<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bekir Develi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/bekir-develi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 20 Feb 2020 13:38:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Bekir Develi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hayati İnanç ile Sohbet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:38:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[gayret]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23944</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Mümin mümine gayret eder; mümin Allah’a gayret eder;Allah da mümin kuluna gayret eder. ” Bekir Develi:&#124; Efendimiz aleyhisselam, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim,” buyuruyor. Tamamlamak üzere dediğine göre hocam, demek ki bir asgari ahlak var. Hani Cenâb-ı Allah, “Ahsen-i takvim” * buyuruyor âyet-i kerîmede, demek ki bir ahlak mevcut, Efendimiz (s.a.v.) bu ahlakı tamamlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/">Hayati İnanç ile Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23976 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg" alt="" width="300" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-600x380.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-768x486.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1024x648.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1536x972.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">&#8220;<em>Mümin mümine gayret eder; mümin Allah’a gayret eder;Allah da mümin kuluna gayret eder. ”</em></p>
<p dir="ltr"><strong>Bekir Develi:|</strong> <strong>Efendimiz aleyhisselam, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim,” buyuruyor. Tamamlamak üzere dediğine göre hocam, demek ki bir asgari ahlak var. Hani Cenâb-ı Allah, “Ahsen-i takvim” * buyuruyor âyet-i kerîmede, demek ki bir ahlak mevcut, Efendimiz (s.a.v.) bu ahlakı tamamlamak üzere gönderiliyor. Ve o zamanın Cahiliye Mekke’sinde, hatta peygamberliğini ilan ettikten sonra da ona en çok düşmanlık eden adamlar tarafından bile &#8220;Muhammed’ül Emin’ ’ olarak anılıyor, öyle biliniyor. Dârünnedve’de toplantı yapılıyor, “Ya bu millet bizim atalarımızın dinini fevç fevç terk ediyor, Muhammed’in (s.a.v.) arkasından gidiyor, nasıl yaparız da insanları geri kazanırız ya da onu itibarsızlaştırırız?” diyorlar. </strong></p>
<p dir="ltr"><strong>Biri bir şey söylüyor, biri başka bir şey söylüyor, Dârünnedve’deki müşriklerden biri d</strong><strong>e diyor ki, “Ona (sav.) emanet ettiğimiz altınları -ki inanmayanların altınları bile hâlâ onda emanet- değerli eşyalara ihanet ettiğini, onları harcadığını, iç ettiğini söyleyelim, böylece itibarsızlaştırırız..” Bunun üzerine dünyada ondan en çok nefret eden adam, Ebü Cehil diyor ki, “Buna kimse inanmaz, çünkü Muhammed (s.a.v.) öyle bir şey yapmaz&#8230;” Hasım dahi onun (s.a.v.) ahlakına şahitlik ediyor. Müşrikler dahi onun (s.a.v.) ahlakından son derece eminler. Oysaki bizim ahlakımızdan -bırakın hasmımızı- komşumuz, akrabalarımız, belki kendi ailemiz bile emin değil. Ve din aslında ahlaktır. Biraz bundan bahsedelim mi hocam?</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>Hayati İnanç:</strong>Ahlak; hı, lam, kaf; hulk, halk; yaratılışla doğrudan ilgilidir. Yani ahlak, olması gereken, fıtratta mevcut olandır ve bugün Batı dillerinden iltibasla onu etik kelimesiyle karşılıyorsak da aslında bu hiç uygun değildir. Çünkü etik dediğimiz şey göstermelik bir disiplindir. Gözümün içine baka baka beni kazıklama da ne yaparsan yap, demenin adıdır. Hâlbuki ahlak, doğrudan doğruya öze dairdir; ortada kimse yokken, sizi tenkit etmesi muhtemel bir insan mevcut değilken bile sizi çekip çeviren, sizi bağlayan bir hâli vardır. Yani kendi başınıza ve yalnızken de bir ahlak ve bir edep söz konusudur. Bu, aslında Allah ile münasebetimizin tam karşılığıdır; Halik ile mahlukun münasebetinin adıdır ahlak. Allah ile arayı iyi tutmanın adıdır. Çünkü imanla müşerref birisi kalbinin, bütün duygu ve düşüncelerinin Allah tarafından bilindiğini bilir, mesele odur. İnsanı ahlaklı kılan da zaten budur. Kişi, başıboş olmadığını bilir; bu hem muazzam bir güven teşkil eder hem de insanı hizada tutar.</p>
<p>Ahlak her an huzurda, O’nunla iletişim hâlindeymiş gibi yaşamaktır. Bugünlerde bundan uzak olduğumuz; materyalist, maddeci bir tutum benimsediğimiz; her şeyi elimizle dokunup gözümüzle görebildiğimiz şeylere göre dizayn etiiğimiz ve görülmeyi, tanınmayı, bilinmeyi, insanlar tarafından müşahede edilmeyi çok önemsediğimiz için bu noktada epey kayba uğradık, örselendik. Yani yediğimiz yemeği bile resimlerle sağa sola servis etmek gibi; ibadetimizî selfielerle diğer insanlarla paylaşmak gibi; her hâlimizi birilerine göstermezsek geçerli olmayacakmış gibi bir yapaylığı ve suniliği benimser hâle geldik. Bütün bunlar tasannu eseridir, gösteriştir. . . İşte bu bizi değersizleştiriyor, tenzîl-i rütbeye mahküm ediyor, aşağı çekiyor.</p>
<p>Hâlbuki Şeyh Galip ne demişti:</p>
<p>Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın Keder-âlûde-i ümmîd u recâ olmayasın Vâdî-i ye’se düşüp hîç ü hebâ olmayasın Yanılıp reh-rev-i sahrâ-yı belâ olmayasın Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın Secdeler eyle ki merdûd-ı Hüdâ olmayasın.</p>
<p>Hayftır şah iken âlemde gedâ olmayasın: Yani senin altyapın, senin yaratılışın şah olmaya göre, sende o istidat var, peşin peşin var. Bunu zayi eder de geda olursan çok büyük ziyana uğramış olursun. Padişah olmaya layıkken köle olmak, zirvede olmak varken en dipte olmak gibi bir akıbete düşersin. Buna nasıl düşülür, diğer mısralarda tek tek izah ediyor.</p>
<p>Keder-âlâde-i ümmîd ü reca olmayasın: İnsanlardan bir şey beklemek veya onlardan ümit beslemek, onların kapısını aşındırmak gibi bir zaafa düşmeyesin. İnsanlardan bir şey bekleme derdine düşersen, ahlaken süküt etmiş olursun, İşini insanlara göre ayarlamaya başlarsın; bu da riya demek. tir, gösteriş demektir, samimiyetsizlik demektir.</p>
<p>Vâdî-ı&#8217; yeîse düşüp hiç ü hebâ olmayasın: “Vâdî-i ye’se” yani keder vadisine, ümitsizliğe düşüp kendine yazık etmeyesin. “Rehrev-i sahrâ-yı belâ” olursun. Yani eğer bu hataya düşersen belâ çölünde yolcu haline gelirsin. Düşme. Ümidvar ol.</p>
<p>Yanılıp rehrev-ı&#8217; sahrâ-yı belâ olmayasın: Yolu şaşırıp da bela çöllerine düşüp kaybolmayasın. Dünya insanı ahlaklı olmaktan uzaklaştıran çeşitli sebeplerle, tuzaklarla dolu. Cilveli, kandırıkçı, kendini çok önemli zannettiriyor. İçinde bulunduğumuz için de yüzeysel idrak, derin düşünemeyen idrak buna kapılabiliyor. Burada bir mevki elde etmek için, madde elde etmek için, bir duruma kavuşmak için ahlaktan uzaklaşarak kolaycılığa ve kısa yoldan hilelere başvurarak sonuç almaya yöneltiyor. Sakın böyle olmayasın.</p>
<p>Ademe muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın: Çok güzel bir örnek veriyor. İnsanoğlu hata eder ama baban Adem’e (a.s) bak, hatadan sonra nasıl davrandığına bak. Evet, hatası oldu ama boynunu büktü, hatasını itiraf etti, özür diledi, af istedi. Ne oldu? Adem safiyullah; ilk peygamber; altı büyük peygamberden biri; ülü’l azm. Öte yandan bir hata daha var; iblisin itaatsizliği. . .</p>
<p>Secdeler eyle ki merdüd-i Hüdâ olmayasın: Karşısına da bunu koyuyor şair. Burada da hata var ama ne oldu? Şeytan bâtılı savundu, hatasını müdafaa etti, diklendi, nedamet duymadı ve Azâzîl iken iblis-i lain oldu. Bu ikisi toprak kültürüyle ateş kültürünün mukayesesi; toprak kültürüne tevazu hâkim, her türlü kahrı çekiyor, seni taşıyor ama kibirlenen ateş de sonunda toprağa karışıyor. Toprak onu da içine alıyor. Toprak kültürünün başında model olarak Hz. Adem’i görüyoruz. Ateş kültürünün kumandanı ise iblis. Bütün davranışlarımızı buna göre ayarlamamız, bunu hatırımızda tutarak yola devam etmemiz gerekiyor.</p>
<p dir="ltr">İnsan tabii zaafa düşebilir. Kayserili Beliğ merhum şöyle diyor:</p>
<p dir="ltr">Bilmeyen sırr-ı kazâyi der-i pâşâya düşer Kısmen kânî olan dergeh-i Mevlâya düşer</p>
<p dir="ltr">Kaza sırrını bilmezsen, makam sahibinin veya servet sahibinin, yani paşanın kapısına düşersin; insanlardan bir şey beklemeye başlarsın, ümit edersin. Hâlbuki salim bir akıl buna asla tenezzül etmez. Neden? Bilir ki o da ölümlüdür; bugün makamı varsa yarın yoktur, bugün canı varsa yarın yoktur, nefesi bile emanettir. “Ben bundan ne isteyeyim, ne bekleyeyim, buna ne hacet?” der, haysiyetini muhafaza eder, vakur durur, ağırbaşlı olur, izzetini korur. Dememişler mi ki, “İmandan isteme; verirse minnet, vermezse zillet. Allah’tan iste; verirse nimet, vermezse hikmet.” İşte Allah ile ilişkiyi bu çerçevede düşünmeli. Ben ondan istiyorum, verirse nimet vermiş olur, vermezse bir hikmeti var<br />
dır, o da faydalıdır.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Sadece isterken de değil. Mesela günümüzde yaşanan kırgınlıkları, insanların birbirlerinden şekvacı olmasına baktığımızda biri diyor ki, “Benim falancayı bu k</strong><strong>adar iyiliğim dokundu, ona şöyle güzellikler yaptım, böyle para verdim, sonra bana bunu yaptı&#8230;” Aslında bu kırgınlığın temeline baktığımızda şunu görüyoruz: Yapılan şey Allah rızası için yapılmış olsa, kulun zaten hata yapması, yarın sırtını dönmesi ihtimali düşünülse, bu kırgınlık hiç yaşanmayabilir. “Ben zaten Allah rızası için yapmıştım ve karşılığını Allah’tan bekliyorum,” der insan, kırılmaz ve kızmaz. Değil mi?</strong></p>
<p dir="ltr">İnsanoğlu bir iyilik yaptığı zaman ikisi birden imtihana giriyor işte: Eğer iyiliği yapan kimse Allah rızasını gözetmeyip biraz böyle aferin ve karşılık beklediyse, imtihan gereği karşı taraf bir yanlış yaptığında tuzağa düşer. “Gördün mü bak, yaptığımız iyiliğe ne cevap verdi!” der. Araya soğukluk girer, ikisi de kaybeder. Hâlbuki aksi hâlde imtihan yine gerçekleşir ama kişi, sizin dediğiniz gibi, “Ben zaten Allah rızası için yapmıştım, insanlardan bir şey beklemiyordum,” der, müsterih olur. Bu, karşı tarafı utandım; o da tövbe eder, o da kazanır.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Ne kadar güzel,iki tarafli kazanç yada iki taraflı kayıp söz konusu</strong>.</p>
<p dir="ltr">Tabii tabii, ikimiz birden imtihandayız. Yani sadece âşık değil imtihanda olan, maşuk da imtihanda; sadece iyilik yapan değil, iyilik gören de imtihanda. Çünkü Cenâb-ı Hak gayret sahibidir. Şimdi efendim, temel ahlak meselesini bir güzel anlayabilmek için bu “gayret” noktasına biraz temas etmeli.</p>
<p dir="ltr"><strong>Nedir “gayret” hocam? Günümüzde kullandığım anlamı dışında başka bir manası daha var sanırım.</strong></p>
<p dir="ltr">Günümüzde “gayret” kelimesini çok çalışma, yorulma manasında anlıyorsak ve bu mana doğru ise de, haddizatında gayret ile haset kelimesini birlikte düşünüp bir kavramı kalplerimize ve zihnimize iyice yerleştirmemiz lazım. Gayret, kıskançlık demek; haset de kıskançlık demek. Bugün Türkçemizde biz ikisini de aynı kelimeyle, kıskançlık-kıskanma ile karşılıyoruz. Hâlbuki bunun biri pozitif, biri negatif. Negatif manadaki kıskançlık şu; karşınızdakinin bir iyiliğe sahip olmasını; ilim, servet, makam, ibadet, sevilirlik, itibar, her ne olursa bir nimete kavuşmasını çekemezsiniz, arzu etmezsiniz, onda olmasın bende olsun dersiniz; bu hasettir. Evet, Türkçede bunun karşılığı kıskançlık ama öbürü gibi değil, gayret daha farklı. Gayret, üzerinde hakkı bulunan mukaddes gördüğün kişi veya şeye başkasının el uzatmasına razı olmamak demektir. Yani mesela bir adamın hanımını kıskanması, dinini kıskanması, din kardeşini kıskanması&#8230; Şimdi burada bir hadîs-i kudsî zikredilir: “Mümin mümine gayret eder. Mümin Allah’a gayret eder. Allah da mümin kuluna gayret eder.” Üçünün de ayrı ayrı anlaşılması lazım.</p>
<p dir="ltr">Mümin mümine gayret eder. Bu ne demektir? Kıskanır. Sen beni kötü bir hâlde görsen, yakışmayan bir çirkinliğin içinde görsen, kıskanırsın. Beni o çamurun içinden çıkarmayı arzu edersin. Koluma girer ve, “Ya abi sana yakışmıyor,” dersin. Biraz cefası olsa da buna katlanır, beni oradan kurtarırsın, beni kıskanırsın yani. Gençliğinde, yirmi yaşındayken bize gelip giden ve soru soran bir delikanlıya, “Günah işlemeye gideceksen de yalnız gitme,” demişim, yirmis ene sonra şimdi, bunu teşekkürle andı. “O gün anlamamıştım ama şimdi anlıyorum,” dedi. Şöyle bir faydası var: Yanınızda bir kardeşiniz varsa Fazla ileri gidemiyorsunuz, koruyor sizi, kıskanıyor, gayret ediyor. Sizi bir fısk ficur, bir çirkinlik içinde görünce dayanamıyor, o hareketin sana yakışmadığını söylüyor.</p>
<p dir="ltr">Mümin Allah’a gayret eder. Bu ne demektir? Kıskanır. Rabbinin emirleri çiğneniyor, emrine hürmet gösterilmiyor, itibar edilmiyor diye kanına dokunur, acı çeker. “Rabbimin emrine nasıl uyulmaz?” der. Bir tanıdığım, merhum, fazilet ehli bir zat idi, şöyle demişti: Bazı arkadaşlarımızın, çocuklarını sabah namazına kaldırmakta gevşek davrandıklarını işitiyorum. Buna asla inanmıyorum, yapmaz arkadaşlarım diyorum ama Allah göstermesin, böyle bir şey varsa kim olduklarını unutup yakalarına sarılmak geliyor içimden&#8230; Dudakları kupkuru, yüzü bembeyaz oldu&#8230; Yani kıskanmak nedir, ben orada ayan beyan gördüm. Rabbimin emri çiğneniyor, bu nasıl olur diye çılgına dönen bir âşık hâli vardı. İşte sevmek böyle bir şey. Yoksa başkasının günahının ona zararı olacağından değil&#8230; Ama Rabbimin ve emirlerinin itibarını ayaklar altına alamazsın diyor. Dokunuyor, kanına dokunuyor.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Allah kuluna nasıl gayret ediyor hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">İşte o da şu şekilde: Hadîs-i kudsî’de Hak Teâlâ buyurmuş ki, “Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Her şeyi senin için yarattım. Senin için yarattığım şeyler, seni benden alıkoymasın. Seni meşgul, seni benden gafil etmesin.” Yani Allah sana cenneti hazırlamış, sen dünyada çer çöpe aldandın..Olur mu bu? Ahde uyar mı?</p>
<p dir="ltr">| <strong>Buna mı tav oldun</strong>?</p>
<p dir="ltr">Buna mı tav oldun! Evet, buna mı tav oldun, güzel söyledin. Ahideşmedik mi? “Elestu bi-rabbi/kum, ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğimde “Belâ, evet,” demedin mi? Sen bana söz vermedin mi? Ben bir şeye muhtaç olduğumdan mı sana emirler, yasaklar koydum? Haşa! Ama sen benim hatırımı gözetmedin.</p>
<p dir="ltr">Kulunun tövbe etmesi hâlinde Allah seviniyor. Hem de nasıl seviniyor. Neye? Senin tövbe etmene. Niye peki? Bu, sana olan sevgisinin şiddetini, gayretini ve seni kıskandığını gösteriyor. Bu hususta bir örnek daha arz edeceğim. Sahabilerden Muâz b. Cebel bir soru soruyor Resulullah Efendimiz’e (s.a.v.): “Ya Resulullah, hanımımı suç hâlinde görsem, cezalandırmak için bir şey yapamaz mıyım? İnisiyatif alamaz mıyım? İhkak-ı hakta bulunamaz mıyım?” Efendimiz (s.a.v.), “Hayır!” buyuruyor. “Dayanamam ya Resulullah,” diyor, “dayanamam.” Resulullah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, “Kavminizin reisinin gayretini gördünüz, o çok gayret sahibidir, yani kıskanır. Ben ondan daha gayretliyim, Allah benden gayretlidir.” Buradan anla ki sen hududa tecavüz edersen, Allah indindeki durumun ne olur? Yani Allah’ın fuhşu men etmesi, Allah tarafından fuhşun yasaklanan, kuluna olan gayretindendir. Kıskanıyor bizi.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Nesle gayret ediyor, doğacak temiz evlatlara gayret ediyor.</strong></p>
<p dir="ltr">Gayret kavramı işte bu. Bu anlayış yerleştiğinde ve bu kavram güzelce anlaşıldığında, insan bütün davranışlarını O’nu gücendirmeme esası üzerine inşa eder. İnsan, Rabbimin üzerimdeki hakkına bir saldırı olmasın, O’nu gücendirecek bir şey yapmış olmayayım diye düşünür. Yerken, içerken, gezerken, tozaı&#8217;ken, evlenirken; ticari, siyasi her türlü ilişkilerini yürütürken bunu nazara alır, O’nun rızasını gözetir. Bilir ki bu kalp O’na aittir, bu kalbin sahibi O’dur ve buraya başka bir şeyin girmesi uygun değildir. Başka bir tutkuya yer vermek cinayettir. Şeyhülislâm Yahyâ bir beytinde, kalbinde başka bir tutkuya yer verirsen Kâbe’ye put sokmuş gibi olursun, aklını başına al diyor.</p>
<p>| <strong>Çünkü orası Allah’ın</strong> evi&#8230;</p>
<p>Allah’ın evi&#8230;</p>
<p>Hayati İnanç&amp;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayarı,syf.83-92</p>
<p dir="ltr">* ‘Ahsen-i takvim” ifadesi Andolsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık” (et-Tin 95/14) meâlindeki âyette geçmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/">Hayati İnanç ile Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç ile Bir Sohbet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:23:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[Eğlence]]></category>
		<category><![CDATA[Fabrika Ayarı]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati İnanç ile Bir Sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23942</guid>

					<description><![CDATA[<p>“İnsanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor.Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer. ” Bekir Develi: Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Resül-i Ekrem’e (s.a.v.), âlîne ve ashabına salât ve selam olsun. Rabbim, bu kitabı oluşturma adına sarf ettiğimiz zamanın hakkını verenlerden eylesin bizi inşallah. Okuyan kardeşlerimizden, bu kitabı okurken sarf [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/">Hayati İnanç ile Bir Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23976 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg" alt="" width="352" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-600x380.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-768x486.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1024x648.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1536x972.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11.jpg 1600w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></p>
<p>“<em>İnsanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor.Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer. ”</em></p>
<p><strong>Bekir Develi: Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Resül-i Ekrem’e (s.a.v.), âlîne ve ashabına salât ve selam olsun. Rabbim, bu kitabı oluşturma adına sarf ettiğimiz zamanın hakkını verenlerden eylesin bizi inşallah. Okuyan kardeşlerimizden, bu kitabı </strong><strong>okurken sarf ettikleri zamandan şimdiden helallik isteyelim, Allah razı olsun. Rabbimden bu çabamızı amel-i salih olarak kabul buyurmasını niyaz ederiz. Klasik bir başlangıç olmasın istiyorum: Öncelikle nasılsınız hocam?</strong></p>
<p>Hayati İnanç: Elhamdülillah, şükürler olsun. Allah’ın kulu, Rasulü’nün (s.a.v.) ümmeti, kabahatine kusuruna rağmen hâlen nefes alan, seven sevilen biri olarak yaşıyoruz. Biz şükretmeyeceğiz de kim edecek? İyiyiz yani elhamdülillah hiç hak etmediğimiz kadar. İhsan edildi, merhamete kavuştuk ve hayırlı bir hizmet nasip oluyor. Bu arada da niyetimizi sık sık kontrol ediyoruz; hataya düşmeyelim, havaya girmeyelim, kendimizden bilmeyelim diye. Çünkü hayrı ve kemali kendinden bilen hain olur. Ve afîedilmeyen tek suç hıyanettir. Bir iyilik ve güzellik varsa bu Allah’tandır. Kusur, noksan bizdendir. Seferle emrolunduk zaferle değil, Cenâb-ı Hak’tan hayırlı muvaffakiyet niyaz ederiz. Tüm arzumuz kısacık ömrümüzde insanlara bir şekilde faydalı olmak, onları iyi insan olma yolunda bir adım daha teşvik edebilmektir.</p>
<p><strong>Hocam, her şeyin hoyratça, hızlıca tüketildiği ve bu arzular beslenmediği zaman hesap sorulduğunuz, üretken olmamakla itham edildiğiniz hakikaten çok acımasız bir tüketim çağının ortasındayız. Evlilikler de böyle tüketiliyor, aşklar da; gerçek anlamda aşksa tabii&#8230; Yemeklerin bile isimleri fastfood olmuş yani hızlıca tüketiliyor. Siz bir emek harcıyorsunuz, yıllarınızı veriyorsunuz, bir kitap yazıyorsunuz, onun sonunu getirmeden, hatta kitaba dahi başlamadan, yenisi ne zaman çıkacak diye soruyor insanlar. Tabii bu tüketim kültürünü beslemek için artık 3D fılmler çekiliyor, sinemalar doluyor, taşıyor. YouTube’tu, Netflix&#8217;ti, iletişim araçlarıydı derken kitap sanki bunların içinde biraz yalnız kaldı&#8230;</strong></p>
<p>Mütevazı, garip. . .</p>
<p><strong>Boynu bükük kaldı. Yani 8D sinemalar var mesela. Filmi izliyorsunuz; rüzgâr adamın kulağının arkasından geçiyor, bunu hissettiriyorlar, yağmur yağıyorsa insanları ıslatıyorlar. Her şeyin böylesine tüketildiği, üretilen işlerle görsel duyulara bu kadar hücum edildiği şu zamanda, kitap bir anlamda garip kaldı ve biz şua</strong><strong>n derdimizi bir kitapla anlatma muradıyla buluştuk, sohbet ediyoruz hocam. Siz hakikaten müktesebatı sağlam, kitaplardan daha çok beslenmiş biri olarak, kitabı bütün bu garipliğine rağmen daim kılan, değerli kılan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Neden kitaptan vazgeçmemeliyiz ve neden kitabımız hep başucumuzda durmalı?</strong></p>
<p dir="ltr">Estağfurullah. . . Her duygu yanıltıcı olabilir derler; mesela göz yanıltıcıdır ama dokunduğunuz zaman, tanımadığınız, yeni tanıştığınız biriyle tokalaşıp musafaha ettiğiniz zaman güven hasıl olur. Yani suyun içine bir kurşun kalem sokarsınız kırık görünür, göz yanıltır sizi, elinizle doğru olduğunu anlarsınız. Koku ve dokunma yanıltmaz pek, pek yanıltmaz. Dokunduğunuz şey sizindir; yani ekranda okuduğunuz şeyle fazla özdeşleşemezsiniz moda deyişle, o size mal olmaz pek, aranızda bir mesafe vardır, bir sevimsizlik vardır. Ama kitapla dostluk kurarsınız, kokusu size siner, o kitabı elinize aldığınızda eski bir dostunuzla karşılaşmış gibi olursunuz. Otuz yıl, kırk yıl önce okuduğum kitabı elime aldığım zaman heyecanlanırım hâlen. Klasiktir, onun bir değeri vardır; arada dostluk, yakınlık peyda olur. Kitabın değeri hiçbir zaman bitmemeli, gözden düşmemeli, modernite bizi o konuda aldatmamalı. Okuduğun şeye dokunacaksın.</p>
<p dir="ltr">&#8216; <strong>Eyvallah hocam. Yani çağımızın bize sunduğu bu görsel çılgınlık, bu efektler aslında yanıltıcı. Kalbe dokunabilir değil, daha çok bir sihir, bir illüzyon. Öyle mi?</strong></p>
<p dir="ltr">Tabii, tabii&#8230; İllüzyon&#8230; Aldatıcı&#8230; Zaten dünyanın kendisi aldangaç, bir de burada gönüllü bir aldanma hâli var. İnsanlar aslında yapmacık, yapay, sevimsiz, çok da insana hitap etmeyen bir alanda tatsız tatsız avunduklarını ve oyalandıklarını biliyorlar; yani aslında bu, neşeyi kaybedenin eğlenceye sarılması hâlidir. Biz neşeyi kaybettik. En doğru, daha güzel söyleniş biçimiyle neşveyi&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Ne fark var ikisi arasında hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">Neşve ruha dair, eğlence bedene. Neşve sizi besler, olgunlaştırır, bazen güldürür bazen ağlatır, pişirir. Eğlence ise oyalar, vaktinizi işgal eder, elinizde hiçbir şey kalmaz, ondan buruk bir lezzet, bir hatıra dahi bulunmaz, anlamsız bir biçimde irtifa kaybetmiş olarak ortamdan çıkarsınız.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Bir nevi uyuşturucu gibi bir şey&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Uyuşturucu, tamı tamına, ağzına sağlık, tamı tamına uyuşma hâlidir. Gönüllü olduğu, bilerek yapıldığı için de tehlikelidir.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Uyuşma hâli dedik ya hocam, şunu merak ediyorum: Kimisi gerçekten mesuliyetinden, sorumluluğundan bihaber, o zaten böyle bir uyuşukluğun içinde, akıntıya kapılmış gidiyor. Kimisi mesuliyetinin de farkında ama uyuşmak istiyor, aklımın bir eşi olsa da çeksem diyor. Çünkü kendisi, Allah’ın yüklediği sorumlulukları, gerçek, kâmil manada yerine getiremediğinin farkında. Bir film açıp izleyeyim, beni birazcık bu sorumluluktan kurtarsın, uzaklaştırma</strong><strong>d iye düşünüyor. Belki de eziliyor. Ehl-i vicdan ama sorumluluğunu yerine getiremiyor. . .</strong></p>
<p dir="ltr">Ben gafleti arıyorum deme durumu&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Değil mi hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">Fakat ondan önceki vaziyeti, yani neşeyle eğlencenin farkını çok fena hâlde hayranı olduğum Nâilî isimli şairimiz belki üç asır sonra birileri kurcalar diye not düşmüş. Muhteşem bir beyti var. Nâilî merhumun vefatı 1666, Halvetî ve hakikaten sersemleticî etkiye sahip bir üstat. Bu yüzden anlaşılması da zor, hayli zor. İzah etmeye kalktığınızda âciz kalıyorsunuz çoğu kere, bir daha bir daha okuyorsunuz.</p>
<p dir="ltr">Hiç anlamadan gözlerinizin buğulandığı da oluyor. Enteresan bir üstat.</p>
<p dir="ltr">Neşvedâr-ı hayretiz biz<br />
Cür&#8217;adan-ı feyzden<br />
Ne sıfâl-i mek ne câm-ı âfîtâbin mestiyiz</p>
<p dir="ltr">Sifâl-i meh: Gece kadehi. Câm-ı âfıtâb: Gündüz kadehi. Yani meh ay, afitab güneş. Gecenin bahşettiği zevklerle de sarhoş değiliz, gündüzün bahşettikleriyle de. Zımnen ifade edilen geceye dair olan zevklerin behîmiyet; gündüze dair olanların kâr, ticaret, başarı vs. olduğudur. Sarhoşuz ama sebebi ikisi de değil, bizim sarhoşluğumuz başka, diyor şair. Bir de birinci mısrada neşvedâr-ı hayretiz biz diyor; yani hayret ile neşvedâr olduk, sarhoşuz ama bu neşvenin, bu sarhoşluğun kaynağı hayret. Nereden? Cür’adan-ı feyz’den, feyz cür’adanından; hani biraz argo söyleyeyim burayı, feyz cür’adanmdan bulduk kafayı. Cür’adan kelimesine bir bakalım. Türkçemizde yağdanlık ve çaydanlık kelimelerinde kullandığımız “-dan” ve “-lık” eki fazla aslında, cür’adan, yani içine cür’a konulan kap. Cür’a nedir? Sarhoş olmak için kullandığınız madde katıysa, iki parmağınızla tutabildiğiniz miktara cür’a denir; sıvıysa kadehin dibindeki son yuduma cür’a denir. Onlarla sarhoş değiliz, yani afyonla veya şarapla değil, feyz cür’adan. Feyz diye bir şey var, o kavrama odaklanacağız şimdi, şair zaten dikkati oraya çekiyor. Onun cür’adanından bulduk kafayı, müsaadeyle burada argo kullanıyoruz ya. Peki feyz adı verilen şey nedir?</p>
<p dir="ltr">Hakkında çok şey söylenen, çok şey yazılan feyz en kısa tanımıyla Allah sevgisi demektir ve bunun tahsil edileceği cür’adan, üstadının iki dudağının arasıdır. Yani ben üstadımm sözleriyle, kalbe nakşolunan, irşat edici sözleriyle sarhoşum; beni sarhoş eden, dünyanın ne maddi ne de behîmî, karşı cinse dâhil olan zevkleri değildir. Bu dünyada beni oyalayacak, beni eğleyecek, eğlendirecek başka bir şey yok. Ben ezel bezmindeki sarhoşluğun dünyadaki devamı, tesellisi, avuntusu olan doğrudan söyleyelim şunuşeyhimin iki dudağının arasındaki sözlerden sarhoş olmuşum, sen bana neyden bahsediyorsun, bu dünyanın nesiyle beni kandıracaksın? Tamamına bir kıymet verdiğim yok ki sen içinden bir parçayla beni aldatmayı düşünüyorsun.</p>
<p dir="ltr">Şimdi bu beyitten ve emsalinden, insanın böyle bir sarhoş olma ihtiyacı, dedin ya bani Eşini çekme, şöyle bir gafleti arama durumu var. İnsan zevk almadığı şeyi yapmaz azizim, velev namaz. Namazı da devamlı şekilde zevk alırsa kılar insan, yani zevk diye bir şey var, zevk zevk&#8230; Zorla,metazorı&#8217;, ite kaka, yasak savmak kabilinden üç gün, beş gün gider. Zevkine varmaktır mesele; sahibiyle irtibat kurmak, O’nunla sohbet ettiğinin bilincine varmak, O’nun muhatabı olmanın tadını az çok almak, koklamaktır mesele. İşte o zevki aldığınız zaman dünyada niye bulunduğunuzu anlar; gelen her şeyden ayrı zevk duyar; acı da olsa lezzet alır; bahtiyar, mutlu mesut yaşarsınız. Hayatınız anlam bulur. Fe eyne tezhebân (81 :26). Nereye gidiyorsun sualinin cevabı sizde hazırdır, hayatınız onun cevabını teşkil eder. Bundan mahrum olduğunuzdaysa avunmak için bazen gürültüyle, bazen servetle, bazen devletle, bazen şehvetle, bazen oyuncaklarla, yani gündüz veya gece kadchinin sarhoşluğuyla kendinizi aldatırsınız. O esnada da bal gibi bilirsiniz ki bir aldanma içindesiniz.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Yani dışarıda, sokakta ya da çevremizde gördüğümüz; aldandığı hissine kapıldığımız insanlar da aslında aldandıklarının farkındalar mı hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">Farkındalar, farkındalar. Görmemeye çalışıyorlar, yani bir an için pas geçmeye, üzerinde durmamaya gayret ediyorlar. Küçücük otomobilin içinde kulak zarını patlatacak bîr gürültüyle sözde müzik dinleyen birisi bir şeyi bastırmak için yapar bunu ancak, normal değil çünkü, belli bir desibelden yukarısı insan kulağını rahatsız&#8217; eder. O çocuk rahatsız şüphesiz. Metroda seyahat ediyorum, yanımdaki çocuğun kulaklığından bana sızan ses, beni orada durdurmuyor; aklım başımdan çıkacak! 0 sesin tamamı onun kulağının içinde&#8230; Bu ancak içerideki bir huzursuzluğu bastırmaya çalışan berbat bir avunma biçimi olabilir.</p>
<p dir="ltr">| <strong>O zaman sohbetin başına döndüğümüzde parçalar şimdi yerine oturuyor. Sadece medya dilinde kullanılan görseller, animasyonlar, Dolby dijital sesler değil; yapılan büyük binalar, büyük AVM’ler, büyük arabalar&#8230; Külli bir illüzyon var.</strong></p>
<p dir="ltr">Aynen öyle! O çok paralar da bir illüzyon. Adam çok para kazanıyor, doymuyor daha da kazanıyor, daha da daha da&#8230; Mutlu mu oluyor? Hayır. Ben hiç mutlu zengin görmedim, biraz fazla genel bir şey söyledim belki ama görmedim, yok, olmuyor. Çünkü “yeteri kadar” diye bir prensip var. İhtiyacı aşan her şey zehir; adamın canına okur.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Bu konuda da ihtiyacın ne olduğunu doğru tanımlamak lazım.</strong></p>
<p dir="ltr">İhtiyaçla isteği karıştırmamak lazım. Yani zaten sınır budur. Nefsinin isteğini verme, ihtiyacını ver. İhtiyaç ne kadardır? Üremeye yetecek, yaşamaya yetecek, sıhhatinin devamını sağlayacak miktar&#8230; Elbette böyle bir kesin çizgiden söz etmek mümkün değil ama insan da şuurlu bir mahluk canım, şuurlu bir yaratık, artık o kadarını herkes düşünsün. Zaten düşünceden mahrum olduğu zaman insan, acayip bir şey oluyor. Kendini zehirliyor, bu bir hastalık hâline geliyor. İşin kötü yam bu hastalık bir de bulaşıcı; etrafa sirayet ediyor, insan etrafa da mutsuzluk saçan bir şey hâline geliyor. O yüzden insanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor. Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer.</p>
<p dir="ltr"><strong>Bir büyüğün sözüydü bu, okumuştum, diyordu kiz: “Cehennem azabını intac edecek bir günahı gizlice işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicap duyduğu zaman, kalbinde küçük bir emare ile meleküt âlemini inkâr etmek arzu eder.” Çünkü biliyor ki meleküt âlemi onu izliyor. Bu yüzden her günahta küfre gidecek bir yol vardır, diyor. Vicdan sahibidir ve keşke onlar olmasaydı, keşke onlar bu yaptığıma şahitlik etmeseydi der, kendine ufak bir helak kapısı aralar, sineğin ısırmasından kaçar ama yılanın sokmasına razı olur, helak olur gider. Dolayısıyla kendisini bu illüzyona inandırmak isteyen insanlar, aslında sadece zararda olan değil, bir anlamda da belki fevç fevç küfre yürüyen insanlar. Perdeyi hakikat telakki eden insanlar, doğru mudur?</strong></p>
<p dir="ltr">Evet, tabii. Bakın burada İmâm-ı Rabbânî’den bir tespiti de sanki dercetmenin yeri gelmiştir: “Günaha azap yapılmasının sebebi küfür kokusu bulunması, küfür bulaşıklığı bulunmasıdır.” Neden? Hatâen yaptığına bir şey yok zaten; yani kazâen ayağın kaydı, Sürçtü, bunda bir şey yok. Niye azap var? Bilerek, isteyerek yapıyorsan var.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Azm ü cezm ü kastedersen yani&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Azm ü cezm ü kastedersen var. Bu da nedir? Doğrudan küfür değildir elbette ama o kadar yakındır ki, kokusu vardır. Vardır çünkü insan inatla, bu kadar ısrarla günah işleyemez; bir yerde durur, bir yerde durur ve durmalıdır. Tıpkı dediğiniz gibi bu iç huzursuzluk onu “keşke olmasaydı” noktasına getirip inkâra sevk eder. Her günahtan küfre bir yol var, tam da bu demek.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Öyleyse aslında güzel dinimizin, din-i mübin İslam’ın senin olmayan bir elmayı tüketmenle, o elmayla ilgili bir sorunu yok. Allah onu yeme dediği hâlde bu cesareti nereden buldun? Bununla bir sorunu var. Metayla değil&#8230; Sendeki o yanlış yapma hissiyle, o pervasızlıkla ilgili bir sorunu var.</strong></p>
<p dir="ltr">Evet. Bunu nasıl yaptın? Emri ayaklar altına aldın&#8230; Şimdi şurada iki noktadan söz edilir. İki şey birden geldi aklıma ama kaçırmam inşallah. Biri şu: Allah kuluna gayret eder, kul Allah’a gayret eder, mümin mümine gayret eder. Ahlak âlimi Konyalı Hâdimî merhum şöyle bir tespit lütfediyor: Kulun Allah’a gayret etmesi, kulun Allah’ım kıskanmasıdır. İfadeye bak! Kıskanır diyor, nasıl kıskanır? Rabbimin emri çiğneniyor diye ıstırap duyar, bu olmaz der, Rabbimin emri nasıl ayaklar altına alınıyor diye acı duyar. Sevdiğinizin hükmü çiğneniyor bir anlamda. . .</p>
<p dir="ltr">Abdülhakim Arvâsî hazretleri mahpusken, hanımını Eyüp Sultan’daki dergâhtan sürükleyerek götürüyorlardı. Talebeleri bu durumu gördüler, ağlaya ağlaya cezaevinde arz ettiler. Efendim, hanım annemize bunu bunu yaptılar, saçı da açıldı filan diye anlattılar. Yürekleri dayanmıyor, söylemek çok ıstırap verici ama gizlemeye izin yok. Hazretin kelamı şu: “Allah Teâlâ’nın namusu bugün ayaklar altına alınmaktadır, bizim namusumuz kaç para eder?” Ya. . . Allah rahmet eylesin. Bakış açısı&#8230; Nedir bu? Namus-ı ilahi, yani din-i islam ayaklar altına alınırken biz namusumuzu nasıl görelim, bunun üzerinde nasıl duralım&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Buna iffeti koy, buna Kudüs’ü koy, buna Mekke-i Miikerreme’yi koy, buna ticaret ahlakını koy, aile saadetini koy, ne koyarsan koy bunun içine.</strong></p>
<p dir="ltr">Değer meselesi yani, değerlerinin farkında&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>İkinciyi de arz edecektiniz hocam, kaçmazsa dediniz.</strong></p>
<p dir="ltr">Yani biraz kaçar gibi oldu da. . . Onun yeri gelecek yine şimdi. .. Zihni kontrol etmek çok zor. Böyle haylazlıklar yapıyor bazen. Allahümme salli alâ Muhammed.</p>
<p dir="ltr">Galib merhumun kırk sekiz mısralık şaheserini okuyordum, en çok üzerinde durduğum manzume odur. Bütün okullarda ders olarak okutsak şunu, şu kırk sekiz mısra ile her mesele hallolacak falan gibi hülyalarım, ham hayallerim vardır. Ben bu hayali muhafaza ediyorum da tatbik mevkisine gelmediği için ham hayal diyorum. Bir gün o şiire, mecliste de ehl-i ilim birkaç kişi var, inşallah hafızam beni yarı yolda bırakmaz diyerek başladım. Üçüncü bentte bir mısrada takıldım, dört defa geri giderek patinajla zor çıkardım, çok şükür dedim. Yerime oturduğum zaman o ehl-i ilim dosrum, ismini zikretmeyeyim şimdi, kulağıma eğildi. “Bir daha hafizam deme, ihtarı aldın,” dedi ve devam etti: “Çünkü sen hafızadan değil levhten okuyorsun. Araya kendin girdin, ikazı yedin!”</p>
<p dir="ltr">| <strong>Çok iyi. Kendini çıkar aradan&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Çıkar aradan ya&#8230; Çık aradan, kalsın seni yaratan. Bunu hayatın tamamında böyle görmek lazım. Namaz kılabiliyorsan bu bir keramettir azizim. Bu zamanda sen beş vakit namaza devam edebiliyorsan&#8230; Bu kadar mânilere rağmen&#8230; Fiziki zorluğu yok, abdest namaz her vakit toplam on dakika, fazla bile gelir. Ama bir istikrar, bir kararlılık, bir sabitkadem olma ister bu. Ömür boyu devam ediyor; yazı yok, kışı yok, tatili yok, pazarı yok&#8230;</p>
<p dir="ltr">| <strong>Bir performans ödevidir yani.</strong></p>
<p dir="ltr">Tabii. Bu bir kerametin zuhurudur; bu sen korunuyorsun demektir, burada özel bir durum var. Namazı özel bir ihsan olarak, bir hediye olarak, sevgiliyle randevu fırsatı ve imkânı olarak görme alışkanlığına da ihtiyacımız var. Günahı savdı, bir vazifeyi yerine getirdi, yükü attı gibi değil de, bilakis, öyle bir imkân ki kim sevgilisine günde beş defa kayıt ve şart olmaksızın kavuşabiliyor, kusuruna dahi bakılmıyor&#8230; Bir lokale üye olsan kıyafetten dolayı giremediğin olur, aidat eksik olsa adamı içeri sokmazlar.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Hakikaten öyle</strong>.</p>
<p dir="ltr">Ama burada kayıt ve şart yok, demek ki gözden çıkarılmadın, demek ki ümit var, demek ki sende hayat var! Çok güzel bir müjdedir bu. “Filan kulumu tardettim,” buyurdu Cenâb-ı Hak o dönemin peygamberine, vahyetti. Peygamber adamın yanına gitti, “Sen bittin, taraf-ı ilahiden tardedildin,” diye haber verdi. Adam gayet soğukkanlı karşıladı bunu. Bir müddet sonra karşılaştılar. “Ya benim işim iyi gidiyor, ticaretim güzel, şöhretîm güzel, her şey yolunda, sen de peygambersin yalan söyleyecek değilsin. Hani ben tardolduydum?” dedi. Peygamber sordu: “Dua eder misin?” “Hayır.” “Ağlar mısın?” “Hayır.” “Bitmişsin, haberin yok,”dedi, “bundan büyük felaket olmaz; gözün yaşamıyor, dua etmiyorsun ve diyorsun ki işim iyi. Ne iyi? Battıkça batıyorsun.” Ümidi olan ağlar, ümidi kesilmemiş insan ağlar. Bizde gözyaşı rahmet; nisan yağmuru müjde ve neşe; gözlerin ağlaması da ruhun gülmesidir. Modern çağda bu kavramı da kaybettik; ağlamayı olumsuzladık, negatif kodladık; ağlamamak lazım, ağlamak zayıflıktır gibi çok berbat bir anlayış bu. Olur mu hiç! Ağlamayan gülemez ki zaten. Gülmek ağlamanın ta kendisidir, madalyonun biri bir yüzü, biri bir yüzüdür.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Hakiki gülenler hakiki ağlayanlardır</strong>.</p>
<p dir="ltr">Hayati İnanç&amp;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayari,syf.15-27</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/">Hayati İnanç ile Bir Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-bir-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç&#038;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayarı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:18:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[Fabrika Ayarı]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23973</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnancımız şudur: Din bir hâl meselesidir. Onunla hâllenmeden, onu üzerimizde taşımadan dine hakiki anlamda bir mensubiyetten ya da kâmil manada bir sadakatten söz edemeyiz. Evet; dinin felsefesi var, ilmi var, teorisi var, düşüncesi var ama nihai gaye onun bir hâle, bir hayat tarzı ve pratiğine dönüşmesidir. Hayata dokunmayan, yön vermeyen bir din algısı eksiktir. Kitapların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/">Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayarı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23974 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/81979990_128091695348579_584366826953068904_n.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">İnancımız şudur: Din bir hâl meselesidir. Onunla hâllenmeden, onu üzerimizde taşımadan dine hakiki anlamda bir mensubiyetten ya da kâmil manada bir sadakatten söz edemeyiz. Evet; dinin felsefesi var, ilmi var, teorisi var, düşüncesi var ama nihai gaye onun bir hâle, bir hayat tarzı ve pratiğine dönüşmesidir. Hayata dokunmayan, yön vermeyen bir din algısı eksiktir. Kitapların sayfaları arasında kalan, amele dönüşmeyen bir düşüncenin, ne kadar parlak ve süslü cümlelerle ifade edilirse edilsin, hiç kimseye bir faydası yoktur.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong> Sadece namaza devam edebiliyor olmak bile zamanımızda çok büyük bir mücadele, çok büyük bir olgunluk vesilesi ve alametidir. Bu konuda biraz daha fazla çalışmamız gerekecek. Böyle nasihat eder gibi değil tabii, kimsenin nasihat dinlemeye tahammülü yok. Pek yok yani, asrımız böyle bir asır. . . Ama koluna girip onunla beraber yaşamak lazım. Evladı ele alalım mesela, en önemlisi bu. İbadetin zevkini, dünyevi bir şey beklemeden huzur-ı ilahide bulunmanın neşvesini ona tattırmak ve tatmak önemli.</p>
<p>Bunu bir defa tadarsa insanoğlu -böyle de bir şey var, fazla iyimser gelecek belki- sonradan başına ne gelirse gelsin, hayatın labirentlerinde nasıl kaybolursa kaybolsun, an gelir ve o lezzet insanı bir yere çağırır, kişi nereye tutunacağını bilir. Babalara, annelere düşen en önemli görevlerden biri de bilhassa namaz, oruç ve zekâttaki, birine bir şey vermekteki o tadı evlatlarına çocukluktan itibaren tattırmak ve bunu birlikte yaşamaktır.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong>Allah’tan bunu istemeli, böyle olmayı istemeli, güzel olmayı istemeli güzel kardeşim. Bazılarını görüyorum, adamın cennete gittiği yürüyüşünden belli. Belli ki cennetlik işte, başka bir yere yakışmıyor. E şimdi onun hâline baktığınız zaman çok derin bilgisi olması, ne bileyim her sualinize cevap veriyor olması, ansiklopedi gibi olması gerekmez, geçiniz onları. Adam Meydan Larousse’u ezbere biliyormuş, bana hava atıyor. İki buçuk liralık flash bellekle hallediyorum ben o işi. Ne yani! Ama hâl&#8230; Sen bana hâlden haber ver.</p>
<p><strong>B.Develi:</strong>Edindiğin bilgiler sana nasıl bir hâl kazandırdı, bunları bilmek seni ne yaptı, oldun mu?</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Evet, evet! Hâl sâridir yani bulaşıcıdır. Elbette kötü hâl hızlı, iyi hâl yavaş bulaşır. İşin tabiatı bu. Doğru, kapılardan sığmaz; yalan, fare deliğinden girer. Model olmak için gayret etmeli. Bakın yaşım elli dokuz; benim böyle hocalık filan yapmam eskidir, on yedi yaşından beri etrafımdakilere, bazen benden yaşça büyük olanlara da hep bir şeyler aktarmak, tattığımı tattırmak isterim. Biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar. Ben Mektübât-ı Rabbânîyi okumuşum, kendimden geçmişim, komşum bu lezzetten neden mahrum olsun? Nokta-i nazar budur. Bana getirisi ne olacak? Bana ne getirisinden filan, mesele o değil, mesele paylaşmak..</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong>..Öyleyse şunu sorayım: Bizde hâl olmadığı için mi cümlelerimizi modifiye etmeye çalışıyoruz? Yani biraz da süslü cümlelerin arkasına bir şeyler mi gizliyoruz, ne dersiniz?</p>
<p><strong>H.İnanc:</strong>Tabii, artistlik yapıyoruz. Aslında hiç hoş bir şey de değil, süslemeye hacet yok. Hani anlatırlar, Bişr-i Hâfî Bağdat Meydanı’nda kamçı yiyen, zina suçu işlediği için sırtına seksen kamçı vurulmasıyla cezalandırılan bir delikanlıyı seyreder. Delikanlı ahalinin içinde kamçıyı yiyor ama sanki helva yiyor, yüzünde hiçbir hoşnutsuzluk, olumsuzluk yok. Yaklaşıp soruyor Bişr-i Hafi: “Evladım, bu kamçıyı yiyen at bile bağırıyor, sana ne oldu ki, sen nasıl bir eğitimden geçtin ki gıkın bile çıkmıyor?” Sen Abdülhey misin yani? Delikanlı cevap veriyor: “Sevgilim şu kalabalığın içinde beni görüyorken ben eğer feryat edersem, senin yüzünden acı çekiyorum demiş olurum ve onu üzerim. Onu üzmektense ben burada ölürüm.”</p>
<p>“Evladım, aşkta böyle olur, tamam da&#8230; O kızın seni görmesi bu kadar mühimken, sen bunu bu kadar önemsiyorken, âlemlerin Rabbi seni gördüğü hâlde bu günahı nasıl işledin yavrum?” Çocuk bir iki saniye düşünüp “Allah” diyerek şehit oluyor, düşüyor yere. Şimdi Bişr-î Hâfî’nin sözünde süs yok, tasannu yok, süsleme yok, edebiyat yapmıyor -amiyane tabirle söylüyorum. Ama kalbinden vuruyor. Ne o? E kalpten çıkan kalbe gider, ağızdan çıkan kulaktan döner!</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Bilenler söylediler; insanlar cennette oturup konuşuyorlarmış -dünyadan ayrıntı, hatıra nakletmeyi, sohbet etmeyi severlermiş- fakat dünya hayatında yaşanıp da üzüntü bırakan her şey cennete girerken silindiği için -çünkü cennete üzüntülü girmek yasak- geriye hatırlayacak pek bir şey kalmıyor. Biri demiş ki, mesela Hayati Bekir’e, dünyada tatlı olan bir şey hatırlıyor musun? Yok abi yok, diyor, dünyada tatlı ne var, bir şey yok. Düşün düşün&#8230;</p>
<p>En son birisinin aklına geliyor: Uyku vardı ya uyku! Hah, diyon bak o tatlıydı! Tamam, gerçekten yahu, o tatlıydı. . . Şimdi gelin düşünelim: Seksen yıllık dünya hayatında uykudan başka cennette hatırlayabileceğin bir lezzet yoksa bu ne demektir? Uyku, ölüme benzediği için tatlıdır. Ruh bedenden biraz ayrılıyor ya, o bakımdan&#8230; Tamamen ayrılınca gör sen lezzeti&#8230; Lezzet, ruhun bedenden tamamen ayrılmasında.</p>
<p>Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber; Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?</p>
<p>Lezzet orada. Ayrılıp kendi mahiyetine dönmesinde&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Ruhun gıdası namaz. Ruhun namaza o kadar ihtiyacı var ki. .. Bektaşi’ye demişler, “Kırk gün namaz kılsan artık vakit girdikçe için tır tır eder, duramazsın, vallahi hep kılarsın.” “Sen de kırk gün bir terk et bakalım bir daha yaklaşabiliyor musun. . .” demiş. O’nu hatırlamak; işte ilim burada lazım. Ruhun gıdası namaz; anmak, yâd etmek. İnsanın bir tabiatı var: Sevdiğini anar, andığım sever. Namaz da O’nu anmaktır; sistematize edilmiş, şartları belirlenmiş, şekli-zamanı-miktarı ayarlanmış biçimde anmaktır ve anmanın lezzeti hiçbir şeyde yoktur. Aşıklar bunu çok iyi bilirler; isterler ki hep yârdan bahsedilsin, hep 0 sevgili konuşulsun. Leyla sözünün olmadığı yerde Mecnun kısmı yani âşık sıkılır. O yüzden ister ki herkes Leyla’ya meftun olsun, böylece gittiği her yerde o anılsın&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Her ne denlü o cürmüne hadd u nihâyet yoğ ise<br />
Avni&#8217;yâ kat’ eyleme sen azm-i Rahmân’dan ümid</p>
<p>Sultan Fâtih’in şiiri&#8230; Çok günahın varsa da Avniciğim, diyor kendisine, Allah’ın rahmetinden ümidini kesme, en büyük kabahat o olur. Çok günahkârsın ama af var, rahmet-i ilâhî var, ümit kesilmedi, ümit kesmek en büyük suç olur. “Lâ teknetü min rahmetillâh”, ümidi kesmeyin ayetine atıfla&#8230; Bunu söyleyen adam da, laf aramızda, devlet yöneten bir adam yani.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong>Sevgilide bulunan sıfatın benzerini başkasında gören onu da sever. Benzemek önemlidir. İyileri de ancak bu şekilde bulabiliriz; önce sevgiliyi tanımalı, bilmeliyiz. Öyleyse biz Efendimiz’e (s.a.v.) yaşayış biçimi, ahlak ve ibadet bağlamında benzediğimiz sürece kurtulacağız.</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong> Tabii. Ona benzediğimiz için Allah bizi sevecek.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong> Sizin bir bahsiniz vardı buna dair, üç şey olmazsa kendinden şüphelen; zillet, kıllet, illet&#8230; Onu hatırlamanın tam yeri sanki.</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Hastalık, fakirlik ve itibarsızlık. Kırk gün geçti üçü de uğramadı. Keyfîn yerinde, hasta değilsin, fakirlik yok, sana hep selam veriliyor, saygı duyuluyor ve kırk gün bu hâl devam etti. Sen o zaman kork.&#8217; Çünkü gözden çıkarılana böyle yapılır. Allah göstermesin! Yani insanın eksiği olur. “Derd ü belâ kemend-i mahbûbdur,” der eskiler. Dert ve bela, sevilenleri çekmek için atılan kementtir. Gül habercisinin diken olduğunu unutmamak lazım. Cenâb-ı Hak gül bahşedeceği zaman diken şöyle bir yoklar. İmtihandır; o anda ne yapacaksın, nasıl davranacaksın.? Bir imtihandan geçersin. Şair Fuzülî şöyle der:</p>
<p>Belâ zımnında râhat olduğun izhâr ider halka Felek bî-hûde bâr-ı huşkden gül-berg-i ter vermez</p>
<p>Belanın, sana gönderilen nimetin ambalajı olduğunu şuradan anlamalısın: Hiç de gözüne hoş gelmeyen, kesip yakmak lazım bunu diye ters ters baktığın çalı -kasım ayında öyle görürsün çünkü- sabredersen mayısta güller verir. Ve anlarsın ki gözüne batan o dikenler aslında gülün habercisiymiş. Bela böyle bir şeydir: Nimetin habercisidir. Sabret, belde, acele etme. Bu dünya iyilerle kötülerin, acılarla tatlıların karıştığı bir yer, varlık sebebi öyle. Yani onun için aceleci, peşinci olmamak lazım. Biraz sabırlı olmak lazım.</p>
<p>Belanın sayısız faydalarından biri bu ise biri de hak ettiğimiz ahiret cezasının dünyada hafîfletilmiş olarak infazıdır ki öyle kazançlı öyle büyük bir iştir.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">O kadar güzel bir şeydir ki tövbe, bunu Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle anlatıyor: Bütün yiyeceğini, bütün ihtiyacını yüklediği devesinin çölde kaybolduğunu gören bir adam, bir müddet uyuyup tamamen ümidi kestikten ve susuzluktan dudakları parça parça olduktan sonra, artık ölümü beklediği sırada devesini birden bulursa nasıl sevinir? İşte kul tövbe edince Allah o adamdan fazla sevinir. Yahu Allah senin tövbene seviniyor ya, sen gel artık bunu anla ya&#8230; Sana nasıl bir aşkı var, nasıl seviliyosun bir anla&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>H.İnanç:</strong>“Nefsin arzularına &#8216;aşk’ adını vermek, altın taç giydirilmiş kel, kör bir başa benzer,” denilmiş. Biz orada bir anlam kaymasına uğradık. Aşk deyince zihin dünyamıza hemen cinsel bir alaka, bir yakınlaşma filan geliyor; çok eksik, çok yanlış bir anlama biçimi. Bir üst değere, bir üst kıymete kendini ram etme, feda etme, vakfetme, hayatını adama hâlinin adıdır aşk. Sonsuza kanat açmaktır. Bir fotoğraf, bir anlık görüntü değil; bir filmdir. Bitmeyen, ebediyete doğru giden bir süreçtir; pişiren, olgunlaştıran, yetiştiren, insana insanlığını kazandıran, hayatını anlamlandıran bir disiplin, bir ateştir.</p>
<p>İnsanoğlu soğana benzer; soğan nasıl ki acıyken ateşte tatlılaşır, insan da aşkla pişerse tatlanır. Yoksa acı, epey acı bir şeydir insan. Aşk, insanı pişiren bir hadise. Görünüşte zayıflatır, sarartır, inceltir, kaybettirir ama haddizatında insanın hayatı o kadar anlam bulmaktadır ki onsuz her şey boşluğa düşer, anlamsızlaşır; mahvolduğunu, kahrolduğunu hisseder insan. Aşkın muhatabı önemli yani.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>B.Develi:</strong> İnsan âşık olur&#8230;</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Olur, herkes, istisnasız.</p>
<p><strong>B.Develi:</strong> Mayada bu var&#8230;</p>
<p><strong>H.İnanç:</strong>Evet. Şimdi madem böyle bir kabiliyet var, bu kabiliyeti doğru yönlendirme, terbiye etme, ıslah etmedir mesele. Nefsine âşık olur, paraya âşık olur, kadına âşık olur, makama âşık olur, dünyaya âşık olur. . . En sık olanları bu sırayla sayıyoruz. Olur da olur. . . Gençliğinde şehvetin, yaşlılığında şöhretin esiri olur. Ama işte insan olmak, aşkı hakiki sahibine tevcih etme kabiliyetinin adıdır. Her şeyin sahibi olandır sevilmeye layık olan. Aşka layık olan O’dur. İşte bu yola girmek, O’nu tanımaya çalışmak, hakiki sevgiye ulaşmak&#8230;</p>
<p>Değil mi ki bütün yaratılmışları, bütün mevcudatı muhabbet ve sevgi adına ve bunların hürmetine yarattı. O hâlde merkezde sevgi var, her şey sevgiyle başlıyor ve bitiyor. O terbiyeye kavuşmak, şu meşhur kaziyeyi hiç unutmamak gerek: “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?” O, sevgiden hasıl oldu. Onun olmadığı yerde sevginin sureti vardır, benzeri vardır, sahtesi vardır ama hakikati yoktur. O Habibullah, onun sıfatı bu; Allah’ın sevgilisi.</p>
<p>Onun hakkında yazılanlar biliyorsunuz kütüphaneler dolusudur, bitmez tükenmez. Bütün peygamberler Allah’a âşık, Allah ona âşık. O sevgi peygamberinin takipçisisin, onun peşindesin. Bu mukaddes, bu tatlı, bu paha biçilemez sevgiyi kazanmak için arzulu olmak, talepkâr olmak, sabırla beklemek ve gereğini yapmak lazım. İşte buraya kadar konuştuğumuz şeyler onun hizmetkârlarıdır, maksat kavuşmaktır. “Kâbe’den maksadın varmaktır yâra, kör gibi tapınma kara duvara. . .”</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Aşkın mertebelerini anlatıyor iki büyük usta, beş mısra okuyacağım; ilk üçünü Şeyh Galip, son ikisini Fuzûlî söyledi:</p>
<p>Vasf-&#8221; hüsnü pâk ü müstesnâ bilen ârif deIil<br />
Kadd-i yâri cümleden bâlâ bilen ârif deIil<br />
Öz vücûdîn âlemin Kübrâ bilen ârif deIil<br />
Hikmet-i dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif deIil<br />
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfihâ nedir</p>
<p>Bu gazel şaheserdir doğrusu. Fuzülî’nin esasen beş beyitlik bir gazelini sonrasında Şeyh Galip tahmis etmiş, şaheser üstü şaheser yapmıştır. Burada beş merhale görülüyor:</p>
<p><strong>1.</strong> Vasfı hüsnü pâk ü müstesnâ bilen ârı&#8217;f değil: Sevgilisini herkesten kıymetli tutan, onun üstüne hiçbir değer koyamayan kimse iyi yol almıştır, maşallah, aferin; ama arif değildir, iş bitmemiştir. Henüz birinci sınıfı geçmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong> [Kadd-i yâri cümleden bâlâ bilen ârif değil: Sadece sevgilisinin boyuna bakıyor, diğer güzellikler gözünden -silinmiş&#8230; Tamam güzel, bir merhale daha ilerledi, ama bu da işi bitirmedi, arif değildir.</p>
<p><strong>3.</strong> Öz vücûdun âlemi kübrâ bilen ârif değil: Kendini tanıdı, kendisinin âlem-i kübrânın bir özeti olduğunu; insanın küçük, âlemin büyük olduğu nüktesini kavradı. Yine mesafe aldı ama bitmedi, üçüncü sınıfı geçti.</p>
<p><strong>4.</strong> Hikmet-ı&#8217; dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif değil: Dördüncü sınıfta Fuzûlî alıyor sözü: Dünyayı ve içindekileri hikmetiyle beraber biliyor, ilmi çözmüş, tamam aferin; ama arif değil, bitmedi. Bitiş şurada, son mısrada:</p>
<p><strong>5.</strong> Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir: Arif odur ki dünyayı da içindekileri de unutmuştur, bildiklerini unutmuştur, yani aklı aşmıştır.</p>
<p dir="ltr"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p dir="ltr">Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinde küçük bir hizmetçi, bir çocuk, on yaşında var yok, gece dua ediyor. Hasan-ı Basrî hazretleri işitiyor. Çocuk, “Ya Rabbi,” diyor, “bana olan sevgin hürmetine beni affet.” Hasan-ı Basrî, “Oğlum,” diyor, “herhâlde yanlış söyledin. Allah’ın seni sevdiğini nereden biliyorsun?” “Biliyorum efendim. Bütün ecdadım, aile efradım imana kavuşamadan öldü. Bana ise iman nasip oldu. İman sevilenlerde olur. Beni sizinle, sevdiğiyle tanıştırdı, sizinle beraber etti, açık delil. Gecenin bu saatinde de beni huzurunda tutuyor, ibadet ediyorum; başka delile ne hacet?” Yavrum sen işi bitirmişsin, diyor hazret.</p>
<hr />
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/">Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayarı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inancbekir-develi-fabrika-ayari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
