<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cimri | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cimri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 May 2017 17:52:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Cimri | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ahiret Perdesini Aralarken</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2017 11:44:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[A’lamu’n-Nübüvve]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Aklın Muhteris Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[ali yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab-ı Kiram]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[cennet ve cehennem ehli]]></category>
		<category><![CDATA[cezalı kullar]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitâbu't-Tevehhum)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13905</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Kitâbu’t-Tevehhum) HARİS el-Muhasibi (k.s) &#8230; Elinizdeki “Kitabu’t-Tevehhum” adlı hacmi küçük, fakat değeri çok büyük olan bu eser, son derece nefis ve emsalsiz bir kitaptır. Bir insanın, dünyaya gözünü yumduğu andan itibaren nelerle karşılacağını gayet akıcı ve etkili bir üslupla anlatmaktadır. Eserin dikkatleri çeken en önemli bir özelliği de “havf ve reca=korku ve ümit”dengesini hemen her satırında korumaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/">Ahiret Perdesini Aralarken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/attachment/101730/" rel="attachment wp-att-13984"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13984" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/101730.jpg" alt="" width="350" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/101730.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/101730-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></strong></p>
<p><strong>(Kitâbu’t-Tevehhum)</strong></p>
<p>HARİS el-Muhasibi (k.s)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Elinizdeki “Kitabu’t-Tevehhum” adlı hacmi küçük, fakat değeri çok büyük olan bu eser, son derece nefis ve emsalsiz bir kitaptır. Bir insanın, dünyaya gözünü yumduğu andan itibaren nelerle karşılacağını gayet akıcı ve etkili bir üslupla anlatmaktadır. Eserin dikkatleri çeken en önemli bir özelliği de <strong>“havf ve reca=korku ve ümit”</strong>dengesini hemen her satırında korumaya çalışmasıdır. Hemen her cümlesinde her iki noktaya da dikkat çeker. Kitap, ölüm anı ve acısıyla başlamakta, ölüm meleğinin görülmesini, o anda karşılaşılan iyi veya kötü haberi canlandırmakla başlıyor. Sonra, kabirde sorgucu meleklerin gelişini ve kişiye sorular sormasını, sorulara doğru cevap verip vermeme durumuna göre, kabrin Cennete veya Cehenneme açılmasını tasvir ediyor. Daha sonra yeniden diriliş ve mahşer yerine sevkedilişi ele alıyor. Göklerin yarılmasını, güneşin insanların tepesine yaklaştırılmasını, insanların terler içerisinde kalışını, herkesin canının derdine düşüşünü, anne, baba evlat ve kardeş gibi en yakın akrabalarından bile kaçışını anlatıyor. Yine, mahşer ehlinin bir an evvel hesaplarının görülüp o sıkıntıdan kurtulmaları için, büyük peygamberlerden şefaat dileyişlerini, hiç bir peygamberin buna cesaret edemeyip, sadece Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in Allah Teâlâ’nın huzuruna vararak bu isteklerini arz edişini canlı bir tablo halinde tasvir ediyor.</p>
<p>Sonra insanların Sırattan geçişini, Cehennemin azabını ve Cehennemliklerin feryat ve figan edip de imdatlarına cevap verilmeyişini çok etkili bir üslupla anlatıyor.</p>
<p>Arkasından, Allah Teâlâ’nın mü’minler için hazırladığı Cennet ve nimetlerini tasvir ediyor. Cennetliklerin içinde yaşadıkları saraylarını, hizmetçilerini, zevcelerini, perdedarlarını ve konforlu hayatlarını canlandırıyor. Cennetin otağ ve çadırlarını, kurulu taht ve koltuklarını, serili minder, halı ve döşeklerini tarif ediyor. Cennetliklerin karşılıklı tahtlara kurularak sohbet edişlerini, Cennetin süt, bal, şarap ve sudan nehirlerinin kıyılarında mesireye çıkarak meclisler düzenleyişlerini anlatıyor. Daha sonra bütün Cennet nimetlerini gölgede bırakan en büyük bahtiyarlık ve mazhariyeti, Allah Teâlâ’nın cemalini müşahede edişlerini ve bunun üzerlerinde bıraktığı Cennetlere değişilmez sevinç, güzellik ve hoşnutluğu anla tıyon) Kitabın sonunda da, takva sahiplerinin mükâfatına erişmek için salih amellerle Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmamız gerektiğini tatlı ve etkileyici bir üslupla belirtiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Başarı Allah Teâlâ’dandır.</p>
<p><strong>Abdulaziz Hatip</strong></p>
<p>12.02.1995</p>
<p><strong>Bağlarbaşı-Üsküdar</strong></p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>Bir olan, üstünlüğüne sınır bulunmayan, sonsuz azamet sahibi, hükmü geri çevrilemeyen, sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi Allah Teâlâ’ya hamdolsun. Allah Teâlâ bizi imtihan ve tecrübe için yaratmıştır. Cennet ve Cehennemi bizim için hazırlamıştır. İşin ciddi-ve önümüzdeki tehlikenin büyük olduğunu belirtmiştir. Aklı olan ve düşünen kişi, varacağı yerin neresi ve akibetinin ne olacağını öğreninceye kadar gönlü kırık olması gerekir. Çünkü Rabbine isyan ettiği ve Mevlâsının emirlerine karşı geldiği olmuştur. Sabah akşam Allah Teâlâ’nın gazab ve hoşnutluğu arasında gidip gelmiştir. Hayatının, bu ikisinden hangisiyle noktalanacağını ve gerçek akibetinin ne olacağını bilemez. Bundan dolayı, Allah Teâlâ katındaki halinin ne olacağını bilinceye dek kaygısı büyük, üzüntüsü uzun, sıkıntısı ise şiddetli olmalıdır.</p>
<p>Başarı ve tevfiki Allah Teâlâ’dan iste!</p>
<p>Günahlardan affını O’ndan bekle!</p>
<p>Her işte O’ndan yardım dile!</p>
<p>Sen Rabbinin emir ve yasaklarını çiğnemiş ve isyanınla O’nun gazab ve azabını kesin hakketmişken nasıl sevinebildiğine, korku ve ürpertinin nasıl gönlünden eksilebildiğine hayret ediyorum. Hiç çaresiz ölüm, sıkıntıları, acıları, çırpınışları ve sarhoşluğuyla gelip çatacak. Er geç gerçekleşeceği için bunu şu anda olmuş gibi kabul et!</p>
<p><strong>ÖLÜM</strong></p>
<p><strong>Ölüm Sekerâtı</strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Sen can çekişmektesin. Ölümün sıkıntısı, acısı, sarhoşluğu, gam ve ıstırabıyla boğuşmaktasın. Ölüm meleği ayağından itibaren ruhunu çekmeye başlamış. Bu çekişin acısını ayağının ta ucundan hissetmektesin. Sonra bu çekiş aralıksız devam eder. Can çekişme kızışır. Ruh aşağıdan yukarıya olmak üzere bütün bedeninden çekilir. Acı doruğa ulaşmıştır. Ölümün sıkıntıları bütün bedenine yayılmıştır. Kalbin, ürperti ve üzüntü içindedir. Rabbinden gazab veya hoşnutluk müjdesini gözleyip beklemektedir. Canını almakla görevli melekten bu iki haberden birini almaktan başka bir ihtimal olmadığını anlamışsındır.</p>
<p><strong>Ölüm Meleğinin Görünüşü</strong></p>
<p>İşte sen böyle gam, tasa, ölüm acısı ve şiddetli üzüntü içerisinde Rabbinden iki müjdeden birini beklerken, birden bire ölüm meleğinin çehresiyle yüz yüze gelirsin. Bu çehre ya en güzel veya en çirkin bir manzara arzetmektedir.</p>
<p>Bedeninden ruhunu çekip çıkarmak üzere elini ağızına doğru uzatırken ona bakıyorsun. Bu hale düşmekten ve ölüm meleğinin yüzünü görmekten dolayı nefsin zillete bürünmüştür. Ondan nasıl bir müjdeyle ansızın karşılaşacağını merak edip duruyorsun. Birden bire onun sesini duyuyorsun. Ya sana: <strong>“Allah Teâlâ’nın rıza ve mükâfatıyla sevin, ey Allah Teâlâ’nın dostu!”</strong> veya <strong>“O’nun gazab ve azabıyla sevin (!) ey Allah Teâlâ’nın düşmanı!”</strong>haberini alıyorsun.</p>
<p>İşte o anda ya kurtuluş ve başarma kesin kanaat getirir ve ruhun Allah Teâlâ ile huzur bulur veya mahv ve helâk olduğuna kani olur, kalbin ümitsizlikle dolar, Allah Teâlâ’dan ümit ve emelin kopar. Dünyadaki müddetinin bittiği, iz ve eserinin silindiği ve senden önce geçip gidenlerin yurduna taşındığın o anda gönlüne son derece keder ve hüzün veya neşe ve sevinç hâkim olur.</p>
<p><strong>KABİR</strong></p>
<p><strong>Kabir ve Sorgusu</strong></p>
<p>Gönlünün sevinç ve neşeden uçar gibi olduğu veya hüzün ve ibretle dolduğu o anda kendini bir düşün!</p>
<p>Kabri ve onun dehşetli manzarasını, oradaki iki meleği ve Rabbine olan imâna ilişkin sorularını bir tasavvur et!</p>
<p>Ya Rabbinden gelen kesin söz (Kelime-i Şehadet) ile desteklendiğinden sebatlı ve kararlı veya yardımsız, şaşkın ve ürkeksin. O iki meleğin sorgulamak üzere tutup seni oturtmak için çağırdıkları an ki seslerini düşün!</p>
<p>O daracık mezar çukurunda oturuşunu göz önüne getir. Kefenlerin iki yanına düşmüş, gözünün üzerine konulmuş pamuklar yerlerinden ayrılıp ayağının yanına kaymıştır. Bunları düşün, sonra da onların şekline ve vücutlarının büyüklüğüne gözünü dikişini bir tehayyül et!</p>
<p>Eğer onları güzel şekilleriyle görürsen, kalbin başarı ve kurtuluşa erdiğini kesin olarak anlar. Eğer kötü manzaralarıyla görürsen, gönlün mahv ve helâkine kanaat getirir. Düşün onların nağme ve sorularıyla ses ve sözlerini; sonra da eğer sebat lütfetmişse Allah Teâlâ’nın desteğini veya seni yalnız başına yardımsız terketmişse şaşırtmasını!</p>
<p><strong>Kabrin Cennet ve Cehenneme Açılması</strong></p>
<p>Ya kesin veya şaşkın ve şüpheli cevabını düşün!</p>
<p>Şanı yüce Allah Teâlâ sana sebât ihsan etmişse o iki meleğin sevinçle sana yöneldiklerini, Cehenneme kapı açmak için ayaklarıyla kabrin yanlarına vurduklarını bir düşün!</p>
<p>Sonra Cehennemin, ateşiyle kızışıp kaynayışını, o anda meleklerin seninle olan konuşmalarını göz önüne getir. Cenâb-ı Hakk’ın seni koruduğu bu manzaraya bakıp duruyorsun. Bundan dolayı gönlünün neşe ve sevinci bir kat daha artar. Acz ve zaafına rağmen nasıl bir ateşten kurtulduğunu gözlerinle görüp inanırsın.<br />
Sonra o iki meleğin, ayaklarıyla kabrinin yanlarına yeniden vurduklarını, mezarının, ziynet ve nimetleriyle Cennete açılışını ve meleklerin şu sözlerini bir tehayyül et: “Ey Allah Teâlâ’nın kulu!Cenâb-ı Hakk’ın senin için hazırladıklarına bak!</p>
<p>Bu senin makamın ve kavuşacak yerindir!</p>
<p>“Bu Cennet nimetlerini ve saltanatının gözalıcılığını ve bu müşahede ettiğin nimetlerle parlak güzelliklere bir gün kavuşacağını görmekten gönlünün sevinç ve neşesini düşün!”</p>
<p>Eğer böyle değilsen, bütün bunların tersini; azarlanışım, Cenneti görüp de meleklerin sana söyleyecekleri, <strong>“Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’nın seni mahrum bıraktığına bak!”; </strong>cehhenemi görüp de sana yöneltecekleri, <strong>“Allah Teâlâ’nın senin için hazırladıklarına bak! Bu senin yurdun ve varacak yerindir!”</strong> şeklindeki sözlerini düşün!</p>
<p>Bu ne büyük tehlike!</p>
<p>Bu iki halden hangisinin kabirde senin halin olacağını öğreninceye kadar, dünyada sana ne büyük gam ve üzüntü vardır!</p>
<p>Sonra yokluk ve peşinden de imtihan!</p>
<p>Nihayet eklemlerin parçalanacak, kemiklerin mahvolacak, vücudun da çürüyüp dağılacak. Fakat, ölüm meleğinin verdiği müjdenin hüzün veya sevinci ruhundan hiç geçmeyecek. Canın, sürekli olarak yeniden diriliş anında karşılaşacağı Allah Teâlâ’nın gazab ve azabının veya O’nun rıza ve mükâfâtının bekleyişi içinde bulunacaktır. Sen bunu bekleyip dururken ruhun Cennetteki makamına veya Cehennemdeki yerine arzedilecektir. Ruhunun hasret ve üzüntüleri ya da neşe ve sevinci ne büyük olacak!</p>
<p>Nihayet ölülerin bekleme süresi tamamlanacak. Yer ve gök, sakinlerinden boş kalacak. Hepsi bir zamanlar canlı ve hareketliyken sönüp kalacaklar. Artık ne duyulan bir ses, ne de görülen bir karartı vardır. Sadece O en Yüce Cebbar olan Allah Teâlâ Teâlâ kalmıştır. Tıpkı azamet ve yüceliğiyle tek ve yalnız olarak ezelde olduğu gibi!</p>
<p><strong>KIYAMET VE HAŞİR</strong></p>
<p><strong>Hz. İsrafil’in Seslenişi</strong></p>
<p>Sonra ruhun, sen de dâhil bütün yaratıkların Allah Teâlâ’nın huzuruna zillet ve küçüklük içerisinde toplanması için bir dellalın seslenişiyle ansızın irkilecektir.<br />
Bu sesin kulak ve akim üzerinde nasıl bir etki yapacağım düşün!</p>
<p>En Yüce Sultana arzedilmeye çağırıldığını aklınla anlarsın. Bu sesten dolayı yüreğin yerinden fırlamış ve saçların ağarmıştır. Çünkü bu bir tek çığlıktır ve celal ve ikram, azamet ve kibriya sahibi Allah Teâlâ’nın huzuruna toplanmaya çağırmaktadır. Sen bu sesten dolayı ürperti içindeyken ansızın başucundan toprağın yarılışını duyarsın. Mezarının toprağıyla tepeden tırnağa tozlar içinde sıçrayıp ayakların üzerine kalkarsın. Gözlerin sesin geldiği tarafa dikilmiştir. Seninle birlikte bütün yaratıklar, içerisinde uzun şiire bela ve imtihan gördükleri yerin toz ve toprağına bulanmış olarak öyle bir kalkış kalkarlar ki!..</p>
<p>Sen ve onların hep birlikte korku ve dehşetle ayaklanışınızı bir düşün!</p>
<p><strong>Mahşere Sevk</strong></p>
<p>Mahlûkâtın kalabalığı içerisinde korku, üzüntü, gam ve kederinle yalnız başına çıplaklık ve zilletini göz önüne getir!</p>
<p>Herkes çıplak, yalınayak, suskun; zillet, meskenet, korku ve dehşet içindedir. Onların ayak seslerinden ve İsrafil çağrısının yankısından başka bir şey duyamazsın. Senin de içinde bulunduğun mahlûkât ona doğru yönelmiş ve sesin geldiği tarafa yürümektedirler. Heybet ve zillet içerisinde koşmaktasın. Mahşer yerine vardığında, çıplak ve yalın ayak cin ve insanlardan bütün ümmetler kalabalıklaşır.</p>
<p>Yeryüzü hükümdarlarından saltanatları çekilip alınmış, kendilerini zillet ve küçüklük bürümüştür. Dünyada Allah Teâlâ’nın kullarına karşı işledikleri zulüm ve zorbalıktan, sonra artık yaradılış ve değer bakımından mahşer ehlinin en aşağılık ve en küçükleridir.</p>
<p>Sonra yaratıklardan ürküp yalnız başlarına yaşarlarken vahşi hayvanlar, tabi tutuldukları bir imtihan veya işledikleri bir günahtan dolayı değil sadece Kıyâmet gününün verdiği zilletten başları önlerine eğik olarak çöllerden ve dağların tepelerinden yönelip gelirler. Şiddet, cüret ve kudretlerine rağmen yırtıcı hayvanların bile o büyük günde, Kıyamet ve Allah Teâlâ’nın huzuruna arz anı için boyunlarını bükmüş olarak ve zillet içerisinde gelişlerini düşün!</p>
<p>Nihayet o vahşiler, yaratıkların arkasından gelip Cebbar ve gerçek Melik olan Allah Teâlâ’nın huzurunda, zillet, meskenet ve inkisar içerisinde dururlar.</p>
<p>Şeytanlar da azgınlık, isyan ve inatlarından sonra Yüce Allah Teâlâ’nın huzuruna arzedilmenin zilletiyle boyun eğmiş olarak gelirler. Uzun bir imtihandan sonra, yaratılış ve tabiatları farklı farklı olduğu ve birbirlerinden ürküp kaçtıkları halde hepsini bir arada toplayan Allah Teâlâ’nın şanı ne yücedir!</p>
<p>Yeniden diriliş hepsine boyun eğdirmiş ve mahşere sevk, onları aynı yerde toplamıştır.</p>
<p><strong>Göklerin Yarılması</strong></p>
<p>İnsan, cin, şeytan, vahşi ve yırtıcı hayvanlar, davar ve sığır gibi evcil hayvanlar ve haşereleriyle bütün yeryüzü ahalisinin sayısı tamamlanıp arz ve hisab durağında hepsi yerlerini alınca, üstlerinden göğün yıldızları saçılır, güneş ve ayın ışığı giderilir, kandil ve nurunun sönmesiyle yeryüzü karanlığa bürünür.</p>
<p>Senin de içinde bulunduğun yaratıklar bu vaziyetteyken, üstlerinden dünya seması çatırdamaya ve onca büyüklüğüyle tepelerinde dönmeye başlar. Sen de bu tehlikeli manzarayı gözlerinle izlersin. Sonra dünya seması beşyüz senelik kalınlığına rağmen yarılır. Onun parçalanışı senin kulağında ne korkunç bir ses yapar!</p>
<p>Sonra Kıyamet gününün azamet ve dehşetinden yırtılıp param parça olur. Parçalanıp yarılan gökleri kuşatan melekler, o göklerin etrafında ayakta dururlar. Onca büyüklüğüyle göğün parçalanış dehşetini ne zannediyorsun?</p>
<p>Rabbi, onu Kıyametin dehşetiyle eritip içine sarılık karışan eriyik gümüş haline getirir. Tıpkı celıl ve büyük olan Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: <strong>“Gök yarılıp da, kızarmış yağ renginde gül gibi”</strong> olur (Rahman Sûresi: 37) veya: <strong>“O gün gök yüzü erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner.”</strong>(Mearic Sûresi: 8-9).</p>
<p>(Müfessirler derler ki: el-Mühl, içine sarılık karışmış eriyik gümüştür. el-İhn ise, atılmış renkli yündür. “Verdeten keddihan” ifadesi ise, kırmızı atın rengi demektir.)</p>
<p><strong><em>Meleklerin İnişi</em></strong></p>
<p>Dünya semasının melekleri o semanın kenarlarında iken, birden bire Cenâb-ı Hakk’a arz ve hesap için yeryüzündeki mahşer yerine inerler. O melekler, muazzam büyüklükleri, Allah Teâlâ katındaki değerleri ve Kendisine sunulmak ve huzurunda hesaba çekilmek üzere kendilerini zillet ve meskenetle toplu halde indiren Yüce Sultan’ı takdis ile yükselen sesleriyle göğün iki tarafından yeryüzüne doğru hızla inerler. Muazzam kıymetleri, dev cisimleri, dehşetli sesleri ve şiddetli korkularıyla, Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’ya arzedilmenin zilletinden boyunları bükük bir biçimde bulutların arasından inişlerini bir tehayyul et!</p>
<p>Nitekim Yahya bin Ğaylan el-Eslemî bana demiştir ki: Ruşdeyn bin Said’in, Ebû’sSemh’ten, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el-As’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın bir meleği vardır. İki göz pınarları ile göz kuyruğu arası yüz senelik yürüyüş mesafesi kadardır.” Yine Yahya bin Ğaylan elEslemî bana demiştir ki: Ruşdeyn bin Said, İbn Abbas bin Meymun el-Lahmî, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el As’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın bir meleği vardır. İki kaşının arası yüz sene kadardır.”</p>
<p>İnen meleklerin kendileri için geldiklerini düşünen mahlûkât onlara şöyle sorduklarında senin de korkun ne yaman olur: ‘Rabbimiz aranızda mı?” Melekler onların bu sorusundan ve Sultanlarını (Allah Teâlâ) aralarında bulunmaktan tenzih ederek ürperirler ve yeryüzü ahalisinin bu düşüncelerinden Allah Teâlâ’yı tenzih için yüksek sesle şöyle nida ederler: “Haşa! Rabbimizi tenzih ederiz. O aramızda değildir. O gelecektir.” Nihayet, o günün verdiği eziklikten dolayı başlan önlerine eğik bir vaziyette, mahlûkâtı kuşatarak saf halinde yerlerini alırlar. Onca azametli yaratılışları içerisinde kanatlarına bürünmüş, Rablerine zillet, mahviyet ve saygı ile başlarını önlerine eğmiş vaziyetteki hallerini düşün!</p>
<p>Sonra her şey aynı biçimde ve yedinci kat semaya varıncaya kadar bütün gök halkı sayıları ve büyüklükleri katlanarak iner. Her bir göğün ahalisi yaratıkların etrafında ayrı bir saf tutar.</p>
<p><strong>Mahşerin Hararet ve Sıkıntısı</strong></p>
<p>Nihayet bütün yedi gök’ ve yedi yer ahalisi mahşerdeki yerlerini tam olarak alınca güneşe on yıllık hararet giydirilir ve yaratıkların tepelerine bir veya iki yay kadar yaklaştırılır. Rabbu’l-Alemînin arşının gölgesinden başka hiç kimsenin gölgesi bulunmaz. Arşın gölgesinde serinlenenler ve güneşin hararetiyle kavrulanlar vardır. Güneş, altındakileri hararetiyle kızdırır. Hararetten onların keder ve endişeleri şiddetlenir. Sonra ümmetler dalgalanmaya ve itişip kakışmaya başlar. Birbirlerini sıkıştırır ve ayaklan gider gelir.</p>
<p>Susuzluktan boyunları kopacak gibi olur. Güneşin sıcaklığı, mahlûkâtın nefesleri ve izdihamın verdiği hararet birbirine eklenir. Bunun üzerine onlardan öyle bir ter akar ki, yeryüzüne yayılır. Sonra da amellerinin derecesine ve Allah Teâlâ katındaki saadet ve şekavet durumlarına göre vücudlarını kaplar. Öyle ki ter, bazılarının topuklarına, bazılarının göbeğine, bazılarının kulak memelerine kadar yükselir. Bazıları da neredeyse teri içerisinde kaybolacak hale gelir. Ter kimisinin göbeğine kadar çıkar.<br />
Umeyr bin Said der ki: Ben İbn Anır ve Ebu Said el-Hudrî’nin yanında oturuyordum. Cuma günüydü. Birisi ötekine dedi ki: “Ben Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: ‘Kıyamet günü ter insanoğlunun neresine kadar varır?’<br />
Orada bulunanlardan birisi: ‘Kulak memelerine kadar’ bir diğeri: ‘Ağızına kadar’ dedi. İbn Ömer (radiyallâhü anh): (kulak memesinden ağıza doğru eliyle bir hat çizerek) ikisinin de eşit olduğunu görüyorum” dedi.</p>
<p>Hayseme, Abdullah’ın şöyle dediğini bildirdi: “Kıyâmet günü yeryüzünün hepsi adeta ateş kesilir. Ötesinde ise Cennet bulunur. İnsanlar, onun hurilerini ve kadehlerini görürler. Abdullah’ın cam kudretinin elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, kendisine hesap dokunmadığı halde bir kişi o kadar ter döker ki, döktüğü ter kendi boyunca yeryüzüne yayılır. Sonra bu ter burnuna kadar yükselir.” Abdullah’a sordular: “Bu neden ileri gelir Ya Eba Abdurrahman?”<br />
Abdullah: “İnsanların çektiği sıkıntıyı görmesinden” cevabını verdi.</p>
<p>İbn Ömer (radiyallâhü anh)’den, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledildi: “Kişi (bir defa da ‘kâfir’ dedi) Kıyâmet günü, duruşmanın uzunluğundan dolayı kulaklarının ortasına kadar ter sızıntısının denizi içerisinde ayakta dikilir.” Yine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den naklen Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O günün uzunca bekleyişinden. Kıyamet günü ter, kâfiri ağızının hizasından gemleyecek derecede kaplar (Ali, beklemenin uzamasından’ dedi) Öyle ki, ‘Ya Rabbi! Ateşe göndermek bile olsa beni rahatlat’ diye yalvarır.”</p>
<p>Hiç şüphesiz sen de onlardan birisin. Kederinle başbaşa kalmış, ter kaplamış ve gam bürümüş, şiddetli ter, korku ve ürküntüden nefesin daralıp bunalmış bir halde kendini düşün!</p>
<p>İnsanlar da seninle birlikte saadet veya mutsuzluk yurduna gönderecek hükmün verilmesini beklerler.</p>
<p><strong><em>Herkes Canının Derdine Düşer</em></strong></p>
<p>Nihayet, senin ve diğer yaratıkların meşakkati doruğa ulaşır. Konuşmadan ve işlerine bakılmadan uzun uzun beklerler. Üçyüz sene hiç konuşmadan, bir lokma yemek yemeden, bir yudum su içmeden, yüzlerine bir tek hoş esinti ve serin meltem değmeden, bu bekleyiş ve ayakta dikilişten doğan çekilmez ve katlanılmaz derecedeki yorgunluğu giderici bir an bile istirahat etmeden beklemelerini ne zannedersin?</p>
<p>Katade veya Ka’b’deıı rivayet edilmiştir ki: “O gün insanlar, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracaklar” (el-Mutaffifin Sûresi: 6) ayetini okudu ve şu açıklamayı yaptı: ‘Üç yüz sene kadar duracaklar.” Yine o, Hasan-ı Basrî’den şöyle duyduğunu söyledi: “Uzunluğu elli bin sene olan bir zaman, aykalarının üzerinde azîz ve celîl olan Allah Teâlâ’nın huzurunda ayakta dikilen insanların halini ne zannedersin?!<br />
Onlar orada ne bir şey yemişler ve ne de bir şey içmişlerdir. Öyle ki susuzluktan boyunları incelmiş. Açlıktan içleri yanmış. Bu onları ateşe sevk etmiş de sıcağı yaklaşmış ve esintisi şiddetlenmiş, yaklaşan kızgın bir pınardan sulanmışlardır.</p>
<p><strong><em>Peygamberlere Müracaat</em></strong></p>
<p>Onların meşakkat ve bitkinliği takat getiremeyecekleri bir dereceye varınca onlar, Mevlâ’nın yanında değerli olan ve kendilerine o hal ve durumlarında rahat etmeleri için şefaat edecek kimseleri aramak üzere birbirleriyle konuşurlar. Bu durumdan kurtulup Cennete veya Cehenneme sevkedilmelerini isterler.</p>
<p>Önce Âdem ve Nuh’a, sonra İbrahim’e, İbrahim’den sonra da Musa ve İsa’ya başvurup yardım isterler. Hepsi de onlara şöyle derler: Rabbimiz bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, böylesine ne bugünden önce gazaplanmış, ne de bundan sonra bu kadar gazaplanır. Hepsi de bu şekilde kudret ve celal sahibi Rablerinin gazabının şiddetini ifade eder ve kendi kendileriyle meşgul olduklarını şöyle dile getirirler: “Nefsî, nefsî! (kendi canım, kendi canım!)” bizzat kendi canlarının derdiyle meşguliyet, kendi dertleri ve kurtuluş kaygıları onları şefaat için Rablerine başvurmaktan alıkoyar. Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “O gün herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır…” (Nahl Sûresi: 111) Yaratıklardan hiçbirini düşünmez.</p>
<p>Yaratıklar topluca çağrışırlarken, herbiri canının derdine düşüp “Nefsî nefsî!” diye bağırırken seslerini bir tehayyül et!</p>
<p>“Nefsî, nefsî” sözünden başka bir şey duyamazsın. O gün ne ‘korkunç bir gündür !<br />
Sen de onlarla birlikte sadece kendini düşündüğünü ve Rabbinin azab ve cezasından kurtulmağa çalıştığını haykırırsın.”</p>
<p>Allah Teâlâ katındaki değerleri ve yüksek makamlarına rağmen Adem Safiyullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Kelimetullah’tan (aleyhimüsselâm) herbirinin Rabbinin şiddetli gazabından korkarak: “Nefsî nefsî!” diye seslendiği bir günü ne zannedersin?!</p>
<p>O günkü korkun, telaşın, üzüntün ve endişenle kendini onlarla mukayese edebilir misin?</p>
<p><strong>Büyük Şefaat</strong></p>
<p>Nihayet, mahlûkât onların kendi canlarının derdine düştüğünü görerek şefaatlerinden ümit kesince Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e gelirler. Rableri nezdinde şefaat etmesini dilerler. O da kendilerine bu konuda müsbet cevap verir. Sonra aziz ve celil olan Rabbinin huzuruna çıkarak izin ister. Kendisine izin verilir. Sonra Rabbi için secdeye kapanır. Sonra O’na layık şekilde hamd ve senalar eder. Bütün bunlar senin ve tüm mahlûkâtın duyacağı şekilde cereyan eder. Nihayet Rabbi, onların biran evvel huzura arzedilmesi ve işlerine bakılması konusundaki dileğini kabul eder.</p>
<p><strong>En Büyük Mahkeme</strong></p>
<p>Sen, diğer yaratıklarla birlikte Kıyâmetin karanlık ve şiddetli sıkıntısı içerisinde karar faslını ve nimet veya hüzün yurduna girmeyi bekleyip gözlerken birden bire Arşın nuru yükselir. Yeryüzü Rabbinin nuruyla parlar. Kalbin cebbar olan Allah Teâlâ hükmetmeye başlayacağına kesin olarak inanır. Ona arzedilme sıran gelmiştir. Öyle ki senden başka kimsenin arz edilmediğini ve senden başka kimsenin işine bakılmadığını sanırsın.</p>
<p>Hamîd bin Hilal’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Bize anlatıldı ki: Kıyâmet günü bir kişi hesab’a çağırılarak: ‘Ey falan oğlu falan hesaba gel!’ denilir. Hatta o zanneder ki, ‘hesaba getirilenlerden benden başkası kast edilmiyor.’</p>
<p><strong><em>Cehennemin Kükreyişi </em></strong></p>
<p>Sonra Yüce Allah Teâlâ: ‘Ey Cebrail, bana Cehennemi getir!’</p>
<p>Cebrail yanına varıp ‘Ey Cehennem, gel!’ dediği zaman Cehennemi bir düşün!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın başka bir varlık yaratıp da kendisini onunla azaplandıracağı korkusuyla ıztırap ve titremesini bir tehayyül et!</p>
<p>Çalkalanıp coştuğu ve parlayıp yaratıklara uzak yerinden baktığı ve onlara doğru iç çekip kükrediği anı bir düşün!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın emrine muhalefet edip asi olanlara karşı Rabbinin gazabından dolayı gazablanarak mahlûkâtın üzerine hücum ederken bekçilerini sürükleyişini düşün!<br />
İç çekiş ve kükreyiş sesini, dalgalar halinde birbiri arkasında gelen o homurtuları düşün!</p>
<p>Kulağın o uğultularla dolmuştur. Korku ve heybetten yüreğin ağızına varmış ve uçacak hale gelmiştir. Yaratıklar onun kendilerine doğru kükreyişinden şiddetle kaçarlar.</p>
<p>İşte o gün, çağrışma ve karşılıklı feryat günüdür. Cehennem sesinin yankılarını duyunca arkalarını dönüp kaçarlar ve birbiri arkasına, Cehennemin etrafına, dizüstü çökmüş vaziyette dökülürler ve gözlerinden yaşlar boşanır.</p>
<p><strong><em>Zalimlerin Feryadı</em></strong></p>
<p>Cehennemin iç çekiş ve kükreyişi esnasında mahlûkâtın birbirine karışan ağlama sesini bir düşün!</p>
<p>Zalimler feryat ve figan ederek yok olup gitmeyi dilerler. Her bir seçkin, sıddık şehid, kısaca bütün halk: “Nefsî, nefsî!” diye bağırır. Düşün bir kere: Mahlûkâtın peygamberlere çağıran seslerini!</p>
<p>Onlardan her kul: “Nefsî, nefsî!” diye seslenir. Sen de aynı şeyi söylersin. Sen de mahlûkâtla birlikte şiddetli tehlikeler ve yürek ürperten korkular içerisindeyken, bir de bakarsın ki Cehennem ikinci bir kez haykırmıştır.</p>
<p>Senin ve onların korku ve endişesi bir kat daha artar. Arkasından üçüncü bir kez kükrer. Yaratıklar peşpeşe yüzüstü dökülürler. Gözleri belerir ve ateşin kendilerini kapıp götürme korkusuyla göz ucuyla gizli gizli bakarlar. O zaman zalimlerin yürekleri hoplar ve gırtlaklarına dayanır da yutkundukça yutkunurlar. Yutkunuşları boğazlarında düğümlenir. Akıllar uçar, iyi ve kötü bütün insanların akılları şaşar. Hiçbir peygamber ve seçkin hiçbir salih kul kalmaz ki bundan dolayı aklı şaşmasın.</p>
<p><strong><em>Peygamberlerin Korkusu</em></strong></p>
<p>O anda aziz ve celil olan Allah Teâlâ, yolunun davetçileri ve kullarına karşı delilleri oldukları için mahlûkâtın en değerlileri ve Kendisine en yakınları olan peygamberlere yönelerek, kendilerini kullarına ne ile gönderdiğini ve kullarının kendilerine ne cevap verdiğini sorarak buyurur: “Size ne cevap verildi?”</p>
<p>Onlar da düşünüp hatırlayan değil şaşırıp unutan akıllarıyla: “Hiç bir bilgimiz yok. Şüphesiz ki gaybleri bilen yâlnız sensin!” (Maide Sûresi: 109)</p>
<p>Bu ne büyük korku ki, Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkları ve katındaki değerlerine rağmen peygamberlerde öyle bir noktaya varmış ki akıllarını şaşırtmış da, ümmetlerinin kendilerine ne cevap verdiğini dahi bilemez hale getirmiştir!</p>
<p>Ebu’l-Haban ed-Dimeşkî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ebu Kurre el-Ezdî’ye dedim ki: ‘İnsanların kalbi Kıyamet gününün dehşetli hallerine nasıl dayanır?”<br />
Dedi ki: “Onlar yeniden diriltildiğinde buna güç yetirecek bir yapıda yaratılırlar.” Ebu’ 1-Hasan dedi ; ki: “İshak bin Halef’e Yüce Allah Teâlâ’nın peygamberlerine söylediği: ‘Size ne cevap verildi? (sorusuna) onların: Bilmiyoruz’ (Maide: 109) sözünü sordum ve onlar dünyada kendilerine ne cevap verildiğini bilmiyorlar mı?’ dedim. Dedi ki: Kendilerine bu soru yöneltildiğinde duydukları heybetin büyüklüğünden akılları şaşar ve dünyada kendilerine ne cevap verildiğini bilemezler. Dolayısıyla doğru söylüyorlar. Nihayet kendilerine gelirler ve dünyada kendilerine nasıl cevap verildiğini hatırlarlar.</p>
<p>Ebu’l-Hasan, “Bu cevabı Ebu Süleyman’a naklettim. O: ‘İshak doğru söylemiş. Peygamberler o andaki sözlerinde doğrudurlar. Nihayet kendilerine gelince, kendilerine ne cevap verildiğini hatırlarlar’ dedi. Ebu Süleyman dedi ki: “Birini arkadaşına: ‘Benimle senin aranda Sırat vardır’ dediğini duyduğunda bil ki o Sıratı tanımıyor. Eğer tanısaydı, Sıratta bir kimseye takılmayı veya birinin kendisine takılmasını istemezdi.”</p>
<p><strong>Kıyametin Manzarası ve Tekvir Sûresi</strong></p>
<p>“Allah Teâlâ’nın, peygamberleri toplayıp da: ‘Size ne cevap verildi?’ dediği gün…” (Maide: 109) ayeti hakkında Mücahid’in şöyle dediği nakledildi: ‘Onlar korkarlar ve: ‘Bizim hiçbir bilgimiz yok’ derler. Yine: “O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün” (Casiye: 28) ayeti hakkında şöyle dediği bildirildi: “Yani, diz üstü sürünerek…” Mücahid devamla şunları söyledi: Abdullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ‘Sizi mahşerde Cehennemin korkusundan diz çökmüş olarak görür gibiyim.” Yine Mücahid dedi ki: “Abdullah bin Ömer (radiyallâhü anh)’ın şöyle dediğini işittim: ‘Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününün manzarasına bakmak isteyen, “Güneş katlanıp dürüldüğünde…” (Tekvîr Suresi: 1) suresini okusun.”</p>
<p>Amr bin Zerr’in şöyle dediği bildirildi: “Sabahleyin hayır aramak üzere çıkan kişi, hayır bulur. Gözlerinizin yaşarmamasını ve kalblerinizin katılığını bana mı yüklüyorsunuz? Eğer bugün size Allah Teâlâ’nın Kitabından bir öğüt dinletmezsem, o zaman suçu bana yükleyin.” Sonra şu âyet-i kerimeleri okudu: “Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde…” (Tekvîr Sûresi: 1-3) tâ “…Kişi neler getirdiğini anlamış olacaktır” (Tekvîr Sûresi: 14) ayetine veya surenin sonuna varıncaya kadar… Sonra şöyle devam etti: ‘Beni dinleyiniz! O bekleyişte onlar arasında senin halin ne olacak?!</p>
<p>Onların maruz kaldığı korku ve dehşete; hatta kalbin güç yetiremeyecek, vücudun kaldıramayacak kadar büyüğüne senin de maruz kalacağını biliyor musun?</p>
<p>İşte görüyorsun o durakta peygamberlerin bile akılları şaşmış. Sen ise, asî, günahkâr ve Rabbinin hoşlanmadığı işlere devam edip dururken akim ne hale gelir ve halin nice olur?<br />
<strong><em>En Yakın Akrabalar Bile Birbirinden Kaçar</em></strong></p>
<p>O korku, dehşet, titreme, yalnızlık ve şaşkınlıktan dolayı evlat, baba, kardeş, eş ve akrabaların senden kaçtıkları, senin de hepsinden kaçtığın o anı düşün!<br />
Nasıl da birbirinizi yüz üstü ve yardımsız bırakırsınız?</p>
<p>Eğer o günün büyük korkusu olmasaydı, annenden, babandan, eşinden, çocuklarından ve kardeşinden kaçman mertlik ve vefakârlık sayılmazdı. Fakat tehlike büyüktür, korku şiddetlidir. Bu yüzden ne sen onlardan kaçtığından dolayı kınanırsın ne de onlar kınanır.</p>
<p>Neden diğer insanlardan değil de özellikle bunlardan kaçıyorsun?</p>
<p>Onlara kızdığından dolayı mı?</p>
<p>Nasıl onlara kızarsın veya onlar sana kızarlar ki?</p>
<p>Öyleyse neden özellikle onlardan kaçıyorsun?</p>
<p>Kızdığından mı?</p>
<p>Oysa onlar, dünyada iken candaşların, gözünün nurları ve gönlünün sürurlarıydılar. Fakat onlardan birinin sende bir hakkı bulunup da yakana yapışarak aziz ve celil olan Rabbinin huzurunda seninle hesaplaşmasından, korkarsın. Sonra belki de davayı kazanır da, kurtuluş, ümidin olan iyiliklerinden kendisine verilir. B öylece sevaplarından ayrılır ve bu yüzden de Cehenneme girersin.</p>
<p><strong><em>Cehennemden Bir Boyun Uzanır</em></strong></p>
<p>Sen bu halde iken,, birden Cehennemden bir boyun çıkıp yükselir ve açık bir dil ile, yaratıklar içerisinden hesapsız olarak yakalamakla görevlendirildiği kimseleri haykırır. Sonra bu boyun yönelip gelir ve kuşun yem tanelerini topladığı gibi onları toplar, üzerlerine kapanarak ateşe atar ve ateş de onları yutar. Sonra onlarla birlikte Cehennemin içinde gizlenir.</p>
<p>İşte onlara bu yapılacak. Sonra bir münadî şöyle seslenir: Mahşer ahalisi kimin ikrama layık olduğunu görecektir. Her hal ve durumda Allah Teâlâ’ya hamdedenler ayağa kalksın!” Onlar ayağa kalkarak Cennete doğru seğirtirler.<br />
<strong><em>Hesapsız Cennete Girenler</em></strong></p>
<p>Sonra geceleyin kalkıp ibadet edenlere de aynı şey yapılır. Sonra, dünyanın ticaret ve alışverişi’ kendilerini Mevlâ’yı anmaktan alıkoymayanlara da böyle yapılır. Nihayet Cennetlik ve Cehennemliklerden bu gruplar (hesapsız olarak) girecekleri yere girdikten sonra, amel sahifeleri uçuşur, insanların sağ veya sol ellerine düşer ve mizanlar kurulur. Onca büyüklüğüyle kurulmuş mizanı düşün!</p>
<p>Kalbin ürperti içerisinde defterinin sağma mı yoksa soluna mı düşeceğini beklerken defterlerin uçuşmasını bir tasavvur et!</p>
<p><strong><em>Üç Yerde Kimse Kimseyi Hatırlamaz</em></strong></p>
<p>Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in başı Hz. Aişe (radiyallâhü anh)’nın kucağındaydı. Derken uykuya daldı. Hz. Aişe (radiyallâhü anh) Ahireti hatırlayarak ağladı. Gözünden akan yaşlar Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in mübarek yanakları üzerine damladı. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu gözyaşlarıyla uyandı. Başını kaldırdı ve: ‘Niye ağlıyorsun, ey Aişe’m?’<br />
diye sordu. Hz. Aişe: ‘Ey Allah Teâlâ’nın Resulü, Ahireti hatırladım da… Acaba Kıyâmet günü yakınlarınızı hatırlar mısınız?’</p>
<p>dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Canım kudretinin elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, şu üç yerde kişi kendisinden başka hiç kimseyi hatırlamaz: Teraziler kurulup insanların amelleri tartıldığı zaman iyilik kefesinin hafif mi, yoksa ağır mı geldiğini öğreninceye kadar. Amel sahifeleri dağıtıldığı zaman, sağ elinden mi, yoksa sol elinden mi verildiğini bitinceye kadar. Bir de Sırat yanında.”</p>
<p>Enes bin Malik’ten rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü insanoğlu getirilip mizanın iki kefesi arasında durdurulur ve bir melek kendisi için görevlendirilir. Eğer terazisinin sevap kefesi ağır basarsa, görevli melek bütün mahlûkâtın duyacağı bir sesle şöyle seslenir: ‘Falan oğlu falan bir daha ebediyen mutsuz olmayacağı bir saadete ermiştir!’<br />
Eğer, terazisinin sevap kefesi hafif gelirse bu defa de aynı melek, bütün mahlûkâtın işiteceği bir sesle şöyle seslenir: ‘Falan oğlu falan, bir daha hiç mutlu olmayacak bir şekavete uğramıştır!’</p>
<p>İşte sen yaratıklarla birlikte ayakta dikilirken birden bire meleğe bakarsın ki, ona zebanileri getirmesi emredilmiştir. Hemen ellerinde demir tokmaklar ve üzerlerinde ateşten elbiselerle gelirler. Sen onları görünce korkarsın, dehşet ve heybetten yüreğin uçacak gibi olur.</p>
<p><strong><em>Adın Okunur</em></strong></p>
<p>Sen bu halde iken, birden bire yüksek sesle adın okunur. Gelmiş geçmiş bütün mahlûkâtın huzurunda isminle şöyle çağırılırsın: ‘Nerede falan oğlu falan Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya takdim edilmeye gel!’</p>
<p>Zaten melekler seni almak için görevlendirilmiş. Nihayet seni Rabbine yaklaştırırlar. Sözkonusu çağrıyla istenenin sen olduğunu bildikleri için isim benzerliğinin bulunması kendilerini şaşırtmaz.</p>
<p>Talha bin Amr bize haber verdi ki: Bana İbn Ebi Rabah şöyle dedi: Ey Talha!<br />
Senin ismin ve benim ismim gibi kim bilir ne kadar çok isim vardır?!</p>
<p>Kıyamet günü: ‘Ey falan!’ dendiğinde hemen kastedilen kişi kalkar. Başkası kalkmaz. Çünkü kalbine sen olduğuna dair bilgi doğmuştur. Hemen ayağa fırlarsın. Bütün vücudun titrer. Organların çırpınır. Rengin uçar. Korkan, ürken ve titreyen yüreğin göğsüne küt küt vurur. Seni almakla görevli melekleri görünce, seni müthiş bir ıstırap, titreme ve korku tutar. Kullar içerisinde çağrılanın senden başkası olmadığını çok iyi bilirsin. Melekler ellerini sana uzatır, seni kıskıvrak yakalarlar. Sonra uysal hayvanların çekilmesi gibi seni çeker götürürler. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya arzedilmek ve O’nun huzurunda durup dikilmek üzere sürükleyerek safların arasından geçirirler. Sen: aralarından Rabbine doğru çekilip götürülürken bütün yaratıklar, gözlerini sana dikmişlerdir.</p>
<p><strong>Ulu Divan</strong></p>
<p>Kalbin titreyerek, ıstırap ve ürpertiyle huzurda durduğun anı bir düşün!<br />
Seni yakaladıkları zaman elleriyle pazularını tutuşlarını ve o anda avuçlarının sertliğini bir düşün!</p>
<p>Elleriyle kıskıvrak yakalanışını ve safların arasından geçirilişini bir düşün!</p>
<p>Kalbin uçar, gönlün yerinden fırlar gibidir. Yine ellerinde bulunuşunu bu şekilde seni Rahman olan Allah Teâlâ’nın arşına kadar götürerek ellerinden fırlatışlarını ve Allah Teâlâ’nın ulu kelamiyle seni çağırmasını bir düşün!</p>
<p>“Ey Adem oğlu, yaklaş bana!” Nurunun içine kaybolmuşsun. Çırpınan, hüzünlü, ürperen ve korku dolu bir gönül; endişeli, korkulu ve kırık bir göz; uçmuş bir renk ve titreyen mustarib organlarla tıpkı annesinin yeni doğurduğu küçük yavru gibi, Aziz, Celil, Kebîr ve Kerîm olan Rabbinin huzurunda durursun.</p>
<p><strong>Amel Sayfası</strong></p>
<p>Elinde, işlediğin hiçbir günahı ve gizlediğin hiçbir sırrı bırakmayıp hepsini içeren yazılı bir sayfa titremektedir. Sen içindekileri yorgun bir dil, geçersiz bir delil ve kırık bir gönül ile okursun. Hala sana ihsanda’ bulunan ve kusurlarını örtmeye devanı eden Mevlâ’dan utanç ve korkun acaba ne derecededir?!</p>
<p>İşlediğin çirkin fiillerinden ve büyük günahlarından seni sorguya çektiği zaman ne dille cevap verirsin?</p>
<p>Yarın O’nun huzurunda hangi ayakla durursun. Hangi gözle O’na bakarsın. Hangi yürekle O’nun ulu ve yüce sözlerine, sorgulama ve azarlamasına dayanabilirsin?<br />
Küçücük vücudunla, titreyen organlarınla ve çarpıntılı yüreğinle kendini bir tehayyül et!</p>
<p>Günahlarını hatırlatıp kötülüklerini ortaya döken ve seni durdurup gizlediklerini bir bir itiraf ettiren kelamını işitmektesin. Bu haldeki durumunu ve binbir tehlikenin seni çepeçevre sarışını bir tasavvur et!</p>
<p>Kim bilir kaç günahı unutmuşsundur ki Allah Teâlâ onları sana hatırlatmıştır!<br />
Sakladığın kaç gizli sır vardır ki Allah Teâlâ hepsini açıklayıp ortaya dökmüştür. Kim bilir nefsin isteklerine olan meylin ve gafletin sebebiyle ihlaslı yaptığını ve ifsad edici arızalardan uzak olduğunu zannetiğin nice amelin vardır ki Allah Teâlâ hepsini geri çevirmiş ve boşa çıkarmıştır.</p>
<p><strong><em>Son Pişmanlık</em></strong></p>
<p>Oysa bunlara büyük bir ümit bağlamıştın. Rabbine itaat konusunda gösterdiğin ihmalden dolayı kalbinin ne büyük üzüntü ve pişmanlıkları olur!</p>
<p>Nihayet her günahı anmak ve her gizliyi ortaya dökmek suretiyle, Allah Teâlâ seni tekrar tekrar sorguya çektiği zaman sıkıntı seni oldukça yorar ve utancın doruk noktaya ulaşır. Çünkü karşındaki en Yüce Sultandır. O’ndân utanıldığı kadar hiç kimseden utanılmaz. Çünkü O, benzeri olmayan Bakî, Evvel ve Kadîm’dir. Ihsan sahibidir. Şefkatlidir. Merhametlidir. Kerîmdir. Cömertliğine nihayet yoktur. Ni’met, fazl ve kerem sahibidir.</p>
<p>İşte bu sıfatları taşıyan bir Zatın seni sorgulamasını ne sanıyorsun?!<br />
Emrine olan muhalefetini, gösterdiğin saygısızlık ve hayasızlığı ve Kendisine kafa tutuşunu bütün açıklığıyla ortaya dökmüştür. Dünyada emirlerine karşı gelişini, sana olan nimetlerini önemsemeyişini ve azametini düşünmeyişini sana hatırlatmasını düşünebiliyor musun?</p>
<p>Nitekim şöyle der:</p>
<p><em>“Ey kulum!</em><br />
<em> Neden bana saygı göstermedin?!</em><br />
<em> Neden benden utanmadın?!</em><br />
<em> Sana olan ihsanımı hafife mi aldın?</em><br />
<em> Yoksa sana iyilikte bulunmadım mı?</em><br />
<em> Sana nimet vermedim mi?</em><br />
<em> Benim hakkımda seni aldatan nedir?</em><br />
<em> Gençliğini nerede yıprattın?</em><br />
<em> Ömrünü nerede tükettin?</em><br />
<em> Malını nereden kazandın ve nereye harcadın?</em><br />
<em> İlminle ne denece amel ettin?</em></p>
<p><strong><em>Tercümansız Görüşme</em></strong></p>
<p>Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Hiçbiriniz yoktur ki, Âlemlerin Rabbi, arada hiçbir perde ve tercüman bulunmaksızın kendisine soru sormasın.” Adî bin Hatim şöyle demiştir ‘Ben Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in bir konuşmasına şahid oldum. Şöyle buyuruyordu:</p>
<p>Hiç şüphesiz biriniz -arada engelleyici hiçbir perde ve meramını ifade edecek hiçbir tercüman bulunmaksızın Allah Teâlâ’nın huzurunda ayakta dikilecektir. Allah Teâlâ soracak: ‘Sana mal vermedim mi?’</p>
<p>Kul: ‘Evet verdin’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Sana elçi göndermedim mi?’<br />
diye soracak. Kul: ‘Evet gönderdin’ diyecek.’ Sonra sağına bakacak Cehennem ateşinden başka bir şey göremeyecek. Soluna bakacak, yine Cehennem ateşinden başka bir şey göremeyecek. Öyleyse, (dünyada sadaka olarak vereceği) bir hurma parçasıyla da olsa ateşten korunsun. Bunu bulamıyorsa, güzel bir sözle bunu yapsın.”<br />
Abdullah bin Mes’ud yeminle sözüne başlayarak şöyle dedi: ‘Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin dolunay ile başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın.</p>
<p><strong><em>Ey Âdemoğlu Niçin Aldandın?</em></strong></p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurur:</p>
<p>‘Ey Âdemoğlu, Benim hakkımda seni ne aldattı?<br />
Ey Âdemoğlu, bildiğinle ne amel ettin?<br />
Ey Âdemoğlu! Peygamberlere ne cevap verdin?”<br />
Yine Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet edilmiştir ki, sözüne yeminle başlayarak şöyle dedi: “Vallahi, sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin gördüğü dolunay ile başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın. Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurur:<br />
‘Ey Âdemoğlu, Benim hakkımda seni ne aldattı?<br />
Ey Âdemoğlu, benim için ne amel işledin?<br />
Ey Âdemoğlu, Benden ne kadar hayâ ettin?<br />
Ey Âdemoğlu, peygamberlere ne cevap verdin?<br />
Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim?</p>
<p>Sana helâl olmayan şeyleri dinlerken Ben, kulakların üzerinde konrolcu değil miydim?</p>
<p>Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayan şeyleri söylerken Ben, dilin üzerinde murakıp değil miydim?</p>
<p>Sen ellerinle helâl olmayan şeyleri tutarken Ben, onların üzerinde gözcü değil miydim?</p>
<p>Ayaklarınla sana helâl olmayan şeylere giderken Ben onların üzerinde gözetleyici değil miydim?</p>
<p>Sana helâl olmayan şeylerle kalben ilgilenip dururken Ben, kalbinin üzerinde murakıp değil miydim?</p>
<p>Yoksa sana olan yakınlığımı ve ve sana gücümün yettiğini inkâr mı ettin?”</p>
<p><strong><em>İki Büyük Olay</em></strong></p>
<p>Ey Âdemoğlu, sen iki büyük olayla karşı karşıyasın: Ya Allah Teâlâ seni Rahmetiyle karşılayacak, cömertlik ve keremiyle ihsanda bulunacak ya da, seni inceden inceye hesaba çekecek ve Cehenneme götürülmeni emredecektir ki, ne kötü dönüş yeridir orası!</p>
<p>Mücahid’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Kıyamet günü, kul şu dört şeyden sorguya çekilmedikçe Allah Teâlâ’nın huzurundan adımını bile atamaz:</p>
<p>Ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne amel işlediğinden, bedenini nerede yıprattığından, malım nereden kazanıp nereye sarfettiğinden.”</p>
<p>Allah Teâlâ sana olan ihsanını, buna karşılık senin ise O’na muhalefet edişini, O’na karşı hayasızlığını tekrar tekrar ifâde ederken kendinin ve kalbinin halini düşünebiliyor musun?</p>
<p>O ne büyük duruşmadır!</p>
<p>O ne yüce sorgulayıcıdır!</p>
<p>Hiç bir şey Kendisine gizli kalmaz. O’na olan itaatındaki ihmal ve O’na karşı isyanından dolayı içini dolduracak üzüntü, keder ve hasret ne büyüktür!<br />
Sende gam, keder ve haya doruğa ulaşınca iki durumdan birisi belirir: Ya gazab veya hoşnutluk ve muhabbet.</p>
<p>Ya diyecek ki: Ey kulum Ben bunları dünyada senin için örttüm. Bu gün de onları senin için bağışlıyorum. İşte büyük olan günahlarını ve çok olan hatalarını affettim. Az olan iyiliklerini de kabul ettim. Bundan dolayı gönlünü sevinç ve neşe kaplar. Bundan ötürü yüzün ışıl ışıl parlar. Bunu sana söylediği zaman kendini bir düşün!</p>
<p><strong><em>Af Müjdesinin Verdiği Sevinç</em></strong></p>
<p>Üzüntüden, sorgulamanın verdiği utanma ve sıkılmadan ve yaptığın kötü işlerin sayılması karşısında duyduğun sıkıntıdan sonra yüzünde sevincin nur ve aydınlığı parlamaya başlar. Gönlündeki keder ve hüzün neşeye dönüşür. Yüzün açılır, rengin ağarır. Bizzat Cenâb-ı Hak’tan, senden razı oluşunu duyduğun anı bir düşün!<br />
Gönlün hoplar, sevinç ve sürurla dolar. Neredeyse neşeden ölür ve mutluluktan uçar gibi olursun. Hakkındır da… Öyle ya!</p>
<p>Hangi sevinç, aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın rızasından duyulandan daha büyük olabilir?</p>
<p>Vallahi, dünyadayken Allah Teâlâ’nın ahirette senden razı olacağını düşünüp sevincinden ölürsen bu sana çok görülmez. Her ne kadar ahiretteki bu hoşnutluk tam kesin değilse de, bunu umman bile böyle bir sevinç için yeterli.</p>
<p>Öyleyse bir de Allah Teâlâ’dan, senden hoşnut olduğunu bizzat işitip için güvenle dolsa, endişen tamamen dağılsa, ebedî mutluluğa olan ümit ve emelin kesinleşse, sonsuz, kesintisiz, eksilmez ve şüphe götürmez nimetleri elde ettiğine kesin kanaatin gelse, durumun nasıl olur?</p>
<p>Bir de bunu düşün!</p>
<p>Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın huzurundasın, sana karşı hoşnutluğu belli olmuş. Kalbin sevinçten uçuyor. Yüzün ağarıyor, parlayıp aydınlanıyor, yaradılışı adeta hal değiştiriyor ve çehren sanki dolunay gibi oluyor. Sonra sen mahlûkâtın huzuruna sevinçli bir yüzle çıkıyorsun. Yüzün en mükemmel güzelliğe erişmiş, ışıltısıyla pırıl pırıl bir nur yayılıyor ve sen kitabın sağ elinde, güzellik, nur ve parlaktıkta diğer insanları geçmiş bir durumda iken kendini bir düşün!</p>
<p>Kolundan bir melek tutmuş ve herkesin ortasında:</p>
<p>“Bu falan oğlu falan, bir daha asla mutsuz olmayacağı bir saadete ermiştir!” diye seslenir. Rabbin, yaratıkları huzurunda senden hoşnut olduğunu ilan etmiştir. Sana iyi zan besleyenlerin bu zanları gerçekleşmiş, seni itham edenlerin karalamaları boşa çıkmıştır.</p>
<p><strong><em>İyiliğin Mükâfatı</em></strong></p>
<p>Mahlûkâtın içerisinde, yarın elde edeceğin bu derece, dünyada iken yaratıklara yaltakçılık yapmaksızın ve onlar gözünde makam-mevki aramaksızın Rabbinin taatiyle meşgul olmanın tam bir karşılığıdır. Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah Teâlâ’ya karşı davranışlarındaki sadakat ve Rabbine karşı saygı derecesinin bedelidir. Allah Teâlâ, bütün mahlûkatın huzurunda sana bu büyük makamı ihsan etmiş, sana olan hoşnutluk ve dostluğunu ilan etmiştir.</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Sen yaratıkların saflarını yara yara yürümektesin. Yüzünün nur ve güzelliği, gönlünün sevinç ve neşesiyle amel defterini sağ elinde tutmaktasın. İnsanların gözleri, Allah Teâlâ katında erdiğin lütfa erme hasreti ve büyük bir imrenişle sana çevrilmiş. Bu makamı elde etmek için Allah Teâlâ’ya karşı daha büyük bir ümit ve emelle çalışıp çabala!</p>
<p>Çünkü O lütfederse buna erebilirsin. Bu, karşı karşıya bulunduğun iki büyük durumdan birisidir.</p>
<p>Safvan bin Mihrez’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Ben Abdullah bin Ömer’in elini tutuyordum. Yanına bir adam gelerek, ‘Allah Teâlâ’nın kul ile özel konuşması konusunda Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den ne duydun?’<br />
diye sordu. Abdullah şu cevabı verdi: “Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: Kıyamet günü Allah Teâlâ mü’mini Kendisine yaklaştırır. Üzerine himaye örtüsünü koyar onu insanlardan gizler ve şöyle buyurur: ‘Ey kulum, falan falan günahını biliyor musun?’</p>
<p>Kul: ‘Evet ey Rabbim’ der. Sonra yine: ‘Ey kulum, falan falan günahını da biliyor musun?’diye sorar. Böylece bütün günahlarını kendisine itiraf ettirir. Kul, içinden helâk olduğunu düşünür. O sırada Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘<strong>Dünyada bunları senin için örttüm. Bu gün de onları senin için bağışladım.’ </strong>Sonra da iyilik defteri kendisine verilir.”</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ’nın Gazab Ettikleri</em></strong></p>
<p>Kâfir ve münafıklara gelince, hazır bulunan melekler onlar için şöyle derler: “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Bilin ki, Allah Teâlâ’nın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd Sûresi: 18).</p>
<p>Abdullah bin Ömer Ka’be’yi tavaf ederken bir adam karşısına çıktı ve “Ey Abdurrahman’ın babası, Allah Teâlâ’nın kul ile yalnız konuşması konusunu Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den nasıl duydun?’<br />
diye sordu. Abdullah yukarıdaki rivayetin benzeriyle cevap verdi. Said der ki: Katade şöyle dedi: “O gün üzülüp de, üzüntüsü bir tek yaratığa bile gizli kalan hiç kimse yoktur.”</p>
<p>İbn Mes’ud’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ Kıyamet günü mü’min kulunun üzerine himaye perdesini yayar. Elini sırtına uzatıp şöyle buyurur:<br />
<strong>‘Ey Âdemoğlu! Şu senin falan falan gün işlediğin iyiliğindir, onu kabul ettim. Şu da senin falan falan gün işlediğin günahındır; onu da bağışladım.’</strong>Bunun üzerine o kul hemen secdeye kapanır. Halk da: ‘Defterinde (veya kitabında) iyilikten başka ameli bulunmayan şu salih kula ne mutlu!’<br />
derler.”</p>
<p>Abudullah bin Hanzala’nın da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Şüphesiz Allah Teâlâ Kıyamet günü kulunu huzurunda durdurur, amel sahifesindeki kötülüklerini açıklar ve ona: ‘Sen şunu yaptın mı?’<br />
diye sorar. O kul: ‘Evet ey Rabbim,’ der. Bunun üzerine Allah Teâlâ: <strong>‘Bugün seni onunla seni rüsvay etmeyeceğim. Seni bağışladım’ </strong>buyurur. Bunun üzerine o kul, Kıyamet gününün rüsvay lığından kurtulduğu o anda: “Gelin kitabımı okuyun. Şüphesiz ben hesabıma kavuşacağımı umuyordum’ der.”</p>
<p>Başka bir durum da Rabbinin sana şöyle buyurmasıdır: “Kulum, ben sana kızgınım. Lanetim üzerine olsun. İşlediğin büyük günahların senin için asla bağışlamayacağım. Yaptığın iyilikleri asla kabul etmeyeceğim. Buna sana bazı büyük günahlarını gösterip şöyle sorduğu zaman söyler: “Bunları biliyor musun?”</p>
<p>Sen: “İzzetine yemin derim ki, evet!” diye cevap verirsin. Bunun üzerine sana gazap eder ve: “İzzetime yemin ederim ki, onları Benden kurtaramazsın” buyurur. Arkasından zebanileri çağırarak şu emri verir: “Alın şunu!” Ulu sözü, heybet ve celâliyle bunu söylerken aziz ve celil olan Allah Teâlâ’yı ne zannediyorsun?</p>
<p>Düşün bir kere, Allah Teâlâ seni affetmezse, sen izzet ve kudret sahibi Allah Teâlâ’dan gazabım işitmiş ve O seni, aşağılatacı ve kuvvetli pençeleriyle zebanilere havale etmişken, sen ensen ve boynunda onların pençelerinin şiddetli dokunuşundan başka bir şey duymazsın. Sen zebanilerin elinde, yüzün kara olarak Cehenneme götürülürken, helâk olduğuna kesin olarak inanmış ve perişan bir vaziyette Cehenneme doğru sürüklenirken kendini bir tehayyül et!</p>
<p>Kararmış yüzünle, kitabın, sol elinde, yaratıkların arasından feryat ve figan ederek geçip gidiyorsun. Melek de kulundan tutmuş şöyle sesleniyor: “Bu falan oğlu falan öyle bir mutsuzluğa çarptı ki, bundan böyle asla mutluluk yüzü göremeyecektir!” Allah Teâlâ seni gazap ve öfkesiyle teşhir etmiştir. Mahlûkâtına rezil ve rüsvay olmuşsundur. Senin hakkında iyi düşünenlerin bu düşüncesi boşa çıkmış, hakkında kötü zan besleyenlerin bu zanları gerçekleşmiştir.</p>
<p><strong><em>Gösterişin Cezası</em></strong></p>
<p>Belki de Allah Teâlâ sana bunu, dünyada iken Kendi katındaki makam ve dereceni kaybetme pahasına kulları nezdinde makam ve mevki arayarak O’na olan itaat ve ibadetinde yapmacık davranışın yüzünden yapmıştır. Böylece seni, davranışlarında Kendisine tercih ettiğin kimseler yanında rezil etmiştir. Çünkü sen, Allah Teâlâ’nın övgüsü yerine, Allah Teâlâ’ya olan ibadet ve taat konusunda o kulların övgüsüne razı olup memnun olmuştun. Bir o durumu düşün bir de bunu!</p>
<p>Bu tehlikeyi hatırla!</p>
<p>İki durumdan hangisinin seni yücelteceğini ve iki durumdan hangisinin senin için hazırlandığım dikkatle düşün!</p>
<p>Ka’b’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir kişinin Cehenneme götürülmesi emredilir edilmez, yüz bin melek üzerine birden hücum eder. Ebu Abdullah dedi ki: “Bana şöyle bir bilgi ulaştı: Kul Allah Teâlâ’nın huzurunda durdurulup da beklemesi uzayınca melekler şöyle derler: Allah Teâlâ’nın lanetine uğrayası kul!</p>
<p>Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya bu kadar çok mu karşı geldin?</p>
<p>Oysa dünyada güzel bir dış görünüş sergiliyordun.”</p>
<p>Ebu Abdullah sözlerine devamla şöyle dedi: “Kim ki Allah Teâlâ’nın sevmediği işlerle kendini insanlara sevdirmeye çalışır ve Allah Teâlâ’nın hoşlanmadığı şeylerle O’na kafa tutarsa, o kimse izzet ve celâl sahibi Allah Teâlâ’ya, kendisine hiddet ve gazab etmiş olarak kavuşur.”</p>
<p><strong>SIRAT</strong></p>
<p><strong>Sıratın Mahiyeti</strong></p>
<p>Bütün incelik ve kayganlığıyla Cehennemin üzerine uzatılmış ve altında da Cehennem, dalagalarıyla çırpınıp dururken gözünü kaldırıp Sırat köprüsüne baktığında yüreğine dolacak korkuyu bir düşün!</p>
<p>Bu ne müthiş ve korkunç manzara!</p>
<p>Üzerinden geçeceğini kesin olarak biliyor, altındaki Cehennemin karardığına bakıyorsun. Ateş dalgalarımın hışırtısını ve ta derinden kabarışının gürültüsünü işitiyorsun. Melekler sesleniyor: “Rabbimiz, bunun üzerinden kimi geçirmek istiyorsun?”</p>
<p>Yine sesleniyorlar: “Rabbimiz, Rabbimiz! Sen kurtar. Sen kurtar!” Onca korkunç manzarasıyla ona bakıp dururken birden şöyle seslenilir:<br />
“Çıkın köprüye!”</p>
<p>Birden bire senin ve mahlûkâtın ayağı altından değişmek üzere toprağın yükselişini hissedersin. Sonra yer, başka bir yere dönüşür. Bütün mahlûkât adeta bembeyaz gümüşten bir zemin üzerinde yayılmışlardır.</p>
<p>Sonra sen bütün dehşetiyle köprüye bakarken sana ve seninle birlikte herkese şöyle denilir: “Çıkın köprüye!”</p>
<p>Sana “Köprüye çık” denildiği andaki yüreğinin çırpınış ve korkusunu bir düşün!<br />
Korku ve endişeden aklın uçmuştur. Sonra köprüye çıkmak için iki ayağından birini kaldırırsın. Ayağının altıyla onun keskinlik ve inceliğini hissedersin. Korkudan yüreğin ağızına gelir. Sonra diğer ayağını üzerine koyar, doğrulursun. Şimdi tam olarak köprünün üzerindesin.</p>
<p><strong><em>Sıratta Günah Yükü</em></strong></p>
<p>Sırtında taşıdığın günah yükün gittikçe ağırlaşmaktadır. Kalbin uçacak gibi olmasına rağmen köprüde yürümeye başladın, nihâyet zirveye ulaştın. Sonra köprünün sallanmasıyla aşağıya doğru kaymaya başladın. Aşağıda Cehennemin kaynaması bütün insanları bir ıstıraba sürüklemiştir. Önünden ve arkandan insanlar peşi peşine Cehenneme yuvarlanmaktadırlar.</p>
<p>Acz ve. zaafına rağmen köprü üzerindeki halini bir düşün!</p>
<p>Önünden ve arkandan ayakları kayan erkek ve kadınlara bakmaktasın. Başları önlerine eğik, ayaklan köprünün üzerinde… Melekler bazı erkeklerin sakallarından, bir kısım kadınların ise perçemlerinden yakalamaktadır. Bazılarının boynunda da halkalar vardır.</p>
<p><strong>Yükselen Kıvılcımlar</strong></p>
<p>Cehennem ateşi, onları yakalamak için azdıkça azmakta, coşup kaynamakta ve tepelerinin hizasına kadar kıvılcımlar saçmaktadır. Melekler onlara kancalar atıp çekmekte, ateş onların arzu ve hasretiyle kükreyip haykırmaktadır. Ateşin kıvılcımları insanların ta başlarına kadar sıçrayıp yetişmekte ve onları Cehennemin içine kadar çekmektedir. İnsanlar kurtuluşlarından ümit kesmiş vaziyette feryat ve figan etmektedir. Alevlerin ta tepelerine kadar çıkmasından aşağıya yuvarlanmakta ve “Mahvolduk! Helâk olduk!”diye bağırmaktadırlar. Sen de, “ayaklarım kayar, köprüden aşağıya uçarım, düşüp vücudum paramparça olur, ayaklarım köprünün üzerinden kesilip havalanırım” korku ve endişesi içerisinde onlara bakmaktasın.</p>
<p><strong><em>Sıratta Halimiz Ne Olur?</em></strong></p>
<p>Bu hali sakin bir kafayla ve güçsüz bedenine acıyarak düşün!</p>
<p>Köprünün üzerinden rahat geçmek için daha dünyada iken günah yükünü hafiflet. Hiç şüphesiz Kıyamet gününün tehlikeleri, onları dünyada iken akıllarıyla düşünen, onlardan kurtuluşa çok büyük önem veren, kalblerine ahiretteki kurtuluşun ağır yükünü yükleyen, o kurtulabilme korkusunu yüreklerinde taşıyan Allah Teâlâ dostları için hafifletilir. Bu özelliklerinden dolayı Mevlâları Kıyamet günü bunları üzerlerinden hafifletir.</p>
<p>Öyleyse sen de bunları sürekli olarak göz önüne getir, bunların korku ve kaygısını kafandan bir an olsun çıkarma ki, Allah Teâlâ da böylece sana hafifletip kolaylaştırsın. Çünkü Allah Teâlâ zatına yemin ederek, dostlarına hem dünyadaki hem de ahiretteki korkuyu tattırmayacağına söz vermiştir.</p>
<p><strong>CEHENNEM</strong></p>
<p><strong><em>Ya Sırattan Düşersen…</em></strong></p>
<p>Şiddetli korku ve zayıf bedeninle Sırat köprüsünün üzerinden geçişini düşün!<br />
Eğer gazaba uğramış ve affedilmemişsen, birden bire ayağının Sırattan kaydığım görürsün. Eğer Allah Teâlâ seni affetmezse, ayağın Sırattan kayacağı an ki halini düşün!</p>
<p>O anda kendi kendine, ‘Ebediyyen mahvolup gittim!’<br />
dersin. “İşte korkup endişe ettiğim başıma geldi.” Aklın uçar. Sonra diğer ayağın da kayar. Baş aşağı düşersin. Ayakların Sırattan kesilmiştir. Demir kancaların deri ve etlerine saplanmasından başka bir şey hissetmezsin. Bunlarla ateşe doğru çekilirsin. Ateş üzerine hücum eder.</p>
<p>Cehennem, Mevlâsının gazabından dolayı öfkesi kabarmış bir haldedir. Ateş seni çektikçe sen Sırattan aşağıya doğru uçarsın. Ateşin hararetini hissettiğin anda, “Mahv oldum!” “helak oldum!”<br />
diye feryat edersin. Pişmanlık ve teessüf bütün kalbini kaplamıştır. Daha ölmeden önce ve dünyadayken aziz ve celil olan Allah Teâlâ’yı razı etmeyi, hoşlanmadığı her şeyden de el çekmeyi ve böylece seni affetmesini boş yere temenni edersin.<br />
Nihâyet sen ateşin ortasına varınca, alevleriyle üzerine tamamen kapanır. Yüreğinin hasret ve pişmanlık ateşi doruk noktaya ulaşmıştır. Sen cehenneme atıldığın anda şişersin. Sen yüzükoyun Cehenneme yuvarlanıp feryat ve figan ederken aziz ve celil olan Allah Teâlâ Cehenneme “Doldun mu?”<br />
diye seslenir. Sen hem Cenâb-ı Hakkın seslenişini, hem de Cehennemin şu cevabını işitirsin: “Daha var mı?” (Kaf Sûresi: 30) Sen ateşin içinde iken, alevleri vücudunu sararken ve yaralan bedenini kaplarken Yüce Allah Teâlâ:<br />
“Boş yerin var mı?”<br />
der. Sonra çok geçmeden vücudun damlar, etlerin dökülür, sadece kemiklerin kalır.</p>
<p>Sonra ateş içine salıverilir. Orada ne varsa hepsini yer bitirir. Sen feryat edip ateş de ciğerlerinin içine girerken o ciğerlerinin halini düşün!</p>
<p>Sen ağlayıp pişmanlığını haykırdığın halde bile artık sana acınmaz. Bir daha günaha dönmeyeceğim diye söz versen bile artık tevben kabul edilmez ve feryadına cevap verilmez.</p>
<p><strong><em>Cehennemin İçeceği</em></strong></p>
<p>Orada kalışın uzamışken halini bir düşün!</p>
<p>Azap şiddetlenerek devam eder. Sıkıntı zirveye ulaşır. Susuzluğun şiddetlenir. Dünyadaki içecekleri hatırlarsın. Cehenneme sığınırsın. Sana azap vermekle görevli meleğin elinden kabı alırsın. Eline alır almaz altında avucun yanar. Hararetinden ve kızgınlığından elin parçalanıp etleri dökülür. Sonra o kabı ağızına yaklaştırırsın. Yüzün kavrulur. Sonra yudumlamaya çalışırken boğazının derisini soyar. Karnına ulaşınca iç organlarını parçalar.</p>
<p>Sen feryat ve figan edersin. O anda dünya içeceklerini, onların soğukluk ve lezzetini hatırlarsın. Sonra hararetini dindirmek ister ve dünyada alıştığın gibi yıkanmak ve suya dalmak suretiyle serinlemek maksadıyla hamîm (kızgın su) havuzlarına koşarsın. Kızgın suya dalınca, tepeden tırnağa bütün bedeninin derisi soyulur. Daha hafif olur ümidiyle bir daha ateşe koşarsın. Sonra yine ateşin yangını sana şiddetli gelince kaynar suya geri dönersin. Böylece ateşle kaynar su arasında mekik dokursun.</p>
<p>Ateşin harareti son dereceye. ulaşmıştır. Sen ise bir ferahlık ararsın. Kaynar su ile ateş arasında da bir ferahlık duyamazsın. Serinlik istersin ama asla bulamazsın. Sıkıntı, susuzluk ve yorgunluk dayanılmaz dereceye varınca Cennetleri hatırlarsın. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın yakınlığını ve Cennet nimetlerini kaybetmekten gelen acı bir hüzün ve burukluk kalbinden boğazına doğru tırmanır. Sonra Cennetin içeceklerini, soğuk suyunu ve hoş yaşayışını hatırlarsın. Bundan yoksun kalmanın hasreti gönlünü parçalar.</p>
<p><strong><em>Cevapsız Kalan Feryat</em></strong></p>
<p>Sonra Cennette baba, anne, kardeş ve benzeri bazı akrabalarının bulunduğunu hatırlarsın yanık bir kalbden yükselen hüzün dolu bir sesle onlara şöyle seslenirsin:<br />
<strong>“Ey anneciğim!</strong><br />
<strong>Ey babacığım!</strong><br />
<strong>Ey kardeşim!</strong><br />
<strong>Ey dayıcığım!</strong><br />
<strong>Ey amcacığım!</strong><br />
<strong>Veya ey kız kardeşim!</strong><br />
<strong>Ne olur bir yudum su!</strong></p>
<p>Onlar da sana red cevabı verirler. Böylece ümidini boşa çıkartmalarından ve aziz ve celil olan Rabbinin sana olan gazabından dolayı onların da sana öfke duyduklarını görmenin hasret ve üzüntüsünden kalbin parçalanır. Bunun üzerine dünyaya seni geri göndermesi ümit ve dileğiyle hemen feryat ederek Allah Teâlâ’ya sığınırsın.<br />
Ne var ki uzun bir süre, sana değer vermediğini göstermek için cevap vermez. Kuşkusuz sesin O’nun nezdinde menfurdur. Makamın O’nun yanında düşüktür. Sonunda Kendisine beslediğin bütün ümit ve emel bağlarını koparan şu sözleriyle sana seslenir: <strong>“Sinin orada Benimle konuşmayın!”</strong> (Mu’minûn Sûresi: 108) Sen, susup sinmeni emereden ve senin gibilere cevap verilmeyeceğini belirten O’nun bu ulu seslenişini işitince, adeta ağız ve burnuna gem vurulur. Ruhun bedeninde çıkmakla kalmak arasında tereddütle gider gelir. Göğsünde nefesin daralır. Sesli sesli soluyan ve konuşmaya takat getiremeyen bir ıstırap içinde kalırsın.</p>
<p><strong>Ümitsiz Çırpmış</strong></p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ümitsizlik ve hasretini daha da artırmak ister. Senin ve oradaki diğer düşmanlarının üzerine Cehennem kapılarını kapatır. Eğer O seni affetmezse, Cehennem kapısının gıcırdayıp üzerine kapandığını gördüğünde halini düşünebiliyor musun?</p>
<p>Üzerlerine Cehennem kapıları kapatılırken gıcırtısını duyduklarında sen ve diğer Cehennem sakinlerinin ümitsizliği ne büyük olacak. Çünkü Allah Teâlâ’nın kapıları bu şekilde üzerlerine kapatması, hiç kimsenin oradan çıkmaması için olduğunu anlamışlardır. Ümitsizlikten kalbleri parçalanır. Ümit bağlan tamamen kopar. Kendileri için sonsuza dek Allah Teâlâ’nın azabından hiçbir kaçış, kurtuluş ve necat kapısı yoktur. Önlerinde ölümsüz, sonsuz bir hayat, bedenlerinden acısı hiç eksik olmayan bir azap vardır. Yürekleri sürekli olarak yanıp kavrulur. Onlara ebediyen rahatlık ve ferahlık yoktur. Bitmez hüzünler, tükenmez gamlar, onulmaz hastalıklar, çözülmez kelepçeler, sonsuza dek çıkarılmaz bukağılar, ebediyen dinmeyecek susuzluklar, asla bitmeyecek sıkıntılar ve gırtlaklarında duran zakkumdan başka hiçbir şeyle ve hiçbir zaman doyamayacakları açlıklar…</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ Teâla’nın Rızasını Kaybetme Hasreti</em></strong></p>
<p>Onlar zakkumun üstüne boğazlarını açması için <strong>“Su!”</strong>diye imdad isterler de kendilerine verilen kaynar su ciğerlerini parçalar. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın rızasını kaybetme hasreti kalblerine oturur. Allah Teâlâ’nın Cennetteki yakınlığından yoksun kalmanın acısı yüreklerini kanatıp durur. Ağlamalarına acınmaz. Çağrılarına cevap verilmez. Feryatlarına koşulmaz. Pişmanlıkları kabul edilmez. Suçları bağışlanmaz. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın gazabı onların üzerinedir. Onlardan sonsuza dek razı olmaz. Çünkü onlara gazab etmiştir. Allah Teâlâ’nın gözünden düşmüşler ve değerlerini yitirmişlerdir. Bu yüzden de onlardan yüz çevirmiştir.<br />
Ac ve susuz bir halde, Cennet ehlinden yakınlarını çağırdıklarında hallerini bir görebilseydin?</p>
<p>Şöyle yalvarırlar:<br />
<strong>“Ey Cennetlikler, ey babalar, analar, kardeşler, bacılar! Kabirlerimizden susuz çıktık, Allah Teâlâ’nın huzuruna susuz vardık, susuz bir halde Cehenneme götürülüşümüz emredildi. Bize biraz su veya Allah Teâlâ’nın size rızık olarak verdiklerinden bir şey gönderin!”</strong></p>
<p>Cennetlikler onlara <strong>“Susun!”</strong><br />
diye cevap verirler. Yürekleri bir kez daha hasret ve nedametle dolar. Orada ümitsiz bir halde gidip gelirler. Sonsuza dek yüzleri serin bir meltem görmez. Orada ebediyen ağızları soğuk bir şeye değmez. Hiç bir zaman gözlerine uyku girmez. Onlar sürekli bir azap ve kesintisiz bir horluk içerisindedirler.</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ Affetmezse</em></strong></p>
<p>Allah Teâlâ seni affetmezse aynen bu örnekteki, gibi olacağını düşün!</p>
<p>Azap görenlerin suretlerini bir görebilseydin!</p>
<p>Ateş etlerini yiyip tüketmiş, yüz güzelliklerini silip götürmüştür. Vücutları mahvolup gitmiş. Sadece yanmış ve kararmış olarak birbirine ekli kemikler kalmıştır. Zincir ve bukağıları içerisinde endişe ve ıstırap çekmekte, ölüm ve helâklarını feryatla istemekte, çığlıklarla ağlayıp figan etmektedirler.</p>
<p>Onları bu halde görseydin, kötü manzaralarından duyduğun korkudan kalbin erir, pis kokularından vücudun zayıflar, cisimlerinin şiddetli sıcaklığı ve nefeslerinin hararetinden ruhun bedeninde duramazdı. Sen de orada, onlardan biri olarak, kalbinden ümit ve emel parıltısı kaybolup gitmiş, ye’s ve ümitsizlik seni kaplamış, acıklı bir haldeki bedenini göz önüne getirerek bir düşün!</p>
<p>Acaba halin nice olur!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın sevip beğenmediği şeylere bakmanın ceza ve karşılığı olarak iki gözüne ateş dolar ve sen ateşin gözlerini yakarken çıkardığı sesi duyarsın. Ateş kulaklarına nüfuz eder ve sen onun uğultu ve gürültüsünü işitirsin. Ateş seni bürür ve kemiklerinden etlerini silkeler. İçine kadar nüfuz eder ve ciğer ve bağırsaklarını yer bitirir. Kalbini hasret, pişmanlık ve üzüntü kaplar.</p>
<p><strong><em>Günahlarına Ağla!</em></strong></p>
<p>Acizliğine karşı merhemetin galeyana gelmiş bir halde bunları sakin bir kafayla düşün!</p>
<p>Rabbinin sevmediği ve razı olmadığı şeylerden vaz geç. Böylece belki, O da senden razı olur. Aklınla O’na sığın ve günahlarını bağışlamasını dile ki, seni affetsin. Korkusundan ağla ki, sana merhamet edip kusurlarım bağışlasın. Hiç şüphesiz tehlike büyük, bedenin zayıf ve ölüm ise sana çok yakındır. Bunun yanı sıra aziz ve celil olan Allah Teâlâ her şeyi bilir, seni görür ve seninle ilgili gizli-açık hiçbir şey O’nun ilminden kaçmaz. Sana gazap, nefret, buğz ve öfkeyle bakmasından sakın. O sana gazab ederse, sen ferahlık ve sevinç yüzü göremezsin.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı gelmekten uzak dur, O’ndan kork, O’ndan haya et ve yüceliğini an. Seni gözetleyişini hafife alma, seni görmesini küçük görme. Senin üzerinde olan yüce makamım ve seni bilişini ta’zim et. Seni ansızın yakalamadan O’ndan kork ve çekin. Emirlerine muhalefet acısının izlerini görmeli ki, bu muhalefetten ne kadar pişman olduğunu bilsin. O’na karşı gelmekten dolayı üzüntün büyük olsun, gamın şiddetlensin ve bu isyanının ne derece seni üzüntüye boğduğunu görsün. Bunu senden bilip görürse, seni bağışlar ve günahlarından geçer. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya hedef olma!</p>
<p>Çünkü onun gazabına takatin, azabını kaldıracak gücün ve ne ikabına katlanacak ne de yakınlığından yoksun kalmaya dayanacak sabrın yok. Öyleyse ölümle ona kavuşmadan önce kendini hazırla. Ölümün ansızın geldiğini kabul et ve sana yukarıdan beri anlattıklarımı düşün. Kaldı ki ben sana ölümle ilgili çok az şey söyledim. Bunları, kendi aleyhinde işlediğin suçları ve, bu suçlarla hakkettiklerini kesin olarak bilip inanan sakin bir kafayla düşün!</p>
<p>Dinin hakkında başına gelecek musibeti göz önüne getir!</p>
<p>Aziz ve celil olan Allah Teâlâ üzerinde musibet acısının izlerini görsün. Belki sana merhamet eder, bağışlayıcılığı ve esirgeciliğiyle seni affeder.</p>
<p><strong>CENNET</strong><br />
<strong><em>Sıratta Mü’min</em></strong></p>
<p>Eğer af ve bağış sahibi kimselerden isen, Allah Teâlâ’nın af ve bağış İle sana lütfedeceğini düşün!</p>
<p>Sıratın üzerinden geçersin. Yanında nurun sağında ve önünde koşuyor. Amel defterin sağ elinde. Yüzün pırıl pırıl. Allah Teâlâ’nın huzurundan yüzünün akıyla hesabını vermiş olarak ayrılmış ve senden razı olduğuna kesin kanaat getirmişsin. Abidler grubu ve müttakiler zümresiyle birlikte Sıratın üzerindesin. Melekler: <strong>“Ya Rabbi sen koru, Ya Rabbi Sen koru!”</strong><br />
diye sesleniyorlar. Bununla birlikte korku ne senin ne de diğer mü’minlerin kalbinden bir an olsun ayrılmaz. Sen çağırırsın, onlar çağırır: <strong>“Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü Sen her şeye kadirsin”</strong> (Tahrim Sûresi: 8) Münafıkları, nurları sönmüş, kalblerini korku kaplamış ve nurlarının tamamlanmasını ve bağışlanmalarını istedikleri anı bir düşün!</p>
<p><strong><em>Sırattan Geçiş Hızı Günah Yükünün Hafifliği Ölçüsünde</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Sen korkuyla birlikte hızla geçiyorsun. Sırattan geçiş hızının, günahlarının ağırlık veya hafifliğine göre olduğunu göz önüne getir. Köprünün sonuna varmışsın. Gönlünde ümit ağır basmış vücudunu nur bürümüştür. Henüz Sıratın üzerindeyken Cennetin nimetlerini gözlerinle görüyorsun. Kalbin, Cennete, Allah Teâlâ’nın komşuluğuna ereceğine artık kesin olarak inanmıştır. Allah Teâlâ’nın rızasına özlem duyuyorsun, nihâyet Sıratın sonuna gelmişsin. Bir ayağını, Cennetin kapısıyla Sıratın ucu arasındaki bölgeye atıyorsun. Attığın ayağın yere basıyor. Henüz diğer ayağın Sıratın üzerinde bulunuyor.</p>
<p>Korku ve ümit birlikte kalbini kaplamış ve sana galip gelmişlerken diğer ayağını da atıyorsun. Artık Sıratı bütünüyle geçmişsin. Sözkonusu bölgede iki ayağın da iyice yere basmış. Bütün vücudunla köprüden ayrılmış ve onu g eride bırakmışsın. Cehennem, üzerinden geçenlerin altında çalkalanıp duruyor.</p>
<p>Sen Sıratın üzerindeki insanlara ve altındaki Cehenneme bakıyorsun. Cehennem öfke ve hiddetle kükreyip homurdanarak Sırattan ayağı kayanın üzerine atılmakta, kafa ve vücutları bürümüktedir. Allah Teâlâ’nın seni kurtardığı tehlikenin büyüklüğüne dönüp baktığında kalbin sevinçten uçmaktadır. Allah Teâlâ’ya hamdedersin. Şükür duyguların bir kat daha artar. Acizliğine rağmen Cehennemden seni kurtarmıştır. Cehennemi ve köprüsünü arkanda bırakmış, Rabbinin komşuluğuna, Cennete doğru gidiyorsun, Sonra güven içerisinde Cennetin kapısına adımını atıyorsun. Kalbin sevinç ve neşe ile dolmuştur. Sevinç ve sürurla yürümeye devam ediyorsun.</p>
<p><strong><em>Cennetin Kapısına Varış</em></strong></p>
<p>Tam Cennetin kapısına varınca, kapı bütün güzelliğiyle boy gösterir. Güzellik ve nuruna, Cennet ve surlarının hüsn ü cemaline bakıyorsun. Sen ve öteki Allah Teâlâ dostları Cennetin kapısına vardığınızda kalbin sevinçten uçar. Neşeli ve sürurlu gönlün Cennete girmeye can atmaktadır. O nurlu kafile arasına katılmış kendini bir düşün!</p>
<p>Onlar, kerem ve hoşnutluğuna mazhar olmuş bahtiyarlardır. Çehreleri Allah Teâlâ’nın rızasıyla pırıl pırıldır. Sevinçli, neşeli ve sürurludurlar. Cennetin kapısına mezarının tozu toprağı, mahşerin harareti ve başından geçenlerin yorgunluğuyla varmışsın. Allah Teâlâ’nın, dostları için hazırladığı pınara ve güzel suyuna bakarsın. Soğukluğuna ve güzelliğine sevinerek içine dalarsın. Çok hoş ve soğuk olarak buluyorsun. Mahşerin bıraktığı üzüntüyü bir anda giderir. Seni her türlü toz ve kirden tertemiz eder. Dokunur dokunmaz hissettiğin güzel suyundan dolayı son derece sevinçlisin. Sıratın hararetinden ve kavurucu sıcağından yeni kurtulmuşsun.<br />
Cennetin kapısına, ateşin, bedeninin bir kısmını kızgın hararetiyle yeyip bitirdiği bazı kimseler de ulaşırlar. Sen de öyle biri olabilirsin. Mahşerin hararetinden, mahlûkâtın nefeslerinin hararetinden, Sıratın kavurucu meşakkatinden kurtuluşu ne zan edersin?</p>
<p>Bütün bunlardan geçerek Cennetin kapısına kadar varmışsın. Sıratın hararetinden ve kıyametin yakıcı sıcağından sonra, vücudun o suyun serinliğine daldığı zaman, kalbindeki sevinci bir tehayyül et!</p>
<p>Sen Cennete girmek ve orada ebedi kalmak için temizlenmek üzere yıkandığım bildiğinden dolayı sön derece sevinçlisin. Sen ha bire o sudan yıkanırsın. Yıkandıkça rengin güzellik üstüne güzellik kazanır, vücudunun parlaklık, güzellik ve ferahlığı artar. Sonra o sudan en güzel surette ve nurun tamamlanmış olarak çıkarsın. O sudan çıkıp mükemmel güzelliğine, yüzünün cemal ve parlaklığına baktığın andaki gönlünün sevincini düşün!</p>
<p>Çünkü, sen ancak Rabbinin katına, Cennete girmek için temizlendiğinin kesin farkındasın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kötülüklerden Arındıran Pınar</strong></p>
<p>Sonra başka bir pınara yönelip gider ve kaplarından birini eline alırsın. Bakışını bir kabın güzelliğine bir de içeceğin güzelliğine çevirdiğini bir göz önüne getir!<br />
Sen bu içeceği ancak, kalbini her türlü kin ve düşmanlıktan temizlemesi ve vücudunun sonsuza dek rahat etmesi için içtiğini bilmektesin, nihayet kadehi dudağına koyup da içtiğinde tadını hiç bilmediğin ve içmesine alışkın olmadığın bir içecek olduğunu görürsün. Ağızından midene doğru süzülür süzülmez, hissettiğin lezzetinden dolayı kalbin sevincinden uçar gibi olur.</p>
<p>Sonra için her türlü hastalık ve kötülükten tertemiz olur. Daha önce içinde bulunup da, seni gam, kaygı, hırs, sıkıntı, öfke ve düşmanlığa doğru çeken her türlü tabiatlardan göğsünün temizleniş lezzetini hissedersin. O anda içinin temizleniş serinliği ne güzel ve bunun gönüne sağladığı rahatlık ne hoştur!</p>
<p>Nihâyet kalb ve beden temizliğin tamamlanıp Allah Teâlâ dostlarının da seninle birlikte bu temizliği tamamlanınca -ki Allah Teâlâ seni de onları da görüp bilmektedir cömert ve merhametli olan Mevlân, Cennetin’ meleklerden olan bekçilerine emreder. Onlar sürekli olarak Kendisine itaat etmekte, O’ndan korkmakta, azabından dolayı ürperip titremekte, O’na ta’zim ve teşbih ederek heybet duymakta ve gazabından sakınmaktadırlar. Allah Teâlâ sözü edilen bekçilere, dostları için Cennetin kapılarını açmalarını emreder.</p>
<p><strong><em>Açılan Cennet Kapıları</em></strong></p>
<p>Onlar Cennetin avlu ve bahçesinden kapısına doğru hızla koşarlar. Cennetin kapışma gelirler, kapıları açmak için ellerini uzatırlar. Girmeye artık kesin olarak kanaat getirdiğinden gönlün sevinç ve sürurla dolar. Cennet kapılarının gıcırtısını işitirsin de içini neşe kaplar, kalbine sevinç hâkim olur. Âlemler Rabbinin Cennetinin kapısı kendilerine açılanların sevinci ne muazzam sevinçtir!</p>
<p><strong><em>Cennete Giriş</em></strong></p>
<p>Cennetin kapıları açılınca, güzel kokularının meltemi ve akarsularının hoş sesi dalga dalga yayılır. Yüzünü ve bütün bedenini adeta okşar durur. Cennetin hoş rayihaları, keskin misk kokusu, kırmızı zaferanı, sarı kâfûru ve gri anberi, meyvelerinin nefis kokuları, güzelim ağaçları, okşayıcı meltemleri her tarafta dolup taşar. Bu güzel kokular ve esintiler, koku alma duyunda birbirine karışır, nihâyet beynine ulaşır, hoşluğu kalbini doldurur, oradan da bütün organlarından taşar. Gözünle Cennet köşklerinin güzelliğine, yeşil zümrütten, kırmızı yakuttan, beyaz inciden büyük taşlarla örülmüş binalarına bakarsın. Nuru, parlaklık ve güzelliği her tarafı kaplamıştır. Allah Teâlâ onları berraklık ve parlaklıkta mükemmel yaratmıştır.<br />
Bu ve Cennetteki diğer şeylerin nuru birbirine karışmıştır. Oraya girdiğinde, çok büyük nimetlere ereceğini ve Rabbinin cemalini seyredeceğini bildiğinden, gönlün sevinçle dolarak Allah Teâlâ’nın perdelerine bakarsın. Cennet havalarının ve rüzgârlarının hoş kokusu, manzarasının parlaklığı, meltemlerinin tatlı rayihası ve okşayıcı serinliği bir araya gelmiştir. Bu, yüzüne ilk deyip okşayacak olan güzel esintilerdir.</p>
<p><strong><em>Nurlu Kafile</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Cennete girmekle mesrursun. Kapısının, senin ve seninle birlikte diğer Allah Teâlâ dostları için açıldığını biliyorsun. Sevincin, baktığında gördüğün gözalıcı güzelliği, ondan yayılıp gönlüne kadar ulaşan hoş kokusu, yüz ve bedenini okşayan nefis havası ve serin melteminden ileri gelmektedir. Düşün bir kere!</p>
<p>Allah Teâlâ sana bütün bu şeyleri ihsan etmiş. Bu manzara karşısında sevincinden ölsen | bile sana çok görülmez, nihâyet melekler Cennetin kapısını açınca, senin ve seninle beraber diğer Allah Teâlâ dostlarının yüzüne gülümseyerek sizi karşılarlar. Sonra Allah Teâlâ’nın izzetine yemin ederek yaratıldıkları günden beri ancak bu anda ve sizin için güldüklerini söylerler.</p>
<p>Sonra size <strong>“Selâmün aleyküm!”</strong><br />
diye seslenirler. Mükemmel suretleri ve parlak nurları yanında bir de güzel nağmelerini, hoş sözlerini, tatlı Selâmlarını bir tasavvur et!<br />
Sonra Selâmlarına şu sözleri de eklerler: <strong>“Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”</strong> (Zümer Sûresi: 73) Cennetlikleri, her türlü kir, pas, kin ve sinsilik gibi maddî ve manevi pislikten temiz olmak ve dinî ve dünyevî bütün kötülüklerden uzak bulunmakla överler. Sonra Allah Teâlâ adına, O’nun saadet yurdu olan Cennete girmelerine izin verirler. Sonra orada sonsuza dek kalacaklarını bildirerek, <strong>“Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”</strong> (Zümer Sûresi: 73) derler.</p>
<p>Sen ve seninle birlikte Allah Teâlâ’nın sevgili kulları bunu işitince içeri girmek için kapıya koşarsınız. Kapılar girenlere dar gelir. Tıpkı Utbe bin Gazvan’ın Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den naklen belirttiği gibi: <strong>“Cennetin kapısından sıkışarak girmeleri benim için şefaatimden daha önemlidir”.</strong> Cennetin kapısı izdihamdan dolayı sıkışır. Kırk senelik yürüyüş genişliğinde olan kapının, Rahman’ın dostlarının kalabalığına dar gelmesini ne sanıyorsun? Yakut ve inciden yapılmış saraylarının güzelliğini görerek koşan bu kalabalık ne değerli bir kalabalıktır.</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Mahşerin o kalabalığı içerisinde Allah Teâlâ seni affetmiş. Cennetin kapısına doğru koşanlarla birlikte koşuyorsun. Temizlenmiş vücutlarla parlamış ve dolunay gibi aydınlanmış yüzlerle sevinenlerle birlikte seviniyorsun. Vücutlarından güneşin ışınları gibi nurlar saçılmaktadır!</p>
<p>Sen Cennetin kapısını geçip toprağına ayak bastığında bakarsın ki, o keskin bir misk ve üzerinde olgun bir zaferan yeşermiştir. Misk, gümüş gibi parlak bir zeminin üzerine serpilmiştir. Etrafında da zaferan bitmiştir.</p>
<p><strong><em>Ölümsüzlük Yurduna İlk Adım</em></strong><br />
İşte bu azap ve ölümden emin olarak ölümsüzlük toprağına attığın ilk adımdır. Sen misk toprağı ve zaferan bahçesi içerisinde adım adım ilerliyorsun. İki gözün, ağaçlarının güzelliğinden ve manzarasının göz alıcılığından doğan inci gibi parlak güzelliğine takılıp kalmıştır. Sen işte böyle zaferan bahçelerindeki ve misk yığınları içindeki Cennet topraklarında gezerken birden Cennetteki zevcelerin, çocukların, hizmetçi ve uşakların arasında Ali bin Ebi Talib’ (kerremallâhu veche)’ın belirttiği gibi <strong>“Falanca geldi!”</strong><br />
diye seslenilir. Hepsi de seni karşılamaya gelirler. Tıpkı dünyada kayıp kişisinin geldiği kendisine müjdelenen bir kimsenin sevindiği gibi senin gelişinden dolayı sevinirler.</p>
<p>Sen saraylarına bakarken, birden onların tatlı seslerini ve hoş karşılayışlarını duyarsın. Bundan dolayı sevincinden uçar gibi olursun. Onların senin hakkındaki tezahürat seslerini duyduğunda hissettiğin sevinçle kendinden geçerken uşaklar sana doğru hızla koşarlar. Cennet çocukları yolunda saf bağlarlar. Uşaklar sana doğru gelirlerken, sabırsızlıktan zevcelerini bir telaştır almıştır. Her birisi senin gelişini görüp, dönerek kendisine haber vermek ve bu sevinçli müjdeyi kendisine ulaştırmak için birer hizmetçisini gönderir. Seni karşılamadan önce hizmetçiler seni görürler. Sonra her eşinin hizmetçisi koşarak yanına döner. Senin gelişini kendisine müjdelediğinde her birisi hizmetçisine, <strong>“Sen gerçekten onu gördün mü?”</strong><br />
diye şiddetli sevincinden inanamayacak.</p>
<p>Sonra her birisi başka bir hizmetçi gönderir. Senin geldiğine ilişkin peşpeşe müjdeler kendilerine gelince sevinçten yerlerinde duramazlar. Eğer Allah Teâlâ çadırlarından dışarı çıkmamayı kendilerine zorunlu kılmasaydı seni karşılamak üzere bizzat çıkacaklardı. Nitekim Mevlân şöyle buyuruyor: <strong>“Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır’’</strong> (Rahman Sûresi: 72) Ellerini kapılarının kenarına dayayıp başlarını dışarı çıkarırlar ve çehrenin ne zaman kendilerine görüneceğini, uzun hasretlerinin ve şiddetli özlemlerinin ne zaman dineceğini, gözlerinin nuru, rahatlarının kaynağı, Rablerinin dostu ve Mevlâlarının sevgilisini görecekleri anı dört gözle beklerler.</p>
<p>Sen saraylarının parlak güzelliğine bakarak misk tepeleri ve zaferan bahçeleri arasında gezinirken, uşakların olanca nur ve güzellikleriyle seni karşılarlar. Huzuruna gelen ilk uşağını öylesine büyük görürsün ki, Rabbinin meleklerinden biri sanırsın. O sana şöyle der:<br />
<strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu!</strong><br />
<strong>Ben sadece senin bir hizmetçinim Senin emrine verildim. Benden başka yetmiş bin uşağın daha vardır. Sonra parlaklık ve nurlarıyla hizmetçiler birbirini takip eder. Her biri seni saygıyla Selâmlar.</strong></p>
<p><strong><em>Cennet Saraylarına Varış</em></strong><br />
Sen Cennette iken gönlünün sevincini bir düşün!</p>
<p>Uşakların huzurunda ayakta beklemekte, sana saygı göstermektedirler. Arkasından sedeflerindeki incileri andıran hizmetçilerin seni karşılayıp selâmlıyorlar. Sonra gelip huzurunda divan duruyorlar. Daha sonra uşak ve hizmetçiler kafilesi arasında ihtişamla yürüyorsun. Sena, saraylarına, Mevlân ve Sultanının senin için hazırladığı nimetlerin yanına kadar refakat ediyorlar. Sarayının kapısına geldiğinde, perdedarlar kapıyı açıyorlar, perdeleri kaldırıyorlar. Hepsi de sana saygı ve tazim göstererek ayakta bekliyorlar. Saraylarının kapıları açılıp salonlarının parlak güzelliğinden, süslü ağaçlarından, nefis bostanlarından, parlak avlularından, aydınlık odalarından perde kaldırıldığı zaman göreceklerini bir tehayyül et!</p>
<p>Sen bütün bunlara bakarken, birden bire hizmetçilerin zevcelerine yüksek sesle müjdeyi iletiyorlar: <strong>“Bu Falan oğlu falandır. Sarayının kapısından içeri girmiştir!”</strong></p>
<p>Onlar senin geliş ve saraya giriş müjdesini duyar duymaz, perdeler arkasındaki karyolalarına serili yataklarından aşağı atlarlar. Çadırlar ve kubbelerinin altında gözlerin onlara bakmaktadır. Seni görmeye karşı duydukları sevinç ve özlemin kendilerini nasıl da hafifleştirdiğini ve yataklarından inişlerini görmektesin, O nazlı, niyazlı, hüsün ve cemâlli güzellerin çalımla ileri doğru atılışlarını bir tasavvur et!<br />
Güzel çehreleri ile hülle ve ziynetleri içerisinde, vücutları nazla beslenip büyütüldüklerini gösterir biçimde her birisinin hızla ileri atıldığını bir düşün!<br />
Mükemmel kametiyle divanından kubbesinin salonuna ve çadırının ortasına inişini bir göz önüne getir. Çadır ve kubbelerinin kapısına ulaşıncaya kadar hızla ilerlerler. Sonra sen gelinceye kadar içinde bekletildikleri çadır ve otağlarının kapısının yanlarına ellerini dayarlar. Böylece ayakta durup baş ve çehrelerini dışarıya uzatırlar. Senin gelişinden dolayı sevinç ve neşeyle dolu bir kalb ve büyük bir merakla sana bakarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Küçük Birer Cennet: Huriler</em></strong></p>
<p>Kapıların, perdelerin, kubbe ve salonunun güzelliğini bir düşün!</p>
<p>Güzel yataklarıyla, tahtlarıyla, sütunlarıyla, yüksekliğiyle, halılarıyla ve kurulu otağlarıyla hepsini bir tasavvur et!</p>
<p>Yatağına yaklaştığında, tahtınla birlikte durursun. Zevcen önce oraya çıkar. Sen de peşinden çıkarsın. Oraya çıkınca karşı karşıya oturursunuz. Bu şekildeki manzaranız ne güzeldir!</p>
<p>O, yüzünün hüsn ü cemali ve cisminin nazlılığıyla kıymetli elbiseleri ve ziynetleri içerisinde, kolunda bilezikleri, parmağındaki yüzükleri, ayağındaki halhalları, belindeki kemerleri, inci ve cevherle süslü atkıları, boynundaki gerdanlıkları, bütün bunların üzerinde başındaki inci ve yakutla süslenmiş tacı, tacının altından ve omuzları üzerinden eteklerine ve ayaklarına kadar serpilmiş saçı bulunmaktadır.<br />
Sen onun ayna gibi olan boynunda kendi yüzünü, o da senin boynunda kendi yüzünü görebilmektedir. Cennet çocukları çadırının etrafında senin ve zevcenin hizmetini beklemektedirler.. Otağının kenarlarından ağaç dalları meyveleriyle sarkmakta, sarayının etrafında ırmaklar muntazam bir biçimde akmakta, o ırmaklardan kollar otağının üzerine uzanarak, şarab, bal, süt ve selsebilini sana sunmaktadır. Senin ve zevcenin güzelliği doruğa ulaşmış bulunmaktadır. Sen de ipek ve sündüsten elbiseler giymiş, vücudunun her mafsalına altın ve inciden bilezikler takmışsın. İnci ve yakuttan mamul tacın, başının üzerinde durmaktadır. İnciden olan tacın çehreni nur ile parlatmaktadır. Husûsî Cennetin ve bütün sarayların senin vücudunun parlaklığından ve yüzünün nurundan pırıl pırıl aydınlanmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Cennet Irmakları</em></strong></p>
<p>Sarayların şeffaf olup içeriden dışarıyı gösterdiği için bütün zevcelerini ve hizmetçilerini, saraylarının bütün binalarını görebilmektesin. Ağaçlarının meyveleri üzerine kadar sarkmakta, şarap ve süt ırmakların altında, su ve bal ırmakların, ise üzerinden akmaktadır. Sen zevcelerinle birlikte koltuklarına oturmaktasınız. Kapılarının kanatlarını açmış, üzerine ise otağının perdesini çekmişsin. Hizmetçiler ve Cennet çocukları çadırının etrafını sarmışlar. Sen onların Rabbine olan teşbih seslerini işitmektesin. İçinden geçen her şeyden anında haberdar olur ve canının çektiği ve arzu ettiğin her türlü nimet ve ikramı getirip sana sunmaktadırlar.<br />
Sen ve zevcen, en mükemmel şartlarda ve eksiksiz nimetler içerisindesiniz. Onun hüsn ü cemal ve mükemmelliğine baktığında hayretten hayrete düşüp gözlerine inanamazsın. Güzelliğinden dolayı kalbin coşar. Sevimliliğinden dolayı gönlün kendisine ısındıkça ısınır. Sen koltuğunun üzerinde otururken o senin nedimin olup, birlikte Cennet içeceklerinden içersiniz. İnciden kadehler ve gümüş gibi beyaz cam sürahilerle birbirinize Cennet şarabı, selsebil ve tesnîm ikram etmektesiniz. Onun elindeki yakut ve inciden kadehi bir göz önüne getir!</p>
<p>İnci gibi parlayan güzel dişleriyle gülümseyerek sana kadehi uzatıyor. Parmaklarının nuru, yüz ve gerdanının nuru, Cennetin nuru ve karşıda duran senin yüzünün nuru birbirine karışarak kadehe yansıyor. Parmakları arasındaki kadehte, kadehin parlaklığı, şarabın parlaklığı, yüz ve gerdanının parlaklığı, dişlerinin parlaklığı toplanıyor. Senin gibi Cennette yaratılışı mükemmel ve henüz tüyleri çıkmamış bir delikanlı haline gelen, parlak yüzlü, bembeyaz cisimli, şık elbiseli; içine yakutun kırmızılığı, incinin beyazlığı karışmış som altından yapılmış sarı ziynetli bir gencin (kendinin) saçlarını ne zannedersin!</p>
<p>Zevce olarak sana ihsan edilen o gül yüzlü de ne güzeldir!</p>
<p>Çocuk gibi masum, cana yakın, hoş sözlü ve mükemmel yaradılışlıdır. Yüzünün güzelliği ne harikadır!</p>
<p>Göğüsleri ne beyaz, bedeni ne zariftir. Nazla beslenip büyütülmesi kendisine ne mükümmel bir latafet ve nezâket kazandırmıştır. Ceylan gözleriyle nazlı nazlı sana bakmakta, tatlı ve açık sözleriyle seninle konuşmakta, aşk, sevgi ve coşkuyla seninle oynaşmaktadır. Elinde, sadeliği ve cisminin inceliğiyle şeffaf ve eşsiz yakuttan veya gölge siz saydam inciden bir kadeh bulunmaktadır. Elinin güzelliği ve yüzüklerinin nuruyla kadehin güzelliğine daha bir güzellik katmıştır. Kendisinin beyazlığı, içeceğin beyazlığı, tutanın elinin beyazlık ve güzelliğiyle kadehin güzelliğini bir tasavvur et!<br />
İnci, yakut veya gümüşten olan kadehin onun mükemmel parmakları arasındaki manzarasını bir göz önüne getir, İnci gibi güzel dişleriyle gülerek kadehi sana uzatıyor. Parmaklarının nuru, yüz ve gerdanının nuruyla birlikte kadehe yansıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Nur Üstüne Nur</em></strong></p>
<p>Sen karşısında oturuyor ve sen de gülüyorsun. Elindeki kadehin üzerinde, senin nurun, kadehin nuru, içeceğin nuru, onun yüzünün, gerdanının, gülüşünün nuru ve Cennetin nuru bir araya geliyor. Kadehi bütün bu nur ve ışıklarla bir tasavvur et!<br />
Ellerinde pırıl pırıl parlıyor. Ellerindeki bütün yüzük ve bilezikleriyle kadehi sana uzatıyor. O ne tatlı uzatma ve ne gözalıcı el!</p>
<p>Sonra o güven, lezzet ve sevinç ülkesinde peş peşe şarap kadehlerini sunuyor’. Sen de elinden alıyor, dudaklarının üzerine koyuyor ve yudum yudum içine çekiyorsun. Neşesi ta kalbine kadar sirâyet ediyor. Lezzeti organlarına yayılıyor. Ondan daha önce hiç tatmadığın bir haz ve lezzet alıyorsun. Cennet çocukları etrafında hizmet için ayakta durmaktadır. Bunu düşün!</p>
<p>Elinden kadehi alıp içersin, arkasından ellerinle ona geri verirsin, o da gülerek ve güzel elleriyle senden alır. Bu ne tatlı gülüştür!</p>
<p>Böylece kadeh ellerinizde dolaşıp durur. İçeceğin nuru yanaklarına yansır. İkiniz de yüksek sesle Mevlânız ve Efendinize hamd ve teşbih edersiniz. Çocuklar ve hizmetçiler de size cevaben teşbih ve tehlil (lâilâheillallâh) seslerini yükseltirler. O saray ve otağlarda, nağmelerle yükselen o ses ne güzeldir!</p>
<p>Siz böyle lezzet ve sevinç içerisindeyken, yüz yıllar geçmiş ve siz kalblerinizin nimetlerle meşgul olmasından farkında bile olmamışsınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Ziyaretçi Melekler</em></strong></p>
<p>Birden grup grup melekler ziyaretine gelirler. Rabbinden kıymetli ve latif hediyeler getirirler. Rabbinin bu elçileri sarayını bekleyen nöbetçiler ve hizmetine amade uşakların yanına vardıklarında onlardan, yanına varmak ve Mevlândan sana getirdiklerini takdim etmek için izin isterler. O zaman nöbetçi ve perdedarların Rabbinin meleklerine şöyle derler: <strong>“Allah Teâlâ’nın dostu, eşleriyle birlikte meşgul ve istirahattadır. Biz ona olan saygı ve tazimimizden rahatsız etmek istemiyoruz. ” </strong>İşte büyük ve yüce olan Rabbin bu gerçeğe şu âyetiyle işâret buyuruyor: <strong>“…Cennetlikler, gerçekten nimetler içerisinde sefa sürerler.” </strong>(Yâsin: 55) Müfessirler bu âyeti işâret ettiğimiz şekilde açıklarlar. Bu ne büyük nimet, ne muazzam saltanat ki, Rabbinin elçileri bile yanına varmak için izin isterler!</p>
<p>Cennetinde dostlarının şanını yücelten Rabbin bu saltanata şöyle işâret buyuruyor: <strong>“Ne yana bakarsan bak yığınla nimet ve ulu bir saltanat görürsün”</strong>(İnsan: 20) Bu âyetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Bu saltanat meleklerin kendilerinden izin istemelerine işârettir. Kapıda Allah Teâlâ’nın gönderdiği elçi şöyle seslenir: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu, iznin alınmadan, yanına girilemez. Ey Allah Teâlâ’nın dostu, sen Allah Teâlâ’nın rızasına ermişsin, saltanat, arzu ve hayallerinin zirvesine ulaşmışsın.”</strong></p>
<p>Perdedarlarının, yanına varmaları için senden izin istemeyeceklerini söylediği zaman melekleri ve şu sözlerini bir tehayyül et: <strong>“Biz ona Allah Teâlâ tarafından gönderilen elçileriz. Rabbinden birçok hediye ve armağanlarla geldik.” </strong>O zaman perdedarların hemen davranırlar ve yanına varmaları için senden izin isterler. Perdedarlarının o andaki durumlarını bir düşün!</p>
<p>Kapıyı çalmak üzere ellerini kırmızı altın tahtalar üzerinde inci ile süslenmiş yakuttan halkaya uzatır ve sarayının kapılarını çalarlar. Yakuttan halkalar inci ve zümrütten olan sarayının kapısına değince, duyabildiğin en güzel sesten daha güzel bir ses çıkarırlar. Bu sesi duyanların kulakları haz, gönülleri neşeyle dolar. Ağaçlar kapının bu sesini duyunca meyveleri bir biri üzerine eğilir. Bundan da hoş ve nefis kokulu bir meltem yayılır. Sen yüzünün cemali ve nurunun parlaklığıyla otağından dışarı çıkarsın. Perdedarlar sana doğru koşarak gelirler. Hürmetlerinden ve nurunun gözlerim kamaştırmasından dolayı gözlerini kaldırıp sana bakamazlar. Şöyle derler: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu, Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçiler kapıda bekliyorlar. Yanlarında Rabbinden getirdikleri kıymetli hediyeler vardır.”</strong>Sen onlara şöyle cevap verirsin: <strong>“Mevlâ’mın elçilerine izin verin!”</strong></p>
<p>Sen izin verir vermez, kapıcılar kendilerine sarayın kapısını açarlar. Sen koltuklarına yaslanıyorsun. Senin oturma salonuna girerler.</p>
<p>Cennet çocukları önünde el pençe divan durulmuşlardır. Melekler, güzel suretleriyle ellerindeki hediyeler parıldayıp nurlar saçarak sana doğru gelirler. Değişik kapılardan bulunduğun yere girerler ki, Rabbinin sana verdiği, <strong>“her kapıdan bir selâm”</strong>sözü gerçekleşsin. Her kapıdan güzel nağmeleriyle <strong>“es-Selâmü Aleyküm!”</strong><br />
diyerek sana Selâm verirler. Sonra da şunu eklerler: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu! Rabbin sana Selâm söylüyor. Sana bu hediye ve armağanları gönderdi.”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Beklenmeyen Yeni Mutluluklar</em></strong><br />
Rabbinin sana olan armağan ve lütufları karşısında kalbinin sevincini bir düşün!<br />
Melekler yanından ayrılınca, Allah Teâlâ’nın sana bir nimeti olan zevcene bakarsın. Gözlerin şaşakalmış, sevincin kat kat artmıştır. Sen onunla birlikte son derece sevinç ve mutluluk içinde bulunurken, Allah Teâlâ’nın senin için yarattığı bir başka zevcenden en güzel bir nağme ve en tatlı bir ifadeyle şöyle bir çağrı gelir: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu, bizim senden nasibimiz yok mudur?</strong><br />
<strong>Bize de bakma zamanın gelmedi mi?”</strong></p>
<p>Kulakların onun güzel sözleriyle dolar dolmaz, güzel nağmesine karşı içinde doğan aşk ve sevgiden dolayı neredeyse kalbin yerinden uçar. Hemen cevap verirsin: <strong>“Allah Teâlâ hayrını versin, sen kimsin?”</strong><br />
Hemen cevap verir: <strong>“Ben Allah Teâlâ’nın kendileri hakkında şöyle buyurduklarındanım: ‘…Onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilmez.’</strong>(Secde Sûresi: 17)</p>
<p>Tahtından hızla inip otağının ortasına gelişini bir göz önüne getir!<br />
Sonra emrine verilen Cennet çocuklarının ve hizmetçilerinle birlikte yürürsün. Onun da çocukları ve hizmetçileri seni karşılıyorlar ve sana refakat edip inci ve yakuttan bir saraydaki kırmızı yakuttan yapılmış bir otağa seni götürüyorlar. Sen sarayının kapısına yaklaştığında uşak ve hizmetçilerin sana kapıları açıyorlar. Sen mutluluk ve sevinç dolu olarak içeri giriyorsun. Sarayın kapısını, perdelerin güzelliğini, uşak ve hizmetçilerin hüsün ve cemalini bir düşün!</p>
<p>Sonra eşinin seni çağırdığı sarayının kapısından içeri giriyorsun. Girer girmez gözlerin yeşil zümrütten olan duvarlarının güzelliğine, bahçelerinin gözalıcılığına, yapısının çekiciliğine, avlusunun parlaklığına takılır. Zevcenin içinde bulunduğu otağa bakıyorsun, senin ve eşinin yüzünün nurundan zaten nuranî olan otağ daha da aydınlanıp parlar. O seni ipek, atlas ve erguvandan döşekler üzerinden seyreder. Hemen tahtından iner. Sana olan şiddetli özlem onu hafifleştirmiş, aşk onu rahatsız etmiştir. Merhaba diyerek saygı dolu ifadelerle seni karşılar. Sonra seni kucaklamak üzere yaklaşır. -Nitekim Enes bin Malik (radiyallâhü anh) Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den, hurilerin Allah Teâlâ’nın dostunu karşılayıp onunla tokalaştığını söylediğini nakletmiştir. Olanca güzelliği ve eşsiz yüzükleriyle ipek gibi yumuşak ellerinin avucunda bulunuşunu bir tasavvur et!</p>
<p>Sen yüzünün güzelliği, cisminin nazlılığından, saç tellerinin parıldamasından duyduğun hayret ve hayranlıkla kendinden geçmiş gibisin. Sonra elinden tutarak birlikte senin kurulu tahtına geliyorsunuz. Birlikte tahta çıkıyorsunuz. Üzerinize muhteşem gerdek perdesi geriliyor. Eşini kucaklıyorsun ve bu halde üzerinizden uzun zamanlar geçiyor. Sonra hizmetçi Cennet çocukları, sürahi ve kadehlerle huzurunuza gelip elpençe divan durarak saf halinde bekliyorlar. Sonra size sakîlik yaparak içecek ikram ediyorlar.</p>
<p><strong>“Katımızda Dahası Vardır!”</strong></p>
<p>Siz bu şekilde sevinç ve neşe doluyken, birden başka bir sarayından başka biri seslenir: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu!</strong><br />
<strong>Bizim senden nasibimiz yok mu?</strong><br />
<strong>Bizi özleyeceğin an gelmedi mi?”</strong></p>
<p>Sen hemen sorusuna soruyla karşılık verirsin: <strong>“Allah Teâlâ hayrını versin, sen kimsin?”</strong></p>
<p>Sana şöyle cevap verir: <strong>“Ben aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın kendisi hakkında şöyle buyurduğu kişiyim: “</strong>…katımızda dahası da vardır.” (Kaf Sûresi: 35) Bunun üzerine sen onun yanına varırsın. Böylece saraylarındaki, ölmez çocuklar ve itaatkâr hizmetçiler arasındaki eşlerini tek tek ziyaret ederek sonsuz bir nimet ve mükemmel bir sevinçle dolaşıp durursun. Her türlü sıkıntı senden uzaklaştırılmış. Her çeşit eksiklik senden giderilmiş. Her türlü kirden temizlenmişsin. Orada ayrılık nedir bilmezsin. Çünkü Yüce Allah Teâlâ kalbine yönelerek üzüntülere şöyle buyurmuştur: “<strong>Buradan yok olun ve sonsuza dek geri dönmeyin!”</strong><br />
Sevince emrederek şöyle buyurmuştur<strong>: “Burada yerleş, sonsuza dek ayrılıp gitme!”</strong></p>
<p>Hastalıklara şöyle buyurur: <strong>“Bedeninden uzaklaşın, sonsuza dek de ona gelmeyin!”</strong></p>
<p>Sağlığa şöyle buyurur: <strong>“Bedenine yerleş, hiç bir zaman uzaklaşma!”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Öldürülen Ölüm</em></strong></p>
<p>Senin gözlerin önünde (bir koç şekline getirdiği) Ölümü boğazlar. Sen artık ölümden emin kalmışsın ve ondan hiçbir zaman korkmazsın. Sana Rabbinin yakınlığı ve Cenneti ihsan edilmiş, senden razı olduktan sonra bir daha ebediyen onun gazabından korkmazsın. Nimetler içerisinde yüzersin, nikmet [şiddetli cezâ. ] ve azabının geleceğinden korkmazsın. Çünkü sen kesin olarak biliyorsun ki, aziz ve celil olan Allah Teâlâ seni seviyor, senden razıdır ve içinde yüzdüğün nimetlerden memnundur. Allah Teâlâ’nın saadet yurdu ne muazzamdır!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın yakınlık ve himayesi ne büyüktür!</p>
<p>Arş seni gölgelendirmekte. Melekler, ölümle yok olmayan sonsuz bir hayatta, gidecek diye korkmadığın nimetler içerisinde Rabbinden sana sürekli lütuf ve ihsanlar getirirler. Rabbının azabından eminsin. Senden razı olduğuna kesin inancın var. Afvının serinliğini tâ kalbinde hissediyorsun,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Tûbâ Gölgesinde Sohbet</em></strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın diğer bütün dostlarıyla birlikte zamanın musibetlerinden ve çağların nahoş hadiselerinden emin olarak ve Tûbâ ağacının gölgesinde sohbetler yaparak sonsuza dek orada ikamet edeceğini biliyorsun. Senin de içinde bulunduğun Allah Teâlâ dostları Tûbâ ağacının gölgesinde sohbet ederken, Allah Teâlâ, meleklerinden birine emrederek, kendilerine verdiği sözü yerine getirmek istediğini, gayet derecede ikram ve büyük bir sevince gark etmeyi arzu ettiğini ilan etmesini söyler. Bunu da onları kedisine yaklaştırmak, <strong>“hoş geldiniz!”</strong>dileklerini doğrudan doğruya kendilerine iletmek, mübarek cemalini onlara göstermek, böylece en üstün bir makama çıkmalarını, sevincin doruğuna ulaşmalarım ve saadetin zirvesine erişmelerini sağlamak istediğini ferman eder.</p>
<p><strong><em>Rabbinden Gelen Davet</em></strong></p>
<p>O anda birden bire şöyle ilan eden meleğin sesini işitirsin: <strong>“Ey Cennet halkı, Allah Teâlâ’nın size verdiği bir söz var ki henüz yerine, gelmemiştir!”</strong><br />
Cennetlikler, kendilerine ihsan edilenleri çok büyük gördüklerini belirterek cevap verirler. Cennete girdirildiklerini, azabından emin kılındıklarını, dolayısıyla mazhar oldukları lütuf ve ihsandan daha ötesi olmadığım söylerler. Sen de onlarla birlikte şöyle dersin:</p>
<p><strong>“Yüzümüze rahmetle bakmadı mı?</strong><br />
<strong>Bizi Cennete koymadı mı?</strong><br />
<strong>Bizi Cehennemden kurtarmadı mı?”</strong></p>
<p>Bunun üzerine melek kendilerine şöyle seslenir: Allah Teâlâ, sizden Kendisini ziyaret etmenizi istiyor. O’nu ziyaret edin.” Onlar bu vaziyette iken, sevinç ve sürurlarından kalbleri, ruhları ile birlikte bedenlerinden uçacak gibi olurken bir de bakarlar ki: Melekler yakuttan yaratılmış, sonra da ruh üfürülmüş, dizginleri altından cins atlarla birlikte kendilerine doğru geliyorlar. Atların yüzleri parlaklık ve güzellik bakımından kandiller gibidir. Küçük ve büyük pislikten temizdirler. Kanatlıdırlar. Eğerleri Cennetin kırmızı ipekleri ve bembeyaz tiftiğindendir. Sırtında kırmızı ve beyaz olmak üzere iki hat vardır. Biçim olarak da dünyadaki en eşsiz cins atlarını andırmakla birlikte insanlar onlar gibi güzelini görmemişlerdir.</p>
<p><strong><em>Uçan Atlar</em></strong></p>
<p>Hareket etmeye başlarken olanca kırmızılığı, parlaklığı ve parıldayan nuruyla Cennetin yakutundan yaratılan o cins atları ve ne kadar güzel olduklarını bir düşün!<br />
O atları, Cennet altınından yaratılan dizginlerini ve onları getiren meleklerin yüz güzelliğini bir göz önüne getir. Melekler dizginlerinden tutmuş senin de içinde bulunduğun Allah Teâlâ dostlarına doğru geliyorlar. Onlar koşarken son derece güzel yürüyüşlü ve rahvandırlar. Çünkü cins atlar olup, insanların eğitmesine ihtiyaç kalmadan yaratılıştan eğitilmiş olarak var edilmişlerdir. Son derece uysal olup hiç sıkıntı vermeden istenildiği yöne sevkedilebilirler. Meleklerin bu atlarla birlikte Cennetliklere doğru gelişini bir düşün!</p>
<p>Nîhâyet yanlarına geldiklerinde o atları çöktürürler. O atların duruş ve oturuşlarının güzelliğini bir göz önüne getir. O anda, onlardan birine binip Rabbini ziyaret edenler arasına katılacağını biliyorsun. Melekler o atları çöktürüp, atlar salih insanların istirahat yeri olan Tûbâ ağacı altında, zaferan bahçeleri içerisindeki misk tepecikleri üzerine ıhınca, melekler Allah Teâlâ’nın dostlarına dönerek o tatlı nağmeleriyle şöyle derler.</p>
<p><strong>“Ey’Rahman’ın dostları, Rabbiniz olan Allah Teâlâ size Selâm söylüyor ve ziyaretine gitmenizi istiyor. Dolayısıyla O’nu ziyaret ediniz ki, O size baksın, siz de O’na bakasınız. O sizinle siz de onunla konuşasınız. O size cevap versin, siz de O’na cevap veresiniz. Size olan fazl ve rahmetini artırsın. Hiç şüphesiz O, geniş bir rahmet ve büyük bir lütuf sahibidir.”</strong></p>
<p>Senin de aralarında bulunduğun diğer Allah Teâlâ dostları bu sözleri duyunca, Rablerine olan sevgi ve özlemlerinden dolayı hemen koşarak atlarına binerler, Rablerine yakın olmak ve hakiki sevgililerini görmek için yüzlerinin güzelliği, nuru ve parlaklığıyla nasıl da hızla atılacaklarını bir düşün!</p>
<p>Sen de onların arasındasın!</p>
<p>Sağ ayaklarını yakut, zümrüt ve inciden yapılı özengilerine attıkları anı bir tasavvur et!</p>
<p>Ayaklarının güzellik ve yumuşaklığını bir gözönüne getir. O ayaklar dünyadaki yapı ve özelliklerinden tamamen farklı bir biçimde yeniden yaratılmışlardır. Allah Teâlâ o ayakları Cennetinde her türlü afetten muhafaza etmiş ve yaratılışlarını boyalı yapmıştır. Sonsuza dek misk tepecikleri ve zaferan bahçeleri arasında dolaşırlar. Allah Teâlâ dostlarının yakut ve inciden özengilere uzattıkları o ayakların nurun bir güzelliğini düşün!</p>
<p>En güzel Cennet atlarının en güzel özengilerindeki ayakların parlaklığını bir göz önüne getir. Hiçbir zorluk ve meşakkatle karşılaşmaktan ikinci ayaklarını da özengiye atarak, halis ipek ve erguvanla kaplı inci ve yakuttan binekleri üzerinde doğrulurlar. Erguvanın kırmızılığı arasında incinin beyazlığı ne büyük bir güzellik arzeder!</p>
<p>Sen ve onlar cins atlarınızın üzerine kurulunca, atlarını şahlandırırlar. Atların şahlanmasıyla ayakları altından savrulan misk tozlan onların elbiseleri ve üzerlerine serpilir. Sonra bütün atlar düzgün bir tek saf halinde dizilirler. Hiçbir eğriliği bulunmayan dümdüz bir kafile oluşur. Biri diğerinin önüne geçmez. Bu ne muazzam kafile ve ne muhteşem süvari topluluğu!</p>
<p>Dümdüz bir saf halinde uzanan atlarının ve yüzlerinin sergileyeceği manazarayı bir göz önüne getir. Yüzlerini bir nur halesi kuşatmış, başlan üzerinde inci ve yakuttan taçlar bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Milyarlarca Nuranî Simâ</em></strong></p>
<p>Bütün Cennetliklerin yüzlerinin bir araya gelişini ne zannedersin?!</p>
<p>Milyarlarca nuranî simanın bir anda sergilediği manzarayı ne sanırsın!</p>
<p>Başlarındaki inci ve yakuttan taçlan sayıp bitirmek mümkün değil. Yüzlerinde parlak tebessümler ve çehrelerinde sevinçli gülücükler parıldamaktadır. Cins atlarıyla, kafilesinin intizamlı yol alışıyla, Allah Teâlâ dostlarının başlarındaki parlak taçlarının tek çizgi halinde dizilişiyle, bu taçları giyenlerin parlaklığıyla bu süvari kafilesini bir düşünsen, sonra da onlar gibi olma özleminden canını versen sana çok görülmez.<br />
Eğer düşünürsen, sana onlara özenmek; yakıştığını anlarsın. Çünkü Rabbinin o dostlarına dünyada verdiği sözü mutlaka yerine getireceğini kesin olarak biliyorsun. Saf iyice düzene girip, başlar üzerindeki taçlar tek çizgi halinde dizilince: <strong>“Rabbimize gidelim!”</strong><br />
diyerek hızla koşmaya başlarlar.</p>
<p>Yakuttan tırnaklarıyla tek çizgi halinde ve aynı tempoda biri diğerinin önüne geçmeksizin yol alırken o cins atları bir düşün!</p>
<p>Sırtlarındaki Allah Teâlâ dostlarının vücutları nazla titreşiyor. Yürürken omuzları hep aynı hizada, koşarken atlarının ayakları ve özengileri de düz bir çizgi halinde uzanıp gidiyor. Ayaklarıyla zaferan otları dalgalanıyor. Cennet ağaçlarına yaklaştıklarında, ağaçlar kendilerine meyvelerinden atar. Onlar seyir halindeyken atılan meyveler gelip ellerine düşer. Ellerinde o meyveler ne güzel!</p>
<p>Ağaçlar yana kayar ve yollarından çekilirler. Çünkü Mevlâları, o ağaçlara saflarını bölmemelerini, düzgünlüklerini bozmamalarını ve Allah dostuyla arkadaşının arasına girmemelerini ilham etmiştir. Zira Cennetlikler, dünyada Allah Teâlâ için birbirini sevdiklerinden Cennette de arkadaştırlar. Bu dostların kılık kıyafetlerini, elbiselerini, renklerini ve bineklerinin rengini de bir yapar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Yol Veren Cennet Ağaçları</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Rabbinin lütfuyla arkadaşınla yan yana bulunuyorsun. Cennetin ağaçlarına yaklaşıyorsunuz. Ağaçlar meyvelerini silkiyorlar, kopan meyveler sizin ve diğer Allah Teâlâ dostlarının ellerine düşüyor. Sonra kökleriyle birlikte yollarından çekiliyor ve rahatça yollarına devam ediyorlar. Gönülleri hep gerçek sevgililerinin cemalini seyretmeye takılıdır. Sevinçle yürüyorlar. Birbirlerine dönüp bakıyorlar, konuşuyorlar, gülüşüyorlar, şakalaşıyorlar, Cennete koyması konusunda verdiği sözünü yerine getirdiği için Rablerine hamdediyorlar. Böylece yürümelerine devam ederken, bir de bakarlar ki Rablerinin Arşına yaklaşmışlardır. En güzel nur ve perdelerini görüyorlar. Bundan dolayı daha bir şevk, sevgi ve coşkuyla atlarını koşturuyorlar.</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Cins atları, düzenlerini bozmadan, pırıl pırıl parlayan yüzlerle uçuyorlar. Melekler onları çepe çevre sarmış, kendilerine Rablerinin huzuruna doğru sürdükçe sürüyor. Nihayet Mevlâlarının Arşının dibine kadar geliyorlar. O mekânın genişliğini, nurunu güzelliğini, parlaklık ve çekiciliğini bir düşün!</p>
<p>Misk tepeleri üzerinde sıra sıra yastıklar dizilmiş ve halılar serilmiştir. Onlardan herbiri kendisine hazırlanan yeri tanır. Tahtlar, Allah Teâlâ’nın seçkin ve sevgili kullan içindir. Kendileri için hazırlanmış minberlere, koltuklara, minderlere ve halılara yaklaşıp, minber, koltuk veya mindere doğru o güzel ayağını özengiden indirince, hallerini bir düşün!</p>
<p>Nihâyet yerlerine kurulurlar, İnci ve yakutla yükseltilmiş koltuklara oturan o diz ve bedenlerin içinde bulunduğu nimet ve konforu bir düşün!<br />
O ne muazzam makam ve Allah Teâlâ dostlarının o makamlara kuruluşu ne muhteşem kuruluştur!</p>
<p>Herkes yerlerini alıp, makamlarına rahatça oturarak perdeler de nur ile parlayınca gözlerinin aldığı lezzeti varın siz kıyas edin. Hepsi dikkat kesilip can kulağıyla gerçek sevgililerinin söze başlamasını bekliyorlar. Mevlâları ve Sultanlarının, manevi derecelerine göre kendi yakınında onlara lütfedeceğine söz verdiği gerçek makamlarındaki oturuşlarını bir tasavvur et!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ ’ ya En Yakın Olanlar</em></strong></p>
<p>Evet, onların orada Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkları, manevî mertebelerine göredir. Allah Teâlâ’yı en çok sevenler, O’na en yakın oturanlardır. Çünkü, onlar dünyada en çok Allah Teâlâ’ya sevgi ve muhabbet beslemişlerdir. Allah Teâlâ’nın Arşına en yakın oturanlar, insanlara karşı O’nun hükümlerini uygulayanlar ve hüccetler ve delillerle dinini savunanlardır. Peygamberler ve Sıddîkler de makamlarına göre Azîz ve Rahîm olan Allah Teâlâ’ya yakın bulunurlar. Ziyaretine gidilen Zat ne büyük, ne yüce ve ne uludur!</p>
<p>Güzel izzet ve ikramları, yüzlerinin hüsn ü cemali ve parlaklığı ve arşın saldığı nur ve perdelerinin parlaklığıyla onların o meclislerini bir düşün!</p>
<p>Sağlam bir akılla, o meclislerini, koltuk ve minberlerinin parlaklığını ve müşahede ettikleri Rablerinin cemalini bir düşünsen de, buna duyacağın Özlem ve arzudan ruhun uçsa çok görülmez. Bu Allah Teâlâ’yı tanıyan, Rabbine ve O’nun cemalini görmeye müştak olan her aklı başındaki insanın en büyük arsuzu olduğuna göre bütün bunları sakin kafayla söyle bir düşün !</p>
<p>Belki bu vesileyle nefsin, seni bundan mahrum bırakan her şeyden ve seni Rabbine manen yaklaşmaktan alıkoyan her kötülükten elini çeker.</p>
<p><strong><em>Meclis Tamam Olunca</em></strong></p>
<p>Meclisleri tamam olup, herkes rahatça yerlerini alınca kendileri için sofralar serilir. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ ziyaretçilerine yemek ve meyvelerle ikramda bulunur. Allah Teâlâ’nın ziyaretçileri ve sevgili kulları için sofralar kurulur. Rahmanın ziyaretçilerini ağırlamak için bizzat melekler seferber olurlar, içinde temenni bile edemedikleri türlü türlü yemekler ve çeşit çeşit meyvelerle dolu altın tepsileri önlerine koyarlar. Rablerinin kendilerine olan ikramından dolayı büyük bir memnuniyet ve sevinçle ellerini uzatırlar. Hiç şüphesiz her ziyaret edilen kişinin, ziyaretçisine izzet ve ikram etmesi hakkıdır.</p>
<p>Artık, O Kerîm, Vahid, Cevad, Macid ve Azîm olan Allah Teâlâ’nın ikramı nasıl olur!</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Mevlâlarının kendilerine olan ikramıyla mesrur olarak ve büyük bir sevinç içerisinde yemeklerini yiyorlar, nihâyet yemeklerini yiyince Yüce Allah Teâlâ meleklere, <strong>“Onlara içecek ikram edin!”</strong><br />
diye emreder. Artık hizmetçiler ve Cennet çocukları değil de bizzat melekler içi şarap, bal, su ve süt dolu inciden sürahi ve kadehlerle, yanlarına gelirler. Rahmanın melekleri elindeki o sürahi ve kadehleri bir düşün!<br />
Allah Teâlâ’nın dostları onlardan alıp içiyorlar. İçeceğin güzelliği ziyaretçilerin yüzlerine yansır.</p>
<p><strong><em>“Dostlarımı Giydirin!”</em></strong></p>
<p>Melekler, Allah Teâlâ’nın emrettiği içecekleri kendilerine ikram edince bu defa da Yüce Mevlâ şöyle buyurur: <strong>“Dostlarımı giydirin!”</strong></p>
<p>O anda melekleri bir göz önüne getir!</p>
<p>Cennette benzerleri hiç giyilmemiş çok kıymetli elbiseler getirirler. Huzurlarında durarak o elbiseleri Allah Teâlâ’nın rıza ve ikramına layık bu bahtiyarlara giydirirler.</p>
<p>Onları bir düşün!</p>
<p>Elbiseleri başlarına koyduklarında ayaklarına varıncaya kadar üzerlerine oturur. Güzelliğiyle yüzleri parlar. Sonra O Yüce ve Ulu Allah Teâlâ, <strong>“Onlara güzel koku ikram edin!”</strong><br />
diye emreder. Bunun üzerine kendilerine türlü türlü misk ve daha önce hiç duymadıkları diğer Cennet kokularım getirip serpmek üzere bütün güzelliği, şiddetli parlaklığı ve gözalıcı nuruyla bir bulut kalkar.<br />
<strong><em>Serpilen Hoş Kokular</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Emre muhatap olan bulut, üzerlerine hoş kokular yağdırıyor. Güzel rayihalar yağmur gibi üzerlerine yağıp yüz ve elbiseleri nefis kokular içerisinde kalıyor. Onlar yiyip içtikten, melekler kıymetli elbiseler giydirdikten ve bulut, üzerlerine güzel kokular serptikten sonra gözleri hayret ve sevinçten bakakalır, gönülleri Allah Teâlâ’nın rahmet ve keremine takılır durur.</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ’nın Cemalini Seyretmek</em></strong></p>
<p>Onlar bu durumda iken birden perdeler kaldırılır ve Rableri kendilerine kemaliyle görünür. Bir ona, bir de güzelce hayal bile edemediklerine -ki bunu güzelce hayal edebilmeleri asla mümkün değildir. Çünkü O öyle bir Kadim’dir ki yaratıklarından hiçbiri Kendisine benzemez bakınca, evet O’na bakınca sevgilileri olan Allah Teâlâ, kendilerine merhabalarla şöyle seslenir:</p>
<p><strong>“Merhaba kullarım! Hoş geldiniz!”</strong></p>
<p>Azamet ve güzelliğiyle Allah Teâlâ’nın kelâmını duyunca ne dünyada ne de Cennette bulamadıkları bir saadet ve sürür kalblerini kaplar. Çünkü hiçbir şeyin Kendisine benzemediği Zatın kelâmını duyuyorlar.</p>
<p>Onları bir düşün!</p>
<p>Hepsi başlarını eğmiş, O’nun sözlerini duymak için can kulağıyla dinlemektedir. Biricik Sevgilileri ve göz aydınlıkları olan Zatın sözlerini dinlemenin verdiği sevincin nuru yüzlerini kaplamıştır. Allah Teâlâ’nın, bizzat sana hitaben söylediği sözlerini işitme sevincin şöyle dursun, dostlarına <strong>“Merhaba!”</strong><br />
dediği anı tasavvur ettiğinde duyduğun sevinç ve O’na beslediğin muhabbetten ruhun uçsa çok görülmez. Allah Teâlâ onları <strong>“Selâm!”</strong><br />
sözü ile Selâmlar. Onlar da selâmını: <strong>“Selâm sensin. Selâmet de Sendendir. Celâl ve ikram da sadece sana mahsustur” </strong>diyerek alırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>“Merhaba Ey Dostlarım!”</em></strong></p>
<p>Yüce Allah Teâlâ sözlerine şöyle devam eder: <strong>“Merhaba ey kullarım, ziyaretçilerim, yaratıklarımın en hayırlıları, bana verdikleri sözü yerine getirenler, öğütlerimi tutanlar, Beni görmedikleri halde hakkımı gözetenler ve her hal ve durumda Bana karşı ürperti içinde bulunanlar!</strong><br />
<strong>Vücutlarınızda sizlerden razı oluşumun alameti olarak zahmet ve meşakkati gördüm. Zamanınıza hükmedenlerin size yaptıklarını müşahede ettim. İnsanların eza ve cefası, Benim hakkımı yerine getirmekten sizi alıkoymadı. Dileyin benden ne dilerseniz!”</strong><br />
O anda onları bir görebilsen!</p>
<p>Bunları bizzat biricik sevgililerinden duyuyorlar. Onlara, dünyada, verdikleri ahdi yerine getirdiklerini, hakkını gözettiklerini ve sürekli olarak Kendisinden korktuklarını hatırlatır. Onlar da, O’nun haklarını gözetmeleri konusundaki iyiliklerinin boşa gitmediğini ve takdir edildiğini, korkularının mükâfatlandırıldığını ve merhabalarla karşılandıklarını duyunca sevinçten uçar gibi olurlar. Nitekim dünyada da bu arzu ve ümitle O’na kulluk etmişlerdi. O’na itaatte kusur etmedikleri ve O’ndan korkmada ihmal göstermedikleri zaman neşe ve sevinçten kalbleri adeta uçuyordu. Şiddetli korkularından ve Allah Teâlâ’nın hakkını gözetip onu koruma endişesinden dolayı, dünyada itaatle boyun eğerek, içinde bulundukları halden memnun oluyorlardı. Gönüllerini dolduran bir sevinçle, azamet ve celâline yemin ederek, O’nun kendi üzerlerindeki hakkını tam olarak yerine getiremediklerini belirterek cevap verirler. Bununla Allah Teâlâ’yı ta’zim ve ni’metlerinin çokluğunu ifade etmek isterler. Çünkü Allah Teâlâ, onları Cennetiyle mükâfatlandırmış, ziyareti ve yakınlığı ve sözlerini dinletmekle şereflendirmiştir.<br />
<strong><em>Sonsuz Minnettarlık</em></strong></p>
<p>Onlar şöyle derler: <strong>“İzzet ve celâline, azamet ve yüce makamına yemin ederiz ki, Senin yüceliğini hakkıyla takdir edemedik. Hakkını tam olarak yerine getiremedik. Sana secde etmemize izin ver.” </strong>Bunun üzerine Rableri onlara buyurur ki<strong>: “Ben sizden ibadet zahmetini kaldırdım. Vücutlarınızı rahata kavuşturdum. Zaten siz dünyada uzun uzun ibadetle onu oldukça yormuştunuz. Alınlarınızı benim için secdeye koymuştunuz. Şu anda ise siz benim kerem ve rahmetime koşup gelmiş bulunuyorsunuz. Öyleyse dileyin benden dileyeceğinizi!’</strong><br />
Bir aşka hadiste şu ifadeler de yer almaktadır “Rablerine bakınca, onun için hemen secdeye kapanırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ Kendi yüce kelâmiyle şöyle seslenir: <strong>‘Kaldırın başlarınızı! Şimdi amel zamanı değildir. Şimdi sevinç ve cemalimi seyretme zamanıdır.”</strong></p>
<p>Öyleyse aklınla, onların Sultanlarını gördükleri ve gerçek sevgilileri, gönüllerinin sırdaşı, gözlerinin sevinci, kalblerinin hoşnutluğu ve ruhlarının huzuru olan Allah Teâlâ’nın kelâmını işittikleri zaman yüzlerinin nurunu ve onlara gelen sevinç ve coşkuyu bir göz önüne getir. Başlarım secdeden kaldırır ve hiçbir şey Kendisine benzemeyen Zatı gözleriyle seyrederler. Bu sayede şeref, ikram ve değerin doruğuna, memnuniyet ve yüksekliğin nihâyetine ererler. Hayallerin bile konamadığı, zihinlerin kuşatamadığı, düşüncenin yetişemediği ve anlayışların ihata edemediği aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın cemalini seyretmeyi sen ne sanıyorsun?!</p>
<p>O, akılların idrakinden şaşırıp hayretlere düştüğü kadîm olan Ezelîdir. Hiç bir anne rahmi ona mekan olmamış, hiç bir babanın sulbünden gelmemiş, hiçbir cisim suretinde görünüp de şekil değiştirmemiştir. O bütün bunlardan münezzehtir. Diller O’nun sıfatlarına misaller getirmekten aciz kalır. O zatiyle tek olup başka varlıklara benzemekten münezzehtir. Yaratıklara eş olmaktan celâliyle yücedir.</p>
<p>O öyle bir yücedir ki, ona denk olacak hiçbir şey yoktur. Ona ortak olacak hiçbir şeriki bulunmaz. Yaratmasını irade edip de kendisine zor gelecek veya yaratmasından aciz kalacak hiçbir şey yoktur. Zorba zalimler O’nun azametine teslim olup boyun eğmişlerdir. Evvelkiler ve sonrakiler O’nun hükmüne musahhar olmuşlardır. Olmuşuyla, olacağıyla ve olacaksa nasıl olacağıyla her şeye ilmi nüfuz etmiştir. İlmiyle bütün varlıkları kuşatmıştır. Hepsinin seslerini çok iyi duyar. Zatlarını ihata eder, iradesi hepsine geçer. Meşieti hepsine boyun eğdirir. Her şey O’nun tarafından çekip çevrilmektedir. Bütün mevcudatı yoktan icad eder. Hiçbir şey, O’nun istediği vakitten önce var olamaz. Hiç bir şey O’nun iradesine karşı gelemez. Öyleyse daha önce adı bile anılacak bir nesne değilken, Vahid ve Kahhar olan Allah Teâlâ tarafından var edilen şeyler nasıl O’nun emri karşısında diretebilir?</p>
<p><strong><em>Saraylara Dönüş</em></strong></p>
<p>Allah Teâlâ sevgili kullarını Kendisini görmekle sevindirip onlara yakınlığıyla ikram edip şereflendirerek, doğrudan doğrula Kendisiyle konuşmak ve yüce sözlerini dinlemekle nimetlendirince, hazırladığı ikram, nimet ve lezzetlerine dönüp gitmeleri için onlara izin verir. Onlar da dönüp inci ve yakuttan bir takım atların yanına gelirler ki eyerlerinin üzerinde Cennetlerin bahçelerinde kanat çırpıp uçan ve özel hazırlanmış tahtları vardır. İzzet ve celâl sahibi Allah Teâlâ’yı gören ve onun mübarek kelâmını işiten yüzleri ne zannedersin?</p>
<p>Onların güzellikleri ve cemali nasıl da kat kat artar ve bu bakış onların parlaklık ve nurunu nasıl da artırır?!</p>
<p>Yürümeye devam ederler. Nihayet saraylarını görürler. Hizmetçileri, uşakları ve çocuk hizmetkârları onları farkedince, herbiri sarayının kapısında onu karşılamak için koşar. Sarayının kapısına geldiğinde, hepsi onun etrafını sararlar ve ona saray ve otağına kadar refakat ederler. Saray ve otağının kapısına yaklaştığında perdedar büyük bir tazim ve saygıyla kalkıp sarayının kapısını açar. Zevceleri onu karşılamak üzere koşuşurlar. Zevcesi yüzünün hüsn-ü cemaline bakıp da, güzellik, parlaklık ve nurunun kat kat arttığını görünce, ona olan aşk ve muhabbeti daha da artar.</p>
<p>Sarayları, otağları, kubbeleri ve zevceleri, yüzünün nur ve cemaliyle parlar. Zevcelerinin hüsün, cemal, nezaket ve haşmetleri ziyadeleşir. Sonra atlarından inerler ve saraylarının salonlarına doğru ilerlerler. Yataklarına kurulup konforlarına geri dönerler.</p>
<p>Derken dostlarının hoş ve tatlı meclislerini özlerler. Hemen cins at ve kısraklarına binip birbirlerini ziyarete giderler. Cennet nehirlerinin kıyısında buluşurlar. Orada misk ve kâfur tepeleri üzerinde kendileri için Cennet minderleri ve halıları döşenmiştir. Dostlar sevinçle karşı karşıya oturur, Cennet içeceklerinden içerler. Cennet çocukları Cennetin şarap, tatlı içimli meşrubat ve selsebil nehirlerinden sürahi, bardak ve kadehlerle alarak kendilerine servis yaparlar. Cennet çocukları Allah Teâlâ dostlarına ikram etmek için kadehleri alıp nehirlere daldırınca, onlar ancak Allah Teâlâ’nın şu seslenişini duyarlar:</p>
<p><strong>“Ey dostlarım! Dünyada çok kez sizi susuzluktan dudakları çatlamış ve boğazları kurumuş olarak gördüm. Şimdi karşılıklı olarak isteğiniz kadar için ve nimetlerinizin arasına dönün. “Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık afiyetle yiyin, için!” </strong>(Hakka Sûresi: 24)</p>
<p>İnsanlar, yaptıkları iyi işleri takdir ederek anlatan Mevlâlarının sözünü işittikleri anda ve ehl-i dünyanın içki meclislerine karşılık, onların da kendi aralarında Cennette bu tür meclisler düzenleyip karşılıklı Cennet içeceklerinden içmeye çağrıldıklarında gönüllerinin sevincini mümkün değil anlatamazlar. Mevlâlarının sözlerini işitmenin süruruyla parlamış iken onların yüzünü bir görsen!</p>
<p><strong>Gerçekten o ne büyük meclistir!</strong></p>
<p><strong>O ne muazzam topluluktur!</strong></p>
<p><strong>Öyleyse Rabbine müştak olmaya O’nun tarafından sevilmeye bak!</strong></p>
<p>Muvaffakiyet ise Allah Teâlâ’nın sayesindedir ve dönüş ancak O’nadır. Cennet ise mü’minlerin girip karar kılacağı yerdir. Cennet, müttakilerin mükâfatı ve gönlü kırıkların sevincidir. Kuvvet ve kudret ancak Yüce ve Ulu olan Allah Teâlâ’nın yardımı iledir.</p>
<p><strong>Kaynak: Haris El-Muhasibî, Ahiret Perdesini Aralarken, (Kitâbu’t-Tevehhum),Tercüme: Abdulaziz HATİP, İstanbul 1995</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/">Ahiret Perdesini Aralarken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2016 12:45:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlimde Kurallar]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Şartlarının İhlali]]></category>
		<category><![CDATA[İnkar]]></category>
		<category><![CDATA[İstidraç]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed İbn Zerruk]]></category>
		<category><![CDATA[Amelsiz İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Hâl]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Her şeyin ilmi kendi erbabından alınır.]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kulun İç Hali]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur]]></category>
		<category><![CDATA[Lafız ve Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Sözdeki kapalılık]]></category>
		<category><![CDATA[Salih kişinin veli olduğuna hüküm vermek]]></category>
		<category><![CDATA[Tasdik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12413</guid>

					<description><![CDATA[<p>11. Kaide: Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir. Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır. Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/indir-7-14/" rel="attachment wp-att-12414"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12414" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-7.jpg" alt="Ahmed İbn Zerruk - İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar" width="217" height="352" /></a><br />
<strong>11. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır.</strong></p>
<p>Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi olmayan mukallitler, bu sıfatı almaya ehil olamazlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>12. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Amelsiz ilmin, gayesi olmayan vesile olması:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin şerefi/değeri; bazen o şeyin zatından, onun zatını talep­ten, bazen de o şeyin sağladığı yarardan, bazen de o şeyle ilintili başka bir faydadan kaynaklanır.</strong></p>
<p>Bu sebeple şöyle denmiştir: <strong>“Amelsiz ilim, gayesizlik/başıboşluk, ilimsiz amel, cinayettir.”</strong></p>
<p>İlimlerin en faziletlisi/değerlisi konusu Allah Teâlâ olan ilimdir. Za­tından dolayı bilinen bilgi en üstün bilgidir. Zira heybet, ünsiyet gibi bil­giler zata dair bilgilerdir. Eğer ilmin gayesi onunla amel etmek ise, ilmi­nin neticesi amelinde ortaya çıkıp görünmeyen kimsenin öğrendiği tüm ilimler onun lehine değil, aleyhinedir. Bazen bu ilmin [zaman içerisinde kendisinden] çıkıp gittiğine de şahitlik eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>28. Kaide:</strong><br />
<strong>İlmin şartlarını ihlal etmek o ilmin hakikatine ulaşmayı engeller.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin bir usulü vardır.</strong></p>
<p>İlim öğrenmek isteyen kimsenin ilk yapacağı şey, ilme kulak verip, kabulle karşılamaktır. Sonra, söz konusu ilmi zihninde tasavvur etme­li, onu anlamaya, ta’lîl(1) etmeye, onunla delil getirmeye çalışmalı, daha sonra da öğrendikleriyle amel edip başkalarına aktarmalı, yani neşretmelidir. Bu sırayı bozup sonra gelmesi gereken aşamalardan bazılarını öne almaya kalkarsa, sözü edilen ilim dalında gerçek ilmi derinliğe ulaşamaz. Tahsil etmeden âlim olmaya çalışan kimse, ilimle dalga geçiyor demektir, öğrendiği ilmi zihninde tasavvur etmeden elde etmeye çalı­şan kimseye itibar edilmez. Tasavvur ettiğini anlayarak korunaklı hale getirmeyen kimsenin ilmi başkalarına faydalı olmaz. Delil ve hüccetle desteklenmeyen bir bilgi gönülleri rahatlatmadığı gibi gerekli yararlı so­nuçları da doğurmaz.</p>
<p>İlmi müzakere etmek, ona hayat vermek demektir. Ancak bunu ya­parken insaf ve tevazu ile hareket etmelidir. Bu, halkın söz konusu ilmi kabul etmeleri için iyi bir yöntemdir.</p>
<p>Kendini ilme ver, başkalarının desteğini arama.<br />
Geri durma ilme yönel.<br />
Tevfik Allah&#8217;tandır.</p>
<p>(1)Gerekçe ve dayanaklarını araştırmak, akılla onları temellendirmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>34.Kaide</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimsenin o ilmin fer’i olan şeylerini asli olanlarına birleştirmesi ve akli olanlarını nakli olan­larıyla meze etmesi:</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimse, eğer, </strong>[o ilim da­lının]<strong> fer’i/tali meselelerini asli olanlara katamıyor, aslını ferine uygulayamıyor, makulünü menkulüne bağlayamıyor; menkulünü asli kaynaklarına dayandıramıyor; asli ifadeleriyle, o fennin ehlinin istinbatıyla elde ettiklerini mukayese edemiyorsa, bu durumda onun sus­ması konuşmasından daha iyidir.</strong></p>
<p>Bu durumdaki kişinin isabet yerine hata etmesi, hidayet yerine sapıt­ması daha olasıdır. Değilse ona düşen, sadece derinlikten uzak kuru bir nakilde bulunmaktır. Zira nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki fakih değildir.<br />
Böyle birinin sözüne değil, sadece nakline bakılır.</p>
<p>Tevfik Sübhân olan Allah’tandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>36. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir ilmi, İçinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemenin önemi</strong></p>
<p>Bir ilmi, içinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemek çok önem­lidir.</p>
<p>Bu kuralların bilinmesi, [ilgili ilim dalının] içerdiği konuların tespit edilmesini, manaların anlaşılmasını, kelime yapılarının idrakini, onu bildiği iddiasında olanların hatasını ortadan kaldırmayı, kendisine iyi bir şekilde yönelene kılavuzluk etmeyi sağlar, üzerinde düşünenlere yardımcı olur. Bunların yanı sıra, münazara edeceklere delillerini/dayanaklarını öğretir; araştırmacıya [ileri sürüleceği] delilleri izah eder; ehline hakkı/ gerçeği beyan eder; batıl olanın da tespitini yapar, bir konunun hakikatini araştırırken [bu kural ve ilkelerin] örnek konularından [kolayca] elde edilişine imkân verir Fakat insanların farklı anlayışta olmaları bunu [iyi ve hızlı bir biçimde] elde etmelerine engel olur İşte bu yüzden [kaide tespiti işine] sonrakiler değil, önceki âlimler daha çok ehemmiyet vermişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû daha iyi bilir..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>39. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Hâl tasdik ve teslimiyete dayanır. Hâl ehline ise iktida (uymak) edilmez.</strong></p>
<p>İlim, araştırma ve incelemeye, hâl ise tasdik ve teslimiyete dayanır. Arif bir kimse, ilmi açıdan bir şey söylediği zaman asıl itibariyle Kur’ân, Sünnet’ ve Seleften gelen âsâr’a bakar. Zira ilim, aslıyla itibar kazanır. Hâl bakımından bir şey söylerse, onu bizzat kendisinin yaşadığı varsayılır. Zira hâl, ancak benzeri yaşanılarak bilinebilir. İtibarı da kendisine sahip olunmasıyla elde edilir. Bunu bilmek, sahibine güvenin dayanağıdır. De­ğilse, kendisinde bu nitelik bulunmadığında o uyulmaya değer konum­dan çıkar. Bir üstad müridine bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><em>Ey oğul, suyu soğuk iç. Eğer suyu soğuk içersen bütün kalbinle, sıcak­ken içersen nefsi zorlayarak Allah&#8217;a hamd etmiş olursun.”</em></p>
<p>Birisi ona: &#8216;<em>Efendim, suyunun üzerine güneş vurmuş kimse hakkın­da ne buyurursunuz?&#8217;</em> deyince, “Kendi payıma bir şey çıkar diye [bunu açıklamaktan] Allah’tan utanıyorum. Sözünü ettiğin adam hal sahibi bir kimsedir, bire bir ona ittiba gerekmez!” karşılığını verir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>44. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her ilim dalında önder olan kimselerin konuşmalarından elde edilen şeyler aslının bilinmesi ve tedavülde olması (sahada kullanılma­sı) sebebiyle sabit olduğu için hüccettir.</strong></p>
<p>Her ilim dalının önde gelen otoritelerine ait görüş ve içtihatlar, [top­lum tarafından] asli şekliyle ve yaygın olarak bilinmesi, açık manalı oluşu, ele alman konuların şöhretinin ilgili ilim dalında uzmanlaşmış kimseler tarafından tanınması/kullanımı sebebiyle değerlidirler.</p>
<p>Bu önde gelen kişiler, [ilmin dayanakları bakımından] önceki kuşak­larla bağlantılı halde idiler. İşte bütün bunlar nedeniyle, onların görüşleri,<em> -nakledilişi bakımından farklı kanallardan gelseler de-</em> [halk tarafından] ittibaya değer bulundu ve bağlayıcı sayıldı. Görüş ve içtihatları tedvin edilmeyen âlimler ise bu durumda değildirler. Çünkü onların görüş ve düşüncelerini yayıp aktaracak talebeleri ve bağlıları giderek azalmış son­ra da yok olmuştu. Bunun umumi-hususi birçok nedeni bulunmaktaydı. Leys b. Sa’d, Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân b Uyeyne gibi ünlü müçtehit ve fakihlerin mezheplerinin durumu bunun en açık örnekleridir.</p>
<p>Bu mezhep­ler, zamanla bağlıları azaldığından inkıraza uğramış haldeydiler. Bunların dışında dört mezhep hayatiyetini devam ettirdi. Ağırlıklı olarak Malikiler; Kuzey Afrika da, Şâfiîler Acemde (lran-Suriye-Irak), Hanefîler Rum diya­rında (Anadolu) bilinip tanındı. Hanbelîler ise müstakil bir mezhep değil de öteki mezheplerin içerisinde azınlık olarak varlığını sürdürdü. Sözü edilen bu dört mezhebin sahih olarak nakledilen görüşleriyle amel et­mek artık lüzumlu hale gelmiştir. İşte bu yüzden [Mâlikîlerin önde gelen fakihlerinden] Sehnûn ve İbnü’I-Kâtip Mağrip’te Mâlikîliğin dışındaki mezheplerin görüşleriyle fetva vermeyeceklerini söylemişlerdir. Mısır bölgesinde yaşayan halk, bu yöredeki mezhep çeşitliliğinden dolayı her­hangi bir mezhebi tek başına taklide yönelmemişlerdir ki, bendeniz de onların bu konudaki zengin birikiminden haberdarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>46. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her bir kişinin fethi ve nuru bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göredir.</strong></p>
<p>Her bir kişinin fethi/keşfi, bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göre meydana gelir. İçinde bulunduğu halin ilmini sadece âlimlerin görüşlerinden alan kimsenin fethi ve nuru, bu âlimlerin fethi ve nuru ile sınırlıdır. Nurunu ve fethini [doğrudan] Kitap ve Sünnet metinlerinden alan kimsenin fethi ve nuru tam olmakla birlikte iktida (uyma/ittiba] nu­runu ve fethini kaçırmıştır, önde gelen din önderleri ise böyle değildir. Mesela [muhaddislerin şahı] İbnul-Medînî(1) (r.aleyh) bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><strong>“(Abdurrahman) İbn Mehdi,</strong> [İmam] Mâlik&#8217;in; [İmam] Mâlik, Sü­leyman b. Yesâr’m; O da, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’ın görüşü benimsemiş­tir. Buna göre [imam] Mâlik’in mezhebi [son tahlilde] Hz. Ömer’in mez­hebi olmaktadır.”(2) Allah onların hepsinden razı olsun!</p>
<p><strong>Cüneyd-i Bağdâdî</strong> ise şöyle der:</p>
<p>“Hadis dinlemeyen, âlimlerle düşüp kalkmayan, edebini ediplerden almayan kimse kendisine tabi olanları fesada sürüklemiş demektir! Zira Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Deki, &#8216;İşte benim yolum bu. Ben </strong>[sizi]<strong> basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Bana ittiba edenler de öyle.</strong>”(Yusuf,108) ve yine:</p>
<p>“[Allah’ın yolundan] <strong>başkaca yollara gitmeyin, değilse, </strong>[bunlar]<strong> sizi onun yolundan ayırır.&#8217;</strong>(En&#8217;am,153)<strong> buyurur, iyi anla! </strong></p>
<p>(1)Bu zat, İmam Buhârî&#8217;nin en önde gelen hocalarındandı. İlmi ve takvasıyla şöhret hul |<br />
(2)Müellif bu örneği, bağlısı olduğu Mâliki mezhebinden vermiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>48. Kaide:</strong></p>
<p><strong>&#8216; Sözde meydana gelen kapalılık/anlaşılma güçlüğü.</strong></p>
<p>Kelamda meydana gelen sorun ve benzeri şeylerden kastedilen mana ilk bakışta düşünmeden hatıra gelebiliyor/anlaşılabiliyor ve o sorunu anlamak için ciddi bir önem ve ehemmiyet gerekiyorsa- ki bundan soyutl lanmış bir kelam çok azdır &#8211; böyle bir kelamın peşinden gitmek oldukça meşakkatlidir; onun birtakım zararları vardır ve bu, hükümlerin maksa­dından da değildir. Bu sorun ve benzeri şeyler, ilk bakışta anlaşılabiliyor; bunun tersi olan kelam ise ancak özel bir ihtimam sonucu anlaşılıyorsa bu kelamda, geçen kaidenin hükmü uygulanır. Kelamda bulunan iki vecihten (kapalılık ve açıklık) anlaşılan şey birbirleriyle mücadele ederse (yani her ikisi de mümkün olursa) bu anlaşılan şey o kelamda bir niza’ya (hangisinin tercih edileceği anlaşmazlığa) sebep olur. Bu işkâl (kelamda­ki kapalılık) hususunda çokluk sınırını aşmak (yani kelamdaki kapalılı­ğın çok olması) ya maksadı ifade edecek olan ibarelerin dar olması (yani amacı karşılamayacak kadar kısa olması)-ki bu durum son dönem sûfi- lerin kitaplarında çoktur. Hatta bundan dolayı tekfir edilmişler ve bidat ehli sayılmışlardır &#8211; veya da o kelamın aslının bozuk olmasından dolayı­dır. Sûfîlerîn sözlerini inkâr edenler bu sebepten dolayı inkâr etmişlerdir. Bunların hepsi ortaya çıkan şeyler konusunda mazurdurlar. Ancak inkâr edenler ise daha çok mazurdurlar. İnkâr etmeyip teslimiyet gösterenler selamettedir. Bunlara inananlar ise dikkatli olmadıkları sürece tehlikede­dirler.</p>
<p>Allah Sübhanehu daha iyi bilir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>53. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Zat için hüküm ispatı, arızî sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz.</strong></p>
<p>Zat için hüküm ispatı, arızı sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin:<br />
&#8216;Selman bizden, yani, Ehl-i Beyt’tendir.'(1) sözünde zikrettiği Selmân-ı Fârisî (r.a.), dini nispetlerin [kemal sıfatların] hepsini üzerinde ta­şıdığından dolayı, onun hakkında,</p>
<p><strong>“İman, Süreyya yıldızında olsa Fars&#8217;tan bazıları gider onu alır.&#8221;</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Yine Peygamberimiz (s.a.)’in:</p>
<p><strong>“Akrabalar maruf &#8216;a yani iyilik yapılmaya daha layıktır.&#8221;</strong>(2) sözün­deki yakınlıktan maksadın, Allah&#8217;a yakınlık olduğu söylenmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin ifadesine göre, “İki farklı dine mensup olanlar birbir­lerine mirasçı olamazlar.”(Ebu Davud,Hd no;2911..)</p>
<p>O halde itibar, dini nispetlere ve onunla bağlantılı olan şeyleredir. Daha sonra tiyniyet yani sahip olunan karakter ve huylar gelir ki, asıl olan [dini] nispeti tekit ederler. Ancak sahibine artı bir meziyet katmazlar. Bundan dolayı Şeyh Ebu Muhammed Abdülkadir (r.a)&#8217;in:</p>
<p><em>Benim ayaklarım [zamanımdaki] bütün velilerin boynu üstündedir;</em> sözü şöyle izah edilmiştir. Yani, o, başkalarında bulunmayan yüksek dini nispet ve sıfatların, değerli ibadet ve ilimlerin sahibiydi. Hiç bakmaz mı­sın ki, o bir gecede 70 defa ihtilam olmuş, her bir için gusül almış birisidir.</p>
<p>Bir de, “<em>Allah&#8217;a ibadette hiçbir şeyi ortak koşmayacağına”</em> dair yemin eden bir melik için, Mescid-i Haram’ın tavaf alanın tümüyle boşaltılma­sını, sonra da tek başına tavaf yapması gerektiği, fetvasını vermiş birisidir.</p>
<p>(1)-Hâkim el-Müstedrek, 3/598; Zehebî, senedin zayıf olduğunu söyler. Ancak, Taberânî de kitabı el-Mücemu’l-Kebîr de buna yer verir. Bkz., 6/213.<br />
(2)Bu lafızda hadis yoktur, ancak Hafız Sehâvt, mana olarak Hz. Peygamber’in (sav.) Ebu Talhaya; “&#8230;Onu en yakın akrabalarına vermeni düşünüyorum&#8230;” hadisinde işaret edilmekte olduğunu söyler. Bkz., İmam Buharî, el-Câmius-Sahîh, Hd.no; 2601. f h</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>61. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ilmi» kendi erbabından alınır.</strong></p>
<p><strong>Her ilim, kendi erbabından alınır. Fıkıh konusunda sufiye itimat edilmez.</strong></p>
<p>Ne zaman ki, o konuda uzmanlaşır o zaman görüşlerine itibar edilir. Aynı şekilde fakihin tasavvuf hakkındaki sözleri karşısındaki durum da aynıdır. Muhaddis de fıkıh ve tasavvuf hakkında söz ederse bu iki alanda derinleşmedikçe bu alanlarda ifade ettiği sözlerine itimat edilmez. Fıkıh, fukahadan önce Sûfîlere gerekir. Tarikat ehline, bâtınî hallerin ıslahında yardımcı olmaları için başvurulur. İşte bu yüzden Şeyh Ebu Muhammed el-Mercânî (r.a.), kendisi o alanın uzmanı olsa da yine de arkadaş ve dost­larına fıkhi konuları fukahadan almalarını tavsiye ederdi. Nükteyi iyi anla.!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>62. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Lafza manasına göre itibar edilir. Mana ise lafızdan alınır.</strong></p>
<p><strong>Lafza manasından dolayı itibar edilir.</strong></p>
<p>Zira mana, lafızdan alınır. İlim talipleri manadan daha çok lafza iti­bar edip özen gösterirler. Birçok talip de lafzı ihmal eder, böyle yapmakla manayı da ihmal etmiş demektir. Derinlik ve öze inme ameliyesi olmak­sızın sadece lafzın ifade ettiği mana ile yetinen kimse ifadenin ve sevk-i lafzın üzerinde daha çok durur. Hâlbuki lafzın yanında mananın hakiki veçhesine yönelerek inceleme ve derinleşmede bulunsa gerçek yöne doğ­ru adım atmış demektir. Çünkü ilimlere bütünüyle kendini vermez, on­lara yönelmezsen onlardan uzak olmaya devam edersin! Senden gayret olmasına rağmen ondan bir hareket yoksa fesat ve dalalet ortaya çıkar. Ondan sana bir yöneliş varken senden ona doğru bir hareket olmazsa bu gelişigüzellik ve taklide yol açar. Yönelim iki taraftan da olursa, tevfık ve tahkik gerçekleşir. Bu yüzden, “<em>Sen, onların durdukları yerde dur; onların yürüdükleri yerde yürü!&#8221;</em> denilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>68.Kaide</strong></p>
<p><strong>Hadis âliminin, bir hükme -eğer sahih olarak nakledilmiş ise- nassı ve mefhumu ile birlikte itibar etmesi.</strong></p>
<p><strong>Hadis âlimi, bir hükme &#8211;<em>eğer sahih olarak nakledilmiş ise-</em> nassı ve mefhumu ile birlikte itibar eder.</strong></p>
<p>Sahih, hasen veya -mütesahil biri ise- zayıf bir hadise ulaştığı zaman orada durur. (Yani böyle hadisler ile amel eder.) Ancak mevzu bir hadise ulaşır ise -Her ne kadar bunun ile alakalı kaideler olsa da- orada durmaz. (Yani o hadisle amel etmez.)</p>
<p>Bilalî (r.a.) dedi ki:</p>
<p>“Mevzu olan bir hadisin mevzu olduğu bilindiği halde -mevzu ol­duğu açıklanırsa hariç- rivayet edilmesi ve onunla amel edilmesi mutlak surette haramdır.</p>
<p>Reğâib namazları ile haftalık kılman namazlar ve Ubey bib Ka’b’tan sure sure rivayet edilen surelerin faziletleri hakkındaki rivayetler bu kabil­dendir. Ubey bin Ka’b’tan müfessirlerce yapılan rivayette hata yapılmıştır.</p>
<p>İmam Nevevi, Abdu’l-Aziz bin Abdi’s-Selam, bunların dışındaki Şafii âlimler ile Malikilerden Turtuşi, reğâib namazlarının yasaklığı konusun­da fetva vermiştir. lbn-ü”l-Arabi de bu görüşün lehine açıklama yapmıştır. İbn-ü’l Hâc ve diğerlerinin dediğine göre bu görüş mezhebin muktezasıdır.<br />
Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>82. Kaide: </strong></p>
<p><strong>&#8221;‘Hiçbir kimsenin ulaşılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir.</strong></p>
<p>Hiçbir kimse için bilgisi olmadığı hususları açıklama amacıyla ula­şılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir. Yani bilgisinin dışındaki konular hakkında konuşması doğru değildir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor. <strong>&#8220;Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.</strong>&#8220;(İsra,36)</p>
<p>Bir bilgiyi inkâr eden onu almamış gibidir. Batıl konusunda mutaassıb olan da bilmediği bir şeyi inkâr eden gibidir.</p>
<p>Musa (a.s.), Hızır’ın (a.s.) yaptıklarını kabul etmedi. Ama bu her ikisinin yaptıkları hakkında bir inkâr değildir. Çünkü onların yaptıkla­rının tamamı bir hikmete vabestedir. Bu sebepten şeyhimiz Ebu-l Abbas el-Hadrami (r.a.) yaptığı bir konuşmadan sonra şöyle dedi.</p>
<p><strong>&#8221;Şu konuşmadan kendisine bir şey vahyolunanı inkâr eden ve bunu anlamayan kimse mazurdur. Onun durumu zafiyetten, kusur işlemekten ve selametten korunmuştur. O, korkakların imam gibi iman etmiştir.”</strong></p>
<p>Kim bu konuşmadan bir şey anlarsa bu ondaki imanın kuvvetinden, kendi birikiminin genişliğindendir. Onun görüş alanı son derece geniş­tir. İster kendisinde nur olsun isterse zulmet olsun fark etmez. Bu yetiler hangi vasıf üzere olurlarsa olsunlar kalplere konulmuş olan emanetlere göredir. Bu ise bilinen ve anlaşılan şeydir, »</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>99. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Nice faziletli şeyler vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeylere sebep olabilir. Böyle olunca da genel olarak övülen bir şey nispeten kötülen­miş olur.</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin kârı, kazancı faydası kadardır.</strong></p>
<p>Bu faydanın da sayıları değil, bizzat kendisi ve maksatları muteberdir.</p>
<p>Çünkü nice faziletli şey vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeye sebep olabilir. Böyle olunca da tıpkı faziletli şeylerin arkasından gitmek gibi genel olarak övülen bir şey kötülenmiş olur. Âmmenin menfaatine olan işlerde çalışmak zaman ve akıl açısından büyük zararlara sebep olur. Birincisi olmasaydı sûfi, tembel kişilerin uğraştığı batıl şeylerden hiçbirini talep etmezdi. Buna hazine, kimya ve sadece dini, aklı, karakteri ve felahı az olanların istediği şeylerden bunlar gibi olanlar örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Böyle bir kimsenin dininin azlığı meselesine gelince o, bu tür işleri talep ederken, yaparken, tasarrufta bulunurken haramdan uzak kalamaz. Bunun en azı ise açıklama yapmamak, ayıp ve kusuru söylememektir.<br />
Aklın azlığı meselesi ise çoğu zaman kesinlikle yetişemeyeceği bir­takım kuruntularla veya ulaşamayacağı zannî şeylerle meşgul olmasıdır.</p>
<p>Karakter azlığı ise o kimsenin işleri ortaya çıkınca sahtekârlık, hıya­net ve sihir yapmaya nispet edilmesindendir.<br />
Âmmenin menfaatine olan işleri yapmayı istemekte ezaya maruz kal­ma durumu ile baş kaldırma durumu gizlenemez.</p>
<p>Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>102. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitlilıği terkinin tercih edilmesini gerektirir.</strong> <strong>Çünkü bu daha doğru­dur.</strong></p>
<p>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitliliği terk edilmesinin tercih edilmesini gerektirir. Çünkü terki tercih etmek selameti gerektirdiği için asıldır.</p>
<p>Bundan dolayı bunu tercih edecek bir şeyin olmadığı yerde sükût et­mek konuşmaktan, dünyayı terk etmek onu elde etmekten, özellikle kişi arkadaşından emin olmadığı bir zamanda uzlet sohbetten, açlık tokluk­tan üstün tutulmuştur. Dünyada kaybetmek olarak düşünülen ahirette ise faydalı olan şeylerden bunlar gibi olanlar da örnek olarak verilebilir. Bu hususta (yukarıda yapılması istenilen şeyler konusunda) Allah’a yakınlı­ğa inanmayan bir topluluğa göre de şehvetleri terk etmek bu kabildendir. Bu da ancak bunu mendüba döndürecek bir niyet ile sahih olur. Çünkü Allah (c.c.) bu konuda izin vermiştir. Taraflardan birini yapma ve yapma­ma hususunda biri diğerinden daha evla değildir. Ancak birini diğerine tercih edecek bir sebep varsa o zaman evleviyet söz konusu olabilir.</p>
<p>Allah (c.c) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>110. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kul, kendisinin sebep olmadığı bir kusurdan dolayı ayıplanmaz.</strong></p>
<p>Kulun yapması gereken; emredilen şeylerde aşırıya gitmemesi, yasak olan şeylerde ısrarcı olmaması, mendup olan şeylerde de ihmalkârlık göstermemesidir. Eğer şartlar onu zorlayıp da bu sayılanlardan birini yapacak olursa(mesela haram olan bir şeyi yaparsa) hemen tevbe, istiğfar ve iltica ile mevlasına yönelmesi gerekir. Eğer bunlar(yapılmaması gerekenler) kendisi kaynaklı olursa nef­sini kınar ve onu kötüler. Kendisi kaynaklı olmazsa onda kendisinin bir katkısı olmadığından nefsini kınayıp kötülemesine gerek yoktur. Burada delil olarak Hz. Ali ve Hz. Fatımaya (r.anhüma) sorulan bir soru hakkındaki şu hadisi getirebiliriz. Bir vakit Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.anhüma) ya gece namaz kılmamalarının sebebini sordu. Hz. Ali de ona cevaben “<strong>Allah ruhumuzu kabzetti.”</strong> dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)</p>
<p><strong>&#8221;İnsan ne kadar da cedelci”(Kehf,54)</strong> diyerek geçip gitti.(Buhari,1075..) Sahabe-i kiram vadi gecesinde uyuyakalmışlardı ve güneş üzerlerine doğmuştu. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) &#8221;Allah ruhlarımızı kabzetti.”(Muvatta,26) Buyurdu.</p>
<p>Bu işin aslı şöyledir. Hz. Ali ile Hz. Fatıma (r.anhüma) -İbn Cem- re’nin de işaret ettiği gibi- cenabete sebep oldukları (cünüp oldukları) için kalkamamışlardır. Kendilerine kalkamamalarının sebebi sorulduğu için -her ne kadar gerçek cedel de olsa- özür beyan ederek cevap vermişlerdir.</p>
<p>Vadide uyuyup kalan sahabe-i kiram ise herhangi bir şeye sebebi­yet vermemiştir. Bilakis onlar kendilerini gözetleme işini yapacak birini (bekçiyi) vekil tayin etmişlerdir.<br />
Anla gayri&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>144. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kulun iç hali dış görünüşünden bilinir.</strong></p>
<p>İnsanın alnı gönlünde gizlemiş olduğu şeylere işaret eder ve insanın iç âleminde kurguladığı hile ve desiselerin izleri yüzünde ortaya çıkar.</p>
<p>Ayeti kerimede “Onlar yüzlerindeki secde izleri ile tanınırlar buyrulmuştur. (Fetih-29) buyrulmuştur.</p>
<p>Adamın biri Peygamber efendimizi (s.a.v) görünce “Onu gördüğüm zaman bunun yalancı bir yüz olmadığını anladım demiştir. Hz. Allah münafıklar hakkında Peygamber efendimize “Eğer biz isteseydik onları sana gösterirdik. Sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın. Hz. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.(Muhammed 30)</p>
<p>İnsanlar kapalı dükkânlardır. İki adam konuştuğu zaman konuşmaların­dan hangisinin koku sattığı ve hangisinin baytarlıkla uğraştığı ortaya çıkar.</p>
<p>Çünkü söz, konuşanın vasfıdır. Senin içinde her ne varsa ağzından o dökülür.</p>
<p>İnsan üç şey ile tanınır: Konuştuklarından, yaptıklarından ve yaratılış gereği tabiatından. Bunların hepsi de kızdığı zamanki davranış şeklinden anlaşılır. Eğer doğruluktan ayrılmaz, ne olursa olsun hakkı tercih eder ve insanlara müsamahalı davranırsa o kişi iyi kişidir. Böyle değilse o kişi iyi bir kişi değildir. Bunu böylece anla!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>147. Kaide</strong><br />
<strong>Kendisinde olağanüstü bir hal meydana gelen kişinin, diyaneti düzgünse bu hal keramet, değilse istidraçtır.</strong></p>
<p><strong>Bir kimseden, kerametten daha umumi yani kerametin dışında is-tidraç gibi başka olağanüstü halleri de akla getiren, olağanüstü bir hal meydana gelirse o hal hakkında, kişinin içinde bulunduğu hallere ba­kılır. Hallerinin düzgünlüğü ile beraber dini konularda da düzgün bir kimse ise o yaptığı iş, keramettir; eğer dinî konularda düzgün olduğu sabit değil ise istidraç veya sihirdir.</strong></p>
<p>Bu kişi hakkında, yüksek bir rütbe ile hüküm verildikten sonra, bu rütbeye zıt bir hareket meydana gelirse duruma bakılır. Eğer bu hareket, herhangi bir şekilde mubah olması yönüyle tevil edilmesi mümkün olan bir hareketse şeriatın hakkının yani şeriatın verdiği hükmün uygulanma­sıyla beraber, yapmış olduğu hareket tevil edilir; açıklaması yapılır. Yap­mış olduğu hareketin herhangi bir şekilde mubah olması ile tevili müm­kün değilse tevil edilmez, verilen hüküm neyse uygulanır.</p>
<p>Tevil yapmak burada uygun değildir. Çünkü hakikatler değişmez.Kişiler üzerine hükümler sabittir. Onun için kişinin yapmış olduğu işin hükmü ne ise onun üzerine o hükmü uygulamak gerekir. Herhangi bir şekilde, mubah olduğuna hüküm verilen işin, tevil edilmesinin delili Hı­zır (a.s.) ile Musa (a.s.) kıssalarında anlatılmıştır. Çünkü birbirlerinden ayrılırken Hz. Musa’ya Hz. Hızır (a.s) şeriata zıt görünen fiillerinin se­beplerini açıklamıştır. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>155. Kaide</strong></p>
<p><strong>Bir müslümamn imanına ve salih kişinin veli olduğuna kesin bir şekilde hüküm vermek</strong></p>
<p>Bazen zanni deliller her ne kadar bütün yönleriyle hüküm konusun­da benzemese de kati delilmiş gibi mana ifade edebilir. Kendisinden İslam dinine delalet eden ameller meydana gelen müslümanın, imanına kati bir şekilde hüküm vermek ve yaptığı işlerin, söylediği sözlerin ve hallerinin göstergelerinin bulunduğu makama işaret ettiği, salih kimsenin veli oldu­ğuna hükmetmek gibi.</p>
<p>Bütün bunlar, kendilerine cennete girecekleri ile ilgili şahitlik yapıl­mış 10 kişi gibi Allahtan kendileri için özel hükümler olan kimseler hariç, Allah’ın bu konudaki ilmini kesin olarak bilmeden, bizim kendi ilmimiz­de meydana gelen durumlardır.</p>
<p>Bu konudaki şu hadisler muhakkak sahihtir.</p>
<p><strong>«Mescide gidip gelmeyi adet edinmiş bir adam gördünüz mü onun imanına şahitlik yapınız.&#8221;(Hakim,Müstedrek 1/332..)</strong></p>
<p><strong>“İki haslet var ki onlar münafıkta bir arada bulunmaz: Güzel ah­lak» dinde fakihlik. İki haslet ise müminde bulunmaz: Cimrilik» kötü ahlak.&#8221;(Tirmizi,2684)</strong></p>
<p>Hz. Sad’ın (r.a.) bir adamın imanı üzerine yemin etmesi Peygamber efendimizin de bunu “ya da müslim&#8221;(Hanbel 1/172..) şeklinde bir karşılık şeklinde bir karşılık verse de reddetmemesi sahihtir.</p>
<p><strong>“Kendisinde üç haslet bulunan kişi münafıktır.”</strong>(Buhari,34..)hadisi sahihtir. <strong>&#8221;Konuştuğu zaman yalan söyler. Kendisine emanet verildiğinde hıya­net eder. Vaat ettiğinde vadinden döner.”</strong> Bu hüküm bu özelliklerin kendisinde bulunan müminlerin tamamını içine almaz. Bilakis bu has­letlerden yani söz, amel ve ahit konusundaki yanlışlıklar kendisinde bu­lunup da buna aldırış etmeyen kimseleri içine alır. Bunun böyle olduğuna Peygamber efendimizin şu hadisi şahitlik eder: <strong>“Hainlik ve yalan dışında bütün hasletler müminin tabiatında bulunabilir.</strong>”(Hanbel 5/252..)</p>
<p>Peygamber efendimiz de başkasında değil de sadece mümin olan ki­şide böyle bir tabiatın, yani böyle şeyleri tabiat olarak benimsenmesini yasakladı. Münafığın aksine böyle bir tabiat müminde meydana gelirse bu asıl yani kalıcı bir durum değil, araz yani geçici bir durumdur.</p>
<p>Bundan dolayı müminin iman ve tevhit de olsa bile istisna bir durumu olduğunda, her şeyde bu durumun ortaya çıkması doğru değildir. Münafı­ğın ise küfür konusunda bile olsa istisna olabileceği bir durum yoktur.</p>
<p>Bu hadisin bizim bildiğimiz nifak kavramının dışında bir nifak ola­yından bahsetmesi mümkün olabilir. Âlimlerden bir kısmı bu hadise bu manayı vermişlerdir. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>158. Kaide</strong></p>
<p><strong>&#8216; İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır.</strong></p>
<p>Hz Allah’ın bir kula yardımı, kulu için güzel olan şeylerden, onların faydalarına ulaşmaktan, zararlı olan şeylerinde zararlarını def etmekten aciz kaldığı oranda olur.</p>
<p>İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır. Yani onların istediği şeyi ne kadar az isterse o kadar çok sevilir.</p>
<p>Bu sebeple insanların küçük çocuklara ve sübyanlara sevgileri çok güçlüdür.</p>
<p>Objektif bir şekilde incelenecek olduğunda âlimler ve ârifler zahit­lerden daha üstün olduğu halde sırf bu sebepten halk, zahitleri âlim ve âriflere tercih eder. Peygamber efendimiz s.a.v bu olaya şu hadisleri ile işaret etmiştir.</p>
<p><strong>“Dünyaya rağbet etme ki Allah seni sevsin, insanların elindekine rağbet etme ki insanlar seni sevsin.&#8221;</strong>(İbn Mace,4102..)</p>
<p>Meseleyi bu şekilde anla. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>178. Kaide</strong></p>
<p><strong>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine kolay gelen kişidir.</strong></p>
<p>İnsanın yaratılışı gereği kendisinde bulundurduğu ahlaki vasıfları, insanın dışına yansıyan arızi vasıflarla ölçülmez. Ancak bu arızi hallerin, insanın içindeki ahlaki vasıflara dalalet edebileceği göz önünde bulundu­rulur.</p>
<p>Açık bir şekilde bilinir ki cimrilik, vermek işinin nefse ağır gelmesi, cömertlik ise vermek işinin nefse kolay gelmesidir.</p>
<p>Cimri kişi, kendi nefsine hiçbir şey bırakmasa bile verme işinin ken­disine ağır geldiği kimsedir.</p>
<p>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine ko­lay gelen kişidir.</p>
<p>Bu sebeple şöyle denildi:</p>
<p><strong>“Bu iki arız yani vermek ve vermemek işleri, bir araya geldiğinde bu ikisi arasında ne yapacağı konusunda tereddüt etmek cimriliktir.”</strong></p>
<p>Kibir her ne kadar en düşük derecelerde bile olsa kişinin bir mezi­yetinin olduğuna inanmasıdır. Tevazu ise çok büyük meziyetleri olsa bile kendisinde bir meziyet görmemektir.</p>
<p>Eğer durum bu anlattığımız gibi olmasaydı muhtaç kişi hakkında ki­birli kişi demek doğru olmazdı. Ancak hadis-i şerifte de belirtildiği gibi fakir kişi, kibirli olması özelliğiyle kötülenmiştir.</p>
<p>Sen meseleyi bu çerçevede anla. Bu meseleyi bu konuda imam olan­ların kitaplarından takip edersen daha güzel ve uygun bir şekilde bulursun. Bu konuyu en iyi bile Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>195. Kaide</strong></p>
<p><strong>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi mananın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir.</strong></p>
<p>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi ma­nanın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir. Durum böyle olunca manaların nefiste zapt altına alınması, sonra ise onu açıklamak beyan etmek konusunda lisanın doğru kullanılması lazımdır.</p>
<p>Eğer böyle yapılmazsa birincide konuşan kendisi sapıtır, İkincide ise başkalarını saptırır. İşte bu yüzden imamlarımız genel olarak insanların yaptıkları yanlışları belirlediler ve ibarelerdeki yanlış uygulamalara dik­kat çekerek ikaz ettiler.</p>
<p>Bazı durumlarda muhakkik olan kişi şüphelerden sağlam bir şekilde kurtulduğu bir metotla, maksadının ne olduğunu anlatmaktan ibaresi ek­sik kaldığı, kusurlu olduğu için fasıklıkla, bidatçilikle ve küfre düşmekle itham edilir. Bu duruma en çok maruz kalanlar sûfîlerdir. Hatta ölüler ve diriler açısından onlar aleyhine inkârlar çoğalmıştır. Zarar bazen başka yönlerden olur. Bu zarar, sofilerin nefislerine gelen manaların sofi toplu­mun içerisinde nasıl anlatılacağına dair bir iznin olmamasıdır, öyle ki bir olan hakikat, lafzı ve manası bir olduğu halde bazıları tarafından kabul edilir, bazıları tarafından ise kabul edilmez. Biz bunlara çok şahit olduk. Şeyh Ebu-l Abbas el-Mursi bunları anlattı ve deliller getirdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>203. Kaide</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tasdik, tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır.</strong></p>
<p>Bir konuda inkârın bulunması, inkâr edilen şeyden veyahut onun nevilerinden kalbin soğuması, nefret etmesi sebebiyle, inkâr edilen şeyin kabulüne engeldir.</p>
<p>Tasdik ise her ne kadar kalbiyle ona yönelmesine bir engel olmasa da tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır. Çünkü böyle olma­sına herhangi bir engel yoktur.</p>
<p>Durum böyle olunca üzerinde durulması gereken nokta fakihin fıkıhla beraber herhangi bir zaman, mekân ve kişiyle sınırlamaksızın vehb e fefai kabullenip cevaz vermesi gerekir.</p>
<p>Çünkü kudretin sebepleri hiçbir şey ile ilişkilendirilmez. Aksi du­rumda ise fakih inkâr ettiği şeyden mahrum olmuş olur.</p>
<p>Eğer fakih bu inkârı yaparken, bir asla, bir delile dayanıyorsa bu du­rumda mazur sayılır. Aksi halde bilmediği bir şeyi inkâr etmesinden do­layı mazereti olamaz.</p>
<p>Bu esaslara güven ve selamet bul. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>204. Kaide</strong></p>
<p><strong>İnkâr, herhangi bir kötülüğün engellenmesine yöneliktir.</strong></p>
<p>İnkâr edilen şeyin inkâr edilmesinin sebepleri inkâr eden kişinin bir içtihada dayanması, bir zararın engellenmesi, gerekli olan derinleşmenin olmaması yani meselenin hakikatinin bilinmemesi, anlayışın zayıf olma­sı, ilim eksikliğinin olması, hükmün sebebinin bilinmemesi, meselenin konusunun karmakarışık olmasından ya da inkâr edenin inatçı olmasındandır.</p>
<p>Sonuncusu yani inat etme sebebinin haricindeki sebeplerden, hak yani gerçek ortaya çıkınca dönülmesi, bunların hepsinin alametidir. Çün­kü inatçı kişi ortaya çıkan gerçeği kabul etmez, davasında tutarlı değildir ve işlerinde herhangi bir ölçü denge de yoktur.</p>
<p>Herhangi bir kötülüğün engellenmesine yönelik sebepte ise, inkâr eden kişi, inkârından dönse bile inkâr ettiği şeyde fesat yönü devam ettiği müddetçe, inkârında devam etmesi gerekir.</p>
<p>Ebu Hayyan’ın(1) Nehr ve Bahr isimli kitapları ile İbnül Cevzi’nin(2) Telbisi İblis’inde yaptıkları sakındırmalar, kendilerinin de iddia ettikleri ve üzerlerine yemin ettikleri gibi kötülüğün giderilmesi türünden inkârdır.</p>
<p>Bunların ikisinde de bu sözlerinin içtihattan kaynaklandığına dair deliller vardır. îbnül Cevzi sûfîlere karşı çıkmakla beraber, tasavvuf eh­linden nakillerde bulunmuştur. Bu da onun sofileri Şeddi zeria ilkesi için inkâr ettiğine delalet etmektedir. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>(1)-Tezkiratul Huffaz,1/23</p>
<p>(2)-Vefeyatül ayan,1,/279</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>211.Kaide</strong></p>
<p><strong>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer id­dia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasında yalancıdır.</strong></p>
<p>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer iddia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasın­da yalancıdır. Böyle olunca kendisini, takvanın takip etmediği, takva ile desteklenmeyen tevbe batıldır. Kendisinde veranın olmadığı istikamet de, tam değildir. Züht ile sonuçlanmayan vera eksiktir, kendisinde tevekkül bulunmayan züht kuru ve verimsizdir. Allah’ın haricindeki her şeyden alakayı kesip, sadece Allah’a dayanmayı gerektirmeyen tevekkül sadece göstermeliktir Aslı esası yoktur.</p>
<p>Tevbenin gerçek olup olmadığı haramlardan yüz çevirmede, takva­nın mükemmelliği, Allah&#8217;tan başka kimsenin muttali olmadığı yerde nasıl davrandığında ortaya çıkar. İstikametin bulunmaması, bidatlere düş­meden zikrine devam etmesinde, veranın varlığı ise, şüpheli durumlarda şehvete düşüp düşmemesinde ortaya çıkar. Eğer nefsin isteklerine uymaz­sa vera sahibi olur. Aksi halde vera sahibi değildir.</p>
<p>Züht ise bir seçim söz konusu olursa dünyayı geri çevirmek, fakat dünya kendiliğinden gelirse kabullenmek, böyle olunca da dünyanın ona yüz vermesine ya da vermemesine önem vermemektir. Tevekkül ise se­bepler ortadan kalktığında bütün insanların ölmesi, yerin ot bitirmemesi, gökyüzünün yağmur yağdırmaması gibi bütün çıkış yönlerinin kapandığı bir durumda meydana gelir.</p>
<p>İşte bu durumda kalp, sükûnet içerisinde ise bu tevekküldür. Eğer böyle değilse o kimse tevekkül sahibi değildir. Vacip ve mendupluğunun düştüğü belli olan her işin, bu durumun bilinmesine rağmen nefis tara­fından hala istenmesi, nefsin hevası yani şiddetle istemesindendir. Her ne kadar bu iş, gerçekte doğru bile olsa böyledir. Eğer bu iş, sadece dü­şürülmek için düşürülmüş ise o zaman bundan maksat niçin yapılması istendiyse onun içindir. Sen böyle anla.</p>
<p>Şeyh Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları</p>
<p>(Gelenek Yayınları)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filozoflardan Sözler:Asklerius</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerasklerius/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerasklerius/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 16:51:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Fatik]]></category>
		<category><![CDATA[Cahile İlim öğretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Günahkâra lütufta bulunmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3036</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günahkâra lütufta bulunmak, günah işlemek için onu daha da güçlen­dirmek demektir. Nanköre iyilik etmek nimeti zayi etmektir. Cahile İlim öğretmek onun cehaletini daha artirmaktır. Cimriden bir şey istemek onuru ayakaltına almaktır. Kaynak: İbn Fatik-Hikmetli Sözler</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerasklerius/">Filozoflardan Sözler:Asklerius</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-4446 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg" alt="hikmetli-sozler" width="346" height="180" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg 555w" sizes="(max-width: 346px) 100vw, 346px" /></a></p>
<p>Günahkâra lütufta bulunmak, günah işlemek için onu daha da güçlen­dirmek demektir. Nanköre iyilik etmek nimeti zayi etmektir. Cahile İlim öğretmek onun cehaletini daha artirmaktır. Cimriden bir şey istemek onuru ayakaltına almaktır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İbn Fatik-Hikmetli Sözler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerasklerius/">Filozoflardan Sözler:Asklerius</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerasklerius/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
