<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilimcilik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/bilimcilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 22 Aug 2024 14:04:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Bilimcilik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilimsel Ufkun Sınırı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Aug 2024 13:45:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel metot]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sami Amiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27072</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Her ilim sahibinin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.” (Yû­suf, 76) “Size ilimden ancak az bir pay verilmiştir.” (İsrâ, 85) “Bilimin herşeyi başarması mümkün değildir. Bu nedenle bü­tün problemleri halledecek bir yol bulacağı varsayımı, insan­lığı nihayetinde kaosa sürükleyecektir.” Nobel Fizik ödülü sahibi Polykarp Kusch Aşırı bir ateist olan kimyager Peter Atkins şöyle der: “Dindar­lar, evrende [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/">Bilimsel Ufkun Sınırı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24646 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom-300x152.jpeg" alt="" width="365" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom-300x152.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom-600x305.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/insanlar-basit-mikroorganizmalardan-gecmis-100-den-fazla-geni-barindiriyorlar-bilimfilicom.jpeg 638w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></a></p>
<p>“Her ilim sahibinin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.” (Yû­suf, 76)</p>
<p>“Size ilimden ancak az bir pay verilmiştir.” (İsrâ, 85)</p>
<p>“Bilimin herşeyi başarması mümkün değildir. Bu nedenle bü­tün problemleri halledecek bir yol bulacağı varsayımı, insan­lığı nihayetinde kaosa sürükleyecektir.”</p>
<p>Nobel Fizik ödülü sahibi Polykarp Kusch</p>
<p>Aşırı bir ateist olan kimyager Peter Atkins şöyle der: “Dindar­lar, evrende veya deney dünyasında bilimin aydınlatamayacağı ka­ranlık bir nokta olmasını dilerler. Fakat bilim, şimdiye değin hiç­bir engelle karşılaşmamıştır, indirgemeci <em>(reductionism}</em> anlayışın başarısız olacağı düşüncesinin arkasında yatan asıl sebep ise bilim adamlarının karamsarlığı ve dindarların zihnine hâkim olan korkulardır. <sup>1</sup> Atkins, bu noktada Comteun fizik ve biyoloji alanla­rında başarısını ortaya koyan bilimin diğer alanlarda da düşünce­yi tekeline alması gerektiğini zira insanlığın bütün sorularına ya­nıt verebilecek kabiliyete sahip olan tek metodun bilim olduğu yö­nündeki iddiasını hatırlatır.<sup>2</sup></p>
<p>Atkins’in sözleri ışığında bilimcilik nedir sorusunu yeniden sorabiliriz. Bilimcilik, bilime olan güvenin kibirle karışık bir bi­çimde yaygınlaşmasıdır. Ayrıca bilimin bütün düşüncelere uzana­bileceğini, bütün renkleri birbirinden ayırt edebileceğini, bütün tat ve kokuları algılayabileceğini iddia eden bir vehimdir. Bilimcilik, duyunun bilinç ve idrak âlemine isyanıdır. Bu noktada şu sorula­rı sormamız gerekmektedir:</p>
<ul>
<li>Bilim, maddeye ve doğa yasalarına dair her şeyi açıklama imkânına sahip midir?</li>
<li>Bilim, maddi âlemde varlığı fark edilen bir kısım arazla­rı açıklama imkânına sahip midir?</li>
<li>B<u>ilim</u>, başlangıç ve nihai son gibi sorulara yanıt verme im­kânına sahip midir?</li>
<li>İnsan, maddeden mi ibarettir?</li>
<li>Bilimin ahlak ve estetik konularına dair sarf ettiği sözle­rin bir kıymeti harbiyesi var mıdır?</li>
<li>Bilginin duyusal gözlem alanına ve laboratuvar ortamına indirgenmesi, bizi gerçekliğe mi ulaştırır yoksa cehalete mi?</li>
</ul>
<p><strong>BİLİM VE BİLİMSEL ARAÇLARIN EKSİKLİKLERİ</strong></p>
<p>Ateist bilimciler, şöyle demektedir: Bilim, doğal fenomenle­ri açıklamak, bilimsel araştırma metodunu geliştirmek amacıyla maddeyi merkezine alan mekanizmalar kurma ve sonradan gerçek­likle örtüştüğü açığa çıkan ön tahminlerde bulunma gibi hususlar­da başarılı olmuştur. Sadece bunlar dahi bilimin her türlü mesele­ye dalabileceğin!, her türlü denizde yüzebileceğini göstermektedir</p>
<p>Bu grubun karşısında duran teistler ile geriye kalan ateistle­rin büyük bir kısmı ise şöyle demektedir: Bilimin etki alanı sınır­lıdır, bizleri ilgilendiren düşünsel alanların çoğuna erişme imkâ­nı yoktur. Ateist filozof Michael Ruse, bu minvalde şu sözleri sarf etmiştir: “Bilim, gerçekliğe dair şu dört alana erişmekten acizdir: varlığın anlamı ve yapısı, ahlak ve bilinç problemi?<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>O hâlde bilimin başarılarını, bilgi türlerini tamamıyla tekelinde tutma imkânına sahip olduğu yönündeki iddiaya delil olarak gös­termek kabul edilemez bir tavırdır. Aksine bu mevzu, böyle yüzey­sel ele alınamayacak derecede derindir. Zaten bilim de böyle bir im­kâna sahip olduğunu iddia etmemektedir. Velev ki iddia ediyor ol­sun, vakıa aleyhine tanıklık ettiği için bu iddiası havada kalmaktadır.</p>
<p>B<u>ilim</u>, hedeflerini gerçekleştirme noktasında hırslıdır ve geniş bir hayal dünyasına sahiptir. Fakat neticede yapabilecekleri, sahip olduğu araçlarla sınırlıdır. Bu araçlar bazen bilimi erişemediği alanlara karşı duyarsız hâle getirebilmekte veya evrenin bir kıs­ınma dair bilgisini eksik bırakabilmektedir. Çünkü eksiklik, bili­min doğasında vardır. Bazen bilimin, hakkında kesin karar verme imkânına sahip olmaması nedeniyle araştırma konusuna dair bil­giye erişmesi, olanaksız olabilmektedir.</p>
<p>Bilimsel metot, sahip olduğu araçların imkânlarıyla sınırlıdır. Bu hususta bilimsel aklın hareket ettiği çerçevenin darlığını idrak etmek için mikroskoplardan ve modern laboratuvarların keşfinden önce biyolojinin, modern rasathanelerden önce ise astronominin tarihine bakmamız, yeterli olacaktır. Bu doğrultuda bilim adamla­rının, evrendeki büyük dokuyu ve canlılardaki hassas yapıyı anlama noktasında bugün kullanılan araçların ciddi eksiklikleri olduğunu fark edeceği, onlan ilkel addedeceği günler de mutlaka gelecektir.</p>
<p>Bilim -materyalist bir bakışla dahi- duyunun idrak alanı dı­şında kalan alanlara dair herhangi bir şey söyleme imkânına sa­hip değildir. Bu bakımdan bilim, duyu organlarının veya kullanı­lan araç-gereçlerin imkân verdiği ölçüde eşyayı araştırabilmektedir. Sahip olduğu etkiler üzerinden idraki mümkün olmayan veya bu­nun da ötesinde kalan varlıkları idrak etmesi ise mümkün değildir.</p>
<p>Bilim, içerisinde bulunduğu zamanın ufkundan öte bir ufuk ol­madığı düşüncesiyle her zaman ilim ufkunun nihayetine ulaştığını zannetmiştir. Bu, bilim adamlarının defalarca içine düştüğü büyük bir hatadır. Amerika-Kanada kökenli gök bilimci Simon Newcom’un 1888 yılında yazdığı şu satırlar, bu durum için dikkate şayan bir örnektir: “Astronomi bilimi bakımından sona ulaşmamız çok yakın görünüyor.” 1894 yılında ise daha sonra Fizik Nobel ödülünü alacak olan Albert Michelson, yeni keşifler nedeniyle bilgimizin genişle­mesi ihtimalinin son derece zayıf olduğunu iddia etmiştir. Modern fiziğin kurucusu olarak kabul edilen William Thomson ın ise 1900 yılında şu meşhur sözleri söylediği iddia edilmiştir: “Bugün itibarıyla fizik bilimi bakımından ölçümlerin çok daha hassas bir şekil­de yapılması dışında, keşfi mümkün olan yeni bir şey kalmamıştır.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bilimin nihai noktaya ulaştığı yönündeki söylem, 20. yüzyıl­da da devam etmiş ve bu çağın sonuna değin varlığını sürdürmüş­tür. Meşhur bilimsel dergilerden birinin editörlüğünü yapan Jo­hn Horgan, <em>Bilimin Sonu: Bilim Çağının Sonunda Bilginin Sınır­larıyla Yüzleşmek</em> isimli kitabını, 1997 yılında yazmıştır. Ardından bazı bilim adamlarıyla yaptığı görüşmeler neticesinde şu açıkla­mayı yapmıştır: “Bilime inanan insanın, büyük ihtimalle, bilim­sel keşiflerin gerçekleştiği çağların geride kaldığına da inanması gerekir. Burada bilimle uygulamalı bilimi kastetmiyorum. Aksi­ne bilimin en saf ve en muazzam formunu yani evreni ve içerisin­deki yerimizi anlama noktasındaki insani çabayı kastediyorum.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Bizler ancak belirli titreşimleri duyabilen işitme yeteneğimiz ile sınırlı bir hâlde yaşamımızı sürdürüyoruz. Sadece 380 ila 740 nanometre arası bir dalga boyuyla sınırlı olmak üzere belirli ışık spektrumlarını görebiliyoruz. Duyularımızdan herhangi birisini kaybetmemiz durumunda, genellikle varlığa dair bir hususu an­lama yeteneğimizi de yitiriyoruz. Farzımuhal gözlerimiz olmasa keşfi için çabalamak bir yana, renklerin varlığını ve aralarındaki farklılıkları dahi tasavvur edemeyiz. Kulaklarımız olmasa ses diye bir şeyin varlığından bihaber kalırız&#8230; O hâlde duyusal idrak ala­nı, bilimsel araştırmaların çerçevesini belirlemede etkin rol oyna­maktadır. Bu durum ise bilimcilere şu hususu hatırlatmamızı ge­rektiriyor: Belki de çevremizde yer alan maddi varlıklar içerisinde, hakkında bilgi toplayacak duyusal bir yetenekten yoksun olmamız nedeniyle aklımızın tasavvur edemediği şeyler vardır!</p>
<p>Bilim, bazı şeyleri idrak etse de yapısı gereği gizli olan baş­ka bazı şeyleri bilmekten acizdir. İnsan maddeye, hayata ve bilin­ce dair birtakım hususları idrak edebilmektedir. Bununla birlikte maddenin, hayatın ve bilincin hakikatini idrak etmekten acizdir. Bir şeyin sadece belirli bir yönünü idrak etmek ise tamamım id­rak etmekle eşdeğer değildir.</p>
<p>Bilim, iyi bir matematik dili kullanarak yer çekimi hakkında ko­nuşabilir. Bu sayede roketlerin, dünyanın çekim alanını aşabilmele­ri için gereken hızı da hesaplayabilir. Fakat bilim yer çekiminin ha­kikatine yani mahiyetine dair bir söz söyleyemez. Çünkü bu, özler yerine detaylarla ilgilenen bilimin sınırlarını aşan bir problemdir.</p>
<p>Fizik bilimi alanında yapılan araştırmalar, matematik hesap­lamalar ve kuantum fiziğine dair ortaya konan tahminler sayesin­de, evlerimize giren teknolojik aletlerin çoğunda bulunan atom altı parçacıkları bizlere tanıtabilmektedir. Fakat atom altı âlemin ha­kikati, gizemini korumaya devam etmektedir. Kuantum fiziği adı­na yapılan araştırmalardaki iddiaları inceleyen biri, durumu izah etme noktasında yaşanan ihtilafların ne raddeye vardığını kolay­lıkla fark edecektir. Örneğin Kopenhag Okulu, temel akli ilkele­rin atom altı âlemde geçersiz kaldığını söylemektedir. Buna kar­şın evrenimizin her an yeni evrenler ürettiğini iddia eden paralel evrenler düşüncesi, bu iddiaya karşı koymaktadır. Aklın ilkelerini ortadan kaldıran veya yeni evrenlerin üretildiğini iddia.eden bü­tün bu aşırı yorumları olanaksız gören David Bohm ekolü ise her ikisine de karşı çıkmaktadır&#8230; Fizikçilerin, bugün itibarıyla haki­katini idrak edebilme imkânımız olmaması nedeniyle atom altı âlemle ilgilenmemesi gerektiğini söyleyen bir başka ekol ise bam­başka bir perspektiften meseleye bakmaktadır. Bu nedenle fizikçi John Gribbin,<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[6]</sup></a> <em>Q isfor Quantum:An Encyclopedia of Partide Pby- sics</em> adlı ansiklopedinin “Kuantuma Dair Açıklamalar” başlığı al­tında şöyle demiştir: “Hafta başında bir görüşü, hafta sonunda ise başka bir görüşü benimsemen mümkündür. Fakat ne olursa olsun, atom altı âleme dair yapılan açıklamaların herhangi birinin gerçe­ği temsil ettiğine inanmaktan kaçınman gerekir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>O hâlde bilimcilik nedir? Ateist filozof Massimo Pigliuc- ci’nin<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[8]</sup></a> de ifade ettiği üzere bilimcilik “Bilimin, yeterli zaman ve­rilmesi ve özellikle maddi destek sağlanması durumunda, anlam­lı olan bütün sorulara cevap verebileceğini iddia eden bazı bilim adamlarının fikrî kibridir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Bilimcilik, gerçek olma ihtimali son derece zayıf olan bir me­tafiziğe, dinlerin ortaya koyduğu metafiziğin çok daha ötesinde bir metafiziğe inanmaktadır&#8230; İnançlı bir kişi, kendisine gizli ka­lan şeyleri bir süre sonra herhangi bir engel söz konusu olmaksı­zın görebilmekle vaat olunmuştur. Bilimcilerin metafiziği ise hiç­bir zaman gerçekleşmeyecektir. Çünkü bilimin erişemeyeceği şey­leri vaat etmektedir. Mümkün sınırlar içerisindeki bilimsel soru­ların tamamına cevap verilirse dahi, hayata dair büyük soru(n)lar, cevapsız kalmaya devam edecektir.</p>
<p><strong>BİLİM VE “NEREDEN-NEREYE?” SORULARI</strong></p>
<p>Amerikalı teolog Robert Charles Sproul,<sup>10</sup> “Cosmos” isindi eğitsel televizyon programı sayesinde, “Geçmiş ile şimdiki zaman­larda vuku bulan ve gelecekte olacak olan her şey [maddi] varlıktan ibarettir.” sözünün sahibi olan ve aynı zamanda materyalist söy­lemleri Ameriklı gençler arasında yaymayı başaran meşhur ateist, gökbilimci ve kozmolog Cari Sağan<sup>11</sup> ile bir müddet mektuplaş­tıklarını belirtir.<sup>12</sup> Bu mektuplaşmaların sebebi, ikilinin teoloji ve evrenin kökeni konuları hakkında tartışmalarıdır.</p>
<p>Söz konusu.mektuplarda ikili, Sağanın da kabul ettiği bü­yük patlama teorisine dair konuşmaktadır. Sağan, şu anki bilim­sel veriler ışığında büyük patlamadan sonraki ilk saniyeye dön­memizin mümkün olduğunu söyler. Buna karşılık Sproul, şu ce­vabı verir: “Güzel! O hâlde müsaade et, bundan da öncesine dö­nelim. Sana göre bu patlamadan önce ne vardı? Daha önce son­suz küçüklükteki bir nokta içerisinde bir bütün olarak madde­nin ve eneıjinin sıkıştığı, tam bir yoğunluğun varlığından bah­setmiştin. Bu nokta, ezeli bir şekilde hem düzenli hem de ku­surluydu. Fakat aniden patlamaya karar verdi! Onu ilk hâlinden ikinci haline nakledenin kim olduğunu bilmek istiyorum. Dura­ğanlığını harekete çeviren harici kuvveti bilmek istiyorum. Sa­ğan, cevaben şöyle der: “Tabi ki bu aşamaya dönmemiz mümkün değil. Ayrıca bu aşamaya dönmeye ihtiyacımız da yok! Sproul, şu cevabı verir: “Evet, senin bu aşamaya dönmeye ihtiyacın yok. Çünkü sen, büyük patlamanın nedensiz yere gerçekleştiğini dü­şünüyorsun. O hâlde sen sihirden bahsediyorsun. Sihrin ise bi­limde yeri yoktur.”<sup>13</sup></p>
<p>Bilimin, maddi varlığın arkasında ne olduğu sorusuna ceva­ben nedensiz yere var olduğunu iddia eden hurafeye inanmaktan başka çaresi yoktur. Evrenin nedensiz yere var olduğunu söylemek ise bilimsel değildir. Çünkü bilim, neden-sonuç ilişkisini inceler. Eşyanın varlığını nedensizliğe isnat etmek gerçekte kötü bir sihir örneğidir. Çünkü sihir bile -her ne kadar harikulade olsa da- bir nedene ihtiyaç duyar.</p>
<p>Materyalist yaklaşımlar, her zaman bir silsile hâlinde baş­ka bir şeye tesir eden, ortaya çıkışını ve özelliklerini izah eden bir şeyin olduğunu varsayar. Oksijen ve hidrojen, suyun varlığı­nı açıklar. Oksijen ve hidrojenin kökenini takip ettiğimizdeyse -zamansal açıdan ne kadar uzak olursa olsun— kendinden ön­ce bir başlangıcın bulunmadığı bir noktaya erişmek durumunda kalırız. Fakat biz, ilk maddenin başlangıcını araştırıyoruz. Onun açıklaması zorunlu olarak maddi âlemin haricinde olmak du- rumundadır. Bu ise deney-gözleme konu olamadığı için bilimi aşan bir alandır.</p>
<p>Sözlüklerde yapılan tariflere göre bilimsel faaliyetler, maddi âlemle sınırlıdır. Herhangi bir şekilde bu sınırı aşamaz. Nitekim bilimi, “doğa fenomenlerine dair bir açıklama yapabilmek ve tah­minde bulunabilmek amacıyla deneysel sürece elverişli argüman­lar kullanılarak yeni bilgiler elde etme faaliyeti” şeklinde tanım­layan ABD Ulusal Bilimler Akademisinin bu tanımında da aynı noktaya değinilmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Özü ve arazları itibarıyla bir nesnenin varlığına dair bilimin sahip olduğu dar perspektif, maddeyi aşarak daha büyük, mühim ve dönüştürücü sorular sormasını engellemektedir. Bu sorulardan bir kısmı şunlardır:</p>
<ul>
<li>Bir şeyin varlığı, yokluğundan neden daha değerlidir?</li>
<li>Neden başka bir varlık formu yerine bildiğimiz varlık for­mu meydana gelmiştir?</li>
</ul>
<p>. Varlığımız arazları neden taşıyor? Özü itibarıyla neden bunlardan ayrı değil?</p>
<ul>
<li>Nereden geldik? Gidiş nereye?</li>
<li>Gidişatımızın boş bir sona doğru olması mümkün müdür?</li>
<li>Bütün güzelliğine, görkemine ve azametine rağmen var- lığımızın amaçsız bir hayatın çok kısa bir süresinden iba­ret olduğu düşünülebilir mi?</li>
<li>Varlık sadece bize mi mahsustur? Yoksa bu varlığın ardın­da başka bir varlık daha var mıdır?</li>
</ul>
<p>Bütün bu sorular, felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan iti­baren filozofların zihnini meşgul etmiştir. Bunlar genelde varlı­ğın başlangıcından öncesine, sonuna ve ondan da sonrasına iliş­kin sorulardır. Bilimsel metot ise bunun aksine, maddi varlık ile işe başlamakta, onu aşamamakta ve evrenin ısı ölümüyle birlik­te son bulmaktadır.</p>
<p>ilke ve gayeye dair sorulara olumsuz yönde cevap vermek, bi­limsel ve temel bir gereklilik olarak varlığımızın anlamsız, değersiz ve hedefsiz olduğunu söylemek, varlığı maddeye, arazlara, enerji­ye ve harekete hapsetmektir. Bu ise natüralizmin metafizik boyu­tunun doğal bir neticesidir.</p>
<p>Bir bilim adamı, bütün cevap araçlarını elde edebilmek ama cıyla bilimin maddi sınırları aşabilme kudretiyle iftihar ettiğinde önce kendini sonra da bilimi hakir duruma düşürmektedir. Çün­kü kendi alanı dışında konuşan bir kimsenin sözleri ancak tuhaf­lıkla nitelenebilir. Bu nedenle Nobel ödülü sahibi Medawar,<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[15]</sup></a> şöy­le demiştir: “Bilim adamının doğru sözlü ve güvenilir olduğu yö­nündeki imajını yitirmesine sebep olacak en kestirme yol, kesin bir dille bilimin önemli olan bütün sorulara cevap verdiğini veya vereceğini söylemesidir. Bir diğer husus ise bu kimsenin, bilimsel açıdan cevaplanmaya elverişli olmayan soruların bazen soru da­hi olmadığını veya bunların basit kimseler tarafından ortaya atılan hatalı sorulardan ibaret olduğunu, bu tür soruların ise ancak basit kimseler tarafından cevaplanmaya çalışıldığını iddia etme­sidir. Bununla birlikte bilimin bir sınırı olduğu gerçeği, öncelik­le çocuklar tarafından ortaya atılan &#8216;Her şey nasıl başladı?’, &#8216;Niçin hepimiz buradayız?’, &#8216;Hayat neden var?’gibi temel soruları cevap­sız bırakmasında açığa çıkmaktadır.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[16</sup></a></p>
<p>Bilimin sınırı, sadece var olanı göstermesinde saklıdır. Başlan­gıç, amaçlılık, gereklilik ve doğruluğa dair soruları cevaplaması ise mümkün değildir. O, görünenin veya sınırların ardındakine dair bilgiye değil, mevcut olanın bilgisine erişmeye çabalar.</p>
<p><em>Natüralizm, kültürümüz için üzerinde görüş birliğine varılmış bir realite var etti. Bu, bizde öyle bir yerleşti ki nereye dönersek dönelim onu görür olduk. Bunun da ötesinde her şeyi onunla bakar olduk.17</em></p>
<p><strong><em>Filozof John Polkinghorne (18)</em></strong></p>
<p><strong>BİLİM VE BİLİNÇLİ VARLIKLAR</strong></p>
<p>Bilimin ameliyat masasında veya mikroskop altında inceledi­ği insanın mahiyeti nedir? O; akleden, ümit eden, seven veya cö­mertlik yapan bir varlık mıdır? Yoksa et, kemik ve kıkırdaktan iba­ret olan bir kütle midir?</p>
<p>Varlık tasavvurunuzun merkezine, insana ayrıcalıklı ba­zı ikramlarda bulunan yaratıcı bir Tanrı yerleştirdiğinizde, bi­rinci cevabı vermiş olursunuz. Şayet insanın, bazı fiziksel süreç­lerin neticesinde ortaya çıkan maddi bir varlıktan ibaret oldu­ğu kanaatindeyseniz, ikinci cevabı vermiş olursunuz. O hâlde insanın hakikati, fiziksel boyutlarına değil, bir Tanrının varlığına bağlıdır.</p>
<p>İnsan ilahi ikramdan soyutlandığı, fiziksel özellikleri merkezin­de tanımlanabilecek bir nesneye indirgendiği takdirde, hücre gibi daha küçük canlı organizmalardan veya enzimler ya da atomlar gi­bi cansız parçacıklardan ibaret görülecektir. Bu nedenle Danvinist- lere göre dinî düşünce, adaptasyon sürecinde geçici birtakım fayda­lar sağlayan hurafelerden ibarettir. Fizikçiler ise insani davranışla- nn, beyinde meydana gelen kimyasal uyaranlara tepki olarak orta­ya çıktığını iddia etmektedir. Artık bu aşamada sevginin dahi birta­kım geçici kimyasal süreçlere indirgenmesi, bizleri şaşırtmamalıdır.</p>
<p>Cömertlik ve diğerkâmlık da dâhil olmak üzere insandaki bü­tün güzel nitelikler, indirgemeci (reductionism) anlayışın vurduğu neşterler neticesinde yok olmaktadır. Nitekim evrimsel psikolo­jide insandaki diğerkâmlık özelliği, ilkel insanlardan itibaren bi­reyler arasında oluşan birlik Ve kaynaşma hâlinin neticesinde, ki­şinin mensup olduğu kabileye karşı bilinçsizce beslediği bir taraf­girlik olarak görülmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz bilim, gözlem ve analiz sürecinde insana dair ortaya koyduğu perspektiften çıkmaya veya insana duyusal ve nicel olarak yaklaşma alışkanlığını değiştirme imkânına sahip değildir. Bilimsel metot, insanın bedensel özelliklerini rakamlar, nicelikler ve genel­lemeler üzerinden analiz etmektedir. Bu nedenle insanın fiziksel yapısını olduğu gibi yansıtmaktan başka bir işleve sahip değildir.</p>
<p>İnsana dair ortaya konan, onu duyusal sürecin yapısı ile yer çe<u>kiminin</u> etkisine indirgeyen söz konusu bilimci ve zorba pers­pektif, bir kişinin gökyüzüne baktığında hissettiği samimi tutku­yu, dostlarıyla muhabbet ettiğinde veya çocuklarını kucakladığın­da hissettiği sıcaklığı değersizleştirmektedir. Bu yaklaşım insanı, hayvanın da aşağısına konumlandırmaktadır. Çünkü bilimcilik, insanda mekanik olarak işleyen özellikler dışında kalan bütün ni­telikleri yok etmektedir.</p>
<p>-Mekanikleşmiş ins<sub>an</sub>&#8211; <sub>şiirden zevk </sub>algılarını yitirmiştir. Hatta ona göre mevcut varlıklar tamamıyla ruhsuzdur. Bu nedenle de güzel olan hiçbir şey yoktur. Zira her şey, dünyaya sıkı sıkıya sarılarak hayatta kal­ma arzusundan doğmaktadır. Ona göre bütün bu olanlar, beyin­sel dalgalanmalardan ve hormonal değişimlerden kaynaklanmak­tadır. Bu nedenle de aslında et yığınından ibaret olan beynimiz­de meydana gelen bu mekanizmanın psikolojik arka planını, be­yin dalgalarını ve hormonal değişimleri takip ederek anlamamız mümkündür. Fakat hormonal değişimler, zevk ve acı bakımından psikolojik olarak yaşanan deneyimin kendisi değildir. Bu dalgalan­maların varlığı insana bağlıdır fakat insanın varlığı ona bağlı de­ğildir. Yanma, yaralanma veya felç kalma gibi durumlarda sinirsel faaliyetleri gözlemlememiz, acıyı hissettiğimiz anlamına gelmez. Yüksek tansiyonun ardından kanın normal seviyeye inmesi, bir­denbire kişide bir umut yeşermesiyle aynı şey değildir. Dondur­manın kimyevi içeriğini bilmek, sıcak bir yaz vaktinde, masmavi gökyüzünün altında, sahil kenarında gezinirken dondurmayı tat­makla aynı şey değildir.</p>
<p>İnsan, dış dünyadaki maddi varlıkların doğasıyla içiçedir. Ay­rıca kendi bedeni de aynı doğal yapıya sahiptir. Fakat burada var­lığa bakışımızla ve onu hissetme, ona dair yargı ortaya koyma gi­bi niteliklerimizle alakalı olarak ciddi bir far<u>klılık</u> söz konusudur. Zira insanın biyolojik ve kimyevi yapısından çok daha muazzam ve derin bir varlık olduğu, şüphe götürmez bir gerçektir.</p>
<p>Bilim, insanın kendi doğasını anlama noktasında hissettiği su­suzluğu giderememektedir. Çünkü insanın sadece dışa bakan ya­nını, motor hareketler ve büyüme gibi fiziksel niteliklerini ince­lemekte, iç dünyasıyla ilgilenmemektedir. Bu nedenle John Polkinghorne, şöyle demiştir: “Bilim, içerisinde yaşadığımız ve bir- j çok katmanı bulunan gerçekliğin sadece bir yüzünü görmektedir.</p>
<p>Genele odaklanmakta, şahsi ve bireysel olanı ise parantez içerisi­ne almaktadır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Friedrich Hayek20, <em>Bilimcilik ve ToplumsalYapımn İncelenmesi </em>adlı kitabında, doğa bilimlerine körü körüne teslim olmanın ya­rattığı tehlikeye dikkat çekmiştir. Zira bilim -Hayek’in de ifade ettiği üzere— doğa ile ilişkisinde objektiftir. Bu nedenle de sade­ce duyu yoluyla idrak edilen özelliklere odaklanmaktadır. Ayrı­ca modern bilim, insani doğanın efendisi yapmayı ve ondan fay­da elde etmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu İse ancak doğa­nın madde odaklı, ölçülebilir, süreklilik arz eden ve tahmin edile­bilir yönüne odaklanmakla mümkündür. Bu nedenle matematik, insanın şifresini çözme ve hakikatini anlama dili olarak görülmüş­tür. Oysa insan olması bakımından insan, böyle değildir. Çünkü insanın kendisiyle ve çevresiyle etkileşime giriştiği niteliksel yapı, bilincine hâkimdir. Bu nedenle insan, rakamların diliyle açıklan­dığında kendisini tanıyamayacaktır. Çünkü yaşadığı sevinç, kay­gı, eğlence, ümit, tutku gibi haller, kilogram ya da uzunluk cinsin­den şeyler değildir.</p>
<p>Tıp, b<u>ilimin</u> insan ile ilişkisinde yaşanan krizi gün yüzüne çı­karmaktadır. Örneğin depresyona yakalanan bir kimsenin hasta­lığı, motor hareketleri ile düşünsel ve sosyal aktivitelere katılımı doğrultusunda gözlemlenir. Daha sonra ise gözlemden elde edilen nitel veriler, rakamsal veya sınıfsal verilere dönüştürülerek hasta­nın bünyesine dair bir kanaat oluşturulur. Bu verilerin değişme­siyle de hastadaki değişim, iyileşme veya kötüleşme durumu be­lirlenir. İlaç firmaları ise söz konusu sayısal ve objektif sonuçla­rı, ürünlerini pazarlamak için kullanın Oysa depresyon tamamıy­la insani bir durumdur. Bu nedenle de rakamlardan veya ilaçların kimyasal oranlarından çok daha karmaşık ve nitel bir gerçekliktir.<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[21]</a></sup></p>
<p>Bilimin gözünde renksiz, tatsız, soğuk bir varlık olan insan, boşlukta asılı durmakta, hareket ve durağanlık arasında gidip gel­mektedir. Varlığı doğumla başlar, ölümün hırıltısıyla birlikte ta­mamıyla nihayete erer. Bu bakımdan o, nabız atımı, kan akışı, ek­lemlerin kıvrılması, kasların kasılması ve hücrelerin doğup ölme­sinden ibaret olan kapalı bir âlemdir. O hâlde bilim, bilincimiz­deki insan tasavvuru ile kendi anlayışındaki insan tasavvurunu uz- laştıramadığı için insanın kendisine ve çevresine dair bilincine eri- şememektedir.</p>
<p>Bilimsel metodun, insani hakikati ele alma noktasında, ob­jektiflik kriterini şart koşması ve sadece doğal fenomenlere odak­lanması, insanda var olan sübjektif nitelikleri ortadan kaldırmak­tadır. Bu nedenle de insanı anlamak için ortaya konan bütün ça­balar onun hakikatinden uzak kalmaktadır. Çünkü insanı, kendi­si ve çevresine dair oluşan bilinç sayesinde var ettiği kişiliğinden ayırmak mümkün değildir.</p>
<p>Esasında bilim, insanı geliştirmemekte, onu hayra yönlendir- memektedir. Sadece farklı hallerde nasıl davranacağını, bir maki­neden ibaret olan bedeninin çalışması esnasında karşılaştığı ha­sarları nasıl gidereceğini, uzuvlarının ve iç organlarının mekanik fonksiyonlarını nasıl geri kazanacağını keşfetmek amacıyla onu analiz etmekte, daha küçük, fiziksel parçalara ayırmaktadır&#8230;</p>
<p><em>“Doğa bilimlerinin renk, tat, acı ve haz gibi olgular hakkında konuşması mümkün değildir. 0, güzele, çirkine, iyiye, kötüye, Allah&#8217;a ve ebediyete dair hiçbir şey bilmez. Bununla birlikte bazen bu konularda en iyi cevabı verdiğini iddia eder. Fakat bu cevap, genellikle ciddiye alınamayacak derecede saçma olur.<sup>22</sup></em></p>
<p><em>Ermin Schrödingeı<sup><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><strong>[23]</strong></a></sup></em></p>
<p>Buraya kadar aktardıklarımızı özetleyecek olursak bilinciy­le, duygularıyla, özgür iradesiyle insan cansız, bilinçsiz ve iradesiz nesnelerin çok daha ötesinde bir varlıktır. Bu nedenle onu anla­mak için hayat, hikmet ve irade sahibi olan, ayrıca bunları bir baş­ka varlıkta var etme kudretini de haiz olan bir zata İhtiyaç duya­rız&#8230; Kuşkusuz üstün ve yüce varlıkları izah etmek için adi ve dü­şük şeylere başvurmak akıllıca bir tavır değildir. O hâlde madde, açıklama olmak için yeterli değildir.</p>
<p><strong>AHLAKA VE GÜZELLİĞE DAİR BİR SORU</strong></p>
<p>Bilimciliğe inanmak, ahlakı daha doğmadan öldürmeye se­bep olacaktır. Natüralizmi kabul etmemiz ise nesnel ahlakın sa­dece vehimden ibaret olduğunu söylememizi gerektirecektir. Bu noktada her şey, sadece biyokimyasal süreçlerden ibaret hâle gel­mektedir. Biyokimyasal süreçler ise hak, batıl, hayır veya şer gibi kavr<u>amlar</u>a aldırış etmeyen ve atomlar üzerinde hâkim olan doğa yasaları çerçevesinde işlemektedir.</p>
<p>Şayet ahlaki bir fiil, kimyevi tepkimeler neticesinde ortaya çı­kan duyusal bir işleyişten ibaretse ve yaşamın tek göstergesi, amaç­sızca gerçekleşen hareketlilikse bilimsel metodu kullanarak ahlaki bilgiye erişmeyi arzulamak, herhangi bir birikimden yoksun olan bir kimse için en doğru seçenek olacaktır. Çünkü bilimsel metot­la elde edilen bilgi, atom ve hareketle sınırlıdır. Bu nedenle bilim, ahlaka erişmekten veya onu anlamaktan çok uzaktır.</p>
<p>Önde gelen bazı bilimciler, bilimi ahlaki hiçlik açmazından çıkarmak amacıyla maddeci bir perspektiften hareketle herkesin benimseyeceği bir ahlaki düzen oluşturmaya çabalamıştır. Bu ne­denle Sam Harris, refahımıza hizmet eden her şeyi ahlaki düze­nin merkezine koymuştur. Fakat bu, bizleri herhangi bir netice­ye götürmemektedir. Zira ontolojik bir zeminden yoksun oldu­ğu sürece refahın kendisi de sübjektif bir kavram olarak kalma­ya devam edecektir. Örneğin Hülâgû, Müslümanları öldürmenin refahın yegâne kaynağı olduğunu düşünmüştür. Müslümanlar ise</p>
<p>Hülâgu nun saldırılarına karşı müdafaya geçmeyi böyle görmüş­tür. Ayrıca bugün için kendi evrimsel süreçlerinde, akıllı canlılara dönüşme yolunda ilerleyen canlıların refahı problemi, bir evrim­ci olan Harris’in çözmesi gereken başlıca sorunlardandır. Bu can­lıların söz konusu refahtan pay alamama sebepleri nedir? Ayrıca bir şeyi, sırf refah sağladığı gerekçesiyle yücelterek üstün bir ko­numa yerleştirmenin, ona sıkı sıkıya yapışmak gerektiğini söyle­menin, ilkel hayattan ferdî bekasını temin etmek amacıyla çıkan şehir hayatına geçen ve sadece maddeden ibaret olan bir bireyde, herhangi bir karşılığı yoktur.</p>
<p>Refah ve mutluluk problemi gerek geçmiş çağlarda gerekse modem zamanlarda karşılaşılan en büyük felsefi problemler ara­sındadır. Aristo <em>’HStKaNLKoiiâjfEia<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> isimli kitabında, bu duruma işa­ret ederek şöyle demiştir: “Kişiler, mutluluğu muhtelif şeylerle ta­nımlayabilmektedir. Hasta olan biri için mutluluk sağhktır. Fakir olan için ise zenginliktir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[25]</sup></a> O hâlde arzulanan nimetler bol, çeşitli ve değişkendir. Bu ise refahın ne olduğunu belirlemeyi zorlaştır­maktadır. Çünkü refah, istikrarlı bir durum değildir.</p>
<p>Bu nedenle radikal bir ateist olan biyolog P.Z. Myers,<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[26]</sup></a> Har- ris’in teorisine itiraz etmiştir. Myers, söz konusu itirazında adalet, merhamet ve sempati gibi kavramların bilimsel olmadığım vur­gulamış ve Harris’i, önsel bilgilere dayanmayan bir çözüm ortaya atmakla suçlamıştır. Bu nedenle ona göre Harris m projesi tama­mıyla bilim dışıdır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bu meselede Harris’ten aldığı destek ile ilerlemeye çalışan ev­rim, hayır, şer, iyi ve kötü kavramları için objektif bir kriter belir­leme arzusunda değildir. Çünkü bilim, dünyadaki açlığın neden- lerinı ve -adaletli dağıtılması durumunda- insanlığın tamamına yetecek olan doğal veya sınai ürünlerin hacmini belirleme nokta­sında ilerleme kat edebilir. Buna rağmen daima ahlak dairesinin dışında kalacaktır. Çünkü dünyadaki zenginliğin eşit veya adil bir şekilde dağıtılması yönündeki ahlaki gereklilik ilkesi, bilimsel dü­şüncenin dışında kalmaktadır. Size ve komşunuza yetecek kadar mala sahip olabilirsiniz. Fakat çoğu zaman komşunuza ikramda bulunmaktan kaçınırsınız. Bugün olduğu gibi ülkesinin masla­hatını, başka ülkelerin vatandaşlarını aç bırakmakta gören birçok devlete şahit olabilirsiniz. O hâlde bilimsel tanım, ahlaki gerekli­likle aynı şey değildir.                                                                                         &#8216;</p>
<p>Hamsin ahlaki norm problemine dair ortaya attığı çözümün işlevselliği, bilinçli bir varlık olan insan için en büyük faydayı sağla­ma amacı güden yararcı anlayışın (utilitarianism) karşılaştığı prob­lemlerde gün yüzüne çıkmıştır. Bu problemlerden biri fayda temel­li standartların (zenginlik, hikmet, dinginlik&#8230;) çatışması duru­munda bu çatışmanın nasıl giderileceği ve kişisel çıkarlarla uyuş­mayan adalet mefhumunun nasıl gerçekleştirileceği meselesidir. Ayrıca insani f<u>iill</u>erin yakın veya uzak neticelerinin kestirilememe­si nedeniyle faydalı olanın ne olduğunu belirleme noktasında ya­şanan güçlük de bu problemlerden biridir. Bir diğer sorun ise re­fahın topluma dağılımı noktasında, toplum üzerinde baskı kurma veya sadece tembellere hizmet etme gibi durumlara neden olacak şekilde vuku bulan bireysel eşitliğin doğasıdır.</p>
<p>Buraya kadar aktardığımız problemler nedeniyle bilimci­ler, ahlakın biyolojik süreçler neticesinde oluştuğunu iddia eden Darwinist söyleme yönelmişlerdir. Örneğin Darwinist bilim fel­sefecisi Michael Ruse <em>Taking Darwin Seriously:ANaturalisticAp- proach to Philosophy</em> isimli kitabında şu beş hususun, insanın ah­laki yapısının biyolojik kökenlerini ortaya çıkardığını söylemiştir:</p>
<ol>
<li>Karmaşık bir yapıya sahip olan ahlaki mizacın genetik ola­rak aktarılmaya müsait olması,</li>
<li>Ahlaki davranışların, aktarım sürecindeki şansım artıracak derecede adaptasyon yeteneğine sahip olması,</li>
<li>Ahlaki duyguların sahip olduğu bireysel gücün, bilgi dü­zeyinden zorunluluk düzeyine çıkacak şekilde insanın ge­netik kodlarında saklı bulunması,</li>
<li>Genlerin ortaya çıkardığı özelliklerin, çoğu toplumların benimsediği ahlaki kurallarla uyumlu olması,</li>
<li>Evrimsel sürece destek olabilmek adına nesnel bir ahlakın varlığını kabullenmek zorunda oluşumuz.</li>
</ol>
<p>Ruse’un sözlerini destekleyen tek bir bilimsel çalışma dahi yoktur. Bunlar -Darwinistlerin âdeti olduğu üzere- ideolojik bir inancı desteklemek amacıyla ortaya atılan hayali efsanelerdir. Bi­yolojik yapının, ahlakı teşvik eden bir mizaca sahip olduğunu ka­bul etsek dahi ahlaki bilgiye sahip olmanın, ona uymayı gerektir­mediği yönündeki itirazımız hâlâ yerinde durmaktadır. Diğer bir değişle, vakıayla uyumsuz bir şekilde mantıki bir gerekçeye dayan­madan, epistemolojiden ontolojiye atlamaları nedeniyle yöneltti­ğimiz itirazlar hâlâ geçerliliğini korumaktadır.</p>
<p>Ruse’un, günümüzde yaşayan ve ahlakı sadece bir vehimden ibaret gören önde gelen filozoflardan biri olması ise daha ente­resandır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[28]</sup></a> Zira benimsediği ekol, laboratuvarında çalışan bir bi­lim adamına, içgüdülerine uymaksızın hareket etme olanağı tanı­maktadır. Çünkü duyusal motivasyon, salt doğal hâliyle zorunlu­luk niteliği kazanmaz. Dawkins’in birçok konferansında ve tartış­masında doğum kontrol hapı kullanan bir kişinin, evrimin içimi­ze yerleştirdiği nesli yayma içgüdüsüne karşı geldiğini söyleyerek vurguladığı husus da budur.</p>
<p>Bilimciler, ahlakın iptidai şartlarda yaşayan atalarımızdan iti­baren genlerimizde programlandığını düşündürecek şekilde sürek­li olarak onların torunları olduğumuz hususunu vurgulamaktadır. Oysa bu iddia, sezgilerimizle açıkça çelişmektedir. Zira bu durum, kesin bir biçimde reddettiğimiz ilkel ahlak anlayışını kınamamıza engel teşkil etmektedir. Şayet içgüdülerimiz, bilinçsizce ve meka­nik bir şekilde işleyen doğal seçilimin bir neticesiyse gerçek an­lamda ahlaklı olma umudumuz kalmamış demektir.</p>
<p>Sonuç olarak natüralist bilimciliğin, herkesi aşkın olan ve her­kesi bağlayan nesnel bir ahlakın varlığı olgusunu ortadan kaldırdığı­nı söylememiz gerekmektedir. Bu ise bilimin kendi ayağına sıkması demektir. Çünkü bilim, konu seçimi, bilimsel sürecin yer ve araçla­rının belirlenmesi, verilerin düzenlenmesi, toplanması, bunlardan sonuç çıkarılması, bilim adamlarına ve kamuoyuna iletilmesi, daha sonra ise tüm bunların bilimsel çalışma alanında veya buluş yap­mada kullanılması gibi bilimsel süreçlerde, ahlaka bigâne kalamaz.</p>
<p>20.yüzyılda yaşananlar, bu iddiamızı kanıtlamaktadır. Zira bu yüzyılın ikinci yarısının başlarında suyun, toprağın ve havanın ze­hirlenmesi, ozon deliği, Amazon yağmur ormanlarının yok olması, kimyasal ve biyolojik silahların yayılması gibi büyük çevre krizle­ri ortaya çıkmıştır. Durum öyle bir hal aldı ki gök bilimci Martin Rees, insanlığın 21. yüzyılda yaşamı tehdit eden büyük bir felaket olmadan yaşama şansının yalnızca %50 olduğunu iddia etmiştir.<sup>29</sup></p>
<p>Abdü’l-Vehhâb el-Mesîrî, atom bombasını icat eden Amerika­lı bilim adamıyla tanışır ve ona bu harika buluşu anında nasıl his­settiğini sorar. Bilim adamı cevaben ağız dolusu kustuğunu belirtir. Einstein ise Hiroşima’da meydana gelen elim hadiseden sonra şöyle demiştir: “Bunu yapacaklarını bilseydim, ayakkabıcılık yapardım.”<sup>30 </sup>Şayet bilim bilimsel faaliyetler, herhangi bir ahlaki ilke tanımak­sızın yürütülmeye devam ederse kaçınılmaz olarak insanoğlunun yok olmasına sebep olacaktır. Çünkü insandaki aç gözlülük, ahlaki değerlerin rehberliği olmazsa merhametine galebe çalar.</p>
<p><em>“Bilim, ahlaki değerleri belirleme noktasında herhangi bir metoda sahip değildir ”</em></p>
<p><em>Richard Daıvkins  31</em></p>
<p>Ahlakın bilimsel bir zeminde ele alınması yani seçim, övgü ve suçlama gibi olgulara indirgenerek sadece yargılama ve ilerleme kri­teri olarak görülmesi, tamamıyla ortadan kalkmasına neden olacak­tır. Bu hâliyle biyolojik veya nörolojik süreçlerin sonucu olarak görü­len ahlak, içerisinde şahsi eğilimlerin veya özgür iradenin hiçbir pa­ya sahip olmadığı zorunlu bir kadere dönüşmektedir. Aslında bilim, sadece tanımlayıcıdır. Bu nedenle zorunluluk noktasında herhangi bir dayanak teşkil etmez, insani fiillerin meydana gelme sürecini ve neticelerini tanımlar. Ancak zorunlulukların temeli olmaktan olduk­ça uzaktır. Bu nedenle Pigliucci, Sam Harris’in <em>Durum:Bilim </em><em>Ahlaki Değerleri Nasıl Belirler?</em> adlı kitabına yaptığı yorumda şöyle der: “Harris, bilimin -özellikle de sinir biliminin- içerisinde bulun­duğumuz ahlaki çıkmazdan kurtulmamıza yardımcı olacağını ümit etmektedir. Ancak okuyucu, kitabın sayfaları boyunca bilimin bize sunduğu yeni ahlak anlayışına dair tek bir örnek bulamayacaktır.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Pigliucci, Sam Harris’in kitabında ortaya koyduğu çıkarımla- nn arka planındaki mantığı, özellikle de matematiksel bilgileri ve ahlaki inançları sorulduğunda insan beynindeki prefrontal kortek- sin aynı aktiviteyi gösterdiği şeklindeki görüşten yola çıkarak or­taya attığı, dünyayı tanımlamak ile değer yargıları belirlemek ara­sında herhangi bir ayırım yapmamamız gerektiği yönündeki çı­karımını komik bulduğunu söyler. Ayrıca Harris’in bu çıkarımı­nın, yeni ateistlerin şimdiye kadar yazdığı en saçma şey” olduğu­nu belirtir.<sup> <a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[33]</a></sup> Bütün bunlar fizyolojik tepkimeler ile ahlaki ödevler arasında zorunlu bir ilişki olmaması nedeniyledir.</p>
<p><em>“Ahlakı bilimsel formüllere indirgemeye yönelik ortaya konan her girişim, zorunlu olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır.<sup>n</sup></em></p>
<p><em>Einstein  34</em></p>
<p>Estetiğe dair sorunlar, bilimsel çalışma alanının dışında da mevcuttur. Bir bilimci, evrendeki güzelliğin varlığını kabul ede­bilir. Örneğin Davvkins, bu hususta şöyle demiştir: “Bilimsel me­tot kullanılarak doğru anlaşıldığında evrenin, son derece güzel ve takdire şayan olduğu görülecektir.” Fakat Davvkins, bu güzelliği laboratuvar diliyle izah etme imkânına sahip değildir. Zira her ne kadar güzellik şekillerin simetrisinde, boyut ve İşlevlerdeki uygun­luğunda,ve renklerin uyumunda açıkça ortaya çıksa da bu, bilim­sel olarak kanıtlanamaz. Çünkü bilim çirkinliği bilemez, tanımla- yamaz ve eleştiremez.</p>
<p><strong>BİLİMSEL KESİNLİK İLE</strong></p>
<p><strong>BİLİMSEL AGNOSTİSİZM ARASINDA</strong></p>
<p>Bilimcilerin bilimden ve onun başarılarından gurur duyması ve bilime ister fizik ister metafizik âleme dair, diğer tüm düşünce­leri yargılama imkânı vermeleri, bilimin başarıları nedeniyle haki­kati keşfetme aracı olduğundan emin oldukları ve pozitivizme tam bir teslimiyetle inandıkları izlenimi vermektedir.</p>
<p>Oysa bilimci olduğu ifâde edilen bir faşım zevat, bilimin ke­sin bilgiye eriştirdiği yönündeki düşünceyi ve hakikati idrak et­meyi amaçlayan, gerçekçi ilkelere dayandığı iddiasını reddetmek­tedir. Bu durumda, bilimin evrendeki gerçekliği kavrama nokta­sında yeterli olduğu yönündeki bilimci söylem, en ufak bir kanıt­tan dahi yoksun hâle gelmektedir.</p>
<p>Bilimin kesin bilgiye eriştirmediği yönündeki iddia, daha ön­ce bahsi geçen bilim adamlarına özgü bir görüş olmayıp, bilimle ve bilim felsefesiyle uğraşan birçok kimsenin benimsediği bir söy­lemidir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[35]</sup></a> Onlara göre bilim, gerçeğe erişme yolunda ortaya çıkan düşünce faaliyetlerinin en güvenilir olanıdır. Zaten bilimin cazibe­<br />
si, insanlara kesin hüküm vermemesinde yatmaktadır. Çünkü bi­lim, evrene dair yeni görüşler oluşturabilme adına araştırma, çürüt­me, sentezleme, sonra yeniden araştırma, çürütme ve sentezleme süreçlerinden ibarettir. Bilimsel görüşler kesin olduğu için değil, olası bütün eleştirilerin süzgecinden geçebildiği için güvenilirdir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Bu kimseler nezdinde bilim, herhangi bir şeyi ispatlama im­kânına sahip değildir. “Bu durum, bilimsel olarak kanıtlanmış­tır.” cümlesinin kendisi dahi kanıttan yoksundur. Çünkü bilim, var olan herhangi bir şey hakkında nihai bir söz söyleyememek- tedir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[37]</sup></a> Bu hâliyle her alanda bilimsel araştırmaları harekete geçi­ren temel unsur şüphedir.</p>
<p>Bir teorinin bilim camiasında makbul olması, belirli bir du­rumun sıhhatinin değil, söz konusu teorinin diğer teorilere üstün­lüğünün kanıtıdır. Bilimsel “gerçeklik” mevcut koşullarla sınırlı­dır. O hâlde inanca dayalı açıklamalara veya felsefi tercihlere, bi­limsel iddialarla çeliştiği gerekçesiyle itiraz etmek mantıklı değil­dir. Çünkü bir iddia ancak gerçeklerle çeliştiği ortaya konduğun­da geçersiz olabilir.</p>
<p>Gerçekliğe erişme noktasında doğa bilimleri, evrende işleyen yasaları ortaya çıkaracak genellemeler yapma imkânı vermeyen ek­sik tümevarım yönteminin<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[38]</sup></a> yetersizliği sorunuyla karşı karşıyadır. Tam tümevarımla bir sonuca erişmek ise çoğu zaman imkân­sızdır. Çünkü evrendeki benzer niteliklere sahip olan nesnelerin tamamının aynı yasalara tabi olup olmadığını test edemeyiz. De­mirin ısıyla genleştiğine dair bilgimiz, sınırlı sayıda demir parça­sının test edilmesi neticesinde elde edilmiştir. Ancak bilim adam­ları, evrenin neresinde olursa olsun, bütün demirlerin ısıyla gen­leştiği görüşündedir.</p>
<p>Karl Popper, tümevarım sorununun çözümsüz olduğunu, bi­lim adamlarının gerçekleri ortaya çıkarma yeteneğine sahip ol­madığını, aksine yaptıklarının alışılmadık bir olgu tarafindan çü- rütülebilecek tahminler ortaya atmaktan ibaret olduğunu belirtir. Pragmatik açıdan eksik tümevarımla, etkili bir yöntem olduğunu söyleyerek kesin bir sonuca varmak mümkün değildir. Bu neden­le elde edilen neticeleri genelleştirmemiz gerekmektedir. O hâl­de yolumuz, fayda ile genelleme arasında bölünmüş durumdadır.</p>
<p>Russcll, bu kriz hakkında şöyle der: “Tümevarıma körü kö­rüne bağlanan ve onun sınırlarında ısrar eden kimseler, mantığın tamamıyla deneysel olduğunu iddia etmek istiyorlar. Bu kimseler­den biricik yöntemleri olan tümevarımın kanıtlanması mümkün olmayan mantıksal bir ilke gerektirdiğini ve bunun da yine tüme- varımsal bir esasa dayandığım, o hâlde burada önsel bilgi türünden bir ilkeye ihtiyaç olduğunu fark etmelerim beklemek beyhudedir.</p>
<p>Doğa yasalarını keşfetmenin, algılananla algılanamayamn bir- biriyle örtüştüğü şeklindeki ön kabul üzerine kurulu olduğu ger­çeği, “Bilimin temel hedefi doğa yasalarım keşfetmektir. Bu saye­de bilim, her türlü alana girebilecek, her türden düşünceyi tekeli­ne alabilecektir.” şeklindeki söylemi problemli hâle getirmektedir. Bu ön kabule dair ise detayhca konuşmak gerekmektedir. <a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Meseleyi ayrıntılandıracak olursak eksik tümevarımın, genel­leme yapmanın her durumda mümkün olamaması nedeniyle bi­limcilik için bir problem teşkil ettiğini söylememiz, onu tamamıy­la reddettiğimiz anlamına gelmez. Şayet genelleme yaparken, her­hangi bir şeyde bulunan bir niteliğe dair yargımızı ortaya koyar da bu niteliğin aynı cinsten başka bir nesnede de bulunduğunu tespit edersek bu yargıyı genele teşmil edebiliriz. Örneğin rastgele seç­tiğimiz bir sebzenin acılığının, herhangi bir şeye konduğunda acı bir tat bırakacak olan kimyevi bir içerikten kaynaklandığını tes­pit ettiğimizde tümevarımsal bir deney yapmasak dahi bu sebze türünden olan bütün bitkilerin acı olduğunu söylememiz müm­kün hâle gelecektir. Çünkü burada yöntemimiz gerekçelendirme­dir, eksik tümevarım değildir.</p>
<p>Aynı şekilde tümevarım yöntemi kullanılarak elde edilen so­nuçların, deney sürecini destekleyen akli deliller kullanılarak ge­nelleştirilmesini de mümkün görmekteyiz. Buna, her olayın bir nedene bağlı olduğunu öngören genel nedensellik İlkesi, her ola­yın zorunlu olarak kendi doğal sonucunu doğuracağım öngören süre<u>klilik</u> ilkesi, olguları ve nitelikleri birbiriyle uyumlu olan bü­tün grupların, nedenler ve sonuçlar hususunda da uyum içerisin­de olması gerektiğini ifade eden nedenler ile sonuçlar arasındaki uyum İlkesi de dâhildir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[40]</sup></a> Şayet böyle olmasaydı evrene kaos hâ­kim olurdu. Doğal olarak deneylerden elde edilen sonuçlar ara­sındaki uyum da ortadan kalkardı.</p>
<p>O hâlde sebepleri, aklı ve akla dayalı ilkeleri gözetmeden, tam tümevarım yöntemini kullanmak imkânsızsa bilimciliğin söylem­lerinde tutarlılığa ulaşmasının hiçbir yolu yok demektir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Sami Amiri &#8211; Bilimcilik İdeolojisi : Ateizmin Bilim Sömürüsü,syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.John C. Lennox, <em>God’s Undertaker: Has Science buried God?,</em> 8.</p>
<p>2.Aron, <em>Ees Etapes de la Pensee Sociologique^</em> Gallimard, Paris 1967, s.86-87. Hâlbuki Comte, daha mütevazı bir tutuma sahiptir. Çünkü me­tafiziği aşmayı teklif etmiştir; bilimin tekeline vermeyi değil.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[3]</a> M<sub>r</sub>»B»u^„<sub>dMls</sub>,<sub>imoPig|iuc</sub>.<sub>e(ls</sub></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[4]</a>        Peter Shave, <em>The Rise of Science: From Prehıstory to the Far Future,</em> Sprin-</p>
<p>ger, Cham 2018), s. 212.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[5]</a> J. Horgan, <em>The End of Science: Facing the Lim its of.Knowledge in the Tuıi- Hght of the Scientific Age,</em> Little, Brown, London 1997, s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[6]</a> John Gribbin (1946-): İngiliz kökenli astrofizikçi. Bilimin basitleştiril­mesi faaliyetlerine önem vermektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[7]</a> John Gribbin, ed., Free Press, NY 1998), s. 320.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[8]</a> Massimo Pigliucçi (1964-): Italyan kökenli biyolog ve filozof. Ameri­kan Bilimsel İlerleme Birliği üyesi. Amerika’da, Darvvinist görüşü sa­vunan ve buna karşın yaradılışa karşı duran önemli isimlerden biridir.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[9]</a>         Massimo Pigliucci, <em>Nonsense on Stilts: How to Teli Science from Bunk,</em> The</p>
<p>University of Chicago Press, Chicago 2018, s. 235.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[10]</a> National Academy of Sciences, <em>Definitions of.Evolutionary Terms, </em>http:/ /www.nas.edu/ evolution/Definitions. html.</p>
<ol start="10">
<li>Robert Charles Sproul (1939-2017): Amerikalı muhafazakâr, evanje- list ilahiyatçı. Modern felsefe ile girişilen inanç tartışmalarına karşı ilgi duyması nedeniyle Amerika’daki dinî akımlar üzerinde büyük bir etki­ye sahiptir. <sup>1</sup></li>
<li>”<sup>!h</sup>&#8221; ** &#8221; “o-<sup>ol</sup>°8-</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a>Peter Brian Medawar (1915-1987): İngiliz kökenli doktor. İngiliz Ul-<br />
aştırmalar Enstitüsünde müdür olarak çalışmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[12]</a> Peter Medawar,7&amp;/w£ <em>ta a Young Scientist,</em> Basic Books, 2008, s, 31.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[13]</a> John Hick, <em>The Fifth Dimension: An Exploration of the Spiritual R.ealm, </em>Oneworld, London 2013, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[14]</a> John Polkinghorne (1930-): İngiliz kökenli tanınmış fizikçi. Din-bilim ilişkisine özel ilgi duymaktadır. 1988-1996 yılları arasında, Cambridge Üniversitesinde bir fakültede dekanlık yapmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[19]</a> J.C. Polkinghorne, <em>Exploring Reality: The Intert&#8217;coining of Science andRe- ligion,</em> Yale University Press, New Haven 2007, s. ix. Parantez içerisi­ne almak “Bracketing Out”: Herhangi bir şey hakkında gerçek anlam-</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a>da bir yargı ortaya koymanın mümkün olmadığını, yapabileceğimiz tek şeyin yaşadığımız tecrübeyi açıklamak olduğunu iddia eden fenomolo- jiye ait, özel bir terimdir.</p>
<ol start="20">
<li>Friedrich Hayek (1899-1992): Avusturya kökenli, İngiliz ekonomi bi- Umci ve filozof. 1974 yılında iktisat alanında Nobel ödülüne layık gö- rülmüştür. <sup>7 6</sup></li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[21]</sup></a>&#8216; k™ 1.1,“ &#8216;<sup>1</sup>&#8216;J<sup>4</sup>7<sup>S</sup>“-                                                          el-Ma’hedü’l-&#8216;Alemi</p>
<p>lı 1 bikri 1-Islamı, Vırgınıa 1417/1996, s. 728.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[22]</a> Schroedinger, <em>Nature and the Greeks,</em> Cambridge University Press, Cambridge 1954, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[23]</a> Erwin Schrödinger (1887-1961): AvusturyalI tanınmış fizikçi. Kuan- tum mekaniği alanında önemli katkıları vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[24]</a> <em>The Nikomakhos&#8217;a Etik,</em> (çev.)</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[25]</a> Aristotle, <em>The Nicomachean Ethics,</em> 1-3.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[26]</a> P.Z. Myers: (1957-): Amerikan kökenli ateist biyolog. Minnesota Üni­versitesinde profesör kadrosunda çalışmaktadır. Amerika’daki aşırı ra­dikal, din ve akıllı tasarım karşıtlarından biridir.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[27]</a> P.Z. Myers, Sam Harris v. Sean Carroll,</p>
<p><a href="https://scienceblogs.com/pharyngula/2010/05/04/sam-harris-v-sean-carroll">https://scienceblogs.com/pharyngula/2010/05/04/sam-harris-v-sean- carroll</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[28]</a>       Michael Ruse, <em>Evolutionary Naturalism,</em> Routledge, London 1995, s. 250.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[29]</a> Masşimo Pigliucci, “New Atheism and the Scientistic Turn in the At- heism Movement”, <em>Mid&#8217;uıest Studies in Philosofihy,</em> 37 (2013), 150.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"></a>33.- <em>Ap.<sub>f</sub>*.</em> 150-151.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[31]</a>      Max Jammer, <em>Einstein andReligion,</em> Princeton University Press, Prince-</p>
<p>ton 1999, s. 69.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[32]</a> Buna rağmen, bu. kimseler, bilimsel çahşmalarmda ve din konusu etra- “ flfc “‘<sup>îm</sup>’<sup>Ü</sup>”<sup>r₺</sup>   -i» olduğu-</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"></a>Carlo Rovelli, “Science Is Not About Certainty”, The New Republic, July 11,2014, <a href="https://newrepublic.eom/article/l">https://newrepublic.eom/article/l</a> 18655 /theoretical-ph- yisicist-explains-why-science-not-about-certainty.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a>Pek çok bilim adamı, bu söylemi dillendirmektedir. Fakat ben, bu iddi­anın abartılı olduğu kanaatindeyim. Çünkü doğruluğunu, akıl veya he­sap gibi araçlarla teyit edebileceğimiz bilimsel çalışmalar vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a>Tümevarım (induetion): Tam bir yargıya varabilmek amacıyla parçaların incelenmesidir. Eksik ve tam tümevarım olmak üzere ikiye ayrılır: Eksik tümevarım: “Tümel bir anlamın altında yer alan parçaları, bir yargıya va­rıncaya kadar araştırmak ve neticede söz konusu tümelliği bu yargı doğ­rultusunda değerlendirmektir.” Gazzâlî, <em>Mıyârul-ılmifî Fennil-Mantık, </em>şerh. Ahmed ŞemsüU-Dîn,DâruTKüutüubiT‘İlmî, Beyrut 1410/1990, s. 148. Yani incelediğimiz parçalar hakkında vardığımız neticeyi, tüm par­çaları kapsayacak şekilde genelleştirmektir. Örneğin gördüğümüz kargala­rın hepsi siyahtır. Bu nedenle görmediğimiz kargalar da dahil olmak üze-</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a>re tüm kargaların siyah olduğunu söyleriz. Tam tümevarım: “Tüm parça­lan kanıt göstererek bütün hakkında yargıya varmaktır.’Tehânevî, M«/- <strong><em>ve&#8217;l-&#8216;Ulûm,</em></strong> 1/172. Örneğin bir adanın sa- knüennınTunuslu olup olmadığını bilmek istiyorsak kapsamlı bir karara varmak için orada vasavnn k- • . -i &#8211;      <sup>K</sup></p>
<p>»     ZeMHsdbMthSrfji<sup>er blre</sup>yın kokemnı araştırırız.</p>
<p><strong><em>el-Manhkû&#8217;l- Vadi</em></strong> 2/298</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[40]</a> Abdullah ed-Dicânî, <em>Menhecu îbn Teymiyye el-Marîfî: Kırâetün Tahlî- liyyetün lın-NesekiTMarîfî’t-Teymiyyi,</em> Merkezu Tekvin, Londra 1435/ 2014, s. 532.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[41]</a> Ibn Teymiyye şöyle demiştir: “Tecrübe edilen şeyler de aynen böyledir. Su içmenin susuzluğu giderdiğini, boynu kesmenin ölüme neden oldu­ğunu, şiddetli dayak atmanın acıya yol açtığını herkes yaşayarak tecrü­be eder. Bu gibi genel meselelere dair bilgiler tecrübidir. Zira duyular, sadece belirli bir suya kanmayı, belirli bir ölümü ve belirli bir acıyı algı-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/">Bilimsel Ufkun Sınırı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilimsel-ufkun-siniri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seçkinlere Bilim, Avama Reforme Edilmiş Din, Dini Yerine Milli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2023 21:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Hanioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Darwinizm]]></category>
		<category><![CDATA[Laik Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26608</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, bilimci görüşleri içselleştirmiş bir birey olarak, bâzen “tüm dinlerin yerin dibine geçmesini arzu ettiğini” dile getirmiştir.[330] Erken Cum­huriyet döneminde yaptığı okumalar da bir kurum olarak dine yönelik genel yargısı ile İslâmiyet üzerine geliştirmiş olduğu düşünceleri tahkim etmiştir. Defterine düştüğü, “[e]fkâr-ı medenîyenin, terakkiyât-ı asriyenin mevâni‘-i diniyye ve ananeviyeye maruz kalmaksızın serien inkişâf ve intişârı” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/">Seçkinlere Bilim, Avama Reforme Edilmiş Din, Dini Yerine Milli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/indir.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-26630 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/indir.jpg" alt="" width="245" height="327" /></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bilimci görüşleri içselleştirmiş bir birey olarak, bâzen “tüm dinlerin yerin dibine geçmesini arzu ettiğini” dile getirmiştir.<a href="#_ftn215" name="_ftnref215"><sup>[330]</sup></a> Erken Cum­huriyet döneminde yaptığı okumalar da bir kurum olarak dine yönelik genel yargısı ile İslâmiyet üzerine geliştirmiş olduğu düşünceleri tahkim etmiştir. Defterine düştüğü, “[e]fkâr-ı medenîyenin, terakkiyât-ı asriyenin mevâni‘-i diniyye ve ananeviyeye maruz kalmaksızın serien inkişâf ve intişârı” notu, bir bilimci sıfatıyla yaklaştığı dinin, çağdaşlaşma ve medenileşme önünde engel olabileceğini varsaydığını ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn216" name="_ftnref216"><sup>[331]</sup></a> Ancak, kısa ve uzun vâdeli “din” siyasetleri geliştirirken sadece konu üzerindeki kanaatlerine dayanma­yarak, toplumsal şartları da göz önüne alan değerlendirmeler yapacaktır.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi<a href="#_ftn217" name="_ftnref217"><sup>[332]</sup></a> yeni Türkiye’yi inşa aşamasında Mustafa Kemal’i en derinden etkileyen çalışma, Celâl Nuri’nin tavsiyesi üzerine okuduğu,<a href="#_ftn218" name="_ftnref218"><sup>[333]</sup></a> H. G. Wells’in, evrenin oluşumundan Birinci Dünya Harbi’ne uzanan dünya tari­hini özedeyen <em>The Outline ofHistory</em> (1919-20) çalışması olmuştur. Wells ta­rafindan yirminci yüzyıl “Encyclopedie”si olma iddiasıyla kaleme alınan bu çalışma,<a href="#_ftn219" name="_ftnref219"><sup>[334]</sup></a> Diderot’nun eserine benzer bir “mega bilgi kaynağı” sunmanın yanı sıra on dokuzuncu asır Alman vülger materyalizmi ile popüler Darwinizmi yirminci yüzyıla taşıyan, insanlığın evrim ve gelişimini bu parametreler dâhi­linde analiz eden bir çalışma karakterine sahip olmuştur. Kurgubilim roman­larıyla şöhret kazanmış olan Wells,<a href="#_ftn220" name="_ftnref220"><sup>[335]</sup></a> “opus magnum”u niteliğindeki kitapta, ilginç bir gelecek ütopyası da ortaya koymuştur.</p>
<p>Kitabı, Katolik bir entelektüel olarak değerlendiren Hilaire Belloc, çalış­manın, evrimi tekvinin yerine geçiren, dini, “huzur bulmak için cennet ve cehennemin mevcudiyetine inanan, olgunlaşmamış kişilerin” inanacağı hurafelere indirgeyen, mekanik bir gelişme çizgisi dayatan, materyalist bir meta anlatı olduğunu savunmuştur.<a href="#_ftn221" name="_ftnref221"><sup>[336]</sup></a> Batı muhafazakâr çevrelerinde eleştiri olarak dile getirilen bu niteliklerin, Wells’in çalışmasını, yeni Türkiye’nin bi­limci liderinin gözünde daha câzip hale getirdiği şüphesizdir.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-26619 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-300x161.jpg" alt="" width="438" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-600x323.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-768x413.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-1024x551.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-1536x827.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108-2048x1102.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003108.jpg 1600w" sizes="(max-width: 438px) 100vw, 438px" /></a></p>
<p>Orwell, yirminci yüzyıl başında doğan tüm “düşünen insanlar”ı Wells’in biçimlendirdiğini dile getirmiştir.<a href="#_ftn222" name="_ftnref222"><sup>[337]</sup></a> Modern Türkiye’nin, asır sonu düşünce­lerinden fazlasıyla etkilenen kurucusu, bu varsayımın, bir evvelki nesil için dahi geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Churchill, Lenin, Richard Nixon, Franklin D. Roosevelt, Stalin benzeri devlet yöneticileri de Wells’in görüşle­rine önem atfetmişlerdir; ama, onun temel eserini tarihselci analizlerinin pu­sulası haline getiren Ankara’daki Gazi olmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal, <em>The Outline of History</em> nin Fransızca tercümesini gözden geçirdiğinde eserden etkilenerek, hem daha iyi değerlendirmek hem de yaygın biçimde okunmasını sağlamak için derhal Türkçeye çevrilmesi talimatını ver­miştir.<a href="#_ftn223" name="_ftnref223"><sup>[338]</sup></a> Oldukça kapsamlı olan çalışma, hızla tercüme edilmesi amacıyla bö­lümleri farklı çevirmenlere dağıtılarak,<a href="#_ftn224" name="_ftnref224"><sup>[339]</sup></a> 1927-28 yıllarında Ma‘arif Vekâleti tarafindan beş cilt halinde ve <em>Cihan Tarihinin &#8216;Umumî Hatları</em> başlığı altında yayımlanmıştır.<a href="#_ftn225" name="_ftnref225"><sup>[340]</sup></a></p>
<p><em>The Outline of History,</em> tüm dünyada tarih eğitim ve yazımı alanlarında devrim yaratmış,<a href="#_ftn226" name="_ftnref226"><sup>[341]</sup></a> ancak, bir neslin dünya görüşünü şekillendirdiği ülke Türkiye olmuştur. Bu deneme, reisicumhurun denetiminde 1931 yılında neşrolunarak 1942 yılına kadar müfredatta kalacak lise tarih kitaplarının<a href="#_ftn227" name="_ftnref227"><sup>[342]</sup></a> daevren ve dünyanın oluşumu, evrim, türlerin kökeni ve “din” kurumunun do­ğuş ve gelişimi benzeri konulardaki temel kaynağı işlevini görmüştür.<a href="#_ftn228" name="_ftnref228"><sup>[343]</sup></a></p>
<p>Mustafâ Kemal, insanlığın gelişimini gezegenimizin şekillenmesinden yir­minci yüzyıl başına taşıyan çalışmanın sunduğu gelecek tasavvurundan da et­kilenmiştir.<a href="#_ftn229" name="_ftnref229"><sup>[344]</sup></a> <em>Nutuk&#8217;ta.</em> “müverrih (tarihçi)” sıfatıyla atıfta bulunduğu Wells’in» Büchner’in “mevcut dinlerin yerine geçecek din, <em>Ersatzreligion”</em> ya­ratılması tezinden mülhem, “Hıristiyanlıkdan, Müslümanlıkdan, Budizmden sarf-ı nazar ederek basitleşdirilmiş ve herkes içün anlaşılacak hale koyulmuş &#8216;âlemşümul saf ve lekesiz bir dinin te’essüsü” tahayyülünün “tatlı olduğunu” düşünmüş; ancak, bunu, en azından kısa vâde için gerçekçi bulmamıştır.<a href="#_ftn230" name="_ftnref230"><sup>[345]</sup></a></p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, güçlü mekanik bilimci ve milliyetçi eğilimleri nede­niyle böylesi bir “idealizm”!, ki bunun benzerini <em>Der Mensch undseine Stellung in der Natur und Gesellschafi</em> ’da Büchner dile getirmiştir, anlamlı görmemiştir. Buna karşılık, bilimciliği içselleştirmiş bir literatus olarak, Türkiye’de bir neslin dünya algısını şekillendiren söz konusu tarih ders kitaplarının birinci cildinde verilen din tanımını, “gerçekçi” ve “ilmi” bulduğu şüphesizdir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in denetiminde hazırlanan <em>Tarih</em> I’in “din” bölümü, bütü­nüyle <em>The Outline ofHistoryAcn</em> özetlenmiştir.<a href="#_ftn231" name="_ftnref231"><sup>[346]</sup></a> Bu anlatım, din kavramının doğuşu ve kurumsallaşması konusunda Wells’in, Herbert Spencer ve onun “hayalet kuramı”nı geliştiren Grant Allen’den aldığı “İhtiyar Adam (Old Man)”e tapınma tezini, Frazer’ın “sihir-din ilişkisi” ve Tylor’ın “animizm” araştırmalarıyla bağdaştırarak ulaştığı neticeyi tekrar etmektedir: “İptidaî in­sanların atadan korktukları anlaşılıyor. Çocuklar bu ata korkusu içinde büyü­yordu. öldükten so[n]ra bile onu hoşnut etmeğe çalışıyorlardı. Zaten atanın, vani reisin öldüğünden kat’î bir surette emin olunamıyordu. Ata korkusu ya­vaş yavaş anlaşılmaz bir surette <em>&#8216;kabile allahı</em> korkusuna intikal etti&#8230;. Allah mefhumunun başlangıç hali olan <em>&#8216;ulvileştirilmiş ata&#8217;ya</em> temsilî olarak, muhte­lif hayvanlara ait şekiller verildi.”<a href="#_ftn232" name="_ftnref232"><sup>[347]</sup></a></p>
<p>Bu, Mustafa Kemal’i gençlik yıllarında etkileyen Alman vülger materyaliz­minin de ilgisini çekmiş olan bir tezdir. Büchner, <em>Madde ve Kuvvet’de</em> Spen- cer’in kuramından atıf yapmadan, Tylor’ın çalışmalarından ise referanslar ve­rerek yararlanmış;<a href="#_ftn233" name="_ftnref233"><sup>[348]</sup></a> ancak, “Yukarının İhtiyarı asla insanların işine karışmaz. Bir şey yaratmamıştır, bir şey de muhafaza etmez. Onların ilâhı kendilerini çevreleyen tabiattır” yorumuyla din fikrinin “evrimi”ni genel anlamda kabul etmekle birlikte her çeşit insan topluluğunda tanrı düşüncesinin oluştuğu yargısına itiraz etmiştir.349</p>
<p><em>Tarih</em> I, kökenini bu şekilde açıkladığı “din”in, insanların “korku ve zâf” hislerinin, “dimağın son ve çok İlmî keşiflerle nurlanması sayesinde” modern toplumda işlevsiz hale geldiğini imâ etmiştir.<a href="#_ftn235" name="_ftnref235"><sup>[350]</sup></a> Ders kitabında, Tylor’ın ku­ramı çerçevesinde, “sihir”in “din”den önce geliştiğinin vurgulanması, şüp­hesiz, sosyal antropolojinin kurucusunun, “bilim”in “din”i sahneden kaldı­racağı tezinin benimsendiğini ortaya koymaktadır. Bunun da ötesinde Wells’in tahlili, “dinlerin evrildiği”ni <em>a priori</em> bir önerme olarak sunarken,“yasak” ve “tabu’ya yaptığı üstü kapalı atıflarla Darwin’den Freud’a ulaşan bir literatürü özetlemiştir.<a href="#_ftn236" name="_ftnref236"><sup>[351]</sup></a></p>
<p>Buna karşılık» Mustafa Kemal ve yeni rejimin kültür ve eğitim siyasetlerini şekillendiren Bedirhanzâde Hüseyin Vâsıf (Çınar) benzeri çalışma arkadaşlarının bu eklektik fikirler derlemesinden oldukça net bir bilimci mesaj çıkar­dıkları şüphesizdir. Ders kitabında da vurgulandığı gibi, İnsanlar artık “din” konusunda “hakikati” daha “bariz görmiye” başlamışlardır.<a href="#_ftn237" name="_ftnref237"><sup>[352]</sup></a> Reisicumhur, ay­dınlanacak yeni neslin “din”e böyle yaklaşmasını, geçmiş çağlara ait, evrimini tamamlamış, insanlığın gelişimiyle hükmü kalmamış bu kuruma dayanma ye­rine bilimi merkezine alan bir tasavvuru sahiplenmesini arzu etmiştir.</p>
<p>Darwinist bağdaştırmalarla on dokuzuncu asır bilimciliğini 1920’lere taşıyan Wells, Mustafa Kemal’in, “din” ve oynadığı toplumsal rol hakkındaki düşün­celerini iki savaş arası dönemin bu alandaki değerlendirmelerine uyarlaması ve daha geniş bir bağlama yerleştirmesine yardımcı olmuştur. Yeni Türkiye’nin mimarı, bunun yanı sıra, <em>The Outline ofHistory&#8217;nin</em> Islâmiyetin evrensel bir çağrı olmaktan ziyade Mekke ve Medine toplumlarının geleneklerine uygun bir inanç biçimi olduğu tezini önemli bulmuştur.<a href="#_ftn238" name="_ftnref238"><sup>[353]</sup></a> Bu, kendisinin, Arapla­rın, İslâmiyeti diğer kavimleri yönetmek için araçsallaştırdığını savunan yak­laşımını da destekleyen bir yorumdur.</p>
<p>Wells, Mustafa Kemal’e, “din”in bir kurum olarak doğuşu, evrimi ve özgün biçimleri alanında genel bir çerçeve sunmuştur. Bu dönemde okuduğu bir di­ğer kapsamlı araştırma ise cumhuriyet kurucusunun, Islâmiyetin doğuş ve ge­lişimi üzerine mevcut kanaatlerini güçlendirecek, bunları, daha “objektif” ve “bilimsel” olduğunu düşündüğü bir bağlama yerleştirmesini sağlayacaktır.</p>
<p><em>The Outline of Historyı</em> Garbçı hareketin önemli isimlerinden Celâl Nuri’nin tavsiyesi üzerine okuyan Mustafa Kemal, <em>Annali dell Islâmı</em> da “İslâm tarihine *a’id bu kadar vasi&#8221; ve mükemmel bir eser”in “hiçbir lisanda” bulunmadığını belirterek tercümesini isteyen Abdullah Cevdet’in önerisi son­rasında gündemine alarak<a href="#_ftn239" name="_ftnref239"><sup>[354]</sup></a> kısa sürede yapılan çevirisini dikkatle inceleyecek,İslâmiyetin özüne ilişkin kanaatlerini bu eser çerçevesinde tahkim edecektir. Çarbçı düşünür, çalışmanın tercümesini evvelce Şeyhülislâm Ürgüblü Mustafa Hayri Efendi’den talep etmiş, kitaplar getirilmiş, mütercim bulunmuş, ancak proje, büyük ihtimalle, içeriğin değerlendirilmesi sonrasında askıya alınmış­tır.<a href="#_ftn240" name="_ftnref240"><sup>[355]</sup></a> Radikal Garbçının hayâlini, yeni Türkiye’nin lideri hayata geçirecektir.</p>
<p>Sermoneta Dükü olmasından dolayı, “Oryantalistlerin Prensi” unvânıyla atıfta bulunulan Leone Caetani, yıllar süren incelemelerinin ardından, Giuseppe Gabrieli, Michelangelo Guidi, Giorgio Levi Della Vida benzeri uzmanların yardımıyla kaleme aldığı <em>Annali dell’Islâm</em> eserini 1905 yılında yayımlamaya başlamıştır.<a href="#_ftn241" name="_ftnref241"><sup>[356]</sup></a> Eleştirel-tarihsel yaklaşımı İslâmiyetin doğuşunu açıklamak için kullanan Julius Wellhausen ile hadisleri, Hz. Muhammed’in vefatını iz­leyen iki yüzyılın siyasî ve toplumsal gelişme ve kuramsal tartışmalarının ürünü olarak değerlendiren Ignâc Goldziher’in yolunda yürüyen Caetani, ça­lışmasıyla, konunun değerlendirilme yönteminde yeni bir çığır açmıştır.</p>
<p>Michael Jan de Goeje ve Nikolai Mednikov benzeri çağdaşları da meseleyi aynı bakış açısıyla ele almışlardır; ama, “Oryantalistlerin Prensi,” başvurduğu kaynakların çeşitliliği sayesinde konunun tüm detaylarına inerek, kronolojik nitelikli, boyut kadar içerik açısından da devâsâ bir yapıt ortaya koymaya mu­vaffak olmuştur. Sadece Hicrî 12. yılda (Miladî 633-34) meydana gelen geliş­meleri 500 büyük ebadı sahifeyi aşan bir metinle tahlil eden;<a href="#_ftn242" name="_ftnref242"><sup>[357]</sup></a> ayırıcı özellik­leri, kapsayıcılık, her türlü mehazın tüketilmesi ve geleneğin acımasızca sor­gulanması olan Caetani’nin çalışması, şüphesiz, Batı’da o zamana kadar konu üzerine üretilmiş en çarpıcı eserdir.</p>
<p><em>Annali dell’Islâm,</em> İtalyanca kaleme alınmasının da etkisiyle, uzun süre Islâm dünyasında, Dozy, Hanotaux ve Renan’ın çalışmalarının tetiklediğine benzer tartışmalar yaratmamış; Arap basınında Muhammed Kurd Ali benzeri entelektüeller Caetani’yi» “Müslüman halkların dostu,” “parlak bir şahsiyet” olarak övmüşlerdir.<a href="#_ftn246" name="_ftnref246"><sup>[358]</sup></a> Bunda, İtalyan Oryantalistin, Avrupa’nın, daha uzun bir medeniyet geçmişine sahip olan Asya’ya egemen olma hırsını tenkit ede­rek. İslâmiyetin “küresel bir toplumsal devrim”e zemin hazırladığını ileri sür­mesi359 ve ülkesinin Trablusgarb’ı işgalini parlamento ve basında sert şekilde eleştirmesinin önemli rolü vardır.<sup><a href="#_ftn245" name="_ftnref245">[360]</a></sup></p>
<p><strong> <a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26620 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-252x300.jpg" alt="" width="252" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-252x300.jpg 252w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-600x715.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-768x916.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-859x1024.jpg 859w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-1288x1536.jpg 1288w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142-1718x2048.jpg 1718w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003142.jpg 1342w" sizes="(max-width: 252px) 100vw, 252px" /></a></strong></p>
<p>Türkçe çeviri nedeniyle Takrir-i Sükûn Kanunu öncesinde kaleme alınan­lar istisnâ edilirse,<a href="#_ftn246" name="_ftnref246"><sup>[361]</sup></a> bu çalışmaya yönelik ilk kapsamlı reddiyeler de ilerleyen tarihlerde Türkiye&#8217;de yayımlanmış,<a href="#_ftn247" name="_ftnref247"><sup>[362]</sup></a> tenkitler ise büyük çapta akademik ça­lışmalar içinde dile getirilmiştir.<a href="#_ftn248" name="_ftnref248"><sup>[363]</sup></a> Buna karşılık, İslâmî kaynakları eleştirel bir gözle değerlendirerek, çelişkili aktarımlar arasından pozitivist bakış açısı ve mantıksal nedensellik temelli çıkarımlarla seçim yapan bu eser, Batı’da uzun süre Islâmiyetin doğuş ve gelişimi üzerine en “objektif” kaynak olarak kabûl olunmuştur.<a href="#_ftn249" name="_ftnref249"><sup>[364]</sup></a>Yeni bir İslâm yorumu ortaya koymaya çalışan Türkiye gibi, aynı konuda Marksist bir değerlendirme geliştirmeye gayret eden Sovyetler Birliği’nde de Konstantin Pavloviç Dobrolyubskii benzeri kuramcılar bu nedenle Caetani’ye dayanmışlardır. Ancak, ikinci örnekte İtalyan Oryantalist yanında eleştirel-ta- rihsel yaklaşımın diğer isimlerine de başvurulur ve onun tezleri sorgulanırken,<a href="#_ftn250" name="_ftnref250"><sup>[365]</sup></a> Türkiye&#8217;de kitaba hayran olan yeni liderin etkisiyle, Garbçı-bilimci dergiler ta­ralından “‘ilm ü hakikat”ı ortaya koyan “emsâlsiz” bir çalışma olarak sunulan<a href="#_ftn251" name="_ftnref251"><sup>[366]</sup></a> <em>Annali delllslâm,</em> bilimin verdiği “nihaî hüküm” haline gelmiştir.</p>
<p>Eseri Türkçeye çeviren Hüseyin Cahid, Caetani’nin “vekayi‘e bir Avrupalı ve bir &#8216;âlim gözüyle bakmış” olduğunun, bundan dolayı, içeriğinde “hissiyâtı- mızı ve kanaatlerimizi rencide edebilecek noktalar” bulunduğunun altını çiz­miştir.<a href="#_ftn252" name="_ftnref252"><sup>[367]</sup></a> Zikredilen özelliklerinin, muhafazakârların “din”in “bina-yı inika­dına” sokulan “kundak” olarak gördükleri kitabı,<a href="#_ftn253" name="_ftnref253"><sup>[368]</sup></a> inanç sistemlerinin evri­mini Wells’in sunduğu çerçeve içinde değerlendiren bilimci reisicumhurun gözünde daha önemli kıldığı şüphesizdir.</p>
<p>Mustafa Kemal <em>İslâm Tarihi</em> hin dokuz cildini<a href="#_ftn254" name="_ftnref254"><sup>[369]</sup></a> değişik zamanlarda oku­muş ve ayrıntılı notlar almıştır.<a href="#_ftn255" name="_ftnref255"><sup>[370]</sup></a> Eserin îslâmiyetin temelleri hakkında ileri sürdüğü dört temel tez ve tartışma yaratıcı bir yorum ilgisini çekmiştir. Bunların bir bölümü evvelce Sprenger ve Dozy tarafından dile getirilmiştir; ancak, onla­rın çalışmalarından da yararlanan, gerekli gördüğünde eleştiren Caetani, değişik Arap kaynaklarına başvurarak, daha “bilimsel” ve mutlak “otorite” olma iddia­sıyla ortaya çıkmış ve konu hakkında nihaî hükümler vermiştir.</p>
<p>İtalyan Oryantalistin, yeni Türkiye’nin liderince önemli bulunan ilk tezi, vahyin Müslüman geleneğinin yarattığı bir efsane olduğu, ona dayalı uy­durma “‘an‘aneler”in, elde mevcut deliller bulunmasa bile “tenkide tahammül edebilecek” güce sahip olmadığıdır.<a href="#_ftn256" name="_ftnref256"><sup>[371]</sup></a> İkinci olarak, vahiylerin peygambere, şimşekler gibi aniden geldiğini düşünmek mantıkla çeliştiğinden, Kur’an’ın da uzun bir aşılama ve dinî “tefekkür” sonrasında ortaya çıkmış, edebî ve fel­sefî bir metin ve bizzat Hz. Muhammed’in eseri olarak değerlendirilmesi ge­reklidir. <a href="#_ftn257" name="_ftnref257"><sup>[372]</sup></a></p>
<p>Caetani’nin üçüncü temel çıkarımı ki bu Oryantalist İslâmiyet çalışmala­rının önde gelen savlarından biridir, peygamberin, haftanın bir gününü tatil yapma ve dinî âyinler düzenleme benzeri pek çok konuda, edinmiş olduğu sınırlı <em>She’elot u-Teshuvot, Halakha</em> ve İbranî edebiyatı bilgisine dayanarak Ya­hudi geleneklerini taklit ettiğidir.<a href="#_ftn258" name="_ftnref258"><sup>[373]</sup></a></p>
<p>Prensin bir diğer önemli tezi ise “ibtida’î ve gayr-ı mükemmel bir din ola­rak” kalan, “noksanlar, tezadlar ve karanlıklar ile dolu” olan İslâmiyetin, onu Araplar gibi gasb ve yağma aracı değil, Allah tarafından vahyedilmiş bir inanç sistemi olarak algılayan kavimlerde ciddî sorunlar doğurduğudur. Araplarla kıyaslandığında özgürlükleri geniş, toplumsal kabiliyetleri yüksek, daha de­rinlikli yaşam tasavvuru ve gelişmiş ahlâklara sahip akvâm, benimsedikleri dini ıslâh etmeye çalışmış, ancak ilkel bir toplum ve kavmin sınırlı maddî ih­tiyaçlarına cevap vermek için tesis olunmuş bir öğretiyi düzeltememişlerdir.<a href="#_ftn259" name="_ftnref259"><sup>[374]</sup></a><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-rotated.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26621 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-169x300.jpg" alt="" width="244" height="433" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-169x300.jpg 169w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-scaled-600x1065.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-768x1364.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-1153x2048.jpg 1153w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-577x1024.jpg 577w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-865x1536.jpg 865w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003205-scaled.jpg 1442w" sizes="(max-width: 244px) 100vw, 244px" /></a></p>
<p><em>Annali dell ıslâmın</em> inanç sisteminin özüne ilişkin tezlerine ek olarak, Islâmiyetin geniş bir coğrafyaya yayılması sonrasında geçirdiği evrim hak­kında geliştirdiği yorum da cumhuriyet kurucusu tarafından önemli bulun­muştur. Buna göre, Araplar, maddiyata düşkünlükleri nedeniyle, Hz. Mu- hammed&#8217;in öğretisini samimî bir iman ile değil, çıkar amacıyla sahiplenmişler; yeni inanç sistemini farklı kavimleri boyundurukları altına alarak zenginlikle­rini yarımadaya aktarmak için araçsallaştırmışlardır. İslâmiyet, ancak bu ge­lişme sonrasında “gerçek bir din” haline gelmiş ve siyasî amaçlarla kullanıl­mıştır. Aslında, çevresinde müşahede ettiği somut gerçeklikler ötesinde derin­likli muktesabâtı olmayan peygamber, böylesi bir amaca sahip olmamış, üni­versel bir din tesisini değil, “ilkel toplumu”nun ahlâkî ve sosyal sorunlarını çözmeyi hedeflemiştir.<sup>375</sup></p>
<p>Caetani’nin varsayımları Oryantalist geleneğin geliştirdiği temel tez ve yo­rumlarla farklılık arz etmemiş; eserinin önemi, aynı iddiaları, şaşırtıcı bir lite­ratür taraması ile ortaya koymasından kaynaklanmıştır. Dönemin pek çok en­telektüeli gibi, Mustafa Kemal de gözden geçirdiği değişik çalışmalarda, örne­ğin Cariyle ve Dozy’nin eserlerinde tesadüf ettiği savların, böylesi “delillerle” desteklendiğinde konu hakkında ortaya koyulan “nihaî, tartışılmaz hüküm­ler” haline geldiğini düşünmüştür. Guy Le Strange’in belirttiği gibi, o güne kadar Arapça bilen hiçbir Batılı araştırmacı, Hz. Muhammed’in hayat ve öğre­tisi hakkında bu denli kapsamlı bir bibliyografyaya dayalı görüşler ileri sürememiştir. Çoğunun metinlerini de sunduğu mehazlara dayalı deliller, Teano Prensi’nin değerlendirmelerine katılmamayı zorlaştırmıştır.<sup>376</sup></p>
<p>Bunun yanı sıra Caetani’nin, Islâmiyetin, Araplar tarafindan diğer kavim­leri idareleri altına alarak zenginliklerini sömürme amacıyla kullanıldığı iddi­ası, Mustafa Kemal’in Türkçü tarih okumalarıyla geliştirdiği “Türk-Arap” ça­tışması yaklaşımını da tahkim edebilecektir. Bu hükmün, Türk tarihi uzmanları değil de Islâmiyetin doğuş ve erken dönem gelişmelerini <em>ehef d’onıvre </em>görünümlü eseriyle tahlil eden bir Oryantalist tarafindan verilmesinin onu daha muhkem hale getirdiği şüphesizdir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in <em>Annali dellIslâm</em>dan ne denli etkilendiği, onun tezlerini yeni gençliği yetiştirme alanında hazırlanmasına nezaret ettiği ders kitaplarına koydurmasından anlaşılmaktadır. Dünya tarihini ve “din” mefhumunun do­ğuş ve gelişimini Wells’in sunduğu bilimci çerçeveye yerleştiren cumhuriyet kurucusu, İslâmiyetin doğuş, gelişim ve bir inanç sistemi olarak niteliklerinin Caetani’ye dayanarak açıklanmasını arzulamıştır. Bu belirtilirken, Italyan Or­yantalistin yorumlarının, okuyucuları üzerinde, Wells’in sunduğu “din” yak­laşımını ikmâl edici bir etki yaptığı gözden kaçırılmamalıdır.<a href="#_ftn260" name="_ftnref260"><sup>[377]</sup></a></p>
<p>Caetani’nin eserinin <em>İslâm Tarihi</em> adı altında yapılan çevirisi, Mustafa Ke­mal’in lise tarih kitaplarının ikinci cildine koyulması için kaleme aldığı taslak, bunun ufak tashihlerle daktilo edilerek bizzat kendisince düzeltilen şekli ve <em>Tarih</em> 2’de yer alan metinlerin karşılaştırılması, doğrudan aktarım düzeyinde bir kullanım olduğunu ortaya koymaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve vahiyler, söz konusu dört kaynakta aşağıdaki şekilde ele alınmıştır:</p>
<blockquote><p><em>Muhammed ibtidâ’ resûlullah olarak ortaya çıkmamış, bu mefhuma senelerce mücadeleden ve neşr-i efkardan sonra vâsıl olmuşdur. Bundan dolayı burada biraz durarak mazide hangi noktayadcadar nazarlarımızı infaz edebileceğimizi araşdırmak ve islâmiyetin tevellüdü hakkındaki bakayâ-yı tarihiyeyi toplamak isteriz. Birkaç sene evveline gelinceye kadar gayet büyük bir mechuliyet içinde bulunan bu müşkil mesele son zamanlarda . . . bütün bütün başka bir manzara almışdır. . . . Muhammed’in fa‘aliyet-i diniyeye nasıl başladığı mes’elesinin anahtarı daha kadîm kavimlerde &#8230; de bulunan gayet eski bir telâkkide aranmak iktiza eder. Bu telâkki ise şairlerin ilhamı doğrudan doğruya bir te’sir-i ilâhı olduğu kanaatinden ‘ibaretdir. Kadîm ‘Arablar şi&#8217;irin menşe’î hakkında ‘aynı telâkkiye malikdiler. Yalnız şu fark ile ki onların nokta-i nazarına göre bir adamda kabiliyet-i şairânenin uyanması doğrudan doğruya cinlerin mahsûl-i ilhamı idi. Bu ma’fevk-i tabi‘î mevcudât, hâ’iz oldukları garib bâ‘zı havass sayesinde insanlara manzum sûretde idare-i kelâm melekesini verebilirlerdi. Kâhinlere gaybdan haber vermek, mâzinin ve istikbâlin sırlarını keşf etmek kudretini ilham edebilirlerdi. ‘Arabcada ‘şa‘ir’ kelimesinin ‘bilen adam’ mâ’nâsını ifade etmesi basit bir tesadüf eseri değildir&#8230;. Şu kadarcık ‘ilâve edeceğiz ki ecinnilere yahud ervâh-ı lâtife ve habiseye İ‘tikad gerek kadîm gerek mu’ahhar ‘Arabların muhayyilesinde sâ’ir kavimlerde olduğundan pek ziyade mühim bir ‘unsur teşkil eder. Bu, iklimin şerâ’it-i hususiyesinden, vaz‘iyet-i coğrafıyeden, memleketin o ‘azîm, korkunç ve sâkit çölleriyle bünye-i maddiyesinden ileri gelir. Bu, her zaman o kadar canlı ve derin olmuşdur ki Muhammed de cinlerin mevcudiyetini kabûl etmişdir. . . . Muhammed’deki i‘tikâd-ı kavî, kendi dinine numûne ittihaz etmek istediği iki büyük dine dâ’ir öğrendiği şey’lerin kâffesi bu itikâdı Muhammed’in ruhunda takviye ve te’yid etmişdi. Bina’en‘aleyh Muhammed’in bu inikadında bile tâ bidâyetden ftibaren Yahudi ve Hıristiyan te’siri âşikârdır. Çünki Muhammed &#8230; bütün cinleri ervâh-ı habise gibi telâkki etmiş ve bunları şeyâtin ile karışdırmışdır. . . . Muhammed’e göre cin ile şeytan müterâdif idi. . . . Bundan dolayı Kur’an’da görüyoruz ki&#8230; onları ervâh-ı habise olmak üzere mahkûm ediyor ve kendisinin cinler tarafından ilham edilmiş bir şa‘ir ‘şa‘ir-i mecnun’ olmadığım kemal-i şiddetle iddi‘a eyliyor&#8230;. Ma‘mafih, diğer tarafdan,&#8230; mâlik olduğu hissiyâta ve zihnini şiddetle kanşdıran efkâra ma’fevk-i tabi‘î bir menşe’ ‘atf etdi. Muhammed, . . . ilhamâtını medyun olduğu ‘âmilin cinlere müşabih bir nev‘ mevcudâta mensub olduğuna, fakat daha yüksek derecede bulunduğuna&#8230; i‘tikad&#8230; eyledi&#8230;. Mevcud sûrelerden hiçbiri Muhammed’in nâ’il olduğu vahylerin behemahâl ilki ‘addedilemez. Bu sûreler Muhammed’e açık semada peydâ olmuş bir şimşek gibi, günün birinde birdenbire, gelmediler. Uzun bir telkih devresinin ve tefekkürât-ı diniyenin mahsûlü olmuşlardır. Muhammed bunlara bir çok tedkikât ve mesâ‘î neticesinde bir şekl-i edebî verdi (Caetani, İslâm Tarihi, 2,61-65,74).</em></p>
<p><em>Muhammet, iptida a[A]llahın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünçe, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten so[n]ra kendisinde hasıl olmuştur. Asıl meselenin hal noktası şurdadır. Bütün iptidaî kavimlerde olduğu gibi Araplarda da şairlerin akıl erdirmedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için ç[c]inler idi. Ç[C]inler, gûya kâhinlere de kayiptan [gâipten] haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikadlar, a[A]rabistan[’]da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücûduna samimi olarak inanmıştır. Hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Muhammedin İsa ve Musa dinlerine dair öğrendikleri de bu itikadını kuvvetlendirmiştir. . . . Muhammet dahi bütün cinleri habis ruhlar gibi telakki etti. Ve onları şeytanlarla bir tuttu. Fakat Muhammet diğer taraftan tabiat fevkinde bir kuvvetin ilhamlarına marûz kaldığına inandı. Muhammet ilhamlarım cinlerden almadığını ve fakat cinlerden yüksek olan Allahtan alldığını söyler. . . . Hakikatta peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kur’an sûreleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde derin tefekkürlerinin mahsûlü olmuştur. Muhammet bu surelere bir çok çalıştıktan ve tedkikler yaptıktan sonra edebî bir şekil vermiştir (Mustafa Kemal’in kaleme aldığı ve dikte ettirdiği notlar, Atatürk un Bütün Eserleri, 24, 194-98; “Atatürk’ün Elyazıları,” “Atatürk’ün Yazdırdığı Sayfalar,** Saçak 26 [Mart 1986]: 28-32).</em></p>
<p><em>Muhammet, iptida Allahın resulüyim diyerek ortaya çıkmamıştır. Bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten so[n]ra kendisinde hasıl olmuştur. Burada bir lahza durmak ve i[İ]slâm dininin beşiğini nerede bulabileceğimizi düşünmek muvafık olur. Yakın zamana gelinciye kadar, gayet büyük bir meçhuliyet içinde bulunan bu müşkül mesele son zamanlarda bütün bütün başka bir manzara almıştır. Muhammetin dinî fâaliyete nasıl başladığı meselesinin anahtarını daha kadim kavimlerde aramak iktiza eder. Anahtar bir telâkkidir. O telakki ise, şairlerin ilhamı, doğrudan doğruya İlâhî bir tesir olduğu kanaatından ibarettir. Kadîm a[A] raplar dahi şiirin menşei hakkında aynı telekkiye maliktiler. Yalnız şu fark ile ki, onların noktai nazarına göre şairlik kabiliyetinin uyanması cinlerin ilhamı neticesi idi. Araplarca, cinler, gûya garip bazı hassalar sayesinde, insanlara manzum söz söylemek melekesini verebilirdi. Kâhinlere de, gûya, gaipten haber vermek, mazinin ve istikbalin sırlarını keşfetmek kudretini ilham edebilirlerdi. Arapçada şair kelimesinin (bütün kimselerden daha çok bilen adam) manasını ifade etmesi basit bir tesadüf eseri değildir. Bir de şunu ilave edelim ki, cinlere yahut lâtif ve habis ruhlara itikat, gerek kadîm gerek muahhar a[A]rapların muhayyelesinde sair kavimlerde olduğundan pek ziyade mühim bir unsur teşkil eder. Bu hususiyet, a[A]rabistan ikliminin hususî şardarından, coğrafî vaziyetinden, azîm, korkunç ve sakit çöllerinde ileri gelir. Bu telakki, a[A]rabistanda her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimî surette itikat etmiştin şairlere şiir ilham ettiklerine kani idi. Muhammedin İsa ve Musa dinlerine dair öğrendiği şeylerin kâffesi bu itikadını, ruhunda takviye ve teyit etmişti. . . . Muhammet dahi bütün cinleri habis ruhlar gibi telâkki etti ve onları şeytanlarla bir saydı&#8230;. Muhammede göre cinle şeytan aynı manadadır, vesvastır. Muhammet, cinleri şeytanları habis ruhlar olmak üzre mahkûm eder ve kendisinin cinler tarafından ilham edilmiş bir şair olmadığını şiddede iddia eder. Bununla beraber Muhammet, diğer tarafdan tabiat fevkinde ilhamlara maruz kaldığına kanidir. Bundan dolayı hislerini ve zihnini şiddede karıştıran, fikirlerini, tabiat fevkinde bir menşee atfetti. Muhammet, ilhamatını cinlerden almadığını ve fakat cinlerden yüksek olan Allahtan aldığını söyler. . . . Mevcut surelerden hiçbiri Muhammedin nail olduğu vahilerin behemehal ilki addedilemez. Bu sureler,Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde birdenbire gelmediler. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dinî tefekküratınm mahsulü olmuşlardır. Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tetkikler yaptıktan so[n]ra edebî bir şekil vermiştir (Atatürk’ün özel kütüphanesindeki daktilo edilmiş ve üzerinde düzeltmeler yapılmış metin, Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar, 9* 58-62).</em></p>
<p><em>Muhammet birdenbire Allahın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden so[n]ra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammetten ev[v]el de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidaî kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya, kâhinlere kayıptan [gâipten] haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistanda herzaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimî olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri, bir kâhin gibi telâkki ederlerdi. Muhammedin Musa, Isa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. . . M<u>uhamm</u>et te diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden İlâhî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı. . . Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kat’î surette malûm değildir. Muhammet uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu (Tarih, II, Ortazamanlar [İstanbul: Maarif Vekâleti, 1931], 90-91).</em></p></blockquote>
<p>Mustafa Kemal, Caetani’nin eserini sadece İslâmiyetin tarihî arka plan, do­ğuş ve gelişimini açıklamak için değil, “Türk-Arap çatışması” tezi üzerinden milliyetçiliğin tahkim edilmesi için de araçsallaştıracaktır. İtalyan Oryantalistin, Arapların Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında onun öğretisini, inanca ilişkin kısımlarını bir kenara bırakarak siyasallaştırdığı, Emevî halifelerinden itibaren idareleri altına aldıkları toplumlar dindarlaşırken, onların İslâmî bir emperya­lizm vasıtasına indirgediği tezi, yeni Türkiye’nin liderinin gençliğinden beri geliştirmiş olduğu seküler Türkçü yaklaşımlar ve Oryantalist kaynaklardan edindiği bilgilerle<a href="#_ftn261" name="_ftnref261"><sup>[378]</sup></a> uyum içindedir.</p>
<p>Onun, Cahun’un <em>Introduction â Vhistoire de TAsie,</em> bilhassa da Necib Âsım’ın <em>Türk Tarihi</em> çalışmasından edindiği bilgilere dayanarak inşa ettiği “ta­rihî Türk-Arap mücadelesi,” <em>Annali dell Islâmın</em> son sözü söyleyen değerlen­dirmeleriyle, bir “bilimsellik” ve “tartışılmazlık” zırhına büründürülebilmiştir ki cumhuriyet kurucusu konuya ilişkin yeni yorumlarında bundan istifade edecektir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, lise tarih kitaplarına koydurttuğu “Araplar, Türkel- lerindeki servet ve ümranı görünce buralara sahip olmak için bütün hırslarile çalıştılar,” “Arabistan çöllerinden taşan bedevi seylâbeleri&#8230; bu mamureleri süpürmeye gidiyordu”<a href="#_ftn262" name="_ftnref262"><sup>[379]</sup></a> türünden yorumlarını Türk tarihi okumalarına da­yandırmıştır. Buna karşılık, “Arap dini” olarak kavramsallaştırdığı Islâmiye- tin, bir “a[A]rap milliyeti siyasetf’nin aracı haline geldiği, “ümmet” tasavvu­runun bir “a[A]rap fikri” olduğunu iddia eden görüşleri, şüphesiz, Cae- tani’den mülhemdir.<a href="#_ftn263" name="_ftnref263"><sup>[380]</sup></a> Reisicumhur, buradan hareketle, “a[A]rapların dinini kabul etmeden evvel de bö[ü]yük bir millet” olan Türklerin, “Muhammedin dinini kabûl “sonrasında, “kendilerini unutmağa, hayatlarını a[A]llah kelime­sinin, her yerde yükseltilmesine” hasretmek zorunda kaldıklarını savunmuş­tur.<a href="#_ftn264" name="_ftnref264"><sup>[381]</sup></a> Bunun neticesinde ise “t[T]ürk milleti bir çok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Ku­ranı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara” dönüşmüştür.<a href="#_ftn265" name="_ftnref265"><sup>[382]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bu konudaki kanaatlerini, 1931 yılında, tarih kitapları ha­zırlanması sırasında kaleme aldığı bir mektupta daha açık biçimde ortaya ko­yacaktır. Söz konusu çalışmaların İslâm tarihi bölümlerini yazan Zakir Kadiri (Ugan)’ın hazırladığı taslaklar, metinleri gözden geçiren reisicumhurun tep­kisine yol açarak, konu üzerine detaylı bir analiz yapmasına neden olmuştur.</p>
<p>Alak sûresinin 1. âyetinde yer alan “Ikra’ bismi rabbikellezî halak (Yaratan rabbinin adıyla oku),” ifadesine atıfla, çöllerde, “(Ikre bismi rabbi) safsatasını esas tutmuş,” “çıplak ve çıfıt Araplık”ın, “Türk zengin muhitlerinde bu iptidai ve cahiliyet devrinin timsali olan düstûra dayanarak” tahribat yaptığını, “ci­hanşümul Türk medeniyeti”nin kültür temellerini ortadan kaldırdığını savunan Mustafa Kemal, bu şekilde, Caetani’nin üç temel tezini, &#8221;vahyin hayâl mahsûlü olduğu,” “Islâmiyetin yedinci asırda gelişmemiş bir coğrafi bölge ve ilkel bir toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek için tesis edildiği” ve “Arapların dini, diğer kavimleri boyundurukları altına alarak servetlerini ya­rımadaya nakletme amacıyla araçsallaştırdıklarını, özedemektedir.<a href="#_ftn266" name="_ftnref266"><sup>[383]</sup></a></p>
<p>İtalyan Oryantalistin ana fikirleri ile Türkçü tarih görüşlerini bağdaştırarak ulaştığı bu netice ders kitaplarında da bu çerçevede ele alınacak, İslâm tarihi, yedinci asır sonlarından itibaren, “Türk-Arap çatışması” temelinde incelenecek­tir. <em>Tarih</em> II konuyu, “Türk-Arap Mücadelesi,” “Arap Taarruzuna Uğrayan Türk Medeniyeti,” “Abdülmelik Zamanında Başlayan Mücadele, “Arapların Türkler Aleyhinde Tatbik Ettiği Siyaset,” “Emevî Saltanatım Yıkan Fırkalar, Arap Olmıyanların Fırkası,” alt başlıklarında incelerken, Mustafa Kemal’in; Ca- etani, Cahun ve Necib Âsım’ın eserlerinden mülhem tezlerine dayanacaktır.<a href="#_ftn267" name="_ftnref267"><sup>[384]</sup></a></p>
<p>Güçlü bilimci eğilimleri gözönüne alındığında, Mustafa Kemal’in genel olarak “din,” özel olarak da “İslâmiyet” hakkındaki görüşlerini Wells ve Cae­tani’nin sunduğu çerçeveler içinde kavramsallaştırması şaşırtıcı değildir. Ko­nuya yaklaşımını karmaşık hale sokan, Adıvar’ın vurguladığı gibi, “bilimsel pozitivizmin [bilimciliğin] kalesi olduğunu sürekli biçimde dile getiren Cum­huriyetin,<a href="#_ftn268" name="_ftnref268"><sup>[385]</sup></a> bunun yanı sıra reisicumhurun gözetimi altında kapsandı bir din reformu projesi de geliştirmiş olmasıdır.</p>
<p>Bu, ilk bakışta, onun, çelişkili tezler benimsediği, iç tutarlılığı olmayan si­yasetler ortaya koyduğu izlenimini doğurmaktadır. Son tahlilde, “din”in do­ğuş ve evrimi için Wells’in Darwinist antropolojik analizine katılan, “vahiy” ve “ehâdis” hakkında Caetani’nin görüşlerini onaylayan, ders kitapları aracı­lığıyla bunları yeni nesillere aktarmak isteyen bir liderin kültür ve eğitimi şe­killendirdiği dönemde, Kur’an ve <em>Sahihul-Buharî</em> (el-Camiu’s-Sahih) muhta­sarının Türkçeye çevirilmesi ile kapsamlı bir tefsir yazdırılmasının kararlaştı­rılması bu kanaati destekler mahiyettedir.</p>
<p>Ancak, o, “din” ve “îslâm”a sadece bilimci bir literatus gibi yaklaşmamıştır. Bunlar, bir devlet kurucusu için “millet” inşa etme girişiminde, malzeme ve araç olma niteliği de taşımıştır. Mustafa Kemal, dinin; kimlik, aidiyet, ahlâk ve yaşam biçimi üzerinde derinlikli etkilere sahip olduğu bir toplumu şekillendi­rir, yeni bir &#8220;millet”i yapılandırırken, düşünsel çerçevesini, Büchner’in bilimci vecizeleri, Wells’in Darwinist analizleri ve Caetani’nin “lslâmiyet”in doğuşu hakkındaki Oryantalist yorumlarıyla sınırlamasının yaratabileceği sorunları görmezlikten gelmemiştir.</p>
<p>Bilimcilik, dünya görüşünün düşünsel arka planını oluşturmuş; lider, onun temel ilkelerinin yeni Türkiye’de geçerlilik kazanmasını istemiştir. Buna karşılık, din alanında, çelişkili olduğu kanaati doğurabilecek iki farklı siyaset geliştirecektir. Büyük resme bakılmadığında, Mustafa Kemal’in bir yandan katıksız bir bilimcilikle, dine, toplumsal gelişmenin en önemli engeli olarak yaklaşan bir <em>lihre-penseur386</em> öte yandan da Efganî-Abduh çizgisini ileriye ta­şıyan bir modernist selefi gibi hareket ettiğinin söylenmesi mümkündür. Fa­kat, buradan yola çıkarak, fikir karmaşası içine düştüğü, zıt tezleri beraberce savunduğu, yekdiğerinin etkisini azaltan siyaseder geliştirdiğini ileri sürmek doğru değildir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, kısa ve uzun vadeli hedeflerini tespit ederek, iki zıt görünümlü siyaseti daha büyük bir amaca ulaştırmak için araçsallaştırmış; bir yandan bilimciliğin egemen olduğu bir resmî ideoloji yaratırken, öte yandan da kapsamlı bir din reformu projesi başlatmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Mustafa Kemal, dine açık savaş ilân eden çağdaşı Sovyet liderliğinden farklı olarak, bu kurumdan yararlanmaya çalışmıştır. O, Gorki’nin devrim üzerine yazılarını okurken, “bilim”in insanlık ve toplumların “tek dayanağı” olması gerektiği yolundaki yorumları önemli bulmuştur.<sup>387</sup> Fakat, “din”e, bilimcilik­lerini paylaştığı Sovyet liderlerinden farklı şekilde yaklaşması gerektiğini dü­şünmüş, <em>Bezbozhnik</em> benzeri bir dergi yayımlatmak bir yana ondan dönüşüm programını hayata geçirme amacıyla istifade etmek istemiştir.</p>
<p>Dinin, etraflarında dönemeyen insanların, çevrelerinde yörünge yaptığını zannettikleri “hayâli bir güneş” olduğu fikri, şüphesiz, onun fazla itiraz ede­ceği bir tez değildir. Ancak, reisicumhur, seçkinler dışında kalanların etrafla­rında dönme aşamasına gelmeleri için zamana ihtiyaç olduğunu varsaymıştır.</p>
<p>Le Bon’un bir eserinde akını çizdiği, “İnsanlığın dâima ölü fikirler ve ölü tan­rılara çaresizce sarıldığı&#8221;’ tespitini anlamlı bulan Mustafa Kemal,<a href="#_ftn269" name="_ftnref269"><sup>[388]</sup></a> bu seçkinci pragmatizme ek olarak, dönemin pek çok entelektüeli gibi Batı’nın modern­leşmesi ve bilimin toplumsal etkinliğinin artışının, Hıristiyan reformasyonu- nun neticesi olduğunu savunan yaklaşımları sahiplenmiştir.</p>
<p>Dinin “avam” ve “seçkinler” için farklı işlevler gördüğü, bu nedenle, yeni­den yorumlanan inanç sistemlerinin toplumsal dönüşüme hizmet edebileceği ile Protestan reformasyonunun Aydınlanma ve modernliğin önünü açtığı id­diaları, onun yakından izlediği Garbçı hareketin temel tezleri olmuştur.</p>
<p>İkinci Meşrutiyet Garbçılık hareketinin liderlerinden Abdullah Cevdet’in, dönemin popüler deyişi haline gelen, “din avamın ‘ilmidir, ‘ilm havassın di­nidir” vecizesi ile özetlediği seçkinci yaklaşım, bir anlamda, Erken Cumhuri­yet din reformu projesinin ana fikrini ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn270" name="_ftnref270"><sup>[389]</sup></a> Bu özdeyiş, eli- tist bir küçümseme içermesine karşılık, aydınlanmış seçkinlerin ihtiyaç duy­madıktan “din”in kide için son derece önemli olduğunu kabûl etmektedir.</p>
<p>Garbçı düşünür, bunun nedeninin, “‘ilm hararetsiz bir nur iken,” dinin, “nursuz bir hararet” niteliği taşıması olduğunu ileri sürmüştür.<a href="#_ftn271" name="_ftnref271"><sup>[390]</sup></a> Konuya, Emile Boutmy’den uyarlanan bu özdeyiş çerçevesinde yaklaşıldığında,<a href="#_ftn272" name="_ftnref272"><sup>[391]</sup></a> bu kurum, ona sadece inanç kaynağı değil, yol gösterici, yaşam rehberi olarak da bakan; bilimin soğuk gerçekleri yerine, onun sağladığı sıcaklıkla ruhunu ısıt­mayı tercih eden avamı dönüştürmek ve modern hayat ile uyumlu kılmak için etkin bir araç haline gelebilmektedir.</p>
<p>Ancak, böylesi bir vasıta olarak hizmet verebilmesi, onun, “asrı” koşullara uygun biçimde yorumlanmasını gerektirmektedir. Bu yapılmayıp, dogma ola­rak korunarak yüceltildiğinde, din, toplumsal gelişme önündeki temel engel niteliği kazanabilmektedir. Abdullah Cevdet, seçkinlerin dini olan bilim hızla gelişirken, kitlenin &#8221;ilm”i olan dinin buna paralel ilerleme gösterememesinin İslâm dünyası ile Türkiye’nin “maraz-ı aslîsi” olduğunu vurgulamıştır. Bu hastalığın &#8220;ilacı” ise &#8220;dine kıymet-i ‘ilmiye” vermek, onu feyzlendirmekten geçmektedir.<a href="#_ftn273" name="_ftnref273"><sup>[392]</sup></a> Bu da reformla sağlanacaktır.</p>
<p>Garbçılar, gerçekleştirilecek ıslâhâtın, Protestan reformasyonunun Av­rupa&#8217;nın gelişmesinde yaptığına benzer bir etki yaratacağını öngörmüşlerdir. Bu, Batı entelektüel çevrelerinde, bilhassa da Fransa’da revaç bulmuş bir tez­dir. 1789 sonrasında, Louis Blanc, Edgar Quinet ve Alexis de Tocqueville benzeri düşünürler, Protestan reformlarının dogma karşıtı, mantığa önem ve­ren içerikleriyle, &#8220;Aydınlanma”nın yolunu açmasının yanı sıra, Fransız Ih- tilâli’ni doğuran siyasî değişimin de zeminini hazırladığını ileri sürmüşlerdir.</p>
<p>François Guizot, bu tezi bir aşama ileriye taşıyarak, <em>Histoire de la civilisation en Europe</em> eseri başta olmak üzere çalışmalarında, “din”in, “uygarlık”ın gelişi­mini sağlayan birinci unsur öldüğü; Hıristiyanlığın doğuşu, sonrasında da Protestan reformlarının &#8220;Avrupa medeniyeti”nin evrim ve terakkisinin motor gücünü oluşturduğunu iddia etmiştir.<a href="#_ftn274" name="_ftnref274"><sup>[393]</sup></a> Guizot’nun tezi, <em>Hakikat-i Mezheb-i Neyçerî ve Beyan-ı Hal-i Neyçerîyân</em> (1881) çalışmasında Cemaleddin Efganî tarafindan tasdik edilmiş,<a href="#_ftn275" name="_ftnref275"><sup>[394]</sup></a> o ve Abduh, &#8220;İslâm medeniyeti”ni, Fransız düşü- nür-devlet adamı etkisinde kavramsallaştırmışlardır.<a href="#_ftn276" name="_ftnref276"><sup>[395]</sup></a></p>
<p>Modernist selefîliğin bu yaklaşımının, Osmanlı Islâmcı hareketinin genel değerlendirmeleri üzerinde de etkili olmasına karşılık, &#8220;dinde” Protestan re­formasyonunun taklit edilmesi düşüncesi, ilginç olarak, Guizot’dan benzer şekilde etkilenen, ama, dini sadece araç olarak gören Garbçı akımın temel tezi haline gelmiştir. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde böylesi ıslâhâtı savunan bir Afgan “âlim,” <em>İçti had</em> mecmuası tarafından sahneye çıkarılmış; toplumsal gelişmenin önünü açacağı varsayılan bu “dinî” yorum övülmüştür.<a href="#_ftn277" name="_ftnref277"><sup>[396]</sup></a></p>
<p>Ubeydullah el-Efganî, “İngiltere’de terakkiyât mı evveldir, Protestanlık mı?” sorusunu sorduktan sonra, buna, “Protestanlık zuhur etmeyüb de eski Hıristiyanlık baki kalsa idi medeniyet-i hâzıradan nâm ü nişan olmazdı” ce­vabını vermiş; dindaşlarının aynı yolu izlemek dışında çareleri olmadığını ileri sürmüştür.<a href="#_ftn278" name="_ftnref278"><sup>[397]</sup></a> Ona göre Müslümanlar, “mehdî” bekleyeceklerine, Kur’an ve hadislere, yâni dinin temel kaynaklarına dayanarak, muhafazakâr ulemâya karşı çıkma ve büyük bir değişimin düşünsel altyapısını oluşturma mecburi­yetindedir.<a href="#_ftn279" name="_ftnref279"><sup>[398]</sup></a></p>
<p>Bu çerçevede atılacak en önemli adımlar ise “farz” olan Kur’an “tercü­mesi” ve hutbelerin Türkçe verilmesidir.<a href="#_ftn280" name="_ftnref280"><sup>[399]</sup></a> îslâmcılar, cahil bir âlim özentisi olmakla suçladıkları bu kişinin görüşlerini eleştirirken,<a href="#_ftn281" name="_ftnref281"><sup>[400]</sup></a> onu öven Garbçıların bu tezlere dayalı “dinde reform” projesini “Lutherlik” olarak yaftalayarak mahkûm etmişlerdir.<a href="#_ftn282" name="_ftnref282"><sup>[401]</sup></a> Aynı şekilde Kur’an’ın Türkçe tercümesinin de ancak Arapça aslıyla aynılığının iddia olunmaması, namaz ve duada kullanılmaması şartıyla mümkün olabileceğini dile getirmişlerdir.<a href="#_ftn283" name="_ftnref283"><sup>[402]</sup></a> Buna karşılık, Kılıçzâde Hakkı’nın, Cumhuriyet döneminde hayata geçirildiğini vurguladığımız prog­ramında, “Kur’an-ı ‘azîmü’ş-şan ile beraber ehâdis-i şerifenin sahihleri”nin “Türkçeye tercümesi” ile hutbelerin “Türkçe” iradı temel maddeler arasında yer almıştır.<a href="#_ftn284" name="_ftnref284"><sup>[403]</sup></a></p>
<p>Mustafâ Kemal’in, mevcut iki “dinî ıslâhât” tasavvuru arasından, karşıtla­rının “Lutherlik” şeklinde kavramsallaştırdığı, temel kaynakların Türkçeleşti­rilmesi ve yeniden yorumunu savunan Garbçı projeyi anlamlı bulduğu şüp­hesizdir. Bu program, modernist selefi yaklaşımlarla benzer söylem kullan­ması, İslâmî kaynaklara göndermeler yapmasına karşılık, Abduh ve takipçileri gibi “modernliğe dinî cevap verme” yerine, “inancı modernlikle uyumlu kılma”ya odaklanmış, bunu da radikal yorumlarla gerçekleştirmek istemiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Abduh’un düşünce sisteminin ortasına yer­leştirdiği “içtihad” ile Abdullah Cevdet’in dergisinin adı olan “içtihad” aynı kavrama atıfta bulunmamaktadır.</p>
<p>Modernist selefilik, “İslâmın modernlikle çelişmediği”ni göstermeye çalı­şırken, Osmanlı/Türk Garbçılığı, “modernliğin dih ile çatışmadığını” ispata gayret etmiştir. Projelerden birincisinin merkezinde “Islâm” yer alırken, İkin­cisinin önceliği “modernlik” olmuştur. Abduh, medreselerin ıslâhını, modern bilimin müfredata eklenmesini isterken; Kılıçzâde Hakkı ve Celâl Nuri, çağa uyum göstermesi imkânsız bu kuramların kapatılmasını savunmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal’in “dinde reform” projesinin aslî hedefi, temel kaynakları ulaşılabilir hale getirerek, avamın, “ilm”i olan “din”i “doğru anlaması”nı sağ­lamaktır. Bunun düşünsel arka planında, bunların “okunabilir ve anlaşılabi­lir” hale getirilmesinin, Protestan reformasyonunda görüldüğü gibi, kitlenin dogmalara duyduğu inanç ile ruhban sınıfına bağımlılığını sonlandıracağı var­sayımı bulunmaktadır. Bu, örnek alınan “Üçüncü Cumhuriyet”in antikleri- kalizmi ve Mustafa Kemal’in laik cumhuriyeti içinde ulemâya biçtiği toplum­sal rol ile de uyumludur.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin liderinin “dinde reform” projesi, Garbçıların görüşleri­nin yanı sıra, ilk bakışta, Ziya Gökalp’in “Türk İslâmî” yaratılması alanında ortaya koyduğu tezlerle de benzerlik göstermektedir. Gökalp, “mu‘asır bir Islâm Türklüğü” gibi karmaşık bir kavramsallaştırma geliştirirken,<a href="#_ftn285" name="_ftnref285"><sup>[404]</sup></a> 1915 se­nesinde kaleme aldığı “Türk’e Göre Din” şiirinde, “Türklük” ile “Islâm” ara­sında özgün bir ilişki olduğunu imâ etmiş,<a href="#_ftn286" name="_ftnref286"><sup>[405]</sup></a> <em>Yeni Hayat</em> (1918) çalışmasında yer alan “Vatan” manzûmesinde ise “Bir ülke ki camfinde Türkçe ezan oku- nur/Köylü anlar mâ‘nâsını namazdaki du anın. . ./Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,/Küçük büyük herkes bilir buyruğunu hüdânın .. ./Ey Türk oğlu; işte senin orasıdır vatanın” söylemi ile “din reformu”na milliyetçi açıdan yaklaşmıştır.<a href="#_ftn287" name="_ftnref287"><sup>[406]</sup></a></p>
<p>Yeni rejimin başlarında yayımlanan <em>Türkçülüğün Esasları</em> nda, “hukukî Türk­çülük^ hedef olarak, “millî hukuk”u “teokrasi ve klerikalizm bakiyelerinden kur- tarma”yı gösteren Gökalp,<a href="#_ftn288" name="_ftnref288"><sup>[407]</sup></a> “dinî Türkçülük” için ise namazdaki sûreler de dâhil olmak üzere, tilâveder dışında, “bütün du alarla münâcatların ve hutbelerin Türkçe okunması”mn gerekli olduğunu vurgulamıştır.<a href="#_ftn289" name="_ftnref289"><sup>[408]</sup></a></p>
<p>Gökalp’in “din reformu”nun düşünsel arka planında, ibadetin ulemâ te­kelinden çıkarılması ve Türkçeleştirilmesinin daha “asrî” bir toplum yarata­cağı varsayımı bulunmuştur. Ancak, Türkçü sosyolog, son tahlilde, aynı din ve mezhebe bağlı olma ve “ümmet” tasavvurunun “millet birliği”ni takviye edeceğini, etnik farklılıkları etkisizleştireceğini düşünmüştür.<a href="#_ftn290" name="_ftnref290"><sup>[409]</sup></a> Ulus tanımını Renan’dan alan Mustafa Kemal<a href="#_ftn291" name="_ftnref291"><sup>[410]</sup></a> ise Oryantalist âlim gibi,<a href="#_ftn292" name="_ftnref292"><sup>[411]</sup></a> “Din birliğinin bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenlerin” tezlerini reddetmiş<a href="#_ftn293" name="_ftnref293"><sup>[412]</sup></a> ve bilimci yaklaşımlarıyla uyumlu bu görüşünü vatandaşlık bilgisi kitabına koy­durtmuştur.<a href="#_ftn294" name="_ftnref294"><sup>[413]</sup></a> Dolayısıyla, “Türkçü-İslâmcı” yaklaşımın ıslâhât projesi,lideri, çağdaş bir sosyal yapı oluşturulmasına katkıda bulunduğu ölçüde ilgi­lendirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, yaptığı din reformu, kâğıt üzerinde, Gö- kalp’in tezlerinin hayata geçirilmesi gibi gözükse de ana fikrini Garbçı yakla­şımlardan almıştır.</p>
<p>Son tahlilde, Mustafa Kemal’in, din reformu tasavvurunun temelinde, öz kaynaklara dönüş üzerinden püritanist bir toplum yaratılması benzeri bir dü­şünce bulunmamaktadır. Yabancı basında, onu, dine yaklaşımı açısından Ab- dülaziz ibn Sa‘ud’a benzeten yorumlar serdolunmuştur;<a href="#_ftn295" name="_ftnref295"><sup>[414]</sup></a> ama, yeni Tür­kiye’nin lideri, sadece aslî mehazlar ve asr-ı saadet uygulamalarına dayanma yaklaşımının, Vahhabî selefiliği gibi modernlik karşıtı katı bir inanca dönüşe­bileceğini varsaymıştır. Onun “reform”u bir “dindarlaştırma” projesi değil, modernleşme yolunda “din”i araçsallaştırma girişimidir.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri Sefiri Sherrill, onu Luther ve Wycliffe’e ben­zetmiş,<a href="#_ftn296" name="_ftnref296"><sup>[415]</sup></a> o ise “bir Luther olmak istemediğini” söylemiştir.<a href="#_ftn297" name="_ftnref297"><sup>[416]</sup></a> Kastettiği, VIIL Henry’ninkiler benzeri kararlar verirken, “reformasyon”a dinî bir otorite değil, seküler, bilimci bir devlet kurucusu kimliğiyle yaklaşmakta olmasıdır. Garbçı entelijensiya üyeleri gibi o da Hıristiyan reformasyonunun “dinî püri­tanist” karakterini göz ardı etmiş, onu “Aydınlanma” nın önünü açan bir ha­rekete indirgemiş ve bunun benzerini, seküler bir lider olarak hayata geçirebi­leceğini varsaymıştır. Kendisine destek veren Garbçılar; Lenin ile Mustafa Ke­mal’in, “Konfuçyüs, Manu, Zerdüşt, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed” gibi “inkılâb ihtiyaçlarının birer ifadesi” olduklarını iddia ederek, bilimci açıdan değerlendirildiğinde, “dinde reform”un “dinî” bir konu olmadığını ileri sür­müşlerdir ki cumhuriyet kurucusu da aynı görüşü paylaşmıştır.<a href="#_ftn298" name="_ftnref298"><sup>[417]</sup></a></p>
<p>Yeni Türkiye’nin mimarı, seküler “din reformu” projesi geliştirirken, dü­şüncelerinden etkilendiği, öngörülerini paylaştığı Garbçılara göre önemli bir avantaja sahip olmuştur. O, Ubeydullah el-Efganî gibi, kamuoyunda kuşku ile bakılan, karşıtlarının “âlim özentisi” sıfatıyla atıfta bulunduğu kişiler ye­rine, rejime sadık ulemâyı harekete geçirebilmiş; bunun yanı sıra toplumsal saygınlığı yüksek, Mehmed Akif (Ersoy), Elmalık Muhammed Hamdi (Yazır), Babanzâde Ahmed Na’im, Mirâsoğlu Kâmil (Mirâs), Aksekili Ahmed Hamdi benzeri isimlerin telif ve tercüme eserler hazırlama konusunda vazifelendiril­melerini sağlayabilmiştir.</p>
<p>Mustafa Kemal, 1923 yılında Şeriye ve Evkaf Vekâleti bünyesinde “Ted- kikât ve Te’lifât-ı Islâmiye Hey’eti” adında bir komisyon oluşturulduğunu; bunun, “hikmet-i Islâmiyeyi Garb nazariyât-ı ‘ilmiye ve felsefiyesiyle mukayese” edeceğini belirtmiştir.<a href="#_ftn299" name="_ftnref299"><sup>[418]</sup></a> Buna ilaveten, “‘asrî müctehid ve müfessirlere” bu alandaki çalışmaları için kaynak sunmak amacıyla Avrupa ve Mısır’dan çok sayıda kitap sipariş edilmiştir.<a href="#_ftn300" name="_ftnref300"><sup>[419]</sup></a></p>
<p>Açıklamasında kullandığı, “Garb nazariyât-ı ‘İlmiyesi,” ‘“asrî,” “müctehid,” “mûfessir” ve aynı günlerde yaptığı bir konuşmada dile getireceği, “ihyâ-yı hakikat-ı diniye” ile “‘asrî ve hakikî ‘ulemâ’” kavramları,<a href="#_ftn301" name="_ftnref301"><sup>[420]</sup></a> “teceddüd vâdi- sinde” durmayacağı; ülkeyi, “behemahâl ‘asrî, medeni ve müteceddid” hale sokacağını ilân eden<a href="#_ftn302" name="_ftnref302"><sup>[421]</sup></a> liderin “din reformu” projesi hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. İlmiye sınıfı bu kavramlar çerçevesinde, “içtihad”lar geliştirile­rek yapılacak “tecdîd”i, Garbçı projenin hizmetine koşulma olarak görerek, katılımda isteksizlik gösterecek; ancak, Mustafa Kemal programını taviz ver­meden uygulayacaktır.</p>
<p>Reisicumhur, cumhuriyet ilânından önce Türk Ocağı’nda “Hey’et-i ilmiye” üyeleri ile görüştüğünde, antiklerikalist yorumlar serdettikten sonra, Kur’an tef­sir ve tercümesi konusunu tartışmaya açmış ve saatler süren fikir alışverişinde bulunmuştur. Basın, “münakaşaların kızıştığı”nı aktarmış, ancak, detaylara iliş­kin bilgi vermemiştir.<a href="#_ftn303" name="_ftnref303"><sup>[422]</sup></a> Toplantıya katılan Karabekir, Mustafa Kemal’in ter­cüme konusunda ısrarcı olduğu, “Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğ­retmek” ve toplumun bu konuda dogmalara bağlı kalarak “aldanması”nın önüne geçmek için bunun yapılmasının gerektiğini söylediğini nakletmektedir.<a href="#_ftn304" name="_ftnref304"><sup>[423]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal doğrudan müdahale etmese de hazırladığı “siyasî zemin”<a href="#_ftn305" name="_ftnref305"><sup>[424]</sup></a> kısa süre içinde, fazlasıyla tartışmalı bir konu olan Kur’an tercümelerinin önünü açacaktır.<a href="#_ftn306" name="_ftnref306"><sup>[425]</sup></a> Bu çevirilerin “meâl” değil “tercüme” başlığıyla yayımlan­ması, şüphesiz, yeni rejimin konuya yaklaşımıyla uyum içindedir. Yapılan çevi­riler hakkında, diyanet işleri reisinin de dâhil olduğu âlimler ve Islâmcılar tara­findan sert eleştiriler dile getirilmesi sonrasında,<a href="#_ftn307" name="_ftnref307"><sup>[426]</sup></a> TBMM, Kur’an çeviri ve tefsiri ile “lisanımıza tercümesi elzem bâzı âsâr-ı İslâmiyenin nakl ü tercümesi” için yirmi bin liralık tahsisat ayrılması teklifini kabûl etmiştir.<a href="#_ftn308" name="_ftnref308"><sup>[427]</sup></a></p>
<p>Önerinin, Mustafa Kemal’e yakın ilmiye mensubu meb‘uslar yerine, hilâfetin kaldırılması sırasında parti grubunda eleştirel görüşler dile getiren Eskişehir Meb&#8217;usu Abdullah Azmi ve arkadaşlarınca yapılması, girişimin ar­kasında reisicumhurun olmadığını göstermektedir. Ulemâ ve Islâmcılar, geli­nen aşamada, karşı çıktıkları bir projenin, en azından “ehil” ve mütedeyyin kişilerce sürdürülmesine razı olmuşlardır.</p>
<p>Teklifte, çalışmalar için bir “hey’et-i ‘ilmiye” kurulmasının istenmesi,<a href="#_ftn309" name="_ftnref309"><sup>[428]</sup></a> Kur’an tercümelerinin paniğe düşürdüğü Islâmcı çevrenin dile getirmiş ol­duğu bir taleptir.<a href="#_ftn310" name="_ftnref310"><sup>[429]</sup></a> Muhafazakârların gönülsüz iştirakine karşılık, liderin, “din reformu” projesini hayata geçirmesine yardımcı olacak ve ona meşruiyet kazandıracak bu gelişmeden memnun olduğu ortadadır.<a href="#_ftn311" name="_ftnref311"><sup>[430]</sup></a> Benzer şekilde, ter­cüme ve telif eser çalışmalarının, rejimi açıktan destekleyen ulemâ yerine re­form projesine olumsuz yaklaşan isimlere verilmesine de itiraz etmemiştir.</p>
<p>Ismarlanan çalışmalardan, Kur’an tercümesi tamamlanamayacak; tefsirin, fihrist dışındaki kısımları ile <em>el-Camiu ’s-Sahih</em> muhtasarı çevirisinin bir bölümü Mustafâ Kemal hayatta iken yayımlanacaktır.<a href="#_ftn312" name="_ftnref312"><sup>[431]</sup></a> TBMM’nin 1925 yılında al­dığı karar sonrasında gerçekleşen faaliyet değerlendirildiğinde, bunun, Garbçı ve Türkçü-İslâmcı çevrelerin yüksek beklentilerini karşıladığı söylenemez.</p>
<p>Yirminci asırda yapılacak yeni bir Kur’an tercümesinin, 1534 Luther İncili (Lutherbibel) benzeri etki yaratacağı düşüncesi, şüphesiz, anlamlı değildir. Osmanlı öncesi çeviriler ve satır arası Kuranların yanı sıra 1841 sonrasında, meal ve tefsir yayımında artış görülmüş; bu faaliyet, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde ivme kazanmıştır. 1914 yılında “tercüme ve tefsir” benzeri ihtiyatlı bir başlıkla neşrolunan çalışma ise yüksek satış rakamlarına ulaşmıştır.<a href="#_ftn313" name="_ftnref313"><sup>[432]</sup></a> Do­layısıyla, resmî çeviriye, Türk rönesansının yolunu açma alanında sihirli bir değnek işlevi atfedilmesi oldukça anakronik ve şabloncu bir yaklaşımdır.</p>
<p>Bunun da ötesinde tercümeleri, Kur’an’ın herkes tarafindan okunarak de­rinlemesine yorumlanmasını mümkün kılamamıştır. Bu alanda, yeni bir tef­sirin büyük bir değişim yaratabileceği beklentisi de gerçekçilikten uzaktır. Modernist selefi Muhammed Reşid Rıza’nın, Abduh’un görüşlerine dayana­rak kaleme aldığı natamam tefsir, Müslüman düşünce dünyası üzerindeki derinlikli etkisine karşılık, kitlelerin din anlayışında devrim yaratmamıştır.<a href="#_ftn314" name="_ftnref314"><sup>[433]</sup></a> Abduh’un derslerini esas alan tefsir bölümleri, Osmanlı İslâmcı dergilerinde de yayımlanmış; ancak, benzer şekilde entelektüel mehâfilde tartışılarak, top­lumun genelinin dine bakışında değişime neden olmamıştır <a href="#_ftn315" name="_ftnref315"><sup>[434]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in reform kapsamında tanınmış âlim ve îslâmcılar aracılı­ğıyla yaptırdığı çalışmalar, rejime meşruiyet sağlama ötesinde bir etki gerçekleş­tirememiş, kapsamlı bir “ıslâhât” ortaya koyamamış, beklentilerin tersine, Guizot’nun Hıristiyan Avrupa adına ileri sürdüğü tezin kendi modernliğini ya­ratmış bir yirminci asır Müslüman toplumunda geçerli olamayacağım kanıtlamış­tır. Entelektüel alanda yaşanan bu gelişmeye karşılık, reisicumhurun, ibadet lisa­nını Türkçeleştirme alanında aldığı kararlar kitlede yansımalar yaratacaktır.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi, Mustafa Kemal, İslâmcı söylemi bütünüyle terketmediği günlerde, hutbelerin “Türkçe” verilmesinin gerekliliğini dile getirmiştir.<a href="#_ftn316" name="_ftnref316"><sup>[435]</sup></a> Bu talep, Ziya Gökalp’in konu üzerine ortaya attığı tezin tekrarı gibi gözükmüş­tür. Ancak, vurguladığımız şekilde, Türkçü düşünür, Ebu Hanife’ye dayandı­rarak “dinî” bir yorum olarak sunduğu “millî lisanda” ibadetin, bundan “vecd” almanın, millet oluşumunda oynayacağı olumlu role dikkat çekmiştir. Yeni Türkiye’nin lideri ise konuya, Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu) ve Reşid Galib benzeri dönem literatisi tarafından geliştirilen “İslâmın Türkleştirilmesi” ve “millî din” kavramları çerçevesinde yaklaşmaktadır. Proje, son tahlilde, Türkçülük-îslâm bağdaştırılması ve sentezini değil, dinin millet inşa edilmesi sürecinde işlevselleştirmesini hedeflemektedir.<a href="#_ftn317" name="_ftnref317"><sup>[436]</sup></a></p>
<p>Bunun yanı sıra, Atay’ın da vurguladığı gibi, Mustafa Kemal ile “onunla bir düşünen inkılâpçılar, millileşme ve garplılaşma hareketinin ilk muvaffak olma şartını, dilde ve kafada, Türk Milletini Arap kültüründen uzaklaştırmada” aramışlar ve ibadetin Türkçeleştirilmesine bu zaviyeden bakmışlardır.<a href="#_ftn318" name="_ftnref318"><sup>[437]</sup></a></p>
<p>Bunun düşünsel arka planında ise Protestan kiliselerin Vatikan tahakkümün­den kurtularak “millî” kurumlara dönüşmeleri kadar, Mustafa Kemal’in ge­liştirdiği, tarihî &#8220;Türk-Arap çatışması” tezi vardır.</p>
<p>1927 ilâ 1933 yılları arasında geliştirilerek ezan, kâmet, salât u selâm, selâ, tekbir ile hutbelerin, âyet ve hadis metinleri dışında kalan kısımlarının Türk- çeleştirilmesini sağlayan “Türkçe ibadet” reformu, Mustafa Kemal’in gözetim ve denetiminde yapılmıştır. Toplumu derinden etkileyen ve ciddî tartışmaları beraberinde getiren bu gelişmenin, Islâm dünyasında o zamana kadar görülen en köktenci değişim olduğu şüphesizdir.<a href="#_ftn319" name="_ftnref319"><sup>[438]</sup></a> Alman kararlar, dinî açıdan, mo- dernist selefîler de dâhil olmak üzere, önde gelen Müslüman entelektüeller tarafından şiddetle eleştirilmiştir.<a href="#_ftn320" name="_ftnref320"><sup>[439]</sup></a> Ancak, girişimlerin, son tahlilde, mede­nileştirme ve millet yaratmanın önünü açacak bir programın parçalan olarak tasarlandığı unutulmamalıdır.</p>
<p>Yakın çalışma arkadaşları, Mustafa Kemal’in reformu daha da ileri götür­mek ve namaz sûrelerini Türkçeleştirmek istediğini nakletmektedir.<a href="#_ftn321" name="_ftnref321"><sup>[440]</sup></a> 1934 yılında İzmirli İsmail Hakkı (İzmirli) ve Mehmed Şerafeddin (Yaltkaya)’nm, Ebu Hanife’nin görüşlerine dayanarak hazırladıkları bir rapor, bunun dînî ze­minini oluşturmaya çalışmış, ancak, son aşamaya geçilememiştir.<a href="#_ftn322" name="_ftnref322"><sup>[441]</sup></a> Buna ek olarak, hutbelerin başı açık ve frak giymiş hatiplerce verilmesi fikri,<a href="#_ftn323" name="_ftnref323"><sup>[442]</sup></a>1928 yılında, ana metni esbak emin Ismayıl Hakkı tarafından kaleme alınan Darülfunûn llâhiyat Fakültesi müderrisler meclisi lâyihasında zikredilen, ca­milere ayakkabıyla girilmesi, “sıralar,” “elbiselikler” koyulması ve musiki eşli­ğinde ibadet edilmesi benzeri önerilerle ortaya koyulan türde<a href="#_ftn324" name="_ftnref324"><sup>[443]</sup></a> biçimsel deği­şimler de tasarladığı, ancak, bunları hayata geçiremediğini düşündürmektedir.</p>
<p>Mustafâ Kemal’in “din reformu” projesi, iddiasıyla orantılı bir dönüşüm ya­ratamamış, buna karşılık, ileri aşamalarına geçilemeyen değişimleriyle günü­müze uzanan bir tartışmayı başlatmıştır. Bu tespit yapılırken, reforma tâbi tu­tulmaya çalışılan “din”in “avam”a ait bir kurum olarak görüldüğü; aslî hede­fin dindarlaşan değil, her türlü inancı, yegâne yol gösterici bilim ışığında de­ğerlendiren bir toplum yaratma olduğu gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin lideri, “avamın ilmi” olması nedeniyle ıslâh etmek iste­diği “din”in etki alanını da elden geldiğince sınırlamak istemiştir. Millînin “dinî”nin yerini alacağı, daha doğru bir ifadeyle “dinleşeceği,” bilimciliği mer­kezine alan yeni ideolojinin toplumu “aydınlatacağı” bir “inkılâb” döneminin ardından, Türkler farklı bir kimlik kazanacak, dinin nüfuzu “avam” içinde dahi geriletilecektir.</p>
<p>Mustafa Kemal, Fouillee etkisiyle, “milletlerin dinlerini kendilerine uydur­duklarım” düşünmüştür.<a href="#_ftn325" name="_ftnref325"><sup>[444]</sup></a> Gözden geçirdiyse, ünlü antropolog Letour- neau’nun kütüphanesinde bulunan bir kitabında, dinî inanış ve geleneklerin, değişik ırklarda farklı evrim geçirdiğinin ileri sürüldüğünü görmüş olabilir.<a href="#_ftn326" name="_ftnref326"><sup>[445]</sup></a> Konu üzerine çalışmalar yaparken, Goethe’nin “Wie einer İst, so İst sein Gott (Bir kişi nasılsa tanrısı da öyledir)” özdeyişinin Fransızca çevirisini (Tel est l’homme, est son Dieu) okuduğunda, “ruh-i millî-din, felsefe, edebiyat”notunu düşmesi» milletlerin inanç ve kurumlannı, “ulusal ruh” ve “kolektif bilinç”in yarattığı fikrine katıldığını ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn327" name="_ftnref327"><sup>[446]</sup></a></p>
<p>Reisicumhur» Fouill6e ışığında bir “millet psikolojisi” tahlili yaptığında, tabiata tapan “Türk&#8217;ün doğal halinde Müslüman olmadığını varsaymıştır.<a href="#_ftn328" name="_ftnref328"><sup>[447]</sup></a> Ona göre» yeni rejim döneminde camilerin hızla boşalması da bunun göster­gesidir.<a href="#_ftn329" name="_ftnref329"><sup>[448]</sup></a>* Dolayısıyla millî kimlik geliştirilip, özlerine döndüklerinde, Türk- lerin “dinî”nin yerine “millî”yi geçirmeleri daha kolay olacaktır.</p>
<p>Eski bir Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olan Haşan Ruşenî (Barkın), Mustafâ Kemal’e sunduğu “Din Yok Milliyet Var” çalışmasında, “felsefemizde ‘din’ kelimesinin tam mukabili [nin] milliyet” olduğunu, dolayısıyla, “Türk ol­mak” m “din” işlevi gördüğünü savunmuş; reisicumhur da bu görüşleri, düş­tüğü, “aferin, aferin” notlarıyla takdir etmiştir.<a href="#_ftn330" name="_ftnref330"><sup>[449]</sup></a> 1793 yılında “Vatan (La Patrie)” adında yeni bir laik din oluşturulmasını öneren Marie-Joseph Chenier’nin tezini tekrar eden söz konusu değerlendirmenin alt başlığı olan, “Benim Dinim Benim Türklüğümdür” vecizesi, son tahlilde, “dinî”nin yerine “millî”yi geçirmeyi arzulayan Mustafa Kemal’in de konuya bakışını özetlemektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, bir dönem edebiyatçısının, “Acaba, milliyetçiliği bir mezhep, bir din hâline sokmayı aklından geçirdi mi?” soru­suna olumlu cevap verilmesi anlamlıdır.<a href="#_ftn331" name="_ftnref331"><sup>[450]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bu yaklaşımı, değişik eserlerini okuduğu Durkheim<a href="#_ftn332" name="_ftnref332"><sup>[451]</sup></a> ile onun çalışmalarına dayalı analizler geliştiren Ziya Gökalp ve Ahmed Ağa- oğlu’nun yorumlarından yararlanarak geliştirmiştir.<a href="#_ftn333" name="_ftnref333"><sup>[452]</sup></a> Durkheim, yeni rejimin tercüme ettirdiği ilk kitaplar içinde yer alan, <em>Les formes elementaires de la vie religieuse</em> (1912) eserinde,<a href="#_ftn334" name="_ftnref334"><sup>[453]</sup></a> Avustralya Yerlileri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, ilkel insanların totemleri ile daha gelişmiş toplumların tanrılarının, “kolektif ve anonim varlığı” sembolize ettiğini savunmuştur. Ona göre, Yerliler, gerçekte, üyesi oldukları grubun kolektif varlığına tapmaktadır. Bu cemaatler­deki “totem,” modern milledtlrin “bayrak”ını andıran bir semboldür.</p>
<p>Durkheim, Mustafa Kemal’in okuduğu ve rejim tarafından tercüme ettirilen bir diğer kitabında ise devlet ve vatan (la patrie)nin, milletin somut sembolleri olduğunu iddia etmiştir.<a href="#_ftn335" name="_ftnref335"><sup>[454]</sup></a> Toplumsal gerçekçi sosyoloğun görüşleri çerçeve­sinde, milliyetçiliğin; kuruluş miti, efsâneleri, kahramanları, kutlama ve âyin biçimindeki törenleri ile laik bir yurttaşlık din ve ahlâkı (moralite civique) ka­rakterini taşıdığını düşünen Mustafa Kemal’in denetiminde hazırlanarak, bu yeni “din’in ilmühâlini sunan, <em>Vatandaş İçin Medenî Bilgiler</em> çalışması da “dinî”nin yerini “millî”nin almasını önermiştir.<a href="#_ftn336" name="_ftnref336"><sup>[455]</sup></a></p>
<p>Bu çalışmada dile getirilen ve <em>De la division du travail social</em> ile <em>Les formes elementaires de la vie religieuse</em> yapıdarmın tezlerinden mülhem, “Türk milletinin her kişisi, birtakım farklarla ve fakat umumî surette birbirine benzer .. .Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları biribirine benzer . . . Bir işin ahlâkî bir kıymeti olması, ayrı ayrı insanlardan daha ulvî bir menbadan sadır olmasıdır . . . Ahlâk mukaddestir; çünkü en büyük ahlâkî şeniyet sahibi bir faile racidir. O fail, yalnız ve ancak cemiyettir. Ülûhiyette, timsalî bir şekilde düşünülmüş cemiyet dahi mündemiçtir” ifadesi,<a href="#_ftn337" name="_ftnref337"><sup>[456]</sup></a> Ziya Gökalp’in lisanımıza “nraşerî vicdan” ifadesiyle kazandırdığı <em>conscience collective</em> çerçevesinde oluşacak “millî ahlâk”ın toplumun yeni “din”i haline geleceğini vurgulamaktadır.</p>
<p>Reisicumhurun, 1931 yılında, “dinî bayramlara fazla bir mevki vermemek için” tebriklere cevap vermeme kararı alması, şüphesiz, “dinî”nin yerini “millî’yi geçirme arzusunun tezahürüdür.<a href="#_ftn338" name="_ftnref338"><sup>[457]</sup></a> Evvelce rejim sözcüsü gazeteler ve Garbçı dergiler, laik rejimde dinî bayramların resmen kutlanmaması, bunun sadece millî günler için geçerli olmasının gerekliliğini vurgulayarak konunun önemini dile getirmiş,<a href="#_ftn339" name="_ftnref339"><sup>[458]</sup></a> bu da islâmcıların sert eleştirilerine neden olmuştur.<a href="#_ftn340" name="_ftnref340"><sup>[459]</sup></a></p>
<p>Bu talepler ile Mustafa Kemal’in uygulamalarının düşünsel arka planında, seküler bir toplum tasavvuru kadar, Durkheim’ın tezlerine dayanılarak geliş­tirilmiş “yurttaşlık dini” projesi de bulunmuştur. Aynı zamanda meb‘us olan bir dönem şairinin, “Gördüm bunu gözümle ki bora gibi bir Adam&#8230; ./Sonra kalkıp ayak üstü Türk oğluna buyurdu:/Başka Tanrı bilme artık, anan olan yurda tap!”<a href="#_ftn341" name="_ftnref341"><sup>[460]</sup></a> dizeleriyle dile getirdiği gibi, cumhuriyet kurucusu, vatansever­lik temelli “millî”yi temel kutsal haline getirmek istemiştir. Çarpıcı bir yoru­mun özetlediği gibi, “Kemalizm bidayetten beri bir tek tanrıya,” “Millicilik”e tapmıştır.<a href="#_ftn342" name="_ftnref342"><sup>[461]</sup></a> Bunun öznesi “Türk” olup, kutsallık ona ve onun sembolü olan lidere aktarılmıştır.<a href="#_ftn343" name="_ftnref343"><sup>[462]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla, “yurttaşlık dini” projesi, “avam”a ait bir değer olarak görülen “din”e terkedilen faaliyet alanına ilâve bir sınırlama getirmektedir. “Aydın­latma” neticesinde, bilimi “din”i olarak gören seçkinlerin toplumdaki oram artarken, “avam” ve “havass”ın beraberce içselleştireceği “yeni millî ahlak,” dini bütünüyle arka plana itecek, “millî ibadet”ler yaratılacaktır.<a href="#_ftn344" name="_ftnref344"><sup>[463]</sup></a> Yabana bir gözlemci, “İslâm dininin resmen” yürürlükte olmasına karşılık, Türkiye’de “Milliyetçiliğin halkın yeni dini, Misak-ı Millî’nin ilmühâl/dua kitabı, İstiklâl [Harbi] tarihinin ise Ahd-i Cedîd’i [Kuranı]” haline geldiğini vurgulamıştır.<a href="#_ftn345" name="_ftnref345"><sup>[464]</sup></a></p>
<p>1925 yılında Balıkesir’e uğrayan Mustafa Kemal’i karşılama töreninde, Dr. Galip adlı bir konuşmacı, “Büyük Gazi Allah Kur’anında Muhammed’in son peygamber olmadığını söylememiş olsaydı bugün ben sana peygamber der idim” dediğinde, hazır bulunanlardan bâzdan, “Hayır, Gazi Türk’ün peygam­beri, Türk’ün peygamberi” diye bağırmışlar; hatip de reisicumhurun, “bütün Türk kalblerinin teveccüh etdiği ulu ve mu‘azzam bir Kâ‘be” olduğunu ekle­miştir.<a href="#_ftn346" name="_ftnref346"><sup>[465]</sup></a> Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, seküler ulusal lider, yeni din olan milliyetçiliğin nebisi ve kutsalı olarak görülmüştür.</p>
<p>Ancak, böylesi yaklaşımlar, “îslâmın miadını doldurduğunu” düşünmeye başlayan<a href="#_ftn347" name="_ftnref347"><sup>[466]</sup></a> şehirli üst sınıflar ve yeni seçkinlerin bir bölümündeki dönüşümü özetlemiştir. Değişimin toplumun genelinde benimsenmesinin ise zaman ala­cağı varsayılmıştır. Mustafa Kemal, bunun uzun vadeli bir mega proje oldu­ğunun bilincindedir. O nedenle, sınırlarını daraltmaya çalıştığı alanı kendi haline bırakmanın, programının tamamlanmasını zorlaştırmanın yanı sıra si­yasî riskler de taşıdığını düşünmüştür.</p>
<p>Bundan dolayı, geleceğin toplumunda marjinal bir konuma gerileyeceği varsayılan “din”i, bu gerçekleşene kadar kontrol altında tutmak gerekmekte­dir. Reisicumhur, bu amaçla, 1924 yılında Şer‘iye ve Evkaf Vekâleti’nin ilgası sonrasında, Diyanet İşleri Re’isliği’ni kurdurtmuştur. Güçlü antiklerikalist görüşlere sahip bir devlet adamı olan Mustafa Kemal, bir sınıf olarak ulemâyı toplumsal alan dışına iterken, otonom hareket sahası da tanımayarak, din si­yasetlerini uygulamakla vazifelendirdiği Diyanet îşleri’ni rejimin bürokratik din yapılanması haline getirmiştir. Bu kurum, Mustafa Kemal’in topluma be­nimsettirmek istediği bilimci ve rasyonalist yaklaşımları din ile bağdaştırarak, yeni, ıslâh edilmiş bir İslâm anlayışını kitlelere aşılamak gibi hayata geçirilmesi fazlasıyla zor bir işlevi üstlenmiştir.<a href="#_ftn348" name="_ftnref348"><sup>[467]</sup></a></p>
<p>Anılan müessese, bunun yanı sıra, Vatikan’ın 1890 sonrasında, Katolikleri Üçüncü Cumhuriyet’e muhalefet etmemeye ikna etmeye çalışan “Ralliement”ı benzeri bir seferberlik geliştirerek, rejimin din siyasetlerini kuşku ile karşılayan mütedeyyin kitleleri yeni “cumhuriyet”e yakınlaştırmaya gayret edecektir.</p>
<p>Mustafa Kemal, bilimci ideoloji, “reformlar,” “milli&#8217;nin öne çıkarılması ve Diyanet projesiyle toplumsal etkinliğini düşürdüğü “din”in tesir sahasını daha da sınırlamak için radikal bir sekülerleşme programını devreye sokacaktır. Bu­nun modeli, kavramın “ideal” biçimi olduğunu düşündüğü, Üçüncü Cum­huriyet laikliğidir. Ancak, 1789 sonrası gelişmelerinden de etkilenen, liderin­den kaynaklanan bilimcilik vurguları güçlü Türk laikliği, otoriter rejim al­tında geliştirilmesinin de etkisiyle, izlenen örnekten daha katı, yasakçı ve ça­tışmacı bir karakter arz edecek;<a href="#_ftn349" name="_ftnref349"><sup>[468]</sup></a> bir propaganda kitabında kullanılan ifa­deyle, “din ve dünya işleri arasında Fransada olduğu gibi, bir mütareke manası ifade” etmeyerek, “passif” olmayan, “aktif” bir yorumu ortaya koyacaktır.<a href="#_ftn350" name="_ftnref350"><sup>[469]</sup></a></p>
<p>İlk aşamada, Jules Ferry’ninkine benzer bir programla, eğitim bütünüyle laik hale getirilirken, daha radikal bir tedbirle mülga Şer‘iye ve Evkaf Vekaleti idaresindeki bütün mektep ve medreseler Ma‘arif Vekâleti’ne bağlanmış ve tedricen kapatılmıştır.<a href="#_ftn351" name="_ftnref351"><sup>[470]</sup></a> 1931 yılına gelindiğinde köy okulları dışındaki tüm kuramlarda dine ilişkin dersler kaldırılmıştır.</p>
<p>Akabinde, Diyanet’in kontrol edemeyeceği, Mustafa Kemal’in de “‘ilmin, fennin ve . . . medeniyetin” sunduğu aydınlık ile uyumsuz kurumlar olarak tanımladığı<a href="#_ftn352" name="_ftnref352"><sup>[471]</sup></a> tarikatlar seddolunmuş, tekye ve zaviyelerin kapılarına da kilit vurulmuştur.<a href="#_ftn353" name="_ftnref353"><sup>[472]</sup></a> Şer‘iye mahkemelerinin ilgası, 1864’den beri süregelen hu­kukî dualizmi ortadan kaldırmıştır.<a href="#_ftn354" name="_ftnref354"><sup>[473]</sup></a> Değiştirilmiş 1912 İsviçre Medeni Ka­nunu ile 1881 İsviçre Borçlar Kanunu’nun 1926 yılında kabûlüyle özel hu­kukun sekülerleşmesi hamlesi tamamlanmış ve çok evlilik (ta‘addüd-i zevcat) benzeri uygulamalar sonlandırılmıştır.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi, “devletin dini” hükmü 1928 yılında Teşkilât-ı Esasiye Ka­nunu metninden çıkarılmış, meb‘us ve reisicumhur yeminlerindeki “vallahi” ibâresi yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesi koyulmuştur.<a href="#_ftn355" name="_ftnref355"><sup>[474]</sup></a> Daha sonra, Mustafa Kemal’in temel ilke olarak gördüğü,<a href="#_ftn356" name="_ftnref356"><sup>[475]</sup></a> sıklıkla atıfta bulunu­lan<a href="#_ftn357" name="_ftnref357"><sup>[476]</sup></a> ve 1927 yılında yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’nin kabûl ettiği yeni nizâmnâmenin 3. maddesinde adı zikredilmeden sahipleni­len<a href="#_ftn358" name="_ftnref358"><sup>[477]</sup></a> “laiklik”e yasallık kazandırılmıştır. Fırka, 1931 senesinde, “bütün kanun­ların» nizamların ve usullerin ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını” sağlama benzeri, güçlü bir bilimci vazife yüklediği “lâyiklik”i örgütün ana vasıfları arasında saymıştır.<a href="#_ftn359" name="_ftnref359"><sup>[478]</sup></a> Bu kavram, 1937 yılında devletin temel niteliklerinden biri olarak Teşkilât-ı Esasiye Kanunu metnine eklenecektir.<a href="#_ftn360" name="_ftnref360"><sup>[479]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bu doğrudan laikleşme hamlelerinin yanı sıra din ile iliş- kilendirilen alanlarda yaptığı reformlarla, seküler dünya algısı yaratılmasına katkıda bulunacaktır. Gregoryen takvimin kabûlü ve İ.Ö. (Isa’dan Önce) ve LS. (İsa’dan Sonra) ayrımının kullanıma sokulması, fesin kaldırılması, alfabe değişikliği, hafta tatilinin Pazar gününe alınması, mabetler dışında “ruhanî kisve” taşınmasının yasaklanması; zaman, görünüm ve kültürde, İslâmî ol­duğu düşünülen bağlantıları koparacaktır.</p>
<p><strong>Bilimci Tasavvurun Örgütlenmiş Din ile İmtihanı</strong></p>
<p>Atatürk, 1937 yılında, “gökten indiği sanılan kitapların doğmalarile” bir tutulamayacak, ilhamını, “gökten ve gayipten değil, doğrudan doğruya hayat­tan alan” ilkelere dayalı bir program geliştirmeye muvaffak olduğunu dile ge­tirmiştir.480 Bu yorum, bir anlamda, Erken Cumhuriyet döneminde hayata geçirdiği laik cumhuriyet tasavvurunu özetlemiştir.</p>
<p>O, 1922 yılında, fikirlerini açıkça ortaya koyamamış bir lider olarak devlet kurma ve millet inşa etme faaliyetine başladığında, altı yüz yıllık bir saltanat, onun ayrılmaz parçası olarak görülen hilâfet kurumlan ile Garbçı ve seküler Türkçü yaklaşımlara şüpheyle bakan dindar bir toplum devralmıştır. On altı yıl sonra hayata gözlerini yumduğunda, ardında, Fransız Üçüncü Cumhuriyet laikliğini ileriye götürmüş, bilimciliği resmî ideolojisinin merkezine yerleştir­miş, söyleminde “millî’yi “dinî”nin önüne geçirmiş, kamusal alanda “din”i marjinalleştirerek yasakçı bir laikliğin denetimine sokmuş bir “cumhuriyet” bırakacaktır. Bu süreçte, “hilâfet kurumu” tarihe karışmış, Osmanlı geçmişi “devr-i sâbık/ancien regime” haline getirilerek kopuş ilân olunmuş, “re­formcu” resmî görüşü “avam”a benimsettirme vazifesi verilen Diyanet işleri dışındaki dinî kurum ve yapılar yasaklanmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusu, bir asır sonu “literatus”u olarak, yukarıdan aşağıya düzenlemelerle çağın gerisinde kalmış toplumunu tarihin akışına uydurdu­ğunu, modeli Fransa’nın bir buçuk asırlık dönüşümünü on altı yıla sığdırdı­ğını dükünmüş ve gelecek için ümitvâr olmuştur. Buna karşılık, vefatı sonra­sında yaşanan gelişmeler, yüksek beklentilerinin karşılanamaz olmasının yanı sıra dönem entelektüellerinin düştüğü yanılgıların bâzılarını paylaştığım or­taya koymaktadır.</p>
<p>Asır sonu entelektüel dünyasında, dinin yakın gelecekte marjinalleşerek antik çağ hurâfelerine indirgeneceği, bilimin her türlü sorunu çözeceğine du­yulan inanç son derece güçlü olmuştur. Bunu, <em>a priori</em> önerme olarak benim­seyenler, Guyau’nun kavramsallaştırdığı “din yokluğu”nun doğuracağı sorun­lar üzerine yoğunlaşmıştır. Bu yaklaşımları içselleştiren Mustafâ Kemal de bi­limcilikte takviye edilmiş yeni “millî ahlâk”ın Türkiye’nin çimentosu haline geleceğini, yetiştirdiği bilimci-seküler milliyetçi neslin ülkeyi farklı ufuklara taşıyacağını varsaymıştır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusu, örgütlenmiş dinlerin yirminci yüzyılın ilerleyen yıllarındaki yükselişini, buna karşılık, Jean-Paul Willaime’in ifadesini kulla­nırsak, &#8220;laikliğin sekülerleşerek,” dinin alternatifi olmaktan çıktığını<a href="#_ftn361" name="_ftnref361"><sup>[481]</sup></a> göre­meyecektir; ama buna, dönemin küresel entelektüel mehâfilinde ve dinlerin &#8220;iş” ve &#8220;vazifelerini” tamamladığının TBMM kürsüsünde yetkili ağızlardan dile getirildiği Türkiye siyaset çevrelerinde<a href="#_ftn362" name="_ftnref362"><sup>[482]</sup></a> de ihtimal verilmediği unutul­mamalıdır.</p>
<p>Atatürk’ün felsefî anlamıyla “inanç” ve bir kurum olarak “örgütlenmiş din”in evrimi hakkındaki kanaat ve öngörüleri gelişmeler tarafından doğru­lanmamıştır. Bunun yanı sıra toplumunun geleceği hakkındaki tahayyülleri de iki temel sorun içermiştir. Bunlardan birincisi, seçkinlerin dini olan bili­min, eğitim ve diğer toplumsallaştırma araçları kullanılarak, kısa sürede top­lumun geneline “en hakikî mürşid” olarak benimsettirilebileceğidir.</p>
<p>Erken Cumhuriyet döneminde bu alanda önemli başarı kazanılmış, Mus­tafa Kemal’in bilimciliği ile îslâmiyetin, doğduğu coğrafya ve kavmin ihtiyaç­larına cevap veren, buna karşılık, Türklere uygun olmayan bir inanç sistemi olduğu ve Araplar tarafından araçsallaştırıldığı tezi toplumun bir bölümüne nüfuz etmiştir. Ellison’ın, genç bir maarif müfettişi ile Konya’dan Adana’ya giderken yaptığı sohbette söylenenler, bu konuda ilginç ipuçları sunmaktadır.</p>
<p>Söz konusu bürokratın Iskoç gazeteciye, “Bizim peygamberimiz Gazimiz­dir. Biz, o ArabistanıI <em>şahıs</em> ile ilişkimizi sona erdirdik. Muhammed’in dini Arabistan’a pek uygundu; ama bize yaramaz” demesi üzerine, Ellison, “Ama sizin hiç mi inancınız yok?” sorusunu yöneltmiş; muhatabı ise buna, “Evet [var]. Gazi’ye, bilime, ülkemin geleceğine ve kendime” cevabını vermiştir. Bu anektodu nakleden gazeteciye göre, “bilime duyulan güven” ile “Arabis­tan’dan gelen her şey” ve “halkı geri bıraktıran hocalara duyulan nefret”i vur­gulayan müfettiş, “yeni neslin inancını dile” getirmektedir.<a href="#_ftn363" name="_ftnref363"><sup>[483]</sup></a></p>
<p>Zikredilen görüşler, şüphesiz, “din”e yönelik “radikal bilimci” yaklaşımın toplumun bir bölümünde revaç bulduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, resmî ideolojinin de üstü kapalı biçimlerde yücelttiği bu “yeni inanç”ın, toplumun geneli tarafindan içselleştirildiğini düşünmek yanıltıcıdır. Atatürk, tezlerinin çok daha geniş ve sosyal etkinliği yüksek bir kesimce benimsediğine inanmış, bunun dışında kalan “avam”ın da kısa sürede “aydınlatılabileceği,” tarihin gidişini anlayamayan “mürteciler”in ise uzun vâdede ortadan kalkacağını var­saymış, buna karşılık, gelişmeler öngörüsünü doğrulamamıştır.</p>
<p>Bunun, diğer bir ifadeyle, Mardin’in de vurguladığı gibi, ezici çoğunluğu “Cumhuriyet Çocuklarımdan oluşan bir topluma dönüşülememesinin temel nedeni, &#8220;din”in bireylerin “değerleri”nin önemli bölümünü oluşturmayı ve “insanların bir toplum unsuru olarak yaşamalarını mümkün kılan bir işlev” görmeyi sürdürmesidir.<a href="#_ftn364" name="_ftnref364"><sup>[484]</sup></a> Dini bilimsel açıdan değerlendiren etkili on doku­zuncu asır düşünce akımları, “hurâfe”nin “değer” olmadığını iddia etmişler­dir. Konuya aynı pencereden bakan cumhuriyet kurucusu da “aydınlanma­nın” boş inançları işlevsiz kılarak bireylerin yol göstericilerini değiştirmelerini sağlayacağı kanaatini geliştirmiştir. Ancak, bu tür bilimci analizler, ortalama toplum bireyinin dine bakışını fazla etkilememiştir.</p>
<p>Atatürk, pek çok çağdaşı gibi, aydınlanmanın dönüştürücü gücüne yöne­lik yüksek beklentiler geliştirme ve İslâmî toplumsal ilişkiler ağının etkinli­ğini küçümsemenin yanı sıra Araplar dışında kalan Müslümanların reform aracılığıyla dine farklı yaklaşabilecekleri ve bu çerçevede çağ ile daha uyumlu bir “Türk İslâmî” yaratabileceği varsayımıyla, aşırı mekanik bir yaklaşım or­taya koymuştur. Ziya Gökalp benzeri Türkçü-İslâmcıların aksine, onun amacı bunu topluma yaymak değildir. Cumhuriyet kurucusu, bunun “avam”a hizmet edeceğini ve “dinî”nin yerini “millî”nin almasını kolaylaştı­racağını düşünmüştür.</p>
<p>Geertz, İslâm coğrafyasının iki ucunda yer alan Fas ve Endonezya’da dinin “nasıl yaşandığı”nı tahlil eden “yorumlayıcı/sembolik” antropoloji çalışma­sında, değişik Müslüman toplulukların, örneğin yerleşik Araplar ile bedevile­rin dini farklı biçimde yaşadığını savunan işlevselci (functionalist) yaklaşım­ların şekilsel farklılıkları abarttığı, “İslâm”m değişik toplumlarda “aynı kök­leşmiş sembolleri” kullandığı sonucuna ulaşmıştır.<a href="#_ftn365" name="_ftnref365"><sup>[485]</sup></a> Dinî hayatın bu “türdeş” altyapısı gözönüne alındığında, Türkçü-İslâmcılar ile milliyetçi modernistlerin geliştirdiği, Atatürk’ün de anlamlı bulduğu, “özgün Türk İslâmî” ve “millî din” projelerinin belirli bir eşiğin ötesine gidebilme şansı ta­şımamış olduğu söylenebilir.</p>
<p>Atatürk, “laik cumhuriyet projesi”ni hayata geçirmekte ciddi başarılar sağ­lamış. Sovyet idaresi altındaki Orta Asya ve Kafkasya cumhuriyetleri istisnâ olunursa, bu alanda İslâm dünyasında görülen en radikal dönüşümü gerçek­leştirmiştir. Tamamlanmasını, denetiminde yazılan ders kitapları ve diğer top­lumsallaştırma vasıtaları aracılığıyla<a href="#_ftn366" name="_ftnref366"><sup>[486]</sup></a> endoktrine edilen yeni nesle bıraktığı bu programın temel sorunu, otoriter rejim altında yukarıdan aşağıya yapılan düzenlemelerin zaman içinde kökleşeceği ve siyasî sistem değiştiğinde de kalıcı olacağının varsayılmasıdır. Reformları eleştiren yabancı gözlemcilerin pek çoğu bu öngörüyü paylaşmıştır. Örneğin, Mısırlı Şeyh Muhammed el-Gu- naymi et-Teftâzânî, geleceğin Türkiyesi’nde Kur’an’ın ancak müzelerde görü­lebileceğini ileri sürmüştür.<a href="#_ftn367" name="_ftnref367"><sup>[487]</sup></a> Gelişmeler, Erken Cumhuriyet bağlamında an­lamlı bulunabilen böylesi iddialı kehânederin, uzun vâdedeki gelişmeleri tah­min konusunda oldukça başarısız olduğunu ortaya koyacaktır.</p>
<p>Şükrü Hanioğlu &#8211; Atatürk,Entelektüel Biyografi,syf:480-521</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref215" name="_ftn215"><sup>[330]</sup></a> Grace Ellison, <em>Turkey To-Day</em> (London: Hutchinson, [1928]), 24. Orijinal metinde, “I wish ali religions at the bottom of the sea” ifadesi yer almaktadır. Bunun, metne sadık, literal çevirisi, “Tüm dinlerin denizin dibinde olmasını arzu ederim” şeklinde yapılabilir. Ancak, tercih ettiğimiz metafor, verilmek istenilen mesaja daha uygundur. Mustafâ Kemal’in, tercüman aracılığıyla ve Fransızca yapıldığı izlenimini veren mülakatta, görüşlerini doğru biçimde aktarmasını istediği çevirmene sık sık “Ne dedin?” sorusuyla müdahale etmesi (bkz. Ibid., 20), kelimeleri tartarak konuştuğunun kanıtıdır. Hariciye Vekili’nin Ellison’a yazdığı mektupta, “Kitabınız memleketimiz hakkında yazılan kitapların en eyilerinden birisidir” denilmesi ise gazetecinin çalışmalarının takdir edildiğini ortaya koymaktadır. Bkz. 7. 2. 1932 tarih ve “Grace Ellison” başlıklı bilgi notu, CBA- 01018615 (1932).</p>
<p><a href="#_ftnref216" name="_ftn216"><em><sup><strong>[331]</strong></sup></em></a><em> Atatürk’ün Not Defterleri,</em> 8, 183-86.</p>
<p><a href="#_ftnref217" name="_ftn217"><sup>[332]</sup></a> Bkz. Supra, 137-38.</p>
<p><a href="#_ftnref218" name="_ftn218"><sup>[333]</sup></a> Rıza Nur, <em>Hayat ve Hatıratım,</em> 3, 1187.</p>
<p><a href="#_ftnref219" name="_ftn219"><sup>[334]</sup></a> Wells ilerleyen yıllarda tüm bilgileri içeren bir “dünya ansiklopedisi” hazırlanması önerisini de g<u>ün</u>deme getirecektir. Bkz. H. G. Wells, <em>Worki Brain</em> (Garden City, NY. Doubleday, Doran &amp; Co., 1938), 3-93.</p>
<p><a href="#_ftnref220" name="_ftn220"><sup>[335]</sup></a> Bunların önemlileri arasında bâzdan daha sonra film senaryosuna dönüştürülen, <em>The Time Machine</em> (1895), <em>Bye-Products in Evolution</em> (1895), <em>ThelslandofDoctorMoreau</em> (1896), <em>The InvisibleMan</em> (1897), <em>The First Men in theMoon</em> (1901), <em>A Modem Utopia</em> (1905), <em>Men Like Gods</em> (1923) sayılabilir. Beşinci roman, [H. G.] Wells, <em>Fennî, Seyyahı Harikü&#8217;l-&#8216;âde Roman: Kamerde îlk insanlar,</em> ter. ‘Aziz Hüdaî’ (İstanbul; Talebe Defteri Kitabhanesi, 1336/1334/1918) adı altında Türkçeye çevrilmiştir. Yahya Kemal’in <em>Çamlar Altında Musahabe</em> (1913) hikâyesinin ana fikri de “The Time Machine”den alınmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref221" name="_ftn221"><sup>[336]</sup></a> Hilaire Belloc, <em>A Companion to Mr. Wells<sup>&gt;</sup>s ‘Outline ofHistory*</em> (London: Sheed and Ward, 1926); idem., <em>Mr. Belloc Stili Objects to Mr. Wells’s “Outline of History”</em> (London: Sheed and Ward, 1926). Esere yönelik diğer eleştiriler için bkz. David C. Smith, <em>H. G. Wells Desperately Mortal: A Biography</em> (New Haven, CT: Yale University Press, 1986), 256.</p>
<p><a href="#_ftnref222" name="_ftn222"><sup>[337]</sup></a> George Orwell, <em>CriticalEssays,</em> der. George Packer (London: Harvill Secker, 2009), 153.</p>
<p><a href="#_ftnref223" name="_ftn223"><sup>[338]</sup></a> Mustafa Kemal, H. G. Wells, <em>Esquisse de l’histoire üniverselle,</em> ter. Edouard Guyot (Paris: Payot, 1925) tercümesini hızla gözden geçirmiş; geleceğin toplumu ve bir dünya federal devleti kurulması projesinin yanı sıra ileride lise tarih kitaplarında özeti verilecek, “korku ve ümit’’in dinlerin oluşumundaki rolünü ele alan alt bölümün başlığının (La peur et l’esperance dans la religion) yanına işareder koymuş, Darwinizmi tartışan kısmın da önemli olduğunu düşünmüştür. Sırasıyla bkz. Ibid., 550, 572; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 12, 433-55. Kitabın 1925 yılında yayımlanan İngilizce baskısının iki kopyası Atatürk’ün özel kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu&#8217;. Anıtkabir ve Çankaya Bölümleri</em> (Ankara: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı, 1973), 464.</p>
<p><a href="#_ftnref224" name="_ftn224"><sup>[339]</sup></a> Ruşen Eşref Ünaydın, <em>Atatürk: Tarih ve Dil Kurumlan Hâtıralar; VII. Türk Dil Kurultayında Söylenmiştir</em> (Ankara: T.D.K, 1954), 51.</p>
<p><a href="#_ftnref225" name="_ftn225"><sup>[340]</sup></a> H. G. Wells, <em>Cihan Tarihinin &#8216;Umumî Hatlan,</em> 1-5 (İstanbul: Ma‘arif Matbaası, 1927, 1927,1928,1928,1928).</p>
<p><a href="#_ftnref226" name="_ftn226"><sup>[341]</sup></a> Smith, <em>H. G. Wells Desperately Mortal,</em> 258.</p>
<p><a href="#_ftnref227" name="_ftn227"><sup>[342]</sup></a> Şemsettin Günaltay tarafından, Atatürk’ün vefatı sonrasında kaleme alınan <em>Tarih</em> I’in yeni şeklinin bilhassa “din”e yaklaşım ve Darwinist kurama dayalı anlatım alanlarında farklılıklar gösterdiği vurgulanmalıdır. Bkz. Şemsettin Günaltay, <em>Tarih,</em> I (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1939). Benzer şekilde, kurucu liderin ölümü akabinde ikinci cilt metninde de değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref228" name="_ftn228"><sup>[343]</sup></a> Bu kitaplar orta okullar için hazırlanmış, ancak Birinci Tarih Kongresi’nde bu seviye için ağır oldukları eleştirileri dile getirildikten sonra [bkz. <em>Birinci Türk Tarih Kongresi: Konferanslar Müzakere Zabıtları</em> ([Ankara]: Maarif Vekâleti [1932]), 282-84] lise müfredatına kaydırılmıştır. 1933 yılında aynı içeriğin basideştirilmesi ve özedenmesiyle hazırlanan orta okul tarih kitapları da kullanıma sokulmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref229" name="_ftn229"><sup>[344]</sup></a> H. G. Wells, <em>The Outline ofHistory: Being a Plain History of Life and Mankind,</em> 4 (New York: The Review of Reviews Company, 1923), kitabı içinde yer alan, “The Next Stage of History” (ss. 1289 et seq.) bölümü, Mustafa Kemal’in tetkiki için ayrıca çevrilmiş ve onun tarafindan dikkatle okunmuştur. El yazısı ile yapılmış, “Dünya Tarihînin Müstakbel Safhası” başlıklı bu tercüme için bkz. <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar</em>, 8, 327-37.</p>
<p><a href="#_ftnref230" name="_ftn230"><em><sup><strong>[345]</strong></sup></em></a><em> Nutuk,</em> 434; H. G. Wells, <em>The Outline ofHistory,</em> 4, 1297.</p>
<p><a href="#_ftnref231" name="_ftn231"><em><sup><strong>[346]</strong></sup></em></a><em> Outline of History&#8217;</em>nin “Early Thought” bölümü <em>Tarih</em> I’de “Fikrin Doğuşu” haline gelmiş, alt bölümler olan “Primitive Philosophy, The Old Man in Religion, Fear and Hope in Religion, Stars and Seasons, Story-telling and Myth-Making, Complex Origins of Religion” ise (bunlar eserin Türkçe tercümesinde, “Fikrin Doğuşu: Ibtida’î Felsefe, Dinde Ceddin Mevki‘i, Dinde Korku ve Ümid, Yıldızlar ve Mevâsim, Hikâye ve Hurâfeler, Din Menşe’lerinin Girift Mahiyeti” başlıklarıyla verilmiştir. Bkz. Wells, <em>Cihan Tarihinin ‘Umumî Hatları,</em> 1, 95-106) “Fikrin Doğuşu: İptidaî Felsefe, Dinde Atanın Mevkii ve Tesiri, Dinde Korku ve Ümit, Yıldızlar ve Mevsimler, Hikâye ve Hurafeler, Din Menşelerinin Karışık Mahiyeti,” şeklinde aynen aktarılmıştır. İçerik ise Wells’in anlatımının özetidir. Bkz WeÛs, <em>The Outline ofHistory,</em> 1, 92-105, <em>Tarih,</em> I, 20-24.</p>
<p><a href="#_ftnref232" name="_ftn232"><em><sup><strong>[347]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> I, 21. Mustafa Kemal, aynı vurguları <em>Medenî Bilgiler</em> kitabı için kaleme aldığı notlarda da tekrar etmiştir. Bkz. <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazılan,</em> der. A Afetinan [Ayşe Afet inan] (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1969), 451.</p>
<p><a href="#_ftnref233" name="_ftn233"><sup>[348]</sup></a> Ludwig Büchner, <em>Kraft und Stoff öder Grundzüge der natürlichen Wehordnung,</em> 16. baskı (Leipzig: Verlag von Theodor Thomas, 1888), 365, 372-73, 380-98, 483-84.</p>
<p><a href="#_ftnref234" name="_ftn234"><sup>[349]</sup></a> Ibid., 382.</p>
<p><a href="#_ftnref235" name="_ftn235"><sup>[350]</sup></a> Bkz. <em>Tarih</em> I, 22. Mustafa Kemal de bir okul ziyaretinde, “ilk insanların ve iptidaî cemiyetlerin korkuya müstenit ahlâk” anlayışları geliştirdiğini vurgulamıştır. Bkz. “Gazi Hz. Edirne Mekteplerini Ziyaret ve Talebeyi irşat Ettiler,” <em>Milliyet,</em> 25 Kânunuevvel 1930.</p>
<p><a href="#_ftnref236" name="_ftn236"><sup>[351]</sup></a> Patrick Parrinder, “The Old Man and His Ghost: Grant Ailen, H. G. Wells» and Popular Anthropology,” iç. <em>Grant Ailen: Literatüre and Cultural Politics at the Fin de Sikcle,</em> der. William Greenslade, Terence Rodgers (Burlington, VT: Ashgate, 2005), 177-78.</p>
<p><a href="#_ftnref237" name="_ftn237"><em><sup><strong>[352]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> I, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref238" name="_ftn238"><sup>[353]</sup></a> H. G. Wells, <em>The Outline of History,</em> 2, 702; idem., <em>Cihan Tarihinin ‘Umumî Hatları,</em> 3 (İstanbul: Ma‘arif Vekâleti, 1928), 91-92; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 2, 400.</p>
<p><a href="#_ftnref239" name="_ftn239"><sup>[354]</sup></a> [‘Abdullah Cevdet], “Darü’l-hikme Içün,” <em>îctihad</em> 150 (23 Teşrin-i sânî 1922): 3120;idem., “Tercüme! Tercüme! <em>îctihad</em> 156 (1 Ağustos 1923): 3211. Kitabın çevirisini Hüseyin Cahid’e öneren de Abdullah Cevdet olmuştur. Bkz. idem., “Mühim Bir Eser-i İslâmî Hakkında: Hüseyin Cahid Bey Biraderimize,” <em>Îctihad</em> 161 (1 Kânûn-i sânî 1924): 3300.</p>
<p><a href="#_ftnref240" name="_ftn240"><sup>[355]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet “Tercüme! Tercüme!” <em>Îctihad</em> 156: 3211. Aşırı derecede ayrıntılı ve kapsamlı eserin, Caetani’nin yorumlarının yer almadığı beş ciltlik bir özetinin de var olmasına [bkz. Leone Caetani, <em>Chronographia Islamica; ossia, Riassunto cronologico della storia di tutti i popoli musulmani dall’anno 1 allanno 922 della Higrah (622-1517 dell&#8217;era volgare). Corredato della bibliografia di tutte le principali fonti stampate e manoscritte,</em> 1-5 (Paris: P. Geuthner, 1912)] karşılık, onun değerlendirmelerini de içeren külliyatın çevrilmesinin önerilmesi ve cumhuriyet döneminde bunun yapılması ilginç bir ideolojik tercihi ortaya koymaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref241" name="_ftn241"><sup>[356]</sup></a> 12 ciltlik eserin son kısmı 1926 yılında yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref242" name="_ftn242"><sup>[357]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali delTIslâm,</em> 2/2, <em>Dall’anno 7. al 12. H.</em> (Milano: Ulrico Hoepli, 1907).</p>
<p><a href="#_ftnref243" name="_ftn243"><sup>[358]</sup></a> Bkz. <em>L’Archivio Leone Caetani allAccademia Nazionale dei Lincei,</em> der. Paola Ghione, Valentina Sagaria Rossi (Roma: Fondazione Camillo Caetani, 2004), 442-44.</p>
<p><a href="#_ftnref244" name="_ftn244"><sup>[359]</sup></a> Leone Caetani, “La fonction de T İslam dans l’6volution de la civilisation,” ter. Georges Bourgin, <em>Scientia</em> 11/23-3 (1912): 260-92.</p>
<p><a href="#_ftnref245" name="_ftn245"><sup>[360]</sup></a> Bu tavır alış, Osmanlı yöneticilerinin de dikkatini çekmiştir. Bkz. Roma Sefareti’nden Sadrâzâm İbrahim Hakkı Paşaya gönderilen, 23 Eylül 1911 tarih ve 7940/576 sayılı yazı ve ekleri, BOA-HR.SYS. 1549/63 (1911).</p>
<p><a href="#_ftnref246" name="_ftn246"><sup>[361]</sup></a> Bkz. Yusuf Ziya, “İslâm Tarihi: ‘Hüseyin Cahid’ Bey’in İtalyancadan Tercüme ve Neşr Erdiği ‘Leone Caetani’nin İslâm Tarihi Hakkında întikâd,” <em>Mihrab</em> 2/25 (1 Kânûn-i sânı 1341 [1925]): 1-13; 2/26 (1 Şubat 1341 [1925]): 49-57; 2/27 (1 Mart 1341 [1925]): 97- 107; Ahmed Na‘im, “İslâm Tarihi Hakkında: Hüseyin Cahid Beyefendiye Açık Mektub,” <em>Sebilur-Reşad</em>25/638 (12 Şubat 1341 [1925]): 211-13; idem., “İslâm Tarihi Hakkında,” <em>Tanin,</em> 16, 17, 20 Şubat 1925; [Abdülkadir] Sadreddin, “Tenkid-i Âsâr: İslâm Tarihi,” <em>Sebilü’r-Reşad25l&amp;&gt;7</em> (5 Şubat 1341 [1925]): 193-95.</p>
<p><a href="#_ftnref247" name="_ftn247"><sup>[362]</sup></a> Bunların başmda, “Caetani’ni bâzı müsteşrik ve râhiplerle işbirliği ederek, Hadîs ve İlm-i Hadîse, Muhaddislere, Eshâb-ı kirâma, ibâdetlerimize, Peygamberimize ve nesebine vâki tecavüz”ü olarak tanımlanan (bkz. Diyanet İşleri Başkam Vekili Sadettin Evrin’in Anamur Müftülüğü’ne, 10 Ekim 1961 tarih ve 26497 sayılı yazısı, BCA-51-33-4-33-40 [1961]) eserine karşı yazılan, M. Âsim Koksal, <em>Müsteşrik Caetani’nin Yazdığı İslâm Tarihindeki îsnad ve İftiralara Reddiye</em> (Ankara: Balkanoğlu Matbaacılık, 1961) gelmektedir. <em>İslâm </em>dergisinde 1956 yılından başlayarak tefrika edilen bir yazı dizisinin genişletilmiş hah olan bu çalışma, Diyanet İşleri tarafından 1986 yılında yeniden yayımlanmıştır. Buna karşılık, Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında suskunluğa düşen İslâmcı mehâfilde, Atatürk’ün vefatını takiben, Caetani’nin eseri ve temel tezlerine yönelik eleştirilerin dile getirildiği belirtilmelidir. Bunlara verilen bir cevap için bkz. İsmail Habib, “İki Zihniyet: Aldanan Kim miş [sic]?, 2,” <em>Cumhuriyet,</em> 22 Haziran 1942.</p>
<p><a href="#_ftnref248" name="_ftn248"><sup>[363]</sup></a> Bu eleştiriler için bkz. Fatma Kızıl, “The Reception and Representation of Western Hadith Srudies in Turkish Academe,” iç. <em>Modem Hadith Studies&#8217;. Continuing Debates and New Approaches,</em> der. Belal Abu-Alabbas, Michael Dann, Christopher Melchert (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2020), 173-82.</p>
<p><a href="#_ftnref249" name="_ftn249"><sup>[364]</sup></a> Eleştirel-tarihsel yaklaşıma ve tercihlerine ilk ciddî eleştiriler ve konuya farklı yaklaşım önerileri 1970’li yıllarda Albrecht North tarafından yapılmıştır. Bkz. Albrecht Noth, “Der Charakter der ersten grofien Sammlungen vojı Nachrichten zur frühen Kalifenzeit,” <em>Der İslam</em> 47 (1 Ocak 1971): 168-99; idem., <em>Quellenkritische Studien zu Themen, Formen und Tendenzen frühislamischer Geschichtsüberlieferung,</em> 1, <em>Themen und Formen</em> (Bonn: Selbstverlag des orientalistischen Seminars der Universitat Bonn, 1973).</p>
<p><a href="#_ftnref250" name="_ftn250"><sup>[365]</sup></a> Örneğin bkz. N. A. Smimov, <em>Oçerki istorii izuçeniia İslama v SSSR</em> (Moskva: IzdateFstvo Akademii Nauk, 1954), 191 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref251" name="_ftn251"><sup>[366]</sup></a> “İslâm Peygamberinin Hakikî Bir Tasviri,” <em>Hür Fikir H77</em> (27 Temmuz 1925): 3.</p>
<p><a href="#_ftnref252" name="_ftn252"><sup>[367]</sup></a> Hüseyin Cahid, “Mütercimin Sözleri,” Leone Caetani, <em>İslâm Tarihi,</em> 1, ter. Hüseyin Cahid (İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1924), 5.</p>
<p><a href="#_ftnref253" name="_ftn253"><sup>[368]</sup></a> “Sebilü’r-Reşad,” <em>Sebilü’r-Reşad</em>25<em>1638:</em> 213.</p>
<p><a href="#_ftnref254" name="_ftn254"><sup>[369]</sup></a> Hüseyin Cahid tarafından yapılan tercümenin hicretin 12. yılına kadar olan gelişmeleri ele alan ilk 10 cildi 1924 ilâ 1927 seneleri arasında neşrolunduktan sonra yayım durdurulmuştur. Çevirinin basılmayan kısmı Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi Tercüme Eserler Koleksiyonu, T/0136’da bulunmaktadır. Mustafa Kemal basılan ciltlerin 1924 yılında yayımlanan dokuzunu dikkatle okumuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref255" name="_ftn255"><sup>[370]</sup></a> Hüseyin Cahid’in “Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne takdime-i hürmet” ithafıyla 1924 yılında sunduğu kitabın (bkz. <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 3,132) ciltleri üzerinde değişik kalemlerle alınmış çok sayıda not, “dikkat,” “mühim” vurguları ile alt ve kenar çizimleri bulunmaktadır. “Dikfkat]” ve “Müh[im]” işaretlerinin çoğunluğunun yeni (örneğin bkz. Ibid., 296, 355), bâzılarının ise eski alfabe ile yazılmış (örneğin bkz. Ibid., 291) olması, Mustafa Kemal’in kitabın değişik ciltlerini basımlarından kısa süre sonra okumasının yanı sıra lise tarih ders kitaplarının hazırlandığı 1930-31 yıllarında yeniden gözden geçirdiğini ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal’in incelediği cilderden aldığı notlar ve koyduğu işaretler için bkz. Ibid., 132-490; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 4, 1-422. Eserin ciltleri Mustafa Kemal’in yanı sıra başvekil, TBMM ve Erkân-ı Harbiye reislerine de gönderilmiştir. Bkz. BCA-180-9-52-263-8 (1927).</p>
<p><a href="#_ftnref256" name="_ftn256"><sup>[371]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali dell&#8217;Islâm,</em> 1, <em>Introduzione: Dall’anno 1. al 6, H.</em> (Milano: Ulrico Hoepii, 1905), 202-203; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 2,<em>7A, Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3,207-14.</p>
<p><a href="#_ftnref257" name="_ftn257"><sup>[372]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali dell&#8217;Islâm,</em> 1, 196-97, 202-208; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 2, 56-57, 73- 76; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3, 189-90, 206-14; Mustafa Kemal’in lise tarih kitaplarım hazırlarken tuttuğu notlar, <em>Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri,</em> 24,<em>1930-1931</em> (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2008), 197-98 ve şahsî kütüphanesinde bulunan, üzerinde el yazısı ile düzeltmeler yaptığı daktilo edilmiş metin, <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 9, 61-62.</p>
<p><a href="#_ftnref258" name="_ftn258"><sup>[373]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali dell&#8217;Islâm,</em> 1, 186, 195, 375-76; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 2, 35, 53; 3, 80-81; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3, 185, 188-89; 262-65.</p>
<p><a href="#_ftnref259" name="_ftn259"><sup>[374]</sup></a> Leone Caetani, <em>Annali deli Islâm,</em> 2/1, <em>Dall&#8217;anno 7. al 12. H.</em> (Milano: Ulrico Hoepii, 1907), 375-76; idem., <em>İslâm Tarihi,</em> 7 (İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1924), 156-57;<em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 4, 280-81. Mustafa Kemal, Halphen’in dikkatle okuduğu bir eserinde Arapların, işgal ettikleri bölgelere, ilim, felsefe ve sanat götürmedikleri ve Abbasîlere kadar da bir medeniyet sahibi olmadıkları tezinin önemli olduğunu düşünmüştür. Bkz. Louis Halphen, <em>Les barbares: Des grandes invasions aux conquetes turques duXT sMe</em> (Paris: Librairie Felix Alcan, 1930), 229; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 14,400.</p>
<p>375.Leone Caetani, <em>Annali dellİslâm,</em> 1, 390-91; idem., <em>İslâm Tarihi, 3,</em> 113-18; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3,290-95.</p>
<p>376.Le Strange, “Annali dell’Islâm,” <em>The English HistoricalReview</em> 22/88 (Ekim 1907): 773. 492</p>
<p><a href="#_ftnref260" name="_ftn260"><sup>[377]</sup></a> örneğin Berkes, “Hüseyin Cahit’in Leon Caetano’dan [Leone Caetani’den] çevirdiği <em>İslâm Tarihi..</em>. cilderini. . . okuya okuya &#8230; din dersi hoca [sının] başarısı olan inancı dürüp kaldırmış” olduğunu dile getirmiştir. Bkz. Niyazi Berkes, <em>Unutulan Yıllar\</em> der. Ruşen Sezer (İstanbul: İletişim Yayınları, 1997), 58.</p>
<p><sup>378</sup> örneğin, Sedillot’nun Araplar ve tarihleri konulu kitabında, onların inançları söz konusu olduğunda “aç gözlü,” “kana susamış,” “dalkavuk” tavırlar takındığı ve “bâtıl itikatlaf’a eğilim gösterdiğini ileri süren ifadelerini işaredemiştir. Bkz. L[ouis-Pierre-Eugene] 496 <a href="#_ftnref261" name="_ftn261"></a>A[mdic] S6dillot, <em>Histoiregtntrale des arabes,</em> 1 (Paris: Maisonneuve, 1877), <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 15, 373.</p>
<p><a href="#_ftnref262" name="_ftn262"><em><sup><strong>[379]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> II, 143.</p>
<p><a href="#_ftnref263" name="_ftn263"><em><sup><strong>[380]</strong></sup></em></a><em> Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk un El Yazılan,</em> 364-65.</p>
<p><a href="#_ftnref264" name="_ftn264"><sup>[381]</sup></a> Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref265" name="_ftn265"><sup>[382]</sup></a> Ibid., 365-66.</p>
<p><a href="#_ftnref266" name="_ftn266"><sup>[383]</sup></a> Atilla Oral, <em>Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu</em> (İstanbul; Demkar, 2011), 67-68,74-77.</p>
<p><a href="#_ftnref267" name="_ftn267"><em><sup><strong>[384]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> II, 140-48.</p>
<p><a href="#_ftnref268" name="_ftn268"><sup>[385]</sup></a> Abdulhak Adnan-Adıvar, “Interaction of Islamic and Western Thought in Turkey,* iç. <em>Near Eastem Culture and Society,</em> der. T. Cuyler Young (Princeton: Princeton University Press, 1951), 128.</p>
<p>386.Garbçılar, onun bu yönünü ön plana çıkarırken, bu deyim karşılığı olarak üretilen “hürendiş” sıfatını kullanmışlardır, örneğin bkz. &#8216;Abdullah Cevdet, &#8220;Gazi Paşa Hazretleri’nin Beyanâtı,” <em>letihad</em> 161: 3286: “Münevver ve hürendiş re*is-i cumhurumuz Mustafa Kemal Paşa Hazrederi”.</p>
<p>387.Maxime Gorki, <em>Ğcrits de Rtvolution,</em> ter. Andrl Pierre (Paris: Librairie Stock, 1922), 7, <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 482-84.</p>
<p><a href="#_ftnref269" name="_ftn269"></a>388 Gustave <em>Lc</em> Bon, <em>Loispsychologiques de revolution des peuples</em> (Paris: Felix Alcan, 1911), 2; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 20, 282.</p>
<p><a href="#_ftnref270" name="_ftn270"></a>389 ‘Abdullah Cevdet, “Şehzâde Mecid Efendi Hazrederiyle Mülâkat,” <em>Îctihad57 O</em> Mart 1329 [20 Mart 1913]): 1257.</p>
<p><a href="#_ftnref271" name="_ftn271"><sup>[390]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Mezheb-i Baha’ullah-Dinü’1-ümem,” <em>îetihad</em> 144 (1 Mart 1922): 3016.</p>
<p><a href="#_ftnref272" name="_ftn272"><sup>[391]</sup></a> Boutmy, bu ifadeyi, “felsefe” ile “din” arasındaki farklılık ve Ingilizlerin bunlara yaklaşımını açıklamak için kullanmış (bkz. E. Boutmy, “L’^tat et l’individu en Angleterre,”v4wMZff <em>de L ’Pcole Libre des Sciences Politiques</em> 2/4 [ 15 Ekim 1887]: 521); Abdullah Cevdet bunu önce olduğu gibi aktarmış (bkz. Ab[dullah] Djevdet, “Des morts qui ne meurent pas: E. Boutmy,” <em>Idjtihad</em> 10 [Ocak 1906]: 158), daha sonra ise “felsefe” yerine “ilm”i ikame ederek anılan vecizeyi kurgulamıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref273" name="_ftn273"><sup>[392]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Şehzâde Mecid Efendi Hazretleriyle Mülakat,” <em>îctihad</em> 57: 1257.</p>
<p><a href="#_ftnref274" name="_ftn274"><sup>[393]</sup></a> Guizot’nun bu kitabı Atatürk’ün özel kütüphanesinde bulunmamaktadır. Buna karşılık, kütüphanede, tarihçi devlet adamının genel ve Ingiltere tarihi üzerine çalışmaları ile dil üzerine kaleme alınmış eserleri mevcuttur. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu, </em>288, 562.</p>
<p><a href="#_ftnref275" name="_ftn275"></a><sup>394</sup> Nikki R. Keddie, <em>An Islamic Response to Imperialism: Political and Religious Writings of SayyidJamâlabDin ‘al-Afghânî’</em> (Berkeley: University of California Press, 1968), 82,171- 72. Guizot’nun, Efganî’nin düşünceleri üzerinde bu açık onayın ötesinde tesirli olması için bkz. Margaret Kohn, “Afghânî on Empire, İslam, and Civilization,” <em>Political Theory 3713 </em>(Haziran 2009): 412-17.</p>
<p><a href="#_ftnref276" name="_ftn276"><sup>[395]</sup></a> Guizot’nun geliştirdiği tezin Müslüman reformisder üzerindeki etkisi için ayrıca bkz. Bryan S. Turner, “İslam, Capitalism and the Weber Theses,” <em>The British Journal of Sociology</em> 25/2 (Haziran 1974): 241; Felicitas Opwis, “Changes in Modern Islamic Theory: Reform or Reformation?” iç. <em>An Islamic Reformation?</em> der. Michaelle Browers, Charles Kurzman (Lanham, MD: Lexington Books, 2004), 39 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref277" name="_ftn277"><sup>[396]</sup></a> Afganlı ‘Ubeydullah, “Kavm-i Cedîd,” <em>îctihad</em> 81 (21 Teşrin-i sânı 1329 [4 Kânûn-i evvel 1913]): 1796-97.</p>
<p><a href="#_ftnref278" name="_ftn278"><sup>[397]</sup></a> ‘Ubeydullah [el-] Efganî, <em>Kavm-i Cedîd: Kitabul-mevâ&#8217;iz</em> (İstanbul: Şems Matba‘ası, 1331 [1913]), 19.</p>
<p><a href="#_ftnref279" name="_ftn279"><sup>[398]</sup></a> Ibid., 51-52, 90; idem., <em>Mucize-i Peygamberi</em> (İstanbul: Matba‘a-i Hayriye ve Şürekâsı, 1332 [1914]), 39-41,90-93.</p>
<p><a href="#_ftnref280" name="_ftn280"><sup>[399]</sup></a> ‘Ubeydullah [el-] Efganî, <em>Kavm-i Cedîd,</em> 15.</p>
<p><a href="#_ftnref281" name="_ftn281"><sup>[400]</sup></a> “Kavm-i Cedîdci ‘Ubeydullah [el-] Efganî ile Sebilü’r-Reşad İdarehanesinde Bir Muhavere,&#8221; <em>Sebilur-Reşad</em> 11/277 (19 Kânûn-i evvel 1329 [1 Kânûn-i sânî 1914]): 257-58; İzmirli İsmail Hakkı, “Müdafaan Diniye: ‘Ubeydullah [el-] Efganî Müdafi‘i M. C. Efendiye!” <em>Sebilur- Refad</em> 11/280 (9 Kânûn-i sânî 1329 [22 Kânûn-i sânî 1914]): 306-308.</p>
<p><a href="#_ftnref282" name="_ftn282"><sup>[401]</sup></a> Bkz. Mustafa Sıdkı, “îctihad Gazetesi’nin ‘Reform’culugu,” <em>Medrese î&#8217;tikadlan</em> 7 (17 Haziran 1329 [30 Haziran 1913]): 51-53; Tarsuslu Mustafa Na‘im, “Lutherlik Yapmak İstiyorlar! !” <em>Medreseî&#8217;tikadlan</em> 13 (2 Ağustos 1329 [15 Ağustos 1913]): 103-104.</p>
<p><a href="#_ftnref283" name="_ftn283"><sup>[402]</sup></a> “Kur’an-ı Kerim Tercümesi,” <em>İslâm Dünyası</em> 1/13 (15 Ağustos [1J329 [1913]): 197-99; Milâslı lsma‘il Hakkı, “Kur’an-ı Kerim Tercüme Olunabilir mi?” <em>Sebilü’r-Reşad</em> 15/390 (5 Şubat 1335 [1919]): 447-49. Daha katı ve tefsir dışında aktarıma karşı çıkan yaklaşıma örnek olarak bkz. “Kur’an-ı Kerim Tercümesi Hakkında,” <em>Hayrul-Kelâm</em> 17 (27 Şubat 1329 [12 Mart 1914]): 136.</p>
<p><a href="#_ftnref284" name="_ftn284"><sup>[403]</sup></a> [Kılıçzâde İbrahim Hakkı], “Pek Uyanık Bir Uyku,” <em>İçtihad</em> 57 (7 Mart 1329 [20 Mart 1913]): 1263.</p>
<p><a href="#_ftnref285" name="_ftn285"><sup>[404]</sup></a> Ziya Gök Alp, <em>Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak</em> (İstanbul: Yeni Mecmu a, 1918), 33.</p>
<p><a href="#_ftnref286" name="_ftn286"><sup>[405]</sup></a> idem., “Türk’e Göre: Din,” <em>İslâm Mecmuası</em> 2/22 (12 Şubat 1330 [25 Şubat 1915]): 552.</p>
<p><a href="#_ftnref287" name="_ftn287"><sup>[406]</sup></a> idem., <em>Yeni Hayat</em> (İstanbul: Yeni Mecmua, 1918), [20].</p>
<p><a href="#_ftnref288" name="_ftn288"><sup>[407]</sup></a> idem., <em>Türkçülüğün Esasları</em> (Ankara: Millî îctimâ‘iyât Kütübhanesi, 1339 [1923]), 161. Kitabın, Gökalp tarafindan sunulan ithaflı bir kopyası Atatürk’ün özel kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 118.</p>
<p><a href="#_ftnref289" name="_ftn289"><sup>[408]</sup></a> Ziya Gök Alp, <em>Türkçülüğün Esasları,</em> 163-64.</p>
<p><a href="#_ftnref290" name="_ftn290"><sup>[409]</sup></a> Bu konudaki görüşleri için bkz. idem., “Dine Doğru,” <em>Küçük Mecmua</em> 1/5 (3 Temmuz [1J338 [1922]): 5-6.</p>
<p><a href="#_ftnref291" name="_ftn291"><sup>[410]</sup></a> Mustafa Kemal, Renan’ın “Qu’est-ce qu’une nation? (1883)” konferansının metnini okumuş, kaleme aldığı “millet” tanımını (Bkz. <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazılan,</em> 380), bu sunuma dayanarak yapmıştır. Bkz. Ernest Renan, <em>Discours et conftrences </em>(Paris: Calmann Levy, 1887), 279-310; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 320-30. Kapak sahifesindeki imzadan Renan’ın zikrolunan kitabının Abdülmecid Efendi’nin kütüphanesinden getirildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref292" name="_ftn292"><sup>[411]</sup></a> Renan, <em>Discours et conftrences,</em> 301-303. Mustafa Kemal, metin alt başlığı olan “La religion ne saurait non plus offrir une base suffîsante â l’etablissement d’une nationalit^ moderne (Din de modern bir ulusun oluşumu için yeterli bir temel sağlayamaz)” ifadesinin yanma bu tespitin önemli olduğunu belirten bir işaret koymuştur. Bkz. Ibid., 301; <em>Atatürk Ün Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 325.</p>
<p><a href="#_ftnref293" name="_ftn293"><em><sup><strong>[412]</strong></sup></em></a><em> Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazıları,</em> 364.</p>
<p><a href="#_ftnref294" name="_ftn294"><sup>[413]</sup></a> Afet [Ayşe Âfet], <em>Vatandaş îçin Medenî Bilgiler,</em> 1 (İstanbul: Devlet Matbaası, 1931), 12.</p>
<p><a href="#_ftnref295" name="_ftn295"></a><sup>414</sup> Bkz. W. G. Tinckom-Fernandez, “Changes Proposed in Islamic Customs,” <em>The New York Times,</em> 15 Temmuz 1928.</p>
<p><a href="#_ftnref296" name="_ftn296"><sup>[415]</sup></a> Charles H. Sherrill, <em>A Years Embassy to Mustafa Kemal</em> (New York: C. Scribner’s Sons, 1934), 193-96; <em>New Documents on Atatürk: Atatürk as Viewed through theEyes of American Diplomats,</em> der. Rıfat N. Bali (İstanbul: The Isis Press, 2007), 156.</p>
<p><a href="#_ftnref297" name="_ftn297"><sup>[416]</sup></a> Şevket Süreyya Aydemir, <em>Tek Adamı Mustafa Kemal,</em> 3, <em>1922-1938</em> (İstanbul; Remzi Kitabevi, 1981), 496.</p>
<p><a href="#_ftnref298" name="_ftn298"><sup>[417]</sup></a> Kara ‘Osman, “‘Dinde İnkılâb,” <em>Hür Fikir</em> 5/222 (2 Temmuz 1928): 1.</p>
<p><a href="#_ftnref299" name="_ftn299"></a><sup>418</sup> D. 1, S. 4,1. 1, C. 1 (1. 3. 1339 [1923]), <em>Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi,</em> 28 (Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matba‘ası, 1339/1341 [1923])» 13.</p>
<p><a href="#_ftnref300" name="_ftn300"></a><sup>419</sup> Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref301" name="_ftn301"><sup>[420]</sup></a> Receb Zühdü, “Büyük Gazi Konya ‘Darü’l-hilâfesi’nde,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 23 Mart 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref302" name="_ftn302"><sup>[421]</sup></a> “Re’is-i Cumhurumuzun Mühim Beyanâtı,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 4 Kânûn-i evvel 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref303" name="_ftn303"><sup>[422]</sup></a> İhsan Alp, “Ankara’da Hey’et-i ‘İlmiye Şerefine Bir Ziyafet: Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin İştirak Erdikleri Mübâhaseler,” <em>Vakit,</em> 17 Ağustos 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref304" name="_ftn304"><sup>[423]</sup></a> Karabekir, <em>Paşaların Kavgası,</em> 158-59.</p>
<p><a href="#_ftnref305" name="_ftn305"><sup>[424]</sup></a> Bunun vurgulanması için bkz. M. Brett Wilson, “The First Translations of the Qur’an in Modem Turkey, 1924-38,” <em>International Journal of Middle East Studies</em> 41/3 (Ağustos 2009): 419. Ellison, Mustafa Kemal’in açıklamaları sonrasında tercümesini yapan Cemil Sa‘id (Dikel)’in çevirisinin reisicumhur tarafından din ve eğitim kurumlarına göndertildiğini ileri sürmektedir. Bkz. Ellison, <em>Turkey To-Day,</em> 190.</p>
<p><a href="#_ftnref306" name="_ftn306"><sup>[425]</sup></a>1924 yılında yayımlanan bu tercümeler, <em>Kur&#8217;an-ı Kerim Tercümesi,</em> ter. Cemil Sa‘id ([İstanbul, 1924]); Şeyh Muhsin-i Fânî [Hüseyin Kâzım Kadri], et. al.&#8217;, <em>NurüTBeyan:Kur’an-ı Kerimin Türkçe Tercümesi,</em> [1-2] (İstanbul: Kütüphane-i Islâm, 1340 [1924]); Seyyid Süleyman el- Hüseynî [Süleyman Tevfik özzorluoğlu], <em>Kur&#8217;an-ı Kerim Tercümesi</em> [cüzler halinde] (Dersa‘adet: Âmedî Matba‘ası, 1340-1342 [1924])’dir. Bunlardan, yazarınca ithaflı bir kopyası sunulan ve büyük çapta Albert Kazimirski de Biberstein’ın Fransızca tercümesine dayanan birincisi, Mustafa Kemal tarafından gözden geçirilmiştir. Bkz. <em>Atatürk un Oku­duğu Kitaplar,</em> 8,449-57. Atatürk’ün özel kütüphanesinde Biberstein’ın eserinin 1878 bas­kısı da bulunmaktadır. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 62. Mustafa Kemal bir süre Cemil Sa‘id çevirisini kullanmış, ancak, daha sonra metindeki hatalar nedeniyle Mehmed Akif in tercümesini bekleme kararı almıştır. Bkz. Osman Ergin, <em>İstanbul Mektepleri ve İlim, Terbiye ve San &#8216;at Müesseselerir-Dolayısiyle-Türkiye Maarif Tarihi,</em> 5 (İstanbul: Os- manbey Matbaası, 1943), 1634-35.</p>
<p><a href="#_ftnref307" name="_ftn307"><sup>[426]</sup></a> Bkz. Rif‘at, “Beyan-ı Hakikat,” <em>Sebilü&#8217;r-Reşad</em> 24/599 (1 Mayıs 1340 [1924]): 7-8; “Kur’an-ı Kerim Tercümeleri Hakkında,” ibid., 8-11; Aksekili Ahmed Hamdi, “Türkçe Kur’an Nâmındaki Kitabın Sahibi Cemil Sa’id Bey’e,” <em>Sebilü&#8217;r-Reşad</em> 24/624 (6 Teşrin-i sânı 1340 [1924]): 403-406.</p>
<p><a href="#_ftnref308" name="_ftn308"><sup>[427]</sup></a> D. 2, S. 2,1.61, C. 2 (21. 2. 1341 [1925]), <em>Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi,</em> 14 (Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası, 1341/1343 [1925]), 263-70.</p>
<p><a href="#_ftnref309" name="_ftn309"></a>428.Ibid., 264.</p>
<p><a href="#_ftnref310" name="_ftn310"><sup>[429]</sup></a> “Kur’an-ı Kerim Tercümesi,” <em>Sebilür~Reşad23l5%</em> (10 Nisan 1340 [1924]): 377.</p>
<p><a href="#_ftnref311" name="_ftn311"><sup>[430]</sup></a> Mustafa Kemal, kendisiyle mülâkat yapan Emil Ludwig’e, Kur’an ve siyer tercümelerini kendisinin yaptırdığım söylemiştir. Bkz. Emil Ludwig, <em>Für die Weimarer Republik und Europa: Ausgewdhlte Zeitungs-undZeitschriftenartikel,</em> Z9/9-/932,2, der. Franklin C. West (Frankfurt am Main: Peter Lang, 1991), 182.</p>
<p><a href="#_ftnref312" name="_ftn312"><sup>[431]</sup></a> Elmalık Muhammed Hamdi Yazır, <em>Hak Dini Kur’an Dili: Yeni Meallı Türkçe Teftir,</em> 1-9 (İstanbul: Diyanet İşleri Reisliği, 1935-39); Zeyneddin Ahmed bin Ahmed bin ‘Abdüllâtif ez-Zebidî, <em>Sahih-i Buharı Muhtasarı: Tecrîd-i Sarih TercümesilSahihi Buharî Muhtasarı: Tecridi Sarih Tercemesi ve Şerhi</em> [1-3. cilder Ahmed Na‘im, 4-12. cilder Kamil Miras tarafından tercüme olunmuştur] (İstanbul: Diyanet İşleri Re’isliği, 1928-1948).</p>
<p><a href="#_ftnref313" name="_ftn313"><sup>[432]</sup></a> [Zeki Magamız], <em>Kur’an-ı Kerim: Tercüme ve Tefsiri</em> (İstanbul: Kütübhane-i İslâm,1332 [1914]).</p>
<p><a href="#_ftnref314" name="_ftn314"><sup>[433]</sup></a> Muhammed Reşid Rıza, <em>TefsirüI-Kurâml-hakîm</em> ([Kahire]: Darü’l-Menar, [1947]-1954), 12 dit.</p>
<p><a href="#_ftnref315" name="_ftn315"><sup>[434]</sup></a> Muhammed ‘Abduh, ‘“Asr Sure-i Celîlesinin Tefsiri,” ter. Mehmed ‘Akif, <em>Sırat-ı Müstakim </em>3/73 (14 Kânûn-i sânî [1]325 [27 Kânûn-i sânî 1910]): 323-24 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref316" name="_ftn316"><sup>[435]</sup></a> Bkz. Supra, 383.</p>
<p><a href="#_ftnref317" name="_ftn317"><sup>[436]</sup></a> Bu yaklaşımlar ve Mustafa Kemal’in bunlara yönelik değerlendirmeleri için bkz. Dücane Cündioğlu, <em>Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet ideolojisi</em> (İstanbul: Kitabevi, 1998), 36-80; Benjamin Flöhr, <em>Ein traditionalistischer Korandeuter im Dienste des Kemalismus: Elmalık Muhammed Hamdi Yazır, 1878-1942</em> (Berlin: Klaus Schwarz Verlag, 2015), 152-59.</p>
<p><a href="#_ftnref318" name="_ftn318"><sup>[437]</sup></a> Falih Rıfkı Atay, Bay Hikmet Bayur’a Cevap,” <em>Ulus,</em> 8 Şubat 1949; idem., <em>Atatürkçülük Nedir?</em> (İstanbul: Baha Matbaası, 1966), 47.</p>
<p><a href="#_ftnref319" name="_ftn319"><sup>[438]</sup></a> Projenin ayrıntılı tahlili için bkz. Dücane Cündioğlu, <em>Bir Siyasî Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> 1, <em>Türkçe Namaz» 1923-1950</em> (İstanbul: Kitabevi, 1999), 47-110.</p>
<p><a href="#_ftnref320" name="_ftn320"><sup>[439]</sup></a> Örneğin, Reşid Rıza, <em>Tefiirü’l-Menarda.</em> ve verdiği bir fetvâda “Kemalist Türk hükûmeti”nin Kur’an ve hadisleri tercüme ettirmesini sert bir tonda eleştirmiştir. Bkz. <em>Fetevâ: El-İmâm Muhammed Reşid Rıza»</em> 6, der. Selâhaddin el-Müneccid, Yusuf K. Huri (Beyrut: Daru 1- kitabi’l-Cedîd, 1971), 2541 (fetvâno. 1016).</p>
<p><a href="#_ftnref321" name="_ftn321"><sup>[440]</sup></a> Atay, <em>Çankaya»</em> 394.</p>
<p><a href="#_ftnref322" name="_ftn322"><sup>[441]</sup></a> Hikmet Bayur, “Kur’an Dili Üzerine Bir İnceleme,” <em>Belleten</em> 22/88 (Ekim 1958): 599-605. Mustafa Kemal’in bu alandaki yaklaşımını destekleyen Türk otoritelerin, Ebu Hanife’nin konuya ait hükümleri hakkında sadece tezlerini destekleyen mehazlan kullanmaları ilgi çekicidir. İmam-ı Azâm’ın önde gelen İki öğrencisi Muhammed bin Haşan Şeybânî ve Ebu Yusuf bu konuda karşı tezi müdafaa etmişlerdir. Değişik kaynaklar arasında Ebu Hanife’nin görüşünü değiştirmediğine işaret edenler olmuşsa da çoğunluk (meselâ, İbn ‘Âbidin Muhammed Emin, <em>Reddülrmuhtar&#8217;ale’d-Dürril-muhtar»</em> Molla ‘Ali el-Kari, <em>Minehur- ravziTezher fi şerhTlrFıkhiTekber&#8217;»</em> ‘Osman bin ‘Ali Zeylâ’î, <em>TebyînüUakâ’ik&#8217;te)</em> ilerleyen yıllarda onun dahi talebelerinin yorumunu benimsediğini ileri sürmüşlerdir. Reşid Rıza ise Ebu Hanife’nin Arapça dışındaki dillerin bu amaçla kullanımına karşı çıktığını iddia etmiştir. Bkz. Muhammed Reşid Rıza, <em>Tercemetul-Kur*ân ve ma fiha mine’l-mefâsid ve münafati’l-İslâm</em> ([Kahire]: Matbaatü’1-Menar, 1344/1926), 19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref323" name="_ftn323"><sup>[442]</sup></a> Cündioğlu, <em>Türkçe Kur an ve Cumhuriyet İdeolojisi»</em> 239-40.</p>
<p><a href="#_ftnref324" name="_ftn324"><sup>[443]</sup></a> “llâhiyat Fakültesi’nde Hazırlanan Lâyiha Etrafında,” <em>Vakit,</em> 20 Haziran 1928. İsmail Hakkı’nın bir ankete verdiği cevaplar ile lâyiha metninde ileri sürülen tezlerin benzerliği için bkz. Isma‘il Hakkı, “Anketimiz: Türk İnkılâbı Karşısında Müslümanlık,” <em>Milli Mecmua</em> 5/110 (15 Mayıs 1928): 1773.</p>
<p><a href="#_ftnref325" name="_ftn325"><sup>[444]</sup></a> Alfred Fouillde, <em>Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı,</em> ter. Mustafâ Rahmi (İstanbul: Ma‘arif Vekâleti Neşriyatı, 1339/1342 [1923]), 37; idem., <em>Psychologie du peuple Français</em> (Paris: F61ix Alcan, 1898), 200; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 5, 324. Mustafa Kemal, Türkçe tercümeyi okuduktan sonra, “Bir gecede okudum. Çok enteresandı. Tekrar dikkatle oku­nacak noktaları vardır, 14/15 Eylül [1923]” notunu düşmüştür. Bkz. Ibid., 354. Bu çevi­rinin bölümleri resmî yayın organında da yayımlanmıştır. Bkz. [Alfred Fouillöe], “Avrupa Milletleri Ruhiyatı,” ter. Mustafa Rahmi, <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 7 Haziran 1923 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref326" name="_ftn326"><sup>[445]</sup></a> Ch[arles] Letourneau, <em>L’tvolution religieuse dans les diverses races humaines</em> (Paris: C. Reinwald, 1892); <em>Atatürk ün özel Kütüphanesinin Katalogu, 46.</em></p>
<p><a href="#_ftnref327" name="_ftn327"><sup>[446]</sup></a> Fouillee, <em>Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı,</em> 37; idem., <em>Psychologie du peuple Français,</em> 200; <em>Atatürk Ün Okuduğu Kitaplar,</em> 5, 324.</p>
<p><a href="#_ftnref328" name="_ftn328"><sup>[447]</sup></a> Ludwig, <em>Fürdie Weimarer Republik undEuropa,</em> 183. Ludwig’in röportajındaki bu bölüm ilgi çekmiş ve çeşidi yayın organları tarafından iktibas edilmiştir, örneğin bkz. “Emil Ludwig reporter,” <em>L&#8217;CEilde Paris 3172</em> (22 Mart 1930): 14.</p>
<p><a href="#_ftnref329" name="_ftn329"></a><sup>448</sup> Ludvvig, <em>Fürdie WeimarerRepublik undEuropa,</em> 183.</p>
<p><a href="#_ftnref330" name="_ftn330"></a><sup>449</sup> Ruşenî, <em>Din Yok Milliyet Var: Benim Dinim Benim Türklüğümdür</em> (t.y., [Mustafa Kemal’in notlarının yeni harflerie alınmış olması, çalışmanın 1928 yılındaki alfabe değişimi sonrasında okunduğunu ortaya koymaktadır]),135-37; <em>Atatürk Ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8,463-67.</p>
<p><a href="#_ftnref331" name="_ftn331"><sup>[450]</sup></a> Yakup Kadri Karaosmanoğlu, <em>Atatürk</em> (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1946), 116.</p>
<p><a href="#_ftnref332" name="_ftn332"><sup>[451]</sup></a> Mustafa Kemal, Durkheim’ın <em>De la division du travail socialvt LVducation morale</em> eserlerini Darülfunûn kütüphanesinden getirtmiştir. Bkz. <a href="https://ataturkleokumak.istanbul.edu.tr/">https://ataturkleokumak.istanbul.edu.tr/</a> ataturkun-okudugu-kitaplar/. Erişim, 6 Eylül 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref333" name="_ftn333"></a>452. Hilmi Ozan özavcı, “Diffcring Interpretations of la Conscience Collective and ‘the Individual’ in Turkey: Emile Durkheim and the Intellectual Origins of the Republic,” Journal of the History ofldeas 75/1 (Ocak 2014): 113-36; Robert F. Spencer, “CultureProcess and Intellectual Current: Durkheim and Atatürk,” <em>American Anthropologist</em> 60/4 (1958): 640-57; Cavit Orhan Tütengil, “Atatürk ve Ziya Gökalp Bağlantıları,” <em>Türk Dili 34/302</em> (1 Kasım 1976): 579-84.</p>
<p><a href="#_ftnref334" name="_ftn334"><sup>[453]</sup></a> Bu kitabın Türkçe çevirisinin (bkz. [Emile] Durkheim <em>Din Hayatının İbridâİ Şekilleri,</em> 1-2, ter. Hüseyin Cahid [İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1923-1924]) mütercimi tarafından sunulan bir kopyası Atatürk’ün kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 46.</p>
<p><a href="#_ftnref335" name="_ftn335"><sup>[454]</sup></a> fimile Durkheim, <em>LVducation morale</em> (Paris: Librairie Felix Alcan, 1925), 91 et seq. Çalışmanın Türkçe çevirisi için bkz. idem., <em>Ahlâk Terbiyesi,</em> ter. Hüseyin Cahid (İstanbul: Tanin Matba‘ası, 1927).</p>
<p><a href="#_ftnref336" name="_ftn336"><sup>[455]</sup></a> Afet [Ayşe Âfet], <em>Vatandaş İçin Medeni Bilgiler,</em> 1,8-12.</p>
<p><a href="#_ftnref337" name="_ftn337"><sup>[456]</sup></a> Ibid., 9-12.</p>
<p><a href="#_ftnref338" name="_ftn338"><sup>[457]</sup></a> Kalemi Mahsus Müdürü Haşan Rıza’nın, Meclis Reisi Kâzım [Özalp] Paşa’ya, Konya, 19 Şubat 1931 tarihli şifre telgrafı, CBA-04016646-51 (1931). Zikreden, Murat Bardakçı, “Atatürk’ün 1931’deki Bilinmeyen Bir Kararı,” <em>Habertürk,</em> 11 Ağustos 2019, <a href="https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2512480-ataturkun-1931">https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2512480-ataturkun-1931</a> deki- bilinmeyen-bir-karari-gonderilen-bayram-tebriklerine-artik-cevap-vermeyecegim-. Erişim, 11 Ağustos 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref339" name="_ftn339"></a><sup>458</sup> “Bayram Nasıl Tes‘id Edilir?” <em>Cumhuriyet,</em> 7 Mayıs 1924; Hür Fikir [Kılıczâde Hakkı], “Ankara’da Bayram,” <em>Hür Fikir</em> 1/26 (21 Temmuz 1924): 1.</p>
<p><a href="#_ftnref340" name="_ftn340"><sup>[459]</sup></a> “Bayram ve Hükümet,” <em>Sebilü’r-Reşad&#8217;2AI6W</em> (15 Mayıs 1340 [1924]): 31.</p>
<p><a href="#_ftnref341" name="_ftn341"><sup>[460]</sup></a> Fazıl Ahmet [Aykaç], “Türk Gençliğine,” <em>Türk Dili</em> 2/8 (Eylül 1934): 107-108. Şiir, İkinci Türk Dil Kurultayında okunmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref342" name="_ftn342"><sup>[461]</sup></a> Tekin Alp, <em>Kemalizm</em> (İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Matbaası, 1936), 31.</p>
<p><a href="#_ftnref343" name="_ftn343"><sup>[462]</sup></a> “Kutsal Türklük” ve lidere kutsallık transferi konusunda bkz. Onur Atalay, <em>Türk&#8217;e Tapmak: Seküler Din ve îki Savaş Arası Kemalizm</em> (İstanbul: İletişim, 2018), 217-23.</p>
<p><a href="#_ftnref344" name="_ftn344"><sup>[463]</sup></a> “Millî ibadet”in evrildiği şekiller için bkz. Ibid., 217/n. 235.</p>
<p><a href="#_ftnref345" name="_ftn345"><sup>[464]</sup></a> EUison, <em>Turkey To-Day,</em> 44.</p>
<p><a href="#_ftnref346" name="_ftn346"><sup>[465]</sup></a> “Doktor Galib Bey’in Nutku,” <em>Cumhuriyet,</em> 10 Temrin-i evvel 1925.</p>
<p><a href="#_ftnref347" name="_ftn347"><sup>[466]</sup></a> Ellison, <em>Turkey To-Day,</em> 44.</p>
<p><a href="#_ftnref348" name="_ftn348"><sup>[467]</sup></a> Bkz. İsmail Kara, <em>Cumhuriyet Türkiyesinde Bir Mesele Olarak İslâm</em> (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2008), 79.</p>
<p><a href="#_ftnref349" name="_ftn349"><sup>[468]</sup></a> Bunun vurgulanması için bkz. Ahmet T. Kuru, <em>Secularism and State PoUcies towardReligûm: The United States, France, and Turkey</em> (Cambridge: Cambridge University Press, 2009), 240.</p>
<p><a href="#_ftnref350" name="_ftn350"><em><sup><strong>[469]</strong></sup></em></a><em> Osmanlt İmparatorluğundan Türkiye Cümhuriyetine: Nasıldı Nasıl Oldu? 10</em> (İstanbul: Devlet Matbaası, 1933), 21.</p>
<p><a href="#_ftnref351" name="_ftn351"><sup>[470]</sup></a> “Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3 Mart 1340 [1924]/no. 430,” <em>Sicill-i Kavânin,</em> 1,447-48.</p>
<p><a href="#_ftnref352" name="_ftn352"><sup>[471]</sup></a> &#8220;Kastamonu Halkı Arasında Büyük Müncî,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 1 Eylül 1925.</p>
<p><a href="#_ftnref353" name="_ftn353"><sup>[472]</sup></a> &#8220;Tekye ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine ve Türbedârlıklar ile Bir Takım ‘Unvânlann Men<sup>4</sup> ü İlgasına Dâ’ir Kanun, 30 Teşrin-i sânî 1341 [1925]/no. 677,” <em>Türkiye Cumhuriyeti Sicillri Kavânini,</em> 2, der. Karakoç Sarkiz (İstanbul: Kütübhane-i Cihan, 1926), 18.</p>
<p><a href="#_ftnref354" name="_ftn354"><sup>[473]</sup></a> “Mehâkim-i Şefiyenin İlgasıylaMehâkimin Teşkilâtına‘A’id Ahkâmı Muaddel Kanun, 8 Nisan 1340 [1924]/no. 469,” <em>Sicill-i Kavânin,</em> 1, 509-11.</p>
<p><a href="#_ftnref355" name="_ftn355"><sup>[474]</sup></a> “20 Nisan 1340 Tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 2, 16, 26, 38<sup>ma</sup> Maddelerini Mu‘addel Kanun, 11 Nisan 1928/no. 1222,” <em>Sicill-i Kavânin,</em> 4, 230.</p>
<p><a href="#_ftnref356" name="_ftn356"><sup>[475]</sup></a> Mustafa Kemal, 1925 yılında kaleme aldığı bir notta “Yeni ve laik esâslardan mülhem olan Türk hukukıyyâtı” ifadesini kullanmıştır. Bkz. <em>Atatürk un Not Defterleri,</em> 12, 61-62.</p>
<p><a href="#_ftnref357" name="_ftn357"></a><sup>476</sup> Örneğin, rejimi destekleyen bir gazetede, İslâmcıların sert eleştirilerine neden olan “biz laik (ladini) Garbcıyız, ‘an‘aneye maziye merbut değiliz” ifadesi kullanılmış (bkz. “Ladini mi, Dinî mi?” <em>Sebilür&#8217;Reşad25l575</em> [15 Teşrin-i sânî 1339 (1923)]: 44; “Matbuat,” <em>Sebilür- Reşad22l56\~62</em> [20 Eylül 1339 (1923)]: 125); Adliye Vekili Mahmud Es‘ad 1925 yılında yeni kanunların “laik devlet prensiplerine” göre yapıldığını vurgulamış (bkz. “‘Adliye Vekilinin Beyanâtı,” <em>Sebilur-Reşad25l&amp;&gt;5</em> [22 Kânûn-i sânî 1341 (1925)]: 175); 1926 senesinde Ma‘arif Vekâleti’ne sunulan bir lâyihada ise “Laik cumhuriyet inkılâbımızın ma‘arif sahasındaki hayırlı ve feyizli tecelliyâtını görmemek ve takdir etmemek büyük bir küfrân-ı ni‘met olur,” görüşü dile getirilmiştir. Bkz. “Ma* arifimiz Içün On Senelik Bir İnkişâf Programı,” <em>Ma &#8216;arif Vekâleti Mecmu &#8216;ası</em> 2/7 (1 Mayıs 1926): 136.</p>
<p><a href="#_ftnref358" name="_ftn358"><em><sup><strong>[477]</strong></sup></em></a><em> Cumhuriyet Halk Fırkası Nizâmnâmesi</em> (Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matba‘ası, 1927), 3.</p>
<p><a href="#_ftnref359" name="_ftn359"><em><sup><strong>[478]</strong></sup></em></a><em> Cümhuriyet Halk Fırkası Nizamnamesi ve Programı</em> (Ankara: T.B.M.M. Matbaası, 1931), 31.</p>
<p><a href="#_ftnref360" name="_ftn360"><sup>[479]</sup></a> “20 Nisan 1340 Tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun, 13 Şubat 1937/no. 3115,” <em>Türkiye Cumhuriyeti Sicilli Kavanini,</em> der. Sarkiz Karakoç, 18 (İstanbul: Cihan Kitaphanesi, 1938), 76.</p>
<p><sup>480</sup> Atatürk, bu yorumu, Cumhuriyet Halk Partisi Programı üzerine görüşlerini dile getirirken yapmıştır. Bkz. D. 5, S. 3, t. 1, C. 1 (1. 11. 1937), <em>T.B.M.M. Zabıt Ceridesi,</em> 20 ([Ankara: 1937]), 9. Aynı fikrin, Tek Parti çevrelerinde revaç bulmuş olduğu anlaşılmaktadır, örneğin bkz. E. H. Akman, <em>Türk Devrimi ve Devrimciliği</em> (İzmir: Meşher Basım Evi, 1936), 13: “Devrimimiz hayatı gökten yere indirmiştir.*</p>
<p><a href="#_ftnref361" name="_ftn361"><sup>[481]</sup></a> Jean-Paul Willaime, “The Cultural Turn in the Sociology of Rcligion in France,” <em>Sociology ofReligion</em> 65/4 (2004): 375.</p>
<p><a href="#_ftnref362" name="_ftn362"><sup>[482]</sup></a> Atalay, <em>Türk&#8217;e Tapmak,</em> 84.</p>
<p><a href="#_ftnref363" name="_ftn363"><sup>[483]</sup></a> Ellison, <em>Turkey To-Day,</em> 188.</p>
<p><a href="#_ftnref364" name="_ftn364"><sup>[484]</sup></a> Şerif Mardin, “Laiklik İdeali ve Gerçekler,” <em>Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, 1923-1938</em> (İstanbul: İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Mezunlar Derneği, 1977), 385.</p>
<p><a href="#_ftnref365" name="_ftn365"><sup>[485]</sup></a> Clifford Geertz, <em>İslam Observed: Religious Development in Morocco andlndonesia</em> (Chicago: The University of Chicago Press, 1971), 95-116.</p>
<p><a href="#_ftnref366" name="_ftn366"></a><sup>486</sup> Bu çerçevede, rejim ve kurucusunun dünya görüşünü yansıtan tarih ders kitaplarının, gazetelerde tefrika edildikten sonra kitap olarak okuyuculara gönderildiğini, dolayısıyla, öğrenciler dışında kalan toplum üyelerine de ulaştığını belirtmek gerekmektedir, örneğin, <em>Vakit</em> gazetesi 1932 yılında bölümler halinde yayımladığı <em>Tarih</em> I kitabını, posta ücretini ödeyen okuyucularına hediye etmiştir. Bkz. “Tarih El Kitabı,* <em>Vakit,</em> 17 Temmuz 1932.</p>
<p><a href="#_ftnref367" name="_ftn367"><sup>[487]</sup></a> Gotthard Jâschke, “Der İslam in der neuen Türkei: Eine Rechtsgeschichtliche Untersuchung,” <em>Die Welt des Islams</em> (NS) 1/1-2 (1951): 168-69. Burada, et-Teftâzânî’nin dönem Türkiyesi ile ilgili görüşlerine itirazlar getirildiği ve bunların Türk basınında da yayımlandığı vurgulanmalıdır, örneğin bkz. “Kuranın Türkçeye Çevrilmesi Münasebetile,” <em>Vakit,</em> 31 Mart 1932.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/">Seçkinlere Bilim, Avama Reforme Edilmiş Din, Dini Yerine Milli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seckinlere-bilim-avama-reforme-edilmis-din-dini-yerine-milli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jön Türklerin Bilimciliği, Bilimcilerin Garbçılığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/jon-turklerin-bilimciligi-bilimcilerin-garbciligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/jon-turklerin-bilimciligi-bilimcilerin-garbciligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2023 21:48:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Düşünceleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Hanioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Batıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Garpçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Jön Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Vülger materyalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26606</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Rus orduları, Osmanlı ateşkes teklifinin kabûlüne karşın İstanbul’a yürüyüşlerini sürdürürken, Sultan II. Abdülhamid, 13 Şubat 1878 günü, Osmanlı Meclis-i Meb‘usanı’n oturumlarını “ahvâl-i hâzı- ra-i fevkalâde” gereği “tâtil” eden bir irade ısdar etmiştir.[1] Olağanüstü koşul­lar çerçevesinde alman geçici erteleme kararı, süreç içerisinde daimî karakter kazanmış, dağıtılan meb‘usan meclisi, otuz yılı aşkın bir süre toplantıya çağı­rılmadığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/jon-turklerin-bilimciligi-bilimcilerin-garbciligi/">Jön Türklerin Bilimciliği, Bilimcilerin Garbçılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/clip-image002_1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26628 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/clip-image002_1.jpg" alt="" width="334" height="274" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rus orduları, Osmanlı ateşkes teklifinin kabûlüne karşın İstanbul’a yürüyüşlerini sürdürürken, Sultan II. Abdülhamid, 13 Şubat 1878 günü, Osmanlı Meclis-i Meb‘usanı’n oturumlarını “ahvâl-i hâzı- ra-i fevkalâde” gereği “tâtil” eden bir irade ısdar etmiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Olağanüstü koşul­lar çerçevesinde alman geçici erteleme kararı, süreç içerisinde daimî karakter kazanmış, dağıtılan meb‘usan meclisi, otuz yılı aşkın bir süre toplantıya çağı­rılmadığı gibi her sene devlet salnâmelerinin başında yayımlanması sürdürü­len Kanun-i Esasî fiilen yürürlükten kaldırılmıştır. İkinci meclis olan Âyân’ın hayat boyu kaydıyla atanan üyeleri, unvanlarını muhafaza ederek maaşlarını almaya devam etmiş, ancak, onlar da toplanmamış ve yasama faaliyetine katkıda bulunmamışlardır.</p>
<p>Pâdişâh, otuz yıldan fazla süren bu dönem içinde, tedricen tüm gücü sa­raya aktararak yeni bir rejim inşa etmiş ve etrafında oluşturulan güçlü şahıs kültüne dayalı bir patrimonyalizm geliştirmiştir. Ancak, bu yapılanma, Tan­zimat öncesine dönüşten ziyade iktidarı tekeline alan saray ile modern bü­rokrasi arasında özgün bir ilişki geliştirmeyi hedeflemiştir.</p>
<p>Bâb-ı Âlî’yi iş takipçisi durumuna indirgeyen, ilmiye sınıfı ve “cihet-i as- keriye’yi dar yarı özerk alanlara hapseden, denetim kurumlarının müdahale dairelerini sınırlayan II. Abdülhamid, sadakat ve koşulsuz itaat kıstasıyla belirlenen bir yönetici sınıf yaratmış, buna karşılık, Tanzimat siyasetlerini ileriye taşıyarak bürokrasinin orta ve alt kademelerini ıslâha çalışmıştır. Bu­nun neticesinde, sultanın yetki sahasının kısıtlanmadığı, önemli siyasetlerin iradeler ile şekillendirildiği, ancak, modern eğitim almış bürokratların var olan kurallara bağlı kalma zorunluluğunun bulunduğu bir yönetim biçimi tesis olunmuştur.</p>
<p>Sultan, otokrat olduğunu kabûl, ama, “despotizm” ve İslâmî jargon kul­lanılarak yöneltilen “istibdad” suçlamalarını reddetmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> “Hürriyet-i Kanuniye” adını verdiği rejim, herkesin mevcut düzenlemelere uyma zorun­luluğunda olduğu, kendisinin ise “âdil” pâdişâh olarak tüm yasaların üzerinde yer aldığı, “arzu-yu şâhâne”nin her konuda nihaî sözü söylediği bir tasavvura dayanmıştır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Toplumdaki bireyler, bu düzeni meşru gördükleri, hünkârın adaletini sorgulamadan “kanunlara ita‘at etdikleri” sürece “hür” olacaklardır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Özgürlüğü oldukça dar çerçevede tanımlayan bu rejimde, eşyanın tabiatı gereği, eleştiri yahut farklı görüşlere yer bulunmamaktadır. Böylesi girişim­ler, etkin sansür mekanizmasının yanı sıra değişik yasaklama ve cezalandırma yöntemleriyle engellenmiştir. Dönemin yurt içinde basılan gazete ve dergileri incelendiğinde, toplumun sultan etrafında oluşturulan külte derin saygı duy­duğu, onun siyasetlerini gönülden desteklediği ve ülkeyi her alanda ileri götü­ren rejimden fazlasıyla memnun olduğu izlenimini edinmek mümkündür.</p>
<p>Bunun, yoğun uğraşlar neticesinde şekillendirilen bir algı yönetimi oldu­ğu ortadadır. Rejim, şüphesiz, belirli bir toplumsal desteğe sahiptir. Ancak, bilhassa eğitimli sınıflar ve bürokrasi içinde, sultanın yeni patrimonyalizmi- ne yönelik ciddî bir karşıtlık mevcuttur. Bu, Avrupa toplumlarının çoğun­daki gibi serbestçe örgütlenen, karşı tezlerini değişik araçlarla kamuoyuna sunan, iktidara yahut paylaşımına doğrudan ve yasal yollarla talip olan bir muhalefet değildir. Otokratik rejimin getirdiği kısıtlamalar, siyasî girişimle­rin yurt dışından yönetilmesi ve ülke dâhilinde yasaklı faaliyete dönüşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu muhalefetin mensuplarına “Jön/Genç Türk (Jeune Turc)” adı verilmiş­tir. Ancak, bu kavram, belirgin eğilim ve görüşlere sahip bireylerin oluşturdu­ğu, türdeş bir gruba atıfta bulunmaktan uzaktır. Ulemâdan pozitivistlere,etnik milliyetçilerden yüksek bürokratlara, tarikat üyelerinden modern mek­teplerin öğrencilerine ulaşan bir yelpazede bulunan ve değişik nedenlerle rejime cephe alan muhalifler bu sınıflamaya dâhil edilmektedir. Buna karşı­lık, tabanda harekete destek vererek, yurt içinde gizli örgütlenmelere katılanların çoğunluğunu, yüksek eğitim kurumlarındaki talebeler ile alt-orta düzey bürokrat ve eşdeğer rütbelerdeki subaylar oluşturmuştur.</p>
<p><strong>Jön Türklerin Bilimciliği</strong></p>
<p>Temel yaklaşımlar açısından da benzer bir durum söz konusudur. Jön Türk hareketinin şemsiye örgütü Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin pozitivist bir entelektüel idaresinde Paris’te yayımlanan dergisi, başlığının altında Auguste Comte’un “Ordre et progres (Nizâm ve Terakki)” düstûru­na yer verirken,<sup>5</sup> bir âlimin Kahire’de neşrettiği diğer resmî yayın organı, aynı yerde “Ve emruhum şûra beynehum (İşlerini aralarında danışarak çö-zerler, <em>Kur’an,</em> 42/38)” ibâresini kullanmayı uygun görmüştür.<sup>6</sup></p>
<p>Buna karşılık, ana akım yaklaşımlara bakıldığında, harekette, çoğunluğu oluşturan modern eğitimli bürokrat ve yüksek okul öğrencilerinin, sadece rejim ilkeleriyle değil toplumsal değerler ile de çatışan dünya görüşü ve ideo­lojik tercihleri ön plana çıkmaktadır. Bunun neticesinde, Alman vülger ma­teryalizmi (Vulgârmaterialismus)<sup>7</sup> olarak adlandırılan on dokuzuncu asır bilimciliği (scientism), on sekizinci yüzyıl Fransız felsefî materyalizmi, pozi­tivizm ve Sosyal Darwinizm karışımı, derinlikli olmayan, yekdiğeri ile çeli­şen tezlere sahip, eklektik bir dünya görüşü şekillenmiştir. Gustave Le Bon’un “bilimsel” olduğu düşünülen, frenoloji ve fizikî antropoloji ile destek­lenen seçkinciliği de bu alaşım içinde kendisine önemli bir yer bulmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p>Jön Türk hareketi, siyasî açıdan, devleti sahiplenirken değişim yaratmaya çalışan, dolayısıyla “muhafazakâr eylemcilik” olarak adlandırılması anlamlı bir yaklaşım üretmiştir. Büyük çoğunluğu bürokrat ve subay olarak devlet hizmetinde çalışan Jön Türkler, Rus ihtilâlcileri yahut anarşistler gibi devleti yıkmayı değil tam tersine onu kurtamayı hedeflemişlerdir. Hareket, başlan­gıçta sultanınkine benzer bir “lttihad-ı İslâm” siyasetine sarılmışsa da süreç içerisinde Türkçülüğe yönelmiştir.</p>
<p>Jön Türklüğün ana akım dünya görüşü ve siyaset yaklaşımı Mustafa Ke­mal’in gençlik yıllarında geliştirdiği tercihlerle uyum halindedir. Dolayısıyla, Jön Türklüğü benimsemesi, onun açısından bir dönüşüm, farklı bir düşünce dünyasına geçiş yaratmamıştır. Bir anlamda, bu akım, genç Mustafa Kemal’e en uygun dünya görüşü ve siyasî tezleri sunmuştur. Zaten harekete ivme kazandıranlar da önceki kuşağın yüksek okul öğrencileridir. Cumhuriyet kurucusu, Harbiye talebeliğinden başlayarak 1908 Ihtilâli’ne kadar geçen sûre içerisinde ilgi duyduğu ve katıldığı Jön Türk hareketinin ana akım yak­laşımlarından etkilenecek; bunlar, gelecekte hayata geçireceği siyasetleri şe­killendirmesinde önemli rol oynayacaktır.</p>
<p>Ana akım Jön Türklüğün dayandığı en önemli düşünce hareketi şüphesiz Alman popüler veya orta sınıf/küçük burjuva materyalizmi olarak adlandırı­lan vülger materyalizmdir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[8]</sup></a> Bâzı yazarları Jön Türk hareketinde önemli rol­ler oynayan, Edebiyat-ı Cedide akımının yayın organı da olmuş popüler bir Osmanlı dergisi, 1908 Ihtilâli’nin fikrî arka planım tartışırken, siyasî açıdan bunun zeminini hazırlayanların Namık Kemal benzeri entelektüeller oldu­ğunu; buna karşılık, henüz neticelenmemiş düşünsel devrimin kaynağının Alman popüler materyalizminin önde gelen düşünürü Ludwig Büchner’in eserlerinde aranması gerektiğine işaret etmiştir.</p>
<p>Dergiye göre, yüksek mekteplerde okuyan “münevver gençlerimizin” ço­ğunun elinde Büchner’in <em>“‘Kuvvet ve Madde</em> [Madde ve Kuvvet]’ eseri” gö­rülmüş, Osmanlı toplumuna “inkılâb fikrinin ilk tohumlarını,” “beşeriyetin terakkisine bir rehber makamında görülen,” bu çalışma “saçmışdır.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla, “10 Temmuz”un düşünsel arka planını söz konusu eserde bula­bilmek mümkündür. Bir Islâmcı mecmua ise aynı etkiyi, “hakâyık-ı fenni- yeden yanlış kaziyyc ve neticeler çıkararak insaniyet içün bir âfet-i mühlik olan ‘meslek-i küfr ve ilhâd’ı ihyâ” eylemiş olan Büchner’in, gençlerimizi “tesmim etmiş (zehirlemiş)” olmasından yakınarak dile getirmiştir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[10]</sup></a> Maarif Nezâreti, “gürûh-i maddîyûndan olan” düşünürün, “meslek-i maddîyûnu isbat ve terviç yolunda yazılmış” eserlerinin “hususuyla şübbânın ezhânını teşviş ve taglit edecek âsâr-ı muzırradan”olduğu gerekçesiyle yasaklanmasını talep etmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[11]</sup></a> Ancak, onun çalışmaları elden ele dolaşmış ve materyalizmin mukaddes metinleri olarak okunmuştur.</p>
<p>Ana akım Jön Türklüğe dünya görüşü sunan <em>Krafi und Stoff&#8217;un</em> yazarı ve vûlger materyalizm akımının önde gelen temsilcisi Büchner, bir eserinde özetlediği gibi, kutsallaştırılan, “her şeye kâdir” deneysel “bilim”in, mevcut inanç sistemleri ile felsefelerin sonunu getirerek onların yerine geçeceğini iddia etmiştir.</p>
<p>Kısa süre içinde şekilleneceği varsayılan geleceğin toplumunda, antik felsefe akımlarından Schelling ve Hegel’in önderlik ettiği <em>Romantische Naturphilo- sophie</em> (Romantik Tabiat Felsefesi)’ne ulaşan her türlü “felsefe” ile deneysel nitelik taşımayan Fransız Aydınlanma materyalizmi ve pozitivizm benzeri, yukarı perdeden karmaşık tezler dayatan, “spekülatif” düşünce sistemleri bir kenara bırakılacaktır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[12]</sup></a> Bu felsefeler ve spekülatif materyalizm, “geçmişin dinleri gibi”, çağdışı hale gelmiştir. Artık, sadece “gözlem ve olgularla besle­nerek . . . özgürleşen” ve “gerçekliği, gerçekliğe ulaşmak için araştıran” yeni bir “felsefe” gelişecektir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Büchner, felsefî kanaatlerinin bilimsel çalışmalar tarafından gölgelenece­ğinden korkanlara, materyalist olmamasına karşılık din aleyhtarı, <em>Geognostische Wanderungen</em> yazarı Bernhard von Cotta’nın sözleriyle cevap vermektedir: “Deneysel doğal bilimin gerçeği . . . güzel yahut çirkin, mantıklı veya mantık dışı, rasyonel veya saçma, . . . ‘olduğu gibi’ bulmaktan başka bir amacı yok­tur.” <a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[14]</sup></a> Büchner’e göre, deneysel bilimin ulaştığı noktada “entelektüel ağız kalabalıkları (des gelehrten Maulheldenthums)” ile aslında “zihinsel el çabuklu­ğu (geistigen Taschehspielerei)” olan “felsefi şarlatanlıkların (philosophischen Charlatanismus)” zamanı çoktan geçmiştir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[15</sup></a></p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26623 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-300x268.jpg" alt="" width="300" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-300x268.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-600x536.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-1024x915.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-1536x1372.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-768x686.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636-2048x1829.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003636.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Böylesi bir bilimcilik, yalın, mekanik ve basit mesajına karşılık, on doku­zuncu yüzyılın ikinci yarısında küresel bir ilgiye mazhar olmuştur. Yaklaşım­larıyla Darwin’in evrim kuramını da bağdaştıran Büchner, Heinrich Czolbe, Emst Haeckel, Jacob Moleschott ve Kari Vogt benzeri önde gelen vülger materyalist düşünürler, milyonlarca satan ve çok sayıda dile tercüme edilen popüler kitaplarıyla asır sonu dünyası üzerinde çarpıcı bir etki yapmışlardır. Buna karşılık, temsil ettikleri akım rafine, derinlikli tezler ortaya koymaması nedeniyle ağır eleştirilere maruz kalmıştır.</p>
<p>Örneğin, <em>Anti-Dühring &#8216;ı</em> başlangıçta <em>Anti-Büchner</em> olarak kaleme almayı düşünen Friedrich Engels, Vogt ve Büchner’i “karikatürü andıran” entelek­tüel özentilerine benzetmiş, onların maddeciliğini “vülger, gezici vaiz mater­yalizmi” sıfatıyla aşağılamış,<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[16]</sup></a> Darwinizm sayesinde popüler olan yaklaşımla­rının, “cühela ateizmi” olmanın ötesine geçemediğini vurgulamıştır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[17]</sup></a> Kari Marx da isminden dolayı “kitap yapıcı” olarak atıfta bulunarak, aynı tezleri tekrarlayan çok sayıda çalışma yayımlamasıyla alay ettiği Büchner’in basit bir popülerleştirici (vulgarisateur) olduğunun altını çizmiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Eleştiriler, maddeciliklerine “diyalektik,” “tarihî,” “bilimsel” benzeri sıfat­lan lâyık görenlerle sınırlı değildir. Friedrich Albert Lange, Büchner’in felse­fe yapmaya “özendiğini” söylerken, dönemin en güçlü akımı Yeni Kantçı Marburg okulunun vülger materyalizm hakkındaki kanaatini özetlemiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[19]</sup></a> Büchner’in “gerçek”e ulaşmanın tek yolu olarak gördüğü ampirik bilimsel araştırmanın, Justus von Liebig gibi önde gelen simaları ise ona ve benzer görüşleri savunan arkadaşlarına amatörlükten öte bir sıfat yakıştıramamıştır.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[20]</sup></a> Diğer bir ifadeyle, vülger materyalizm, felsefecilerden bilim insanlarına uzanan bir yelpazedeki bireyler tarafından, her şeyin maddeden ibaret, dinle­rin ise insanlığın kanseri olduğunu söylemek ötesinde tez ortaya koyamayan “kaba” bir akım şeklinde tanımlanmıştır.</p>
<p>Entelektüellerin ve bilim çevrelerinin küçümseyici eleştiri ve alayları, Büchner ve önde gelen vülger materyalistlerin tüm dünyada eğitimli orta sınıflar üzerinde kuvvetli bir etki yaratmış oldukları gerçeğinin göz ardı edilmesine neden olmamalıdır. Değişik materyalizm türleri arasında, felsefe­ci ve bilim insanlarının da katıldığı, <em>Materialismusstreit</em> adı verilen büyük tartışmanın kitlelere ulaşma alanındaki galibi, “insan”ı “bilimsel” açıdan yeniden tanımlayan “vülger” biçim olmuştur. Bu başarıyı sağlayan popüler materyalizm, adının da ortaya koyduğu gibi “popüler” bir kuramdır: Hugo Ganz, ölümünden sonra, Büchner’in tabiî ilimlerin on dokuzuncu asırda geliştirdiği temel tezlerin eğitimli kitlelere ulaştırılmasında tüm üniversite­lerdeki akademisyenlerden fazla rol oynadığım vurgularken çarpıcı bir olgu­ya parmak basmıştır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[21]</sup></a></p>
<p><em>Madde ve Kuvvet</em> Almanya’da yirmi bir baskı yapmasının yanı sıra on do­kuz dile çevrilmiş,<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[22]</sup></a> milyonlarca insan evrim kuramını doğrudan Darwin’den değil Haeckel’in çalışmalarından öğrenmiştir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[23]</sup></a> Haeckel’in, Büchner’in madde ve kuvvetin birliği tezinden yola çıkarak ulaştığı, kainatın muammalarını çözme iddiasındaki monistik materyalist kuramının ana hat­larını ortaya koyan kitabı, on beş yıl içinde 400.000’lik bir satış rakamına ulaşmış, Esperanto dahil pek çok dile tercüme edilmiştir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[24]</sup></a></p>
<p><em>Madde ve Kuvvet</em> Rusya’da yasaklandığı için elle çoğaltılan kopyaları okunmuş<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[25]</sup></a> ve Turgenyev’in, <em>Babalar ve Oğullar</em> romanının karakterlerinden Yevgeni Bazarov ile ete kemiğe büründürdüğü gibi, Nihilisderin “İnciri haline gelmiştir. Dostoyevski’nin <em>Besy</em> (Cinler)’de portresini çizmeye çalıştı­ğı, odasındaki ikonaların yerine Büchner, Moleschott ve Vogt’un resimlerini yerleştirip, bunların önünde mumlar yakarak bilimsel külte tapınan üsteğ­men ise dinin yerini bilimin alacağı, sadece ona iman edilecek bir geleceğe duyulan sarsılmaz inancı ortaya koymuştur.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla, vülger materyalizm ve onun kutsal kitabı <em>Madde ve Kuvve fin </em>Osmanlı toplumunu ve eğitimli orta sınıflarını derinden etkilemesi, ana akım Jön Türklük üzerinde güçlü bir tesir icra etmesi, şaşırtıcı bir gelişme değildir. Bu örnekte çarpıcı ve farklı olan, popüler bilimciliğin “felsefe,” Büchner’in bu akımın tezlerini en basit şekliyle ortaya koyan kitabının ise “temel eser” niteliği kazanmasıdır. Bu ise uzun vâdede umulmayan neticeler doğuracaktır.</p>
<p>Vülger materyalizmin Osmanlı entelektüel mehâfîlinde “yüksek felsefe” ve “dünya görüşü” haline gelmesi, <em>Madde ve Kuvve fin</em> de bu düşünce siste­minin mukaddes kitabı olarak algılanmasının üç temel nedeni vardır. Bun­lardan en önemlisi hiç şüphesiz entelektüel çevrelerde din-bilim çatışması tartışmasının yaygınlaşması ve bunun insanlık tarihindeki değişimin motor gücü olarak görülmesidir.</p>
<p>Almanya’da her şeyin madde olduğunu söylemek dışında bir tezi olmadı­ğı ileri sürülen vülger materyalizm, Osmanlı dünyasında, bilimin din karşı­sındaki nihaî zaferini ilân eden bir kuram olarak algılanmıştır. Büchner’in, Fransa’da Marx’ın anlam veremediği türden bir ilgi görmesinin nedeni de Mustafa Kemal’in insanlığın ulaştığı ideal rejim olduğunu düşündüğü Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Almanya’ya kıyasla çok daha şiddetli bir kilise-bilim çatışmasının yaşanmasıdır. Buna karşılık, Fransa’da da asır so­nunda vülger materyalizm ve bilimciliğe yönelik ciddî bir akademik, felsefi ve edebî sorgulamanın gündeme geldiğini belirtmek gerekir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bu açıdan bakıldığında <em>Madde ve Kuvvetlin</em> tam metninin tercümesinin 1911 yılında “Teceddüd-i ‘İlmî ve Felsefî Kütüphanesi” tarafından ve <em>Felsefe Mecmuasını</em> da yayımlayarak toplumda dinin yerini alacak yeni, materyalist bir felsefenin kabûlünü sağlamaya çalışan bir entelektüel ile arkadaşınca yapılması tesadüfi değildir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Burada ilginç olan vülger materyalizm ve <em>Madde ve Kuvvet&#8217;e,</em> yönelik Türkçe reddiyelerin, İsmail Ferid’in <em>Ibtâl-i Mezheb-i Maddîyûn</em> çalışmasın­dan başlayarak, &#8220;dinî” eleştiriler olarak kaleme alınmalarıdır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[29]</sup></a> Diğer bir ifadeyle vülger materyalizme karşı çıkanlar da onu, son tahlilde, &#8220;din karşıtı” bir akım, <em>Madde ve Kuvvet&#8217;l</em> ise bunun temel görüşlerini dile getiren bir ça­lışma olarak kavramsallaştırmışlardır. Dolayısıyla, Osmanlı Marx ve Engels’i, Lange ve Felix Ravaisson-Mollien’i veya Liebig ve Edouard Le Roy’sı olma­dığı için vülger materyalizm/bilimcilik &#8220;yüksek felsefe ve bilim” haline gelir­ken; onunla dini bağdaştıracak Übenveg ve StrauB’u da var olmadığından bu felsefenin eleştirisi de ulemâya kalmıştır.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[30]</sup></a> Burada önemli olan taraftarları ve karşıtlarının <em>Madde ve Kuvvet&#8217;</em>i temelde din-bilim çatışmasını dile getiren ve dine alternatif sunacak bir felsefe yaratmaya gayret eden bir çalışma olarak algılamış olmalarıdır.</p>
<p><em>Madde ve Kuvvet&#8217;in</em> temel ilkelerini ortaya koyduğu vülger materyalizmin “yüksek felsefe” statüsü kazanmasının ikinci nedeni, onun, Batı’nın gelişiminin motor gücü ve dünya görüşü olduğunun varsayılmasıdır. Vülger materya­lizm, daha da popülerleştirilerek kitlelere aktarıldığı Osmanlı ve Türk dergi­lerinin işlediği konular olan Zeppelin uçuşları, Edison’un icatları, yer ve deniz altı kabloları, coğrafi keşifler, modern tıbbın mucizeleriyle harmanlan­dığında, bir düşünce hareketi olmanın ötesinde, Batı’nın gelişmişliğini sağ­layan “felsefe” kisvesine bürünmüştür.</p>
<p>Bu şekilde yaklaşıldığında bilim, ona inananların indinde, dinlerin “muci­zelerini yaratacak bir güç kazanmış, seküler bir kutsallığa sahip olmuştur. Mustafa Kemal’in şiirlerinin yansıttığı dünya görüşüne hayranlık duyduğu Tevfik Fikret’in, bu hususa vurgu yapan, “Bir gün yapacak fen şu siyah topra­ğı altın/Her şey’ olacak kudret-i ‘irfânla . . . inandım” dizelerini ezberlemesi, onun da böylesi bir yoruma katıldığını göstermektedir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Bu husus göz önüne alındığında, bilimci literatüre ilgi duyan Mustafa Kemal’in, icatlarıyla öne çıkan Benjamin Franklin hakkında yazılan bir eseri dikkatle incelemesi ve üzerine notlar alması şaşırtıcı olmaktan uzaktır.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[32]</sup></a> Ab­dullah Cevdet, Baha Tevfik, Celâl Nuri İleri, Kılıçzade İsmail Hakkı (Kılı- çoğlu) gibi önde gelen vülger materyalistlerin tümünün aynı zamanda Os- manlı Garblılaşma hareketinin de önderleri olmasının nedeni böylesi bir bağlantının kurulmasıdır.</p>
<p><em>Madde ve Kuvvet<sup>9</sup> in</em> sözcülüğünü yaptığı akımın Osmanlı toplumunda bir yüksek felsefe haline gelmesinin üçüncü nedeni ise vülger materyalizmin dini eleştiren, onun çağının sona erdiğini savunan tüm akımların ortak paydası olduğunun düşünülmesidir. Büchner’in pozitivizme sert eleştiriler getirmesi, onu, yeni bir “din” olarak mahkûm etmesine karşılık,<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[33]</sup></a> Beşir Fu’ad ve Ahmed Rıza benzeri ileri gelen Türk pozitivistleri, bu kuram ile vülger materyalizmin uyum içinde olduğunu varsaymışlardır.</p>
<p>Bu yaklaşım, Baha Tevfık’in, Büchner’e sert eleştiriler yönelten, onun fel- sefeciliğe özendiğini iddia eden Lange’nin, öncü vülger materyalistin tezlerini bilimsel açıdan tahkim ettiğini savunmasıyla daha açık biçimde ortaya koyul­muştur.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[34]</sup></a> Bu şekilde yaklaşıldığında, vülger materyalizm, Yeni Kantçılık’tan pozitivizme uzanan bir yelpazedeki düşünce hareketlerinin, “din karşıtlığı” zeminindeki ortak paydasını şekillendirmiştir.</p>
<p>Büchner 1899 yılında, gelecekte “gerçek”in ve bilimciliğin peygamberi olarak anılacağını düşünerek ölmüştür. Bu hayâli gerçekleşmemekle birlikte, <em>Madde ve Kuvvet’in</em> temel tezlerini özetlediği on dokuzuncu asır bilimciliği, yaratıcılarının akıllarından hiç geçmeyen bir toplumda kurulacak yeni yapı­nın temelini oluşturacaktır.</p>
<p>Alman materyalist, çalışmalarını “âlimler (gelehrte)” değil, “tüm eğitimli kitle (ganze gebildete Publikum)” için kaleme aldığım ifade etmiştir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[35]</sup></a> Os- manlı örneğinde ise 1880’lerden itibaren bu kitabın bölümlerini, daha sonra da tamamını okuyan, Haeckel’in çalışmalarına olağanüstü ilgi gösteren “eği­timli toplum bireyleri,” bilimciliği “dünya görüşü” haline getirmişlerdir. Baha Tevfik, Büchner’in “bütün medeni dünyanın dimağına hâkim oldu­ğunu ileri sürerken,<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[36]</sup></a> Ömer Seyfeddin’in hikâyelerinde, “Haeckel, Darwin, Büchner . . . Vogt”un “bugünkü hakâyık-ı mevcûdenin ekserisini beşeriyete şerh eden” düşünürler olduğu savunulmuştur.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla, vülger materyalizm, asır sonu Osmanlı toplumunda felsefe tar­tışmalarından edebiyata ulaşan bir alanın egemen düşünce sistemi ve “yüksek felsefesi” statüsünü kazanmıştır. Onu içselleştirenler, toplumun geneli içinde oldukça küçük bir azınlıktır; ama bu eğitimli tabaka daha sonra bir ulus- devletin kuruluşunda liderliği üsdenecek, Avrupa’da “vülger” sıfatı yakıştırılan bu akım onlar aracılığıyla yeni yapılanmanın “âlî fikriyâtı” mertebesine yüksel­tilecek ve kurucu ideolojisinin temel dayanaklarından birini oluşturacaktır.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in fikir, yaklaşım ve siyasetlerinin, onun vülger materya­lizmin egemenliğindeki entelektüel tartışmadan etkilenen azınlık içinde ol­duğu göz önüne alınmaksızın değerlendirilmesi zordur. Bizzat “yaşam” hak- kındaki görüşü olan, “Hayat, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabiî ve zarurî, bir kimya ve fizik seyri neticesi­dir” tanımı,<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[39]</sup></a> sadece, Büchner’in eserlerinin bölümlerini ilk kez Türkçeye tercüme eden Abdullah Cevdet’in, “Hayat, ta‘azzuv ve tenâsül ile muttasıf ‘âlâmat-ı kimyeviye ve fizikiyeden ‘ibaretdir” ifadesinin<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[40]</sup></a> tekrarı niteliğinde olmayıp, <em>Madde ve Kuvvetin</em> ana fikrinin de özetidir.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusu, şüphesiz, tıbbiyeli akranları gibi Büchner’in ça­lışmalarını derinlikli biçimde incelememiş, onlara dayanan denemeler kale­me almamış, buna karşılık, nesline mensup pek çok literati gibi, on doku­zuncu asır bilimciliğinin “popüler” mesajlarını içselleştirmiştir. Bunlardan en önemli olanı da eğitimli akranları gibi “bilim”in her türlü toplumsal sorunu, bir “deus ex machina” olarak çözebileceğini, dinin yerini aldığında, rasyonel ve müreffeh bir topluma geçişi sağlayabileceğini varsaymasıdır.</p>
<p>Bilimin tüm felsefelerin yerini alacağını düşünen Büchner, değişik çalış­malarında deneysel bilim öncülerinden Claude Bernard’ın analizlerine atıfta bulunmuştur.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[41]</sup></a> Mustafa Kemal, ünlü fîzyolojistin bir kitapta vecize olarak verilen, gelecekte “fizyolojist, şair ve felsefecinin aynı dili konuşacağı” öngö­rüsünün altını çizerek önemine işaret edecektir.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[42]</sup></a> Yeni Türkiye’nin mimarı da Bernard ve Büchner gibi “bilim”in, felsefeyi gereksiz kılan bir yol gösteri­ci ve “tek” rehber olduğuna inanmıştır.</p>
<p>Günümüzde değişik mekânlarda sergilenen vecizesİ, “Hayat içün &#8230; en hakikî mürşid ‘ilimdir, fendir,”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[43]</sup></a> asır sonu bilimciliğinin ana mesajını dile getirmekte, <em>Madde ve Kuvvet&#8217;in</em> temel tezini özetlemektedir. Ancak, o, bu bilimci ilkeyi soyut bir hayat felsefesi tezi olarak görmekle yetinmeyerek, somut bir siyasete dönüştürmeye, ‘“ilm ve fen”i, “siyasî ve içtimâi hayat” ile milletin “fikrî terbiyesinde” kullanılacak tek “rehber” haline getirmeye çalı­şacaktır.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in ilk Büchner okumalarını ne zaman yaptığını, Haec- kel’in eserlerini hangi yıllarda edindiğini kesin biçimde ortaya koyabilmek mümkün olamamaktadır. Kendisinin öğrenim gördüğü dönemde Mekteb-i Harbiye, vülger materyalizm tartışma merkezleri arasında bulunmamakla birlikte eğitimli kitleleri derinden etkileyen bu tartışmanın bütünüyle dışında da değildir. <em>Madde ve Kuvvet&#8217;i</em> felsefeyi ıslâh eden temel bir eser olarak gö­ren<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[45]</sup></a> ilk Türk pozitivisti Beşir Fu’ad benzeri eski mezunlarına karşın, Harbi­ye talebelerinin çoğunluğu asır sonunda evrim, bilimin üstünlüğü, materya­lizm, din-bilim çatışması benzeri konuları, birincil kaynaklardan değil, popü­ler dergilerde verilen satır arası mesajlardan izlemiştir.</p>
<p><em>Die Gegenıvart, Dos Jahrhundert, Die Natur, Nord und Süd, La Nature, La Science populaire, La Science pour tous. La Vie scientifiyue</em> benzeri dergile­rin kalitesi düşük Osmanlı taklitleri, “bilimsel tartışma” boşluğuna sığınarak sansürden geçirdikleri popüler materyalist, Darwinist ve bilimci tezleri, basit makaleler, fen dersleri ve resimler ile sunmuşlardır. <em>Mdarifi Musavver Cihan, Resimli Gazete</em> gibi mecmualar “Herkes İçün Kimya” dersleri yayımlamış,<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[46]</sup></a> vülger materyalizmin beyin üzerine geliştirdiği yaklaşımları savunmuş,<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[47]</sup></a> Fran- cis Bacona atıflar yaparak deneyciliği yüceltmiş,<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[48]</sup></a> avamın “mucize” olarak adlandırdığı olguların bilimsel açıklamalarını yapmış,<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[49]</sup></a> Spencer’in Lamarckist tekamül nazariyelerini özedemiş,<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[50]</sup></a> dünyanın milyonlarca yıl evvelki durumu­nu gösteren temsilî resimlerle evrime dolaylı atıflarda bulunmuşlardır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Asır sonuna gelindiğinde, pâyitahtta ciddî bir popüler bilimci basın oluş­muş ve eğitimli sınıfları etkilemeye başlamıştır. Bunlar, zikrettiğimiz Alman yahut Fransız popüler bilimci dergilerine göre çok daha sığ ve basit bir bilim­ciliği ortaya koymuş, buna karşılık, tesirleri oldukça güçlü olmuştur. Bilimcili­ği yücelten bu yayınların en önemli özelliği, “din-bilim çatışmasını entelek­tüel tartışmanın merkezine yerleştirmesidir. Bu bağlamda değerlendirildiğin­de, John William Draper’in <em>History ofthe Conflict between Religion and Science </em>(Niza‘-i ‘Um ü Din) kitabının bir âlimin yardımıyla kaleme alınan reddiye ile birlikte neşrolunan tercümesinin dönemin çok satan kitaplarının başında gel­mesi tesadüfi değildir.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Pek çok akranı gibi, Mustafa Kemal’in kütüphanesinde de “inkılâb fikri­nin tohumlarını saçtığı” iddia olunan <em>Madde ve Kuvvet* in</em> 1884 yılında ya­yımlanan Fransızca tercümesi bulunmaktadır.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[53]</sup></a> Bunun yanı sıra, eserin deği­şik bölümleriyle, Osmanlı maddeci hareketi üzerinde önemli bir tesir gerçek­leştiren Felix Isnard’ın “deneysel bilim”in geleceğin felsefesine dönüşeceğini savunan kaba bilimci “materyalizm-ruhçuluk mücadelesi” çalışmasında<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[54]</sup></a> yer alan bir mektuptan oluşan Türkçe derlemeyi de dikkatle okumuştur.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, bunlara ek olarak, <em>tctihad</em> mecmuasının Büchner’in değişik eserlerinden yaptığı aktarımları da incelemiş, sohbetlerinde, bunlar içinde bilhassa bilimsel ahlâk konusunda ortaya koyulan düşüncelerden etkilendi­ğini dile getirmiştir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Kütüphanesinde Büchner’in insanın geçmiş ve günümüzde “ne olduğu,” <sup>tt</sup>doğa içindeki konumu,” “nereden geldiği,” “nereye gittiği”ni ele alan <em>Der mensch und seine stellung in der natur in vergangenheit, gegenwart und zukunft, öder Woher kommen wir? Wer sind wir? Wohin gehen wir?</em> kitabının Fransızca tercümesinin değişik notlar alınarak gözden geçirilmiş olduğunu gösteren bir kopyası da mevcuttur. Çalışmanın değişik sahifeleri üzerinde görülen işaretler Mustafa Kemal’in elinden çıkanlara benzemekte, buna karşılık, onunkilere nazaran daha ayrıntılı ve uzun olan Fransızca notlar, büyük ihtimalle, bu dile fazlasıyla hâkim bir kişinin kaleminin ürünüdür. Dolayısıyla, bu kitabın, kendisinden önce bir diğer şahıs tarafından okunmuş olması mümkündür.</p>
<p>Dönem bilimciliğinin uzun manifestosu niteliğindeki <em>Madde ve Kuvvet </em>kitabında Mustafa Kemal’in en fazla dikkatini çeken, “beyin-düşünce- fosfor” ilişkisini ele alan bölüm olmuştur. Bu, vülger materyalizm kadar asır sonu Batı felsefî çevrelerinin de önde gelen tartışmalarından biridir. Mo- leschott, değişik çalışmalarında, beslenme ile düşünce üretimi arasındaki ilişkinin madde temelli ve mekanik karakterine atıfta bulunmuştur.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[57]</sup></a> Bunla­rı biraz da çarpıtan Liebig, böylesi bir yaklaşımın “bilimsel” olmadığım sa­vunarak, onunla uzun bir tartışmaya girmiş ve bu tezden yola çıkılırsa, “ke­miklerin en büyük filozoflar” olacağı sonucuna varmanın mümkün olduğu­<strong>nu </strong>vurgulamıştır.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Büchner, Moleschott’un “fosforsuz düşünce olmaz (Ohne Phosphor, kein Gedanke)” benzeri yorumlarını, Feuerbach’ın, <em>Lehre der Nahrungsmittel </em>eseri için yazdığı tanıtım yazısında dile getirdiği “insan yediğidir/Ne yersen osun (Der Mensch İst, was er iflt)” türünden indirgemeci düstûrlarını,<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[59]</sup></a> Vogt’un “düşünce”nin beyin ile ilişkisini, “safra”nın karaciğer, böbreklerin ürin ile olan münasebetiyle kıyaslayan tespitlerini<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[60]</sup></a> aşırı mekanik bulmuş; ancak Henri Byasson’un yaptığı deneylerle, yoğun zihinsel faaliyet sonrasın­da sadece ürün miktarının değil idrardaki fosforik asitin üçte bir, sülfürik asit ve klorin oranlarının da iki kat arttığını göstermesinin,<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[61]</sup></a> düşünce oluşumu­nun organik ve maddeci temellerini ortaya koyduğunu savunmuştur.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, şüphesiz, konunun ayrıntılarını, tarafların karşılıklı tezle­ri ve birbirlerine yönelik eleştirilerini bilmemektedir. Buna karşılık, asır sonu popüler materyalizminin önde gelen tartışmalarından biri olan “düşünce üretiminin maddî temeli” ve “tefekkür”ün metafizik alana girmeden nasıl açıklanabileceği onun da ilgisini çekmiştir. Bu çerçevede, Büchner’in bes­lenmenin oduncuya kas kuvveti sağlarken, düşünür ve şaire de “tefekkür” gücü verdiğini iddia eden tezini, diğer bir ifadeyle, zihinsel faaliyetin “mad­denin hareketi” olduğu yaklaşımını önemsemiştir.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Belirttiğimiz gibi, kütüphanesindeki diğer Büchner eseri, çok daha dik­katle, ayrıntılı notlar alınarak okunmuştur. Bu, Alman materyalistin Darwin’in kuramını kendi basitleştirilmiş tezleriyle harmanlamasından olu­şan ve insanın evriminin yanı sıra yaşamın maddeci temellerini de ortaya koyma iddiasındaki bir çalışmadır. Kitapta en fazla ilgi çeken kısımlar, “Darwin’in Bulldog”u sıfatıyla ün kazanan, Thomas Henry Huxley’in evrim analizlerine ilişkin olup, insanın özgün bir yaratık olmadığı, embriyonik olarak diğer memeliler ile kapsamlı benzerlikler gösterdiği, çevresindeki organik düzenin parçası ve diğer türler ile yakın ilişkilere sahip bulunduğunu savunan bölümlerdir.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Bunun yanı sıra, kitapta yer alan tek tanrılı dinlere yönelik eleştiriler, Mustafa Kemal’in elinden çıkanları andıran çizgilerle işaretlenmiştir. Büch- ner, Hıristiyanlığın evrensel bir inanç sistemi niteliği taşımadığını, Islâmiye- tin ise ancak göçebe ve yarı göçebelere uygun bir din olduğunu, Müslüman­lığın kabulü sonrasında, Arap medeniyetinin ciddî bir gerilemeye girdiğini ileri sürmüştür. Bu iddia, Mustafa Kemal’in seküler Türkçü tarih yaklaşımı çerçevesinde ulaştığı, Türklerin Islâmiyeti kabûl sonrasında medeniyet açı­sından düşüş yaşadıkları tezini desteklemektedir.</p>
<p>Büchner’e göre, tek tanrılı olma paydasında birleşen İslâmiyet ve Hıristi­yanlık, bilim ve uygarlığa yönelik olarak benzer bir hoşgörüsüzlüğe sahip olup, bu anlamda, paganizmden geriye gidişi temsil etmektedir.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[65]</sup></a> Alman materyalist buradan yola çıkarak, deneysel bilimin mevcut tek tanrılı dinle­rin yerini almasının gerekliliğini dile getirmiştir.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi, kitaba düşülen notların bir bölümü, kütüphanedeki kopyanın Mustafa Kemal öncesinde bir diğer okuyucu tarafından gözden geçirildiğini düşündürmektedir. Buna karşılık, seçilen bölümler, onun tarzı ile işaretlenmiştir. Bunun yanı sıra kendisinin diğer kitaplarda ilgi gösterdiği konuların, örneğin Hunlara yapılan atıfların altının çizilmiş olması, bunların onun elinden çıktığı tezini desteklemektedir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in kütüphanesinde, Osmanlı maddeci hareketi üzerine önemli tesir icra eden ve “Alman Darwin”i lâkabıyla atıfta bulunulan zoolog Haeckel’in önde gelen eserleri bulunmaktadır. Bunlardan, din-evrim ilişkisi ile insan organizmasının embriyonik gelişimi üzerinde yoğunlaşan ve La- marckist bir Danvinizm yorumu ortaya koyan, <em>Ewigkeit: Weltkriegsgedanken über Lehen und Tod, Religion und Entwicklungslehre</em> çalışmasının değişik kısımları üzerine notlar düşülmüş ve bâzı bölümlerinin altı çizilmiştir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Arapça olarak yazılan şürûh, bunların kitabı Mustafa Kemal öncesinde oku­yan bir diğer kişi tarafindan kaleme alındığını ortaya koymaktadır. Ancak, diğer işaretler» cumhuriyet kurucusunun elinden çıkanları andırmaktadır.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[68]</sup></a></p>
<p>Bu çalışmanın yanı sıra kitaplığında, Haeckel’in evrenin sırlarını açıkla­ma iddiasıyla ortaya çıkarak satış rekorları kıran, birinci bölümü Erken Cumhuriyet döneminde tercüme olunarak liselerde yardımcı kitap olarak kullanılacak<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[69]</sup></a> çalışması <em>Die Weltrâthsel: Gemeinverstândliche Studien über monistische Philosophie</em> nin Fransızca tercümesi de mevcuttur.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[70]</sup></a> Haeckel’in eserlerinin İstanbul’da yabancı eser satan dükkanlarda “kesrede” bulunması­nın doğuracağı “vahâmet”e işaret eden Dâhiliye Nezareti, bunları yasakla­mıştır;<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[71]</sup></a> ama pek çok dönem literatisi onları çoktan edinmiş ve okumuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal’in vülger materyalist literatürden yaptığı seçmeler, onun bu akımın, Darwin’in <em>On the Origin ofSpecies</em> eserinin 1859 yılında basımı sonrasında yöneldiği evrimci biyoloji yaklaşımlarına özel bir ilgi duyduğunu kanıdamaktadır. İleride dile getireceği, “insanlar sürfeler gibi sulardan çıktı­lar, ilk ceddimiz balıktır . . . İşler daha da İlerledikçe o insanlar, primat züm­resinden türediler. Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır” benzeri yo­rumlan,<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[72]</sup></a> ilerleyen yıllarda büyük ilgiyle okuduğu H. G. Wells’e dayanarak yapmıştır. Bu ise Wells’in Mustafa Kemal’in de kitaplarını edindiği<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[73]</sup></a> Thomas Henry Huxley aracılığıyla, Haeckel’den, bilhassa da <em>Die Radiolarien</em><em>(Rhizopoda Radiaria)</em> (1862) çalışmasından alarak uyarladığı, rekapitülasyon kuramına dayalı evrim şemasını öne çıkaran bir değerlendirmedir.</p>
<p>Mustafâ Kemal, aynı tespiti, Wells’den özetleyerek resmî ders kitaplarına da koyduracaktır: “Filhakika rüşeymî hayat ile cenin hayatı devirlerinde in­san, evvelâ bir balık olacakmış gibi başlar; yerde sürünen hayvanları hatırlatan birtakım şekillerden geçer;.. . [h]ulâsa insanlar, sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan, çok yavaş yürüyen bir tekâmülle, bugünkü şekle geldiler.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[74]</sup></a></p>
<p>Ancak, bu tezlerin, Huxley’nin yaşamın ortak kökenini ön plana çıkaran analizleri, Haeckel’in morfoloji araştırmaları neticesinde ulaştığı rekapitülas­yon kuramına dayalı evrim şeması ve Büchner’in insanın “nereden gelerek,” “nereye gittiği”ni ortaya koyma iddiasındaki maddeciliği ile de uyum halin­de olduğu unutulmamalıdır.</p>
<p>Diğer bir ifadeyle, Mustafa Kemal, Wells’i Erken Cumhuriyet dönemin­de tesadüfen keşfetmiş ve insanlığın gelişimini sadece onun eseri çerçevesin­de değerlendirmiş değildir. Yaşamının değişik evrelerinde yaptığı okumala­rın, edindiği bilgilerin onu bu yola sevk ettiği şüphesizdir. Zaten Wells de anılan düşünürlerin tezlerine dayanan Bir dünya tarihi kaleme almaya çalış­mıştır. Onun kitabının ilk bölümlerine ait taslakları, Haeckel’in tezlerinin Ingiltere’deki en önemli savunucusu, “Huxley’nin Bulldogu” lâkablı, Sir (Edwin) Ray Lankester okumuş ve düzeltmiştir. Wells, Normal School of Science’da zooloji ve jeoloji eğitimi görürken Huxley’nin öğrencisi olmuş, değişik eserleri ile bilim kurgu romanlarında Huxley, Büchner, Haeckel ve Vogt’un tezlerini yoğun biçimde kullanmıştır.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in evrimci biyoloji ağırlıklı maddecilik yorumuna yönel­mesinin son dönem Osmanlı materyalizminin genel eğilimleri ile de uyumlu olduğu vurgulanmalıdır. Bu bağlamsallaştırma, onun, Eduard von Hartmann’ın Darwinizmin temel sorunlarını eleştirel bir bakış açısıyla ele alan <em>Wahrheit und Irrthum im Darwinismus</em> çalışmasının Fransızca tercümesini ilgiyle okumuş olmasını anlaşılır kılmaktadır. Bu kitabı, büyük ihtimalle, son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi’den almıştır.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[76]</sup></a> Ancak, paragraf kenarı ve satır altı çizim­leri kendisininkilere benzemektedir.</p>
<p>Hartmann, Johannes Volkelt ve Wilhelm Wundt ile birlikte Yeni Kantçı- lığın, Danvinizme yönelik eleştirel yaklaşımının önde gelen isimlerinden biri­sidir. Ancak, Osmanlı maddeci entelektüelleri, eserin niteliğini kavrayamamış ve onun, son tahlilde, Darwinist bir analiz sunduğunu düşünmüşlerdir. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Osmanlı materyalizminin çarpıcı simalarından birisi haline gelen Baha Tevfik, <em>Krafi und Stoff</em> çevirisi ile “madde kanunu”nu, Haeckel’in <em>Anthropogenie öder Entuicklungsgeschichte des Menschen</em> çalışması­nın tercümesi ile “insan”ın kökenini<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[77]</sup></a> ve Hartmann’ın zikrettiğimiz kitabı­nın Türkçeye kazandırılması<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[78]</sup></a> neticesinde ise Darwinizmi “izah ettikleri”ni ileri sürmüştür.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>Diğer bir ifadeyle, Osmanlı vülger materyalizminin önderliğini yapanlar dahi, bu çalışmanın Danvinizmi açıklamaktan ziyade onun eleştirisi olduğu­nun farkında değildir. Değindiğimiz gibi Lange’nin, Büchner’in tezlerini ileriye götüren bir düşünür olarak tanımlandığı bir ortamda böylesi bir iddia­nın geliştirilmesi fazla da şaşırtıcı bulunamaz.</p>
<p>Hartmann, vülger materyalizmin “kaba mekanik” Darwinist yorumlarını eleştirmiş, buna karşılık, Danvinizmin, sığ maddecilikten ideal ortaya koyan bir gerçekçiliğe tarihsel geçişi mümkün kıldığını savunmuştur.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[80]</sup></a> Kendisine göre, Darwinizm mihaniki bir nedensellik üretmiş, ancak bu, morfolojik değişimleri açıklamada yetersiz kalmıştır. Bunun çözümü ise teleoloji ile böylesi nedensellik arasındaki hiyerarşiyi tersine çevirmek, bu sıralamada birincisine öncelik tanımaktır.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[81]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in, bu eseri, Baha Tevfik ve arkadaşları gibi, Darwinizmi açıklayan bir çalışma olarak gördüğü şüphesizdir. Kitapta, Darvin’in kuramı benzeri “yeni teoriler”e karşı koymanın imkânsızlığına işaret edilmesinin önemli olduğunu düşünmesi, büyük ihtimalle, Hartmann’ın evrimciliğin böylesi bir yorumunu benimsediğini varsaymasına yol açmıştır.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[82]</sup></a> Benzer şekilde evrim şemasında ara türlerin gerekliliğine yapılan güçlü vurgu da bir eleştiriden ziyade katkı olarak yorumlanmıştır.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[83]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, Yeni Kantçılıktan vülger materyalizme, Darwinizmden onun idealist eleştirilerine ulaşan yelpazedeki eserleri gözden geçirdiğinde, bunların bir ortak paydası olduğu kanaatine varmıştır. Yeniden vurgulama­mız gerekirse, son dönem Oşmanlı maddeciliği de konuya böylesi toptancı bir değerlendirme çerçevesinde yaklaşmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusunun benimsediği bu yaklaşım, Osmanlı asır sonu entelektüellerinin pek çoğunun, son tahlilde, daha geniş bağlamlara yerleşti- remediği, ayrıntılarına giremediği böylesi eserlerde “maddeci” bir öz bulma­larına neden olmuştur. Bu tür bir indirgemecilik, vülger materyalizmi, de­neysel bilim temelli olma iddiasına dayanarak spekülatif felsefe olarak aşağı­ladığı on sekizinci asır Fransız maddeciliği ile bağdaştırmakta salanca gör­memiştir. Abdullah Cevdet’den Baha Tevfik’e uzanan bir listedeki entelek­tüeller, bunlardan birincisine, İkincisinin doğal neticesi ve evrimi olarak yaklaşmışlardır.</p>
<p>Mustafa Kemal de aynı yaklaşımı benimseyerek, Voltaire’in eserlerini edinecek,<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[84]</sup></a> Baron d’Holbach’ın <em>Le Bon Sens</em> çalışmasını dikkatle okuyacak­tır. On sekizinci asır materyalizminin kutsal kitabı <em>Systeme de la natureün </em>özeti olan bu çalışmada vahiy ve mucizelere yönelik reddiyeler ile şiddetli ruhban karşıtlığı içeren bölümler dikkatini çekecektir.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[85]</sup></a> İleride dile getireceği ulemâ karşıtı görüşler d’Holbach’tan mülheme benzemektedir.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[86]</sup></a> Burada önemli olan, dönemin pek çok entelektüeli gibi Mustafa Kemal’in de felsefî materyalizm ile deneyci bilimciliğin oldukça kalın bir ortak paydaya sahip ve verdikleri nihaî mesajın aynı olduğunu düşünmesidir.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[87]</sup></a></p>
<p>O da bu müşterek paydanın “madde”ye dayanma, mesajın ise insanlığın gelişiminin “din-bilim çatışması” çerçevesinde şekillendiğini öngörme oldu­ğu kanaatine ulaşmıştır. Onun, söz konusu çatışmayı insanlığın gelişim tari­hinin belirleyicisi olarak gördüğü; bilimin, inanç sistemlerinin dogmalarım yıkmasının, ilerlemenin önünü açtığını varsaydığı şüphesizdir. Draper’in satış rekorları kıran kitabının Türkçe tercümesi dönemin pek çok entelektü­eli gibi onun kütüphanesinde de kendisine yer bulmuştur.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[88]</sup></a> Mustafa Kemal daha sonra Ingiliz asıllı Amerikalı bilim insanının Avrupa’nın entelektüel geli­şimini tahlil eden eserinin Fransızca tercümesini Abdülmecid Efendi’den sağla­dığı bir kopyasından okuyacak ve bilhassa evrim ve ırklar arasındaki farklılıkları ele alan bölümlerine işaretler koyacaktır.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[89]</sup></a></p>
<p>Fransız Aydınlanma materyalizmi ile on dokuzuncu asır bilimciliğini or­tak karşıtlıkları üzerinden, aynı amaca hizmet eden düşünsel hareketlere dönüştüren indirgemecilik, şüphesiz, oldukça kaba ve toptancı bir maddeci­lik tanımı yapılmasını mümkün kılmıştır. Mustafa Kental de bu çerçevede <em>Madde ve Kuvvet’den,</em> Le Bon’un “kide-enerji denkliği” tezini ileri sürerek, maddenin kendiliğinden uçucu parçalara ayrıldığını savunan kitabına ulaşan bir yelpaze içindeki eserlerde yer alan, “madde”nin oluşum, kapsam ve kuv- vet/enerji ile ilişkisine yönelik tartışmalara yakın ilgi göstermiştir. Ancak, onun “sosyalist” maddeciliğe eğilim gösterdiği yolundaki iddialar, yanlış anlamadan, not defterlerindeki bâzı aktarımların kendisinin görüşü zanne­dilmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[90]</sup></a></p>
<p>O da pek çok Osmanlı entelektüeli gibi, “madde”nin oluşumunu anlaya­bilmenin asır sonu vülger materyalizminin gelecek tasavvuru olarak sunduğu “bilime dayalı” toplumu yaratmanın ilk adımı olduğunu varsaymıştır. Ken­disini yakından gözlemleyen Halide Edib, onun maddesel olmayan, mantık ve zeka ile (Büchner’in bunlara deneyi de ekleyeceği şüphesizdir)<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[91]</sup></a> açıkla­namayan, metafizik alanına giren hiçbir şeyi dikkate almayan kişiliğine vur­gu yapmıştır.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[92]</sup></a> Mustafa Kemal’in, asır sonu bilimcileri gibi, “maddeden ibaret olan evren ile sürekli evrilen yaşamı anlama konusunda insan zekâsına yegâne yol göstericinin deneysel bilim olduğunu” düşündüğü şüphesizdir.</p>
<p>Böylesi bir bilimci yaklaşım, ünlü vecizesinin devamında da dile getirdiği gibi, “‘ilm ve fennin haricinde mürşid” aramanın “gaflet, cehalet ve dalâlet” olduğunu savunmuştur.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[93]</sup></a> Bu, şüphesiz, dine yönelik dolaylı bir atıftır. Etkisi altında kaldığı bilimcilik, Mustafa Kemal’in metafiziği reddederek, dinleri, ilâhı bir gücün emirleri yerine, insanlar tarafindan belirli ihtiyaçlara cevap verme amacıyla yaratılan sistemler olarak tanımlamasına yol açmıştır.</p>
<p>Kitabında dile getirdiği, “Musa, Mısırlıların kamçıları altında inleyen Yahudilerin, bu tazyik ve esaretden halâsdan ‘ibaret olan meyllerinin te- cellîsâzı oldu” ve “İsa; zamanının nihayetsiz sefalederini idrak ve ızdırabât-ı umumiye devrinde âlemde tahakkuk etmeye başlamış olan lüzûm-i şefkat- perverıyi din halinde tercüme ve ilham etmek yolunu bildi” türünden yo­rumlar, dönem koşullan gereği biraz dolaylı yolla da ifade etse, bu yaklaşımı ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[94]</sup></a></p>
<p>İleride, İslâm tarihi konusunda okumalar yaparken, çürütülecek bir Or­yantalist tez olarak zikredilmiş, “İslâmiyet, ‘Arablarda hâsıl olan tekâmül-i millî neticesinde meydana gelmiş bir şey’ olmayub, sırf zuhur-i Muham­medi’nin eseridir” tespitinin yukarıdaki yorumlarının devamı niteliğini taşı­dığını varsaydığı şüphesizdir.<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[95]</sup></a> Mustafa Kemal, aynı görüşü şekiller bir tah­lille dile getiren müsteşrik Sedillot’nun, İslâm peygamberinin üstün yetenek­leri sayesinde farklı Arap topluluklarını birleştirebildiği tezinin de dikkate değer olduğunu düşünmüştür.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[96]</sup></a></p>
<p>İslâmiyet hakkındaki yargısı, “din”e yönelik genel yaklaşımının, onu metafizik dışı, elle tutulabilir analizlerle açıklama tercihinin sonucudur. İleride ilgiyle okuyacağı Thomas Cariyle’ın <em>On Heroes, Hero-Worship&gt; and the Heroic in History</em> (Kahramanlar) eserinin Fransızca tercümesi bu alanda daha sarih bir görüş geliştirmesine yol açacaktır. Mustafa Kemal, eserin sunum yazısında, agnostik İskoç entelektüelin çağının en büyük eleştirmeni olduğu yolundaki yorumu önemli bulmuş,<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[97]</sup></a> büyük ihtimalle, onun döne­min en radikal Türk aleyhtarı ve “lâf anlamaz Türk (unspeakable Türk)” deyiminin yaratıcısı olduğunu bilmediğinden, çalışmayı önyargı sahibi ol­maksızın incelemiştir.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[98]</sup></a></p>
<p>Cariyle, Hz. Muhammed’e biyografilerinin toplamı “tarih”i oluşturan “kahraman”ların en çarpıcı örneklerinden birisi olarak yaklaşarak, Victoria çağının erken dönemlerinde egemenliğini sürdüren99,&#8221; Islâm peygamberinin bir &#8220;sahtekâr (impostor) olduğu” ve “şeytanî karaktere sahip bulunduğu” temelli değerlendirmelere ilk ciddî eleştiriyi getirmiştir. Goethe’nin <em>West- östlicher Divanı</em> ile Herder, Friedrİch Schlegel ve Silvestre de Sacy’nin görüşlerinden etkilenen Cariyle,<sup><a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[100]</a></sup> peygamberin “samimî” bir kişi olduğu­nu, bu nedenle de asırlar sonra varlığını sürdürebilen ve milyonlarca bire­yin sâliki olmayı iftihar vesilesi gördüğü bir din tesis ettiğini ileri sürmüştür ki Mustafa Kemal de bu tespiti önemli bulmuştur.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Buna karşılık, Cariyle, saf, bozulmamış bir öze sahip olan Hz. Muham- med’in, yaşadığı ruhî sıkıntıların, karşılaştığı psikolojik sorunların doğurdu­ğu fikirleri, Cebrâil’in getirdiği vahiyler olarak algıladığını savunmuştur.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[102]</sup></a> Diğer bir ifadeyle, peygamber “samimî” bir insan, Kur’an da “dürüst” bir kitaptır; ama bu Islâmiyetin İlâhî kaynaklı olduğu anlamına gelmemektedir. Hz. Muhammed “peygamberlerin en seçkini olmasa da” bir “sahtekâr,” in­sanları kandırmaya çalışan şeytanî bir karakter değildir; sadece yaratıcı ile ilgili yorumları ve fikirlerini daha çekici kılabilmek amacıyla Yahudi kaynak­larından almıştır.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[103]</sup></a></p>
<p>Buna karşılık, Allah’ın kelâmı olarak sunduğu ifadeler, kendi kalbinden ge­len, “içten” görüşlerdir. Dolayısıyla, genellikle yapıldığı gibi, Islâmiyetin “şar­latanlık’a indirgenmesi anlamlı olmamaktadır. Hz. Muhammed cennet hak- kındaki yorumlarıyla, Hıristiyanlık öncesi Nors ve Germanik kavimlerin tan­rısı Desir’i takipçilerinin tapacağı bir ilâh haline sokmaktadır; ancak, Islâmiye- ti bir “yanlışlık” değil “gerçeklik” dini olarak kabûl etmek gerekmektedir. Mustafâ Kemal, Carlyle’ın bu görüşlerini dikkate değer bulmuştur.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[104]</sup></a></p>
<p>Carlyle’ın yorumları ve “kahraman” sınıflamasının, Hz. Muhammed’in öğretisi ve İslâmiyet! anlamak için kullanılabilecek elverişli bir düşünsel çer­çeve sunduğu II. Meşrutiyet döneminde sıklıkla gündeme getirilmiştir.<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[105]</sup></a> Bu tezin savunulduğu kitaplardan biri olan <em>Hatemü ’l-Enbiyâ”</em>nın bir kopyasının Mustafâ Kemal’in kütüphanesinde bulunması,<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[106]</sup></a> cumhuriyet kurucusunun Carlyle’ın kuramı ile birincil kaynağın yanı sıra Osmanlı entelektüel çevrele­rindeki tartışmalar aracılığıyla karşılaşmış olması ihtimalinin de bulunduğu­nu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Mustafa Kemal, “Kahramanlar”ın yanı sıra asır sonu Osmanlı toplu- munda İslâmiyet ve peygamberi konusunda büyük tartışmalar yaratan bir diğer kitabı da gözden geçirmiştir. Hollandalı müsteşrik Reinhart Dozy’nin, <em>Tarih-i İslâmiyet</em> adı altında Osmanlı maddeci ve Garbçı hareketinin liderle­rinden Abdullah Cevdet tarafından Fransızca tercümesi üzerinden Türkçeye çevrilen <em>Het Islamisme: De Voornaamste Godsdiensten</em> kitabı, çok sayıda oriji­nal kaynağın yanı sıra Aloys Sprenger’in peygamberin “hysteria muscularis” ve “hysteria cephalica”dan muztarip olduğunu iddia eden çalışmasına daya­narak,<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[107]</sup></a> Carlyle’ın “ruhî sıkıntılar” ürünü olduğunu ileri sürdüğü düşünce­lerin, belirgin bir fizikî rahatsızlıktan kaynaklandığını savunmuştur. İslâmi- yetin doğuşunu Hz. Muhammed’in “hastalıklar”ı üzerinden açıklama ve epilepsi iddiaları oldukça eskidir ve daha sonra Herman Somers ve Armin Geus benzeri araştırmacılar tarafından da dile getirilecektir. Ancak, Dozy’nin çalışmasını farklı kılan, bu tezin, orijinal kaynaklarla desteklenerek güçlü bir Oryantalist “din tarihi” anlatımıyla eklemlenmesidir.</p>
<p><em>Tarih-i İslâmiyet,</em> Osmanlı entelektüel mehâfilinde 1908 yılına kadar ciddî bir ilgi görmemiş, Dozy; Ernest Renan ve Gabriel Hanotaux benzeri, tezleri cevaplanması gereken bir kişi konumuna gelmemiştir. Ancak, temel eserinin 1908 ve 1909 yıllarında iki cilt halinde yayımlanan Türkçe tercüme­si,<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[108]</sup></a> doğal olarak, kapsamlı bir entelektüel tartışma yaratmıştır. Şeyhülislâm da dâhil olmak üzere önde gelen ulemâ kitabın yasaklanması talebinde bu­lunmuş,<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[109]</sup></a> kısa süre içinde, Dozy ve çevirmeninin değerlendirmelerine yöne­lik reddiyeler kaleme alınmıştır.<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[110]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in kütüphanesindeki Fransızca Dozy tercümesinin en faz­la işaretlenen sahifeleri Sprenger’in tezlerinin dile getirildiği bölümlerdir. Bunların yanına, “işte dervişlik, ‘zikr’ bundan neş’et etmişdir” şeklinde bir derkenâr düşülmüştür.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[111]</sup></a><sup> <a href="#_ftn109" name="_ftnref109"></a></sup>İşaretler ve Türkçe notlar, Mustafa Kemal’in ka­leminden çıkanlara benzemektedir. Buna karşılık, kitabın bir diğer sahifesi- nin kenarına düşülmüş Fransızca şerhin, onu daha önce okuyan bir şahıs tarafindan kaleme alınmış olması ihtimali yüksektir.112</p>
<p>Islâmiyetin doğuş ve gelişimi ile peygamberin hayatı üzerine yaptığı okumalar, Mustafa Kemal’in dinlere yönelik genel yaklaşımını tahkim et­miştir. O, bilimciliğin güçlü etkisiyle, asır sonu Osmanlı toplumundaki pek çok eğitimli akranı gibi dinin, “ilmi olarak açıklanabilecek” bir olgu olduğu­nu düşünmüştür.</p>
<p>Örneğin, 1916 yılında, Doğu Cephesi’nde komuta görevi icra ederken, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin <em>Allah&#8217;ı İnkâr Mümkün Müdür? Yahud Huzur-i Fende Mesâlik-i Küfr</em> kitabını<a href="#_ftn110" name="_ftnref110"><sup>[113]</sup></a> okumuş ve “[b]u tetkikat- ta, ilim ve fenne istinat edenler [in] makbul” olduğu yorumunu yapmış­tır.”<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[114]</sup></a> İlme verdiği tartışılmaz önceliğin yanı sıra dindar düşünürlerin, “ulûm ve funun ve felsefeyi,” dinî metinleri tefsir için “evirip çevirmeye gayret” ettikleri kanaatine varması, şüphesiz, bilimci hassasiyetini yansıt­maktadır.<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[115]</sup></a></p>
<p>Bu okumaların, ileride daha ayrıntılı biçimde ele alacağımız şekilde, ken­disini Erken Cumhuriyet döneminde, Leone Caetani’nin <em>Annali dell’Islâm </em>çalışmasındaki tezleri benimsemeye ve bunları okul kitaplarına koydurtmaya yönelttiği açıktır.<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[116]</sup></a> Fakat, Wells ve Caetani’nin dönem entelektüelleri tara­findan tavsiye edilen eserlerini ilgiyle incelemesi ve siyasetleri için işlevselleş- tirmesi tesadüfi değildir. Bu açıdan bakıldığında, bilimcilik ve maddecilik kadar din yaklaşımı konusunda da belirgin ve İstiklâl Harbi sırasında kul­lanmak zorunda kalacağı söylem istisna olunursa, temel yaklaşımı değişme­den evrilen bir çizgiden bahsedebilmek mümkündür. Kendisi, bunların bir- biriyle bağlantılı olduğunu düşünmüş, dine hayatı boyunca bilimci tezler çerçevesinde yaklaşmış, onun, “fen tarafından açıklanamayan” kısımlarını reddetmiştir.</p>
<p>Böylesi bir yaklaşım Mustafa Kemal’in, Hz. Muhammed’e Carlyle’ın “kahraman” l Kur’an’a da içinde önemli felsefi mesajlar barındıran bir kaynak olarak bakması neticesini doğurmuştur. Maiyetinde görev yapan, daha sonra da kendisi ile yakın teması sürdüren Hüsrev Gerede, onun “dinî hasbıhal ve muhakemelerinde, Athe yani dinsiz görünüp, gayet hür konuştuğu”nu, buna karşılık, konu Hz. Muhammed’e geldiğinde onun büyük bir “dâhi ve siyasî” olduğunu dile getirdiğini nakletmektedir.<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[117]</sup></a></p>
<p>Cumhuriyet kurucusu, bir mülâkatında Hz. Isa üzerinden dile getirdiği gi­bi, peygamberlerin “İnsanî boyuta indirgenmesini” anlamlı bulmakla beraber, bu yapılırken onların “aşın ölçüde yüceltilmeleri”nin sakıncalı olduğunu var- saymıştır.<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[118]</sup></a> Amerika Birleşik Devlederi Sefiri Sherrill ile yaptığı bir sohbetin­de de Kur’an’ın Türkçe meâlini merak sâikiyle okuduğunda, onun, ummadığı ölçüde “iyi ve kullanılabilir felsefî içeriğe sahip olduğunu gördüğünü,” söyle­yecektir.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[119]</sup></a></p>
<p>Bu, bilhassa İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde bilimci çevrelerde yaygınlık kazanan bir yaklaşımdır.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[120]</sup></a> Örneğin, Celâl Nuri, “Muhammedu l-Emîn gibi şehsuvârân-ı meydân-ı icrâ’ât”ın “dehâ”sını överken,<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[121]</sup></a> dinî bir yorum yap­mamış; Abdullah Cevdet, değişik ehâdis ve âyâtın, bilimcilik merkezli ve yeni bir felsefe yaratılmasında kullanımının yararlı olacağını ileri sürerken, bunların ilâhı değerlerine işaret etmemiştir.<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[122]</sup></a> Bu alanda daha radikal yakla­şımları benimseyen Kılıçzâde Hakkı dahi belirli hadislerin Türkçe tercüme­lerinin, halkı çalışmaya teşvik ve sermaye birikimi yaratma benzeri alanlarda kullanılabileceğinin altını çizmiştir.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[123]</sup></a> Bu örneklerin de ortaya koyduğu gibi, İslâm felsefî bir içeriğe sahip, Hz. Muhammed bir “dehâ” ve “kahraman” olabilmektedir; ancak bu, dini, bir kült olarak, modern çağda takip edilmesi gereken bir rehber haline getirmemektedir. İnanç sistemlerinin metafiziğe dayalı iddiaları bilim ile bağdaştırılmayacağından, onların yalnızca olumlu felsefi içeriklerinden yararlanılabilecektir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in de benimsediği bu yaklaşımın, Hz. Muhammed’e yöne­lik “üstün insan/kahraman” değerlendirmesinin, bunu dinî içerikten soyutla- madan yapan örneklerden farklı olduğunu belirtmek gereklidir, örneğin, Muhammed İkbâl de Nietzsche’nin “übermensch” kavramsallaştırmasından harekede, peygamberi böylesi bir sınıflama içinde ele almanın anlamlı olacağı­nı ileri sürmüştür. Ancak, bu şekilde çizilen “insan-ı kâmil” portresi, bireyin içinde var olan “ilâhî”yi konuşmanın yanı sıra vahiy temelli tanrısal bir öğreti­yi de aktaran bir üstün kişiliğe atıfta bulunmuş, söz konusu kavramsallaştır- manın, bu anlamıyla, Kur’an ile uyum içinde olduğunu belirtmiştir.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[124]</sup></a></p>
<p>Buna karşılık, Osmanlı bilimci çevrelerinin Hz. Muhammed’e yönelik övgüleri onu her türlü nebevi vasıftan soyutlayarak, seküler anlamda “kah­raman” ve “üstün insan” olarak değerlendirmiştir. Bunun doğal neticesi olarak, İslâmiyet, ilâhı içeriğinden arındırılan, neşet ettiği ortamın ürünü, felsefî bir mesaj ve toplumsal programa indirgenmiştir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in gözetimi altında hazırlanan, üzerlerinde kapsamlı dü­zeltmeler yaptığı ders kitapları da genel olarak “din”i böyle bir yaklaşımla ele alacaktır.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[125]</sup></a> Bu derlemeler, İslâmiyetin doğuş ve gelişimini metafizikten bü­tünüyle soyutlayarak, bilimsel kıstaslarla değerlendirmeye, onu toplumsal ger<u>eklilik</u> ve Hz. Muhammed’in dünyevî ve askerî liderliği çerçevesinde açık­lamaya çalışmıştır.</p>
<p>Bu kitaplar, onun “şahsiyeti”nin önemine dikkat çektikten sonra,<a href="#_ftn123" name="_ftnref123"><sup>[126]</sup></a> pey­gamberliğine dair çok sayıda rivayet bulunduğu, bunları efsânelerden ayır­manın zor olduğunu vurgulamaktadır.<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[127]</sup></a> Anlatım, onun reformcu karakte­rine, âyetleri “lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir” ettiğine işaret ederken, “ken­disini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimî surette kani” olduğunu belirtmektedir.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[128]</sup></a> Peygamberi “harekete getiren ilk amil bu samimî heyecanlar olmuştur.”<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[129]</sup></a> Hz. Muhammed’in dünyevî lider­liği, bilhassa da askerî kişiliği göz önüne alınmadığında, onu, “her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmî, cahil, hissiz hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün” değildir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[130]</sup></a></p>
<p>Bu, şüphesiz, Büchner ve Baron d’Holbach destekli metafiziğin anlamsız­lığı, Carlyle’ın ilâhı karakter taşımayan “kahraman”ın içtenliği ve Caeta- ni&#8217;nin İslâmi kaynakların efsâne dışında bilgi içermediği yaklaşımlarından izler taşıyan bir değerlendirmedir. Ancak, Mustafa Kemal’in bu alanda değişik kaynaklardan etkilenerek geliştirdiği eklektizm, her alanda bilimciliğe öncelik verdiği olgusunun göz ardı edilmesine neden olmamalıdır.</p>
<p>Onun gözünde diğer yaklaşımlar, “maddecilik” temelli bilimin üstünlüğü ile çatışmadığı, onun analizlerine yardımcı olabildikleri ölçüde değer taşımış­tır. Mustafa Kemal, geniş “Jön Türklük” sınıflamasının yanı sıra, bu hareke­tin bilimci yaklaşımını benimseyen dar ama entelektüel mehâfilde fazlasıyla etkili eğitimli kadronun okuyucu tabakası içinde de yer almıştır. Bu alanda farklı kaynaklardan derlediği bilgiler derinlikli olmayıp, eklektik karakterli­dir; ancak, bunları kullanarak geliştirdiği, bilimciliğin popülerleştirilmiş, veci- zelere indirgenmiş yorumu olarak tanımlanabilecek dünya görüşü, gelecekte izleyeceği siyasetleri şekillendirmesinde fazlasıyla etkili olacaktır.</p>
<p>Değişik kaynaklardan yaptığı okumalar ve edindiği bilgiler içinde Musta­fa Kemal’i en fazla etkileyen, geleceğin toplumunda “felsefe”nin sonunun geleceği, “bilim”in bu alanda son sözü söyleyeceği tezi olmuştur. Büchner, her türlü felsefeye, Hobbes’un; Schopenhauer ve Kierkegaard’ın Hegel’i eleştirirken vurguladıkları “Primum vivere deinde philosophari (önce yaşa sonra felsefe yap)” ilkesi çerçevesinde karşı çıkmıştır. Yaşamın kanunları ve işleyişi ise “bilim” tarafından belirlenmektedir.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128"><sup>[131]</sup></a> O nedenle, geleceğin top­lumunda, “deneysel bilim” dışında yol göstericiye gerek duyulmayacaktır; yeni ahlâkı da felsefi akım ve dinler yerine “bilim” şekillendirecektir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in, “felsefe” üzerine Yahya Kemal ile yaptığı bir sohbette dile getirdiği düşünceler konuya yaklaşımının anlaşılmasına yardıma olmak­tadır. Felsefeyle ilgilendiğini, buna karşılık, “filozoflarla pek geçinemediği”ni söyleyen Mustafa Kemal, maddeci, idealist, ahlâkçı yaklaşımların birbirleri­nin tezlerini çürütebildiklerini, buna karşılık, gerçekliği anlama konusunda yetersiz kaldıklarını vurgulamıştır. Bu nedenle, her olayı, “kendi kanunları” içinde, ama “evren” ve “insan”ı gözden kaçırmadan ele almanın anlamlı olduğunu dile getirmiştir.<a href="#_ftn129" name="_ftnref129"><sup>[132]</sup></a> Bu yaklaşım, Büchner’in “yaşam-felsefe” ilişkisi konusunda zikrettiğimiz görüşünün tekrarı niteliğindedir.</p>
<p>Bu etkileşim değerlendirildiğinde, Mustafa Kemal’in Büchner’i, onun düşüncelerini yaymaya çalışan Osmanlı entelektüellerinden daha iyi anladı­ğı, on dokuzuncu asır bilimciliğinin ana mesajını, onun üzerine Türkçe ki­taplar yazanlardan daha iyi kavradığı yorumu yapılabilir. Söz konusu literati, böylesi kaba maddecilik ve bilimciliğin kendiliğinden “yeni ahlâk” oluştur­masına, toplumsal sorunları çözmesine kuşku ile yaklaşarak, onu felsefi me­sajı olan kuramlarla bağdaştırmaya çalışmışlardır.</p>
<p>Beşir Fu’ad pozitivizmin, Baha Tevfik “Haeckel Monizmi”nin, Abdullah Cevdet ise Jean-Marie Guyau’nun bireyleri felsefi anlamda dindar yapacak ahlâkçılığının bu işlevi göreceğini varsayarak, katı bilimciliği böylesi kuram­larla telife gayret etmişlerdir. Mustafa Kemal ise, pek çok akranı gibi, bunla­rın içinde doğru görüşler bulunabileceğini ama deneysel bilimin uzlaştırma­ya ihtiyacı olmadığını, toplum ve bireylerin onun yol göstericiliği dışında rehberlere yönelmemesi gerektiğini düşünmüştür.</p>
<p>Bunun, söz konusu düşünür ve fikir akımlarından haberdar olmamaktan kaynaklanmayan, bilinçli bir tercih olduğunun altı çizilmelidir. <em>Cours de philosophie positive</em> takımı özel kütüphanesinde bulunan kitaplar arasında­dır.<a href="#_ftn130" name="_ftnref130"><sup>[133]</sup></a> Sohbederinde, “Auguste Comte”u bir zamanlar gözünde “Allah gibi” büyüttüğünü, her fikir yürütüşünde, “[p]ozitivizmi anahtar olarak” kullandı­ğını, Ahmed Rıza’nın pozitivist yorumlarından fazlasıyla etkilendiğini söyle­miştir.<a href="#_ftn131" name="_ftnref131"><sup>[134]</sup></a> Cumhuriyet sonrasında verdiği bir mülâkatta yaptığı “din” yorumu, gerçekten de <em>Catechisme positivistei</em> okumayı o anda bitirmiş bir kişi tarafin­dan dile getirilen bir görüş izlenimini uyandırmaktadır.<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[135]</sup></a> Pozitivizme gösterdiği alâkaya karşılık, kendi ifadesine nazaran, daha sonra, ihtilâl karşıt­lığı nedeniyle, bu kurama duyduğu inancı kaybetmiştir.<a href="#_ftn133" name="_ftnref133"><sup>[136]</sup></a> Bu mesafe koyuşca. söz konusu akımın, “evren” ve toplumu açıklamada yetersiz kalacağı dü­şüncesinin de rol oynadığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Benzer şekilde, Haeckel okumaları yapan bir kişinin, Monizm ve Panteizm tartışmalarından habersiz olması mümkün değildir.<a href="#_ftn134" name="_ftnref134"><sup>[137]</sup></a> Ortaya koyacağı, “Na- tür insanları türetti, onları, kendine taptırdı da” tezi,<a href="#_ftn135" name="_ftnref135"><sup>[138]</sup></a> natüralizme ilgi du­yan, ancak, onu bilimci ve evrimci çerçevede analiz eden bir kişinin değer­lendirmesidir.<a href="#_ftn136" name="_ftnref136"><sup>[139]</sup></a> Yukarıda zikredilen mülakatta da Emil Ludwig’in dile ge­tirdiği, Geothe’nin Spinoza’dan mülhem, “tüm fânilerin içinde yaşadığı, ölümsüz&#8221; <em>Gott-Natur</em> kavramına atıf yapan Panteist yorumuna, “Tanrının yalnızca insan toplumunun zirvesi/fikri (Gott İst nur die Spitze der mensch- lichen Gesellschaft)” olduğu şeklinde aktarılan cevabını vermiştir.<a href="#_ftn137" name="_ftnref137"><sup>[140]</sup></a></p>
<p>Bu, şüphesiz, Büchner in <em>Madde ve Kuvvet&#8221;</em>de Feuerbach’a dayanarak ileri sürdüğü “medeni” ve “vahşi” toplulukların tanrılarının farklı olduğu, son tahlilde, tanrının insanın yüceleşmiş benliğini yansıttığı savlarıyla uyum için­de olan bir değerlendirmedir.<a href="#_ftn138" name="_ftnref138"><sup>[141]</sup></a> Bunun da gösterdiği gibi, Mustafa Kemal, “madde”ye <u>canlılık</u> atfeden hylozoist (özdekçi) ve vitalist (dirimsele!) görüşle­rin bilimle bağdaştırılması, Goethe veya Haeckel’in tanımladığı anlamda <em>Gott-Natur</em> dan yola çıkılarak ulaşılacak Monist bir “vahdet-i mevcud” felse­fesinin topluma yol göstermesinin mümkün olmadığını düşünmüştür.</p>
<p>Çankaya’daki kütüphanesindeki eserler arasında, Haeckel ve Com- te&#8217;unkilcrin yanı sıra Jean-Marie Guyau’nun değişik çalışmalarının da bulun­ması, analizleri ölümünden uzun yıllar sonra Erken Cumhuriyet Türkiye- si&#8217;nde revaç bulan ahlâkçı düşünürün yaklaşımlarına bütünüyle duyarsız kal­madığını göstermektedir.<a href="#_ftn139" name="_ftnref139"><sup>[142]</sup></a> Buna karşılık, Guyau’nun geleceğin “din yoklu- ğu”nda doğacak boşluğun nasıl doldurulacağını ele alan en önemli eserleri <em>L &#8216;irrelîgion de Cavenir</em> ve <em>E$quisse düne morale sans obligation, ni sanction</em> kü­tüphanesinde mevcut kitaplar arasında değildir.</p>
<p>Bundan hareketle, pozitivizm ve Monizm gibi, Guyau’nun Erken Cum­huriyet döneminde büyük ilgi gören “müeyyidesiz ve vecibesiz,” dogması bulunmayan, ama bireyi felsefi anlamda “dindar” yapacak yeni ahlâk fikri­nin de Mustafa Kemal’e câzip gelmediği yorumu yapılabilir. O, katıksız bir bilimci olarak, bilimin felsefî desteğe ihtiyacı olmadığını varsaymıştır.</p>
<p>Bu yaklaşımı, belirgin felsefî görüşlere dayanmak yerine “en hakikî mür- şid”in “bilim” olduğu, onun kendi ahlâkım yaratacağı bir toplum tasavvuru geliştirmesine neden olacaktır. Cumhuriyet kurucusunun “felsefesizlik”i, Büchner gibi bir “üstünlük” olarak gördüğü şüphesizdir. Yeni toplum yaratma projesinin, gerçekleştirmeye çalıştığı dönüşümlerin düşünsel arka planında da felsefi bir çerçeveden ziyade böylesi bir “bilimciliği” gözlemlemek mümkündür.</p>
<p>Mekteb-i Tıbbiye’de tesis olunarak daha sonra İttihad ve Terakki Cemi- yeti’ne dönüşen örgütlenmenin kurucusu, Jön Türk hareketinin tüm evrele­rinde rol almış olan İbrahim Temo, Atatürk’ün bu entelektüel kadronun hayâllerini gerçekleştiren “rehâkâr bir otorite” olduğunu dile getirerek, <a href="#_ftn140" name="_ftnref140"><sup>[143]</sup></a> Abdullah Cevdet, “Gazi Paşa”nm “uzun senelerden beri bütün münevverlerin ateş ve imanla beslediği emelleri tahakkuk” ettirdiğini vurgulayarak,<a href="#_ftn141" name="_ftnref141"><sup>[144]</sup></a> Celâl Nuri de onun, “düşündüklerini saha-i tatbike koyabilen” ve istediğinden “â‘lâ bir inkılâb” gerçekleştiren kişiliğinin altını çizerek bu olguya parmak basmışlardır.<a href="#_ftn142" name="_ftnref142"><sup>[145]</sup></a> Fakat, cumhuriyet kurucusunun “bilimci bir siyasî karar alıcı”ya indirgenmesi anlamlı değildir. Onun “bilimcilik”ten ne anladığı, bu düşünce akımının temel tezlerini nasıl yorumladığı, okuduklarının içeriği kadar önemlidir.</p>
<p><strong>Bilimcilerin Garbçılığı</strong></p>
<p>Dünya görüşünü şekillendiren bilimcilik, Mustafa Kemal’in bir diğer alandaki yaklaşımlarını da derinden etkilemiştir. Mustafa Kemal, bu akımı benimsemesi nedeniyle, Batılılaşmayı, böylesi bir zeminde, yaşam mücadele­sinin dayattığı bir gereklilik olarak savunan îkinci Meşrutiyet Garbçılığı’mn tezlerine ilgi duymuş, bilhassa Selânik’te edindiği tecrübeye dayanarak, “es- ki-yeni” mücadelesi olarak gördüğü modernleşmeyi daha derin ve “bilimsel” olduğunu varsaydığı bir düşünsel çerçeveye yerleştirmiştir.</p>
<p>Osmanlı materyalist ve bilimci hareketinin liderlerinin aynı zamanda “İkinci Meşrutiyet Garbçılığı” olarak adlandırılan düşünce akımının da önde gelen isimleri olması, konuyla ilgili araştırmaların genellikle göz ardı ettiği bir olgudur. Ziya Gökalp, 1912 yılında, “memleketimizde üç fikir cereyanı” var olduğunu ileri sürdüğü “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” yazı dizisinde, “modernisation” karşılığı olarak kullandığı “mu‘asırlaşma” cereya­nının Osmanlı ülkesindeki ilk çağdaş düşünce akımı olduğunu savunmuş­tur. Kendisine göre, bu öncü cereyanın köklerini III. Selim ıslâhatına kadar geri götürebilmek mümkündür.<a href="#_ftn143" name="_ftnref143"><sup>[146]</sup></a></p>
<p>Konuyu ele alan temel akademik çalışmalar, aynı varsayımdan hareketle, anılan akımı on sekizinci asır Osmanlı modernleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki düz çizginin sondan bir evvelki aşaması olarak kavramsallaştırmış- lardır.<a href="#_ftn144" name="_ftnref144"><sup>[147]</sup></a> Bu değerlendirme, ikinci Meşrutiyet “Garbçılığı”mn on sekizinci asır Fransız materyalizmi ile on dokuzuncu yüzyıl Alman bilimciliğinin sen­teziyle meydana getirilen fikrî zemine dayandığını, neredeyse bütünüyle göz ardı ederek, onu Avrupa ile bozulan askerî dengenin Osmanlı ricâli ve ente­lektüelleri karşısına koyduğu sorunlara, Batı kurum ve teknolojisi ithal ederek karşılık vermeye çalışan siyasetlerin devamı olarak görmüştür.</p>
<p>Buna karşılık, söz konusu hareketin bilimcilik düşünsel temeline dayan­dığını ve yeni bir ahlâk tesisi iddiasıyla ortaya çıktığını vurgulamadan, ne onun ne de bu cereyandan fazlasıyla etkilenen Erken Cumhuriyet ideolojisi­nin anlaşılabilmesi söz konusu olabilir. Diğer bir ifadeyle, ikinci Meşrutiyet Garbçılığı’nın dayandığı “vülger materyalist” ve Sosyal Darwinist fikrî arka plan, onu geleneksel Batılılaşma/modernleşme yaklaşımlarından farklılaştır- mıştır. Bu özgün akım, aslî etkisini, bilimcilik merkezli ve yeni ahlâk tesisi amaçlı bir “Batılılaşma”nın, oldukça sulandırılmış bir biçimini, ki bu, Gö- kalp’in kavramsallaştırması çerçevesinde, “Muasırlaşma/Asrîleşme” olarak a<u>dlandırıla</u>caktır. Türkiye Cumhuriyeti resmî ideolojisinin temel dayanakla­rından biri haline getirerek gerçekleştirmiştir.<a href="#_ftn145" name="_ftnref145"><sup>[148]</sup></a></p>
<p>Belirttiğimiz gibi, bu fikir hareketinin önde gelen savunucuları aynı za­manda on dokuzuncu asır bilimciliğinin etkisinde kalan entelektüellerdir. Avrupa adâb-ı muaşeretinin Osmanlı/Türk toplumunca benimsenmesini hedefleyen gayretlerin başını çeken ve Türkçe en kapsamlı görgü kuralları rehberini yayımlayan Abdullah Cevdet’in Ludwig Büchner’in temel eserinin bölümlerini çeviren ilk Osmanlı fikir insanı olması;<a href="#_ftn146" name="_ftnref146"><sup>[149]</sup></a> Ahmed Nebil ile be­raber <em>Kraft und Stoff&#8217;un</em> tamamını tercüme ederek yayımlayan Baha Tev- fik’in dergisinde bu terbiye biçiminin uygulamalarının resimler yardımıyla öğretilmeye çalışılmasının<a href="#_ftn147" name="_ftnref147"><sup>[150]</sup></a> rastlantı olduğuna inanmak zordur.</p>
<p>Daha geriye gidecek olursak, Ahmet Midhat Efendi’nin <em>Alafranga</em> risâlesi ile John William Draper’in zikrettiğimiz <em>History of the Conflict hetıueen Reli- gion and Science</em> eserinin tercümesini aynı dönemde yayımlaması benzeri örnekler» bu alanda var olan ilginç bir bağlantıyı ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn148" name="_ftnref148"><sup>[151]</sup></a></p>
<p>Bizzat Abdullah Cevdet’in, “Tekamül kanunu . . . daha iyiyi yaşatmak için iyiyi ortadan kaldırır; kuvvediyi yaşatmak için zâ‘ifî ezer; pakı yaşatmak için nâpâkı öldürür; zekiyi yaşatmak [ijçin gabiyi kahr eder; çalışkanı yaşat­mak için tenbeli ortadan süpürür . . . Avrupa bir tefevvukdur”<a href="#_ftn149" name="_ftnref149"><sup>[152]</sup></a> ifadesinde dile getirildiği gibi, bu hareketin önde gelen simaları nezdinde, Avrupa âdâb-ı muaşeretinin de kabulünü içeren Batılılaşma, bir aktarma yahut taklidin öte­sinde, Sosyal Darwinizm gereği, “yaşam için savaşım” çerçevesinde icra edil­mesi zorunlu bir eylem planıdır. Nitekim, Abdullah Cevdet, Avrupa’yı yal­nızca bir “tefevvuk-i mihaniki” olarak görenlere katılmadığını belirtmiştir.<a href="#_ftn150" name="_ftnref150"><sup>[153]</sup></a></p>
<p>Yaşam tarzı değişiminin nihaî bir amaç olmaktan çıkarılarak araç olarak değerlendirilmesi, aslî hedefin “bilimsel” yeni ahlâk yaratılması olduğunun vurgulanması, İkinci Meşrutiyet Garbçılığı’nın ayırıcı niteliğidir. Bu konuda verilebilecek çarpıcı bir örnek, Kılıçzâde Hakkı’nın bir hikâyesinde, mahalle­li tarafindan Avrupa görgü kurallarını benimsedikleri için “Dinsizler Famil­yası” olarak adlandırılan bir ailenin fertlerinin söylemidir. Onların anladığı anlamıyla Batılılaşma, sadece Avrupa âdâb-ı muaşeretini benimsemek veya mahallelinin “pek gâvurca” bulduğu “tuvaletler” giymekle sınırlı kalma­mış,<a href="#_ftn151" name="_ftnref151"><sup>[154]</sup></a> ailenin kızının ağzından “iman” edilmesi gerekenin, Büchner’in veci- zelerini andıran bir ifadeyle, “‘alâ’ik-i dünyeviyeden kesilmiş bir sahib-i kerâmetden bir şey’ beklemekden ise bi’z-zat kerîm olmağa cehd” etmek oldu­ğunun savunulmasıyla ortaya koyulduğu gibi, yeni bir ahlâk yaratılması an­lamına gelmiştir.<a href="#_ftn152" name="_ftnref152"><sup>[155]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla, dönem İslamcıları da dâhil olmak üzere, herkesin kabûl ettiği “mihaniki” bir Batılılaşma ve teknoloji aktarımı, İkinci Meşrutiyet Garbçılarının ülküsü olmaktan bir hayli uzak kalmıştır. Başka bir deyişle, bu akımın mensupları, on dokuzuncu asır sonlarında davranışları alt toplumsal tabakala­rın tepkisine yol açan <em>dandy</em> bireylerden farklı olarak, değişimi gündelik yaşam, görünüm ve Batı dilleri öğrenmek benzeri uygulamalarla sınırlı tutmamışlardır.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, “Dinsizler Familyasının modern kızı ile “alla Franca bey&#8221; tipinin çarpıcı örneği, Recâizâde Mahmud Ekrem’in <em>Araba Sevdası </em>romanının kahramanı Bihruz Bey, yaşam tarzı ve kıyafetlerindeki benzerliğe karşılık, oldukça farklı dünya görüşleri ve ahlâk anlayışları olan bireylerdir. İkinci Meşrutiyet Garbçıları daha sonra Cumhuriyet resmî söyleminin de altını çizeceği gibi yeni ahlâk tesisi fikrini de ihtiva eden Batılılaşmayı, “bilim­sel” gereklilik ve Darwinist “yaşam mücadelesi” çerçevesine yerleştirmişlerdir.</p>
<p>Diplomatik görevler de üstlenmiş Garbçı bir kumandanın çarpıcı ifadesi ile “1300 sene evvel çölde, çöl için yapılmış kavânin ve nizâmât ile Evropa kıt&#8217;asının en mühim noktasında icrâ-yı hükümet” edilmesi mümkün değil­dir.<a href="#_ftn153" name="_ftnref153"><sup>[156]</sup></a> Celâl Nuri ise doğrudan Sosyal Darwinist bir yorum yaparak, “bin küsûr senelik ahkâm-ı dünyeviyemiz ile” çağdaş “mu‘areke-i medeniyede” “galebe çalabil”memizin hayâlden öteye geçemeyeceğini, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin, “köhnemiş” olduğu düşünülen <em>Code Napoleoria.</em> bile üstünlük sağlayamayacağını dile getirmiştir.<a href="#_ftn154" name="_ftnref154"><sup>[157]</sup></a> Bu açıdan bakıldığında genel olarak Batılılaşma, özel olarak da medeni kanun yapılması, bir hukuk reformundan ziyade “yaşam savaşı”nın dayattığı bir zorunluluktur.</p>
<p>Bu yaklaşımın, İkinci Meşrutiyet Garbçıhğı’nı, geçmişteki Osmanlı Batı­lılaşma hareketlerinden farklılaştırarak özgün ve geniş ufuklu hale getirmesi­nin yanı sıra, onu, Erken Cumhuriyet ideolojisinin düşünsel arka planını oluşturacak bir akıma dönüştürdüğü ortadadır.</p>
<p>Mustafa Kemal’in liderliğindeki Erken Cumhuriyet Batıcılığı da İkinci Meşrutiyet Garbçılığı gibi soruna kapsayıcı bir dünya görüşü ve ahlâk projesi olarak yaklaşacaktır. Bu anlamıyla Batılılaşma, ülkeyi demir ağlarla örme, fesin yerine şapkayı geçirme, alfabeyi değiştirmenin yanı sıra topluma yeni bir ahlâkı benimsettirmeyi de içeren bir dönüşümü tasavvur etmiştir. Kılıç- zâde Hakkı’nın, Erken Cumhuriyet döneminde neredeyse harfiyen uygula­nan, ünlü Garblılaşma programı, gündelik hayata ilişkin değişimler yanında,</p>
<p>“Türklerin ahlâkını tashih” edecek tedbirleri gündeme getirmiş,<sup>158</sup> radikal Garbçı, diğer yazılarında da toplumun tesis edilecek “nev‘ (yeni) iman” be­nimsettirilerek dönüştürülebileceğini vurgulamıştır.<a href="#_ftn156" name="_ftnref156"><sup>[159]</sup></a></p>
<p>İkinci Meşrutiyet Garbçılığı, söz konusu tasavvuru nedeniyle, dinin top­lumda oynaması veya daha doğru ifadeyle, “oynamaması” gereken rolleri, te­mel sorunsallarından biri hâline getirmiştir. Ancak, bununla, klâsik Osmanlı Batılılaşma hareketleri sırasında muhafazakar tepkiler nedeniyle ortaya çıkan çatışmaları karıştırmamak gereklidir. Bu cereyanın, gelenek ve dinin egemen olduğu bir kültürün baskısı altında olduklarını düşünen önde gelen isimleri, Batılılaşmayı, “geleceğin bilimsel toplumunu tesis” benzeri bir hedefin aracı olarak görmüş ve bir ideolojiden ziyade, Mannheim’ın tanımı çerçevesinde, mevcut toplumsal düzeni değiştirecek bir “ütopya” üretmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Diğer bir ifadeyle, bu hareket, geleneksel Osmanlı yenileşme girişimlerin­den farklı olarak, “Garblılaşma”ya, Batı toplumlarıyla var olan mesafenin ka­patılması ve teknoloji aktarımından ziyade, geleceğin, mevcut ile çelişen top­lumunu yaratma projesinin düşünsel arka planı olarak yaklaşmıştır. Dolayısıy­la, bu düşünce akımının önde gelen temsilcileri, basit bir taklitçilik ve transfer önermenin ötesinde, dinin marjinalleştiği, bilimin egemen olduğu, Darwinist mücadelede elenmeyecek bir toplum üzerine tasavvurlar üretmişlerdir.</p>
<p>Bir “ütopya” geliştirmeye gayret eden Garbçılık hareketi, temel tezlerini, İkinci Meşrutiyet ortamında on dokuzuncu asır bilimciliğinin de sözcülüğünü yapan iç<em>tihad, Hürriyet-i FikriyelSerbest Fikir/Uhuvvet-i Fikriye, Mehtab/Şebtâb, Piyano, Zekâ! Yirminci Asırda Zekâ</em> benzeri dergiler aracılığıyla ortaya koy­muştur. Garbçı neşriyatın amiral gemisi ise Mustafa Kemal’in düzenli bi­çimde okuduğu ileri sürülen birinci mecmuadır.<a href="#_ftn157" name="_ftnref157"><sup>[160]</sup></a> Abdullah Cevdet’in neş­rine 1904 yılında İsviçre’de başladığı iç<em>tihad,</em> Jön Türk organları içinde kül­türel ve felsefi tartışmalara ağırlık veren yayın organı olmuş, Cenevre’yi taki­ben yaklaşık altı yıl Kahire’de yayımlanmış, 1911 senesinden itibaren pâyi- tahtta çıkarılmaya başlanmıştır.<a href="#_ftn158" name="_ftnref158"><sup>[161]</sup></a></p>
<p>Dergi, dönemin çoğu çalakalem derlenmiş çok sayıda çalışma yayımlayan entelektüellerinden Celâl Nuri ve radikal görüşler sahibi Kılıçzâde Hakkı’nın yazı kadrosuna katılımı sonrasında, kamuoyunda büyük tartışmalara neden olan makale ve yazı dizilerine yer vermiş, bilimcilikle Batılılaşmayı bağdaştı­ran, yeni bir toplum tasavvuru yaratmaya çalışmıştır.</p>
<p><em>İctihad,</em> 1913 yılında iki bölüm halinde yayımladığı “geleceğin toplumu” projesiyle Garbçılığm temel tezlerini ortaya koymuştur. Kılıçzade Hakkı tarafindan, adlî kovuşturmadan kaçınma amacıyla bir rüya nakli şeklinde kaleme alman bu proje, Erken Cumhuriyet reformlarının taslağı niteliğinde­dir. Abdullah Cevdet de 1923 yılında, “bugün (yani on sene sonra) taze düşünceler gibi ortaya konulan feyyaz ve hayatî mu‘azzam mes’elelerin hemen hemen cümlesine bu makale”de “işaret” edildiğine ve bir “ıslâhât-ı içtimâiye ve mesâ‘î-i medeniye programı” yapıldığına dikkat çekerek, bu hususun altını çizecektir.<a href="#_ftn159" name="_ftnref159"><sup>[162]</sup></a></p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-26624 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-300x169.jpg" alt="" width="366" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-1024x577.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-1536x865.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713-2048x1153.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003713.jpg 1600w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p>Fotoğrafın, Mustafa Kemal’in şapka nutku (27 Ağustos 1925) öncesinde (24 Temmuz 1925) imzalanmış ve derginin 15 Temmuz 1925 tarihli (büyük ihtimalle bir süre gecikmeyle yayımlanmıştır) 184. sayısının kapağında kullanılmış olması ilgi çekicidir.</p>
<p>Proje, “Bizanslıların millî serpuşu olan fesin kamilen def”’ edilmesi sonra­sında “yeni bir serpuş-i millînin kabûlü,” “birer menba‘-ı ‘atâlet ve masdâr-ı batâlet olan” tekye ve zaviyelerin “kamilen ilgası,” medreselerin kapatılmasıyla yerlerine “Collegc de Franoe” ve “Ecole Polytechnique” benzeri kurumlar tesis olunması, evliyi, türbe ziyaretlerinin yasaklanması, bu amaçla harcanan pa­raların “donanma ve müdafa‘a-i milliye” cemiyetlerinin kasalarına aktarımı, Kur&#8217;an ve hadislerin Tûrkçeye tercümesi ve camilerde hutbelerin “Türkçe ve ihtiyâc-ı ‘asra göre” iradı benzeri Erken Cumhuriyet dönüşüm ve uygulama­larını içermektedir.163</p>
<p>Garbçıların gelecek tasavvuru niteliğindeki program, bunların yanı sıra tek eşliliğin kabulü, genç kızların tesettüre sokulmaması, kadınların sosyal hayata katılımının sağlanması, onların kıyafetlerine yönelik dinî müdahale ve sınırlamaların sonlandırılması benzeri talepleri dile getirmiştir.164</p>
<p>Projede zikredilmeyen ve yeni rejimin ilk yıllarında hayata geçirilen re­formlar da Garbçılar tarafindan değişik forumlarda önerilmiştir. Örneğin, hukuk eğitimi almış olan Celâl Nuri, çalışmalarının önemli bölümünü yasal reforma ayırmış, nizamî mahkemelerin tesisine karşılık, bir medeni kanun yapılmamış olmasını eleştirerek, bu konuya öncelik verilmesi talebinde bu­lunmuştur.165Kendisine göre, medeni hukuk açısısından “irtica”’ niteliğin­deki “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye”nin uygulanması “milleti perişan” et­miş?166 Kanunnâme-i Ticaret benzeri düzenlemelerde aktarılan metinlerin iyi tercüme edilmemesi ise devâsâ sorunları beraberinde getirmiştir?167 Radikal görüşleriyle ünlenen bir diğer Garbçı ise belediyelerde “nikâh-ı medeni” usûlünün uygulanması ile Müslümanların en önemli toplumsal ihtiyacının karşılanacağını ileri sürmüştür.168</p>
<p>Erken Cumhuriyetin önemli dönüşüm projelerinden olan Latin alfabesine geçiş de İkinci Meşrutiyet Garbçılığının en fazla gündeme getirdiği konular arasında yer almıştır. Örneğin, <em>Hürriyet-i Fikriye</em> dergisinin bu alanda değişim önerme amacıyla kaleme aldığı makaleler, söz konusu görüşün kamuoyuna sunulmasını sakıncalı bulan Ittihad ve Terakki Cemiyeti tarafından durdu­rulmuş, ama entelektüel çevrelerde ciddî tartışmalara neden olmuştur.<a href="#_ftn166" name="_ftnref166"><sup>[169]</sup></a></p>
<p>Kılıçzâde Hakkı, harf meselesinin, kadınların toplumdaki rolü benzeri konuların da içinde yer aldığı bir medenileşme projesinin parçası olduğunu, * Latin hurûfatıyla, kadınların açık olmasının terakkiyât-ı beşeriyeyi vücûda getirmekde harikü’l-<sup>l</sup>âde te’siri olduğu”nu savunmuştur.<a href="#_ftn167" name="_ftnref167"><sup>[170]</sup></a> Celâl Nuri ise mevcut harflerin “berbad” olduğunu, onlarla “iş görmenin” imkânsızlığını vurguladıktan sonra, Latin harflerinin “hem pek tabi&#8217;î, hem de Türkçe lisa­nının tahririne pek müsa‘id,” bu alfabenin kabûlüne yönelik itirazların, “münakaşasına bile tenezzül” edilmeyecek derecede “‘adî” olduğunu söyle­miştir. Latin harflerine geçiş konusunda ciddî bir “inkılâba kudretyâb olabi­lir isek” avamın hızla okuryazar hale gelmesi sağlanabilecek ve milletin dü­şünsel seviyesi bir kademe daha yükselecektir.<a href="#_ftn168" name="_ftnref168"><sup>[171]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in Batılılaşma yolunda ileri süreceği tezler ve geliştireceği siyasetler ile ikinci Meşrutiyet Garbçılarının çalışmalarında dile getirilen görüşler arasındaki benzerlikler çarpıcıdır. Bunlar sadece Latin harflerinin kabûlü, fesin yasaklanması, medreselerin kapatılması benzeri alanlarda değil, daha düşük önemi hâiz olduğu düşünülebilecek konularda da görülebilir. Örneğin, heykel yapımının îslâmiyete aykırı olmadığı yolunda bir konuş­mada dile getirdiği tezler, <em>İctihad</em> dergisinde yayımlanmış bir makalede ileri sürülen fikirlerle paralellikler göstermektedir.<a href="#_ftn169" name="_ftnref169"><sup>[172]</sup></a></p>
<p>Özel kütüphanesinde Abdullah Cevdet, Celâl Nuri, Kılıçzâde Hakkı benzeri Garbçıların çok sayıda telif ve tercüme eserinin bulunması da var olan bir etkileşimi ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn170" name="_ftnref170"><sup>[173]</sup></a> Kendisinin Türkçü fikirleri ile <em>Türk</em> dergisinin neşriyatı arasındaki uyumu ele alırken vurgulamaya çalıştı­ğımız gibi,<a href="#_ftn171" name="_ftnref171"><sup>[174]</sup></a> bu konuda önemli olan, toptancı bir benimseme ve tekrardan ziyade, söz konusu düşüncelerin entelektüel tartışmanın gündeminde bu­lunması ve Mustafa Kemal tarafından yakından izlenmesidir.</p>
<p>Onun, çeşitli alanlarda, cumhuriyet öncesinde önerdiği değişim ve re­formlar da Garbçıların tezleri ile benzerlikler göstermektedir. Kendisinin bu fikirleri geliştirirken mevcut entelektüel tartışmadan etkilendiği şüphesizdir. Bir örnek vermek gerekirse, kadının toplumsal hayattaki rolü ve “tesettür” bu münakaşaların merkezinde yer almış, Garbçı ve Islâmcı toplumsal proje­ler “kadının örtünmesi” üzerinden çatışmıştır.</p>
<p>Garbçı hareketin liderlerinden Abdullah Cevdet’in “validemizi, hemşi­remizi, kızımızı, zevcemizi bir çuvala koyub ağzını bağlamak ve onları hay- vanlaşdırmak” olarak tanımladığı “tesettür”ün, modern hayat ile uyumsuz­luğunu vurgulayarak, kaldırılmasını önermesi,<a href="#_ftn172" name="_ftnref172"><sup>[175]</sup></a> örtünmenin dinî mahiyeti­ne vurgu yapan Islâmcı düşünürler ile ulemânın sert eleştirilerine neden olmuştur.<a href="#_ftn173" name="_ftnref173"><sup>[176]</sup></a> Tartışmanın tarafları, son tahlilde, farklı kaynaklara dayanan ve bağdaştırılması mümkün olmayan “medeniyet” tasavvurları dile getirdikleri­ni düşünmüşlerdir. Ulemâ konuyu âyât, ehâdis ve fıkhı yorumlar çerçeve­sinde değerlendirirken; Garbçılar, kadının nasıl serbestleştirileceği yolunda Büchner ve Charles Letourneau’nun yaklaşımlarına uygun hareketin anlamlı olacağını iddia etmişlerdir.<a href="#_ftn174" name="_ftnref174"><sup>[177]</sup></a></p>
<p>İlerleyen yıllarda &#8220;tesettürün refi’nin tüm toplumsal sorunları bertaraf edeceğini savunan Kılıçzâde Hakkı<a href="#_ftn175" name="_ftnref175"><sup>[178]</sup></a> ve kadınların örtünmesinin “ibtidâ’î devirlere” ait ve modernliğe aykırı olduğunu ileri süren Selâhaddin Âsim<a href="#_ftn176" name="_ftnref176"><sup>[179]</sup></a> ile &#8220;Emr-i bi&#8217;l-ma&#8217;rûf ve nehy-i ani’l-münker men‘ olunmadıkça, ‘ilm-i şerfat erbabı bulundukça . . . kadınlar ile tadı tadı sohbet edilemeyeceği”ni ileri süren ulemâ, tartışmayı ortak noktaya ulaşamayacak çizgilerde sürdürmüşlerdir.<a href="#_ftn177" name="_ftnref177"><sup>[180]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in kadının toplumsal yeri ve rolü hakkında değişik fo­rumlarda ileri sürdüğü düşünceler, îslâmiyeti kabûl öncesinin &#8220;açık alınlı” eski Türk kadınlarının daha yüksek bir kültürün ürünü olduğunu vurgula­ması,<a href="#_ftn178" name="_ftnref178"><sup>[181]</sup></a> Erzurum Kongresi sonrasında fes ve tesettürün kaldırılması konu­sunda Mazhar Müfit’e yazdırdığı not,<a href="#_ftn179" name="_ftnref179"><sup>[182]</sup></a> İkinci Meşrutiyet entelektüel tar­tışması çerçevesinde incelenmelidir. Bunların, bu bağlamdan çıkarılarak gündemde olmayan, kimsenin aklına gelmeyen ve dile getirmeye cesaret edemeyeceği <em>avant-garde</em> görüşlere dönüştürülmesi, değerlendirilmelerini de zorlaştırır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusunun bu tartışmada, ilhamını Garbçı yaklaşımlar­dan alan görüşler ortaya koyduğu görülmektedir. Örneğin, tesettürün, “bu­günkü, zemin-i medeniyette” anlamının kalmadığını vurgulaması, kadınla­rın “açıl”masını, dimağlarının “ulûm ve fünûn” ile süslenmesinin uygun olacağım savunması, Garbçı medeniyet tasavvurunu paylaştığını göstermek­tedir.<a href="#_ftn180" name="_ftnref180"><sup>[183]</sup></a> Tesettürün kaldırılmasını “hayat-ı ictimaiyemizin ıslahı” bağlamın­da tartışması<a href="#_ftn181" name="_ftnref181"><sup>[184]</sup></a> ise Garbçıların böylesi bir değişimin toplumsal sorunların çözümünde anahtar rol oynayabileceği düşüncesine uygundur.<a href="#_ftn182" name="_ftnref182"><sup>[185]</sup></a></p>
<p>Mustafâ Kemal de tesettürün ilgası, fesin yerine şapkanın geçirilmesi, Batı kaynaklı medeni kanun yapılması, Latin harflerinin kabûlü benzeri konulara moda, kadın hakları ve feminizm, hukukî bağlam, kültür araçları benzeri ek­senlerde değil, bilimsel gereklilik ve Sosyal Darwinist anlamda “yaşam müca­delesi” nin gerekli kıldığı değişimler olarak yaklaşmıştır. Jön Türk akranları, Türk’ün, “Darvin’in bir felsefe-i dehânümâsına muvafık olarak . . . ‘asker doğmak”tan başka çaresinin bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.<a href="#_ftn183" name="_ftnref183"><sup>[186]</sup></a> Mustafâ Kemal, aynı analizin topluma uygulanarak Türk’ün “medenileştirilmesi”nin zorunlu olduğunu düşünmüştür. Bu, bir tercih yahut zevk meselesi değil, kaçınılması mümkün olmayan bir gerekliliktir.</p>
<p>Örneğin, fese karşı gençlik yıllarından itibaren takındığı tutum, bu baş örtme aracına Avrupa’da gösterilen aşağılayıcı tavra yönelik tepki olarak değer­lendirilmiştir.<a href="#_ftn184" name="_ftnref184"><sup>[187]</sup></a> Şüphesiz, şahsî tecrübeleri, bu alandaki yaklaşımının şekillen­mesinde etkili olmuştur. Ancak, onun gözünde “fes,” bunların ötesinde, acıma­sız, sadece güçlünün ayakta kalabileceği uluslararası yaşam savaşında Türklü­ğün zayıf düşmesine neden olduğu için terkedilmesi zarurî olan bir semboldür.</p>
<p>Mustafa Kemal, Sosyal Darvinist bir analizle medeniyet yolunda yürü­mek ve muvaffak olmanın “şart-ı hayat” olduğunu vurguladıktan sonra, bu yol üzerinde “ileri değil, geriye bakmak cehl ü gafletinde” bulunanların “medeniyet-i ‘umumiyenin hurûşân seyli altında boğulmaya mahkûm”olduğunu savunmuştur.<sup>188</sup> Kıyafet alanında “muasırlaşma” olarak kavram- sallaştırdığı Batılılaşmayı önerirken de buna muhalefeti, “medeniyetin coş­kun seyli karşusunda mukavemet”e benzetmiş, “gafil ve itaatsizler hakkında çok bî-eman,” olduğunu vurguladığı bu medenileşmeye karşıtlıktan sakınıl- masını tavsiye etmiştir.<sup>189</sup> İfadeleri, Abdullah Cevdet’in yıllar önce <em>İctihad&#8217;da </em>dile getirdiği “Medeniyet-i hâzıra bir seyl-i hurûşândır ki , önüne gelen her mevani&#8217;i bâ-kemâl-i şiddet zîr ü zeber eder. Ahali-i Müslime bu seylâbe-i medeniyete mukavemetden ihtirâz etmelidir” tezini, aynı metaforları kulla­narak tekrarlamaktadır.<a href="#_ftn187" name="_ftnref187"><sup>[190]</sup></a></p>
<p>Meclis kürsüsünde dile getirdiği gibi, “zaif olan kavi olanın mutlaka mahkûmu” olmaktadır.<a href="#_ftn188" name="_ftnref188"><sup>[191]</sup></a> Ünaydın’ın; onun için, “kuvvet ve aciz [acz] diye iki gerçek vardı. Milletine . . . bunlardan sadece kuvveti yaraştırırdı” gözle­mi, bu yaklaşımını teyit etmektedir.<a href="#_ftn189" name="_ftnref189"><sup>[192]</sup></a> Bir konuşmasında da konu üzerine görüşünü, “[H]ayat mücadeleden ‘ibaretdir. Bundan dolayı hayatda yalnız iki şey’ vardır. Galib olmak, mağlub olmak! Size, Türk gençliğine terk ve tevdi* erdiğimiz vedi‘a-i vicdaniye yalnız ve dâ’ima galib olmakdır” sözleriyle özetleyecek,<a href="#_ftn190" name="_ftnref190"><sup>[193]</sup></a> <em>NutuKta</em> bunun önemini vurgulayacaktır.<a href="#_ftn191" name="_ftnref191"><sup>[194]</sup></a> Hoşlanmadığı fes gibi, zevkle dinlediği Türk musikisini de bu nedenle yasaklayacaktır.</p>
<p>Siyaseti yönetmeye başladığında uygulamaya koyacağı içselleştirilmiş Or­yantalizm temelli Batılılaşma programına da son tahlilde böyle yaklaşacaktır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, tesettürü kaldırarak ve kadınlara serbestlik tanıyarak toplumsal değişim yaratılabileceğini ileri sürdüğü günlerde, Türk­çü tezleri nedeniyle takdir ettiği Millî Şair Mehmed Emin’in dönemin en çarpıcı Sosyal Darvinist manzûmelerinden biri olarak nitelendirilebilecek “Yaşamak Kavgası” şiirinin bölümlerini, koruması altına aldığı yetim çocuk­lara ezberlettirmesinin tesadüf eseri olmadığı neticesine varılabilir.195</p>
<p>Mustafa Kemal, cumhuriyet Öncesinde, Batılılaşma temelli dönüşümlerin seçkinler tarafindan ve “Coup/darbe” şeklinde yukarıdan aşağıya yapılabile­ceğini ifade etmiştir.196 İktidarı ele aldığında bu yaklaşımına büyük çapta sadık kalacak; fesin kaldırılması, Latin harflerine geçiş, medreseler ile tekye ve zaviyelerin kapatılması, Medeni Kanun’un kabulü benzeri konularda cezri, taviz vermeyen ve hızlı değişimi öngören kararlar alacaktır. Benzer radi­kallikte bir dönüşümü düşlediği tesettür konusunda istisnaî şekilde orta yol bulmaya çalışması dikkat çekicidir.197 Bunun nedeni ise ileride değineceğimiz gibi<sup><a href="#_ftn195" name="_ftnref195">[198]</a></sup> içtenlikle arzuladığı böylesi bir değişimin ciddî toplumsal tepki doğurma potansiyeline sahip olması nedeniyle siyasî risk taşıdığını düşünmesidir.</p>
<p>Garbçı bir dönüşüm programı şekillendirmenin tek sorunu, marjinal ol­duğu düşünülen görüşleri benimsemek ve onları savunurken şiddetli top­lumsal tepkilerle karşılaşmak olmamıştır. Bu alanda yaşanan temel zorluk­lardan biri, Garbçı tezlerin, Mustafa Kemal’in de benimsediği Türkçülük ile bağdaştmlmasında yatmıştır. “Batılılaşma,” son tahlilde, Türkleri “Öte- ki”leştiren bir dünyanın yaşam tarzı, kültürel değerleri ve hukuk sisteminin sahiplenilmesin! ve bu çerçevede radikal bir aidiyet değişimini önermiştir. Dolayısıyla, asırlardır Batı’nın “Öteki’si olmuş, onunla fazlasıyla sorunlu bir ilişki yaşamış bir toplum için “Batılılaşma,” teknoloji ithali düzeyinde tutu- lamadığı sürece, kapsamlı bir zihniyet değişimini beraberinde getirmiştir.</p>
<p>Mustafa Kemal’in “Batı” ile Selânik’teki gençlik yıllarından itibaren geliş­tirdiği “aşk-nefret” ilişkisi de değişimin bu boyutundan kaynaklanmıştır.</p>
<p>Avrupa emperyalizminin mağduru olduğunu düşünen, onun, Trablusgarb benzeri Osmanlı topraklarına el koyduğunu, Balkan Savaşı’nda Hıristiyan taassubuyla Türkleri Rumeli’den çıkardığını ileri süren bir toplumda, bu güçlüğün derecesi artmıştır.</p>
<p>Mustafa Kemal bizzat katıldığı Trablusgarb Harbi ile ata toprağı olarak kutsadığı Rumeli’nin kaybına “Batı”nın önyargılı siyasederinin neden oldu­ğuna inanmıştır, istiklâl Harbi’nin de bu tarihî sürecin son halkası olduğunu varsaymıştır. Garbçıların, Balkan Harpleri akabinde, böylesi bir “Batı” ile &#8220;çatışma” yahut &#8220;onun öğrencisi” olma gibi iki zıt yaklaşım arasında kalmaları Garbçılık hareketi içinde temel bir bölünmeye neden olmuştur.</p>
<p>Rumeli’nin yitirilmesi sonrasında Batı’ya yönelik duyguların “nefret” bö­lümünü ön plana çıkaran Celâl Nuri, “husûmet” temelli bir siyaset izlenmesi çağrısı yapmıştır. Ona göre, Lord Byron’ın isyancı Rumlara katılmasından Balkan Harpleri’ne ulaşan süreç, Batı’nın gerçek yüzünü ortaya koymuştur. Türklerin, bu gerçekle yüzleşmesi ve mağduriyetlerini unutmaması gereklidir. Bu, şüphesiz, Garblılaşma alanında belirli sınırlamaları gerekli kılacaktır.<sup>199</sup></p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26625 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-300x206.jpg" alt="" width="332" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-300x206.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-600x412.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-1024x703.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-768x527.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-1536x1054.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744-2048x1405.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003744.jpg 1600w" sizes="(max-width: 332px) 100vw, 332px" /></a></p>
<p style="text-align: center;">Celâl Nuri, “Şime-i Husumet,” <em>Ictihad</em> 88 (9 Kânûn-i sânî 1329 [22 Kânûn-i sânl 1914]): 1949-51.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Buna cevap veren Abdullah Cevdet ise “Avrupa’nın çalışkan ve şükür- güzâr bir şakirdi” haline gelmenin tek yol olduğunu, Batı ile ilişkinin “kavi ile zâ’if, ‘âlim ile cahil, zengin ile fakir” arasmdakini andırdığını, “bir ikinci me­deniyet” bulunmadığını belirtmiştir. Medeniyet, “Avrupa medeniyetedir, onu “gülüyle, dikeniyle” benimsemek gerekmektedir.<a href="#_ftn196" name="_ftnref196"><sup>[200]</sup></a> Bu uygarlığa dâhil olabil­mek için zorunlu olan Garblılaşmaya muhalefet, onun kısmen yapılabileceğini düşünmek, “bal kabağı”nın “Krupp güllesiyle” çarpışma davasına benzetilebi­lir. Bu bir hayâl olarak câziptir; ama gerçek hayatta maddî karşılığı yoktur.<a href="#_ftn197" name="_ftnref197"><sup>[201]</sup></a> Bir üst düzey bürokratın, “Ya Garblılaşırız; ya Mahv Oluruz!” yorumunun da ortaya koyduğu gibi, bu alanda Sosyal Darvvinist terimlerle dile getirilen bir mecburiyet bulunduğu varsayılmaktadır.<a href="#_ftn198" name="_ftnref198"><sup>[202]</sup></a></p>
<p>Kısmî-Tam Garbçılık çatışması olarak adlandırılan bu bölünme, Birinci Dünya Harbi öncesinde entelektüel tartışma içinde kendisine önemli bir yer bulmuş; tarafları karşıtlarına Türklüğe düşman yahut “Asyaî kafalı” olmak benzeri suçlamalar yöneltmişlerdir.<a href="#_ftn199" name="_ftnref199"><sup>[203]</sup></a></p>
<p>Bu münakaşanın yansıttığı gerginlik, yeni siyasetler oluştururken Batı ile “aşk-nefret” ilişkisi sürdüren, zihniyet olarak “âdeta şark sözünden tiksinecek kadar” Garbçı olurken, “xenophobe” denebilecek ölçüde “Frenklikten uzak” duran,<a href="#_ftn200" name="_ftnref200"><sup>[204]</sup></a> Türkçü Mustafa Kemal’in fikrî arka planında da görülecektir. Emin Bülend (Serdaroğlu)’nun, Celâl Nuri’nin tezini özetleyen, “Garbın cebîn-i zalimi afv etmedim seni/Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!” dizelerini ezberlemesi ve şiâr olarak kabûlünü arzu etmesinin,<a href="#_ftn201" name="_ftnref201"><sup>[205]</sup></a> Ali</p>
<p>Canib (Yöntem)’in, “Cenk Türküsü” şiirindeki, “Medeniyet deme duymaz o sağır/Taş üstünde taş bırakma durma kır/Kafalarla düz yol olsun her ba- yır/Attilanın oğlusun sen unutma/Kalbindeki intikamı uyutma” ifadesini, okumalar yaparken kitapların boş sahifelerine yazmasının<a href="#_ftn202" name="_ftnref202"><sup>[206]</sup></a> ortaya koyduğu gibi, Batı&#8217;ya yönelik duygularında “aşk” kadar “nefret” de öne çıkabilmiştir.</p>
<p>Bu çerçevede, meclis kürsüsünde “bütün Garb ‘âlemi”nin “mevcudiyeti­mize tasallut” ettiğini söyleyecek,<a href="#_ftn203" name="_ftnref203"><sup>[207]</sup></a> cumhuriyetin kuruluşundan önce verdi­ği bir mülâkatta Avrupa’da Türklere yönelik “kin ve husumet”e dikkat çeke­rek, “Batının “harâbiyetimizi” hızlandırmak için “ne yapmak lâzımsa yap- dığı”nı vurgulayacak ve bu zihniyetle “mücadele” ettiğini dile getirecektir.<a href="#_ftn204" name="_ftnref204"><sup>[208]</sup></a> İleride yapacağı tarih okumaları da “bütün Avrupa”nın Türklere karşı sa­vaşmasına, Haçlı Seferleri’nden beri değişmeyen bir olgu olarak yaklaşmasını güçlendirecektir.<a href="#_ftn205" name="_ftnref205"><sup>[209]</sup></a></p>
<p>Buna karşılık, Batılılaşma temelli siyasetler şekillendirirken, Celâl Nu­ri’nin önerdiği türde sınırlamalar yapılmasına karşı çıkacak, Ziya Gökalp’in geliştirdiği kavramsallaştırmalar olan “medeni” ve “siyasî” “Garb”ın ayrılma­sına yönelecektir.<a href="#_ftn206" name="_ftnref206"><sup>[210]</sup></a> Bu şekilde olumsuz “siyasî” yönlerinden arındırılan “tekil” medeniyeti sahiplenme tasavvurunu ise bunun “Avrupa uygarlığı” olduğu, dolayısı ile Abdullah Cevdet’in önerdiği gibi “gülü ve dikeni” ile benimsenmesinden başka çare bulunmadığı tezi üzerine inşa edecektir.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26626 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-286x300.jpg" alt="" width="286" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-286x300.jpg 286w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-600x629.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-768x805.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-977x1024.jpg 977w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-1465x1536.jpg 1465w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804-1953x2048.jpg 1953w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/20231114_003804.jpg 1526w" sizes="(max-width: 286px) 100vw, 286px" /></a></p>
<p>Mustafa Kemal ilerleyen yıllarda Türkçü ve Garbçı görüşleri bağdaştırmaya çalışan pek çok entelektüel gibi kendisini de zorlayan söz konusu “aşk-nefret” ilişkisine ilginç bir çözüm bulacak, “tekil” medeniyetin kurucu ve yayıcılarının proto-Türkler olduğunu savunan “Türk Tarih Tezi” bu kutuplaşmayı, en azından kuramsal düzeyde, gereksiz kılabilecektir.</p>
<p>Genel bir değerlendirme yapıldığında, İkinci Meşrutiyet Garbçılığmın, Erken Cumhuriyet dönüşüm programının altyapısını hazırladığını söylemek anlamlı olur. Ancak, bu değerlendirme dile getirilirken, “entelektüel kuram” ile “siyasî program” ve “ütopya” ile “siyasa” arasındaki farklılıkların göz ardı edilmemesi zorunludur.</p>
<p>1908 sonrasında, toplumun çoğunluğu tarafından entelektüel fantezi ola­rak gprülen, karşıtlarının “îctihad’ın hezeyanları” şeklinde yaftaladığı Garbçı projeler, Mustafa Kemal’in elinde radikal bir siyasî program şeklini alacaktır. Bu süreçte, Garbçı düşünürlerin tasavvur geliştirme faaliyeti siyasallaşacak, dergi sahifelerindeki görüşler kanun metinleri ve siyasalara dönüşerek farklı boyuta taşınacaktır.</p>
<p>Cumhuriyet kurucusunun sahip olacağı karizma ve göstereceği siyasî ka­rarlılık, içinden çıktığı gerçeklikle çelişen bir ütopyanın siyasete dönüştü­rülmesini mümkün kılacaktır. Mannheim, “ütopya”yı kavramsallaştırırken, Thomas More’un ünlü eserinde dile getirilen “kurgusal ideallik” veya gün­lük kullanımdaki “hayâli arzular” anlamıyla çelişen bir tanım yaparak, tam tersine, “ideoloji”nin “gerçekleştirilemez” olduğunu vurgulamıştır. Ütopya ise toplumdaki egemen tabakaların yargılarına karşılık, değişik örneklerin de ispadadığı gibi, “hayata geçirilebilecek” bir ümidi dile getirmektedir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyet Batılılaşması, gelenek tarafından kuşatddıklarını düşünen İkinci Meşrutiyet Garbçılarının soyut tasavvuruna maddesel bir biçim vermiştir. Bu ütopya, Mustafa Kemal’in düşünsel ürünü değildir. Ancak, onu, bu projeyi sahiplenen eğitimli sınıf mensubu bir bireye indirgemek hatalı olur. Buna ilâveten, söz konusu ütopyanın gerçekleşmesi­ne doğal, kaçınılmaz bir gelişme olarak yaklaşmak, bu alanda liderliğinin oynadığı belirleyici rolü göz ardı etmek de anlamlı değildir.</p>
<p>Mustafa Kemal, anılan tahayyülü siyasî bir programa dönüştürerek ente­lektüel tezleri ete kemiğe büründürürken, mevcut malzemeyi kendi yorum­ları çerçevesinde şekillendirmiş, ekleme ve çıkarmalar yapmış, nihaî karar verici rolünü üstlenerek değişimin doz ve hızını ayarlamıştır.</p>
<p>Bir ütopyanın ana hatları ve temel tezlerini ortaya koyan İkinci Meşrutiyet Garbçılığı, Atatürk’ün hayata geçireceği Erken Cumhuriyet dönüşüm prog­ramının altyapısı ile düşünsel arka planını hazırlamıştır. Bu akımın önde gelen entelektüelleri. Erken Cumhuriyet dönemi siyasî hayatında da önemli roller üstlenecek, yeni siyasetlerin yapımına değişik yollarla katılacaklardır.</p>
<p>Mekke Emiri Hüseyin ibn Ali el-Haşimî, 1916 yılında “Arap İsyanı”nın nedenlerini maddeler halinde sıralayan bir beyannâme neşrettiğinde, <em>İctihad </em>dergisinin yayınlarını bunlar arasında göstermiştir.<a href="#_ftn207" name="_ftnref207"><sup>[211]</sup></a> Garbçılığın, bilimcilik­le Batılılaşmayı bağdaştıran yaklaşımları, pek çoğu bu görüşlere karşı olma­yan îctihad ve Terakki liderlerini, hakkında açılan çok sayıda dava nedeniyle değişik adlar altında yayımlanan <em>İçtihadı</em> kapatmaya, Abdullah Cevdet’i yazı yazmama konusunda uyarmaya, Kılıçzâde Hakkı’yı da re’sen emekliye sev- ketmeye zorlamıştır.<a href="#_ftn208" name="_ftnref208"><sup>[212]</sup></a></p>
<p>Cumhuriyet döneminde ise devlet desteği alan <em>içtihadın</em> yıldızı parlamış,<a href="#_ftn209" name="_ftnref209"><sup>[213]</sup></a> Kütübhane-i İctihad’ın evvelce yayımlanamayan eserleri basılabilmiş, Kılıçzâde Hakkı, “Ulu Rehber Gazi Paşa Hazretleri’nin işaretlerinden ilham alarak” TBMM’ye katılmış,<a href="#_ftn210" name="_ftnref210"><sup>[214]</sup></a> Celâl Nuri, son Osmanlı meb‘usanında başladığı mil­letvekilliğini 1935 yılına kadar Ankara’da sürdürmüş, Mustafa Kemal’e değişik entelektüel tartışmalar üzerine fikirler sunmuş,<a href="#_ftn211" name="_ftnref211"><sup>[215]</sup></a> cumhuriyet rejimine geçiş ve hilafetin kaldırılması kararlarının entelektüel altyapısının oluşturulmasında önemli rol oynamış, 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu tasarısını hazırlayan ko­misyonun mazbata muharrirliğini yapmıştır. Mustafa Kemal, Abdullah Cev­det’i “Ma‘mûretüT‘Azîz meb<sup>c</sup>usluğu”na getirmeyi düşünmüşse de muhafa­zakar basının eleştiri kampanyası sonrasında fikrini değiştirmiştir.<a href="#_ftn212" name="_ftnref212"><sup>[216]</sup></a></p>
<p>Entelektüel ve siyasî alandaki etkinliklerine karşılık, ikinci Meşrutiyet Garbçıları’nın yeni rejimin ideolojisi üzerindeki aslî etkisi 1922 öncesinde yarattıkları ütopya aracılığı ile gerçekleşmiştir. Onu son şeklini vererek, siya­sete dönüştüren Mustafa Kemal olmuş, bu süreçte, kendi yorumları dışında­ki yaklaşımlardan, bunlar eski Garbçılardan da gelse, oldukça sınırlı biçimde etkilenmiştir. Reisicumhur ile dört saat süren bir görüşme yapan Abdullah Cevdet, yıllar önce önerdiği değişimlerin hayata geçirilmesi ve liderin iltifat­larından duyduğu mutluluğu dile getirirken, muhatabının, “başkalarının gözleriyle görmeyi» başkalarının kulaklarıyla işitmeyi kabûl etmeyen bir şah­siyet” olduğunu vurgulamaktan geri kalmamıştır.<a href="#_ftn213" name="_ftnref213"><sup>[217]</sup></a></p>
<p>Mustafâ Kemal’in Jön Türklük serüveni, onu, basit bir rejim muhalifi olmanın ötesine taşıyarak, geleceğin toplumunun nasıl şekillenmesi gerekti­ğini deneysel bilime dayanarak açıklama iddiasındaki bir düşünsel çerçeve­nin savunucusu haline getirmiştir. Bunun merkezinde on dokuzuncu asır bilimciliği yer almıştır. Ana akım Jön Türklük, bu popüler akımın tezlerini, pozitivizmden Sosyal Darwinizme, Fransız felsefi materyalizminden, fizikî antropoloji ve frenoloji destekli seçkincilik kuramlarına ulaşan bir yelpaze­deki düşüncelerle takviye etmiş, bunun sonucunda, eklektik ve mekanik bir dünya görüşü şekillenmiştir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin mimarı da pek çok akranı gibi gelecek tasavvurunu, bu “Weltanschauung”a dayanarak, ancak, popülerleştirilmiş yaklaşımları daha da basideştirerek ve felsefi aidiyeti reddederek geliştirmiş ve tüm gayretiyle bunu hayata geçirmeye çalışmıştır. Geleneksel anlamda felsefenin devre dışı bırakılacağı yeni toplumda tek yol gösterici bilim olacaktır. Onun bu temel­deki değerlendirmeleri, popüler bilimciliğin basit mesajlarının yüksek felsefe haline getirilerek diğer örneklere üstünlük sağladığının varsayıldığı bir top­lum tahayyülü yaratılması neticesini doğuracaktır.</p>
<p>Bu dünya görüşünü benimseme, Mustafa Kemal’in “din”in bilimle açık­lanmasının gerekli olduğunu düşünmesine neden olmuştur. Bu ise dinin metafizik temelli tezlerinin, “din-bilim” çatışması bağlamında değerlendirile­rek reddedilmesini zorunlu kılacaktır. Tasavvur ettiği ideal toplumda “din” ancak böylesi yaklaşımlarından arındırılarak varlığını sürdürebilecek, kültü­rel ve felsefi içeriğinden kitleleri dönüştürme, çağdaşlaştırma alanında yarar­lanılabilecektir. İlerleyişi durdurulamayan bilim, diğer konularda olduğu gibi dinin de geleceğin toplumundaki nihaî yerini tayin edecektir. Bu açıdan bakıldığında, Hayes’in ifadesini ödünç alacak olursak, Mustafa Kemal, küre­sel ölçekli bir “materyalizm nesli”nin üyelerinden birisidir.<a href="#_ftn214" name="_ftnref214"><sup>[218]</sup></a></p>
<p>Popüler materyalizme dayanan bilimcilik, onun “din-bilim” ilişkisine bakı­şını şekillendirmesinin yanı sıra Batılılaşma temelli modernleşme ve dönüşüm arzulayan, bunun Sosyal Darwinist bir gereklilik olduğunu ileri süren Osmanlı Garbçılığı’nın tezlerini benimsemesine neden olmuştur. Bu ise gençlik yılla­rında taraf olduğu “eski-yeni” çatışmasına, yaşam mücadelesinin kaçınılmaz kıldığı bir zorunluluk olarak yaklaşması neticesini doğuracaktır. Bunun, Erken Cumhuriyet inkılâplarının taviz vermeyen, radikal karakterinin düşünsel arka planını oluşturduğu şüphesizdir.</p>
<p>Şükrü Hanioğlu &#8211; Atatürk,Entelektüel Biyografi,119-175</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><em><sup><strong>[1]</strong></sup></em></a><em> Meclis-i Mebusan, 1293=1877\</em> 2, der. Hakkı Tarık Us (İstanbul: Vakit Kütüphanesi, 1954), 407.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Rejim konusunda sultanın görüşlerini kamuoyuna aktaran Ahmed Midhat EfendTnin makalesi bu vurguyu yapmaktadır. Bkz. “İstibdad,” <em>Tercüman-ı Hakikat,</em> 3 Temmuz 1878. Dış çevrelere aynı mesaj, Ahmed Midhat Efendi’nin yakın temasta olduğu yabana bir gazeteci aracılığı ile verilecektir. Bkz. [Sidney] Whitman, “Abdul Hamid: An Autocrat not a Despot,” <em>The New York Herald</em> (Paris), 17 Ağustos 1896.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> “Hürriyet-i Kanuniye,” <em>Tercüman-ı Hakikat,</em> 4 Temmuz 1878. Bu kavramsallaştırmanın, çizdiği alanın farklılığına karşılık, özünde, Recep Peker’in örgütlü otoriterliğe geçiş sonrasında geliştirdiği, “disiplinli hürriyet” kavramsallaştırmasıyla ilginç benzerlikler gösterdiği vurgulanmalıdır. Bkz. Recep, “Disiplinli Hürriyet,” <em>Hakimiyeti Milliye,</em> 26 Nisan 1933.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> “Hürriyet-i Kanuniye,” <em>Tercüman-ı Hakikat,</em> 4 Temmuz 1878.</p>
<p>5.Ahmed Rıza idaresinde 1895 ilâ 1908 yılları arasında Paris’te yayımlanan <em>Mechveret Supplement Français.</em> Aym entelektüel, cemiyetin Türkçe resmî organı <em>Meşveret</em> dergisini de pozitivist takvimle fakat Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetindeki, “Ve şavirhum fi’l emr ([Yapacağın] işlerde onlara da danış)” hükmünü kelâm-ı kibâr olarak kullanarak neşretmiştir.</p>
<p>6.Köprülülü Şeyh Ali Efendizâde Hoca Muhyiddin Efendi başkanlığındaki ulemâ heyeti tarafından 1896 ilâ 1899 seneleri arasında Kahire’de neşrolunan <em>Kanun-i Esasi</em> mecmuası.</p>
<p>7.Bu ifadedeki “Alman” vurgusu, söz konusu akımın önde gelen düşünürlerinin etnik köken ve vatandaşlık bağlarına atıf yapmamaktadır, örneğin, Jacob Moleschott, Hollanda’da doğmuş, Heidelberg Üniversitesi’nde eğitim görmüş, Leopoldina üyeliği yapmış ve daha sonra Italyan vatandaşlığına geçerek bu ülkede senatör olmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[8]</sup></a> Bu hareket hakkında ayrıntılı bilgi İçin bkz. Frederic Gregory, <em>Scientific Materialism in Nineteenth Century Gennany</em> (Dordrecht: D. Reidel, 1977), passim; Dieter Wittich, <em>Vbgt, Moleschott, Büchner; Schriften zum kleinbürgerlichen Materialismus in Deutschland,</em> 1-2 (Berlin: Akademie-Verlag, 1971)&gt; passim.</p>
<p><sup>9</sup> “Profesör Ludwig Büchner,” <em>Servet-i Fünûn</em> 45/1155 (11 Temmuz 1329 [24 Temmuz 1913]): 252. Burada, Büchner’e yönelik ilginin yüksek öğrenim talebeleri ve genç <a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a>bürokratlar ile sınırlı olmadığı vurgulanmalıdır, örneğin, Rıza Tevfik (Bölükbaşı), kendisini “materyalist” ve “Darwin tarafdarı” olma töhmetiyle sorgulayan Zabtiye Nâzın Hüseyin Nâzım Paşa’nm da “Madde ve Kuwet”i defalarca okuyan bir Büchner hayranı olduğunu nakletmektedir. Bkz. Rıza Tevfik, “Habshane Hâtıraları,” <em>Bağçe</em> 10 (23 Eylül [1]324 <em>[6</em> Teşrin-i evvel 1908]): 4.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[10]</sup></a> “Haeckel ve Büchner,” <em>Hikmet</em> 15 (15 Temmuz 1326 [28 Temmuz 1910]): 7.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[11]</sup></a> Nezâret tarafından Sermed, Sami ve Safvet Beylere yazdırılarak, Büchner’in, Mustafa Kemal’in de okuduğuna işaret ettiğimiz (bkz. Infra, 136) bir kitabının çevirisinin <em>{L’homme selon la Science)</em> yasaklanmasını tavsiye eden, 22 Kânûn-i evvel [l]310 [3 Kânûn-i sânî 1895] tarihli değerlendirme notu, BOA-MF.MKT. 244/19 (1895).</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[12]</sup></a> Ludwig Büchner, <em>Aus Natur und Wissenschaft: Studien, Kritiken und Abhandlungen,</em> 1 (Leipzig: Th. Thomas, 1862), 312 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[13]</sup></a> Büchner’in, kitabını İngilizceye tercüme eden J. Frederick Collingwood’a gönderdiği Darmstadt, 28 Ekim 1863 tarihli mektup, Louis Büchner, <em>Force and Matter: Empirico-</em><em>Philosophical Studies, Intelligibly Rendered</em> (London: Trübner, 1864), x.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[14]</sup></a> Ludwig Büchner, <em>Kraft und Stoff öder Grundzüge der natürlichen Weltordnung,</em> 16. baskı (Leipzig: Verlag von Theodor Thomas, 1888), 503.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[15]</sup></a> Ibid., s. xxii.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[16]</sup></a> Friedrich Engels, <em>Herm Eugen Dührings Umtuâlzungder Wissenschaft (Anti-Dühringp Text, Kari Marx-Friedrich Engels Gesamtausgabe (MEGA)</em> 1/27 (Berlin: Dietz Verlag, 1988), 122-25.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[17]</sup></a> Friedrich Engels, <em>Dialektik der Natur, 1873-1882&#8242;, Text, MEGA»</em> 1/26 (Berlin: Dietz Verlag, 1985), 345-47.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a>’18. Marx’ın, Dr. Ludwig Kugelmann’a gönderdiği Londra, 5 Aralık 1868 tarihli mektup. Kari Marx, <em>Briefe an Kugelmann: Aus den Jahren von 1862 bis 1874</em> (Berlin: Vereinigung internationaler Verlags-anstalten, 1927), 58.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[19]</sup></a> Friedrich Albert Lange, <em>Geschichte des MateriaUsmus und Kritik seiner Bedeutung in der Gegemvart,</em> 2 (Leipzig: Verlag von J. Baedeker, 1898), 89. Vülger materyalizme yönelik diğer felsefî eleştiriler için bkz. Myriam Gerhard, “Die philosophische Kritik am naturwissenschaftlichen Materialismus im 19. Jahrhundert,” iç. <em>Weltanschauung, Philosophie und Natunuissenschaft im 19. Jahrhundert,</em> 1, <em>Der Materialismus-Streit»</em> der. Kurt Bayertz, Myriam Gerhard, Walter Jaeschke (Hamburg: Felix Meiner Verlag, 2007), 127-41.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[20]</sup></a> Lange, <em>Geschichte des Materialismus,</em> 139.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[21]</sup></a> Gregory, <em>Scientific Materialism,</em> 120.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[22]</sup></a> Bunlara; Bulgarca, Ermenice, Romence, Yunanca gibi Osmanh İmparatorluğunda konu­şulan diller de dâhildir. Bkz. Ibid., 105, 238/n. 25.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[23]</sup></a> Haeckel, Erken Cumhuriyet dönemi yayınlarında da Lamarck ve Darwin*in geliştirdiği evrim kuramını açıklığa kavuşturan bir bilim insanı olarak resmedilecektir. Bkz. “Maymun İnsanlar mı? İnsan Maymunlar mı?” <em>Resimli Uyanış</em> 65/1700-15 (14 Mart 1929): 232.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[24]</sup></a> Haeckel’in kitaplarının satışı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Erika KrauBe, Weg zum Bestseller, Haeckels Werk im Licht der Verlegerkorrespondenz, ’ iç. <em>Der Brief als Wissenschafishistorische QueHe,</em> der. Erika Kraufie (Berlin: Verlag fur Wİssenschaft ımd Bildung, 2005), 145-70.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[25]</sup></a> İlginç bir örnek için bkz. Franco Venturi, <em>The Roots of Revolution\ A History of the Popülist and Socialist Movements in Nineteenth Century Russia,</em> ter. Francis Haskell (London: Weidenfeld and Nicolson, 1964), 288-89.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[26]</sup></a> [Fyodor] Dostoyevski, <em>Cinler,</em> ter. Ergin Altay (İstanbul: Can Yayınları, 1982), 331-32.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[27]</sup></a> Bunun detaylı tahlili için bkz. Harry W. Paul, “The Debate över the Bankruptcy of Science in 1895,” <em>French Historical Studies</em> 5/3 (İlkbahar 1968): 299-327.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[28]</sup></a> Louis Büchner, <em>Madde ve Kuvvet,</em> 1-3, ter. Baha Tevfik, Ahmed Nebil (İstanbul: Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütübhanesi, [1911]).</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[29]</sup></a> Bkz. lsma‘il Ferid, <em>Ibtâl-i Mezheb-i Maddîyûn</em> (İzmir: Ahmed Celâdet ve Şürekâsı Matba‘ası, 1312 [1894]); Harputîzâde Hacı Mustafa, <em>Redd ü Isbat</em> (İstanbul: Hikmet Matba‘a-i İslâmiyesi, 1330 [1912]); Emin Feyzi, <em>‘Ilın ü İrade*. Maddîyûn Mezhebinin Reddini Muhtevidir</em> (İstanbul: Necm-i İstikbâl Matba&#8217;ası, 1343 [1925]) ve İsma&#8217;il Fennî, <em>Maddiyûn Mezhebinin îzmihlâli: Maddîyûn Mezhebiyle (Monizm) ve Felsefe-i Müsbete Mezheblerinin Kefıyât-ı Fenniye ve Muhakemât-ı Akliyye ile Redd ü Ibtâli</em> ([İstanbul]: Orhaniye Matba‘ası, 1928). Bunların yanı sıra, seküler eğitim alan İslâmcılardan Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin, Celâl Nuri’nin <em>Tarih-i İstikbâl</em> eserine yazdığı tenkit içinde de Büchner reddiyesi niteliğinde bölümler mevcuttur. Bkz. <em>Huzûr-i Akl ü Fende Maddîyûn Meslek-i Dalâleti,</em> 1 (Darü’l-Hilâfe: Hikmet Matba‘a-i İslâmiyesi, 1332 [1914]), 33 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[30]</sup></a> Burada söylenmeye çalışılan, Avrupa’da din adamlarının bilimcilik ve vülger materyalizm reddiyeleri kaleme almadığı değildir, örneğin, Mustafa Kemal’i de etkileyeceğini göreceğimiz Draper’in “opus magnum”una (bkz. Infia, 141) karşı yazılan ilk eleştirilerden biri olan <em>L^glise et la Science</em> (1877) Belçikalı Cizvit rahip Charles de Smedt tarafından kaleme alınmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><sup>31</sup> Mustafa Kemal, bu dizeleri, 21 Ocak 1930 gecesi okuduğu bir kitabın arkasına yazmıştır. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 1, 391. Tevfik Fikret’in bu mısralarla sona eren “Halûk’un ‘Amentü’”sü şiiri için bkz. [Tevfik Fikret], <em>Halûkun Defteri</em> (İstanbul: Tanin Matbaası, 1327 [1911]), [25-27].</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><em><sup><strong>[32]</strong></sup></em></a><em> Atatürk&#8217;ün Not Defterleri,</em> 10 (Ankara: ATAŞE Yayınları, 2009), 183-86. Mustafa Kemal’in okuduğu kitap, A [Elif] Fahri, <em>Bünyamin [Benjamin] Franklin</em> (İstanbul: Istepan Matba&#8217;ası, 1307 [1890])’dır. Franklin, Osmanlı entelektüel çevrelerinde ilgi gören bir fikir insanı olup hakkında daha önce de bir biyografi yayımlanmıştır. Bkz. Ebü’z-Ziya Tevfik, <em>Benjamin Franklin</em> (Kostantiniyye: Kütübhane-i Meşâhir, 1299 [1882]). Gösterilen âlâka, onun teknik ve bilimsel alandaki başarılarından ve bir Aydınlanma düşünürü olarak görülmesinden kaynaklanmıştır. Bkz. Christoph Herzog, “Aufklârung und Osmanisches Reich: Annâherung an ein historiographisches Problem,” iç. <em>Die Aufklârung und ihre Weltwirkung,</em> der. Wolfgang Hardtwig (Göttingen: Vandenhoeck &amp; Ruprecht, 2010), 315.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[33]</sup></a> Büchner, <em>Aus Natur und Wissenschaft,</em> 1,14 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[34]</sup></a> Baha Tevfik, “Bizde Felsefe,” <em>Yirminci ‘Asırda Zekâ 2</em> (18 Mart 1328 [31 Mart 1912]): 19.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[35]</sup></a> Bkz. Anton Büchner, <em>Die Familie Büchner: Georg Büchners Vorfahren, Eltern und Geschunster </em>(Darmstadt: Eduard Roether Verlag, 1963), 78.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[36]</sup></a> B[aha] [Tevfik]-A[hmed] [Nebil], “Louis Büchner Kimdir?” <em>Madde ve Kuvvet,</em> 10.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[37]</sup></a> ‘Ömer Seyfeddin, “Beşeriyet ve Köpek,” <em>Piyano</em> 7 (20 Eylül 1326 [3 Teşrin-i evvel 1910]): 78.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[38]</sup></a> M. Şükrü Hanioğlu, “Blueprints for a Future Society: Late Ottoman Materialists on Science, Religion, and Art,” iç. <em>Late Ottoman Society: The Intellectual Legacy,</em> der. Elizabeth özdalga (London: RoutledgeCurzon, 2005), 86-89.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[39]</sup></a> Afetinan [Âfet İnan], <em>Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler</em> (Ankara: Türkiye İş Bankası Atatürk ve Devrim Serisi, 1959), 267.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[40]</sup></a> l[brahim] Edhem, “Tagaddi ve Devam-ı Hayat,” <em>Musavver Cihan</em> 16 (4 Kânûn-i evvel 1307 [16 Kânûn-i evvel 1891]): 123.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[41]</sup></a> örneğin bkz. Ludwig Büchner, <em>Physiologische Bilder,</em> 2 (Leipzig: Verlag von Theodor Thomas, 1875), 300-301.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[42]</sup></a> Edouard Schurd, <em>Les grands inittâ: Esquisse de Thistoire secrtte des religions</em> (Paris: Librairie Academique, 1912), <em>n&#8217;û-, Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 41.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[43]</sup></a> “Gazi Hazretleri Muallimlere Karşı Şaheser Olan Bir Nutk îrad Eylemişlerdir,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 25 Eylül 1924.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[44]</sup></a> Bkz. <em>Brusa Seyahati,</em> der. [‘Arif Hikmet], (İstanbul: Mekteb-i İb ti da’iye Cem‘iye t i Neşriyatı, 1339 [1923]), 17.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[45]</sup></a> Muallim Naci, Beşir Fu’ad, <em>întikad: Muallim Naci Efendi ile Beşir Fu’adBey Arasında ‘Victor Hugo’ Hakkında Cereyan Eden Mükâtebedir</em> (İstanbul: Kitaba Arakel, 1304 [1886]), 70.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[46]</sup></a> *A[bdullah] Cevdet, “Herkes İçün Kimya,” <em>Musavver Cihan</em> 4 (11 Eylül 1307 [23 Eylül 1891]): 30-31 ilâ 34 (15 Nisan 1308 [27 Nisan 1892]): 266-68.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[47]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Vezn-i Dimağ,” <em>Maarif49</em> (4 Haziran 1308 [16 Haziran 1892]): 358-59.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[48]</sup></a> Adanalı ‘A [Ayn]. M. “Terbiye-i ‘Akliyye,” <em>Ma&#8217;arif?</em> (11 Kânûn-i sânî 1311 [23 Kânûn-i sânî 1895]):! 10.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[49]</sup></a> ‘A[bdullah] Cevdet, “Harput’da Buzluk yahud Bir Tabi‘î Buz Fabrikası,” <em>Resimli Gazete </em>30 (3 Teşrin-i evvel 1307 [15 Teşrin-i evvel 1891]): 370-71.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[50]</sup></a> Îbnû’r-Reşad Mahmud, “Tekâmül,” <em>Ma‘arif&#8217;1</em> Kânûn-i evvel 1311 [19 Kânûn-i evvel 1895]): 25-28 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[51]</sup></a> “Arzın Eyyâm-ı Evveliyesini Musavvir Bir Levha,” <em>Musavver Cihan</em> 43 (18 Temmuz 1308 [30 Temmuz 1892]): 344.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[52]</sup></a> J. W. Draper, <em>Niza‘-i ‘Um ü Din,</em> 1-4, ter. Ahmed Midhat (İstanbul: Tercüman-ı Hakikat Matbaası, 1313 Rumî [1897]-1318 Hicrî [1900]). Ahmed Midhat, tercümeye geleceğin şeyhülislâmı Musa Kâzım Efendi’nin yardımıyla hazırladığı, “İslâm ve ‘Ulûm” başlıklı reddiyeyi de eklemiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><em><sup><strong>[53]</strong></sup></em></a><em> Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu: Anıtkabir ve Çankaya Bölümleri</em> (Ankara: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı, 1973), 41; Louis Büchner, <em>Force et matiöre ou principes de l&#8217;ordre naturel mis â la portte de tous avec une thiorie de la morale basöe sur ces principes, </em>ter. A[lbert] Legnard (Paris: C. Reinwald, 1884).</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[54]</sup></a> Felix Isnard, <em>Spiritualisme et matörialisme</em> (Paris: C. Reinwald, 1879), 154-55.</p>
<p><sup>55</sup> ‘Abdullah Cevdet, <em>Fenn-i Ruh-. Dimağ ve Ruh-Tefekkür-Vicdan-Dimağ ve Tefekkür: Krafi und StojfKitab-ı Meşhurunun Üç Mebhas-ı Tammıyla Diğer Tefahhusât-ı Fenniyeyi Hâvidir </em>(İstanbul: Kütübhane-i letihad, 1911); <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8, 438-42; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar: özel İşaretleri ve Düştüğü Notlar île: Eski ve Yeni Ya*th </em><em>Türkçe Kitaplar,</em> der. Gürbüz D. Tüfekçi (Ankara: Türkiye îş Bankası Kültür Yayınları, 1983), 200-201<a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a></p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[56]</sup></a> İsmet Bozdağ, “Atatürk’ün Fikir Kaynakları,” <em>Halkevleri</em> 9/99 (Ocak 1975): 17.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[57]</sup></a> Jacob Moleschott, <em>Lehre der Nahrungsmittel: Für das Volk</em> (Erlangen: Verlag von Ferdinand Enke, 1858), 110; idem., <em>Der Kreistauf des Lebensı Physiologische Antworten auf üebigs Chemische Briefe</em> (Mainz: Verlag von Victor von Zabern, 1863), 397-406.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[58]</sup></a> Ibid., xiii. Moleschott’un Liebig’in eleştirilerine verdiği cevaplar, Osmanlı bilimci çevrelerince tercüme edilerek yazı dizisi şeklinde yayımlanmıştır. Bkz. <em>Maarif 32</em> (1 Ağustos 1312 [13 Ağustos 1896]): 501-502 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"></a><em>59. Ludurig Feuerbach&#8217;s sâmmtliche Werke,</em> 10 (Leipzig: Verlag von Otto Wigand, 1866), 1-5.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[60]</sup></a> Kari Vogt, <em>Physiologische Britfe fur gebildete aller Stande,</em> 1-2 (Giefien: J. Ricker’sche Buchhandlung, 1854), 323. Vogt bu alanda şöhret kazanan kıyaslamasını, Cabanis’in beynin bir organ olarak, mide ve bağırsakların sindirimi sağlama amacıyla çalıştıkları gibi faaliyet göstererek “düşünce” ürettiği tezinden harekede ortaya koymuştur. Bkz. P. J. G. Cabanis, <em>Rapports du physique et du moral de l&#8217;homme,</em> 1 (Paris: Chez Crapart, Caille et Ravier, Libraires, 1802), 151.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[61]</sup></a> H. Byasson, <em>Essai sur la relation qui existe â l&#8217;itat physiologique entre l&#8217;activitf cerebrale et la composition des urines</em> (Paris: G. Bailli&amp;re, 1868), bilhassa, 40 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[62]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, <em>Fenn-i Ruh,</em> 29-31; Büchner, <em>Kraft und Stoff,</em> 267-69; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8, 439-40.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[63]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, <em>Fenn-i Ruh,</em> 93; Büchner, <em>Krafi und Stoff,</em> 303-304; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8, 442.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"></a><sup>64.</sup> Louis Büchner, <em>L’homme selon la selence: Son passe, son prtsent, son avenir ou, d’oü venons- nous? Qui sommes-nous? Oü allons-nous? Expose tris simple suivi dun grand nombre d^claircissements et remarques scientifiques</em> (Paris: C. Reinwald, 1885), 7-12» 107-65; <em>Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar,</em> 22, 127-129; 169-86.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[65]</sup></a> Büchner, <em>L’homme selon la Science,</em> 480-81; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 22, 223-24.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[66]</sup></a> Büchner, <em>L’homme selon la Science, 57’, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar,</em> 22, 144.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[67]</sup></a> Mustafa Kemal’in kütüphanesinde, toplumsal ve ahlâkî gelişmeyi Lamarckist yaklaşımla tahlil eden Herbert Spencer’in değişik eserleri de bulunmaktadır. Bkz. <em>Atatürk’ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 36,44-45, 78.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[68]</sup></a> Emest Haeckel, <em>Religion et evolution: Trois conftrences faites â Berlin, les 14, 16 et 19 Avril 1906,</em> ter. C[amille] Bos (Paris: C. Reinwald, 1907), 9-62; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar, </em>20, 263-77. Bu notları çözmeye çalışan editörler, onların Osmanlı Türkçesi ile yazıldığım düşünerek, “okunamadı” şerhleri düşmüşlerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[69]</sup></a> Bkz. Ernest Haeckel, <em>Kâinatın Muammaları Kitabının Birinci Babının Tercümesi ve Müellifin Biyografisi,</em> ter. Ali Haydar Daner (İstanbul: Devlet Basımevi, 1936).</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[70]</sup></a> idem., <em>Les enigmes de lunivers,</em> ter. Camitle Bos (Paris: Schleicher Freres, 1902); <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 319.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[71]</sup></a> Dâhiliye Nâzın Mehmed Memduh Paşa’nın, “Ma‘arif Nezaret-i Celîlesi’ne” gönderdiği, 7 Haziran [1J323 [20 Haziran 1907] tarih ve 60 sayılı yazı, BOA-MF.MKT. 1002/28 (1907).</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[72]</sup></a> Ruşen Eşref Onaydın, <em>Atatürk: Tarih ve Dil Kurumlan Hâtıralar; VIL Türk Dil Kurultayında Söylenmiştir</em> (Ankara: T.D.K, 1954), 53; H. G. Wells, <em>The Outline of History: Being a Plain History of Life and Mankind,</em> 1 (New York: The Review of Reviews Company, 1923), 19 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[73]</sup></a> Th. H. Huxley, <em>La place de l&#8217;homme dans le nature</em> [ter. Eug&amp;ne Daily, Henıy de Varigny], (Paris: J.-B., Bailliere, 1891), Atatürk’ün özel kütüphanesinde bulunan kitaplar arasındadır. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu, 315.</em></p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><em><sup><strong>[74]</strong></sup></em></a><em> Tarihe</em> I, <em>Tarihtenevvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar</em> (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1931), 5î Welk, <em>The Outline ofHistory,</em> 1, 37-40. Mustafa Kemal, Wells’in analizlerinden mülhem bu görüşleri değişik ortamlarda dile getirmiştir. Bkz. Afetinan [Afet İnan], <em>Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler</em> (Ankara: Türkiye îş Bankası Atatürk ve Devrim Serisi, 1959), 267.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[75]</sup></a> Huxley’nin Wells üzerindeki etkisi için bkz. H. G. Wells, <em>Experiment in Autobiography: Discoveries and Conclusions of a Very Ordinary Brain since 1866</em> (New York: The Macmillan Company, 1934), 159-65.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[76]</sup></a> Kitabin iç kapağına, “Medjid, 1892” şeklinde bir not düşülmüştür. <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23, 31.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"></a><sup>77.</sup> Ernst Haeckel, <em>İnsanın Menşe’î: Nesl-i Beşer,</em> ter. Ahmed Nebil (İstanbul: Teceddüd-i ‘İlmî ve Felsefi Kütübhanesi [1911]).</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[78]</sup></a> Eduard von Hartmann, <em>Darwinizm: Darwin Mesleğinin İhtiva Etdiği Hakikatler ve Hatâlar,</em> ter. Memduh Süleyman (İstanbul: Teceddüd-i ‘İlmî ve Felsefi Kütübhanesi, 1329 [1913]). Çalışma Fransızca tercümesi üzerinden, kısaltılarak ve özetlenerek Türkçeye çevrilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[79]</sup></a> Baha Tevfik, “Bir Mukaddime,” Fikri Tevfik, <em>Hüceyre: Hayatın Esası</em> (İstanbul: Teceddüd-i ‘İlmî ve Felsefî Kütübhanesi [1913?]), [3].</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[80]</sup></a> Eduard von Hartmann, <em>Philosophie des Unbewussten,</em> 1, <em>Phânomenologie des Unbewussten </em>(Berlin: Cari Duncker’s Verlag, 1876), viii-ix.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[81]</sup></a> Eduard von Hartmann, <em>Wahrheit und Irrtum im Danuinismus: Eine kritisehe Darstellung der organisehen Entwickelungstheorie</em> (Berlin: Cari Duncker’s Verlag, 1876), 7-9.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"></a><sup>82.</sup> Edouard de Hartmann, <em>Le Danuinisme: Ce qu&#8217;ily a de vrai et de faux dans cette thiorie,</em> ter.<br />
Georges Gu^roult (Paris: Felix Alcan, 1889), 2; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23, 33.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"></a><sup>83</sup> Hartmann, <em>Le Danuinisme, 16; Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 23, 35.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"></a><em>84 Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu, 446.</em></p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"></a><sup>85.</sup> (Paul-Henri Dietrich d’Holbach], <em>Le bon sens du curiMeslier, suivi de son testament</em> (Paris: Au Palais des Thermes de Julien, 1802), 175, 178, 181-83, 287-89, 291, 300-302; idem., <em>Aklri Selim,</em> ter. ‘Abdullah Cevdet (İstanbul: Kütübhane-i letihad, 1928), 295 et seq.; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8, 396-407. Kitabın alfabe değişimi sonrasında devlet desteğiyle yayımlanan ikinci baskısının, mütercimi tarafından, “En büyük acizden en büyük İktidara. 29/12/1928” ifadesiyle reisicumhura ithaf olunan bir kopyası da Atatürk’ün kütüphanesindedir. Bkz. <em>Atatürk&#8217;ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 47.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[86]</sup></a> Emil Ludwig, <em>Für die Weimarer Republik und Europa: Ausgeıuâhlte Zeitungs-und Zeitschriftenartikel, 1919-1932,</em> 2, der. Franklin C. West (Frankfurt am Main: Peter Lang, 1991), 182-83. Mustafa Kemal’in ifadeleri, d’Holbach’ın, <em>Le bon sens du curt Meşher </em>eserinin, “Absurditd de la morale et des vertus religieuses etablies uniquement dans l’int6r£t des pr&amp;res,” başlıklı 168. Bölümü’nde ortaya koyulan görüşlerin (ss. 232-33) tekrarı niteliğindedir.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[87]</sup></a> Bu yaklaşımın gelişmesinde, Büchner’in temel eserinin “Allah Fikri/Die Gottes-Idee” bölü­münde “bilimsel” olmadığını düşündüğü Fransız Aydınlanma materyalizminin, Baron d’Holbach benzeri temsilcilerinin görüşlerine atıflarda bulunmasının rol oynadığı vurgu­lanmalıdır. Bkz. Büchner, <em>Kraft und Stoff,</em> 394.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"></a><em>88.Atatürk’ün Özel Kütüphanesinin Katalogu, 47.</em></p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[89]</sup></a> J. W. Draper, <em>Histoire du dtveloppement intellectuel de l’Europe,</em> 1, ter. L. Aubert (Paris: Librairie Internationale 1868), 10 et <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar»</em> 12, 469-74.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[90]</sup></a> Örneğin bkz. Doğu Perinçek, “Tarih Yapan Önderlerin Tarihsel Kökleri,” <em>Aydınlık,</em> 9 Kasım 2013. Mustafa Kemal’in not defterine yazdığı “Evvelâ socialiste olmalı maddeyi anlamalı!” notu (bkz. <em>Atatürk&#8217;ün Not Defterleri,</em> 2 [Ankara: ATAŞE Yayınları, 2004]), 51- 52), büyük ihtimalle VMORO sol kanat literatüründen yaptığı aktarımlar içinde yer almaktadır. Bu kendisinin görüşü değil, Makedonya’daki ihtilâlci hareketin bir yayınından Sarafov ve Gerdjikov’un faaliyetleri, eylemlere karşı çıkan bir Öğretmen (daskal)in devrim mahkemesinde yargılanması ve bir çete mensubunun mezarının tezyini benzeri konularla birlikte aktarılmış bir ifadedir. Söz konusu defterlere düşülen notların önemli bir bölümü alıntılardan oluşmaktadır. Bunlar da edebî ve askerî eserlerden Yunanca meyhane şarkıları güftelerine ulaşan bir yelpazedeki nakilleri kapsamaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[91]</sup></a> “Atatürk’ün metodolojisi” üzerine değerlendirmeler yapan Bayar da “Atatürk, AKIL, BİLİM, DENEY yolu ile . . . çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılabileceğine inanıyordu” yorumunu dile getirmiştir. Bkz. Celal Bayar, <em>Atatürk&#8217;ün Metodolojisi ve Günümüz,</em> der. İsmet Bozdağ (İstanbul: Kervan Kitapçılık, 1978), 157.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[92]</sup></a> [Halide Edib], <em>The Turkish Ordeal: Being the Further Memoirs of Halide Edib</em> (New York: The Century Co., 1928), 170.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"></a>93. “Gazi Hazretleri Muallimlere Karşı Şaheser Olan Bir Nutk îrad Eylemişlerdir,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 25 Eylül 1924.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[94]</sup></a> M[ustafa] Kemal, <em>Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl,</em> 17.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a>95.Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, <em>Tarih-i İslâm,</em> 1 (Kostantiniyye: Darü’ş-Şafaka Kütübhanesi, 1326 [1908]), <em>\5\r, Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 3, 11.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"></a>96. L[ouis-Pierre-Eug£ne] A[m£lie] Sedillot, <em>Histoire generale des Arabes,</em> 1 (Paris: Maisonneuve, 1877), 80; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 15, 378-79.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"></a><sup>97</sup> Thomas Cariyle, <em>Les htros, le culte des hiros et l’heroique dans l&#8217;histoire,</em> ter. J.-B.-J. Izoulet-<br />
Loubatieres (Paris: Armand Colin, [1892]), viii; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23, 125.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[98]</sup></a> Deyim, Cariylesin 1876 Bulgar olayları sırasında Avam Kamarası üyesi George Howard’a yazdığı ve “lâf anlamaz Türk”ün devre dışı bırakılarak ülkenin dürüst Avrupa idaresine terkini talep eden mektubu sonrasında meşhur olmuştur. Kendisi, bu ifadeyi, uzun süre önce edebî bir çalışmasında dile getirmiş, ancak kullanım dikkat çekmemiştir. Bkz. William S. Walsh, <em>Handy-Book of Literary Curiosities</em> (Philadelphia: J. B. Lippincott, 1893), 1073. Cariyle, Kutsal Yerler Krizi ve Kırım Savaşı sırasında İngiltere kamuoyunda oluşan olumlu Türk imajına da şiddetle itiraz eden entelektüellerin başında yer almıştır. Bkz. Kingsley Martin, <em>The Triumph of Lord Palmerston: A Study of Public Opinion in England before the Crimean War</em> (London: Hutchinson, 1963), 195.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[99]</sup></a> Carlyle’m Hz. Muhammed’i bir “kahraman” olarak tahlil ettiği yıllarda, Charles Forster’ın <em>Mahometanism Unveiled,</em> 1-2 (London: J. Duncan and J. Cochran, 1829) çalışmasının hâlâ konu üzerine kaleme alınmış en önemli eser olarak görüldüğü; Voltaire’in <em>Le Fanatisme, ou Mahomet le prophete</em> eserinin, vurguları James Miller ve John Hoadly’nin uyarlamalarıyla daha da şiddetli hale gelen İngilizce tercümesinin (bkz. <em>Mahomet the Imposter: A Tragedy: As It Is Acted at the Theatre-Royal in Drury-Lane, by His Majesty’s Servants</em> [London: J. Watts and B. Dod, 1744]) çok satan kitaplar listesinde yer aldığı, bu esere dayanarak sahnelenen trajedinin kalabalık seyirci gruplarınca izlendiği unutulmamalıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[100]</sup></a> Philip C. Almond, <em>Heretic and Hero: Muhammad and the Victorians</em> (Wiesbaden: Otto Harrassovvitz, 1989), 3; David R. Sotensen, “Une religion plus digne de la Divinitd: A New Source for Carlyle’s Essay on Mahomet,” <em>Cariyle Studies Annual</em> 23 (2007): 13-42.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[101]</sup></a> Cariyle, <em>Les htros, le culte des htros et l’heroique dans l’histoire,</em> 149; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23,125.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[102]</sup></a> Cariyle, <em>Les htros, le culte des htros et !heroique dans l*histoire,</em> 106-107; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23,170-71.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[103]</sup></a> Cariyle, <em>Les hâros, le culte des hlros et rhtroîque dans rhistoire,</em> 108; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23,172.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[104]</sup></a> Cariyle, <em>Les hâros, le culte des heros et rherofyue dans l’histoire,</em> 120; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 23,182-83.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[105]</sup></a> örneğin bkz. Celâl Nuri, <em>Hatemü’l-Enbiyâ’</em> (İstanbul: Yeni ‘Osmanlı Matba‘a ve Kütüb- hanesi, 1332 [1914]), 27-28. Osmanlı maddeci hareketi liderlerinden Abdullah Cevdet de Carlyle’ın temel eserinin “yatağı[n]ın ikinci yüz yasdığı”olduğunu belirtmiştir. Bkz. [‘Abdullah Cevdet], “Îctimâ&#8217;î ve Ma-ba‘de’t-tabi‘î [tabî‘a] Tedkikler: Thomas Cariyle,” <em>îctihadl^</em> (15 Eylül 1928): 5017.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"></a><em>106.Atatürk un özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 59.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[107]</sup></a>A[loys] Sprenger, <em>Das Leben und die Lehre des Mohammad, nach bisher grösstentheils unbenutzten Quellen,</em> 1 (Berlin: Nicolaische Verlagsbuchhandlung, 1861), 207-208.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[108]</sup></a> Rfeinhart] Dozy, <em>Tarih-i İslâmiyet,</em> 1-2, ter. ‘Abdullah Cevdet (Mısır [Kahire]: Kütübhane-i İctihad, 1908-1909).</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[109]</sup></a> BOA-BEO, 264307, 264617, 278257 (1327/1909). Kitap daha sonra yasaklanmış ve mevcut nüshaları toplatılarak Hayratiye (Galata) Köprüsü’nden denize atılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"></a><sup>110</sup> Çarpıcı örnekler olarak, Manastırlı lsma‘il Hakkı Efendi’nin “Tarih-i İslâmiyet” başlığı altında başlayan, sonraki bölümlerinde ise “Tarih-i İslâmiyet Nâmıyla Neşr Olunan Risâle-i Müfteriyânenin Cerh ü Intikâdına Dâ’ir” ve “Tarih-i İslâmiyet Nâm-ı Müste‘anyla Doktor (Dozy)’nin Türkceye Mütercem Risâle-i Menhûsesine Dâ’ir,” unvânlan ile yayımlanan reddiyesi, <em>Sırat-ı Müstakim 3177. (J</em> Kânûn-i sânî [1]325 [20 Kânûn-i sânı 1910]: 305 et seq., ile Hayreddin, “Doktor Dozy’i Redd,” <em>Beyanul-Hak 7/163</em> (4 Haziran 1328 [17 Haziran 1912]): 2874-76 et seq.’e bakılabilir.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[111]</sup></a> Reinhart Dozy, <em>Essai sur İhistoire de l’Islamisme,</em> ter. Victor Chauvin (Paris: Maisonneuve, 1879), 82-86,23-25<em>•, Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 19, 84-88.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[112]</sup></a> Reinhart Dozy, <em>Essai sur l’histoire de l’Islamisme,</em> 138; <em>Atatürk un Okuduğu Kitaplar,</em> 19,102.</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"><sup>[113]</sup></a> Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, <em>Allah’ı înkâr Mümkün Müdür? Yahud Huzur-i FendeMesâlik-i Küfr. Felsefe-i Ma-fevka’t-Tabi‘iye Mebâhisi</em> ([İstanbul]: Hikmet Matba‘a-i Islâmiyesi 1327 [1911]).</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"><sup>[114]</sup></a> “Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Savaşına Ait Anılan,” der. Şükrü Tezer, <em>Atatürk ün Hatıra Defteri</em> (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1972), 82- 83. Bu kitabın okunan kopyası, Mustafa Kemal’in kütüphanesinde bulunmamaktadır. Bu nedenle, çalışmada önemli bulduğu, işaretlediği kısımlar bilinmemektedir. Ahmed Hilmi’nin, Mustafa Kemal’in gözden geçirdiği bir diğer kitabı, <em>Tarih-i İslâm&#8217;a</em> zeyl olarak kaleme alman söz konusu eser değişik cüzlerden oluştuğu için onun tamamının veya belirli bölümlerinin okunduğunu anlayabilmek de mümkün olamamaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"><sup>[115]</sup></a> Ibid., 83.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[116]</sup></a> Bkz. Infra, 485 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[117]</sup></a> Atilla Oral, <em>Atatürk&#8217;ün Sansürlenen Mektubu</em> (İstanbul: Demkar, 2011), 13; <em>Hüsrev Gerede&#8217;nin Anılan&#8217;. Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler, 19 Mayıs 1919-10 Kasım 1938, </em>der. Sami önal (İstanbul: Literatür Yayınlan, 2002), 267.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"></a>118. Emil Ludwig, “Kemal: A Vivid Portrait of a Dictator,” <em>The New York Times,</em> 9 Mart 1930.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"></a><sup>119</sup> Charles H. Sherrill, <em>A Year&#8217;s Embassy to Mustafa Kemal</em> (New York: Charles Scribner’s Sons, 1934), 194.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sup>[120]</sup></a> Bu konuda bkz. M. Şükrü Hanioğlu, “Garbcılar: Their Attitudes toward Religion and Their Impact on the Offîcial Ideology of the Turkish Republic,” <em>Studia Islamica</em> 86/2 (August 1997): 133-58.</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[121]</sup></a> Celâl Nuri, “Zât-ı Hazret-i Muhammed: Hazret-i Peygamberin Dehâsı,” <em>îctihad</em> 82 (28 Teşrin-isânî 1329 [11 Kânûn-i evvel 1913]): 1808.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[122]</sup></a> Abdullah Cevdet, <em>Fünûn ve Felsefe ve Felsefe Sânihalan</em> (İstanbul: Kütübhane-i İctihad, 1912), bu çabanın ürünüdür.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[123]</sup></a> Timsâl-i Emel [Kılıçzâde İsmail Hakkı], “Pek Uyanık Bir Uyku,” <em>îctihad 57</em> (7 Mart 1329 [20 Mart 1913]): 1263.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[124]</sup></a> İkbâl’in, Nietzschc’nin “übermensch” kişiliğini, ‘Abdülkerim el-Cilî’nin <em>El-insanul-Kâmil </em>eserinde dile getirdiği mükemmel şahsiyet ile bağdaştırma çabaları için bkz. Souleymane Bachir Diagne, <em>İslam et socitâ ouverte: La fidelite et le mouvement dans la penste de MuhammadIqbal</em> (Paris: Maisonneuve et Larose, 2001), 63-64.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"><em><sup><strong>[125]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> I, 20-24.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><em><sup><strong>[126]</strong></sup></em></a><em> Tarih,</em> II, <em>Ortazamanlar</em> (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1931), 90.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[127]</sup></a> Ibid., 91.</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[128]</sup></a> Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"><sup>[129]</sup></a> Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"><sup>[130]</sup></a>Ibid-, 93.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><sup>[131]</sup></a> Büchner’in, Coilingwood’a gönderdiği Darmstadt, 28 Ekim 1863 tarihli mektup, Büchner, <em>Force andMatter,</em> x.</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"></a><sup>132</sup> Bozdağ, “Atatürk’ün Fikir Kaynakları,” <em>Halkevleri,</em> 9/99: 13.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><em><sup><strong>[133]</strong></sup></em></a><em> Atatürk’ün özel Kütüphanesinin Kataloğu,</em> 33.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[134]</sup></a> Bozdağ, “Atatürk’ün Fikir Kaynakları,” <em>Halkevleri,</em> 9/99: 17.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"><sup>[135]</sup></a> Ludwig, <em>Für die Weimarer Republik und Europa,</em> 182-83. Mustafa Kemal’in dile getirdiği yorum, Comte’un <em>Discours sur l’esprit positive</em> eserinde “fetişizm” üzerine yapağı değerlendirmenin tekrarı gibidir. Bkz. Klaus Kreiser, “Din Sorusu Sorulmadan Verilen Açık Yanıt: Emil Ludwig*in Mustafa Kemal’le Yaptığı Mülâkat, 1929,” ter. Semih Tezcan, <em>Beşinci Uluslararası Atatürk Sempozyumu, 8-12 Aralık 2003, Ankara: Bildiriler </em>(Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2005), 1372. Bu mülâkaan Şam’da neşrolunan <em>el- Kabas</em> gazetesinde yayımlanan Arapça çevirisinden aktarılarak resmî yayın organlarından birinde verilen geniş özetinde, Mustafa Kemal’in ifadesi, “takdise layık ancak cemiyeti <a href="#_ftnref133" name="_ftn133"></a>beşeriyettin reisi olan kimsedir” şeklinde tercüme olunmuştur. Bunun, Mustafa Kemal’in Fransızcaya çevrilen ifadelerinin Ludwig tarafindan Almanca yayımlanan metninden Arapçaya aktarılmış halinden Türkçeye tercüme edilmesinden kaynaklanması mümkün olabileceği gibi (örneğin Almanca metindeki “Goethe nannte das Gott-Natur” ifadesi, “Goethe bu tabiate ‘Allahlar’ namını vermiştir” şeklinde çevrilmiştir), sansür neticesinde ortaya çıktığı da düşünülebilir. Bkz. “Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazrederile Mülakat,” <em>Ayın Tarihi</em> 22/73 (Nisan 1930): 6051.</p>
<p><sup>136.</sup> Bozdağ, “Atatürk’ün Fikir Kaynaklan,” <em>Halkevleri,</em> 9/99: 15-17.</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134"><sup>[137]</sup></a> Mustafa Kemal’in, tecrübeli gazeteci “Gott-Natur” deyimini söyler söylemez, Fransızca gerçekleştirilen mülakatta, Almanca kavramı yüksek sesle tekrar ederek karşı görüş açıklaması, Panteizm ve onun değişik yorumları konusunda bilgi sahibi olduğunu ortaya koymaktadır. Ludwig, <em>Für die Weimarer Republik undEuropa,</em> 183.</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135"><sup>[138]</sup></a> “Atatürk’ün Türk Kuşunu Açarken Söylevi,” <em>Ulus,</em> 4 Mayıs 1935.</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136"><sup>[139]</sup></a> Buna karşılık, “Tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu” benzeri açık natüralist görüşler de serdetmiştir. Bkz. <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk un El Yazılan,</em> der. A. Âfetinan [Ayşe Âfet İnan] (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1969), 454.</p>
<p><a href="#_ftnref137" name="_ftn137"><sup>[140]</sup></a> Ludwig, <em>Für die Weimarer Republik undEuropa,</em> 183.</p>
<p><a href="#_ftnref138" name="_ftn138"><sup>[141]</sup></a> Büchner, <em>Kraft und Stoff,</em> 392-93.</p>
<p><a href="#_ftnref139" name="_ftn139"><em><sup><strong>[142]</strong></sup></em></a><em> Atatürk’ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 213, 355, 440.</p>
<p><a href="#_ftnref140" name="_ftn140"><sup>[143]</sup></a> İbrahim Temo, <em>Atatürkü N’için Severim*</em> ([Mecidiye]: y.e.y., 1937), 8. Temo, düşüncelerini hayata geçirdiğini ileri sürdüğü Atatürk’ün reformlarını da Arnavutlara izlenmesi gereken örnekler olarak sunmuştur. Bkz. Selma Yel, “İttihat ve Terakki’nin Kurucularından İbrahim Temo’nun Atatürk ve İnkılâplar Hakkındaki Düşünceleri,” <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi</em> 18/52 (Mart 2002): 101-105.</p>
<p><a href="#_ftnref141" name="_ftn141"><sup>[144]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Gazi’nin Köşkünde,” <em>îetihad</em> 194 (15 Kânûn-i evvel [1]925): 3813.</p>
<p><a href="#_ftnref142" name="_ftn142"><sup>[145]</sup></a> Sırasıyla bkz. Celâl Nuri, “Cumhuriyetin Füyûzâtı,” <em>İleri,</em> 26 Teşrin-i evvel 1339 [1923]; idem., “İnkılâb ve Cezrîlik,” <em>İleri,</em> 15 Teşrin-i sânı 1339 [1923].</p>
<p><a href="#_ftnref143" name="_ftn143"><sup>[146]</sup></a> Ziya Gök Alp, <em>Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak</em> (İstanbul: Yeni Mecmu‘a, 1918), 3. Bu çalışma, kitapçık hâline getirilmesinden yaklaşık altı yıl önce tefrika edilmiştir. Bkz. <em>Türk Yurdu</em> 3/11 (7 Mart 1328 [20 Mart 1912]): 331-37 et seq. Mustafa Kemal bu risaleyi özel olarak getirterek okumuştur. Bkz. Başkumandan Gazi Mustafa Kemal’in, “İstanbul’da ‘Adnan Efendiye, 12. 1. [1]339 [1923]” tarihli şifre telgrafı, CBA- 01018882 (1923).</p>
<p><a href="#_ftnref144" name="_ftn144"><sup>[147]</sup></a> Bkz. Tarık Zafer Tunaya, <em>Türkiyenin Siyasî Hayatında Batılılaşma Hareketleri</em> (İstanbul: Yedigün Matbaası, 1960), 18 et seq; Bernard Lewis, <em>The Emergence of Modem Turkey</em><a href="#_ftnref145" name="_ftn145"></a>(Oxford: Oxford University Press, 1968), 235 et seq.; Berkes de “Garbçılık”ın kaynak ve amaçlarındaki farklılığı vurgulamasına karşılık, analizini genel yaklaşıma uygun biçimde sürdürmüştür. Bkz. Niyazi Berkes, <em>The Development of Secularism in Turkey</em> (Montreal: McGill University Press, 1964), 338, 347 et seq.</p>
<p><sup>148</sup> Konuya bu çerçevede yaklaşan bir değerlendirme için bkz. M. Şükrü Hanioğlu, “II. Meşrutiyet Dönemi Garbçılığı’nın Kavramsallaştırılmasında!?! Üç Temel Sorun Üzerine Not,” <em>Doğu Batı</em> 31 (Şubat 2005): 55-64.</p>
<p><a href="#_ftnref146" name="_ftn146"><sup>[149]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, <em>Mükemmel ve Resimli Âdâb-ı Muaşeret Rehberi</em> (İstanbul: Yeni Matbaa, 1927). Bu kitap, Gaston Jollivet, Marie-Anne L’Heureux, <em>Pour bien connaitre les usages mondains</em> (Paris: Pierre Lafitte, 1911) adlı eserin Türkçeye uyarlanmış biçimidir.</p>
<p><a href="#_ftnref147" name="_ftn147"><sup>[150]</sup></a> Bkz. <em>Yirminci ‘Asırda Zekâ</em> 1 (5 Mart 1328 [18 Mart 1912]): 13 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref148" name="_ftn148"></a><sup>151</sup> Ahmed Midhat, <em>Avrupa Adâb-ı Muaşereti yahud Alafranga</em> (İstanbul: İkdam Matba’ası, 1312 [1894]).</p>
<p><a href="#_ftnref149" name="_ftn149"></a><sup>152</sup> ‘Abdullah Cevdet, “Kari’lerimize,” <em>Mükemmel ve Resimli Adâb-ı Muaşeret Rehberi,</em> 4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref150" name="_ftn150"><sup>[153]</sup></a> Ibid., 5.</p>
<p><a href="#_ftnref151" name="_ftn151"><sup>[154]</sup></a> Kılıçzâde Hakkı, <em>İ&#8217;tikadât-ı Bâtılaya l&#8217;lân-ı Harb</em> ([İstanbul]: Sancakcıyan Matbaası, 1329 [1913]), 72-73.</p>
<p><a href="#_ftnref152" name="_ftn152"><sup>[155]</sup></a> Ibid., 82-83.</p>
<p><a href="#_ftnref153" name="_ftn153"><sup>[156]</sup></a> Keçecizâde ‘İzzet Fu’ad, “Meclis-i Meb‘usan Reisi Ahmed Rıza Beyefendiye,” <em>îştihad </em>132 (28 Teşrin-i sânî 1918): 2827.</p>
<p><a href="#_ftnref154" name="_ftn154"><sup>[157]</sup></a> Celâl Nuri, <em>Kendi Nokta-i Nazarımdan Hukuk-i Düvel</em> (İstanbul: Müştereku 1-Menfa a</p>
<p><a href="#_ftnref155" name="_ftn155"></a>158.‘Osmanlı Şirketi Matba‘ası, 1330 [1912]), 185.</p>
<p><a href="#_ftnref156" name="_ftn156"></a>159.[Kıhczâde İbrahim Hakkı], “Pek Uyanık Bir Uyku,” <em>letihad</em> 57: 1264.</p>
<p><sup>160</sup> örneğin bkz. Kıhczâde Hakkı, “İman,” <em>Hürriyet-i Fikriye</em> 1 (3 Şubat 1329 [16 Şubat 1914]): 2.</p>
<p><a href="#_ftnref157" name="_ftn157"><sup>[161]</sup></a> Atatürk’e yakın isimlerden Ruşen Eşref Ünaydın, <em>İçtihadın</em> düzenli olarak Mustafa Kemal’in eline geçtiğini nakletmiştir. Bkz. Vurkaç, <em>Atatürk ve Kitap,</em></p>
<p><a href="#_ftnref158" name="_ftn158"><sup>[161]</sup></a> Derginin tesisi ve Jön Türk basım içindeki yeri için bkz. M. Şükrü Hanioğlu, <em>Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi</em> (İstanbul: Üçdal Neşriyat, [1981]), 49-56.</p>
<p><a href="#_ftnref159" name="_ftn159"><sup>[162]</sup></a> [‘Abdullah Cevdet], “Kılıçzade Hakkı Bey ve İki Mektubu,” <em>îctihad</em> 151 (10 Şubat 1923): 3132.</p>
<p><a href="#_ftnref160" name="_ftn160"></a><sup>163</sup> Mustafa Kemal de 1923 yılında hutbelerin “tamamen Türkçe ve icabât-ı zamana muvafık” olarak verilmesini isteyecektir. Bkz. “Balıkesir’de Fevke’l-‘âde Mühim Bir Nutuk,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 11 Şubat 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref161" name="_ftn161"></a><sup>164</sup> [Kdıczâde İsmail Hakkı], “Pek Uyanık Bir Uyku,” <em>letihad</em> 55 (21 Şubat 1328 [6 Mart 1913]): 1226-28 ve 57: 1261-64. Metin, Kdıczâde Hakkı, <em>Ttikadât-ı Bâtılaya l&#8217;lân-ı Harb,</em> 42-62’de yeniden yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref162" name="_ftn162"></a><sup>165</sup> Celâl Nuri, <em>Tarih-i Tedenniyât-t ‘Osmaniye-Mukadderât-ı Tarihiye</em> (İstanbul: Yeni ‘Osmanlı Matba&#8217;a ve Kütübhanesi, 1331 [1913]), 111.</p>
<p><a href="#_ftnref163" name="_ftn163"></a><sup>166</sup> idem., <em>Havâ’ic-i Kanuniyemiz</em> (İstanbul: Kütübhane-i letihad, 1331 [1913]), 46.</p>
<p><a href="#_ftnref164" name="_ftn164"></a><sup>167</sup>Ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref165" name="_ftn165"></a><sup>168</sup> ‘Osman Şefik, <em>İctihad-ı Medeni</em> (İstanbul: Şant Matba&#8217;ası, 1329 [1913]), 16.</p>
<p><a href="#_ftnref166" name="_ftn166"></a><sup>169</sup> [Mustafa], “Latin Harfleri,” <em>Hürriyet-i Fikriye?</em> (20 Mart 1330 [2 Nisan 1914]): 15-16 et seq.; Kılıczâde Hakkı, “İzmir İktisad Kongresi’nde Harfler Mes’elesi,” <em>îctihad</em> 154 (1 Haziran [1]923): 3175-76 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref167" name="_ftn167"><sup>[170]</sup></a> Kılıczâde Hakkı, <em>Akvemüs-Siyer Münâsebetiyle Yusuf Suad Efendiye Taksisen, Softa Efendilere Ta&#8217;mimen: Son Cevab</em> (İstanbul: Yeni ‘Osmanlı Matbaa ve Kütübhanesi, 1331 [1913]), 50.</p>
<p><a href="#_ftnref168" name="_ftn168"><sup>[171]</sup></a> Celâl Nuri, <em>Mukadderât-ı Tarihiye: Tedenniyât-ı &#8216;Osmaniyenin Esbâb ve Sevâ&#8217;ik-i Tarihiyesi</em> (İstanbul: Kütübhane-i ictihad, 1330 [1912]), 85-86. İlhami Safa da “‘Osmanlı elifbâsı”nın “kâbil-i ıslâh” nitelik taşımadığını, “Latin harflerini kabûF’ün, “‘amelî olmasa da” “pek muvafık” olduğunu savunmuştur. Servet Bedi‘î [İlham! Safa], “Haftanâme,” <em>îctihad 33</em> (5 Kânun-i evvel 1329 [18 Kânun-i evvel 1913]): 1841.</p>
<p><a href="#_ftnref169" name="_ftn169"><sup>[172]</sup></a> Bkz. <sup>a</sup>Büyük Gazinin Brusalılarla Hasbihâli,” <em>Hâkimiyet-iMilliye,</em> 25 Kânûn-i sânı 1923; Ihsan Şerif, “İslâmiyet Heykel Rekzine Müsaiddir,” <em>îctihad</em> 96 (6 Mart 1330 [19 Man 1914]): 2157-58.</p>
<p><a href="#_ftnref170" name="_ftn170"><sup>[173]</sup></a> Bkz. <em>Atatürk’ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 40-41, 47, 59, 100, 74, 61, 208, 213, 256,440, 571,628.</p>
<p><a href="#_ftnref171" name="_ftn171"><sup>[174]</sup></a> Bkz. Supra, 111 et seq.</p>
<p><a href="#_ftnref172" name="_ftn172"><sup>[175]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Tesettür Mes’elesi,” <em>Mehtab</em> 4 (1 Ağustos 1327 [14 Ağustos 1911]): 29-31. Bu makale, gördüğü büyük ilgi ve doğurduğu şiddetli tepki üzerine Garbçılığın temel yayın organı tarafından yeniden yayımlanmıştır. Bkz. “Tesettür Mes’elesi,” <em>letihad </em>29 (15 Ağustos 1327 [28 Ağustos 1911]): 809-11.</p>
<p><a href="#_ftnref173" name="_ftn173"><sup>[176]</sup></a> “Tesettür Mes’elesine Cevab,” <em>Sırat-ı Müstakim 7/169</em> (18 Ağustos 1327 [31 Ağustos 1911]): 413-17.</p>
<p><a href="#_ftnref174" name="_ftn174"><sup>[177]</sup></a> Celâl Nuri, <em>Kadınlarımız</em> (İstanbul: Matba&#8217;a-i letihad, 1331 [1913]), 205.</p>
<p><a href="#_ftnref175" name="_ftn175"><sup>[178]</sup></a> Kılıçzâde Hakkı, “Ta‘addüd-i Nikâh-Ta‘addüd-i Zevcât,” <em>Hürriyet-i Fikriye</em> 9 (3 Nisan 1330 [16 Nisan 1914]): 16.</p>
<p><a href="#_ftnref176" name="_ftn176"><sup>[179]</sup></a> Selâhaddin ‘Asım, “Tesettür ve Mâhiyeti,” <em>îetihad</em> 100 (3 Nisan 1330 [16 Nisan 1914]): 2257. Kendisi, bir diğer çalışmasında tesettürün “bir tarafdan kadını hayvandan bile dûn bir mertebeye tenzil etdiği gibi, diğer tarafdan da bizde cem‘iyetdeki ‘kadınlı hayan’ kökünden kuruttuğıTnu ileri sürecektir. Bkz. Selâhaddin ‘Âsim, <em>Türk Kadınlığının Tereddisi yahud Karılaşmak</em> (İstanbul: Türk Yurdu Kitabhanesi, t.y.), 88.</p>
<p><a href="#_ftnref177" name="_ftn177"><sup>[180]</sup></a> Bkz. İzmirli İsma‘il Hakkı, “Tesettür Mes’elesinin Tarik-i Halli,” <em>Sırat-ı Müstakim </em>12/291 (27 Mart 1330 [9 Nisan 1914]): 80.</p>
<p><a href="#_ftnref178" name="_ftn178"></a><sup>181</sup> M[ustafa] Kemal, “Subay ve Kumandan ile Konuşmalar,” <em>Atatürk un Bütün Eserleri,</em> 1, <em>1903-1915</em> (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1998), 169. Denetimi alanda hazırlanan Cumhuriyet Halk Fırkası Nizâmnâmesinde kadınların oy hakkı tartışılırken dile getirilen “Türk milletinin yüksek ve derin tarihinde İçtimaî hayatını her noktadan birliğe (kadın-erkek) istinat ettirmiş olduğunu” ifadesi de benzer bir yorumu dile getirmektedir. Bkz. <em>Cümhuriyet Halk Fırkası Nizamnamesi ve Programı</em> (Ankara: T.B.M.M. Matbaası, 1931), 30. Mustafa Kemal, büyük ihtimalle, kendi kaleminden çıkmış bu ifadenin altını çizmiştir. <em>Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar,</em> 9, 259.</p>
<p><a href="#_ftnref179" name="_ftn179"><sup>[182]</sup></a> Mazhar Müfit Kansu, <em>Erzurum’dan ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber</em> (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1966), 131.</p>
<p><a href="#_ftnref180" name="_ftn180"><sup>[183]</sup></a>Af <em>Kemal Atatürk un Karlsbad Hatıraları,</em> der. Ayşe Afetinan (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983), 44-45. <em>Et-Tecrîdü’s-Sarih’te,</em> tesettür ile ilgili bölümü dikkatle okuması ve işaredemesi, Mustafa Kemal’in konuya ilişkin dinî kaynakları da değerlendirdiğini ortaya koymaktadır. Bkz. Zeyneddin Ahmed bin Ahmed bin ‘Abdüllâtif ez-Zebidî, <em>Sahih-i Buharı Muhtasarı: Tecrîd-i Sarih Tercümesi, 2,</em> ter. Ahmed Na‘im (İstanbul: Diyanet İşleri Re’isliği Neşriyatından, 1926-1928), 287-88; <em>Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar,</em> 8,473-75.</p>
<p><a href="#_ftnref181" name="_ftn181"><sup>[184]</sup></a> Şükrü Tezer, <em>Atatürk&#8217;ün Hatıra Defteri</em> (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1972), 75.</p>
<p><a href="#_ftnref182" name="_ftn182"><sup>[185]</sup></a> Bunu, Garbçı yayın organı da vurgulamış, ancak, “Mustafa Kemal’in beya[n]ındaki kudret-i nüfuz ve telkin bizim gibi fânilerin lisan ve beyanında bulunmaz,&#8221; yorumunu yapmıştır. Bkz. [‘Abdullah Cevdet], “Îctimâ‘î ve ‘Umranî Ma’vakalar,” <em>letihad</em> 151: 3141.</p>
<p><a href="#_ftnref183" name="_ftn183"><sup>[186]</sup></a> “‘Askersiz Donan maşız,” <em>‘Osmanlı</em> 113 (1 Teşrin-i evvel 1902): 2.</p>
<p><a href="#_ftnref184" name="_ftn184"><sup>[187]</sup></a> Yakup Kadri Karaosmanoğlu, <em>Atatürk</em> (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1946), 101-102; Falih <a href="#_ftnref185" name="_ftn185"></a>Rıfkı Atay, <em>Çankaya: Atatürk&#8217;ün Doğumundan Ölümüne Kadar</em> (İstanbul: Sena Matbaası,<a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a>1980), 62,432.</p>
<p><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><em>188.Re’is-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Tarihî Nutku</em> (İstanbul: Yeni Gün Matbaası, 1340 [1924]), 14.</p>
<p><sup>189.</sup> “Korkmayınız, Bu Gidiş Zarurîdir!” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 30 Ağustos 1925.</p>
<p>190 ‘Abdullah] C[evdet], “Fas Hükûmet-i Islâmiyesi’nin tnkırâzı,” <em>îctihad</em> 5 (Nisan 1905): 70. Kullanılan metaforlar arasındaki benzerliğe dikkat çekilmiştir. Bkz. Zeki Arıkan, “Doktor Abdullah Cevdet’in Bir Mektubu: ‘Gazi Paşa ile Dört Saat Görüştük’,” <em>Toplumsal Tarih</em> 12/136 (Nisan 2005): 100.</p>
<p><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"><em><sup><strong>[191]</strong></sup></em></a><em> D. 1, S.</em> 1, I. 72, C. 2 (25. 9. 1336 [1920]), <em>TBMM Gizli Celse Zabıtları,</em> 1 (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985), 138.</p>
<p><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"><sup>[192]</sup></a> Ruşen Eşref Onaydın, <em>Atatürk u özleyiş: Hâtıralar</em> (Ankara: Türkiye Iş Bankası Atatürk ve Devrim Serisi, 1957), 31.</p>
<p><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"><sup>[193]</sup></a> “Tarsus’da Unutulmaz Bir Gün ve Hâtıra,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 25 Mart 1923. Bir diğer konuşmasında dile getirdiği benzer ifâdeler için bkz. “İzmir’in Büyük Hemşehrisi Mustafa Kemal Paşa,” <em>Vakit,</em> 3 Şubat 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"><em><sup><strong>[194]</strong></sup></em></a><em> Nutuk: Gazi Mustafa Kemal Tarafindan</em> (Ankara: y.e.y., 1927), 275.</p>
<p><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"><sup>[195]</sup></a> Tezer, <em>Atatürk&#8217;ün Hatıra Defteri,</em> 83. Anılan şiir, “Yemek, yenmek! . . . İşte budur, yaşamanın kanunul/Seni yerler, yemez isen sen onu;/Böyle doğar, böyle ölür mahlûkât” dizeleriyle İkinci Meşrutiyet bilimci ve Garbçılarının sloganı haline gelen “mübâreze-i hayat (struggle for life)” tezini dile getirmiştir. Bkz. Mehmed Emin, <em>Türk Sazı: Yaralar ve Sargılar</em> (İstanbul: Türk Yurdu Kitabları, 1330 [1914]), 115. Söz konusu ibâre, Danvin’in ünlü kitabının uzun başlığında (On the origin of species by means of natura! selection, or the preservation of favoured races in the struggle for life) yer almaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"><em><sup><strong>[196]</strong></sup></em></a><em> M. Kemal Atatürk&#8217;ün Karlsbad Hatıraları,</em> 83.</p>
<p><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"><sup>[197]</sup></a> Bir örnek olarak, Konya kadınları ile “tesettür” konusunu tanışırken söyledikleri gösteri­lebilir. Bkz. “Gazi Paşa Konya Hilâl-i Ahmer Kadınlar Şu besinde İrad Buyurdukları Nutukda&#8230;<em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 29 Mart 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"><sup>[198]</sup></a> Bkz. Infra, 691-92.</p>
<p><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"><sup>[200]</sup></a> ‘Abdullah Cevdet, “Şime-i Muhabbet: Celâl Nuri Beyin Geçen Nüshadaki Şime-i Husumet’ Makalesine Cevab,” <em>îctihad</em> 89 (16 Kânûn-i sânî 1329 [29 Kânûn-i sânı 1914]): 1979-84.</p>
<p><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"><sup>[201]</sup></a> ‘Afbdullah] C[evdet], “[Cevab],” <em>îctihad</em>96: 2157.</p>
<p><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"><sup>[202]</sup></a> Ahmed Muhtar, “Ya Garblılaşırız; ya Mahv Oluruz!” <em>İkdam,</em> 17 Kânûn-i sânî 1913.</p>
<p><a href="#_ftnref199" name="_ftn199"><sup>[203]</sup></a> Tarafeynin yekdiğerine yönelttiği eleştiriler için bkz. <em>Zavallı Celâl Nuri Bey,</em> der. Servet Bedi‘î [İlhami Safa], (İstanbul: y.e.y., 1329 [1913]) ve Celâl Nuri, <em>Müslümanlara, Türklere Hakaret, Düşmanlara Ri&#8217;ayet ve Muhabbet</em> (İstanbul: Kader Matba‘ası, 1332 [1914]). İkinci risâlenin bir kopyası Mustafa Kemal’in kütüphanesinde mevcuttur. Bkz. <em>Atatürk’ün özel Kütüphanesinin Katalogu,</em> 628.</p>
<p><a href="#_ftnref200" name="_ftn200"><sup>[204]</sup></a> Atay, <em>Çankaya,</em> 302.</p>
<p><a href="#_ftnref201" name="_ftn201"><sup>[205]</sup></a> “Millet Bir Çok Fedakârlık, Bir Çok Kan Bahasına En Nihayet Elde Etdiği ‘Umde-i Hayatiyesine Kimseyi Tecavüz Etdirmeyecekdir,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 26 Mart 1923 (bu konuşmada, karşısındaki duvarda asılı bir levhaya işaretle sadece ikinci dizeyi söylemiştir); “İzmir İktisad Kongresi’ne Tahsis Olunan İkinci Kordon’daki Dâ’irede, Mebde’— 2:30 Sonra,” CBA-01015375-63 (1923). Mustafa Kemal bu dizeleri nazmı dışı biçimlerde, örneğin, “Garbın hiçbir vakt ‘afv edemeyeceğimiz zalimleri” gibi ifadeler dile getirerek de kullanmıştır (bkz. “Münevver Kahramanlar,” <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 7 Kânûn-i evvel 1920). Söz konusu mısralar, Emin Bülend’in dönemin Türkçü gençlerini derinden etkileyen “Kın” şiiri içinde yer almaktadır. Bkz. <em>Emin Bülend’in Şiirleri,</em> der. Salih Zeki Aktay (İstanbul: Semih Lütfi Kitapevi, [1945]), 45. Bu şiir, Victor Hugo’nun Yunan İsyanı konulu şiiri “L’Enfant”a (bkz. Victor Hugo, <em>Les Orientales</em> [Paris: J. Hetzel, 1869], 102- 104) nazire olarak yazılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref202" name="_ftn202"><sup>[206]</sup></a> Mustafa Kemal, bu dizeleri, Yusuf Ziya, <em>Halk Edebiyatı Antolojisi</em> (İstanbul: Kanaat Kütüphanesi, 1933) kitabını okurken boş bir sahifeye Ve Mehmed ‘Arif, <em>Anadolu İnkılâbı, 1335-1339</em> çalışmasının müsveddelerini incelerken bir sahifenin arkasına yazmıştır. Sırasıyla bkz. <em>Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar,</em> 10, 236; ibid., 2, 130. Alıntı birinci kaynaktan ve imlâsı değiştirilmeden verilmiştir. Ali Canib’in söz konusu şiiri Gök Alp takma adıyla yazması nedeniyle (bkz. Gök Alp, “Cenk Türküsü: Türk Oğullarına,” <em>Gene Kalemler 4127</em> (Eylül [1912]): <em>[97-Gene Kalemler İlâvesi]),</em> eser yanlışlıkla Ziya Gökalp’e atfolunmaktadır. Yöntem, Mustafa Kemal tarafindan IV. Dönem Ordu mebusluğuna getirilecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref203" name="_ftn203"><sup>[207]</sup></a> D. 1, S. 1, t. 30, C. 2 (8. 7. 1336 [1920]), <em>Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi,</em> 2 (Ankara: Büyük Millet Meclisi Matba‘ası, 1336/1338 [1920]), 237.</p>
<p><a href="#_ftnref204" name="_ftn204"><sup>[208]</sup></a> “Teşkilât-1 Esasiye Kanunu’nun 2 Maddesini 1 Kelimede Hülâsa: Cumhuriyet,” <em>Hâkimiyet-i Milliye, 27</em> Eylül 1923.</p>
<p><a href="#_ftnref205" name="_ftn205"><sup>[209]</sup></a> Mustafa Kemal, ünlü orta çağ tarihçisi Halphen’in kitabında konuyu ele alan bölümü okuduktan sonra Butun avrupa turkler karşısında [Bütün Avrupa Türkler karşısında]” notunu düşmüştür. Bkz. Louis Halphen, <em>Les barbares: Des grandes invasions aux conquetes turques du XI‘ sikle</em> (Paris: Librairie F61ix Alcan, 1930), 386; <em>Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar,</em> 14,478.</p>
<p><a href="#_ftnref206" name="_ftn206"><sup>[210]</sup></a> Ziya Gökalp’in analizi için bkz. Ziya Gök Alp, “Garb Mes’elesi,” <em>Küçük Mecmua</em> 1/25 (4 Kânûn-i evvel [1]338 [1922]): 15-16; idem., “Garb Mes’elesi, 2,” <em>Küçük Mecmua</em> 1/26 (11 Kânûn-i evvel [1]338 [1922]): 9-10; .idem., “Garb Mes’elesi, 3,” <em>Küçük Mecmua </em>1/27 (18 Kânûn-i evvel [1]338 [1922]): 5-8.</p>
<p><a href="#_ftnref207" name="_ftn207"></a><sup>211</sup> Süleyman Musa, <em>El-Husayn ibn ‘Alî ve’s-savra el-Arabiya el-kiibrâ</em> (Amman: Lecne Târîhu 1-Ürdün, 1992), 134.</p>
<p><a href="#_ftnref208" name="_ftn208"></a><sup>212</sup> Hanioğlu, <em>Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet,</em> 294; Celâl Pekdoğan, “Batıcı Bir Düşünür Olarak Kılıçzâde Hakkı, 1872-1960,” Basılmamış Doktora Tezi (Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1999), 23.</p>
<p><a href="#_ftnref209" name="_ftn209"><sup>[213]</sup></a> Derginin basımı için ithal edilecek kâğıdın gümrük resminden muafiyeti için ısdar olunan<br />
3.12.1924 tarih ve 1183 sayılı kararnâme için bkz. BCA-30-18-1/1-12-58-13 (1924).</p>
<p><a href="#_ftnref210" name="_ftn210"><sup>[214]</sup></a> Pekdoğan, “Batıcı Bir Düşünür Olarak Kılıçzâde Hakkı, 1872-1960,” 51.</p>
<p><a href="#_ftnref211" name="_ftn211"><sup>[215]</sup></a> Rıza Nur, <em>Hayat ve Hatıratım,</em> 3 (İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), 1187.</p>
<p><a href="#_ftnref212" name="_ftn212"><sup>[216]</sup></a> Hanioğlu, <em>Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet,</em> 387-88.</p>
<p><a href="#_ftnref213" name="_ftn213"></a><sup>217</sup> Abdullah Cevdet, “Gazi’nin Köşkünde,” <em>letihad</em> 194: 3815. Abdullah Cevdet, bu buluşma öncesinde Mustafa Kemal ile biri “Âşiyan,” ikisi de “Sıhhiye Müdiriyet-i ‘Umumiyesi’nde” gerçekleşen üç görüşme yapmıştır. Bkz. ‘Abdullah Cevdet, “Dumlupınar-Gazi Mustafa Kemal Paşa,” <em>letihad</em> 170 (1 Teşrin-i evvel 1924): 3429.</p>
<p><a href="#_ftnref214" name="_ftn214"><sup>[218]</sup></a> Carlton J. H. Hayes,^ <em>Generation ofMaterialism, 1871-1900</em> (New York: Harper, 1941).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/jon-turklerin-bilimciligi-bilimcilerin-garbciligi/">Jön Türklerin Bilimciliği, Bilimcilerin Garbçılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/jon-turklerin-bilimciligi-bilimcilerin-garbciligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
