<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bela | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/bela/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Oct 2019 15:04:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Bela | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2019 15:04:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Ahdi]]></category>
		<category><![CDATA[ahdinde durma]]></category>
		<category><![CDATA[Akılla Tutmak-Akılda Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Algı]]></category>
		<category><![CDATA[Azim]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Bezm-i Elest]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlama]]></category>
		<category><![CDATA[masiva]]></category>
		<category><![CDATA[Nisyan]]></category>
		<category><![CDATA[Sözü Tutmak-Sözle Tutunmak]]></category>
		<category><![CDATA[unutma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23274</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Özkan Öztürk* Bilmeye yönelik kavramlarımızı genellikle “el” analojisi üzerinden üretmişizdir. El, tutar, alır, kavrar, yakalar. Bir şeyi bilmek, genellikle yakalama eylemine benzetilmiş ve insanın anlama yetisine soyut bir el misyonu yüklenmiştir. El, epistemolojik iktidarın amblemi gibidir. Elin fiilleri, zihne de yüklem olmuştur hep. Birçok dilde yaygın bir analojidir bu. Nitekim “kavram” kelimesi kavramakla ilişkilidir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/">Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><em><span class="s1"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23283 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1-300x152.jpg" alt="" width="387" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1.jpg 316w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></a>Yazar: Özkan Öztürk*</span></em></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bilmeye yönelik kavramlarımızı genellikle “el” analojisi üzerinden üretmişizdir. El, tutar, alır, kavrar, yakalar. Bir şeyi bilmek, genellikle yakalama eylemine benzetilmiş ve insanın anlama yetisine soyut bir el misyonu yüklenmiştir. El, epistemolojik iktidarın amblemi gibidir. Elin fiilleri, zihne de yüklem olmuştur hep. Birçok dilde yaygın bir analojidir bu. Nitekim “kavram” kelimesi kavramakla ilişkilidir. Zihin, el gibi kavrar, kavramları kavradıklarından oluşturur. Elin gibi alır ki buna “algı” denilmiştir. Algı, el gibi tutma fiilinin sürmesi, zihnin almaya devam etmesi ve bırakmamasıdır. “İdrak” kelimesi ise “peşinden koşarak tutup yakalamak” demektir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Zihnin bir konu hakkında yargı ve değerlendirmelerine “eleştirme” deriz ki elden geçirme, eleme ile ilişkilidir. Yine davranışlarımızın zihinde iz yapmış ve kalıplaşmış formalarına “tutum” deriz. Duyguların zihne verdiği renk doğrultusunda irade ve yargılarımızı da aşarak oluşturduğumuz eylem enerjisine de “tutku” deriz. Zikrettiğimiz kavramların her birinde öne çıkan metafor kriteri, elin “yakalayan bir organ” olmasıdır. Fiilî yakalama işleminde, insanın eli, tuttuğu şeye basınç uygular. Parmaklar yakalanan nesnenin üstüne kapanır; parmaklarla oluşturulan çukur daralır. Tutulan nesne sıkılır ve onunla birleşilir. Böylece nesne elde edilir. Hafızanın işlevleri de sıklıkla ele benzetilmiştir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hafıza, bir avuç gibi zihnin saklama yeridir. Bilinenler, hafızada biriktirilir. Hafıza, kavram ve algıların hazinesidir. Hafıza, yakalananı, tutulanı parmakların sıktığı gibi sıkarak avucunda saklar. Parmaklar ve hafıza arasındaki bu ilişki, tutma ve hatırlamanın benzer işlevselliğini deşifre eder. Unutma elden kayıp gitmeye, hatırlama ise tekrar ele geçirmeye benzer. Nitekim, bilindiği üzere namaz tesbihâtında hatırlama (zikir) parmak boğumlarının doğal referanslarına uyularak gerçekleştirilir. Aktif hatırlamanın, parmaklar ve avuç üzerindeki aksiyon üzerinden inşası, bilişsel ve bedensel “tutma” işlevlerindeki uyuma işaret eder. Elde gerçekleşen “tutma” fiilini, hatırda gerçekleşen “saklama” fiili taklip eder.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><i>“Aklında tut!”</i> tembihini gündelik hayatımızda sıklıkla kullanırız. Tutmak, aklın bir işlevi olan hafızanın bilgileri parmakların sıkı olup bırakmaması gibi saklamasıdır. Ancak akılla tuttuğumuzu, akılda tutabiliriz. Akılda tutmak, bir bilgiye sahip çıkmaktır ki bu bilgi bizi bir eyleme tahrik edecektir. Bütün eylemlerimizin hafızada kökleri vardır. Eğer unutma başlar ve hafıza parmaklarını gevşetip de içerisinde sakladığını elinden kaçırır ise eylemlerimizin bütün bağlamları değişir. Unutmanın başladığı yerde, unutan da başkalaşır ve hikâye yeniden başlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Unutmanın başladığı yer, bir sınır çizgisidir. Öncesi bilgi, sonrası ise bilgiden uzaklaşma sebebiyle ortaya çıkan değişimdir. Bu çizgi, mecrayı da macerayı da dönüştürür. Nitekim masalda kırmızı başlıklı kız tembihi unutunca bir kurban olmaya açık hâle gelir. Bu sebeple hatırlamanın aktif gerçekliği için işaretlere ve tembihlere sıklıkla ihtiyaç vardır. Nitekim Kur’an’da Hızır (a.s.) ile ilgili kıssada <i>“Sakın unutma!”</i> denilenin muhakkak unutulacağının ve tembihin kaderinin gaflet vadisine uğramak olduğunun altı çizilir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Kıssada “unutma” hep bir sınırın geçilmesi, yabancı bir mekâna girilmesi veya tanımlanmamış yabancı bir tutum ile yüzleşilmesi arifesinde gerçekleşir. Kıssa arayışla başlar ve unutmanın sınır çizgisini “elden kaçan balık” çizer.<i> “Bu ikisi, iki denizin birleştiği yere vardıklarında, balıklarını unuttular. Bunun üzerine balık da denizde bir deliğe doğru yola koyuldu.”</i> (el-Kehf, 18/61). Değişimin düzlemi iki denizin birleştiği bölge, unutma metaforu ise balıktır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Balık, ele geçirilmiş olanı, tutulanı, yakalananı temsil eder. Fakat yeni bölgeye girildiğinde, balık eller arasından kayıp denizde bir mecraya doğru canlanıp kayboluverir. Balık farkındalığa, deniz ise hafızanın derinliklerine doğru çekilip kaybolmaya işaret ediyor gibidir. Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da bu sınır çizgilerinin geçildiği yerde verdiği “soru sormama” sözünü unutur ve yoldaşlık ilkesinin hükmüne aykırı hareket eder.<span id="easy-footnote-1-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-1-10255" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Aslında unutma, hep içine girilen algı dünyasının zihne yoğun hücum ettiği yer ve zamanda gerçekleşir. Yeni yüzleşilen dünya, unutmayı körükler. Yeni karşılaşılan manzara, hislerin yolunu keser ve unutma mutlak olarak gerçekleşir.<span id="easy-footnote-2-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-2-10255" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Hatırlamaya imkân vermeyen bir satıhtır orası. Dolayısı ile “biz” ile “yabancı” arasındaki sınırda, unutmayı engelleyen kelimeler ve nişanlar olmalıdır ki değişen gerçeklik, tembihleneni unutturamasın. Bu sebeple tembihlenene tekrar ulaşmayı mümkün kılan ve aranılana doğru bir geri dönme eylemine, yani hatırlamaya ihtiyaç vardır. Nitekim kıssada Hz. Mûsâ (a.s.) izleri takip ederek gerçekleşen bu geri dönüşe işaret eder: <i>“‘</i>İşte aradığımız o idi.’ dedi. Tekrar izlerini takip ederek geriye döndüler.” (el-Kehf, 18/64).</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Görülüyor ki anlama sürecinin doğal istikameti sırasıyla, bilme (ilm), tanıma (irfan), tutma (hıfz), unutma (nisyan) şeklinde ilerlemektedir. Unutmanın (nisyan) sınırından geriye ise ancak farkındalıkla geri dönülebilir. Nisyandan, akılda tutma/saklama (hıfz) aşamasına geri dönme eylemine hatırlama (zikr) adı verilir. Hatırlama, daha önceki bir deneyimin oluşturduğu bir izin, aktif olarak tekrar faaliyete geçmesidir. Bunun için de psikolojik anlamda harekete geçirici bir unsur yani kararlılık (azim) olmalıdır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Azim, hıfza dönüşün motor gücüdür. </span><span class="s1">Nitekim Kur’an Hz. Âdem (a.s.)’ın tabiatına atıf yaparak sözleşme (ahit) olarak tanımlanan tembihin unutuşun derinliklerinde nasıl kaybolduğuna ve onu geri getirici bir arayış enerjisi gösterilmediğine işaret etmektedir. <i>“And olsun ki; Biz, daha önce Âdem’e de ahit vermiştik. Fakat o unuttu ve Biz onda bir azim de bulmadık.” </i>(Tâhâ, 20/115). </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Demek ki, “azim”, sözü unutmama ve başka sözleşmelerden bilinçli bir yüz çevirme gücüdür. Yine Kur’an’da Allah’ın peygamberlerden ahit/misak aldığı (el-Ahzâb, 33/7; el-A‘râf, 7/134; el-Bakara, 2/125; Tâhâ 20/115) ve peygamberlerin vazifelerinin verdikleri söz karşısında ahde vefa gösterme ve ahdi hatırlama/hatırlatma olduğu (ez-Zâriyât, 51/55) ve devamlı ahde bağlı olma, hatırın zindeliği ve bu konuda farkındalık enerjisinin yüceliği sebebiyle de bazı peygamberlerin “ulü’l-azm” (el-Ahkāf, 46/35) olarak adlandırıldıkları hep bu unutma-hatırlama güzergâhına işaret eder. Yani peygamberlerin bir kısmı misaka yönelik hatırlama ve hatırlatma konusunda “azim sahibi” olmakla öne çıkmaktadırlar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Sözü Tutmak-Sözle Tutunmak</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hatırlatma bir dönüş eylemidir ve bilmeyene değil unutulana yöneliktir. Bu sebeple marifet kelimesi ilimden farklı olarak idrak eden kimsenin, bir şeyi idrak ederek kendisine bilgi olarak kazandırmasından sonra, o şeyi başka bir zaman veya başka bir yerde tekrar idrak ettiğinde, bu ikinci kez idrak ettiği şeyin, daha önce idrak ettiği şey olduğunu bilmesi olarak tanımlanmıştır.<span id="easy-footnote-3-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-3-10255" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Yani marifet, bildiği ile karşılaşınca onu hatırlamak ve tanımaktır. Daha önce gerçekleşmiş olan bu tanışlık bilgisine varamamaya ise nisyan denir. İbn Abbas (r.a.) insan kelimesinin unutmak anlamındaki “nesiye” fiilinden geldiği ve insana ahdini unutması (nisyan) sebebiyle bu ismin verildiği belirtilir.<span id="easy-footnote-4-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-4-10255" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Demek ki unutmak, insanın mayasında vardır. Fakat onu içinde bulunduğu bu zaaftan kurtaracak olan şey, aktif hatırlama çabası içerisinde olması ve yaratılışındaki unutma zeminine rağmen verdiği sözü tutmak için hayatın her sahnesinde azimle hatırlamaya doğru hamle yapabilmesidir. Hatırlamak, bu yönüyle de bir karar eylemi ve vefa yolculuğudur. Dikkat edilirse, günlük dilde bu kararlılığa vurgu için yine el metaforu devreye girer. Hafızaya uygun eylemde bulunmak için “sözünü tutmak” ifadesini kullanırız. Çünkü söz sıkıca tutulur. Sözü tutmak, sıcak bellek oluşturur. Söz, bir nişan olarak hep hatırlanırsa, unutma ülkesinin gaflet kasırgaları altında tutunmak mümkün olabilir. Öte yandan hatırlamak, bir yönüyle de durmaktır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bunu “ahdinde durmak” şeklinde de ifade ederiz. İnsan hayatın aktif koşuşturması arasında gündelik bir meseleyi düşündüğünde veya bir tembihi hatırladığında yürürken önce durur. Fiziksel olarak durmak, akışı durdurmaktır ki bu diğer yandan zihni etkinleştirmek anlamına gelir. Bir şeyin üstünde durmak, unutmaya karşı bir direnmedir. Hatırlayan, hızını kesip zihni yavaşlatır ve hatırasına yoğunlaşır. Dikkat kesilir, hatırlanacak olanı odağa alıp, hayat akışının sair güzergâhlarını soluklaştırır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Nisyandan hatırlamaya dönüş bir duruş olsa da aslında bir yönüyle de içe doğru bir vefa yürüyüşüdür. Bu yürüyüş, hatırlanacak olanı aydınlatırken, başka her şeyi karartır. İç sesi açarken, dış sesi kısar. Kur’an bu döngüye işaretle <i>“Unuttuğun zaman Rabbini hatırla!”</i> (el-Kehf, 18/24) buyurmuştur. Sufiler, bu ayette geçen unutmak fiiline aktif bir anlam yükleyerek unutma fiilinin nesnesini “mâsivâ” olarak tanımlarlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Yani <i>“Rabbini hatırlayacağın zaman önce mâsivâyı unut!” </i>şeklinde unutmaya iradi ve yapıcı bir aksiyon anlamı verirler.<span id="easy-footnote-5-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-5-10255" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Çünkü mâsivâ, bir unutma ülkesidir.</span><span class="s1">Bu ülkeden ancak orayı unutarak geçilir. Yani aktif hatırlama, bir taraftan da bilinçli bir unutma tavrıdır. Mâsivâyı unutma konusundaki kararlılık (azim) ise vefa olarak adlandırılır. Unutmak, vefa sayesinde bilinçle inşa edilen etkin bir fiile dönüştürülürse ve mâsivâya yönlendirilirse pozitif bir imkâna dönüşür. Böylece unutmanın aktif bağlamı “mâsivâ”, hatırlamanın ise “misak” olarak ortaya çıkar. Fuzûlî’nin “unut” redifli gazelinde bunu şöyle ifade eder:</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Levh-i hâtır sûret-i cânâna kıl âyîne-veş</span><br />
<span class="s1">Anı yâd it her ne kim yâdunda var anı unut<span id="easy-footnote-6-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-6-10255" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İlk Söz, İlk Hatıra: “Belâ”</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Kur’an ademoğullarından ahit aldığını (Yâsîn 36/60.), Hz. Âdem (a.s.), Hz. İbrâhim (a.s.), Hz. İsmâil (a.s.) ve Hz. Mûsâ (a.s.) gibi peygamberlerle ahit yapıldığını (el-Bakara 2/125; el-A‘râf 7/134; Tâhâ 20/115.), Allah’la yapılan ahitlerin bozulmaması gerektiğini (en-Nahl 16/91.), ahde sadık kalanların ödüllendirileceğini (el-Feth 48/10.), ahitlerinde durmayanların bozguncu olduğunu (el-Bakara 2/27.), Allah’la yaptıkları ahit ve yeminlerini bozanların hüsrana uğrayacağını (Âl-i İmrân 3/77) belirtir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Fakat Kur’an’da en öne çıkan ahit vurgusu, ezelde Allah’ın ruhlarla yaptığı konuşmayadır. Bu diyalog için bezm-i elest, bezm-i ezel, ahid u peymân, misâk-ı ezelî, kâlû belâ, belâ ahdi gibi tabirler kullanılır. Bu sözleşme, Kur’an’da <i>“Hani Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti). Onlar da: ‘Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk.’ demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ dememeniz içindi.”</i> (el-A‘râf, 7/172.) şeklinde ifade edilir. Bu diyalog, Hakk’ın ruhlarla ilk konuşmasıdır.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"> Diyalog, hitap ve cevaptan oluşmaktadır. Hitap bir soru, cevap ise bir kabuldür. Fakat dikkat edilirse hitap <i>“Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (elestü bi rabbiküm)”</i> şeklinde yani içinde gizli bir “evet” saklayan bir formdadır. Cevap ise “tabii ki (belâ)” anlamında ikinci bir “evet” şeklinde ortaya çıkar. Yani bezm-i elest, iki kabulün olduğu bir ahitleşmedir. Dolayısı ile hitap kulluğu (abdiyeti) ilan, cevap ise rabliği (rubûbiyet) kabul olarak ortaya çıkar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İbnü’l-Arabî’ye göre elest bezmi, ruhlara ubudiyetin teklif edilerek şeref ve itibar kazandıkları, imamet ve hilafete liyakatlerinin takdir edildiği bir meclistir. Nitekim tercih edilme ve teklife muhatap kılınma anlamında ruhlarda bulunması gereken imametin şartları bu mecliste tahakkuk etmiştir. Çünkü ruhlar akil ve baliğdir. Ruhların büluğuna işaret Hakk’ın onlara misak teklifidir. Bütün ruhlar bu mecliste Hakk’a ulaşmış ve ona muhatap olmuşlardır. Dolayısı ile büluğ, Hakk’a ulaşmak (ittisal) demektir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Akıl ise, Allah ile konuşmanın temel imkân ve düzlemidir. Nitekim Hakk’tan gelen soruya ruhların “belâ” sualini verilmeleri ruhların akıllı olduğuna işarettir.<span id="easy-footnote-7-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-7-10255" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> Her hâlükârda bu durum ruhlar için bir şeref ve itibar derecesine işaret eder. Bu diyaloğun ezel de mi yoksa ana rahminde mi gerçekleştiği, temsilî mi, fiilî mi olduğu tartışmasını bir kenara bırakırsak görülen o ki gerçekleşen bir ahit vardır. Bu ahit, insanın ruhuna çizilmiş bir gravür gibidir. İster fiilî ister temsilî olsun ahit, bir hatırlama figürü olarak başlangıç ve köken sınırını çizer. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bu çizgi tarihin dışında ve biyografik değil ontolojik bir anı olarak insana hatırlatılır ve bu nişanın yaşam alanları içerisinde canlandırılması insana teklif edilir. Tıpkı, parmağa takılmış yüzüğün verilmiş bir söze işaret etmesi ve bizi unutmaya karşı koruması gibi. Nitekim el ve hafıza iş birliği, tutar ve korur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Elest Bezmi: Eksen Zaman-Oluş Ufku</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İnsanın idrak fakülteleri onu geçmiş, gelecek ve an ile ilişkilendirecek imkânlar sunar. Hafıza sayesinde geçmişe, hayal sayesinde geleceğe açılırız. Hafıza sadece geçmişle bağımızı kurmaz, aynı zamanda bir varlık duyuşunun imgelemini inşa ederek bir oluş biçiminin sürekliliğini de sağlar. İslam varlık tasavvurunun sınır çizgisi “ezel” kavramıyla çekilmiştir. Ezel, kendimizi tanımlayan kökene işaret eden çekirdek olarak ahit fikri ile varlığımızın başlangıç çizgisini bilinç ötesine çeker. Belleğin imkânlarını zorlar ve ona derin bir kaynak sunar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Elest bezminde verilen bir söz, zaman ve mekân ötesi bir ilkeye dönüşerek psikolojik ve sosyal kimliklerimizi birleştirici ve bağlayıcı bir tanım teklif eder. Bilinç ötesini imgeleme açarak, buradan hareketle ortak deneyim, irade ve anlam dünyası kurma imkânı sunar. Akmakta olan şimdiki zamanın ufkuna bilinç ötesinden gelen bir başka geçmişin anısını katarak Tanrı’yla ve insanlarla kurulabilecek derin bir güven mutabakatı oluşturur. Bilinç alanını, bilinç ötesinden hareketle yapılandırır. Bilinçdışı, bilinçli zihinsel hayatın kökeni hâline gelir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İki alan arasında keskin sınırlar kalkar. Bilincin alacakaranlık alanından gelen bir haber, hayatın aydınlık yerlerini yapılandırır. Varoluşsal hedefi, hafızada saklayıp hayalde tekrar canlandırarak, dün ve bugünü birleştirir. Elest bezmi düşüncesi zamanı döngüselleştirerek, misakı insanın ufkunda her an sahneler ve güncelleştirilir. Böylece ezelî mükâlemeyi hafızada diri tutarak, içerisinde bulunulan yerin (mâsivâ) varoluşu tahrip eden etkisini geçersiz kılar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Sözü hatırlamak, yeni girilen alanın (mâsivâ) biçimlendirme ve özden koparma gücüne karşı hafızanın imkânları ile direnmektir. Böylece eylemlerimizin gayeli olması sağlanır ve yaşanılan olaylar dizisinin sonsuz bir anlam boşluğunda kaybolması önlenir. Yeryüzü tecrübesinin bir ilkeden hareketle tanımlanabilir olması mümkün olur. Bu anlamda İslam milletinin bellek çivisi elest bezmidir. Elest, varoluşsal anlamı sabitleştiren, tarih ve bilinç ötesi bir eksen zaman teklifidir. Bütün zaman aralıkları buraya göre yapılandırılır. Elest fikri kuşaktan kuşağa aktarılarak değer hafızasını ayakta tutar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bu bellek, açıktır ki nesnel bir tarih vizyonu sunmaz. Hedeflere yönelik bir değer belleği var ederek hayatı kuşatır. Bir sosyal bellek oluşturarak, anlamın aktarımını, canlandırılmasını, devredilmesini ve temsil edilmesini sağlar. Nitekim kim olduğunu hatırlama pratiklerine sahip olmayan bir sosyal topluluğu düşünmek mümkün değildir. Bu anlamda ezelî bir geçmişe atıf yapan misak fikri, sosyal misakın da hazır temeli hâline gelir. Geçmişin hafızası aracılığıyla topluluk olunur, meşruiyet kazanılır, otorite kurulur, güven ve gelenek inşa edilir.</span></p>
<p class="p2">Elest, bir bezmdir. Yani bir meclistir, ruhlar topluluğunun birlikteliğidir. “Kâlû/dediler” ifadesi bu meclisin fikrî birlikteliğine işaret eder. Bu meclis, aynı zamanda “biz” olma imkânı veren kimlik ve aidiyet temellerini oluşturan, ortak bir mutabakat ile “bizlik” şuuru inşa eden ve ortak bir değerlere atıf yapan bir meclistir. Bu mecliste bulunulduğuna dair haber, bilinç ötesi kolektif bir anı oluşturarak, bilinç alanında ruhları birbirine bağlar. Bu bilgi, bireyler için unutulmuş olan ve ancak belirli ruhsal süreçlerle açığa çıkarılan derin bir bilgidir.</p>
<p class="p2">Bu bilgiyle insanlar, Rabb’e ve mutabakatın toplu özneleri olarak birbirine bağlanır. Elest bezmi, insani belleği biyolojik varlığımızın öncesi bir çizgiye çeker. Şahitlik ve sadakat duygusunu hem “benlik” hem de “bizlik” inşa etmek için tekrar hafızamıza teklif eder. Aynı anlamı yeniden üreterek ontolojik anıyı, kültürel anıya dönüşerek hayatı temellendirmemizi sağlar. Çünkü ruhlar hep beraber “belâ/evet” cevabını vermişlerdir. Dolayısı ile konusu rubûbiyet olan teklif, <i>“Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?”</i> şeklinde Hakk’ın karşısına bütün insani varlığı ayırt etmeden konumlandırmıştır.</p>
<p class="p2">Ahdin ezelî alana çekilmesi tarihî alanda inşa edilmiş başka toplum sözleşmelerini, birlikteliğe dair başka kültürel bellek birikimlerini soluklaştırır, unutturur. Rubûbiyet-abdiyet ilişkisini merkeze alan bir toplumsallık üretir. Bu tavır, millet olma kriterini, varoluşsal köken fikri üzerinden yeniden üretir. Bu manevi bir soy kütüktür. Nitekim<i> “Biz kimiz?” </i>sorusuna cevap veren bilgi, kimliği inşa eden bilgidir. Ortak ilke, ortak kimliği garanti edecek bilgiyi aktarır ve ortak kimliğe ortak eylem motivasyonu verir. Nitekim <i>“Ne zamandan beri Müslüman’sın?”</i> sorusunun cevabı tarihsel bir vurgu değil <i>“K</i>âlû belâdan beri<i>.”</i> şeklinde ontolojik ve umumi bir seçilmişlik olarak ifade edilir.</p>
<p class="p2">Seçilmişlik, ruhların umumi hakkıdır. Elest bezmini hatırlamak bu anlamda bir millet hafızası inşa etmektir ki bu, ilkeselliğini kalıpların değil ruhların belirlediği bir bütünlük fikridir. Elest hafızası, bu anlamda renk, cins ve türler ötesi bir cemiyet fikrini koruyan kurucu bir toplumsal bellektir. Bu belleğin ilk hatırası elest, ufuk çizgisi ise kıyamet olarak belirir. Rûz-i elest, rûz-i dünyâ ve rûz-i mahşer güzergâhları söz, oluş ve hesap menzillerine doğru akar. Söz ve oluş, birlikte yol alır. Nitekim “hadîs” söz, “hudûs” oluş demektir. Bütün oluş sahnelerinin muhtevasını, verilen bir söz belirler. Hayat, elestte verilen sözün yankısıdır. Bu söz, millet fikri gibi vatan kavramına da rengini vererek mâsîvâ ülkesinin sınırlarından geçerken asli vatanın ufkunu seyrettirir. Yûnus Emre, bu vatana şöyle işaret eder:</p>
<p class="p2"><span class="s1">“Aklun irerse sor bana ben evvelde kandayıdum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Dilersen diyüviren ezeli vatandayıdum”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Asli Vatan: Ora’lı Olmak</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bir insan ve bir toplum, hayatını hafızasındaki anlam dünyasına referansla kurabilir. Bu da ancak geçmişle bağlantı çerçevesinde gerçekleşir. Geçmiş, tarih değildir. Geçmiş, bilince çıkarılmış tarihsel alandır, tarihsel bir bölgedir. Bilinç, bu ilişki çerçevesinin dışında kalan her şeyi unutur. Aslında unutmak, odaklanılan çerçeveden kopmaktır. Farklı bir manzarayı izlemektir. Düşünce yeni yere yönlendirilince, dikkat dağılır ve eski bağlamlar unutulur. Yeni girilen alanın (mâsivâ) aktif yıkıcı etkisi de unutmayı hızlandırır. Kişi yeni yer ve zaman düzlemlerinin baştan çıkarıcı etkisine maruz kalır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hatıralar deforme olmaya başlar, dikkat dağılır, odak kaybolur ve geçmişe referans veren şekliyle “nereli” olunduğu unutulur. Hz. Ali (k.v.)’nin ifadesi ile insanın bulunduğu yere dair anlam arayışı için sorduğu üç soru vardır. Bu sorular <i>“Nereden geldik, neredeyiz ve nereye gitmekteyiz?”</i> şeklindedir. Elest bezmi, ilk soruya verilen cevabı karşılar. Rubûbiyet teklifini kabule işaret eden “belâ” cevabı, bugünü geçmişin ışığı ile aydınlatmak için bize hatırlatılır. Bu sayede kökene ait hatırlama figürlerinden yeni bir millet belleği inşa edilerek, gündelik hayatta müminler yaşama ululuk ve misyon katan varoluşsal kimliklerinden emin olurlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Günlük yaşamın ufkunu açarak, oradan ezelde gerçekleşen meclisi izlerler. Hatırlanan şey, tarihin ve kültürün değişim etkisini öteler. Anın basıncına dirençli kılar. Geriye doğru ezelî-meşru bir kimlik, ileriye doğru da ebedî-fiilî bir temsil güzergâhı inşa eder. Böylece an, ebedî bir şimdiki zamana dönüşerek gündelik hayat, rubûbiyet teklifinin devamlı onaylandığı, sözleşmenin devamlı bağlılıkla temsil edildiği bir aralığa dönüştürür. Burada, dünyada yaşanılır ama O’ralı olunur.</span><span class="s1">Bu tavır ile şimdiki zamanın düzeni ezelî ilke altında soluklaşır. Nitekim buna işaretle Zünnûn-ı Mısrî’ye elest bezminden sorulduğunda <i>“Sanki şimdi olmuş gibi kulağımda yankılanıyor.”</i> demiştir.<span id="easy-footnote-8-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-8-10255" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span><sup> </sup></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Böylece ezelî misak, kendini günlük zaman içerisinde yenileyerek, ilerleyen şimdiki zamana hep aynı uzaklıkta kalan kökensel geçmiş olarak hep hatırlanır. Hafızada inşa edilen bu durum hayalin periyodlarını da süsler. Mevlânâ hazretlerinin <i>Mesnevî-i Şer</i>î<i>f</i>’te belirttiği gibi, fîl rüyasında Hindistan’ı görür. Eşek ise hiç rüya görmez. Çünkü o buralıdır.<span id="easy-footnote-9-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-9-10255" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Elest bezmi ve asli vatan hasreti, hayal ufkunu da aktifleştiren bir özlem olarak burada iken O’ralı olmayı sağlar.</span></p>
<p class="p2">Sonuç olarak elest bezminde inşa edilen bağlayıcı yapının hayatın her aralığında tekrarı elzemdir. Nisyana düşen bir köken bilgisinin hatırlama ile tekrar hıfza çıkarılması ve güncellenmesi gerekir. Çünkü geçmiş bilgisi ancak kendisi ile ilişki içinde olması hâlinde diri kalır. Bu sebeple İslam düşünce ufkunda insan için zamansal referansa işaret eden en öte çizgi elesttir. Elest bezmine dair haber, erken hafıza ve hatıraların sabitleştirileceği bilinç ötesi bir bellek içeriğidir. Bu anlamda ferdi ve cemaati, rubûbiyetle ilişkilendiren ahit ve misakın bağlayıcı kuvvetinin devamlı hatırda tutulması ve tekrarı mühimdir.</p>
<p class="p2">İslam kültüründe elest bezmine günlük hayatta yapılan her atıf, bir nevi fıtrata rablık-kulluk (rubûbiyet-abdiyet) nispetlerinin mührünün vurulması demektir. Bu anlamda “Kâlû belâ” ifadesi kökensel bir anı ve düşünsel bir mühürdür. Tıpkı doğduğunda kişinin kulağına okunan ezan ve kametin işitsel bir mühür olması gibi. Nitekim kulağa okunan ezan, yeni doğmuş bebeğin idrakine değil bilinç ötesi derin şuuruna seslenir. Tıpkı elest haberinin teklifi gibi. Her iki referans, daha sonra bilince yükseltilecek olan ötelerden gelen bir habere dönüşür. Her ikisi de fıtratın balmumuna basılmış bir mühür, hilkat yazımızdan harekelenerek okunması gereken harfler gibidir.</p>
<p class="p2">Böylece bütün varlık deneyimlerimizin ana ilkesinin rubûbiyet-abdiyet çerçevesinden belirlenmesi gerektiği hatırlanmış ve güncellenmiş olur. Varoluş alanlarında insanın ilk kurduğu kelime olan “belâ” ifadesi, bütün zamanın aralıklarında bir süreklilik imgesi olarak her an izhar edilen bir hatırlama figürüne dönüşmelidir. Dolayısı ile ellerimizde ve hafızalarımızda, “biz” ile “yabancı”, “bura” ile “ora” arasındaki sınırı unutmayı engelleyen sıkı sıkı tuttuğumuz kelimeler <i>(urvetü’l-vüskâ) </i>olmalıdır. Bu kelimelere hafızamızla ve ellerimizle tutunmak, nisyan kirinden ve başka sözleşmelerden temizlenmiş pak yüzümüzü Allah’a tutmak olacaktır. Azmedilecek en mühim vazifemiz budur.</p>
<p class="p2"><i>“Oysa her kim iyilik yaparak yüzünü tertemiz Allah’a tutarsa, o gerçekten en sağlam tutacağa/kulpa (urvetü’l-vüskâ) tutunmuştur. Öyle ya, bütün işlerin sonu Allah’a dayanır.”</i> (Lokmân 31/22).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p class="p6"><span class="s1"><em>* Dr. Öğrt. Üyesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi</em></span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-1-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>1 Nitekim Hz. Mûsâ (as), verdiği sözü unutmasına karşılık <i>“Unuttuğum şeyle beni suçlama ve bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma!”</i> (el-Kehf, 18/73) şeklinde kendisini savunsa da Hızır (as) <i>“İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir.”</i> (el-Kehf, 18/78) diyerek unutmanın yolları çeşitlendireceğine işaret etmiştir.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-2-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>2 Bababzâde Ahmed Naim Bey, modern felsefe terimleri ile ilgili çalışmasında nisyanın zihinde inşa edilen yeni gerçeklik ile ilişkisini şu şekilde açıklar: <i>“Nisyan (oubli): Lügaten nisyan mutlaka unutmak, zühul de bir şağilden dolayı unutmaktır. Tecrid ş</i>â<i>rihi Ali Kuşcu iki lügat beynindeki fark-ı </i>ıstılahîyi şöyle beyan ediyor: ‘<i>Hiss-i müşterekte hazır olan s</i>û<i>ret bazan bir ihs</i>â<i>s-ı cedide muhtaç olacak vech ile bi’l-külliye z</i>â<i>il olur ki buna nisyan denir. Bazan da edn</i>â<i> iltifat (retlexion veya attention) ile yine hazır olacak vechile l</i>â-bi’<i>l-külliye z</i>â<i>il olur ki buna zühul denir.’” </i>bkz. İsmail Kara, <i>Bir Felsefe Dili Kurmak. Modern Felsefe ve Bilim Terimlerinin Türkiye’ye Girişi,</i> İstanbul: Dergâh Yayınları, 2005, s. 273.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-3-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>3 Râzî, <i>Mebâhis</i>, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut: 1990, c. I, s. 489.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-4-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>4 bkz. İsfehânî, Rağıb, <i>el-Müfredât</i>, Dâru’l-Kalem, Şam, 1997, s. 94; İlhan Kutluer, “İnsan”, <i>DİA</i>, XXII, 320.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-5-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>5 Kelâbâzî, <i>et-Ta‘arruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf: Doğuş Devrinde Tasavvuf</i>, trc. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları,1992, s. 154.; el-Herevî, <i>Menâzilü’s-Sâirîn</i>, trc. Abdulrezzak Tek, Bursa: Emin Yayınları, 2008, s. 109.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-6-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>6 Zihin/gönül (hatır) levhanı sevgilinin resmini aksettirmesi için ayna gibi yap ve yalnızca onu yâd et, hatırında ondan gayrı ne varsa hepsini unut.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-7-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>7 İbnü’l-Arabî, <i>et-Tedbrâtü’l-İlâhiyye</i>, Beyrut: Dârul Kütübil-İlmiyye, 2003, s. 38.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-8-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>8 İbnü’l-Arabî, <i>el-Fütûhât-ı Mekkiyye</i>, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayınları, c. V, s. 250;</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-9-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>9 Mevlânâ, <i>Mesnevî-i Şerîf</i>, c. IV, beyit: 3080-3100.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/">Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Hikmetine Boyun Eğmeli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 08:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Hikmetine Boyun Eğmeli]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23181</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölüm, üzerinde iyi düşünülüp kafa yorulması gereken çok önemli bir bölümdür. Allah’a imanı olan kimsenin O’nun bütün edip eylediklerine teslim olması, O’nun Hakîm ve Hükümran olduğunu idrak etmesi ve asla saçma bir şey yapmayacağını bilmesi gerekir. Allah’ın fiillerindeki hikmeti göremezse, bunu kendi cahilliğine verip Hakîm ve Hükümran olan Allah’a boyun eğsin! Aklı kendisine yapılan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/">Allah’ın Hikmetine Boyun Eğmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23192 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230-300x147.jpg" alt="" width="394" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230-300x147.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/600_294_d4696230.jpg 600w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Bu bölüm, üzerinde iyi düşünülüp kafa yorulması gereken çok önemli bir bölümdür.</p>
<p>Allah’a imanı olan kimsenin O’nun bütün edip eylediklerine teslim olması, O’nun Hakîm ve Hükümran olduğunu idrak etmesi ve asla saçma bir şey yapmayacağını bilmesi gerekir. Allah’ın fiillerindeki hikmeti göremezse, bunu kendi cahilliğine verip Hakîm ve Hükümran olan Allah’a boyun eğsin! Aklı kendisine yapılan bir şeyin hikmetini soracak olursa, şu cevabı verirsin: “Ben o hikmeti bulup çıkaramadım, o yüzden de Rabbime teslim oluyorum!”</p>
<p>Gerçekten de, Hakk’ın nice hikmetini kendi akıllarıyla çözmeye çalışıp da çözemeyen ve eğer yapan bir kul olsa yapılanların hikmetten tamamen yoksun olduğunu düşünerek Allah’ın yanlış yapmış veya yapmakta olduğu kanaatine varan pek çok insan vardır. Böyle bir kanaat ise küfrün tâ kendisi, çılgınlığın dik âlâsıdır. İnsan cahilliği kendinde aramalıdır, zira akıllar Hakk’ın hikmetlerini çözmekten âcizdirler. Bunu ilk deneyen İblis’tir, çünkü o Allah’ın balçığı ateşe tercih ettiğini gördü, oysa akla göre ateş balçıktan daha değerli olmalıydı. O yüzden de O’nun hikmetini kabul etmedi.</p>
<p>Ne acıdır ki bu yanlış düşünce sıradan insan kadar ilim adamı olduğunu iddia edenlere varıncaya kadar pek çok kişide görülüyor.<br />
&#8230;<br />
Allah’ın hikmetlerine itiraz edip duranlar var ya, onlar bu itirazlarından ruh bedenlerinden çıkacağı anda bile küfre varan bir tavırla itirazlarına devam edecek ve son nefeslerini kâfır olarak vereceklerdir. “Falan kişi böyle bir cezayı hak etmemişti! ” diyen nice insan var. Yani onun maruz kaldığı bu durumun hiçbir mantığı yok demek istiyorlar. Ahlâksız zamparanın biri şöyle demiş:</p>
<p>Yâ Rabbi, gecenin aylarını yaratan,<br />
Söğüt dallarını,kumulları yarattın!<br />
Erkeklerin kadına aşkını yasakladın,<br />
Hey Adil Hâkim, sanki iyi mi yaptın?</p>
<p>Bu mısraları ağzına dolayan bazı âlimler bile var, halbuki bu dört dörtlük bir kâfırliktir. Elbette ki o insanlar bu yasaklamanın sırrını ve anlamını anlamamışlar, çünkü Allah aşkı yasaklamıyor, sadece aşktan kaynaklanan şehvetle bakmalar, dokunmalar, çirkin iş yapmalar gibi haram şeyleri yasaklıyor. Hem zaten şehvet duyulan şeylerden kaçınmak da, o yasağı koyan’ın varlığına olan imanın bir delilidir. Tıpkı ramazan ayında oruçlunun açlığa ve susuzluğa katlanmasının, orucu farz kılan’ın varlığına imanının bir delili olduğu gibi.<br />
&#8230;<br />
Bu durumun en somut örneği, İbn Râvendî&#8217;dir. Anlatıldığına göre bir gün çok açmış ve açlıktan kıvranırken bir köprübaşına oturmuş. O sırada ipekli sırmalı kumaşlarla süslü atlar önünden geçmiş. Bunların kime ait olduğunu sormuş, “Halifenin kulu Ali ibn Beltak&#8217;ın! &#8221; demişler. Az sonra yanından güzel cariyeler geçmiş. Onların kimin olduğunu sormuş, “Halifenin kulu Ali ibn Beltak&#8217;ın! &#8221; demişler. Tam o sırada fakirliği üstünden akan bir adam oradan geçerken ona iki parça peksimet vermiş. Onları almış, sonra şöyle bağırarak fırlatıp atmış: “Bütün bunlar Ali ibn Beltak’ın, bana düşen de iki parça peksimet!” O ahmak cahil böyle davranmakla ve bu şekilde isyan etmekle açlığını artırmaktan başka bir şey yapmadığını unutuyor!</p>
<p>Ey kendileri kusur deryaları içinde yüzerken kusursuz olan Allah’a itiraz edenler! Siz hayatınıza en başta su ve çamurla, sonra da basit bir sıvıyla başladınız; içinizdeyse sürekli pislikler taşımaktasınız ve bir an havasız bırakılsanız ruhsuz bir cesede dönersiniz! İçinizden nicelerinin bir fıkri vardır, fakat o fıkrini bir başkasına açınca, onun beş para etmez bir fikir olduğu ortaya çıkıverir! Ayrıca günahlarımız da durmadan artar! Öyleyken Hakîm ve Hükümran olan Allah’a ha bire itiraz edersiniz!</p>
<p>Eğer başımıza gelen bütün bu felaketlerin tek gayesinin, ilâhî hikmete teslim olmamız olsaydı, bu kadarı bile O’na iman etmemize yeterdi! Dahası, bütün varlıkları sadece Kendisinin varlığına şahitlik etmeleri için yaratsaydı, ardından da bir daha diriltmemek üzere hepsini yok etseydi, bu O’nun tekelinde olan bir hak olurdu, çünkü tek Sahip, tek Mâlik O’dur! Öyleyken O lütfunun eseri olarak diriltmeyi, herkese işlediğinin karşılığını vermeyi ve cennette ebediyen var olmayı vaat etti.</p>
<p>Şu halde sen anlayamadığın, kavrayamadığın bir şey görürsen, bunu kendi ilminin yetersizliğine yükle! Meselâ sen birinin haksız yere öldürüldüğüni görürsün. Halbuki o kişi kendisi öldürülünceye kadar nicelerinin canına kıymış, nicelerine acılar çektirmiştir!</p>
<p>Hak etmediği bir belâya maruz kalan nadirdir! Fakat bizler sadece cezaları görürüz de sebepleri göremeyiz,bilemeyiz! Öyleyse teslim ol kurtul! Sözle veya içinden geçenle (Allaha) itiraz etmekten sakın! Çünkü bunlar seni İslam dairesinden çıkarabilir!</p>
<p>İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü,syf.522</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/">Allah’ın Hikmetine Boyun Eğmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-hikmetine-boyun-egmeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanlar Niçin Belâya Mâruz Kalırlar?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-nicin-belaya-maruz-kalirlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-nicin-belaya-maruz-kalirlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jun 2019 15:08:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlar Niçin Belâya Mâruz Kalırlar?]]></category>
		<category><![CDATA[Şura 30.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22539</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şura,30:“Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar&#8221; Onların başlarına geldiği belirtilen musibet, kendi hataları, isyanları ve yapıp ettikleri yüzünden olsun veya olmasın herkesi kapsar; kuraklık, kıtlık, düşman saldırısı ve benzerleri gibi musibetler, caniler olduğu kadar çocuklar, hayvanlar, iyiler ve salih insanlar da dâhil olmak üzere herkese şamildir. Dolayısıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-nicin-belaya-maruz-kalirlar/">İnsanlar Niçin Belâya Mâruz Kalırlar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/f1f35c9839d7fee62e9f9f80d64a55f9.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22550 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/f1f35c9839d7fee62e9f9f80d64a55f9.jpg" alt="" width="388" height="445" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/f1f35c9839d7fee62e9f9f80d64a55f9.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/f1f35c9839d7fee62e9f9f80d64a55f9-263x301.jpg 263w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/f1f35c9839d7fee62e9f9f80d64a55f9-261x300.jpg 261w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></a></p>
<p>Şura,30:“<em>Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar&#8221;</em></p>
<p>Onların başlarına geldiği belirtilen musibet, kendi hataları, isyanları ve yapıp ettikleri yüzünden olsun veya olmasın herkesi kapsar; kuraklık, kıtlık, düşman saldırısı ve benzerleri gibi musibetler, caniler olduğu kadar çocuklar, hayvanlar, iyiler ve salih insanlar da dâhil olmak üzere herkese şamildir. Dolayısıyla Allah tarafından musibete lâyık görülenler için bu belâ bir uyarı ve öğüttür yahut kendi yaptıkları yüzünden musibete dûçar olanlar için de günahlarının kefareti olur. Kendileri bir suç işlemeyen sabilerin ve iyilerin musibete uğramalarında da dâhî bir hikmet vardır. Bu itibarla âyet iki şekilde yorumlanır.</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> bu belâ onların yaptıkları bir şey yüzünden başlarına gelmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın onlara vermiş olduğu sağlığın, afiyetin, güzelliklerin ve hayırların, tamamen Allah’ın lütfü ve ikramı olduğunun bilinmesi içindir; çünkü netice itibariyle insanlar Allah’ın kullarıdır ve Allah kulunu isterse helâk eder, isterse onları hayatta bırakır, onlar hakkında her dilediğini yapar.</p>
<p><strong>[İkincisi,]</strong> onların yaptığı herhangi bir kötülük ve günah olmasa da Allah onlara âyette belirttiği musibeti verebilir, sebebi de bunun karşılığı olan bedeli ve mükâfatı âhirette onlara vermektir. Buna göre o belânın, İlâhî hikmetin dışında olduğu nasıl düşünülebilir? Bir mükâfat vermek için acı çektirmek mümkündür ve caizdir, ama Mûtezile’nin aksine, buna bir karşılık vermek mutlaka şart değildir, çünkü Mûtezile’ye göre şarttır. Hatalardan korunma ancak Allah&#8217;ın yardımıyla mümkündür.Âyette İnsanın başına gelen belânın kendi yaptıkları yüzünden geldiği ifadesi, herkesin kendisini kontrol etmesi amacıyla söylenmiş olabilir; buna göre insanın mâruz kaldığı belâ, geçmişte işlemiş olduğu bir kötülük yüzündendir. Bundan kurtulmanın yolu da herkesin kendine bakıp belânın geçmişte yaptığından dolayı başına geldiğini [§] düşünmesi ve hemen ondan vazgeçip Allah’a tövbe etmesidir.</p>
<p>Buna göre âyet, ya benzeri bir kötülüğü yapmasına karşı insanı uyarmak ve kınamak anlamına gelir, ya da o belâ yaptıklarına kefaret olması ve onu günahlarından arındırması içindir, bu durumda da insanın o belâya karşı Allaha şükretmesi gerekir. Resûlullah’ın (s,a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: &#8220;Âdemoğluna bir dikenin batması, ayağının takılıp sürçmesi ve yaralanıp damarından kan akması mutlaka işlediği bir günah yüzündendir ve Allah bu sayede onun pek çok günahını bağışlayacaktır””Mûtezile’nin iddiasına göre ise, bedelini (ivaz) vermeden Allah’ın hiç kimseye acı çektirmeye ve sıkıntı vermeye hakkı yoktun Eğer mesele onların söylediği gibi olsaydı, onlara hayırlar, güzellikler ve bolluk veren Allah’ın ihsan eden, lütfeden ve nimet veren olmaması gerekirdi, çünkü başka birinden bedeli karşılığında bir şey alan kişi, lütfeden ve nimet veren diye nitelenmez.</p>
<p>(Bu konuda iki şey söylenebilir. Birincisi,) Allah kendini ihsan eden ve nimet veren diye isimlendirmektedir. Bu durumda onların söyledikleri buna aykırı düşmektedir.İkincisi, onların söylediği gibi şayet mutlaka onlara bedel (ivaz) verilmesi şart olsaydı, ancak onların razı olacakları bedeli vermesi gerekirdi. Bu bedelin de onlardan aldığı rahatlığın değerinde olması ıcabederdi. Halbuki bu konuda onların böyle bir şartı ileri sürmeleri söz konusu değildir. Bu da göstermektedir ki Cenâb&#8217;i Hakk’ın onlara, yukarıda söylediğimiz musibetleri başlarına getirmeye hakkı vardır.</p>
<p>Bizim söylediklerimizin aslı şudur: Bütün yaratılanlar Allah’ın kulu ve kölesidir. Her sultanın kendi mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunmaya hakkı vardır, fakat halkın ona acı vermeye hakları yoktur, çünkü mülkiyet gerçekte ona aittir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın durumu da böyledir, çünkü her şeyin hakiki sahibi O’dur, dolayısıyla hiçbir bedel ve karşılık vermeden de dilediğini yapmaya hakkı vardır. En doğrusunu Allah bilir.Allah birçoğunu da bağışlar. Başına bir sıkıntı ve belâ gelen herkes için, mutlaka şanı yüce olan Allah’ın bu belâdan dolayı bir mağfireti söz konusudur. Çünkü duyulan her acının mutlaka artma ihtimali vardır, işte acının artmasını engellemek de Allah’ın lütfü ve ihsanıdır. Az olsun çok olsun kendi hakkından bir kısmının kaybolması da böyledir. Allah birçoğunu bağışlar sözü, insanın yaptığı bütün hatalardan dolayı onu sorguya çekmeyeceği, aksine sadece bir kısmından sorguya çekeceği ve diğerlerini yok sayacağı anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>İmam Maturidi &#8211; Te&#8217;vilat&#8217;ul Kur&#8217;an,cild.13,syf.211,213</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-nicin-belaya-maruz-kalirlar/">İnsanlar Niçin Belâya Mâruz Kalırlar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-nicin-belaya-maruz-kalirlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mecit Ömür Öztürk &#8211; Dervişin Teselli Koleksiyonu &#8221;Notlar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2019 16:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[belanın hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dervişin Teselli Koleksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[Keder]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sebep sonuç ilişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21713</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="242" height="375" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></p>
<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile farketmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.(el -Kindi)</p>
<hr />
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şer gördükleriniz hakkınızda hayır olabilir”buyrulur (Bakara, 216). Hz. Ömer der ki: “İster hoşuma gitsin, ister gitmesin; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum” (İbn-i Kesir). Hayatın yorumlanması, rüya tabirlerini andırır. Rüya ilmini bilmeyenler, olumsuz gibi görünen sahneleri, negatif yorumlayarak rüyayı olumsuz bir yaşantıya doğru tetiklerler. Rüyalardaki olumsuz sahneler genellikle güzel anlamlar taşımaktadır.</p>
<p>Rüyalar tersine çıkar, derler, bu söz her rüya için doğru olmasa da olumsuz rüyalar için çoğu zaman doğrudur. Ve hayat da bir rüyadır. İnsanlar uykudadır ve ölünce uyanacaklardır. Olumsuz görünümlü birçok olayın, neticesi, tabiri, açılımı ve arka planı oldukça güzel olabilir. Ama halen rüyada olduğumuz ve bu dünyanın etkisi altında yaşamaya devam ettiğimiz için bu güzellikleri şimdilik fark edememekteyiz.(s.19)</p>
<hr />
<p>İnsan başına gelecek mukadder hadiseleri değiştiremezse değiştiremese bile o hadiselere vereceği tepkiyi, onlardan etkileniş biçimini yorumlarıyla değiştirebilir. Montaigne der ki: “İnsan etrafında olup bitenlerden daha çok, olup bitenlerle ilgili kendi görüşlerinden etkilenir. ”</p>
<p>Şair Milton’un ifadesiyle: “Biz yaşarken akıl cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapar. ”</p>
<p>“Bana zarar verdiler düşüncesini ortadan kaldırırsan, zararın kendisini de ortadan kaldırmış olursun.”<br />
Aurelius (s.21)</p>
<hr />
<p>Akıp giden ırmakların, dönen dünyanın, ışıldayan güneşin, işleyen kâinatın gücünü düşünelim. Bu toplam güç, insanın kullandığı güçten farklı değildir. İlahi kudret mutlaktır ve bu kudretten istifadeye en layık varlık aczinden ve ihtiyacından dolayı, insandır.</p>
<p>Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler tarihte kaldığına göre, o mucizelerin varlığının bize söylediği hiç mi bir şey olmayacak? Peygamberlerin fiziki varlıklarına muhatap olamasak da, mucizeyi yaratan peygamberin kendisi değil de, Rabbimiz olduğuna göre, o mucizenin kaynağıyla ilişkimiz sürüyor demektir. Bizler peygamber değiliz ancak peygamberleri yaratanla, bizi yaratan aynıdır. İsteklerimizi, hayallerimizi ve düştüğümüz çıkmazları Rabbimizin mutlak kudretin emanet ederek, bize ne imkânlar sunacağını ve hangi imkânsızlıklardan kurtaracağını görmeliyiz.(s.30)</p>
<hr />
<p>Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “İnsanın başına insan için doğal olmayan hiçbir şey gelemez. Ne bir öküzün başına, öküz için doğal olmayan bir şey, ne asmanın başına asma için doğal olmayan bir şey, ne de bir taşın başına taş için doğal olmayan bir şey gelebilir: Eğer başınız yalnızca alışılmış ve doğal alan şeylerden biri geliyorsa, niçin yakmasın? (&#8230;) Ölümü seve seve karşıla, çünkü o da doğal olan şeylerden biridir: Tıpkı gençlik ve yaşlılık, büyüme ve olgunlaşma, dişlerin ve sakalın çıkması, saçların ağarması, gebelik ve doğum, mevsimlerin değişmesi gibi çözülüp dağılmamız da doğaldır. Öyleyse, ölüme karşı ne düşman, ne öfkeli olmalı, onu yaşamın doğal gelişmelerinden biri olarak beklemelidir insan. (&#8230;) Utanmazın biri seni incitme, hemen şunu sor kendine: “Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı midir? ” Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme,çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi başka bir kötü insanla veya olayla karşılaştığında da aklında tut. Çünkü bu tür insanların ve olayların olmamalarının mümkün olmadığını anımsar anımsamaz,onlara daha kolay katlanırsın. ”</p>
<p>Aurelius, başımıza gelenlerin doğal oluşu üzerinde durmakla kalmaz ve suçu bu kez suçludan, suça maruz olana kaydırmaya başlayarak şunları söyler: “Cahil birinin cahillik etmesinde şaşılacak ne var? 0 cahil insandan, seni üzen yanlış davranışı beklemediğin için suç sendedir: Çünkü onun bu kötülüğü işleyebileceğini anlaman için yeterince araçla donatmıştır seni aklın ve gözlemlerin. Ama bunu unutmuşsundur; bunun için kendine değil de onun bu davranışına şaşıyorsundur.</p>
<p>Birini sadakatsizlik ya da vefasızlıkla suçladığında, dikkatini kendine çevir; çünkü suçun sende olduğu açıktır: 0 karakterde birinin sözünü tutacağına güvendiğin için..Ya da ona iyilik yaparken bunu karşılık beklemeksizin yapmadığın için&#8230; Ve ödülü, salt o eylemi yapmakla aldığına inanarak iyilik yapmadığın için&#8230;Suçlusundur.&#8221;</p>
<p>Ne demiş uçurumda açan çiçek: Yurdumsun ey uçurum.”der Şair.(s.35)</p>
<hr />
<p>Andre Gide der ki, “İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.” Belaların bir hikmeti insanı geliştirmek, onu terakki ettirmek, arş-ı kemalatına onu ulaştırmak, kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, kısacası eğitimdir. Ve bu eğitimin en önemli çıktılarından biri saklı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Musibet yaşamamış insanlar, içlerindeki mühim kabiliyetleri açığa çıkaramadıkları için, depresif bir hal içerisindedirler. Zira inkişaf etmeyen yetenekler insana musibetlerden daha çok azap verir.(s.42)</p>
<hr />
<p>Rab esmasıyla terbiye edilmiştir bütün organ larımız. Rab ismiyle şekillendirilmiş ve vasıflandırılmıştır etrafımızda fayda gördüğümüz ve lezzet aldığımız bütün bu kâinat&#8230; Gözümüzü göz çukurlarımıza yerleştiren, onu görmeye yetenekli hale getiren, güneşi dünyaya belli bir mesafede tutarak bize faydalı hale getiren Rab ismidir. Bedenimizdeki organların varlığından; kâinatın şimdiki dizilim ve fonksiyonlarından nasıl razı ve memnunsak, aynı esmanın yani Rab isminin tecellisi olarak; asıl gayesi olgunlaştırmak ve yetiştirmek olan musibet ve zorlukları aynı memnuniyetle karşılamalı değil miyiz?(s.46)</p>
<hr />
<p>Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma. Önceden başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradaymışlar gibi düşünme. ” Bir Çin Atasözünde bu durum ironiyle ifade edilir; &#8220;Henüz yanına gelmediğin bir köprüden geçmeye uğraşma! ”</p>
<p>İnsan bu geçici hayatı kalıcı gördüğünde, musibetler gözünde büyür, tahammül gücü azalır ve gelecekte onu bekleyen olası musibetler, fâni hayatı bâki görmesi sebebiyle, olduklarından daha büyük görünür. Gözünde büyüttüğü o gelecek musibet için sabrını şu anda harcamaya başlar ve şimdiki musibetlere ancak kâfı gelebilen tahammülünü erkenden tüketmiş olur. Yarın vé öbür gün acıkacağım diye bugünden mideye yemek doldurmak nasıl fayda vermez ve hatta sağlığı bozarsa, gelmemiş günlerin dertlerini bugünden çekmek de öyle anlamsız ve zararlıdır.</p>
<p>Şimdi durmadan su içmek, yarınki susuzluğu gidermez; şimdi hızlı hızlı nefes almak, bir dakika sonraki nefes alma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Öyle de geçmiş ve gelecekteki acılı zamanları düşünüp şimdiye ait sabrı kullanmak, 0 acıları hafıfletmeyeceği gibi, şimdi yaşanan dertlere karşı da dayanma gücünü zayıflatır.s.50)</p>
<hr />
<p>Filozof Max Stirner,Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek’ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin&#8217; kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağlamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak “bireye sahip olan düşünce’ ve “düşünceye sahip olah birey’ ayrımını ortaya koyar. &#8220;Düşünceye sahip olan birey’ düşüncesine hâkimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak “bireye sahip olan düşünce’ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez.</p>
<p>İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, “ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim’ diyebilmektir.(s.53)</p>
<hr />
<p>Felsefe dünyasında mümkün dünyaların en ideali’ fikriyle tanınan Alman filozof Leibniz’e göre tanrı, tek mükemmel varlıktır. Tanrı gereken en az miktarda kusur içeren mümkün dünyaların en iyisini, en idealini yaratmıştır. Leibniz’e göre kusurlu olanla mükemmel olanı bir araya getirmenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı. Daha az kusur kullanılarak, bu kadar fazla mükemmellik üretebilen &#8216;şimdi var olan dünyadan’ başka hiçbir dünya tasarımı düşünülemez.</p>
<p>Leibniz, kusurun ve kötülüğün &#8216;mümkün dünyaların en idealinin’ ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu. (Kusur, benim imzamdır, der İ.Oktay Anar; kusur mükemmelliğin imzasıdır diyebiliriz biz de Y.N.) Daha iyisini yaratmak mümkünken, tanrının kasten ideal olmayan bir dünya yaratmayacağını ifade eden Liebniz, bu gerekçelerle halihazırdaki dünyanın en dengeli ve en iyi ihtimal plduğu düşüncesini detaylı bir şekilde eserlerinde ortaya koymaktaydı.</p>
<p>Liebniz ideal olan tanrıyla, ideal olmayan dünyayı karşılaştırarak bu sonuçlara varsa da, halihazırdaki dünyanın ideal olan cennetle mukayesesi daha isabetli görünmektedir. Kur’ân ve Hadis’lerde cennet halkının vasıflarından bazıları şöyle anlatılır: Hastalanmazlar, üzülmezler, ihtiyarlamazlar, ölmezler, elbiseleri eskimez&#8230; Bu durumlar dünya hayatında yaşanıyor olsaydı, cennet ve dünya farkı ortaya çıkamazdı. Dünyaya cennet vasıflarını atfetmekle, daha ideal bir dünyanın değil, ona da dünya denecekse, anlamını yitirmiş bir dünyanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.(s.59)</p>
<hr />
<p>Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür, bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür. İnsana düşen ne zaman detaylara odaklanacağını, ne zaman olaylara dışından bakacağını doğru belirlemektir. Yaşadığım hadise ferahlık kaynağı olmak yerine, kasvet sebebi olmuşsa,teferruata bakmamız gereken yerde bütüne, bütüne bakmanız gereken yerde teferruata dikkat kesildiğimizden dolayıdır.</p>
<hr />
<p>Değişikliklerden ürker insan. Oysa insan hareketle, faaliyetle, değişimlerle ve musibetlerle varlığa erer. Yaşadığı şehirden taşınınca acı çeker. İş değiştirince acı çeker. Yatağından çıktığında bile acı çeker. Ancak nefsinin çektiği acıya karşılık, ruhu bu değişikliklerden varlığa ermenin hazzını alır. Maaş odaklı çalışır insan. İşin kıymetini maaşın yükseldiğinde arar. Oysa işin kıymetini yükselten, maaşın yüksekliği değil, çalışanın gelişimine yaptığı katkının büyüklüğüdür. İnsan bir maaş elde edemediğinde değil, faaliyetle dönüşüp başkalaşamadığında işsizdir. Maaşlı işsizler de çoktur, maaşsız iş sahipleri de&#8230;</p>
<p>Başkalaşmak, değişmek ve dönüşmek insana korkutucu gelir. Aslında bu korku var olmaktan korkmaktır. Yeniden yapılanmaktan ve yeniden doğmaktan korkmaktır. Dirilmekten korkmakta. Yaşamaktan korkmaktır. Oscar Wilde der ki, “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. ”</p>
<p>Sabit bir hayat aramaktadır insan; korkuların, acıların olmadığı ve risklerin bulunmadığı. Heyecanlı geçişleri engelleyerek tehlikeleri aklınca yok etmek ister. Oysa yok ettiği şey kendi varlığıdır, kendisidir. İnsan her şeyi sabitleyerek ruhunu felç etmektedir. Halden hale geçemeyeceği, zahiren sorunsuz ama gerçekte durağan bir hayat yaşayarak terakkisini durdurmakta ve yokluğu karışıp gitmektedir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Hususi kâinat, kumandası insanın kalbine ve fillerine bağlanmış bir ekran gibidir. İşte bu yüzden, âlemini güzelleştirmek isteyen biri öncelikle kalbine ve fiillerini düzeltmelidir. İnsan bir güzellik ortaya koyduğunda, şahsi âlemi güzelleşmeye ve nurlanmaya başlayacaktır. Kalbini günahlarla kirletirse, hususi kâinatı kirlenecek, dağılacak ve harabeye dönecektir. İşte insan kendi kâinatının aynası, temsilcisi ve vekilidir; Kendi kâinatında bulunan herkesin, bu şeyin hizmet ve ibadetlerini Allah’a sunan bir temsilcisidir.</p>
<hr />
<p>Cemal Süreya’nın, “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek&#8217;dedigi gibi, dua da müminin elinde her zorluğu çözebilecek bir potansiyele sahiptir. Sivrisineğe güneşi hizmet ettiren, zavallı bir böceğin suya ihtiyacı sebebiyle bulutları harekete geçiren, aciz hayvanlar için mevsimleri değiştiren Rabbimizin, zayıf ve çaresiz insana karşı merhameti ne büyük olacaktır!</p>
<p>Parıldayan gökyüzünü bir dakika içerisinde bulutlarla dolduran bir yaratıcının, dilediğinde bir dakikada o gökyüzünü bomboş hale getirebileceğinden şüphe edilebilir mi? Kâinatta her şey Rabbimizin hizmetinde ve emrinde olan bir asker hükmündedir. İnsan için &#8216;çaresizlik’ ve “çıkmaza girmişlik’ kâinattaki dengeleri yerinden oynatabilecek güce sahip bir hazinedir.</p>
<p>Çaresiz insan, birçok çaresi olan insana nazarla daha güçlüdür. Çünkü kurtulma yolları olan insan çıkış yollarına ve kendine güvenirken, kurtuluş çaresi kalmayan birinin yalnızca Rabbine güvenmekten başka seçeneği yoktur. İşte bu yüzden daha güçlüdür ve kurtuluşa başkalarından daha yakındır. Duadan başka silahı kalmamış birinden daha güçlü bir ordusu yoktur dünyanın.(107)</p>
<hr />
<p>Tabiattaki sanatın birtakım ölçüleri vardır. O ölçülere uymayan bir çakıl taşı veya bir ot bile gösterilemez. Burada bir sanat gayesi güdülmemiş, hiçbir estetik yok, diyebileceğimiz herhangi bir örnek yoktur. Bazı şeyler eğri, çirkin ve hatalı görünebilir. Ama o eğrilikler ve çirkinliklere bir uzman baktığım da o çirkinliğin esasında bir güzellik, 0 eğriliğin ise bir düzen olduğuna kanaat getirilir. Dışarıdan ve yüzeysel bir gözle bakarak keşke dünya tam yuvarlak olsaydı, bu elips halindeki eğrilik olmasaydı diye düşünebiliriz. Dünyanın elips şeklindeki büyük hikmetleri, büyük sanatı ve külli faydaları anlayan biri ise, tam yuvarlak olması yerine bu şeklin daha harikulade olduğunu söyleyecektir.</p>
<p>Sanattan yoksun görülen bir takım şeyler, bakış açısının darlığından ve bilgi eksikliğinden öyle görünmektedirler. Dar bakışın en mühim sebeplerinden biri olaylara ve eşyaya nefsin penceresinden bakılıyor olmasıdır. Nefsin hoşuna gitmeyen şey “çirkin, kötü veya şer’ etiketlerini hak etmiş olmaz.(115)</p>
<hr />
<p>Ey insan! Ölümden korkma. Olması gereken, günü gelince elbette olur. Musibetler karşısında telaşa kapılma.Allah tarafından vazifelendirildiği için gelir, görevi bittiği saniyede yok olup gitmek zorunda kalır. Rızkın için telaşlanma; zira seni yaratan onu senin için önceden belirlemiştir. Gelecek kaygısı taşıma.</p>
<p>Seni gelecekte yaşatmaya kim karar vermişse, gerekli ihtiyaçlarını gidermek de O’nun sorumluluğundadır. Hayal ve hedeflerin için fanilerin peşinden beyhude koşma. Bütün kâinatı idare eden Tek’tir. Bütün sorunların çözümü O’ndadır. Seni korkutan her şeyin dizgini O’nun elindedir. Mevlana Hazretleri şöyle bir soru sorar: “Düğümü kim bağladı ise en iyi o çözer. Bela Allah’tandır. Öyleyse?” (Mesnevi, Cilt 6).(s.128)</p>
<hr />
<p>Kişinin başarı üstüne başarı kazandığı, herkesin onun yüzüne güldüğü, ona iltifatlar yağdırdığı dönemlerde emniyet ve nefs hâkim duruma gelir ve birlikte sahibini hastalıklı ruh hallerine sürükleyebilirler. Ama işler tersine dönüp insanlar ve hadiseler sağlı sollu ona çarpıp geçmeye başladığında tedavi süreci devreye girmiş ve manevi yolculuk hızlanmış demektir. Bu sebepten olsa gerek maneviyat büyükleri daima rahattan kaçmış, hayranlarının olduğu, tebriklerin yağdığı, alkış tufanlarının koptuğu daha doğrusu yüksek mertebelerinin ifşa edildiği yerlerden kaçarcasına uzaklaşmışlardır.(s.133)</p>
<hr />
<p>Beynin, kendiyle alakalı sorunlarda iki yüz civarında ilaç salgıladığı söyleniyor. Bitkilerden derlenen ilaçlar bile insanın kendi bedenindedir belki. Bütün hastalıklara çözümü bedenin içerisinde arayan yaklaşımlar da var. Kim bilir karaciğerin içinde öyle bir bölüm vardır ki, böbrek hastalıklarına şifa olabilmektedir. Beyindeki bir salgı, kalp için depolanmış bir şifadır, kim bilir.</p>
<p>Çözümünün insanın kendi içinde yattığı sufilerce dile getirilen bir gerçektir. “Ne ararsan kendinde de” buyuran Hz. Mevlana der ki, “Can konağını aramadaysan, cansın / Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin / Bir damla su arıyorsan susun / Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir. ” Dermanlar insanın biç ummadığı yerde, yani musibetlerde saklıdır. Hace Bektaş Veli ne güzel söyler: “Harâret nardadır sacda değildir / Kerâmet baştadır tacda değildir / Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.&#8221;(s.136)</p>
<hr />
<p>Adamın birinin başına belalar yağmış. Bir meczup ona, sabredersen geçer anlamında “Bu da geçerya hu”demiş. Aynı kişi padişah olmuş. Meczup yine ona, “Bu da geçerya hu! ” demiş. Yani padişahlık da musibetler de fanidirler. Varlıkta kalabilmeleri, tutunabilmeleri bakımından birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Bir hâlin olduğu gibi devamı imkânsızdır.</p>
<p>Yine Bir Tereddüdün Romanı’nda Peyami Safa kahramanlna şunu söyletir: “Eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekûnları hesap edilecek olursa, görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. Hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır.</p>
<p>Çok gülenin çok ağladığını söyleyen atalar sözü de bize heyecanlarımız arasındaki dengeden doğan bu büyük eşitliği bildiriyor. Bunun için geçici hazlar ve kederler istisna edilirse, insanlar arasında devamlı bir saadet ve felaketten bahsedilmesini bile fâzla bulanlardanım. ”(s.141)</p>
<hr />
<p>Süfîler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir. O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin.</p>
<p>Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.(s.149)</p>
<hr />
<p>Bir ayette “Her bilenin üstünde başka bir bilen vardır” buyrulur (Yusuf, 76). Bu biraz da şu anlama gelir; her anlamın derununda başka bir anlam, her maksadın ötesinde başka bir maksat vardır. İnsan sonuç odaklı yaşadığı için başından geçenleri yalnızca neticelerine göre değerlendirir. Bir ağacın sonda bekleyen neticesi meyve olduğundan “ağaç meyve içindir’ yanılgısına kapılır insan.</p>
<p>Sondaki netice gelmeyince, her şey berbat oldu, ele avuca bir şey geçmedi diye düşünür. Oysa ağaçların meyve vermek haricinde; havayı temizleme, oksijen üretme, yaşam alanlarını serinletme, toprak kaymasını önleme, insanları zararlı ışınlardan koruma, sinirleri yatıştırma, hayvanlara yuva olma, depremlerin etkilerini azaltma gibi pek çok faydaları vardır.</p>
<p>İşten maksadın kariyer, başarı ve para olduğu düşünüldüğü için, o başarıyı elde edemeyenler, verimli çalışmalar yürütmüş, kendilerini çok geliştirmiş olsalar bile mutsuzdur. Çalışmanın binlerce sonucundan yalnızca birisi olan terfi, sonuçlar arasında en sonda geldiği için, tek önemli şey olarak algılanır. İflas eden bir işadamı, kendisine sayısız maddi ve manevi katkısı olmuş şirketini, nimet değil de başına açılmış bir bela olarak görmeye başlar. Oysa o işyerinde geçirdiği yıllar da, yaşadığı iflas da, büyük birer nimettir.(s.157)</p>
<hr />
<p>Aileden maksat mutluluktur, ön kabulüyle girilir evliliğin içerisine. Daha evlenirken arabaların önüne ‘evleniyoruz’, arkasına &#8216;mutluyuz’, yazılır. Bu aşamada evlilikten muradın ‘mutluluk’ olduğu ilan edilmiştir. Ama o sahte plaka kısa bir süre sonra sökülüp atıldığı gibi, o “mutluyuz’ fikri de az bir zaman sonra devre dışı kalır. Ailenin kurulmasının öncelikli maksadı neslin devamıdır, günahlar karşısında bir korunak bulmak ve âhirete yönelik bir yuva kurmaktır.</p>
<p>Toplumun devamı, prensiplerin devamı, ahlâkın, hasenatın, faziletlerin devamıdır ailenin kuruluş amacı. Böyle düşünüldüğünde sorunlar küçülür, insanlar mutluluğu bulamadıkları dönemlerde yuvalarını yıkmayı düşünmezler. Çünkü mutluluk kilit beklenti olmaktan çıkarılmıştır.</p>
<p>Yuvamız, mutlu olacağımız yerdir evet; Ancak onun tek maksadı dünyevi mutluluk değildir. Yuvanın içerisinde başka birçok sonuç gerçekleşmektedir ve onlar da birer nimettirler. Tek bir sonuca bina edilen süreçler, 0 sonuç elde edilmediğinde yerle yeksan olmuş gibi zannedilse de, süreçte elde edilen kazanımla yok olmayacaktır.</p>
<p>Evliliğin nefse bakan, aileye bakan, topluma bakan tarafları olduğu gibi bir de Cenab-ı Hakk’a dönük yanları vardır. Eşiyle beklediği kadar mutlu olamayan biri, o yuvadaki yüzlerce nimeti göremez olur; Aldatmak, ihanet etmek bu yanlış ön kabulün yalnızca bazı faturalarıdır.(s.158)</p>
<hr />
<p>Eğitim görürken, öğretmenlerimizden birine, sınav sonrasında ‘Hocam, çözüm yoluna da not veriyor musunuz? ” diye sormayanımız yoktur. Çözümü uzun süren &#8216;bir matematik problemini, sonuna kadar doğru yürüten, ancak en sonda basit bir çarpma veya toplama hatasıyla yanlış cevabı veren öğrencinin bu sorudan alacağı puan sıfır olabilir mi? Peki, yanlış bir çözüm yolu yürüten öğrencinin tesadüfen doğru sonucu elde etmesine tam puan verilebilir mi?</p>
<p>Skor acımasızdır ve ilahi adaletin ölçüsü skor değil, çözüm yoludur. Sonuç odaklı eğitim sistemlerinin netice verdiği birey tipi sonuç ve skor odaklı insanlardır. Mesela ilköğretimdeki bir öğrenciye ilerdeki planlarını sorduğumuzda, “doktor olacağım’ gibi meslek atfı içeren sözler duymak kuvvetle muhtemeldir; ancak “kansere çare bulacağım’ diye bir amacı olduğunu öğrenmek neredeyse imkânsızdır. Burada suçlu çocuklar değil, sonuç odaklı eğitim sisteminin onlarda açtığı psikolojik yaralardır.</p>
<p>İnsandaki acımasız skor, yaşadığı hadiselerin nefsine dönük yanlarına bakmasıyla meydana gelir. İnsan sonuncu sonucu elde edemediği için kendini hiçbir sonuca ulaşmamış sayar bu yüzden. Yaşadığı olayda binlerce olumlu netice varken, nihai ve belki de en önemsiz sonuca ulaşamadığı için bütün kazanımlarının çöpe gittiğini düşünür.(s.159)</p>
<hr />
<p>Kâinatta her şey potansiyel olarak hayırdır. İnsan hatalı tavır ve yorumlarıyla onları kötülük ve şer haline getirir. Kötülüğün yaratılması değil, işlenmesi kötüdür. Cenab-ı Hakk her şeyi &#8216;hayır’ olarak yaratmıştır. Ama insanlar niyet ve nazarlarıyla onları kendileri hakkında kötülüğe çevirirler. Hayırları şerre çevirebilme özgürlüğü insanın temel bir özelliğidir. Yaratılma itibariyle vasfı şer ve hayır değildir o hadiselerin. Şer vasfını fiillere kazandıran, şuur sahibi olan insanoğludur. Fiillerin aslı Allah’a, vasıfları ise kullara aittir, derler.</p>
<p>Bir İngiliz atasözü, kötü hava yoktur, yanlış giyim vardır, der. Hava muhalefeti yoktur, olsa olsa havaya muhalif insan halleri vardır. Evden şemsiyesiz çıkan, hava koşullarına göre giyinmemiş olan insan yağmuru kendine zararlı hale getirdiğinde bu, insana ait bir meseledir, yaratıcının yaratımıyla ilgili değil. Yağmurdan zarar gören biri, yağmurun bir olumsuzluk olduğunu iddia edemez. Yağmuru hakkında kötülük haline getiren kendisidir; çünkü yağmur onu rahatsız etmek için değil milyonlarca hayırlı gerekçeyle yağmaktadır.(s.161)</p>
<hr />
<p>Hatıraları vardır insanın; düşünürken duygulandığı&#8230; O güzel hatıralardan çoğunlukla acı ve hüzün rüzgârları eser. Yaşarken bir saat süren mutlu bir hatıra, bazen ölünceye kadar esef kaynağıdır. Ölüm gelip insanın sevdiği birini aldığı zaman başlayan acı dinmek bilmez. Onunla birlikte ne kadar güzel günler geçirdiyse, aniden başlayan kopuş acısı, gitgide azalsa da ölünceye kadar sürer. Maziye doyamamıştır. Eski mutluluklarına doyamamıştır. Dünyadaki hiçbir şeye doyamamıştır. Ama o mutluluklar, onlara doyamamış olmasına aldırmadan, ondaki saadet ihtiyacını giderip gidermediğine bakmadan, onu terk edip giderler.</p>
<p>Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen şeyler, hiç başlamamış gibi bitmektedirler. İnsan ilk bakışta doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık gibi görünür. Namık Kemal, İntibah’ta der ki, “İnsanoğlu her adımını mezardan uzaklaşmak için atar; fakat yine de her adımda mezara biraz daha yaklaşır. Her nefesini ömrünü uzatmak için alır; fakat yine de her nefes alışta ömründen bir nefeslik zaman eksilir. &#8220;(s.167)</p>
<hr />
<p>Hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. İnsanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.</p>
<p>Bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir.Bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. Bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. Bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. Başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. Demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. Çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur.<br />
(Filozof Boethius)(s.178)</p>
<hr />
<p>Eğer bir acıdan kaçınamıyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz. Dünyaya da, kendi yaşamımıza da armoni açısından bakarsak, seslerin her zaman uyumlu olmadığını, bu armonik yapı içerisinde hoş tonların da sert tonların da, diyezlerin de bemollerin de duyulduğunu, bazı seslerin yumuşak ve rahatlatıcı, ötekilerinin ise rahatsız edici olduğunu görürüz. Eğer bir müzisyen yalnızca bunların bazılarından hoşlanırsa nasıl şarkı söyleyebilir? Müzisyen bu ses ve tonların hepsini birden kullanmayı, bunları bir araya getirmeyi bilmelidir.</p>
<p>Biz de yaşamımızdaki iyi ve kötü şeylere böyle bakabilmeliyiz; çünkü iyi şeyler de kötü şeyler de aslında aynı özdendir, bizim yaşamımıza aittir.&#8221;Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiçbir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.&#8221;(Friedrich Nietzsche)(s.199)</p>
<hr />
<p>İşlerin yolunda gitmesi, kişinin doğru yolda olduğunu ve gidişatının iyi olduğunu göstermediği gibi, işlerin ters gitmesi de yanlış yolda oluşunun kanıtı değildir. Bazen kişi yanlış yolda gittikçe üzerindeki nimetler artar durur. Ancak bunlar sadece görünürde nimettirler. Yolunda giden işler, bazen de insanın iyilik ve ibadetlerinin uhrevi ücretlerini tüketen birer canavar haline gelirler.</p>
<p>Mesela kişi anne babasına saygı gibi bir davranışının neticelerini alıyordur yaptığı işlerden, işlerin kendi neticelerini değil. Anne babaya hizmetin neticesi âhirete kalacağına, bu dünyada akıyordur ve kişinin dünyevi işleri, yanlış bir yaşam tarzı içerisinde olmasına rağmen, harikulade iyi gidiyordur. İyiliklerinin karşılığı bu dünyada veriliyor ancak cezaları sürekli âhirete bırakılıyordur. Böyle birinden daha talihsiz kim olabilir. İşte buna &#8216;istidraç’ denilir. İstidraç, nimet görünümüne bürünmüş ilâhi cezadır (Bk. Kalem, 44 Araf, 182).</p>
<p>Saadet içerisinde yüzmek kişinin bütün bütün hayırda olduğu anlamına gelmez. Bu saadet bir felaketin başlatıcısı da olabilir. Çok fırtınalı musibet dönemlerinden başarıyla çıkan Sahabe Efendilerimiz şunu söylemişlerdir; ‘acılara sabrettik kazandık, fakat nimetlere şükredip kazanabildik mi, işte onu bilemiyoruz. ”(s.236)</p>
<hr />
<p>Hz. Ali’den şöyle bir söz nakledilir: “Bazı nimetler vardır ki onlara sahip olmamak da büyük nimettir.”Mesela, kuvvetli bir hafıza nimet midir? Nietzsche’nin bu konudaki çarpıcı tespiti şudur: “Birçok insan sırf hafizaları fazlasıyla iyi diye orijinal düşünür olamamıştır: Kötü bir hafızaya sahip olmanın avantajı, aynı güzel şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi tekrar tekrar deneyebilmektir: ”</p>
<p>Bir edebiyatçımız bize tersten baktırarak şöyle bir tespitte bulunuyor: “Güçlü bir hafiza, ağır bir cezadır ve işin kötüsü: iyi anları nadiren, kötü anlari sıklıkla hatırlatır. ” Bizi üzen olaylar hafızada ilk etki ettiği andaki gibi kalsalardı ve musibetler bütün tazeliğiyle hafızada korunuyor olsaydı, kimse bunu kaldıramazdı. Unutmak, büyük bir ilahi lütuftur. Alzamier hastalarında gördüğümüz gibi, insan her şeyi unutarak da yaşayabilir ancak her şeyi hatırlayarak yaşamı sürdüremez.(s.253)</p>
<hr />
<p>Kalp ve ruhu kanatan günahlar, işlendiği esnada insanın içyapısını tahrip ettiği gibi, diğer yandan, o günahların dünya ve âhiretteki olumsuz neticelerine davetiye çıkarmaktadırlar. Tevbe Süresi’nin 126. Ayeti’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlar heryıl bir veya iki defâ, çeşitli belâlara uğratılıp sınandıklarını gömüyorlar mı? Böyleyken yine de tevbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar. ”Bu ayetin ifadesiyle insan, yılda bir iki defa, türlü acılara gark olur; ancak o acılar dindiğinde sanki hiçbir şey olmamış, hiç acı çekmemiş, yıpranmamış ve üzülmemiş gibi, hayatına kaldığı yerden eski halleriyle devam eder. Başına gelenlere rağmen, önceden işlediği günahlara yeniden dalan insandaki bu duyarsız hal, kaderin uyarılarını hiçe saymak demektir. İhtar aldığı ve cezasını çektiği halde, yeniden aynı musibete kendini sürüklemeye çalışan insanın, mantığından şüphe edilir.</p>
<p>Resullullah Efendimiz (sav) “Bir kimse istiğfara devam ederse / çokça istiğfar ederse, Allah azze ve celle ona her sıkıntısı için bir çıkış yolu, her keder için bir ferahlık sağlar ve ona hiç beklemedıği yerlerden rızık verir”buyurmuşlardır (Ebü Dâvud, Vitir, 26; İbn Mâce, Edeb, 57). İnsan günahlardan vazgeçip Rabden uzaklığını gidermelidir ki, hem o günahlara bir kefaret, hem de başına gelmiş musibetlerin çözümü için bir vesile bulmuş olsun.(s.256)</p>
<hr />
<p>Bir düşünürün dediği gibi,&#8221;Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, Rabbimizin kâinatı kontrol edişidir, iplerin O’nda oluşudur, hiçbir hadise ve varlığın başıboş olmayışıdır. Kadere iman etmemek, insanın 0 zayıf varlığıyla, bu sınırsız kâinatı kontrolü altında tutma kompleksi vekendisine yapabileceği en büyük eziyettir.</p>
<p>Kadere iman eden birinin ya doğal afet olur&#8217;sa, ya güneş doğmazsa, ya gezegenimiz dönmekten vazgeçerse, ya bir yıldız dünyamıza çarparsa diye bir korkusu yoktur. Kazalardan, musibetlerden, hastalıklardan korkusu yoktur. Etrafındaki insanlardan, eşyadan, tabiattan korkusu yoktur. İşten atılma, aç susuz kalma, insanların gözünden düşme, hor görülme, yalnız kalma, dışlanma, malını, canını veya makamını kaybetme endişesi yoktur. Allah’tan başka kimsenin olayların seyrini değiştiremeyeceğini idrak eden biri yalnız Allah’tan haşyet duyar ve böylece diğer bütün korkuları yenmiş olur.(s.267)</p>
<hr />
<p>Kâinatta hakiki anlamda zulüm yoktur. Ya rahmet ya adalet vardır. Büyük zatlar dua ederken, Allah’ ın adaletinden rahmetine sığınırım; adaletinle değil bize rahmetinle muamele eyle, derler. Zira Cenab-ı Hakk’ın terazisi hassastır. Hatalarının çokluğuna bakıldığı zaman insanın başına kaderden her ne gelse adalet olur. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günah havuzunda insanın. Ancak Rabbimiz bu hataların çoğunu affetmektedir.</p>
<p>Kur’ân şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus, 44). Peygamberimiz (sav): “Bir kula isabet eden az veya çok felaketler ancak günahı sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor” buyurdu ve “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizin kazandıkları yüzündendir. Allah ise günahlarınızın çoğunu bağışlıyor”ayetini okudu (Tirmizî, tefsir, 44/ 3252).(s.271)</p>
<hr />
<p>Cüneyd Bağdâdî Hazretleri sabrın tarifini şöyle yapar: “Sabır; acı olanı yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikâyet ve feryatta bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır. ”</p>
<p>Halk, sufîlerden Zünnun-i Mısrî’nin değişik hallerinin sırrını anlayamadı ve sözlerinden duydukları rahatsızlıktan onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan yakın dostları Zünnun’un ziyaretine gittiler. Zünnun, dostlarına: “Sizler de kimsiniz? ” diye bağırmaya başladı. Onlar şaşkınlık içerisinde “Bizler senin dostlarınız, tanımadın mı, halini,hatırını sormaya geldik” diye cevap verdiler.&#8217;</p>
<p>Zünnun; gelenlere saldırmaya, üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçıp bir köşeye saklandılar. Zünnunsa bir kenara çekilmiş hem gülüyor hem de şöyle mırıldanıyordu: &#8216;Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi? Dostluğun alâmeti, dosttan gelen her zorluğa severek katlanabilmektir! ” Mutasavvıflar, Hak’tan gelen bir şeye kul güceniyorsa, bu gücenme kulun sevgilisine beslediği muhabbetin eksikliğindendir, diye düşünmüşlerdir.(s.275)</p>
<hr />
<p>Eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde istedikleri şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır.</p>
<p>Öyle bir hasrettir ki hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim, gerçek anlamda onu tatmin edemez. Bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri, eğitimleri kastetmiyorum. Olması mümkün en başarılılarını kastediyorum.</p>
<p>Eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değil, bilakis onu açığa çıkarmak içindir. Böylece gerçek hayatın farkına varalım.</p>
<p>Eğer böyleyse, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunların bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. Kendimde gerçek vatanım için arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki ölmeden ona kavuşamam.(İranlı düşünür Clive Staples Lewis)(s.289)</p>
<hr />
<p>Blaise Pascal şunları söylüyor: “Her insan mutluluğu aramaktadır. Bunun istisnası yoktur ama her insan şikâyet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller; halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf; eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dönemde, her şartta&#8230; İnsan boş yere etrafındaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz olanla yani Allah ile kapatılabilir” (Pensees).(s.289)</p>
<hr />
<p>Dostoyevski, Yer Altından Notlar&#8217;da şunları söylüyor:&#8221;Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın yeri geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.</p>
<p>İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan,ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Acı, kuşku demektir, yadsıma demektir. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?&#8221;</p>
<p>Ve yine Dostoyeveski aynı eserinde şu soruyu sormayı ihmal etmez; &#8220;Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet hangisi daha iyi?&#8221; Cevabı Filibeli Ahmed Hilmi Amak-ı Hayal&#8217;den versin; &#8220;Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.&#8221;(s.296)</p>
<hr />
<p>Fiziksel dünya bakımından kişi, ihtiyaçları azaldığı ölçüde mükemmelleşir. İnsanın Allah la ilişkisindeyse durum tam tersidir. Kişi, Allah&#8217;a olan ihtiyacını ne kadar hisseder ve dile getirirse o kadar mükemmelleşir. Allah&#8217;a ihtiyaç duymak utanılacak bir şey değil, mükemmelliğin ta kendisidir. Dünyadaki en acıklı şey, insanın Allah&#8217;a olan ihtiyacını keşfetmeden ömür tüketmesidir.&#8221; (Kierkegaard)(s.304)</p>
<hr />
<p>Dünyanın insan mutluluğunu karşılamayacak bir yer olduğu,doğu ve batının ortak düşüncelerinden biridir.Bu gerçeğin bir örneğini Schopenhauer&#8217;in dünyasından verelim:&#8221;Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”(Alain de Botton,Felsefenin Tesellisi)(s.307)</p>
<hr />
<p>İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik zor olduğu için onu cezp etmez.</p>
<p>Cehennem korkutmaz, oraya şimdi girilmediği için. Şimdi küçük bir acı çekerek, büyük bir bedel ödemiş olacak ve bu sayede gelecekte büyük acılardan kurtulacaksın, deseler, hayır, der; ben şimdi bu acıyı çekmeyeyim de, sonra ne olacaksa olsun! Böylece bin kederi, bir kedere gözünü kırpmadan yeğleyebilir.</p>
<p>“Şimdi al seneye öde”kampanyalarının sembolize ettiği hazzı öncelemek ve sorumluluğu ötelemek, bu asırda bir alışkanlığa dönüşmüştür İnsan, hazırdaki lezzeti tadabilmek uğruna, ilerideki binlerce lezzeti ıskalamayı ve sırada bekleyen musibeti çekmeme pahasına, başına büyük belalar açmayı marifet sayar. Acıları erteler, o yüzden durmadan büyür acıları&#8230; Gitgide küçülür mükâfatları, hazları ertelemeyi kabul etmediği için&#8230;</p>
<hr />
<p>Bilimdeki nedensellik ilkesine göre, kâinatta her şey sebep sonuç ilişkileri içerisinde vardırlar. Bu ilkeye göre her sonucun bir sebebi olmalıdır. Ancak bu ilke, &#8216;her sonucun’ bir sebebi olmasını ifade eder, yoksa “sonuç’ olmayan bir şeyin sebepleri olduğunu ifade etmez. Nedensellik ilkesiyle baktığımızda &#8216;Allah’ı kim yaratmıştır? sorusundaki hata şudur: Allah bir sonuç değildir ki, varlığı birtakım sebeplere bağlı olsun. Allah, bir sonuç olmadığı gibi, kâinatta sonuç olmayan hadiseler dahi vardır.</p>
<p>Einstein fiziği sebepsiz hiçbir şeyi, yani &#8216;sonuç vasfı taşımayan’ şeylerin varlığını kabullenmiyordu. Ancak bilimin ilerlemesi sonrasında kauntik ölçekte durum değişti. Danimarka Kophenag ekolünden özellikle Nobelli fizikçi “Heisenberg, atom altı ölçekte hadiselerin sebepsiz meydana geldiğini ortaya koydu ve ispatladı.</p>
<p>Radyoaktivitenin hiçbir sebebe bağlı olmadığını, yani spontan bir şey olduğunu; uranyum atomunun çekirdeğinin kendiliğinden Fısyon yaptığını; yine bir sebebe bağlı olmaksızın alfa, beta ve gama bozunumu gerçekleştirdiğini bilim dünyasına gösterdi. Bilim, atomun derinliklerinde ilerledikçe, maddi nedenlere dayanmayan birçok etkinliğin varlığını keşfetmeye başladı.</p>
<p>Atom altı âlemde durumun böyle olmasından anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk nedensizliklerden bir nedenler dünyasını her an yaratmakta; varlık yokluk sınırını, madde mana sınırını, yoktan var etmenin sınırını her an her yerde sergilemektedir. Belki de yakın dönemlerde &#8216;meşiet’ bilim literatürüne de, belki farklı bir isimle girecek ve “nedenlerin nedeni’, sebeplerin (kendisi bir sonuç olmayan’ sebebi olarak girmeye başlayacaktır.(s.331)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sıkıntıya Duçar Olan Mümine Düşen İş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sikintiya-ducar-olan-mumine-dusen-is/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sikintiya-ducar-olan-mumine-dusen-is/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Apr 2017 10:12:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntıya Duçar Olan Mümine Düşen İş]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 12.Ayet Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14705</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsana sıkıntı dokunduğu zaman yanı üstü, yahut otururken veya ayakta iken bize duâ eder. Fakat biz onun sıkıntısını giderdik mi, sanki kendisine dokunan sıkıntıdan dolayı bizi hiç çağırmamış gibi çekip gider, işte haddi aşanların yapageldikleri ameller, kendilerine böyle süslenmiştir&#8221; (Yunus. 12).Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: &#8230;. Bil ki, mü&#8217;min bir kimsenin başına bir sıkıntı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikintiya-ducar-olan-mumine-dusen-is/">Sıkıntıya Duçar Olan Mümine Düşen İş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sikintiya-ducar-olan-mumine-dusen-is/attachment/293191/" rel="attachment wp-att-14730"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14730" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/293191.jpg" alt="" width="382" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/293191.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/293191-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></p>
<p>İnsana sıkıntı dokunduğu zaman yanı üstü, yahut otururken veya ayakta iken bize duâ eder. Fakat biz onun sıkıntısını giderdik mi, sanki kendisine dokunan sıkıntıdan dolayı bizi hiç çağırmamış gibi çekip gider, işte haddi aşanların yapageldikleri ameller, kendilerine böyle süslenmiştir&#8221; (Yunus. 12).Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>Bil ki, mü&#8217;min bir kimsenin başına bir sıkıntı ve belâ geldiğinde, şu hususları gözetmesi gerekir:</p>
<p><strong>a)</strong> Onun, Allah&#8217;ın kaderine razı olması, gerek kalbi, gerek lisaniyle buna karşı gelmesi lazım gelir. Kula gereken budur; zira, Allah Teâlâ, her halükârda mâliktir ve kelimenin tam manasıyla hükümdar, bihakkın hâkimdir. Binâenaleyh, O&#8217;nun mülkünde ve mülkinde, istediğini istediği gibi yapma hakkı vardır. Yine o Allah, her halükârda hâkimdir. O, bâtıl ve abes, boş şeyler yapmaktan münezzeh ve uzaktır. O halde, O&#8217;nun yaptığı her şey, hikmetin ve doğrunun ta kendisidir.</p>
<p>Durum böyle olunca da, o kimse, Allah Teâlâ&#8217;nın, o sıkıntıyı onun üzerinde bırakması halinde bunun bir &#8220;adi&#8221;; onu gidermesi halinde de bunun bir fadl, lütuf ve ihsan olduğunu bilir. Böylece de, sabır ve sükut etmesi ve dövünmeyi terketmesi gerekir.</p>
<p><strong>b)</strong> O kimsenin bu esnada duâ edeceğine, Allah&#8217;ın zikri ve senâsıyla meşgul olması daha efdal olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, hadis-i kudsisinde: &#8220;Her kim, beni anmaktan, benden birşey istemeğe fırsat bulamazsa, ben ona. benden isteyenlere verdiğimden daha güzelini ve üstününü veririm&#8221;buyurmuştur.</p>
<p>Bir de, Allah&#8217;ı zikirle meşgul olmak, hak ile meşgul olmaktır. Duâ ile meşgul olmak ise, nefsin hissesini istemekle meşgul olmaktır. Birincisinin daha üstün olduğunda şüphe yoktur. Sonra, duâ etmesi halinde sıkıntının giderilmesinin, kendisinin dinî hayatı bakımından hayırlı olması şartına bağlanması gerekir.</p>
<p>Netice olarak diyebiliriz ki: Ona göre dinin, dünyaya tercih edilmesi, râcih olması gerekir.</p>
<p><strong>c)</strong> Cenâb-ı Hak, o kimseden o belâyı giderdiğinde, onun, bütün gücüyle şükretmesi; bollukta ve sıkıntıda, darlık ve genişlik zamanlarında, bu şükürden uzak bulunmaması gerekir ki, işte belânın geldiği zamanda tutulacak en doğru yol budur.</p>
<p>Burada, bu bahsettiklerimizden daha üstün olan başka bir makam daha bulunmaktadır ki o da, tahkîk ehlinin şu sözüdür:</p>
<p>Bir nimet elde ettiğinde, o nimeti verenle değil de, nimetle meşgul olan herkes, belâ ve sıkıntı esnasında, o belâya duçar kılanla değil, belâ ile meşgul olur. Bu gibi kimseler de, devamlı olarak bir belâ içindedirler. Belâ esnasında, onun bir belâ içinde bulunduğunda bir şüphe yoktur. Ama nimetlerin elde edilmesi esnasında onun, o nimetlerin yok olmasına dair duyduğu endişeler, belâ çeşitlerinin en kuvvetlisi olur.</p>
<p>Böylece, her ne zaman nimet, daha mükemmel, daha leziz, daha güçlü ve daha üstün olursa, onun kaybedilme korkusu da, eziyyet cihetinden o nisbette şiddetli; ürküntü verme cihetinden de o nisbette güçlü olur.</p>
<p>Böylece, nimetle meşgul olan kimsenin, devamlı olarak belânın derinliklerinde bulunacağı sabit olur. Ama nimet verildiği zaman, nimet verenle meşgul olan kimseye gelince, onun, belâ isabet ettiği zaman da kendisine o belâyı verenle meşgul olması gerekir.</p>
<p>Nimet verenle, belâya mübtelâ kılan aynı olunca, o kimsenin bakışları devamlı olarak aynt gayeye, aynı matluba yönelik olur. Halbuki onun matlubu da değişmekten münezzeh ve tebeddülden beri olur. Kim böyle olursa, belâ ve nimet geldiği zamanlarda, mutluluklar deryasına dalmış ve nihaî mükemmelliklere ulaşmış olur. Bu tür beyânlar, sahili olmayan bir ummandır. Ona ulaşmak isteyen kimse, haber dinleyenlerden değil, bizzat görüp vasıl olanlardan olur.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/318-319</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sikintiya-ducar-olan-mumine-dusen-is/">Sıkıntıya Duçar Olan Mümine Düşen İş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sikintiya-ducar-olan-mumine-dusen-is/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Arabi &#8211; Futuhat-ı Mekkiyye cild:12 &#8216;Kısa Notlar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyye-cild12-kisa-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyye-cild12-kisa-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 13:33:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiyye cild:12 'Kısa Notlar']]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Nuru]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın yarattığı yüz rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Günahlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Nefis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7370</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın yarattığı yüz rahmete gelirsek, bu rahmetlerden birisini dünyada yaratmıştır ki onun vasıtasıyla Allah Teala kâfir veya mümin günahkar veya itaatkar kullarını rızıklandırır. Dünyadaki bütün hayvanların evlatlarına merhamet et­mesinin kaynağı bu rahmet olduğu gibi insanlar da bu rahmet sayesinde birbirlerine merhamet eder ve sevgi gösterir. Allah Teala‘Müminler birbirlerinin dostudur, zalimler de birbirlerinin dostudur’’buyurur. Münafıklar da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyye-cild12-kisa-notlar/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiyye cild:12 ‘Kısa Notlar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fc3bctc3bchat.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7371" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/fc3bctc3bchat.png" alt="İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiyye cild:12 'Kısa Notlar'" width="418" height="305" /></a>Allah’ın yarattığı yüz rahmete gelirsek, bu rahmetlerden birisini dünyada yaratmıştır ki onun vasıtasıyla Allah Teala kâfir veya mümin günahkar veya itaatkar kullarını rızıklandırır. Dünyadaki bütün hayvanların evlatlarına merhamet et­mesinin kaynağı bu rahmet olduğu gibi insanlar da bu rahmet sayesinde birbirlerine merhamet eder ve sevgi gösterir. Allah Teala‘Müminler birbirlerinin dostudur, zalimler de birbirlerinin dostudur’’buyurur. Münafıklar da birbirlerinin dostudur. Bütün bunlar, söz konusu  rahmetin(yüz rahmetten birisi) meyvesidir. Kıyamette bu rahmet, Allah Tealakatında saklanmış diğer doksan dokuzrahmete eklenir. Allah zamansal bir sıralama ve derecelenmeyle, kullarına merhamet eder. Bu geciktirmeyle şefaatçilerin mertebeleri ile Allah’ın onlara dönük inayeti ve  baş kal arından olan üstünlükleri ortaya çıkar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Belaya maruz kalan görünüşte kendisine nispet edilen işten masum olabilir veya Allah katında başka bir nedeniyle masum olmayabilir. Söz gelişi bir hayvana karşı bir iş yapmıştır veya sadece Allah’ın bildiği bir fiili olabilir. Belaya uğradıktan sonra daha önce yaptığı işi hatırlayabilir. Böyle bir durumda kişinin çektiği acı bela değil, aksine bir cezadır. Onun masum olduğunu söyleyen kimse, özel    bir nispetle söylemiştir. Acıyı o nispetle ilgili olarak görmüş, fakat söz konusu kişinin o işten masum olduğunu düşünmüştür. Hâlbuki Allah katında bu bela ve elem, o davranışın hak ettiği bir cezanın gerçekleş­mesinden ibarettir. Cezanın gerçekleşmesi bir müddetin tamamlanma­sını beklemiş, o kişinin masum olduğu iddiası ortadan kalkmış ve bu nedenle cezalandırılmıştır. Böylece cezalandırma daha önce işlenen bir davranıştan kaynaklanmıştır. Bunu görenler şöyle der: Bu insan kendi­sine ilişen belada masumdur. Onun masum olduğunda doğru söyle­mişlerdir. Hâlbuki onun aleyhine karşı iddia nedeniyle cezalandırıldığını söylerken doğru söylememişlerdir,</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Varlıkta hiçbir şey tek yönlü değildir. Bunun en büyüğü ve üstünü, Allah’ın nurudur. O nur vasıtasıyla eşya perdelerin ardından ortaya çıkar. Perdeler kalksaydı, söz konusu nur, var olan her şeyi yakardı. Öyleyse bu perdeler var edici ve yok edici perdelerdir! Aynı şekilde Kuran’ın inmesi de böyledir. Onun mümine fayda veren bir yönü olduğu gibi -çünkü müminin Kuran vasıtasıyla imanı artar- kâfire zarar veren bir yönü de vardır. Kuran kâfirin kirini artırır. Allah Teala şöyle der: ‘Onunla pek çok kimseyi saptırır, pek çok kimseye hidayet eder.‘’Allah’ın yarattıklarına rahmetinin bir neticesi olarak şöyle der: ‘Onunla fasıklar sapar.’ Böylelikle Allah bize bir alamet vermiştir ve her kim kendinde bu alameti bulursa, sapanlardan olduğunu anlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Günahların en büyüğü, kalpleri öldüren günahtır. Kalpler Allah Teala hakkındaki bilgiden yoksun kalınca ölür ki, bilgisizlik denilenhal budur. Kalp Allah’ın insanın bedeninden kendisine seçtiği evidir.Bu ev bilgisiz kalınca, hırsız onu ele geçirmiş, sahibiylearasına girmişde­mektir. Böyle bir insan kendisine karşı zalim olan insandır. Çünkü o, evi sahibine bıraksaydı, ev sahibinden kendisine ulaşacak iyilikten kendisini mahrum etmiştir. Cehalet mahrumiyeti budur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefsin kabul ettiği ilk şey, eşitlik ve adalettir. Bu durum ‘Seni düzenledi ve sana itidal verdi’’ ayetinde belirtilir. Adaleti kabul, iyiliğin ta kendisidir ve nefs asil itibarıyla bu (düzenlenmiş ve itidal bulmuş) yaratılışı kabul etmiştir; söz konusu yaratılış karışımlardan ibaret olan birbirine zıt olan unsurlara komşudur ve ki zıddın birbirini itmesi zo­runludur. Nefste birbirine itme olmadığına göre, bu durum, onun aslının iyiliğini gösterir. Düzenlenmesinin ve tesviyecinin ardından işe kendisine üflenen kutsi ruhu kabul etmiştir. Böylelikle nefsin yaratılışı­na ilave olarak kabul ettiği ilk şey, bu temiz ve temizleyici iyi ruhun üflenilişidir. Bu nedenle iyilik ve hayır, nefs için doğası gereği bir alış­kanlık ve adet olmuştur. Nefs bu doğada yaratılmıştır ve bu nedenle sonunda aslına döner. Çünkü aslın bir yönü, zikrettiğimiz şekilde, iyi­liği kabuldür. Böylece rahmet sonunda nefse ulaşır. Nitekim onun var­lığı da rahmetin kendisiydi. Böylelikle iş başladığı gibi bitmiş, son başlangıcın aynı olmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmelisin ki, günümüzde âlem, Hz.Muhammed’in ruh-beden,suret-mana olarak kendisiylezuhur ettiği kuşatıcılık ve toplayıcılıktan (cemiyet) yoksun olduğu için, ölü değilse de uykudadır. Onun ruhu-<br />
nun -ki Hz. Muhammed’dir- âlem karşısındaki yeri, uykuda insan ruhunun kendisinde bulunduğu mahal gibidir. Hz. Muhammed’in ruhu diriliş vaktine kadar orada bulunur. Diriliş günündeki durum, dünyada uyuyanın uyanmasma benzer. Alem için Hz. Muhammed’in nefs-i natıka (düşünen nefs) konumunda olduğunu söyledik, çünkü keşif bu bilgiyi vermiştir. Hz. Peygamber, insanların efendisi olduğunu söylemiştir. Alem de insanın bir yönüdür, çünkü âlem cisim bakımından büyük insan,düzenleme ve itidalde –Hz Muhammed’in yaradılışı kendisinden ortaya çıksın diye- daha önce varolandır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyye-cild12-kisa-notlar/">İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiyye cild:12 ‘Kısa Notlar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-arabi-futuhat-i-mekkiyye-cild12-kisa-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sabır Yelkenleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/6529/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/6529/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 22:21:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Anlamlı bir Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Belalar]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Zarifoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır Yelkenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6529</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mücerret öğütler kâfî gelseydi, elle tutulur sıkıntı ve bela­lara gerek kalmayacaktı. O zaman tekdüze bir hayat biçimi insanları belki de bunaltacak ve hayat bu kadar değerli olmayacaktı. Sanat eserlerinin çıkış noktalarında da bu var. Mutlu bir zemini olan eserlerde, mutlu zamanların sanat eserlerinde de gizli gizli bir felaket esintisi sezilir. En azından okuyucu, bu mutluluk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6529/">Sabır Yelkenleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/8c6493cc4a50a98747a63a14b192a9ac_1273141181.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6533" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/8c6493cc4a50a98747a63a14b192a9ac_1273141181.jpg" alt="8c6493cc4a50a98747a63a14b192a9ac_1273141181" width="353" height="411" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/8c6493cc4a50a98747a63a14b192a9ac_1273141181.jpg 429w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/8c6493cc4a50a98747a63a14b192a9ac_1273141181-257x300.jpg 257w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></a>Mücerret öğütler kâfî gelseydi, elle tutulur sıkıntı ve bela­lara gerek kalmayacaktı. O zaman tekdüze bir hayat biçimi insanları belki de bunaltacak ve hayat bu kadar değerli olmayacaktı.</p>
<p>Sanat eserlerinin çıkış noktalarında da bu var. Mutlu bir zemini olan eserlerde, mutlu zamanların sanat eserlerinde de gizli gizli bir felaket esintisi sezilir. En azından okuyucu, bu mutluluk tablosu acaba hangi talih dönüşleriyle değişecek diye beklemektedir. Bunu, yazarlar da, insanlar da gizli gizli bekler ve bazen insanlardan birinin veya kahramanlardan birinin şu cüm­lesine rastlanır:</p>
<p>-O kadar mutluyum ki, bu beni korkutuyor.</p>
<p>Bela, sabırla ancak, eğitici ve yüceltici. aldırmazlık veya aşırı önemsemeyle helak oluş değil, tersine belayı, onu var ede­nin adına bir gerçeklik olarak içinde tutmak ve onun bulutlar gi­bi toplandıktan sonra açılacağını beklemek. Ona hem razı ol­mak, hem de kabullenmeden içinde bir evlat gibi büyüttüğü, ta­şıdığı halâs anını beklemek.</p>
<p>Fakat belaya olduğu gibi, mutluluğa, selamete, gönül hoş­luğuna da sabır ve tahammül gerekli. Ona da tıpkı belaya sabredildigi gibi bir dayanma gücüyle sahip olunmalı ki bolluk ve gö­nül rahatlığı, kişiyi kulluk bilincinin sınırlan dışına çıkarıp helâka götürmesin.</p>
<p>Anlamlı bir hayat, bütün sıkıntı ve neşelerden, dinî tertiplere dayalı bir birlik meydana getirebilmek demek. Bu çabalar kişisel olmakla beraber, başkalarına da sirayet ettiği için, arkada­şının iyisinin seçilmesi, alimlerle beraber olunması, mecbur olunsa bile şerli muhitlerde bulunulmaması öğütlenmiş. Ancak insanların kendi gidişatlarını sırf öğütlere bakarak düzenlemek­ten yoksun oluşları yüzündendir ki, ya bizzat kendilerine ya da yakınlarına veya benzerlerine geliş çatan elle tutulur musibetler, bir terbiye aracı olarak ortaya çıkmış.</p>
<p>Hayatın ders alması bu ibretlerle dolu olduğu yetmiyor­muş gibi, yazarlar hayatın taklitleriyle kuruyorlar eserlerini. Az­gınlıklara ya da İlahî tecellilere yol açan aşklar, hile, entrika ve desiseler ve bunun ihtiras dolu talipleri, munisligin ve mazlum­luğun, kendi iradeleriyle kabullenmiş gibi görünen zebunları ve­ya hiçbir acı ve neşenin alıp götürmediği, sarsmadığı, üzerinde fazla durulmamış birçok insan. Kahramanların ve onlarla belir­ginleşmesi istenen tizliklerin daha çarpıcı görünebilmesi için, özellikle ihmal edilmiş, dekorlar halinde kalabalıklar. Onlardan, eserlerde birçok değil birkaç tane bile olsa hep çoğul olarak dü­şündüklerimiz.</p>
<p>Önümüzde bütün hayat, tarih dediğimiz somut tecrübe anlarının bütün geçmiş birikimleriyle birlikte, ve sanat eserleriy­le dolu.</p>
<p>Sabır ve rıza ile gelişmenin değerli araçları olan mutluluk­lar ve musibetler, yaşadığımız hayatta da, sanat eserlerinde de, bol bol elimizin alımda bulunuyor.</p>
<p>Zamanımızın kültür yapısı insanlar için ne gibi ruhsal güçlükler taşıyor?</p>
<p>Sevilmek ve sevgi göstermekle ilgili tavırlar sağlıklı mıdır?</p>
<p>İnsanın kendi benliğini değerlendirmek konusundaki im­kânları, acınacak kadar azalmış mıdır?</p>
<p>Kendini göstermek ve başkalarına kabul ettirmek konu­sunda seçilen ve uygulanan yolların ahlakî değeri nedir?</p>
<p>Neden hoşgörü, düşünceye saygı gibi özelliklerin yerini Saldırganlık, çılgınlık ve zorbalıklar almaktadır? Bunlar nasıl oluyor da bireysel planda da devletler planında da “haklılıkla” bagdaştırılabilmektedir?</p>
<p>Ve nihayet cinsellikle ilgili telakkiler neden bu kadar ser­bestleşmeye, ama buna mukabil ortaya çıkan ruhsal problemle­rin önemli bir yüzdesine cinsel tatminsizlikler sebep olmakta­dır?</p>
<p>Batılı gelişmiş toplumlar, sosyal güvenliklerini sağladıkla­rı bireylerin, bütün zenginliklere, sağlanan bütün imkânlara rağ­men delilikten kurtulamaması karşısında afallıyorlar. Anababalar dişlerini tırnaklarına katarak evlatlarına sağladıkları zengin ha­yata rağmen, onların seçtikleri yollar karşısında hayal kırıklığına uğruyor ve bunalım geçiriyorlar.</p>
<p>Yeni bir salgın var Batı’da:</p>
<p>Genç kız veya erkekler, başlarına garip şapkalar, kulakla­rına küpeler, saçlarına renkli kurdelalar, maskotlar takıyor, çul­lara benzer elbiseler giyiyor, katiyyen çalışmıyor, gereğince sade­ce dileniyor, ortada geçerli ne kadar kural varsa onları yok etme­ye çalışıyor ve kural koyucu, toplumu belli düşüncelere yönlen­dirici ne kadar yerleşmiş büyük müessese varsa onları yok etme­ye çalışıyor ve hatta bu yok etme işinde kendi ölümlerini göze alarak çok ileriye de gidiyorlar. (Uluslararası bir kuruluşu, aynı gerekçelerle ortadan kaldırmak isteyen böyle biri, vücuduna bir­kaç kilo şiddetli patlayıcı bağlayıp, kuruluşun merkezine girerek ateşlemişti, beş-altı yıl önce.)</p>
<p>Bu ve benzeri davranıştan, toplulukları ve akımları, Batı’nın bugünkü kültür yapısından soyutlayarak ele almak, mese­leyi kavramaktan kaçmak olacaktır. Akılcılığa büyük önem ve­ren Batı, akıl dışı her olguyu yok veya değersiz kabul ederek, bi­reylerde doğuştan var olan manevi ihtiyaçları da yok kabul etmiş olunca, birey, görünüşte sağlanan bütün zenginliklere rağmen, içine düştüğü korku, endişe ve ağır yalnızlık hallerinin hesabını soracağı kişiler ve kurumlar aramaya başlamış ve sonuçta çare­yi, manevi ihtiyaçlarını keşfedeceği ve onları temin için gereken­leri yapacağı yerde, yine aynı kültürün insanı olarak, bir bakıma kendini bu illetlere götüren saiklerin metodu ile, suçlu olarak görmeye başladığı kural koyucu kuruluşları yok etmekte bulmuş­tur.</p>
<p>Sevilmek ve sevmek konusunda her insanda bulunan is­tekler onda aşın bir sevilmek isteği şeklinde veya kendisine de­ğer verenleri umursamamak şeklinde ortaya dökülmektedir.</p>
<p>Kendini değerlendirmek konusunda aklî yolları seçememekte, topluma duyduğu tepkilerin acayip kılıklı delisi olmaktadır.</p>
<p>Kendini göstermelik ve başkalarına kabul ettirmek konu­sunda da, ahlâk diye bellenip gelen bütün değerleri ayak alıma alması gerektiğini sanmakta, alenen tecavüze ve şiddete, en ba­sitinden çırılçıplak soyunarak kalabalık bir caddede koşmak gi­bi gösterilere başvurmaktadır.</p>
<p>Eğer Batı’nın içinde bulunduğu bu durumlar, Batı’nın sı­nırları içersinde olup bitse idi ve Doğu; Batı’nın bu kadar güdü­münde olması idi, eğer Batı böyle delicesine taklit edilmiyor ol­sa idi, bütün bunlar bizi pek az ilgilendirecekti&#8230;</p>
<p>Cahit Zarifoğlu &#8211; Zengin Hayaller Peşinde</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6529/">Sabır Yelkenleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/6529/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
