epeyce bir fikir ver­mektedir. Bak. Izutsu, <em>Kur&#8217;ânda Allah ve İnsan,</em> çev. Süleyman Ateş, Ankara t.y.</p>
<p>(29). Başka bir ifadeyle Allah Kelâmı, müdahil olduğu şartlar öyle olduğu için böyle değildir; o her halde böyle olmakla birlikte, ifade edildiği dil Arapça olması hasebiyle, nazil olduğu şartlarla kolayca alakası kurulabilecek bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Kur&#8217;ânı bugün, yeni nazil olmuş gibi okumak mümkündür ve ancak bu şekilde gereği gibi anlaşılacakttr. Ancak kendi­si vasıtasıyla tebliğ ve beyan edilen Hz. Peygamber&#8217;in, sözlü ve bilfiil gerçekleştirdiği beyânı, vahyin müdahil olduğu şartlardaki tam karşılıkları, yani “üsve hasene&#8221; olarak her dönemde ve her mekânda her insan topluluğunun başvurmak zorunda olduğu önemli bir imkândır.</p>
<p>(30)-Taberinin naklettiği bir dizi rivayet namaz kılmanın cahiliyye dönemimle anlamlı bir fiil olmadığına işaret ediyor. Bak. Taberî, Tarîh, nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl İbrahim, Kahire, t.y.c. II, s. 311-312</p>
<p>(31)-Burada vurgulanması gereken en önemli husus,Hz. Peygamber’i tasdik ve hu tasdikin gereğinin yapılmasının, hiçbir şekilde Hz. Peygamber’in zorlaması söz konusu olmaksızın gerçekleşmiş olmasıdır. Daha doğru ifade etmek gerekirse, bunun tam aksi gerçekleşmiştir: Onu tasdik etmek, kendisi ile birlikte bir dizi zorluğu tasdik edenlerin karşısına çıkardığı için, maddi ve toplumsal açıdan kötü bir duruma düşmeyi göze almak anlamına geliyordu. Yani Hz Peygamber&#8217;in rısâletine şehâdet, bu şehadeti gerçekleştirenlerin, davetin ve davetçınin doğruluğuna kanî olmalarına dayanıyordu. Bu konuda Pascal&#8217;ın sözü oldukça açıklayıcıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(32)- Serahsî, <em>Usûl II,</em> s. 80 vd.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilkavrayis-ve-davranis/">Dil,kavrayış ve Davranış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dilkavrayis-ve-davranis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı&#8217;ya yönelen ilk Osmanlı &#8220;aydınları&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batiya-yonelen-ilk-osmanli-aydinlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batiya-yonelen-ilk-osmanli-aydinlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Nov 2016 16:20:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'ya yönelen ilk Osmanlı "aydınları]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5774</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı&#8217;ya yönelen ilk Osmanlı &#8220;aydınları, İslâm&#8217;a özgü kafa alışkanlığıyla Batı&#8217;yı anlamaya çalışırken, aslında ne Batı&#8217;nın mahiyetine akıl erdirebilmişler, ne Islâm&#8217;ı sahiplenebilmişlerdir. İslâm&#8217;a özgü kültürü Batı&#8217;dan ödünç alınmış kavramlara göre değerlendirirken; Batı kültürünü de Islâm&#8217;a özgü kavramlarla algılamaya ve değerlendirmeye çalışmışlardır. Böylece İslam ülkesinde kendisinin &#8220;bireyci&#8221; ya da &#8220;toplumcu&#8221;, &#8220;kapitalist&#8221; ya da &#8220;sosyalist&#8221; vb. olduğunu ileri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batiya-yonelen-ilk-osmanli-aydinlari/">Batı’ya yönelen ilk Osmanlı “aydınları…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/batiya-yonelen-ilk-osmanli-aydinlari/tanzimat2/" rel="attachment wp-att-13210"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13210" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/tanzimat2.jpg" alt="Batı'ya yönelen ilk Osmanlı &quot;aydınları." width="409" height="288" /></a></p>
<p>Batı&#8217;ya yönelen ilk Osmanlı &#8220;aydınları, İslâm&#8217;a özgü kafa alışkanlığıyla Batı&#8217;yı anlamaya çalışırken, aslında ne Batı&#8217;nın mahiyetine akıl erdirebilmişler, ne Islâm&#8217;ı sahiplenebilmişlerdir. İslâm&#8217;a özgü kültürü Batı&#8217;dan ödünç alınmış kavramlara göre değerlendirirken; Batı kültürünü de Islâm&#8217;a özgü kavramlarla algılamaya ve değerlendirmeye çalışmışlardır. Böylece İslam ülkesinde kendisinin &#8220;bireyci&#8221; ya da &#8220;toplumcu&#8221;, &#8220;kapitalist&#8221; ya da &#8220;sosyalist&#8221; vb. olduğunu ileri sürebilen garip Müslümanlar türemiştir.</p>
<p>Bu tür düşünürlerimizin en kabadayılarının (sözgelimi Ziya Gökalp ve izleyicileri) ileri sürdüğü görüşler, sonunda, Batı kültürü ile kendi kültürümüz arasında bir uzlaşmaya! varma noktasında düğümlenmiştir.</p>
<p>Halen Türkçe&#8217;de süregelen kavram kargaşasının kökeninde dil sorunu değil, fakat Batı uygarlığına özgü kavramlarla, İslâm&#8217;a özgü kavramlar arasındaki anlam kaymaları yatmaktadır. Sorun belli bir olguya individual&#8221; ya da &#8220;fert&#8221; ya da &#8220;birey&#8221; demekten kaynaklanmıyor, bu kavrama yüklenen anlamdan kaynaklanıyor.</p>
<p>Bu yüzden biz, &#8220;eski dil/ yeni dil&#8221; biçiminde geliştirilen bir tartışmaya katılmayı reddediyor ve bu konuyu &#8220;meselemizin&#8221; dışında tutuyoruz.ediyor ve bu konuyu &#8220;meselemizin&#8221; dışında tutuyoruz. Bizim için mesele ıstılahla ilgilidir, yani kelimeye yüklenen anlam önemlidir. Bu yüzdendir ki, &#8220;ihlâs&#8221; ile kafirliğin yapılabileceğini de söyleyebilmekteyiz.</p>
<p>Şimdi bir örnekle basit bir cümlenin yüklenebileceği anlamları irdelemeye çalışalım.</p>
<p>Söylenmiş bir sözün çeşitli anlamları, yoruma açık yanları bulunabileceği gibi, vuku bulmuş bir olayın da çeşitli yorumları bulunabilir. Bir olay görünüşündeki yalınkatlıktan, sadelikten daha fazla bir anlam taşıyabilir. &#8220;Ahmet yürüyor&#8221; cümlesi, bir kişinin yürüdüğünü bize bildirmektedir. Fakat bize bildirilen bu &#8220;yürüme-nin&#8221; ne anlama geldiğini kestirebilmek için, ilkin Ahmet&#8217;in kim olduğunu bilmeliyiz, Ahmet&#8217;e karşı içimizde önceden belirlenmiş bazı fikirlerimizin (müspet veya menfi) mevcut olması gerekir. İkinci olarak, Ahmetin niyetlerinden haberli olmamız gerekmektedir.</p>
<p>Ahmet, ekmek almak üzere mi yürüyüşe çıkmıştır, yoksa adam öldürmek için mi? Ahmet&#8217;in kişiliğiyle, onun niyetini bildikten sonra o kişiyle onun niyetini birleştiren, bizim zihinsel ameliyemiz işin içine girecektir. &#8220;Ahmet yürüyor&#8221; cümlesinden, bu kez, kendi kafamızda şu sonuca varacağız: Ahmet adam öldürmek üzere yola çıkmıştır ama, o katil olamaz (olamayacağını düşünüyoruz). Veya, Ahmet yola çıkmıştır, bu tehlikeli bir akıbetin ilk adımıdır vesaire gibi durumun ve şartların gerektirdiği bir takım sonuçlara ulaşırız. Ulaştığımız bu sonuçların içimizde uyandırdığı tepkilerse ayn bir meseledir. Bunlar da, daha çok, Ahmet&#8217;le aynı niyeti taşıyıp taşımadığımıza göre değişebilir. Eğer Ahmet&#8217;in ekmek alması veya adam öldürmesi hususundaki niyetimiz örtüşüyorsa onun yola çıkmasını tasvip ederiz. Aksi halde onun yürümesine karşı menfi bir tavır takınırız. Burada sayılamayacak kadar çok ve değişik tepkilerimizin bulunabileceği açıktır.</p>
<p>Bütün bu zihnî spekülasyonları şunun için yapıyoruz: Hiç bir davranış, hiç bir olay göründüğü kadar sade ve basit değildir. Özellikle, söz konusu muhtevadan habersiz olanlar yönünden böyledir. Bir kısmımıza sade, basit, yalınkat gelen bir olay, o olayla bir iç bağıntı kurmuş olanlara bu kadar basit görünmeyebilir.</p>
<p>Rasim Özdenören , Müslümanca Yaşamak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batiya-yonelen-ilk-osmanli-aydinlari/">Batı’ya yönelen ilk Osmanlı “aydınları…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batiya-yonelen-ilk-osmanli-aydinlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
