<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çoğulculuk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cogulculuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Sep 2019 14:44:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Çoğulculuk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Sep 2019 14:37:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modern teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23153</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yuh Hui Haziran 2018 tarihinde Henry Kissinger, The Atlantic adlı dergide “How the Enlightenment Ends” [Aydınlanmanın Sona Erme Biçimi] başlıklı bir makale yayınladı. İlk bakışta, Aydınlanma yahut “Akıl Çağı”na yapay zekânın son verdiğini söylüyor gibiydi makale. Analiz ve muhakeme kapasitesine sahip makineler, insanın idrak kapasitesini solluyordu. Aydınlanma düşüncesine dayanan teknoloji, temel ilkesi olan felsefeyi azlediyordu. Aydınlanmanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/">Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><em><span class="s1"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-23154 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-300x149.jpg" alt="" width="465" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-300x149.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-600x297.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-768x380.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48.jpg 1024w" sizes="(max-width: 465px) 100vw, 465px" /></a></span></em></p>
<p class="p1"><em><span class="s1">Yuh Hui</span></em></p>
<p class="p1"><span class="s1">Haziran 2018 tarihinde Henry Kissinger, <i>The Atlantic</i> adlı dergide “How the Enlightenment Ends” [Aydınlanmanın Sona Erme Biçimi] başlıklı bir makale yayınladı. İlk bakışta, Aydınlanma yahut “Akıl Çağı”na yapay zekânın son verdiğini söylüyor gibiydi makale. Analiz ve muhakeme kapasitesine sahip makineler, insanın idrak kapasitesini solluyordu. Aydınlanma düşüncesine dayanan teknoloji, temel ilkesi olan felsefeyi azlediyordu. Aydınlanmanın böyle bitmesinden ötürü Kissinger, yeni bir felsefe arayışının zorunlu olduğunu söyler: “Aydınlanma temelde yeni bir teknoloji sayesinde yayılan felsefi iç görülerle başladı. Bizim devrimiz zıt yönde ilerliyor: Rehber bir felsefe arayışında olan, imkân bakımından egemen bir teknoloji yarattı.<span id="easy-footnote-1-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-1-10137" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span>”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fakat bu durumda ilk sorumuz şu olur: Makinelerin yükselen kapasitesi neden illa Aydınlanmanın sonu anlamına geliyor? ABD’nin önceki dışişleri bakanı, makalesinin sonunda yapay zekâ araştırmalarına öncelik vermenin ABD için neden acil bir ulusal çıkar meselesi olduğunu söylüyordu?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kissinger’ın başlığıyla yani “Aydınlanmanın Sona Erme Biçimi” ile başlarsak, Aydınlanma gibi bir (Jürgen Habermas’ın sözleriyle) “bitmemiş proje”nin nasıl bitebileceğini sorabiliriz.<span id="easy-footnote-2-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-2-10137" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Yoksa bizim Çin uzmanı şimdi de Giambattista Vico, Johann Gottfried von Herder, Edmund Burke, Thomas Carlyle, Hippolyte Taine, Ernest Renan, Benedetto Croce, Friedrich Meinecke, Oswald Spengler, bazen Nietzsche, ve son dönemde başka bir Çin uzmanı Nick Land gibi isimlerin temsil ettiği Aydınlanma karşıtı geleneğe mi katıldı? Yazımın bundan sonraki kısımları Kissinger’ın makalesine bir cevap içerir ve daha önce <i>e-flux journal</i> adlı dergide “On the Unhappy Consciousness of Neoreactionaries” [Yeni Gericilerin Üzgün Bilinci] ve “Cosmotechnics as Cosmopolitics” [Kozmopolitika Olarak Kozmoteknik] başlıklarıyla yayınladığım iki makalenin devamı olarak da okunabilir.<span id="easy-footnote-3-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-3-10137" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>1. “‘Beyaz’<span class="Apple-converted-space">  </span>Halklar”ın “Belirleyici Hataları”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şen ilerlemeciler, Aydınlanmanın zuhurunu dibine kadar takip ettiler ve ışığın onları aslında zifiri karanlıktan başka bir yere çıkarmadığını anladılar. Devasa bir sürprizdi son: bir boşluk. Kissinger’ın sözleri de insanlığın uçurumu durumundaki bu sona tanıklık etmiyor mu? Ancak sabık dışişleri bakanı, bilgisayar bilimcilerinden felsefe tarihini anlamalarını talep ettiğinde hangi tarihi ve hangi felsefeyi kastettiğini ayrıntısıyla belirtmez. Kissinger, Batı Medeniyetinin tepe noktası yıkıldığında takip edecek ızdırabı tarif eder; Oswald Spengler buna Batı’nın “çöküş” ya da “düşüş”ü (<i>Untergang</i>) der. Kissinger ve Spengler’ın görüşleri arasındaki benzerlik, tesadüfi olmaktan çok uzak, ne de olsa Spengler, Kissinger’ın Harvard’da savunduğu tezin konusuydu. “The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee, and Kant” [Tarihin Anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant üzerine düşünceler] başlıklı tez, tarihte belirlenimcilik ve özgürlüğe odaklanıyordu ve Spengler’ın tarihi canlı bir süreç olarak ele almasını işliyordu. Kissinger’ın dediği gibi: “Yaşam elem dolu, doğum ise ölüm saçıyor. Fanilik varoluşun yazgısı. Hiçbir medeniyet ebediyen sürmedi, hiçbir arzu tam manasıyla yerine gelmedi. İşte size zorunluluk, tarihin alınyazısı, ölümlülük ikilemi.”<span id="easy-footnote-4-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-4-10137" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> Aydınlanma da bundan müstesna değildi; Batı’nın kaderinde sadece bir geçiş aşamasıydı. Bu geçişin sonunda yeni bir felsefe zorunlu oldu. Fakat, bu felsefenin ne olabileceğini teşhis etmek gayet zor; nitekim, 21. yüzyıl hızlı jeopolitik dönüşümler geçiriyor: Batı’nın kırılganlığını açığa vuran 9/11 ve Afrika, Latin Amerika ve Güney Pasifik’teki gelişim planları aracılığıyla dünya düzenini sessizce yeniden şekillendiren Çin’in yükselişi gibi fevkalade hadiseler bunlardan sadece bazıları.</span></p>
<p class="p1">Kissinger makalesinde modern teknoloji sayesinde Aydınlanma felsefesi yayıldı -ya da daha doğrusu evrenselleşti- derken haklıdır. Ancak, Aydınlanmanın sadece aklı ve akılcılığı teşvik eden entelektüel bir hareket değil, aynı zamanda temel bir politik hareket olduğundan bahsetmeye hiç yanaşmaz.<span id="easy-footnote-5-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-5-10137" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Seyrüsefer ve askerlik teknolojisi, Avrupa güçlerine dünyayı sömürgeleştirme imkânı verdi ve şimdi küreselleşme dediğimiz şey ortaya çıktı. Ortak düşünceye göre bir bütün olarak Aydınlanma, batıl inançla (illa dinle değil) savaşarak insanlığı ve evrensel değerleri tam manasıyla tahakkuk ettirmeyi amaçlamıştı ve bu savaşın bilim ve teknoloji sayesinde kazanılacağı sanılmıştı. Yeni seyrüsefer ve haritacılık araçları yaratmanın yanında Aydınlanmanın kendisi zaten bir yönlendirme süreciydi; Batı’yı bu dönüşümün merkezi ve evrenselliğinin kaynağı olarak konumluyordu.</p>
<p class="p1">Modern teknoloji, Aydınlanma düşüncesini yaysa da kendini tahakkuk ettirme süreci kendini inkara neden oldu: Jeopolitik bir bakış açısından Aydınlanma diyalektiği belirdi. 1931 tarihli <i>İnsan ve Teknik</i> isimli kısa kitabında Oswald Spengler, teknolojisini ihraç eden Batı’nın büyük bir hata yaptığını söylüyordu:</p>
<p class="p1">Geçen yüzyılın sonunda, kör olmuş iktidar hırsı, ölümcül hatalarını yapmaya başladı. Muazzam mülklerini tesis etmiş teknik bilgilerini kendilerine saklamak yerine, “beyaz” halklar onu dünyanın her yerine, her <i>Hochschule</i> yani yüksekokula, hem sözlü hem yazılı biçimde pervasızca sundu, ve afallamış Yerlilerin ve Japonların hürmeti onlara büyük haz verdi.<span id="easy-footnote-6-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-6-10137" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p class="p1">Sonuç olarak, der Spengler, Japonlar “birinci sınıf teknisyen oldular, ve Rusya’ya karşı verdikleri savaşta [1904-1905] öyle bir teknik üstünlük elde ettiler ki öğretmenlerinin bu üstünlükten çıkaracakları pek çok ders var.<span id="easy-footnote-7-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-7-10137" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span>” Japonya, teknolojik küreselleşmenin ikilemini sundu: Bir taraftan, teknolojinin yayılımı küresel bir zaman ekseni inşa ederken ve Avrupa modernliğini bütün medeniyetlerin eş zamanlama ölçüsü hâline getirirken; diğer taraftan, aynı yayılım, modern bilimi ve teknolojiyi, Avrupa modernliğinin hususi mülkiyeti olmaktan kurtardı ve Batı’yı küresel rekabete maruz bıraktı. Hegel’in <i>Tinin Fenomenolojisi</i> adlı eserinde belirttiği gibi, Aydınlanma inancı dinî inancın yerini aldı ama kendini sadece bir inanç olarak gerçekleştirmedi. Bu suretle, Aydınlanma düşüncesi bizi küreselleşmeye doğru uzun bir yola baş aşağı sürükledi; hem de bu düşüncenin olumsuzlanması, düşüncenin hakkından gelirken. Bu, sömürgecilik sonrası Batı eleştirisi için mükemmel bir fırsat olurdu ancak hikâye bu kadar basit değil.</p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>2. Küresel Zaman Ekseninin Kurulması ve Kıyametvari Sonu</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kissinger yanılıyor: Aydınlanma sona ermedi. Aslında gözetleme için kullanılan teknoloji, ifade özgürlüğüne de olanak sağlar ve bunun tam tersi de geçerlidir. Fakat şimdi teknolojiye dair bu antropolojik ve faydacı okumayı bir tarafa bırakalım ve modern teknolojiyi bilgi ve rasyonelliğin kurucu ve belirli bir biçimi olarak ele alalım.<span id="easy-footnote-8-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-8-10137" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span> Modern teknoloji -yahut Aydınlanma felsefesinin dayanak yapısı- kendine has felsefe hâline geldi. Marshall McLuhan’ın “Aracı ortam, mesajın kendidir.” dediği gibi, teknolojinin evrenselleşen gücü de Aydınlanmanın politik projesi şeklini aldı. Teknoloji, Aydınlanma düşüncesinin rolünü üstlenirken ve hatta icra ederken ortam da anlamın taşıyıcısı olmaktan çıktı ve bunun yerine <i>anlamın kendisi</i> oldu, ilerlemeyi temin eden bilgi oldu. Batı’nın sarsılmaz bir evrensel değeri olarak demokrasiyi öve öve bitiremezken, görünen o ki, Donald Trump’ın zaferi, demokrasinin egemenliğini bir komediye çevirdi. Birden fark ettik ki Amerikan demokrasisi aslında kötü bir popülizmden hiç de farklı değilmiş. Özellikle, Cumhuriyetçilerin lideri, Kim Jong-un’un diktatörlüğüne hayran olduğunu halk önünde ilan ettiğinde, Aydınlanma düşüncesi döneminin ve bununla birlikte Kant’ın hasret duyduğu cumhuriyetçiliğin nihayete erdiği konusunda Kissinger ile hemfikir olmaktan kendini alamıyor insan.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ancak, Aydınlanmanın bu naif tasviriyle yetinemeyiz. Voltaire gibi yazarların Batı’daki üstün değeri vurgularken kültür farklarını görmezden geldiğini iddia etmek adil olmaz; örneğin, Voltaire, Çin’in 4 bin yıllık kadim kültürünü ve astronomi konusunda uzman olan imparatorunu methetmiştir.<span id="easy-footnote-9-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-9-10137" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Şaşırtıcı görünebilir ama Johann Gottfried von Herder, bu ilgiyi alıp Voltaire’in kendisine karşı bir silaha çevirmiştir, kültür farklarına hassasiyeti yok diye mösyöyü suçlamış, bilimsel yöntemlerin sınıflaması ve genellemelerini farklı kültürlere uygulamaya fazla teşne olmakla itham etmiştir.<span id="easy-footnote-10-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-10-10137" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span> Gerçi, Herder’e nispetle Voltaire düşüncesinde, kültür farklarının daha az politik kapsama sahip olduğu da bir gerçek.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kissinger’ın da işaret ettiği gibi, filozofların önerdiği evrensel değerlerin dünya çapında yayılması sadece modern teknoloji aracılığıyla mümkün. Bu teknoloji aynı zamanda Aydınlanma dönemine son verdi ya da onu tamamladı ve şimdi yeni bir rehber felsefe ihtiyacı yaratarak âdeta bildiğini okuyor. Bu felsefe ne olabilir? Hümanizm-ötesi bir felsefe mi? Muhafazakâr bir Avrasya devrimi mi? Nick Land’in önerdiği gibi kapitalizmi hızlandırmak mı? Belki de aynı şeyin solcu versiyonu? Ne de olsa ikisi de kapitalizmin çelişkilerini hızlandırıp nihayetinde kendini imha etmesiyle ondan kurtulmayı umuyorlar. Henri de Saint-Simon da zamanında sanayileşmeyi hızlandırıp ulaşım ağlarının gelişmesi sonucunda sosyalizmin geleceğini söylemişti; çünkü hammaddeler ve ürünler güya daha eşit dağıtılacaktı.<span id="easy-footnote-11-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-11-10137" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span>“ 19. Yüzyılın Başkenti Paris” başlıklı makalesinde Walter Benjamin, Saint-Simon’un takipçilerindeki beklentinin sınıf mücadelesi değil dünya ekonomisinin gelişmesi olduğunu söyler.<span id="easy-footnote-12-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-12-10137" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span> İyi inşa edilmiş bir demiryolu ağı aslında eşitsizliği körükleyebilir, çünkü sermaye kaynaklarını daha etkin dağıtabilir. Hızlanma bu manada sadece Aydınlanma evrenselliğini öteye taşımanın bir yoludur. Sınırsızlaştırmanın başka bir sürecini yaratacaksa yalnızca, hızlanan teknoloji kapitalizmin sonunu nasıl getirebilir? Biri çıkıp mutlak sınırsızlaşmayı savunabilir, ama bu Hegel’in Deleuze’e arkadan yanaşması ve ona ucube bir çocuk vermesi olacaktır. Bazıları da çıkıp teknolojinin bizzat kapitalizme üstün geldiğini savunuyor ama bu da kapitalizme insansı bir yaratık gözüyle bakma ve teknoloji vasıtasıyla akamete uğrayıp hükümsüz kalacağına inanma anlamına gelir; tıpkı PC bilgisayardan Mac bilgisayara geçtiğinde nasıl e-mail göndereceği hakkında hiçbir fikri olmayan yaşlı bir insan gibi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu arada, kabul etmek gerekir ki teknolojik hızlanma tarihsel bakımdan küreselleşme için zorunluydu, çünkü Batılı olmayan ülkelerin Batı egemenliğindeki jeopolitik arenaya girebilmeleri yalnızca modern teknolojinin uygun fiyatlara montajı, ucuz işgücü ve ucuz hammadde ile olmuştur. Hem André Leroi-Gourhan’ın hem de Gilbert Simondon’un işaret ettiği üzere, ileri sanayi teknolojisine sahip gruplar, sanayileşme öncesi teknolojiyle yetinen gruplar üzerinde nüfuzlarını artırabiliyorlardı.<span id="easy-footnote-13-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-13-10137" data-hasqtip="12" aria-describedby="qtip-12"><sup>13</sup></a></span> Özellikle Simondon’a göre, azınlık gruplarının kültür namına teknolojiye karşı isyanı, teknolojinin rolünü yanlış anladı; çünkü Simondon, teknoloji içinde, kültür farkı sınırlarını aşan bir akılcılık görür. Daha da önemlisi Simondon, yabancılaştırma sorununu ve kültürle teknoloji arasındaki çatışmayı çözmek adına, teknolojinin yükselen yetkinliğinin yeni perspektifler sunacağına dair umudunu diri tutar. Fakat bu mesele Simondon’un iyimserliğiyle çözülemeyecek kadar karmaşık. Sömürgeleştirme ve modernleştirme sürecinde teknolojik farklar, güç farklarını hem sürdürür hem kuvvetlendirir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fakat, Spengler’ın dediği gibi, Batı, kendi düşünürlerince altüst edilirken, ya da öyle görünürken, dünyanın öte tarafında neler oluyor? Çin örneğini ele alalım. 1978-1992 yıllarında devlet başkanlığı yapan Deng Şiaoping’in hızlandırıcı reformları, yeni milenyumda Çin’e bir liderlik rolü sundu. Şencen, Çin’in silikon vadisi oldu ve bugün dünyadaki en çılgın şehir tecrübelerini sunuyor. Soğuk Savaştan beri beliren en yeni jeopolitik düzenlemelere bugün tanıklık etmemiz, teknolojik hızlanma ve ona eşlik eden ekonomik zafer sayesinde: Dijital yenileşme ve makineleşme vasıtasıyla Doğu, Batı’yı geride bırakıyor. Tam da bu sebeple Donald Trump, Çin’in ABD’yi işinden ettiğini dile getirdi: Ucuz işgücü nedeniyle başka ülkelerden Çin’e havale edilen meslekleri şimdi makineler üstleniyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu teknolojik hızlanma bir kopuş değil, Aydınlanmanın devamı hükmündedir. Kissinger’ın makalesi, akılcılığı ve epistemolojiyi bünyesinde toplayan teknolojinin hakiki bir evrensellik olduğu olgusunu göz ardı eder. İşte bu yüzden, günümüzdeki durumu, Aydınlanmanın başka biçimlerde devamı değil de sonu olarak yorumlar. Peki biz şimdi evrensel ile göreceli olanı dengelemeye mi çalışıyoruz? Yahut bu zıtlığın kendisi bir sorun mu? Evrensellik hakkında bir inceleme yazmak burada bizim çerçevemizi aşar (her ne kadar bu kaçınılmaz bir mesele olsa da). Evrenseli öz hâline getirme ve bir temel olarak tesis etme arzusu, onu varoluşun herhangi bir boyutu değil de esas varlık gibi görmeye sevk eder bizi. Görececiler, evrenseli reddederler; onu tikel olanla bağdaştırma zahmetine bile girişmezler. Bu muhalif düşünce hem sağ hem de sol halkçılığının merkezindedir. Aynısı insanlık kavramı için de geçerli. İnsanı öz hâline getirip kültür ve doğanın tüm tikellerini aşan bir evrensel kalıbına soktuğumuzda nihilizmden farksız bir hümanizm elde ederiz. Bu çıkmazdan kurtulmak için öncelikle bize aktarılan insanlık kavramını askıya almalıyız. Burada Carl Schmitt’in <i>Siyasal Kavramı</i> eserindeki eleştirisini hatırlayabiliriz: “İnsanlık kavramı, sömürgeci yayılım için özellikle uygun bir ideolojik aygıttır; etik-insani biçiminde ise ekonomik sömürgeciliğin özgün bir aracıdır. Burada Proudhon’un az çok değiştirilmiş bir ifadesini hatırlarız: İnsanlığı diline dolayan kişi sahtekârdır.”<span id="easy-footnote-14-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-14-10137" data-hasqtip="13" aria-describedby="qtip-13"><sup>14</sup></a></span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanlık kavramını reddetmek, eş zamanlama işlevi gören modernleştirme sürecine ait birleştirici bir insan söyleminin yarattığı yanılsamayı mahvedecektir. Modern teknoloji, Batılı olmayan tarihleri, Batı modernliğinin küresel zaman eksenine uydurur. Hem bir <i>fırsat</i> hem de bir <i>sorun</i> olarak eş zamanlama süreci, dünyaya bilim ve teknolojiyi kullanma imkânı sunar, fakat aynı zamanda o dünyayı küresel bir zaman eksenine sürükler; hümanizmin canlandırdığı bu eksen, nihayetinde ister teknolojik bir fevkaladelik yahut “zekâ patlaması” yaşansın, ister “süper zekâ” ortaya çıksın, kıyametvari bir sona doğru ilerler. Bu küresel zaman eksenini Martin Heidegger 1967 yılında zaten tarif etmişti: “Felsefenin sonu aslında bilimsel-teknolojik bir dünyanın ve bu dünyaya özgü toplumsal düzenin yönlendirilebilir düzenlemesinin zaferine işaret eder. Felsefenin sonu demek Batı Avrupa Düşüncesi üzerine kurulu dünya medeniyetinin başlangıcı demektir.<span id="easy-footnote-15-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-15-10137" data-hasqtip="14" aria-describedby="qtip-14"><sup>15</sup></a></span>”</span></p>
<p class="p1">Oryantalistler, “<i>Ne kadar da abartılı bir ifade!</i>” diye esrarlı bir tebessümle karşılık verebilirler. Fakat, bizi çevreleyen teknik teçhizatı gözlemlediğimizde ve bizi bir kıyamet sonuna sürükleyen devasa gücü incelediğimizde hakikat kendiliğinden ortaya çıkar. “Felsefenin sonu” derken Heidegger’in kastettiği şey, antropolojik makinenin zaferinden başka bir şey değildir; bu zafer de teknolojik hızlanma vasıtasıyla <i>Homo sapiens</i>i [Bilen insan] <i>Homo deus</i> [Tanrı insan] olarak yeniden icat etmek isteyen hümanizmin zaferidir. Yeni-gericiler ve hümanizma-ötesini savunanlar, hümanizma-sonrası zaferciliği namına, yapay zekâyı överler, çünkü süper-zekâ ve teknolojik fevkaladelik “yüce insanlığın imkânını” gösterir.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Karanlık Aydınlanma denen şey, feci bir zekâ patlaması vasıtasıyla, Heidegger’in dile getirdiği “felsefenin sonu”nu eşiğe itme çabasıdır. Pi yıldızını (kötü şans) Tai yıldızının (iyi şans) izlediği <i>I Ching </i>metninde olduğu gibi, aşırı kötüden iyiye dönecek şekilde, bu patlama da Batı’yı kendini yeniden keşfetmeye zorlayacak -ya da bu görüşü savunanlar öyle inanıyorlar. Onlar, mesihçi bir hızlanmanın uçuruma sürüklediğini teyit ederler ve kendilerini hümanizm karşıtları olarak görürler. Peki bu uçurumun ardında ne var? Robin Mackay’in hakkıyla işaret ettiği üzere, bu hızlanmacı görüşün ölümcül hatası, “Sermaye yoluyla açılan sınırların ufkunda, kurulu güç yapılarının olmayışından süzülen asli bir arzunun ortaya çıkacağına inanmaktır.<span id="easy-footnote-16-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-16-10137" data-hasqtip="15" aria-describedby="qtip-15"><sup>16</sup></a></span>” Mutlak sınırsızlaşmanın bu bilinmez sonu, kumarhane jetonlarına bakakalan kumarbazlar olarak yorumlanabilir. Yönsüzleşmeyi hızlandırmak, küresel zaman ekseninden çıkmaya imkân sunmaz. Aksine, kurulu düzenleri ve uzlaşımsal işleme biçimlerini sadece bir süreliğine akamete uğratır. Örneğin Çin’de veri akışı için bant genişliğini ve depolama kapasitesini genişletmek, toplumsal itibar sistemlerinin<sup>*</sup> artışına neden oldu, bunun da amacı sermaye akışını dengelemek ve bölgelere göre tekrar dağıtmaktı. Berlin Freie Üniversitesi’nde geçenlerde yürütülmüş bir araştırmaya göre, araştırmacıların sorularına yanıt veren Çinlilerin yüzde sekseninin bu toplumsal kredi sistemlerini onayladığını ya da ziyadesiyle onayladığını, yüzde on dokuzunun tarafsız kaldığını, sadece yüzde birinin karşıt olduğunu gösterdi.<span id="easy-footnote-17-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-17-10137" data-hasqtip="16" aria-describedby="qtip-16"><sup>17</sup></a></span> Hızlanmaya içkin aksatıcı ve kıyameti hatırlatan nitelikler hiçbir surette hümanizm karşıtı değildir. Aslında, devasa bir yıkım vasıtasıyla kendini korumak için savaşan uç bir hümanizm ortaya çıkarır: 21. yüzyıl hümanizmi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Peki Hartmut Rosa gibi sosyologların yaptığı şekilde, herhangi bir yavaşlama önermeden, Batı modernliğinin küresel zaman ekseninin eş zamanlamasından kurtulmak mümkün mü? Kazanımlarını diğer yönlere ilerletmek adına etkisini kırma kabiliyetimiz var mı?</span></p>
<p class="p1">Burada “hızlanma” kelimesine geri dönmek gerek, çünkü hızlanma ve sürat arasındaki incelenmemiş ilişkinin bizi aldatması gayet kolay. Eğer lise fiziğini hatırlarsak, h = (i1-i2)/z formülünden hareketle, (i1’den i2’ye) ivme değişimini zamana böldüğümüzde hızlanmayı elde ederiz. <i>İ</i> ivmedir, sürat değil. İvme, hem büyüklük hem yöne sahip bir taşıyıcıdır, sürat ise sırf büyüklüktür. Sürati uç noktalara taşımayan, aksine, hareketin yönünü değiştiren, yani zaman ve teknolojik gelişme bakımından teknolojiye yeni bir çerçeve ve yönelim veren başka bir hızlanma biçimi neden düşünmeyelim? Böyle yaptığımızda, geleceğin çatallandığını hayal edebiliriz, kıyamete doğru ilerlemek yerine, ondan sapan ve çoğalan bir gelecek görebiliriz. Fakat teknolojiye yeni bir çerçeve vermek ne demek? Bunu yapmak için, <i>çoklu kozmoteknik</i> ışığında ya da basitçe söylemek gerekirse tarihsel bakımdan izlenebilir ve hâlâ üretken olan teknik-çeşitlilik izinde, bilgi felsefesi ve bilme yöntemleri sorunu üzerine sistemli biçimde muhakeme edip çalışarak modern teknolojiyi yeniden nasıl sahiplenebileceğimiz üzerine düşünmek zorunludur. <i>The Question Concerning Technology in China: An Essay on Cosmotechnics</i> [<i>Çin’deki Teknoloji Meselesi: Kozmoteknik Üzerine bir Deneme</i>] (2016) başlıklı çalışmamda bu projeyi başlatmıştım; farklı teknoloji kavrayışlarını ayrıntısıyla incelemek ve hem tarih hem de gelecek açısından böyle bir teknik-çeşitliliği tasavvur etme imkânının derinlerine inmek için Çin’i bir örnek olarak seçmiştim. Kuşkusuz Çin ile sınırlı olmayan çoklu kozmoteknik önerisi, “teknik” kavramını yeniden tartışmaya ve teknik evrim koşullarını yeniden incelemeye bizi çağırır.</p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>3. Teknik-Çeşitlilik ve Geleceğin Çatallanması</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Teknik, insanlaşma sürecinde -yani insanın bir tür olarak kavranmasında, çünkü bu kavrayış, hafızanın dışa açılmasını<sup>**</sup> ve insan organlarının özgürlüğünü ifade eder- antropolojik bakımdan evrenseldir. Yazıp çizen insanlar, hafızalarını ve muhayyilelerini dışa açtılar; çakmaktaşı üreten eskiler de parmaklarıyla birçok faaliyet yapmaktan kurtuldular. Teknolojinin evrensel bir boyutu olduğunu inkâr etmiyoruz; ancak bu, boyutlardan sadece bir tanesi. Kozmoteknik bakış açısına göre, teknik temelde hususi coğrafi ve kozmolojik özgüllüklerle harekete geçer ve kısıtlanır. Küresel çapta kendini-yok-etme beklentisine bir cevap vermek istersek evrendeki insanın yerellik ve yerleri üzerine dikkatle hazırlanmış söyleme geri dönmemiz gerek. Bunu becermek için her şeyden önce teknoloji sorununu yeniden açmamız lazım; sırf iki kozmoteknik yerine, yani modernlik öncesi teknik ve modern teknik yerine, birçok kozmoteknik tasavvur etmemiz lazım. Yerellik kelimesi ve politikalarına elbette dikkatli yaklaşmalıyız. Gelenek veya kültürün nostaljik talepleri, milliyetçilik için sorunlu sonuçlar doğurabilir; meseleye diyalektik yaklaşılmadığında, kültürel özcülük ve etnik-fütürizm bunlardan bazılarıdır. Burada, kültür veya doğa namına modern teknolojilere başkaldıran küçük grupları hesaba katmıyoruz; daha ziyade, her şeyden önce tekniğin indirgenemez çokluğunu teyit ederek, teknolojiyi yeniden sahiplenmeye yönelik genel bir strateji hazırlıyoruz. Her ne kadar Simondon, kozmoteknik kavramı için bir ilham kaynağı olsa da miras aldığı Batı Aydınlanma hümanizmi geleneği ötesine tekniği konumlandırmak söz konusu olduğunda eleştirisi yeterli olmaz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çoğulculuk teklif etmek, hem gericilere hem de devrimcilere atfedilecek bir hareket. Voltaire’in en amansız rakibi ve “İnsanlığın Oluşumu için Tarih Felsefesi” başlıklı makalenin yazarı olan Herder örneğine bakalım: Herder, bir kitap kadar uzun olan 1774 tarihli bu makalede kültürel tecrübelerin, değerlerin ve duyguların indirgenemez biçimde çeşitli olduğunu söyler. Öyleyse Herder’e milliyetçi denebilir mi? Lutherci bir rahip, Kant’ın takipçisi, Goethe’nin danışmanı olan Herder’i çoğu kişi Alman milliyetçiliğinin ve <i>Volksgeist</i> anlayışının kurucu figürü olarak görür. Fakat bu görüş her yerde kabul görmez. Meineke bir keresinde şöyle bir soru sormuştu: “Yeni bir çağ yaratmak için ortaya çıktığında, hem hümanizm hem de milliyetçilik ilan eden Herder değil miydi?<span id="easy-footnote-18-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-18-10137" data-hasqtip="17" aria-describedby="qtip-17"><sup>18</sup></a></span>” Hans-Georg Gadamer ve Isaiah Berlin gibi filozoflar da Herder’de hem halkçılık hem çoğulculuk görürler, ya da Charles Taylor’ın söylediği gibi, hem halkçılık hem de “değerlendirmecilik<sup>***</sup>” görürler.<span id="easy-footnote-19-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-19-10137" data-hasqtip="18" aria-describedby="qtip-18"><sup>19</sup></a></span> Kimileri de Herder’e hakiki bir kozmopolit düşünür olarak bakar; kozmopolitliği homojenlikten ziyade heterojenlikte kurduğunu düşünür; farklılıkları onaylamasının vasıtası da her kültürün eşsiz bir öze sahip olduğunu iddia etmesi değil, yerelliğin önemini ve tüm kültürlerin eşitliğini tartışmasıdır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanlar muhtelif simgesel ve dilsel dünyalarda şekillenmiştir. Farklı bilgi biçimleri ve hem dünyayla hem de yeryüzüyle kurdukları farklı ilişkiler, modern bilim ve teknolojideki ilerlemeleriyle ölçülemez. Aydınlanmanın Sonu Gadamer, Berlin ve Taylor’dan sonra Herder’i sahiplenmekle başlar çünkü onlarınki sadece ilk adımdı. Belirli bir <i>Volk</i> [halk] fikrine çekilmek yerine ve gittikçe soyutlanan gruplar arasındaki gerilimi çözmek için empati ve duyarlılığa bel bağlamaktansa heterojenliğin dönüştürücü gücünü anlamak zorundayız. İnsan-çağıyla ilişkilendirilen ekolojik sorunlara cevap olarak Philippe Descola gibi antropologlar ve diğerleri, kökten çoğulculuk sorununu yeniden gündeme getirdiler; öyle ki çok-kültürcülük yerine “çok-doğacılık” anlayışını hesaba kattılar. Çünkü doğa ve kültürü karşı kutuplara yerleştiren doğacılık, basbaya modernliğin ürünüdür; dünyanın diğer yerlerinde, insan olmayanların nasıl algılandığını hesaba katmaz. Fakat, bir eş zamanlama süreci olarak modernleşmeyle birlikte, bir taşma noktasına rastlarız ve hiç sorgulanmadan evrenselmiş gibi miras alınan doğa ve teknik gibi kavramlar yeniden tartışmaya açılır. Çoğulculuğa bu çağrı, bizim için, modern teknoloji ve bilimi bilinçli bir şekilde yeniden sahiplenmeyi, ona yeni bir yön vermeyi hatırlatır, çünkü gezegene yayılmış olması bize bu imkânı sunar.<span id="easy-footnote-20-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-20-10137" data-hasqtip="19" aria-describedby="qtip-19"><sup>20</sup></a></span></span></p>
<p class="p1">Diğer taraftan, Kissinger’ın Aydınlanmanın sonu iddiasını değerlendirdiğimizde bunu bütün tarihsel zamanların Avrupa modernliğine ait eş zamanlayıcı ölçüye doğru harekete ettiği bir tek küresel zaman ekseninin tam tahakkuku olarak algılayabiliriz. İşte bu, yönelimin bozulduğu, hatta yönün kaybolduğu, Batı’ya nispetle Doğu’nun yitip gittiği bir andır. Faşizmin ve yabancı düşmanlığının talihsiz bilinci, Doğu’ya karşı güdülen bu tavırdan ileri gelir: Yanıt olarak da rahat bir kimlik politikası ve teknolojinin estetik politikasını sunar.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Etraflıca konuşursak, böyle bir yönelim bozukluğu, çağdaş kapitalizmin arzu edilen zorunlu sınırsızlaştırması olarak görülebilir, çünkü zaman ve yer kısıtlamalarını aşıp birikimi kolaylaştırır. Savaş, harika bir parçalama tekniğidir, <i>Uber</i> ve <i>Airbnb</i> uygulamalarından çok daha etkindir. 1933 tarihli <i>The Hour of Decision: Germany and World-Historical Evolution</i> [<i>Karar Vakti: Dünyanın Tarihsel Evrimi ve Almanya</i>] çalışmasında Spengler, devrin jeopolitik krizine karşı mümkün tek cevabı savaş makinesi olarak görmüştür: “İngiltere, zenginliğini savaşlarla kazandı, muhasebe ya da borsa oyunuyla değil… [Almanya] savaşlarını yabancı paraya bel bağlayarak ve o parayı geri ödemek için yapmak zorunda kaldı, ve ufacık bir eyaletin diğerinden aldığı, kendi memleketinin sefil harabelerine savaş açtı.<span id="easy-footnote-21-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-21-10137" data-hasqtip="20" aria-describedby="qtip-20"><sup>21</sup></a></span>”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Savaş bir çözüm olacak diye medet ummak, Batı’ya özgü değil: Kyoto ekolü filozofları da modernliğin üstesinden gelmek için topyekûn savaşı önermişlerdi.<span id="easy-footnote-22-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-22-10137" data-hasqtip="21" aria-describedby="qtip-21"><sup>22</sup></a></span> Günümüzde, yapay zekânın gelişimi ve uzay teknolojisi üzerinden yürütülen rekabet, böyle bir savaşın yeni koşulu olabilir mi? Spengler’ın 1933 yılında yazdığı üzere, bazı güçler bizi geriye doğru sürüklüyor. Onun çağı ve bizimki arasındaki ana benzerlikleri hatırlamaya değer, ancak farklara da özel bir ilgiyle yaklaşmak gerek. Spengler, <i>Karar Vakti </i>eserinde, Batılı olmayan medeniyetlerde, modernlikle birlikte ortaya çıkan ve sömürgecilik mantığıyla özdeşleşen belirli bir dogmatik düşünceye işaret eder:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hintler ve Çinliler gibi hatırlanamayacak kadar eski “<i>Fellahîn</i><sup>****</sup>” ırklar, büyük güçler dünyasında bir daha asla bağımsız bir rol oynayamayacaklar. Efendilerini değiştirebilirler, Hintlerin İngilizlere yaptıkları gibi, birini saf dışı bırakabilirler, ancak diğerine boyun eğerler. Kendilerine özgü siyasi bir varoluş biçimi asla üretemeyecekler. Çünkü çok eskiler, çok katılar, çok bitkinler.<span id="easy-footnote-23-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-23-10137" data-hasqtip="22" aria-describedby="qtip-22"><sup>23</sup></a></span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu iflasın nedeni büyük ölçüde ne Batı’da ne de başka bir yerde teknoloji sorununun yeterince işlenmemesidir: Teknoloji bir fayda olarak kalır; fayda ve verimlilik sınırlarının ötesinde amaçlar âlemi aramanın da bir yolu yoktur. Verimlilik, teknolojik yenilenmenin çok önemli bir unsurudur, ancak kısa vadeli menfaatler yerine uzun vadeli bir vizyonla ölçülmelidir. Sömürge mantığını muhafaza eden bir diğer şey de bir çıkış yolu göremeyen sinizmdir. Bütün bunlardan sonra, teknolojik doğrusallık ile insanlığın ilerlemesinin özdeşleştiği bir yerde, yapay zekâya hükmedecek ekonomik ve jeopolitik rekabetten kim kaçabilir? Hiç şüphe yok ki yapay zekâ hem toplumlarımız hem de ekonomilerimiz üzerinde önemli etkiler yaratacak. Çin ve Rusya teknolojik yenilenme yürüyüşlerini yavaşlatırlarsa rekabet avantajlarını kaybedecekler. Putin daha 1 Eylül 2017’de bir sınıf dolusu Rus öğrenciye “Yapay zekâya liderlik eden dünyaya hükmedecektir.” demişti.<span id="easy-footnote-24-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-24-10137" data-hasqtip="23" aria-describedby="qtip-23"><sup>24</sup></a></span> Fakat, teknolojik hızlanma ve yenilenme egemenlerin ve sermayenin ortak amacı olsa da, birçok süreçte insanın rolünü elinden alan teknolojik sistemler karşısında çaresizliğimiz gittikçe artacak ve insanın sinizmi derinleşecektir. Bu çıkmaz karşısında makul tek cevap, hakiki felsefi düşünce olacaktır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yanlış anlaşılmasın, modern bilim ve teknolojinin kötücül olduğunu kastetmiyorum (hem zaten araştırdığım ilk alanlara nasıl kötücül diyebilirim?). Batı’nın dayattığı kötücül modern teknolojinin Avrupalı olmayan kültürleri ve gelenekleri harap ettiğini ve bu yüzden modern bilim ve teknolojiden vazgeçmemiz gerektiğini de söylemiyorum. Maksadım sadece bu tarihsel sürecin nasıl yeniden düşünülebileceğini ve hayal edip gerçekleştirmek üzere hangi geleceklerin hâlâ elverişli olduğunu tartışmak. Eğer Aydınlanma düşüncesini evrenselliğin ve akılcılığın rehberlik ettiği geri dönülmez bir süreçmiş gibi modern teknolojiyle özdeşleştirirsek geriye sorulacak tek bir soru kalır: Olmak ya da olmamak?! Ama eğer çoklu kozmotekniklerin var olduğunu onaylarsak ve bunların bize katıksız akılcılığın sınırlarını aşmaya imkân sunabileceğini teyit edersek, hiç bitmeyen modernliğin ve ona eşlik eden felaketlerin haricinde bir yol bulabiliriz. Akılcılığı sırf katı ve katıksız akletmeymiş gibi yanlış anlamak gerçekten trajik bir durum, ama maalesef genelde öyle anlaşıldı. Leibniz’den tutun da yapay zekâ ile öğrenme ve sibernetik çağına kadar olan akıl ve aklın doğa ve teknolojiyle ilişkileri tarihi, şimdiye dek olduğundan farklı şekilde inşa edilip sorgulanmalı.<span id="easy-footnote-25-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-25-10137" data-hasqtip="24" aria-describedby="qtip-24"><sup>25</sup></a></span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kültür üzerine bazı fikirler, teknolojik düşüncenin bu farklı biçimlerini anlamak için bir yol sunabilir. Çoklu kozmotekniği yeniden keşfetmek, yapay zekâyı veya yapay zekâ ile öğrenmeyi reddetmek değil, modern teknolojiyi yeniden sahiplenmek, modern teknolojinin merkezindeki çerçevelemeye (<i>Gestell</i>) yeni çerçeveler sunmak anlamına gelir.<span id="easy-footnote-26-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-26-10137" data-hasqtip="25" aria-describedby="qtip-25"><sup>26</sup></a></span> Modernliği aşmak istediğinizde sanki bir bilgisayar veya akıllı telefonmuş gibi yeniden başlatmak bir işe yaramaz. Bunun yerine onun küresel zaman ekseninden sakınmalıyız, kendi kaderinin koşullarına başka varlıkları tabi kılan bir hümanizm-ötesinden kendimizi korumalıyız, ve yeni bir ajanda önermeliyiz, yeni toplumsal, siyasal ve estetik yaşam biçimleri açan ve insan olmayanlarla yani dünya ve evrenle yeni ilişkiler kuran bir teknoloji muhayyilesi sunmalıyız. Bunların hepsi düşünülmeyi bekliyor, çünkü teknoloji sorusunu Nietzscheci bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor, ve bu yalnızca hep birlikte yapıldığında mümkün.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu minvalde, Kissinger’ın ifadesine bir eleştiri hedefi olarak değil, Aydınlanmanın sonunun ötesini düşünmeye bir davet olarak bakabiliriz; biçimlerinin çoğulluğu vasıtasıyla düşünme görevini üstlenme girişimi olarak yaklaşabiliriz. Belki de Kissinger’ın kapanış uyarısı, onu eleştirmemize son noktayı koyacak en münasip ifadedir: “Bu çabaya bir an önce girişmezsek çok geç kaldığımızı fark etmek çok vakit almayacak.<span id="easy-footnote-27-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-27-10137" data-hasqtip="26" aria-describedby="qtip-26"><sup>27</sup></a></span>”</span></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p class="p3"><em><span class="s1">*Dr., Leuphana Üniversitesi, Felsefe ve Sanat Bilimleri bölümü</span></em></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>*</sup> Toplumsal itibar sistemi: Çin hükümetinin geliştirdiği ulusal bir itibar sistemi; vatandaşların ve işletmelerin ekonomik ve toplumsal itibarlarına bir standart getirme amacı taşır. (çn)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>**</sup> <i>Exteriorization of memory</i>: Fransız filozof Bernard Stiegler, protez gibi uzantılar vasıtasıyla insanın dışa açılma sürecini tarif etmek için teknik kelimesini kullanır. Hafızanın dışa açılması da bilgi teknolojilerini ve hafızanın sanayileşmesini ifade eder. (çn)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>***</sup> “Bu yanlıştır.” gibi ahlaki ifadelerin bir olgu değil de ahlaki bir değerlendirme ifade ettiğini söyleyen öğreti. (çn)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>****</sup> <i>Fellah</i> (çoğulu <i>fellahîn</i>): Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki çiftçilere veya tarım işçilerine verilen ad. (çn)</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-1-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>1 Henry Kissinger, “How the Enlightenment Ends,” <i>The Atlantic</i>, Haziran 2018, <span class="s2">https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2018/06/henry-kissinger-ai-could-mean-the-end-of-human-history/559124/</span>.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-2-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>2 Jürgen Habermas, “Modernity: An Unfinished Project,” <i>Contemporary Sociological Theory</i>, 3. baskı, ed. Craig J. Calhoun ve diğ. (Wiley-Blackwell, 2012), 444-50. İlk baskısı: “Modernity versus Postmodernity,” <i>New German Critique</i>, no. 22 (Kış 1981): 3-14.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-3-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>3 Yuk Hui, “On the Unhappy Consciousness of Neoreactionaries,” <i>e-flux journal</i>, no. 81 (Nisan 2017) <span class="s2">https://www.e-flux.com/journal/81/125815/on-the-unhappy-consciousness-of-neoreactionaries/</span>; Hui, “Cosmotechnics as Cosmopolitics,” <i>e-flux journal</i>, no. 86 (Kasım 2017) <span class="s2">https://www.e-flux.com/journal/86/161887/cosmotechnics-as-cosmopolitics/</span>.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-4-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>4 Gregory D. Cleva, <i>Henry Kissinger and the American Approach to Foreign Policy</i> (Bucknell University Press, 1989), 38.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-5-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="s1">5 Bkz. Zeev Sternhell, <i>The Anti-Enlightenment Tradition</i>, İng. çev. David Maisel (Yale University Press, 2010), 2.</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-6-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="s1">6 Oswald Spengler, <i>Man and Technics: A Contribution to a Philosophy of Life</i> (Greenwood Press, 1967), 100-1.</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-7-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="s1">7 Spengler, <i>Man and Technics</i>, 101.</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-8-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>8<span class="Apple-converted-space">  </span>Martin Heidegger ve Gilbert Simondon’un önerileri aynıydı, bkz. Heidegger, “The Question Concerning Technology” (1953), <i>The Question Concerning Technology and Other Essays</i>, İng. çev. William Lovitt (Garland, 1977), 3-35; ve Simondon, “Culture et technique (1965),” <i>Sur la technique</i> (PUF, 2014), 315-30.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-9-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>9 Bkz. Sternhell, <i>Anti-Enlightenment Tradition</i>, 284.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-10-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>10 Bkz. Isaiah Berlin, <i>Vico and Herder: Two Studies in the History of Ideas</i> (Viking Press, 1976), 155.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-11-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>11 Bkz. Pierre Musso, “Aux origines du concept moderne: Corps et réseau dans la philosophie de Saint Simon,” <i>Quaderni</i>, no. 3 (Kış 1987-88): 11-29.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-12-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>12<span class="Apple-converted-space">  </span>Walter Benjamin, “Paris, Capital of Nineteenth Century,” <i>New Left Review</i>, no. 48 (Mart-Nisan 1968): 77-88, 82.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-13-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>13 Simondon, “Culture et technique,” 318-19.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-14-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>14 Carl Schmitt, <i>The Concept of the Political</i>, İng. çev. George Schwab (Chicago University Press, 1996), 54.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-15-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>15 Martin Heidegger, “The End of Philosophy and the Task of Thinking,” <i>On Time and Being</i>, İng. çev. Joan Stambaugh (Harper &amp; Row, 1972), 59.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-16-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>16 Robin Mackay, “Immaterials, Exhibition, Acceleration,” <i>30 Years after </i>Les Immatériaux<i>: Art, Science and Theory</i>, ed. Yuk Hui ve Andreas Broeckmann (Meson Press, 2015), 217-46, 238.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-17-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>17 Haber ve Kamu İşleri Ofisi, Serbest Berlin Üniversitesi, “Study: More than two thirds of Chinese take a positive view of social credit systems in their country,” basın bülteni no. 198, 23 Temmuz, 2018 https://www.fu-berlin.de/en/presse/informationen/fup/2018/fup_18_198-studie-sozialkreditsystem-china/index.html.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-18-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>18 Sternhell, <i>Anti-Enlightenment Tradition</i>, 17.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-19-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>19 Mayıs 1941’de Hans-Georg Gadamer, Paris Alman Enstitüsü’nde Herder üzerine bir ders vermişti; dersin başlığı da “Volk und Geschichte im Denken Herders” (Herder’in Düşüncesinde Halk ve Tarih) idi. Bu derste Herder’in, Rousseauculuğun ötesine geçtiğini ve ansiklopedi filozoflarının kültürel önyargılarından kurtulmayı mümkün kıldığını iddia etmişti. Bkz. Sternhell, <i>Anti-Enlightenment Tradition</i>, 119. Berlin, <i>Vico and Herder</i>, 147. Charles Taylor, “The Importance of Herder,” <i>Philosophical Arguments </i>(Harvard University Press, 1995), 79-99.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-20-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>20 Bu doğa antropologlarının çoğu maalesef teknoloji sorununu göz ardı ederler; bkz. bu yaklaşımı eleştirdiğim çalışmam: Hui, “Cosmotechnics as Cosmopolitics.”</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-21-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>21 Oswald Spengler, <i>The Hour of Decision: Germany and World-Historical Evolution</i>, İng. çev. Charles Francis Atkinson (Alfred A. Knopf. 1934), 80.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-22-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>22 Bkz. Hui, <i>The Question Concerning Technology in China</i>, §23 “Nihilism And Modernity” ve §24 “Overcoming Modernity.”</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-23-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>23 Spengler, <i>The Hour of Decision</i>, 65.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-24-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>24 James Vincent, “Putin says the nation that leads in AI ‘will be the ruler of the world,’” <i>The Verge</i>, September 4, 2017, <span class="s2">https://www.theverge.com/2017/9/4/16251226/russia-ai-putin-rule-the-world</span>.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-25-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>25 <i>Recursivity and Contingency</i> [Tekrarlama ve Olumsallık] başlıklı gelecek kitabımın amacı da bu.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-26-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>26 “The Question Concerning Technology” metninde Heidegger, modern teknolojinin özünü “Gestell” olarak anlamayı önerir, bu kelime dilimize “çerçeveleme” [İng. enframing] diye çevrilir, her varlığın daimi bir kök veya kaynak olacak şekilde tasavvur edildiği anlamına gelir.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-27-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>27 Kissinger, “How the Enlightenment Ends.”</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="1iCvgncX0y"><p><a href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/">AYDINLANMA SONRASINDA NE BAŞLAR?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8222;AYDINLANMA SONRASINDA NE BAŞLAR?&#8220; &#8212; Sabah Ülkesi | Kültür-Sanat ve Felsefe Dergisi" src="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/embed/#?secret=rXvL6Gxxyh#?secret=1iCvgncX0y" data-secret="1iCvgncX0y" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/">Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Kültür,Neoliberal Kültür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sivil-kulturneoliberal-kultur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sivil-kulturneoliberal-kultur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 13:19:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17469</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil kültürden bahsetmek her şeyden evvel aydınlanma­nın, dolayısıyla ulus devletin kurucu rol üstlenmiş, buna karşılık kaypak özellikli birkaç kavramından biri olan “kültür&#8221; kavramını, sonra da Müslüman cihetinden bu kavramla hesaplaşmayı gündeme getirir. Ödünç alınmış bir kavram olarak “sivil kültürü&#8221; ancak bundan sonra söz konusu edebiliriz. Ne var ki, sivil kültür de bu defa bizi “vatandaş&#8221; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sivil-kulturneoliberal-kultur/">Sivil Kültür,Neoliberal Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sivil-kulturneoliberal-kultur/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-2/" rel="attachment wp-att-17470"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17470" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1.jpg" alt="" width="329" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1.jpg 1300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1-600x448.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1-300x224.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1-768x573.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1-1024x764.jpg 1024w" sizes="(max-width: 329px) 100vw, 329px" /></a></p>
<p>Sivil kültürden bahsetmek her şeyden evvel aydınlanma­nın, dolayısıyla ulus devletin kurucu rol üstlenmiş, buna karşılık kaypak özellikli birkaç kavramından biri olan “kültür&#8221; kavramını, sonra da Müslüman cihetinden bu kavramla hesaplaşmayı gündeme getirir. Ödünç alınmış bir kavram olarak “sivil kültürü&#8221; ancak bundan sonra söz konusu edebiliriz. Ne var ki, sivil kültür de bu defa bizi “vatandaş&#8221; olmakla “mümin olmak&#8221;, ayrıca sivil değer­lerle İslâm&#8217;ın değerleri arasında istemesek bile mukayese yapmaya zorlayacaktır.</p>
<p>Hesaplaşmaya ve mukayese yap­maya bizi mecbur bırakan sorunlu bir kavram olmasına rağmen, yine onu kendine temel alarak yakın zamanlarda türetilmiş &#8220;İslâm kültürü” terkibinin de, aydınlanmadan sürüp gelen hastalıklı bir içeriğinin olduğunu belirtme­mizde fayda var. Yakın tarihin bir alışkanlığı olarak kul­lanmayı sürdürsekte, kanımca bizim &#8220;İslâm kültürü” adı altında yaptığımız bu kavramsallaştırmanın İslâm&#8217;ın en­telektüel muhayyilesi cihetinden uygun olacağını söyleyemiyoruz. Zira kültür kavramı, içeriğindekini gizleyen ve Müslüman muhayyileyi her zaman “iğva”ya sevk etme özelliği taşıyan bir kavramdır. Kültür kavramının İslâm&#8217;da karşılığı &#8220;sünnet&#8221;tir.</p>
<p>Aydınlanma geleneği içinden değerlendirdiğimizde kültürün, insanı din karşısında &#8220;özgürleştirici” bir kavram olduğunu kabul etmemiz gerekir. Klasik liberal anlayış si­vil kültürün imkânıyla insanı din ve gelenek baskısından kurtarma vaadinde bulunmuştur, buna karşılık üzerinde durmaya çalıştığımız günümüzün neoliberal sivil kül­türü de sözünü ettiğimiz gibi aklın, bilimin ve devletin baskısından kurtaracağını vaat ediyor. Klasik sivil kültür ile günümüzün sivil kültürünü birbirinden ayıran önemli noktalardan biri liberalizmin aydınlanmaya ait köklerin­den kopması olurken, diğer önemli bir nokta da çağdaş liberalizmin yaşadığı teleolojik dönüşümdür. Bunlardan biri toplumun ve toplumu kuran ortak iyinin meşruiyeti­ni tartışmaya açarken, diğeri de toplum dediğimiz &#8220;iler­leme” inancına dayalı varoluşun geleceğiyle ilgili bütün tahayyülleri anlamsızlaştırıp gündem dışına atmaktadır.</p>
<p>Klasik anlamı içinde &#8220;toplum/sosyal” şeklinde tanım­lanmış olan modernitenin yarattığı bir şeydir; nihayette toplum yani &#8220;sosyal olan”, bir &#8220;politik beraberlik” biçimi­ni ifade eder. Toplumu meydana getiren fertlerin onayını almış bir “ortak iyi&#8217;nin bu beraberliği sağladığı varsayılir. Söz konusu ortak iyi, hem toplum için öngördüğü bir hayat tarzını hem de toplumun gelecekte nasıl olacağına dair bir tasarımı içkindir. Bu klasik diyeceğimiz toplum modelinde sivil kültürün belirlediği kamu alanı ve/veya liberal demokratik kamu alanıyla, dini inanç ve ahlak de­ğerlerinin belirlediği “kamu alanı&#8221; benzer görünmelerine rağmen mahiyetleri farklı şeylerdir. Bunu modernist sos­yal/siyasal teorinin kuruluş tarzında olduğu kadar; dinin ideal insan modeli olarak gördüğü mümin/mümine mo­deli ile, ulus devletin veya modern iktidarın ideal insanı olarak vatandaş modeli arasındaki farkta açıkça görmek mümkündür.</p>
<p>Klasik liberal sivil toplumda eğitim, bireyi vatandaş olmaya ikna edecek uygun değerlerin aktarılmasıdır. Ta­nımlanmış bir ortak iyinin peşinden gitmesi için bireyin, söz konusu ortak iyinin hakikaten “iyi&#8221; olduğuna ikna edilmiş olması gerekir. Bu önemli imkânı ulus devlette “sivil kültür” sağlar. Sivil kültürün kendinde içkin ikna etme gücü olduğu gibi, sivil eğitim de ikna etmeye yöne­lik bir faaliyet olma özelliği taşır. Bu kültür, yönlendirici gücüyle her an ve her yerde insana hitap eder; ona göre hiçbir vatandaş sivil değerlere yeteri kadar sahip olduğu iddiasında bulunamaz. Bu yüzden istisnasız her insanın eğitimden geçmesi gerekli görülür. Ulus devletin eğitimi karşılıksız ve bütün toplumu kuşatacak şekilde uygula­mak istemesi, sadece vatandaşlarını düşünmesinden de­ğil, onları kendi meşruiyeti için vatandaş yapma isteğin­den kaynaklanır.</p>
<p>Günümüzün liberal siyasal doktrini, pozitivist dünya görüşüyle beraber liberal kamusal alanla da olan düzen­leyici ilişkisini koparıyor; böylece bireyin tam özgürleş­mesine imkân vereceğini varsaydığı “ortak iyi&#8221;si olmayan bir özgürlük alanının oluşmasını öngörüyor. Zira tekil bir kültürün tanımladığı “ortak iyi&#8221;nin hakikaten peşin­den gidilmesi gereken bir iyi olduğuna, yaşanmakta olan ciddi epistemolojik dönüşümlerden sonra artık günümüz insanı emin değil; bu yüzden klasik sivil toplumun öngör­düğü ideal vatandaş bugün söz konusu ortak iyi ile olan bağlarını koparmaya çalışmakta ve kendi “kişisel” dün­yasına “dönmek” istemektedir.</p>
<p>Bunun İslâm cihetinden hiçbir zaman meşruiyeti olamamış modernist siyasal/ sosyal teoriye bunalım yaşattığını görüyoruz. Birey özel yaşamının kendine ait ideali ile sözünü ettiğimiz “iyi”nin kendisini tefrik etmeyi, kişisel bir tecrübe olarak artık yaşayıp öğrenmek istiyor. Bu nedenle günümüzün post- modern sivil toplumunun demokratik vatandaşı olmak, aynı zamanda “ortak iyi” den bağımsız sadece kendine has bir yaşam formunun temsilcisi olmak anlamına geli­yor; çünkü postmodern siyasal kültürde vatandaş olmak kendinin inşa ettiği bir yaşam biçiminin yolunu tutmuş olmak demektir.</p>
<p>Yine bu bağlamda sivil özgürlüğün amacı da, total- leştirici bir dünya görüşü veya ortak bir hayat tarzına karşı insan arzularının önündeki engelleri kaldırmaktır. Burada klasik özgürlük kavramının içerik olarak yeni bir anlam dönüşümüne uğradığını belirtmemiz gerekiyor. Yarın için ideal olan bir toplumsal düzen, bir gelecek ta­sarımında bulunmak fikri ve bunun için elzem olan öz­gürlük anlayışı, yerini sadece şimdi/bugünle kendini sı­nırlandırmış olan “arzu”nun tecrübe edilmesi için lazım olan bir özgürlük anlayışına bırakıyor.</p>
<p>Dolayısıyla dünün liberal sivil kültürü, ikna etmek üzere bireye ve topluma hitap ederken, günümüzün neoliberal sivil kültürü bire­yin arzularına hitap etmektedir ve bireyin kendine has arzularının karşılanması için toplumsal dünyayı kuran &#8220;ortak iyi&#8217;yi izafileştirerek özgürleştirmek istiyor. Bu yüz­den neoliberal siyaset sosyal, kültürel, iktisadi hâkimiyet ilişkilerine atfedilen insan arzuları üzerindeki baskıları kaldırma ideali taşımakta, bunu yapabilmek için de pozi­tivizmin karşısında dinin desteğine ihtiyaç duymaktadır.</p>
<p>Klasik sivil kültür aydınlanmanın akıl ve bilgi kavramı üzerine kurulu olduğundan, dinle kendisi arasına mesafe koymuştu. Pozitivizmi de kendini meşrulaştırma ve yeni­den üretmenin imkânı gördüğünden, doğal olarak dinden herhangi bir destek talebinde bulunmayı düşünmemiş, buna karşılık bilimsel bilgi, sivil kültürün, sivil değerle­rin ve sivil eğitimin temelini teşkil etmiştir. Oysa buna karşılık günümüzün postmodern sivil kültürü, kendi pozitivist köklerini terk ederken, kendini yeniden ve &#8220;çoğul­cu” bir yapıda inşa etmek üzere dinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Ancak dinin savunduğu değerlerden bazılarının bireysel ideallere destek vermesi demek, dinin liberal si­vil kültürü onayladığı anlamına elbette ki gelmez.</p>
<p>Buna rağmen günümüzde pozitivizmle olan bağlarını koparma sürecindeki neoliberal sivil kültür, kendini yeni bir içe­rikle inşa edebilmek için dinin yardımına hayati derecede ihtiyacı olduğunu gizlememektedir. Dinin sivil kültürü, sivil toplumu, sivil siyaseti motive edici bir güç olarak yeni imkânlar sunabileceğine inanıyor; açıkçası sivilite nosyonu kendini din ile tamir etmek istiyor. Arzunun özgürleştirimini esas mesele olarak kabul edersek, neoliberalizmin, dini, postmodern sivil kültürü destekleyen ve onu dinamik kılan bir güç olarak görmesi ve katkı bek- lemesini doğal karşılamak mümkün; ancak bunu yapar­ken mevcut yapısı içindeki dinden beslenerek değil, dini kendi izafileştirici muhayyilesinin süzgecinden geçirerek yapmak istemektedir. Çoğulculuk şeklinde nitelendirdiği bu anlayış dinin yeni bir yorumu olarak görünse de, bunu kendi mahiyeti içinde değerlendirdiğimizde, dinin yeniden icadı olarak kabul etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Öte yandan bu izafileştirici felsefe, her dinin bu ne­denle bir diğeriyle &#8220;eşit değerde” kabul edilmesi gerek­tiğini söylemekte, dolayısıyla dinlerin birbirlerine karşı olan üstünlük iddialarının olamayacağını savunmaktadır. Bunun yanında dinlerin kendileri açısından ezeli ve ebe­di olduğunu kabul edip savundukları hakikatleri &#8220;tarih­sellik” kategorisine alarak izafileştirmektedir. Buna göre hakikat, yani varlığın anlamı ancak insan eliyle oluştu­rulmuş dünyada, yani tarihsel bir dünyada elde edilebi­len bir anlamdır. Dolayısıyla insanı tarihselliğin dışında nitelemek ve belirlemek, bu görüş açısından mümkün değil.</p>
<p>Tarihsellik insanın özü sayılmakta; her şey buna göre geçici ve tekil olmak özelliği taşımakta; insan kendi faaliyetleriyle yaptıklarının bir ürünü olarak kabul edil­mektedir. Aslında postmodern dönemde sorun, İslâm gibi bir dinde, öncelikle bireyi neoliberal anlamda inşa edecek değerlerin nasıl devşirileceği meselesi önemli bir hale gelmiş durumdadır; bu yüzden İslâm&#8217;ın değerlerini bağlamlarından koparmak suretiyle söz konusu bireyi motive edici bir işlevle yükleyerek, birey yeniden inşa edilmek isteniyor.</p>
<p>İslâm düşünceyi, hayatı, insani faaliyeti değil ama or­tak iyi&#8217;yi &#8220;totalize” eden bir dindir. Müslüman teologlar haddinden fazla talepte bulunsalar da, aşırı yorum bom­bardımanına tabi tutulsa da, tevhidden kaynaklanan gü­cünden dolayı İslâm&#8217;dan farklı &#8220;ortak iyi&#8217;ler hâsıl etmek asla mümkün değildir. Tevhid hayatın birliğinin belirle­yici teminatı olduğundan; bu demektir ki dünyada farklı ortak iyilerin peşinde koşan, dolayısıyla hayata dair farklı gayeleri olan, farklı mekânlarda ve farklı zamanlarda ya­şamış olsalar da farklı Müslüman topluluklar olmayacaktır. Bu İslâm&#8217;ın somut bir şekilci şekilde zaman ve mekân üstü bir tehdit olma özelliği taşırlar.</p>
<p>Yaşamakta olduğumuz bu tarihsel dönem; neoliberal sivil toplumun imkânları içinde bir yandan dinin, diğer yandan da klasik anlamdaki sivilitenin deyim yerindey­se yeniden icadıyla bizi karşı karşıya getirmekte. Günü­müzün Müslümanları 28 Şubat 1997de yedikleri tokatla; tüketmeye başladıktan sonra tiryakisi haline geldikleri yeni içerikli özgürlük ile İslâm adına konuşurken çelişkili şekilde, bir türlü güven duygusu veremeyen kurnazlıkla yüklü neoliberal akıl arasında sıkışıp kaldılar. Aslında bi­zimkisi uçurumun kenarında elindeki kutsal kitapla baş başa kalan “âmâ”nın &#8211; yoksa “ümmi” mi demeliyiz &#8211; du­rumuna benziyor; görebilmek için ışığa değil kalp gözü­müzün açılmasına ihtiyaç olduğunu hala anlamakta zor­lanıyoruz.</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Sabra Davet Eden Hakikat,syf:288-294</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sivil-kulturneoliberal-kultur/">Sivil Kültür,Neoliberal Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sivil-kulturneoliberal-kultur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberal Kültür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-kultur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-kultur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 13:11:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürel çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17461</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernist toplum tasarımı demokratik, politik kuram­ların sürdürülebilmesi için toplumların kültürel farklılık­larının ihmal edilmesini gerekli görmüş olmasına karşı­lık, küresel ya da neoliberal kültür bu farklıklara şiddetle vurgu yapmaktadır. Günümüzün evrilmekte olan toplumunun yeniden düzenlenmesinde ve bireyci tüketim toplumumun ihtiyaç duyduğu hedeflere ulaşmasında, söz konusu kültür aydınlanmacı geleneğin aksine bugün yeni yolların denenmesine kapı açmakta ve meşruiyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-kultur/">Neoliberal Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/neoliberal-kultur/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo/" rel="attachment wp-att-17462"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17462" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo.jpg" alt="" width="402" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo.jpg 1300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-600x448.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-300x224.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-768x573.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17149339-abstract-word-cloud-for-neoliberalism-with-related-tags-and-terms-stock-photo-1024x764.jpg 1024w" sizes="(max-width: 402px) 100vw, 402px" /></a></p>
<p>Modernist toplum tasarımı demokratik, politik kuram­ların sürdürülebilmesi için toplumların kültürel farklılık­larının ihmal edilmesini gerekli görmüş olmasına karşı­lık, küresel ya da neoliberal kültür bu farklıklara şiddetle vurgu yapmaktadır. Günümüzün evrilmekte olan toplumunun yeniden düzenlenmesinde ve bireyci tüketim toplumumun ihtiyaç duyduğu hedeflere ulaşmasında, söz konusu kültür aydınlanmacı geleneğin aksine bugün yeni yolların denenmesine kapı açmakta ve meşruiyet sağla­maktadır. Bu kültürün tanımlayıcı özelliği, fazlasıyla ikna edici bir gücünün olmasıdır.</p>
<p>Bu onun doğrudan doğruya sadece birey temelli taleplere açık olması ve bu taleple­ri cesaretlendirmesiyle ilgili olduğu kadar, aynı zamanda önerdiği “sivil iyi&#8221;nin içeriğiyle de ilgilidir. Sivil iyi, nihai olarak bilhassa yalnız bireye has ve bireyin tecrübesi ta­rafından onaylanmış bir iyidir. Bireyin kutsanan özerkliği, bilhassa sivil “etik” ve sivil “manevi değerlerin” toplumsal ortak iyiyi önceleyen idealler halini alması, bireysel hak­kın toplumsal ortak iyinin üstünde bir konum ele geçir­mesini kolayca meşru ve kabul edilebilir hale getiriyor.</p>
<p>Oysa daha önce bunlardan hiçbirisi tekil bir kültür veya bu kültüre ait insana göre tanımlanmış değildi; ter­sine bireye ait her şey bütünüyle evrensel olduğu varsa­yılan ölçülere göre tanımlanmıştı. Dolayısıyla klasik libe­ral düşüncenin evrensel ve normatif özelliği günümüzde meşruiyet kaybına uğrayarak ortadan kalkıyor, yerini birey merkezli yeni bir kültür ve değerler alıyor. Bu ise evrensel olmaktan çok, bireye has bir yaşam ve sorum­luluk tarzının her istediğini onaylamak anlamına geliyor. Bu sebeple başta din ve toplumsal gelenekler tüketim toplumunun iktisadi hedeflerinde birer motive edici güç olarak yeni süreçlere çoğulculuk söylemi altında katılma­ya teşvik edilmektedir.</p>
<p>Kültürel çoğulculuk şeklinde ifade edilen bu katılım talebi, üretimin değişen yeni mantığı içinde kapitalist ilişkilere yeni dinamizm, bizim gibi toplumlarda ise bu ilişkilere dini bir heyecan katıyor. Katılı­mın sebep olduğu önemli değişim günümüzün toplumlarında kendine has yeni dindarlaşma hareketlerine de sanal bir kapı açmakta olmasıdır. Özellikle küreselleşme ile beraber Batı dışı toplumların giderek postmodern ni­telik kazanan kültürlerini kendi dini/tarihsel miraslarını iktisadi ve teknolojik adaptasyon sağlamak üzere motive edici bir güç olarak geçmişe göre daha rahat ve dindar­lığı çağrıştırır şekilde fazlasıyla istekli olarak kullanmaya başladıklarını görüyoruz. Neoliberal kültürün açtığı yeni “imkânlar” içinde bölgeselleşmek (Asyalılaşmak, Afrikalılaşmak), İslâmlaşmak, Hindulaşmak, Hıristiyanlaşmak hatta kendisi için farklı anlama gelse de Avrupalılaşmak gibi yeni talepler dile getirilmekte.</p>
<p>Diğer dinlerin mensupları gibi Müslümanlar da bu süreçlere katılırken, İslâm’ın ne dediğinden çok, sözünü ettiğimiz kültürel çoğulculuk perspektifinden hareketle kendi farklılıklarını dile getirmek için bunu bir imkân olarak değerlendirmeye çalışıyorlar. Ancak kültürel ço­ğulculuk bağlamında dile getirilmekte olan kültürlerin ti- kelliği meselesi; bir yandan İslamı kültüre indirgemekte, diğer yandan da küresel çapta dile getirilmekte olan kül­türel çoğulculuk söyleminin bizzat batının kendisine has kültürel tekilliğinin bir formundan başka bir şey olma­dığını görememektedirler.</p>
<p>Yeni formu içindeki kültürün tikelliği, yani her kültürün “biricikliği” meselesi, içeriğini şimdilik kaydıyla bir kenara bıraksak bile, batının kültürel dilini/gramerini kullanmakta olmasıyla bizzat o kültürü ait olduğu kendi dini geleneğine karşı yabancılaştırmak­tadır. Müslümanlar küresel kültürle beraber geçmişe her referansta bulunduklarında, bu yabancılaşmayı yeniden üreterek yaşamak zorunda kalıyor. Bunun yanında önce­likle biliyoruz ki aydınlanma geleneğinin kültürel dili her türlü kültürel çoğulculuğa düşmandır; zira aydınlanma öncelikle Avrupa’yı merkeze koyarak evrensel insanlık için her zaman saf bir evrensel dil sağlama ideali taşımış­tır. Unutmamak lazım ki bugün bu ideal, postmodernitenin çoğulculuk formu içinde değişmeden kendini bir kez daha &#8220;ötekilerin” eliyle geleceğe taşımak istiyor.</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Sabra Davet Eden Hakikat,syf:271-273</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-kultur/">Neoliberal Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-kultur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çoğulculuk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cogulculuk/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cogulculuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 12:54:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Thomas Khun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17441</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Çoğulculuk, Batı düşünce tarihinde ilk defa Aydınlan­mayla beraber dile getirilen bir kavram olmuştur. Kilise­nin monist yorum ve evrensel temsil anlayışına karşılık, Aydınlanma tahayyülünün farklı yorumlara olduğu ka­dar farklı siyasal temsillere ve hayat pratiklerine imkân veren bir çoğulculuğa kapı açması şüphe yok ki, kolay olmamıştır. Tek yorum, tek hakikat ve tek hayat anlayı­şından farklı ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cogulculuk/">Çoğulculuk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/cogulculuk/450px-salon_de_madame_geoffrin/" rel="attachment wp-att-17442"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17442" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/450px-Salon_de_Madame_Geoffrin.jpg" alt="" width="385" height="253" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/450px-Salon_de_Madame_Geoffrin.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/450px-Salon_de_Madame_Geoffrin-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></a></p>
<p>Çoğulculuk, Batı düşünce tarihinde ilk defa Aydınlan­mayla beraber dile getirilen bir kavram olmuştur. Kilise­nin monist yorum ve evrensel temsil anlayışına karşılık, Aydınlanma tahayyülünün farklı yorumlara olduğu ka­dar farklı siyasal temsillere ve hayat pratiklerine imkân veren bir çoğulculuğa kapı açması şüphe yok ki, kolay olmamıştır. Tek yorum, tek hakikat ve tek hayat anlayı­şından farklı ve çoğul yorumlara geçişi sağlayan imkân, ancak Hıristiyanlığın yüzyıllardır savunageldiği hakikat anlayışına ait kaynağın değiştirilmesi neticesinde müm­kün olabilmiştir. Hakikatin kaynağı İncil/kitabî olmaktan çıkmış bunun yerine tabiat ikame edilmiştir. Ne var ki, bu köken değişimi insanın hakikatle ilgili meselesini tarihsel/toplumsal bir sürece bağımlı hale getirmiş, bu süre­cin nesnesi yapmıştır.</p>
<p>Neticede bilginin zenginleşmesini sağlayacak bütün imkanları bir kenara iterek, sadece akıl temelli toplumsal bir süreç şeklinde anlaşılmasını doğur­muştur. Aydınlanma düşüncesi aklın imkânları içinde bunu yaparken, kilisenin temsil ettiği “kutsal” dışında, yani “profan” alanda bir bilgi temeli ya da epistemolojik alan oluşturmaya çalışmış, bu yüzden de Aydınlanma ço­ğulculuğu, monizmi temsil eden kutsalın/kilisenin karşıtı olarak tanımlanmış bir çoğulculuk olmaktan bütün iddi­alarına rağmen kurtulamamıştır. Köken olarak rasyonel nitelikli olmaları ve meşruiyetlerini salt akıldan almaları sebebiyle, rasyonalizm/pozitivizm modern dönemdeki her türlü çoğulculuğun tek epistemolojisini temsil etmiş­tir.</p>
<p>Aydınlanma çoğulculuğu bu nedenle farklı paradig­malarla değil, ancak Ortaçağın monist paradigmasıyla mukayese edildiğinde kendi anlamını bulmaktadır. Top­lumsal varoluş içindeki her türden farklılığın kendine ni­hai olarak bu akılcı epistemolojide hayat hakkı ve meş­ruiyet arayarak var olması; bu nedenle Aydınlanmanın tanımladığı çoğulculuğun kendi asliyeti içinde gerçekten çoğulcu olmaktan çok “akılcı monizm”i temsil ettiğini işaretlemektedir.</p>
<p>Çoğulculuk kavramının üzerinde duran ilk düşünür­lerden biri, Aydınlanma filozofu Kant’tır. Kant bununla, ideolojik düzeyde ortaya çıkan farklı dünya görüşlerinin evrensel bir dünya vatandaşlığı fikrine uyum gösterme­lerini sağlayacak imkânların arayışına işaret etmekteydi. Burada Aydınlanmanın çok zaman gözlerden kaçan “bir­lik” arayışı gibi temel kaygısıyla karşılaşmaktayız. Bu dö­nemin entelektüel faaliyetinin belirgin vasfı olan “uyum” ve birlik arayışı aslında Aydınlanmanın bir diğer boyutunu, farklılıkların yeni birlik biçimi olarak kültürel bir proje olma özelliğini yansıtır.</p>
<p>Aydınlanma yüzyıllar içinde Hıristiyanlık tarafından oluşturulmuş her yönüyle monist bir yapının; dinin ortaya çıkan farklı yorumlarıy­la, kilisenin tanımladığının dışında gelişen yeni yaşam tercihleriyle, kozmopolit fikirlerle Avrupa&#8217;nın parçalan­mış bütünlüğünü yeniden sağlamanın kabul görmüş yeni temsil tarzını ifade etmekteydi. Toplumsal birliğin yeni­den tesisinde sosyal gerçekliğin temeli olarak aklı gören bu yeni temsil tarzı meşruiyetini rasyonalizmden aldı. Aydınlanma bu yüzden Hıristiyanlığın monolitik dün­yasının parçalanmasıyla ortaya çıkan “kaos&#8221;un, rasyonel temelde yeniden “kozmoz” haline getirilmesini sağlayan bir proje olarak da önem taşımıştır.</p>
<p>Bu nedenle kendine göre bir gelecek tasavvuru ve öz­gürlük fikriyle ortaya çıkan Aydınlanmanın kurucu si­yasal/sosyal düşünürleri “tekil” hedefler peşinde olmuş; bütün insanlar için istenir ve geçerli olacak tekil bir “iyi” kavramı üzerinde fikri çaba sarf etmişlerdir. İnsanların bir arada uyumunu sağlamayı esas alan “ideoloji” kavramının Batı kültürü içinde doğup geliştiğini düşündüğümüzde, farklı olanları ortak bir temelde bir araya toplamaya çalı­şan bu türden çabaları anlamak kolaylaşıyor. Aydınlanma bu yüzden her şeye rağmen Batı toplumunda birlik ara­yan kültürel bir proje olarak, kaybedilmiş birliği yeniden sağlamanın bütün imkânlarını rasyonalizm/pozitivist ideolojide gören zihniyeti temsil eder.</p>
<p>Aydnlanmanınkiyle mukayese edildiğinde acaba gü­nümüzdeki çoğulculuk nasıl bir anlam ve içerik taşıyor. Başta pozitivist ideolojinin uğradığı kırılma ve buna bağlı olarak bilginin teorik yapısında meydana gelen dö­nüşümün hâsılası olarak, 21. asrın entelektüel dünyası­na hâkim felsefeye göre çoğulculuk yeni bir (olmayan) “hakikat” anlayışına işaret ediyor. Bu yeni postmodern felsefe, Aydınlanmanın tersine aslında zımnen tabiatın, hakikatin kaynağı olmaktan çıktığını söylemektedir. Bu her şeyden evvel artık dünyaya ait fiziksel gerçekliğin farklı şekilde de açıklanabileceği anlamına gelmekte; bundan böyle dünyanın bilimsel yönden kavranışının imkânsızlığı söz konusu olduğundan, fizik gerçekliği an­lamak gibi kozmolojik bir meseleyle insanlığı yeniden karşı karşıya bırakıyor.</p>
<p>Ciddi bir altüst oluşu ifade eden bu durum, bizi varlığın anlamlandırılması ve hakikat meselesinde yaşanan belirsizlik ve sorunlar üzerinde ye­niden düşünmeye davet ediyor. Zira her hakikat arayışı aynı zamanda varlığı anlamlandırma faaliyeti olmak gibi bir özellik taşır. Fiziksel gerçeğin artık farklı şekillerde açıklanabileceğinin ortaya çıkması, bilim konseptini de değiştiriyor. Artık monist karakterini yitirmiş modernist bilgi ya da bilim kesinlik iddiasından vazgeçmekte; bilimin farklı görüşler ve/veya yorumlar arasındaki re­kabetle ilerleyeceğine inanılmaktadır. Böylece dünyanın fiziksel açıklaması pozitivist/modernist felsefede oldu­ğu gibi, mutlak ve tekil olmaktan çıkıyor. Sadece fizik­sel gerçeklik değil onun yanında bu gerçeklik anlayışını temsil eden bilgi de artık kesinlik içermiyor, yani izafi bir niteliğe bürünmektedir. Dolayısıyla 19. asırdan itibaren gelişme gösteren pozitivist/modernist felsefe anlayışı­na göre şekillenmiş dünyayla alakalı fiziksel gerçekliğin açıklanabilirliğinin belirlenmiş &#8220;güzergâhı” meşruiyetini kaybediyor.</p>
<p>Fiziksel gerçeklikten sosyal gerçekliğe geldiğimiz­de, günümüz çoğulculuk anlayışı toplumun işleyişinde eleştirel akılcılığı esas alıyor. Önceki dönemde toplum­sal düzen ve hayat tekil bir norm üzerine kurulmuştu ve bu temelde işlerliğini sürdürmekteydi. 21. asırda hâkim çoğulculuk anlayışına göre tekil norm artık otoriter yapılar/düzen anlamına geliyor. Toplumsal hayatın bu ne­denle otoriter normlar üzerine kurulamayacağı savunul­makta. Teokrasi ve otoriter devlete karşı olmaktan gelen her türlü monizm, bireysel tercih ve özgürlüğün düşmanı olarak görülüyor. Tabii bunun yanında toplumsal hayatı düzenleyici olarak ahlaki çoğulculuk da gündemde bulu­nuyor. Bütün ahlaki meselelerin açık uçlu olmasını, yani bir bütün olarak ahlaki değerlerin/hükümlerin tartışma­ya ve yeniden düzenlenmeye açık hale gelmesi gerekti­ğine vurgu yapılıyor. Hiçbir ahlaki kural ve değer rasyo­nel düşüncenin eleştiri kapsamının dışında kalamıyor.</p>
<p>Bu nitelikli eleştirel anlayışla beraber toplumsal varo­luşun artık kesinlik taşıyan herhangi bir temele dayan­ması imkânsız hale geldiği gibi; bunun yanında kesinlik içeren herhangi bir değeri de bu zihniyet yapısal olarak kendi içinde barındıramıyor. Neoliberal anlamda çoğulcu demokratik toplum biçimi, bu yüzden kendi geleceğiyle ilgili herhangi bir soruya kesinlik içeren bir cevabın ve­rilemeyeceği yeni bir sosyal varoluşu temsil etmektedir. Sözgelimi “Nihai amacınız nedir?” sorusuna neoliberal bir toplum anlayışında kesin bir cevap verilemiyor, daha doğrusu verilmemesi gerekiyor. Verilmesi halinde böyle bir sosyal varoluşun kapalı ve totaliter bir toplum olma özelliği taşıdığı anlamı çıkartılmaktadır. Söz konusu so­ruya bu yüzden kesin cevabı olan bir dünya görüşü/inanç sistemi ya da ideolojinin, “açık” ve “çoğulcu” toplum fik­rine karşı olduğu peşinen kabul ediliyor.</p>
<p>Soruya kesinlik içeren bir cevap verilmesi; her şeyden evvel “kesin ha­kikat” olamayacağı inancıyla çatışıyor: Tarihin/zamanın önceden belirlenmiş bir güzergâh üzerine kurulduğu, bunun da toplumun geleceğini kestirmek ve dolayısıyla denetlemek anlamına geldiği; geleceği kestirmenin de in­sanın özgürlüğüyle çalıştığı ifade ediliyor.</p>
<p>Bunun yanında günümüz çoğulculuk anlayışının bilgi düzeyindeki açılımlarına baktığımızda neoliberalizmle bilim arasında sıkı ilişki kurulduğunu görüyoruz; ikisi­nin de ortak köklerini eleştirel akılcılık teşkil ediyor. Yeni epistemolojiye göre toplumda geçerli olacak bilgi, ras­yonel eleştirinin konusu yapılarak “nesnel bilgi” haline getirildikten sonra ancak kabul görecektir. Nesnel bilgi olma ölçüsü artık rasyonel eleştiriye tâbi olmak anlamına geliyor. Eleştirel akıl sayesinde insan ve toplumlar, dün­ya hakkında kesin yorumlardan ve hakikat arayışlarının dogmatik kesinliğinden korunmaya çalışmaktadırlar. Bu tutum ister bilgi isterse toplumun örgütlenme anlayışın­da olsun, hayatın pratiğine öncelik veriyor.</p>
<p>Bu öncelik yaşanan hayat tarzını ve her şeyden soyutlanmış bireyin özel hayatını kendisi için epistemolojiye dönüştürmekte; aynı zamanda “haya” ve “kötu’nün kaynağına eleştirel akılcılığı yerleştirerek izafi bir nitelik katmaktadır. Ancak hayat pratiğini bilginin kaynağı haline getiren bu anlayış; bir taraftan bilginin hakikatle ilişkisini bütünüyle orta­dan kaldırmakta, diğer taraftan da “sosyal olanı” kapalı bir dünya haline getirerek epistemolojiyi hayat biçimine indirgemektedir. Farklı bireysel pratikler farklı rasyonel standartlar hâsıl etmekte, bunlar da insanın davranış ve inancını yeniden düzenlemektedir. Hayatı bilginin kay­nağı yapan çoğulculuk ve/veya neoliberalizm toplumların bütün değer yapılarını/yargılarını ve dayanışma iliş­kilerini çözmekte, kapitalizm lehine bireyi kendisiyle baş başa bırakmaktadır.</p>
<p>Bilhassa 20. asrın bitimi arefesinde çoğulculuk kav­ramının siyaset alanında giderek popüler hale geldiğini görüyoruz. Bunun haklı sebepleri olduğunu belirtmeli­yiz. Bilhassa Nazizm ve reel-sosyalizm tecrübeleri, ulus devlet iktidarı ve tekelci/monist devlet aygıtına karşı çoğulculuk, yeni bir demokratik imkân olarak görül­mektedir. Fakat burada söz konusu ettiğimiz iki totaliter tecrübe kadar, insanoğlunun devlet olma halinin bütün imkânlarını kendi tekeline alan ulus devlet örgütlenme­sinin de, nihayette aynı paradigmaya ait tecrübeler ol­duğunu belirtmeliyiz.</p>
<p>Günümüz için önemli hale gelen siyasal çoğulculuk her şeyden evvel çok partiye dayalı bir siyaset öngörmekte. Bunun yanında, diğer önemli nokta da devletin ve yönetim aygıtının aşırı merkezî yapısının gevşetilmesini, ademi merkeziyetçi bir özellik kazandırıl­masını istiyor. İktisadi cihetten çoğulculuk artık çok iyi bilindiği gibi serbest pazar ekonomisini öngörüyor; refah ve özgürlüğün biricik kaynağının sadece piyasada aran­masını salık veriyor. Neoliberal ideolojinin sözcülüğünü yaptığı bu çoğulculuk anlayışı, toplumun arz ve talep iliş­kileri içinde insani tercihten bağımsız, kendini düzenle­yeceği ve zenginleştireceği iddiasında bulunuyor.</p>
<p>Bugünün dünyasında giderek egemen hale gelen yeni kültürün veya &#8220;küresel episteme”nin anlaşılır sebeplerle dini çoğulculuk üzerinde yoğunlaştığını görmek şaşırtıcı değil. Küresel episteme nin tek bir yol, tek bir norm veya tek bir hakikat olduğu hususunda ısrar etmeyi &#8220;putpe­restlik” tek bir doğru din olduğu fikrine inanmayı tota­literlik ve uzlaşmaz bir tutumu temsil manasına alması; neoliberalizmin birçok şeye olduğu gibi dine de el koyma ve onu kendi ilkelerine göre yeniden yorumlama/şekil­lendirme isteğini yansıtıyor. Küresel kültür, dini çoğulcu­luğu farklı dinlere ait müntesiplerin barış içinde bir arada yaşamalarının imkânı olarak görmekte; dinlerin benzer taraflarım izafi ontoloji temelinde bir araya getirerek yeni bir din anlayışı çıkarmaya çalışmaktadır. Bu din anlayı­şı hakikatin bütünüyle temsilinden çok, hakikate ancak kısmen ulaşılabilineceği fikrine dayanıyor.</p>
<p>Hakikatin temsilcisi olan vahiy temelli din anlayışı kendi müminle­rinden kesin bir tercih ve bütünüyle teslimiyet isterken; çoğulculuğun din anlayışı, yaşanan hayatı onaylayan ve sadece bireyi kapsayan bir din anlayışını meşru kabul ediyor. Bilimde olduğu gibi dini alanda da birbirleriyle -pazar ekonomisine uygun şekilde- rekabet halindeki dini organizasyonların çoğulculuğunu öngörmekte, bire­yin özgürlüğünü, kendine ait inançları seçme ve bunları oluşturma hakkı olarak tanımlıyor.</p>
<p>Sözkonusu ettiğimiz bu özellikler ışığında dini ço­ğulculuk; Müslümanların fakat özellikle Müslüman te­ologların anladığı gibi farklı dinden olanların bir arada bulunması, beraber yaşaması, alışveriş etmesi olmadığı gibi; “ötekine” dair sorunun nasıl hallolacağı veya ötekiy­le kurulacak diyalog meselesi de değildir. Hatta dini ço­ğulculuk, değişik ülkelerden çeşitli sebeplerle farklı dine sahip insanların bir araya gelmeleriyle ortaya çıkan bir mesele şeklinde de görülemez. Hem böyle bir tecrübeyi -Batı yaşamamış olsa bile- yeni saymak mümkün değil, hem de insan kadar kadim olan böyle bir meselenin ta­rihte bugüne kadar kendisi için bir çözüm yolu bulama­mış olması düşünülemez.</p>
<p>Bugün küresel ölçekte bütün dinler için geçerli kılınmaya çalışılan, özgürlük ve barı­şın teminatı olarak bir yeniliği temsil ettiği iddiasındaki dini çoğulculuk anlayışı, kendilerine ait epistemolojinin değil öncelikle çağdaş epistemolojinin ufku içinde her dinin değerlendirilmeye tâbi tutulmasını istemekte; her dinin iddia ettiği “tek doğru din benim” fikrinin, dışlayıcı niteliğinden dolayı terk edilmesi gerektiğine vurgu yap­maktadır. Bu yüzden çoğulcu paradigma içindeki insan, kendi dininin dünyadaki yerini ve diğer dinleri anlamada yeni bir zihniyeti temsil ediyor; diğer bir ifadeyle insan başka dinleri değerlendirirken, artık kendi dininin ön-gördüğü ilkeler ve hükümlerden hareket etmiyor, söz gelimi İslâm&#8217;ın tevhid/adalet ilkesiyle, diğer dinleri anlama faaliyetini gerçekleştirmiyor.</p>
<p>21.asrın entellektüel dünyasında “inşacı&#8221; önem taşıyan dini çoğulculuk fikrinin, ister bir temel isterse bir yöntem olarak iki kaynaktan beslendiğini söz konusu edebiliriz. Günümüzde bilhassa Immanuel Kant ve Thomas Khun gibi düşünürlerin felsefî görüşlerinde kendine açıklama ve meşruiyet bulan çoğulculuk fikri, “hakikat” ve “kur­tuluş” meseleleriyle ilgili iki önemli noktayı gündeme getirerek oldukça yeni bir şeye işaret ediyor. Dünyayı anlamanın yolunu, varlığa aklın kategorilerinden diktiği elbiseyi giydirmekte bulan Kantçı anlayışa göre; insanın dış dünya hakkındaki bilgisi ya da bilgiye esas olan şey, varlığın fenomeni, yani algıdaki halidir.</p>
<p>Buna karşılık no-men, yani varlığın kendisi ise asla bilinemez olandır. Bu­rada önce bu Kantçı anlayışın, varlığın/dünyanın nome- nal olarak mutlak şekilde bilinebileceği inancına dayanan Aydınlanmacı kabule karşı dile getirilmiş bir iddia/görüş olma özelliği taşıdığını kaydetmemiz lazım. Dolayısıyla bu anlayışa göre dinin söz konusu ettiği hakikat dindarlar tarafından ancak bu ilişki bağlanımda geçerli olabilmek­te; dinin temsil ettiği hakikat ancak fenomenal olarak bilinebilen, bu yüzden de ferdin bulunduğu şartlara ba­ğımlı bir hakikat anlayışını temsil ettiği varsayılmaktadır.</p>
<p>Dinin, nomen-fenomen ilişkisi bağlamında Kantçı yön­temle okunmaya tâbi tutulmasının neticesi olarak; hiç­bir hakikat anlayışının mutlak şekilde değişmez olmadığı fikrini esas alan dini çoğulculuk anlayışı, bugün mutlak hakikatin hiçbir din tarafından tanımlanamayacağı, bili­nemeyeceği ve iddia edilemeyeceği kabûlüne dayanmak­tadır.</p>
<p>Buna göre farklı bütün dinler Tanrıya ulaşmanın sadece farklı yollarını temsil ediyor. Bu dinlerin hiçbiri kendi başına mutlak olarak ilahi hakikatin bilgisini temsil etmemekte; yani buna göre ilahi hakikatin bilgisi, haki­kate ait tüm bilgiyi temsil etmiyor, ancak hakikate dair kısmî bir bilgi olarak önem taşımaktadır. İlahi hakikat şüphe yok ki mutlaktır, fakat dini çoğulculuğa göre, bu mutlak hakikatle alakalı anlama gayretlerinin hepsi, ka­çınılmaz olarak rölatiftir; aynen nomen ile fenomen ara­sındaki “ilişkisizlik”, burada anlama ile metin arasında ce­reyan etmektedir.</p>
<p>“Kurtuluş” sadece Tanrıdan gelmekte ve farklılık taşıyan görüşlerine rağmen her dinde mev­cuttur. Hiçbir din kendini kurtuluşun meşru tek vasıta­sı sayamaz; kurtuluş her dinde kısmen de olsa bulunur. Bu nedenle farklı dinlerin taşıdığı hakikat iddiası, diğer dinlerinkine açık olmak zorundadır. Zira bu açık olma durumu diğer dinler üzerinde üstünlük kurma iddiala­rının geçersiz hale gelmesini sağlayacak, böylece eşitlik temelinde uyumun esas alınması öne çıkmış olacaktır. Bu anlayışa hâkim din tasavvurunun Hıristiyanlığı, özellikle Protestanik din anlayışını esas aldığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Bu nedenle çoğulculuk fikrinin, İslâm söz konusu ol­duğunda, üzerinde kendini inşa ettiği kabullerinin ciddi zaaflar taşıdığı söylenebilir. Kantçı anlayışın ileri sürdü­ğü gibi, bir kere insan aklının düzenleyici kategorilerinin hem kesin hem de evrensel olduğu kabulü, İslâm cihe­tinden ne kadar meşru kabul edilebilir sorusunu sorma­mız gerekiyor. Burada hakikatin sadece bir “bilme” işine indirgendiğini görüyoruz, halbuki hakikat aynı zamanda “gayb”ı da içeren bir iman etme işidir. Bunun yanında ha­kikatin hiçbir din tarafından tanımlanamayacağı iddiası; bütünüyle mutlak, dolayısıyla monist bir din tasavvu­runu esas aldığından dolayı üzerinde durmayı gerektiriyor. Eğer din(ler) mutlak hakikati tam olarak tanımla­yamıyorsa, gerçekte böyle bir iddia doğru kabul edilirse,bu durumda Tanrı’nın iddiası nedir?</p>
<p>Çünkü gönderdiği din(ler)de varlık ve hayata dair her şeyi “hakikat” üzerine bina ederek açıklamada bulunuyor, öte yandan burada bir yöntem olarak kullanılan söz konusu ettiğimiz nomen ve fenomen şeklindeki Kantçı ayrımlamayı, her şeyden önce batılı zihniyete ait kesinlik içerimli bir kavrayış tar­zının; ya da kesinlik arayışının her zaman hâkim olduğu bir dini/felsefi, tarihi gelenek içinde kendine has taşıdı­ğı anlam ve önemin söz konusu edilmesi gerekiyor. Zira böyle bir ayrımlama varlık dünyasıyla kurulabilecek bü­tün “diyalogları” ilişkiyi peşinen yok etmektedir ve varlığı algı karşısında bütünüyle “ötekileştirdiğinden” dolayı ka­bulü kolay değildir.</p>
<p>Bu tarz bir ilişkiye ve “kesinlik” arayışı gibi bir “safsataya” kendi varlık ve düşünce/epistemoloji geleneğinde yer vermeyen İslâm dini açısından Kantçı ayırım anlamlı sayılamaz. Çünkü Kant&#8217;ın “nomen” olarak tanımladığı varlık anlayışıyla olduğu kadar, bu varlıkla kurulacak ilişki tarzı da İslâm&#8217;ın öngördüklerinden ciddi şekilde farklılıklar taşıyor. Bu yüzden de İslâm&#8217;ın varlık­la kurduğu ilişki tarzı, Batılı tefekkürü belirleyen idealist ve materyalist geleneklerden biri içinde değerlendirilip kavranamaz özelliktedir.</p>
<p>İnsan, hiç şüphe yok ki, dünya­yı kendine ait fiziksel/kültürel donanmayla algılamakta/ kavramakta, fakat buna rağmen algılama faaliyetinin, kendi muhtevasıyla bütünüyle bu donanıma feda edile­meyecek kadar öte bir boyut taşıdığı inkâr edilemez.Diğer yandan Thomas Khuncu felsefenin kendine te­mel aldığı fikirlerin/paradigmaların “Incommensurable” olduğuna dair okuma tarzı, dini çoğulculuğun tek boyutu olarak farklı dinlerin kendi müntesiplerine vaadettikleri kurtuluşun her din için “eşit geçerli” olmasının kabul edilmesi gerektiğini ileri sürüyor. Buna göre dinlerin kurtuluş vaadi, birbirlerine üstünlükleri tartışılamayacak</p>
<p>bir kabul üzerine inşa edilmeli, bu yüzden de her birinin eşit şekilde geçerliliğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Ne var ki, bu eşit geçerlilik ilkesi neticede Tanrının bu hususta ne söylediğinden çok dinlerin kabul edilmiş rölativ zemin üzerinde kendilerini yeniden konumlandır­malarını ve tanımlamalarını istemektedir. Rölativizm, farklılıkların önemini burada göz ardı etmekte; dini inanma biçimleri arasında herhangi bir yargıda bulunma yeteneğine sahip olamadığından, bunların birbirlerine olan üstünlüklerini söz konusu etmeyerek, aslında bun­ları değersizleştirmektedir.</p>
<p>İslâm bu değersizleştirmeyi, anlaşılacağı gibi kabul etmemektedir. Her din gibi İslâm da bir üstünlük noktasından hareket etmekte, müntesiplerinden kendinin temsil ettiği hakikati onaylamalarını istemektedir; bununla beraber kendine inananların da üstün olduğunu ilan etmektedir. Şüphe yok ki bu onay aynı zamanda bir iman meselesi olma özelliği taşır. Fakat buna rağmen eğer postmodernizmin çoğulculuk versi­yonlarında çözüm aramak gibi bir ısrarın sahibiysek, o zaman bazı teologların yaptığı gibi İslâm&#8217;ı teolojiye dö­nüştürmemiz gerekiyor. Zira çoğulculuk, bir otorite ola­rak bizzat kendisini merkeze koymak suretiyle dinleri kendinden daha aşağı seviyede görerek değerlendirmek­te, bu şekilde onlar hakkında karar vermekte ve nasıl bir din olmaları gerektiğini bildirmektedir.</p>
<p>Çoğulculuk, Hıristiyanlık ve İslâm gibi semavi din­lerin evrenselci hakikat anlayışını dışlayıcı bulmakta ve kendisi için tehdit olarak görmektedir. Dini, tolerans ve özgürlüğe tekabül ettirmekte; dini özgürlüğü de ibadetle­rin/dini pratiklerin mabetlerde yerine getirilmesi şeklin­de anlamaktadır. Bu bağlamda üç husus üzerinde; önce din/ahlak meselesine, sonra tolerans kavramı üzerinde, daha sonra da evrensellik sorunuyla ilgili olarak kısa değinide bulunmamız gerekiyor.</p>
<p>Çoğulculuk, özgürlükle ilgili tanımlamasında, dini sadece mabetle sınırlamıyor, aynı zamanda ahlakı da dinden ayrıştırmaya çalışarak onu belirli bir alan içinde kayıt altına alıyor. Sorun çık­tığından dolayı çoğulculuk ibadetlerin/dini pratiklerin ahlaktan ayrı tutulmalarını istiyor. Zira dindar insanların ahlaka, hayatı düzenleyici rol ve işlev yüklemelerini di­nin siyasal, sosyal ve ekonomiye ait alanlara müdahalesi olarak görmektedir. Toplumu yeniden düzenlemek iste­yen “piyasanın” daha “serbest” hale gelebilmesi için yine toplumun ahlaktan arınmasını istemekte; bu da İslâm’ın ahlak olarak tanımladığı “şeyin” etik haline getirilmesini zorunlu kılıyor.</p>
<p>Son dönemlerde kendisinden sıkça söz edilen tolerans kavramım ele aldığımızda, bütünüyle Batının siyasal dili­ne ait bir kavram olduğunu görürüz. İlk defa Aydınlanma döneminde rastladığımız ve gösterilmeye çalışılanın ak­sine “hoşgörü”den çok, “katlanma” anlamına daha yakın duran tolerans, başka kültürlerden çok, sadece Batı’ya has ve Batının siyasal kültüründe bulunan bir kavram olma özelliğine sahip. Tolerans, üzerinde yoğun şüphe bulut­larının gezdiği Hıristiyanlığın geçerliliğini yitirmekte olan hakikat anlayışına karşılık, kaynağı tabiat olduğuna inanılan diğer hakikati yeniden buluncaya/keşfedinceye kadar, farklı fikirler arasında doğmuş bulunan gerilim ve çatışmaları önlemek için Aydınlanma döneminin, sü­rekli “katlanmaya” çağırdığı sıkça telaffuz edilen kavramı olmasıyla dikkat çekmekte.</p>
<p>Toleransı burada belirli bir monist/kesinlik anlayışına ve iddiasına verilmiş bir cevap sayabiliriz. Zira bu anlamda bir mutlaklık/kesinlik anla­yışını Kadim Grek mantığının bir devamı olarak Katolik kilisesi ve onun din anlayışında, daha sonra da neredeyse bu din anlayışının yansıması sayabileceğimiz modern dö­nemin Kartezyen mantığında buluyoruz.</p>
<p>Bu haliyle Descartes, Hıristiyanlıkla gelen mutlak kesinlik anlayışına dair düşünme geleneğinin modern dönemde devamını sağlayan filozof olmuş, modern felsefeye kesinlik ilkesini sokmuştur diyebiliriz. Modern bilimin ve felsefenin “teo- ri-merkezli çalışma tarzı büyüsünü, Hıristiyanlığın “te­olojik kesinlik” anlayışından almış; bu nedenle modern anlamda bilme biçimi/isteği, kendini teorileştirme ile yükümlü görmekten kurtaramamaktadır. Bu haliyle Ba­tılı aklın kesinlik anlayışının yeniçağda da aslında değiş­mediğini, sadece “teolojik bağlılık”tan “modern bağlılık”a geçerek yer değiştirdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca buna ilave olarak, bu kesinliğin başka bir tezahürünü de modernist evrensellik anlayışında görüyoruz. Modern evrensellik Batı&#8217;ya ait tikel bir evrensellik olarak, muhtemel bütün evrenselliklerin üstünü örterek kendi hegemonyası altın­da ya yok saymakta ya da içeriğini dönüştürerek kendine benzetmektedir.</p>
<p>Bu yüzden sahibi olduğu “doğru”nun ve “iyi”nin herkes için mutlak/kesin doğru/iyi olduğuna ina­nan bir kültür/zihniyet, kendi dışında kalan herkes için mecburen ya “asimilasyoncu” veya “eliminasyoncu&#8217; ol­maktan başka bir seçeneğin sahibi olamıyor. Dolayısıyla rölativizmin kartezyen kesinlik anlayışıyla olan simetrik ilişiğini göz ardı edemiyor, kesinliğin bu “türünün” aşıl­madan sorunun çözülmesinin kolay olmadığını belirtme­miz gerekiyor. Zira bu iki ucun tarih içinde kendi karşıt­lıklarını “yeniden” ürettiklerini biliyoruz.</p>
<p>Öte yandan kendine ait rölativist varsayımlarının doğal hâsılası olarak çoğulculuk, pozitivist ideolojinin temsil ettiği tekil hakikat anlayışını kabul etmediği gibi, günümüzde dinlerin savunduğu hakikat anlayışını da reddediyor. Bunların yerine, karar vericisi birey olan ço-ğul hakikat anlayışını yerleştirmek istiyor. Küresel kültürün, dine karşı giderek yaygınlık kazanan, niteliği farklı meydan okuyuşunun buradan kaynaklandığını söyleye­biliriz. Bireye bağlı/bağımlı hakikat anlayışını esas alan çoğulculuk, her şeyden evvel dinin kendi müntesipleri için bağlayıcı olan evrensel ortak hüküm ve değerlerini küreselliğin alt kategorisi içinde yerelleştirmeye çalış­makta; bu haliyle rölativist niteliği içinde küreselleşme, her aşamada çoğulculuğun yeniden çoğulculuğu talebiy­le karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Hayatın pratiği içinde bunun kar­şılığı; İslâm&#8217;ın belirli bir toplumsal varoluşun özelliğini ifade ederken kullandığı kavramla, “çoklukla övünmek&#8221; anlamına gelen “tekasür” kavramıyla somutlaşıyor. Dini çoğulculuğa yaygınlaşması veya dinin çoğulcu bir zih­niyetle “okunmaya&#8221; tâbi kılınması giderek dinin kendi içinde ontolojik çoğulculuğa kapı açmaktadır. Sorun da burada başlıyor: varsayılanın aksine, zaten mesele dinin farklı yorumları/yorumlanması değil, bu zihniyetin ger­çekleştirdiği dinle alakalı her yorumun, dinin tanımladığı ontolojiyi içerikte parçalayıcı nitelik taşıması, kendine ait yeni ve özerk bir ontolojik alan inşa etmekte olmasıdır.</p>
<p>Hıristiyan ve İslâm gibi evrenselci dinler için bu türden bir çoğulculuğun kabulü, anlaşılacağı gibi mümkün de­ğildir. İslâm&#8217;ın, tek kitaba, tek hakikate vurgu yapan ama tek yoruma dayanmayan ve dolayısıyla bilgiye ilişkin her çeşit mutlak/monist iddiaların imkânını ortadan kaldıran bir din olarak, -sadece teorik düzeyde değil ameli düzeyde de- çoğulculuğun bu türüne yaptığı itiraz, aynı zamanda Müslümanların küreselleşme ve onun kültürü­ne karşı gösterdiği muhalefetin kökenine işaret eder. Bu da İslâm&#8217;ı, rölativist temelli çoğulculuk anlayışına entegre etmenin imkânsızlığını göstermektedir.</p>
<p>İnsanoğlunun tarihi tecrübesinde, biri Doğu’da biri de Batı’da olmak üzere yaşadığı iki köklü paganizm türün­den bahsetmemiz mümkün. Yeni bir paganizm olarak günümüzün çoğulcu anlayışı, ait olduğu coğrafyada ken­disi için bir geçmiş sayabileceğimiz kadim Roma’dan çok, bugün postmodernist felsefenin kavram ve kalıplarını kullanarak kendini ifade etmeye çalışsa da, Uzak Doğu’lu paganizmle olan büyük benzerliği inkâr edilemez. Bu ne­denle dini çoğulculuk, yeni olarak nitelendirsek de, aslın­da günümüzde insanlık tarihinin tanıdık olmadığı yeni bir dini anlayışı temsil etmiyor; o hep insanlığın bir par­çası olarak var olup geliyor..</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Sabra Davet Eden Hakikat,syf:116-131</p>
<p><em>Birikim</em>, 2004, savı 184-185)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cogulculuk/">Çoğulculuk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cogulculuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kültürün Siyasi Bağlamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kulturun-siyasi-baglami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kulturun-siyasi-baglami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Oct 2015 12:13:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti Çoğulcu muydu ya da Bulanlar Sadece Arayanlardır]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürün Siyasi Bağlamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9690</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu durum, bize çoğulculuk tartışmalarının siyasi bağlamı hakkında önemli ipuçları veriyor. Çoğulculuğun sınırları sadece “uzaktaki öteki”ler üzerinden çizilmiyor. Ulus-devletin yaptı­ğı birey, vatandaş, kültür, kimlik tanımları en az diğer unsurlar kadar belirleyici bir niteliğe sahip. Bu tanımların hiçbiri tarihin boşluğunda ve siyasetin uzağında ortaya çıkmıyor. Çağdaş çoğul­culuk söylemleri, ulus-devletin kendini koruma altına alma gü­düsünün bir sonucu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulturun-siyasi-baglami/">Kültürün Siyasi Bağlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9691" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir8.jpg" alt="Kültürün Siyasi Bağlamı" width="361" height="250" /></a></p>
<p>Bu durum, bize çoğulculuk tartışmalarının siyasi bağlamı hakkında önemli ipuçları veriyor. Çoğulculuğun sınırları sadece “uzaktaki öteki”ler üzerinden çizilmiyor. Ulus-devletin yaptı­ğı birey, vatandaş, kültür, kimlik tanımları en az diğer unsurlar kadar belirleyici bir niteliğe sahip. Bu tanımların hiçbiri tarihin boşluğunda ve siyasetin uzağında ortaya çıkmıyor. Çağdaş çoğul­culuk söylemleri, ulus-devletin kendini koruma altına alma gü­düsünün bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza. Bu yüzden çoğul­culuğu bir tehdit olarak görenler de bir kurtuluş reçetesi olarak değerlendirenler de temel bir yanılgı içindeler. Çoğulculuğun bir tehdit olabilmesi için bir toplumun zaten baştan zayıf ve bölün­müş olması gerekir. Farklı görüşleri benimsemek, farklı yaşam biçimlerine saygı göstermek öncelikle bir özgüven meselesidir. &#8220;Kozmopolit kültürler’’in gücü ve yaratıcı enerjisi bu özgüvenden kaynaklanıyor. Fakat ulus-devletin tehdit algısı bireylerin öz­gürlük arayışının ve toplumun derin irfanının hep önünde durur. Zira ulus-devletin baskın kimliği, homojen bir toplumsal düzen ve kontrol mekanizması kurmaktır. Bireysel farklılıklar, kültürel gelenekler, dinî çoğulculuk, cemaatler, vs. bu homojenliğe gölge düşüren unsurlar olarak değerlendirilir. Bu yüzden çoğulculuğa karşı çıkanlar bunu genellikle devletin bekası adına yaparlar.</p>
<p>Öte yandan çoğulculuğu her derde deva sihirli bir formül gibi görenler de yanılıyorlar. Sınırlan çizilmemiş, “bırakınız yapsın­lar, bırakınız etsinler” türü bir çoğulculuk bizi sadece rölativizme mahkum etmekle kalmaz, aynı zamanda ortak ahlaki değer­ler etrafında buluşmamızı da imkansız hale getirir. Muhtevadan arındırılmış, kültürel derinliği ve çerçevesi olmayan bir çoğul­culuk, ortak iyi kavramını anlamsız hale getirir. Düzensizliği, yüzeyselliği ve itinasızlığı çokkültürlülük olarak sunmak, modern çoğulculuk kavramının temel sapmalarından biridir. Basite in­dirgenmemiş ve teknolojinin bir yerinden dokunmadığı hiçbir şeyin anlamlı ve değerli kabul edilmediği bir dünyada kültür de bu yüzden anlamını yitiriyor. Kültür giderek seyreltilmiş, muhte­vası zayıf, derinliğini kaybetmiş bir tüketim aracı haline geliyor. Kültürün anlamını yitirdiği bir ortamda çokkültürlülükten bah­setmek, en hafif ifadesiyle garip ve ucube bir duruma işaret edi­yor. Hangi kültürlerin çoğulluğundan ve bir arada yaşamasından bahsediyoruz?</p>
<p>Kültürlerin diri diri ve gümrah bir şekilde yaşamaya devam ettiğini farzetsek büe çoğulculuk politikalarının toplumsal bir­likteliği ve bütünleşmeyi sağlayıp sağlayamayacağı konusunda ciddi şüpheler var.16 Çokkültürlülük, toplumsal bütünleşmeyi sağlamak yerine “paralel toplumlar” üretiyor. Gettonun post- modern versiyonu olan paralel toplumlar, insanları, kimlikleri, kültürleri birbirine yaklaştırmıyor. Tersine onları ekzotik, ente­resan nesneler haline getiriyor. Türkiye’de kültürel çoğulculuğu savunanlar, tersinden bir oryantalizmle Anadolu’nun bir “kül­tür mozaiği” olduğunu söylüyorlar. Bunu Anadolu’nun kültürel derinliğine ve tarihî zenginliğine atfen söylüyorlar. Fakat bunu söylerken kullandıkları kavramsal çerçeve, başka bir tarihî tecrü­beden iktibas ediliyor ve bu yüzden ortaya kültürel anakronizm­ler çıkıyor. Örneğin Sünnilerle Aleviler, Katoliklerle Protestanla­rın ilişkisi üzerinden; Türklerle Kürtler, Almanlarla Fransızların ilişkileri üzerinden; Karadenizlilerle Egeliler, İskandinavyalılarla,Doğu Avrupalıların tarihi üzerinden birbirleriyle irtibatlandırılıyor. Savaştan barışa,sanattan bilime,dinden dile,Avrupa tarihinin hususi tecrübesinin ürettiği toplumsal bütünleşme ve bir arada yaşama modelleri, Türkiye’nin toplum ve kültür birikimini anlamak ve izah etmek için kullanılıyor. Çoğulculuğun hangj felsefi temellere, toplumsal dinamiklere ve tarihî tecrübelere dayandığını tavzih etmeden yol almak mümkün değil. Aynı şekilde çokkültürlülüğün bugün giydiği anti-realizm ve postmodernizm elbisesi, bizatihi kültür kavramının mahiyeti hakkında ciddi soru işaretlerinin doğmasına neden oluyor.</p>
<p>O zaman soralım: Klasik İslam medeniyeti çoğulcu muydu? Kelimenin bugünkü anlamı esas alındığında İslam medeniyeti, diğer bütün klasik medeniyetler gibi, çoğulcu değildi. Olması da imkansızdı. Çünkü hakikat iddiasında bulunan hiçbir kültür ve medeniyet, rölativist bir çoğulculuğa ünsiyet beslemez. Bu dar manada çoğulculuk, postmodern döneme ait bir durumdur. Yu­karıda da işaret ettik: Modernizm, aştığını iddia ettiği skolastik Avrupa medeniyetinden daha köklü ve dışlayıcı hakikat iddiala­rına sahipti. Kant’ın “sadece fenomenleri bilebiliriz&#8221; iddiası dahi, aslında “ancak bizim bu şekilde bildiğimiz şeyler hakikattir” anla­mına geliyordu. Modernitenin kurucu babaları Katolik Kilisesi’ne karşı daha çoğulcu, esnek, hoşgörülü öğretiler üretmediler.</p>
<p>Klasik İslam medeniyeti modem manada çoğulcu değildi ama kozmopolitti. Bir değerler hiyerarşisine tabi olarak farklılıkların bir arada yaşandığı bir kültür vizyonu, Bağdat’tan Endülüs’e İs­lam toplumlarına hakim olan bir bakış açısıydı. Bilgi hiyerarşisi klasik medeniyetlerin belki de en temel dayanağıdır. İslam gibi bilgi-temelli bir dinin, başka kültür ve medeniyetlerin hakikat iddialarına kayıtsız kalması zaten mümkün değildi. Bu yüzden Müslüman bilim ve düşünce adamları, hayatiyetini neredeyse yitirmiş Antik Yunan ve Helen düşüncesini Arapçaya aktarmakta bir beis görmediler. Yeni İslam düşüncesini inşa ederken kendi­lerinden önceki düşünce mirasını da ihya ettiler.</p>
<p>Fakat ne Müslüman Aristocuların Yunan hayranlığı, ne Ke- lamcıların cedel yöntemi ne de Müslüman emirlerin Bizans&#8217;a olan gizli öykünmesi bilgi hiyerarşisini ortadan kaldırdı. Kimin ne söylediğinin hakikat skalasının neresinde durduğu belliydi.</p>
<p>Bu yüzden klasik İslam medeniyeti anti-realizm manasında ço­ğulcu olmaktan ziyade kozmopolitti. Her tür hiyerarşiyi de facto anlamsız hale getiren bir çoğulculuğun yerine, farklılıkları yön­lendiren, şekillendiren ve “ortak iyi” etrafında birleştiren bir koz- mopolitan ruh vardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulturun-siyasi-baglami/">Kültürün Siyasi Bağlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kulturun-siyasi-baglami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
