<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çağdaşlaşma | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cagdaslasma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Jan 2018 13:09:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Çağdaşlaşma | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 May 2016 23:44:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaşlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İktisadî sınıflaşma ile ictimaî sınıflaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İlluminati]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ateist Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik]]></category>
		<category><![CDATA[Batınilik]]></category>
		<category><![CDATA[Dinlerarası diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali Öncesi Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Meal]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin b. Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[Panteizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rihle Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Talim-Terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11110</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebubekir Sifil: Sizin de malumunuz olduğu üzere İslam tarihi boyunca felsefe ile İslâmî ilimler arasında en azından genel itibariyle çok uyumlu bir ilişki olmamış. Felsefeden bahseden, İslam tarihine felsefe açısından bakan insanlar İslâmî ilimleri; İslâmî ilimler açısından bakanlar ise genelde felsefeyi ihmal ederek yaklaşmışlar; Tarafgir bir gidişat söz konusu. Fakat biz biliyoruz ki, en azından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/">Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium/" rel="attachment wp-att-20010"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20010" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium.jpg" alt="" width="469" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 469px) 100vw, 469px" /></a></p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Sizin de malumunuz olduğu üzere İslam tarihi boyunca felsefe ile İslâmî ilimler arasında en azından genel itibariyle çok uyumlu bir ilişki olmamış. Felsefeden bahseden, İslam tarihine felsefe açısından bakan insanlar İslâmî ilimleri; İslâmî ilimler açısından bakanlar ise genelde felsefeyi ihmal ederek yaklaşmışlar; Tarafgir bir gidişat söz konusu. Fakat biz biliyoruz ki, en azından başlangıç itibariyle felsefenin İslam dünyasına girişi, İslam dünyasında felsefeyle ilgilenen insanlar, İslam’ı yozlaştırmak ya da dinden bağımsız bir felsefe yapmak gibi bir amaç gütmemişler. Önlerinde hazır buldukları bir yapıya İslâmî açıdan ve İslâmî zemine ayaklarını basarak bakmaya çalışmışlar. Biraz sonra belki değineceğiz, bu çalışmalardan eklektik bir yapı üretmişler. Genel olarak bu zeminde, felsefe-din ve hususan felsefe-İslam ilişkisini, “İslam Felsefesi” tabirini, bunun felsefî olarak imkânlarını konuşarak başlayabiliriz bu röportaja&#8230;</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Başlangıçtan itibaren, Hz. Peygamber ve özellikle Hz. Ali ile, İslam’da üç dayanak kabul edilmiş: Allah’ı zâhiren tebliğ&#8230; Bir dâhilî tebliğ var&#8230; Hepimizin içindeki vicdan dediğimiz hadise.</p>
<p>Birebir Allah’la konuştuğumuz, muhavereyi yürüttüğümüz araç vicdandır. Yunancada monolog (tek kişilik konuşma) dedikleri şeyden bahsediyoruz ki bu aslında diyalogdur. Yani içimizde bir nefsimiz var ve bir de Allah’ın sesi var. Allah’la olan konuşmamız her an ve her ortamda yürüyen bir muhaveredir. Bu da her an yaptığımız bir şeydir. Çünkü Allah, bir hükümdar, bir genel müdür, bir başöğretmen vb. bir şey değil ki ona şunu sorabilirim şunu soramam gibi bir durum söz konusu olsun. Ne varsa biz onunla hasbıhâl içerisindeyiz. “Her çocuk fıtrat üzere doğar” meselesi budur yani insanın Allah’la sürekli yürüttüğü bir muhavere vardır.</p>
<p>Zahirî tebliğ ise Kur’ân’dır&#8230; Vicdanın en üst kesiti akıldır. İnsan belli bir zihin seviyesine geldikten sonra Allah ona başka türlü hitap etmeye başlıyor. İnsan akıl bâliğ olunca artık çok basit bir biçimde değil; teklife muhatap olmaya başlıyor ki bu dönem insanın hür olduğuna ilişkin bir işarettir. İnsan yapısı ve doğuşu itibariyle hürdür. İnsanın en önemli hususiyeti hür olmasıdır. O bakımdan Allah, daha sonraki devirlerde yani insan akıl-baliğ olup rüşdünü isbat ettikten sonra kendisine teklif şeklinde geliyor&#8230; O eski emir kipinin yerini teklif alıyor. Burada akıl, Allah’ın dediklerinin anlaşılması ve kavranması manasına gelmektedir. İbn Sina’ya göre bu aslında Kur’ân’ın en önemli tefsiri manasındadır. Bizim bakî kalacak ölümsüz tarafımız aklımızdır&#8230; Ebedî yaşayacak olan, akıl kesimimizdir. Kur’ân ve akıldan sonra üçüncü husus hadistir. Buradaki sıralamanın önemi yok. İsterseniz bu sıralamayı “Kur’ân, hadis ve akıl” olarak da alabilirsiniz.</p>
<p>Şüphesiz en başta Kur’ân vardır. Fakat ondan sonra hadis ile aklın yerini değiştirebilirsiniz. Bu üçlü sacayağı çelişmiyor&#8230; Kur’ân’la akıl ve Kur’ân’la hadis çelişmez. Buradan yola çıkılmıştır ve çok erken bir çağda İslam, dışımızdan iki medeniyetin doğrudan etki alanına girmiştir. Biri İran ve İran üzerinden gelen Hind medeniyeti, öbürü de Yunan medeniyetidir. Büyük filozofumuz –hakikaten en büyüklerinden kabul edebiliriz- Bîrûnî bunun tahlilini yapıyor ve diyor ki: “Hind’den ve İran’dan duyguyu ve Bâtıniliği; Yunan’dan ise aklı aldık. Bu iki kutbu, İslam tarihi bağdaştırmaya çalışmıştır. Bîrûnî ve sonrasında Gazzâlî’ye göre –ki en büyük adamımız da odur- İslam düşüncesinin çatısını kuran adamdır.</p>
<p>Akıl önem itibariyle duygu ve Bâtınîliğe çok ağır basmaktadır. Akıl, hâkim/hükmedici durumdadır. Hatta şöyle diyebiliriz: akıl, müstebittir; dediğim dedikçidir. Bu arada bir karışıklığa yol açmasın diye belirtelim ki burada Bâtınîliği, Frenkçede “mistikliklik” dedikleri anlamda kullanıyoruz. Burada özellikle “tasavvuf” demiyoruz çünkü mistiklikten çok etkilenen tasavvuf olduğu gibi Gazzâlî’nin inşa ettiği çok sarih/müsbet diyebileceğimiz, aklın emrinde yürüyen bir tasavvuf da var. Ama daha çok, zamanla, benim başta bahsettiğim Bâtınilik dediğim manada yürümüştür. O ikinci türdeki tasavvuf biraz kenara itilmiştir. Tasavvuf, bilhassa on yedinci yüzyıldan itibaren o çekiciliğini ve cazibesini kaybediyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Bu dediğiniz süreci biraz daha geri götürüp Muhyiddin b. Arabî ile başlatabilir miyiz?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Bence başlatamayız. Çünkü Muhyiddin b. Arabî’de de son derece aklî bir yön baskındı. Biz İbn Arabî’yi çok kötü yorumluyoruz. Bilhassa vahdet-i vücûd meselesinde İbn Arabî’ye haksızlık edildiği kanaatindeyim. Evet vahdet-i vücud zor açıklanacak bir problem ama hemen şunu söyleyebilirim: O, Allah’ın varlığını bunun içine sokmuyor; Yaradılmışlıkların bütününü göz önünde tutuyor&#8230; Vahdet-i vücûd dediği bu&#8230; Allah’ın varlığı unun dışında&#8230; Panteist bir tarafı yok&#8230; Bunu çok net olarak söyleyebiliriz. Bunu böyle telakki etmek, kötü yorumlama ve anlamama sonucudur. Büyük filozoflarda çoğu kere yanlış anlaşılma sözkonusudur&#8230; Gazzâlî de bunun kurbanıdır. Biz yine konumuza dönecek olursak tasavvuf, bin altı yüzlerden itibaren bozulmaya başlıyor.</p>
<p>Öncelikle tarikatlar çok artıyor. Nasıl ki para çok arttığında iktisat zayıflar/bozulur; kavramlar da çok arttığında düşüncenin insicamı bozulur. Mesela biz bu gün bir kavramlar curcunası içerisinde yüzüyoruz. Dünya kadar kavram var&#8230; Herkes bir kavram üretiyor&#8230; Bu, son derece zararlıdır. Basit örnekler verebiliriz&#8230; “İnsan hakları”, “hayvan hakları”, “demokrasi” vd&#8230; Bunlar lüzumsuz şeyler. Adalet diye bir kavram var. Tarifi de muhtevası da kesin ve sarih bir kavramdır. Siz adalete uyduktan sonra onların uydurdukları o yeni kavramların ifade edeceği ne varsa zaten söy- lemişsinizdir&#8230; Yeni kavramlara lüzum yok. Tarikatlar konusu da böyledir. Esaslı bir takım tarikatlar vardı. Her gelen yeni bir şey ekledi. Alt kollar oluşturuldu&#8230; Hâlbuki çokluktan iyi bir şey çıkmaz; disiplin bozulur. Ordunuz var ve her alay, her bölük kendi başına ordu olmaya kalkıyor&#8230; Bu durumda ortada insicam falan kalmaz. Siz o orduyla o savaşı götüremezsiniz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Öyleyse bu, işleyişle ilgili bir arıza mıdır yoksa (&#8230;)?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> İşleyişle ilgili arıza zamanla fikirle ilgili arızayı beraberinde getirir. Yani biz felsefeden yola çıktık&#8230; Felsefenin de başı akıldır ve aklın da emrettiği ilk şey disiplindir&#8230; Vahdetten çokluğa geçtiğiniz ölçüde o disiplini bozuyorsunuz. Çok başlı olmaya başlıyorsunuz&#8230; Her kafadan bir ses çıkıyor&#8230; İlk başta söylenen ve sahih olan unutuluyor. Mesela ben eski el yazmalarını gördüm&#8230; Fârâbî üzerine şerh üstüne şerh, tefsir üstüne tefsir yapılmış. Sayfaya bakıyorsunuz her tarafta derkenar&#8230; “Farabî nerede?” demekten kendinizi alamıyorsunuz&#8230; Peki Fârâbî ne demiş?&#8230; Ortada yok&#8230; Kaybolmuş&#8230; Yorumlar&#8230; Yorumlar&#8230; Derken aslı kaybediyorsunuz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> O zaman felsefenin de başına aynı şey gelmiş.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Aynen öyle&#8230; Ona geliyorum şimdi&#8230; İlk başta dışarıdan gelen etkilere karşı İslam’ı savunma babından konuları açmanız lazım. Çünkü Allah’tan gelen tebliği insanların anlamasına açık kılmak gerekiyor. Bir elektrik santralini düşünürsek, elektrik santralinin ürettiği enerjiyi olduğu gibi evlere veremezsiniz; ortalığı yakarsınız; Trafo istasyonları vardır, bunlar dağıtır/indirir&#8230; İndirme merkezleridir bunlar. İşte o, akıldır. Akıl İslam’da tamamıyla dinî bir terimdir. Bu, diğer dinlerde de mesela Hıristiyanlıkta da böyleydi. Akıl dinî bir terimdir. Ondan sonra yeniçağda, bilhassa insancılık/hümnizmada aklın Allah’a giden kablosu kesildi&#8230; Akıl kendi başına bir merci oldu&#8230; Hakikati kendinden menkul bir şey. Halbuki aklın hakikati Allah’tadır&#8230; Fakat kabloyu kesince akıl kendi başına –sümme hâşâ- tanrı durumuna gelmiştir. Ve buradan, yeni-çağda akılcılıklar çıktı. Bizim bugün burada yaptığımız da, Türkiye’de yapılan da yeniçağ Avrupa’sında çıkanın kötü bir taklididir. Akıl tek başına bir şey halletmiyor. Bunu, başta peygamber olmak üzere belli bir takım salahiyetli insanlar ayarlıyorlar. Peygamberden sonra, hakîm dediğimiz filozoflar, peygamberin bildirdiklerini çağın tabii ve ictimaî şartlarıyla bağdaştırıyorlar&#8230; İctihad dediğimiz hadise. Sizin her çağda bu türlü ictihada ihtiyacınız var. Çünkü zamanın ihtiyaçları ve zaruretleri/zorunlulukları değişiyor&#8230; Mesela bu gün burada bir “İnsan hakları”, “hayvan hakları”, “demokrasi” vd&#8230; Bunlar lüzumsuz şeyler. Adalet diye bir kavram var. Tarifi de muhtevası da kesin ve sarih bir kavramdır.</p>
<p>101 milyon insanınız var ve bir milyon insana elektrik veriyorsunuz. Burası yirmi milyon olduğunda yirmi milyona elektrik dağıtacaksınız. Bir milyon insana dağıtmak için kullandığınız alet-edevat yirmi milyon insana elektrik dağıtmak için artık yetmemeye başlıyor. Ben çocukluğumdan bilirim&#8230; 1955 ya da 54 senesinde Türkiye’nin sadece %8’ine elektrik veriliyordu. Demek ki nüfusun %92’si karanlıktaydı. Bu gün galiba %100’e elektrik verilebiliyor. Haliyle dağıtıcı araçlarınızı değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Bunun gibi bir hadise&#8230; Felsefede ilk başlarda –ki Mutezile ve Eş’ariyye ile başlar bu işler- insanın iradesiyle Allah’ın iradesinin sınırlarını çiziyorlar. Bu bize Kur’ân’da bildirilmiş ve onlar bunu tefsir ediyorlar. Bu çok müthiş bir hukuk meselesidir. Kalkıyorum adamı kesiyorum, biçiyorum ve sonra diyorum ki: “Allah böyle istedi”&#8230; Bu problemin aslı Hz. Peygamber’in devrine kadar gidiyor. Zaten problemlerin esas dayanakları orada&#8230; Peygamberimiz müthiş yaşayan, insan bir kişi&#8230; Çok, böyle etiyle kemiğiyle yaşayan bir insan. Her yönüyle örnek&#8230; Aile babası, devlet başkanı, başkumandan, komşu, arkadaş, amca, dayı ve her şey. Çok dost bir insan&#8230; Peygamberlik ayrı bir şey&#8230; Mesela her halde Hz. Musa mizacı itibariyle sert bir insandı. Ben şahıs olarak Hz. Musa ile karşı karşıya gelmekten çekinirdim.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Fakat Hz. Musa (a.s) öyle bir kavme peygamber olarak gelmiş ki onlara karşı sert bir mizaç gerekiyordu demek de mümkün.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Evet aynen öyle&#8230; Mesela Hz. Peygamber (s.a.v) sabah geliyor bakıyor ki Hz. Ali (r.a) evin önündeki kerevette uyuyor. “Yâ Ali, sabah namazını ne yaptın?” diyor. Hz. Ali “aaa unuttum” deyince Hz. Peygamber “nasıl unuttun?!” diyor. Hz. Ali “Allah öyle istedi uyuya kaldım” diyor. “Allah isteseydi uyanırdım” demeye getiriyor. Hz. Peygamber (s.a.v) müthiş kızıyor&#8230; Öfkesinden kendi baldırına vuruyor ve dönüp gidiyor. Çok güzel bir tepki bu&#8230; Çok insanî bir şey yani. Buradan şunu anlıyoruz: Kendi şahsî hatalarını tutup da Allah’a yüklemeyeceksin. Tabii Hz. Ali de Hz. Peygamber (s.a.v) gibi çok insan bir adam. Zaaflarını saklamıyor&#8230; Son derece açık bir insan. Zaten öyle olduğu için başına bütün bu belalar geliyor. Siyasî bir adam değil; çok açık oynuyor. Tek hatası, devlet başkanı olmaya soyunmaktı. Çünkü onun mizacında bir adam siyaset yapamaz. Samimî, saf bir insan. Neyse&#8230; Biz burada şunu görüyoruz: Bizim cüzî bir irademiz var ve ondan sorumluyuz. İnsan olmanın başta gelen manası sorumluluk&#8230; Bir tarafta görev; öbür yanda sorumluluk var&#8230; Kaçınılmaz görevlerimiz var&#8230; Dünyaya geliş sebebimiz bu&#8230; Hikmet-i sebebimiz, görevlerin ifasıdır&#8230; Görevlerin ifası, sorumluluğa girer. Felsefenin başta gelen işi, bu dengeyi, bu muvazeneyi ortaya koymaktır. Felsefenin kolları vardır ve en önemli kolu ahlak felsefesidir. Görev-sorumluluk dengesinin ayarı ahlak felsefesine girer. Burada ahlak felsefesi birinci derecede Kur’ân’dan ve hadisten hareket eder. Kur’ân, doğrudan doğruya ahlakı vermez; Kur’ân bizi ahlakı düşünmeye sevk edecek ipuçlarını, nirengi noktalarını bildirir&#8230; Kur’ân’ı herkesin okuması şart&#8230; Ama anlamak maksadıyla okuyamazsın&#8230; Anlamazsın. Yani nasıl ki herkes oturup kalp cerrahı olamazsa, Kur’ân’ı anlamak da bir iştir, bir meslektir. “Herkes anlar efendim&#8230; Türkçeye tercüme edildi çünkü” diyorlar. Kur’ân Türkçe’ye tercüme edildi de ne oldu? Bu iş öyle tercümeler, mealler üzerinden olmaz. Meallerden hareketle Kur’ân’ı anladığını söyleyen kimse halt etmiştir. Okursun mühendis olursun, cerrah olursun vb&#8230; Ama Kur’ân’ı anlamak bir ihsandır&#8230; Allah’ın ihsanıdır&#8230; Yani herkes o tahsili görerek ona vakıf olamaz.</p>
<p>Onu anlamak üzere yaratılırsın ama aynı zamanda tahsilini görürsün. Bunun başta gelen bir şartı var mı bilmiyoruz. Mesela ben hiç Müslüman olmamış adamların Kur’ân tefsirlerine bakmışımdır ve hayran olmuşumdur. Mesela Montgomery Watt&#8230; diyor ki: “insanın verebileceği en büyük eser Goethe’nin Faustudur. Daha büyük bir eser olamaz. O, bir dil şaheseridir. Kur’ân ise Faustun birkaç kat şaheseridir. Sonuç itibariyle Kur’ân’ı bir insanın yazması mümkün değildir.” Bildiğim kadarıyla Montgomery Watt, ihtida etmiş bir adam değil. Montgomery Watt’ın bu tesbitini okuduktan sonra tekrar oturdum ve Goethe’nin Faustunu okudum. Hakikaten, Watt çok haklıymış dedim&#8230; Olağanüstü bir şey&#8230; Bir edebiyat eserinin muazzamlığı, tercüme edilemezliğindedir. Faustun tercümeleri var ama bunlar güdük tercümeler. Kur’ân tercümeleri gibi diyebiliriz. Mesela “Allahu ekber ne demektir?” diye sorulduğuna “en büyük Allah’tır” deniliyor&#8230; Hayır, yanlış. “en büyük Allah” diyemezsin. Çünkü en büyük dediğinde bile bir karşılaştırma yapmış oluyorsun. Allah öyle, varlıkları karşılaştırdığınızda en büyüğü manasında olamaz&#8230;</p>
<p>Biricik büyük, tek büyük, eşsiz büyük denebilir belki. Çünkü ölçü yok&#8230; Ölçü veremezsiniz. Bu manada da Allah mantıkla kuşatılamaz&#8230; Zaten kuşatılabilse Allah olmaz. Mesela Allah’ı tarif edemezsiniz. Çünkü ancak akıl yoluyla bir şey tarif edilebilir. Ben her şeye akılla yaklaşabilirim ama Allah’a ve ilahî olanlara, mesela ruha akılla yanaşamam. “Herşey ilahidir. Şu madde de Allah yaratığıdır” diyeceksiniz&#8230; Ama madde benim aklıma uygundur. Maddeyi ben açıklayabiliyorum. Allah benim aklıma uymayacak bir takım şeyler yaratmıştır&#8230; Ruh bunlardan biridir&#8230; Bu bakımdan ona yanaşamam. Ama hissederim&#8230; Allah’ı da hissediyorum. Bu çok önemli bir noktadır. Felsefe, hissetmelerle ilgilenmez; sadece akledilenlerle uğraşır. Bu manada felsefenin Allah’la alıpverebileceği bir şey yoktur.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Ateist felsefe ya da ateistlerin yaptığı felsefe?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Ateist felsefe mantıksızdır. Çünkü “Allah yoktur” dediğimde zaten Allah’ı kabul etmiş oluyorum. “Birisi bana Ebubekir bey nerede” diyor ve ben de “yoktur” diyorum&#8230; Ebubekir bey var olmalı ki ben “yok” diyorum. Bir şey yoksa ondan bahsedemeyiz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Var olduğu iddia edilen bir şeyse?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Var olduğu iddia edilen bir şey de olamaz çünkü var ki Ebubekir’den bahsediyorum. Ebubekir beyi anmam, müsbet veya menfi manadadır&#8230; Vardır-yoktur manasında&#8230; Anıyor olmam Ebubekir beyin varlığının kanıtıdır. “Allah yoktur” dediğimde bu, “Allah var ki anıyorum ama inkâr ediyorum” anlamına gelir. Buradaki inkâr, psikolojik bir şey&#8230; Ontolojik bir hadise değil. Meallerden hareketle Kur’ân’ı anladığını söyleyen kimse halt etmiştir. Ama Kur’ân’ı anlamak bir ihsandır&#8230;</p>
<p><strong> Talha Hakan Alp:</strong> Hocam sizin anlattığınıza göre İslam felsefesi Kur’ân ve hadisin, daha genel ifadeyle vahyin bir tür yorumu. Bunun hayata, hayatın alanlarına -tıpkı elektriğin trafo istasyonlarından şehre ulaştırılması işlevinde olduğu gibi- ulaşımını sağlayan bir sistem, bir mekanizma. Dolayısıyla felsefeyi ya da filozofu/hakîmi klasik telakkide olduğu gibi, sadece Fârâbî ve İbn Sina şeklinde değil de içine Kur’ân’dan fıkıhla ilgili yorumlar çıkaran İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel’in, Kur’ân ve hadisten ahlâkî ilkeler istihrac eden el-Harâitî gibi alimlerin de girdiği bir kavram mı? O zaman siz İslâmî ilimler diye bildiğimiz alanı da hikmet ya da felsefe dediğimiz çatı altına koymuş oluyorsunuz. Bu Türkiye için yeni bir tanım mıdır yoksa (&#8230;)</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Hayır, yeni bir tarif değildir. Çok özet olarak söylersem Gazzâlî, İslam’ı felsefeye yedirmiştir ve İslam’a yedirilmiş felsefeden, kelam çıkmıştır.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Gazzâlî öncesi kelam hakkında ne diyeceksiniz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Orada bir karışıklık var&#8230; İslam’da da olduğu üzere felsefe, yapısı gereği sorgulayıcıdır&#8230; Şüphecidir&#8230; Yalnız şüpheyi kuşkuyla karıştırmayalım&#8230; Şüphe, aklî bir zorunluluk olarak bana verilen herhangi bir şeyi sorgulamamdır&#8230; Metodik şüphe&#8230; Felsefe buradan hareket eder. Metodik şüphenin uygulanabileceği alan vardır, uygulanamayacağı alan vardır. İyi bir felsefe bunun ayrımını yapar. Her şeyin iyisi ve kötüsü olduğu gibi felsefenin de iyisi ve kötüsü vardır ve felsefe çok tehlikeli bir silahtır. Yani siz atomu tıpta çok yararlı işler için kullanıyorsunuz ama aynı zamanda milyonlarca insanı bir anda götürebiliyorsunuz&#8230; Bunun gibi bir hadise&#8230; Her şey böyledir. Bıçakla ekmek de kesiyoruz, adam da kesebiliriz. Felsefenin kötüsü, kavram karışıklığına yol açacak cinsten olanıdır. An önce size söyledim&#8230; Allah’a felsefeyle yaklaşamazsınız çünkü Allah, akılla kavranabilecek bir varlık değildir. Allah kendini ancak Kur’ân’da söylediği kadar açıklar&#8230; Biz onu biliriz. Onun dışında Allah hakkında hiçbir fikrimiz olamaz; hissederiz&#8230; İçimizde duyarız&#8230; O duyuşumuz da vicdan dediğimiz hadiseyle kendini gösteriyor. Ben şahsen sevgiyi filan bilemem. Belki felsefeciliğimden&#8230; Belki biraz fazla asker ruhlu olmamdandır bilmiyorum&#8230; Öyle sevgi mevgi bildiğim bir şey değil; ben evvelemirde Allah’tan korkarım. Allah sevgisi falan bilmi yorum nedir? Ben hayatımda önce Allah’tan korktum sonra babamdan. Babam gitti Allah kaldı&#8230; Hüve’l-bâkî&#8230; Ben bir tek sevgiyi annemde gördüm ki ona da şefkat diyoruz. Ama babamı sevdim mi bilmiyorum fakat saydım ben onu. Babam benim için mertliğin ve namusun timsaliydi&#8230;</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Belki babanıza duyduğunuz o korkunun içinde bir miktar sevgi de vardı&#8230;</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Mutlaka&#8230; Yoksa niye korkayım ki? Ben koskoca adam olmuştum ve hala bir şey yaparken “babam buna ne der?” derdim. Çünkü çok kategorik bir adamdı. “Bu olmaz, bu böyle bu şöyle” tarzında biri idi. Şimdi Allah meselesi de böyle bir hadisedir. Marks’ın lafına dönersek afyon her anlamda bir dizgin, bir durdurucu güç manasındadır. Çünkü bundan daha korkunç bir şey yok. Gece gündüz, her an, her lahza beni gözetliyor. Hatta henüz hissetmeye başladığım hususları benden önce görüyor. Bu anlamda bırakın her şeyi yapmayı, her şeyi düşünmeye bile mezun değilim. Bazı şeyler var ki onları düşünmem bana yasak&#8230; Burada örneğini veremem çünkü düşünmem yasak&#8230; Bunu kim denetliyor? Allah. Yeniçağda, bilhassa insancılık/hümanizmada aklın Allah’a giden kablosu kesildi&#8230;</p>
<p>Kazara böyle bir şey düşündüğümde kendi kendimi yiyorum&#8230; “sen nasıl böyle bir şey düşünürsün be adam? Ne diycek şimdi buna o otorite?” diyorum. Kur’ân bize ahlakı vermeye/yedirmeye çalışıyor. Çünkü ahlak, insan demektir&#8230; Duyduklarımızı, hissettiklerimizi hayvanlarla paylaşıyoruz; hayvanda da var his. Onun için de çoğu kere “hayvanla biz akrabayız, hayvandan geliyoruz falan” diyorlar. Çünkü arada bir yakınlık var&#8230; Hayvan da duyuyor. Evrim basamaklarında üst katlarda duran türlerde çok gelişmiş bir duyarlılık/alıcılık var. Şöyle kıpırdadığında, orada yatmakta olan kedi bunu hissediyor&#8230; Kafasını kaldırıp bakıyor. Hissettiklerim konusunda Allah’ın bana bir şey söylemesine ihtiyaç yok&#8230; Önümde duran şeyi görüyorum&#8230; Çarptığımda canım acıyor vb. Ama hissetmediklerim var&#8230; Ahlak budur&#8230; Onun hiç karşımda bir örneği yok. İffet, namus, cesaret vs. Bunların görünürde/duyulabilir bir ölçüsü/ölçeği yok.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Özellikle modern dönemde, belki biraz da batıda Hıristiyanlık karşısındaki tesbitlerden yola çıkarak, onları kes-yapıştır metoduyla İslam dünyasına taşıyarak İslam hakkında şu tarz telakkileri duymaya/okumaya başladı insanımız: “Dinin özü ahlaktır. Ahlakî ilkeler de evrenseldir&#8230; Zulüm her yerde kötüdür&#8230; Hırsızlık her yerde kötüdür&#8230; Cinayet her yerde kötüdür&#8230; Dolayısıyla din de özünde bunları vermeye çalışır. O halde dinin üstündeki o ince tülü, mesela hükümleri kaldırsanız ortaya evrensel hususlar çıkar. Din de budur.” Bu bizi şuraya götürmüyor mu? Ortak evrensel insanlık dini gibi bir iddia var. Dinlerarası diyalog ça lışmalarının bir ucunda da bu var. Bu bizi böyle bir yere götürmez mi?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Din, İslam’dır. Zaten fıtrat üzere yaratılmışız ki o fıtrat da İslam’dır. O İslam’ın yorumları var. Budacı, Hindu, Hıristiyan, Yahudi vd. yorumları var ve İslam’ın özünü bize yansıtan Müslümanlık var. Bu Müslümanlığı bırakırsak “efendim, ahlakın özü dindir. Bütün dinler aynıdır” dersek, peki nedir bu ahlakın özü? Kur’an’a ve hadislere bakmadan nasıl bulacağız o özü? Tekrar söylüyorum: onları biz anlamıyoruz; onları bize anlatıyorlar&#8230; Hakîmler anlatıyor onları bize&#8230; Hakîmlere ihtiyacımız var. Din, sadece bir anlatma meselesi değil&#8230; Bu noktanın çok mühim olduğu kanaatindeyim&#8230; Müslümanlık sadece bir anlatma meselesi değil; bir talim-terbiyedir. Ahlaklı yaşama, insanın başarabileceği en zor iştir. Çünkü ahlak&#8217;ı yaşama, elini ayağını dünya nimetlerinden uzak tutmaktır. Peki nimetlerden hiç mi yararlanmayacağız? İnsanca yaşamamızı mümkün kılacak ölçüde yararlanırız. Onun dışına çıktığın anda haramdasın&#8230; Sefahat/ sefihlik haramdır. Allah Teâlâ, “zina etme!” demiyor, “yanaşma!” diyor. Çünkü yanaşırsan frenin tutmayabilir&#8230; gidersin. Müslümanlık çok zor bir iş&#8230; İbadeti zordur&#8230; Muamelatı zordur&#8230; Herhalde dinlerin en zorudur. Mesela bir namaz kılacaksınız, kırk tane şartı ve ter tibi vardır&#8230; Mühendislik gibi bir şey&#8230; Çünkü disiplin altına alınacaksınız&#8230; Tıpkı savaş gibi; öldürmek ya da ölmek için gidersin cepheye ve bunun için yığınla talim-terbiyeden geçersin. Din de böyledir&#8230; Askerî bir eğitim ve terbiyedir&#8230; Hayat genel olarak askerî bir disiplin gerektirir. Bütün mesele, insanı yaşatmak/ayakta tutmaktır. Bu bakımdan din yalnızca doğruyu eğriden ayırmanın ölçüsünü vermiyor; aynı zamanda nasıl yaşayacağımızı bize bütün ayrıntılarıyla bildiriyor. Küçük-büyük abdestinizi bile tafsil ediyor. Benim gördüğüm kadarıyla başka hiçbir dinde böyle bir şey yok. Ve bu o kadar içime siniyor ki bir içgüdü/hayvanî bir içgüdü gibi, bunu yapamadığım zaman dehşet rahatsız oluyorum&#8230; Ahlaklı yaşama, insanın başarabileceği en zor iştir. Çünkü ahlak&#8217;ı yaşama, elini ayağını dünya nimetlerinden uzak tutmaktır. Oturamıyorum&#8230; Yaşayamıyorum.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> O zaman buradan şöyle bir şey çıkıyor: İslâm’ın zorluğu insanlığın zorluğudur.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Tabii, insan olmak zor bir iş. Zaten Hz. Âdem’in Cennet’ten çıkması, insan dışı bir yaşamadan insan olmaya bir çıkıştır. Hayvan Cennet’te ama orada yaşadığının farkında değil. Çünkü Cennet hayatında günahsızlık var&#8230; Senin yaşadığın insanî hayat günahkârca bir hayattır. Bunu olumsuz manada değil, zorluk manasında söylüyorum. İster istemez günah işliyorsun fakat bunu en aza indirmeye çalışıyorsun. Sıfır noktasından başlıyorsun hayata&#8230; Hıristiyanlıktan farklı olan yanımız bu. Sıfırla başlıyoruz hayata; kimsenin günahını üstlenmiyoruz. İnsanca/Müslümanca yaşamak tek kelimeyle zordur. Bu zorluğa alıştırmak üzere Allah bir takım formüller gönderiyor ve o formüllerin açılması gerekiyor. Ben sadece ahlak bakımından felsefeyi yorumladım. Felsefenin bir de tabiat çalışması vardır&#8230; O dinden bağımsızdır, dinle bir alakası yoktur. Çünkü burada felsefenin konusu tabiat olduğu için o karşınızdadır; burada Allah’ın bana bir şey söylemesine hacet yoktur&#8230; Allah bana akıl ve duyular vermiş ve ben “bu sudur”, “bu ağaçtır”, “bu baharda açar, sonbaharda yapraklarını döker” diyorum. Peki bunun ahlakla buluştuğu veya çatıştığı bir nokta olur mu? Olur. Bu, çok uç noktalarda olur. Alelumum bir yerde değil, çok uç noktalarda olur. Mesela, bu nasıl meydana gelmiştir? Bunun mey- dana gelme mekanizması nedir? Bunu açıklarsın, açıklarsın sonra iş öyle bir noktaya gelir ki orada “bu iş bu noktada bitiyor. Bundan ötesini bilmiyorum” dersin. Bunun ötesi, küllî iradenin sahasıdır. Allah’ın yaratıcı olma hususunu bilfiil kabul ettikten sonra tabiatı açıklama modellerimizde hiçbir arıza olmaz. Çünkü Gazzâlî bana bunun ölçüsünü vermiştir. Diyor ki: “Ben baktığım zaman, ufkî/yatay görürüm. Allah ise dikey görüyor.” Çünkü O, yarattığı için her şeyi içinden tanıyor&#8230; Onun sırası yok. Bana her şey sıralıdır. Ben bunu şunun önünde görüyorum. Şunu bu makinenin önünde görürüm&#8230; O makineyi o saatin önünde görürüm vs. Böyle bir sıra üzerinde yürürüm. Allah için ise böyle bir durum mevzu bahis değil.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Biz öğrenerek biliyoruz. Allah Teâlâ’nın bilmesi ise mutlaktır. Hocam, tam bu noktada, insan inanç ilişkisi bağlamında diyorsunuz ki: “insanın biyolojik yönünü genetik yapısı oluşturuyor&#8230; Hayatını ise inançlar belirliyor.” Bu, beşeri, insan kılan temel unsurun inanç olduğunu gösteriyor. Bu tesbitinizi başka bir tesbitinize bağladığımızda ortaya ilgi çekici bir durum çıkıyor. Diyorsunuz ki: “Cahil kaldığımız ölçüde korunuyoruz. Okuduğumuz ölçüde cahil kalıyoruz.” Bu “Cahil kaldığımız ölçüde korunuyoruz. Okuduğumuz ölçüde cahil kalıyoruz.”</p>
<p>Bugünkü şartlarda insanımıza, özellikle Müslüman toplumumuza “Kur’ân’ın kendisi de olmak üzere aradaki bütün aracıları çıkarın, kendiniz bizatihi onlarla muhatap olun. Birebir kendiniz öğrenin” deniyor. Özellikle İslâmî ilimlerle ilgilenen bizler bakımından bu, çok temel bir problemdir. Sizin bir iki cümleyle temas ettiğiniz, “Kur’ân’ın anlaşılması” meselesi ilahiyat fakültelerindeki en temel tartışma konularından birisidir. Hatta Montgomery Watt’tan yaptığınız alıntı bu gün/elan ilahiyat fakültelerinin çoğunda hâkim olan temel bir yargıyla esasta çeli şiyor. Montgomery Watt orada Kur’ân lafzının mucizeliğinden/eşsizliğinden bahsediyor, bizim ilahiyatçılarımızın büyük bir çoğunluğu ise Kur’ân lafzının tarihselliğinden bahsediyor. Hatta Kur’ân’da gereksiz tekrarlar ve gramatik hatalar bulunduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor. Şimdi burada ne yapmalı? Burada enteresan bir örtüşme var. Yani Dâru’l- Hikme olarak insanlara “çok okumak çok makbul bir şey değildir&#8230; Size söylendiği gibi ideal bir şey değildir. Önemli olan, doğru bilgiye sahip olmaktır. Talim-terbiyedir” diyoruz. Fakat bir seyl-i hürûşân var&#8230; Herkes, her merkez insanlara “okuyun” diyor. “Japonya’da şu kadar kitap basılıyor, Azerbaycan’da şu kadar gazete okunuyor. Biz okumayan bir toplumuz. Cahil kalmış bir toplumuz” lafları havada uçuşuyor. Buradan, “geri kalma”- “ileri gitme” problemi ortaya geliyor ve birbiriyle bağlantılı birden çok meseleyle muhatap oluyoruz. Şaban</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Okumak kendi başına bir fazilet değildir. Biraz önce dediğim gibi şüphe nasıl ki felsefenin baş şartıysa, yöntem/metod da öyle bir şeydir. Yönteme bağlı okumadığın takdirde bu okuma hiçbir şey ifade etmez&#8230; Kafan karmakarışık olur. Benim bildiğim kadarıyla Allah’ın en mühim iki vasfından biri Rahmân-Rahîm oluşudur diğeri ise “Rabblığı”dır. Rahman-Rahimliği anlatmaya imkân yok; bunu ancak hissedeceksin&#8230; Yaratıyor, kolluyor ve koruyor. Allah sadece yaratmakla bırakmıyor işi. Felsefenin kurucu dehası Eflatun’un –bizimkilerin “Eflâtun el-ilâhî” dedikleri- Kanun adlı eserinde münakale halindeki iki kişiden biri diğerine diyor ki: “En ağır suç nedir?” Diğeri cevaplıyor: “Allah’la çatışmak.” “Peki Allah’la nasıl çatışırsın?” deyince, “Allah’ın koruyucu ve kollayıcılık vasfını inkâr ederek” diyor. Devamla, “Allah var etmenin dışında korur ve kollar. Esas önemli olan O’nun koruyucu ve kollayıcılığıdır” diyor. Yani bizim Rabb dediğimiz şeyden bahsediyor. “Peki bunu inkâr eden ne olmalıdır?” deyince, öteki, “İdam edilmelidir” diyor. “Peki bir kere mi idam edelim?” diyor ve kaç kere idam edilmesi gerektiği üzerine bir fasıl tartışma çıkıyor ve fakat bu bir karara bağlanamıyor&#8230; Yani o kişiye o kadar şiddetli bir ceza uygulanmalı ki iffet-i âleme numune olsun. Allah’ın koruyuculuğu ve kollayıcılığı bir daha tartışılmasın. Allah rahimliğini, insanda kadına veriyor. Bu bakımdan anne anlamında kadın İslam’da erkeğe üstündür. Bu, Hz. Peygamber’le başlayan, Mevlânâ ve İbn Arabî ile devam eden bir husus. Hz. Peygamber (s.a.v)’in soyunun kadın üstünden gitmesi de çok önemli bir işarettir. İlk müslümanın bir kadın olması&#8230; Hz. Hatice&#8230; O kadar ki ilk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.v)’i bile ikna ve teselli ediyor: “sen delirmiyorsun” diyor. Hepimiz rahim üzere olmayız&#8230; Bu mukaddes bir yerdir. Gerçi İslam’da her şey mukaddestir. Mukaddes olanla olmayanı birbirinden ayıramazsın. Bizde sekülerlik diye bir şey yok&#8230; Dinî bir siyasî sınıf yok. Ama ilahî menşeli olması bakımından her şey kutsallık üzeredir.</p>
<p>Rahim çok mühim bir hadisedir. Bu rahim mevzusu yüzünden çok kavga etmişimdir. Pusulasını şaşırmış bazıları rahime “döl yatağı” diyorlar. “Sen döl yatağından olabilirsin. Ben rahimde gelmeyim” derim öylelerine. Sen nerden gelirsen gel&#8230; Bu senin bileceğin bir şeydir ama benim yerim rahimdir. Durduk yerde söylenen bir laf değildir “rahim”. Öbürü de rabblığın mürebbiye olan tecellisidir. İlk öğretmenimiz bize formel/biçimsel bilgi vermiyor; yaşamanın akışı içindi bizi terbiye ediyor. Okumadan çıktık buralara geldik. Çocukluğumda annem bana “falanla görüşmeyeceksin. Oraya gitmeyeceksin” derdi. Hayatımdaki en büyük baskıyı bana annem uygulamıştır. O gitti karım başladı [gülüşmeler]. Tabii ki annem böyle davranırken gücünü nereden alıyor? Babamdan. “Tepemi attırırsan bunu babana naklederim” diyordu. Tabii babam nasıl döver, ne yapar bilmiyordum. Sadece korkuyoruz. Hani “Allah’ın sopası yok” derler ya. Ömür boyu öndere/mürşide ihtiyacım var. Her anlamda ve her alanda sana yol gösterecek bir meşru öğretmene ihtiyacın var. En zararlı işlerden bir tanesi gelişi güzel okumaktır. Söylemek istediğim bu. Yol göstereceksiniz. Tabii yol gösterecek adamın yol biliyor olması lazım. Bilmiyorsanız sorarlar: “falanca apartman, filanca sokak nerede?” derler. Adam bilmeden söylüyor ve insanlar mahvoluyorlar. Ondan sonra dolap beygiri gibi dönüyorlar ortalıkta. Her yılın başında talebeye “şu şu kaynakları okuyacaksınız” diyorum. Sadece onların içindeki bilgi değil benim için önemli olan&#8230;</p>
<p>Bu kaynak Türkçe ise –ki çoğunlukla Türkçe, çünkü ecnebi dil bilmiyorlar- onun dili de beni çok ilgilendiriyor. Kerih, o şorloca dedikleri rezil dille yazılanları okumayın. Çünkü dil insanı baştan çıkarır. Mahveder adamı. O okuyacağın kaynak özüyle sözüyle doğru olmalı. Çok okuyan adam: hayır; özlü okuyan adam&#8230; yöntemli okuyan adam. Her şeyde olduğu gibi yöntemin de başında akıl vardır&#8230; Akıl da kendi başına işlemez; onun yollarını bize gösterecek insana ihtiyaç vardır. Medreseler ve tarikatlar bu sebeple vardır. Halis/meşru tarikatlar, Allah’a götüren yollardır. O yolu sen kendi başına bulamazsın. İnsan, Allah’a giden yolu doğuştan bilemez&#8230; Hatta Allah’ın varlığını da bilemez. İslam’ın en önemli yönlerinden biri budur. “Göğe baktım. Aman ne mükemmel bir düzen. Mutlaka bunun bir yaratıcısı vardır”&#8230;</p>
<p>Göğe bakıp oradaki mükemmelliği görünce onun bir yaratıcısının olduğu meselesi aklına ya gelir ya da gelmez. Ama o yaratıcı nasıl bir şeydir? Onu bize din, bildiriyor&#8230; Kur’ân bildiriyor&#8230; Allah kendisi söylüyor. Biz İslam fıtratı üzere yaratılmış olabiliriz ama Müslümanlığı “öğreniyoruz”. Müslümanlık, ancak edinilebilir&#8230; İhsan edilen insanlar var mı? Vardır&#8230; O, Allah’ın bileceği bir şeydir&#8230; O bir mucizedir. Normal olarak Müslümanlık talim ve terbiye üzerinden verilir. Bir Müslüman ailenin çocuğu olarak dünyaya gelirsin ve orada Müslüman olarak yetiştirilirsin. Budist bir ailede dünyaya gelirsen Budist olarak yetiştirilirsin. Ama öyle bir yere gelirsin ki hakikati görürsün –fakat dediğim gibi, bu bir nasip işidir, bir ihsandır. Diyelim ki yüz milyon Budist’ten, bir ya da iki tanesi böyle çıkar. Bunu biz bilemeyiz. Böyle şeyler bize kapalıdır. Çünkü bunlar mucize hadiselerdir. Normal olarak aile, çocuğuna dinî terbiyeyi verir. O, Müslüman olmadan da Müslüman ahlakı üzerinde yürüyebilir. Nakib el-Attas, Toshiki İzutsu’nun cenazesine katılmak üzere Japonya’ya gidiyordu. “İzutsu nasıl biri? Müslüman olmuş muydu?” dedim. “Bilmiyorum ama zannetmiyorum” dedi. “Fakat resmen ihtida etmiş olmasa da onun İslam ahlakı üstüne yaşadığını  biliyorum” dedi. Sorunuzun cevabına dönersek, her şeyin başı eğitim ve sonrasında öğrenimdir. Tabii ki eğitim ve öğrenim aynı şey değildir. Eğitim bizim doğal olarak, kaynaktan aldıklarımızdır&#8230; Ailede aldıklarımızdır. Aile en mühim meseledir. Aile çözüldüğü andan itibaren o insanlara istediğin kadar öğrenim versen de faydası yok. Asıl eğitim ailededir&#8230; Anneyle başlar, babayla, büyük kardeşlerle ve sair akraba-i taallukat, kabile ve aşiretle devam eder. Kabile ve aşiret ne yazık ki kalktılar. Hâlbuki çok iyi şeylerdi bunlar.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Bir de toplumda eşraf vardı. Bunlar da toplumsal önderler/rehberler idiler. Şimdi, okuma faaliyetinin sistemli bir şey olması gerektiğini söylediniz. Belki buradan geleneksel avam-havas ayrımına geçebiliriz. Bir insanın doğru bir okuma faaliyeti yapabilmesi için önce onun sistemini bilmesi lazım. Bu bir eğitim-öğretim işidir. Belki imkân ya da bazen kapasite eksikliği sebebiyle avam öğrenme işini dinleyerek/şifahen elde ediyor. Havas ise bu işi, belki sistemini de koyarak ve bilfiil yürüterek yapıyor. Bu avam ve havas ayrımı toplumda fiilen ortadan kalktığı için o bilgilenme faaliyeti de aleyhimize dönen ve zararlı bir mekanizma olarak işleyen bir şey oluyor diye düşünüyoruz. Ne dersiniz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Aynen öyle&#8230; İki çeşit sınıftan bahsedebiliriz. İktisadî sınıflaşma ile ictimaî sınıflaşma. Yer yer ikisi birbirine de girebilir. Benim gördüğüm kadarıyla İslam’da, iktisadî sınıflaşma, istenmeyen bir hadisedir. Bu anlamda zamanla moda olan bir kelime “toplumculuk ideolojisi” İslam’a çok yakı dır&#8230; Sosyalizm dedikleri şey. Belli bir kesimin çok ağırlık kazanması/zenginleşmesi ve öbür tarafın fakir kalması ki bu çok tabiidir. Mesela bir tekneye bindiğinizde herkes aynı tarafa oturursa o tekne yan yatar, hatta devrilebilir. Bir tarafta dünyanın ni metleri/kaynakları çok kısıtlıdır&#8230; Bu kaynakları bir kesim kendine yonttuğu ölçüde öbür kesim haliyle yoksun kalacak&#8230; İslam’da kabul edilen, istenen ve savunulan bir sınıflaşma var&#8230; O da toplumsal anlamdadır. Çünkü adalet bunu gerektirir. Adaletin olduğu yerde eşitlik olmaz. Eşitlik son derece zulümdür. Eşitlikçilik herkese eşit davranmayı gerektiriyor ki bu zulümdür. Hukukta dahi “kanun karşısında herkes eşittir” diyemezsiniz; adalete uygun olmaz. Fatih saray inşa ettirmek istiyor. Rum mimarın çizdiği taslağı onaylıyor. Saray inşa edildikten sonra Fatih binayı beğenmiyor. Bunun üzerine mimarın elini kestiriyor. Mimar, kadıya gidip Fatih’i şikâyet ediyor. Fatih ve mimar kadının karşısına çıkıyorlar. Fatih orada oturuyor. Kadı oradan bağırıyor: “Kalk ayağa! Sen kadının karşısında nasıl oturursun?!” Fatih, yeni yetme bir çocuk gibi ayağa fırlıyor. Adalete duyulan saygıdır bu. Adalete duyulan saygı Allah’a duyulan saygının bir yansımasıdır. Kadı mimarı dinliyor&#8230;</p>
<p>Normalde kısas uygulanması lazım&#8230; Fatih’in sağ elinin kesilmesi gerekir. Fakat Fatih, başkumandan&#8230; Genelde insanlar solak değil, sağlak olduğundan Fatih de kılıcı sağ eliyle tutuyor. Savaş meydanında kılıçla işaret veriyor. Kadı bu durumu itibara alıyor ve mağdura diyor ki: “Böyle bir durum var. Sen izin verirsen Fatih’in elini kesmeyelim. Onun yerine sana diyet ödesin” diyor. Mimar da kabul ediyor ve Fatih adamı kendi kesesinden aylığa bağlıyor. Ayrıca, mimarın sağ eli kesildiği için artık proje çizemeyeceğinden ona bir ressam tutuluyor ve onun da ücreti ödeniyor. Yani bu tarz bir kayırma olabilir. Çünkü orada Fatih değil de normal bir adam olsaydı sağ eli giderdi. Ancak Fatih’in mesleğinin insanlar için ifade ettiği ehemmiyetten  ötürü adalet icabı eli kesilmiyor.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Bizim tarihimizde, geçmişimizde ve kültürümüzde bugüne kadar talim-terbiye kurumlarımız, kültürümüz, adabımız ve ahlakımıza da baktığımızda ve bu günkü modern talim-terbiyenin şartları, yapısı ve kültürüyle kıyasladığımızda ciddi bir kopuşun/kırılmanın olduğunu görüyoruz. Tarihte mürşid ve muallim merkezli, metnin yan unsur ya da bir zabıt aracı olarak yer aldığı görülüyor; Metinden daha ziyade mürşidin ahlakı, adabı ve şahsiyeti görülmek, takip, taklid ve ittiba edilmek suretiyle özümseniyor. Böyle çok yönlü bir eğitim söz konusu. Modern dönemde ise metin merkezli bir yetişme tarzı var. Metin merkezli ve metni de zaten her insan okur ve anlar. Geçmişte aile sonrası talim-terbiye işi daha ziyade cemaat olarak medreselerde ve tekkelerdeki halaka düzeninde iken bu gün bu iş daha çok, bireyselleştirilmiş durumda&#8230;</p>
<p>Metni alırsın, evine çekilirsin ve okumaya başlarsın. Okurken de yazarın ne söylediğinden çok senin yazara ne söyleteceğin belirleyicidir. Yani bireysel, metin okuma merkezli bir entelektüel süreç söz konusu. O günün Müslüman prototipine baktığımızda biraz daha cemaatçi, mürşidlere, âlimlere ve muallimlere karşı saygı ve sevgi içerisinde, dairevi (iç içe daireler şeklinde) olarak semaya ya da köklere doğru intikal eden ve kaynağa ulaşan bir sistem söz konusu. Bu günse öyle bir cemaat anlayışı yok&#8230; Bireyselci bir durum var ki zaten metin okuması da bunu tetikliyor. Muallim/mürşid merkezli olmadığı için avam-havas ayrışmasında olduğu gibi üst bir merciye bağlılık söz konusu değil&#8230; Tarihe bağlılık da söz konusu değil. Nitekim İslâmî ilimler geleneği, mezhepler, tarikatlar ve meşrepler de yadsınıyor. Doğrudan mealden beslenme faaliyeti idealleştiriliyor. “Mealcilik”, “Kur’ân İslam’ı” gibi modern din söylemleri ortaya çıkıyor. Toplumda müşahede ettiğimiz modern İslamcı söylem, “Kur’ân İslam’ı” söylemi vs. bütün bunların küresel medeniyetle ya da hâkim çağdaş söylemle, kültürle ve yaşam tarzıyla birebir irtibatı kurulabilir mi?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Müslümanlık, benim deyişimle “İngiliz-Yahudi Medeniyeti” ile bağdaşmaz. Çünkü “çağdaşçılık”tan ne kastedildiğini bilmiyorum&#8230; anlamıyorum. Her dönemde çağdaştı insanlar. 1535’de Pekin’de, İstanbul’da, Bağdat’ta ve Moskova’da yaşayan insanlar çağdaştılar. Peki aralarında ortak olan ne vardı? Hiçbir şey yoktu. İnsan olmak dışında hiçbir şey yoktu. Tabii medenî yaşamanın bir ortak çizgisi var. Mesela bütün medenî insanlar giyinir; çıplak dolaşmaz. Belli bir biçimde yemek yersiniz&#8230; Yemek yemenin bir edebi-adabı vardır. Fakat bunların dışında ortak bir taraf yok. Bu insanlar da çağdaştı&#8230; Bu bize ne ifade ediyor? Dolayısıyla bugün çağdaşlıktan ve modernlikten anlaşılan, başka bir şeydir ve benim “İngiliz- Yahudi” medeniyeti dediğim şeyin saklanmasıdır&#8230; Dumanla manzaranın karartılmasıdır&#8230; Başka bir şey değildir. “Çağdaşçılık”tan kastedilen bu. İngiliz- Yahudi medeniyetiyle Müslümanlığın birlikte yaşama imkânı yok. Bu, insanların birbirini boğazlayacağı ve bir tarafın diğerine atom bombası atacağı anlamına gelmiyor. Ama iç içe yaşayamayız. Başka bir deyişle, Müslüman olan bir Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’nda işi yok.</p>
<p>Bu çağdaşçılığın, bu İngiliz- Yahudi medeniyetinin temel ekseni bir ideolojidir. Bu ideolojinin adı sermayeciliktir/kapitalizmdir. İdeoloji felsefeden gelir. Felsefenin dinleştirilmesi dir. Nasıl ki din hayatımızın her köşesine ve bucağına müdahilse ve bunu Allah adına yapıyorsa –zaten dinin asıl iddiası Allah’tan geliyor olmasıdır-. O bakımdan ben “İslamcılık” terimine şiddetle karşıyım. Din, müellifi Allah olan bir düzenin insana tercümesidir. İslamcılık ise bunun ideolojileştirilmesidir. Nasıl ki biz “Muhammedî” değilsek, Musevî ve İsevî yanlış deyimlerse aynı şekilde İslam’ı İslamcılık olarak veremezsiniz. Bu, dini insanileştirmek demektir. Dinin müellifini insan konumuna indirgemek demektir. İslamcılık, çok çağdaş bir fikirdir. Her şey ideolojileştirildi. Oysa bizim temel iddiamız nedir? Biz dine dayanmaktayız&#8230; Dine yaslanmaktayız. Din ise Allah’tan geliyor. Dinin asıl müellifi Allah Teâlâ’dır. Tümüyle insan yapısı bir düzenin meşruluğu bana meşru gözükmemektedir. Mesela ben neden durduk yerde, sadece canım çektiği için bir adamın kolunu kırmayayım? Ben bunu Allah korkusundan yapmayacaksam neden yapmayayım? Ben saldırgan bir kişiliğe sahipsem ve akıl akıldan üstün olduğuna göre inzibatı ve polisi aldatabilirim. Bakmamam gereken yere gizli gizli bakarım ve baktığım zaman da niyetimi bozarım. Bunu kim anlayabilir? Hâlbuki Allah bana, “niyetini bozamazsın” diyor. “Yanlış davranma!” demiyor, “niyetini dahi bozamazsın” diyor. Allah içimize bakıyor, hukuk ise dışımıza bakıyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Hocam, tam bu anlamda, bu söylediğinizi teyid eden bir şey okumuştum. Onu nakledeyim: Aliyyü’l-Kârî adında bir âlimimiz var&#8230; Hanefî ulemasından&#8230; Çok yönlü biri. Niyet meselesiyle ilgili olarak diyor ki: “Bir insan hanımı zannederek, yabancı bir kadınla cinsel ilişki kursa bu insan günahkâr olmaz. Fakat bir insan hanımıyla yatarken başka birini hayal etse günahkâr olur.”</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Müthiş bir şey! Çünkü burada sadece Allah’a değil; kuluna da haksızlık ediyorsun. Allah Teâlâ, “bana kul hakkıyla gelme” diyor. Başka bir kadın hayal ederken eşini aldatıyorsun. Bu çok korkunç bir şey. İman sadece, insanın kendini Allah’a teslim etmesi, sorgusuz-sualsiz kendini O’na vermesi değil; aynı zamanda dünya hayatını da sorgusuz-sualsiz götürmesidir. Dostluk, insanın karşısındakine şeksiz- şekvasız güvenmesidir. Ben talebelerime hep söylerim: “siz bana yüzde yüz güveniyorsunuz. Aksi takdirde çıldırırsınız. Çünkü benim her anlattığımı gidip de nereden tahkik edeceksiniz? Ben de size güveniyorum. Mesela benimle dalga geçmediğinize ve sınavlarda kopya çekmediğinize inanıyorum” derim. Tabii güvenin en kesini, insanın Allah’a güvenmesinin yeryüzündeki yansıması olarak görülebilen, kadının erkeğine, erkeğin kadınına güvenmesidir. Kadın-erkek ilişkisinden daha mühim bir hadise ben bilmiyorum. Bütün hayatımız buna bağlı. Bu ilişki, bu bağ zayıflarsa toplum çöker; Çocuk yetiştiremez&#8230; Aile dediğimiz kurum biter. Ondan sonra zaten başka bir şey aramaya lüzum yok. Kadın-erkek ilişkisindeki iman mesabesinde güven-inanma, baş tacıdır. Bu, insanî yaşamanın temeli olan namusu getirmekte&#8230; Namusun başka bir izahı olmaz. Bundan sonraki namus telakkileri bu söylediğimizin türevleridir&#8230; Kadın-erkek ilişkisindeki bağlılığın/güvenin türevleridir.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Namusla güven arasında zaten çok sıkı bir ilişki var. Cebrail (a.s)’a “namus” denir mesela.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Hocam, çağdaşçı İslam düşüncesi/akımı ve bu akımı beslemek, yaymak ve temellendirmek adına üretilen alt-türev söylemler, bir takım kurgular bir bütün olarak ele alındığında çağdaşçı İslam anlayışı derken doğrudan Kur’ân’la irtibat kurarak metin merkezli okuma biçimini esas alan ve “entelektüel Müslüman” tiplerini üreten/ çoğaltan bir yapılanmadan söz ediyoruz. Bu, bizim özgün tarihsel geçmişimizin, tevarüsümüzün ve akışımızın bu günkü yeniden yapılanışı olarak okuyabileceğimiz bir hareket midir? Yoksa dünyadaki küresel, çağdaş yapılanmanın etkisinde ortaya çıkmış/şekillenmiş bir yapı mıdır?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> İkincisinde görmek lazım. Bu defa “Birincisi nasıl olur?” sorusu gündeme gelir ki benim de ömrümün yarısı bu soruyu sormak ve çözüm aramakla geçti. Önce Muhammed İkbal’e baktım. O, bu işi çözemiyor. Afganî de ortaya bir şey koyamıyor. En son benim de hocam olan ve kendisini sevip saydığım Nakib el-Attas’a baktım&#8230; el- Attas tamamıyla muhafazakar bir İslâmî düşünüşe sahip bir adam. Bu sebeple de modern dönemde yaşayan hiçbir Müslüman düşünürü yahut filozofu tutmuyor/sevmiyor. Belki onun bu tavrının şahsi tarafı da olabilir. Kendisine, “bütün tahlillerinizin s nucunda ortaya çıkan İslamî bir özgünlük/orijinallik nedir?” demiştim. Türkiye’de ilgi çekici bir hareket oldu. Dışarıdan bakarak bunu şöyle görüyorum. Bir tarafta Necmeddin Erbakan hocamız, diğer tarafta Fethullah Gülen hocamız. İkisinin de İslamî nizamı istediği anlaşılıyor. En azından bana öyle gözüküyor.</p>
<p>Kafaların arkasında geçeni ve niyetleri Allah bilir. Necmeddin Erbakan’da, “biz önce İslam’ı siyasî anlamda hâkim kılalım” anlayışı var. Öbürü de diyor ki: “olmaz; böyle bir düzeni kurman için kadroya ihtiyacın var. Bu kırk, elli yıllık fetret devrinde kadrolar yok oldu. Böyle bir düzeni kuracağın adamlar yok ortada. Yetişmiş Müslümanlar yok. Öyleyse okullar açmalıyız.” Bunun üzerine öbürü diyor ki: “sana okul açtırmazlar. Okul açabilmen için siyasî nizamı İslamileştirmen lazım.” İş burada tıkanıyor. Bir tanesi okulları kurmaya başlıyor. Ama o nizam gelmediğinden ötürü o okulları devam ettiremiyor ya da devam ettirebilmek için müfredatı çok sulandırmak zorunda kalıyor. Açık konuşalım&#8230; İngiliz-Yahudi medeniyetini baskıları sonucunda ben bu okulların tekâmülünü gördüm. Dünyanın dört bir köşesindeki bu okull rı görünce ilkin hayran kaldım ama zamanla bunlar gittikçe sulandırıldı&#8230; Mecbur&#8230; “Niçin mecbur olsun. Kapatsın öyleyse” denilebilir. Ben bunu İslamî bir tarzda götüremediğime göre, mesela Ulanbatur’daki okulda Müslümanlıkla ilgili hiçbir şey yok. Çünkü ortada Müslüman yok. Sen zaten Müslüman var diye değil, Müslüman kılmak üzere açmışsın vaktiyle.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Post-modern dönem her şeyin birbirine girdiği bir süreç. Literal olarak İslâmî düzen lafına kimse itiraz etmiyor ama bundan ne anlaşılması gerektiği konusunda bir kafa karışıklığı var. İngiltere’de şeriat mahkemeleri var&#8230; Bunlar, ticarî hayata ilişkin anlaşmazlıkları çözüyor ve basından izlediğimiz kadarıyla gayri Müslim İngilizler bile bu mahkemeleri tercih etmeye başlamış. Çünkü çok adil ve çok hızlı işleyen bir yargı mekanizması var. Şimdi İslamî düzenden kastımız bu mudur? Yani toplumu bir tarafından tamir eden, bir tarafından ıslah eden, diğerleriyle birlikte çoğulcu bir anlayış içerisinde yaşayan, onlara karşı herhangi bir onto lojik ya da hukukî üstünlük hissi ve iddiası olmayan bir şey midir yoksa A’dan Z’ye kendisinin tesis ettiği bir yapı içerisinde kendi hakimiyetini (&#8230;?)</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Evvelemirde, İslâmî düzenin asıl anahtarı eğitim ve öğretimdir. Yani gençleri İslam üzre yetiştirmek. Siz okullar açacaksınız ve buradaki gençler, fizik, kimya, biyoloji ve sair ilimleri elbette öğrenecekler ama bundan önce ve bunun yanında İslamî edep ve adabı göreceklerdir. İnsanların edeplilik özelliği –ki çok temel bir özelliktir- gittikçe çözülüyor. Mesele ahlakına, terbiyesine ve ilmine güvenilir bir mürşidin yol göstericiliğidir. Yani icazet almak lazım.</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Hocam, “İslamcılık” ya da “Modern İslamcı Hareketler” dediğimiz bu cereyanlar Kur’ân’ın ve hadisin yani dinin klasik ilimler ve yöntemlerin yardımı olmadan ya da onları dışarıda bırakarak anlaşılması gerektiğini teklif eden bu hareketler hangi ihtiyaçtan yola çıkmaktadır? Bunları böyle düşünmeye iten sebepler sizce nelerdir? Modern İslamcılık akımını hangi düşünce beslemektedir?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Aşağılık duygusu&#8230;</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Hocam, özellikle bu tür çağrıların medreseliler değil de mektepliler dediğimiz zümreden gelmesi veya günümüzde ise üniversite çevrelerinden, belli ilahiyat fakültelerinde temerküz etmiş, ya da Avrupa’da okumuş insanlardan gelmesini nasıl değerlendirmek lazım?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Her şeyin başı, akıl eksikliğidir. İlahiyatçılar dediniz de birkaç defa karşılaştığım bir durum var&#8230; Konuşma yapıyorum. İlahiyatçının biri diyor ki: “Kur’ân’ın âyetleri tabiat olayları tarafından doğrulanıyor”. “Estağfirullah&#8230; Sümme hâşâ” diyorum. Anlı-şanlı ilahiyatçılarla birlikte katıldığım programlar oldu. Adam diyor ki: “Amazon nehri Atlas denizine dökülüyor ve üç yüz km. yol alıyor. Bu sırada tuzlu suyla tatlı su birbirine karışmıyor. Nitekim Kur’ân’da da bunun âyeti var. Demek ki bu âyet doğru.” İnsanın saçını-başını yolası geliyor. Yahu İman, şüpheden tümüyle arınmışlık demektir. Kur’ân’dan bir cümleyi okurken, “ben bundan şüphe etmeyeceğim” demiyorum&#8230;</p>
<p>Bu tavır bile nakıstır. “Ben bunu şüphe etmeden ve sorgulamadan okuyacağım” bile demeyeceksin. Ayet bana, hayatımla ilgili bir noktayı işaret ediyorsa yorumlarım; yani ben bunu şu ya da bu biçimde hayatıma uygulayacağım diye okurum. Bunu da yoruma açık olan ayetlerde yaparım. Ayet yoruma kapalıysa orada mutlak teslimiyetten maada yapılacak bir şey yoktur. “Allah birdir; eşi ve bezeri yoktur” buyruğu karşısında “efendim, ben nereden bileyim Allah var mıdır yok mudur?” demek akla mantığa sığar mı? “Niçin A kişisine vahiy gitti de B kişisine gitmedi?” sorusu kadar yersiz bir soru olabilir mi? Ayet orada “tatlı su, tuzlu suya karışmıyor” derken bana bir tabiat hadisesini açıklamıyor. Ayet bunu açıklamak için değil başka bir şey için, mesela bir örnek olarak konulmuş oraya. O tuzlu su tatlı suya bu gün karışmaz yarın karışır&#8230; Ne olacak o zaman?&#8230; Sümme hâşâ Kur’ân mı yalanlanmış olacak? Dünyanın hidrosfer şartları değişti ve sular birbirine karıştı diyelim. Ayetin bunla bir alakası yok. Çünkü Kur’ân zaman ve zemin üstüdür. Şimdi biz hangi gezegene taşınırsak taşınalım Kur’ân bizim için yine geçerlidir. Eğer insanlık yaşayacaksa 300 bin yıl sonra Alfa x yıldızının bilmem ne gezegeninde yaşayacak torunlarımız yine Kur’ân’a bağlı olacak&#8230; Oraların fizik şartları bambaşka olacaktır.</p>
<p>Ne olacak şimdi, insanlar tuzlu suyla tatlı suyu mu düşünece ler? Hayır&#8230; Zaten önümüzde olan bir şeyi Allah bize niye söylesin? Bu da bir ahlak meselesidir. Mevlana da bunu söylüyor: “Kur’ân’ı baştanbaşa okudum; edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Kur’ân ayetinin doğrulanması-yanlışlanması hastalığı pozitivizmden gelmektedir. Biraz önce söylediğiniz modernizm ya da çağdaşçılık meselesi. Adam deney yapıyor ve “deneyin kabul ettiği şey doğrudur” diyor. Hayır! Kur’ân’ın söylediği doğrudur. Öteki her şey değişir çünkü. Öbürünün doğrusu-yanlışı yoktur; geçerliliği ya da geçersizliği vardır. Bu günkü atmosfer şartlarında, deniz seviyesinde, su yüz dereceye geldiğinde kaynıyor. Yarın bu şartlar değişir ve o su yüz yirmi derecede kaynar. Dolayısıyla bu günkü tesbitimiz yanlışlanmış olur. Ama Kur’ân’ın söylediği değişmez. Bu çağdaşçılığın kaynağında Hıristiyanlığın kötülenmesi vardır. Biz oradan gelmediğimiz için bunu görmüyoruz.</p>
<p>Bin altı yüzlerden itibaren Avrupa’da bir zümre insan Katolikliğe karşı çıkmıştır/isyan etmiştir. Hıristiyanlık da Katoliklikten bilinirdi zira Ortodoksluk zaten bizim hâkimiyetimiz altında olduğundan Hıristiyanlığın sancağını Katoliklik taşırdı. Katoliklik, Hz. İsa’nın insan kılığına girmiş tanrı olduğunu kabul eder ve onun sulbünden gelen adam, papadır. Papaya tokat attığında tanrıya atmış gibi oluyorsun. Bu, bizim için anlaşılmaz bir şeydir. Papanın ruh soyundan gelenler da ruhban sınıfıdır. Bizde Kur’ân, Allah kelamıdır. Yahudilerde de Ahd-i Atik böyledir. Hıristiyanlarda İncil, şüphelidir. Katoliklere göre papa ve etrafındaki o zümrenin (konsilyumun) ifadeleri ilahîdir ve Allah kelamı gibi görülür. Ruhban olmayanlar yani laikler, ruhbanı devirdiklerinde –ki bu devirmenin son durağı 1789 ihtilalıdır- artık ilahî hâkimiyete son verdiklerini ilan etmişlerdir. Nietzsche da “Tanrı ölmüştür” derken bunu kastetmektedir. Nietzsche’nin burada kastettiği, Hıristiyanlığın o çok dolaylı tanrısıdır. Laikler ilahi kelama alternatif seçenekler üretme zorunluluğu hissetmişlerdir. İlahiyata karşı en önemli seçenek, laik felsefedir. Biraz önce “Gazzalî, felsefeyi İslam’a yedirmiştir” dedim. Öbür tarafta, Hıristiyanlıkta aziz Thomas tersini yapmış Hıristiyanlığı felsefeye yedirmiştir. Bu çok önemli bir kırılma noktasıdır. Dolayısıyla yeniçağ felsefesi felsefeyi, ilahî müelliflikten söküp almıştır.</p>
<p>Bu arada Şiilik de bana Müslümanlıktan çok Katolikliği hatırlatır. Çünkü orada “masum imam”ın ağzından çıkan, ilâhî bir kelamdır. Viyana’da tanıştığımız bir Ayetullah’a söyledim bunu ben. Ben Farsçanın hayranıyım&#8230; Farsçaya âşık bir adamım ve ömrüm Farsça öğrenmekle geçiyor; bir türlü bitiremiyorum. Viyana’da üniversitede ders veriyorum ve aynı zamanda İran elçiliğinin açtığı Farsça derslerine katılıyorum. Orada bir Ayetullah’la karşılaştık. “Şiilik, İslam’dan fazla Zerdüştlüğe bağlı olmasın” dedim. “Estağfirullah!” dedi. “Ben anlamak için söylüyorum. Zerdüştlük çok da kötü bir şey değil. Tek tanrıcı bir din” dedim. Bunun üzerine dedi ki: “Biz tabii ki müslümanız ama Zerdüştlükten de etki almışızdır.” İran’da felsefe çok önde giden bir şey. Bütün bu Ayetullahlar felsefe tahsili, en azından İslam felsefesi eğitimi görmüş adamlar. Şiiliği  ben bir noktaya kadar haklı görüyorum; İslam’ı başsız bırakmamak lazım. İslam, Sünnilikte çok başsız kalmıştır. Bunu yine bizim geç dönem Osmanlı padişahları halifelikle kapatmaya çalışmışlardır ama kim inanır? Halifeliğin uhrevî bir tarafı olmamakla birlikte bunu yedirmeye çalışmışlardır. Sanıyorum bu, 4. Murat’la başlayan bir şey. Çünkü insanların yöneleceği bir merciye ihtiyaçları vardır. Sünnilikte bu boşluğu hep tarikatlar doldurmak istemiştir. Ben Müslümanlığı biraz pozitif bilimlere benzetirim. İçinde hiçbir efsane yoktur. Halbuki Hıristiyanlık, olduğu gibi Yunan efsanesidir. Aziz Pavlus yoluyla, olduğu gibi Yunanileşmiştir. Benzer durum Şiilikte var.</p>
<p>Şiilik de iyice İranileşmiştir. İran efsaneleri dolmuştur Şiiliğin içine. Sünnilikte ise efsane yok gibi bir şeydir. Her şey gayet kesin/katı, göz önünde yerleştirilmiştir. Mesela ibadetlerde gözümüzün önünde bir sembol yoktur. Adam, haçın karşısına geçer, orada bir heykelcik ya da resim vardır&#8230; Hatta bizdeki Alevilerde Hz. Ali’nin resmini asarlar&#8230; Bu çok psikolojik bir şey. Şiiler secdede taş kullanır vs. Sünnilikte bunların hiçbiri yoktur En baştaki sorunuza gelirsek, “bizde, baştan itibaren felsefeyle İslam arasında kavga var mıydı?” diye sordunuz. Hayır, bu bizim çağdaşçılarımızın bilmeden, cahilce dile getirdiği bir iddiadır. Bizde, İslam’la felsefe arasında bir çatışma olmamıştır. Gazzâlî, Meşşaî felsefeciler zümresini, dini inkâr ediyorlar diye değil; boylarından büyük işlere giriştikleri için tenkit etmiştir. Zekeriya er-Razî’yi bir yana koyarsanız, “varlık ezeli midir değil midir?”sorusunu soranlara Gazzâlî, “bunu soramazsın” diyor ki bence haklıdır da. Çünkü sen bunu çözemezsin. Çözemeyeceğin soruları felsefede soramazsın. Aynı şeyi Gazzalî’den bin yıl sonra Kant söylemiştir. Akılla çözebileceğimiz bir şey değil çünkü. Dine aykırılığı konuşulmuyor orada&#8230; Zaten dine aykırılığı da bence söz konusu değil; ben “varlık ezelidir” de diyebilirim. Varlık yaratılmadan önce ne vardı? diye soracaksınız. Allah’ın yaratma fiili, ezelî bir şey. Biz ona bir zaman sınırı koyamayız ama Allah her varlığı yaratmaktadır. Her şeyi yoktan var etmektedir. O bakımdan insan eşsizdir. Bu yüzden de bir ahlak umdesi değil; ilahî bir umde olarak bir masumu öldüren, bütün insanlığın canına kastetmiş gibidir. Çünkü Allah onu yoktan var ederek yaratıyor ve sen O’nun eşsiz eserini yok ediyorsun. Ahlakın dinî kaynağında böylesine muazzam bir temel var. “Efendim, insan öldürmek kötüdür. Niçin? Çünkü sen kendinin öldürülmesini istemezsin.” Bu, mantık değil&#8230; Böyle mantık olmaz. Bu, beni durduramaz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Buna, felsefî bir zemin de teşkil edebilirsiniz. Yani yaşama hakkı olmayan, bu hayatta bir işe yaramayan, üretmeyen kimseler benim ayağıma bağ oluyor diye düşünmek de mümkün. Nitekim Hitler de böyle demişti zaten.</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Aynen dediğiniz gibi. Ben çok önceden, 1963 yıllarıydı yanılmıyorsam&#8230; Eski bir SS (Schutzstaffel) subayı ile tanışmıştım. Bu adam çocukları çok seviyordu. Gördüğü çocukların başını okşuyor ve öpüyordu. Ben o zaman delikanlılık pervasızlığıyla adama dedim ki: “Bu nasıl oluyor? Hem o kadar Yahudi çocuk katletmişsiniz hem de çocukları bu kadar çok seviyorsunuz?” Çok şaşırdı&#8230; Önce bir öfkelenir gibi oldu. Hiç unutmayacağım bir şey söyledi bana: “sen hayvanları seviyorsun değil mi?” dedi. “Evet” dedim. “Bitleri, pireleri, hamamböceklerini, fareleri seviyor musun?” dedi. “Ne yapıyorsun onları? Öldürüyorsun” dedi. Yani mantığın sonu yok. Mantıkça baktığında doğru gözükebilir. “Ama insanı böyle tasnif edemezsin” derler. “Niye edemezsin? Bunun cevabı yok.</p>
<p>Dindışı ahlakı savunan kimi görmüşsem ben bunu sordum: “Niye? Bir Yahudi çocuğunu öldürmekle fare öldürmek arasında ne fark var?” Allah, insana özünden üflemiştir” ilkesine inanmıyorsan bana Yahudi çocuğunu niye öldürmemem gerektiğinin mantıklı bir gerekçesini getiremezsin. Yoktur&#8230; “Hepimiz Âdem ile Havva’nın çocuklarıyız” gerçeğini kabul etmiyorsan bana bir gerekçe getiremezsin. Ben insanlara soylarından soplarından değil, yapıp ettiklerinden/davranışlarından ötürü karşı çıkarım veya çıkmam. Yani insanla benim işim ontolojik olamaz; sadece ahlâkî bir hadisedir. İslamî bir düzen bunu getirmekle y kümlüdür. Bunu getirsin yeter. Ama bunu getirmek çok zor bir iştir. İslam bir nizam işidir. Siyasî, hukukî, iktisadî ve eğitim-öğretim manasında her yönü ve yanıyla bir nizam işidir. Onun için en başta Marks’ı örnek verdim. “Onun bütün getirdiği bir düzen işidir” dedim. Bu adam bunu nereden bulmuş? Çünkü İslamî nizama benzer bir düzen görüşünü savunan başka bir din görmedim. Hıristiyanlıkta böyle bir şey yok. Yahudilik bir kavmiyet haline getirilmiş. Yahudilikle İsrailliği aynileştirmişlerdir. Ben kendilerine de söyledim: “siz günahların en büyüğünü işlemişsiniz. Allah size büyük bir iltifatta bulunmuş ama kadrini bilememişsiniz” dedim. Kalkıp da “soy itibariyle benden başka herkes kâfirdir” dediğin anda iş bitmiştir. Sana verilen ödev, hakikati insanlara göstermek iken sen “hayır, benim soyumdan gelmeyen kimse o hakikati göremez, ona layık olamaz” diyorsun.</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Dinlerarası diyalog meselesini siz nasıl görüyorsunuz?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Olmaz öyle bir şey. Gayr-i Müslim bana bir şey soracaksa sorsun ama ben ona bir şey sormuyorum ki. Buna ihtiyacım yok. O bana bir şey sorarsa benim ödevim ona izah getirmektir. Din, Allah’ın vaz’ıdır. İnsanın üretimine ve müdahalesine açık olmadığı için dinin diyaloğu olmaz. Ayrıca diyalogda bir de uzlaşma meselesi vardır. Ben neyi uzlaşacağım? Hz. İsa’nın tanrı tarafından falan mı bahsedeceğim? Bana kalırsa dinlerarası diyalog kültür emperyalizminin bir başka adıdır. İslam’ı ehlileştirelim/evcilleştirelim deniyor. Bana kalırsa İslam’ın değerli olan tarafı “vahşet”idir zaten. “İslam teröristtir” vb laflar ediliyor. Bunlar boş laflar. Saçmasapan şeyler. İslam çok açık&#8230; Söylüyor işte: “Bir masumun kanına girmek bütün insanlığın kanına girmektir” diyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Biz buradaki arkadaşlar felsefe tahsil etmedik. Zannediyorum siz de İslamî ilimler tahsil etmediniz ama çok enteresandır, biz sizi izliy ruz&#8230; Bizim tarih boyunca birike gelen İslâmî ilimler müktesebatından edindiğimiz/çıkardığımız sonuçlarla sizin bir felsefeci olarak çıkardığınız sonuçlar arasında kelimenin en yalın ve çıplak anlamıyla çarpıcı örtüşmeler var. Kur’ân’ın anlaşılma meselesi, öğrenme-bilgilenme-cahil kalma meselesi böyle&#8230; Allah’tan korkma meselesi böyle. İslamcılık böyle. Az önce “vahşet” kelimesiyle ifade ettiğiniz şey bana hemen “çocuklarınıza namazı öğretin. Ergenlik çağına geldiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün” manasındaki hadis-i şerifi çağrıştırdı. Yahut kadın-erkek ilişkileri bağlamında üstü örtülmek istenen, batı kültürünün tasallutuyla, batılı değerler doğrultusunda dönüştürülmek istenen bir İslamî zihniyet var. Ve sizin bu durum karşısında gerçekten, İslamî ilimler tahsilinden geçmiş insanlar için bile çok şayan-ı numune bir yaklaşımınız var. Modern dönemde pek çok Müslüman için aşılmaz bir şey gibi duran, kendi içinde de pek çok Müslüman yazan-çizen insanların takıldığı bir nokta var. “Gelişme, ilerleme ve geri kalma”. Bu mesele on dokuzuncu yüzyıldan beri çok yoğun olarak İslam dünyasında konuşulan/tartışılan bir şey. “Gelişme-İlerleme” ile Protestanlık arasındaki ilişki, Hıristiyanlığın dönüşümü/Protestanlığa evrilmesi arasındaki ilişki gibi bir ilişki mi öngörülüyor İslam’da. Gelişme dediğimiz şey nedir? Bundan ne anlamamız lazım? Bir Müslüman bu meseleyi Müslüman kalarak, dönüşmeden kendi içinde na- sıl çözecek?</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya</strong>: Modern İslamcı hareketler hep geri kalmışlık ön kabulünden hareket ediyorlar. Geri kalmışlık, tartışılmaz bir hakikatmiş gibi ortaya konuluyor. Şaban</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Osmanlı’nın tarihi bunu Müslümanlara telkin etti. Osmanlı, 1683 felaketinden itibaren devamlı dayak yedi. Bütün Müslümanlar Osmanlı’nın yediği dayağı kendilerinde hissettiler. İşin özeti bu. Osmanlı’dan başka Müslüman devletler olsaydı belki onlar bu açığı kapatırlardı. İkincisi, Hıristiyan Avrupa’nın dışında herkes ezildi. Abdülhamid Osmanlısı Avrupa dışında ezilen bütün milletlerin bayraktarlığını üstlendi. Bunu da görmek lazım. Marks’ın ifadesiyle zincirlerinden başka kaybedecek bir şeysi kalmayanlar misali, dayak yiyenlerin tek bayraktarlığını Abdülhamid dönemi Osmanlısı yaptı ve o yüzden de zaten adam alaşağı edildi. Müslüman olan ya da olmayan insanlar Avrupa’dan yedikleri dayağın feci şekilde etkisinde kaldılar. Kimisi bizim 1920’lerden sonra yaptığımız gibi o parametreyi (Avrupalılaşmayı) kapıp kurtulmayı düşünmüşler, kimisi de direnmeyi tercih etmiştir. Sorunuzun cevabı bu: Yani yenilen dayağın sonucunda müthiş bir aşağılık duygusu. Avrupa’ya karşı çıkan da “nasıl çıkayım?” diye sormuş.</p>
<p>Elimde mızrakla, yayla ve okla mı çıkayım yoksa topa tüfeğe mi kavuşayım? Topa tüfeğe kavuşacağım diyenler ister istemez onun aklını ve yöntemini ithal edeceğiz demişlerdir. Yine Abdülhamid dönemindeki Müslümanların tartışmaları burada bizim için çok yön açıcıdır. Kimisi “biz Müslüman kalalım ama medeniyeti Avrupa’dan alalım” diyor. Bu güne kadar özgün bir Müslümanlık hadisesi çıkmamıştır. Müslümanlık din olarak kendi kendine gelişen bir hadisedir. Özü bir ve aynı kalmakla birlikte bazı ayetlerin zaman ve zemin şartlarına göre yorumlanması çok tabii bir hadisedir. Bunlar bildiğimiz olaylardır. Dolayısıyla Müslümanlıkta ıslahat yapılmalı mıdır yapılmamalı mıdır sorusu havada kalan bir sorudur. Böyle bir derdimiz yok. Bazı Müslümanlar İslam’ı kavmiyetçilik/ırkçılık gibi alıyorlar. “Aman farklı bir ırk bizi bozmasın, içimize karışmasın” gibi algılıyorlar. Böyle bir şey yok. Bu kavim değil, ırk değil; bu bir dindir, ülküdür, idealdir&#8230; Medeniyet babından baktığımızda farklı unsurlardan yararlanabilirsiniz. Ben “diyalog olmaz” dedim. Çünkü o bir din hadisesi. Ama medeniyet konusunda tabii ki dışarıdan etki alacaksınız.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Hocam, sizin “İngiliz-Yahudi Medeniyeti” tezinizi okudum, sizden de dinledim. Bu İngiliz-Yahudi Medeniyetinin oluşumunda, kapitali elinde bulunduran zümrenin Hollanda üzerinden İngiltere’ye intikali, Yahudi zümrenin para ve bilgi yeteneklerini ortaya koyması; bunun, İngilizlerin teşebbüs gücüyle birleşmesi –ki siz buna akıl izdivacı diyorsunuz- Yahudi para adamlarını, oraya altın taşıyanları anlattığınız yerde sözü illuminati meselesine getiriyorsunuz. Belli ailelerden bahsediyorsunuz. Bu bügün Türkiye’de de çok konuşuluyor. Bunların bir kısmı biraz komplo teorileri gibi duruyor. Siz o işin bilgi ve sermaye boyutunu ortaya koyan izdivacın tarafı olan Yahudilerin bu illuminati tezinde anlatıldığı şeklinde olduğuna mı inanıyorsunuz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Köprü vazifesi görüyor. Masonluk bu iki uç arasında bir köprü durumundadır. Bunu bana bir şey ilham etti. Kuala Lumpur’da gökdelen diktiler. Petronas kuleleri diyorlar. Bunun inşaatı 90’lı yıllarda başlamıştı. En üst kesimde iki kuleyi birbirine bağlayan bir köprü var. Onu görünce aklıma birden böyle bir ilham geldi: Masonluk İngiliz ile Yahudi unsuru arasında bir köprü görevi gördü&#8230; İkisini birleştiriyor&#8230; Geçişi sağlıyor. Masonlukta büyük ölçüde Yahudi ritüelleri var. Ama İngiliz zihniyeti de orada yer almış durumda. Masonluk iki tarafı kardeşleştiriyor. Evvelemirde Yahudi’yle İngiliz’i “birader” kılıyor. Kardeş, kandan gelen bir şey. Biraderlik genel olarak bir ülkü beraberliğidir. İhvan ise saf inanç birlikteliği manasına gelir&#8230; Yani Müslüman insanların biraradalığına biz uhuvvet diyoruz. Birader ise şer topluluklarının birlikteliği. İşte illuminati masonluğun bir türüdür. İlluminati ana tarikatın dallarından birisidir.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Hocam şimdi burada “Omurgasızlaştırılmış Türklük” adlı son kitabınız var. Bunun İsmet Özel’in “Kalın Türk”üyle bir akrabalığı var mı?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> İsmet beyin o kitabını görmedim. Burada türkü herhangi bir toplum sınıfıyla özdeş leştirmiyorum. Türklüğün, tarihî ülküsüne aykırı düştüğü kanaatindeyim. O tarihi ülküsü/misyonu, İslam’ın bayrağını taşımaktı.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> İsmet Özel’in tezi de öyle. O da “türk” derken özellikle bir ırkı işaretlemiyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Sizin bu tesbitinizle tamamıyla örtüşen tarifler ve yaklaşımlar.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Ben mesela iki şeyin son derece zararlı olduğunu düşünüyorum. Birisi din adamı ve din adamı olmayan ayrımının yapılması. İslam’da böyle bir ayrım yoktur. Herkes dini bilmek mecburiyetindedir. Hangi meslekten olursan ol, kalkıp Cuma namazını kıldırabiliyor olman lazım. Fıkhın belli başlı konuların biliyor olman lazım. İkincisi de asker-sivil ayrımı. Bu da çok kötü bir şey. Sivilleşmek son derece rezil bir iştir. Bu tür konulardan bahsediyorum o kitapta.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Hocam, neler okursunuz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Ben evvelemirde eskileri, en başta da filozofları okumaya meyyalim. Yenilerden beni çok etkileyen, derslerine girdiğim ve kitaplarını okuduğum el-Attas var. Seyid Hüseyin Nasr, bir şey söylemiyor gibi geldi bana. Kur’an tefsirinde en çok tuttuğum/sevdiğim adam Yusuf Abdullah&#8230; O, çok sade, dolandırmadan anlatan bir kişi. Medeniyet bahsine gelince, Muhammed Hamidullah hocanın talebesiyim. Ahmed Yüksel Özemre’nin de üzerimde çok emeği vardır. Benim yetişmemde çok önemli yeri olan bir isimdir. Bu eskileri gördükten sonra ukala oluyorsun&#8230; Bir şey beğenemiyorsun artık. Mesela Gazzâlî’den sonra kalkıp da Fazlurrahman’ı okuduğun vakit biraz elin havada kalıyor. Bizim zaten Avrupa’dan büyük farkımız o. Bu klasiklerimizi/büyüklerimizi aşan büyükler çıkmadı. Aristoteles dururken Haidegger okunur mu? Okunur. Kant duruken, Russel okunur. İşte bizim Haideggerimiz, Russelimiz yok. O çapta, o kalibrede filozofumuz yok. İbn Sina’yı aşan bir adam arıyorsunuz&#8230; Hadi aşmasın da İbn Sina o adamı gereksiz kılmasın&#8230; “İbn Sina varken bu adamı ne yapayım?” demeyesin.</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Özellikle son yüz-yüz elli yıldır İslam toplumlarında daha ziyade müsbet bilimlere vurgu yapılır oldu. Din artık moda ifadeyle “out”; müsbet bilimler ve felsefe “in” sayılıyor. Soru şu: Felsefe insanın saadeti noktasında zorunlu mudur? Mesela Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin düşünüyorum. Onlar bizim anladığımız manada (&#8230;)?</p>
<p>Ş<strong>aban Teoman Duralı:</strong> Saadet vermek felsefenin ödevi değildir. Saadet vermekle yükümlü olan, dindir. Yeni çağda yapılan ise felsefenin dinin yerine konulmasıydı. Felsefe de saadet vermediği için sermayecilik ideolojisi çıktı ve bu ideolojinin insana gösterdiği ülkü/ideal, belden aşağısıdır. Mutluluk ile saadeti karıştırmamak icab eder. Mutluluk, geçici bir şeydir. Bir takım beşerî ihtiyaçlar tatmin edildiğinde mutlanabilirsiniz. Ama iki dakika sonra o ihtiyaç yeniden baş gösterir; yeniden tatmin edilmesi gerekir. Saadet ise ömürlük bir hadisedir. Mutluluk, saadetin karşılığı değildir. O bakımdan saadet, dinin işidir. Sadece bu dünya için değil; din bundan sonraki hayatımızın devamını getiriyor. Çünkü bana ebedî hayatı vaat etmiştir. Felsefe ise bu dünya ile bağlantılıdır. Bu dünya ötesi felsefede yoktur. Felsefe bu hayatla sınırlıdır; aklıl-bâliğ olma ile ölüm arasındaki noktadır. Din, Allah’ın vaz’ıdır. İnsanın üretimine ve müdahalesine açık olmadığı için dinin diyaloğu olmaz. Ayrıca diyalogda bir de uzlaşma meselesi vardır. Ben neyi uzlaşacağım? Bana kalırsa dinlerarası diyalog kültür emperyalizminin bir başka adıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>devamı için bknz:https://drive.google.com/file/d/0ByshBk6ScMl4R2NqRXFId1pTNUE/view?pref=2&amp;pli=1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/">Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modernliğin Kadın Figürü Üzerinden İnşası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modernligin-kadin-figuru-uzerinden-insasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modernligin-kadin-figuru-uzerinden-insasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 10:37:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaşlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın Kilise Kültürü Üzerinden Okunması]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Modernleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinselleştirilen Modern Yaşam ve Entellektüel Çelişki:Doğmatik Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik Yarışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Kadının İnşası ve Toplumun Dönüşümü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme ve Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşmenin Türkiyedeki Sonuçları]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10319</guid>

					<description><![CDATA[<p>  &#160; Özellikle Kilise Babalarının kadına dair marjinal görüşleri, fıtrata ters tutum ve davranışları, cinsel alandaki yaratılış gerçekliğine aykırı kısıtlamaları ve bundan doğan kültürel yapı, kadını bir başka uca savurarak feminizmin ve kadın haklarının ortaya çıktığı mücadele sürecini tetiklemiş, modernliğin kadın üzerinden okunmasında etkili olmuştur. &#8216; Modernliğin, kadın özgürlüğü, kadın giyimi ve kadının top­lumsal hayatta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modernligin-kadin-figuru-uzerinden-insasi/">Modernliğin Kadın Figürü Üzerinden İnşası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="" data-block="true" data-offset-key="59gji-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="59gji-0-0"><a href="http://ilimcephesi.com/modernligin-kadin-figuru-uzerinden-insasi/modern-3/" rel="attachment wp-att-10333"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10333" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/modern.jpg" alt="Modernliğin Kadın Figürü Üzerinden İnşası" width="670" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/modern.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/modern-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/modern-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 670px) 100vw, 670px" /></a></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="cpn2m-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cpn2m-0-0"><span data-offset-key="cpn2m-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="cgr95-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="dmtfm-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="2r7nm-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="2r7nm-0-0">
<p>&nbsp;</p>
<p>Özellikle Kilise Babalarının kadına dair marjinal görüşleri, fıtrata ters tutum ve davranışları, cinsel alandaki yaratılış gerçekliğine aykırı kısıtlamaları ve bundan doğan kültürel yapı, kadını bir başka uca savurarak feminizmin ve kadın haklarının ortaya çıktığı mücadele sürecini tetiklemiş, modernliğin kadın üzerinden okunmasında etkili olmuştur.</p>
<p>&#8216; Modernliğin, kadın özgürlüğü, kadın giyimi ve kadının top­lumsal hayatta aldığı role göre belirlenmesi dine tepkinin bir so­nucudur. Şöyle ki, Yahudilik ile Hristiyanlık gibi aslı itibariyle semavi olan büyük dinlerin bozulmasından sonra oluşturdukları olumsuz kadın imajı tepkiye sebep olmuştur. Özellikle Kilise Ba­balarının kadına dair marjinal görüşleri, fıtrata ters tutum ve dav­ranışları, cinsel alandaki yaratılış gerçekliğine aykırı kısıtlamaları ve bundan doğan kültürel yapı, kadını bir başka uca savurarak feminizmin ve kadın haklarının ortaya çıktığı mücadele sürecini tetiklemiş, modernliğin kadın üzerinden okunmasında etkili ol­muştur. İşte yaratılış gerçekliğine aykırı (fıtrat dışı) bu tür tutum­lara karşı gelişen tepkisel tavır, “modern kadın” figürünün doğ­masına zemin hazırlamıştır. Ancak kadınlar, haklarının peşinden koşarken bir başka aşırılığın kurbanı olmuş ve ev dışındaki bütün etkili güçlerin sömürdüğü bir varlığa dönüşmüştür.</p>
<p>Sonuç olarak denilebilir ki tarihî süreçte Yahudilik ve Hris- tiyanlığın ezdiği kadın, bugün modernliğin öğüten gücü karşı­sında bir başka kayboluşu yaşamaktadır. Aradaki fark ise önceki konumuna isyan eden kadının modern görüntüsünü benimse­miş olmasıdır. Ailenin iki kurucu unsurundan birisi hatta birin­cisi olan kadının bu yeni hâli sadece ailedeki konumunu değil bütünüyle sosyal dokuyu etkilemiştir.</p>
<p>Bu tespitten sonra konunun daha açıklığa kavuşması için iki dinin kadına bakışma göz atabiliriz.</p>
<p>Yahudilikte sabah ibadetinde, “Rabbim, beni kadın yaratma­dığın için sana şükürler olsun.” şeklindeki dua kadına yaklaşımı göstermesi açısından yeterlidir.(Ö. Faruk Harman, “Kadın”, XXIV, İstanbul 2001, s. 84.)</p>
<p>Hristiyanlıkta ise kadın, yasak meyveyi Hz. Âdem’e yedi­rip insanın cennetten kovulmasına ve insan neslinin günahkâr olmasına sebep olan, bu ilk işlenen günahla sadece şehveti değil günahı da dünyaya sokan, erkeği mahveden, baştan çıkaran bir varlık olarak kabul edilmiştir.(Harman, 85.)</p>
<p>Evliliğin zorunlu bir kötülük olarak görülmesi, kadının me­lekleri baştan çıkarmak ve insan soyunu kötülüğe itmekle öz­deşleştirilmesi de bu savrulmada önemli rol oynamıştır. St. Augustin’in (ö. 430) kadınları kötülük dolu, kıskanç, kararsız ve tu­tarsız, bütün tartışmaların, kavgaların ve haksızlıkların kaynağı olarak takdim etmesi ve karı-koca arasındaki cinsel ilişkiyi bile günah olarak görmesi zamanla cinsel patlamaya dönüşmüştür. Katolik kilisesinin nikâh töreninde okunan duada, ‘Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken” denilmesi bu anlayışın ürünüdür.(Harman, 85-86)</p>
<p>Evlilikte bile cinsel birleşmenin günah sayılması evlilikten uzaklaşmaya sebep olmuş, II. yüzyıldan itibaren kendilerini baki­re olarak yaşamaya ve kiliseye hizmete adayan kutsal bakireler ku­rumu ortaya çıkmış, bunları, kadın münzeviler izlemiş ve böylece kadın manastırları oluşmuştur. Manastıra kapanan rahibeler te­mizlik sembolü olan Hz. îsâ’nın eşleri olmayı arzulamaktadırlar.(Harman, 86.)</p>
<p>Ortaçağ Hristiyan dünyasında kadın ve evlilik kötülenmiş, Macön Konsili’nde (585) kadının ruhunun olup olmadığı tartı­şılmış, XII. asırdan itibaren Batıda büyücü ve cadı avı başlamış, pek çok kadın cinlerle ilişkisi olduğu iddiasıyla yakılmış veya suda boğulmuştur. Ortaçağ boyunca Hristiyan dünyada, özel­likle de kilise muhitinde yaratılış hikâyesinin temel alınarak bü­tün kadınların insanoğlunun düşüşüne sebebiyet verdiği kabul edilmiş ve kadın düşmanlığı perçinlenmiştir.(Harman, 86.)</p>
<p>Din içinde oluşan bu kadın karşıtlığı, feminist hareketleri tetiklemiş ve büyük mücadeleler sonucunda devre dışı bırakılan di­nin ardından günümüzde kadınların sosyal hayatta erkeklerle eşit şekilde yer alabildikleri bir sonuca ulaşılmıştır. Evlilikte bile cinsel ilişkinin günah sayıldığı, bakire kalmanın yüceltildiği, Hz. İsa’nın eşi olabilmek için cinsellikten uzak duran kızların kutsandığı yapı, büyük ölçüde cinselliğin serbestçe yaşanabildiği yeni bir dünyaya doğru savrulmaya sebep olmuş, bir aşırılık diğerini doğurmuştur. Bugün Batı dünyasında bastırılmış arzuların isyan ettiği cinsel pat­lamanın arka planında bahsi geçen inanç ve tutumların bulundu­ğu çok kuvvetle muhtemeldir. İnsanın en zayıf olduğu dürtünün şehvet olduğu ve bu alandaki disiplinsizliğin her türlü fesadın kay­nağını oluşturduğu, kadın-erkek arasındaki mesafenin neredeyse tamamen kaldırıldığı bir dünyanın inşa edildiği dikkate alınırsa yaşanan problemin kaynağı ve ciddiyeti daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Geldiğimiz noktada kadın-erkek eşitliğine yapılan vurgu, hayatın her alanında kadın istihdamı, kadın özgürlüğü ve çağ­daş görüntüsü modern kültürün öne çıkardığı ve başardığı ko­nulardan birisidir.</p>
<p>Bütün dinlerin kadın-erkek beraberliğini meşru kılan tek yol olarak nikâhı belirlemiş olmalarına rağmen insanın kendi bedeni üzerinde özgürce karar verebilmesi ve seksin (seks hizmeti, seks işçiliği) ekonomik faaliyet alanına çekilmesi, bu bağlamda yargı ifade eden zina vb. gibi dinî engellere takılmadan kadın bedeni üzerinden serbest bir cinsellik düzeni kurulması modern dünya­nın öne çıkan özellikleri arasındadır. Bunun aile üzerinde etkile­rinin olumsuz şekilde devam ettiğini söylemek bile söz israfıdır.</p>
<p>Ülkemizde modernleşmenin kadın figürü üzerinden nasıl okunduğu aşağıda ele alınacaktır.</p>
<p><strong>III- MODERNLEŞMENİN TÜRKİYE&#8217;DEKİ SONUÇLARI</strong></p>
<p>Modernleşme, çok boyutlu bir arka plana sahip olsa da ül­kemizde daha çok son dönem Osmanlı aydınlarıyla Cumhuriyet elitlerinin öne çıkardığı ileri teknolojiye ulaşma hedefli Batılı­laşma / Çağdaşlaşma projelerinin genel adı olarak kabul edilir. Bu bağlamda modernleşmenin teknolojik ilerlemeyi ifade ettiği aşikârdır. Sebep-sonuç ilişkisi bakımından Türkiye modernleş­mesini şu başlıklar altında ele almak mümkündür:</p>
<p><strong>A- İSLAM&#8217;IN KİLİSE KÜLTÜRÜ ÜZERİNDEN OKUNMASI</strong></p>
<p>Batı tecrübesini olduğu gibi Türkiye’ye taşıma projesinin mimarı olan aydınların en dikkat çeken tutumları İslam’ı kilise kültürü üzerinden okumaları ve Yahudi,özellikle Hristiyan geleneğinin ortaya çıkardığı sorunların İslam’da da var olduğu ön kabulüyle hareket etmeleridir.</p>
<p>Değişim sürecinin hızlandığı ve radikal adımların atıldığı dönemlerde Türk modernleşmesi ya da çağdaşlaşmayı çalıştığı alan itibariyle siyasi, hukuki, iktisadi, askerî, teknolojik, dinî vs. açılardan değerlendiren araştırmacılar vardır. Bu onun çok boyutluluğunu gösterir. Ancak modernleşme ya da çağdaşlaşma ideolojisinin temel tezi, “din terakkiye mânidir” şeklinde ifade edilen klişe cümlede saklıdır. Bu ifade genel anlamda dinin, ge­lişmenin önünde engel oluşturduğu dolayısıyla onun yön verdiği gelenek içinde kalarak çağdaşlaşmanın, muasır medeniyet sevi­yesine ulaşmanın teknolojik gelişmeleri yakalamanın imkânsız­lığı üzerine kuruludur. Bu da etkili çevrelerde dine ve dinî olana karşı negatif bir tavrın gelişmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Bunda son dönem Batıcı Osmanlı aydınlarının faaliyetleri, Cumhuriyet Türkiye’si üzerinde Batılı güçlerin modernleşme yönündeki operasyonlarının ve etkili araçlarla zihinler üzerinde kurduğu egemenliğin etkisi olsa da Müslümanların da kendileleri doğrultusunda oluşturabildikleri örnekliklerinin olmayışı ve etkin bir aktör olarak dünya sahnesinde yer alamayışlarını tesirinin bulunduğunu belirtmek gerekir.</p>
<p>Modernleşme projesi olarak Batının bilim ve tekniğine sa­hip olmak gerektiği yönünde iki tutum öne çıkmıştır. Bunlardan birincisi özellikle Osmanlının son döneminde çok etkili olan Batıcı aydınların tutumudur. Onlar, İslam âleminin teknolojik bakımdan Hristiyan Batı dünyasından geri kalışım indirgemeci bir yaklaşımla dine bağlamışlar ve dinin hayatla irtibatının ke­silmesi amacıyla ciddi çalışmalar yaparak Batılılaşmanın zorun­luluğu üzerinde durmuşlar, bu sürecin de önünü açmışlardır. Bu tez Cumhuriyet Türkiye’sinin resmî ideolojisi olarak benim­senmiş, bu doğrultuda bir zihniyet inşası hedeflenmiş, devletin temel kurumlan bunu sağlayacak ve koruyacak biçimde yapılan­dırılmıştır.</p>
<p>Doğal olarak bu tezin oluşmasında, teknolojinin, Batı toplumlarında kilisenin bilim karşıtı duruşuna rağmen gelişebilmiş olmasının etkisi vardır. Batıcıların İslam’a karşı geliştirdikleri benzer yaklaşım İlahi dinin de bu açıdan suçlanmasına sebep olmuştur.</p>
<p>İkincisi, Osmanlının son dönemindeki İslamcıların Batı­lılaşma yanlılarına karşı savundukları “Batının tekniğini alıp dinî değerlerin korunması” yönündeki tezlerinin çok fazla tu­tarlı olmadığı, teknolojinin kendi kültürünü de transfer eden ve yepyeni bir yaşam biçimi dayatan özelliğe sahip bulunduğunun görülmesiyle anlaşılmıştır. Hatta teknolojinin dine doğrudan etkisine bakılırsa Arnold J. Toynbeenin isabetle belirttiği gibi bilim ve onun ürettiği teknoloji modern dünyada dinin yerini almış, putlaştırılmış, oluşan zenginlik ve güç dinden soğuma sonucunu doğurmuştur. (Arnold J. Toynbee, Tarihçi Açisından Din (trc. İbrahim Canan), İstanbul 1978,syf;251-254-267)</p>
<p>Bu iki açıdan bakıldığında teknolojinin din ile bir ilgisinin var olduğu hatta aralarında bir gerilimin yaşandığı, diğer bütün sonuçların değerlendirilmesine buradan başlanması gerektiği söylenmelidir. Ancak dinin bilime ve dolayısıyla teknolojik gelişmelere engel olduğu yönündeki Batıcı aydınların iddiası kilise-bilim ilişkisi açısından tarihî bir gerçeklik olsa da İslam açısından sanaldır ve bir geçerliliği yoktur. Çünkü modern teknoloji evren­deki sebep-sonuç ilişkilerini belirleyen İlahi kanunların maddeye uygulanmasından doğmuştur ve bu kanunları koyan da bizzat Allah’tır. Müslüman düşüncesinde bunlara kevnî âyetler denir.</p>
<p>Bunun dinle bir çelişkisi olamaz. Kur’ân-ı Kerîm evrendeki mü­kemmel denge ve düzenle ilgili olan bu kanunlara işaretle yetine­rek insanlardan bu bilinçli tasarımın araştırılmasını talep eder.(Furkân (25), 2; Kamer (54), 49; Rahmân (55), 5-7; Mülk (67), 3.) Çünkü evrendeki düzenin incelenmesi Allah’a götürecek yollar­dan birisidir. Kâinattaki varlıkların yaratılışı ile işleyişindeki mü­kemmel uyum ve düzeni gören sağduyulu herkes bu yolla Allah’a ulaşabilir. Tersinden bu denge ve düzenin bozulması hâlinde kim böyle bir yaratma fiilini başarabilir? sorusuna cevap aranması da Allah’ı bulmaya götüren bir yol olabilir. Nitekim birçok âyette bu noktaya vurgu vardır.(Bkz. Kıyâme (75), 8-9; İnsân (76), 8-10; Tekvîr (81), 1-14; İnfitâr (82), 1-9; İnşikâk (84), 1-5). Kur’ân-ı Kerîm insana bu gerçekleri gö­rebilecek idrak kabiliyetleri (basâir) verildiğini,(En‘âm (6), 104.) sağduyusunu koruması ve peşin fikirli, inatçı olmaması hâlinde bunları göre­bileceğini söyler.(Müddessir (74), 16) Bu sebeple fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp gibi konusu madde olan ilimlerle uğraşmak İslam toplumunda farz-ı kifâye (toplumsal vecîbe) olarak kabul edilmiş, uğraşı alanı­nın değeri bakımından dinî-dünyevi ilim ayrımına gidilmemiş­tir, her iki alan da aynı hükme tâbi kılınmıştır. Sonuçta her ikisi de Allah’ın ilmidir. Bilginin teknolojiye dönüştürülmesi insan ba­şarısı olsa da o kanunu koyanın Allah olması Ona şükrü gerekti­rir ve îlahi bir lütuf olduğundan sadece insanın hizmetinde, onun işini kolaylaştıracak şekilde kullanılmayı zorunlu kılar.</p>
<p>Modern dünyanın, bilgiyi maddeye uygulayarak geliştirdiği göz kamaştırıcı teknolojiyle -ki dini bir kenara bırakacak kadar Batıcıları büyüleyen, hipnotize eden de budur- insana hiçbir çağda görmediği ölçüde maddi refah sağladığı söylenebilirse de dini ve ahlakı ihmali, maneviyatı devre dışı bırakması, zihinle işgal edip bambaşka bir kölelik ve sömürü düzeni oluşturması tabii-fıtri dengeleri altüst etmesi, neredeyse bütünüyle geleneksel yaşam biçimi ve düşünce tarzını değiştirmesi hatta bizzat ken­disinin yeni bir din hâline gelmesi sebebiyle içinden çıkılmaz sorunlar ürettiği ortadadır.</p>
<p>Bugün Müslümanların teknolojik açıdan geri kaldıkları bilinmektedir. Bunun tek sebepli olarak izahı güçtür. Matta az önce de işaret edildiği üzere geri kalışın dinle irtibatlandırılması tamamen sorunlu bir yaklaşımdır. Bununla birlikte başta Ab­dullah Cevdet, Beşir Fuad, Kılıçzâde Hakkı, Baha Tevfik, Tevfik Fikret ve Celâl Nuri olmak üzere Batıcıların önde gelen isimleri yazdıkları birçok yazıda, geri kalış konusundaki temel tezlerini din ve Osmanlı’nın mevcut içyapısı üzerine kurmuşlar, bunun yegâne çözüm yolunun da âbâb-ı muaşeret kuralları da dâhil olmak üzere bütünüyle Batının taklit edilmesi, Asyalı kafala­rın Batılılaştırılması olduğunu dile getirmişler, kendi yazdık­ları dışında din aleyhinde ve özellikle İslam karşıtlığında sınır tanımayan ne kadar Batılı yazara ait kitap varsa Türkçeye ka­zandırmışlardır. Hatta bunlardan bazıları girdikleri kompleks sonucu o derece ileri gitmişlerdir ki mesela Abdullah Cevdet Avrupa’dan damızlık adam ithal edip neslin ıslahını, Hüseyin Cahit Yalçın da Arap harflerinin atılıp Latin harflerine geçilme­sini bile önermişlerdir. Batıcıların din karşıtı bu tür fikirlerine ve tercüme ettikleri eserlerdeki iddialarına karşı oldukça tutarlı ve nitelikli cevapları içeren çalışmalar yapılmış ve İslam klasik­lerinin bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Bu hususta aktif rol oy­nayanlar arasında Ali Suâvi, İngiliz Kerim Efendi, Ahmed Mi- dhat, Harputlu Hoca İshak Efendi, Ömer Hilmi Efendi, Cevdet Paşa, İsmail Ferid, Harpûtîzâde Mustafa, Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, İsmail Fennî, Said Halim Paşa, Ahmed Naim, Mehmed Akif, Elmalılı Hamdi Yazır, ö. Ferit Kam, M. Ali Ayni, Ahmet Hamdi Akseki, Mümtaz Turhan, Ali Fuat Başgil sayılabilir.(1)</p>
<p>Batı tecrübesini olduğu gibi Türkiye’ye taşıma projesinin mimarı olan aydınların en dikkat çeken tutumları İslam’ı kilise kültürü üzerinden okumaları ve Yahudi, özellikle Hristiyan ge­leneğinin ortaya çıkardığı sorunların İslam’da da var olduğu ön kabulüyle hareket etmeleridir. Bu ön yargının oluşmasında Ba­tıda eğitim görmelerinin ve İslam’ı, ana kaynaklarından okuyup anlayabilecek yeterlilikte bir donanıma, birikime, metodolojiye sahip olamayışlarının etkisi büyüktür.(2)</p>
<p>Batıcılar, Batıdaki gelişmelere paralel olarak Müslüman dünyanın içinde bulunduğu sorunların aydınlanma felsefesinin zihniyetiyle aşılabileceğini savunmuşlar ve bu yönde gayret gös­termişlerdir. Bunun temelinde yatan sebep, İslâm’ın modernliğe meydan okuyucu tavrı sebebiyle ciddi bir engel, önemli bir so­run ve gerçek bir tehdit olarak algılanıp buna göre tutum geliş­tirilmesidir. Dolayısıyla zaman içinde İslam’ı değersizleştirmeye yönelik projelerin devreye sokulup bu yolda etkili araçların kul­lanılmasının ana sebebi budur. Bu süreç hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>Batıcıların faaliyetlerinin en dikkat çeken yönü İslam’ı mo­dernliğin ürettiği kavramlarla yeniden tanımlayıp beşerileştir­mek, dinin alanını tekrar belirlemek, böylece içi boşaltılmış, hayatla bağları koparılmış, Hristiyanlığa benzer, her şeyiyle tar­tışılabilir bir din oluşturmaktır. Bazı ilahiyatçıların, modernitenin meydan okuması karşısında takındıkları kompleksle Batı dünyasının otantik olmayan kendi dini metinlerini anlamak için ürettikleri bazı yöntemleri (mesela tarihselcilik) Kur’ân-ı Kerime uygulama çalışmaları, zaman zaman modernist zihni­yetle ayetlerin tefsiri, bazı sahih hadislerin inkârı bu değirmene su taşımaktan başka bir işe yaramamıştır.</p>
<p>İslâmî hükümlerin, kavramların, temel ilkeler doğrultusun­da üretilen kültürel formların tabii ortamından soyutlanarak, dışarıdan bir bakışla ve bugünden yola çıkarak tarih inşa etme (anakronizm) tutarsızlığına aldırmadan ideolojik okumalara tâbi tutulması, istismar edilmesi, Müslümanların hâkim zih­niyetini asla yansıtmayan birtakım itici uç örneklerle ya da din hakkında nefret uyandıracak figüranlarla gündem oluşturup İslâm’a karşı linç politikası izlenmesi modernlik projelerinden birisi olarak hep devrede olmuştur. Bu bağlamda Batı dünya­sında İslam’ın, terör ve şiddetle özdeşleştirilmesi, bunun aracı olarak da cihâdın gösterilmesi, hadd cezalarının barbarlık ola­rak nitelendirilmesi, kadın üzerinden yapılan hücumlar en fazla başvurulan yol olarak öne çıkmaktadır. Ülkemiz aydınları da oryantalizmin gönüllü müritleri olarak aynı paralelde aceleci ve hızlı bir refleksle Allah-âlem, din-dünya, dünya-ahiret, din-bilim, din-kadın ilişkisini kurarken özellikle Batılıların ürettiği paradigmaları kullanarak din ve dinî olanı mahkûm etmede kararlı bir tavır takınmışlar ve buna da devam etmektedirler. Özellikle irtica, gericilik, yobazlık, tutuculuk, orta çağ karanlığı, laikliğe aykırılık gibi yaftalarla oluşturulan dogmatik tavırla da tartışmanın önüne setler çekilmiştir. Batının ülkemizdeki proje yürütücülerinden oluşan medyanın kampanyaları da bu konuda etkili olmuştur.</p>
<p>İslam’ın Oryantalizmin etkisiyle oluşturulan kargaşa ortamı­nın en önemli yan etkisi, Müslümanca düşünme biçimi önünde engel oluşturarak İslâm’ın modern dünyaya sunacağı imkânlara fırsat tanımamış olmasında ortaya çıkmıştır. Bunun oluşturduğu korkuyla modernlikle çatışan ve tepkiye sebep olan değerler, il­keler, davranış kalıpları, hayat tarzındaki ayrıntılar ya mahkûm edilmiş ya da modernleştirilmiştir. Bunun için kavramların ge­lil netiğiyle oynanması da en kötüsü olmuştur. Geleneksel aileye bakışın da bu açıdan eleştirilmesi ve yadırganması, küçümsenmesi, bozulmada etkili bir güç olarak kendisini göstermiştir.</p>
<p>Modernistlerin, “dinin sabit bir inanç sistemi olarak, ka­çınılmaz biçimde sürekli değişen-gelişen hayatın ihtiyaçları­nı karşılama imkânından mahrum olduğu, dolayısıyla dinin sahasının genişlemesinin hayatı donduracağı, gelişmeye engel oluşturacağı” yönündeki argümanları, dinin alanının ibadetler­le sınırlandırılması ve günlük hayattaki yapıp-etmelerin bizzat insan tarafından belirlenmesi şeklinde pratiğe dökülmüş, ki­lise kültürünün en etkili gücü bu tezde kendisini göstermiştir.</p>
<p>Çağdaş Cumhuriyet ideolojisiyle birlikte özellikle “kamusal alan-özel alan” ikileminin estirdiği fırtına sonucu, bir taraftan camilerin kapısının arkasına kadar açık olduğu teziyle dine saygılı bir devlet portresi çizilirken diğer taraftan kamusal alana gökyüzünün karışmaması ilkesinden taviz vermeme adına, dini hatırlatan, onu görünür kılan en küçük bir sembole, geçici bile olsa dinin kokusunun hissedildiği basit bir düzenlemeye dahi tolerans göstermeyen, çevreden merkeze doğru ilerleme ham­lesine sert tepki veren, dini sınırlandıracak kadar da Tanrının iradesine ortak olmuş, demir yumruklu bir devlet aygıtı devreye sokulmuş, devlet buna göre yapılandırılmıştır. Ancak devlet po­litikalarının desteğe ihtiyaç duyduğu hâllerde Cuma namazla­rında bu doğrultuda okutulan hutbeler, özel alan-kamusal alan ayırımının çıkarlar söz konusu olduğunda dikkate alınmadığını göstermektedir. Verginin kutsiyetine dair hutbeler bu konuda örnek olarak zikredilebilir. Uzun zaman kurban derilerinin ne­reye verileceğini belirleyen devlet tavrı da ibadete müdahalenin ötesinde, İslami vakıf ve derneklerin bu yolla güç kazanmasının engellenmesini amaçlamıştır. Bu durum devletin ideolojisini koruma uğruna birçok açıdan çelişkili tutumları göze aldığını gösteren en önemli örneklerdendir.</p>
<p>Bütün bu gerçeklere rağmen Batıda kiliseyi devre dışı bırakan ve tüm dünyayı etkisi altına alan modernleşme süreciyle Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin politikalarının paralellik arz ettiği görülür. Ülkemizdeki modernleşme yanlılarının çabalarına bakıldığında Batıdaki kilise yerine caminin, Hristiyanlık yerine de İslam’ın konulduğunu söylemek hatalı olmaz. Aydın kesimin bu uğurdaki büyük çabası, çok kısa zamanda etkisini göstermiş ve en azından kendisini Batılı olarak tanımlayan bir Türkiye doğmuştur.</p>
<p>Cumhuriyetin ilk dönemlerinde belirlenen çağdaşlaşma he­defi doğrultusundaki projeler, dinin yön verdiği Osmanlı gelene­ğine karşı bir tepki anlamı taşıdığı için öncelikle çatışan ve yeni ideolojiyi baskın çıkaran bir ortam oluşturma yoluna gidilmiş, dinî değerler istikametinde gelişen ve dinin toplumsal hayatta görünürlüğünü sağlayan kültürel formlar itici hâle getirilmeye çalışılmıştır. Özellikle radikal Batılılaşma yanlıları yahut serbest değişimi savunanlar ile buna karşı değerlerden kopuk değişime direnenler arasında ortaya çıkan ilericilik-gericilik ayrımında din-bilim, dindarlık-dinsizlik, ulema-aydın, molla-bilim adamı, hoca-öğretmen, doktor-üfürükçü, mektep-medrese, çarşaf-mini etek gibi modernleşme sürecinde yeni ile eski kurum ve değerle­rin karşı karşıya getirilmesi yaşanan problemin temel dinamik­lerine ve amaca götürecek yöntemlerin kodlarına işaret eder. Özellikle eski eğitim kurumlarının mesela medreselerin masaya yatırılması, âlimlerin eleştirilmesi tesadüfi değildir. Yetişen yeni neslin zihnine nakşedilmeye çalışılan aydın ya da ilerici bilim adamı, gerici ve yobaz molladan veya âlimden farklı olarak vah­yin / dinin / dogmaların (!) karanlığından aklın-bilimin aydın­lığına çıkmış olan insandır ve yeni neslin bu bilinçte yetişmesi hedeflenmektedir. Bu, kiliseye karşı gelişen ve başarı kazanan hümanist-pozitivist-materyalist zihniyetin ülkemizdeki görün­tüsünden başka bir şey değildir.</p>
<p>Çağdaşlaşma ideolojisinin Cumhuriyet Türkiye’sinde yer­leşebilmesi için dinî renkli görünürlüğün engellenmesi gere­kiyordu. Bunun için taşıyıcı aktörler, gericilik, yobazlık, irtica vs. gibi tanımlanmamış ve dogmatik nitelik yüklenen kavram­lar üzerinden yaptıkları operasyonlarla birçok dinî fikir ya da teklifin doğmadan yok edilmesini sağlamışlar, insanların dinî yaşantısından neredeyse utanacakları bir ortam için bütün güçlerini kullanmışlardır. Bu projenin en önemli taşıyıcısı olarak ilköğrenimden yükseköğrenime kadar tüm okullarda kanunla güvenceye alınan inkılap tarihi dersleri geçmişi yok sayma, değersizleştirme, modernliği yüceltme ideolojisine hizmet edecek araç olarak tasarlanmıştır. Hâlâ bu ideoloji doğrultusunda hare­ket edilmektedir.</p>
<p>Etkili araçların da yardımıyla modernist-aydın kesim ya da Cumhuriyet elitleri, kabullerine yükledikleri mistik hava ya da dogmatik tavır ile itiraza bile yer bırakmadan modern yaşam biçimini yüceltmekle kalmayıp etkili araçların da yardımıyla bunu dayatma yoluna gitmişlerdir. Bu bağlamda dindar kesimin karar mekanizmalarına sahip merkezlere yaklaştırılmaması, bu­ralardan uzak alanlarda tutulması, çevreden merkeze ilerleme­nin önüne geçilmesi, dindarların taleplerinin engellenmesi, bu mümkün değilse asgari seviyede tutulması temel hareket nokta­sı olarak belirlenmiştir. Muhafazakâr-dindar birisinin bakanlık, yüksek mahkeme üyeliği, müsteşarlık, genel müdürlük, mülki amirlik, belediye başkanlığı, emniyet müdürlüğü gibi stratejik önem taşıyan bir göreve seçildiği ya da tayin edildiği durum­larda ilk yapılan, dindarlığına vurgu yaparak bu yönde oluşa­bilecek tercihlerin önünü baştan kesmek olmuştur. Bunun için laikliğe bakışı, haremlik-selamlık konusu, kadın eli sıkma, içki içme, eşinin başının açık olması gibi çağdaşlık kriterlerini dev­reye sokarak basit bir yöntemle zihniyet tespiti yapılıp ona göre tavır geliştirilerek bir yandan uyarma diğer taraftan sindirme yoluna gidilmiştir. Mesela yakın zamanlarda Cumhurbaşkanın­ca ataması yapılan yüksek bir bürokratın evinde televizyon ol­madığı yönünde yapılan yayınlar, atamayı yapan cumhurbaşka­nının “evinde hem de uydu anten var” şeklindeki savunması; bir bakanın eşinin çarşaflı olduğu yönündeki yayınlar üzerine adı geçen bakanın eşiyle basının karşısına geçip böyle olmadığını göstermesi hafızalardaki tazeliğini koruyan sadece iki örnektir Çok ilginçtir birkaç yıl önce askerî hastanede yatan bir sanatçıy ziyaret etmek isteyen TC Başbakanının eşi başörtülü olduğu içil engellenebılmiştir. Bu süreç bugünlerde resmî çevrelerde belli ölçüde zayıflaşa da medya gibi etkin güçlerin hamleleriyle hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>Böyle bir tavır doğal olarak İslam’ı kendi değerler bütünlü­ğü içinde sağlıklı bir yöntemle ele alma, İslam’la modernitenin sağlıklı bir ortamda karşılaşmasının imkânını ortadan kaldırdı­ğı gibi gelenek içinde insan unsurundan kaynaklanan ve bugün de belli ölçüde etkisi devam eden bazı olumsuzlukların gözden geçirilerek ayıklanmasına yönelik çabaları baltalamaktadır. So­nuçta gelenek-modern gerilimi ve bu alanda oluşan karmaşa ülkemizin enerji kaybına sebep olmakta ve faturayı tüm halk ödemektedir. Benzer süreçlerin diğer Müslüman ülkelerde de yaşandığını belirtmeliyiz.</p>
<p>Aydın kesimin zihniyetini, İslam dini hakkındakı bilgilerini özellikle kilise kültürünün zihinlerinin şekillenmesindeki etkilerini yazılarının yanı sıra elektronik ortamda yer alan görüş ve konuşma­larından bile anlamak mümkündür. Mesela bir TV kanalında seçim beyannamesini değerlendiren ve aynı zamanda akademik unvanının zirvesinde bulunan bir partinin Genel Başkan Yardımcısı toplantının cuma namazı ile aynı saate gelmesini eleştirenlere verdiği cevapta: “Si­yasal yaşam ile özel yaşamı birbirine karıştırmamalıyız. Bu tartışma­yı doğru bulmuyorum. Sıkıntısı olan varsa cumayı kaza yapsın. Her namazın kazası vardır”[http://www.ensonhaber.com/hursit-gunes-cumayi-kaza-yapsinlar- izle-2011-04-22.html]. şeklindeki ifadeleriyle hem modern zihni­yetin “din bireyseldir, vicdan işidir, kamuya taşınamaz” dogmasının pratiğini göstermiş hem de dinin kilise kültürü üzerinden ve Batılı paradigmalarla nasıl okunduğunu ortaya koymuştur. Yine bir başka öğretim üyesinin bir yazısında İslam’a göre padişahın yetkisinin Tanrı’dan gelmiş olduğunu, padişahın idari yetkisini şartsız Tanrı’dan al­dığını söylemesi (Osman Okyar, “19. Yüzyıl Osmanlı Çağdaşlaşmasında Politikanın Yeri”, Liberal Düşünce, 11/7, Ankara 1997, s. 65,66.)</p>
<p>Cumhuriyet aydınının İslam’a yaklaşımında kilise kültürünün ne derece etkin olduğunu gösteren iyi bir örnektir. Bu yaklaşım, Hristiyanlıktaki Tanrı adına hareket eden, din ve dünya­yı yöneten din adamları (ruhban) sınıfının İslam’da da var olduğu ön yargısından kaynaklanan bilgisizliğin ifadesidir. Hâlbuki İslam sadece yönetim ilkelerini belirlemiş, uygulamasını ise zaman-mekânın ihtiyaçlarına göre insanlara bırakmıştır. Bu prensipler de evrensel karakter taşır. Daha da önemlisi yönetim İlâhi değil beşeridir. Her bir yönetici yaptıklarından dolayı sorgulanabilir, gerektiğinde görevden azledilebilir, ispatlanmış olan süistimallerinden dolayı cezalandırı­lır. Bunun da ötesinde bizzat Hz. Peygamber İslâm’da ruhbanlığın bulunmadığım beyan buyurmuş,(Dârimî, &#8220;Nikâh”, 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 226&#8230;.) bu yönde çabası olanları açıkça uyarmıştır. (msl. bk. Kasas (28), 77; Buhârî, “Savm”, 51, 55, &#8220;Nikâh”, 89, “Edeb”, 84; Müslim, &#8220;Sıyâm”, 182,192.)</p>
<p>Kaldı ki İslam&#8217;ın, ruhbanlıkla bağdaşmayacağım göste­ren çok önemli esasları vardır. Mesela Hz. Peygamber vahiy alsa da(Kehf (18), 110; Fussılet (41), 6.) bir beşerdir, aldığı vahye o da tâbidir.(Ahzâb (33), 2.) Bunu insanlara okur, onları güzel ahlakla donatır, kitabı ve hikmeti öğretir.(Bakara (2), 129; Âl-i îmrân (3), 164; Cuma (62), 2.) İnsanlar üzerinde zorlayıcı bir yetkisi yoktur, o sadece hatırlatıcıdır.(Gâşiye (88), 21-22.) Bir beşer olarak kişisel taleplerine itiraz edilebilir,(3)insan olarak tercihlerinde hataları olabilir.(4)</p>
<p>Bu ve benzeri kesitler ülkemizdeki bazı aydınların İslam’la ne kadar ilgili olduklarını göstermeye yeter örneklerden sadece ikisidir. Tutumlarına bakılırsa “bu yıl hacc kurban bayramına denk geldi” diyecek kadar dine ilgisiz ve bu yüzden bilgisiz de olsalar dinî bir konuda hüküm vermeye herkesten daha yetkili olduklarını da düşünmektedirler. Bu tutum, dinin alanını da­raltma refleksinin yansımasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Günümüz Türkiye’sinde din ile ilişkinin cami dışına taşma­ması ülküsünü hâkim kılmak için kendilerini görevleri sayanların zihniyetinde dik kut çeken hususlardan bitişi genel anltunda din ile bir sorunlarının olmadığı, temel problemin İslam olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Yahudilik bir ırk dinidir ve diğer in sanlara kapalıdır. Hı istîyanlığın insanlığa verecek bir şeyi yoktur, İslam ise gerçek anlamda çağa meydan okuyan dinamik bir yapıya sahiptir. Hu sebeple diğer dinlere karşı saygılı davranış İslam söz konusu olduğunda esirgenmekte, din ve dini olana karşı çok güçlü bir duyarlılık gösterilmekte, bezdirme politikası izlenmekledir. Esasen bu Batı politikalarının lürkiye deki yan­sımasıdır. Mesela bazı yıllarda ramazan ayında her hangi bir resmî kurumun idarecisi iftar saatine bağlı basit bir düzenleme yaptığında basında kıyametler kopmuştur. En tabii hak olarak okulda namaz kılan birkaç öğrenci resimleriyle birlikte manşet lere çekilerek linç edilmiş, cuma namazına giden öğrencilerin görüntüleri haber programlarında ve gazetelerde yayınlanarak kendileri ve öğretmenleri hedef hâline getirilmiştir. (http://www.youtube.com/watchivsXJdXUDlebus)Bu okulla­rın gerici kuşatma altında bulunduğu yönünde yorumlar yapı­larak, namaz kılmanın skandal olduğu vurgulanmıştır. Bu ha­berleri ihbar kabul eden ilgili savcılık okul idarecileri hakkında soruşturma açmıştır .(http://www.milliyet.com.tr/2007/06/02/guncel/agun.html)</p>
<p>Namaz kılan öğrenci avına çıkan bir TV muhabiri okulda namaz kılmanın hukuken engeli bulunmama­sına rağmen “okulda namaz kılınamayacağı” fetvasıyla okul mü­dür yardımcısını uyarmıştır.(http://www.youtube.com/watchivslF82qlxieWA)</p>
<p>Kore ve Japonya’da düzenlenen 2002 Dünya Kupasına katı­lan A Milli Futbol Takımında cuma namazı kılmak isteyen fut­bolcular yazılı ve görsel medyada kıyasıya eleştirilmiştir. Aynı şekilde Ramazanda oruç tutan futbolcular günlerce televizyon programlarında tenkit edilmişlerdir. Oysa bir dönem ülkemi­zin bir takımında futbol oynayan Musevî bir oyuncu hamur­suz bayramı dolayısıyla maça çıkmayı reddettiğinde geleneksel Türk hoşgörüsünden hareketle takdirkâr ifadeler kullanılmıştır. İlginçtir ramazan ayında oruç tutan oyuncular yüzünden bir futbol takımının performansının düştüğünü belirten bir futbol yazarı ve TV yorumcusu Kur ân daki bir hadisten!” hareketle futbolcuların oruç tutmaması gerektiği yönünde bir içtihat! bile yapmıştır. Herkesin kendisine ait tercihlerine saygı gösterilirken İslam söz konusu olduğunda bir çifte standart geliştirildiğini görmek için özel bir incelemeye bile gerek yoktur. Bununla her an karşılaşmak mümkündür.</p>
<p>Bir dönemler hacc ve umre görevi için kutsal topraklara gi­denlerin sayısı artmaya başladığında ülkenin döviz kaybını gün­deme getirenler, tatil için Batıdaki merkezlere akın edenleri, bir öğle yemeği için Avrupa ülkelerine seyahat edenleri unutmuşlar­dır. Basına yansıdığı kadarıyla umreye giden bir başbakana bir general hakaret edip meydan okumuş,(http://videonuz.ensonhaber.com/izle/osman-ozbek-in-erbakan-a-kufrettigi-o-anlar)umre dönüşü Başbakan gereğinin ifası için Genel Kurmay Başkanına yazı yazmış, cevap olarak adı geçen general bir üst rütbeye yükseltilmiştir. Malezya ziyareti sırasında camide namaz sırasında namaz takkesi giyen TC Başbakanı bu sebeple gazetelerdeki köşe yazılarına konu ol­muş ve kıyasıya eleştirilmiştir.</p>
<p>Yakın zamanda kutlu doğum haftası ihtifallerinde bazı programlarda ilahi söyleyen küçük çocukların ortaya çıkması askeri darbeye davet sebebi sayılmış ve meşruiyeti için zemin hazırlama yarışına girilmiştir. Oysa benzer yaştaki çocukların TV’lerde düzenlenen müzik yarışmalarmda olumsuz görüntü­lerle boy göstermesi başarı sayılmış, çağdaş bir faaliyet olarak takdirle karşılanmıştır.</p>
<p>Yakın zamana kadar ülkemizde eğitim-öğretim sorunları me­sela üniversiteye giriş sınavlarındaki farklı puan uygulaması hep imam-hatip liseleri odaklı tartışılmıştır. Genel kanı, bu tür tedbir­lerle bu okul mezunlarının sınırlı kontenjan ayrılan İlahiyat Fakül­telerine girmelerinin sağlanması onun dışındaki okullara girişle­rinin engellenmesidir. Bunun gerçekleşmesi için de bütün meslek liselerinin olumsuz şekilde etkilenmesi bile göze alınmıştır.</p>
<p>Aynı şekilde YÖK’ün farklı fakülteler arasındaki geçişe es­neklik getireceği yönündeki haberlerin 04.03.2010 tarihli gazete ve TV’lerde “İlahiyat Fakültesine gir Tıp Fakültesinden mezun ol” şeklinde verilmesi oldukça manidardır.</p>
<p>18.01.2011 tarihli gece haberlerinde Türkiye’nin en bü­yük haber kanallarından birisi polis meslek liselerine bütün lise mezunlarının girebilmesini konu alan düzenlemeyi sadece İmam-Hatip Lisesi mezunlarına özgüymüş gibi takdim etmiş ve konunun özü ancak haberin en son kısmına sıkıştırılan bir bilgi kırıntısından anlaşılabilmiştir.</p>
<p>Bütün bunlar kilise kültürünün oluşturduğu refleksle gün­lük hayatta dinin görünürlüğünü sağlayan sembollerin ya da tu­tumların engellenmesi için geliştirilen projenin zikredilen basit ve herkes tarafından bilinen örnekleridir.</p>
<p>Görüldüğü üzere Türkiye’de etkili basın, Batılılaşma hedef­lerinin önünü açmak için modern yaşam tarzını yüceltmek, ülke insanının gündemine sokmak ve yaygınlaştırmak, buna yönele­cek eleştiri veya tehditleri sindirmek üzerine yapılandırılmış, dinî değerlerin görünürlüğünü sağlayacak pratiklerin ya da kültürel formların kıyasıya eleştirilmesi ve yok sayılması,itici şekilde kurgulanarak gösterilmesi yoluna gidilmiştir. Mesela güçlü bir spor kanalının sürekli olarak saatlerce plajda voleybol oynayan bikinili iki kadının maçını naklen yayınlamasının, filmlerde statüsü yük­sek kadınların modern görünümlü olanlardan, hizmetli kadın­ların ise başörtülülerden seçilmesinin başka bir anlamı olamaz. Batılı yaşam biçimini tercih edenlerin yüceltildiği, dindarların ise cahil ve geri kalmışlık görüntüsüyle sahnelendiği, hoca ve dindar kesimin horlandığı, küçümsendiği film ve tiyatro sahnelerinin bi­linçli bir projenin parçası olduğu inkâr edilemez. Bu tür hayat tar­zını ve zihniyet dünyasını dayatan medya araçlarının gelişmesine paralel olarak bu yöntem devam etmektedir.</p>
<p>Ülkemizde İslamı kilise kültürü üzerinden okuma projelerinin öyle büyük etkisi olmuştur ki bugün ilericiliğin ifadesi olarak geliştirilen “Müslüman Aydın” tiplemesi neredeyse kabul görmüştür. Oysa “aydını” ortaçağ dininin / vahyinin karanlığın­dan rasyonel aklın ve pozitivist bilimin aydınlığına çıkan düşü­nürü tanımlayan ve kiliseye tepkiyi ifade eden bir kavramdır. Bu açıdan &#8220;Müslüman ile Aydın” yan yana gelemez. Müslüman açısından vahiy» nefsin ve cehaletin sürüklediği karanlıktan ay­dınlığa çıkaran bir özellik taşır.(Bakara,257-Maide,16-İbrahim,1,5- Ahzab 43-Hadid 9-Talak 11)Ayrıca ortaçağ Müslüman açı­sından karanlık değil Batıyı da aydınlatan bir ışık çağıdır.</p>
<p><strong>B- MODERN KADININ İNŞASI VE TOPLUMUN DÖNÜŞÜMÜ</strong></p>
<p>Modernliğin, sembol olarak kadını seçmesine paralel olarak Cumhuriyet Türkiye’si de aynı yönde çaba sarf etmiş, muhafa­zakâr kesimle Batıcılar arasındaki en gergin ilişki de bu alanda yaşanmıştır. Batıcıların kadınlara çeşitli hakların verilmesi ve dinî makamların bu konuya karışmamaları yönündeki talepleri bu alandaki çatışmaya işaret eder.</p>
<p>Türkiye’de toplumsal sorunların oluşumunda ve bunlara üretilen çözüm önerilerindeki dinamik tartışma ve mücadele ortamı hâlâ modernlik-gelenekçilik geriliminin devam ettiği­ni göstermektedir. Uzun süre gündemi meşgul eden başörtüsü tartışmaları ve millî eğitim politikalarının önemli bir kısmının İmam-Hatip Liseleri üzerinden tartışılması bu konunun sıcaklı­ğını ve hassasiyetini göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye’de modernleşmenin en uygun yolu olarak ‘kıyafet dili’ kabul edilmiş, bu yönde güçlü çaba sarfedilmiştir.Kadın giyimindeki değişim ve erkeklerin şapka giymesine yönelik çalışmalar bu açıdan önemli bulunmuştur. İstanbul&#8217;un en ünlü terzilerinin, yöneticileri ve eşlerin giydirmek için seferber olmaları, (Cumhuriyet ve Kızılay balolarında Batılı kıyafetler içinde şıklık yarışma girmeleri, küçük dereceli memurların aldıkları Sümerbank kıyafet yardımına maaşlarının bir bölümünü de ekleyerek, &#8216;Cumhuriyet Şıklığını’ temsil etme çabaları, modanın çağdaşlaşma sürecindeki rolünün en basit örnekleri olarak gösterilebilir.(Emine Koca-Fatma Koç, “Güzellik Yarışmalarının Türkiye’deki Moda Bilincinin Oluşumuna Etkileri”, Acta Turcica, 2/1 Ocak 2010, s. 263.)</p>
<p>Cumhuriyet döneminde modern Türkiye, kadın figürü üze­rinden inşa edilirken millî dava olarak kabul edilen “Türk Mo­dası imajıyla çağdaş giyim tarzını tercih etmiş kadınlarla Batı dünyasına, “kafes arkasında haremde yaşayan Türk kadınının ne kadar şık ve zarif olduğu” mesajının verilmesi hedeflenmiş, bu yolla modernliğin ölçütlerinden olan kadın özgürlüğünün sağlanması, kadının cehaletten, erkek himayesinden kurtarıl­ması, erkek ile eşit noktaya getirilmesi yolunda sarf edilen büyük gayrete dikkat çekilmek istenmiştir. Modern kıyafetlerin uyumu ve farklı şekilleri hususunda çıkarılan kıyafet dergileri yönlendi­rici işlev görmüşlerdir.(Ş. Karlıklı-D. Tozan, Cumhuriyet Kıyafetleri, İst. 1998, s. 153’ten naklen Emine Koca-Fatma Koç, “a.g.m.”, s. 264, ayrıca bk. 267,271.)</p>
<p>Bu bağlamda modernleşmeyi kadın güzelliği üzerinden ser­gilemenin, kadının cazibesinin tahrik edici biçimde sunulması­nın en pratik aracı “güzellik yarışmaları” olmuştur. Bu yarışma­lar kadın özgürlüğünün bir göstergesi sayıldığı gibi bu anlayışın geniş kitlelere yayılmasının bir basamağı olarak da görülmüştür. Daha sonraları defileler, moda ve spor müsabakaları, ayrıca rek­lam sektörü ve görsel araçların yaygınlaşmasıyla müzik küple­rindeki görüntüler ve sinema endüstrisi gibi kitlelere hitap eden etkinliklerin de eklenmesiyle bu yarışmalardaki mesaj daha da güçlenmiştir. Sonuçta bu tür araçlarla bir yandan kadın bede­ninin güzelliği ve baştan çıkarıcı cazibesi sergilenirken diğer taraftan erkek zihni üzerinde bilinçli oynamalarla doğulu güzel­lik anlayışı, tarzı, zevki, beğeni ölçütlerinin değiştirilerek bütün bunların Batılı kadın tipine göre belirlilik kazanması için zihni­yet dünyası üzerinde bir bütün hâlinde operasyonlar yapılmıştır. Bu noktadan da geçmişle bağlantının bütünüyle koparılması he­deflenmiştir. Çağdaş Türk kadınının da artık güzelliğini sergile­mek, çağdaş normları yakaladığını ispat etmek için gerektiğinde bu yarışmalara katılıp mayo giymekten bile çekinmeyerek ulusal bir görev yapmanın onurunu taşıyacak bir zihniyete sahip olma­sı gerektiği sürekli canlı tutulmuştur.(Bk. Emine Koca-Fatma Koç, 264,267,271.)</p>
<p>1888 yılında 350 aday ile Belçika’da düzenlenen modern za­manın ilk güzellik yarışmasıyla başlayan sürecin Türkiye’deki ilk uygulaması 1929*da Cumhuriyet Gazetesi tarafından yapıl­mıştır. 125 adayın katıldığı ön elemeden 48 aday çıkmış ve 60 kişilik büyük jüri tarafından Feriha Tevfık birinci seçilmiştir. İkinci güzellik yarışması yine Cumhuriyet Gazetesi tarafından 9 Ocak 1930 tarihinde düzenlenmiştir. Oluşan bazı tepkilere kar­şı 13 Ocak 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde asırlardan beri bir nevi esaret mahkûmu olan Türk kadınlığının özgürlüğünü iade edecek bu fırsatın değerlendirilmemesinin günah olacağı­nı vurgulayan bir bildiri yayımlanmış ve nihayet 1932 yılında Belçika’da düzenlenen uluslararası güzellik yarışmasına katılan Keriman Halis dünya güzeli seçilmiştir. Bundan tam 20 yıl son­ra (1952) da İtalya’nın Napoli kentinde yapılan Avrupa güzellik yarışmasında Günseli Başar birinci olmuştur. Keriman Halis’in birinciliği organizatörler ve katılımcılar açısından iki taraflı bir başarı sayılmıştır. Yarışmayı düzenleyenler, bu sonuçla Batılı ol­mayan kadınların da Batılı kadınlar gibi giyindiğinde onlar ka­dar hatta onlardan daha güzel, şık ve çekici olabileceği mesajını vermişler, bu yöndeki tercihler övgüye değer bulunarak teşvik edilmiştir. Nitekim daha sonraki yıllarda yapılan güzellik yarış­malarında “en iyi kostüm yarışması” da yapılmıştır. Eski Fran­sız başbakanlarından Edouard Herriot, Aralık 1933’de Paris’te verdiği bir konferansta, Türkiye’de peçe takmayı, çarşaf giymeyi yasaklayan hiçbir yasa olmamasına karşın Türk kadınının çağdaş giyım-kuşamı tercih ettiğini anlatmış, ayrıca 1927 yılında kadınların hâlâ peçe taktıklarını, ancak kadının çalışma yaşa­mında erkeğin yerini alması yönünde başlatılan seferberliğin bu eski âdete büyük bir darbe indirdiğini ve Türk kadınlarının yavaş yavaş örtülerini çıkarmaya, tayyör giymeye başladıklarını hatırlatmıştır. Bu ifadeler az önceki tezi güçlendirmektedir. Türk modernitesi ise Batı dünyasına ülke kadınının modernleşmede kat ettiği düzeyi ve Batılı kadınlardan farksız hâle geldiğini ka­nıtlamada bir argüman olarak kullanmıştır. Nitekim bu başarı! ulusal bir sevince dönüşerek Keriman Halise Atatürk tarafından “Ece” soyadı verilmiş, Cumhuriyet Gazetesi de konu ile ilgili özel baskı yaparak onu Batılı güzellerle kıyaslamıştır. Bu aşama­dan sonra “dünya güzeli” unvanıyla Keriman Halis, halkın ilgisi ve sevgisini kazandıracak faaliyetler ve dönemin modasını yan­sıtan modern giysileriyle özellikle şehirli kadınların idolü hâline getirilmiştir.(age-s. 263 vd. ve buradaki kaynaklar.)</p>
<p>Daha sonraları uluslararası güzellik yarışmalarına Türk kız­ları katılmış ve belli aralıklarla birinci olmuşlardır. Aynı yön­deki operasyonlar hâlâ devam etmektedir. Mesela Almanya’nın başkenti Berlin’de doğup büyüyen 25 yaşındaki Türk kızı Sıla Şahin Türk kızları içinde ilk olarak erkek dergisi Playboy a soyu­narak verdiği çıplak pozlarıyla ilgili olarak muhafazakâr Alman yorumcu Richard Herzinger, Sıla’nm verdiği pozların, genç göç­men kadınların kültürel geçmişinden sıyrılarak Alman yaşam tarzına yaklaştığının göstergesi olduğunu ileri sürmüştür.(http.//www.nethaber.com/video/2702/sila-ailesini-sucladi.html erişim: 20.04.2011)</p>
<p>Ai­lesiyle çatışma hâlinde olan Sıla, Almanya’da en çok satan der­gilerden TV Digital tarafından 2011 yılının en iyi pembe dizi oyuncusu seçilerek ödülünü almış, verdiği demeçte de mutluluğunu dile getirerek kendisiyle ilgili projeler İçin sabırsızlandığını belirtmiştir.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada artık kızlarımız Batılı güzellik formlarının birer taşıyıcısı olarak sadece güzellik yarışmaları, defileler, podyumlar, reklam araçları ve spor müsabakaları gibi özel faaliyet alanlarında değil aynı zamanda sokaklarda da çağ­daş kıyafetleriyle, Batılı modacıların belirlediği saç modelleriyle, makyajlarıyla, üzerlerindeki etkileyici parfümleriyle çağdaş Ba­tılı kadından geri kalmayan görüntüleriyle modern Türkiye’nin yeni yüzü olmuşlardır. Bu konuda hemen hemen her köşe başın­da yer alan ve kadın bedeninin güzelliği üzerine faaliyet göste­ren profesyonel güzellik salonları, estetik operasyon merkezleri, güzelliği konu alan TV programları, kadın dergileri kendilerinin hizmetindedir, özellikle sürekli göz önünde bulunan sinema yıl­dızları, spor dünyasındaki şöhretli aktörler, modern müzisyen­ler, mankenler, modacılar, tasarımcılar, reklam sektörü ve görsel medyadaki aktörler, yarışma programlarındaki sorularla öne çı­karılan ve idealize edilen isimlerden oluşan rol modellere özenti, güzelleşme üzerine kurulan ekonomi sektörü de “modern kadın zihniyetinin kalıcılığını sağlayan önemli araçlardır. Sonuçta mo­dern kodların tanımladığı özgür, erkek ile eşit, kocasına mahkûm olmayan, itiraz edebilen, kendine güvenen, toplumsal alanın her yerinde rol alan, tam anlamıyla birey tanımına uygun kadın tipine ulaşılmıştır. Karma eğitim ve iş hayatındaki etkin kadın istihdamı ile de kadın-erkek arasındaki mesafe kalkmış, kadının ekonomik özgürlüğüne kavuşmasıyla da yepyeni bir aile hayatı doğmuştur.</p>
<p>Modern kültürün kadın özgürlüğünü ve çağdaşlaşmayı onun giyimi üzerinden ölçtüğünü bilmeyen neredeyse yoktur. Nitekim yakın zamana kadar Türkiye’nin sürekli gündeminde olan başörtüsü sorununa yaklaşımda bunun izlerini görmek mümkündür. Müslüman açısından başörtüsü dinî bir vecibenin yerine getirilmesi ve dolayısıyla özgürlüğün simgesi iken seküler Batıcı aydınlar açısından tutsaklığın sembolü olarak görülerek çağdaş Türkiye’nin görüntüsüne yakıştırılamamıştır. Bu kabu­lün motive ettiği faşizan tutum ülkeyi uzun süre meşgul etmiştir. Bu zihniyeti en iyi yansıtan örnek Azerbaycan’ın başke Bakü’nün merkezî noktalarından birisinde örtüsünü atan kad heykelidir. Bu heykelin adı Âzâd (özgür) Kadın’dır ve örtüsünü çıkaran kadının özgürlüğüne kavuştuğunu resmetmektedir. Aslında tersinden tesettürlü kadının esaretini sembolize etmekte­dir. Nitekim bu zihniyetin Türkiye’deki örneği bunu açıkça ifade etmektedir. Bir partiye mensup kadınlar, 03 Mart 2010 tarihinde Mersin’de hilafetin kaldırılışının yıldönümünü kutlamaları sı­rasında “Aydınlık Türkiye İçin Kara Çarşafları Yırtın” sloganıyla çarşaf yırtmışlar, hatta bir kadın sembolik olarak üzerine aldığı çarşafı çıkarıp yere atarak öfkeyle çiğnemiş, kadınları özgürlüğe davet etmiştir. Bu da göstermektedir ki başörtüsü karşıtlığının sebebi de onun Batılılaşmaya / çağdaşlaşmaya bir tepki şeklin­de algılanarak modern yaşam biçimi önünde engel görülmesindendir. Aslında çağdaş kadının inşasında önemli bir yere sahip olan hatta dindar kızları bile belli ölçüde dönüştüren modern üniversitelere girmeye bile bu görüntünün engel olması oldukça ilginçtir. Dindarlık sembolleriyle çağdaşlaşmanın olmayacağına dair bir tepkidir.(5)</p>
<p>Kadın üzerinden kışkırtılan cinselliğin ve serbest cinsel yaşa­mın post-modern dönemde hem bireysel özgürlük kapsamında gö­rülmesi hem de ekonominin alanına dâhil edilmesiyle oluşan ilişki­ler ağı modern toplumun ana karakterini oluşturan temel paramet­relerden birisidir. Seksin ekonomik faaliyet olarak görülmesinden sonra da haber doğruysa kayıt dışı / merdiven altı fuhuş yapanların vergi açısından maliye tarafından takibata alınması ilginçtir.(http://www.khaber.com.tr/haber/guncel/maliye-hayat-kadinlarinin-pesinde-33623.html erişim: 28.10.2013)</p>
<p>Modern kapitalizmin ağında olmaktan son derece mutlu olan çağdaş Müslüman kesimin de bu yapıya çabuk adapte olduğunu söylemeliyiz. Tesettür defileleriyle Hz. Peygamber’in örtülü çıplak(Müslim,Libas,125) ifadesine aldırmadan diktikleri kıyafetleri pazarlayarak Müslüman sosyeteyi üretebilmeleri son derece takdire şayan bir başarıdır!</p>
<p>Tesettürün kadın özgürlüğü önünde bir engel oluşturduğu ve mahremiyet anlayışının gericilik olarak sürekli işlendiği bir dö­nemin zihinsel arka planında modernlik paradigmaları vardır. Bu da ailede ve toplumda kadın-erkek eşitliği, kadın üzerinden kışkırtılan cinsellik ve bu alandaki gevşeme ya da serbestlik, ka­dın bedeninin sömürüldüğü ve kadın mahremiyetinin kaldırılıp gözlerin beğenisine sunulduğu, bir başka ifadeyle gözün beden­deki sınırının kalktığı bir yapının egemenliğini ifade etmektedir. Kadım beceri ve üretkenliğinden yararlanmadan daha çok evin sıkıcı ortamından ve koca baskısından kurtarmayı hedefleyen toplumsal projeler sonucu kadın, tüm toplum kesimlerinin sömü­rüsüne açık bir figüre dönüşmüş durumdadır. Bu bağlamda ge­leneksel kadın tipinin giyimi ve rolleri değersizleştirilirken yeni bir kadın imajı oluşturulmaya çalışılmakta ve “yeni kadın” yücel- tilmektedir. Bundan dindar çevrelerin bile etkilendiğini, İslâmî kıyafet defilelerinden, tesettür içinde bile kadın bedeninin çeki­ciliğini ortaya koyacak giysi tasarımlarından anlamaktayız. Bu zihniyetle üretilen elbiseye karşı klasik kıyafet isteyen genç kızlara söylenen “siz anne pardesüsü mü istiyorsunuz” şeklindeki ifadele­riyle psikolojik baskı ve sindirme politikası dahi izleyenler ortaya çıkmıştır. Bu söz, herhâlde dindar kızları gericilikle, çağdışılıkla suçlamanın müslümancasıdır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, bedenin sergilenmesini, baştan çıkaran ve kışkırtan yönünü merkeze alarak sömürüye alet edilmesini tas­vip etmemektedir. Gizlenen (mahrem) beden zinetinin sadece karşı bedeni örten bir elbise indirildiğini, insanın bedeni üzeri deki giysinin örtünme için yeterli olmadığını, buna takva / iffet dokusunun kazandırılması gerektiğini de ifade eder. Elbisenin indirildiğine yapılan vurgu da çıplaklığın yaygınlaşmasının or­taya çıkaracağı felakete işaret eder:</p>
<p>Ey Âdemoğulları! Size hem avret mahallinizi örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak elbiseler bahşettik. Hayırlı olan var ya işte o takva elbisesidir. İşte bunlar Allah ın kulluğunuzu ölçtüğü sembollerindendir (âyât). Umulur ki bu öğüdü ciddiye alırlar. Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, avret mahallerini açıp utandırmak için elbiselerini soyarak cennetten çıkmalarına vesile olduğu gibi sizi de ayartıp açılıp-saçılmanızı sağlayarak böyle bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve avanesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden sizi görürler ve fark ettirmeden size gelirler. Biz, şeytanları, inanmayanlara dost kıldık.”(Araf,26-27)</p>
<p>Ayetten anlaşıldığı kadarıyla elbisenin gerektiği şekilde be­deni örtmemesi, örtse bile ona yön verenin iffet olmaması hâlin­de aile düzeninin korunamayacağına çok güçlü bir işaret vardır.</p>
<p><strong>C- İTHAL ÇÖZÜMLER YA DA ÇÖZÜMSÜZLÜKLER</strong></p>
<p>Türk modernleşmesindeki en büyük sancı, sosyolojik ve psi­kolojik şartlar dikkate alınmaksızın doku uyuşmazlığına rağ­men dayatmacı bir yöntemle çözüm olarak Batılı paradigmala­rın, kurumların, zihniyet dünyasının olduğu gibi veya oryantalist söylemin sorgulanmaksızın ithalinde yaşanmıştır. Bu yolda yüzlerce yıllık rafine olmuş ve dinin değerleri doğrultusunda ilmek ilmek örülmüş gelenek hedef alınarak değersizleştirme politikaları devreye sokulmuştur.</p>
<p>Batılılaşma yönündeki tercihle birlikte resmî olarak stratejik önem taşıyan eskiye ait ne varsa çağdaşlaşma adına Batılı olan­larla değiştirilmiştir. Bu bağlamda hukuk reformu çerçevesinde şer‘î hukukun ilga edilerek Batılı kanunların iktibası, sosyo-kül- türel hayatta devrimlerin devreye sokulması, eğitim sisteminin modern Batılı değerlere göre şekillendirilmesi zikre değer uygu­lamalardır. özellikle harf devrimi, kılık-kıyafet devrimi, şapka kanunu, hilafetin kaldırılması, eğitim-öğretim faaliyetlerinin yanı sıra hayatın bütün alanlarını kuşatacak biçimde laiklik ide­olojisinin devreye sokulması, maneviyata karşı seküier kültürün yüceltilmesi, görgü kurallarına varıncaya kadar Avrupa’yı tak­lit ve benimsetme çabaları çağdaş medeniyet! seviyesine ulaşma hedefine giden yolun açılması için gerekli görülen en önemli fa­aliyetler olarak dikkat çekmiştir.</p>
<p>Türkiye’deki değişimin örgüsüne bakıldığında çağdaşlık yanlısı entelektüel kesim, dünyadaki evrilmenin de rüzgârını arkasına almak suretiyle akademik ve popüler çalışmalarla ve modern iletişim araçlarının güçlü desteğiyle Osmanlının son döneminde ortaya çıkan Batıcı aydınların doğrudan yapmak isteyip de başaramadıkları Türkiye yi dönüştürme hamleleri­ni, kavramların genetiğiyle oynayıp düşüncelerine masum bir görüntü vererek toplumumuzu ikna etmiş gözükmektedirler, îkna olmayanlar da yaratılan! seküier kutsallar, çağdaş dog­malar ve klişe cümlelerle bastırılmaktadır. Bunun oluşturduğu ürkeklik sebebiyle ülkemizin aile de dâhil aktüel sorunlarına üretilen neredeyse bütün çözüm arayışlarında Batılı kodlar kullanılmaya çalışılmakta, melez kavramlar merkeze alınmak­ta, ailenin bütün aşamalarında geçerli olan değerler dizisi bir yana bırakılmakta, bu da çözümden ziyade çözümsüzlükleri beslemektedir.</p>
<p>Gençliğimizin, bütün zevk alanlarında yaratılan idollerle kuşatıcı ve egemenliği altına alıcı hatta boğucu bir kültürel sarmal içine sokulduğu gözlemlenmektedir. Üniversite eğitiminin dönüştürücü özelliği, sinema, tiyatro, müzik, sporun bütün alanlarından oluşturulan yıldızlar ve bunların sürekli gündemde kalmasını sağlayan görsel ve yazılı medyadaki programlar, açık hava ve salon program­ları, yarışmalar ve tartışmalarla idol hâline getirilen modeller bu noktada etkili araçlar olarak öne çıkmaktadırlar. Çocukların bile odalarında bu yıldızların posterleri, ağızlarında isimleri, arkadaşıy­la sohbetlerinde konuları gündemlerini oluşturmaktadır. 14 yaşın­da bir kızın Ramazan programında bir ilahiyat profesörüne “Duva­rıma Justin Bieber posteri asıyorum, günah mı?” diye sorduğu soru, herhangi bir konserde popüler bir ses sanatçısını gören gençliğin ta­parcasına kendinden geçtiği anları görmek aslında başka söze hacet bırakmayacak açıklıkta her şeyi anlatmaktadır.</p>
<p>Görüldüğü gibi yönünü Batıya çevirmiş ve kızlarımıza Batıdan erkek getirilerek neslin ıslahını savunacak kadar kendi kültürüne yabancı ve Batı hayranı son dönem Osmanlı Batıcılarının Projesi, Cumhuriyet Türkiye’sinde popüler kültür araçları ve toplum mü­hendisliği ile günden güne etkisini hissettirmektedir. Bireysel ha­yatta Batılı yaşam tarzına adapte olmak bir yana kurumsal olarak da modern Batının kendi sorunlarına ürettiği çözümler ülkemiz­deki benzer problemlere uygulanmakta, doku uyuşmazlığına bakıl­maksızın çözüm diye dayatılan uygulamalar daha büyük sorunlara sebep olmakta, işin içinden çıkılmaz hâle dönüşmektedir.</p>
<p><strong>D- &#8220;DİNSELLEŞTİRİLEN MODERN YAŞAM&#8221; VE ENTELEKTÜEL ÇELİŞKİ: DOGMATİK MODERNİZM</strong></p>
<p>Ülkemizde modernizmin temsilcileri dogmatik karakterli yeni bir din üretmişlerdir.</p>
<p>Müslüman açısından din hayatın merkezindedir. İlişkilerini din belirler. Din olarak İslam, insanlığa verilen en son şanstır.</p>
<p>Dinin özünde de evrensellik ve süreklilik özelliklerine uygun biçimde bu dinamizm vardır. Batı modernizminin odağında da din vardır. Roma da devlet dinine dönüştüğü andan itibaren Hristiyanhk ile yüzyıllar boyunca başı dertten bir türlü kurtu­lamayan insanlık, Aydınlanma zihniyetiyle birlikte dini devre dışı bırakmayı başarmış ve yepyeni bir zihin inşa etmiştir. Daha çok kiliseye tepki olarak doğan din karşıtlığı gittikçe diğer din­leri, özellikle tslamiyeti de hedef alan bir projeye dönüşmüştür. Kilise dininin olumsuz hatıraları, oryantalizmin İslam karşıtı politikaları sonucu teknolojinin de gücüyle Müslüman dün­ya üzerinde bilinçli oynamalarla seküler alanları genişletmeyi başarmıştır. Sonuçta mabet dışında dini renk bulunan, sembol karakteri taşıyan, inancı görünür kılan ne varsa ona karşı pe­şin bir tepki oluşmuştur. Bu tutum bizim ülkemize daha sert bir şekilde sirayet etmiştir. Ülkemizde modernleşme projelerinin mimarı olan Batıcı Aydınlar dinî içerik taşıyan ya da ilgisi bulu­nan bütün kültürel formlara tepki vermekle kalmamışlar, tepe­den inmeci yaklaşımla çağdaş yaşam tarzının kökleşmesi hatta neredeyse din hâline gelmesi için bütün çabayı göstermişlerdir. Mesela şehit cenazelerinde askerî bandonun Polonyalı Chopin in bestesini çaldığı Eylül 2012’deki bir şehidin cenaze töreninde “şehidi tekbirlerle uğurlayalım” diyerek susturan dönemin Kül­tür Bakanının tepkisi dikkat çekmiştir.()</p>
<p>Yine resmî törenlerde dahası Diyanet İşleri Başkanlığının en önemli etkinliklerinden olan Kutlu Doğum programlarında bile saygı duruşu süresince Amerikan kültürüne ait ağıt müziğinin çalınması bir gelenek hâlini almıştır. Bir Anadolu kasabasında peygamberini anmaya gelen insanları, ölen büyüklere ve şehit­lere bu müzikle saygı duruşunda bulundurma zulmü hâlimizi anlatmaya yeter iyi bir örnektir. Onların ruhu için bir Fatiha okunması, onların rahmetle yâd edilmesi, dualarla hatırlanma­sı yerine Batılı bir tarz olarak saygı duruşunda bulunulması ve Hristiyan-Amerikan ağıt müziğinin ikame edilmesi, şehit cena­zelerinde Chopin bestesinin yankılanması gelenek-modernlik zihniyetini anlama açısından gerçekten manidardır!</p>
<p>Din karşısında yüceltilen seküler kültür ve seküler kutsallar İslamın tark edilmesini engellemekte, onun değerlerini, ilkeleri­nin yön verdiği kültür ve medeniyeti perdelemektedir. “Bu çağda bu kafa” gibi klişe dogmalarla âdeta dinin temel umdeleri daha baştan mahkûm edilerek gündeme getirilmesi bile engellenmek­tedir. Din içindeki her konunun çağdaş kabullerin terazisinde değerlendirilerek eleştiriye tâbi tutulabilmesi ancak dinî de­ğerler merkeze alınarak modern kabullerin tenkit edilememesi onun dogmatik bir hüviyet kazandığının göstergesidir.</p>
<p>2013 yılı Kasım ayının ilk haftası içinde Türkiye’nin günde­mine oturan üniversite yurtlarında kız-erkek karışık ikametin dindarlık ölçütleri açısından bir sorun olduğunu dile getirenlere karşı çağdaş yaşam tarzını savunanların demokratik kazanım­lar, bireysel tercihler, özgürce yaşam gibi referanslarına bakıldı­ğında modernlik ya da çağdaşlığın yeni bir inanç hâlini aldığını söylemek mümkündür. Modern yaşam biçiminin hem bu şekil­de yüceltilmesi hem de tartışılmasının engellenmesi yönünde dogmatik bir duruşun sergilenmesi bu düşünceyi haklı kılan bir özellik arz etmektedir.</p>
<p>Modern dünyanın oluşturduğu kavramların yön verdiği ha­yatı merkeze alarak dinî değerleri tartışma konusu yapıp dışarı­dan bir bakışla gericilik, tutuculuk gibi yaftalarla değersizleştir-me yoluna gidilmesi, gerektiğinde Islami kavramların modernitenin yoğurduğu zihniyet dünyası doğrultusunda tanımlanarak ele alınması da çağdaşlığın dine tahakküm eden yeni bir inanç formu olduğuna işaret eder. Mesela başörtüsünün bir Fransız giysisi olan türbana dönüştürülerek tartışma alanına çekilmesi, ilahiyat çevrelerinde bazı ilim adamlarının modernlikle çelişen Kur ân ahkâmını otantik olmayan kutsal metinlere uygulanan tarihselcilik üzerinden okumaları bu konuda örnek olarak zik­redilebilir.</p>
<p>(1)-Şükrü Hanioğlu, “Batılılaşma&#8221;, DİA, İstanbul 1992, V, 148-152; Mehmet Akgül, Türk Modernleşmesi ve Din, Konya 1999, s. 63-66. Bu iki çalışma Türkiye’nin modernleşme / Batılılaşma macerası hakkında oldukça kıy­metli bilgi vermektedir.<br />
(2) İslam hukukunun yetersizliği, Müslümanların içtihat kapısını kapattık­ları, birtakım hile-i şer&#8217;iyyelerle Allah’ın emir ve yasaklarının ters yüz ettikleri şeklindeki oryantalistlerin iddialarını doğru kabul ederek ya dini dışlayan ya da dinde reform isteyen Türk aydınlarının fikirleri şayan-ı dikkattir. Konuyla ilgili iddialar ve değerlendirmeleri için bk. Saffet Köse, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslam Hukuku, İstanbul 2004, s.9-42.<br />
(3-) İbn Mâce, “Talâk”, 29; Nesâî, “Kudât”, 28; Dârimî, “Talâk”, 15; Tahâvî, Şerhu Me&#8217;âni’l-Asâr (nşr. Muhamed Zührî en-Neccâr), Beyrut 1399, III, 82; ajnlf., Şerhu Müşkili&#8217;l-âsâr (nşr. Şuayb el-Amaût), Beyrut 1415/1995, XI, 194.<br />
(4)İbn Sa‘d, et-Tabakûtii l-kübrâ (nşr. İhsan Abbâs), Beyrut 1388/1968, II, 15; III, 567; Hakim, el-Müstedrek, Kahire 1417/1997, III, 524, nr. 5872-5873; Halebî, es-Siretü&#8217;l-Halebiyye, Beyrut 1400, II, 393,<br />
(5)Burada bir hususa daha işaret etmek gerekirse Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir ihtimale açık kapı bırakmayacak şekilde başörtüsünün farz olduğu anlaşılabilirken (Nûr, 24/ 31; Ahzâb, 33/ 59) ve dolayısıyla din özgürlüğü çerçevesinde ele alınması gerekirken ona karşı bir tavrın gelişmesinin sebebi bu açıdan anlaşılabilir bir durumdur. Ancak bazı ilahiyatçıların Kur’ân’da başörtüsünü farz kılan bir emrin bulunmadığı yönünde bir görüşü savunmalarının bir izahı yoktur, öte yandan başı açık olanların başını örtenlerden psikolojik baskı hissettikleri gerekçesiyle başörtüsüne karşı çıkan ve yasaklanmasını savunan kalem sahipleri yanında idari mekanizmada en katı biçimde bu yasağı uygulayanlar başörtülülere fiilî baskı yaparak müthiş bir çelişki içine düşmektedirler. Güya hissedilen baskı temel alınarak fiilî baskıyı meşrulaştırma&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
Prof.Dr. Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="564i7-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="564i7-0-0"><span data-offset-key="564i7-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="565mn-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="c6ln8-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="37bo4-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="37bo4-0-0"><span data-offset-key="37bo4-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="7079h-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7079h-0-0"><span data-offset-key="7079h-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-offset-key="hbgo-0-0"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modernligin-kadin-figuru-uzerinden-insasi/">Modernliğin Kadın Figürü Üzerinden İnşası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modernligin-kadin-figuru-uzerinden-insasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaşlık Denemesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdaslik-denemesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdaslik-denemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 19:58:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaşlık Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaşlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Kabaklı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6481</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;.. Çağdaşlaşma için sunduğumuz formül, her alana uygulanabilir. Biz yalnız “ilâç ve tedavi” konusuna do­kunacağız. 4 Temmuz 1970 tarihli “Paris Match” dergi­sinde, gururla atılmış şu başlık var: “Tedavinin altın kitabında, Fransız âlimleri şeref mevkiini tutuyor.”Aynı sayfada, tedavi ve ilâçta büyük buluşları olan yedi büyük Fransız’ın resimleri. Sonra “harika ilâcı” bulmuş bir profesör, kendisine hayran talebelerinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdaslik-denemesi/">Çağdaşlık Denemesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/5345.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6482" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/5345.jpg" alt="Çağdaşlık Denemesi" width="442" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/5345.jpg 442w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/5345-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /></a>&#8230;..</p>
<p>Çağdaşlaşma için sunduğumuz formül, her alana uygulanabilir. Biz yalnız “ilâç ve tedavi” konusuna do­kunacağız. 4 Temmuz 1970 tarihli “Paris Match” dergi­sinde, gururla atılmış şu başlık var:</p>
<p>“Tedavinin altın kitabında, Fransız âlimleri şeref mevkiini tutuyor.”Aynı sayfada, tedavi ve ilâçta büyük buluşları olan yedi büyük Fransız’ın resimleri. Sonra “harika ilâcı” bulmuş bir profesör, kendisine hayran talebelerinin omuzları üzerinde görülüyor. Bir başkası Papa ile el sıkışıyor, bir başkasına ödül takdim edili­yor. Sayfayı çevirin, yeni bir iftihar cümlesi:</p>
<p>“Fransa yeni ilâçlar imâlinde, dünyada dördüncü sırayı alıyor.” Ve 1969’da 20 bin “müstahzar” yaptığı belirtiliyor. Tedavinin yeni buluşları sayesinde insan­ların 140 yıl yaşayabilecekleri söyleniyor.</p>
<p>Fransa’sında, Almanya’sında, Amerika’sında&#8230; hep aynı laboratuarlar. Peki bu yeni buluşlar, orijinal müstahzarlar, harika ilâçlar nasıl Fransız, Alman veya Amerikalı oluyor?</p>
<p>İşte “çağdaşlaşma” dediğimiz bu. Adam, bir kere âlimdir; ihtilâlci, devrimci, filân değil. Sonra çalışkan, sonra yurdunun otlarını, eski ilâçlarını, geçmiş tecrü­beleri, tıb tarihinin koyduğu milyonlarca formülü in­celemiş. Onunla da yetinmemiş, dünyayı dolaşıyor; Af­rikalıların, Eskimoların “şifa” dedikleri şeyleri bile tet­kik ediyor.</p>
<p>Peki sen de “Batılı Avrupalı” oldum dersin. Panto­lonun, kravatın, Amerikan barın, mini eteğin, favorin, sürü sürü ilâç fabrikaların, kaç tane özel, resmî, yan resmî kimya, eczacılık fakültelerin hepsi tamam; fakat söyle bakalım, derman için, bir tane “yeni ilâcın” var mı? Bir tane diyorum, şöyle dünyayı tutan, Türki­ye’den sipariş edilen, bir tek dermanın var mı? Sen atalarının bir milyon yıldan beri bildiği “yoğurdu” bile yapamaz olmuşsun, şimdi iyisini yemek için Bulgaristan veya Belgrad’a gitmeli. Sen, keline merhem bile yapamıyorsun. Acaba ataların hiç hasta olmazlar mıydı? Yoksa şu kadar yüz yıl Anadolu’da nasıl dayanmışlar­dı? Bunları merak edip öğrenmedikçe; o işi yapan mil­letlerin ancak komisyoncusu olabilirsin ve öylesin.</p>
<p>Ahmet Kabaklı,Kültür Emperyalizmi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdaslik-denemesi/">Çağdaşlık Denemesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdaslik-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa’nın Yeni Bir İhraç Meta</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdaslasmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdaslasmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Dec 2012 07:48:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaşlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'nın Yeni Bir İhraç Meta]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=63</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batılılaşma miti  eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye… Daha doğrusu, aynı nâzenin taze bir makyajla arz-ı endâm etti. Filhakika , intelijansiyamızın  şerefine şampanya şişeleri patlattığı bu sözde bâkire, Tanzimat’tan beri tanıdığımız “Batılılaşma’nın” ta kendisi. “Çağdaşlaşmak”, Avrupa’nın yeni bir ihraç metaı, kokain ve LSD  gibi… Şuuru felçe uğratan bir zehir. “Çağ-dışılık” ithamı, iftiraların en alçakçası, en abesi. Aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlaşmak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdaslasmak/">Avrupa’nın Yeni Bir İhraç Meta</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16144" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/cemil-meric-bu-ulke-1.jpg" alt="" width="368" height="205" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/cemil-meric-bu-ulke-1.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/cemil-meric-bu-ulke-1-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p>Batılılaşma miti  eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye… Daha doğrusu, aynı nâzenin taze bir makyajla arz-ı endâm etti.</p>
<p>Filhakika , intelijansiyamızın  şerefine şampanya şişeleri patlattığı bu sözde bâkire, Tanzimat’tan beri tanıdığımız “Batılılaşma’nın” ta kendisi.</p>
<p>“Çağdaşlaşmak”, Avrupa’nın yeni bir ihraç metaı, kokain ve LSD  gibi… Şuuru felçe uğratan bir zehir. “Çağ-dışılık” ithamı, iftiraların en alçakçası, en abesi. Aynı çağda muhtelif çağlar vardır. <strong>Çağdaşlaşmak neden hıristiyan Batı’nın putlarına perestiş </strong><strong>olsun?</strong></p>
<p>Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkar etmek ve peşin peşin köleliğe razı olmak değil mi?… <strong>Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asîl, çok daha insanca bir medeniyetin.</strong></p>
<p>Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı asrîleşmektir; asrîleşmek, yani maskaralaşmak, gâvurlaşmak. Kırk yıllık Kâni’nin Yâni olamıyacağı, Türk’ün akl-ı selimi için bedâhetlerin bedâheti; bir medeniyetin başka bir medeniyete istihale  edemeyeceği Danilevsky’den  beri bir kaziyye-ı muhkeme.<sup><br />
</sup></p>
<p>Cemil Meriç – Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul 1996. s.97-98.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdaslasmak/">Avrupa’nın Yeni Bir İhraç Meta</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdaslasmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
