<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>D.Mehmet Doğan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/d-mehmet-dogan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 10 Oct 2019 08:48:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>D.Mehmet Doğan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:46:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İnkılaplar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22205</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllara kadar üzerinde konuşulması, yazılması düşünülmesi mümkün olmayan bazı tabu hükmündeki konular yavaş yavaş günlük basın da dahil olmak üzere tartışmaya açıldı. Türkiye’nin siyasî, sosyal,eğitim ve kültür kurumları üzerinde bir noktadan sonra bir Örtünün veya bir zırhın varlığı herkesçe bilinmektedir. Bunun “resmî ideoloji” veya gerçek adlandırmasıyla “atatürkçülük” olduğu da malumdur. Burada Mustafa Kemal’i yargılamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/">Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22213 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d.jpg" alt="" width="272" height="322" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d.jpg 1355w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-600x708.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-254x300.jpg 254w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-768x907.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-867x1024.jpg 867w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kemalizm3d-1301x1536.jpg 1301w" sizes="(max-width: 272px) 100vw, 272px" /></a></p>
<p dir="ltr">Son yıllara kadar üzerinde konuşulması, yazılması düşünülmesi mümkün olmayan bazı tabu hükmündeki konular yavaş yavaş günlük basın da dahil olmak üzere tartışmaya açıldı. Türkiye’nin siyasî, sosyal,eğitim ve kültür kurumları üzerinde bir noktadan sonra bir Örtünün veya bir zırhın varlığı herkesçe bilinmektedir. Bunun “resmî ideoloji” veya gerçek adlandırmasıyla “atatürkçülük” olduğu da malumdur. Burada Mustafa Kemal’i yargılamak veya kötülemek gibi bir düşünceye sahip olmadığımızı hemen belirtmek istiyoruz. Asıl üzerinde durmak istediğimiz, ona isnad edilen ideolojinin bügün Türkiye’nin problemlerine akılcı çözümler getirip getirmeyeceğidir.</p>
<p dir="ltr">Bizim tarihlerimizde “Osmanlı Devleti’nin Ömrünü tamamladığı için yıkıldığı” bir mütearife (aksiyom) olarak yazılmaktadır. Meseleye farklı bir bakış ise bize şunu söylemek imkânını vermektedir: Osmanlı Devleti emperyalizmin önünde en azından manevî bir engel teşkil ettiğinden yıkılmıştır: Onun merkez topraklarında kurulan devletin bu yüzden tamamen farklı -hatta ona zıd-olması gerekiyordu. Türk devrimi ideolojisinin omurgasını bu farklı  zıd olma mecburiyeti oluşturmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Hilafetin ilgası, tekke ve zaviyelerin kapatılması, laiklik prensibi, yazı-dil ve tarih inkılabı vs. bütün bunlar üzerinde bir de bu açıdan düşünülmesi gerekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Hilafet en çok hangi güçlerin önünde engel teşkil ediyordu edebilirdi? Tekke ve zaviyeler Sultan Abdülhamid tarafından anti emperyalist bir tepki oluşumunda rol oynar hâle getirildikleri için de hedef seçilmiş-kapatılmış olamaz mı?</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de “bağımsız” Devlet’in yaptığı yazı ve dil devrimlerini Sovyet kontrolündeki Türk toplulukları üzerinde hangi güç uyguladı? Acaba Hıristiyan olamayacağımız için mi laik olduk?</p>
<p dir="ltr">Kavim esasına dayanan “Türk Devleti” neden Türkiye dışındaki Türklerle hiç olmazsa kültürel ilişki kuramadı? Osmanlı Devleti’ni “Türk Devleti” ortadan kaldırdığına göre, Osmanlı Devleti’nin sahası üzerinde kurulmuş diğer devletlerle neden kalıcı ilişkiler kurulamadı da ancak dünyanın patronluğunu yürüten devletlerin istediği tarzda münasebetler kurulabildi?</p>
<p dir="ltr">Türkiye çevresiyle en geniş ilişkileri kurabilecek konumdayken neden dünyayla irtibatı kesik bir ada haline getirildi?</p>
<p dir="ltr">Bu soruların ancak şöyle bir cevabı olabilir: Türkiye’nin sahip kılındığı “savaş sonrası ideolojisi” ancak böyle bir harekat alanı öngörüyordu&#8230;.”</p>
<p dir="ltr">Savaş sonrası ideolojilerinin, “emperyalistlerin savaşla yapamadıklarını barış ortamında gerçekleştirmek durumunda oldukları” gerçeğini unutmamak lâzımdır&#8230;</p>
<p dir="ltr">Kemalizmi belirleyen “Atatürk devrimi” ya da “devrimleri” pratiği Mustafa Kemal’in, hukukçulara, yaptıkları ile ilgili hukuki dayanak sorduklarında, “ben yapayım, siz kaide haline getirip kitaba yazarsınız” dediği rivayet edilir. Mustafa Kemal’in yaptığı ve kemalizmin gerekçe olarak ortaya çıkmasına yol açan değişiklik, devrim (ya da devrimler)i şöylece gruplandırabilir ve sıralayabiliriz:</p>
<p dir="ltr">1. Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar</p>
<p dir="ltr">* Saltanatın kaldırılması (<a href="tel:1111922">1.11.1922</a>)</p>
<p dir="ltr">* Ankara’nın başkent yapılması (13.10.1923) * Cumhuriyetin ilanı (29.10.1923)</p>
<p>* Soyadı Kanunu (<a href="tel:2161934">21.6.1934</a>)</p>
<p dir="ltr">* Efendi, bey, paşa gibi lakapların ve Unvanların ilgası (26.11.1934)</p>
<p dir="ltr">* Ayasofya camiinin müze haline getirilmesi (1.2.1935)</p>
<p dir="ltr">2. Dine, dini kurumları, dini sayılan unsurlara karşı uygulamalar</p>
<p dir="ltr">* Hilafetin ilgası, Şer’iye ve Evkaf vekaletler&#8217;ınin kaldırılması,tevhid-i tedrisat (eğitim birliği-tekeli) uygulamasına geçilmesi (3.3.1924)</p>
<p dir="ltr">* Şapka-kıyafet devrimi (25.11.1925)</p>
<p dir="ltr">* Tekke ve zaviyelerin, türbelerin kapatılması (30.11.1925)</p>
<p dir="ltr">* İsviçre’den aktarma Medenî Kanunun kabulü (<a href="tel:1721926">17.2.1926</a>)</p>
<p dir="ltr">* Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (anayasa)ndan “Türkiye Devleti’nin dini din-i islamdır” ibaresinin çıkarılması (<a href="tel:1641928">16.4.1928</a>)</p>
<p dir="ltr">* Latin harflerinin kabulü (<a href="tel:1111928">1.11.1928</a>)</p>
<p dir="ltr">* Okullardan arapca farsca öğretiminin kaldırılması (1.9.1929)</p>
<p dir="ltr">* Ezanın türkçeleştirilmesi (<a href="tel:1871932">18.7.1932</a>)</p>
<p dir="ltr">* Hafta tatilinin cumadan cumartesi pazara alınması (1936)</p>
<p dir="ltr">3. Teknik değişiklikler</p>
<p dir="ltr">* Gregoryen takvimin kabulü (26.12.1925)</p>
<p>* Latin rakamlarının kabulü (<a href="tel:2451928">24.5.1928</a>)</p>
<p dir="ltr">* Ölçü ve tartıların değiştirilmesi (1.4.1931)</p>
<p dir="ltr">4. Kemalizmi ideolojileştirme uygulamaları</p>
<p dir="ltr">&#8221; Yüksek öğretimde inkılâp tarihi dersleri verilmesi (22. 11. 1925‘ Ankara Hukuk Mektebi, M. Esat Bozkurt)</p>
<p dir="ltr">&#8221; llk M. Kemal heykelinin açılması (İstanbul Sarayburnu&#8217;nda) (<a href="tel:4101926">4.10.1926</a>)</p>
<p dir="ltr">* Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu (<a href="tel:1541931">15.4.1931</a>)</p>
<p dir="ltr">* Devletçilik ilkesinin CHP programına dahil edilmesi (<a href="tel:1051931">10.5.1931</a>)</p>
<p dir="ltr">* Halkevlerinin kurulması (<a href="tel:1921932">19.2.1932</a>)</p>
<p dir="ltr">* Türk Dil Kurumu’nun kurulması (12.7,1932)</p>
<p dir="ltr">* Türk İnkılabı Enstitüsü’nün kurulması ve üniversitede inkılap derslerinin başlaması (4.3.1934)</p>
<p dir="ltr">* Altı Ok’un anayasaya sokulması (5.2.1937)</p>
<p dir="ltr">5. Aktif statü hakları</p>
<p dir="ltr">* Mahalli idarelerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi (3.4.1930)</p>
<p dir="ltr">* Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması (<a href="tel:5121934">5. 12. 1934</a>)</p>
<p dir="ltr">İlk grupta Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar zikredilmiştir. Bunlardan ilki saltanatın kaldırılmasıdır. Saltanatın kaldırılması esasında tek başına Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir. Fakat Ankara başkent yapılmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden bu uygulama tam bir zemine oturmamıştır. Hatta hilafetle Osmanlıhk özdeşleştiğinden, halifeliğin kaldırılması da bir bakıma Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulamadır.</p>
<p dir="ltr">Burada “Cumhuriyet”in en azından halkın katılımını sağlayan bir uygulama olarak değerlendirilmesi mümkündür. Ancak, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanının en önce ve esasta Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulama olduğu kanaatindeyiz. Çünkü,Cumhuriyet sonrası ile öncesi arasında haklar ve hürriyetler açısından önemli bir olumlu değişiklik olmamıştır. Cumhuriyet’in ilânından sonra, çeşitli vesilelerle idam edilenlerin, hayatına son verilenlerin sayısı, Millî Mücadele sırasındaki savaş kayıplardan çok fazla olmuştur.</p>
<p dir="ltr">Soyadı kanunu ile lâkap ve unvanların ilgası da Osmanlı kültürünün, değerlerinin ve hatta hiyerarşisinin belli ölçüde devamına karşı uygulamalardır. Osmanlı unvanlarının gelenekten gelen kabullere yaslanması, yeni unvan ve hiyerarşinin yerine oturmasına engel teşkil etmektedir. Lâkap ve unvanlar ilga edilip, “soyadı” uygulamasına geçilerek direnen bir Osmanlılık unsuru ortadan kaldırılmak istenmiştir. Burada soyadı kanununun gerçek değil, sun’i bir soyadı uygulaması getirdiği hatırlanmalıdır. Birçok aile (yani soy) adlarının alınması baştan yasaklanmıştır. Bu durumda gerçek soyadları yerine, nüfus memurlarının uygun bulduğu, tevzi ettiği sun’i soyadları ile yeni bir soy tarihi başlamış olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Soyadı kanunu, aynı zamanda Mustafa Kemal’in Osmanlı ve İslâm adlandırmalarından kurtulmasına imkân hazırladı. Mustafa Kemal, Osmanlı döneminde tuğgeneral olmuş, böylece “paşa” unvanını kullanmaya hak kazanmıştı. Mustafa Kemal’in resmî unvanları çok Önemsediği, yakınında bulunmuş Rauf Bey ve Kâzım Karabekir gibi kişiler tarafından da belirtilmektedir. Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele sırasında müşir-mareşal rütbesine yükselmiş, ayrıca TBMM ona «gazi» unvani vermiştir. “Gazi” esas itibarıyla, din uğruna cihad edenlere, bu uğurda savaşıp yaralananlara verilen bir unvandır. Savaşa giren ve şehid olmayan herkes gazidir. Fakat, Mustafa Kemal’e verilen unvan bundan farklıdır, bir nevi bütün rütbeler tükendikten sonra verilen bir unvandır.</p>
<p dir="ltr">Daha önce ilk Osmanlı padişahlarının (Osman Gazi, Orhan Gazi, Murat Gazi) bu unvanla anıldığını biliyoruz. Osmanlı Beyliği Selçukluların Bizans ucunda bir gaza devleti olarak ortaya çıktığı için, onun yöneticileri Sultan’ül-guzzat/ gaziler sultanı olarak anılmışlardır. Son yüzyılda, düşmana karşı çok parlak mücadeleler vermiş büyük kumandanlara gazilik unvanı tevcih edilmiş (Gazi Osman Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi), bu kişiler toplum içinde büyük itibar görmüşlerdir.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazi” ünvanı verildikten sonra, bütün diğer isim ve unvanları kullanılmaksızın, bu unvanı kullanılır olmuştur. “Gazi” dönemi için bir tek kişiyi anlatmaktadır: Mustafa Kemal Paşa.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal hem dinî muhteva taşıyan, hem de Osmanlılık kokan bu unvandan, soyadı kanunu ve soyadını koruma kanunu&#8217; ile kurtulmuştur.</p>
<p dir="ltr">Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi de Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulamadan başka bir şey değildir. Bilindiği gibi İstanbul’un Fatihi Sultan Mehmed Han, fetihten sonra, hâkimiyet sembolü olarak İstanbul’un en büyük mabedini camiye çevirmiş, ona çok zengin vakıflar bağışlamıştı. Nasıl sembolik olarak İstanbul Osmanlı Devleti’nin devamını çağrıştırdığından yerine Ankara, başkent yapılmışsa, Ayasofya da Osmanlı hâkimiyetinin sembolü olduğu için camilikten çıkarılarak müzeye çevrilmiştir.</p>
<p dir="ltr">İkinci grupta, aslında Osmanlı Devleti ile özdeşleştirilmiş İslâmiyet’e, dine, dinî kurum veya dinî sayılan unsurlara karşı uygulamalar sıralanmıştır. Burada da hilafetin kaldırılması ile Türkiye’de İslâmiyet’le ilgili kesin tutumun belirlendiği söylenebilir. Ancak hilafetin siyasî yönü dikkate alınarak tek başına bu uygulamanın İslâmiyet’i ortadan kaldırma yönünde yeterli sonuçlar doğurmayacağı da muhakkaktır. Şekil olarak Müslümanları Müslüman olmayanlardan ayıran kıyafetin yasaklanmasından, İslâm toplumunun sivil kurumları olan tekke ve zaviyelerin ortadan kaldırılmasına, İslâmiyet’in toplum hayatını düzenleyen hükümlerine karşı Hıristiyan İsviçre medeni kanununun iktibasına kadar bir dizi uygulama tabii olarak Anayasa’dan «devletin dini» maddesinin çıkarılması ile neticelendirilmiştir. Bu noktada İslâmiyet’le bütün alâkalar kesilmişken, İslâmiyet’in fiili, kültürel ve 1 24/1 1/1934 tarih ve 2578 sayılı kanunla Kamal öz adlı Türkiye Cumhurreisine verilen &#8216;Atatürk&#8217; adının veya bunun başına ve sonuna söz konarak yapılan adların hiç bir kimse tarafından alınamayacağını buyuran kanun. (1934) sembolik devamını sağlayan yazı, arapça öğretimi, ezan, cuma tatili gibi unsurların ortadan kaldırılması da gerekli görülmüştür. Laikliğin 1937’de Anayasaya girmesi ise bu uygulamalardan sonra fiili durumun resmileştirilmesi olmuştur.</p>
<p dir="ltr">Tekkelerin, zaviyelerin kapatılması kemalist üslupla kolaylıkla izah edilmektedir. Bu Osmanlı-İslâm sivil toplum kurumları yerine, Cumhuriyet’ten sonra batı tarzı parti, dernek gibi sivil toplum kurumlarının oluşmasına da gerçek anlamda imkân verilmemiştir. Hadi tekkeler eski toplumun kurumları idi, ya partileşmeye, dernekleşmeye, sendikalaşmaya izin verilmemesi nasıl izah edilecektir? Nitekim Memurin Kanunu’na memurların siyasi dernek ve klüplere girmelerini yasaklayan hükmün konulması sırasında, tereddüte düşenlere Atatürk şöyle karşılık verir: “Ben bu maddede değiştirilecek bir şey göremiyorum. Çünkü burada memurların politik derneklere girmesindeki amaç, onların benim partimden başka bir partiye girmesi demektir. Bu bakımdan bu madde hatta yararlıdır ve kesinlikle değiştirilmemelidir.” (M. Goloğlu, Tek partili Cumhuriyet, 191-192)</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de İslâmiyet resmen Atatürk döneminde de yasaklanmamıştır. Fakat din ve vicdan hürriyetinin Tek parti döneminde baskı altında tutulduğu bilinmektedir. Bu dönemde, her seviyede dinî tedrisat da men edilmiştir. Bu yüzden, ancak gizli-örtülü bir tedrisat sözkonusu olabilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Kemalistlerin bu gizli tedrisata karşı oluşturduklan tepki, resmen dinî tedrisata izin verildikten sonra, izinli tedrisata karşı da yöneltilmiştir. Bir ülkede hem hürriyetlerin, bilhassa din ve vicdan hürriyetinin olduğundan söz etmek, hem de din öğretimini mahküm etmek kemalizmin çift kişilikliliğinin göstergelerindendir.</p>
<p dir="ltr">İslâmiyetin gizli, herkese açıklanmayan bir tarafı olmadığından, İslâm dininin gizli öğretilmesi ihtiyacı da bulunmamaktadır. &#8220;İslâmiyet her ne kadar yasaklanmamışsa da bazı hükümleri çağdaş nizamımıza-resmî ideolojiye veya kemalizme aykırıdır. O zaman bu aykırı olan hükümlerin öğretilmemesı gerekir»)&#8221; denilebilir. Fakat bugüne kadar anayasalardan yönetmeliklere kadar hiçbir mevzuatta, İslâmiyet’in şu kısımlarının öğretilmesi yasaktır, şu ahkâmının bilinmemesi lâzımdır gibi hükümler yer almamıştır. Buna rağmen, resmî denetim altında öğretim yapan imam hatip okulları dahil, dini öğretime kuşkulu bakışlar, bir kemalist gelenek olarak sürmektedir.</p>
<p dir="ltr">Üçüncü grupta teknik değişiklikler sözkonusu edilmiştir. Bu grupta yer alım uygulamalar ideolojik olarak büyük bir önem taşımamaktadır. Kabul edilen ölçüler tümüyle batının standartlarını da yansıtummaktadır. Ancak Ingilizler, bugün de farklı ölçülerini korumaya devam etmektedir. Fakat bir Müslüman toplumda da böyle değişikliklerin yapılması büyük veya rahatsızlık verici bir dönüşüm sayılmaz.</p>
<p dir="ltr">Dördüncü grup, kemalizmin asıl yaptığı, kendisini doğrudan ifade etmek istediği üillerle ilgilidir. Burada tepkiden çok, icra vardır. Kemalizmin asıl kimliğini bu gruptaki uygulamalardan çıkarmak gerekir. Yoksa, sadece yıktıkları ve eleştirdiklerinden bir kemalizm tablosu çıkarmak doğru ve yeterli olmaz.</p>
<p dir="ltr">Burada ilk uygulamalar dikkat çekicidir. Kemalizmin doğrudan kendini ifade ettiği ilk uygulama, kendini kabul ettirme, savunma kastıyla bir inkılâp kürsüsüne vücut vermesidir. Diğer bir erken başlangıç ise, heykeller vasıtasıyla tecessüm etmiş olarak halkın karşısına çıkmasıdır. Tarih, Dil kurumları ile Halkevlerinin kuruluşu aynı seriden, ideoloji oluşturma ve yaygınlaştırma uygulamalarıdır.</p>
<p dir="ltr">İlmin denetimi ve tekelci bir ideolojinin oluşturulup benimsetilmesi yolundaki kurumlaştırmalar kemalizmin uygulamaları arasında Ölönemli bir yer tutar. Bu maksatla, eğitimde tevhid-i tedrisata-öğretim tekeline başvurulmuş, üniversite yeniden teşkilatlanmış, bu arada yetişmiş eleman sıkıntısı çekildiği halde, öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu tasfıye edilmiş, öte yandan da Tarih ve Dil kuramlarına vücut verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de devlet kendi özel laiklik anlayışının bekâsı için nasıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuş ve böylece din işlerinin kontrolünü sağlamışsa, aynı şekilde atatürkcülüğün bekâsı için de öğretim-ilim kuruluşlarının kontrol ve yönlendirilmesini de teşkilâtlandırmıştır.</p>
<p dir="ltr">Burada bazı çelişkiler kaçınılmaz olmaktadır. Meselâ, o günkü siyasî görüşle, dinin hükümlerinin uyuşmadığı zamanlar olabilmektedir. Böyle zamanlarda dinin hükümleri değiştirilemeyeceği için, bu görüşün açıklanması, devletin görüşüne karşı ileri sürülmesi, bir laiklik ihlali olarak şiddetle karşılanmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Böyle çelişkili durumların şüphesiz din sahası dışında ilim sahasında da görüldüğü zamanlar olmaktadır. Yani siyasi görüşle ilmin görüşünün uyuşmaması hâlinde, devlet, kendi görüşüne karşı ilmin görüşünün dikilebilmesini önlemenin en dolaysız yolunu, «ilim» kuramlarının devletçe yönlendirilmesi yolunu, seçmiştir. Meselâ üniversitede bir bilim adamının sistemle uyuşmayan bilgilere sahip olması ve bu ilmî bilgisini talebelerine aktarması düşünülemez. Kısa dönemde siyasî sistemin fizikle, kimyayla uyuşmazlıkları olmayabilir. Ama sosyal ilimlerle, din ilimleriyle ve bilhassa da tarihle çakışmasının her zaman mümkün olmadığını rahatça söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Tekelci kültür-eğitim kurumlarının teşkilini devletçilik ilkesi ile altı okun anayasaya sokulması izlemiştir. Dikkat edilirse, bütün bu kurumlaşmalar ve ideolojik yapılanmalar baştanbaşa totaliter bir sistemi ifade etmektedir. Bu sistem tek partici, tek şefci, bürokratikoligarşik bir siyasi ve sosyal yapı öngörmektedir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4. Kurultayında (1935) bu kesin ifadesini bulmuştur. Bu kurultayda bir parti programı değil, bir devlet düzeni programı hazırlanmıştır. Cumhuriyet Halk Partililer (yani kemalistler) bu devlet düzenine &#8216;demokrasi&#8217; demektedirler. Parti&#8217;nin Genel Sekreteri Recep Peker bu kurultayda şöyle söyler: &#8216;Türkiye Cumhuriyeti bir Parti Devleti’dir”. Bundan sonra değişmez genel başkanlı, Genel sekreteri İçişleri bakanı, valileri il başkanı olan bir parti devletine vücut verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Altı okla oluşturulan yapının demokrasi ile, katılımcılıkla ilgisini kurmak güçtür. Kemalizmin altı oku, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, laiklik ve inkılâpçılıktır. Bunlardan devletçiliğin, inkılâpçılığın ve laikliğin kesin olarak totaliterliği öngördüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’de laiklik, yalın bir siyasi laiklik / din-devlet ayırımının ötesinde, dini kurumların toplum hayatındaki varlıklarının ortadan kaldırılması, dinin kontrolü ve hakim ideoloji doğrultusunda yönlendirilmesi şeklinde uygulanmıştır. Bu tarz bir anlayışın şiddetli baskıcı bir totaliterlik gerektirdiği kesindir. Uygulamalara bakarak cumhuriyetçiliğin, halkçılığın, milliyetçiliğin de totaliter çerçevelerde benimsendiği söylenebilir. Bu yüzden sonraki dönemlerde Türkiye’nin altı ok ilkelerinden kurtulmadığı için tam manasıyla demokratikleşemediğini söylemek mümkündür.</p>
<p dir="ltr">Altı ok ilkelerinin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na (Anayasa’ya) sokulması görüşmeleri sırasında, Komisyon başkanı Şemseddin Günaltay’ın konuşması kemalist devletin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda yeterince açıklayıcıdır. Günaltay, öncelikle bu ilkelerin Türk’ün tarihteki hayatından çıkarıldığını öne sürer. Türk, bugüne kadar süregelen varlığını bu ilkelerle koruyabilmiştir. Türk, milliyetçi olduğu sürece yaşamıştır, yani kendi varlığının esaslarını kendi ruhundan çıkardığı sürece yaşamıştır. Bir milletin ana kanunu yapılırken ilk önce göz önüne alınacak şey, o milletin özellikleri.l, ruhundan doğan nitelikler olmalıdır. Ancak bu tür ilkelere dayanan bir millet, en büyük fırtınalar karşısında varlığını ve benliğini koruyabilir. Bugünkü Devletimiz işte o sayede kurulmuştur. O halde bugün Teşkilat-ı Esasiye’ye koyduğumuz ilkeler aleyhinde hiç kimse herhangi bir fikir açıklayamayacaktır. Bir liberal liberalizmi, bir komünist komünizmi savunamayacaktır. Savunursa suçlanacaktır&#8230; Günaltay bunları kemalizmin tamamlandığı, son şeklini aldığı günlerde söylemektedir.Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce söylenen bu sözlerin Atatürkçe tasvib edilmediği ve atatürkcülüğe aykırı olduğu her halde kolay kolay öne sürülemez.</p>
<p dir="ltr">Bu sıralarda tek parti yönetiminin aldığı şekli Mahmut Goloğlu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p dir="ltr">“Cumhurbaşkanı Atatürk, sadece adı kalan Halk Partisi’nin Genel başkanlığı da dahil olmak üzere, tüm siyasal ve sosyal kuruluşların ve güçlerin başı, yani şefi olduğundan, artık devlet başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı deyimleri, hatta Atatürk adı bir yana bırakılarak sadece “Şef deyimi kullanılmıştır&#8230;. Celâl Bayar’ın okuduğu uzun hükümet programında “Şef ’ deyimi o kadar çok ve o kadar sık kullanılmıştır ki&#8230;.” (Goloğlu: Tek partili Cumhuriyet, 220)</p>
<p dir="ltr">Halkçılık ve ihanet fobisi</p>
<p dir="ltr">İsmet Paşa’nın Millî Mücadele’nin sonlarında, Mudanya Mütareke’sine yakın günlerde, mağlup Yunan kuvvetlerine bakarak yanındakilere -gerçek düşman içimizde- dediği birçok kaynakta yer almıştır. Lord Kinros, Mustafa Kemal’in halkdan çekindiği için öne sürdüğü demokrasi ilkelerine aykırı bir siyaset güttüğünü yazar.</p>
<p dir="ltr">&#8216;Gerçek düşman&#8217;dan, yani halkdan korkmak üzerine bina edilen bütün yönetimlerin, ister istemez sıkı denetimlere, sıkı yönetimlere, baskılara başvurması gerekecektir. Çünkü yönetici elit kuvveti elinde bulundurmakla beraber sayıca azdır, azınlıktır. Yönetici elit silah gücünü, polis gücünü, kanun gücünü, olağanüstü durumlarda daha da ağırlaştırarak halka karşı kullanmaktan geri kalmaz.</p>
<p dir="ltr">Bu ihanet fobisi, Cumhuriyet’e, devlete, yöneticilere karşı silahlı, silahsız halk hareketleri olabileceği, bunun için her daim müteyakkız olunması gerektiği türünden tezlerin kanunlara, anayasalara yansımasına ya da mesnet teşkil etmesine yol açmıştır.</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de halk, yeni yetişen nesiller, şu veya bu şekilde bu fobinin tesiriyle sıkıntılara, baskılara maruz bırakılmıştır. Olayların akışı<br />
içinde, hemen hissedilmeyen bu durum, yakın tarihe dikkatle bakanlar tarafından kolaylıkla görülecektir.</p>
<p dir="ltr">Şüphesiz devlete ve topluma karşı suçlar olabilir. komplolar ortaya çıkabilir. Ama bu türden olaylar, kanun dışı tutumlara, baskılara, suçsuz insanlara zulmedilmesine gerekçe yapılamaz.</p>
<p dir="ltr">Keytî mahkemeler, tüyler ürperten işkence metodları, kişilik törpüleme uygulamaları, Kur&#8217;an-ı Kerim’e taarruza kadar varan saygısızlıklar, suçu kişiden ailesine, mensup olduğu topluluğa, hatta halka ve onun inancına kadar genelleştirme tavrının yansımaları Cumhuriyet’in tek parti döneminden sonraki dönemlere miras kalmıştır.</p>
<p dir="ltr">Son grupta, kemalizmin halk lehine, aktif statü haklarından birini, en azından bir cins lehine, genişlettiği intibaı uyandıran birbirini tamamlayan iki uygulama sıralanmıştır. Kadınların önce mahallî idarelerde, sonra da genel olarak seçme ve seçilme hakkının tanınması ciddi bir demokratikleşme görüntüsü vermektedir. Kemalistler kadınlara oy hakkı vermede birçok Avrupa ülkesinden önde gittiklerini sık sık tekrarlarlar. Ancak bunun gerçek anlamı üzerinde durmaktan kaçınırlar. l930’lar Türkiye’si gerçek seçimlerin mümkün olmadığı bir cumhuriyetti. Yani değil kadınlar, erkekler dahi seçme seçilme haklarını kullanamıyorlardı. Bu kanunlarla, şefın tayin ettiği erkeklere bir miktar da kadın katılmış olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Kemalizm, komünizmin işçi sınıfını, proleterleri dayanak yapması gibi, gençleri ve kadınları dayanak olarak kullanmıştır. Gençler sırtları sıvazlanarak, emanet bırakılarak, kadınlar ise hayalî siyasî haklar verilerek etkilenmiştir.</p>
<p dir="ltr">Burada, kısaca 1934’de 18 kadın milletvekili arasında Meclis’e giren köylü kadınından söz etmek istiyoruz. Cumhurbaşkanı Ankara köylerini gezerken “Satı Kadın”ı gözü tutuyor. Onu milletvekili yapmak istiyor. Önce adını değiştiriyor. Satı “Han” (ne demekse) oluyor. Sonra başörtüsü çıkarılıyor, fötr şapka giydiriliyor, şalvar çıkarılıp tayyör giydiriliyor, yani kadıncağızın bütün kimliği değiştirilerek, aslî hüviyetinden uzaklaştırılarak Meclis’e girmesi sağlanıyor.</p>
<p dir="ltr">Kemalizme mal edilen uygulamalara bakarak şunu söylemek mümkündür, kemalizm esas yaptıklarıyla değil, yasakladıklarıyla kendini göstermiş, etkili olmuştur. Burada zikretmediklerimiz arasmda, Türk müziğinin neredeyse tamamen yasaklanması, zengin bir medeniyet dili haline gelmiş bulunan Osmanlıca’nın yasaklanması, her ikisinin de tahkire konu olması, hakarete uğratılması kültürel yasakçılığın boyutlarını kısmen göstermektedir. Ayrıca milliyetçiliği alem yapmış bir sistemde müzik, dil gibi kültürel unsurlara karşı batı kültürünü yaygınlaştırmak için resmi tutum alınması anlaşılabilir değildir. Müzik konusunda bu açıkça söylenmiş, Türk müsıkisinin geri, batı müziğinin ileri olduğu açıkça ifade edilmiş, batı müziğinin benimsenmesi yolunda sistemli olarak çalışılmıştır. Türkçeye bu tarzda doğrudan hücum edilememiş, bir dönemin zengin türkcesi-osmanlıca hedef olarak seçilmiştir. Dil devrimi neticede, türkçenin özleşmesi adına savunulmuş olmasına rağmen, dilimize batı dillerinden büyük miktarda kelime girişine yol açan bir uygulamaya dönüşmüştür. (Bu konuda bkz. Batılılaşma ihaneti, 129-164)</p>
<p dir="ltr">Baskın bir görüşe göre, Türkiye cumhuriyetinin temelini laiklik teşkil etmektedir. Diğer bütün prensipler ancak laiklikle birlikte var olabilir. O yüzden, her şey bir yana laiklik bir yanadır. Hatta, “demokrasi mi, laiklik mi?” sorusunu sorup “demokrasi olmasa da olur” diyen “aydın”lar dahi vardır.</p>
<p dir="ltr">Kemalizm, hedef olarak dini ve dinî kurumları seçtiğinden, iştigal alanı bu olduğundan, kendisi toplumda daralttığı kutsallık alanına yerleşmiştir. Mustafa Kemal, türbeleri kapatmıştır. Fakat Türkiye’de bütün zamanların en büyük türbesi (adı türbe olmaksızın, mozole denilmesi tercih ediliyor) onun adına yapılmıştır. Hiçbir Osmanlı sultanının mezarı, Türkiye’nin ilk cumhurreisinin mezarıyla kıyaslanamaz. Belki de Anıtkabir’in alanına altı yüz yıl boyunca saltanat sürmüş bütün Osmanlı sultanlarının türbelerinin sığması mümkündür. Ayrıca, Osmanlı sultanlarının türbeleri etrafında, hiçbir zaman bugün olduğu gibi bir merasim de geliştirilmemiştir.</p>
<p dir="ltr">Osmanlı sultanları türbelerinde genellikle yalnız değildirler. Birçoğu kardeşleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yatarlar. Mustafa Kemal Anıtkabir’de yalnız bırakılmıştır. Hatta çevresine başka ölülerin gömülmesi, ayrı bir “devlet mezarlığı” kurularak önlenmiştir. 1960 darbesinden sonra darbenin lideri ve sonradan cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel ve bazı “şehid’ler Anıtkabir bahçesine gömülmüşken, bunlar 1980’den sonra sökülüp atılmıştır.</p>
<p dir="ltr">Türbe ziyareti bir gerilik belirtisi olarak kabul edilmiş ve tek parti döneminde tamamen yasaklanmış, fakat Atatürk’ün kabri Türkiye Cumhuriyeti’nin protokoler ziyaret yeri haline getirilmiştir. Yerli yabancı protokolde yeri olan herkes Anıtkabir’i ziyarete mecbur edilmiş, ziyaret etmeyenler şiddetli tepkilere maruz bırakılmıştır. Ölülerden yardım istemeyi kınayan Mustafa Kemal’in mezarı bir süre sonra dilek dileyenlerin, şikâyette bulunanların kapısı haline gelmiştir. Hatta, mezarından başka bir nevi “makam”ı sayılan heykelleri bile aynı maksatla ziyaret edilir olmuştur. Müsbet ilim mensupları, hukukçular, üniversite öğretim elemanları, doktorlar cübbeleriyle; Ankara’daysalar Anıtkabir’e, Başkent dışındaysalar büyük heykellere toplu ziyaretler ve şikayetler yapmışlardır.</p>
<p dir="ltr">Kemalizm, İslâm dinini hayattan tecrit etmek için çeşitli uygulamalara başvururken, ona alternatif kurumlar üretmeye çalışmıştır. Mesela, cami ve tekkelere karşı halkevleri kurulmuştur. Toplumun sosyal hayatında önemli yer işgal eden bayram gibi dinîislâmî uygulamalara karşı milli bayramlar ikame edilmeye çalışılmıştır. Burada bilhassa geleneklerin tesirine henüz girmemiş ve etkilenmesi kolay çocuklara ve gençlere yönelik bayramlar ihdas edilmesi üzerinde dikkatle düşünmek lâzımdır.</p>
<p dir="ltr">D.Mehmet Doğan &#8211; Bir Savas Sonrasi Ideolojisi Kemalizm,syf.89,102</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/">Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-savas-sonrasi-ideolojisi-kemalizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikat ve İdeolojik Çilgınlık</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-ve-ideolojik-cilginlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-ve-ideolojik-cilginlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:41:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat ve İdeolojik Çilgınlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Vahdettin]]></category>
		<category><![CDATA[Turgut Özakman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22210</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kişileri efsaneleştirmek, etrafında gelişen olayları kutsamak ve dokunulmazlaştırmak, “kült”leştirmek yeni bir şey değil. 20. yüzyılda bütün totaliter (faşist-komünist) idareler bunu son haddine kadar yapmışlardır. Bunun için muhtelif seviyede teşkilatlar, hatta bakanlık kuranlar olmuştur. Bazıları açıkça adını koymuş, “propaganda bakanlığı” demiş, bazıları bu kadar açık yürekli olamamıştır. Netice olarak, 20. yüzyılın seri üretim yalanları ve efsaneleri, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikat-ve-ideolojik-cilginlik/">Hakikat ve İdeolojik Çilgınlık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kardes-kavgasina-donusen-ideolojik-yol.jpg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22211 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kardes-kavgasina-donusen-ideolojik-yol.jpg" alt="" width="620" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kardes-kavgasina-donusen-ideolojik-yol.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kardes-kavgasina-donusen-ideolojik-yol-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/kardes-kavgasina-donusen-ideolojik-yol-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" /></a></p>
<p dir="ltr">Kişileri efsaneleştirmek, etrafında gelişen olayları kutsamak ve dokunulmazlaştırmak, “kült”leştirmek yeni bir şey değil. 20. yüzyılda bütün totaliter (faşist-komünist) idareler bunu son haddine kadar yapmışlardır. Bunun için muhtelif seviyede teşkilatlar, hatta bakanlık kuranlar olmuştur. Bazıları açıkça adını koymuş, “propaganda bakanlığı” demiş, bazıları bu kadar açık yürekli olamamıştır. Netice olarak, 20. yüzyılın seri üretim yalanları ve efsaneleri, 21. yüzyıla devredememiştir. (Kuzey Kore hariç elbette! Bugün de bu ülkede ölü bir lidere tapınılmaktadır!)3</p>
<p dir="ltr">Türkiye’de, 20. yüzılın başında İttihatçıların efsane ve yalan üretim merkezleri tarafından yürütülen propaganda faaliyetleri ile açılan yol, daha sonra da devam ettirilmiş; tek parti efsaneciliğinin en iptidaî örnekleri ders kitaplarına boca edilmiştir. Üreticilerinin ilk mektep ölçeğinde tasarladığı çarpıtmaların seviyesi, yarım asır sonra, 1980’lerde, yüksek Öğretime mecburî inkılâp tarihi dersleri konularak yükseltilmek istenmiştir.</p>
<p dir="ltr">İnkılâp tarihini romana göçürmek !</p>
<p dir="ltr">Tarihin gerçekliği karşısında, romana veya romaneske sığınma iki binli yılların başında bir hayli rağbet görmüştür. Bu kitaplardan en bilineni Çılgın Türkler’dir. Esasında “tiyatrocu” ve “radyocu’&#8217; olan yazarının “roman” olarak niteleyerek, tarihî bilgi yanlışlarını, çarpıtma, yalan ve saptırmaları eleştiriden kaçırmak istemesi anlayışla karşılanabilir. Fakat bu romana kaçırılmış inkılâp tarihini diğer inkılap tarihi kitaplarından ayıran onların az da olsa kendilerini gerçekle kayıtlı hissetmeleridir. “Çılgın” insanların Öyle hakikatle fılan kayıtlanması düşünülemez elbette! İnkılâp tarihini romana göçürerek at atabildiğin kadar, savur savurabildiğin kadar! Olayların uzağında kalmış zihinlere kafana göre çağdaş hurafeler üret ve gerçek diye bellet!</p>
<p dir="ltr">İsmini andığımız kitap, bize hiçbir ilişkimiz olmayan Ankara’daki bir Özel üniversite tarafından hediye olarak gönderilmişti. 748 sayfalık bir kitap, fıyatı hatırı sayılır olmalı. &#8220;Özel Üniversite“, muhtemelen binlerce kişiye bu kitabı satın alıp hediye etmiş&#8230;Kitabın bütününü okuyup, bütün cehalet örneklerini aktarmak kolay bir şey değil. Daha “Başlangıç”ta yani eserin, gerçek anlamda ilk sayfasında, Dolmabahçe’nin “şölen salonu”ndan bahsediliyor. Dolmabahçe Sarayı’nda böyle bir salon yok elbette. Bununla “Muayede salonu”nun kastedildiğini tahmin edebiliriz. Bu ille de türkçeleştirilecek idi ise, “Bayramlaşma salonu” denilebilirdi. Eski “tiyatocu”, yeni romancı, tarihe mal olmuş bir adlandırma olan Heyet-i Temsiliye’yi de “yönetim kurulu” olarak türkçeleştirmiş! Buradan da türkçe mantığı ve zevkinin derecesini takdir edebilirsiniz.</p>
<p dir="ltr">İlk dipnot da «bilimsel roman&#8217;ın»(!) foyasını meydana çıkarıyor. Padişah-halife, 14 Kasım 1914’te Cihad-ı ekber ilan etmiş&#8230; Padişah Sultan Reşad’ın kendi gücü ve otoritesi olmadığını bilmeyen kimsenin değil roman yazmak, okumaya bile iktidarı olmadığı kesindir. Bu &lt;&lt;cihad&gt;&gt;ı, İttihat ve Terakki öndegelenlerinin Alman müttefiklerinin arzusu üzerine ilan ettiğini bilmemek ise mümkün değildir. Bunun ne kadar yankı bulduğu veya bulmadığı bir kalemde halledilebilecek bir şey değildir elbette. Düşman tarafta çok sayıda sömürgelerden getirilmiş müslümanlar olduğu da bilinmez değildir. Bu müslüman askerlerin bir çoğunun kiminle ne uğruna savaştığını bilmediğini, bir kısmının da sözünü ettiğimiz kitabın yöntemiyle «halifeyi Alman gâvurundan kurtarmak» için savaştıklarına inandırıldığını bilmemek için de böyle uydurma romancı olmak lâzımdır.</p>
<p dir="ltr">Aşağıda nakledeceğimiz metin, bir tarih kitabından değil, bir sanatçının hatıralar da ihtiva eden kitabından alınmıştır:</p>
<p dir="ltr">“Bulunduğumuz yer Filistin&#8217;de Kalkaya köyüdür. Burası bir makineli tüfek merkezi. Düşmanın saldırıya geçme ihtimali dolayısıyla silah başında siper hayatı yaşıyorduk. Karşımızda Hindli askerler de siperde. Bir ara emir geldi. Bu emirde Hindli müslüman askerlere ateş edilmeyecekti. Sonra Yine fırka kumandanı bölüklerde ne kadar güzel sesli hafızlar, askerler varsa onları bir araya topladı ve en ileri mevzilere yerleştirdi. Bunlar yüksek sesle Kur’an okuyacaklardı. Vakit de Kurban Bayramı arifesi. Bizim siperlerde bir tekbirdir başlıyor, bu kesiliyor, tiz sesle Kur’an okunuyor. Silah sesleri yerine Kur’an sesleri her yeri dolduruyor. Bu arada &#8216;Allah Allah’ diyerek Hindli müslüman askerlerden ön siperlerde olanlar bizim siperlere geçtiler, Turk askerlerinin boyunlarına sarıldılar. “ (Mâlik Aksel: İstanbul’un Orta Yeri, Kültür Bakanlığı yay. Istanbul 1977).</p>
<p dir="ltr">Sonradan olma romancı, Vahdetdin’e saldırmak için sadece dört sayfa sabredebiliyor. Vahdetdin Türkiye’yi İngiliz sömürgesi yapmak için her yola başvurmuş! Hangi yollar mesela? İttihatçılardan sonra kurulacak ilk hükümeti İzzet Paşa’ya kurdurmak bunlardan biri olabilir mi? Izzet Paşa’nın sadrazamlığının Mustafa Kemal Paşa’nın teklif olduğunu, elbette romanlar yazmaz; fakat bütün ciddi tarih kitaplarında vardır. Hatta kabineye girecek isimler konusunda Padişah tarafından Mustafa Kemal Paşa’nın tekliflerine, büyük ölçüde uyulmuştur.</p>
<p dir="ltr">Paşa’nın Halep’ten Başyaver Naci Bey’e çektiği telgrafta “Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetimi (bağlılığımı) ve vatanımın temin-i selameti (kurtuluşunun sağlanması) itibarıyla arz ederim ki” dedikten sonra İzzet Paşa’dan başka, “Fethi, Tahsin, Rauf, Azmi, Ismail Canbulat, Şeyhülislam Hayri ve bendeleri (Mustafa Kemal Paşa) ile kabine kurulması zaruridir.” Sonuçta, Hayri Efendi Adliye nazırı, Fethi Bey Dahiliye nazırı, RaufBey Bahriye nazırı yapılmıştır. Fethi ve Rauf Bey Millî Mücadele’nin önde gelen isimlerindendir. Bu kabine, İngilizlerle Mondros mütarekesini imzalamıştır. Mütarekeyi, Millî Mücadele’nin başlangıcında Mustafa Kemal Paşa’dan sonra ikinci isim olan Rauf Bey Bahriye Nazırı olarak imzalamıştır! “Hain” Vahdetdin ise Mütareke’yi imzalayan heyeti huzuruna kabul etmemiştir! Bu kitapta yazmayan bir hakikat daha: Vahdetdin Sevr anlaşmasını da tasdik etmemiştir!</p>
<p dir="ltr">Son Osmanlı Padişahı ile ilgili, hüküm verirken, çok keskin olan hurafe üreticisi yazar, Mustafa Kemal Paşa ile ilgili olarak Lord Kinros’un meşhur kitabında geçen Mustafa Kemal, Pera Palas’ta İngiliz gazeteci Ward Price ile görüşmesine ne diyecektir? Paşa İngiliz yetkilileriyle ilişkisi iyi olan bu gazeteciye “Eğer ingilizler Anadolu’da sorumluluğu üzerlerine almak niyetinde iseler, tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır. Bu sıfatla yardım arzedebilceğim bir makamla temasa geçmek isterim” der. (L.Kinı&#8217;os: Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu. sf. 231)</p>
<p dir="ltr">Bu cümlelere bakıp Mustafa Kemal Paşa’nın İngilizlerin Türkiye’yi sömürgeleştirmelerine taraftar olduğunu çıkarabilir miyiz? O sıralar, gerçek bir politika oluşturmak için bütün zeminler yoklanmaktadır. Paşa’nın yaptığı da bundan başka bir şey olmamalıdır. Buna rağmen yazar, Kinros’un 1960’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün önde gelenlerinin, İsmet İnönü de dahil, desteği ile hazırlanan meşhur kitabını hayli kalabalık olan bibliyografyasına almamıştır!</p>
<p dir="ltr">Vahdetdin meselesi çok önemlidir aslında. Sonraki sayfalarda Mustafa Kemal Paşa’nın askerlik mesleğinden çıkarılması, taşıdığı nişanlar ve fahrî yaverlik rütbesinin kaldırılması yönündeki padişah buyruğu ve Divan-ı Harp tarafından idama mahküm edilmesi kararlarına yer verilirken, bunların sonradan iptal edildiği, belirtilmiyor! Osmanlı sistemi, bu kararların yanlışlığını, usule uymadığını tescil etmiş ve ortadan kaldırmıştır. Bu süreç, 28 aralikta (1919) Harbiye nezaretinin yazısıyla başlamış, 29 aralıkta Bakanlar kurulundan geçmiş ve 3 şubatta (1920) Padişah tarafından yayınlanan fermanla tamamlanmıştır.</p>
<p dir="ltr">Böyle bir kitabın yanlışlarını, saptırmalarını ve yalanlarını bütünüyle yazmak, aynı uzunlukta hatta daha büyük bir yanlışlar, saptırmalar kitabı hazırlamak demektir. Buna vaktimizi harcamak niyetinde değiliz elbette. Mustafa Kemal Paşa’nın, İstanbul’da bulunduğu süre içinde Vahidetdin’le en çok görüşen Osmanlı paşası olduğunu kaydetmek istiyoruz.<br />
1919 yılı 13 kasımında İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa 14 kasımda Cuma selâmlığından sonra Padişah tarafından kabul edilmiştir. 19 Kasımda M. Kemal Paşa Padişahla görüşme talebinde bulunmuştur. 22 Kasımda Cuma selâmlığından sonra tekrar görüşme vukubulmuştur. 29 Kasımda yine Padişah Mustafa Kemâli kabul etmiştir. Bu durumda, İstanbul’da bulunduğu süre içinde Paşa’nın Padişah’la neredeyse her hafta görüştükleri anlaşılmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Bu hiç şaşırtıcı değildir. Vahdetdin’le Berlin seyahati dolayısıyla veliaht iken kurulan ilişkilerin derecesini, Mustafa Kemal Paşa, Karlsbad’da kaphca tedavisi görürken Sultan Reşad’ın ölümünü duyduğunda açıklamaktadır. Sultanın ölüm haberi kendisine duyurulunca çok üzülmüştür. Bu üzüntünün sebebini şöyle açıklar: “Ne ölen padişaha acıdığımdan ve ne de yeni padişahın ömrünün uzun veya kısa olacağından müteessir değildim. Teessüf ettiğim Cihet İstanbul’da bulunmayışımdandı&#8230;Ben veliahd hazretlerini Almanya seyahati münasebetiyle pek iyi tanımıştım. Aramızda bir dereceye kadar hususiyet ve samimiyet hâsıl olmuştu. . .Kendisi ile başlamış olan münasebeti azami derecede ilerletmek fırsatı elimde iken, müstağni davrandım. Bir defadan maada ziyaretine gitmedim. Hatta bu defa istanbul’dan ayrırken veda dahi etmedim. İşte teessürüm bundan ileri geliyordu&#8230;Doktor geldi, yatak odasma girdi. Ona Padişah’ın vefatını ve yeni padişahın bana muhabbetini söyledim” (M.Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara 1983 Tabii bu önemli kitap da “bibliyografyah roman”ın kaynakları arasında yoktur!)</p>
<p dir="ltr">Paşa Başmabeynci Lütfi Simavi aracılığı ile Padişah’a tebrik mektubu gönderir, tedavisini yarıda keser ve Türkiye’ye döner. Vahidetdin’le görüşür, Padişah onu 7. Ordu kumandanlığına tayin eder. Bir ay sonra da fahrî yaveri yapar. Bu, bugünkü tabirle “onursal” bir görevdir. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra, bütün unvanlarının önünde bu unvanı kullanır: Fahri Yaver-i Hazreti şehriyari&#8230;Yüce padişahın Fahri Yaveri!</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdetdin’le ilişkileri, askerlikten istifa edip sine-i millete döndükten sonra de kesilmez. Istifasının ardından “Kulları Mustafa Kemal” imzası ile bağlılıklarını bildirir. “Yüksek saltanat ve hilafet makamıyla, asil milletlerinin hayatımın son noktasma kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz eder, bu hususta teminat veririm” (Belgelerle Türk Tarihi dergisi, nisan 1985). Daha sonraları da, Padişah’a aynı minval üzere yazıları, telgrafları vardır. Mesela, Ankara’dan gönderdiği 19 ocak 1920 tarihli mektup bunlardan biridir. Mektup şöyle bitmektedir:</p>
<p dir="ltr">“Acizleri de bizzat atebe-i felek-mertebe-i hilafet penahilerine (halifeliğin sığınağı yüksek eşiklerine) yüz sürmek şerefinden mahrumiyetimin daha fazla imtidad etmeyeceğinden (uzamıyacağından) ümidvar ve her zaman teyid ettiğimiz hiss-i sadakat ve merbutiyetin (bağlılığın) lâyezal (sonsuz) olduğunu huzur-ı humayunlarına bir defa daha tekrara muvaffakiyet fikriyle bahtiyar olarak tazimat ve tevkirat-ı müeyyedemi (güçlendirilmiş saygılarımı) takdim&#8230;” (Murat Bardakçı: Şahbaba. İstanbul 1998, sf. 540 Bu kitap da bibliyografyada yer almamaktadır.)</p>
<p dir="ltr">Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş asla son padişah Vahdetdin’e haksızlık edilerek doğru anlaşılamaz ve anlatılamaz. Ucuz kampanya kitabının ilk sayfalarında verilen hüküm, Mustafa Kemal Paşa’nın Vahidetdin’in vefatından sonra söyledikleriyle karşılaştırılırsa, nasıl bir sonuca vanlabilir? Mustafa Kemal Paşa Vahdetdin’in Ölümünden Adana seyahati sırasında haberdar edilir (17 mayıs 1926). Reisicumhur Mustafa Kemal, Son padişah Vahideddin için şunları söyler: “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki&#8230;”</p>
<p dir="ltr">(Şahbaba, 413). Kampanya kitabı hangi boşluğu dolduruyor? Bu kitabın kazandığı satış başarısının izahı gerekmez mi?</p>
<p dir="ltr">Bazı derin veya yüzey devlet kurumları kitabın topluca alınıp dağıtılması için hayli gayret ve bütçe sarfetmişlerdir. Bu, satışı tetiklemiştir. Bunu bir tarafa bırakalım, okuyucu nezdinde kitabı okunur kılan bir marifeti yok mudur? İnkılâp tarihi konularını hep ders formatında okuyan ve bıkkınlık getirenler hayata atıldıktan</p>
<p dir="ltr">sonra önlerinde roman hafifliğinde bir kitap görünce, daha önceki öğretilenleri doğrulayan bu metne dört elle sarılmışlar, inkılâp tarihi bıkkını çoluk çocuğa da tavsiye eder olmuşlardır. Bu kitabı en iyi anlatan ibare de şudur: Jön türklerden bön Türklere estirilen son yalan rüzgârı!</p>
<p dir="ltr">Gerçek romancı ne diyor?</p>
<p dir="ltr">Tarihi didiklemeyi iş edinen, bütün eserlerini tarihi perspektife oturtan büyük romancımız Kemal Tahir bu sonradan olma romancı gibi düşünmüyordu elbette. Onun değerlendirmeleri romanları dışında ölümünden sonra yayınlanan Notlar/Çöküntü adlı kitabında açık seçik yer almaktadır. Bu görüşler Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’ne Giriş adlı kitapta sıralanmış ve inkılâp tarihi uzmanlarından cevaplarının beklendiği belirtilmiştir. Kitap 1998’de yayınlanmış, o tarihten bu yana cevap veren olmamıştır. Esasen Kemal Tahir’in kitabı da ortada duruyor. İşte Kemal Tahir’in tartışılması gereken iddiaları:</p>
<p dir="ltr">İngilizler Vahdetdin’e karşı Mustafa Kemal’i tuttu. Mustafa Kemal Ingiliz çıkarlarına hizmet etti.</p>
<p dir="ltr">İngilizlerin halifelikten yana olduğu yalandır. Halifelik dış anlaşmalara uyularak kaldırıldı.</p>
<p dir="ltr">Atatürk ilkeleri halka karşı, bu ilkelerin arkasına saklanarak namussuz dolaplar çevrildi.</p>
<p dir="ltr">Ingilizler Mustafa Kemal hareketini tuttu, geliştirdi ve zafere ulaştırdı. Mustafa Kemal İngiliz Entelicans servisine hizmet teklif etti, Anadolu’ya geçtikten sonra İngilizlerle halifeliği kaldırmak şartıyla anlaştı.</p>
<p dir="ltr">Emperyalistler ve bilhassa ingilizler için hilafetin kaldırılması zorunluluktu, bunun Hıristiyan güçlerle yapılması, İslâm dünyasında tepki uyandıracağından, uygun bulunmadı; “işi içerden kıvıracak adam arandı&#8217; buna da “Mustafa Kemal ve arkadaşları talip oldu.”</p>
<p dir="ltr">Misak-ı Milli&#8217;yi Ingilizler hazırladı. İngilizlerin biricik şartı laik bir devlet kurulması idi. ..</p>
<p dir="ltr">Kemal Tahir’e, bugüne kadar tarihçiler cevap veremedi. Sonradan olma romancıdan da tahmin edilebileceği gibi, tık çıkmadı!</p>
<p dir="ltr">4 Patronu ve rektörü olan zat bilhahire Ergenekon dâvasından tutuklandı.</p>
<p dir="ltr">D.Mehmet Doğan &#8211; Bir Savaş Sonrası Ideolojisi Kemalizm,syf.66,72</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikat-ve-ideolojik-cilginlik/">Hakikat ve İdeolojik Çilgınlık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-ve-ideolojik-cilginlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal ve Kemalizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-kemal-ve-kemalizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-kemal-ve-kemalizm/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:33:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[İnkılaplar]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22207</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Kemal ve Kemalizm:Bir Sahsın Tarihinden Çıkarılan Devlet ve Ideoloji Kemalizm, Mustafa Kemal tarafından bizzat yapılmamışsa da onun hayatı çevresinde örülen bir tarih esas alındığı için kendisinden ayrılamaz bir hüviyet kazanmıştır. Bütün cumhuriyet, devrim ve inkılâp tarihi kitaplarında bir şahsın tarihi önemli bir yer tutar. En ciddî, ilmi kitaplar dahi, Mustafa Kemal’in hayatını anlatırken bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-kemal-ve-kemalizm/">Mustafa Kemal ve Kemalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/images-6.jpeg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22208 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/images-6.jpeg" alt="" width="300" height="424" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/images-6.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/images-6-212x300.jpeg 212w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p dir="ltr">
<p dir="ltr"><strong>Mustafa Kemal ve Kemalizm:Bir Sahsın Tarihinden Çıkarılan Devlet ve Ideoloji</strong></p>
<p dir="ltr">Kemalizm, Mustafa Kemal tarafından bizzat yapılmamışsa da onun hayatı çevresinde örülen bir tarih esas alındığı için kendisinden ayrılamaz bir hüviyet kazanmıştır. Bütün cumhuriyet, devrim ve inkılâp tarihi kitaplarında bir şahsın tarihi önemli bir yer tutar. En ciddî, ilmi kitaplar dahi, Mustafa Kemal’in hayatını anlatırken bir fevkalbeşer/ insanüstü şahsiyeti anlatma havasına girmekten kurtulamazlar. Burada bugüne kadar üzerinde durulmamış, dikkatlerden kaçmış bir nokta üzerinde kısaca durmak istiyoruz.</p>
<p dir="ltr">Osmanlı-İslâm kültürel yapılanması içinde müslümanların peygamberleri Hz. Muhammed’e duydukları sevgi ve saygı eğitim ve iletişim sistemi içinde önemli bir yer işgal etmiştir. Peygamber ve örnek bir insan olarak onun hayatı menkıbevî bir şekilde anlatılagelmiştir. Mevlid gibi, Muhammediye veya Ahmediye gibi manzum eserler halk arasında büyük bir yaygınlık kazanmış, çokça okunmuş, bilhassa Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-necat’ı (ya da halk arasındaki yaygın adıyla Mevlid’i), halkın dinî kültüründe derinlemesine etkiler uyandırmıştır. 19. yüzyılda Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya adlı eseri de bu anlamda etkili olmuş ve yaygınlaşmıştır.</p>
<p dir="ltr">Bugün Mustafa Kemal’le ilgili biyografilerin genel olarak Osmanlı toplumunda yer etmiş Hz. Muhammed’in hayatı ile ilgili eserlerin şemasını tekrarladığını söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal’in doğumu sırasında Osmanlı Devleti’nin ve dünyanın içinde bulunduğu durum, mahiyet itibariyle Hz. Peygamber biyografilerinde çizilenlerin bir tekrarı olarak kabul edilebilir. Durum çok kötüdür, bir kurtarıcı beklenmektedir. Mustafa Kemal bu manzarayı bizzat Nutuk’da (2. büyük kurultay dolayısıyla, 1927) ve 4.Büyük kurultaydaki (1935) konuşmasında çizer: “&#8230;Uçurum kenarında yıkık bir ülke. . .Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. . .Yıllar süren savaş. .. Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan&#8230;”</p>
<p dir="ltr">Her iki Mustafa’nın yetim kalmaları, birisini amcasının, diğerini dayısının himaye altına alması küçük yaşlar için benzer atmosferin oluşmasına yol açmaktadır. Hz. Muhammed’in Mekkeliler arasında Emin (güvenilir) sıfatını alması, Atatürk’ün Öğrenciliği sırasında matematik öğretmeni tarafından “Kemal” (olgun, mükemmel) olarak adlandırılması hadisesi ile karşılanmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal’in resmî-yarı resmî biyografilerinde, onun küçük yaşta dönemin anlayışına ve idaresine karşı çıktığı, hiçbir zaman uzlaşmadığı teması işlenmektedir. Bu ise, Hz. Muhammed’in biyografilerinde yer alan, putperestliğin yaygın olduğu bir dönemde yaşamakla beraber hanifiliği, hiçbir zaman puta tapmaması motifini tekrarlamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Benzer bir motif de Hz. Peygamber’e Mekkeli müşriklerin, davasından vazgeçmesi kaydıyla, ne isterse (makam, mevki, kadın, zenginlik vs.) vereceklerini söylerler. Hz. Muhammed onlara “güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysanız vaz geçmem” der. Mustafa Kemal biyografilerinde, ona iyi makamlar teklif edildiği, saraya damat olması için çalışıldığı, hatta bir hanım sultanla evlenmesi için teşebbüste bulunulduğu öne sürülmektedir. Yine bu biyografi kitaplarına göre, Mustafa Kemal, vatanı kurtarmayı, cumhuriyeti kurmayı her şeyden üstün tuttuğu için, her şeyi elinin tersiyle iter ve Anadolu’da zor yolculuğa çıkar.</p>
<p dir="ltr">İslâm tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen Hicret hadisesi, Hz. Muhammed’in Mekke şartlarında insanları kurtuluşa çağırmanın mümkün olmadığını görerek mücadeleyi daha elverişli bir mekâna taşımak için Medine’ye göçüdür. Bu göç sırasında fevkalade hadiseler cereyan eder, bütün bâdireleri atlatan Hz. Peygamber Medine’ye ulaşır ve sevgi gösterileri ile karşılanır. Kemalist tarihte Hicrete tekabül eden-ettirilen hadise, Samsun’a çıkıştır. 19 Mayıs 1919 kemalist tarihçiler tarafından bir tarih başlangıcı (milat) olarak alınmıştır. Samsun yolculuğu üzerine bindirilen güçlükler, düşman takibi hikâyeleri, Hicret hadisesindeki yol güçlüklerini karşılamaktadır. Mustafa Kemal’in Mekke’si İstanbul’sa, Medine’si Ankara’dır.</p>
<p dir="ltr">Hazret-i Muhammed, son peygamberdir. En son ve mükemmel dini tebliğ etmiştir. Kendisinden önce gelen peygamberlerin tebliğlerini tamamlamıştır. Mustafa Kemal, kendisinden Önce gelen modernleşmecilerle bu çerçevede kıyaslanmıştır. 2. Mahmut, Mustafa Reşit Paşa veya diğerleri, Mustafa Kemal’in mükemmel modernleşmeciliği yanında eksiklidirler. Modernleşmeciliği Mustafa Kemal en mükemmel haline getirmiştir. Hz. Muhammed’in dinî tebliği tamamladığı gibi, modernizmi/batılılaşmayı tamamlamıştır. Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki bazı uygulamaların onun takipçileri tarafından büyük tepki ile karşılanması, bundandır. Hz. Peygamber vefat edince, Arap yarımadasında irtidat hareketleri, yani dinden dönüş hareketleri ortaya çıkmıştır. Mustafa Kemal’in Ölümünden sonra da kendi mantığı içinde irtidat (yani irtica) hareketleri ortaya çıkmış, modernleşmeden geriye dönenler olmuştur.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal’in Nutuk’unun sonunda yer alan ve “ Ey Türk Gençliği” hitabı ile başlayan bölüm, Hz. Muhammed’in “Ey insanlar” diye başlayan “Veda hutbesi”ne tekabül ettirilmiştir. Hz. Muhammed Veda hutbesinde, inanlara, kendisinden sonra eski kötü alışkanlıklarına, cahiliye devrine, dönmemelerini, emaneti sahibine vermelerini, faizden kaçınmalarını, kan davasından vaz geçmelerini, kadınların haklarını gözetmelerini, emanetini (dini) korumalarını vb. öğütlemekte ve Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü olmadığını bildirmektedir. Mustafa Kemal ise “Gençliğe hitabe” olarak adlandırılan metinde, bütün insanlara değil, bir zümreye, gençliğe hitab etmekte ve elde ettiği neticeyi onlara emanet etmektedir. Mustafa Kemal’in cahiliye Mustafa Kemal’in bazı sözleri, İslâm’ın temel şiarlarının yerine konulmak istenmiştir. Bunlar içinde müslümanların kendilerini tanımlarken kullandıkları “Elhamdülillah müslümanım” deyişi yerine “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi bilhassa dikkati çekmektedir.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal’in Osmanlı kültürü içinde merkezî yer işgal eden Peygamber’le ilgili sembollere varis kılınması, onun bütün yapıp ettiklerinin, söylediklerinin bir nevi kudsiyet hâlesi içine alınmasına yol açmıştır. İslâmî bilimler içinde önemli yeri olan hadis ilmi, Hz. Peygamberin söz ve fiillerinin derlenmesi ve yorumlanması esasına dayanır. Hz. Peygamber, Allah’ın dinini tebliğ eden mükemmel insan olarak örnek alınan, müslümanlar tarafından her söz ve fiili, yaptıkları ve yapmadıkları bu yüzden önemli bulunan bir şahsiyettir. Onun söz ve fiilleri “sünnet” kavramı içinde islâmî pratiği etkilemiştir. İslâmiyet&#8217;in tevhidi yapısı, Allah’a ortak koşmayı şiddetle men etmesi, resim ve heykele karşı belli tutumu yüzünden, Hz. Peygamber hem peygamber hem de herhangi bir insan olarak kalmış, resim ve heykelin konusu olmamış, putlaştırılmamıştır.</p>
<p dir="ltr">Aynı kalıpların Mustafa Kemal için kullanılması yüzündendir ki, her konuda Mustafa Kemal’den vecizeler, ibareler bulmak yaygın bir alışkanlık olmuştur. Aynı Hz. Peygamber’e isnadda bulunulması gibi, Mustafa Kemal’e de söylemediği sözler söyletilmiştir. Yüceltme mekanizmasının işleyişi sonucu, Mustafa Kemal’in sağlığında heykellerini bizzat yaptırmasının da etkisiyle, çok yaygın bir resim, büst ve heykel ağı bütün Türkiye’yi sarmıştır. Her atatürkcülüğe dönüş hareketi (darbe veya mütahale) kendini en somut şekilde resim, büst ve heykel yapımına ağırlık vererek ifade etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal’e biçilen merkezî rol, gerçekte, kendisinin tarif ettiği roldür. Mustafa Kemal, Nutuk’da ve diğer dokümanlarda adeta kendi tarihini kendisi yazmaktadır. Bu tarih aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyet tarihi olmaktadır. Mustafa Kemal’in devletin oluşumunda kendine verdiği merkezi yer, onun yapıp ettikleri kendisi tarafından ideoloji olarak adlandırılsın veya adlandırılmasın, tam bir ideoloji ortaya koymuştur. Halefleri de bunu böyle, yani doğru anlamışlardır.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal’in “kemalizm”ini tedvin ediş zamanı da önemlidir.</p>
<p dir="ltr">1926 haziranında Türkiye Devleti’nin yöneticileri Lozan’da muallakta kalan bir meselenin İngiltere lehine çözülmesini açıkça kabul ettiler: Musul ve Kerkük’ün İngiliz mandasındaki Irak’a aidiyetini onayladılar. Aynı ay içinde Kemalist dönemin en büyük tasfiye hareketlerinden birisi gerçekleştirildi. Bu hadise Musul’un terkinin uyandırdığı infiale iyi bir örtü oldu. O sırada ortaya çıkan bir suikast teşebbüsü Mustafa Kemal’in bütün İttihatçı ilişkiler geçmişini tasfiye etmesine imkân hazırladı. Literatüre “İzmir Suikasdi” olarak geçen hadiseden sonra 20’ye yakın kişi idam edildi/Öldü. Bir hayli etkili isim mahküm edildi veya etkisiz hale getirildi. Bunların hemen tamamı Mustafa Kemal Paşa’nın yakın ilişkide bulunduğu, uzun süre birlikte hareket ettiği kimselerdi, bu isimler arasında onun Anadolu’ya geçmesinde gizli bir rol oynadığı anlaşılan İttihatçı kuruluş Karakol Cemiyeti ile ilişkilerinin canlı şahidleri de vardı.</p>
<p dir="ltr">Mustafa Kemal, bu hadiseden sonra CHP’nin ilk kongresinde (15-20 ekim 1927) meşhur Büyük Nutkunu okur. Bu Nutuk’da Milli Mücadele’nin kendi sadık takımı dışındaki kadrosunun tasfiyesinin gerekçeleriyle birlikte kendi yönetiminin ve liderliğinin meşruiyetini temellendirme çabası ağır basmaktadır.</p>
<p dir="ltr">D.Mehmet Doğan &#8211; Bir Savas Sonrası Ideolojisi Kemalizm,syf.39,43</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-kemal-ve-kemalizm/">Mustafa Kemal ve Kemalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-kemal-ve-kemalizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahremiyete Hayır!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyete-hayir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyete-hayir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2014 10:07:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Antalya Plaj Yasağı]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyete Hayır!]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Akit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1636</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devrimler veya inkılâplar&#8230; Kiminin sekseninci, kiminin doksanıncı yılındayız&#8230; Fakat hâlâ oturup dosdoğru konuşamıyoruz. Neden? Türkiye, Cumhuriyet’ten sonra zecrî bir yola sokuldu. Bin yıldır hıristiyanlık için, emperyalist batı için tehdit teşkil eden, devlet olarak varlığı ile tehlikeli görülen bir halkın mukavemetini ortadan kaldırmaya yönelik operasyonlardı bunlar.  Kılık kıyafetten, toplumu ayakta tutan kurumlardan, yazıya, dile, mûsıkîye kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyete-hayir/">Mahremiyete Hayır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1" style="color: #000000;"><a href="http://ilimcephesi.com/mahremiyete-hayir/plaj-yasagi-250x250/" rel="attachment wp-att-16665"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16665" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/plaj-yasagi-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/plaj-yasagi-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/plaj-yasagi-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p class="p1" style="color: #000000;">D<span class="s1">evrimler veya inkılâplar&#8230; Kiminin sekseninci, kiminin doksanıncı yılındayız&#8230; Fakat hâlâ oturup dosdoğru konuşamıyoruz. Neden?</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Türkiye, Cumhuriyet’ten sonra zecrî bir yola sokuldu. Bin yıldır hıristiyanlık için, emperyalist batı için tehdit teşkil eden, devlet olarak varlığı ile tehlikeli görülen bir halkın mukavemetini ortadan kaldırmaya yönelik operasyonlardı bunlar. </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Kılık kıyafetten, toplumu ayakta tutan kurumlardan, yazıya, dile, mûsıkîye kadar uzanan “devrim”ler!..</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Bin yılı müslüman olarak yaşamıştık, şimdi müslüman olmayarak var olmayı denememiz dayatılıyordu. Bu tecrübe kan, can pahasına yaşandı. İtibar sıralaması kısa sürede ters yüz edildi. Kendi devletimizi kendi elimizle yıktık, kendi medeniyetimizi kendi ellerimizle yok etmeye yürüdük&#8230;</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">20. Yüzyılda Türkler hariç hangi köklü toplum alfabesini değiştirdi? Yani 20. Yüzyılda hangi millet kütüphanesini sıfırladı? </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">“Efendim okur yazarlık oranımız zor öğrenilen eski yazıdan ötürü düşüktü!”</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">İran eski yazıyla senden daha fazla okur yazarlık oranına sahip!</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Dilimize arapça farsça karıştı! </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Bak İngilizin diline: Sadece yüzde 25’i “öz ingilizce!” Latince, fransızca ağırlıklı bir dil. 72.5 milletin dilinden kelime almış bir dünya dili&#8230;</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Kültürü, hayatı, insanı değiştirmek&#8230; Bunu zor kullanarak yapmak. </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Ne insanımızı ayakta tutuyor, güç veriyorsa, onu yok etmek&#8230; </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">“Sana şapka giydirmekle kalmayacağım, her şeyini değiştireceğim.”</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Tabii açıkça din değiştirmek dayatılmadı. Fakat, dinin hayata yönelik bütün yönleri baskı altına alındı. </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">“Mahremiyetle mücadele”, Cumhuriyet’in en önemli açık veya gizli yürütülen savaşı idi. Örtünme mademki dinin emri, öyleyse tersi yapılmalı! Kadınların açılması, zaman zaman peçe-çarşaf yırtmaktan öte uygulamalarla sağlanmaya çalışıldı. 1930’lardaki güzellik kraliçesi seçimlerinin arkaplanında bu vardı. Kadınları denize sokmak için sürdürülen propagandanın gerisindeki de bundan başka bir şey değildi. </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Örtünmek değil, soyunmak&#8230; Siyaset bu idi. Seksen sene önce, hafta tatili cuma idi&#8230; Gazeteler yaz aylarında cuma günü mayo ile denize giren kadınların resimlerini yayınlayarak mahremiyetle mücadeleye katkıda bulunuyordu! </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Denize girmenin, yanmanın şifasına inandırıldık. Oysa tıp güneşin hiç de o kadar masum olmadığını söylüyor. Ondan yararlanmak illlede çıplak olmayı gerektirmiyor!</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Türkiye’de denize girmenin, “deniz hamamı”nın tarihi neredeyse bir asırlık. Tabii olarak, denize erkeklerle kadınlar ayrı ayrı giriyorlardı. Kadınlar için ayrı deniz hamamları vardı. Henüz “plaj” kelimesi bilinmiyordu. Şimdi plaj da unutulmak üzere yaşasın beach!</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Deniz mevsiminde, kadınlara mahsus alanlar hep oldu. 28 Şubat, kadınlara mahsus alanları yok etti. Yani mahremiyeti seçmeniz imkânsız kılındı. Buna karşı tesettür mayoları üretildi. Fakat bu da açıklar plajında hoş karşılanmadı. Polise intikal eden veya etmeyen nice vak’alar yaşandı. Şimdi belediyeler, bazı oteller, hanımlara mahsus deniz, havuz alanları açıyor. </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Vay efendim! Nasıl olur!</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Neden olmasın? Seni oraya gitmeye zorlayan mı var?</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Yani şu demek isteniyor: Mahremiyete hayır!</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">“Seni göreceğim!” Yetmez: “Sana göstereceğim!” Devrimiz, bir teşhircilik devri. “Özçekim” diye türkçeleştirilen furya, işte buna dayanıyor. Sosyal medyada bir iki adım atmanız yeter, kim neresini nasıl göstermiş!</span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span class="s1">Mahremiyetle mücadele insanî varlığımızı tarümar etme mücadelesidir. Hadleri yok sayma, insanları sürüleştirme mücadelesidir. </span></p>
<p class="p3" style="color: #000000;"><span style="font-weight: bold;">D.Mehmet </span><span style="font-weight: bold;">Doğan &#8211; Yeni Akit &#8211; 26.8.2014</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyete-hayir/">Mahremiyete Hayır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyete-hayir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mecburi Öğretime Kim Mecbur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mecburi-ogretime-kim-mecbur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mecburi-ogretime-kim-mecbur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2014 09:06:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Mecburi Öğretime Kim Mecbur?]]></category>
		<category><![CDATA[Mecburi Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Zorunlu Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1448</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya mecburi öğretimi tartışıyor. Mecburi (zorunlu) öğretimin 19. Yüzyılın programı olduğu, yüzyılımızın dünyasında zorunlu öğretim yerine daha esnek, kabiliyetleri daha fazla değerlendiren ve ihtiyaçları karşılayan “okulsuz toplum” projeleri ilgi topluyor. İlgi toplamakla kalmıyor, mecburi öğretim dışında uygulamalar yaygınlaşıyor. Mecburi öğretim, bilim ve eğitim zeminlerinde tartışılmak yerine, bilimi ve eğitimi yönlendirme merkezlerinde şekillendiriyor. Bu yüzden, geniş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecburi-ogretime-kim-mecbur/">Mecburi Öğretime Kim Mecbur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mecburi-ogretime-kim-mecbur/mecburi-egitim-420x420/" rel="attachment wp-att-12680"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12680" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/mecburi-egitim-420x420-1.jpg" alt="Mecburi Öğretime Kim Mecbur?" width="326" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/mecburi-egitim-420x420-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/mecburi-egitim-420x420-1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/mecburi-egitim-420x420-1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/mecburi-egitim-420x420-1-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></a></p>
<p>Dünya mecburi öğretimi tartışıyor. Mecburi (zorunlu) öğretimin 19. Yüzyılın programı olduğu, yüzyılımızın dünyasında zorunlu öğretim yerine daha esnek, kabiliyetleri daha fazla değerlendiren ve ihtiyaçları karşılayan “okulsuz toplum” projeleri ilgi topluyor. İlgi toplamakla kalmıyor, mecburi öğretim dışında uygulamalar yaygınlaşıyor.</p>
<p>Mecburi öğretim, bilim ve eğitim zeminlerinde tartışılmak yerine, bilimi ve eğitimi yönlendirme merkezlerinde şekillendiriyor. Bu yüzden, geniş kitlelerin mecburi eğitim konusunda ikna edilmesi düşünülmüyor; buna ihtiyaç dahi duyulmuyor. Demokratik rejimlerde (mecburen) terk edilmiş olan devletin ceberut vasfı öne çıkarılacak halka bir mecburiyet dayatıyorlar. Halk kendi lehine olanı anlamaz mı? “Anlar, bilir ve takdir eder” diyorsanız, seçimleri beklemeyelim, referanduma gidelim. Milletin hâkimiyet yetkisini kabul edelim. Başka güçlerin gölgesini sekiz yıllık eğitim üzerinden kaldıralım.</p>
<p>Bu dayatmanın, birtakım olağanüstü tedbirlerle ve hatta geçmiş çağlardakini andıran salma ve haraç türü vergilerle desteklenmesi, cebir unsurunu kuvvetlendirmektedir. 21. Yüzyıla giden bir ülkede özgürce yaşamak yerine, cebir unsurunun normal karşılandığı geçen yüzyılların devletine öykünen bir yönetim tarzında yaşamaya mahkûm ediliyoruz.</p>
<p>Mecburi öğretimin doğruluğu veya yanlışlığını, süresinin uzunluğu veya kısalığı, biçimini, tarzını tartışmak yerine, normatif olarak mecburi öğretimin gerekliliği ve ille de sekiz yıl sürekli yapılırsa iyi sonuç vereceğinin tartışılmadan kabul edilmesi isteniyor.</p>
<p>Mecburi öğretim gerçekten gerekli olabilir ve gerçekten sekiz yıl kesintisiz uygulanması da doğru olabilir. Bu doğruların dikte edilmek yerine tartışılarak, geniş kitleler ve daha önemlisi muhalif kesimler ikna edilerek kabul ettirilmesi bugünün dünyasında daha doğru yol değil midir?</p>
<p>Türkiye mecburi öğretimi, hem de sekiz yıl kesintisiz olması gerektiğini kabul etmek zoruyla karşı karşıyayken, dünyanın, hem de örnek aldığımız ve seviyesine çıkmaya çalıştığımız batı dünyasının, konuyla ilgili ne düşündüğü merak edilmiyor. Meselâ siz, günümüz Türkiye’sinde bir bilim adamı, “mecburi öğretim de ne oluyor, okul fonksiyonunu kaybetmiştir, okulsuz bir topluma geçmeliyiz; herkes herkesi ve her yerde eğitebilir, yetişebilir” dese bu bilim adamının nasıl yaftalanacağını tahmin edebilir misiniz?</p>
<p>Böyle bir bilim adamı, medyamızın lügatinde çok kullanılan kelimeler arasında yer alan “meczup” tanımlaması ile yaftalanacaktır. Fakat örnek aldığımız batı dünyasında bu fikirleri öne süren olumsuz bir niteleme ile damgalanmıyor, dikkatle dinleniyor ve okul dışı öğretim uygulamaları ABD başta olmak üzere gittikçe yaygınlaşıyor.</p>
<p>Onlar batılı, bizimkiler batıcı. Hiçbir zaman aslı gibi olamazlar. Batılıların yaklaşımları ile batıcıların yaklaşımları arasındaki farkı, bize çok kıymetli bir bilim adamımız yıllarca önce, “Garplılaşmanın neresindeyiz” sorusunu sorarak ortaya koymuştur. Merhum Profesör Mümtaz Turhan’ın bu soruyu sormasının üzerinden on yıllar geçti; fakat onun sorduğu soruyu ve verdiği cevapları özümseyen ve önemseyen pek fazla kimse olmadığı anlaşılyor. Yani hâlâ onun bu soruyu sorduğu noktada durulmaktadır.</p>
<p>Bu konuda batıcıların değil, batılıların neler yaptığını bilmek daha faydalı ve öğreticidir. İşte başını İvan İllich’in çektiği “okulsuz toplum” fikrini savunanların görüşleri şöyledir:</p>
<p>Okul, öğrenciyi sınıf geçmeye, diploma şartlandırıyor. Toplumun ihtiyaçları sürekli olarak değiiyor ve çeşitleniyor. Okullar insan yetiştirmeyi bu çeşitlenme ve değişmeye rağmen belirli kalıplara indirgiyor ve günümüz için kifayetsiz mezunlar yetiştiriyor. Okul, fonksiyonlarını kaybetmiştir. Okulun duvarları çatırdamaktadır. Sanayi toplumları için fonksiyonel bir kurum olan okul, bu toplumun taleplerine uygun fertler yetiştirebiliyordu. Şimdi ise dünyadaki değişime ayak uyduramamaktadır. Okul, insanı yaşadığımız dünyadan tecrit ediyor, sınırlıyor; yeni ve eski iletişim cihazları kullanılarak bu tecridin dışında bir eğitim ortamı meydana getirebilir. Herkesin eğitiminin herkes tarafından verilebileceği eğitim ağları oluşturulmalıdır…</p>
<p>Bugünün toplumunun tanımlanmasında bilgi toplumu kavramı ön plâna çıkmıştır. Bilgi toplumu öğrenmenin de sürekliliği bir toplumdur. Bilgi birikimi her dört yılda bir ikiye katlanmaktadır. Bu arada bazı meslek dalları ortadan kalkmakta, yeni yeni meslekler ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple okulda öğrenilenle ömür boyu idare etmek mümkün değildir. Okulun durağanlığı ile toplumun dinamizmi ve değişen talepleri çelişmektedir. Okul; usul, müfredat ve kendini yenileyemeyen öğreticilerle bilginin artış hızına yetişememektedir.</p>
<p>“Bilgi toplumu okula alternatif olan kurumları ortaya çıkarmıştır. Bilgi sektörü (dijital santraller, bilgisayar ağları, internet, e-posta teknolojisi vs.), politik sektör, üretim sektörü, aile, medya ve benzeri plâtformlar çağdaş insanın yeni eğitim ortamları olarak işlev üstlenmektedir… Kendi içinde bu sınırları aşma isteğini açıkça ortaya koyan toplum karşısında okulun da yeni eğitim plâtformlarıyla uzlaşma içine girmesi beklenirdi. Ne var ki okul böyle bir uzlaşma girişimi yerine kendi içine kapanmayı tercih eder görünmektedir.”</p>
<p>“Okul kültürel çeşitliliğin ortaya koyduğu taleplerle toplumdaki bütünleşme ve uzlaşma isteğine uygun me­kanizmaları devreye sokamadığı müddetçe dünyadaki gelişmelerin dışında kalmaya devam edecektir. Yeni kültür ve eğitim plâtformlarının artan cazibesi okulun bizzat öğrenciler tarafından sarsılmasına neden olabi­lecek entelektüel gerekçeler de sunmaktadır. Öğrenciler okul dışından getirdikleri bu kültür ve eğitim birikimle­riyle öğretmenlerin ilgi alanlarının önüne geçmişlerdir. Üstelik öğrencilerin barınak sorununu ortadan kaldıran yeni kültür odakları (çağdaş tarikatlar) okulu kendi eği­timlerini onaylayan birer sertifika kurumuna dönüş­türmüşlerdir.”</p>
<p>“Bütün bu değişmeler İllich’in yetmişli yıllardaki keha­netinin aslında büyük bir öngörü (basiret) olduğunu göstermektedir. Giderek azalan işlevi okulun bir kan kaybı olarak yeni toplum içindeki prestijini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu olumsuzluk, eğitimin yeni plâtformlarıyla rekabet edemediği sürece okulun muhtemel sonunu hazırlamaktadır. Yapılması gereken çatırdayan duvarları onarmak değil, yönetimi, öğretmeni ve müfredatıyla okul duvarlarının ötesindeki rekabet dünyasına açmaktır.”</p>
<p>Bu bilgilerden sonra, herhâlde, mecburi ve sekiz yıllık öğretimle ilgili batı dünyasından destekleyici fikirler araştırmak ve aktarmak bir yana, Türkiye’nin yetişkin bilim adamlarından ve bilhassa eğitim bilimcilerinden yararlanmaktan neden kaçınıldığı daha iyi anlaşılmıştır!</p>
<p>Batıcılarımız batıdaki ideolojik, felsefi ve bilimsel gelişmeleri yüzyıl geriden takip ediyorlar. Onlar hâlâ pozitivizm dinine inanan tek bir batı var sanıyorlar. Batının kıyasıya eleştirdiği, modasının geçtiğini söylemekten çekinmediği eğitim sistemini de (hem de Türkiye’de üretilmiş azgelişmiş diktacı versiyonunu) her derde deva bir mecburiyet şeklinde sunarak batıyı ne kadar geriden takip ettiklerini bir daha ortaya koyuyorlar…</p>
<p>D. Mehmet Doğan, Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu, s. 63-66.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecburi-ogretime-kim-mecbur/">Mecburi Öğretime Kim Mecbur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mecburi-ogretime-kim-mecbur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mağlubiyet İdeolojisi Öğretimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maglubiyet-ideolojisi-ogretimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maglubiyet-ideolojisi-ogretimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2014 09:05:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mağlubiyet İdeolojisi Öğretimi]]></category>
		<category><![CDATA[Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1445</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batılılar, batıcıların yaptığını hiçbir zaman yapmıyorlar! Babalar, halkı 1920’lerden beri zorunlu ve ömür boyu batılılaşma dersine tâbi tutuyorlar. Mağlubiyet ideolojisi tedris ettiriyorlar. Türkiye’de gerçek örgün eğitim bundan ibarettir! Bu dersin gönülsüz dinleyicisi olan halk hep teneffüse çıkmayı bekliyor! 1923’te ders başladı. 1930’da teneffüs yapılacakmış gibi oldu. Başöğretmenin teneffüs zilini çalmasıyla ders zilini çalması bir oldu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maglubiyet-ideolojisi-ogretimi/">Mağlubiyet İdeolojisi Öğretimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/maglubiyet-ideolojisi-ogretimi/maglubiyet-2/" rel="attachment wp-att-16625"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16625" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/maglubiyet-1.jpg" alt="" width="280" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/maglubiyet-1.jpg 280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/maglubiyet-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a>Batılılar, batıcıların yaptığını hiçbir zaman yapmıyorlar! Babalar, halkı 1920’lerden beri zorunlu ve ömür boyu batılılaşma dersine tâbi tutuyorlar. Mağlubiyet ideolojisi tedris ettiriyorlar. Türkiye’de gerçek örgün eğitim bundan ibarettir! Bu dersin gönülsüz dinleyicisi olan halk hep teneffüse çıkmayı bekliyor! 1923’te ders başladı. 1930’da teneffüs yapılacakmış gibi oldu. Başöğretmenin teneffüs zilini çalmasıyla ders zilini çalması bir oldu. (Bu arada Serbest Fırka kuruldu ve feshedildi.)</p>
<p>Halk gerçek teneffüse 1950’de çıkabildi. Halk teneffüsü dersten daha yararlı buldu! 1960’da silâh zoruyla tekrar derse sokuldu. Neyse ki bu durum uzun sürmedi, 1962’de teneffüs başladı. 1971’de bir yaygın eğitim müdahalesi oldu. 1980&#8217;de ise silâh zoruyla örgün eğitime dönüldü. Teneffüs için iki yıl beklemek gerekti. O günden bugüne halkı teneffüsten derse çek­mek için çok çabalar sarf edildi. Sonunda halk yerine seçkinler derse (“brifing” adı altında) tâbi tutuldu. Brifingde dersini alanlar, yaygın eğitim seferberliği ile bütün vatandaşları uslu talebeye çevirmeye çalıştılar. Bir zamandan beri her yerde millî güvenlik dersi okutulmaya devam ediliyor.</p>
<p>Elbette teneffüs olacak! Elbette gerçek cumhuriyet ve demokrasi dersine gönüllü olarak geçilecek!</p>
<p>O zaman totalitarizmin postalını yalayanlar halka “öğretmenim biz daha o konulara gelmemiştik, hem elektrikler de kesilmişti, misafirlerimiz de vardı” diyecekler!</p>
<p>Halksa onların notunu vermekte hiç sıkıntı çekmeyecek.</p>
<p>D. Mehmet Doğan, Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu, s. 68, 69.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maglubiyet-ideolojisi-ogretimi/">Mağlubiyet İdeolojisi Öğretimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maglubiyet-ideolojisi-ogretimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bitmeyen Zorunlu Eğitim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-zorunlu-egitim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-zorunlu-egitim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2014 09:02:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Bitmeyen Zorunlu Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Zorunlu Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Zorunlu Eğitim Gerekli Mi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1442</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batılılaşma tam mânâsıyla bir mağlubiyet ideolojisidir (Cengiz Aktar, “Batılılaştırma” diyor, Türkiye’nin Batılılaştırılması kitabında). Batılılaştırılma ister istemez bir dışarıdanlığı, bir müdahaleyi, zorlayıcılığı, dayatmayı gündeme getiriyor. Ancak mağlûplar böyle bir dayatmaya maruz kalabilir! Meselenin bir yönü bu. Diğer yönü: İmkânsızı mümkün kılmanın beyhude gayreti! Çünkü, ancak batılılar batılı olabilir; bugüne kadar da batılılardan başka hiçbir toplum batılı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-zorunlu-egitim/">Bitmeyen Zorunlu Eğitim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bitmeyen-zorunlu-egitim/zorunlu-egitim-1/" rel="attachment wp-att-16627"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16627" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/zorunlu-egitim-1.jpeg" alt="" width="408" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/zorunlu-egitim-1.jpeg 606w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/zorunlu-egitim-1-600x337.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/zorunlu-egitim-1-300x168.jpeg 300w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p>Batılılaşma tam mânâsıyla bir mağlubiyet ideolojisidir (Cengiz Aktar, “Batılılaştırma” diyor, Türkiye’nin Batılılaştırılması kitabında). Batılılaştırılma ister istemez bir dışarıdanlığı, bir müdahaleyi, zorlayıcılığı, dayatmayı gündeme getiriyor. Ancak mağlûplar böyle bir dayatmaya maruz kalabilir! Meselenin bir yönü bu. Diğer yönü: İmkânsızı mümkün kılmanın beyhude gayreti! Çünkü, ancak batılılar batılı olabilir; bugüne kadar da batılılardan başka hiçbir toplum batılı olmamıştır, olamamıştır. Hatta bize göre batılı sayılabilecek Ruslar bile! Batılı olmak isteyenlerin varabildiği nihai nokta batıcı olmaktır!</p>
<p>Batılılaşma, yüz elli yıldır bir modernleşme, hatta müm­kün olan en mükemmel modernleşme projesi olarak sunulu­yor. Peki, neden zorla modernleştiriliyoruz? Bir zorumuz mu var? Mümkün, olabilir (yani insanî, yani hissiyat, hassasiyet ve maneviyat gözeten) modernleşme projeleri olamaz mı? İnsani kabullerin üzerine kurulan çağdaşlaşma projeden öteye geçip uygulanmıştır da. Türkiye’yi gerçek anlamda modernleştirenler hep “muhafazakâr” sayılan liderler olmuştur!</p>
<p>Batılılaşmacılar şu sorulara dürüst cevaplar vermekten hep kaçmıyorlar: Batılılaştığımız hâlde farklı bir kimliğimiz olacak mı? Kendimiz olmaya devam edecek miyiz? Din, kimli­ğimizin neresinde olacak? Ya da dinsizlik Türk kimliğinin esası olabilir mi? Türkler iki seçenekten (dinsizlik veya sentetik milliyetçilik) birine mecbur (veya mahkûm) mudurlar? “Kah­raman bir Türk vatandaşı”nın ilk vazifesi dini yenilgiye uğrat­mak ya da külliyen yok etmek midir?</p>
<p>Türkiye’de tanımlanabilir olmaktan çıkmış olan laiklik, dini yenilgiye uğratma ya da yok etme operasyonunun kod adı olabilir mi? “Din devletin işine karışmasın!” Peki! Fakat laiklik de dinin işine karışmasın! Laiklik devletin dine sınırsız müda­hale aracı olmasın! Devlet camiye siyaset sokmasın!</p>
<p>Allah’la kul arasına kimse girmesin; şeyhler, dervişler, hacılar, hocalar olmasın. Amenna! Fakat Allah’la kul arasına devlet de girmesin! Bilhassa devlet girmesin! Devlet bürokrasi­si girmesin! Devlet dinden elini çeksin! Dindarın dinini öğ­renmesi, çocuklarına öğretmesi, ibadetini inandığı tarzda yapması, kurbanını kesmesi ve kestiği kurbanın derisine iste­diği gibi tasarruf etmesi; başını örtecekse örtmesi devletin yetki alanına girmesin! Normalde girmez zaten!</p>
<p>Biz normal olanı söylüyoruz. Türkiye “normalleşmek” zo­runda. Müteşebbis, teşebbüs hürriyetini kullanabilmeli. Düşü­nen, düşünce hürriyetinden; inanan, inanç hürriyetinden hiçbir şekilde mahrum edilmemeli. Normalleşmeden kendimiz olamayız. İnsani hasletlerimizi kazanamayız! Türkiye’nin normalleşememesi bazılarında takiyyeden öte, mürailiği karakter hâline getirmektedir.</p>
<p>Kendimiz olmadan aslâ insan gibi ayakta duramayız ve aslâ çağdaşlaşamayız. Dünyada hak ettiğimiz yeri alamayız. Türkiye’de temel hak ve hürriyetler, cumhuriyet ve demokrasi “Atatürkçü” millî güvenlik, kamu yararı, toplum huzuru vs. parantezinden mutlaka çıkarılmalıdır.</p>
<p>D. Mehmet Doğan, Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu, s. 66, 67, 68.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-zorunlu-egitim/">Bitmeyen Zorunlu Eğitim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bitmeyen-zorunlu-egitim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hilafet kaldırılmasa, İngilizler Lozan’ı tasdik eder miydi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hilafet-kaldirilmasa-ingilizler-lozani-tasdik-eder-miydi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hilafet-kaldirilmasa-ingilizler-lozani-tasdik-eder-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Mar 2014 11:04:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizler ve Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[D.Mehmet Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet kaldırılmasa İngilizler Lozan’ı tasdik eder miydi?]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafetin Kaldırılması]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafetin Kaldırılmasında İngilizler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1067</guid>

					<description><![CDATA[<p>90 yıl sonra Hilafet’in ilgası meselesini soğukkanlılıkla ele almamız gerekiyor. İnkılap-cumhuriyet tarihi müfredatının sığ yorumları Hilafet’in kaldırılmasını gerçek mahiyetini açıklayabilecek muhtevadan yoksundur. Hiç şüphe yok ki, Millî Mücadele, altı yüz yıllık devlet ve onun uhdesinde bulunan müslümanların manevî birliğini de temsil eden Hilafet adına yürütülmüştü. Bilhassa Millî Mücadele’nin başında bunun hassasiyetle vurgulandığı, bütün temel metinlerde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hilafet-kaldirilmasa-ingilizler-lozani-tasdik-eder-miydi/">Hilafet kaldırılmasa, İngilizler Lozan’ı tasdik eder miydi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_1068" aria-describedby="caption-attachment-1068" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-1068 " src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/03/son-halife-abdulmecid-300x227.jpg" alt="Son Halife Abdulmecid" width="300" height="227" /><figcaption id="caption-attachment-1068" class="wp-caption-text">Son Halife Abdulmecid</figcaption></figure>
<p>90 yıl sonra Hilafet’in ilgası meselesini soğukkanlılıkla ele almamız gerekiyor. İnkılap-cumhuriyet tarihi müfredatının sığ yorumları Hilafet’in kaldırılmasını gerçek mahiyetini açıklayabilecek muhtevadan yoksundur.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, Millî Mücadele, altı yüz yıllık devlet ve onun uhdesinde bulunan müslümanların manevî birliğini de temsil eden Hilafet adına yürütülmüştü. Bilhassa Millî Mücadele’nin başında bunun hassasiyetle vurgulandığı, bütün temel metinlerde zikredildiği bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nin merkezi olan İstanbul’da, Anadolu’daki harekatın bütün farklı çizgi iddialarına rağmen tabiî olarak altı asırlık Devlet’in istiklâli için yapıldığı düşüncesi vardır.</p>
<p>Yunan zaferi sonrası Ankara’nın kazandığı prestiji İstanbul’la bütünleştirmesi, bütün İslâm Dünyası için ümit uyandırıcı bir başlangıç olacaktı. Bu çerçevede ele alındığında, Millî Mücadele’nin sona eriş şeklinde bir tamamlanmamışlık hissedilmektedir.</p>
<p>İzmir’den sonra ordusuyla İstanbul’a girmiş bir Mustafa Kemal’in ya işgalcilerle çatışması -bu durumda Padişah ve İstanbul Hükümeti’nin de ortak hareket ettiği bir cephe oluşacaktır- ya da işgalcilerin tarafsız kalması hâlinde ise İstanbul yönetimiyle meselesini halletmesi gerekiyordu. Bunun kuvvet kullanılarak gerçekleşmesi ise en azından halk psikolojisi açısından olumsuz sonuçlar doğurabilirdi.</p>
<p>Padişahla karşı karşıya gelecek bir Mustafa Kemal’in ya ona bağlılıklarını arz etmesi, ya da ihanetini ileri sürerek tahtından indirmesi veyahut da ortadan kaldırması gerekirdi. Fakat bu raddede Padişah’ın hain olduğunun geniş kitlelere kabul ettirilmesi mümkün değildi. En uygunu Padişah’ın İngilizler eliyle İstanbul’dan uzaklaştırılmasıydı.</p>
<p>Saltanatın kaldırılmasının görünür anlamı dışında çok önemli sembolik bir anlamı daha vardır: Ankara Hükümeti böylece Osmanlı mirasının dâvacısı olmıyacağını kat’i şekilde açıklamış olmaktadır. Türkiye, Misak-ı Milliye dahil olmayan konulardan müzakereye bile lüzum görmeden böylece sarfınazar etmektedir. Mesaj ulaşması gereken yerlere ulaşmıştır. Hatta bu dahi yeterli olmamıştır. Konferans 13 kasımda başlayacakken İtilaf devletleri temsilcilerinin gelmemesi üzerine toplanamamıştır. Lozan Konferansı nihayet bu kabuller üzerine, son Osmanlı Sultanı İngilizler tarafından 17 Kasım’da İstanbul’dan uzaklaştırıldıktan sonra, 20 Kasım 1922’de toplanmıştır.</p>
<p>Saltanatı ilga eden Ankara yönetiminin henüz, Osmanlı Hilafeti’nin manevî nüfuzundan vazgeçmedikleri anlaşılmaktadır. İngilizlerin Lozan’da Hilafet’in kaldırılması ve yeni Türkiye devletinin İslâmî niteliğinin yok edilmesinde ısrar ettikleri, ancak Türk başmurahhasının bu konuda söz vermesi veya gizli bir anlaşma imza etmesi sonucu neticeye varıldığı, bu hususlarda Eski Hahambaşı Hayim Naum’un aracılık ettiği iddiası bugüne kadar cevaplanmamıştır.</p>
<p>Millî Mücadele’nin İslâm dünyasındaki yankıları, İngilizler açısından “hilafet ve saltanat yok edilmelidir” tezinin bir kere daha doğrulanması şeklinde algılanmıştır. Anadolu zaferi bir taraftan Osmanlı Hilafeti’nin tekrar canlanması sonucunu doğurabilir, diğer taraftan da savaş sonrasında emperyalistlerce tesis edilen statükonun değişmesine yol açabilirdi. Bu yüzden İngilizler için dünya müslümanlarının ümitlerini boşa çıkaracak bir strateji takip etmek gerekiyordu. Resmî tezin savunucularından Sabahattin Selek İngiltere’nin tutumu hakında şu yorumu yapmaktadır:</p>
<p>“İngiltere kendisi için hayatî önemi haiz olan Doğu meseleleri içinde, hilafetten tamamen kurtulmaya veya bu müesseseyi Türklerin elinden alarak İngiliz politikasına yararlı kılmaya, hepsinden fazla değer vermiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın yapmak istediği iş; bu noktada İngiliz politikasıyla tam uygunluk durumundadır. Fakat, Millî Mücadele süresince, İngiltere, gelecekte Atatürk’ün tasarladığı gelişmeleri gereği ölçüsünde kestiremediğinden Türkiye’ye cephe almıştır.”</p>
<p>İngilizler, Doğu Trakya ve Anadolu’da Türklerin bir devlet kurmasından çekinmiyorlardı. Asıl korkuları, Birinci Dünya Savaşı’nın meyvelerini kaybetmelerine yol açabilecek bir devletti. Doğu ve Batı Trakya’yı içine alan Osmanlı Devleti’nin canlanması, İngilizlerin öncelikle Irak ve Mısır’daki durumunu tehlikeye sokacaktı. Hindistan’da büyük güç kazanmış olan Hilafet hareketi İngiltere için gerçek anlamda tehdit oluşturuyordu. Fransa, İtalya ve Almanya bu devletin kendisine karşı dengeleri kullanmasına yol açabilecek bir yakınlık gösterebilecekti. Bolşevik ihtilalinin ideolojik bloklaşmayı başlattığı bu dönemde, bir İslâm gücü batı karşısında Sovyet ağırlığını değerlendirerek bütün dengeleri altüst edebilirdi.</p>
<p>Konferans müzakereleri sırasında Mustafa Kemal Paşa Hilafet kurumunun ehemmiyetini belirten konuşmalar yapmaktadır. 5 Şubat 1923’te, Akhisar’da iken İsmet Paşa’dan, sulh müzakerelerinin kesildiği hakkında şifreli telgraf gelir. Lozan’da müzakerelerin kesilmesi haberinden sonra M. Kemal Paşa’nın konuşmalarında değişme hissedilmekte, dinden bahsedilmeye devam edilmekle beraber Hilafet’ten ya bahsedilmemekte veya aleyhde konuşulmaktadır.</p>
<p>Türkiye’ye Andlaşma’yı bir an evvel tasdik etmesi için baskı yapan İngiltere Lozan’ı en son tasdik eden ülkedir! İlgili kanun tasarısı Avam Kamarası’nın gündemine Nisan 1924’te (Türkiye’de Hilafet’in kaldırılmasından sonra) sokulmuş ve 24 Temmuz 1924’de kabul edilmiştir. Cemiyet-i Akvam’ın Lozan’ı tasdiki ise, Musul meselesinin İngiltere tarafından bu kuruluşa havale edildiği güne rastlamıştır! (6 Ağustos 1924)</p>
<p>Ankara’daki yöneticiler, Türkiye devletinin varlığının Hilafet’i kaldırmadan İngilizler tarafından kabul edilmeyeceğinin farkındadır. Hilafetin ilgasıyla ilgili bütün iddialar, gerekçeler bu hakikat karşısında zerre kadar değer taşımamaktadır!</p>
<p>D.Mehmet Doğan / Yeni Akit</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hilafet-kaldirilmasa-ingilizler-lozani-tasdik-eder-miydi/">Hilafet kaldırılmasa, İngilizler Lozan’ı tasdik eder miydi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hilafet-kaldirilmasa-ingilizler-lozani-tasdik-eder-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
