<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aynur Uraler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/aynur-uraler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 May 2019 21:31:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Aynur Uraler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aklın Görevi ve Kullanımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aklin-gorevi-ve-kullanimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aklin-gorevi-ve-kullanimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 14:09:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Aklı Nassın Önüne Almanın Zararları]]></category>
		<category><![CDATA[Aklın Kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Şer’î ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[re’y ve istinbat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete uyma]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsîn ve takbîh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21467</guid>

					<description><![CDATA[<p>A. Aklın Görevi Vurgulayarak ifade etmek gerekir ki İslâm dini, aklı egemenliği altına alan, düşünceyi ezerek insan mantığını köleleştiren bir din değildir.234 Meseleye, aklı dinin önünde bir konuma getirmek açısından bakılacak olursa, Allah’ın ve Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yetki alanında olan konularda aklı kullanmak yasaklanmıştır.235 Akıl ile ispat edilebilir mânâsıyla iman meselelerinde akla başvurulmaz, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklin-gorevi-ve-kullanimi/">Aklın Görevi ve Kullanımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22045" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/akilvekalb.jpg" alt="" width="550" height="278" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/akilvekalb.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/akilvekalb-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/akilvekalb-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 550px) 100vw, 550px" /></p>
<p><strong>A. Aklın Görevi</strong></p>
<p>Vurgulayarak ifade etmek gerekir ki İslâm dini, aklı egemenliği altına alan, düşünceyi ezerek insan mantığını köleleştiren bir din değildir.234 Meseleye, aklı dinin önünde bir konuma getirmek açısından bakılacak olursa, Allah’ın ve Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yetki alanında olan konularda aklı kullanmak yasaklanmıştır.235</p>
<p>Akıl ile ispat edilebilir mânâsıyla iman meselelerinde akla başvurulmaz, çünkü şeriat bakımından şer’i işlerde akla güvenilmez.236 Kur’ân’ın akla önem vermesi vahyi ihmal mânâsına gelmez. Şeriat,Resûl’ün dili ile olur. “Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz”237 âyeti burada zikredilebilir. Ayrıca Kur’ân, ihtilaflı konuların Allah’a ve Resûlü’ne arz edilmesini emreder. “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûl’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir”238 gibi âyetler bu konuya işaret eder ve Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdi mi artık tercih hakkı yoktur.239 Ayrıca verilen hükmün akla ve mantığa aykırı olduğu iddia edilemez.240Aklın, teşride bir hareket hakkı olduğunu iddia eden fırkalar, Allah’ın dininde olmayanı uydurmuş olmaktadırlar.241</p>
<p>Buna göre aklın belli başlı görevlerini tespit etmek mümkündür. Din meselelerinde aklın işi, kumanda karakteri taşır, vazifesi de kolayca ve felsefî tevillere (hilelere)başvurmadan kabullenip, yüklenebileceği şeylerin kendisine vazife olarak verilebileceğini bilmesidir.242</p>
<p>Aklın bir başka görevi ise naklin getirdiği kevnî ve içtimâi gerçekleri harekete geçiren ölçüleri ortaya çıkarmaktır.243 Bilindiği gibi naklî ilimler (din), ancak onu va’z edenden nakil ve rivâyet etmek suretiyle öğrenilir. Dolayısıyla bu ilimlerin esas ve usûlleri öğrenilirken akla dayanılmaz, ancak meselelerin dal ve budaklarını asıllara bağlamak hususunda aklın yardımına başvurulur. Cereyan eden hâdiselerle ilgili olan hükümler için şeriatı va’z edenden nakil ve rivâyet edilen haberlere (âyet ve hadîslere) başvurulur.</p>
<p>Naklî olan ilimlerin her birinin temel ve dayanağı, Kur’ân, hadîs ve sünnetlerden ibaret olan şer’i delillerdir. Hâdiseler, âyet ve hadîslerdeki hüküm ve kaidelerle mukayese edilerek kıyas yoluyla halledilir.244</p>
<p>Buna göre akıl; re’y ve istinbat yapacaktır ve bu nefsin hevasına uymak değildir. Akıl, vahyin ışığında ilerlemelidir.245 Aklın alanı vardır. Onun özgürlüğü, kendisine özgü alanda becerisini ortaya koyabilmededir. Ne kendi sınırlarını aşan ve gayba taş atan bir akıl, ne de hevâ ve heveslerin zebunu olmuş bir akıl istenmektedir. Aksine alanını iyi bilen, vahiyce belirlenmiş hedefe insanları ulaştırabilecek her türlü faaliyeti gösteren bir akıl istenmektedir. Aklın görevi budur. Akıl üstü alanlarda kendini yormasına ne imkân ne de ihtiyaç vardır.246</p>
<p>İslam şeriatı, bilgi edinme yollarının (duyular, haber-i sadık, akıl) her birini kendi alanına tahsis etmektedir. Buna göre akıl yoluyla bilinebilecek şeylerde akıl, nakil ile bilinebilecek şeylerde haber-i sadık esastır. Bunlardan birinin diğerinin yerine ikamesine imkan ve gerek yoktur.247 Vahyin anlaşılması, yorumlanması akıl ile olacaktır. Bunlar birbirine rakip değildir, aksine birbirini tamamlarlar. Vahiy yol gösterir. Akıl, bu yolculuğu gerçekleştiren araçtır.248</p>
<p>Akıl, daha çok dünyaya ait diye algılanır. Fakat akıl, akıl dışı ve akıl üstü ile irtibat halindedir. Akıl dışı, akıl üstü, akla zıtlık akılla anlaşılır. Akıl, iki dünya arasında köprüdür. Din; akla, duyguya insanın bütün niteliklerine hitab eder.249 Akıl ve nas arasında bir çekişme varmış gibi takdim edilmeye çalışılsa da insan eli değmemiş, tahrife uğramamış Islâm dininde şer’î deliller, aklî prensiplere ters düşmez.</p>
<p>Haberler, insanın aklıyla idrâk edebileceği şeyleri getirir.250 Zira din insan içindir. Şer’î deliller, mükelleflerin akıllarınca kabul edilsinler diye getirilmişlerdir. Böylece insanlar onların gerekleriyle amel edeceklerdir. Deliller, akla ters düşseydi, onlarla amel etmek bir yana akıl, onları kabul dahi etmezdi. Deliller, akli prensiplere ters düşseydi, mükellef aklının almadığı bir şeyi tasdikle mükellef tutulmuş olurdu. Takat üstü bu yükümlülük ise bâtıldır. Yükümlülüğün dayanağı akıldır. Akıl ortadan kalkınca yükümlülük de olmaz.251</p>
<p>Akıl,dinin esaslarının hayata geçirilmesi için gereklidir.Akıl, insanın yolunu şaşırmasına mâni olduğu gibi onu doğru yolda tutan bir yetenek olarak da özellik göstermektedir. Kur ân-ı Kerim’de birçok âyette, doğru yoldan sapmış kişiler akıllarını kullanmayanlar olarak tanıtılmaktadır.252 “Akıllı kişi nefsine hâkim olan,ölümden sonrası için çalışandır”253 hadisinde de aklın bu görevine işaret edilmektedir. Binaenaleyh aklın, insanı helalce götüren hevâyı engelleme vazifesi vardır. Cafer b. Muhammed’in “Kim aklına itaat ederse aklı onu korur ve irşad eder. Kim hevasına meylederse, hevâsı onu helale eder”254 sözü de aklın doğru yerde kullanımını anlatmaktadır.</p>
<p>Dinî meselelerde nakil öne alınır ve metbû kılınır; akıl ise geri alınır ve tabî kabul edilir. İnceleme ve neticeye varma sırasında akıl, ancak naklin müsaadesi ölçüsünde katkıda bulunur. Eğer aklın, naklin ötesine geçmesi caiz olursa o zaman naklin akıl için belirlemiş olduğu sınır anlamsız kalır. Oysa ki olması gereken;naklin, akla bir sınır belirlemiş olmasıdır. Aklın bu sınırı aşması caiz olunca, bu sınırın bir anlamı kalmaz. Böylesi bir durum ise şeriatte bâtıldır. Bâtıl bir neticeye götüren şey de bâtıldır.255</p>
<p><strong>B-Aklın Kullanımı</strong></p>
<p>Akılla ve dindeki yeri ile ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır.Ancak dinin ilk uygulayıcıları olan sahâbîlerin -özellikle sünnet çerçevesinde- konuya bakışını incelemenin faydalı olacağı muhakkaktır. Onlar da her insan gibi akıllarını kullanıyorlardı. Ama akılları nass ile çatışmıyordu. Sahâbiler, bir konuda sünnet varsa sünnete uyup, Hz. Peygamber’in uygun gördüğünün veya tebliğ ettiğinin doğruluğuna inanıyorlardı. Sahâbiler arasında sünnete teslimiyetin önde gelen örneklerinden Abdullah b. Ömer, şöyle tanıtılmıştır:</p>
<p>“O, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine, âsârına, haline tâbi olurdu, buna özen gösterirdi, bu ihtimamından dolayı aklına zulmederdi (haksızlık ederdi).”256</p>
<p>Sahâbîler, akıllarını sünnete tâbi kıldıklarını bizzat kendileri açıklamaktadırlar. Hz. Ali “Eğer din akılla (re’y) olsaydı, ayağın altına meshetmek üstüne meshetmekten daha uygun olurdu. Halbuki Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) mestlerinin üstüne meshetti” demiştir.257 Başka bir rivâyette ise Hz. Ali, “Ben Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarının (mest) üzerini yıkarken görmeseydim, altının, üzerinden çok yıkanması gerektiği görüşünde olurdum”258 diyerek aklına önce bu durumun zıddının geldiğini belirtmiştir. Ancak Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz konusu ise o iş öyledir ve akü yürütme geçersizdir.</p>
<p>Bazı tasarruflarında sünnetin dışına çıktığı zan ve iddia edilen Hz.Ömer, aslında sünnete bağlılıkta kendi aklını ve samimi düşüncesini bir kenara koyan uygulamalarda bulunmuştur. Meselâ, Hacer-i Esved’i öperken “Vallahi seni öpüyorum, senin bir taş olduğunu,zarar ve fayda vermediğini de pekâlâ biliyorum. Eğer Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) seni öptüğünü görmüş olmasaydım, seni öpmezdim”259 diyerek akıl yürütmenin geçerli olmadığı bir saha bulunduğuna işaret etmiştir. Aynı şekilde Hz. Ömer, “Halanın durumu hayrete değer. Zîra vâris olamadığı halde kendisine vâris olunuyor”260 diyerek hikmetini bilmediği halde nassa itiraz etmemiş, re’y ve kıyas yoluna gitmemiştir.</p>
<p>Sahâbenin bu konudaki metodu ilk etapta akıl yürütmeden sünneti almaktır. Onlar, kendilerinden sonrakilere de aynı anlayışı vermeye çalışmışlar,261 bu suretle dine uygun yaklaşım tarzını göstermişlerdir.</p>
<p>Sahâbîler, bir meseleyi akılla değerlendirmenin her zaman isabetli sonuca götürmeyebileceğini Hz. Peygamber’den öğrenmişlerdi.Hz. Aişe, hicâb âyeti indikten sonra süt amcasının yanına girmesinin doğru olup olmadığını Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) sormuş. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) “O senin amcandır. Yanına girmesine izin ver” buyurunca Hz. Aişe, “Beni kadın emzirdi, erkek emzirmedi”diyerek akıl yürütmüş, ancak Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Eli toprak olası, o senin amcandır, yanına girsin” buyurmuştur.262</p>
<p>Sünnet karşısında kıyas, geçersiz olmuştur. Sahabîler de bu doğrultuda hareket etmişlerdir. Onlar, sünnet varken kıyas yapılmasını tepkiyle karşılıyorlardı. Şureyh’e (v. 78/697) parmakların diyeti sorulduğunda o, her parmak için onar (deve) olduğunu söylemiş. Soru soran,serçe parmağıyla baş parmağın bir mi olduğunu söyleyince, Şureyh “Allah, Allah! Kulağınla elin bir mi? Çünkü kulağı saç, başlık ve sarık örter (yani koptuğu görülmez). Kulak için yarım diyet, el için de yarım diyet vardır. Yazıklar olsun sana! Muhakkak ki sünnet sizin kıyasınızı geçmiştir. Binaenaleyh (sünnete) uy, bid’at işleme! Zira sen “eser”e (yani Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabeden gelen esaslara) tutunduğun sürece sapıtmazsın” demiştir.263</p>
<p>Şureyh,burada önemli bir noktayı öğretmek istemiştir. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıkladığı konularda fikir yürütmek gereksizdir. Aksi halde bid’at işlenmiş olur. Nitekim şeriatte ihdâs sebeplerinden biri de akla hüsn-i zan beslemek olarak görülmüştür.264Sahabilerin anlayışını şöyle özetlemek mümkündür. Hz. Peygamber’in bir işi yapmış olmasını, başlı başına hikmet olarak kabul ediyorlardı. O’nun her yaptığında, her emrinde bir hikmet var diye düşünüyorlardı. Dolayısıyla emir ve yasakların illet ve hikmetini ille de araştırma ihtiyacı duymuyorlardı.</p>
<p>Bunun için sahabîler, sünnette tasarrufa gitmemişlerdir. Böylece sünnete kendi görüşlerinin karışmasını önlemişlerdir.265 Nitekim Abdullah b. Ömer, Kur’ân’da sefer namazını bulamadığını söyleyen bir kimseye “Bak, biz hiçbir şeyi bilmezken Allah, Muhammed’i bize peygamber olarak gönderdi. Bu sebeple biz, Muhammed’i neyi nasıl yaparken görmüşsek onu öylece yaparız” demiştir.266 Bu ifade,ibadetlerdeki hikmetleri kendi akıllarınca tayin edip akıllarına göre ibadetlerde değişiklik yapmaya kalkışacaklara yeterli bir cevaptır.267</p>
<p><strong>Aklı, Nassın Önüne Almanın Zararları</strong></p>
<p>İnsanoğlu, yetersizliğine rağmen aklına fazlasıyla güvenmiş ve yanılgıya düşmüştür. Aklın yanlış yerde kullanılmasına Kur’ân şöyle işaret eder: “Allah; ne kulağı yarılan ne salma bırakılan ne erkek-dişi ikizler doğuran, ne de on defa yavruladığı için yük vurulmayan hayvanların adanmasını emretmemiştir. Fakat kâfirler yalan yere Allah’a<br />
iftira etmektedirler ve onların çoğunun da kafaları çalışmaz.”268</p>
<p>Bu âyette, kendi akıllarına göre prensipler koyanların aslında akıllarının çalışmadığı açıkça belirtilmiş, aklı her şeyin önüne geçirenler ve dinî meselelerde sadece kendi aklına uyanlar yerilmiştir. Çünkü aklı bu biçimde kullanmanın bazı olumsuz sonuçları olacağı muhakkaktır.Meselâ; akıl, dine/şeriate tâbi olmazsa, geriye hevâ ve istekler kalır.269 Daha önce de geçtiği gibi ehl-i hevânın sünnete yaklaşımları açısından bakarsak onlar akıllarını şâri’ yaptıkları için Nebi’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen sahîh haberlere sû-i zân, kendi fâsid görüşlerine ise hüsn-i zan göstermişlerdir.270</p>
<p>Hevâyı tanrı edinmeye kadar varan bu anlayışın sebebi, aklın putlaşürılması ve insanın kendi kendisine yeterli olduğu inancının bir tezahüründen başka bir şey değildir.271Islâm âlimleri, aklın yanlış yerlerde kullanıldığında yol açacağı zararları önlemek için gayret göstermişlerdir. Meselâ, Ahmed b. Hanbel, aklı nakilden üstün tutan ve akâid meselelerini, dolayısıyla metafiziği akılda çözmeye çalışan bid’atçıların kullandığı metodu reddetmiştir.272 Çünkü bid’atçılar, aklı mücerred olarak hakem tutarlar.</p>
<p>Tahsîn ve takbîh (iyi ve kötü olanın belirlenmesi) konusunda şeriatle aklı ortak kılarlar. Bu suretle Kitab ve sünnete itiraz ederek savaş açmış olurlar. Naslarda teâruz ve ihtilâf var,naslar akla aykırı, ifadeler bozuk diye ehil olmadıkları halde bazı bahaneler ileri sürerler.273 Halbuki Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıkladığı konularda fikir yürütmek gereksizdir. Hevâ gibi akıl da bid’ata sebep olması yönüyle kınanmış olmaktadır. Çünkü sünnetin aksi bid’attir.</p>
<p>Mutezile’de olduğu gibi aklı her konuda bilgi kaynağı ve nakil karşısında hakem olarak görmek nasları sıkça tevile sebep olmuştur.274 Selef âlimlerine göre akılla nakil arasında bir çatışma olmadığı için nakli aklın verileri doğrultusunda değiştirmeye gerek yoktur.275 Çatışma olduğunu ileri sürenler, bu suretle nakli değiştirmekte ve kendi akıllarına uydurmaktadırlar. Ancak burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta bulunmaktadır:</p>
<p>Kimin aklına uyulacak, kimin aklı güvenilirdir, kimin aklı her zaman doğruyu bulur?Ümmetin gruplara ayrılması ve bölünmesi de her grubun kendi aklını beğenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durum,şu hadiste haber verilmiştir: “Ey ashâbım, sizden sonra yaşayacak olanlar pek çok fikir ayrılıklarına şahit olacaklardır. Size benim yolumu ve halifelerimin yolunu tutmanızı tavsiye ederim. Din adına uydurulmuş bid’at işlerden salcının. Çünkü (din adına) sonradan uydurulmuş her yenilik bir bid’attır. Her bid’at de dalâlete sürükleyicidir. ”2 76</p>
<p>Temas edilmesi gereken bir başka nokta da akla sınırsız yetki tanınması halinde onun, tâbi olmayı değil metbu olmayı tercih edeceğidir. Bu sebeple aklın engel haline gelmemesi için aklı kendi sınırları içinde kalmaya razı etmek veya ona göre eğitmek gerekir. Her şeyi akılla çözmeye çalışan bir tavır isabetli değildir.Zira alda fazlasıyla güvenmek, insanı ilah konumuna getirmekle sonuçlanır.277</p>
<p>Aklı kullanmaktan öte bir tavır olan aklileşme,278 din ile dünya ayırımı düşüncesini doğurmuş ve iman ile aklı karşı karşıya getirmiştir. Buna göre iman; meçhul, karanlık bir alana aittir. Akıl;belirli ve aydınlık bir alandır. Din, gerilik sebebidir. Çünkü iman,akıldan geridedir. Akla göre din; iptidai, psikolojik bir tavırdır.279</p>
<p>Bütün bunlardan sonra şöyle bir sonuca gidilebilir:</p>
<p>Bilgi kaynağı olması açısından bakıldığında vahiy, diğerlerinden önceliklidir. İbn Sina, konuyu felsefe ile ilgilendirdikten sonra şunları söylemiştir: Dînî ve vahyî bilgiler için kesinlik söz konusudur. Vahyî bilgi getiren Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlık mertebeleri içerisinde en üst kemali ifade eden nübüvvet makamında bulunmaktadır ve ondaki yüksek derecedeki sezgi (hads) yeteneği onun faal akılla mükemmel bir ittisal kurmasını sağlayarak doğrudan bilgi almasını temin etmektedir. O halde Allah Teâlâ’dan peygamberin kalbine feyezan eden vahyî bilginin kesin olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Allah Teâlâ’dan yanlış bir bilginin gelmesi söz konusu olamaz.280 Konuyu sünnetle ilgilendirerek açıklamaya devam edersek şunu söyleyebiliriz. Sünnet, birçok özelliğinin yanı sıra Hz. Peygamber’in aklını da temsil etmektedir.</p>
<p>Sünnete uyan Nebevî akla uymuş olmaktadır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), saf İslâm aklını temsil eder. Yanlışsız ve eksiksiz İslâmî zihniyet ve dünya görüşü sadece Resûlullah’ta (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçekleşmiştir.</p>
<p>Onun için Hz. Peygamber’in teşri’ hakkı vardır. Diğer insanların ise ictihâd haklcı vardır. Müslümanlar, içtihadlarında âyet ve hadisleri esas alırlarsa isâbet ederler. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) örnek alındığında, İslâm’a uygun zihniyet<br />
ve dünya görüşüne, yaşayışına ulaşılır, gide gide Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlayışına varılır. Sünnete uyan Nebevî akla uymuş olmaktadır.</p>
<p>Akılla ilgili problemlerin doğuşunun, nasların hikmetlerini bilmemekten kaynaklanan bir yönü bulunmaktadır. Oysa sünnet, sâbit bulunan şer’î bir hükmün ifâsını, o hükmün içermiş olduğu maslahatı bilmeye bağlanmasının helâl olmayacağım da ortaya koymuştur. Çünkü insanlardan pek çoğunun aklı, hükümlerin içermiş olduğu maslahatların pek çoğunu yalnız başına kavrayabilecek düzeyde değildir. Bu yüzden Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), akıldan daha güvenilir olduğunu göz önüne almak gerekir.281Diğer yandan peygamberlerin insanların en akıllıları olduğundan282 da burada söz edilebilir.</p>
<p>Şer’î ilimler İlâhi olan nurlardan istifade ettiği için şeriat sahibinin yani Hz.Peygamber’in delil ve bilgisinin ihatası, alda dayanan delil ve incelemeden çok geniştir. Vahyî bilgi aklî bilgiden üstündür. Çünkü veciz, açık-seçik, kapsamlı ve kestirmedir. Dolayısıyla dinin getirdiği delil ve bilgiler, zayıf olan nazarî delillerden üstün ve onları ihata etmiş olduğu için nazarî deliller çerçevesi içine girmez.283</p>
<p>Akıl, din için muhatap kabul edilmiş ama “çerçeve” kabul edilmemiştir. Dinin emir ve yasaklarının doğru ve uygulanabilir olduğuna inanmak akıllı olmanın bir sonucudur. Akıl ne kadar iyi kullanılırsa kullanılsın âyet ve hadîse itibar etmeden İslâmî bir çizgiye ulaşılamaz. Varılan netice İslâm dışı olmuş olur. Müslüman aklı, gayr-i müslim aklı diye bir ayırımın varlığından söz etmek gerekmektedir.</p>
<p>Dinle ilgili konularda bu gerçek gözardı edilmemelidir. Meselâ, moderniteye ait verilerle dînî ilke,kavram ve düşünceleri test etmek, konuya, müslüman aklı ile yaklaşım değildir.Burada beşerî olan (akıl, bilim vs. modernizme özgü ölçütler),ilahi olanın üzerinde bir yetkidir.284</p>
<p>Müslüman’ın görevi Allah’ın ihsanı olan İlâhi ilimleri, kendi idrak ve bilgisine tercih etmektir.Bu İlâhi bilgilerle aklî deliller birbirine uymaz gibi göründüğünde İlâhî olanın doğruluğundan şüphe etmemek gerekir.285</p>
<p>Naklin açıklanması ve anlaşılması için aklın tefekkürüne ihtiyaç bulunduğu bir gerçektir ve bu noktaya itiraz edilmemektedir.</p>
<p>Gazzali’ye göre Allah’ı, Peygamber’i ve şeriatı bilip tasdik etmemizi mümkün kılan akıl küçümsenemez, ancak akıl vehim, hayal,gazap ve şehvet gibi yanıltıcı duyguların tesirine de maruzdur.</p>
<p>Bütün dinî gerçekleri idrak etmekte yeterli değildir. Mutlak gerçeği kuşatabilecek ve bütün sınırlarını çizebilecek bir mükemmellikte değildir. Bunun için akıl, sınırlı bir bilgi kaynağıdır. Akıl, naklin önüne geçemez.286</p>
<p>Aynur Uraler &#8211; Sünnete Uymanın Önündeki Engeller,syf.76-86</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>234 Sezen, İslâm’ın Sosyolojik Yorumu, s. 351 (Ubicini’den naklen).</p>
<p>235 Şâtibî, İtisâm I, 144-145.</p>
<p>236 İbn Haldun, Mukaddime II, 606.</p>
<p>237 el-İsrâ (17), 15.</p>
<p>238 en-Nisâ (4), 59. Ayrıca bk. eş-Şûra (42), 10</p>
<p>239 el-Ahzâb (33), 36.</p>
<p>240 Çelebi, Akılcılık, s. 75.</p>
<p>241 Şâtibî, İtisâm II, 303.</p>
<p>242 Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktası s. 109.</p>
<p>243 Ahmed Kemal Ebu’l-Mecd, “Vazifetu’s Sünne”, es-Sünnetün’n-Nebeviyye ve<br />
Menhecuha fı Binâi’l-Ma’rife ve’l-Hadâra adlı sempozyumda sunulan tebliğ,<br />
II, 770.</p>
<p>244 İbn Haldun,Mukaddime II, 455-456.</p>
<p>245 Erdoğan, Sünnet s. 40.</p>
<p>246 Erdoğan, a.g.e. s. 38</p>
<p>247 Erdoğan, Sünnet s. 40.</p>
<p>248 Erdoğan, a.g.e. s. 41.</p>
<p>249 Sezen, İslâm&#8217;ın Sosyolojik Yorumu s. 183.<br />
250 Şâtibî, İtisâm II, 488.</p>
<p>251 Şâtıbî, Muvafakat III, 22-23.</p>
<p>252 Topçu, İnsan Psikolojisi s. 150.</p>
<p>253 Tirmizî, Kıyamet 25; İbn Mâce, Zülıd 31.</p>
<p>254 Beyhaki, ŞuabuH-iman IV, 163.</p>
<p>255 Şâtibî, Muvâfakât I, 78.</p>
<p>256 Fesevî, Tarih I, 491. Mevlanâ’nın “Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde aklı kurban edin” (Mesnevi, IV, 115) sözü de burada zikredilebilir.</p>
<p>257 Ebû Dâvûd, Tahâret 63.</p>
<p>258 Abdurrezzâk,Musannef I, 19-20; Dârimî, Tahâret 43; Ebû Dâvûd, Tahâret 63.</p>
<p>259 Müslim, Hac 250.</p>
<p>260 Muvatta, Fcrâiz 9.</p>
<p>261 Vereceğimiz örnekte Abdullah b. Ömer, önce sünneti bildirmiş sonra konunun teferruatını anlatmıştır. “Bir adam, İbn Ömer’e ‘hurma ile kuru üzüm (veya incir) suyu karıştırılır mı?’ diye sordu. İbn Ömer, ‘hayır’ dedi. Adam ‘niye!&#8217;’ dedi.İbn Ömer: ‘Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu yasakladı’ dedi. Adam: ‘Niçin?’ dedi. İbn Ömer şöyle cevap verdi: ‘Bir adam sarhoş oldu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona had uyguladı. Sonra içtiği şeyin ne olduğuna bakmayı emretti. O, hurma ve üzümmüş. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hurma ve üzümün karıştırılmasını yasakladı ve “bunlardan her biri tek başına yeter! buyurdu.” Âbdurrezzâk, Musannef IX, 213.</p>
<p>262 Muvatta, Radâ 2; Ahmed b. Hanbel VI, 33, 36-37, 38, 194, 217, 271; Dârimî,<br />
Nikâh 48; Buhârî, Edeb 93; Tefsîr 33/9; Nikâh 117; Müslim, Radâ 4; İbn Mâcc,<br />
Nikâh 38; Ebû Dâvûd, Nikâh 7; Tirmizî, Radâ 2.</p>
<p>263 Dârimî, Mukaddime 22. Aynı tavrı tabiîler ve sonraki âlimler de göstermişlerdir. Bk. Abdurrezzâk, Musannef IX, 394-395; Dârimî, Mukaddime 22.</p>
<p>264 Şâtibî, İtisâm II, 470.</p>
<p>265 Sahabilerin sünnetteki hikmetle ilgili anlayışları için bk. Uralcr, Sünnete Bağlılık s. 175-194; 322-328.</p>
<p>266 Muvatta, Sefer 7; Abdurrezzâk, Musannef 11, 518; Ahmed b. Hanbel II, 65-66.</p>
<p>267 Konuyla ilgili gibi pek çok değerlendirme bulunmaktadır. Meselâ, İmam Şâfiî,Hz. Peygamber’in emir ve yasaklarının te’vilini doğru bulmamaktadır. (Bk. Risâle, s. 149)</p>
<p>268 el-Mâide (5), 103.</p>
<p>269 Şâtibî, Ptisâm I, 39. Kur’ân-ı Kerim’de bunun sapıklık olduğu bildirilmektedir.Bk. el-Mâide (5), 103; el-En’âm (6) 140, 143, 144; el-Kehf (18), 28; el-Kasas (28), 50; Sâd (38), 26; el-Câsiye (45), 23.</p>
<p>270 Şâtibî, Ptisâm II, 399.</p>
<p>271 Erdoğan, Sünnet s. 39.</p>
<p>272 Yavuz, «Ahmed b. Hanbel» DİA, II, 83.</p>
<p>273 Şâtibî, İ ’tisâm II, 454.</p>
<p>274 Bk. Çelebi, Akılcılık, s. 27-28.</p>
<p>275 Yavuz «Akıl», DİA, II, 245; Yavuz , İslâm Düşüncesinde Nübüvvet s. 61.</p>
<p>276 Ebû Dâvûd, Sünnet 5.</p>
<p>277 Bk. Sezen, Hümanizm s 48-49, 79. Yazar, özellikle Batı’da konunun tarihî<br />
seyrini inceler. Dikkat çeken tesbitlerinden bazılarını nakletmek faydalı olacaktır.“Hümanizm, dini akla irca ederek birleştirmeye çalışmıştır. Hümanistler gruplara ayrılır. Deistler sırf nazari olarak Allah’ın varlığına inanırlar. Onlar için aklın yargısı yeterlidir. Eğer din varsa ve olacaksa bu tabiî din, akıl dini olmalıdır. Tarihî dinler, dinin özünü zedelemişlerdir, akla ters düşmüşlerdir.”</p>
<p>278 Sezen, İslâm’ın Sosyolojik Torumu s. 373.</p>
<p>279 Sezen, Hümanizm s. 144.</p>
<p>280 Bk. Alper, Akıl- Vahiy s. 221.</p>
<p>281 Dihlevî, Hüccetullâhi’l-bâlığa I, 16-17.</p>
<p>282 Yavuz, “Akıl” DİA, II, 245.</p>
<p>283 İbn Haldun, Mukaddime II, 607; Alper, Akıl-Vahiy s. 217.</p>
<p>284 Bk. Kadir Canatan, “Din, Gelenek ve Modernite”, Bilgi ve Hikmet, s. 36-37.</p>
<p>285 Bk. İbn Haldun, Mukaddime II, 607.</p>
<p>286 Yavuz, “Akıl” DİA, II, 245.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklin-gorevi-ve-kullanimi/">Aklın Görevi ve Kullanımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aklin-gorevi-ve-kullanimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabenin Sünnete Bakışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunnete-bakisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunnete-bakisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 May 2016 15:16:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Sözlerinin Gerçek Oluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabenin Sünnete Bakışı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10954</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sahâbiler, sünnete i&#8217;tisam konusunda ileri derecede bir hassasiyet ve ti­tizliğe sahip bulunmaktadırlar. Bu takdire şayan hassasiyetin temelinde, hem kavram olarak hem de uygulama olarak sünnette hikmet olduğu inancının bu­lunduğu görülmektedir. Zira onlar,Hz. Peygamberin bir işi yapmış olmasını başlı başına hikmet olarak kabul ederler, sünnete itirazı, akıllarından bile geçir­mez, hatta uygulamasına yönelik küçük bir tereddüdü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunnete-bakisi/">Sahabenin Sünnete Bakışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/sahabenin-sunnete-bakisi/images-1-50/" rel="attachment wp-att-10955"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-10955" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-1-1.jpg" alt="Sahabenin Sünnete Bakışı" width="661" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-1-1.jpg 369w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-1-1-300x111.jpg 300w" sizes="(max-width: 661px) 100vw, 661px" /></a></p>
<p>Sahâbiler, sünnete i&#8217;tisam konusunda ileri derecede bir hassasiyet ve ti­tizliğe sahip bulunmaktadırlar. Bu takdire şayan hassasiyetin temelinde, hem kavram olarak hem de uygulama olarak sünnette hikmet olduğu inancının bu­lunduğu görülmektedir. Zira onlar,Hz. Peygamberin bir işi yapmış olmasını başlı başına hikmet olarak kabul ederler, sünnete itirazı, akıllarından bile geçir­mez, hatta uygulamasına yönelik küçük bir tereddüdü bile hoş karşılamazlardı. Genel anlayış olarak bakıldığında zaman ve şartlar değiştiği halde sünnetin ne özünde ne şeklinde tasarruf etmeyi pek düşünmezlerdi.(1)</p>
<p>Sahâbîler, Hz. Peygamberi tartışmasız örnek alıyorlardı ve onun (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini sebebini bilsinler veya bilmesinler yaşatıyorlardı. Yap­tıklarının hikmetini idrâk etmeleri veya edememeleri onlar için neticeyi etkile­miyordu. Bu konuda İbn Ömer, en önde gelen şahabı olarak şöhret bulmuştu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), İbn Ömer in herşeyinde yegâne örnekti. Zaten o, sık sık “Andolsun ki Resûlullaha sizin için, Allaha ve ahıret gününe ka­vuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için güzel örnek vardır(Ahzab,21)ayetini okurdu, tekrar ederdi.(2) Abdullah b. Ömer, sahâbede görülen genel anlayış ve tutumun en belirgin örneği idi. Birçok sahâbî, çeşitli vesilelerle bu anlayış ve tavrın temsilciliğini yapmıştır.</p>
<p>Hz. Ömer, “Allah, İslam’ı yerleştirdiği, küfrü ve küfür ehlini yok ettiği halde bugün remel yapmakta ve omuz başını açmakta ne fayda var?” diyerek Hz. Peygamber döneminde remel ve ıztıbâ(tavaf ederken omuz başını açmak) yapmayı gerektiren şartların kalktığını söylemiş ve peşinden de “Biz, Resûlulah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında yaptığımız hiçbir şeyi terketmemeliyiz” demiştir.(3) Böylece sünnetin, kendi bilmediği başka hikmetlerinin olabileceğini îma etmiştir. Hz Peygamber’in remel yapmasındaki sebebi bildiği ve artık o sebebin kalktığını da kabul ettiği halde onu terketmeye yanaşmayan Hz. Ömer, hikmetini kestiremediği konularda hiç tereddüt etmeden sünnete bağlılığım sürdürmüştür. Nitekim Hz. Peygamber’in uygulamasının ne kadar geçerli ve Ömer’in sözünün ne kadar isabetli olduğu, günümüzde haccın dünya televizyonlarından naklen yayınlan­dığı ve bunları gayr-i müslimlerin de izlemekte olduğu düşünülünce ortaya çıkmaktadır. Hz. Ömer’in remeli değiştirmemesinde sünnetten kaynaklanan hikmetler bulunuyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı ile Mekke’ye geldiğinde müşrikler kendi aralarında, “Medine’nin havası onlara iyi gelmemiş, zayıflamışlar” diye konuşmuşlar. Onların bu sözünü Allah Teâlâ, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermiş ve tavaf sırasında müşriklerin göreceği yerde hervele yapmalarını Kabe’nin diğer tarafında normal bir şekilde yürümelerini emretmiş.(4) Hadîste de ifâde edildiği gibi hervele sünnetinin, Allah Teâlâ’nm emri olması sebebiyle Hz. Ömer, tasarrufa gitmekten kaçınmış olabilir.</p>
<p>Yine Hz. Ömer, yaptığı haclardan birinde hacer-i esvedi öpmüş, sonra da “Vallahi seni öptüm, iyi biliyorum ki sen bir taşsın, ne zararın ne faydan dokunur, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem), öperken görmeseydim, asla seni öpmezdim”(5) demiştir. Bu davranış ve sözüyle, Hz. Ömer sünneti yaşama­nın, sünnette var olduğunu kabul ettiği hikmeti yakalamak anlamına geldiğini ifade etmek istemiştir. Aslında kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevap­tan Hz. Ömer’in, zaman zaman sebep ya da hikmet araştırması yaptığı da Necran vâlisi(6) Yala b. Ümeyye, Hz. Ömer’e ‘’Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kafirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz,namazı kısaltmanızda bir günah yoktur”(Nisa 101)âyetini okuduktan sonra ‘İnsanlar, bugün emniyetteler (namaz hâlâ böyle mi kılınacak?)” diye sormuş. Hz. Ömer, ‘’bende senin gibi şaşırmıştım. Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sordum. “Bu, Allah&#8217;ın size bir ikramıdır, onu kabul edin” buyurdu, demiştir.(7) İbn Ömer’e ‘‘Hurma ile kuru üzüm karıştırılıp şerbet yapılarak içilir mi?” diye sormuş­lar. “Hayır5 demiş, sebebini “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onu yasakladı” diye açıklamıştır. İstek üzerine yasağın sebebini de anlatmıştır.(8) İbn Ömer, burada sünnetin, sünnet olarak benimsenmesi gerektiğini ortaya koymuş, daha sonra sünnete ait bir hükmün sebebini -istenildiği için- açıklamıştır.</p>
<p>Kur’ân’da veya sünnette yer alan her emrin veya nehyin hikmeti genellikle açıklanmamıştır. Ancak Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bazan verdiği hüküm­lerin veya yaptığı fiillerin hikmetini belirtirdi. Meselâ vakitlerin belirlenmesin­deki hikmetten bahsetmiş ve öğleden önce kılman dört rek’at hakkında(9) “O vakit gök kapılarının açıldığı bir saattir, o saatte salih bir amelin oraya yüksel­miş olması hoşuma gider.’’(10) buyurmuştur. Kâtilin diyet vermesi halinde de bu diyetin ne olduğunu izah ettikten sonra “Bu hüküm, diyetin önemim ifade etmek (vurgulamak) içindir” buyurmuştur.(11) Her tavafta Rükn-i Yemânı ve Rükn-i Esved’i mesheden Hz. Peygamber,(12) bu davranışın hataları kökünden sildiğini(13) ifade etmiştir.</p>
<p>Her sünnetin bir hikmet taşıdığı düşüncesinde ve bilincinde olan sahabıler, yeri geldikçe bildikleri hikmetleri naklederlerdi. Rükn-i Yemânî ve Rükn-i Esved’e neden bu kadar yaklaşmaya çalıştığını, hâlbuki diğer sahâbîlerin böyle yapmadığını soran birisine İbn Ömer, Hz. Peygamberi bu iki rüknü istilâm ederken gördüğünü ve onun (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle yapmanın hataları kökünden sildiğine dair verdiği müjdeyi nakletmiştir.(14)</p>
<p>Hz. Peygamberin her yaptığında ve her buyruğunda bir hikmet olduğu inancı sahâbîleri, bazan bir fiilî sünneti aynen yapmaya bazan da bir sözü zahirine göre yorumlayıp öyle davranmaya sevkederdi. Meselâ, Hz. Peygam­ber, namaz kılarken ayakkabısını çıkarmış, ardından sahâbîler de çıkarmış namaz bitince onlara ‘’Siz niçin ayakkabılarınızı çıkardınız?” diye sormuş, onlar da “Senin çıkardığını gördük, biz de çıkardık” demişler.(15) Hz. Peygamber namazda Cebrail’in gelip kendisine ayakkabısının altında pislik olduğunu söy­lediği için çıkardığını, isteyen kimselerin ayakkabılı veya ayakkabısız namaz kılabileceklerini belirtmiştir.(16) Başka bir örnekte de Hz. Peygamber, bir cuma günü minberde “Oturunuz” buyurunca mescide girmekte olan Abdullah b. Mes’ûd, hemen mescidin kapısında oturmuştur. Durumu gören Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onu içeri çağırmıştır.(17)</p>
<p>Öte yandan sahâbîler, bu davranışlarını, ibadet ve ibadet dışı gibi bir ayı­rıma gitmeden her konuda aynen sürdürmüşlerdir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) altın yüzük taktığını gören sahâbîler altın yüzük takmışlar, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzüğünü bir daha takmamak üzere çıkarınca onlar da çıkarmışlardır.(18) Abdullah b. Ömer, yolculuk sırasında bir yere varmış ve ora­da biraz kavis yapmış, kendisine bunun sebebi sorulunca “Resûlullahin (sallallahu aleyhi ve sellem) burada böyle yaptığım gördüm, ben de yaptım” demiştir.(19) Bu gibi bir davranış, aynı zamanda Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bağlılığın ve ona duyulan sevginin bâriz bir örneğidir.</p>
<p>Sahâbîler, sünnete çok güvenir ve tam bir teslimiyet gösterirlerdi. On-lardaki bu güven, tabiî olarak sünnete olan inançlarının sonucudur. Hz. Peygamberce ve sünnetine güvenmelerini sağlayacak örneklere şâhit olmuşlar­dı. Hz. Peygamberin hanımı Meymûne (radıyallahu anh), geri ödeyecek parası olmadığı halde borç yaparmış, ona ödeyecek bir şeyin yokken nasıl borçla­nıyorsun dediklerinde “Ben, Resûlullahi (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Kim ödeme niyeti ile borçlanırsa Allah Teâlâ ona yardım eder’’derken işittim” demiştir.(20) İbn Ömer, hastalıklı deve satın almış, satan kimsenin ortağı, durumu öğ­renince geri almak istemiş, diğer develere hastalığın bulaşma ihtimaline</p>
<p>İbn Ömer, Deveyi bırak, biz Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Hastalığın sirayeti yoktur.’ hükmüne razı olmuş kimseleriz” demiştir.(21) Bir kadının devesinin lânet ettiğini duyan Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) “O,lanetlenmiştir, onu salın” buyurmuştur. Salıverilmiş olan bu deve ev ev dolaştığı halde hiç kimse onu sahıplenmemiştir.(22)Bir hadisi Hz. Peygamberden duymayanlar da duyanlar gibi sünnete güveniyorlardı. Medineli’ler, Ebû Hureyre’den Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) “Toklu, ne güzel kurban-lıktır” buyurduğunu öğrenince satılan tokluları kapışmışlardır.(23) Abdullah b. Amr a üç kişi gelmiş ve hiçbir şeyleri olmadığını söylemişler. Abdullah da “İsterseniz bazı şeyler verelim, isterseniz sabredin. Ben, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururken işittim ‘’Muhacirlerin fakirleri, kıyamet günü cennete kırk yıl önce gireceklerdir.’’(24)Gelen kimseler “Öyleyse sabreder, hiçbir şey istemeyiz” demişlerdir.(25)</p>
<p>Sahâbîler, sünnetteki hikmetlere olan inançları sebebiyle sünnet olan durumlarda hiçbir tasarrufa gitmezlerdi. Hz. Ömer, “Ben, Kabe’de bulunan altın gümüş ne varsa bütün mallan fakirlere bölüştüreceğim” deyince Şeybe b. Osman “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kabe içinde bu malların olduğunu gördü, Ebû Bekr de gördü ve onlar bu mala senden daha muhtaç idiler yine de onu yerinden oynatmadılar” deyince Hz. Ömer, “Onlar, uyulmaya lâyık kimse­lerdir” demiş niyetinden vazgeçmiştir.(25)Hz. Peygamber’e iktidâ etmeyi daima önde tutan Hz Ömer’e muhrimin kırdığı hayvan yumurtasının hükmü sorul­duğunda Ömer, birçok şahabı o gün hayatta olduğu halde “Ali’ye rastlarsan ona sor. Biz onunla istişare etmekle emrolunduk” demiştir.(26) Kendisi vahiy gelmeden vahye muvafık görüşler belirtecek derecede dînî meşelere vâkıf olan ve bu özelliğini de “Rabbime üç şeyde muvâfik düştüm”(27) diye belirten Hz. Ömer, sünnetin emrini aynen yerine getirmiş, bu konuda görüş belirtmemiştir. Aym gerekçe ile Ömer, hilâfetinin son dönemlerinde Hz. Ali’yi “insanların gün­lük işlerinde bana yardımcı ol” diyerek kâdı olarak görevlendirmiştir.(28) Hz. Ömer, birçok üstün vasıflara sahip bir sahâbî olmasına rağmen Resûlullah’ın(a.s) ‘’ Üveys bin amir’in senin için istiğfar etmesine imkan bulursan bunu yap:’’emrinden dolayı bir tabil olan Üveys’i bulup ondan kendisi için istiğfar etmesini istemiştir(29)</p>
<p>Herkesin her zaman sünnetteki hikmetleri anlamasının mümkün olmadığının güzel bir örneği de Mu’tezilenin şeyhi olan(30)Ibrâhim b, Seyyar en Nazzâm&#8221;ın (v: 220/835) şu sözleridir; “Gençken, Nebi’nin (sallallahu aleyhi sellem) kırbanın ağzını büzerek ondan su içmeyi yasakladığı hadîsini duymuş ve kendi kendime şöyle demiştim: &#8216;Bu hadiste bir şey var, kırbanın ağzından su içmekte ne var ki nehye kadar varmış.’ Sonra bir adamın kırbanın ağzından su içtiğini ve içinde bulunan yılanın da onu soktuğu ve o kişinin öldüğünü duydum. O zaman anladım ki tevilini bilmediğim bir hadîsin ben bilmesem bile bir izahı var.”(31)</p>
<p>Şâtibî, ibâdet veya âdetlerde(32) hikmet aramakla ilgili olarak hikmet-i teşri konusunu şöyle izah etmiştir: “Taabbüd,(33) Şârinin çizdiği sınırda gerekçe ara­maksızın durmaktır. Akla uygun neticelerin (manen münâsip) gerektirdiğini yerine getirmek -böyle bir şey tasavvur edilse bile- sınırda durmak (taabbüd) sayılmaz. Taabbüdi emir ve uygulamalarda (hikmet) çok az belirtilmiştir. Âdetler ise bunun zıddıdır. Âdetlerde akla zahir olan (görünen) mânâlar geçerlidir. Bunun alanı geniştir. İmâm Mâlik, hikmeti açık da olsa ibadetlerde hikmet aramamıştır. Meselâ zekâtları, kıyamî olarak vermeyi ve sudan başka bir sıvıyı temizleyici kabul etmemiştir. Âdetler de ise hikmete itibar etmiştir. Bu tutumu ise yasamaya kapı açabileceği endişesiyle tenkit edilmiştir.”(34)</p>
<p>Sün­netteki hikmetler bilinmese de hikmet aramanın gereksiz olduğunu, sünnete güvenmek gerektiğini Dihlevî de ifâde etmiş ve şöyle demiştir: “Sünnet aynı zamanda rivayetin sahih olması halinde sâbit bulunan şer’î bir hükmün ifasının, o hükmün İçermiş olduğu maslahatı bilmeye bağlanmasının helâl olmayacağını da ortaya koymuştur. Çünkü insanlardan pek çoğunun aklı, hükümlerin içermiş olduğu maslahatların pek çoğunu yalnız başına kavrayabilecek düzeyde değil­dir. Hem Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bizce kendi aklımızdan daha güvenilirdir. Hikmet bilinmese bile hükümle amel etmek gerekir.Birşey emredilir yada yasaklanır ve muhataplar,getirilen bu emir yada yasağın amacını gerçek anlamda bilmezlerse,o zaman o emir yada yasağın mahiyet itibariyle etkili olduğuna inanmak gerekir. Kişi, etki sebebini bilemese bile etkin olduğunu tasdik edecek bir konuma getirilmelidir.</p>
<p>Bu ilkeden hareketle Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) çoğu kez emir ya da yasakların sırlarını açık bir şekilde beyan yoluna gitmemiş, bunlardan bir kısmını ümmetinden ilimde derinleşmiş olanlara ancak telmihte bulunma gibi bir yol tutmayı yeğlemiştir, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çoğu kez emir ya da yasakların sırlarını açık bir şekilde beyân etmemesi sebebiyle, kendi dönemlerinde dini koruma sorumluluğunda olan râşid halîfeler ve müçtehid imamlar, dinin kalıp ve şekillerinin ikâmesine,onların ruhuna olan itinadan daha çok özen göstermişlerdir.(35)</p>
<p><strong>Hz. Peygamberin Sözlerinin Gerçek Oluşu </strong></p>
<p>İtisâmın lüzumunu belirleyen etkenlerden ve sahâbilerin sünnete bakışlarını etkileyen sebeplerden biri de Hz. Peygamberin sözlerinin gerçek oluşu ve gerçekleşmesidir. Bu durum tabiî olarak sünnetin sabitliği, doğruluğu sonucunu doğurur. Hz. Peygamberdin de bu konunun üzerinde ısrarla durması, sahâbîlerin sünnete sarılmalarının temelinde yatan bir başka düşünce ve kabulü oluşturmuştur.</p>
<p>Hz. Peygamberdin sözlerinin gerçek olduğunun delili, Allah Teâlâ tara­fından te’yid ve tashih edilmesidir. Resûlullah&#8217;ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kısas olarak müsle cezası verdikten sonra “Allah ve Resûl üne karşı savaşanların ve yeryüzünde hak düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi(maide,33) olduğunu bildiren âyetin nâzil olması(36) te’yid mânâsındadır. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bal şerbeti içmemeye yemin etmesi üzerine Tahrîm Sûresi’nin ilk beş âyetinin inişi de(37) verilen kararını tashihtir. Bu onun (sallallahu aleyhi ve sellem) her icraatı­nın kontrol altında olduğunu gösterir.</p>
<p>Hz. Peygamberin bazan tevakkuf etmesi aslında vahyin gelmemiş olması dolayısıyla ne yapması gerektiğini tam kestirememiş olmasından ve tabiî vahy beklemesinden kaynaklanıyordu. Alınan ganimetler içinde bulunan bir kılıç ganimet olarak kendisine verilmesini ısrarla isteyen Sa’d b. Ebî Vakkâsi, Hz.Peygamber her defasında geri çevirmiş, herhangi bir tasarrufta bulunmamış ardından “Sana savaş ganimetlerini soruyorlar! De ki: Ganimetler, Allah ve Resûle aittir”(enfal,1) âyeti nazil olmuştur.(38)</p>
<p>Hz. Peygamber, sözlerinin hak oluşunu çeşitli şekillerde belirtmiştir. Bu şekillerden biri, kendisinin Allah’ın Resûlü olduğunu bildirmesidir. O, bu yolla önce Allah adına konuştuğuna dikkat çekmekteydi. Özellikle de muci­zelerden sonra “Ben, Allah’ın Resûlüyüm” ifâdesini kullanmak suretiyle ilâhı denetim ve teyide mazhar olduğunu pekiştirirdi. Meselâ, Câbir b. Abdullah, bir Yahûdi’ye olan borcunu ödemek için mühlet istediğinde Yahûdi kabul et­memiş, Câbir, durumu Hz. Peygamber’e haber vermişti. O da borcun te’hiri için Yahûdi’yle konuşmuş, ancak Yahûdi tehire yanaşmamıştı. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), yanında Ebû Bekr ve Ömer olduğu halde Câbir’in hurma bahçesine gelmiş, bahçeyi iki kere dolaşmış ve “Allah’ın ona hakkını tam vereceğini belirttikten sonra “Câbir, ağaçlardaki hurmaları topla ve Yahûdi’ye borcunu öde“ buyurmuştur. Câbir, borcunu ödedikten sonra kendisine de bir miktar kaldığım müjdelediğinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ’’Allah’ın elçisi olduğuma şehâdet ederim“ buyurmuştur.(39) Başka bir rivâyette ise; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) daha önceki sözlerine şâhit olan Ömer’i aramış, Ömer geldiğinde ona “Câbir’e alacaklısını ve hurmasını sor bakalım!” buyurmuştur. Ömer “Ona bunu sormam. Çünkü sen Allah’ın ona hakkım tam vereceğini haber verdiğin zaman, yakînen bilmiştim ki, Allah ona hakkını tam verecektir” diyerek Hz. Peygamber’in beyânının mutlak sûrette gerçekleşeceğine inandığını, güvendiğini ve şâhit aramaya gerek duymadığını belirtmiştir. Bununla birlikte muhtemelen meselenin önemi sebebiyle Hz. Peygamber aynı sözü Ömer’e üç kere tekrarlamış, Ömer de her defasında aynı cevabı vermiştir.(40)</p>
<p>Hz.Peygamber, müslümanlardan bazılarının sözlerinden şüphelendikleri durumlarda, sözlerinin doğru olduğuna şehâdet etmiştir. Müslüman olduğu- iddia eden birisi (Kuzman)(41) için “O, cehennemliktir” buyurunca orada bulunan bir sahâbi “Cehennemliktir, buyurduğunuz kimse çok yaman savaştı” diyerek şaşkınlığını belirtmiş. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözünden şüphelenen bazı sahâbîler, olayı teftiş ve takibe çıkmışlar, adama yaklaştıklarında Onun daha ölmediğini görmüşler. O kimse acıya dayanamayıp gözlerinin önünde intihar etmiş. Durumu gidip Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdikle­rinde o, “Allahu Ekber, ben, kendimin Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ederim” buyurmuştur.(42) Hz. Peygamberim bu ifadesi aynı zamanda kendisine kimse inanmasa bile Allah’ın ve kendisinin şahitliğinin yeteceği mânâsına gelir. Nitekim “Sana şâhit olarak Allah yeter”(nisa,79) buyurulmuştur. Bir başka örnekte ise câriyesinden çocuk istemediği için azil yaptığını söyleyen bir kimseye Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Şüphesiz ki, bu hareket Allah’ın irâde ettiği bir şeye mânı olamaz“ buyurmuş. Bir müddet sonra aynı kimse câriyesinin hâmile kaldığını söyleyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Mukadder olanın başa geleceğini söylemiştim. Ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm!’(43)buyurmuştur.</p>
<p>Hz. Peygamberim, kendisinin peygamber olduğuna şehâdet etmesi, onun her sözüne inanmak ve uymak gerektiğini anlatır. Verdiğimiz son iki örnekte Hz. Peygamber, kulluğu ile resûllüğünü birlikte zikretmiştir. Bu surede o, be­şer oluşunun sözlerinin gerçekliğine mâni olmadığını belirtmiş olmaktadır. Ni­tekim Abdullah b. Amr’a “Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) işittiğin herşeyi yazıyorsun. Hâlbuki Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) bir beşerdir; kızgınken de neşeliyken de konuşur” denildiğinde o, bunu, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) anlatmış, o (sallallahu aleyhi ve sellem) da parmağıyla ağzını işaret ederek Yaz, Allah’a yemin olsun ki buradan haktan başkası çıkmaz” buyurmuştur.(44) Görül­düğü gibi bu hadîste Hz. Peygamber, sözleri arasında hiçbir ayırım yapmamış ve bütün sözlerinin gerçek olduğunu belirten bir genel beyanda bulunmuştur.</p>
<p>Sahâbîler, Hz. Peygamberim sözlerinin gerçek olduğuna iman etmişlerdi. Meselâ, bir sefer esnasında namaza kaldırmakla görevli olan Bilâl (v. 20/641) uyumuş ve kimseyi namaza kaldıramamış, Resûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem),Ebû Bekr’e “Bilâl namaz kılıyordu, şeytan geldi, onu yatırdı, ninni ile uyutulan çoçuk gibi onu uyuttu“ buyurduktan sonra Bilâl’i çağırmış, Hz. Peygamber’in Ebû Bekir’e anlattıklarının aynısını Bilâl de anlatınca Ebû Bekr, “Gerçekten senin Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet ederim“ demiştir.(45) Sahâbîlerin, onun her konudaki sözüne inandıklarının delili olan ilginç bir olay da şudur: Bir a’râbî, Hz. Peygamber’e at satmış, sonra da atı başkalarına satmak için bunu inkâr etmiş, Hz. Peygamberce bu konuda tartışırken a’râbî, ondan an satın aldı­ğına dair şahit getirmesini istemiş, tartışma sesini duydukları için oraya toplan­mış bulunan bütün müslümanlar a’rabîye, “Yazıklar olsun, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) haktan başka birşey söylemez” demişler, Huzeyme b. Sâbit ise, şahit getirmesi konusunda ısrarım sürdüren a’rabî’ye, “Senin atı ona sattığına ben şahidim” demiş, Hz. Peygamber, satış esnasında orada olmadığı halde neye da­yanarak şahitlik yaptığını sorunca Huzeyme “Senin peygamberliğine inandığını için şâhitlik yapıyorum” demiştir.(46) Huzeyme’nin bu sözü, Peygamber’e ima­nın neyi gerektirdiğini ve nasıl olması gerektiğinin İslâmiyet’in ilk uygulayıcıla­rının dilinden ifadesidir. Hz. Peygamberin sözlerinin gerçek oluşunu sahâbıler bazan âyede de delillendirmişlerdir. Meselâ, Muâviye, riyakârların âkıbetine dâir hadîsi işitince “Allah’ın ve Peygamberinin sözü doğrudur” diyerek hadîsi destekler mâhiyette olan Hûd Sûresi’nin 15. ve 16. âyetlerini okumuştur.(47)</p>
<p>Kabul etmek gerekir ki sahâbîlerin Hz. Peygamber’e itiraz ettikleri durum­lar da olmuştur. Yalnız bu itiraz, onunla aynı görüşte olmamaktan kaynaklanan bir itiraz değil, olayları onun gibi değerlendirememelerinden, ilk anda zâhire göre hareket etmelerinden ileri geliyordu. Meselâ, Hz. Ömer, Resûlullah’ın (sal-lallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’deki siyasetini doğru bulmamış ve Resûlullah’a ve Hz. Ebû Bekr’e giderek izah istemiştir.(48) Usâme b. Zeyd’i kumandan tayin ettiği zaman da bazı kimseler Üsâme’nin kumandanlığına karşı çıktıklarında Hz. Peygamber, “Onun kumandanlığını yeriyorsunuz, daha önce de babasının kumandanlığına dil uzatmıştınız. Allah’a yemin ederim ki o, kumandanlığa gerçekten lâyıktı ve bana insanların en sevgililerindendi! Oğlu da kendisinden sonra insanların bana en sevgililerindendir” buyurmuştur.(49) Hz. Peygamberin bu meselede itirazı hoş görmemesi, onun tayin ve tercih şeklinde tecelli eden sünnetini tereddütsüz benimsemek gerektiğini ortaya koyar.</p>
<p>Bazan Hz. Peygamberin tavsiyeleri ilk anda kimi sahâbîlerin hoşlarına gitmiyor fakat sonradan Hz. Peygamberin haklılığına şahit oluyorlar, böylece, sünnetin hak olduğuna hem de Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendileri için en doğru olanı tavsiye ettiğine inanç ve güvenleri artıyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Fâtıma bint Kays’a, Usâme b. Zeyd ile evlenmesini tavsiye ettiğinde Fâtıma, buna razı olmayınca Hz. Peygamber, Usâme’yle evlenmesi tavsiyesini tekrarlamış. Neticede Usâme ile evlenen Fâtıma bint Kays, “Allah, Usâme’de hayır halketti; ben de hayran ve memnun kaldım”(50) diyerek Hz. Peygamberin haklı olduğunu itiraf etmiştir.</p>
<p>Sahâbîlerde, Hz. Peygamberin sünnetinin gerçekleşeceği inancı tamdı. Cündeb,(51) Cerea günü,(52) orada bulunan bir kimseye “Burada bugün mut­laka kan dökülecektir” deyince o şahıs “Vallahi, asla!” demiş. Cündeb ısrar ettikçe karşısındaki şahıs da aksini söylemiş. İsminin Huzeyfe olduğunu öğ­rendiği o şahıs nihayet “Bunun böyle olacağını bana Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) anlattı” deyince Cündeb, “Sen ne fenasın. Bir saattir sana muhalefet ettiğimi görüyorsun. Madem ki bunu Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) işit­tin, beni niye nehyetmiyorsun?” demiş,(53) sünnetin muhakkak gerçekleşeceği  inancını ve sünnete güven ve teslimiyetini belirtmiştir. Übey b. Ka’b (V 30/650) Ramazan avında bir sabah, geçirdikleri gecenin yirmi yedinci gecesi olduğunu  istisnasız yemin etmiş. Kendisine neye istinâden böyle bir tesbitte bulunluduğu sorulunca Übey “Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) bize haber verdiği belirtilere istinâden söylüyorum. ‘O gecenin sabahında güneş şuasız olarak doğar.’ buyurmuştu” demiştir.(54)</p>
<p>Sahâbîler, Hz. Peygamberin cennetlik olduğunu belirttiği kimseleri cen­netlik olarak değerlendirirlerdi. Hz. Peygamber, Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın cennetlik olduğunu buyurduğu(55) için sahâbîler Sâbiti aralarında gezinen cen­netlik bir zât olarak görürlerdi.(56)</p>
<p>Ebû Hüreyre, “(Cizye olarak) dinar ve dirhem almayacak olursanız hâliniz nice olur.’’ dediğinde ona “Sen böyle bir şeyin olacağını nasıl düşünüyorsun?” diye sorulmuş. Ebû Hüreyre “Evet, ben size kendisi doğru söyleyen, kendisine doğru söylenilen Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünden haber veriyo­rum” cevabını vermiş,(57)Hz. Muhammedin peygamberliğini hatırlatmıştır. Abdullah b. Mesûd, mescidde toplu olarak sesli zikir yapan bir gruba, bu yaptıklarının sünnette olmadığım belirttikten soma “Yazıklar olsun. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize, ‘Kur’ân’ı okuyacak olan bir topluluğun bu okuyuş­ları, sadece dilde kalacak, onların köprücük kemiklerinden ileriye geçmeyecek buyurmuştu. Vallahi bilmiyorum belki onların çoğu sîzdendir’’ demiştir. Ger­çekten de o halkadakilerin tamamı Nehverân savaşında Hâricîler’in yanında yer almışlardır.(58)Hâricîlerle savaşan Hz. Ali, İbn Mesûdun naklettiği hadîsi nakletmiş, Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) tarif ettiği kişilerle savaştığını belirtmiş ve “Allah doğru söyler, Resûlü de doğruyu tebliğ buyurur”(59) di­yerek bir yanda sünnetin kaynağına işaret ederken bir yandan da sünnette yer alan hususların mutlaka gerçekleşeceğini belirtmiştir. Hatta o, daha sonra Hz. Peygamberdin, fiziğini tarif ettiği bir Hâricîyi aramalarını istemiş, iki kere arayıp bulamadıklarında ise sünnete olan inancından hiç şüphe etmeden “Dönün, tek­rar arayın. Vallahi ne ben yalan söyledim, ne de bana yalan söylendi” demiştir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Abdullah b. Ömer, seferde nâfile namaz kılmayı, doğru bulmamış, bu konuda Resûlullah’ın (sal­lallahu aleyhi ve sellem) ve hulefâ-i râşidinin tatbikâtını naklettikten sonra, “Farzdan önce veya sonra namaz kılacak olsam, farzı tamam kılardım” (Tirmızî, Cum’a 39) diyerek sünnette değişik- lige gidilecekse herkesin ayn bir yorumunun olabileceğine ve sonuçta ortada sünnet diye bir şeyin kalmayacağına-haklı olarak-işaret etmiştir</p>
<p>(2)-Açcâc el-Hatîb, es-Sünne kable’t-tedvîn s. 85.</p>
<p>(3)-Ahmed b. Hanbel 1,45; Buhârî, Hac 57; Ebû Dâvûd, Menâsik 50. Bu tür olaylar dolayısıyla sün­netin çağlar üstü geçerliğini, tarihsellikle sımrlanamayacak öze sahip bulunduğunu da söylemek gerekir.</p>
<p>(4)-Nesâî, Menâsik 155.</p>
<p>(5)-Muvatta, Hac 115; Ahmed b. Hanbel I, 16-17, 26, 34, 35, 46, 53-54; Buhârî, Hac 50, 57, 60; Müslim, Hac 248,249,250,251; İbn Mâce, Menâsik 27; Ebû Dâvûd, Menâsik 46; Nesâî, Menâsik 147,148. Bir başka riviyette ise Hz. Ömer, Hacer-i Esved’i öptükten sonra onu tutup “Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) sana itinâ ederken gördüm” demiştir. (Müslim, Hac 252).</p>
<p>(6)-Zehebî, Siyerin, 101.</p>
<p>(7)-İbn Mâce, İkâme 73; Nesâî, Taksir 1.</p>
<p>(8)-Abdurrezzâk, Musannef,lX, 213; Ahmed b. Hanbel H, 25; Müslim, Esribe 28 29</p>
<p>(9)-Dihlevî, Huccetullahi’l-bâliğa 1,12.</p>
<p>(10)-Tirmizî, Vitr 16.</p>
<p>(11)-Tirmizî, Diyât 1. Tirmizî, hadîsin “hasen-garîb” olduğunu belirtmiştir</p>
<p>(12)-Abdurrezzâk, Musannef,V., 35; Ahmed b. Hanbel 57- Buhârî Hac 57..</p>
<p>(13)-Ahmed b. Hanbel D, 3.</p>
<p>(14)-Bk. Ahmed b. Hanbel II, 3; Timizi, Hac 111.</p>
<p>(15)-Abdurrezzâk, Musannefl, 387, 388.</p>
<p>(16)-Ebû Dâvûd, Salât 88.</p>
<p>(17)-Ebû Dâvûd, Salât 218.</p>
<p>(18)-Abdurrezzâk, MusannefX, 395; Buhârî, İ’tisâm 4.</p>
<p>(19)-Ahmed b. Hanbel II, 32.</p>
<p>(20)-Nesâî, Buyu’ 99.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(21)-Buhârî, Buyu’ 36.</p>
<p>(22)-Abdurrezzâk, Musannef, X, 413.</p>
<p>(23)-Tirmizî, Edâhi 7. Tirmizî, hadîsin “garîb” olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>(24)-Müslim, Zühd 37.</p>
<p>(25)-Hanbeli,3,410;Buhârî, Hac 48; İ’tisâm 2; Ebû Dâvûd Menâsik 93</p>
<p>(26)-Abdurrezzâk, Musannef,lV, 422.</p>
<p>(27)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 24.</p>
<p>(28)-Abdurrezzâk, Musanncf,VIII, 302.</p>
<p>(29)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbc 225. Bu zât, memleketimizde Veysel Karânl diye anılır.</p>
<p>(30)-Zehebî, Siyer X, 541.</p>
<p>(31)-İbn Abdilber, Câmi II, 192.</p>
<p>(32)-Adet: İnsanların özünde yer etmiş, sağduyu sahiplerince de makbul görülen, öteden beri yapılagelcı şeylerdir. Örf ile eş anlamlı gibidir. Erdoğan, Fıkıh ceHukuk Terimleri Sözlüğü, s. 4.</p>
<p>(33)-Taabbüdî: Gerekçesi (illeti, hikmeti) akıl ile kavranamayan hüküm. Erdoğan, a.g.c. s. 424.</p>
<p>(34)- İtisam II, 366.</p>
<p>(35)-Huccetııllahi&#8217;l-bâliğa 1,16-17, 379. Hz. Ömer’in hervele yapmayı gerektiren illerin kalkmasına rağmen herveleye sünnet olduğu için devam etmesi halîfelerin bu anlayışlarına güzel bir örnektir.</p>
<p>(36)-Abdurrezzâk, Musannef,X, 106-107.</p>
<p>(37)-Bk. Ahmed b. Hanbel VI, 221- Buhârî Eyman ve&#8217;n nüzur 25;talak 8&#8230;</p>
<p>(38)-Müslim, Cihâd 34; Fedâilu’s-sahâbe 43; Ebû Dâvûd, Cihâd 144; Tirmizî, Tefsir 8/1.</p>
<p>(39)-Buhârî, Edime 41; Sulh 13; îstikrâz 18; Vesâyâ 36; Meğâzi 18; Menâkıb 25.</p>
<p>(40)-Buhârî, Hibe 21; Dârimî, Mukaddime 7. Buhârî, Sulh 13’de yer alan bir rivâyette ise Hz. Pey­gamber “Hurmanın berekedendiğini Ömer ve Ebû Bekir’e bildir” buyurmuş, onlar da “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle yapınca olacağını biliyorduk” demişlerdir.</p>
<p>(41)-Bu şahıs Ensâr’dandır. Bk. İbn Hacer, Fcthu’l-bâri Vm, 249.</p>
<p>(42)-Buhâri, Cihad 182; Kader 5; Meğâzi 38; Müslim, İmân 178</p>
<p>(43)-Müslim, Nikâh 134,135.</p>
<p>(44)-Ahmed b. Hanbel IL 162 192;Darimi,Mukaddime 43</p>
<p>(45)-Muvatta, Vukûtu’s-salat 26.</p>
<p>(46)-Ahmed b. Hanbel V, 215-216; Ebû Dâvûd, Akdiye 20. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Huzeyme’nin şahitliğini iki kişinin şahitliği olarak saymakla onu mükâfatlandırmıştır.</p>
<p>(47)-Tirmizî, Zühd 48. Ayederin meali şöyledir: “Kim (yalnız) dünya hayatım ve zinetini istemekti ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlaı işte onlar, âhirette kendileri için ateşten başka şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkla da boşa gitmiştir, yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.”</p>
<p>(48)-Bk. Buhârî, Tefsir 48/5; Cihâd 141,195.</p>
<p>(49)-Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 17; Timizi, Menâkıb 39. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hırsıza ölüm cezası vermesi ile ilgili hadîs de konumuyla ilgili güzel bir örnektir. Sahabîler, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) onun sadece hırsızlık yaptığını söylemişler, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da tekrar “Bunu öldürün” buyurmuş, sahabîler aynı şekilde cevap ver­mişler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Elini kesin” buyurmuş. Bu şahıs, daha sonra ayaklan da kesilene kadar hırsızlığa devam etmiş. Hz. Ebû Bekimin hilâfeti zamanında beşinci defa hırsızlık yaptığında Hz. Ebû Bekr “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Onu öl­dürün’ buyurduğunda bu durumu daha iyi biliyormuş” demiş ve o adamın öldürülmesi için emir vermiştir. (Bk. Nesâî, Katus-sârık 14). Hz. Peygamber, muhtemelen vahye dayanarak hırsızın gelecekte yapacaklannı bilmiş ve ölüm hükmünü vermişti. Bu bilgiye sahip olmayan sahâbîlerin ise böyle davranmaları normaldir.</p>
<p>(50)-Muvatta, Talâk 67; Müslim, Talâk 36.</p>
<p>(51)-Sahâbî mi tâbiî mi olduğunu tesbit edemediğimiz bu şahsın Cündeb b. Abdullah b. Züheyr veya Cündeb b. Cündeb olma ihtimali vardır. (Bk. Zehebî, Siyer,3, 177).</p>
<p>(52)-Cerca, Kûfe’ye yakın bir yer adıdır. Cerea günü, Kûfeliler’in vali karşılamaya çıktıkları gündür. Kûfeliler, Hz. Osman’ın gönderdiği vâliyi istemeyip Ebû Mûsâ el-Eş’arî’yi istemişlerdir Hz Os­man da bunu kabul etmiştir. (Bk. Nevevî, Minhâc,XVIII, 226)</p>
<p>(53)-Müslim,Fiten,28..</p>
<p>(54)-Müslim, Sıyâm 220.</p>
<p>(55)-Buhârî, Tefsir 49/1; Menâkıb 25; Müslim, İmân 187.</p>
<p>(56)-Müslim, İmân 188. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Abdullah, urve-i vüskaa tutunmuş olarak ölecek” buyurduğu için Abdullah b. Selâm da cennetlik olarak görülürdü. (Bk. Müslim, Fedâilu’s -sahibe 149).</p>
<p>(57)-Buhârî, Cizye 17.</p>
<p>(58)-Dârimî, Mukaddime 23.</p>
<p>(59)-Müslim, Zekât 156.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynur Uraler &#8211; Sahabe Uygulaması Olarak <em>Sünnete Bağlılık</em></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunnete-bakisi/">Sahabenin Sünnete Bakışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunnete-bakisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabelerin &#8216;Sünnete Uymamada&#8217; Sözlü ve Fiili Tepkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-sunnete-uymamada-sozlu-ve-fiili-tepkileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-sunnete-uymamada-sozlu-ve-fiili-tepkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 May 2016 15:12:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerin 'Sünnete Uymamada' Sözlü ve Fiili Tepkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10950</guid>

					<description><![CDATA[<p>  SÖZLÜ TEPKİLERİ  Üzüntüsünü Belirtme “Sünnete uymama”yı çirkin gören sahâbîler, sebep ve gerekçe ne olursa olsun sünnete uyulmadığını görmekten son derece rahatsız olurlardı. Dihye b. Halîfe (v. 50/670), bir Ramazanda yolculuğa çıkmış, bazı insanların yol­culukta oruç tuttuklarını görmüş, geri döndüğünde “Vallahi bugün göre­bileceğime hiç ihtimal vermediğim bir şey gördüm. Bir grup Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-sunnete-uymamada-sozlu-ve-fiili-tepkileri/">Sahabelerin ‘Sünnete Uymamada’ Sözlü ve Fiili Tepkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong> <a href="http://ilimcephesi.com/sahabelerin-sunnete-uymamada-sozlu-ve-fiili-tepkileri/images-108/" rel="attachment wp-att-10951"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10951" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-1.jpg" alt="Sahabelerin 'Sünnete Uymamada' Sözlü ve Fiili Tepkileri" width="414" height="310" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>SÖZLÜ TEPKİLERİ </strong></p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">Üzüntüsünü Belirtme</strong></p>
<p>“Sünnete uymama”yı çirkin gören sahâbîler, sebep ve gerekçe ne olursa olsun sünnete uyulmadığını görmekten son derece rahatsız olurlardı. Dihye b. Halîfe (v. 50/670), bir Ramazanda yolculuğa çıkmış, bazı insanların yol­culukta oruç tuttuklarını görmüş, geri döndüğünde “Vallahi bugün göre­bileceğime hiç ihtimal vermediğim bir şey gördüm. Bir grup Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbının yolundan yüz çevirdiler. Allahım, beni yanına al (ruhumu kabzet)” demiş,(1) sünnete uymamayı, ölümü isteyecek kadar vahim saymıştır. Ayrıca Dihye, Kur’ân’ın verdiği ruhsata uymamayı, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uymamak saymıştır. Çünkü Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumdaki tepkisini biliyorlardı. Resûlullah</p>
<p>(sallallahu aleyhi ve sellem), Ramazan’da yolculuk esnasında oruç tutmamış ve tutmayı da yasaklamıştı.(2) Ancak İbn Abbas’ın “Oruç tutanı da, tutmayanı ayıplama. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) seferde hem oruç tutun hem tutmamıştır”(3) rivâyeti olduğuna göre Dihye’nin tepkisi, Ramazanda oruç tutmakla ilgili olmalıdır.</p>
<p><strong>İkaz ve Sünneti Hatırlatarak Irşâd Etme</strong></p>
<p>Sahâbîler, gerekçe göstersinler veya göstermesinler uyarıları, sünnete müsteniddi. Meselâ, Abdullah b. Ömer, bir adamın elleri üzerine dayandığım görmüş ve ona “Namazda gazaba uğramışların oturuşu gibi oturma” demiştir.(4) İbn Ömer, o kimseye Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namazda, kişinin ellerine dayanıp oturmasını yasakladığını(5) haber vermeden uyarmıştır. Hz. Aişe de yatsıdan sonra ailesinden bazılarına haber göndererek “Kâtip meleklere istirahat vermez misiniz?” demiş,(6) fakat sünnetten delilini(7) zikretmemiştir. Yine İbn Ömer, sabah namazından soma cemaate vaaz eden ve sonra da secde yapan Ebû Temime el-Huceymî’ye (v. 95/714), üç kere bunu yapmama­sını söylemiş, fakat o, buna devam etmiştir. Bunun üzerine İbn Ömer “Ben, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebû Bekr, Ömer ve Osman’ın arkasında namaz kıldım. Hiçbiri güneş doğuncaya kadar secde etmedi”(8) diyerek bu yasaklamasının sünnete göre olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Sahâbîler, uyanlarında çoğunlukla sünneti gerekçe göstermişlerdir. Bu metodları, sahâbîlerin tepkilerinin aslında sünnetten kaynaklandığının açık ifadesidir. Ayrıca onlar, sünneti gerekçe gösterince uyanlarında daha etkili ol­muşlardır. Yaptıkları uyarılar, müdâhale ettikleri konulara bakıldığında sünne­tin şumûlüne uygun olarak her alanla ilgili olduğu görülür. Bu, onların çevreye karşı sünnet adına son derece duyarlı ve aktif olduklarım gösterir.</p>
<p>Kûfe emiri olan Muğire b. Şube (v. 50/670) ikindi namazını geç kıldırınca Ebû Ukbe b. Amr (v. 42/62), ona “Biliyorsun ki, Cibril inip namazı kıldı, Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) beş vakit namazı kıldı. Sonra Cibril, ona bunlarla emrolunduğunu bildirdi” diyerek(9) Muğîre’yi hem vaktin sün­net olan kısmına riayet konusunda uyarmış, hem de bildiği bir sünneti ona hatırlatmıştır. Abdullah b. Büsr de bayram namazım kıldırmak için imamın gecikmesini yadırgayıp “Biz bu saatte namazı bitirmiş olurduk. Bu vakit nafile vaktidir” demiştir.(10) Ibn Ömer, kurbanlık devesini çöktürerek kesmekte olan birisinin yanına gelmiş ve ona “Deveni kaldır, ayakta ve ayağı bağlanmış olarak kes. Bu, Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir” demiştir.(11) Abdullah b. Amr, kurban bayramında bir gün babasının yanına gitmiş. Babası ona yiye­cek ikram edince Abdullah, oruçlu olduğunu söylemiş. Amr b. el-As (v. 43/664) da “Orucunu boz. Çünkü bu günler, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bize oruçların açılmasını emrettiği, bizi oruç tutmaktan menettiği günlerdir” demiş, bunun üzerine Abdullah da orucunu bozup yemek yemiştir.(12)</p>
<p>Ebû Mûsâ el-Eş’arî, kendisini ziyaret eden bir gruba yemek ikram etmiş, sofrada tavuk eti de bulunmaktaymış. Misâfirlerden biri yemeğe oturmayınca Ebû Mûsâ, bunun sebebini sormuş, o da “Ben tavuk eti yemem. Çünkü bir tavuğun iğrendiğim bir şeyi yediğini gördüm, bir daha tavuk eti yememeğe yemin ettim” demiş, Ebû Mûsâ da “Ben, Nebi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) tavuk eti yediğini gördüm” diye cevap vermiş(13)tavuk etinin haram olmadığını, ye­nilebileceğini göstermek istemiştir.</p>
<p>Abdülmelik b. Mervân, çağırdığı hizmetçi ağır davranınca ona lânet et­miş. Orada misâfir olarak bulunan Ümmü’d-Derda Lanet etme demiş ve “Lânetçiler, kıyamet gününde şefaatçi ve şâhid olmaz” hadîsini rivâyet etmiştir.(14) Hz. Âişe, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarının, Resûlullah’ın(sallallahu aleyhi ve sellem) mirasından kendilerine hisse vermesi için Hz Ebû müracaat ettiğini öğrenince onlara &#8220;Allah’tan korkmaz mısınız) Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Biz miras bırakmayız (vâris olunmayız) bizim bıraktığımız sadakadır&#8217; buyurdu”(15) diyerek onları uyarmıştır. Hz. Âişe’nin bu olayda “Allah&#8217;tan korkmaz mısınız?” demesi, sünnete uymamanın sonucunun nereye varacağını göstermesi bakımından ilgi çekicidir.</p>
<p>Ezvâc-ı tâhirâtın sün­neti duyunca görüşlerinden hemen vazgeçmeleri(16) ise onların sünnete aykırı hareket etme niyetinde olmadıklarını gösterir. Enes b. Mâlik de savaşma tarzı konusunda etrafındakileri uyarmıştır. Askerlerin dağınık savaştığını görünce “Önümüzden çekilin de düşmanla savaşalım. Biz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) ile harbederken böyle yapmazdık (saflarımızı dağıtmazdık)” demiştir.(17) Muğire, kumandan Nu&#8217;man b. Mukarrin&#8217;e (v. 21/642) “harbe başla” emrini verince Nu’man, ona “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile savaşta bulundum. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gündüzün ilk saatinde harp etmezse, zevalden sonra rüzgârlar esip namazlar kılınıncaya kadar beklerdi” demiştir.(18)</p>
<p>Sahâbîler, hadîs söz konusu olduğunda son derece dikkatli olunması hususun­da birbirlerini uyarırlardı. Ebû Hüreyre ateşte pişen yemeği yedikten sonra abdest alırdı. (Bu kanaatte olmayan) İbn Abbas bunu duyunca, Ebû Hureyre’ye “Ne der­sin güzel koku alıp onu sakalıma sürsem, abdest almış sayılır mıyım?” diye haber göndermiş, Ebû Hüreyre de onu “Kardeşimin oğlu! Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs anlattığımda misâl verdiğimde cedel yapma (kıyas yapma)”(19) diye ikaz etmiştir. İbn Abbas, bu sözüyle yemeğin kokusunu gidermek için abdest alı­nıyorsa koku sürerek bunu yapsam olur mu, demek istemiş ve o böylece, hikmetin temizlik, yani kokunun giderilmesi olduğunu düşünmüş olmalıdır. Ebû Hüreyre ise, bu tutumu dinin temeline yönelik bir itiraz olarak nitelendirmiştir. O, burada illeti, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öyle emretmiş olması olarak belirlemiştir.</p>
<p>Sahâbîler, yanlış fetva verildiğinde buna tepki gösterirlerdi. Hz. Ali, İbni Abbas’ı kadınlara mût’a yapmak hususunda müsamahakâr konuşurken işitmiş ve ona “Yavaş ol, ey İbn Abbas! Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber günü hem mûfadan, hem de ehli eşeklerin etlerini yemekten nehyetti” diyerek uyarmıştır.(20)</p>
<p><strong>İlân</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete aykırı durumları ilân ederek yanlış uygulamaların yayılmasını önlemeye çalışırlardı. Ebû Bekre, duhâ namazı kılan bazı kimseler görünce iyi bilin ki, bunlar ne Resûlullah ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ne de bütün ashâbın kılmadıkları bir namaz kılıyorlar” demiştir.(21)</p>
<p><strong>Alay</strong></p>
<p>Bir adam Abdullah b. Ömer’e çok uzun bir selâm vermiş. İbn Ömer de hoş karşılamadığını belli eden bir ifade ile “Bin kere de senin üzerine olsun” diye mukabele etmiştir.(22) Ebû Mûsa, imam olduğu bir sırada terliklerini çıkarmış. Abdullah b. Mes’ûd da ona “Niye terliklerini çıkardın, sen mukaddes vadide misin?”(23) diyerek alaylı bir şekilde müdâhalede bulunmuştur.</p>
<p><strong>Ağlama</strong></p>
<p>Ebû Eyyûb el-Ensârî, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrinin taşma yüzünü koymuş, Mervân bu hareketinin sebebini sorunca, o ne yaptığının far­kında olduğunu belirtmiş ve “Ben Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldim, taşa değil. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Din işlerini ehil olanlar üst­lendi mi din için ağlamayın, ama ehil olmayanlar din işini üstlendi mi o zaman ağlayın’ buyurmuştu”(24) diyerek sünnetten öğrendiği bir usulü uygulamıştır. Enes b. Mâlik de aynı tepkiyi göstermiştir. Dımaşk’ta bulunduğu bir sırada ağlayarak “(Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında) erişmiş olduklarımdan namaz dışında, hiç bir şeyi tanımadığımdan ağlıyorum. Bu namaz dahi zayi edilmiştir” demiştir.(25)</p>
<p><strong>Tenkit</strong></p>
<p>Sahâbîier, sünnete uymadıklarında birbirlerini veya tâbiîleri tenkit eder­lerdi. Hz. Ömer, cuma günü hutbe irâd ettiği esnada, (Hz. Osman) mescide girmiş, Ömer, ona niçin geciktiğini sormuş, o da pazardan döndüğünü ezanı işitince abdest alıp ancak yetişebildiğim söyleyince Hz. Ömer “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yıkanmayı emrettiğini bildiğin halde yalnız abdest almak ha!”(26) diye azarlamış, namazdan sonra İbn Abbas, Hz. Ömer’e bu davra­nışının sebebini sorunca “O, bizim gusulle emredildiğimizi biliyor”(27) diye cevap vermiştir. Hz. Ömer’in hutbede iken tenkit etmesi, bildiği sünneti yerine getirmemenin affedilecek bir durum olmadığının ifâdesidir. Başka bir olayda Hz. Ömer’in sınıra gönderdiği askerî birlik, nöbet değişimi için yeni birlik gelmeyince dönüp gelmişler. Hz. Ömer onlara çıkışınca birlikte bulunan sahâbîler “Sen bize ilgisiz kaldın ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sıınrda bulunan gazilerin arkasından (nöbet teslim almak üzere) başka bir askerî birlik gönderi­leceğine dair emrini terkettin”(28) diyerek hem kendilerini savunmuşlar hem de Hz. Ömer’i ikaz ve tenkit etmişlerdir.</p>
<p><strong>Kınama</strong></p>
<p>Hz. Peygamber’in hanımları, Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın cenazesinin mescide getirilerek, nam azmin orada kılınmasını, kendilerinin de namaza iştirak etmek istediklerini bildirince halk kendilerine itiraz etmiş ve onları kınamışlardır. Bunun üzerine Hz. Âişe “Bu insanlar Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), Sü­heyl b. Beydâ’nın cenaze namazını mescidde kıldığını ne çabuk unutmuşlar!”(29) diyerek sünneti hatırlatmış ve bundan dolayı onları kınamıştır. Ebû Seleme b. Abdurrahman da mescide gelince tahiyyetü’l-mescit namazım kılmayan Ömer b. Ubeydullah’ın bu hareketini kınamıştır.(30)</p>
<p><strong>Berî Olma</strong></p>
<p>Yahya b. Ya’mur, İbn Ömer’e, kendi memleketlerinde kader hakkında konuşan (kaderi inkâr eden) kimseler olduğunu anlatınca İbn Ömer “On­ların yanına döndüğünde onlara benim, onlardan berî, onların da benden berî oldukların haber ver” demiştir.(31)Ebû Mûsa, hasta yatağında bayı­lınca âilesindeki hanımlardan biri çığlık atmış,(32) Ebû Mûsa ayıldığında Resulullah’ın(a.s) beri olduğu şeyden bende beriyim.Resulullah(s.a.v)vevayelacı,saçını başını yolan ve elbisesini yırtan kadınlardan beri idi.’(33)</p>
<p><strong>Söylenme</strong></p>
<p>Enes b. Mâlik, Haccâcın yanından söylenerek çıkmış, bunun sebebini soranlara “Bu adam yemek istedi, o ve diğer kimseler yediler, sonra abdest al­madan veya suya dokunmadan (ellerini ağızlarını yıkamadan) namaza kalktılar” demiştir. Enes b. Mâlik, ateşte pişen yemeği yedikten sonra abdest aldığı(34) için hu hareketi sünnete aykırı saymış ve tepki göstermiştir. İbn Abbas, Arafat’ta cemaatin telbiye getirmediklerini görünce bunun sebebini sormuş, halkın Muâviye’den korktukları için telbiye getirmediğini öğrenince hemen çadırından çıkmış ve “lebbeyk Allahümme Lebbeyk, onlar Ali’ye kızgınlıkları yüzünden sünneti terk ediyorlar” diye söylenmiştir.”(35)</p>
<p><strong>Kızma</strong></p>
<p>Birgün Ebu’d-Derdâ eve kızgın olarak gelmiş ve “Vallahi onlarda Re- sûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) işlerinden hiçbirini görmüyorum, ancak (O’nun işlerinden olan) toplu halde namaz kılıyorlar” demiştir.(36) Hz. Ömer, seferde Hz. Ali’nin ikindi namazından sonra iki rekât kıldığını görünce ona kızmış ve “Dikkat et, vallahi sen Resûlulah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu nehyettiğini biliyorsun”(37) demiştir.</p>
<p>Sahâbîler, hadîse itiraz sayılabilecek sözler söylendiğinde çok kızar­lardı. İmrân b. Husayn “Hayânın hepsi hayırdır” hadîsini rivayet eder­ken Buşeyr b. Ka’b, bazı kitaplarda hayanın bir kısmının za’f olduğunun belirtildiğini söylemiş, bunun üzerine İmrân hadîsi tekrarlamış, Buşeyr de sözünü tekrarlamış. Bu durum üç kere olunca İmrân kızmış, gözleri kızarmış ve “Ben sana Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs rivayet ediyorum, sen kitapların sözleriyle itiraz ediyorsun” demiş. Orada bulananlar İmrân’ı, Buşeyr’in niyetinin kötü olmadığına güçlükle inandırararak sakinleştirmişler.(38)</p>
<p><strong>Azarlama</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete uymayanları azarlamışlardır. Azarlama sırasında ile konuyla ilgili sünneti söylemekten geri durmamışlardır. Abdullah b. Mes’ûd mescidde halka kurup toplu halde zikir yapanları “Resûlullah’ın (sallallahu aley­hi ve sellem) bulamadığı yolu siz mi buldunuz?”(39) diye azarlamıştır. Abdullah b. Ömer’in azadlı bir câriyesi ona Medine’den gitmek istediğini, zamanın kötüleştiğini söyleyince Abdullah b. Ömer “(Yerinde) otur, aptal! Zîra ben Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) “Eğer bir kimse Medine’nin şiddet ve sıkın­tısına katlanırsa, kıyamet gününde ben ona şahit yahut şefaatçi olurum” buyu­rurken işittim” demiştir.(40)</p>
<p>Sahâbîlerin uyarılarında bazı kalıplaşmış ifadeler vardır. Bunlardan biri de “Sünnetten yüz mü çeviriyorsun?” ifadesidir. Böylece yanlış uygulamaların so­nucunun ciddiyetine dikkat çekilmiştir. Meymûne, yeğeni İbn Abbas’ın hanımı hayızlıyken yatakta ona yaklaşmadığım öğrenince İbn Abbas’a “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden yüz mü çeviriyorsun? Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları hayızlı iken dizlerine veya uyluklarına kadar bir bez örtülüyken onlarla mübaşeret ederdi” diye haber göndermiştir.(41) Ebû Basra el-Gıfarî, Ramazanda Fustat’tan gemiyle hareket etmiş, gemi demir aldıktan az sonra Ebû Basra’ya yemek getirilmiş, Ebû Basra yanında bulunan (bu hadîsin râvisi) Ubeyd b. Cübeyr’i de yemeğe çağırmış, Ubeyd “Sen evleri görmüyor musun?” diyerek daha seferî olmadıklarım anlatmak istemiş. Ancak Ebû Basra “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden yüz mü çeviriyorsun?” kar­şılığım vermiş ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) üe beraberken bu konuda yaptıkları uygulamayı nakletmiştir.(42)</p>
<p>Sahâbîler, sünneti naklettikleri halde, hemen itaat verine itiraz sadedinde sayılabilecek sözler söyleyenlere hiç müsamaha göstermemişlerdir. Bir kimse İbn Ömer’e Hacer-i Esved’in çevresinde izdiham varsa nasıl istilâm edileceğini,bu konudaki görüşünün ne olduğunu sormuştu.İbn Ömer, bu soruyu tepkiyle karşılamış’ Ne dersin’i Yemende söyle. Ben Resûlullah&#8217;ı (sallalahu aleyhi ve sellem) hacer-i esvedi istilâm eder ve öperken gördüm, o kadar” demiştir .(43) Abdullah Ömer, bu konuda oğluna da müsamaha getirmemiş, sünnete görüşü  ile karşı gelenlerin mutlaka  te&#8217;dib edilmesi gerektiğini göstermiştir, &#8220;İzin istediklerinde kadınların mescidlere gitmesine mâni olmayın&#8221; hadisini rivayet ederken oğlu “Biz onları mescide gitmekten men ediyoruz,&#8221; deyince Ibn Ömer &#8220;Ben,Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu, diyorum, sen &#8216;men ediyom/&#8217; diyorsun&#8221;(44) diyerek azarlamiştir. Cabif b. Abdullah, Resûlullah&#8217;ın (sallalahu aleyhi ve sellem) gusül âbdestini anlatırken başına üç avuç su döktüğünü rıvâyct ettiğinde Hasan b. Muhammed(45) Cabir&#8217;e &#8220;Ama benim saçım yok&#8221; deyince “Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) saçı senin saçından daha yok ve daha temizdi. Saçı senden daha gür, kendisi de senden daha hayırlı olan bir zata bu kadar su yetiyordu,” demiştir.(46)</p>
<p><strong>Kötü söz</strong></p>
<p>Abdullah b. Ömer&#8217;in oğlunun, hanımım mescide göndermeyeceği ile ilgili başka bir rivâvette Abdullah b. Ömer&#8217;in, oğluna daha önce hiç kim­seye etmediği şekilde ağır küfür ettiği belirtilmiştir.(47) İbn Ömer, kendi­sine uzunca selâm veren bir kimseye de “ Eğer daha artırsaydın (uzatsay­dın) sana kötü (söz) söyleyecektim” demiştir(48) Bir kimse İbn Ömere “Ramazanda (teravihi) imamın arkasında kılayım mı?&#8221; diye sormuş, İbn Ömer ona Kur’ânı okuyup okuyamadığını sormuş, “Evet cevabını alınca İbn Ömer, “Niye eşek gibi susuyorsun, git evinde kıl demiştir.(49) Onun bu ikazları, hangi sebeple olursa olsun Resûlullah ın (sallalahu aleyhi ve sellem) yaptığını değiştirmeden yapmanın daha efdal olduğuna olan inancını göstermektedir.</p>
<p><strong>Beddua ve Lânetleme</strong></p>
<p>Sahâbıler, sünnete uymamaya tepkilerini bazan da beddua etmek şeklinde göstermişlerdir. Umâre b. Rueybe, Bişr b. Mervân’ı (v. 75/694) minberde cuma günü (ellerini kaldırarak) dua ettiğini görünce “Allah bu elleri çirkinleştirsin (cezasını versin) Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) minber üzerinde gördüm Şuna -baş parmağın yanındaki işaret parmağını kastederek- bir şey ziyâde et­mezdi” demiştir.(50)Hz. Ömer &#8220;Yatsıyı kırmızılığın kaybolmasından itibaren gecenin üçte birine kadar kılın” demiş, sonra da üç kere “Yatsıyı kılmadan uyuyanların gözüne uyku girmesin”(51) diye beddua etmiştir.</p>
<p>Hadîs rivâyeti sırasında hadîse saygısızlık edenlere de sahâbîler beddua ederek tepki göstermişlerdir. Ebû Hüreyre, iyi bir kıyâfet giyip böbürlene böbürlene yürüyen bir kimsenin bundan dolayı Allah’ın onu yere batırdığı hadisini rivâyet ederken takım elbise giymiş bir genç “Ebû Hüreyre! O genç böyle mi yürüyordu deyip yürümüş, yürürken tökezlemiş, bunun üzerine Ebû Hüreyre “Burnu ve ağzı yere çarpılsın, Allah ‘O alay edenlere karşı biz sana yeteriz’(52) buyurdu” demiştir.(53) Durumun ciddiyetini ve sonucunun nereye varacağını âyede teyid etmiştir. Abdullah b. Ömer de yukarıda işaret edildiği gibi kadınların mescidden menedilmemesi ile ilgili tartışmada, oğluna “Allah seni cezalandırsın, ben Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘menetmeyin’ buyurdu diyorum sen onları bırakmıyorsun” diye beddua etmiştir.(54) Hatta olayla ilgili bir başka rivayette Abdullah b. Ömer’in oğlu Bilâl, “İsteyen ailesine izin versin, ben ailemin mescide gitmesine mâni olacağım” deyince İbn Ömer kızmış ve üç kere “Allah sana lanet etsin” dedikten sonra kalkıp gitmiştir.(55) Oğlunun, ge­lecekte menedeceğini söylemesine rağmen İbn Ömer, o anda olmuş gibi tepki göstermiş, sünnete uymama niyetinde olmayı dahi affetmemiştir.</p>
<p>Sahâbîlerin, kolay kolay bir kimseye lânet etmeleri mümkün değildi. Ancak sünnete uymayanların âhirette dahi lânetleneceklerini biliyorlardı. Abdullah b. Mes’ûd “Güzellik için dövme yapan ve yaptıran, kıyamet gününde Resûlullah’ın aleyhi ve sellem) lisanından lânedenecektir” demiş(56) ve bu işleri yapanlara «Ben Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) lânet ettiği kişiye lânet ediyorum” diye lanet etmiştir.(57)</p>
<p><strong>Tehdit</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete aykırı davrananları sünnete uymadıkları takdirde cezalan­dıracaklarına dâir tehdit de etmişlerdir. Ebû Hüreyre, komşunun komşusunu, duvarına direk dayamaktan menedemez hadîsini rivayet ederken dinleyenlerin bunu hoş karşılamadıklarını görünce “Ne oluyor ki, sizi ben, bu sünnetten yüz çevirir bir halde görüyorum. Vallahi ben (duvarın yerinde siz olsaydınız) o dire­ği sizin omuzlarınızın araşma koyardım”(58) diye tehdit etmiştir. Ebû Hüreyre, dinleyenlerin fiilî bir durumlarını görmemesine rağmen, onların hadîsi duyduk­ları zamanki tavırları sebebiyle bu tepkiyi göstermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>FİİLİ TEPKİLERİ</strong></p>
<p><strong>Düzeltme</strong></p>
<p>Hz. Peygamberim (sallallahu aleyhi ve sellem) azatlı kölesi Ebu Rafi (v. 40/660), saçlarını örgü yapıp toplayarak namaz kılmakta olan Hasen b. Alı yi görünce onun saçlarını çözmüş, kendisine öfkeli bir halde bakan Hasana: ‘Namazına dönüp devam et ve kızma, çünkü Peygamberim (sallallahu aleyhi ve sellem) Bunlar (yâni saç topuzu) şeytanın oturak yeridir” buyurduğunu duydum demiştir.(59)</p>
<p><strong>El koyma</strong></p>
<p>Küfe vâlisi(60) Velid b. Ukbe bir kere namaz kıldırmayı geciktirmiş. Bunun üzerine İbn Mes’ûd müezzine kâmet getirmesini söylemiş ve geçip namaz kıldırmış. Durumu öğrenen Velid ona haber göndermiş ve “Seni beni beklemekten ne menetti, emirden haber mi geldi, sen mi uydurdun?” diye sormuş. İbn Mes&#8217;ûd da “Hiç biri olmadı. Ama Allah ve Resûlü, sen kendi işinde meşgulken namaz kılmak için beklememizi menetti” demiştir.(61)Abdullah b. Mes&#8217;ûd, aynı zamanda Hz. Peygamber’in şu emrine muhatap olmuş kimse idi: Hz. Peygamber, ona “Sünnetin (nurunu) söndüren ve namazların vaktini geciktiren emirler geldiğinde ne yapacaksın?” diye sormuş. İbn Mes’ûd da «Ne yapmam gerekir?” demiş. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da “Ne yapacağım bana mı soruyorsun! Allah’a isyanda kula itaat edilmez” buyurmuştur.(62)</p>
<p><strong>Engelleme</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete aykırı bir durum olduğunda o işin yapılmasına engel olurlardı. Ebû Saîd el-Hudrî, namazda önünden geçmek isteyen bir kimseye engel olmuş, bu hâdise üç defa tekrarlanmış, Ebû Saîd namazı bitirince “Na­mazı hiçbir şey bozamaz. Lâkin Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) “Gücünüz yettiği kadar (önünüzden geçene) mâni olunuz. Çünkü o şeytandır” diye buyurmuştur”(63) diyerek gerekçesini de belirtmiştir. Ubey b. Ka’b da ilk safa ilerleyen Kays b. Abbad’ı omuzundan geri çekip onun yerine geçmiş ve namazdan sonra ona “Seni geri çektim. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize, ‘muhâcirler ve ensâr ilk safta namaz kılsınlar’ diye emretti. Senin onlardan olmadığını anladım ve geri çektim” demiştir.(64) Ubâde b. Sâmit de Medine’nin Harem bölgesinde kuş avlayan bir çocuğu görünce hemen onun elinden kuşu almış ve uçurmuş sonra da ona Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’yi harem ilân ettiğine dâir hadîsi nakletmiştir.(65)İbn Ömer, atış yapılan bir tavuğun bağını çözmüş ve atış yapan çocuğu alıp ailesine gö­türmüş, sonra da hareketinin gerekçesini, “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), öldürmek için herhangi bir canlıyı bağlayıp hapsetmeyi yasakladı”(66) diye açıklamıştır.</p>
<p>Hz. Ömer, altınla gümüşü değiştirmek isteyen Talha b. Ubeydillah’a‘Olmaz,ya bu şahsın gümüşünü verirsin,yahut altınını iade edersin.Çünkü Resulullah(a.s)’Altınla gümüş satın almak ribadır,ancak ikisi de peşin olursa o başka’buyurdu.’’diyerek mani olmuştur.(67) Kızlarını birbirlerine veren kimselerin kıydığı nikâhları duyan Muâviye -mehir vermelerine rağmen- hemen Mervân’a mektup yazıp onları aparmasını emretmiş ve mektubunda “İşte bu Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yasakladığı şigârdır” demiştir.(68) Hz. Ömer, zina yapan akıl hastası bir kadını istişare neticesi recmettirirken, Ali buna mâni olmuş ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sorumluluk (kalem) üç kişiden kaldırılmıştır, iyileşene kadar deliden&#8230;” hadîsini hatırlatmış ve kadım serbest bırakmasını söylemiş.</p>
<p>Hz. Ömer de onu serbest bırakmış ve tekbir getirmiştir.(69) Halîfelere yapılan uyarılar, asla yetki tecavüzü olarak değerlendirilmemiştir. Çünkü onlara göre sünnet, her yetkilinin bağlı kalması gereken bir esastır.</p>
<p><strong>Selâmı Kesme</strong></p>
<p>Sahâbîlerin tepki şekillerinden biri de selâmı kesmekti. Imran b. Husayn,dağlanarak tedavi olmaya başlayınca onunla selâmlaşma kesilmiş, dağlanmayı bırakınca kendisine yine selâm verilmeye başlanmıştır.(70)</p>
<p><strong>Darılma</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnetten haberdâr olduğu halde ona muhalefet edenlere darılma ve küs durma şeklinde tepki göstermişlerdir. Abdullah b. Mugaffel (v. 60/680), sapanla taş atan bir arkadaşım görmüş, ona Hz. Peygamberdin (sapanla veya elle) taş atmayı yasakladığım haber vermiş, daha sonra arkadaşım yine taş atarken görünce“Ben sana Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yasakladığım haber vermedim mi? Vallahi seninle ebediyen konuşmayacağım” demiştir.(71) Ebû Bekre de hadîs rivâyet ederken yapılan saygısızlığa, lâubaliliğe aynı tepkiyi göstermiştir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) taş atmayı yasakladığını rivayet ederken amcasının oğlu taşı almış ve “Bunu mu yasakladı” diyerek atmış. Ebû Bekre bunun üzerine “Dikkat et, ben sana Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) haber veriyorum ve nehyettiğini söy­lüyorum, sen ise hâlâ atıyorsun. Vallahi yaşadığım sürece artık seninle konuşmam” demiştir.(72) İbn Ömer, hanımını mescide gitmekten men edeceğini söyleyen oğ­luna gösterdiği tepkilerden biri olarak onunla ölene kadar konuşmadığı şeklinde bir rivâyet de vardır.(73)Ebû Dâvûd, “Müslümanın kardeşinden üç günden fazla dargın kalması helâl değildir..’’ hadîsine rağmen İbn Ömer’in, oğluyla ölene kadar dargın kaldığım söylemiştir. İbn Hacer de şu izâhı yapmıştır. “Sahâbîlerin bu tavırlarına göre, sünnete muhalefet edenden ayrılmaya ve onunla konuşmamaya cevaz vardır. Onların bu tutumları, müslümanların birbirleriyle darılmalarının yasak oluşu kapsamına girmez. Yasak, kişinin kendini gözeterek dargın kalmasıyla ilgilidir. Hâlbuki sahâbiler, dinde yer alan konunun ciddiye alınmaması üzerine böyle davranmışlardır.”(74)</p>
<p><strong>İlişik Kesme</strong></p>
<p>Sahâbîlerin sünnete aykırı hareket edenlere gösterdikleri tepki şekillerinden biri de onlarla ilişkilerini kesmeleridir. Musab b. Sad (v. 103/721) anlatıyor: (Ba­bası) Sad (b. Ebî Vakkas)ın bağları ve çok üzümleri vardı. Bağlarında işlerini k gören ve idare eden bir de bahçıvanı vardı. Bağlarında o yıl üzüm çok olmuştu. Bahçıvan, Sad’e mektup yazarak, “Üzümlerin zâyi olmasından korkuyorum, uygun görürsen suyunu sıkayım(75) demiş. Sa’d, mektubu alınca hemen şu cevabı yazmış: “Mektubumu alır almaz, bağlarımı bırak, işimden el çek. Bundan sonra sana asla güvenemem” diyerek bahçıvanı işinden ve bağlarından uzaklaştırmış.(75) İbn Ömer&#8217;in Şamlı bir arkadaşı ona mektup yazmış. Abdullah b. Ömer de ona şöyle cevap yazdı “Senin kader hakkında konuştuğunu (inkâr ettiğini) öğren­dim. Bana mektup yazma, ben Resûlullahı (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur­ken duydum: “Ümmetimden kaderi yalanlayan bir kavim olacak.”(76)</p>
<p><strong>Boykot ve Terk</strong></p>
<p>Sahâbılerin sünnete uymayanlara karşı gösterdikleri fiilî tepkilerinden biri, onlarla biraraya gelmemek, onları boykot etmekti. İbn Ömer, mescidde hadîs rivayet ederken orada bulunan bir kıssacıya sırtını çevirerek oturmuş, kıssacı ellerini kaldırıp dua etmiş, İbn Ömer ise elini kaldırmamıştır.(77) İbn Ömer’in kıssacıya sırtını dönmesi ona bir tepki idi. Kıssacının bir de sesli olarak duaya kalkışması, İbn Ömer’in tepkisine sebep olmuştur. Ayrıca İbn Ömer, toplu halde dua etmenin bid’ate yol açabileceğini düşünmüş olabilir. Sabah nama­zından sonra (kerahet vaktinde) bir kıssacı secde âyeti okumuş, İbn Ömer de ona bağırmış. Kıssacı secde etmiş, ancak İbn Ömer secde etmemiş, sonra güneş doğunca, secdeyi kaza etmiştir.(78) İbn Ömer, kerâhet vaktinde yapmamak için secdeyi ertelemiştir.</p>
<p>Zühdüyle meşhur sahâbî Ebû Zer, Kureyş’in ileri gelenlerinden bir ce­maatin yanına gelmiş ve onlara dünya metaı topladıklarım söylemiş ve onların yarımdan ayrılmış. Ahnef b. Kays, bu sözleri niçin söylediğini sorunca Ebû Zer, bu davranışının sebebini şöyle açıklamıştır: “Onlar hiçbir şeyi akletmıyorlar, dostum Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), bana &#8216;Ey Ebu Zer, Uhud dağı kadar altınım olsa üç dinar hariç hepsini infak etmek isterim’ buyurdu. Bu insanlar ise dünya metâı topluyorlar. Allah’a yemin ederim ki Allah ve Resulü ne (sallallahu aleyhi ve sellem) kavuşuncaya kadar onlardan hiçbir dünya metaı istemem ve onlara din­den birşey sormam.”(79)</p>
<p>Sahâbîler, sünnete aykırı davranışların bulunduğu mekânları terketmişlerdir. Ubâde b. es-Sâmit, Hz. Peygamber’in yasakladığı bir alışverişten bahsetmiş. Oradaki biri “Peşin olursa ben bu alışverişte mahzur görmüyorum” deyince Ubâde “Vallahi, seninle ebediyen bir tavan altında bulunmayacağım” demiştir.(80) O kimse, sünnete sözlü olarak itiraz etmiş, o fiili işlememiştir. Ancak Ubâde b. Sâmit, sünnete itiraz edenle aynı çatı altında kalamayacağım belirterek sün­nete bakışım göstermiştir. Muâviye b. Ebû Süfyan, altın veya gümüşten ya­pılmış su kabını kendi ağırlığından daha fazlası ile satınca Ebu’d-Derdâ “Ben,Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve selem) işittim, o böyle yapılmasını yasakladı Ancak misli misliyle satılmasına izin verdi” demiş. Bunun üzerine Muâviye, “Bunda bi mahzur olduğunu sanmıyorum” deyince Ebu’d-Derdâ, “Bunun yaptığını kınayıp bent destekleyecek yok mu? Ben ona Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediğini naklediyorum. O ise bana kendi görüşünü  söylüyor. Ben senin bulunduğun yerde artık kalamam” demiş ve oradan ayrılmış. Ebu’d-Derdâ, bununla da kal­mamış, Hz. Ömer’in yanına gidip durumu anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer Muâviye Ye “Bunu misli misline, eşit ağırlıkta satmasını” yazmıştır.(81) Konuyla ilgili pekçok örnek bulunmaktadır. Ebû Vâil, bir düğün yemeğinde iken (misa­firler) oynamaya, şarkı söylemeye başlayınca Ebû Vâil gitmek için hazırlanmış ve “Şarkı, kalpte nifak üretir” hadîsini nakletmiştir.(82) İbn Ömer, Ebû Eyyûb’u evi­ne davet etmiş. Ebû Eyyûb, duvara perde asıldığını görmüş. İbn Ömer “Kadınlar duvara perde asma konusunda bize ağır bastı” diye mazeret göstermek isteyince Ebû Eyyûb, “Ben herkesten bunu beklerdim, senden beklemezdim, vallahi senin yemeğini yemeyeceğim” demiş ve geri dönmüştür.(83)İbn Mes’ûd da bir evde resim (sûret) görünce geri dönerek durumu protesto etmiştir.(84)</p>
<p>Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kurban ve ramazan bayramı günleri namazgâha çıkar ve evvelâ bayram namazını kılarmış. Vâli Mervân b. Hakem (v. 65/684) sünnette olanın aksine bayram namazında, hutbeyi öne alınca Ebû Saîd, bunun sebebini sormuş, Mervân, bu durumun terkedildiğini söyleyince Ebû Saîd, üç defa “Asla olamaz! Allah’a yemin ederim ki siz, benim bildiğimden daha hayırlısını yapamazsınız” demiş ve oradan ayrılmıştır.(85)</p>
<p><strong>Uzaklaştırma, Terkettirme</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete uymayanları yanlarından uzaklaştırırlardı. Hz. Aişe, evinde bulunan bir ailenin yanında tavla olduğunu öğrenince onlara “Eğer o tavlayı çıkarmazsanız, ben sizi evimden çıkaracağım” diye haber göndermiştir.(86)</p>
<p>Başka bir olayda ise Hz. Aişe’nin yanına gelen bir kadın “Devemi bağlamam gerekir mi?” diye sormuş, Hz. Âişe de bağlayabileceğini söylemiş. Kadın «Kocam için korkuyorum (böylece kocamı bağlayacağımdan korkuyorum)” deyince Hz. Âişe “Şu büyücüyü yanımdan çıkarın” demiş ve o kadını oradan çıkarttırmıştır.(87) Hz. Ömer de Ebû Bekr’in kızkardeşini ölü ardından feryatla ağladığı için yanından uzaklaştırmıştı.(88)</p>
<p><strong>Red</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete aykırı buldukları istekleri reddetmekte tereddüt göster­mezlerdi. Hz. Fâtıma, Hz. Ebû Bekr’den babasının Hayber ile Fedek’te bıraktığı terikesinden ve Medine’deki sadakasından hissesini istemiş, ancak Ebû Bekr, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinin dışında bir şey yapmasının müm­kün olmadığım belirterek onun isteğini reddetmiştir.(89)Hz. Ömer, ıhramlı iken nikahlanan bir kimsenin nikâhını kabul etmemiştir.(90) Ebu’l-Âliye, Ebû Saîd el-Hudrî’ye üç kere selâm vermiş, cevap alamayınca kapının bir kenarına çekilip beklemeye başlamış. Ebû Saîd, dışarı çıkınca ona “(Üçten fazla) izin isteseydin, sana izin vermezdim”(91)diyerek geri çevireceğini belirtmiştir. İbn Ömer, mektup yazarken kendi adından başlar, sonra hitap edeceği kişinin adım yazardı(92) ve yaşı küçük hizmetçilerine, mektup yazdıklarında kendi isimlerinden başlamalarını söy­ler aksi halde cevap yazmayacağını belirtirdi.(93) İbn Ömer, büyük ihtimalle Hz. Peygamberce yazılan mektuplarda mektup sahibi adını Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) adından sonra yazılması(94) sünnetine uymuştur. Yine Abdullah b. Ömer, semiz et pahalı olduğu için alamamış, ancak âilesinin hiç etsiz kalmaması için ke­mikli et ve biraz da yağ almış, et ve yağ pişirilmiş, İbn Ömer de babasına eti ikram etmiş, Hz. Ömer, yemeğe başlayınca yağın tadını farketmiş ve “Resûlullah’ın (sal­lallahu aleyhi ve sellem) evinde et ve yağ biraraya geldiği zaman onlardan birini sadaka olarak verirdi” diyerek yemeği yememiş, Abdullah babasına bu hadîsi bilmediğini bir daha böyle bir durumda Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi davranacağını bu defalık yemeği yemesini söylemiş, ama Hz. Ömer yemeği yememiştir.(95)</p>
<p><strong>İtaat Etmeme</strong></p>
<p>Sahâbîler, sünnete karşı gelene -bu kimse vâli veya devlet başkanı da olsa- itaat etmezlerdi. Çünkü Hz. Peygamber, kendilerine bunu emretmişti. Ubâde b Sâmit, vâli olan Muaviye’ye itaat etmemiş ve bunun sebebini Hz. Osman’a şöyle açıklamıştır: “Ben Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Benden sonra işlerinizi (bazı) adamlar üstlenecek, kötü gördüğünüzü iyi gösterecekler, iyi gördüğünüzü kötü gösterecekler, Allah Tebâreke ve Teâlâ’ya isyan edene itaat edilmez, Rabbinizle bana delil getirmeyin (kendinizi mâzur göstermeyin) buyururken işittim”(96)Yemâme valisi olan Useyd b. Hudayr el-Ensâri’ye, halîfe Muâviye’nin “Kimin eşyası çalınırsa, malını bulduğu yerden alır” kararı ulaşınca Useyd de ona “Eşyası çalınan kimse, çalınan malını satın alan dürüst kimsenin yanında bulursa, isterse malını o adamdan onun -satın aldığı fiyata- satın alır. İsterse hırsızı takip eder” hadîsini ve Hz. Ebû Bekr, Ömer ve Osman’ın da böyle hükmettiklerini yazmış ve göndermiş. Muâviye “Bana hüküm beyân edemezsiniz. Fakat ben -halîfe olmam hasebiyle- size hükmümü bildiririm. Sana verdiğim emri infaz et” diye cevap göndermiş. Useyd de bunun üzerine ona “Valilikte devam ettiğim müd­detçe Muâviye’nin görüşü ile hükmetmeyeceğim” diye yazmıştır.(97)</p>
<p><strong>Kuvvet Kullanma</strong></p>
<p>Sahâbîlerin sünnete uymamaya gösterdikleri tepkiler, kuvvet kullanmaya kadar varabiliyordu. Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) yırtıcı hayvan derilerinden elbise giymeyi yasakladığını rivâyet eden Hz. Ömer, başında kedi derisinden bir şapka olan adam görmüş ve alıp onu yırtmış ve ‘ben bunu ancak leş olarak görüyorum’ demiştir.(98) Mesleme, ganimete hıyânet eden bir kimse yakalamış. Sâlim b. Abdullah, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kimi, Allah yolunda hıyanet etmiş bulursanız onun malını yakın” hadîsini nakledince Mesleme, o kişinin eşyalarım yaktırmıştır.(99)</p>
<p>Sünnete aykırı davrananlar, yapılan ikaza uymadıklarında, aynı şe-kilde davranmaya devam ettiklerinde sahâbîler, kuvvet kullanmak zorunda kalırlardı. Huzeyfe, Medâin’de iken kendisine gümüş kapta su getiren kimsenin elinden bardağı alıp sahibine fırlatmış ve “Ben bunu ilk defa yapmadım. Ben onu gümüş bardakla su vermekten nehyetmiştim, fakat o vazgeçmedi” demiş, konuyla ilgili hadîsi rivayet etmiştir.(100) İbn Ömer de kendisine gümüş kaplı (su) verilirse o kabı kırardı.(101)</p>
<p>Hz. Ömer, Kur’an’ın müteşâbih âyetlerini müslüman şehirlerinde dola­şarak gündeme getiren Sabiğ el-Irâkî adlı bir kimseyi “Bid’at arıyorsun öyle mi?” diyerek dövmüş, sonra memleketine göndermiş ve müslümanların onunla konuşmalarım yasaklamış. Ebû Mûsâ el-Eş5arî vasıtasıyla onun durumunu takip etmiş, Sabiğ durumunu düzeltince müslümanların onunla konuşmasına izin vermiştir.(102)Hz. Ömer, ‘Namaz kılmak için güneşin doğduğu ve battığı anı beklemeyiniz. Çünkü şeytan, doğarken ve batarken güneşle beraberdir” der ve o saatlerde namaz kılanları dövermiş.(103) Yine Hz. Ömer, yatsıdan sonra sohbet eden bir grubu kamçıyla vurarak dağıtmış ve “yatsıdan önce sohbet, sonra uy­ku” demiştir.(104) Namaz kılan bir kimse elini böğrüne koyunca İbn Ömer onun eline vurmuş ve doğru şekli göstermiş, namazdan sonra da “Bu yaptığın çarmı­ha gerilmeyi andırıyor. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi böyle yapmaktan nehyetmişti” diyerek(105) gerekçesini belirtmiştir.</p>
<p>Sahâbîlerin sünnete aykırılıkları engelleme şeklindeki tepkilerinde geçen Ebû Saîd el-Hudrî’nin namaz kılarken önünden geçen kimseyi engellemesi hadîsinin bir başka rivayetinde Ebû Saîd, Medine valisi Mervan ın ailesinden bir genç namazda önünden geçmek isteyince iteklemiş, genç vazgeçmeyince vurmuş, o da ağlayarak çıkıp gitmiş ve olayı Mervân’a anlatmış, Mervân sebebini sorduğunda Ebû Saîd el- Hudrî, “Ona vurmadım, şeytana vurdum Çünkü ben, Resûlulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Biriniz namazda iken bir insan önünüzden geçmek isterse mümkün olduğu kadar mâni olsun, geçir­mesin. Çekilmez de, mutlaka geçmek isterse ona vursun, çünkü o şeytandır’ buyurduğunu duydum” demiştir.(106)</p>
<p>Bir rivâyete göre Ebû Saîd, o kimseyi üç kere ikaz etmiş ve sonra “eğer vazgeçmeseydi saçlarından tutup çekecek­tim&#8221; demiş,(107)müdahalesinden vazgeçmeyeceğini belirtmiştir. Çünkü Hz. Peygamberdn tavsiyesine ve sahâbînin uygulamasına göre sünnet, ciddiye alınmalı ve sünnetin emri karşısında kayıtsız ve lâubâli kalınmamalıdır. Vali Mervân, o gence “O, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbıdır” diyerek duruma müdahale etmemiş, ancak sahâbîlerin bu davranışının haklı bir sebebi olduğunu düşünerek sebebini sormuştur.(108) Çünkü diğer olaylardan da anladığımıza göre sahâbîler, sünnetin korunması için ellerin­den geleni yapıyorlardı. Ebû Saîd’in bu konuda hakkında söylediği, “Hz. Peygamber, ikazımızı dinlemeyenlere böyle davranmamızı emretti”(109)sözü de sahabılerin sünnete göre davrandıklarını, tepkilerinin sünnetin emri olduğunu doğrulamaktadır.</p>
<p>İbn Ömer farz namazı kılıp, aynı yerde sünneti kılmaya kalkan adamı itmiş, o kişi namazı bitirince İbn Ömer Sen farzı bitirdikten sonra konuşmadın ve öne ilerlemedi.(110) demiştir. Yine, cuma günü hutbe okunurken konuşan iki ki­şiye Abdullah b. Ömer, çakıl taşı atmış ve böylece susmalarını ihtar etmiştir.(111)</p>
<p>Hadis kaymaklarında yer almayan bir rivayete göre Bişr adlı bir münâfık ile bir yahudi anlaşmazlığa düşmüşler, Yahûdî, meseleyi Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) götürmeyi teklif etmiş, münâfık da Ka’b b. el-Eşref e gitmeyi istemiş, Yahudi, bu teklifi kabul etmemiş ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gitmek­te ısrar etmiş. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yahudi lehine karar vermiş, münafık kararı beğenmemiş, Ebû Bekfe gidelim demiş, o da yahudinin lehine hükmetmiş, münâfık bu sefer Ömer’e gidelim demiş, Ömer’e olanları anlatmış­lar, Ömer de “Allah’ın Resûlü’nün hükmüne râzı olmayana böyle hükmediyo­rum” diyerek münâfığı öldürmüş, münâfığm Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)yerine bir başka münafık olan Ka’b b. El-Eşrefin hakemliğini istemesiyle olarak şu âyet nâzil olmuşturL112) “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerin emrolunduğu halde Tâğut’un önünde muhâkemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları, büsbütün saptırmak istiyor.”(Nisa,60)</p>
<p>Nihayet sahâbîlerin sünnete aykırı davrananlara gösterdikleri tepki Hz. Ebû Bekimin mürtedlere yaptığı gibi savaş açma noktasına bile ulaşabilirdi. Hz. Peygamberin vefatından sonra zekât vermeyenler hakkında Hz. Ebû Bekr “Val­lahi, namazla zekâtın arasım ayıranlarla mutlaka harp edeceğim. Çünkü zekât malın hakkıdır. Vallahi Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) veregeldikleri bir deve yularım bile bana vermezlerse, bundan dolayı onlarla harp ederim” diyerek savaş açmış, bu konuda yapılan itirazları kesinlikle reddetmiştir.(113) Zekât farzdır, ancak hangi şeyden ne kadar zekât alınacağı sünnetle belirlenmiştir. Hz. Ebû Bekr, bu tutumuyla dinin ünitelerini bir anda korumaya çalışmıştır.(114) Ayrıca o, mürted­lere tek başına karşı koyarken “Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası sebebiyle sorumlu tutulmazsın”(115) âyetine ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uymuştur. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebû Süfyan’a söz verdiği için Uhud’dan bir yıl soma Bedir’e gitmek için hazırlanmış, fakat bazı kimseler çekinmişler, söz konusu âyet nâzil olunca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben yalnız kalsam da giderim“ buyurmuştur.(116) Bunun bilincinde olan Ebû Bekrin bile bile duruma seyirci kalması mümkün düşünülemezdi.</p>
<p>Bu bölümde görüldüğü gibi sünnete uymayanlar içinde sahâbî olanlar da bulunmaktadır. Bu şaşırtıcı olmamalıdır. Önemli olan, uyarılan kişilerin uyarı­lara kulak verip vermemesidir. Sahâbîler, uyarıldıklarında sünnete bağlılıklarını göstermişler ve sünnete aykırı olduğunu öğrendikleri davranışlara son vermiş­lerdir. Onlar, bu yönleriyle de i’tisâm örneği vermişlerdir.</p>
<p>Sahâbîlerin müdâhalelerine karşılık verilmemesi, onlara gösterilen saygının bir ifadesi olduğu gibi sahâbîlerin sünneti yerleştirme, te’dip niyetinden başka niyetlerinin olmadığının göstergesidir.</p>
<p>İmam Şâfıî, “Sahibeden olsun, tâbiînden olsun, herhangi bir kimseye Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi vc sellem) bir haber verildiği zaman, o haberi kabul etmeyen, ona muhalif söz söyleyen ve bu sözü sünnet kabul etmeyen birisini bilmiyorum”(117) diyerek selefin yaklaşımlarını tesbit etmiştir.</p>
<p>Dikkat çeken başka bir durum da sahâbilerin tepkilerinde ısrarlı olmaları ve kendilerini haklı görmeleridir. Onlar böyle davranışları için kimseden özür dikmemişlerdir.</p>
<p>Öte yandan sahâbîlerin tepkileri, çocukları sünnete göre yetiştirme, büyük­leri sünnete bağlı yaşama, çevreyi, hâsılı herşeyi sünnete uygun hale getirme gereğini göstermektedir. Ayrıca onlar böyle davranmakla, sünnet konusunda lâkayd davranılmamasını öğretmek istemişlerdir. Bu durum aynı zamanda İslâm toplumunu oluşturulması ve yaşatılması, korunması için “sünnetin ge­rekli olduğu gerçeğini de açık-seçik ortaya koymaktadır.</p>
<p>Sünnet ile biçimlenen İslâm toplumu, yine ancak sünnede korunup kendi özellikleri içinde yaşatılabilir. Sahâbîlerin tepkilerinden çıkarılabilecek asıl so­nuç ve mesaj -bize göre- budur.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Ahmed b. Hanbel VI, 398; Ebû Dâvûd, Sıyâm 47.</p>
<p>(2)-Bk. Muvatta, Siyam 22; Müslim, Sıyâm 90; Nesâî, Sıyâm 49. Bir rivâyette, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) seferde orucu soran bir kimseye “İstersen tut, istersen tutma” buyurmuştur. (Nesaı, Siyam 58). Buna göre o, (sallallahu aleyhi ve sellem), duruma göre hareket etmiştir. Ni­tekim Ramazan’da orucu yasakladığı zaman Mekke’yi fethe gidiyorlardı.</p>
<p>(3)-Müslim, Sıyâm 89.</p>
<p>(4)-Abdurrezzâk, Musannef,2., 197. Başka bir rivâyette İbn Ömer, “azaba uğrayanların oturuşu gibi oturma” demiştir.</p>
<p>(5)-Bk. Abdurrezzâk, Musannef,2, 197; Ahmed b. Hanbel II, 147; Ebû Dâvûd, Salât 182.</p>
<p>(6)-Muvatta, Kelâm 9.</p>
<p>(7)-Bk. Abdurrezzâk, Musannef,l, 561; Ahmed b. Hanbel IV, 423; Buhârî, Mevâkît 23, 39; Ezân 104; Müslim, Mesâcid 236; İbn Mâce, Salât 12; Tirmizî, Salât 11; Nesâî, Mevâkît 20.</p>
<p>(8)-Ebû Dâvûd, Sucûdu’l-Kur’ân 8.</p>
<p>(9)-Buhârî, Meğâzi 12. Aynı konudaki başka bir rivâyeder için bk. Müslim, Mcsâcid 166 vr Ahmed b. Hanbel V, 439, 440; İbn Mâce, Tahâret 89.</p>
<p>(10)-Ebû Dâvûd, Salât 240.</p>
<p>(11)-Ahmed b. Hanbel II, 139; Buhârî, Hac 117. Hz. Peygamber’in kurbanı ayakta kestiğine dair bk. Buhârî, Hac 118. “Biz büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onları ayakları üzere dururken üzerle­rine Allah’ın ismini anınız” [Hac, 22/36] âyetinde de büyük baş hayvanlan ayakta iken kesmek gerektiği belirtilir.</p>
<p>(12)-Ahmed b. Hanbel IV, 197; Dârimî, Sam 48; Ebû Dâvûd,savm,50</p>
<p>(13)-Buhâri, Zebâih 26; Keffâretu’l-eymin 10.</p>
<p>(14)-Abdurrezzâk, Musannef,X,412 &#8216;Şefaatçi olamazlar’ ifâdesi, şahitlikler, kabul edilmez manâsındadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(15)-Buhârî, Meğâzi 14; Ferâiz 3.</p>
<p>(16)-Buhârî, Meğâzi 14.</p>
<p>(17)-Buhârî, Cihâd 39; İbn Hacer, Fethu&#8217;l-bâri VI, 138-139.</p>
<p>(18)-Buhârî, Cizye 1.</p>
<p>(19)-Abdurrezzâk Musannef,l, 174. Ateşte pişen yemeği yedikten sonra abdest alınıp alınmayacağı konu­sunda farklı rivâyctler bulunmaktadır. Bk. Abdurrezzâk, Musaımcfl, 172-174; Ahmed b. Hanbd VI, 326; Tayâlısî, Müsned, s. 223; Ebû Dâvûd, Tahiret 74,75; Nesâî, Tahâret 122,123.</p>
<p>(20)-Abdurrezzâk, Musannef,&#8217;VII, 501-502; Müslim, Nikâh 31.</p>
<p>(21)-Ahmed b. Hanbel V, 45; Dârimî, Salât 152. Hz. Peygamber, duha namazını fazla kılmadığı için bunu bilmeyen sahâbîier, tepki göstermişlerdir.</p>
<p>(22)-Muvatta, Selâm 7.</p>
<p>(23)-Abdurrezzak,Musannef,1,386 Hz.Peygamber ayakkabılı ve ayakkabısız namaz kılmıştır.(bk.Abdurrezzak,Musannef,1,387..)</p>
<p>(24)-Hanbel,V,422</p>
<p>(25)-Buhari,Mevakit,7</p>
<p>(26)-Muvatta, Cum’a 3; Abdurrezzâk, Musannef,lII, 195; Buhârî, Cum’a 2, 5; Müslim, Cum’a 3.</p>
<p>(27)-Abdurrezzâk, Musa/ıneflII, 195.</p>
<p>(28)-Abdurrezzâk, MusanncfV, 291-292; Ebû Dâvûd, Harâc 17.</p>
<p>(29)-Müslim, Cenâiz 99-101.</p>
<p>(30)-Muvatta, Kasru’s-salât 58. Tahiyyetü’l-mescid namazı ile ilgili hadîs için bk. Muvatta, Kasnı s- salât 57; Buhârî, Salât 60; Müslim, Müsâfirîn 70.</p>
<p>(31)-Abdurrezzâk, AiusannefXI, 114; Müslim, İmân 1; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizî, İmân 4.</p>
<p>(32)-Ebû Dâvûd, Cenâiz 24’de “Ebû Mûsa, ağır hasta iken hanımı ağlamaya başladı. Yahut da ağlamaya yeltendi” şeklindedir.</p>
<p>(33)-Müslim, İmân 167. Ebû Mûsa, hanımına bu hadîsi daha önceden de rivayet ettiği için bu şekilde tepki göstermiştir.</p>
<p>(34)-Abdurrezzâk, Musannef,l, 173,174. Ateşte pişen yemekten sonra abdest alıp almamaya dair farklı rivâyctlcr bulunmaktadır. Bk. Abdurrezzâk, Musannef,l, 172; Ahmed b. Hanbel VI 326- Ebû Dâvûd, Tahâret 74, 75; Nesâi, Tahâret 122, 123.</p>
<p>(35)-Nesâî, Menasik 197.</p>
<p>(36)-Ahmed b. Hanbel, VI, 443. Ummâre b.Rüveybe          es-Sakafî nın benzer tepkisi için bk. Nesâî,Cuma,29</p>
<p>(37)Abdurrezzâk, Musannef,2,430.</p>
<p>(38)-Ahmed b. Han bel IV, 427,445; Buhârî, Edeb 77; Müslim, İmân 60, 61; Ebû Dâvûd, Edeb 6.</p>
<p>(39)-Dârimî, Mukaddime 23; Şatibî, itisam I, 98.</p>
<p>(40)-Müslim, Hac 482.</p>
<p>(41)-Abdurrezzâk, Musannef,l, 321; Ahmed b. Hanbel VI, 336.</p>
<p>(42)Ahmed b. Hanbel VI, 7,398; Dârimî, Savm 17; Ebû Dâvûd, Sıyâm 46. Atâ’nın İbn Cüreyc&#8217;i aynı şekildeki ikazı için bk. Abdurrezzâk, Musannef,2, 463.</p>
<p>(43)-Ahmed b. Hanbel II, 108; Buhârî, Hac 60; Müslim, hac 246,</p>
<p>(44)-Ahmcd b. Hanbel II, 76, 77, 90.</p>
<p>(45)-Bu zât, Haşan b. Muhammed b. Ali el Hanefîyye&#8217;dır. (Kk. İbn Hacer,Fethul Bari, 1, 488)</p>
<p>(46)-Ahmed b. Hanbel I, 289; Buhârî, Gusl 3; Müslım, I hayz 57.</p>
<p>(47)-Abdurrezzâk, Musannef,lII, 147; Dârimi, Mukaddime 40; Ahmed b. Hanbel II, 76, 77, 127, 140; İbn Mâce, Mukaddime 2.</p>
<p>(48)-Abdurrezzâk, Musannef&#8217;X, 390. İbn Ömer, Hz. Peygambere verilen selam şekillerini bilip rivayet eden bir kimse olduğu için (bk. Abdurrezzâk, Musannef X, 389-390) sünnet dışı uygulamaya böyle tepki göstermiştir.</p>
<p>(49)-Abdurrezzâk, Musannef,l V, 264.</p>
<p>(50)-Müslim, Hac 53; Ebû Dâvûd, Salât 222.</p>
<p>(51)-Muvatta, Vukûtu’s-salât 6. Saîd b. Zeyd’in sünnete aykırı davranan bir kimseye yaptığı beddua için bk. Müslim, Müsâkat 138.</p>
<p>(52)-Hicr, 15/95.</p>
<p>(53)-Dârimî, Mukaddime 40.</p>
<p>(54)-Ahmed b. Hanbcl II, 143,145.</p>
<p>(55)-İbn Abdilber, Câmi II, 195. İbn Ömer’in asünda lânetlemekten ne kadar çekindiği için bk. Abdurrezzâk, Musannef,X, 413.</p>
<p>(56)-Nesâî, Ziyne 25. Sahâbîlcrin tutumu sonraki devirlere de etki etmiştir. Melikler ve emirler, Râfıza&#8230; yı minberlerde lânetlcdiler, hatta bid’atçılan da lanetlediler.. Sünnete muhalefet ettikleri için bid’atçılar zemmedilir. Muhalefederi kalkıp sünnete muvafakat etmedikçe zemleri kaldırıl­maz. İbn Teymiyc, Mecmûu Fetâvâ IV, 15.</p>
<p>(57)-Nesâî, Ziyne 72.</p>
<p>(58)-Buhârt, Mezâlim 20. Hz. Ömer de “gusül alınması gereken bir durumda gusül abdesti almayanı duyarsam onu iyice cezalandıracağım” demiştir. (Bk. Ahmed b. Hanbel V 1151</p>
<p>(59)-Ebû Dâvûd, Salât 87. Abdullah b Abbasın benzer müdahelsi için bkn:Ebu Davud,Salat,87;Nesai,Tatbik,57</p>
<p>(60)-Zehebî, Siyer 3, 414.</p>
<p>(61)-Abdurrezzâk, Musannef,2, 384.</p>
<p>(62)-Abdurrezzâk Musannef II, 383.</p>
<p>(63)-Ebû Dâvûd, Salât 114. İbn Ömer’in de benzer tutumu için bk.          Muvatta,Kasru’s-salât 37; Sefer37; Abdurrezzâk, Musannef,2,20, 24. Hz. Peygamber’in namaz kılanın önünden geçmeyi ya­saklaması için bk. Abdurrezzak, Musannef II,     21; Muvatta,   Sefer 33; Ahmed b.    Hanbel III, 34, 43-44, 57; Dârimî, Salât 125; Müslim, Salât 258; Ebû Dâvûd, Salât 107; Nesâî, Kıble 8; Nesâî, Kasâme 47; İbn Mace, İkâme 39.</p>
<p>(64)-Abdurrezzâk, Musannef II, 53-54.</p>
<p>(65)-Ahmed b. Hanbel V, 317-318.</p>
<p>(66)-Ahmed b. Hanbel II, 94; Buhari, Zebâih 25.</p>
<p>(67)-Muvatta, Buyu’ 38; Buhârî, Buyu’ 76; Müslim, Müsâkât 79; Tirmizî, Buyu’ 24.</p>
<p>(68)-Ebû Dâvûd, Nikâh 14. Bu nikâhlarda mehir verilmesine rağmen iki nikâh bir akidde gerçekleştirilmiş olmaktadır. Evliliğin kabulü, diğerinin kabulüne bağlıdır. Bu sebeple Muâviye nikahlan kabul etmemiştir. O, şeklen tek nikâhla iki nikâhın akdedilmesini şigâra benzetmiştir.</p>
<p>(69)-Ebu Davud,Hudud 17..</p>
<p>(70)-bk.Müslim,Hac 167</p>
<p>(71)-Abdurrezzâk, MusannefXI, 262; Ahmed b. Hanbel IV, 86; V, 46, 54, 57; Dârimî, Mukaddime 40; Buhârî, Zebâih 5; Müslim, Sayd 54, 56; İbn Mâce, Sayd 11.</p>
<p>(72)-Ahmed b. Hanbel V, 46; Dârimî, Mukaddime 40; Müslim, Sayd 54; İbn Mâce, Sayd 11. Aynı durum karşısında İbn Şîrîn de aynı tepkiyi göstermiştir. (Bk. Dârimî, Mukaddime 40).</p>
<p>(73)-Bk. Ahmed b. Hanbel II, 36; Ebû Dâvûd, Edeb 47.</p>
<p>(74)-Fethu’l-bâri&#8217;XÎ, 31.</p>
<p>(75)-Nesâî, Eşribe 52.</p>
<p>(76)-Ebû Dâvûd, Sürme 6.</p>
<p>(77)-Abdurrezzâk, Musannef,3,, 218.</p>
<p>(78)-Abdurrczzâk, Musannef,lll, 350.</p>
<p>(79)-Ahmed b. Hanbel V, 176; Buhâri, Zekât 4; Müslim, Zekât 34</p>
<p>(80)-Darimi,Mukaddime 40</p>
<p>(81)-Muvatta, Buyu’ 33. İmam Şâfıî, Ebu’d-Derdâ’nın tepkisinin sebebini şöyle izah etmiştir: “O, bu haberinin Muâviye’ye karşı hüccet olduğu görüşünde idi. Muâviye bunu kabul etmeyince Ebu’d- Derdâ, bunu büyük bir hata olarak kabul edip onunla yaşadığı yerden ayrılmıştır. Zira Muâviye Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirilen güvenilir bir hadisi kabul etmemişti.» Şâfıî, Risale, s. 192.</p>
<p>(82)-Ebû Dâvûd, Edeb 52.</p>
<p>(83)-Buhârî, Nikâh 76 (tercüme).</p>
<p>(84)-Buhârî, Nikâh 76 (tercüme).</p>
<p>(85)-Müslim, Salâtu’l-iydeyn 9.</p>
<p>(86)-Muvatta, Rü’ya 6; İbn Mâce,Edeb 43;Ebû Dâvûd,Edeb 56.</p>
<p>(87)-Abdurrezzâk, Musannef,Xl, 211. Uğur, uğursuzluk, büyücülüğün zemmi için bk. a.e.e a v</p>
<p>(88)-Buhârî, Husûmat 5 (terceme).</p>
<p>(89)- Müslim, Cihâd 54.</p>
<p>(90)-Mu vatta, Hac 71.</p>
<p>(91)-Abdurrezzâk, Musannef,X, 381.</p>
<p>(92)-Abdurrezzâk, a.g.e. XI, 428.</p>
<p>(93)-Abdurrezzâk, a.g.e. XI, 429.</p>
<p>(94)Bk. Kcttânî, Terâtib I, 221,222</p>
<p>(95)-İbn Mâce, Et’ime 57.</p>
<p>(96)-Ahmed b. Hanbel V, 325. Ubâde, biatrna aykırı bulduğu için itaat etmediğini belirttiği bu sa­vunmasında söze “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)” ile başlayarak olaylara onun bakışıyla baktığım belirtmiştir.</p>
<p>(97)-Nesâî, Buyu, 96.</p>
<p>(98)-Abdurrezzâk, Musannef,l, 71.</p>
<p>(99)-Tirmizî, Hudûd 28.</p>
<p>(100)-Ahmed b. Hanbel V, 396, 397, 398,400; Dârimî, Eşribe 25; Buhârî, Libâs 25; Eşrıbe 27; Müs­lim, Libâs 4; Ebû Dâvûd, Eşribe 17; Tirmizî, Eşribe 10; Nesâî, Ziyne 87.</p>
<p>(101)-Abdurrezzâk, MusannefXI, 70.</p>
<p>(102)-Dârimî, Mukaddime 19.</p>
<p>(103)-Mu vatta, Kurân 49, 50; Abdurrezzâk, Musannef ,2, 430. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ikindinin farzından sonra güneş batmeaya kadar, sabahın farzından sonra da güneş doğuncaya kadar nafile namaz kılmayı yasaklamıştır. Mu vatta, Kuriân 47,48; Müslim, Müsifirîn 285. Hz. Ömer ile İbn Abbas’ın ikindiden sonra iki rekât namaz kıianlan dövdükleri için bk. Buhârî, Sehv 8; Meğâzi 69; Müslim, Müsâfirin 297, 302, 303. Benzer bir örnek için bk. Abdurrezzâk, Musannef ,2,, 432; Ahmed b. Hanbel IV, 115 ve Abdurrezzâk, Musannef,2, 22.</p>
<p>Müslim, Müsâfirin 302, 303’de yer alan bir rivâyette ise Enes b Mâlik, Hz. Peygamberin (sallal­lahu aleyhi ve sellem) devrinde güneş kavuştuktan sonra akşam namazından evvel iki rekât nafile kıldıklarını Hz. Peygamberim de onları gördüğünü ne emir ne de nehy ettiğini bildirmiştir.</p>
<p>(104)-Abdurrezzâk, Musannef I, 561. Hz. Peygamberim yatsıdan önce uykuyu, yatsıdan sonra da sohbeti kerih gördüğüne dâir bk. Abdurrezzâk, Musannef I, 561.; Ahmed b. Hanbel IV, 423;..</p>
<p>(105)-Nesai, iftitah 12.</p>
<p>(106)-Abdurrezzâk, Musannef,lI, 21, 22; Ahmcd b. Hanbel III, 57; Ncsâî, Kasâme 47.</p>
<p>(107)-Abdurrezzâk, a.g.e. II, 2</p>
<p>(108)-Abdurrezzâk, a.g.e. II, 21; Ahmcd b. Hanbel IH, 57.</p>
<p>(109)-Abdurrezzâk, a.g.e. n, 21; Ahmcd b. Hanbel III, 57&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>(110)-Abdurrezzak,Musannef,2,416-417</p>
<p>(111)-Muvatta,cuma,9</p>
<p>(112)-Kurtubî, Cami 3, 1833-1834, İbn Hacer, Fethu’l-bâri V, 311.</p>
<p>(113)-hmed b. Hanbel 1,11,19, 36,47-48; II, 314, 345, 377,423,439,475,482, 502, 527,528; IH, 199, 295, 300, 332, 339, 394; Dârimî, Siyer 10; Buhârî, İmân 17, Zekât1, Salât 28; Cihâd 102; İstitâbe 3; Posam 2, 28; Müslim, İmân 32; İbn Mâce, Fiten 1; Ebû Dâvûd, Zekât 1; Nesâî, İmân 15; Zekât 3; Cihâd 1; Tahrîm 1; Tirmizî, İmân 1,2; Teftir 88/1. Şia da Hz. Hüseyin’in kıyâmının, ictihad ve re’yle amel ederek Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden inhiraf edilme­sinden dolayı yapıldığını söylemiştir. Murtaza el-Askerî, Meâlimu’l-Medreseteyn 3, 7 vd.</p>
<p>(114)-Konuyla ilgili izah için bk. Abdullah Mahfûz, es-Sünne ve’l-bid’a, s. 122.</p>
<p>(115)-Nisâ, 4/84.</p>
<p>(116)-Elmalılı, Hak Dini D, 1406.</p>
<p>(117)- Suyûtî, Miftâhu’l-cenne, s. 34-35.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynur Uraler &#8211; Sahabe Uygulaması Olarak <em>Sünnete Bağlılık</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-sunnete-uymamada-sozlu-ve-fiili-tepkileri/">Sahabelerin ‘Sünnete Uymamada’ Sözlü ve Fiili Tepkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-sunnete-uymamada-sozlu-ve-fiili-tepkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabenin Sünneti Öğrenme ve Öğretmede Sünnete Bağlılığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunneti-ogrenme-ve-ogretmede-sunnete-bagliligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunneti-ogrenme-ve-ogretmede-sunnete-bagliligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 May 2016 15:08:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerin Resûlullah (s.a.s.) ile Birarada Bulunmaya Özen Göstermeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerin Sünneti Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabenin Sünneti Öğrenme ve Öğretmede Sünnete Bağlılığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10946</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sünneti Öğrenme Merak ve Gayretleri Sahâbî ve tabiînin sünneti öğrenme istekleri, temelde Kurân’la yaşama isteklerinin bilimsel bir sonucuydu. Onların bu eğilimi, Kur’ân’la sünnetin dini belirleyici olduğu inancından ileri geliyordu. Dönemin bu yönünü şöyle özetlemek mümkündür: “Sünnet, müslümanların ilk neslini oluşturan sahâbiler tarafından Hz. Peygamber’den duya­rak, görerek veya ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat duyan ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunneti-ogrenme-ve-ogretmede-sunnete-bagliligi/">Sahabenin Sünneti Öğrenme ve Öğretmede Sünnete Bağlılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/sahabenin-sunneti-ogrenme-ve-ogretmede-sunnete-bagliligi/sahabelerin_ozellikleri2/" rel="attachment wp-att-10947"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10947" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2.jpg" alt="Sahabenin Sünneti Öğrenme ve Öğretmede Sünnete Bağlılığı" width="702" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a></strong></p>
<p><strong>Sünneti Öğrenme Merak ve Gayretleri</strong></p>
<p>Sahâbî ve tabiînin sünneti öğrenme istekleri, temelde Kurân’la yaşama isteklerinin bilimsel bir sonucuydu. Onların bu eğilimi, Kur’ân’la sünnetin dini belirleyici olduğu inancından ileri geliyordu.</p>
<p>Dönemin bu yönünü şöyle özetlemek mümkündür: “Sünnet, müslümanların ilk neslini oluşturan sahâbiler tarafından Hz. Peygamber’den duya­rak, görerek veya ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat duyan ya da görenden işiterek öğrenilmiştir. Öğrenme niyetleri de yaşamaktır. Ashâb-ı kiram, birbirlerine daima Allah Resûlü’nden öğrendiklerini duyurmak ve meseleler hakkında Hz. Peygamberden öğrenilmiş bir bilgi veya uygulamanın olup olmadığım sormak âdetinde idiler. Böylece sünnete ait veriler bir taraftan anında amel olarak pratik hayata intikâl ederken, bir taraftan da bilgi halinde bellenmekte ve aktarılmaktaydı. Sahâbiler kesinlikle sırf bilgi edinmiş olmak ya da sadece başkalarına aktarmak maksadıyla değil, bizzat uygulamak, hayatlarını ona göre tanzim etmek gayesiyle sünneti öğreniyorlardı. Ögrendiklerini amel ile destekliyor, hayatlarını o, “en güzel örnek”e benzetmeye çalışıyorlardı. Bunun için de Hz. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğre­nilmiş olan bilgiyi arıyor, soruyorlardı. Kişisel kanılar değil, deliller peşinde bulunuyorlardı.&#8221;(1) Meselâ, Hureys b. Kabîsa’nın (v. 67/686) Ebû Hüreyre’ye söylediği “Allah&#8217;tan oturup sohbet edeceğim salih bir arkadaş nasip etmesini dilemiştim. Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) işittiğin bir hadîsi bana söyle belki onunla Allah beni faydalandırır&#8221;(2) sözü öğrenmek ve sonra yaşamak anlayışının ifadesidir.</p>
<p>Dinin yayılması, ibadetlerin uygulanması için sünneti öğrenmek zaruri idi. Sahabe ve tabiînin bu konudaki uygulaması pek çoktur.(3) Sahâbîler, Hz. Peygamber’in yaptığı hemen hemen herşeyi öğrenmek istiyorlardı. Ebû Hüreyre, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz için tekbir aldıktan sonra kıraata geçmeden sükût ettiğini farketmiş ve o esnada ne okuduğunu sormuştur.(4) Ebû Hureyre’nin sünnete olan bu merakını, Hz. Peygamber de takdîr etmiştir. Ebû Hüreyre ona, kıyamet gününde şefaatinin en fazla kime olacağını sorun­ca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sende gördüğüm hadîs hırsı sebebiyle bu meseleyi senden evvel kimsenin bana sormayacağını tahmin ediyordum” buyurmuştur.(5) Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözü aynı zamanda sünnete merak duymayı onaylamaktır. Sahâbîlerin sünneti öğrenme merak­lan Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) çok fazla soru sorma şeklinde tezahür edince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara çok soru sormayı yasaklamıştı. Sahâbîler de bu durum karşısında, şehir dışından gelenlerin ona soru sormala­rını dört gözle bekler olmuşlardı.(6)</p>
<p>Sahâbiler, birbirlerini sünneti öğrenmeye teşvîk ediyorlardı. İbn Abbas, Tahrîm Sûresi’nin ilk âyetlerinde bahsedilen hanımların kim olduğunu Hz. Ömer’e sormuş ve “Vallahi bu meseleyi bir seneden beri sana sormak isterdim;heybetinden dolayı soramıyordum” deyince Hz. Ömer, “Bunu yapma! benim bildiğimi zannettiğin bir şeyi hemen bana sor; ben onu bilirsem sana haber veririm” demiştir.(7)</p>
<p>Hadîs öğrenmek için fedâkârlıkta bulunma sahâbe devrinde başlamıştı. Ebû Kılâbe (v. 104/722), Medine’de iken hadîs rivâyet eden bir kimsenin gelece­ğini öğrenince işlerini bitirdiği halde fazladan üç gün kalıp o kişiyi beklemiştir.(8) İbn Abbas’ın ensârın fazla hadîs bilgisinden istifade etmek için onların evlerine gitmesi, uyuyorlarsa uyanıncaya kadar kapıda beklemesi(9) sahâbîlerdeki sün­nete ulaşma gayretlerinin bir başka göstergesidir. Medine’den Şam’a Ebu’d- Derdâ’ya hadîs sormak için gelen bir kimseyi Ebu’d-Derdâ takdirle karşılamış ve ilim tahsili için yola çıkanlarla ilgili Hz. Peygamber’in müjdesini nakletmiştir.(10)</p>
<p>Bazı sahâbîlerin sünnet merakları, -sünneti takip etme imkânı bulmaları gibi sebeplerle- onların birçok sünneti bildikleri kanaatini yerleştirmişti. Nâfi, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Ci’rane’den umre için ihrama girmediğini eğer oradan girseydi bu hususun İbn Ömer’e gizli kalmayacağını belirtmiştir.(11)</p>
<p>Sünneti öğrenmelerine aralarındaki anlaşmazlıklar mâni olmuyordu. Mervan, Ebû Hüreyre’ye bir hadîs sormuş, Ebû Hüreyre ona “Aramızda geçen bunca hâdiseden soma ve benim söylediğim bunca sözden soma mı” diyerek yine de soru sormasına şaşırdığım belirtmiş, Mervân da “Evet” cevabım vermiştir.(12)</p>
<p>Sahâbiler, bir sünnetten mahrum kaldıklarında üzülürlerdi. el-Hâris b. Abdullah’tan hacla ilgili bir hadîs duyan Hz. Ömer “Kendi elinden bulasın! Bunu Peygamber’den işittin de haber vermedin!” demiştir.(13)</p>
<p>Sahâbîlerin ve tâbiînin sünnet merakları, ümmetin sünnete iştiyakı ve sün­netin yayılması ile neticelenmiştir.</p>
<p><strong>-Resûlullah (s.a.s.) ile Birarada Bulunmaya Özen Göstermeleri</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in ilk uygulayıcısı ve örnek şahsiyet olan Hz.Peygamber ile birarada bulunmak İslâm dininin doğru öğrenilmesi ve  uygulanması açısından son derece önemlidir. Aslında Hz. Peygamber de bu meselenin üzerinde önemle durmuş, dînî hayat yönünden kendi döneminin farklılığını açıkça belirtmiştir.(14) Hz. Peygamberin, yemin ederek söylediği “Sizden birinize gün gelecek beni göremeyecektir. Sonra beni kendileriyle beraber görmesi onun indinde ailesi ile malından daha makbul olacaktır&#8221;(15) hadîsiyle de kendi konumuna işaret etmiştir.Hz. Peygamber bu sözleriyle ashabı, kendi meclisine devama ve hazarda olsun seferde olsun kendisini takip ederek, görerek edebiyle edeblenmelerine, şeriatı öğrenmelerine teşvik etmiş, bunu yapmazlarsa pişman olacaklarını bildirmiştir. Nitekim Hz. Ömer, onun meclislerinde daha fazla bulunamadığına pişman olmuş “Beni onunla beraber olmaktan çarşılarda alışveriş işi alıkoydu&#8221; demiştir.(16)Hz.Ali “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile olan zaman dışında sizin için daha iyi bir zaman tasavvur edemiyorum”(17) sözleriyle aynı durumu ifâde etmiştir. Hz, Ömer “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında vahiy ile bazı kimselerin (sırları orta­ya çıkar) yakalanırlardı. Şimdi ise vahiy kesilmiştir. Sizi amellerinizde ortaya çıkan suçlar sebebiyle yakalarız”(18) diyerek Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminin en büyük farklılığının, vahiyden kaynaklandığını belirtmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamberle bulunmak sorumluluk isteyen bir konumda olmak demekti. Bir kimse Mikdad b. Esved’e (v. 33/653) “Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) gören o iki göze ne mutlu, ben de senin gördüğünü, şahit olduğunu görmek isterdim” deyince Mikdad öfkelenmiş. Oradakiler hayırlı bir söz söy­lediği halde Mikdad’ın kızmasına şaşırmışlar. Mikdad “Bilmiyor, onu görseydi durumu ne olurdu. Vallahi Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) öyle topluluklar geldi de Allah onları burunları üzerine cehenneme soktu. Onlar, ona icabet etmediler, tasdik etmediler” diyerek durumu izah etmiştir.(19)</p>
<p>Târihi bir gerçektir ki sahâbîler, farklı sürelerle Hz. Peygamberle birarada bulunmuşlardır. Kimi, onu birkaç kere görmüşken kimi de -Hz. Ebû Bekr gibi- onunla peygamberlik öncesinden beri arkadaştı. Sahâbîlerin Hz. Peygamberle birarada bulunmak için gösterdikleri gayretler ve sonraki yıllarda sünnet açısın­dan bu durumun faydalarım belirtmeleri i’tisâmın bilgiye dayalı olması gerekti­ğinin ifadesidir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte olmak bir ayrıcalık sayılırdı. İbn Abbas’a “Resûlullah’la (sallallahu aleyhi ve sellem) bayram namazında bulundun mu?” diye sorulunca o “Evet, ama eğer onun yatımdaki mevkim olmasaydı, küçük olduğum için buna şahit olamazdım” demiştir.(20) Ebû Mûsa ile Ebû Mes’ûd, Abdullah b. Mes’ûd hakkında “Bize perde çekildiği vakit ona içeriye girmeye izin veriliyordu. Biz bulunmadığımız vakit, o bulunuyordu”(21) diyerek bu imkânı belirtmişlerdir. Sahâbîler, Hz. Peygamber hayatta iken on­dan faydalanmak gerektiğinin şuurundaydılar.</p>
<p>Hz. Peygamberle birarada bulunma oranına göre sünnet bilgisi farklı oluyordu. İbn Ömer, Ebû Hüreyre’ye “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile en çok beraber olanımız ve onun hadîslerini en çok ezberleyenimiz şendin”(22) di­yerek bu duruma işaret etmiştir. Sahâbîlerin, gerektiğinde onunla beraberliğini belirtmeleri, sözlerinin ve fiillerinin sünnete dayalı olduğunu gösterir. Mut’a nikâhı hakkında İbn Abbas üe İbn Zübeyr’in (v. 73/692) farklı görüşleri Câbir b. Abdillah’a nakledilince Câbir “Bu hadîs benim yanımda sudur etti” deyip Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemindeki tatbikatı anlatmıştır.(23) Abdul­lah b. Mes’ûd, Âl-i İmrân sûresinin 161. âyetini okuduktan sonra “Bana kimin kıraati üzere okumamı emredersiniz. Gerçekten ben Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yetmiş kûsür sûre okumuşumdur. Ve gerçekten Resûlullah’ın (sallalla­hu aleyhi ve sellem) ashâbı bilirler ki, bu konuda bilgili birini bilsem mutlaka ona giderdim” demiştir.(24) İbn Mes’ûd’a, Zeyd b. Sâbit’in farklı kıraatından bahse­dilince “Zeyd saçları örülü çocuklarla oynarken ben Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından yetmişden fazla sûre öğrenip okuduğum halde nasıl Zeyd b Sâbit’in kıraati üzere okumamı emredersiniz!” demiştir (25)İbn Mesud bu sözleriyle Resûlullahtan (sallallahu aleyhi ve sellem) dolaysız olarak öğrenmeyi iftihar vesilesi saymıştır. el-Hâris b. en-Nu’man’ın kızı da “Ben Kaf suresinin Resulullah’ın(a.s) ağzından duyup ezberledim.O bu sureyi her cuma hutbede okurdu. Bizim tandırımız ile Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve selem) tandırı birdi.(26) diyerek,Resulullah’ın (sallalahu aleyhi ve sellem) komşuluğundan istifade ettiğini belirtmiştir.</p>
<p>Sahâbîler, kendi aralarındaki yanlış bilgileri, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemini, onunla birarada bulundukları durumlardan örnekler vererek düzeltirlerdi. Hz. Âişe, Abdullah b. Amr&#8217;ın, kadınların yıkanacakları zaman örgülerini çözmeleri gerektiğini söylediğini duyunca “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile bir kaptan yıkanırdık. Başıma üç defa su dökmekten fazla birşey yapmazdım” demiştir.(27)</p>
<p>İhtilaflı durumlara da yine Resûlullah’la (sallallahu aleyhi ve sellem) beraberlik­lerinin sağladığı bilgileri delil getirirlerdi. Temettü haccı konusunda İmran b. Husayn “Allah’ın Kitab’ında temettü âyeti vardır. Biz de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile temettü haccı yaptık. Temettuu haram kılan âyet inmedi. Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu yasaklamadı’ demiştir.(28) Böylece Rrsûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yapılan amellerin delil olduğunu, belirtmiş­tir. Minberin hangi ağaçtan olduğu konusunda ihtilafa düşenler Sehl b. Sa’d es-Saidî’ye (v. 88/707) gelip sorduklarında o, “Vallahi ben onun neden olduğunu çok iyi biliyorum. Onu mescide konulduğu ve Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine oturduğu ilk günde gördüm.’(29) diyerek o mecliste bulunma­nın ayrıcalığı ile konuşma imkânı bulmuştur. Tereddüt hâsıl olan durumlarda sahâbîler Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemiyle cevap verirlerdi. İbn Ömere, hacda ‘Taşları ne zaman atayım?’ diye sorulunca “(Hac) imamının atmaya başladığı zaman at’diye cevap vermiş. Kendisine soru tekrar edilince “Biz (Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında) güneşin zevâlini beklerdik, güneşin zevâli sırasında (taşları) atardık’ demiştir.(30)</p>
<p>Sahâbîler, kendilerinden sonrakilerin sünnet olan bir konuda yanlış uygu­ca gitmelerini engellemeye çalışırlardı. İzdiham sebebiyle iki direk arasın­da olan Enes geri gitmeye başlamış ve “Biz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında  bundan (iki direk arasında durup da direğin safı bölmesinden) ka­tılırdık” demiştir.(31) Aynı şekilde anlayışları, inanışları sünnetle düzeltirlerdi. Abdullah b. Mes&#8217;ûd, bir depremde halkın endişesi üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberken karşılaştıkları bir olayı nakletmiş ve “Resûlullah’ın (salullahu aleyhi ve sellem) ashabı âyetleri (olağan dışı olayları) bereket sayardı. Siz ise onları, korkunç sayıyorsunuz” demiştir.(32)Ubâde b. Kurt (v. 41/661) da “Doğ­rusu siz, nazarınızda kıldan daha ince (önemsiz) olan bazı işler yapmaktasınız. Hâlbuki biz onları Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında helâk edici sayardık!” demiş,(33) anlayışların Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemine uygun olması gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p>Günlük hayata dâir konularda da Resûllulah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemi­ni anlatırlardı. Böylece o dönem her yönüyle ortaya konulmaya çalışılır, mese­lelerin cevazına Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile delil getirilirdi. İbn Ömer “Bizler Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ayakta iken içer, yürürken yerdik.(34) Bizler genç iken Resûlullah’ın (sailailahu aleyhi ve sellem) zamanında mescidde uyurduk” demiştir.(35) Yine İbn Ömer Yemen’den gelen bineklerinin eyerleri deri olan bir kervan görünce “Kimi, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sel­lem) ashabının kervanına en çok benzeyen kervanı görmek sevindirirse bunlara baksın” demiştir.(36)</p>
<p>Hz. Peygamberim dönemi, Kurân tefsiri için de önemliydi. Abdullah b. Mes’ûd “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ‘maûn’u, kova ve tence­renin ödünç olarak verilmesi sayardık”(37) diyerek “mâûn” kelimesinin tefsirini yapmıştır.</p>
<p>Sünneti öğretmek için Resûlullah (a.s) zamanında örnek vermek zaruri idi.Si’r b. (Deysem ed Düeli)zekattan söz edilince oradakiler hangi hayvanları zekat olarak aldıklarını sormuş, sonra da “Resûlullah (sallalahu aleyhi ve sellem) zamanında” diye söze başlayarak zekat olarak alınarak hayvanın nasıl olması gerektiğini belirtmiştir.(38) Sahabilere sorular da Resûlullah (sallalahu aleyhi ve sellem) dönemiyle ilgili sorulurdu. Mesela, Ebû Eyyûb’a, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayattayken kişinin kaç kurban kestiği sorulmuştur.(39)</p>
<p>Sahâbîler, hadîs rivâyetinde Resulullahla (sallallahu aleyhi ve sellem) olan beraberliklerini de zikrederlerdi. Ebû Zer, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)ve Ebû Bekr ile beraber gittikleri bir yeri anlatmıştır.(40) Hadis rivâyetinde râvîler de olaya bizzat şâhit olan sahâbîleri belirtirlerdi. Abdullah b. Ömer&#8217;den Resûlullah&#8217;ın (sallallahu aleyhi ve sellem) atlara koşu yaptırdığını rivâyet eden râvî Abdullah b. Ömer’in de bu koşuya katıldığını rivâyetinde belirtmiştir.(41) Böylece Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birarada bulunmanın rivâyet açısından önemini vurgulamıştır.</p>
<p>Sahâbîler, gerektiğinde Hz. Peygamber’le birarada bulunduklarının sayı­sını vermişlerdir. Böylece birarada bulunmanın sünneti en iyi bilmeyi gerektir­diğine işaret etmişlerdir. Câbir b. Semura (v. 76/695), “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayakta hutbe okur, sonra oturur, sonra tekrar kalkarak ayakta hutbe okurdu. Sana kim oturarak hutbe okuduğunu haber verdiyse muhakkak yalan söylemiş. Vallahi ben, onunla iki binden fazla namaz kalmışımdır” demiştir.(42) Gerektiğinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber bulunanlar, aynı ola­ya şâhit olanlar araştırılırdı. Hz. Ömer, Kâhâ gününde(43)bulunanız var mı?” diye soruş turmuş tur.(44)</p>
<p>Sahâbîler, Resûlulah’la (sallallahu aleyhi ve sellem) bulundukları günleri yâdederlerdi. Bu, sünnetin yaşatılması için oldukça önemli bir yoldur.(45)</p>
<p>Resûlullah’la (sallallahu aleyhi ve sellem) birarada bulunmanın bu kadar önem taşı­ması aslında, ona benzeme, onu örnek alma noktasındadır. Örnek şahsa benzemek başarısı, ancak onunla birlikte bulunmakla mümkündür. Bu beraberlik, ne kadar olursa o kadar etkili olur. Hz. Peygamber döneminin önemi, sonraki nesiller İçin ölçü oluşudur. Bir ümmetin başı ne ile salah ve kemal buldu ise, sonu da ancak onunla düzelecektir.(46) sözü bu durumu açıklar. Zira ilk dönemler dinin en güzel yaşandığı dönemlerdir. Daha sonra zafiyet parça parça ortaya çıkar, gedikler açılır, dinin ruhuna ve tealimıne aykırı şeyler dine girer.(47) Bütün bu gayretler aslında dini sonraki nesillere aktarmaya varır. Asr-ı saadetten sonraki müslüman nesillerin sünneti öğrenme ve yaşamaları da onlara, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlik­te olma duygusu verir, diğer müslümanlarla özdeş olma his ve heyecanını verir.(48)</p>
<p><strong>Sünneti Araştırmaları</strong></p>
<p>Sahâbîler için ibadetlerden başlamak üzere bütün bir hayatın sünnete uygun şekilde yaşanması bir kalite ve kemâl meselesiydi. Bu da her konu­da “sünnet olan”ı araştırmayı ve bulmayı gerektiriyordu. Meselâ, üç sahâbî Resûlullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) evine gelmiş ve onun ibadetlerini hanımları­na sormuşlardır.(49) Sahâbîlerin “sünneti araştırmalarında, zaman zaman Hz. Peygamberin ashâbını denetlemesinin(50) etkisi olmuştur.</p>
<p>Sahâbîler, “sünneti araştırmamda, özellikle Hz. Peygamberim vefatından sonra o konuda en bilgili olana giderler ve kendilerine gelen kimselere de bunu tavsiye ederlerdi. İbn Abbas vitri soran bir kimseye “Sana yeryüzünde, Resulullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) vitrim en iyi bileni haber vereyim mi demiş ve onu Hz. Âişeye göndermiştir.(51) Yine İbn Abbas, kendisine ipek elbise giymenin hükmünü soran bir kimseye “Âişeye sor demiş, o kimse Hz. Âişe ye gidince o da “Abdullah b. Ömere sor” demiştir.(52) İhtilaflı meselelerde de o konuda en ehil olana müracaat ederler, sünneti en doğru şekilde öğrenmeye çalışırlardı. İbn Ömer, Ebû Hüreyre&#8217;nin rivayet ettiği hadisin bir kısmının hadis olmadığını söyleyince Ebû Hüreyre, hadis rivayetini bırakıp kalkmış ve İbn Ömerin elini tutarak Hz. Âişe’ye götürmüş ve hadîsi ona onaylatmıştır.(53)</p>
<p>Daha önce duymadıkları birşey duyduklarında bunu soruştururlardı.Esma bint Ebû Bekr (v. 73/692), Abdullah b. Ömer’in üç şeyin haram olduğunu anlattığını öğrenince ona haber göndermiş ve onları soruşturmuştur.</p>
<p>Ibn Omer de Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili rivâyette bulunmuştur.(54)</p>
<p>Öğrenemedikleri sünnetin peşini bırakmaz, onu eninde sonunda öğrenmeye çalışırlardı. Hz. Aîşe, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Fâtıma’nin kulağına fısıldadığı sözleri, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra sorup öğrenmiştir.(55)</p>
<p>Sünnetin doğru yerleşip yerleşmediğini kontrol ederlerdi. Abdullah b. Abbâs “Basra’ya geldiğinde, Basralılar’ın Ebû Mûsa’yı kaynak gösterip ondan hadîs naklettiklerini görünce Ebû Mûsa’ya mektup yazıp bazı rivâyetleri tasdik ettirmiştir.(56)</p>
<p>Verilen karar ve fetvâların sünnete uygun olup olmadığı araştırılırdı. Ko­cası öldükten sonra doğum yapan kadın, iddetini Hz. Ömer’e sormuş. Hz. Ömer ona fetva vermiş. Daha sonra Übey b. Ka’b meseleyi öğrenmiş ve kendi görüşünü söyleyip kadım Ömer’e göndermiş. Ömer, Übey’i çağırmış ve Übey söylediğini, kendisinin Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sorup öğrendiğini söylemiştir.(57) Bir adam İbn Ömer’e gelmiş ve Ebû Saîd’in kendisine verdiği bir fetvadan bahsetmiş. Abdullah b. Ömer, adamın elini tutmuş ve Ebû Saîd’in yanına götürmüş. Ona, Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) o hadîsi öğrenip öğrenmediğini sormuştur.(58)</p>
<p>Sahabeden başlayan sünneti araştırma geleneğinin önemini İbnu’l-Mübârek, “İnsanlar, aralarında hadîsi araştıranlar bulunduğu sürece salah içindedirler. İlmi, hadis dışında ararlarsa fesâda düşerler. Fesâd, hadîs kurallarına göre değerlendirmeksizin ilmi, kişilerin fetvâlarından ibaret görmeye çalışmalarıdır”(59) sözüyle ifade etmiştir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Çakan, Sünen-i Ebû Dâvûd Terceme ve Şerhi I, XIX., XX. (Mukaddime).</p>
<p>(2)-Tirmizî, Salât 188; Nesâî, Salât 9.</p>
<p>(3)-Bk. Muvatta, Hac 176 ve Nesâî, Mcnâsik 227 ve Nesâî, Cihâd 26 ve Mu vatta, Tahâret 1 ve Müslim, Hac 91 ve Ebû Dâvûd, Vitr 20 ve Müslim, Tahâret 18 ve Abdurrezzâk, Musannef I, 385-386. Sünneti öğrenme merakı ayrıca sahâbîlerin bilgilerinin aktarılmasını sağlamış­tır. Abdullah b. Mes’ûd’dan bellenen (geriye kalan) şeylerin hepsi, kendisine her perşembe gelerek sorular soran Abîde’nin ondan sorduğu şeyler olduğu belirtilmiştir. Bk. Dârimî, Mukaddime 46.</p>
<p>(4)-Ebû Dâvûd, Salât 120.</p>
<p>(5)-Ahmed b. Hanbel 2, 373; Buhârî, İlim 33; Rikâk 51.</p>
<p>(6)-Müslim, îmân 10. Hz. Peygamber’in bu tutumunun sebebi, “Ey iman edenler, açıklanırsa hoşu­nuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kuran indirilirken onları sorarsanız size açıklanır” Mâide, 5/101) âyetinde belirtildiği gibi bazı şeylerin farz kılınma ihtimalinin mevcut olması idi.</p>
<p>(7)-Müslim, Talâk 31.</p>
<p>(8)-Dârimî, Mukaddime 47. Şa’bi de hadîs rivâyet ettiği bir kişiye “Sen bu rivayeti hiçbir bedel ödemeksizin al. Hâlbuki vaktiyle kişi, bundan daha küçük bir mesele için Medine’ye giderdi” diyerel aynı konuya temas etmiştir. Buhârî, Nikâh 12.</p>
<p>(9)-Dârimî, Mukaddime 47.</p>
<p>(10)-Tirmizî, ilim 19.</p>
<p>(11)-Buhârî, Humus 19. İbn Ömerin, bekârken mesddde kalması (Buhârî, Salât 58- Ebû Dâvûd Tahâre, 137; Tirmizi,Salat 122; Nesâi, Mesacid,29) muhtemelen Resûlullah’tan aleyhi ve sellem) daha fazla istifâde etmek içindi.</p>
<p>(12)-Ebû Dâvûd, Cenâiz 56. Mervân, tâbiîndendir.</p>
<p>(13)-Tirmizî, Hac 101.</p>
<p>(14)-Hz. Peygamber, küsûf namazında secdede iken hıçkırarak ağlamış ve MBcn aralarında iken bunu vâdetmemiştin, biz senden af dilerken bunu vâdetmemiştin” buyurmuştur. (Nesâî, Küsûf 14). Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’deki şu vadini kastediyordu: “Sen onların içlerin­de bulunduğun müddetçe AUah onları azaba uğratacak değildir. Onlar hâlâ affedilmeyi dilerken Aüah onlara azap etmez.” [Enfal, 8/33]. Hz. Peygamber’in (saüaüahu aleyhi vc seüem) bu serze­nişi Cenâb-ı AUah’ın, kendisinin hayatta olduğu sürece azap etmeyeceğine dair vâdinin bulundu­ğunu bildirmek içindir. (Bk. Sindî, Hâşiye III, 138. (Nesâî’nin Sünen’i ile birlikte)].</p>
<p>(15)-Müslim, Fedâil 142.</p>
<p>(16)-Ahmed  b. Hanbel IV,  400; Buharı, Buyu’ 9,49; itisâm 22; Ebû Dâvûd, Edcb 128</p>
<p>(17)-Ahmed b. Hanbel 3,270.</p>
<p>(18)-Buhârî, Şehâdat 5.</p>
<p>(19)-Ahmed b. Hanbel VI,3.</p>
<p>(20)-Ebû Dâvûd, Salât 244.</p>
<p>(21)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 112,113.</p>
<p>(22)-Abdurrezzâk, Musarınef,III, 450; Tirmizî, Menâkıb 46.</p>
<p>(23)-Müslim, Hac 145.</p>
<p>(24)-Ahmed b. Hanbel I, 405; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 114. (Müslim’deki rivâyette Şakîk, Abdullah b. Mes’ûd un sözü hakkında Sonra ben Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabının haftalarında oturdum.Ama onun sözünü reddeden ve kendisini ayıplayan birini işitmedim”demiştir).</p>
<p>(25)-Ahmed b. Hanbel 1,405; Nesâî, Ziync 10.</p>
<p>(26)-Ebû Dâvûd, Salât 221. Bu konudaki benzer bir örnek için bk. Tirmizî Salât 203.</p>
<p>(27)-Müslim, Hayz 59. Hz. Âişe, hadîste “Şu İbn Amr’a şaşarım, kadınlara, başlarını traş etmelerini emretmiyormuş bâri” demiştir.</p>
<p>(28)-BuhÂrî, Tefsir 2/22.</p>
<p>(29)-Ebû Dâvûd, Salât 214.</p>
<p>(30)-Ebû Dâvûd, Menâsik 77.</p>
<p>(31)-Nesâî, İmâme 33.Benzer bir örnek için bk. Muvatta, Tahâret 98.</p>
<p>(32)-Dârimî, Mukaddime 5; Buhârî, Menâkıb 25; Tirmizî, Menâkıb 6. Bu durum, Allah Teâlâ’nın, Nebi’ye (sallailahu aleyhi ve sellem) olan ikramından kaynaklanmış olabilir. Sahâbîler, Hz. Peygam­ber (sallallahu aleyhi ve sellem) aralarında iken azap edilmeyeceklerini bildikleri için böyle güven içinde olmuş olabilirler. Ayrıca sahâbenin mucizelere tanık olması da onlara güven vermiş olabilir.</p>
<p>(33)-Ahmcd b. Hanbel III, 470; V, 79; Dârimî, Rikâk 54. Sonra (bu söz) Muhammed b. Sîrîn’e an­latılmış, o da “Doğru söylemiş. Ben elbisenin eteğini (yere kadar uzatıp sürüyerek) çekmenin bu (helâk edici) şeylerden olduğunu zannediyorum” demiştir.</p>
<p>(34)-Ahmed b. Hanbel 2, 12,24,29; Dârimî, Eşribe 23; Tirmizî, Esribe 12</p>
<p>(35)-Buhârî, Salât 58; Ebû Dâvûd, Tahâret 137; Tirmizî, Salât 122- Nesâî Mesicid 29</p>
<p>(36)-Ebû Dâvûd, Libâs 42.</p>
<p>(37)-Ebû Dâvûd, Zekât 32.</p>
<p>(38)-Ebû Dâvûd, Zekât 5.</p>
<p>(39)-İbn Mâce, Edâhi 10.</p>
<p>(40)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 132.</p>
<p>(41)-Muvatta, Cihâd 45.</p>
<p>(42)-Müslim, Cum’a 35. Bu konudaki benzer örnekler için bk. Nesâî, İftitah 68 ve Tirmizî, Cum’a 41 ve Tirmizî, Cum’a 32 ve Tirmizî, Et’imc 22.</p>
<p>(43)-Mekke ile Medine arasında bir mevkidir. [Bk. Sindî, Hâşiye VII, 196 (Nesâî’nin Sünen ile birlikte)]-</p>
<p>(44)-Nesâî, Sayd 25. Benzer bir örnek için bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 53.</p>
<p>(45)-Bk. Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 65.</p>
<p>(46)-Ebu’n-nûr, Şezerât min ulûmı’s-sunne, s. 8.</p>
<p>(47)-Nedvî, Tahkiku Ma’ne’s-sünne, s. 26.</p>
<p>(48)-Bk. Gölcük, “Hz. Peygamber İle Birlikte Olma” Ebedi Risâlet II, 32.</p>
<p>(49)-Bk. Ahmed b. Hanbel m, 241,259,285; Buhârî, Nikâh 1,89; Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4.</p>
<p>(50)-Hz. Peygamber’in bir sahâbîye namazda ne okuduğunu sorması için bk. Ebû Dâvûd, Salât 123</p>
<p>(51)-Abdurrezzâk, Musannef,llI, 39; Ahmed b. Hanbel VI, 53; Dârimî, Salât 165; Müslim Müsâfirin 139; Nesâî, Kıyamu’l-leyl 43.</p>
<p>(52)-Nesâî, Ziyne 90. Konu ile ilgili benzer riayetler için bk. Ebû Dâvûd, Sıyâm 13 ve Buhârî Seh, 8; Meğâzi 69; Müslim, Müsâfirin 297.</p>
<p>(53)-Abdurrezzâk, Musannef,llI, 450. Konu ile benzer rivayetler için bkn:Muvatta, Hac 4; Buhârî, Cezâu’s-sayd 14- Müslim Hac,91;İbn Mace,Menasik 22&#8230;</p>
<p>(54)-Müslim, Libas 10. Konuyla ilgili başka örnekler için bk. Mu vatta, Hac 31; Ahmed b. Hanbel II, 110; Buhârî, Vudu’ 30; Ebû Dâvûd, Meııâsik 21 ve Müslim, Cenâiz 56.</p>
<p>(55)-İbn Mâce, Cenâiz 64. Konuyla ilgili benzer bir örnek için bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 24.</p>
<p>(56)-Ebû Dâvûd, Tahâret 2.</p>
<p>(57)-Abdurrezzâk, Musannef,Vl, 472.</p>
<p>(58)-Abdurrezzâk, a.g.e. VTTT 122.</p>
<p>(59)-Muhammed b. Muhammed, Dirâsâtu’l-lebîb, s. 89.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynur Uraler &#8211; Sahabe Uygulaması Olarak <em>Sünnete Bağlılık</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunneti-ogrenme-ve-ogretmede-sunnete-bagliligi/">Sahabenin Sünneti Öğrenme ve Öğretmede Sünnete Bağlılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabenin-sunneti-ogrenme-ve-ogretmede-sunnete-bagliligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabelerin Hayatını Sünnete Göre Değerlendirmeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-hayatini-sunnete-gore-degerlendirmeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-hayatini-sunnete-gore-degerlendirmeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 May 2016 15:03:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabeler Hayatını Sünnete Göre Belirlemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerin Hayatını Sünnete Göre Değerlendirmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerin Resulullah'a Bağlılıkları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10942</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Din, insanlara bir hayat tarzı sunar, bir dünya görüşü verir. Buna göre o dinden olanlar, hayata ve olaylara kendi inanç ve anlayışlarına göre değer biçerler. Bir kimseye bağlılığın en üst seviyelerinden ve göstergelerinden biri, herşeyi onun bakışı ile görmek ve “ona göre” değerlendirmektir. Tabiî olarak bu seviye Hz. Peygamber ve onun hayatı olan sünnet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-hayatini-sunnete-gore-degerlendirmeleri/">Sahabelerin Hayatını Sünnete Göre Değerlendirmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sahabelerin-hayatini-sunnete-gore-degerlendirmeleri/col/" rel="attachment wp-att-10943"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10943" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/col.jpg" alt="Sahabelerin Hayatını Sünnete Göre Değerlendirmeleri" width="570" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/col.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/col-300x142.jpg 300w" sizes="(max-width: 570px) 100vw, 570px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="" data-block="true" data-editor="eidik" data-offset-key="3v3rg-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-editor="eidik" data-offset-key="d16h5-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-editor="eidik" data-offset-key="d16h5-0-0">Din, insanlara bir hayat tarzı sunar, bir dünya görüşü verir. Buna göre o dinden olanlar, hayata ve olaylara kendi inanç ve anlayışlarına göre değer biçerler. Bir kimseye bağlılığın en üst seviyelerinden ve göstergelerinden biri, herşeyi onun bakışı ile görmek ve “ona göre” değerlendirmektir. Tabiî olarak bu seviye Hz. Peygamber ve onun hayatı olan sünnet, (sonuç itibarıyla din) söz konusu olduğunda çok daha yükselir. Sünnete bağlı yaşama ve bunda başarılı olma; hayatı, insanları, çevreyi sünnete göre değerlendirme ile mümkündür. Değerler, arzular, fikirler, tercihler onunla ölçülür ve ona yakınlık ve uzaklığa göre değer kazanır.</p>
<p>Hz. Peygamber, mihenktir. Nitekim Kuran-ı Kerîm’de “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni ha­kem yapıp sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar”(Nisa,65) buyurulmuştur.</p>
<p>Hz. Peygamber de çeşitli vesilelerle kendisini merkez olarak belirleyen değerlendir­melerde bulunmuştur. Tercihlerin, arzuların dışındaki konularda dahi bu, böyledir. “İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır. Sonra benimle yaşayanlara yakın olanlardır&#8230;”(1) hadîsiyle Hz. Peygamber, bütün insanların değerim, kendisini müslüman olarak görme şartıyla ölçmüş ve sahabıleri diğer insanla­rın üstünde tutmuştur. Aynı şekilde kendisiyle akraba olma farkını minberden ilân etmiştir. “Bazılarına ne oluyor ki Resûlullah’ın akrabalığı dünyada fayda vermez diyor, vallahi, benim akrabalığım, dünyada da âhirette de geçerlidir.</p>
<p>Kıyamet gününde bütün akrabalık ve hısımlık kesilir, ancak benim akrabalık hısımlığım kalır.&#8221;(2)Bu sebeple Hz. Ali&#8217;nin, Hz. Fâtıma hayattayken gördüğü itibar, Fatıma vefat edince azalmıştır.(3) Hz. Ömer de Allah’ın Nebi­de kemli arasında akrabalık ve hısımlık kurmak için aslında kendisinden ç0k genç birisiyle evlenmeyi arzu etmediği halde Hz. Ali’nin kızının yaşı çok küçük olmasına rağmen onunla evlenmiştir.(4) Sünnete ayarlı bir hayat yaşamanın gereğini Abdullah b. Mes&#8217;ûd şöyle belirtmiştir “Kavi, amel, niyet, sünnet muvafık değilse fayda vermez.”(5)</p>
<p>İbadetlerde sünnete endeksli olmak gerektiğini söylemek aslında zâiddir Hz. Peygambere uymadan farz veya nafile hiçbir ibadeti yerine getirmek mümkün değildir. O, sünnete göre bayram geçirmenin nasıl olacağını dahi belirtmiştir: &#8220;Bugün başlayacağımız ilk iş, namaz kılmak sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimize uymuş olur.”(6)</p>
<p>Hz. Peygamber, duygularda dahi kendisini ölçü göstermiş, “Bir kimse beni, babasından, evlâdından daha çok sevmedikçe (kâmil) mü’min olamaz” buyurmuştur.(7) Torunları Hz. Hasan ve Hüseyin için “Kim onları severse beni sevmiş olur, kim onlara buğzcderse bana buğzetmiş olur”(8) ve kendisinden dolayı nesiller içinde farklı bir konumda bulunan ashâbı için de “Ashâbım hak­kında Allah&#8217;tan (korkun), Allah’tan (korkun), benden sonra onları hedef edin­meyin, kim onları severse benim sevgimden dolayı sevmiştir, kim onlara buğzederse bana buğzettiği için onlara buğzetmiştir. Onlara eziyet eden bana eziyet etmiştir. Bana eziyet eden Allah’a eziyet etmiştir”(9) buyurmuştur. Hz. Abbas, kendisine kaba davranan bir grubu Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) şikâyet et­miş, o da “Benden dolayı sizleri sevmedikçe cennete giremezler” buyurmuştur.(10)</p>
<p>Bu sebeple sahâbîler, onun sevdiklerini severlerdi. Meselâ, Hz. Ebû Bekr sevgisini Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) göre ayarlamış ve “Allah’a yemin ede­rini ki benim için Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) akrabaları ile ilgilenmek kendi akrabalarımla ilgilenmekten daha sevimlidir” demiştir.(11) Sahâbîler, Hz. peygamber’in sevdiklerine de ayrı bir değer verirlerdi. Meselâ, Hz. Âişe’yi sev-digini bilen sahâbîler, Hz. Peygamber’e hediye verecekleri zaman hediyelerini o, Aişe’nin evinde iken verirlerdi.(12) Bu durumdan şikâyetçi olan hanımları, Hz. Fâtıma’yı babasına gönderdiklerinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kızım, benim sevdiğimi sen de sevmez misin?”(13) buyurarak sevginin kendisine göre ayarlanması gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber’in sevgisine mazhar olan Âişe, buna lâyık olmaya çalışmış, öyle ki Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sevmediği şeyleri sevmemiştir. Kendisine kına kullanmanın helâl olup olmadı­ğını soran bir hanıma “Kına kullanmanın mahzuru yoktur. Fakat ben sevmiyo­rum. Çünkü Habîbim (sallallahu aleyhi ve sellem) onun kokusunu sevmezdi” demiş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra da kına kullanmamıştır.(14)</p>
<p>Bir rivâyette ise Fâtımâ bint Kays, Usâme’yle evlenmesinde Hz. Peygamber’in aracılık etmesi yanısıra onun “Beni seven, Usâme’yi de sevsin” buyurduğunu öğrenmiş olmasının etkili olduğunu belirtmiştir.(15) Hz. Peygamber, Usâme b. Zeyd’in kumandanlığını yadırgayanlara “Onun kumandanlığını yeriyorsunuz, daha önce de babasının kumandanlığına dil uzatmıştanız. Allah’a yemin ederim ki Zeyd, kumandanlığa gerçekten lâyıkta ve bana insanların en sevgililerindendi.</p>
<p>Oğlu da babasından sonra insanların bana en sevgililerindendir”(16) bu sevdiklerim diğer kimselerin de sevmesi gerektiğini imâ etmiş, ayrıca onların kumandanlıktaki kâbiliyetlerine dikkat çekmiştir. Hz. Ömer halifeliği sırasında Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sevdiklerini, kendi sevdiklerinden üstün tutmuş ve yetkisini bu yönde kullanmıştır. Usâme b. Zeyd’e Bedir’de bulunan muhacirlere verdiği maaşı vermiş, kendi oğlu Abdullah, Usâme’den daha fazla savaşa katılmasına rağmen Hz. Peygamberin sevgisini gerekçe göstererek oğlunun itirazını kabul etmemiştir.(17) İbn Teymiye (v. 728/1328), naslardan ve sahâbîlerin bu gibi tatbikatından şu neticeyi çıkarmıştır. “Bir müslümana gereken, Allah ve Resûlü’nün takdim ettiğini takdim, te’hir ettiğini te’hir etmek Allah ve Resûlü’nün sevdiğini sevmek, buğzettiğine buğzetmektir.”(18)</p>
<p>Helâl ve haram, Hz. Peygamber’e göre belirlenir. İbn Abbas “Keler, haram olsaydı, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sofrasında yenmezdi ve onların yenilmesini de emretmezdi” demiştir.(19)Yine İbn Abbas “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hacamat yaptırdı. Hacamatçıya ücretini verdi, eğer (ücret verme) haram olsaydı, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vermezdi” demiştir.(20)</p>
<p>Bazı sahâbîler, hayata, Hz. Peygamberin hatıralarıyla bağlı olduklarım, hayatı o hatıralarla değerlendirdiklerini açıkça dile getirmişlerdir. Abdullah b. Amr, “Beni şu hayata, başkası değil sadece es-Sâdıka ve el-Veht bağlıyor; es- Sâdıka, Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) yazdığım bir sahîfedir. el-Veht ise, babam Amr İbnu’l-Asin, vakfettiği bir yerdir” demiştir.(21)</p>
<p>Sahâbîler, sünnete bağlılığı nisbetinde kişilere değer veriyorlardı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) pislik yiyen devenin etinin yenmesini, sütünün içilmesini yasakladığı ve böyle bir deve ile hacca gidilmesini kerih gördüğü için İbn Ömer “(Hac yolculuğunda) sana arkadaş olmak istiyorum” diyen bir kimseye “Pislik yiyen devenin üzerinde bana arkadaşlık etme” demiştir.(22) Yine İbn Ömer, “Seni Allah rızası için seviyorum” diyen bir kimseye “Fakat ben Allah rızası için sana buğzediyorum” karşılığını vermiş ve bu tavrının sebebini şöyle açıklamış­tır: “O kişi, ezan okumakta aşırı gidiyor ve ücret alıyor.”(23) İbn Ömer, böylece</p>
<p>Allah rızâsı için olan buğzdaki ölçüsünde sünnet olduğunu belirtmiştir. Abdullah b.Mesud’da Allah, yüzünün kıllarını alan ve dişlerini incelten kadınlara lanet etsin. Dikkat edin, ben Resûlullahın(sallallahu aleyhi ve sellem) lanet ettiği kişiye lanet ediyorum”(24) diyerek, beddua etmekte bile Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uyduğunu göstermiş ve &#8220;Eğer hanımım bunları yapsaydı benimle biraraya gelemezdi”(25) diyerek eşinin de sünnete uygun hayat yaşamasının şart olduğunu belirtmiştir. Sofrasında muhakkak bir fakirin bulunmasını arzu eden ibn Ömerin sofrasına getirilen kişi çok fazla yemek yiyince ibn Ömer, o kimsenin yemek yemesini kâfirlere benzetmiş ve “Bu adamı bir daha yanıma getirmeyin. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Mü&#8217;min bir midesi ile yer, kâfir yedi midesi ile yer’ buyurdu” demiş,(26) Allah rızâsı için yapılan ikrâmda sün­nete uygunluk aramıştır. İbn Teymiye, müslümanların sünneti merkeze alan bu anlayışlarını şöyle değerlendirmiştir: “Allah ve Resûlü’nün râzı olduğundan razı olmak gerekir. Kişiler, Allah, Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü’minlerin indinde, Allah&#8217;ın dinine, Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine uygun davrandığı zaman övülür. Çünkü övgü, hasenâta yapılır. Hasenat ise, Allah’ın haberini tasdik ve emrine itaat olarak Allah ve Resûl’üne itaata uygun olan şeylerdir. Bu da sünnettir.”(27) Her devirde ümmet içerisinde takdir ve tekdir aslında sünnete ittibaa ayarlıdır. İttiba edenler övülmüş, muhâlefet edenler ise yerilmiştir. Şafii, Buhârî, Evzâî (v. 157/774), Sevrî (v. 161/778) ve Ebû Hanıfe (v. 150/767) gibi ümmetin genelinde seçkin kişilerin sözleri, hadîs ve sünnete uygun olduğu için kabul görmüştür.(28) İbn Abdüber de “Kur’an ve sünnetin ölçü olduğunu, aslı bilmeyenin fürua varamayacağını” belirtmiştir.(29)</p>
<p>Sahâbîler, kişileri Hz. Peygamber’e benzeyişine ve onun râzı oluşuna göre değerlendiriyorlardı. Iraklı bir kimse, ibn Ömer’e, (ihramda) elbiseye bulaşan sinek kanının hükmünü sorunca İbn Ömer “Şuna bakınız! Peygamber’in toru­nunu öldürmüş oldukları halde gelmiş bana sinek kanının hükmünü soruyor! Hâlbuki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Hasan ve Hüseyin, benim dünyadaki iki çiçeğimdir (reyhânımdır)’ buyurmuştu’’(30) diye Hz. Peygamberin değer verdiklerine değer vermek gerektiğini çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur&#8221; Hz. Aişe, Hz. Fatıma’dan daha çok hal, hareket ve yaşayışı bakımdan Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) benzeyen hiç kimse görmedim”(31) diye . bu farka işaret etmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber’e en çok benzeyen kişinin, sünnetin izini en çok taşıyan kimse olacağı gerçeğinden hareketle tabiîler de bu farkı sahâbîlerden öğrenme peşinde olmuşlar ve bir nevi en sağlam kaynak araştıması yapmışlardır. Abdurrahman b. Yezîd en-Nehâî (v. 83/702), Huzeyfe’ye sahâbiler içinde hali, hareketi ve yolu bakımından Resûlullah’a (sallallahu aleyhi vc seiicm) en çok benzeyen (yakın olan) kim? Biz de ona göre ondan (sünneti) öğrenelim» diye sormuş, Huzeyfe de “Hâli, meşrebi ve sireti yönünden Resûlullah’a (sallal­lahu aleyhi ve sellem) İbn Ümmi Abd’den (Abdullah b. Mesud) daha yakın kimse bilmiyorum.” demiştir.(32) Abdullah b. Amr da Hz. Peygamber’in Abdullah b.Mes’ûd’un da içlerinde bulunduğu “Kur’ân’ı, dört kişiden alın&#8230;” takdirini duyduktan sonra onu sevdiğini söylemiştir.(33)</p>
<p>Aynı kriter, sahâbîlerin kendi aralarında sünnet bilgisini ölçmekte de kulla­nılmıştır. Ebû Humeyd es-Sâidî, diğer sahâbîlere, “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vc sellem) namazını ben, hepinizden daha iyi bilirim” deyince sahâbîler “Neden sen hepimizden iyi bileceksin? Hepimizden daha çok onun izini takip etmiş değilsin, hepimizden önce onun sohbetinde bulunmuş değilsin” demişler,(34) en yakından takip edenin sünneti en iyi bilen olacağına işaret etmişlerdir. İbn Abbas, bazı konularda Hz. Peygamber’in hanımlarının sünnet bilgisinin farklılığım belirtmiş­tir. Hayızlı ve lohusa kadının namazı kaza edip etmeyeceğini soran bir kimseye “İşte Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları, onlar bunu yapsalardı, biz de hanımlarımıza emrederdik” demiştir.(35)</p>
<p>Aynı şekilde Sa’d b. Ebî Vakkâs, Hz. Peygamber’in Ali’yi öven sözleri sebebiyle Ali-Muâviye muhalefetinde Hz. Ali aleyhine birşey söylemekten kaçınmıştır.(36) Urve, hac aylarında umre yapılabileceği fetvasını veren ibn Abbas’a “insanları daha ne zamana kadar yanıltacaksın?Ebû Bekr ve Omer onu nehyetmişti” deyince ibn Abbas, sözünün kaynağını göstermiş ve “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu yaptı” demiştir. Urve, “Onlar Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bağlılıkta (ittiba) senden ileri ve onun hakkında senden daha bilgili idiler”(37) diyerek sünnete ittibadaki üstünlükleri sebebiyle onların icraatının da sünnetten kaynaklandığım belirtmiştir. Cerîr b. Abdullah el-Becelî (v. 51/671), ensârın fazileti sebebiyle(38) Enes b. Mâlik’le çıktığı bir seferde, yaşı Enes’ten büyük olmasına ve Enes’in bu durumu arzu etmeme­sine rağmen ona hizmet etmiş ve “Ben ensarın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sel­lem) verdiği desteği bizzat görmüşümdür. Onlardan biri ile arkadaşlık edersem, mutlaka kendisine hizmet edeceğime yemin ettim” demiştir.(39) Ensaridan bir genç kız, Hz. Peygamberim aracılık ettiği Cüleybîb adlı bir kimseyle ailesinin önce istememesine rağmen “Resûlullah’ın râzı olduğuna ben de râzı olurum” diyerek evlenmiştir.(40) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), uygun gördüğü, aracılık ettiği için Cüleybib’e değer vermiştir. Nitekim bu kişi, savaşta şehît olduğunda Hz. Peygamber “Yedi kişi öldürdü. Sonra onu öldürdüler. Bu bendendir. Ben de ondanım! Bu bendendir, ben de ondanım!” buyurmuş ve onu bizzat kendisi kabre yerleştirmiştir.(41) Ebû Mûsâ, ağır hasta iken bayılmış, bunun üzerine ha­nımı çığlık koparmış. Ebû Mûsâ, ayıldığında “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) uzak olduğundan ben de uzağım. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vâveylâcı, saçını başını yolan, elbisesini yırtan kadınlardan uzak idi”(42) diyerek hanımının sünnete uymasını, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) beğenmediği davranışları yapmamasını istemiştir. Hz. Aişe, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hassan b. Sâbit’i (v. 54/674) şiir söylemekle görevlendirdiği için Hassan’a sövülmesine müsa­ade etmemiş,(43) Hassan ifk hadisesinde kendi aleyhine konuştuğu halde yanına gelmesine müsaade etmiştir.(44) Bu durum, Hz. Aişe’nin kendisini, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) göre ayarladığının güzel bir örneğidir.</p>
<p>Hz. Peygamber, İslâm devlet başkanının kalitesini, kendi sünnetine uygunluğuyla değerlendirmiştir. Sefih emiri tarif ederken “Benim yolumu tutmayanlar, sünnetimi izlemeyenler”(45) buyurmuş, bu konudaki temel şartı belirlemiştir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra da Hz Ömer Hz. Ebû Bekr’e ‘’Biz sana biat ediyoruz. Çünkü sen bizim seyidimiz,hayırlımız ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) en sevgili olanımızsın”(46) diyerek halifenin, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanındaki konumuna göre belirleneceğini ifade etmiştir. Hz. Ömer’in tereddütsüz biatinin bir başka sebebi de Hz. Peygamber’in Ebû Bekr ve Ömer’i işaret ederek “Benden sonra şu ikisine uyun” buyurmuş olmasıdır.(47) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edince Ensâr, “Bir emîr bizden, bir emîr sizden olsun” teklifinde bulunmuş. Hz. Ömer onlara, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında Ebû Bekr’e imamlık yapmasını emrettiğini hatırlatmış “Ebû Bekr’in önüne geçmek hanginizin hoşuna gider” demiştir.(48) Ensâr da “Ebû Bekr’in önüne geçmekten Allah’a sığınırız” demişler ve tekliflerinden vazgeçmişlerdir.(49)</p>
<p>Ebû Bekr halîfe olunca, Ömer’in sözlerindeki isabeti, icraatı ile ispatlamış ve emirliğin işleme şartı ya da emirin hakkı olan itaati, Kitab ve sünnete bağlayarak “Allah’a ve Resûl’üne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a ve Resûl’üne isyan ettiğimde, bana itaat borcunuz yoktur” demiştir.(50)</p>
<p>Hz. Ebû Bekr’in ken­disinden sonra Ömer’i tavsiyesi de şüphesiz “Bu iki zâta uyun” hadîsine göreydi. Hz. Ömer de halîfe olunca Hz. Peygamber’in şartı üzere olduğunu belirtmiş ve bunu vâlilerine de bildirmiştir. Ebû Mûsa’ya yazdığı mektupta “Ben, Kur’ân’ın size emrettiğini emrediyorum. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) size yasakla­dığım yasaklıyorum. Fıkha ve sünnete tâbi olmanızı emrediyorum.” demiştir.(51) Hz. Ömer, halifeliğinin başlangıcında gösterdiği anlayışı, halîfeliğinin son günle­rinde de göstermiştir. Ona, halife olarak Ali’yi vasiyet et” denildiğinde o “Halkı, Nebinizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti üzere tutmada en güçlü olanınız, Ali’dir”(52) demiş, ama Hz. Peygamber halîfe tayin etmediği için o da kimseyi tavsiye etmemiştir.(53)Aslında sahabeler,şahsi tercihlerinde de sünnet üzre olmaya önem vermişlerdir.Bununla birlikte Hz.Ömer için devlet başkanlığı için düşünülen kişinin böyle bir özelliğinden bahsetmesi, onların hayatları, düşünce ve niyetlerinin sünnete göre olduğunu ve sünnete bir bütün olarak baktıklarını ortaya koymaktadır.İbn Ömer de Abdülmelik b. Mervân’a (v.86/706) biat ederken, aynı usûle uymuş “Allah’ın sünneti ve Resulünün sünneti üzere, Allah ve Resûlü’nce uyman şartıyla biat ettik” demiştir.(54) Kastallâninin (v. 923/181) “Allah’ın sünneti, Resûlü’nün sünneti üzere olan kimsenin, Allaha vce Resûlü’ne i&#8217;tisâm ettiği tesbiti(55) mesele­nin i&#8217;tisâm ile ilgisini kurmuş olması noktasında oldukça önemlidir.</p>
<p>Sahabıler, ahlakî değerlere, göreneklere aykırı gibi görünen durumlarda, o davranışın değerini, Kur an ve sünnete uygun olup olmamasına göre ölçüyor­lardı. Enes, Bir kadın, Resûlullah a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi ve ‘’Ey Allah&#8217;ın Nebisi, bana ihtiyacın var mı?&#8217; diye sordu” hadîsini rivâyet ederken kızı “O ka­dının hayâsı ne kadar azmış!&#8221; deyince Enes, ‘’O, senden hayırlı idi. Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) arzu duydu ve nefsini ona arzetti” demiştir.(56)</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in eğitiminden geçmiş kimseler olan sahâbîlerin fikirleri de sünnetten kaynaklanıyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İbn Ömer’e “Ab­dullah, sen bu dünyada garip gibi yâhut yolcu gibi ol” buyurmuş, bu tavsiyeye muhatap olan İbn Ömer, etrafındakilere “Akşama eriştiğinde sabahı bekleme, sabaha eriştiğinde akşamı bekleme, sıhhatinden bir kısmını hastalık zamanına ayır, hayatından bir kısmını ölümün için faydalı kıl”(57) tavsiyesinde bulunurdu. O, bu sözüyle Hz. Peygamber’in öğüdünü bir anlamda yorumlamış olmaktay­dı. Tavsiyeleri, nasihatları sünnetle idi. Hz. Ali “Kefen (seçmekte) pahacılığa sapmayınız. Çünkü ben, Rasûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) Kefen konusunda pahacılık yapmayınız. Çünkü o, çabuk soyulur derken işittim demiştir.(58)</p>
<p>Sahabîler, günlük işleri ve beşerî ilişkileri de sünnete göre tanzim ederdi. Bir başka ifadeyle onlar, hayata sünneti hâkim kılmışlardı. Birgün Ebû Mûsa Hz. Ömer’in yanına girmek için sünnet gereği üç kere izin istemiş ve cevaplamayınca derhal oradan uzaklaşmıştır.(59) Hz. Peygamberin hanımı Meymune, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), keler yemeyince “Ben, ancak Resûlullahin (sallallahu aleyhi ve sellem) yediklerini yerim” deyip helâl olduğu halde keler yememiştir(60) Ibn Abbas, zemzem suyunu kıbleye yönelip, Allah’ın ismini andıktan sonra üç kerede içilebileceğini, bitirince de Allah’a hamdedileceğini ve doya doya içileceğini anlattıktan sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bizimle münâfıklar arasındaki alâmet, onların zemzemi kana kana içmemeleridir”(61) hadîsini rivâyet etmiş ve zemzem suyunun içiminin de onun tavsiye ettiği tarzda olması gerektiğini belirtmiştir. Akil b. Ebû Tâlib (v. 60/680) evlenince misâfirler “Mesûd olun ve oğullarınız olsun” temennisinde bulunmuşlar. Akîl, duanın da sünnete uygun olmasını istemiş ve “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediği gibi, ‘Evliliğinizi, Allah sizin hakkınızda hayırlı ve mübârek kılsın’ deyin” ikazında bulunmuştur.(62) Abdullah b. Ömer’in yarımda bir kişi varken, kendisi ile gizli konuşmak isteyen birisi olduğunda dört kişi olmak için bir başka kimseyi çağı­rır ve “Ben Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Bir kişinin yanında iki kişi gizli konuşmasın’ buyururken duydum”(63) hadisine göre hareket edermiş.</p>
<p>Sahâbîler, tasavvurları sünnete uygunsa gerçekleştirirlerdi. Hz. Ömer, Kâbe’deki altın ve gümüşleri müslümanlara dağıtmaya niyeti olduğunu söyle­diğinde, Şeybe, bunu yapamayacağım, çünkü iki arkadaşının (Hz. Peygamber ve Ebû Bekr’in) yapmadığını söylemiş, Hz. Ömer de “Onlar, uyulmaya lâyık iki kişidirler” diyerek niyetinden vazgeçmiştir.(64) Sahâbîler, kefenlerinin de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi olmasını istemişlerdir. Hz. Ebû Bekr, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kefenini sorup öğrenmiş,(65) oğlu Abdullah da Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) giydirilen kefenle onun cildine değdiği için kefenlenmek istediğini belirtmiş, ancak “Allah’ın, Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerinden çıkarttığı (Nebi’sine nasip etmediği) elbiseyle kefenlenmem”diyerek vazgeçmiştir.(66)</p>
<p>Sahâbîlerin bu davranışları, sünneti her hareketlerinde gözettikleri ve herşeyde ölçü aldıklarının delillerindendir. Sahâbîler, ikâmet edecekleri yerin de sünnete göre düzenlenmesi gerektiğini belirtirlerdi. İbn Ömer, Şam’a hicret etmek isteyen Mücahid b. Cebime (v. 104/722), “Mekke fet­hinden sonra hicret yoktur, lâkin cihad vardır. Eğer cihad için gideceksen git, bu gücü kendinde bulamazsan geri dön” demiştir.(67)</p>
<p>Sahâbîler, sünnetin hakemliğini her alanda benimsemişlerdi. Ahnef b. Kays, Sıffin savaşında Hz. Ali tarafına katılmaya giderken Ebû Bekre onu durdurmuş ve “Dön, çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘İki müslüman kı­lıçlarıyla karşılaştıkları zaman ölen de öldüren de ateştedir.’ buyurdu” demiştir.(68) Ebu’d-Derda, farklı kıraati sebebiyle Şamlılarla ihtilafa düşünce Abdullah b. Mes’ûd’un talebesi Alkame’ye, İbn Mes’ûd’un kıraatini sormuştur.(69)</p>
<p>Ebu’d- Derdâ, bu hareketiyle “Kur’ân’ı dört kimseden alın. Abdullah b. Mes’ud&#8230;’’(70) hadîsine uymuş ve sünnetin hakemliğini esas almıştır.</p>
<p>Sahâbîler, toplumsal hareketlerin, hak veya bâtıl oluşlarını sünnetle ölç­müşlerdir. Daha sonraları İbn Teymiye, bu esası “Bir kişinin dalâlet ve küfür üzerinde olması Kitab ve sünnete göre tâyin edilir”(71) sözleriyle ifade etmiştir. Meselâ, Muâze (v. 83/702) adlı bir hanım Hz. Âişe’ye, hayızlı kadının namazı ka­za edip etmeyeceğini sorunca Aişe, “Sen Harûriyye misin? Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hanımları hayız oldukları zaman onlara kılamadıkları namazı kaza etmelerini emretmezdi” cevabını vermiştir.(72)</p>
<p>Sahâbîler, ibâdetlerin Hz. Peygamber’in uygulamasına uygun olarak ifası üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bu, Hz. Peygamber’in sağlığından itibaren böyle idi. Bu konuya, araştırmanın muhtelif yerlerinde işaret edildiğinden burada kı­saca temas edeceğiz. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ubey b. Kab’ı zekât me­muru olarak görevlendirdiğinde verilen genç ve semiz deveyi kabul etmemiş ve “Emrolunmadığım şeyi almam, istersen Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) so o kabul ederse ben de kabul ederim” demiştir.(73)</p>
<p>Ebû Bekre, “Kadir gecesini’ Ramazan&#8217;ın son on gününde aramam, ancak ve ancak Resûlullah’tan (sallahu aleyhi ve sellem) duyduğum söz sebebiyledir”(74) diyerek sünnet kaynağına göre hareket ettiğini belirtmiştir. es-Subeyy b. Ma’bed, hac ve umre için ihrama girdiğinde kendisine Selman b. Rabîa (v. 32/653) ve Zeyd b. Sühan (v. 36/656) yaptığa yanlış olduğunu söylemişler, o da meseleyi Hz. Ömer’e sormuş. Ömer, “Onların dediği bir şey ifade etmez. Sen Nebî’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine uymuş, sun” demiş,(75) ibadetlerde doğru ve yanlışın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) göre belirlendiğini ve belirleneceğini kesin şekilde ifade etmiştir. Abdullah b. Mes’ûd, cemaatin kendilerine hergün vaaz etmesi isteğini “Hz. Peygamber, bize usanç gelmesinden endişe ettiği için durumumuza uygun zamanlan kollardı” diyerek geri çevirmiş,(76) Hz. Peygamberim metodunu takip etmiştir.</p>
<p>Sahâbîler, Hz. Peygamber sonrasını sünnete göre değerlendirirlerdi. Enes b. Mâlik ve Ebu’d-Derdâ ‘’Vallahi ben, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, onların, cemaatle namaz kılmalan dışında (kusursuz yaptıkları) birşey tanımıyorum”(77) diyerek o gün yaşadıkları dönemlerini tenkit etmiştir.(78) ibn Ömer de “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) savaşı sizin gibi saltanat için değildi” demiştir.(79)</p>
<p>Araştırmamız boyunca yaptığımız nakillerden sahâbe-i kirama ait düşünce, tenkit, takdir, tavır ve davranışların, Hz. Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) en-deskli olduğu açıkça görülmektedir. Onların dünyasının merkezi Hz. Peygam­ber (sallallahu aleyhi ve sellem) İdi. Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) herşeyi onların mese­lesi idi. Dünyaları oydu, kültürleri, tepkileri, zevkleri oydu. Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) dışında birşeyi ölçü almıyor, ondan başka kimseyi anlatmıyorlardı.</p></div>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Ahmed b. Hanbel I, 417, 434, 438, 442; II, 228, 410, 479; IV, 267, 276, 277-278, 426, 427 436, 440; V, 350, 357; Buhârî, Şehâdât 9; Fedâilu’l-Ashâbi’n Nebi 1; Rikâk 7* Eymân 10 27&#8242;</p>
<p>(2)-Ahmed b. Hanbel III, 18, 62. Hz. Peygamber “Önce en yakın akrabam uyar” (Şuara, 26/214) âyeti nâzil olunca Safa tepesine çıkmış ve “Ey Muhammed’in kızı Fâtıma, Ey Abdülmuttalib’in kızı Safiyyc, Ey Abdulmuttaliboğullan! Sizin için Allah’tan hiçbir şeye mâlik değilim, malımdan dilediğinizi isteyin” buyurmuştur. (Müslim, imân 350.) Hz. Peygamber’in bu sözleri, âhirette şefaati devreye girmeden önceki durumla ilgili olmalıdır.</p>
<p>(3)-Müslim, Cihad 52.</p>
<p>(4)-Abdurrezzâk, Musannef VI, 163-164.</p>
<p>(5)-İbn Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-ulûm, s. 10.</p>
<p>(6)-Ahmed b. Hanbel IV, 281-282; 303; Buhârî, İydeyn 3, 8, 10, 17, 23; Edâhi 1, 11; Müslim, Edâhi 7.</p>
<p>(7)-Abdurrezzâk, Musannef,XI, 200.</p>
<p>(8)-Abdurrezzâk, a.g.e. III, 472.</p>
<p>(9)-Abdurrezzâk, a.g.e. V, 54-55, 57; Ahmed b. Hanbel IV, 87; Tirmizî, Menâkıb 58.</p>
<p>(10)-İbn Teymiye, Mecmuu Fetâvâ 3, 408.</p>
<p>(11)-Ahmed b. Hanbel I, 4, 6, 9-10; Buhârî, Humus 1; Ferâiz 3; Fedâilu Ashâbi’n-Nebi 12; Meğazi 14, 38; Müslim, Cihâd 52, 54; Ebû Dâvûd, İmâre 19.</p>
<p>(12)-Ahmed b. Hanbel VI, 293; Buhârî, Hibe 8; Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 30; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 82; Tirmizî, Menâkıb 62; Nesâî, İşretu’n-nisâ 3.</p>
<p>(13)-Ahmed b. Hanbel VI, 150; Buhârî, Hibe 8; Nesâî, İşretu’n-nisa 33. Aynı konu için Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen Ümmü Seleme’ye Resûlullah (sallaUahu aleyhi ve sellem) “Âişe hakkında söylenip bana ezâ verme. Bana hiçbir kadının örtüsü altındayken vahiy gelmez. Ancak onun evinde vahiy gelir” buyurmuştur. (Bk. Ahmed b. Hanbel VI, 293; Buhârî, Hibe 8; Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 30; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 82; Tirmizî, Menâkıb 62; Nesâî, İşretu’n-nisâ 3). Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Âişe’ye olan muhabbeti, Âişe’nin Allah katındaki mev­kiinin yükselmesine vesile olmuş olabileceği gibi (bk. Sindî, Haşiye VII, 68), Âişe’nin Allah Teâlâ indindeki mehdinden de kaynaklanabilir. Hz. Peygambere (sallallahu deyhi ve sellem) Ka&#8217;b b.Malik&#8217;in tevbesinin kabul edilmesine dair vahiy,Ümmü Seleme&#8217;nin yanında iken gelmişti.(bk.Buhari,Tefsir 9/18) Muhtemelen Resulullah (a.s) o sırada Ümmü Seleme&#8217;nin yatağında değildi.</p>
<p>(14)-Ahmed b. Hanbel VI, 210.</p>
<p>(15)-Bk. Müslim, Fiten 119.</p>
<p>(16)-Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 17; Tirmizî, Menâkıb 39.</p>
<p>(17)-Tirmizî, Menâkıb 39. Tirmizî, hadîsin “hasen-garîb” olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>(18)-Mecmûu Fetâvâ III, 420.</p>
<p>(19)-Ahmed b. Hanbel I, 329; Buhârî, Efime 8; itisâm 24.</p>
<p>(20)-Abdurrezzâk, Musannef,XI, 30.</p>
<p>(21)-Dârimî, Mukaddime 43.</p>
<p>(22)-Abdurrezzâk, Musannef,IV, 521, 522.</p>
<p>(23)-Abdurrezzâk, a.g.c. I, 481.</p>
<p>(24)-Nesâî, Ziyne 72.</p>
<p>(25)-Ahmed b. Hanbel 1,415,416-417,434,443; VI, 257; Dârimî, İsti’zan 19; Buhârî, Libâs 82, 84,85, 87 ; Tefsir 59/4; Müslim, Libas 120; İbn Mâce, Nikâh 52; Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Nesâî’ Ziyne 24, 26, 71.</p>
<p>(26)-Ahmed b. Hanbel n, 43; Buhârî, Et’ime 12; Müslim, Esribe 183</p>
<p>(27)-Mccmûu Fetâvâ IV, 14.</p>
<p>(28)-Bk. İbn Teymiye, a.g.e. IV, 420; IV, 11,14,17</p>
<p>(29)-Camii,2, 173.</p>
<p>(30)-Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 22; Edeb 18; Tirmizî, Menâkıb 30.</p>
<p>(31)-Ebû Dâvûd, Edeb 144; Tirmizî, Menâkıb 60.</p>
<p>(32)-Ahmed b. Hanbel V, 389, 395,401,402; Buhârî, Edeb 70; Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 27; Tirmü Menâkıb 37.</p>
<p>(33)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 116.</p>
<p>(34)İbn Mâce, İkâme 72.</p>
<p>(35)-Dârimî, Tahâret 102.</p>
<p>(36)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 32.</p>
<p>(37)-Ahmed b. Hanbel I, 313, 314.</p>
<p>(38)-İbn Hacer, Fethu’l-bâri VI, 179.</p>
<p>(39)-Buhârî, Cihâd 71; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 181.</p>
<p>(40)-Ahmed b. Hanbel III, 136.</p>
<p>(41)-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 131.</p>
<p>(42)-Müslim, İmân 167.</p>
<p>(43)-Buhârî, Meğâzi 34; Edeb 91.</p>
<p>(44)-Buhârî, Meğâzi 34; Tefsir 24/10.</p>
<p>(45)-Abdurrezzâk, Musannef,XI, 345-346</p>
<p>(46)-Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî 5.</p>
<p>(47)-Ahmed b. Hanbel V, 385</p>
<p>(48)-İbn Ebî Asım, Sünne II, 553. (Muhakkik Albânî, hadîsin isnâdının “hasen” olduğunu belirtmiş­tir). Hz. Peygamber’in ölüm döşeğinde iken Ebû Bekri imam tayin etmesi için bk. Muvatta, Sefer 83; Ahmed b. Hanbel 96, 202, 210, 224, 229, 270; Dârimî, Mukaddime 14; Buhârî, Enbiya 19; İtisâm 5. Ayrıca Hz. Peygamber, “tekrar geldiğimde seni bulamazsam ne yapayım?” diyen Ensârîdan bir kadına “Beni bulamazsam Ebû Bekr’e git” buyurmuştur. İbrahim b. Sa’d, kadın bu soruyu sorarken ölümü kastediyordu, demiştir. (Buhârî, İtisâm 24).</p>
<p>(49)-Ahmed b. Hanbel I, 396; Hâkim, Müstedrek III, 67 (Hâkim, hadîsin isnâdının “sahih” olduğunu belirtmiş, Zehebî de Telhîs’te hadîse “sahîh” demiştir).</p>
<p>50)-Abdurrezzâk, Musannef,XI., 336.</p>
<p>(51)-Abdurrezzâk, a.g.c. XI, 213.</p>
<p>(52)-Abdurrezzâk, a.g.c. V, 448.</p>
<p>(53)-Abdurrezzâk, a.g.e. V, 449; Ahmed b. Hanbel I, 43, 47; Buhârî, Ahkâm 51; Müslim, İmâre 12; Ebû Dâvûd, Haraç 8.</p>
<p>(54)-Muvatta, Bey’a 3; Abdurrezzâk, Musannef VI, 6 ; Buhârî, Buhârî, Fiten 21(İbn Ömer, Yezid b. Muâviyeye biat ederken bu sözleri söylemiştir); Ahkâm 43; İ&#8217;tisâm (Giriş kısmı).</p>
<p>(55)- İrşâdu’s-sârî XV, 265.</p>
<p>(56)-Ahmed b. Hanbel III, 268; Buhârî, Nikâh 32; Edeb 79; Nesâî, Nikâh 25. Enes’in, o sahâbî hanı­mı, kendi kızından daha üstün, daha hayırlı tutmasının ölçüsü; “Peygamber, kendisiyle evlenmek istediği takdirde kendisini Peygamber’e hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere helâl kıldık” âyeti [Ahzâb, 33/50] ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), eşlerinden Meymûne bint el-Hâris’le bu usûlle evlenmiş olmasıydı. (Bk. Abdurrezzâk, Musannef,VII, 75).</p>
<p>(57)-Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Zühd 25.</p>
<p>(58)-Ebû Dâvûd, Cenâiz 30.</p>
<p>(59)-Ahmed b. Hanbel IV, 400; Buhârî, Buyu’ 9; itisam 22.</p>
<p>(60)-Müslim, Sayd 47.</p>
<p>(61)-Abdurrezzâk, Musonnef,V, 113.</p>
<p>(62)-İbn Mâce, Nikâh 23; Nesâî, Nikâh 73.</p>
<p>(63)-Muvatta, Kelâm 13.</p>
<p>(64)-Ahmed b. Hanbel 3, 410; Buhârî, İtisam 2; Ebû Dâvûd, Menâsik 93.</p>
<p>(65)-Abdurrezzâk, Musannef,3, 422.</p>
<p>(66)-Abdurrezzâk, o.g.e. III, 423; Ahmcd b. Hanbel VI, 132.</p>
<p>(67)-Buhârî, Meğâzi 53.</p>
<p>(68)-Buhârî, İmân 22; Diyât 2; Fiten 10; Müslim, Fiten 14; Ebû Dâvûd, Fiten 5.</p>
<p>(69)-Ahmed b. Hanbel VI, 451; Buhârî, Tefsir 92/2; İsti’zan 38; Müslim, Müsâfkîn 282.</p>
<p>(70)-Buhârî, Fedâilu&#8217;l-Kur’ân 8.</p>
<p>(71)-İbn Teymiye, Mecmuu Fetâvâ III, 420. Sahâbîlerin sünneti ölçü olarak kabulü, daha sonraki âlimlere örnek olmuştur. Onlar da Kitab’a re sünnete göre değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Ebû Hanife, Ebû Yûsûf re Şâfii; kelâmdan, Nebi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) re ashâbının sustukları konuda konuştukları için tenkit etmişlerdir. (Bk. İbn Hacer Fcthu&#8217;l biriXV 1791</p>
<p>(72)Ahmed b. Hanbel VI,231-232..</p>
<p>(73)-Ebû Dâvûd, Zekât 5.</p>
<p>(74)-Tirmizî, Savm 72.</p>
<p>(75)-Ahmed b. Hanbel I, 37, 53; İbn Mâce, Menâsik 38; Ebû Dâvûd, Menâsik 24;Nesâî, Menâsik 49.</p>
<p>(76)-Ahmed b. Hanbel I, 378, 425, 427; Buhârî, İlim 12; Müslim, Münâfıkîn 82, 83.</p>
<p>(77)-Ahmed b. Hanbel VI, 443; Buhârî, Ezan 31; Mevâkît 7.</p>
<p>(78)-İbn Mâce, İkâme 163.</p>
<p>(79)-Buhârî, Tefsir 8/5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynur Uraler &#8211; Sahabe Uygulaması Olarak <em>Sünnete Bağlılık</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-hayatini-sunnete-gore-degerlendirmeleri/">Sahabelerin Hayatını Sünnete Göre Değerlendirmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabelerin-hayatini-sunnete-gore-degerlendirmeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnete Muhalefet,Önemli bir Uyumsuzluk Göstergesidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-muhalefetonemli-bir-uyumsuzluk-gostergesidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-muhalefetonemli-bir-uyumsuzluk-gostergesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 May 2016 14:59:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Muhalefet Önemli bir Uyumsuzluk Göstergesidir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10938</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sünnete Muhalefet Sünnete muhalefet, önemli bir uyumsuzluk göstergesidir.  &#8221;Eğer Rabbin dileseydi elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı.&#8221;(Hud,118) ve “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu’ dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur” âyetleri,(Zuhruf,58) ihtilâfın insan tabiatından kaynaklandığını haber vermektedir. Ancak üzerinde ihtilafın ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-muhalefetonemli-bir-uyumsuzluk-gostergesidir/">Sünnete Muhalefet,Önemli bir Uyumsuzluk Göstergesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/sunnete-muhalefetonemli-bir-uyumsuzluk-gostergesidir/attachment/91785/" rel="attachment wp-att-10939"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10939" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/91785.jpg" alt="Sünnete Muhalefet,Önemli bir Uyumsuzluk Göstergesidir" width="554" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/91785.jpg 554w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/91785-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 554px) 100vw, 554px" /></a>Sünnete Muhalefet</strong></p>
<p>Sünnete muhalefet, önemli bir uyumsuzluk göstergesidir.  &#8221;Eğer Rabbin dileseydi elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı.&#8221;(Hud,118) ve “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu’ dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur” âyetleri,(Zuhruf,58) ihtilâfın insan tabiatından kaynaklandığını haber vermektedir. Ancak üzerinde ihtilafın ve muhalefetin yasak olduğu kişi ve kavramlar bulunmaktadır. Bunların önde gelenlerinden biri Hz. Muhammed ve sünnetidir. “Peygamber’in emrine muhalefet edenler başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli azap isâbet etmesinden çekinsinler”(Nur,63) âyeti, Hz. Peygamber’in emirlerine muhalefet etmeyi kesinlikle yasaklamak­tadır. “Ey iman edenler, Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin”(Hucurat,1) âyeti de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine muhâlefet etmenin câiz olmadığının kinâyeli bir ifâdesidir.(1)</p>
<p>Sünnete muhalefetin uhrevî sonucu da “Bilmiyorlar mı ki Allah ile Peygamber’ine muhalafet edene, içinde daima kalacağı cehennem ateşi vardır ki en büyük rezillik budur”(Tevbe,63) âyetinde ve “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka yola giderse, onu o yönde bırakırız ve ce­henneme sokarız; o ne kötü bir yerdir” (Nisa,115)âyetinde ortaya konulmuştur. Bu ikinci âyetteki “mü’minlerin yolundan başka yol” kaydı Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) muhalefetin, mü’minler yolundan gitmemek olduğunu gösterir.(2) Ayrıca muhâlefetin, imanla, mü’min olmakla ilgili olması, konunun ciddiye­tinin ve tabiî vehâmetinin de göstergesidir.</p>
<p>“İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e kar­şı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır”(Muhammed,32)âyetinde geçen ve “karşı gelmek” diye tercüme edilen “şakk” kelimesi düşmanlık yapmak, muhalefet etmek demektir. Gayet açıktır ki Al­lah Teâlâ, kendi emirlerine ve Resûl’ünün sünnetine itaati emretmektedir.(3) Ömer b. Abdülazîz (v. 101/719) de âyetlerden hareketle sünnete muhalefet edenin mü’minlerin yolundan başka bir yola sapmış olacağını belirtmiş ve “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim Peygamber’e karşı çıkarsa ve mü’minlerin yolundan başka bir yola girerse onu o yönde bırakırız ve ce­henneme sokarız”(Nisa,115)âyetini okumuştur.(4)</p>
<p>“Zillet ve aşağılık, emrime muhalefet edenleredir. Kim bir kavme benzerse onlardandır”(5) hadîsinde, muhalefetin ne olduğunu tesbite yarayacak bir ifâde mevcuttur. Başka toplumlara benzemek de sünnete muhalefettir.</p>
<p>”Kim bizim dinimizden olmayan bir iş işlerse o merduddur”(6) sünnete aykırılığın kesinlikle kabul görmeyeceğini belirtir. Alimler, bu hadisi İslâm’ın üçte biri saymışlardır. Çünkü hadîs, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) emrine muhalefet türlerini toplamıştır. Bu, bid’at olsun, masiyet olsa eşittir.(7) Yani sünnete muhalefet olma noktasından ikisi de eşittir. Bu hadîsten hareket ederek İbn Battal, sünnete aykırı hükmedenin sünnete dönmesi gereğini söylemiş ve sünnete muhalefeti terketmenin Allah Teâlâ’nın Resûlü’ne itaat emrinin kapsamına girdiğini belirterek sünnete muhalefet etmemeyi i’tisâmının ta  kendisi saymıştır.(8)</p>
<p>Neyin sünnete muhalefet olduğunu sahâbîlerin ve tabiîlerin sözlerinden, tutumlarından da tesbit etmek mümkündür. İbn Ömer’e sefer namazı sorulduğunda o, “İki rekât, iki rekâttır. Kim sünnete muhalefet ederse kâfir olmuştur.(9) cevabını vermiş, yolculukta namazı iki rek’at kılmamayı sünnete muhalefet ola­rak nitelemiştir. Sahâbîlerin sünnete muhâlefeti -nankörlük veya gerçeği örtüp gizlemek anlamında yorumlasak dahi- küfür saymaları, onların sünneti nasıl algıladıklarının göstergesidir. İmrân b. Husayn’a (v. 52/672), hanımım boşayıp sonra dönen ve ne boşadığım ne de döndüğünü şâhitlendirmeyen bir kimsenin durumu sorulduğunda İmrân: “Sen sünnete aykırı olarak boşamışsın ve sün­nete aykırı olarak dönmüşsün. Onun boşandığını da, kendisine dönüldüğünü de şâhitlendir ve (böyle birşeyi bir daha) yapma” diye cevap vermiştir.(10)</p>
<p>Yu­karıda Mervân’ın cevabı sebebiyle sünneti terke örnek gösterdiğimiz, bayram namazında, hutbeyi namazdan önceye alma meselesine orada bulunan bir kişi itiraz etmiş ve “Sünnete muhalefet ettin” demiştir. Ebû Saîd (v. 74/693), uyaran kişi hakkında “O, görevini yaptı. Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyu­rurken işittim: ‘Kim bir münker görürse eliyle düzeltmeye gücü yeterse yapsın, yapamazsa diliyle değiştirsin, diliyle de yapamazsa kalbiyle buğzetsin. Bu so­nuncusu imarım en zayıfıdır’ demiştir.”(11) Ebû Saîd el-Hudrî’nin uyaran kişiyi haklı bulması, bayramlarda hutbeyi namazdan önce okumayı sünnete muhalefet saydığım göstermektedir. Ayrıca Ebû Saîd’in sünnete aykırılığın düzeltilmesi gerektiğine yine sünnetten delil getirmesi de oldukça mânidardır.</p>
<p>Abdullah b. Mes&#8217;ûd, ağırlığını iki ayağına birden vererek namaz kılan bir adam görünce, “Sünnete muhalefet etti. Ayaklarını sırayla dinlendirerek kılsaydı, daha iyi olurdu” demiştir.(12) Ebû Eyyûb el-Ensârî (v. 52/672) de Medine valisi Mervân b. el-Hakem’e namazları sünnet olan vakitlerinden geç kıldırdığı için muhalefet etmekteydi. Bunun sebebini bilmeyen Mervân, bu tutumunun sebebini sorunca Ebu Eyyûb “Ben Nebı&#8217;yi (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz kılarken gördüm. Sen ona uyarsan ben de sana uyarım, sen ona muhalefet edersen ben de evime dönerim” demiş,(13) bir ibadeti her yönüyle Hz. Peygamber gibi yap­mamayı sünnete muhalefet saymıştır.</p>
<p>İbnu’l-Müseyyeb (v. 94/713), güneş doğduktan sonra namaz kılan birini görmüş ve onu nehyetmiş. O şahıs, ibadetin azaba sebep olmayacağını dü­şünerek “Allah, namaz yüzünden beni azaplandırır mı?” diye sormuş. Ibnu’l- Müseyyeb, ‘’Hayır ama sünnete muhalefet yüzünden azap eder” cevabını vermiştir.(14) Böylece yapılan işin niteliği kadar, usûle yâni sünnete uygun olup olmadığına da bakmak gerektiğine dikkat çekerek sünnete muhalefetin cezası­nın azap olduğunu açıkça belirtmiştir. İbadetin azapla cezalandırılmasının asıl sebebi, dinde olmayan bir şeyi dine ilâve etmektir. Mâlik b. Enes’e bir kimse “nereden ihrama gireyim?” diye sorunca İmam Mâlik, sünnet olan mahalli tavsiye etmiş ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ihrama girdiği yer olan Zulhuleyfe&#8217;den ihrama girmesini söylemiş. Ancak o kimse ‘ Ben mescidden ihrama girmek istiyorum” deyince Mâlik bunu yapmamasını söylemiş, o kimse “Kabrin yarımdan mescidden girmek istiyorum” diye ısrar edince İmam Mâlik, ‘Tapma, senin fitneye düşmenden korkarım” demiştir. Soru soran “Fitne bu­nun neresinde? Ben daha uzak mesâfe ekliyorum” deyince Mâlik, “Resûlullah&#8217;ın (sallallahu aleyhi ve sellem) eksik bıraktığı bir fazilete ulaştığını düşünmenden daha büyük fitne mi olur? Allah Teâlâ, ‘Onun emrine aykırı davrananlar başlarma bir belâ gelmesinden veya çok elemli bir azap isâbet etmesinden sakınsınlar.’’(Nur,63) buyurdu” demiştir.(15)</p>
<p>Başka bir rivâyette ise İmâm Mâlik, Medine’de mîkatın ötesinden ihrama giren kişi hakkında “Bu, Allah&#8217;a ve Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) muhalefettir. Onun dünyada fitneye, âhirette elim azaba uğrayacağından korkarım. Allah Teâlâ’nın şu kavlini duymadı mı? deyip aynı âyeti okumuş ve ‘‘Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) mîkadardan ihrama girmeyi emretmişti” demişti.(16) İmâm Mâlik’in, bu rivâyette, sünnet olan mîkat yerlerine muhâlefeti, Allaha muhâlefet sayması son derece önemlidir. O, bu sözüyle Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinin kaynağına işaret etmiş olmakta, sünnete aykırı davranmanın sonunun nereye varacağına açık açık dikkat çekmektedir.</p>
<p>Netice olarak İmâm Şâfiî’nin (v. 204/819) de dediği gibi Allah Teâlâ Resûlü’ne tâbi olmayı ve ona itaati farz kılınca muhalefet etme hakkı ortadan kalkar. Hiç kimsenin ona muhalefet hakkı yoktur. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine uyması farz olan kimse aksi davranışta bulunamaz.(17)</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- İbnü’l-Kayyim, İlam I, 58.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(2)- Elmalılı, Hak Dini III, 1466.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(3)-Kurtubî, Câmi IX, 6074.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(4)-Şâtibî, itisam 1,65; Suyûtî, Miftahu’l-cenne s. 40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(5)-İ.Hanbel,2,50,92;Ebu Davud,Libas 4..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(6)- Ahmed b. Hanbel VI, 146; Buhârî, Buyu’ 60; Sulh 5; İtisâm 20; Müslim, Akdiye 17,18; İbn Mâce, Mukaddime 2; Ebû Dâvûd, Sünne 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(7)-Şâtıbî, İtisam I, 52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(8)- İbn Hacer, Fethu’l-bâri XV, 256.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(9)- Abdurrezzâk, Musannef,ll, 520; İbn Abdilber, Cami II, 195.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(10)- İbn Mâce, Talâk 5; Ebû Dâvûd, Talâk 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(11)-Abdurrezzâk, Musannef,3, 285; Tirmizî, Fiten 11.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(12)-Nesai,İftitah 13.Aynı babtaki başka bir rivayette &#8221;muhalefet&#8221;kelimesi yerine &#8221;hata etti&#8221;kelimesi kullanılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(13)-Taberani,el-Mücemul Kebir,3,52;Darimi,Mukaddime 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(14)-Abdurrezzak,el Musannef,3,52;Darimi,Mukaddime 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(15)-Şatibi,İtisam,1,97</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(16)-Beğavî, Şerhu’s-sünne I, 216; Şâtibî, itisâm 1,97.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(17)-Bk. Risale, s. 57.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynur Uraler-Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-muhalefetonemli-bir-uyumsuzluk-gostergesidir/">Sünnete Muhalefet,Önemli bir Uyumsuzluk Göstergesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-muhalefetonemli-bir-uyumsuzluk-gostergesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-sarilmayi-gerekli-kilan-amiller-nelerdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-sarilmayi-gerekli-kilan-amiller-nelerdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 May 2016 14:19:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Uraler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim'in İtisamı Emretmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet'in İtisamı Emretmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnette Doğrudan İ’tisâm Tavsiyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnette Dolaylı İtisâm Teşvikleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10907</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâmiyet’te meşrûıyetin olduğu gibi gerekliliğin de asıl kaynağı, Allah’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir. Her alanda gerekli ve geçerli olan bu kaide, hiç şüphesiz tetkik konumuzun da esasını teşkil etmektedir. Bu sebeple i’tisâm”ı öncelikle bir iman eylemi olarak emreden Kitab ve sünnet naslarını incelemeye almak istiyoruz. 1-KUR’ÂN-I KERİM’İN İTİSÂMI EMRETMESİ Kur’ân-ı Kerîm’de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-sarilmayi-gerekli-kilan-amiller-nelerdir/">Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnete-sarilmayi-gerekli-kilan-amiller-nelerdir/images-107/" rel="attachment wp-att-10908"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10908" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images.jpg" alt="Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?" width="493" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images.jpg 314w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 493px) 100vw, 493px" /></a></p>
<p>İslâmiyet’te meşrûıyetin olduğu gibi gerekliliğin de asıl kaynağı, Allah’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir. Her alanda gerekli ve geçerli olan bu kaide, hiç şüphesiz tetkik konumuzun da esasını teşkil etmektedir. Bu sebeple i’tisâm”ı öncelikle bir iman eylemi olarak emreden Kitab ve sünnet naslarını incelemeye almak istiyoruz.</p>
<p><strong>1-KUR’ÂN-I KERİM’İN İTİSÂMI EMRETMESİ</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de kelime olarak açıkça “sünnete i’tisâm” emri geçmemekle birlikte sünnete i’tisâmı emrettiği kolaylıkla anlaşılan birçok âyet bulunmaktadır. “Sünnete sarılma” emrini çıkarabileceğimiz bütün âyetleri sayma yerine,konuyu isbata yeterli gördüğümüz âyetleri vermekle yetineceğiz. Zira çalışmamızın diğer bölümlerinde verilen âyetler de doğrudan veya dolaylı olarak i’tisâm ile ilgilidir. Sünnete i’tisâmın gereğinin tesbitinde, öncelikle konuya genel mânâda ışık tutan âyetlerden başlamak istiyoruz.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de sünnete i’tisâmı, sünneti bir bütün olarak kapsayacak tarzda çok genel ve öz bir biçimde şu âyet ifade eder: <em>“Resûl size ne verdiyse alın, sizi neden nehyettiyse ondan kaçının!’(haşr,7)</em> Sahâbîler, bu âyetin sünneti kapsadığı inancındadır. Meselâ,<em> “Allah, yüzünün kıllarını alan ve dişlerini incelten, dövme yaptıran&#8230;kadınlara lânet etmiştir”</em> hadîsini rivâyet eden Abdullah b. Mes’ûd’a (v. 32/652), Ümmü Ya’kûb adlı bir sahâbî hanım gelerek bu hadîsi sorduğunda İbn Mes’ûd, bahsi geçen hadîsin Allah’ın Kitabı’nda bulunduğunu söylemiş ve bu âyeti okumuştur.(1) İbn Mes’ûd’un talebesi Abdurrahman b. Yezıd en-Nehâî (v. 83/702), elbise giymiş olan bir ihramlı gördüğünde, bunu yasaklamış, o kimse “Üzerimden elbiseyi çıkarmamı emreden bir âyet getir diye itiraz edince Abdurrahman b. Yezîd de bu âyeti okumuştur.(2) Sahâbîlerin âyetteki “âtâküm” kelimesini, “Hz. Peygamberin sünnetiyle getirdiği” diye yorumladıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>Daha sonraki dönemlerde de bu anlayış devam etmiştir. Nitekim Ebu’l-Hasen Ali b. İsmâil el-Eş’arî (v. 346/957), “nehâküm” kelimesinden hareket ederek “âtâküm”ün “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emrettiklerine sarılın” mânasına geldiğini söylemiştir.(3) Mevdûdî (v. 1399/1979) de âyetteki hükmün umûmî olduğu ve sadece fe’y taksimiyle alâkalı olmadığını, asıl maksadın, tüm ilişkilerde Hz. Peygamberim (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerine teslimiyet olduğunu belirtmiş ve sebebini de şöyle izah etmiştir: “Resûl size ne verdiyse onu alın” denirken, cümlenin devamında “size neyi vermediyse” değil, “neyi yasakladıysa ondan kaçının” şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu hüküm sadece fey’e ait malların paylaşımını ihtiva etseydi o zaman “neyi vermediyse” denilirdi. Fakat aksine “neyi yasakladıysa” denilmesinden anlaşıldığına göre kastolunan Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) emir ve yasaklarına uyulmasıdır. Nitekim aynı şekilde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), <em>“Size emrettiğimi mümkün olduğunca uygulamaya çalışın, yasakladığımdan da kaçının”</em> buyurmuştur.(4)</p>
<p>Bu âyet hakkında İbn Cüreyc (v. 150/767), Hz. Peygambere itaatin gereği olarak onun emrettiklerini yerine getirmek, ona karşı gelmeme konusunda da nehyettiklerindan kaçınmak gerektiğini söylemiştir. Hasan Basri (v. 110/728) ve es-Süddî (v. 127/744) de fey konusunda Hz. Peygamberin verdiğini almak, vermediğini ise talep etmemek olarak değerlendirmişlerdir.(5) Ancak fey konusunda Hz. Peygambere uymak gerekirse hayat boyu süren diğer konularda sünnete uymak evleviyetle gerekir. Sehl b. Abdillah’a İslâm’ın esaslarının ne olduğu sorulunca, <em>“Peygamber size ne verdi ise onu alın&#8230;”</em> âyetini okuyarak cevap vermiş,(6) sünnetin getirdiklerine itibar etmedikçe İslâm’ın yaşanmış olmayacağını belirtmiştir.</p>
<p>Öte yandan Hz. Peygambere iman edilmesini ve ona uyulmasını emreden âyetler, Hz. Peygamberin ve sünnetinin konumunu belirlemek bakımından i’tisâmın gereğini de ortaya koymaktadır. “Allah&#8217;a ve ümmî peygamber olan Resûlü’ne -ki  o, Allah’ı ve onun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız’(Araf,158) âyetinden anlaşıldığı üzere Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iman ve ona uyma, Allah Teâlâ’nın istediği yola uymuş olmak için şarttır. Resûl’e iman, onun getirdiği vahye ve ortaya koyduğu sünnete i’tisâmı, i’tisâmsızlık da imansızlığı gerektirmektedir. “Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik, diyorlar, ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.(Nur 47) âyeti, bu durumu tartışmaya imkân bırakmayacak şekilde açıklamaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamberin müslümanlar için en güzel örnek olduğunu belirten “Andolsun ki Resûlullah’ta sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır”(Ahzab 21) âyeti, bağlanılması gereken sünnetin “üsve-i hasene” olduğunu belirtmekte, dolayısıyla i’tisâm teşvikinde bulunmaktadır. Zira “üsve”, bütün fiillerinde ona uymayı ve değer vermeyi, bütün ahvâlini önemsemeyi içerir.(7) Aynca âyetler, her devre hitap ettiği için bütün müslümanları muhatap alır. O (sallaahu aleyhi ve sellem), her devirde örnek alınmalıdır. Vefatından sonra sünnetine sarılmak, onu (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almakla mümkün olur.</p>
<p>Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edilmesi emri de sünnete itisamı gerekli kılar. Bilindiği gibi Peygamberlere karşı yerine getirilmesi gereken vazifelerden ve onlara uyma şartlarından biri itaattir. Peygamberlerin tebliğlerine devam edebilmeleri için onlara itaat gereklidir. Nitekim ‘Biz gönderdiğimiz her peygamberi ona Allah’ın izniyle itaat olunsun, diye göndeririz’.(Nisa 64)ayeti Allah Teâlâ’nın, peygambere itaati, peygamberliğin bir unsuru olarak belirlediğini göstermektedir.</p>
<p>Diğer taraftan “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur’’(Nisa 80) âyeti, peygambere itaatin neden gerekli olduğunu, itaatin zorunluluğunu ortaya koyar. Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat etmeyi farz kılan âyetler, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaati, Allah’a itaat saymıştır.(8) “Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.(Teğabun,12)ve ‘Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin, işittiğiniz halde  ona, yüz çevirmeyin.(Enfal,20) âyetlerinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ mü’minlere, kendisine ve Resûlü’ne itaat etmelerini emretmekte ve Resûlü’nden yüz çevirmelerini yasaklamaktadır.(9)Peygamber’e itaati, gerekli kılan sebeplerden biri de Allah&#8217;a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.(Şuara,108)âyetinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ’nın, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaati, kendisine karşı gelmemekle ilgilendirmiş olmasıdır.</p>
<p>“De ki Allah’a itaat edin. Peygamber’e de itaat edin. Eğer ona itaat ederse niz, doğru yolu bulmuş olursunuz.(Nur 54) gibi âyetler ise Peygamber’e itaatin, doğru yola ulaştırdığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla “Kitabullah’a temessük vecîbe olduğu gibi, Peygamber’in sünnetine temessük de bilhassa vecîbedir”10) sonucunun çıkarılması gâyet tabiîdir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan birçok âyette Peygamber’e itaat, Allah’a itaatla birlikte zikredilmektedir.(11) Buna göre Allah Teâlâ, itaati sadece kendisine hasretmemiş, Resûlü’nü de beraber zikretmiştir. Sadece, Resûlullah’a (sallallahu aleyh ve selkm) itaati emreden âyetlerin bulunduğu da bir gerçektir. “Namazı kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki merhamet göresiniz.(Nur 56) âyeti gibi. Bu âyette dikkat çeken bir husus, farzlar sayıldıktan sonra Resûl’e itaattan bahse- dilmesidir. Bu, farzların dışında da Resûl’e itaat edilmesi gerektiğinin açıkça emredilmesi demektir. Aynı zamanda Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hük-medeceği sonucunu da gösterir.(12)</p>
<p>Peygambere itaati sadece “Kur’ân konusunda Peygambere itaat gerekir’ şeklinde anlamanın nassî bir delili bulunmamaktadır. Hz. Peygambere itaat mecburiyeti, ona (sallallahu aleyhi ve sellem) itaatin, Allah’a itaat etme sayılmasındandır. Zira Hz. Peygamber, Kurân’ın ifadesiyle sadece Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakime götürmekte(Şura,52) ve yalnız Allah’tan kendisine vahyedilene uymaktadır.(Enam,50)</p>
<p>Şayet Resûl’e itaatten, sadece Allah’a itaat murad edilmiş olsaydı, “Allah’a ve Resûl’üne itaat” olarak ayrıca âyetler bulunmazdı. Ona itaat, Kur’ân’da bulunan hususlarda farzdır denilecek olursa bu, Resûl’e mahsus bir itaat sayılmaz.</p>
<p>Allah ve Resûl’üne itaat, ayrı ayrı zikredildiğine göre, Hz. Peygambere mahsus bir “itaat” alanı vardır ve o (sallallahu aleyhi ve sellem) Kurân’da olmayan konularda hüküm veriyor demektir. “Allah Teâlâ, ‘Peygambere itaat edin’ sözüyle Peygambere gönderdiğim âyetlere itaat edin, ama Peygamberin bunun dışındaki açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın demeyi murad etseydi, bunu açıkça söylerdi. Aksine mudak bir ifadeyle ‘Resûlullah’a itaat edin’ buyuruyor. Öte yandan “Resûlullah’a itaat edin” buyruğunun anlamı, Allah Teâlâ’nın onunla gönderdiği âyetlere itaat edin demek olsaydı, o takdirde âyetlerin başındaki ‘Allah’a itaat edin’ sözü gereksiz bir tekrardan ibaret olurdu. Allah Tealanın emrettiği bu itaat, sadece Resûlü’nün getirdiği ayetleri kapsamamakta, ayetlerle birlikte sünnetine hatta şahsına itaati de kapsamaktadır.”(13) İslâm âlimleri, konuyla ilgili âyetlerden hareketle Peygambere itaatin, onun sünnetine sarılmak ve getirmiş olduğu emir ve yasaklara boyun eğmek olduğunu belirtmişler ve “Allah, gönderdiği her peygambere mutlaka itaat edilmesini farz kılmıştır. Sünnetlerde Peygambere itaat etmek, farzlarda Allah’a itaat etmek gibidir” demişlerdir.(14)</p>
<p>“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin” âyetlerinde Allah’a itaatin farzlarda; Resûl’e itaatin ise, sünnetlerde itaat edin demek olduğu belirtilmiştir.(15) Peygambere itaat, “sünnetine uymak”la mümkün olur. Âyette yer alan Resûl’e itaat emri, “Peygamberin sünnetine ittibâ”yı âmirdir. Atâ b. Ebî Rebah (v. 114/732) “Resûl’e itaat etmek, Kitab ve Sünnete ittiba etmektir” demiştir.(16) Bu ifadeye göre, itaatin gerçekleşmesinde yani pratiğe yansımasında peygambere itaat, Allah’a itaatten önce gelmektedir. Çünkü vahye ulaşmak ancak peygambere itaat ile mümkündür. Kur&#8217;an&#8217;a uymanın peygambere dahil edilmesi de muhtemelen mecazı mânâda ve Hz. Peygamberin Kıtabın tebliğcisi ve açıklayıcısı olması sebebiyledir.(17) Resûl’e itaat eden, sonuç itibariyle Resulullahın (sallallhu aleyhi ve sellem) sünnetine ittiba eder.(18)</p>
<p>Resûlullah’a (sallallhu aleyhi ve sellem itaati zorunlu kılan en önemli sebep Allah Tealanın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaati emretmesidir. Buna göre Resûlullah&#8217;ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerini kabul etmek aynı zamanda Allah Teâlâ&#8217;nın bir tarzını tasdik etmektir.(19)Peygamberlere itaatin farz kılınması, insanların yaratılışından kaynaklanmaktadır. “Bir ümmetin doğru yokla olması, ancak Allah Teâlâya itaat ve kulluk etmeleriyle mümkündür. Onlar, hak ve hakikat bilgisini Allah’tan doğrudan alabilecek kabiliyette değillerdir. Bu durumda onların iyi hal sahibi olmaları, ancak bir peygambere tâbi olma yoluyla gerçekleşebilecektir. İşte bunu ilm-i ezelîsiyle bilen Allah Teâlâ, Hazîre-i kuds’te (mukaddes makamında) peygambere itaatin vacipliğine hükmetmiş ve orada durum bu şekilde kararlaştırılmıştır.”(20)-</p>
<p>Allah, Kitab&#8217;a ittibaı emrettiği gibi Resûl’e itaati ve ittibaı mücmel ve mutlak olarak büdirmiş, birşeyle kayıtlamamıştır.(21) “Size birşey emrettiğim zaman gücünüz yettiğince yerine getirin”(22) hadîsinde de görüldüğü gibi Resûlullah’a (sallallhu aleyhi ve sellem) mutlak bir tâbi olma söz konusudur. Bir delille kayıtlanmadığı müddetçe bu böyledir.(23)</p>
<p>Elmalılı, Resûl’e itaati şöyle izah etmiştir: “Hz. Peygamber’e (sallallhu aleyhi ve sellem) itaat, doğrudan doğruya Allah’a itaattir. Çünkü şahsiyet ve enaniyet-i Muhammediye haysiyetiyle değil, risâlet-i Muhammediye haysiyetiyle saniyen ve binniyâbe bir itaattir. ‘Fettebiûni’ demek ‘etiullahe ve etiur-rasul’ demektir. Hristiyanlar’ın İsa’da tevehhüm ettikleri gibi hâşâ vahdaniyet-i ilâhiyye, şahsiyet-i Muhammedi’yede fâni olmuş değil, bilakis şahsiyet ve hakikat-ı Muhammediye vahdaniyyet-i İlâhiyede fâni olmuştur. Aynı zamanda bir resûlü tanımak, onun kendisini değil, onu göndereni tanımaktır.”(24)</p>
<p>“Allah’a itaat” emriyle, bütün müslümanlar görevli olduğu gibi bizzat Hz.Peygamber de görevlidir. Kendisine itaat edilmesi emredilen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a itaat ediyordu. Peygamber, Allah’a itaat ettiğinden, netice itibariyle Peygamber’e itaat, Allah’a itaat sayılır. Bedir savaşına çıkmak istemeyen müslümanlarla ilgili âyette,(Enfal,5) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret konusunda Allah’a itaat ettiği gibi siz de Resûlullah’a itaat edin emri bulunmaktadır.(24) Allah’tan vahiy alan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise insanlara itaat etmeyecektir. Aksi halde sıkıntıya düşüleceği yine Kurân-ı Kerîm’de belirtilmiştir.(Hucurat,7)</p>
<p>Öte yandan Peygamber’e itaat, mü’minlerin özelliklerinden biri olarak belirtilmiştir. “.. mü’minler&#8230;iyiliği emreder, kötülüğü nehyeder, namazı dos-doğru kılar, zekatı verir, Allah’a ve Peygamber’e itaat ederler.’(Tevbe,71)Buna göre Hz. Peygamber’e iman, ona itaati gerektirmekte, iman ile itaat ilişkisi kurulmaktadır.</p>
<p>Nitekim “(Bazı insanlar) Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik’ diyorlar, ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir’.(Nur,47) âyetinde görüldüğü üzere iman kuru bir laftan ibaret değildir. İmanı isbat edecek delillerden birisi de ihtilâf halinde Allah ve Resûlü’nün hükmüne davet edildiği zaman icabet ve itaat etmektir.(25) Hatta bu durumda Allah’a ve Resûl’üne müra-caat etmek, meseleyi Allah ve Resûl’üne döndürmek gerekmektedir.</p>
<p>Resûl’e itaat, ganimetten ehl-i beyde ilgili konulara kadar varmaktadır. “Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlü’ne itaat edin.(Enfal,1) “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden, sadece şek ve şüpheyi (kötü huylan) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(Ahzab,33) Bu âyete göre âilevi meselelerde dahi Peygamber’e itaat, Allah’a itaat sayılmıştır.</p>
<p>Herşeyin ötesinde Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem), sırf Allah’ın Resûlü, elçisi, İlâhî hidâyetin mübelliği olduğundan ötürü ve mahza Allah için itaat ve ittiba eylemek gerekir. Allah’ın Resûlü’ne itaattan çekinenler, Allah’a taatten kaçman kâfirlerdir.(26)</p>
<p>Kurân-ı Kerîm’de Allah’a ve Peygambere itaat yanında emirlere itaat emri de vardır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizde olan ulü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inamyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün; bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.”(Nisa 59) Allah ve Peygamberin dışında başkalarına niçin itaat edilmemesi gerektiğine şöyle bir izah getirilmiştir: “Allah’a ve Resûlü’ne itaat ayrı ayrı ‘itaat ediniz’ diye emredilmişken buyruk sahiplerine itaat emri, Peygambere itaate atfedilmiştir. Bundan, Peygamberim müstakil emretme ve itaat edilme yetkisi olduğu, buyruk sahiplerinin böyle bir yetkileri olmadığı, onların, verecekleri emirlerde Kurân ve sünnet ahkâmına uymak zorunda oldukları mânâsı çıkmaktadır.”(27) Zira ulü’l-emr, sadece Kurân’la değil, sünnetle hükmetmek zorunda ve ihtiyacındadır.</p>
<p>Karar-ları bunlara uyduğu müddetçe emîre itaat edilir. Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a vekâleten hükmettiği için Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat Allah’a, sonradan gelen reisler de Peygambere vekâleten hükmettikleri için onlara itaat Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat olur. Zîra vekile itaat onun müvekkili olan kimseye itaat demektir.(28) İbnü’l-Kayyim (v. 751/1350) da şöyle der: “Allah Teâlâ, kendisine ve Resûl’üne itaati emretmiştir. Peygamberim (sal-lallahu aleyhi ve sellem) emrinin, Allah’ın Kitab’ında var olup olmadığım Kurân’a götürmeden müstakil olarak Resûlü’ne itaat etmenin vucûbiyetini bildirmek için “itaat edin” fiilini Resûlü için tekrar etmiştir. Resûl bir şey emrettiğinde mutlak olarak ona itaat etmek vâciptir. Resûlün emrettiği Kurân’da olsun veya olmasın fark etmez. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Dikkat ediniz, bana Kurân ve onun bir misli verildi”(29) buyurmuştur. Fakat Allah Teâlâ ulü’l-emre itaati müstakil olarak emretmemiş ve bu sebepten (etîû) fiilini tekrarlamamıştır. Bu kelimeyi hazfetmiştir.(30) Bu sebeple ulü’l-emre itaati Resûl’üne (Kur’ân ve sünnet) götürmenin imanın şartı olduğunda ittifak edilmiştir.(31) Emîre itaat da Kurân ve sünnete uyulduğu ölçüde olur. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bu konuda ölçüyü koymuş ve “İtaat, ma’rufta olur” buyurmuştur.(32)</p>
<p>Peygamber’e itaat, mükâfat ve ceza ile alâkalandırılmıştır.Mirasla ilgili hükümlerden sonra “Bunlar, Allah’ın (beyân ettiği) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberime itaat ederse Allah onu, içinde ırmaklar akan cennetlere sokar&#8230;”(33) âyetinde itaat, mükâfatlandırılmıştır. Peygamber’e itaatin Allah’ın koyduğu bu şuurların kapsamına girdiğine dikkat etmek gereklidir. İtaatsizliğin de cezası vardır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın”(Muhammed 33) âyetinde görüldüğü üzere itaatsizlik amellerin boşa gitmesine sebep olmaktadır. Zira Peygamber’e uymadan makbul bir amel ortaya koymak mümkün değildir. O’na uymadan yapılan amel, boşuna yapılmıştır, Sünnete uymanın gereği, asıl buradan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber’e ittibâı emreden âyetler de sünnete uymayı gerektirir. “Allah’a ve ümmî Peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve onun sözlerine inanır- iman edin ve ona ittiba edin ki doğru yolu bulasınız”(Araf,158) âyetinde Peygamber’e ittiba, Peygamber’e imanın devamı ve gereği sayılmıştır. “De ki: Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”(Al-i İmran,31)âyetinde ise Allah’ı sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin şartı, Peygamber’e ittiba olarak gösterilmiştir. Sevgi konusunda ittibaın şart koşulması, diğer konularda Peygamber’e ittibaı, tabiî olarak gerekli kılar. Peygamber’e ittiba edenlerin kurtuluşa ermesi(Araf,157) de ittibaı zorunlu kılar.</p>
<p>Allah Teâlânın, Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) tâbi olmayı kullarına farz kılması, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinin Allah Teala tarafından kabul edildiğini gösterir. Sünnete tâbi olan da sırf Kitâb’da bulunan kat’i emir sebebiyle tâbi olmuştur. Buna göre Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) İttibâ,Allah&#8217;a itaat demektir. Çünkü Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti Allahın Kitabı’na tâbidir. Onun sünneti Allah’ın kitabına muhalif olamaz. Resûl’e (sallahu aleyhi ve sellem) tâbi olmak emrolunduğu için(34) Kitab’ta bulunmayıp sünnetle kat’i olan hükümlere de itaat etmek zorunluluğu vardır.</p>
<p>Bazı âyetlerde her ne kadar “Resûl’e ittiba”, lafzan geçmiyorsa da ona ittibaa olarak değerlendirilebilecek ifadeler bulunmaktadır. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın”(Maide 35) âyetindeki “Allah’a ulaşma”nın Allah&#8217;a ve Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) iman ve Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ittiba üe mümkün olacağı belirtilmiştir.(35) Nas olmayan konuda nebilerin şeriatına ittibâ vâciptir.(36)Ayrıca bu arada ittiba, kalp ve zihnin ittiba edilenle meşgul olmasıyla tamamlanır,(37) gerçeğini de işâret etmek yerinde olur.</p>
<p>Kurân-ı Kerîm, Hz. Peygamberin hükmüne kayıtsız-şartsız kabul ve teslimiyet ile zerre kadar şüphe duymadan, kalpten inanıp râzı olmak gerektiğini emrederken de hiç şüphesiz sünnete i’tisâmı emretmiş olmaktadır: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.(Ahzab,36) ve ‘’Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda, seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.(Nisa,65)âyetlerinde sünnete i’tisâmın gereği açıkça vurgulanmaktadır. Zira bilinen bir gerçektir ki Hz. Peygamberin Kurân dışında verdiği birçok hüküm bulunmaktadır.</p>
<p>“Allah ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konulan, Allah’a ve Resûlü’ne arzediniz”(Nisa 59) âyeti de sünnete müracaat emrini tekid eder. Nitekim âyetteki “ile’r-resûl” sözünün, sürmede amel etmeye ve sünnete tâbi olmaya delil olduğu belirtilmiştir.(38) Meymûn b. Mihrân (v. 118/736), “Allah’a arz edin” kısmının Allah’ın Kitab’ına, “Resûlü’ne arz edin” kısmının ise o (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken kendisine, vefat ettikten sonra da sünnetine arz edin dernek olduğunu söylemiştir.(39) Allah Teâlâ, müminden beklenen tavrın, sünnete uymaktan ibaret olduğunu da şu âyetle belirlemiştir. “Aralarında hüküm vermesi için Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak &#8216;işittik ve itaat ettik&#8217;demeleridir.'(Nur,51)</p>
<p>Hz. Peygamberin yoluna -ki onun yolu sünnettir- uymayı emreden ve onun dışına çıkmayı yasaklayan âyet ise bir başka sünnete i’tisâm delilidir. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah&#8217;ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.(Enam,153)Mücâhid (v. 104/722), âyette geçen “dosdoğru yolun (sırât-ı müstakim) sünnet olduğunu belirtmiştir.(40) Allah Teâlâ’nın emir ve tavsiye ettiği ahkâm, aslında doğrudan doğruya Hz. Peygamber’in tuttuğu yoldur. Pevgamber&#8217;in tuttuğu yol ise, hiç şüphesiz Allah yoludur. Allah yolunu bulmak isteyenler. Peygambere ittiba edip diğer yolları takip etmekten kaçınmalıdır.(41) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da bu âyeti açıklama mâhiyetinde, kum üzerine bir çizgi çizmiş, onun sağma ve soluna da birtakım çizgiler daha çizmiş ve sonra zikri geçen âyeti okumuştur.(42) Mâlik b. Enes’e (v. 179/795) sünnetin ne olduğu sorulduğunda, “sünnet, sünnetten başka adı olmayan şeydir” deyip aym âyeti okumuş(43) ve Hz. Peygamber’in çağırdığı yolu, sünnet olarak yorumlamıştır. İbn Hıbbân, bu âyet ve hadîsten “sırât-ı müstakimden ibaret olan yola(sünnete) bağlanma yerine birtakım yollar aramayı terketmenin vâcib olduğu” sonucunu çıkarmıştır.(44) “Şüphesiz sen doğru bir yolu göstermektesin’’(Şura,52)âyeti ise, Hz. Peygamber’in yolunun hidâyet yolu ve kendisinin de hidâyet rehberi olduğunun açık delilidir.</p>
<p>Allah’ı sevme alâmetinin Hz. Peygamber’e ittibâ olduğunu belirten “De ki Allah&#8217;ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın’’(Ali İmran,31) âyeti, sünnete sarılma emrini açıkça vermektedir. Bu âyeti, “Allah’tan getirip tebliğ ettiklerinde Hz. Peygamberi uymayı emrediyor’’diye tahsis etmek mümkün değildir. Çünkü bu, muhassıs yokken yapılan bir tahsis olmaktadır. Âyet, Resûlullah&#8217;ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün sünnetlerine ittibaa edilmesi gerektiği konusunda apaçık bir delildir.</p>
<p>Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çağrısına uyma gereğim bildirmek i’tisâmı emretmek demektir. “Ey iman edenler! Hayat verecek .şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Resûlü&#8217;ne uyun’’(Enfal,24)âyetindeki “Pcygamber’in çağrısı&#8221;nda bir sınırlama olmaması, onun her emir ve yasağına uyulması lâzım geldiğini gösterir, Dâvetine icabet gereği vardır. Hz. Peygamber’in çağrısı, sünneti kapsamaktadır. “(Ey mü&#8217;minler), Peygamberi kendi anınızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın İçinizden birini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendi lerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar(Nur,63) âyeti ise, Hz Peygamber, bir emir veya nehiy için sizi çağırdığında, isterseniz icabet ettiğiniz isterseniz etmediğiniz herhangi birinizin çağrısı gibi saymayın” şeklinde tefsir edilmiştir.(45)</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e isyan etmek ve koyduğu sınırları aşmak ve uymamak yasaklanmıştır. Bu yasaklar, Hz. Peygamber’e bağlanma gereğini doğurur. “Kim Allah&#8217;a ve Peygamberine isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar.(Nisa,14) ve yukarıda zikrettiğimiz “Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” ve &#8220;&#8230; Peygamber’e karşı gelenler, Allah&#8217;a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır&#8221; (Muhammed,32) âyetleri, konuyla ilgili âyetlerden birkaçıdır. Son âyette, Hz. Peygamber&#8217;e karşı gelmenin Allah’a karşı gelme sayıldığı açıkça görülmektedir. Buradan “sünnete i’tisâm etmemek, Kitab’a itisâm etmemektir” sonucunu çıkarmak mümkündür. Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) âsi olmak ve haddini tecavüz etmek ise zelil bir azaba vesile olup neticede cehenneme girmeye sebeptir. Muhakeme olmak üzere Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sünnetine davet olunduklarında bu emre icâbet etmeyerek yüz çevirmenin, zâhiren müslüman görünerek küfürlerini gizleyen münâfikların sıfatlarından olduğu belirtilmiştir.(46)</p>
<p>Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna delâlet eden âyet önemli bir i’tisâm delilidir. “O, arzusuna göre konuşmaz.(Necm,3) âyetinin sünneti de ihtiva ettiği şeklinde yorumlanmıştır.(47) Hatta bu âyetten hareket ederek Hz. Peygamber’in olaylar karşısında içtihad etmediği dahi belirtilmiştir.(48) “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olacak şey değildir. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam”(Yunus,15) âyetindeki “Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam” ifadesi de “sünnet”in vahiy eseri olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı açıklama görevi, onun Kur’ân dışındaki söz ve uygulamalarına da i’tisâmı gerektirir. “Kur’ân dışmda, Hz. Peygamber’e vahiy veya ilham ile bilgi gelmesini inkâr etmeye imkân görülmemektedir. Kurân’ın açıklaması ona verildiğine göre bu açıklama herhalde Kur’ân’dan ayrı birşey olmalıdır.”(49) Ayrıca beyân yetkisi açıklama şekillerinin tamamını kapsar. “insanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.(Nahl,44)âyeti, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) açıklamalarının, Kur’ân kaynaklı olduğunu gösterir. “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.(İbrahim,4) âyetinde ise açıklama ya da yorumun sözlü kısmının iyice anlaşılabilmesi için her peygamberin, kendi milletinin diliyle konuştuğu belirtilmekte, Peygamber’in Kur’ân’ı tebliğden başka açıklama görevi olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in teşri’ yetkisi, sünnete i’tisâmı gerektirir. “O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onlan kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar”,(Araf,157) “Allah ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”(Tevbe 29) âyetleri, Hz. Peygamber’in bu yetki ve görevini ortaya koyar. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bal yemeyi kendisine haram kılınca Allah Teâlâ’nın, onu “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?”(Tahrim 1) buyurarak ikaz etmesi, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) fiillerinin kendisiyle sınırlı kalmadığı ümmeti için de bağlayıcı olduğunu gösterir. Aynı şekilde Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hitap edilerek gelen âyetler, onun (sallallahu aleyhi ve sellem) davranışlarının ümmet için bağlayıcı olduğunun delilidir. Gelen emirler, onun (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsında bütün ümmeti ilgilendirmektedir. Böyle olmasaydı, hitap sadece Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yapılmaz, genelleştirilirdi. Meselâ, Talâk Sûresi’nin 1. âyetinde “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın&#8230;” buyurulmuştur.</p>
<p>Hz. Peygamberim tebliğ görevi de i’tisâmı gerektirir. Sünnet, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Rabbi’nden aldığı risâleti tebliğden ibarettir. Allah ona bu risâleti tebliğ etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun.’(Maide,67) Sünnet de Risâlet-i Muhammediyye’nin tebliğine dâhil olduğuna göre ona uymak şeriate uymaktır.(50)</p>
<p>Kurân-ı Kerîm’de Kitab’ın yanında ayrıca “hikmet” de zikredilmiştir. Meselâ, “Allah sana Kitab’ı ve Hikmeti indirdi”(Nisa,113) ve “(Ey Peygamberim hanımları) Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve Hikmerii hatırlayın.”(51) Bu “hikmet” kelimeleri sünnet olarak tefsir edilmiştir.(52) Bu âyetlerde Kurân zikredilmiş, hikmet de hemen onun arkasından getirilmiş, ona tâbi kılınmıştır.</p>
<p>Bu örneklerin dışında Kurân-ı Kerîm’deki bazı ifadeler sünnetle irtibatlandırılmıştır. Meselâ, “Allah’a ancak güzel sözler ulaşır. Onları da ancak amel-i sâlih ulaştırır”(Fatır,10) âyetindeki “amel-i sâlih”, “sünnete uygun olan amel” olarak yorumlanmıştır.(53) Buradan hareketle “sahih amel sünnete uygun davranıştır”,(53) ya da “müslümanca yaşamanın sıhhat şartı sünnettir” demek mümkündür.(54) Bundan başka olarak “Allah ve Resûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde,zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak birşcy bulamayanlara günah yoktur”(Tevbe,91) âyetindeki Resulullahın nasihati,onun (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiklerini tasdik, sünnetine sarılmak, sünneti yaymak ve sünnete teşvik ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) (yoluna, sünnetine) çağırmak olduğu belirtilmiştir.(55)</p>
<p>Bütün bu âyetlerden ve yorumlardan anlaşılacağı gibi “itisam bi’s-sünne” (sünnete bağlılık), herşeyden önce Kur’ân-ı Kerîm’in müekked emridir. Kur’ân, sünnete uymayı herhangi bir ayırım yapmadan bir bütün olarak tavsiye eder.</p>
<p>Hz. Peygamberce iman edilmesi emri ve onun (sallailahu aleyhi ve sellem) iman şartları içinde yer alması, onsuz (sallallahu aleyhi ve sellem) imanın tamamlanmaması, sahîh olmaması, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) konumunu belirler ve ona uymayı gerekli kılar. Sünnete i’tisâmı gerektiren Kur’ân, Hz. Peygamberi mutlak olarak müslümanlara örnek göstermiştir. Çünkü İslâm, insan hayatının bütün kısım ve yönlerini birlikte değerlendirir. Hz. Peygamberin üstlenmiş olduğu görevler tabiî olarak onun bir sünnetinin bulunmasını gerekli küar. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) teşri’ yetkisi vardır. Ayrıca sünnetinin vahye dayanması veya vahyin onayından geçmiş olması sünnetin kaynağının vahiy olduğunun belirtisidir. Kurân’m, ona karşı gelmeyi ve emrine uymamayı yasaklaması da sünnetin kaynağım gösterir ve onun (sallailahu aleyhi ve sellem) emri olan sünnete itaati farz kılar.</p>
<p>Bütün bu âyetler, Resûlullah’ın (sallailahu aleyhi ve sellem) değerim gösterdiği gibi sünnetinin de değerim gösterir. Kurân’ın emirlerine ve yasaklarına uyma konusunda gösterilen titizlik sünnete uymak konusunda da gösterilmelidir. Allah Teâlâ, KuTân’a uymayı nasıl farz kılmış ise Peygamberinin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine de uymayı farz kılmıştır.</p>
<p><strong>2-SÜNNETİN SÜNNETE İTİSÂMI ÖNGÖRMESİ</strong></p>
<p>Hidâyet rehberi ve tek örnek olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamberin, Allah’ın yoluna çağırıcı niteliğiyle kendisine uyulmasını istemesi pek tabiîdir. Aksi halde kendi konumu ve göreviyle ters düşer. Aynı zamanda bir düşünce veya bir yaşam biçimi, kendi kendisini tavsiye etmiyorsa herşeyden önce kendisiyle çelişki halindedir. Bu durum kişinin yaptığından emin olmadığı anlamına gelir. Kur ân-ı Kerim, sünneti tavsiye ederken sünnetin kendi kendisini tavsiye etmemesi, öncelikle Kurân’a aykırı düşmek demektir. Kur’ân, tavsiye ettikten sonra sünnetin kendisini tavsiyesi, Kur’ân’dan aldığı gücü ifade ve te’yittir. Ayrıca “Her kim dinimize uygun olmayan bir amel işlerse, o kabul edilmez.’’(56) hadîsi, i’tisâmın, naslara dayandığı özelliğini ortaya koymaktadır. Bu sebepjç sünnetin sünneti tavsiye eden verilerini, ayrı bir başlık altında tetkik etmeyi gerekli görüyoruz. Hz. Peygamber’in i’tisâmla ilgili beyânlarını, doğrudan, açık tavsiyeleri ve dolaylı teşvikleri diye iki grupta incelemek mümkündür.</p>
<p><strong>1- Sünnette Doğrudan İ’tisâm Tavsiyeleri</strong></p>
<p>Hz. Peygamber, vedâ hutbesinde “sünnete sarılma”yı, ümmetine vasiyeti olarak açıkça ilân etmiştir. “Size, sarıldığınız takdirde ebediyen sapıtmaya, cağınız (bir)şey bırakıyorum. Allah’ın Kitab’ı ve Nebî’sinin sünneti. Bunlar, havzda bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır.”(57)</p>
<p>Hz. Peygamber, bu vasiyet ve tavsiyesi ile Kur’ân yanında sünnete sarılmayı da teşvik etmiş ve ona uyulmasını istemiştir. Teşri’ yetkisini hatırlattığı hadîste(58) i’tisâmın gereğini, sünnetin gücüyle ve konumuyla te’yid etmiştir. Hz. Peygamber yine vasiyet niteliğinde kendisinden sonra sünnetine i’tisamı tavsiye etmiştir. O (sallaliahu aleyhi ve sellem),”Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden sapar. Sizden kim yaşarsa birçok ihtilafa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefa-i raşidinin sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız” buyurmuştur.(59) “Kim sünnetimi ihyâ ederse beni seviyor demektir. Kim beni severse, cennette benimle beraberdir”(60) hadîsinde ise Hz. Peygamber, hem sünneti yaşatma emri vermiş hem de sünnetine sarılmayı kendisiyle ilgilendirmiştir. “Kim benim fıtratımı (yaratılıştan sahip olduğum özellikleri) severse, sünnetimi yol edinsin”(61) hadîsi de aynı doğrultudadır.</p>
<p>Hayatın her safhasında her türlü ruh halinde sünneti gözetmek gerektiğini “Her kul için coşkulu bir dönem vardır. Her coşkunun da bir gevşemesi vardır.(Bu gevşeme dönemi) ya sünnete ya bid’ata doğru olur. Kimin gevşeme dönemi, sünnetten yana olursa o, hidâyete ermiş, kimin gevşeme dönemi bunun dışında olursa o, helak olmuştur”(62) hadîsinde ifade edilmiş ve ameller sünnete göre değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber, “Kim, benim sünnetimi benimseyip yaşarsa bendendir”(63) hadisinde sünnetine uygun yaşayanı kendisinden sayarken, sünnetinden uzaklaşanın kendisinden ve ümmetinden olmadığını sünnetimden yüz çevirirse benden değildir”(64) hadîsiyle ilân etmiştir.“Size birşeyi yasaklarsam ondan derhal uzaklaşın. Bir şey emredersem gücünüz yettiği kadar onu yerine getirin’(65)hadîsi de her konuda sünnete i’tisâm gereğini öngörmektedir. Hz. Peygamber, nehiylerini ve emirlerini mutlak olarak zikretmiş, hiçbir konuyla kayıtlamamıştır.(66) Buna göre onu (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğu gibi kabul etmek i’tisâm’dır. Hz. Peygamber, bu konuda gayet titiz davranmış, emirlerine uyulmadığı zaman konuyu hutbede ele almış ve ashâbını sünnete uyma konusunda uyarmıştır.(67) Meselâ, Hudeybiye’de hiçbir şey söylemeden ihramdan çıkmak suretiyle ihramdan çıkmayanları(68) kendisine uyma konusunda âdeta zorlamıştır. Sabah namazı kazaya kaldığı için tedirgin olan sahâbîlere “Dikkat edin! Sizin için bende bir örnek yok mu1’’(69)buyura- rak kendisini örnek almaları gerektiğini açıkça belirtmiştir. Bu ikazlar sünnete sarılmayı gerekli kılmaktadır. Hz. Peygamber, bu davranışlarıyla dinin ancak kendisini örnek almalarıyla öğrenilebileceğini belirtmiş olmaktadır. Meselâ, bayram günü yapılacak şeylerin kendisine uyulmakla öğrenileeceğini, “Bugün yapacağımız ilk şey namazdır. Her kim böyle yaparsa muhakkak bizim sünnetimize uygun iş yapmış olur.(70)- sözleriyle belirtmiştir. Hz. Peygamber, kendisini sadece ibadetlerde örnek ve ölçü olarak göstermemiştir. İzar boyu hakkında bir sahâbîye “Bende senin için örnek yok mu” buyurmuş,(71) günlük yaşantıda da sünnete i’tisâm teşvikinde bulunmuştur.</p>
<p>Ümmetin fırkalara ayrıldığı zamanlarda ‘kendisinin ve ashabının yoluna uyanların’ kurtulan grup olacağım belirten Hz. Peygamber,(72) her devirde ve her durumda olduğu gibi -özellikle zor zamanlarda- sünnnete itisamın kurtarıcı niteliğine dikkat çekmiş olmaktadır.</p>
<p>Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iktida da sünnete i’tisâmı gerekli kılar. “Bana iktida eden bendendir.(73)hadîsinde Hz. Peygamber, açıkça kendisine uyulmasını emretmektedir. “Size iki şey bıraktım, onlara sarıldığınız zaman asla sapıtmazsınız, Allah’ın kitabı ve Nebisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti(74) hadîsinde de Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’ân ile sünnete teşvik ettiği ve onlara iktidaı emrettiği belirtilmiştir.(75) Resûlullah’ın (sallailahu aleyhi ve sellem) sünnetlerine iktida; sünneti kabul etmek ve delâlet ettiği şeyle amel etmek,(76) fiilinde, terkinde takririnde, sözünde Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uymaktır.(77) Zira iktida, işinde başkasına uygun olmayı aramak, yaptığı işte başkasına uymaktır.(78) Ayrıca o (sallallahu aleyhi ve sellem), sünnete sarılan kimsenin cennete gireceğini belirterek sünnete uymanın uhrevi yönünü ve mükafatım da bildirmiştir.(79)</p>
<p><strong>2-Sünnette Dolaylı İtisâm Teşvikleri</strong></p>
<p>Hz. Peygamberim “sünnet” kelimesini açıkça zikretmemekle beraber “sünnete sarılma”yı tavsiye ve teşvik ettiği hadîsleri vardır. O (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sözlerin en güzeli Allah’ın kelâmı, yolların en doğrusu, en güzeli ise Muhammed’in yoludur”(80)buyurarak sünnetten daha doğru ve üstün yol olmadiğını belirtmek süreriyle ona i’tisâmı teşvik etmiştir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi Hz. Peygamber, kendisine imanın önemini hatta ahirete uzanan yönünü belirtmiştir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine kabir ahvalinin vahyolunduğunu, mü’minlere Muhammed hakkında soru  sorulacağını “O Muhammed’dir, bize beyyineler getirdi. Biz de onun davete» icabet edip iman ettik” diye cevap verenlere, meleklerin “Sen rahat uyu, seni iyi bir mü’min olduğunu anladık” diyeceklerini haber vermiştir.(81) Hz. Peygamber, kendisine duyulan sevginin de imanla ilgisi olduğunu belirtmiştir. “Allah’a andolsun ki hiç biriniz beni babasından ve evlâdından (82)ve “bütün insanlarda daha çok sevmedikçe (gerçek manada) iman etmiş olamaz’(83)hadîsleri bunu açıkça ortaya koyar. Buhârî (v. 256/870) de bu hadîsten hareketle Peygamberi sevmeyi imanın şubelerinden biri olarak kabul etmiş ve bu hadîsin bulunduğu konuya “Resulü sevmek imandandır”(84) başlığım koymuştur.</p>
<p>Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna işaret eden hadîsler, sünnete i’tisâmı teşvik eder. Hz. Peygamber’in “Dikkat edin! Bana Kitab ve onun misli verildi. Dikkat edin! Bana Kurân ve onun misli verildi (85) hadîsi sünnetin önemine ve konumuna kaynak göstererek dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber’in bir davada “Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim” buyurduktan soma Kur’ân’da olmayan bir hüküm vermiş olması,(86) sünnete uymanın Kitab’a uymak demek olduğu mesajını vermektedir. Hatta bu olay sünnete uyma konusunda güçlü bir teşvik anlamındadır. Ömer b. Abdülaziz (v. 101/719) de “Sünnete sarılmak, Allah’ın Kitabı’ın tasdîk ve ona tam itaat sayılır”(87) sözünü bu gibi naslardan hareketle söylemiş olmalıdır.</p>
<p>Hz. Peygamberin teşri yetkisinin olduğunu belirtmesi konuya ait önemli delillerdendir. O, ileride sünneti inkâr edenlerin çıkacağını belirttikten sonra “Dikkat edin! Allah’ın Resûlü’nün haram kıldığı, Allah’m haram kıldığı gibidir”buyurmuştur.(88)- Hz. Peygamber, Kur’ân ile sünnetin birbirinden ayrılmayacağını belirtmiştir.(89) Bununla beraber, o (sallallahu aleyhi ve sellem), Kurân dışında da vahiy aldığını, teşri yetkisini kabul etmeyip sünneti inkâr edenler olacağını, sünnete karşı çıkacak grupların türeyeceğim, hadîsleri önemsemeyen, her meseleyi Kurânda aramak gibi bir temâyül gösterecek bozuk zihniyetlerin belireceğini haber vererek ümmetini ikaz eder ve böyle kimseleri, şu sözleriyle tehdit eder.(90) “Benim emrettiğim veya nehyetdiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış biri olarak ‘biz onu bunu bilmeyiz. Allahın Kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar derken bulmayayım.(91) Hz. Peygamber böylece sünnetin, dinin iki kaynağından biri olduğunu inkâr edenleri, suç üstü yakalayıp teşhir etmiştir.(92)</p>
<p>O (sallallahu aleyhi ve sellem), sünnet inkârı ve sünnetsiz İslâm arayışlarının olacağım haber vererek ümmetini uyarmış, İslâm dininde Kurânla yetinmeye onay vermemiştir. Hz.Peygamberin bu kimseleri kınaması, bu iddiada bulunanların Kuran’a sarılmakta da samimi olmadıklarını gösterir. Konunun önemi, hadisin başka rivayetlerine yer vermeyi gerekli kılmaktadır. Bu hadîsi Hz. Peygamber, Haybedde iken söylemiştir.İrbâz b. Sâriye, olayı şöyle anlatmaktadır: “ Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hayberie indik. Yanında da ashâbından (o gün) onunla beraber olanlar vardı. Hayberin reisi, inatçı ve kurnaz bir kimseydi. Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) dönerek ‘&#8221;Ey Muhammedi sizin için eşeklerimizi kesmeniz, meyvelerimizi yemeniz ve kadınlarımıza saldırmanız (helâl midir?)’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kızdı ve Abdurrahman b. Avfa atına binip şunu duyurmasını istedi: ‘Cennet, mü’minden başkasına helâl değildir. Namaz için toplanın. Ashâb, toplandı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara namaz kıldırdıktan soma ayağa kalkıp şöyle buyurdu: ‘Sizden biriniz koltuğuna yaslanarak Allah’ın şu Kur’ân’da haram kıldıklarından başka şeyleri haram kılmadığını mı zannediyor. Dikkat edin! Vallahi ben öğüt verdim, emrettim ve yasakladım. Bunlar (emirler ve yasaklar), Kur’an’dakiler kadardır,hatta ondan fazladır. Allah, (cizyelerini) verdikleri müddetçe size ehli kitabın  evlerine izinsiz girmeyi, kadınlarına yaklaşmanızı, meyvelerini yemenizi (yani kanlarını, kadınlarını,mallarını)(93) yasakladı.(94)</p>
<p>Konuyla ilgili başka bir rivayet ise şöyledir:”Sizden (ümmetimden) birinin (koltuğuna, dirseğine) dayanmış olarak beni yalanlaması umulur mu? Benden bir hadis rivayet edilir de ‘Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu söylememiştir.’ der.'(95)Buna göre Hz. Peygamber, hadîs inkarının kendisini yalanlamak sayıldığını belirtir.Başka bir rivayette ise inkarcıları şöyle anlatır.’’Benden bir hadis rivayet edildiğinde ‘Resûlullah (sallalluhu aleyhi ve sellem) bunu söylemedi. Bunu bize garanti edecek kim var?’ der.”(96) Bu ifâde, sünnet inkârcılarının kendilerinden başka kimseye güvenmediklerini gösterir. Hz. Peygamber, sünnet inkârcısına hadîs ulaştığında koltuğuna gerine gerine oturmuş olduğu halde hadîsi zikreden kişiye “Bizimle sizin aranızda Allahın Kitab’ı vardır! Bu Kitab&#8217;da neyi helâl bulursak onu helâl eder ve neyi haram bulursak onu haram kılarız” diyeceğini haber verdikten sonra “Oysa Allah&#8217;ın Peygamberinin haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir”(97)buyurarak meselenin önemine ve sünnetin kaynağına dikkat çeker.</p>
<p>Aynı şekilde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bu Allah’ın Kitab’ı, onda bulunan helali helâl sayarız, onda bulunan haramı haram sayarız” diyeceklerini söyledikten sonra “Dikkat edin, kime bir sözüm ulaşır onu yalanlarsa Allah’ı, Resûl’ün kendisini, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü de yalanlamış olur” buyurmuştur, inkâra bu sözlerle, Allah’ın Peygamber’ine verdiği yetkiyi inkâr etmekte, dinde Peygamberim kendi kendine hareket ettiğini ve onun sözlerine güvenilemeyeceğini belirtmiş olmaktadır. Sünnet inkârcıları, hadîste bulunanlarla Kuran’da bulunanların tıpatıp aynı olduğunu düşünerek Hz. Peygamberim emri veya nehyi kendisine ulaştığında “Allah’ın Kitab’ı yanımızda, bu onda yok” derler.”(98) Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), sünnet inkarcılarını haber verdikten sonra teşri’ yetkisini belirten emirler vermiş olması gâyet mânidardır. “Dikkat edin! Bana Kur’ân ve onunla birlikte benzeri verildi. Dikkat edin! Koltuğuna kurulmuş karnı tok bir adamın şöyle demesi yakındır. ‘Siz bu Kurân’a sarılın (yeter), onda bulduğunuz helali helâl sayın, haramı haram sayın.’ Resûlullah’ın haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir. Dikkat edin! Size ehlî eşek ve bütün yırtıcı hayvanların eti ve sahibinin istememesi hariç anlaşmak (zımmi) kimselerin yitiği helâl değildir. Kim bir kavme misafir olarak giderse, onların gelen kişiyi misafir etmeleri gerekir, etmezlerse misafirin kalacağı kadar onlardan alması gerekir. Misafir etmeleri halinde verilen kadar alması gerekir.”(99)Şatibî (v. 790/1388), konuyla ilgili olarak “Sünnet, Kitab’ı tefsîr eder. Kim sünneti bilmeden Kur’ân’ı alırsa, sünnette sürçtüğü gibi Kur’ân’da da sürçer” demiş, önceki milletlerin bundan dolayı dalâlete uğradığını belirtmiştir.(100)Beğavî (v. 516/1122), “Bu hadîs, hadîsin Kitab’a arzına ihtiyaç olmadığına delildir. Sünnetin, kendi başına hüccet olduğu sâbit olmuştur. ‘Bana Kitab ve benzeri verildi’ hadîsi de bunu gösterir” demiştir. Hadîste geçen koltuk (el-erîke) ifâdesi ile Hz. Peygamberin, ilim yapmayıp köşklere (lükse) düşkün olan refah içinde olanları murad ettiği belirtilmiştir. Bu kimseler, ilimle meşgul olmayan zenginlik içinde yaşayan kimselerdir.(101)</p>
<p>Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi söz ve fiillerini dinde kaynak göstermesi, hiç şüphesiz bir i’tisâm tavsiyesidir. Birgün kendisine vahiy geldikten sonra “Benden alın (öğrenin)” buyurmuş ve recmle ilgili hükümler koymuştur.(102)Namazı benden gördüğünüz gibi kılın’(103) ve “Hac uygulamalarını (menâsikini) benden alın’(104) hadîsleri ibadetlerde sünnete uymaktan başka çare olmadığını göstermektedir. “Din işlerinize dâir birşey söylersem onu alıp uygulayın”(105)hadîsi de tüm dînî konularda sünneti esas almayı gerektirir. Muâz b. Cebelin (v. 18/639) Yemen’e giderken sünnetin, hükümlerinde kaynak olacağını söylemesi ve Hz. Peygamberin onu memnunıyede tasdiki(106) de sünnete i’tisâm gereğinin delillerindendir.</p>
<p>“Emanet, gökyüzünden insanların kalplerinin derinliğine indi. Kur’ân indi. Kur’ân’ı okudular ve sünnetten öğrendiler.(107)hadisinde ise Hz. Peygamber, İslâmî değerlerin Kur’ân’dan ve sünnetten öğrenilebileceğini belirtmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in; kabak, testi, ziftlenmiş ve ağaçtan oyulmuş kaplarda içecek hazırlanmasını yasak ettikten sonra “Resûl size ne verdiyse alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.’’âyetini okuması(108) da kendisinin emir ve nehîy yetkisini göstermesi yanında sünnetin izlenmesi gereğini ortaya koyar.</p>
<p>Hz. Peygamber, getirdiği hidâyet ve ilmi kabul eden ve etmeyenlerin durumunu, toprak çeşitlerine benzeterek anlatmıştır. Kabul etmeyenleri, yağmur yağdığı halde kendisine de etrafına da fayda vermeyen toprağa benzetmiş,(109) böylece kendisine uyulması gereğine işâret etmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber, kendisine itaati emreden,(Nisa,13-80)ve isyanı yasaklayan(Nisa,14) âyetleri tekrar ve te’yid mâhiyetinde kendisine itaati emretmiş ve isyanı yasaklamıştır. O (sallallahu aleyhi ve sellem),”Kim bana itaat etmişse, Allah’a itaat etmiştir; kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiştir” buyurmuştur.’’“Ümmetimin hepsi cennete girecektir. Ancak imtina edenler giremeyecektir” hadîsinde Resûlullah (sailallahu aleyhi ve sellem) imtina edenlerin kimler olduğunu, ‘’Kim bana itaat ederse cennete girecektir, kim bana isyan ederse o imtina etmiştir”’’(110)buyurarak izah etmiştir. Bu hadîs, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden imtina etmenin, ona (sallallahu aleyhi ve sellem) isyan(111)sayıldığı anlamına gelir. Buna binâen de emrettiği ve nehyettiği konularda Allah’a ve Resûl’üne itaat edene cennet vâcip olur, neticesine varılmıştır.(112) Peygamber’e itaatin cennete, itaatsizliğin cehenneme uzanması, sünnete i’tisâm’ın sadece dünya üe değü, âhiretle de ilgili çok ciddi boyutunun olduğunu gösterir. Bu da dolaylı olarak i’tisâmı tavsiye ve teşviktir.</p>
<p>Meleklerin, Hz. Peygamberi ziyafete davet eden bir haberci benzetmesini yaptıkları hadîste, melekler, “Kim Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat ederse, Allah’a itaat eder, kim Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) isyan ederse Allah’a isyan eder. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların arasını bu açıdan ayırdetmiştir” demişler,(113) itaatm âhiretteki sonucunu cennet olarak göstermişlerdir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da kendisine itaat edilmesi gerektiğini, itaatsizliğin kötü akıbetini çok açık bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: “Benim ve Allah’ın benimle size gönderdiği dinin konumu şu adama benzer. Bir kavme gelir ve ‘Ey kavmim! Ben üzerinize gelen bir ordu gördüm, ben apaçık bir uyarıcıyım. Başınızın çaresine bakın’ der. Kavminden bir grup ona inanır ve itaat eder, geceden yola çıkar ve kurtulur. Bir grup da onu yalanlar ve bulundukları yerde kalırlar. Söz konusu ordu da sabaha karşı onlara baskın yapar, hepsini öldürür, köklerini kazır. İşte, bana itaat eden ve getirdiğime uyan kimseler ile bana âsi olan ve getirdiğim hakkı yalanlayan kimselerin durumu budur.”(114) Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat konusundaki bu önemli ikazlar, ona itaat etmekten yüz çevirmenin, kâfirlerin işi olduğuna delâlet etmektedir.(115)</p>
<p>Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine itaati, biat alırken şart koşardı. Kolay ve zor anlarda, sevinçli ve kederli zamanlarda kendisini dinleyip itaat etmek üzere biat alırdı.(116) Bu, hayatın her safhasında İslâm’ı sünnetin gösterdiği şekilde yaşamaya çalışma sözü almak demektir.</p>
<p>Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına her konuda kendisine itaat etmeleri gerektiğini öğretmiştir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), Fatıma bint Kays’a, Üsame b. Zeyd’le evlenmesini tavsiye etmiş, Fâtıma, Usâme’yle evlenmek istemediğini söyleyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’a ve Allah ın Resûlü ne itaat etmende senin için hayır vardır” buyurmuştur.(117) Böylece o (sallallahu aleyhi ve sellem), evlilik gibi kişisel bir konuda dahi kendisine itaat edilmesini istemiştir.</p>
<p>Sahâbîlerin Hz. Peygamber’e itaat örnekleri de itaat-i’tisâm ilişkisinin anlaşılmasına yardımcı olur. Sehl b. Huneyf (v. 38/658), Sıffin’de, re’yden kaçıp sünnete sarılmayı tavsiye etmiş ve kendisini örnek göstererek “Görüşlerinizi dininize havâle edin (Dinin söz konusu olduğu yerde re’yinizle hareket etmeyin)! Vallahi Ebû Cendel günü Resûlullah’in (sallallahu aleyhi ve sellem) emrini reddetmek elimden gelseydi onu mutlaka reddederdim” demiştir.(118) O, Hudeybiye antlaşmasına aykırı harekette bulunmak elinden gelseydi, müşriklerle harbedeceğini ama antlaşma imzalanınca Resûlullahın (salllallahu aleyhi ve sellem) emrine  imtisâlen herkesin harpten vazgeçtiğini anlatmak istemiştir.(119)</p>
<p>Yine sahâbîlerin sünnete ittiba örnekleri(120) ve kendilerini, Hz.Pegamber döneminde “Resûl’e ittiba eden kimseler” olarak tavsif etmeleri,(121) ittiba-i’tisam ilişkisi açısından önemlidir.</p>
<p>İbn Hıbbân, Resûlıllah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine itaati; “uydurma gerekçelerle sünnetin defi için yol arayanların söylediklerine aldırmaksın Allah’ın dini konusunda ileri-geri görüş belirtenlerin görüşlerini bir tarafa iterek, kemiyet ve keyfiyetine bakmadan sünnete boyun eğmekten ibarettir” diye tanımlamıştır.(122) Konuyla ilgili âyet ve hadîsler yanında İbn Hibbân’ın bu tarifi  meseleyi bir müslüman olarak nasıl anlamamız gerektiğini ve üzerimize düşen görevin ne olduğunu en güzel biçimde özetlemektedir.</p>
<p>İleride özel bölümünde ayrıca tetkik edileceği gibi Hz. Peygamber’in, kendisine ittibada kusur edenlere tepki ve uyarıları da sünnete i’tisâmın gereğini ortaya koyan dolaylı sayılabilecek sünnet delillerinden bir kısmını oluşturur. Resûlullah (sallalhhu aleyhi ve sellem) ashâbma bir gazveye çıkmalarını emrettiğinde içlerinden biri, öğle namazını Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte kılmak, kıyamette şefaate sebep olur ümidiyle onunla selâmlaşmak ve duasını almak için arkadaşlarından geri kalmış. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namazdan sonra ona “Arkadaşların ne kadar önce gitti” buyurmuş, o kimse(123) “Evet, erken çıkmalarıyla beni geçtiler” deyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Yemin olsun ki fazüet açısından seni iki şark ve iki garb arasından daha çok geçtiler (Yeryüzünde ne varsa infak etsen onların erken çıkışlarının faziletine ulaşamazsın)” buyurmuş,(124) verdiği emre anında itaat etmeyenin büyük kaybı olduğunu belirtmiştir. O kimsenin niyeti iyi de olsa hayır, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dediğinde, gösterdiği yoldadır. Aynı şekilde sahâbîler, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), ruhsat verdiği bir işi yapmaktan çekinince kızmış ve “Bazılarıııa ne oluyor, bir şeyi onlara emrediyorum, ondan yüz çeviriyorlar, vallahi ben onlardan Allah ı daha iyi bilir ve daha çok korkarım” buyurmuş,(125) kendisine uyulmasını sünnetin kaynağını belirterek hatırlatmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber in sözlerinden anlaşıldığı üzere “ittiba, sünneti imam edinip gerekeni yapmaktır.”(126) İttiba, ittiba edilenin yaptığını, aynı şekilde yapmaktır. İttiba edilen (Kcsûlullah), bir işi ibadet olmak üzere yapmışsa o işi ibadet olarak yapmak uyanlara meşru kılınmıştır, emredilmiştir. Bir mekan veya zamanı bir ibadete tahsis etmişse tabii olarak O’na uyanlar da o zamanı ve mekanı o ibadete tahsis etmelidirler.(127) Sünnete tâbi olmak, Resûlullah’ın (saallahu aleyhi ve sellem) getirdiği şeriata tâbi olmak demektir. O şer’i hüküm bazan farz, bazan vacip bazan da sünnet ve müstehab olur. O halde insanın hayatında hakiki bir yol takıp etmiş olması için yegâne doğru yol, hidayet yolu üzere olan Sünnet-i Resûlullah üzere olmasıdır.(128) Sünnete ittiba, Allah katından gelen risâlete ittiba demektir. Risâlete ittibadan geri kalan ise Nuh’un gemisinden geri kalan gibidir.(129) Demek oluyor ki sünnete ittiba etmemenin sonucu helâk olmaktır. Nitekim Şâtıbî de “Sünnete ittiba yolunda helâk olmak kurtuluştur” demiştir.(130) Zira sünnete ittibadan ayrılan bid’ata düşer.(131) “Özellikle bid’atler ortaya çıktığında sünnete ittiba daha kıymetlidir. Sünnetin küçük bir âdâbına riâyet etmek, önemli bir takvayı, kuvvetli bir imanı gösterir. Öyle ki günlük işlerde sünnete ittiba, o günlük işi, o fitri ameli, ibadet ve şer’i hareket haline getirir. Çunku, o basit harekede kişi, Resûlullah a (sallallahu aleyhi ve sellem) ittibaı düşünür, şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve sünnete ittibaı kendine âdet eden, adetleri ibadete çevirir.(132)</p>
<p>Ayrıca insan, sevdiği zata benzemek ister. Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve selem)sevenlerin sünnete ittiba ile ona benzemeye çalışmaları gerekir(133)</p>
<p>Diğer taraftan Hz. Peygamber, sünnete uyulduğunu görünce memnuniyetini izhar etmek suretiyle de itisamı teşvik etmiştir.Birgün yolda giderken kubbeli bir bina görmüş ve bina sahiplerinin ahrette karşılaşacağı durumu anlatmış,binanın sahibine Hz.Peygamberin sözü iletilince hemen kubbeyi yıktırmış. Hz. Peygamber, durumu öğrenince takdir anlamında “Allah ona merhamet etsin” diye dua etmiştir.(134)</p>
<p>“Burada bulunan bulunmayanlara duyursun”(135) ve “Allah, sözümü duyup ezberleyen, sonra da onu duymamış olana nakleden kimsenin yüzünü ağartsın! Zira iyi anlayışı olmadığı halde bilgi taşıyan nice kimse vardır. Bilgiyi kendisin-den daha iyi anlayana taşıyan nice kimse de vardır”(136) hadîsleri gibi sünnetinin tebliğ edilmesine ve yayılmasına teşvikine(137) dair emirleri de sünnete i’tisâm tavsiyesidir. Bu arada Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve seüem) kendi sözünün diğer sözlerden farklılığına işaret etmesi de sünnetin ve sünneti tebliğin önemini göstermektedir. Meselâ, “Benden hadîs rivayet edin, zararı yok. Ama kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” buyurmuştur.(138) Yine Hz. Peygamberdin Kur’ân-ı Kerîm dışındaki sözlerinden sonra “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?”(139) ifadesi ve farz ibadetler dışındaki ibadetleri duyurma emrini vermesi,(140) sünnete bağlanmak gereğini ortaya koyar.</p>
<p>Hz. Peygamber, çağrısının -Kudân’da da bildirildiği gibi- farklı olduğunu belirtmiştir. Birgün, namazda olan Übey b. Kâ’b’a (v. 22/643) seslenmiş, namazda olan Übey, namazım bitirip Resûlullah’ın (saüaüahu aleyhi ve sellem) yanma gidince Resûlullah (saüaüahu aleyhi ve sellem) “Seni çağırdığım vakit bana cevap vermene engel olan sebep nedir?” diye sormuş, Übey, namazda olduğunu söyleyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ın bana vahyettiği Kur’ân’dâ ‘hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah&#8217;a ve Resûl&#8217;üne icabet ediniz’ emrini bulmadın mı? (duymadın mı)&#8221; buyurmuştur.(141) Boylece konusu ne olursa olsun çağrısına icâbct edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir Übey b Kabın kıldığı namaz, muhtemelen nafile bir namaz idi. Çünkü farz namazlar, mescidde Hz. Peygamber ile kılınıyordu. Hz. Pcygamber&#8217;in, Übey’in namazda olduğunu öğrendiği halde âyeti okuması, Resûlullah&#8217;a (sallallahu aleyhi ve sellem) icâbet edilince elde edilecek faziletin, namaza devam edilecekken elde edilecek faziletten daha üstün olduğuna işarettir. Çünkü Resûlullah&#8217;a (sallallahu aleyhi ve sellem) icabeti emreden âyetler mevcuttur.(142)</p>
<p>Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendi getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenilmesine ya da kendi verine bir başka peygamberin konulmasına kesinlikle müsaade etmemiştir. Onun bu tavrı, i&#8217;tisâmın gere-ğini ortaya koyan güçlü delillerdendir. Meselâ, Hz. Ömer, Tevrât&#8217;tan bazı bölümleri Hz. Peygambere okuduğunda Hz. Peygamber&#8217;in yüz ifadesi değişmiş ve “Şaşırdınız mı? Ömer! Yemin olsun ki ben size kusursuz, bir din getirdim, Ehl-i kitaba birşey sormayın, kendileri sapmışken sizi hidâyete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir batılı tasdik eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Mûsâ hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helal olmazdı. Mûsâ aranızda olsa beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de Nebilerden sizin payınızın) buyurmuştur.(143) Öte yandan bir kimse, kendisine kürek kemiğine yazılmış bazı yazılar getirdiğinde de Hz. Peygamber aynı tepkiyi göstermiş ve ‘Bir topluma peygamberlerinin getirdiklerini terk edip kendi peygamberlerinden başka bir peygamberin veya kendi kitaplarından başka bir kitabın getirmiş olduğu şeylere yönelmeleri sapıklık olarak yeter” buyurmuştur. “Sana indir diğimiz o kitap kendilerine kâfi gelmedi mi?” (Ankebut,51) âyeti de bu olay üzerine nâzil olmuştur.(144)</p>
<p>“Kim, bizim işimizden olmayan birşey icâd ederse o merduddur.(145) hadîsinde Hz. Peygamber, kendi yoluna aykırı olan herşeyin kabul görülceğini ilân etmiştir. Sünnetin zıddı demek olan bid&#8217;atı kesinlikle yasaklayan hadîsler(146) ile başka ümmetlere benzememek gerektiğini belirten hadîsler(147)sünnete i’tisâma dolaylı yoldan teşvik eden delillerdendir.</p>
<p>Hz. Peygamber, kendi tercihini belirtmek sûretiyle tercihlerde bile i’tisam teşvikinde bulunmuştur. Meselâ, hanımlara mahsus hallerde özürlü olan Hamne bint Cahş’a iki yol göstermiş ve “Hangisini yaparsan sana yeter. Şayet ikisin de yaparsan orası senin bileceğin iş. Benim ise bu ikisinden en çok beğendiği şudur.(148)buyurarak tercihini belirtmiş ve böylece peygamber tercihine uymayı tavsiye etmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber, vasiyetlerinin yerine getirilmesine özen gösterilmesini istemiş, ümmetini bu konuda uyarmıştır. Sekaleyn hadîsi olarak bilinen hadîste o (sallallahu aleyhi ve sellem), “Size iki şey bırakıyorum, biri diğerinden büyüktür. Benden sonra onlara sarılırsanız asla sapmazsınız. Kitabullah ki -gökyüzünden yere uzanmış iptir- ve ehl-i beytim. Bu ikisi havzda bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır. Kurân ve ehl-i beyt konusunda benimle ters düşmemeye dikkat edin. Bunlar hakkında bana nasıl halef olacağınıza dikkat edin” buyurmuştur.(149) Bu hadîste sünnetin, Kur’ân’ın zımnında olduğu(150) veya ehl-i beyt’i sünnet olarak yorumlayanlara(151) ve onların</p>
<p>ictihadlarının sünnete dayandığı görüşüne(152) göre ve Hz. Peygamber’in ehl-i beyti tavsiyesinde onların, sünneti daha yakından takip etmiş olma özelliğinin etkili olduğu düşüncesine göre bu hadîs de “i’tisâm”ı öngören bir delildir.</p>
<p>Bütün bu rivayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber sünnetine uyulmasını, bağlanılmasını ısrarla istemiştir. Kendisinden sonra bir zaman sınırı belirlemeden ve konu ayırımı yapmadan sünnetine bağlanılmasını vasiyet etmiştir. İlgili naslardan çıkan sonuç; sünnetlere, her halükârda tereddüt göstermeden bağlanmanın vâcib olduğudur.(153) Naslar, müslümanları her durumda Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerine uymaya sevketmektedir .(154)</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3 class="r">Kaynak:Aynur Uraler &#8211; Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık(Marmara İlahiyat Fakültesi Yayınları)</h3>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(1)..Dârimî, İstizan 19;Buhârî,Libas 82,84,85,87;Tefsir.58/4Müslim’Libâs 120;İbnMâce,Nikâh 52; Ebû Dâvûd, Tereccül 5; NesâîZiyne,2426,71,72</p>
<p>(2)İbn Abdilber, Camili, 189.</p>
<p>(3)-Ebû Şâme, EPâlu’r-Rcsûl, s. 136.</p>
<p>(4)-Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’ân VI, 191.</p>
<p>(5)-Bk. Kurtubî, Cami IX, 6496.</p>
<p>(6)-Kâdı Iyâz, Şifâ II, 18.</p>
<p>(7)-Kurtubi,Cami,VII,5237</p>
<p>(8)-Kurtubi,Cami,1,32</p>
<p>(9)-Şevkânî, Fethu’l-kadîr II, 298. Şevkânî, âyetteki zamirin Resûl’e râci olduğunu belirtmiş ve “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ, 4/80) âyetinin bunu te’yid ettiğini söyle-miştir. a.g.e.; a.y.</p>
<p>(10)-Elmalılı, Hak Dini V, 3534.</p>
<p>(11)-“Allah’a itaat edin, Peygamberi’ne de itaat edin.” [Mâide, 5/92] âyeti açıkça itaati emreden âyetlerden biridir. Peygamber’e itaat ile ilgili âyetlerden bir kısmı için bk. Âl-i İmrân, 3/31, 32, 132; Nisâ, 4/13, 14, 59, 64, 65, 115; Enfal, 8/1, 13, 24, 27, 46; Tevbc, 9/63, 71,120; Nûr, 24/48, 51, 52; Şuarâ, 26/108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; Ahzâb, 33/33, 36, 66, 71; Muhammed, 47/133; Feth, 48/17; Hucurât, 49/14; Mücâdele, 58/9, 13; Teğâbûn, 64/16.</p>
<p>(12)-Bk. Abdülğanî Abdülhâlık, Hücayyctü’s-sünne, s. 244.</p>
<p>(13)_Bk. Kandemir, İki Cihan Güneşi, s. 245.</p>
<p>(14)-Kâdı Iyâz, Şifâ ,2,17.</p>
<p>(15)-Kurtubi,Cami,2,1445;V,3042;IX,6473;Kadı İyaz,Şifa,2,18</p>
<p>(16)-Darimi,Mukaddime,24&#8230;</p>
<p>Ağtrman, Sünnette İtaat, s. 165 (basılmamış doktora tezi).</p>
<p>(17)-Elmalılı, Hak Dini V, 3533.</p>
<p>(18)-Şafiî, Risale, s. 16.</p>
<p>(19)-Dihlevî, Hüccctulâhi’l&#8217;bâliğa I, 318.</p>
<p>(20)-İbn Abdilbcr, Cimi n, 190.</p>
<p>21)-Ahmed b. Hanbel II, 247, 258, 313-314, 355,448,457,467,482,495, 508; Buhârî, itisâm 2: Müslim, Hac 412; Fedâil 130; İbn Mâce, Mukaddime 1; Nesâî, Menâsik 1.</p>
<p>(22)-İbnü’l- Vczîr, el-A vâsim II, 368.</p>
<p>(23)-Hak Dini -33,1077-1078.</p>
<p>(24)-Kurtubî, Câmi IV, 2804.</p>
<p>(25)-Elmalılı, Hak Dini V, 3531.</p>
<p>(26)-Elmalılı, Hak Dini II, 1077.</p>
<p>(27)-Aydınlı, Sünen-i Dârimî (tercüme ve tahkik) 1,293-294.</p>
<p>(28)-Sindi, Haşiye VII, 154-155(Nesâi’nin Sünen’i ile birlikte).</p>
<p>(29)-Ahmed b. Hanbel IV, 131;Ebû Dâvûd, Sünne 5.</p>
<p>(30)-ilâmu’l-muvakkiîn 1,48.</p>
<p>(31)-Bk. Albânî, Hadîs, s. 34.</p>
<p>(32)-Buhârî, Meğâzi 59 ; Tefsir4/11; Ahkâm 4. Hz. Peygamber, bu sözü şu olay üzerine söylemiştir;O (sallallahu aleyhi ve sellem), bir seriyyeye Abdullah b. Huzâfe’yi komutan tayin etmiş ve ona itaat etmelerini emretmiş. Bu kumandan, bir meseleden dolayı maiyetindekilere öfkelenince Peygamber (sallallahu aleyhi vc sellem) sizlere bana itaat etmenizi emretmedi mi? Öyle ise odun toplayın, ateşe girin” demiş. Askerlerden bir kısmı ateşe girmeyi düşünmüş, bir kısmı da onlara engel olmaya çalışıp “Biz ateşten kaçıp Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sığındık” demişler. Onlar böyle konuşurken ateş sönmüş, komutan sakinleşmiş. Bu olay, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilince o, “Eğer ateşe girselerdi, kıyâmet gününe kadar ateşten çıkamazlardı. İtaat, ma’rufta olur” buyurmuştur. İbn Abbas, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer birşey hakkımda çekişirseniz onu Allah a ve Resûlü ne döndürün, eğer Allah a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu hem hayırlı ve netice itibarıyla daha güzeldir.” [Nisa, 4/59] âyetininin de bu olay üzerine nâzil olduğunu belirtilmiştir.(bk.Buhari,Tefsir 4/11)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(33)-Nisa,13 Peygambere(s.a.v) itaatin uhrevi mükafatıyla ilgili Örnekler için bk. Al-ı İmrân, 3/132; Nûr, 24/56; Fetih, 48/17.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(34)-Şâfiî, Risâle, s. 56, 71,98.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(35)-Bk. îbn Teymiye, Mecmûu Fetâvâ 1,143.</p>
<p>(36)-Bk. Kurtubî, Câmi IV, 2471.</p>
<p>(37)-Kurtubî, Câmi IV, 2496. İktida ve ittibâ’nın mânâlarının birbirine yakınlığı hakkındaki ızâh için bk. Şcvkânî, Fethul Kadir, 552.</p>
<p>(38)-Bk. Kurtubî, Câmi ,3,1832.</p>
<p>(39)-İbn Abdilber, Câmi II, 190; Suyûti, Miftâhul-cenne, s. 20.</p>
<p>(40)-Kurtubî, Câmi, IV, 2574.</p>
<p>(41)-Elmalılı, Hak Dini III, 2098,</p>
<p>(42)-Ahmed B.Hanbel,1,435,465;Darimi,Mukaddime,23;ibn Mâce,Mukaddime,1;Hakim,Müstedrek,2,318</p>
<p>(43)-Şatibî, itisam 1,44.</p>
<p>(44)-Bk. Sahih 1,168.</p>
<p>(45)-Bk. Beğavî, Şerhu’s-sünne I, 191</p>
<p>(46)-Albâni, Hadîs, s. 35.</p>
<p>(47)-Bk. Kuıtubî, Cami IX, 6255; Elmalılı, Hak Dini VII, 4572; Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’ân VL 13-14</p>
<p>(48)-Bk. Kurtubî, Cimi IX, 6255.</p>
<p>(49)-Atay, “Kur’ân’ın Anlaşılması”, E. Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi s 26</p>
<p>Ebû Zehra, İslâm Hukuku, s. 94.</p>
<p>(50)-Ahzâb, 33/34. Kitab’ın yanında hikmetin de zikdedildiği âyetler için bk. Bakara, 2/129,151,231; Âl-i İmrân, 3/164; Cum’a, 62/2.</p>
<p>(51)-Şafiî, Risâle, s. 45.</p>
<p>(52)-Kâdı Iyâz, Şifâ D, 35.</p>
<p>(53)-Albânî, Hadîs, s. 38.</p>
<p>(54)-Çakan, “Sünnete Uygun Yaşamazsanız?”, Altınoluk Dergisi, s. 10.</p>
<p>(55)-Abdulğani Abdulhalık,Hücciyetus sunne,s.293</p>
<p>(56)- Ahmed b. Hanbel VI, 146; Buhârî, Buyu’ 60; Sulh 5; itisam 20; Müslim, Akdiye 17,18; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Mâce, Mukaddime 2.</p>
<p>(57)_Muvatta, Kader 3; Dârekutnî, Sünen IV, 245; İbn Abdilber, Câmi II, 24, 110, 180; Temhîd XIV, 331; Hâkim, Müstedrek 1,93; Beyhakî, Sünen X, 114; Suyûtî, Miftâhul-cerme, s. 12.</p>
<p>Muvatta’da senedsiz olarak “belağanî” sığasıyla rivayet edilen hadîs hakkında Muvatta şârihi Zürkânî şöyle demiştir: “Mâlik’in ‘belağanî, belağahu’ ifadesiyle rivâyet ettiği hadîsler sahihtir. İbn Uycyne de bu kanaattedir.” (Şerhu Muvatta IV, 246) Bununla birlikte hadîs senedli olarak rivâyet edilmiştir, Dârckutnî hadîsi Sünen’inde senedli olarak Ebû Hüreyrc’den, merfu’ olarak rivâyet etmiş, hadîs hakkında bir değerlendirme yapmamıştır. Bilindiği gibi Sünen1 de Dârekutnî’nin “sahîh” olduğunu belirttiği rivâyetler bulunmaktadır. (Bk. II, 283). İbn Abdilber, hadîsi Cimiu Bcyâni’l-ilm ve Temhîdinde, senedli ve merfu’ olarak rivâyet etmiştir. Temhîd’de, hadîs Ebû Hüreyre ve Amr b. Avftan Rcsûlullah’a ulaşan sencdlerle rivayet edilmiş ve İbn Abdilber “Bu hadîs, mahfûz, ma’rûf ve meşhur bir hadîstir, ilim ehlince neredeyse senedden müstağni kılacak kadar şöhreti vardır” demiştir. (Bk. Temhîd XIV, 331). Hâkim, Müstedrekte hadîsi İbn Abbas’tan ve Ebû Hürcyre’dcn iki ayrı senedlc ve merfiı’ olarak rivâyet etmiştir. Aynı şekilde Beyhâki de Sünen’inde iki ayrı senedlc hadîsi rivâyet etmiştir.</p>
<p>Albânî, “Sekaleyn hadîsi, bu hadîsin şâhid’idir” demiş, Muvatta’daki rivâyeti taz’îf edenler olduğunu söylemiştir. (Bk. Silsiletu’l-ehâdisi’s-sahîha IV, 361). Hadîs, Tebrîzî’nin Mişkat’uıda da geçmektedir. Dipnotta, muhakkik Albâni, hadîsin mu’dal olduğunu ancak Hâkim’deki rivâyette hadîsin şâhidinin bulunduğunu belirtmektedir. (Bk. 1,66, hadis no 186). Metin Zirek, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı olarak hazırladığı yüksek lisans tezinde “sekaleyn hadîsi”ni tez konusu olarak tetkik etmiştir.</p>
<p>Şia’nın bu hadîse bakışını Vuşnevî, “Biz ‘Allah&#8217;ın Kitab’ı ve benim sünnetim’ gibi Peygamber’m (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine sarılmayı emreden nasların var olduğunu inkâr etmiyoruz ve bu hadîslerin sekaleyn hadîsinden ayrı hadîsler olduğunu söylüyoruz” sözleriyle ifade etmiştir (“Sekaleyn Hadîsi”, Ehl-i Beyt Mesajı Dergisi, s. 67).</p>
<p>(58)-Bâci, Müntekâ VII, 203.</p>
<p>(59)-Ahmed b. Hanbel IV, 126,127; Dârimî, Mukaddime 16; îbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, ilim 16; Hâkim, Müstedrek I, 96.</p>
<p>(60)-Tirmizî, ilim 16. Tirmizî, hadîsin “hasen-ganb” olduğunu belirtmiştir. Hadisin tankı; Müslim b. Hatim el-Ensârî &#8211; Muhammed b. Abdullah el-Ensârı &#8211; babası (Abdullah el-Mıisenna) — Alı b. Zeyd-Saîd b. el-Müseyyeb &#8211; Enes” şeklindedir. Sadece İbn Hacer’in Tehzîb’ini esas alarak yaptığımız araştırmada râvilerin sika olduğu belirtilmiştir. Yine Tehzıb de hadisin ravilerinden Muhammed b. Abdullah (bk. V, 177), Abdullah b. Müsenna (bk. m, 249), Ali b. Zeyd (bk. IV, 203) hakkında “zayıf” şeklinde cerh lafizlan da geçmektedir.</p>
<p>Tirmizî’de aynı bâbta yer alan bir hadîste Hz. Peygamber, terkedilen bir sünneti ihyâ eden kim- senin o sünnetle amel edenlerin sevabı kadar sevap alacağım belirtmiştir. Tırmızı, bu hadisin “hasen” olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Sünneti ihyâ ile ilgili bir başka hadîste: “Ümmetimin fesadı döneminde sünnetime sarılana yüz şehîd sevabı vardır” buyurulmuştur. (Taberânî, el-Mucemu’l-evsît V, 315; Heysemî, Mecmcu’z- zevâid I, 172. Heysemî, râvi Muhammed b. Sâlih el-Adevî’nin tercemesini bulamadığını onun dışındaki bütün râvîlenn sika olduğunu söylemiştir).</p>
<p>(61)-Abdurrezzâk, Musannef VI, 169.</p>
<p>(62)-Ahmed b. Hanbel II, 158,165,188,210; V, 409; İbn Ebî Asım, Sünne 1,28 (Kitâbüs-sünne’yi tahkik eden Albânî, hadîsin isnâdımn sahîh olduğunu tesbit etmiştir. Albânî, Silsilem ’1-ehâdisi’s- sahîha’da Ahmed b. Hanbel II, 165’de yer alan hadîsin isnâdımn hasen olduğunu belirtmiştir. [Bk. VI (ikinci kısım) 837,838].</p>
<p>Hadîsin“Her amelin bir coşkusu, her coşkunun da bir gevşemesi vardır. Kimin asıl coşkusu sün-netimden yana olursa, o mutlaka kurtulmuştur. Kimin de istek, arzu ve rağbeti sünnet dışına yönelik olursa o, helâk olmuştur” (İbn Hıbbân, Sahîh 1,172) şeklinde rivâyeti vardır. Aynca hadîsin farklı bir rivâyeti için bk. Tirmizî, Kıyâme 21.</p>
<p>Bu hadîslerin senedinde sahâbî râviler ve tekrarlar hâriç on yedi râvi bulunmaktadır. Tehzîb’i esas alarak yaptığımız kısa bir incelemede hepsinin ortak özelliğinin “sika’&#8221; olduğunu tesbit ettik. Bununla birliktecerh edilenlerde    olmuştur.                Tirmizî’deki        rivayette yer alan Yûsuf b. Süleyman hakkında “mechûl” (bk. VI, 262), Hatim b. İsmail hakkında “leyse bi’l-kavi” (bk. 1,401); Ahmed b. Hanbelin râvilerinden Muhammed b. İshâk hakkında “leyse bi’l-hucce” (bk. V, 28), Ebu’z- Zübeyr hakkında “yüktebu hadîsuhu ve la yuhteccu bih” (bk. V, 281) gibi cerh lafızları kullanılmıştır. Ancak bu ifâdeler, tüm rivayetlere göz önüne alındığında hadîsin sıhhatine halel getirmeyecek ifadelerdir.</p>
<p>(63)-Abdurrezzâk, Musannef,Vl, 169.</p>
<p>(64)_Ahmed b. Hanbel II, 158; IH, 241,259, 285; V, 409; Dârimî, Nikâh 3; Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5; İbn Ebî Asım, Sünne I, 31 (Muhakkik Albânî, hadîsin isnâdının sahîh olduğunu tesbit etmiştir).</p>
<p>(65)-Ahmed b. Hanbel II, 466-467,495, 503, 508, 517; Buhârî, itisâm 2;Müslim, İlim 2.</p>
<p>(66)-İbn Hacer, Fethu’l-bâri XV, 189-190.</p>
<p>(67)-Bk. Ahmed b. Hanbel VI, 45,181; Buhârî, Edeb 72; itisâm 5; Müslim, Fedâil 127,128.</p>
<p>(68)-Muvatta, Hac 184; Ahmed b. Hanbel I, 216, 353; II, 16, 34, 79, 119, 138, 141, 151; IV, 70,</p>
<p>165; V, 381; IV, 331; VI, 402, 403; Dârimî, Metıâsik 64; Buhârî, Hac 127; Buhârî, Şurût 15; Müslim, Hac 316-318, 320, 321; İbn Mâce, Menâsik 71; Ebû Dâvûd, Menâsik 78.</p>
<p>(69)-Müslim, Mesâcid 311. Hz. Peygamberdin kendisini örnek gösterdiği başka olaylar da olmuştur. Osman b. Maz’ûn’un devamlı gece namaz kılıp gündüz oruç tuttuğunu öğrenince ona “Yâ Osman, bize ruhbanlık emredilmedi. Benim üsve-i hasene olmam senin için geçerli değil mi? Vallahi, ben Allah’tan en çok korkanınızım ve Allah’ın hadlerini en iyi muhafaza edenim” buyurmuş, (bk Abdurrezzâk, Musannef,VI, 167-168; Ahmed b. Hanbel VI, 226; Dârimî, Nikâh 3; Ebû Dâvûd, Tatavvu 27; İbn Hıbbân, Sahîh I, 169-170) kendisinin örnek alınmasını istemiş, duyduğu endişeleri bırakıp kendi yoluna bağlanmasını istemiştir.</p>
<p>(70)-Ahmed b. Hanbel IV, 281-282, 303; Buhârî, Iydeyn 3, 8, 10, 17, 23; Edâhi 1, 11; Müslim, Edâhi 7.</p>
<p>(71)-Ahmed b. Hanbel IV, 364.</p>
<p>(72)-Bk. Tirmizî, İman 18.</p>
<p>(73)-Ahmed b. Hanbel V, 409.</p>
<p>(74)-Muvatta, Kader 3; İbn Abdilber, Cami II, 24; 180; Hâkim, Müstedrek 1,93; Beyhakî, Sünen X, 114; Suyûti, Miftahu&#8217;l cenne, s. 12.</p>
<p>(75)-Bâci, Münteka VII, 203.</p>
<p>(76)-İbn Hacer, Fethu&#8217;l-bari XV, 176.</p>
<p>(77)-Buhârî, itisam 4.</p>
<p>(78)-Kurtubi, Cami IV, 2471.</p>
<p>(79)-Bk. Alı el-Muttaki, Kenzu’l-ummal,1,183,XI,571-572;Suyuti,el Camiu-s Sağır,2,591 Suyuti hadisi Darekutni el fevadiul efrad&#8217;ından nakletmiş ve hadisin &#8216;Zayıf&#8217;olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>(80)-Ahmed b. Hanbel 1,281; m, 310-311,319,337-338,371; V, 103,108; Buhârî, Tefsir 34/2; 111/2; Müslim, Cum’a 43; İbn Mâce, Mukaddime 7; Nesâî, İydeyn 22; İbn Hıbban, Sahih 1,171.</p>
<p>(81)-Muvatta, Küsûf 4; Ahmed b. Hanbel VI, 345,354; Buhârî, ilim 24; Vudu’ 37; Cum’a 29; Küsûf 10; itisam 2; Müslim, Küsûf 8, 11; Nesâî, Cenâiz 115.</p>
<p>(82)-Ahmed b. Hanbel, III, 177,207, 275, 278; IV, 336; Buhârî, İmân 8; Müslim, İmân 69-70; İbn Mâce, Mukaddime 9.</p>
<p>(83)-Buhârî, İmân 8.</p>
<p>(84)-Bk. Buhârî, İmân 8.</p>
<p>(85)-Ahmed b. Hanbel IV, 131; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Hıbbân, Sahîh 1,173. Albânî, Silsiletul ehâdisi’s-sahîha VI (ikinci kısım), 871-872. Albânî, hadîsin hasen ve sahîh isnadlarla rivâyet edildiğini tesbit etmiş, mütâbi ve şâhidlerini de vermiştir.</p>
<p>(86)-Muvatta, Hudûd 6; Ahmcd b. Hanbcl IV, 115, 116; Buhârî, Sulh 5; Şurût 9; Eymân 3;30, 34, 38, 46; Ahkâm 39; İ’risâm 2; Müslim, Hudûd 25; İbn Mâce, Hudûd 7; Ebû Davud Hudûd 24; Nesâî, Kudât 22.</p>
<p>(87)-Şâtıbî, itisâm 1,65.</p>
<p>(88)-Ahmcd b. Hanbel IV, 132; İbn Mâcc, Mukaddime 2; Tirmizî İlim 10</p>
<p>(89)-Darekutni,Sünen,IV,245;Hakim,Müstedrek,193&#8230;</p>
<p>(90)-Bk.Çakan,Hadislerde Görülen İhtilaflar,syf;56</p>
<p>(91)-Darimi,Mukaddime,49;İbnMace,Mukaddime,2;Ebu Davud,Sünne,5..</p>
<p>(92)-Çakan,Hadislerle Gerçekler 2,syf;!38</p>
<p>(93)-Azîmâbâdî, Avnu&#8217;I-nu&#8217;bûd VIII, 303.</p>
<p>(94)-Ebû Dâvûd, Haraç 31.(Yazar bundan sonra erike hadisine değinir.)</p>
<p>Abdurrezzâk, Musannef,X, 453.</p>
<p>(95)-Abdurrezzâk, a.g.e. X, 453.</p>
<p>(96)-Tirmizî, ilim 10.</p>
<p>(97)-Taberânî, cl-Mu’cemu’l-evsât, VII, 313; İbn Abdilber, Cami II, 189.</p>
<p>(98)-Ahmed b. Hanbel VI, 8; İbn Hıbbân, Sahih I, 174.</p>
<p>(99)-Ahmed b. Hanbel IV, 131,132; Ebû Dâvûd, Sünne 5.</p>
<p>(100)-Bk. Şatibi,itisâm I, 59.</p>
<p>(101)-Bk. Şerhu’s-sünne I, 201.</p>
<p>(102)-Abdurrezzâk, Musanııcf VII, 329.</p>
<p>(103)-Ahmed b. Hanbel V, 53; Dârimî, Salât 42; Buhârî, Ezan 18; Edeb 27.</p>
<p>(104)-Ahmed b. Hanbel III, 366.</p>
<p>(105)-Müslim, Fedâil      139,140.</p>
<p>(106)-Bk. Ahmed b.        Hanbel V, 230,  236, 242; Dârimî, Mukaddime 20; Ebû Dâvûd, Akdiye 11;Tirmizî, Ahkâm 3.</p>
<p>(107)-Ahmed b. Hanbel V, 383; Buhârî, Rikâk 35; Fiten 13; Ptisâm 2; Müslim, İmâıı 230; İbn Mâce, Fitaı 27; Tirmizî, Fiten 17.</p>
<p>Dr. Bünyamin    Erul, Ebû İshâk  el-Fezârî’nin Siyerinde bu hadîsi, “sünnet” ifadesi           geçmeden</p>
<p>rivâyet ettiğini  belirterek hadîse             ihtiyada yaklaşır. (Bk. Sahibenin Sünnet Anlayışı,             s. 32-34).</p>
<p>Ancak hadîs araştırmalarında rivâyet disiplinine uymak gerekmektedir. Her biri hadîs imamı olan muhaddislerin tasnif ettiği  birinci sınıf hadîs kaynaklarında rivâyet tekniği içinde yer alan bir</p>
<p>habere karşı siyer kaynağına başvurulması, hadîs ilmi açısından anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir tutum olarak değerlendirilemez.</p>
<p>(108)- Nesâî, Eşribe 36.</p>
<p>(109)-Ahmed b. Hanbel IV, 399; Buhârî, ilim 20; Müslim, Fedâil 15; İbn Hıbbân, Sahih 1,165.</p>
<p>(111)-Ahmed b. Hanbel II, 252-253, 270, 511; Buhârî, Ahkâm 1; Cihad 109; Müslim, İmâre, 32, 33; İbn Mâce, Mukaddime 1; Cihâd 39; Nesâî, Biat 27; İstiâze 49.</p>
<p>(112)-Bk. İbn Hıbbân, Sahih 1,179.</p>
<p>(113)-Buharı, İ’tisâm 2.</p>
<p>(114)-Buhârî, Rikâk 26; İtisâm 2; Müslim, Fedâil 16.</p>
<p>(115)-Bk. Albâni, Hadîs, s. 33.</p>
<p>(116)-Abdurrczzâk, Musannef,Vl, 113; Ahmed b. Hanbel III, 387, 388,471; IV, 266; V, 314- Buhârî, Fitetı 2; Müslim İmâre 35, 41,42; Nesâî, Biat 1</p>
<p>(117)-Müslim, Talâk 47.</p>
<p>(118)-Ahmed b. Hanbel III, 485-486- Buhari,Cizye 18,Tefsir 48/5,İtisam,7;Müslim Cihad,94-96</p>
<p>(119)-Davudoğlu, Müslim Tercemcsi VID, 591.</p>
<p>(120)-Sahâbîlerin, sünnete ittibâma dair birçok örnek,bu            çalışmanın “Sahâbîlerin Sünnete Bağlılık Tezâhürleri” bölümünde bulunmaktadır.</p>
<p>(121)-Buhârî, Tıb 17. Bu hadîste Hz. Peygamber, ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba çekilmeden cennete gireceklerini belirtmiş, sahâbîler de daha sonra kendi kendilerine “Biz Allah’a iman ve Resûl’e ittiba eden kimseleriz” demişlerdir. Onların bu sözleri, aynı zamanda sünnete ittibaı, kurtuluş ve cennet ümidi olarak anladıklarını gösterir. Konuyla ilgili başka bir örnek için bk. Ahmed b. Hanbel IV, 373; Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 6.</p>
<p>(122)-Sahih 1,180.</p>
<p>(123)-Tirmizî’ deki rivâyette bu kimse, Abdullah b. Ravâha’dır.</p>
<p>(124)-Ahmed b. Hanbel İII, 438; Tirmizî, Cum’a 28.</p>
<p>(125)-Ahmed b. Hanbel VI, 45,181; Buhârî, Edcb 72; itisâm 5; Müslim, Fedâil 127,128.</p>
<p>(126)-İbn Esir, Nihâye I, 179.</p>
<p>(127)-Bk. İbn Teymiye, Mccmûu Fceâvâ 1,280.</p>
<p>(128)-“Abdulfettâh Ebû Ğudde İle”, İslâm Dergisi, s. 17.</p>
<p>(129)-İbn Teymiye, Mccmûu Fetâvâ IV, 137.</p>
<p>(130)-İ&#8217;tisâm I, 20.</p>
<p>(131)-Bk. Serahsi, Usûl I, 10.</p>
<p>(132)-Said Nursî, Lem’alar, s. 49-50. İmam Subkî de “Hadîse tâbi olmak en güzelidir. İnsan kendisini bir an Rcsûlullah’m (sallallahu aleyhi vc sellem) önünde farzetsin. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediği sözü işiten kimsenin o hadîsle amel etmekten geri durması olacak şey mi?” (Albânî, Hadis, s. 44) diyerek sünnete ittiba etmenin şuurlu bir davranış olduğunu ifade eder. Peygamber’e (sallallahu aleyhi vc sellem) ittiba arzusu, sahâbc ve diğer ilk müslümanlar tarafından hayatın her safhası ile ügili çok ayrıntılı bilgiler ihtiva eden hadîslerin sonraki nesillere intikâlini sağlamıştır. Bu vakıanın boyutlarını ibn Hıbban’ın teshiriyle dört rekâtlı bir namazda Resûlullah’m (sallallahu aleyhi ve sellem)600 sünneti nakletmiş olduğu(Kettani,er-Risâletu*l-mustatrefe, s. 47) haberiyle takdir edebiliriz. Aydınlı, “Hadîs” İlim ve Sanat Dergisi s 12</p>
<p>(133)-Said Nursî, Lem’alar, s. 58.</p>
<p>(134)-Ahmed b. Hanbel IH, 220.</p>
<p>(135)-Buhârî, İüm 37,39; Diyât 8; Cezâu’s-sayd 8,9,10; Lukatâ 7; Meğâzi 51; Müslim, Hac 446; 1|| Dâvûd, Meııâsik 89; Tirmizî, Hac 1; Diyât 13; Nesâî, Menâsik 111,120.</p>
<p>(136)-Ahmed b. Hanbel IV, 80, 82; Dârimi, Mukaddime 24; İbn Mâce, Mukaddime 18; Menâsik 76.</p>
<p>(137)-Bk. Buhârî, ilim 9; Tirmizî, ilim 7.</p>
<p>(138)-Abdurrezzâk, Musannef,X, 312; Dârimî, Mukaddime 46; Müslim, Zühd 72.</p>
<p>(139)-Bk. Müslim, Küsûf 1.</p>
<p>(140)-Bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu510.</p>
<p>(141)-Buhârî, Tefsir 1/1; 8/2; 15/3; Fedâilu’l-Kur‘ân 9; Ebû Dâvûd, Vitr 15; Tirmizî, Sevûbu&#8217;l Kuran (Fedâilu ’l-Kur’ân) 1.</p>
<p>(142)-Bk. Tahâvî, Müşkilü’l-âsâr 1,468.</p>
<p>(143)-Abdurrezzâk, Musanneef,VI, 113, 114; X, 313-314; XI, 111; Ahmed b. Hanbel III, 338, 387,471; IV, 266; Dârimî, Mukaddime 39. Hz. Hafsa’nın da Yusuf un kıssasını Hz. Peygambere</p>
<p>getırdıği ve Hz. Pcygamber’in Hz. Ömer’e söylediğini ona da söylediği için bk. Abdurrezzâk, Musannef V1,113-114 ; XI, 110.</p>
<p>(144)-Dârimî, Mukaddime 42; İbn Abdilber, Cami II 41.</p>
<p>(145)-Ahmed b. Hanbel VI, 73,146,180,270; Buharı, Buyu’ 60; Sulh 5; itisâm 20; Müslim, Akdiye 17,18; İbn Mâce, Mukaddime 2; Ebû Dâvûd, Sünne 5.</p>
<p>Mezkur kaynaklardaki hadîsin senedlerinde yer alan râvileri, cerh ve ta’dil açısuıdan -sadece İbn Hacer’in Tehzîb’ini esas alarak- yaptığımız incelemede bütün râviler “sika” olarak nitelenmiştir Ancak bu râviler içinde ağır olmayan cerh ifadeleri kullanılan kimseler olmuştur. Müslim, Akdi)? 17’deki hadîsin senedinde yer alan Ebû Ca’fer Muhammed b. es-Sabbâh’ın sika ve âlim olduğu belirtildikten sonra “yehimu” denmiştir. (Bk. V, 149). Ahmed b. Hanbel VI, 73,146 ve 180’de ve Müslim, Akdiye 18’deki rivayetin senedinde yer alan Abdullah b. Ca’fer’in de sika olmakla birlikte “Kesîru’l-vehm” olduğu belirtilmiştir. (Bk. EH, 114)</p>
<p>(146)-Bk. Ahmed b. Hanbel IV, 126,127; Dârimî, Mukaddime 16; Buhârî, Fedâilu’l-Medîne 1; Vasim 6; İbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, ilim 16.</p>
<p>(147)-Abdurrezzâk, Musannef,lV, 229; Ahmed b. Hanbel IV, 197; VI, 324; Dârimî, Savm 9; Müslim. Tahâret 55; Sıyâm 46; Ebû Dâvûd, Salât 88. Tirmizî, Savm 17; Nesâî, Sıyâm 27; Ziyne 95; Buhârî, Libâs 64; Ahmed b. Hanbel II, 240, 260, 401; V, 264; Buhârî, Enbiya 50; Libâs 67; Müslim, Libâs 80; İbn Mâce, Libâs 32; Ebû Dâvûd, Tereccül 18; Nesâî, Ziyne 14.</p>
<p>(148)-Tirmizî, Tahâret 95.</p>
<p>(149)-Ahmed b. Hanbel ,3, 14,17,26,59; V, 182; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 36,37; Tirmizî, Menâkıb 31</p>
<p>(150)-Muhammed b. Muhammed, Dirâsâtu’l-lebıb, s. 234.</p>
<p>(151)-Saîd Nursî, Lem’alar, s. 21-22.</p>
<p>(152)-Behnesâvî, cs-Sünnetü’i-müâera aleyhi, s. 105.</p>
<p>(153)-Bk. İbn Abdübcr, Cimi II, 172.</p>
<p>(154)-Bk. Muhammed Esed, Yolların Ayrıılış Noktası, s. 111</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-sarilmayi-gerekli-kilan-amiller-nelerdir/">Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-sarilmayi-gerekli-kilan-amiller-nelerdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
