<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Amerika | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/amerika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 May 2020 13:27:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Amerika | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Emperyalizmin Klasik Çağı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 13:27:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Ellen Meiksins Wood’]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizmin Klasik Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24114</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ellen Meiksins Wood Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="entry-title"><strong><em><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-17826 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png" alt="" width="308" height="308" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250-100x100.png 100w" sizes="(max-width: 308px) 100vw, 308px" />Ellen Meiksins Wood</em></strong></p>
<div class="entry-content">
<p>Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge dünyasının paylaşılması için yoğun çekişmelere girdiler. Bu, emperyalizm düşüncesinin ve ondan çıkan olguyu analiz etmeye yönelik önemli teorilerin doğuşunun tarihsel anıydı.</p>
<p>Klasik emperyalizm teorileri, kapitalizmin dünyanın belirli kısımlarında gelişkin olduğu ama tam bir küresel sistem olmanın çok uzağındaki bir çağa aittir. Kuşkusuz emperyal güç dünyanın büyük bölümünü kuşatmıştı ama bunu iktisadi zorunlulukların evrensel olarak uygulanmasından çok, sömürgeci efendilerle tabi halklarının ilişkilerini her zaman belirleyen aynı baskıcı yöntemlerle gerçekleştirmişti.</p>
<p>Emperyalizm teorileri özellikle de Marksist Sol’dakiier bu gerçeği yansıtırlar. Marx gibi önemli Marksist teorisyenler de kapitalizmin hâlâ epeyce yerel bir olgu olduğu önermesinden başlayarak teorilerini kurdular. Marx olağandışı biçimde ileriyi görerek kapitalizmin bütün dünyaya yayılacağını öngördü. Ama o, büyük ölçüde var olan en olgun kapitalizmi. sanayi Britanya’sını keşfetmekle ilgileniyordu ve kapitalizmin mantığını açıklamak için onu çevresindeki büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyadan soyutlayarak içe dönük bir sistem olarak inceledi. Onun önemli izleyicilerinin farklı bir başlangıç noktası vardı. Onlar -çok somut tarihsel ve siyasi nedenlerle bütün olarak kapitalist olmayan koşullarla ilgilendiler. Bu sonraki Marksistler kapitalizmin olgunlaşmadan ya da evrensel ve bütünsel bir hale gelmeden önce dağılacağı önermesinden başladılar. Onların başlıca ilgi alanı kapitalist olmayan dünyada nasıl dümen tutulacağıydı.</p>
<p>20. yüzyılda dönüm noktası olan başlıca Marksist teorileri düşünelim. Lenin’den Mao’ya kadar ortaya konan en ünlü ve etkili devrim teorileri, kapitalizmin neredeyse var olmadığı ya da az gelişmiş olduğu ve kitlesel proletaryanın bulunmadığı, devrimin azınlıktaki işçilerle kapitalizm öncesi durumda olan köylü kitlesinin ittifakıyla mümkün olabileceği koşullarda kuruldu. Klasik Marksist emperyalizm teorileri de gelişkin kapitalist ekonomilerin iç işleyişinden kapitalizmin dış ilişkilerine doğru önemli bir odaklanma değişimi gösterir. Batı Avrupa’da bile başlıca Marksist teoriler, kapitalist ile kapitalist olmayan ilişkilerin karşılıklı etkileşimi ve kapitalist devletlerle kapitalist olmayan dünyanın arasındaki ilişkilerdeki çelişkilerle uğraşmaya başladılar.</p>
<p>Klasik Marksist emperyalizm teorileri aralarındaki bütün derin anlaşmazlıklara rağmen bir temel önermeyi paylaştıı lar: Emperyalizm, tam olarak hatta çoğunlukla kapitalist bile olmayan -ve muhtemelen hiç olmayacak olan-bir dünyada, kapitalizmin konumuyla ilgiliydi. Leninci düşüncenin altını da yatan temel, emperyalizmin “kapitalizmin en yüksek aşaması” olduğu ve kapitalizmin, emperyalist devletler arasındaki uluslararası çelişkilerin ve askerî karşı karşıya gelmelerin ana ekseni oluşturduğu bir aşamaya geldiği varsayımıdır.</p>
<p>Ama rekabet, tanım gereği, büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyanın bölünmesi ve yeniden bölünmesi üzerinedir. Kapitalizm yaygınlaştıkça (eşit olmayan hızlarda) emperyalist güçler arasındaki rekabet daha da şiddetli hale gelecek ve aynı zamanda artan bir direnişle karşılaşacaktır. Asıl nokta -ve emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olması nihai aşamada emperyalizmin kapitalist olmayan kurbanları tamamen kapitalizm tarafından yutulmadan önce kapitalizmin yok olacağıdır.</p>
<p>Bu noktayı en açık biçimde Rosa Luxemburg ifade etmiştir. Onun politik ekonomi alanındaki klasik eseri The Accumulation of Capital’da Marx’ın kapitalizm analizine -temelde kendi içine dönük bir sistem olarak tek bir ülkede bir alternatif ya da bir tamamlayıcı açıklama getirilmiştir. Ona göre kapitalist sistem, kapitalist olmayan oluşumlara açılma ihtiyacındadır; bu nedenle kapitalizm kaçınılmaz olarak askerîleşme ve emperyalizm anlamına gelir.</p>
<p>Kapitalist militarizm, doğrudan toprakların fethinden başlayarak çeşitli aşamalardan geçmiştir ve şimdi “nihai” aşamasında “kapitalist olmayan uygarlıklar için kapitalist ülkeler arasındaki rekabetçi mücadelede bir silah” haline gelmiştir. Ama kapitalizmin temel çelişkilerinden birisi “evrensel olmaya çalışırken ve gerçekten de bu eğilim adına yol alırken çökmek zorunda olmasıdır -çünkü içsel olarak evrensel bir üretim biçimi alma kabiliyeti yoktur”.</p>
<p>Bütün dünyayı içine çekmeye çalışan ilk ekonomi biçimidir ama aynı zamanda tek başına ayakta kalamayan bir ilktir, “çünkü bir vasıta ve zemin olarak diğer iktisadi sistemlere ihtiyacı vardır”.2</p>
<p>Bu emperyalizm teorilerinde tanım gereği kapitalizm kapitalist olmayan bir çevre varsayımında bulunulur. Gerçekten de kapitalizmin yaşaması için sadece kapitalizm öncesi oluşumların varlığı yeterli değildir; temel olarak kapitalizm öncesi araçlar olan “ekonomi dışı” güç, askerî ve jeopolitik baskılar ve geleneksel devletlerarası rekabet, sömürge savaşları ve toprak hâkimiyeti de gereklidir. Bu açıklamalar yapıldığı çağa ışık tutar ve bugüne kadar kapitalizmin başarılarını evrenselleştirememesi, çoğu ileri ekonominin refahının ve önemli kapitalist güçlerin her zaman tabi ekonomilerin sömürüsüne dayanmasına ilişkin varsayımın yanlışlığı gösterilememiştir. Ama hâlâ dünyada bütün uluslararası ilişkilerin kapitalizme içsel olduğu ve kapitalist zorunluluklarla yöneltildiklerini açıklayan sistematik bir emperyalizm teorisine ihtiyaç vardır. Ama en azından kısmen de olsa dünyada az ya da çok evrensel bir kapitalizmin ve kapitalist zorunlulukların emperyal egemenliğin evrensel araçları olması yakın zamandaki önemli bir gelişmedir.</p>
<p>Her hâlükârda Avrupa kapitalizmin ilerlemesini kısmen rakip jeopolitik ve askerî imparatorluklar kıtası olarak 1. Dünya Savaşı’na girerek sağladı. ABD’nin de bu eski emperyal sistemde bir rolü oldu. Monroe doktrininin ilk günlerinden itibaren ABD “etki alanını” Batı yarı küreye ve ötesine doğru her zaman için doğrudan sömürgeleştirme amacıyla olmasa da askeri araçlarla genişletti ve kuşkusuz itaatkâr rejimler kurdurdu. Savaştan bazı önemli emperyal güçler parçalanarak çıktı. Ama eğer klasik emperyalizm fiilen 1918’de son bulduysa ve  ABD dünyanın gerçekten birinci iktisadi imparatorluğu olma işaretleri verdiyse de (tabii pek çok ekonomi dışı gücü ve doğrudan emperyal şiddet kullanarak) yeni emperyal biçimin ortaya çıkması için birkaç on yıl daha geçmesi gerekecekti. Ve bu ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonundan önce gerçekleşmedi.</p>
<p>Bu savaş iktisadi amaçlar uğruna doğrudan toprak genişlemesini hedefleyen son savaş olabilirdi her şeyden önce Almanya iktisadi çıkarları doğrultusunda sadece Doğu AVrupa topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmeyi hedeflemedi, Hazar Denizi’ni ve Kafkasya’nın petrol yataklarına da göz dikmişti. Bu, muhtemelen kapitalist güçler arasında iktisadi çıkarlar için çıkarılan son kavgaydı; başlıca saldırganlar piyasa zorunlulukları yerine tamamen ekonomi dışı güce başvurdular; ekonomilerini baştan sona askerîleştirilmiş devletlerin kontrolüne soktular. Yenilgiye uğrayan iki güç olan Almanya ve Japonya, muzaffer olanların büyük yardımlarıyla ABD ekonomisinin başlıca rakipleri haline geldiler ve yeni bir çağ da gerçekten başladı.</p>
<p>Bu bir iktisadi rekabet çağı olacaktı -kapitalist devletlerarasındaki gergin işbirliği garantilenmiş pazarları gerektiriyordu- başlıca kapitalist güçlerin arasındaki askerî rekabet geride kaldı. Askeri ve jeopolitik çekişme ekseni artık kapitalist güçler arasında değil, kapitalist ve kapitalist olmayan dünya arasındaydı Soğuk Savaş sona erene kadar eski Sovyetler Birliği bile kapitalist yörüngeye çekildi. Bu çekişmenin rakip kapitalist güçler arasında olmasa da kuşkusuz küresel kapitalist düzen açısından uzun dönemli sonuçları oldu.</p>
<p>ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çelişki hiçbir zaman doğrudan askerî çatışmaya yol açmadı ama Soğuk Savaş emperyal askerî gücün rolünde önemli bir değişime neden oldu. Doğrudan tepraklarını genişletmeyi hedeflemeyen ABD gene de son derece gelişkin askerî ekonomisiyle dünyanın en  önemli askerî gücü haline geldi. Bu sırada askerî gücün amacı göreli iyi tanımlanmış emperyal yayılma ve emperyalistler arası rekabetten, dünyada ABD sermayesinin çıkarlarının polisliğini yapmaya doğru açık uçlu bir politikaya dönüştü. Bu askerî model ve hizmet ettiği ihtiyaçlar “Komünizmin çökmesiyle” değişmeyecekti ve Soğuk Savaş’ın yerine başka senaryolar geçecekti. Bush doktrini doğrudan, Soğuk Savaş’ta doğan stratejilerden çıkarıldı.</p>
<p>Azgelişmiş dünya ile ilişkiler de değişti. Soğuk Savaş’ın arifesinde, imparatorluklar çökerken ulus devletler çoğaldı. Bu sadece ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir sonucu değildi, aynı zamanda tipik bir emperyalist politikanın sonucuydu. Örneğin Ortadoğu’da Batılı güçler özellikle de Britanya ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını, doğrudan sömürgeci bir sahiplenmeyle değil yeni ve gelişigüzel devletler yaratarak, başlıca da petrol kaynaklarının kontrolünü hedefleyerek bölüştüler daha sonra bu kontrolü ABD üstlendi.</p>
<p>Eskinin enkazından doğan yeni emperyalizm, artık emperyal efendilerle sömürge tebaası arasındaki bir ilişki değil, az çok bağımsız devletler arasındaki daha karmaşık bir etkileşimi içermekteydi. Kapitalist emperyalizm kuşkusuz dünyayı iktisadi yörüngesinin içine aldı ama bu artık ulus devletler dünyasıydı. ABD 2. Dünya Savaşı’ndan en güçlü bir askerî ve iktisadi ülke olarak çıktı; iktisadi zorunluluklarla ve çok sayıda devletin idaresiyle yönetilen yeni emperyalizmin komutasını aldı bu bileşimin ortaya çıkardığı bütün çelişkilerle ve tehlikelerle birlikte. Bu iktisadi imparatorluk, karmaşık devlet sisteminin üstünde hegemonya kurarak ayakta kaldı; engellenmesi gereken düşmanlar ve kontrol altında tutulması gereken dostlar vardı ve Batılı sermaye Üçüncü Dünya’dan yararlanabilmeliydi.</p>
<p><strong>Küreselleşme</strong></p>
<p>Bu kitap yazılırken yeni bir ulus devlet daha doğdu. Uzun, acı dolu ve cesur bir mücadeleden sonra Doğu Timor, Endonezya’dan bağımsızlığını kazandı. Bu yeni devletin tarihi, emperyalizmin gelişiminin bir özetidir; kapitalist olmayan başlangıcından kapitalist “küreselleşmeye” doğru bir hat izlenir. Kaynaklara ve köle emeğine erişim gibi olağan nedenlerle Timor, 16. yüzyılda Portekiz tarafından sömürgeleştirildi. Portekiz ve Hollanda’nın sömürgeci çıkar çatışmasının sonucunda ada, 19. yüzyılda emperyal güçler arasında bölüşüldü; doğusu Portekiz’de kaldı; 20. yüzyılda doğrudan Avrupa sömürgeciliğinin yerini yerli bir diktatör aldı. Batı’ya yararlı olan ve Batılı devletler, özellikle de ABD tarafından desteklenen Endonezya’nın Suharto’su, Doğu Timor’un üstünde vahşi baskılar uyguladı ve nihayet kanlı mücadelelerin sonunda bağımsızlık kazanıldı ama ilk yıllarında hâlâ Batı’nın yeni baskılarına maruz kalmaktadır.</p>
<p>Emperyal gücün bu küçücük yeni devlete iktisadi zorunlulukları nasıl dayatacağı zamanla görülecek. Ama onun bu zorunluluklardan ve yeni emperyalizmin başlıca aracı olan borç tuzağından kısmen bağımsızlığını sağlayan koşullar aynı zamanda onu emperyal baskılar karşısında kolayca kırılgan hale getirmektedir: Ada ile Avustralya arasındaki denizin altında büyük petrol ve doğalgaz yatakları vardır. Avustralya’nın ABD’nin desteğiyle büyük petrol şirketlerine ve emperyal ekonomilere en yararlı koşulları sağlayacağından emin olabiliriz ve Doğu Timor’un borçsuz yaşama olasılığının bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.</p>
<p>Doğu Timor devlet olma yolundayken Birleşmiş Milletler onun adına yeni bir enerji anlaşması için müzakerelere başladı, Avustralya’dan ve başlıca enerji şirketlerinden yıllar önce Endonezya’ya sağlanan koşullardan daha iyisini elde etmeye çalıştı. ABD hükümeti kendisi de petrolcü olan başkan yardımcısı Dick Cheney’nin ağzından çok ileriye gidilmemesi uyarısında bulundu. Bu, ABD’nin muazzam iktisadi ve askerî gücünün egemenliği altındaki dünyada gelecekte olacakların bir işaretiydi ve Doğu Timor bu dünyada yol almakta zorlanacaktı. Yeni Timor hükümeti, Colin Powell’ın ABD yardımının kesilebileceği tehdidi karşısında insanlığa karşı suç işleyen ABD vatandaşları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dava açmayacağını taahhüt eden yazılı bir belge imzalamaya mecbur kaldı?</p>
<p>Doğu Timor, yeni emperyalizmin tercih ettiği stratejiyi gösteren sadece en son küçük bir örnektir. Şimdiki emperyal hegemonya 2. Dünya Savaşı’ndan özellikle de komünizmin çöküşünden beri kendi koşullarını askerî baskı uygulamadan ve elbette doğrudan sömürgeci yönetime başvurmadan dünyaya dikte ettirebilmektedir. ABD, görünüşte bağımsız devletlere karşı iktisadi zorunluluklarını dayatmakta çeşitli yeni yollar buldu.</p>
<p>Bu yeni emperyal düzenin resmî başlangıcı 2. Dünya Savaşı sırası ve sonrasıdır. ABD askeri üstünlüğünü Hiroşima ve Nagasaki’de atom bombalarıyla; iktisadi hegemonyasını Bretton Woods sistemini, daha sonra IMF ile Dünya Bankası’nı kurarak ve Genel Gümrükler ve Ticaret Anlaşması’nı (GATT) yürürlüğe sokarak gösterdi.</p>
<p>Bu anlaşmaların ve kurumların görünüşteki amacı dünya ekonomisinin istikrara kavuşturulması, para birimlerinin serbestçe ABD dolarına çevrilebilir hale getirilerek rasyonelleştirilmesi, yeniden iktisadi inşa ve kalkınma için bir çerçeve sağlanmasıydı. Ama bu amaçlar çok özel koşullarda gerçekleştirilecekti. Amaç diğer ekonomileri, kaynaklarını, işgücünü ve piyasalarını Batı özellikle de ABD sermayesine açmaktı. Bütün bunlar basit vasıtalarla gerçekleştirilecekti; ABD tarafından belirlenen koşullara uymak şartıyla Avrupa ekonomilerinin yeniden inşası ve “Üçüncü Dünyanın” kalkınması mümkün olabilecekti.</p>
<p>Kurumsal iktisadi yapıların yanında siyasi bir organizasyon olan Birleşmiş Milletler kuruldu. Dünya ekonomisine çok az etkisi olacak biçimde planlanan Birleşmiş Milletler görünüşte çok sayıda devletin arasında bir tür siyasi düzen sağlayacak ve varlığıyla egemen güçlere daha az uyumlu olabilecek uluslararası örgütlenme biçimlerini engelleyecekti.</p>
<p>Bu aşamada ABD bir emperyal güç olarak çok hızlı gelişen ekonomisiyle piyasalarını genişletmek için Üçüncü Dünya’da bir tür “kalkınma” ve “modernleşmeyi” teşvik etmekten yanaydı. Savaş sonrası büyük canlılık sona erince ihtiyaçlar da değişti ve piyasaları genişletme amacının yerini başkaları aldı. Savaş sonrası iktisadi düzenle ilgili genel amaç son “küreselleşme” aşamasına kadar temel olarak aynı kaldı; dünya ekonomisine ilişkin belirli kurallar ABD sermayesinin değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamak üzere dönüştürüldü. 1970’lerin başında, değişen emperyal ilkelere göre, yerine başka ilkeler geçirilerek Bretton Woods sistemi bırakıldı.</p>
<p>Bu, bütün Batılı ekonomileri etkileyen uzun gerileme döneminin başlangıcıydı ve özellikle ABD 1990’ların başına kadar etkilenmeyi sürdürdü (bugün bile sonuçları borsa balonları ve “gelir kazanımları” ile maskelense de olumsuz etkilenme sürmektedir). Bu gerilemenin yükünü küresel ekonomi çekti. On yıllardır süren uzun yükseliş dönemindeki çarpıcı büyüme ve üretkenlik artışından sonra ABD ekonomisi uzun bir durgunluk ve azalan kârlar dönemine girdi; bu karakteristik -ve özgün biçimde kapitalist aşırı kapasite ve üretim krizi özellikle eski düşmanları Japonya ve Almanya’nın son derece etkili iktisadi rakipler haline gelmesiyle de bağlantılıdır. Şimdi sorun bu krizin mekân ve zaman içinde nasıl yerinden söküleceğidir.</p>
<p>Bunu küreselleşme dediğimiz, sermayenin uluslararasılaştığı, serbestçe ve hızla hareket ettiği ve dünya çapında en talancı finansal spekülasyonun olduğu dönem izledi. Bu kapitalizmin başarılarına değil başarısızlığına bir yanıt olduğu kadar daha başka bir şeydi de. ABD kendi sermayesi için kıyamet gününü ertelemek üzere finansal ve ticari ağını kullandı ve yükü başka bir yere kaydırmaya çalıştı; çılgın bir finansal spekülasyon ortamı eşliğinde fazla sermayenin nerede kâr bulursa oraya girmesini kolaylaştırdı.</p>
<p>Bu ihtiyaçları karşılamak üzere gelişmekte olan ekonomilere koşullar dayatıldı. “Washington Anlaşması” diye adlandırılan, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan koşullara göre emperyal güç “yapısal uyum” ve çeşitli önlemler talep ederek bu ekonomileri ABD öncülüğündeki küresel sermaye karşısında daha da savunmasız bıraktı. Örneğin ihracata yönelik üretim ve ithalat kontrollerinin kaldırılması üreticileri yaşamları için daha da piyasa bağımlısı kılarken özellikle tarım alanında yüksek sübvansiyonlarla desteklenen Batılı üreticilerin rekabetine maruz bıraktı; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle büyük kapitalist güçlerin şirketlerinin bu alanda şirket satın almaları kolaylaştı; yüksek faiz hadleri ve finansal kuralsızlaşma ABD finansal çıkarlarına büyük kazanç sağlarken Üçüncü Dünya’da borç krizi yaratıldı (ve nihayetinde tekrarlanan kapitalist çelişkilerden birisinde emperyal merkezde de durgunluk oldu) vb.</p>
<p>Tabii bu hikâyenin sonu değildi ama kapitalizmin ani yükseliş ve düşüş krizlerini ya da uzun dönemli gerileme ve durgunluk dönemlerini incelemenin yeri burası değil. ABD’nin küresel ekonomiyi kontrol biçiminin “piyasa ekonomisinin” çelişkilerini çözemeyeceği, bunun diğer ekonomilerde, emperyal gücün kendi sermayesinin dalgalanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere -borçları, ticaretin kurallarını, yabancı yardımı ve bütün finansal sistemi idare ederekkullanılamayacağını ama kullanıldığını söylemek yeterlidir. Bir anda geçimlik çiftçileri ihracat piyasaları için tek bir ticari ürün yetiştirmeye zorlamakta; daha sonra ihtiyacına göre bu çiftçileri fiilen yok ederek Üçüncü Dünya piyasalarının dışa açılmasını talep ederken kendi tarımsal üreticilerini koruyup destekleyebilmektedir.</p>
<p>Gelişmekte olan ekonomilerde finansal spekülasyon yoluyla geçici olarak sanayi üretimini destekleyebilir sonra aniden spekülatif kârları nakde çevirerek ya da zararını azaltıp giderken bu ekonomilerden desteğini çekmiş olur. Bu uygulamalar er ya da geç emperyal ekonomiye geri dönerek korku salar ki bu emperyal sistemin pek çok çelişkisinden sadece biridir.</p>
<p>Fiilen var olan küreselleşmenin anlamı bağımlı ekonomileri dışa açarak emperyal sermaye karşısında kırılganlıklarının artırılmasıdır, bu arada emperyal ekonomi mümkün olduğunca ters etkilerden korunur. Küreselleşmenin serbest ticaretle hiçbir ilişkisi yoktur. Tam tersine ticaret koşullarının emperyal sermayenin çıkarları doğrultusunda dikkatli bir biçimde kontrolünü içerir. Bazı yorumcuların iddia ettiği gibi küreselleşmenin sorununun çok fazla değil ama yeterli olmayan serbest ticaret uygulamaları olduğu, yoksul ülkelerin ihtiyacı olan şeyin gerçekten serbest ticaret ve Batı piyasalarına erişim olduğu savı küreselleşme gerçeğini temel bir biçimde anlayamamaktır. Eğer küresel ekonomi iki yönlü açık bir yol olsaydı, başka ne başarırsa başarsın, planlandığı sistemin amaçlarına hizmet etmezdi ve her hâlükârda yoksul ülkeler için başlıca tehlike emperyal piyasaların onlara kapalılığından çok, emperyal sermaye karşısında savunmasızlıklarıdır.</p>
<p>Küreselleşmenin ne olduğu ve özellikle ne olmadığı konusunda net olalım. İlk olarak bu, gerçekten bütünleşmiş bir dünya ekonomisi değildir. Günümüzün küresel ekonomisinde sermayenin ulusal sınırlar arasındaki hızlı Ve nefes kesen hareketliliğini ya da bunu kolaylaştıran uluslar üstü kurumların varlığını kimse inkâr edemez. Ama bunun anlamının piyasaların küresel olarak hiç olmadığı kadar bütünleşip bütünleşmediği başka bir sorudur.</p>
<p>Birinci ve en temel nokta “uluslar Ötesi” denen şirketlerin genellikle tekil ülkelerde bir üssü, egemen bir hissedarlar grubu ve yönetim kurulu vardır ve pek çok önemli yollarla bu ulus devletlere dayanırlar. Bunun ötesinde bazı yorumcular için çeşitli bütünleşme önlemlerine göre küreselleşme ilerlemiş olmaktan çok uzaktır ve önemli açılardan önceki çağlara göre daha geri durumdadır örneğin uluslararası ticarette gayrisafi yurtiçi üretimin ya da küresel üretimde küresel ihracatın payı gibi.</p>
<p>Ama sermaye hareketlerinin hızının ve çapının özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinde yeni bir şey yarattığını kabul edelim. Hatta dünyanın daha “birbirine bağlı” hale geldiğini en azından sermayenin kalbindeki iktisadi hareketlerin bütün dünyada hissedildiği anlamında böyle olduğunu bile kabul edelim.</p>
<p>Küresel piyasanın hâlâ bütünsellikten uzak  olduğunun ağır basan bir göstergesi vardır: Bütün dünyada ücretlerin, fiyatların ve çalışma koşullarının son derece farklı olması gerçeği. Gerçekten bütünselleşmiş bir piyasada piyasa zorunlulukları kendilerini evrensel olarak dayatırlar, bütün rekabet edenleri, fiyat rekabeti koşullarında ayakta kalabilmek için ortak bir ortalama sosyal işgücü üretkenliği ve maliyetle çalışmaya mecbur bırakırlar.</p>
<p>Ama küresel bütünleşmenin bu görünür başarısızlığı küreselleşmenin başarısızlığından çok onun bir belirtisidir. Küreselleşme bütünselleşmeyi teşvik edici olduğu kadar onu engelleyicidir. Sermayenin serbestçe hareketleri sınırlar arası işgücüne, kaynaklara ve piyasalara erişimi gerektirmez aynı zamanda karşıtı hareketlerden korunmasını, maliyetlerin ve üretim koşullarının farklılaşmasıyla kârlılığı artıran türde iktisadi ve toplumsal parçalanmışlığın olduğu ekonomileri de gerektirir. Gene burada da ulus devlet sermayeye sınırları açmak ile bütün dünyada işçilerin toplumsal koşullarını eşitleyecek türde ve derecede bir bütünleşmenin engellenmesi arasındaki hassas dengeyi sağlamaya çalışır.</p>
<p>Küresel sermayenin işçi maliyetlerinin düşürülerek eşitlenmesinden, ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin, düşük işçi maliyetleri olan rejimlerin rekabetine tâbi olmasından tartışmasız biçimde en çok kazançlı çıkacağı söylenebilir. Bu bir noktaya kadar kesinlikle doğrudur. Ama anavatandaki toplumsal çalkantı tehlikesinin yanı sıra sermayenin sürekli olarak işçi maliyetini düşürme ihtiyacı ile insanların harcaması için parası olması ve tüketimin daima artırılması ihtiyacı arasında kaçınılmaz bir çelişki vardır. Bu da kapitalizmin çözümü olmayan çelişkilerinden birisidir. Ama her şey hesaba katıldığında küresel sermaye en azından kısa dönemde (ve kısa dönemcilik kapitalizme özgü bir hastalıktır) eşit olmayan gelişmeden kazançlı çıkar.</p>
<p>Dünyanın, her birinin kendi toplumsal rejimi ve çalışma koşulları olan, az çok bağımsız ulus devletlerin egemenliğinde ayrı ekonomilerle parçalanmış olması “küreselleşme” için serbest sermaye hareketi kadar elzemdir. Ulus devletin küreselleşmede başka bir önemli işlevi de milliyetçilik uygulamalarıyla işçilerin hareketini sıkı sınır kontrolleriyle ve göçmen politikalarıyla sermaye lehine idare etmektir.</p>
<p><em>Bu yazı Ellen Meiksins Wood’un Sermaye Imparatorluğu adlı kitabının’Kapitalist Zorunlulukların Uluslararasılaştırılması’ başlıklı bölümünden alınmıştır.</em></p>
<p><em>(2003)</em></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>2 Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (Londra: Routhledge ve Kegan Paul, 1963), s. 467.</p>
<p>3 Jonathan Steele. “East Timor is independent. So long as it does as it’s told”, The Guardian, 23 Mayıs 2002.</p>
<p>4 Uzun dönemli düşüşler için bkz. Robert Brenner, The Economics of Global T urbulance: Uneven Development and the Long Downturn, The Advanced Caspitalist Economies from Boom to Stagnation, özel baskı, New Lefi Review, no. 229 (Mayıs-Haziran 1968). Kapitalist krizin mekân ve  zaman içinde yerinden sökülmesi için bkz. David Harvey, The Limits to Capital (Londra: Verso, 1999). Aşırı sermaye birikiminin insanları yerinden etmesi ve Afrika’daki etkileri için bkz. Patrick Bond, Against Global Apathez’d: South Africa Meets the World Bank, IMF and International Finance (Cape Town: University of Cape Town Press, 2001), özellikle 5. 7-10.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23960</guid>

					<description><![CDATA[<p>1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23979 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ.jpg 1080w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor.</p>
<p dir="ltr">Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. A.B.D.nin kendini göstermesi, gündeme gelmesi Birinci dünya savaşıyladır. Bu medeniyet ve onun dayandığı ideoloji yerleşmeğe başladığı sıralarda tökezliyor da. En önemli tökezleme olayı, 1928deki büyük iktisadî bunalımdır. Başta A.B.D., İngiltere, Almanya olmak üzre Avrupamerika bundan dehşet etkilenir. Bir ölçüde Türkiye de.</p>
<p dir="ltr">Abdülhamit buna “buhran” diyor.</p>
<p dir="ltr">Sonra “bunalım”a çevirdiler, Türkceleştirdiler güyâ. Bütün Türkceleştirilenler sonra Frenkleşiyor, “kriz” demeğe başladılar. Bugün bu süreç devam ediyor. 0 bir yana, bu büyük 1928 bunalımı, Avrupamerikayı altüst etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Demokrasi İngiliz icâdıdır, hakezâ sermâyecilik ile imperyalism de. 17 ekim devrimi sonrası farklı yola sapan Rusya, sermâye düzenini bıraktığıçin bunlardan etkilenmez. Lenin, “yeniden liberal iktisada dönelim, bir süre bununla idâre edelim, Rusyadaki açlığın önüne geçelim” düşüncesinde. 1920lerin başlarında Rusyada dehşet bir açlık ve çok şiddetli bunalımlar yaşandı.</p>
<p dir="ltr">Lenin suikasta uğrayıp öldükten sonra l924te yerine Stalin geçti. Onun da Troçki’yle müdhiş mücâdelesi var. Troçki beynelmilelci Ve komunismi bütün dünyaya yaymaktan yana. Yahudiler, her yere yayıldıklarıçin hep beynelmilelci olmuşlardır. “Hayatın Anatomisi” kitabımda belirttiğim üzre, Rus devrimcilerinin kâhir ekseriyeti Yahudidir; Lenin ile Troçki de. Meselâ Sovyet devrimi İngiltere tarafindan rahatca bastırılabilirdi. Ama Yahudi dayanışmasından dolayı bastırılmadı. Komunist olmayan Batıdaki sermâyeci Yahudiler, Rusyada olup bitenlere sevgiyle baktıklarından, müdâhaleyi önlediler. Rusyada komunisme, bolşevikliğe inatla karşı çıkılmıştır. Amiral Kolçak komutasında Kızılorduya karşı mâhir subayların kumanda ettiği Akordu teşkil olundu. Dr. Iivago filmini seyrettiyseniz orada bu, açıkca gösterilir. Akordunun subayları ile neferleri çoğunlukla asilzâde çocuklarıdır. Ak pak tenli, yakışıklı delikanlılar. Öbürleri, Kızılordunun adamları, Moğollarla karışmış tipik Slavlar. Bunlar toprak köleliğinden gelen mujiklerdir.</p>
<p dir="ltr">Troçki asker olmamasına rağmen, Kızılordunun kumandanlığını üstlenmiştir. Askerî yardımlar da almıştır. Nıhâyet Akorduya karşı zafer elde etmiştir. Akordu önce geniş bir sahayı ele geçirmişti, Avrupadan da kısmen destek görüyordu. Çekler ile Lehler yardıma gittiler. Buna rağmen yenildiler. Bu yenilgi cıvar ülkelere doğru büyük bir Rus akınına yol açtı. Biz de payımızı aldık. Mütâreke Istanbulu, Pera cıvarı bunlarla dolup taştı. Sâdece kaçan asilzâdeler ile Çara sâdık kişiler de buraya geldi.</p>
<p dir="ltr">Rusların öteden beri son derece başarılı “kosak” (cosac) adını verdikleri savaşcıları vardır. Dünyanın sayılı savaşcılarındandırlar. “Kazak”tan gelir bu. Büyük ihtimâlle Hırıstıyan olmuş, Çarın emrine girmiş Kazaklardır. İhtilâlde Çarın tarafını tuttuklarından, yenilince bir kısmı buraya kaçar. Kazaklar da Kırgızların bir koludur. “Kazak” Türkcede serseri, başıboş, bir yere bağlı olmayan manâsına gelir. Bizde o anlamı kaybolmuşsa da, bir tek karısının buyruğunu dinlemeyen adam anlamında “kazak erkek” kullanımı kalmıştır. Onların kalın yünden yapma giysileri vardır, giydiğimiz kazak da oradan gelir.</p>
<p dir="ltr">1958de, Etibank genel müdürlüğü sırasında bir iş seyâhatında, babamla birlikte Manyas gölüne gitmiştik. Kılık kıyafetleri, gelenekleri görenekleri, ahşap inşâ edilmiş kiliseleriyle Manyas gölündekiadalardan birinde yaşayan kosaklara misâfîr olmuştuk. Kocaman sakallı, kapı gibi irikıyım adamlar. Votka bulamadıklarından ispirto içip bir yandan müdhiş şarkılar söylüyorlardı. Bu Kosaklar dünyada savaşcılıkları yanında musıkîleri, korolarıyla da ünlenmişlerdir. Hâlâ Rusyada Don ile Dinyeper kosakları var. Şimdi Ukranyada kaldılar, ama oradan kopmak istiyorlar. Manyasta gördüklerimiz de, aralarındaki akrabalık bağı yüzünden artık birbirleriyle evlenemez duruma gelince Amerikaya göçtüler.</p>
<p>Yine l970lerin başlarında Karsın Alman köyünde böyle bir grup insanla karşılaştım. Kağızmandan yola çıktım, hududa doğru yürüyorum. Tepedeyken bir baktım, vadide yeşilliklerin arasında kutu kutu evler. Ne işi vardı onların orada? Almanyada, İsviçredeki köy evleri sanki. Arada bir Protestan kilisesi. Aşağıya bir indim ki, ne göreyim? Sarışın kadınlar, erkekler geleneksel kılıklarında. Gulliver’in ülkesine geldim sandım. Bunlar Stalin döneminde Rusyadan kaçan Volga Almanları. Stalin, Tatar ile Almanları Alman ordusuyla işbirliği yapmasınlar diye İç Asyaya sürer. Bunlar da “artık burada büyüyemiyoruz, evlenemiyoruz, çoğalamıyoruz, gideceğiz buralardan” diyorlardı. Cıvarları olduğu gibi Kürtlerle çevriliydi. Kızlarını onlarla evlendirmek istemiyorlardı. Benzeri bir olayı 1968de Tatvanda yaşadım. Bu kez de Çerkesler orada azınlıkta kalmışlardı ve kızlarını Kürtlerle evlendirmiyorlardı. Ak pak tenli kızları vardı. Hattâ neredeyse beni evlendireceklerdi. O zaman evliydim, iş işden geçmişti. Böyle topluluklar var. Yine Afganıstanda, Pamir yaylasındaki Kırgızlarda gördüm bunu. Belli bir yere dek geliyor, evlenemiyor, soyları kurumağa başlıyor.</p>
<p>Amerikaya dönersek, dünya nasıl bir ânda değişmeğe ve Amerika önemli bir kutup hâline gelmeğe başlıyor?</p>
<p>Amerikalılar, Birinci dünya savaşında Avrupaya İngilizlerden yana müdâhalede bulunuyor ve İngilizler ile Fransızlar onların eteği altında savaşı kazanıyorlar. Fransızlar hep böyledirler. Almanlarla ne zaman karşılaşsalar, İngilizlerin eteğinin altına saklanırlar. Savaş bittikten sonra da İngilizamerikalılara diklenirler. Birinci dünya savaşı tamamıyla</p>
<p dir="ltr">İngiliz-Yahudi medeniyetini perçinlemek üzre hazırlanmış, yürütülüp başarılmıştır. Anlattığım gibi tek istisnâ Rus, Alman, Avusturya-Macarıstan ile Osmanlı imparatorlukları. Durumunu tek perçinleyen İngilizlerdi. Gerçekten güneşin batmadığı imparatorluktur.</p>
<p dir="ltr">Neredeyse bütün dünya İngiliz hâkimiyetindeydi, onların da yardımcısı, işgüderi Amerikalılardır. Bunlar, sermâyeciliği her yöne yayıyor, sağlamlaştırıyorlar. Bunu dini kullanarak, Anglikan kilisesi aracılığıyla yapıyorlar. Asyada, Afrika ile Amerikada müdhiş bir misyonerlik faaliyeti yürütülüyor. Bizde de tabii. Daha 1832de Anadolunun en ucrâ köşelerinde okul açıyorlar. Elâzığda, Tarsusta, Kayseride, Vanda&#8230; Zirvesi de Istanbuldaki Robert Koleji ile l950lerin başında açılan ODTÜdür. Bunlar tesâdüf değil, önemli merkezlerdir.</p>
<p dir="ltr">Zihniyetinizi, anlayışınızı öğretim yoluyla getiriyorsunuz. Bu, iktisadî yayılmacılığın zeminini hazırlar. Çünkü ihtiyâçlar kültür esâslıdır. Ne içiyoruz Coca Cola, ne yiyoruz hamburger, ne giyiyoruz blucin (blue-jeans). Bunların hiçbiri yoktu Afganistanda. l971de gittiğimde adetâ Onüçüncü yüzyılı yaşıyorlardı. Gençlerle sohbet ediyordum. “Ne olacak hâlimiz?” diye soruyorlardı. Bir Amerikalı, bir Alman, bir de ben&#8230; “Hiçbir yere gitmeyin, memleketinizde kalın, bunlar sizi iğfâl etmekiçin bekliyorlar. Bu kültürü yokedecekler. Bunu iyilikle yapmazsanız döğecekler” dedim; ne yazık ki o zamanki tahminim gerçekleşti.</p>
<p dir="ltr">Daha önce de değindiğim gibi, Birinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan bu duruma Almanya ile İtalyada bir tepki hareketi başgösterdi: Faşism ve nasyonal sosyalism. Almanyadaki ideoloji daha güçlü bir biçimde ortaya çıktı. Almanların millî hasletleri, kişilikleri hep aşırıya kaçmağa yatkın; her şeyden önce asker. Bu yüzden hareket, sermâyeciliğin tersine askerliğe kaymıştır. Oysa sermâyecilik sivil bir harekettir. İngilizler de Fransızlar da, sivil toplumlardır ve askerlik belli bir meslek erbâbıdır. Diğer tarafta adamın yaşayışı, ruhu asker. Bizde de öyledir. Askerliğin olduğu yerde yayılmacılık, saldırganlık da vardır.</p>
<p dir="ltr">Bu, tarihin en ilgi çekici safhasıdır. Nasyonal sosyalistliğin belirmesi, büyümesi, İkinci dünya savaşının patlaması gibi birçok olayın</p>
<p>ya çıkmasına yol açmış tarihî birikimlerdir. Meselâ soykırım. Bu tarihte bile belli belirsiz vardır. İngilizler Güney Afrikada Hollandalılara, Amerikadaki yerlilere ve Kızılderililere karşı bunu uygulamışlardır. Kızıl, kızamık, kızılcık, verem gibi hastalıklara karşı bağışıklıkları bulunmayan adamlara giyecek dağıtarak bu hastalıldarı aşılamışlar. Öyle yerler var ki hiç Kızılderili kalmamıştır artık. Haitide örneğin. Kızılderililer çok gururlu insanlardır ve bu yüzden köle kılınmaları zordur. Öyle olunca toprakların ele geçirilmesi gerekiyor. Hep söylerim, teknik, kitlelerin afyonudur; aklımızı başımızdan alır. Tabletler, bilgisayarlar, telefonlar&#8230; Bütün bu “ilkel kavimler”e o günün teknik araçlarını dağıtıp karşılığında topraklarını aldılar. Bir de dini, Hırıstıyanlığı götürüp yine madenlerini alıp altınlarını yağmaladılar. Köleliğe müsâid olan güçlü, kuvvetli, itaatkâr zencilerdi. Zencilerin veya Afrikalıların kayda değer bir medeniyeti olmamıştır. Rahatlıkla köle kılmabildiler. Sekiz milyon cıvarında zenci 1600lerin başlarından 1800lerin sonlarına değin Amerikaya taşındı. Hepsini ölesiye çalıştırdılar; kadınların ırzlarına geçtiler.</p>
<p>Doğan melez çocuklar safkan Afrikalılardan daha çok hor görüldüler. Çok hince bir ticâret söz konusuydu. Öncelik ve özellikle Afrikanın batısından Senegal ve Gambiadan bugün Gana adını verdiğimiz Altın ve Fildişi sahillerinden çıkıyor, Önce İngiltereye, Liverpoola uğruyor, oradan Amerikaya gidiyor. Her zaman değilse de çoğunlukla bu altın üçgen içinde gerçekleşiyordu bu. Felemenkler, Ispanyollar, Portekizliler ve daha az sayıda Fransızlar bunu yaptılar ve en fazla pay İngilizlerindi. 173OIardan îtibâren İngilizler buhar gücünü kullanarak sanayiyi başlattılar. 1800lerin başlarında İngiltere bir sanayi ülkesi hâline geldi. Manchester, Liverpool, Glasgow birer sanayi merkeziydi. 1804te ilk demiryolunu döşediler. Dokuma tezgâhları, demir-çelik, cam derken, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında merceğe, optiğe geçildi ve ilâç imâl edilmeğe başlandı. Sanayide köle işe yaramaz, ama tarımda yarıyor. Amerikadaki bütün büyük plantasyonlarda köle çalıştırılıyor. Fabrikada öğrenim örmüş adama ihtiyâç var ve öğrenim görmeniziçin de kafanızın</p>
<p>basması lâzım. Bu bir ırk meselesimi bilmiyorum, ama zenciye bunu yaptıramıyorlar. Diğer taraftan fabrikada zenciyi köle olarak bedavadan çalıştıramıyor, ücret ödenmesi gerekiyor. Bu da ürününüzün bahahya patlamasma yol açıyor. Hâlbuki ürünün hammaddesini çok ucuza mâletmek, hattâ bedavaya getirmek istiyorlar. Bunu da Afrikadaki, Amerikadaki ve Asyadaki sömürgelerden temin ediyorlar. Hindıstanı talan ettiler böyle. Afrikadan bütün gerekli madenleri İngiltereye taşıdılar ve böylece bir ülkeyi ikiye ayırdılar. Bir taraf hamı, mamüle çeviren mıntıka anavatan Prenkcesiyle metropolis-; öbür taraf da sömürge -Frenkcesiyle koloni-. Masraf sâdece taşımacılık. Köleleri idâre eden yerliler de Afrikada kabile reisleri, Hindıstanda rajalar.</p>
<p>İtalyada ticâret mal değiştokuşuna dayanıyordu. Buna merkantilism deniyor. Ortaçağ klasik devrinde ortaya çıkmıştı. Daha sonra 1300lerde para tedâvüle giriyor. Avrupa, özellikle de İtalya İslâmdan alıyor parayı. İslâm memleketlerinde devam ediyordu bu eskiden beri. Sonra Felemenkte 1400 sonları 1500 başlarında muazzam bir atılım yaşanıyor. İtalyadan gelen mallar Felemenke ulaşıyor ve ondan Hollanda, Belçika, Flaman bölgesine &#8211;bunlar aynı millet, fakat sıyâsî sebeplerle bölünmüşler-, orta ve kuzey Avrupaya yayılıyor. Felemenk müdhiş bir imâlat merkezine dönüşüyor. Teknik çok ilerliyor: Öncelikle de inşâat, mercek ve optik. Adamların memleketi küçük, ama elâlem başkasının ülkesine el atarken, bunlar denizden para kazanmağa başlıyorlar. Körfezlere bend örüyorlar ve kanallar açarak büyük ırmakların mecrâlarmı değiştirip körfezleri kurutuyorlar. Zâten Felemenkin dörtte üçü denizden kazanılmıştır. Amsterdam bir su şehridir. Ayrıca Kuzey Avrupada Almancada Handelsnetzwerk denen bir ticâret ağı örmüşlerdir. Rotterdam, Hamburg, Bremen, Danzig, Kopenhag, Oslo&#8230; Bunlar hep bu ittifâkın içinde yer aldılar ve dehşet zenginleştiler. Zenginleştikce sanatta ve düşüncede çok öne çıktılar.</p>
<p>Onaltıncı yüzyılda Birleşik Felemenk Cumhuriyetini kurdular. Portekizden atılan Yahudiler Fransaya gelip oradan geçiyorlar; o bölgede pek bir yaşama imkânı bulamıyorlar. Çünkü Fransa kapalı bir devlet ve Katolik. Katoliklik ile Yahudilik hiç bağdaşmamıştır. Katolikler Yahudileri “Tanrıyı idam eden adamlar” veya “Tanrı katili” diye görürler. Hırıstıyanlık dünyaya geldiği günden îtibâren, Pavlus ve Petrus da sürekli olarak Yahudilikle cebelleşmiştir. Gerek ilâhiyâtta gerekse fizik anlamda kavgaları bitmemiştir. İki ana kilise Katoliklik ve Ortodoksluk Yahudilerin kitabına hiç hoş bakmamışlardır. Hollandaysa Flamanlardan farkh olarak din değiştiriyor. Almanyada başgösteren Hırıstıyanlık dönüşüyor; Luther ve Protestanlık İsviçrede ve Hollandada farklı bir şekil alıyor. Islah edilmiş Felemenk kilisesi, İngilterede Anglikanlar, İskoçyada Presbiteryenler ortaya çıkıyor. Hollandadaki kilise büyük ölçüde İsviçreli din adamı Calvin’in etkisinde. Çok sert adamlar. Maddî zenginliklere açıklar, servet edinmeğe karşı değiller. Bu çok önemli bir nokta. Din kapitalismle paslaşmağa başlıyor. Oysa Hırıstıyanlık ve Müslümanlık servetlenmeğe karşıdır.</p>
<p>Dar anlamda Müslümanlık da bundan farklı şeyler söylemez. Fâizleri yasaklamak, sâdece bankaya yatırdığın parayı katbe-kat almanm yasaklanması değildir. İslâm, alınteri dışındaki her geliri haram saymış, dehşet vergi yüklemiştir. Geliriniz arttıkca onu vergiyle, zekâtla indirmiştir. Bu yolla sermâyeci olamazsınız. Bu sebeple Katolikliği yıkmışlardır ve yüz elli yıldır da sıra İslâmda. İngilterede Anglikan kilisesi, Yahudilik gibi kavme bulanmış, kavmi bir kilise hâline gelmiştir. Tıpkı Yahudiliğin İbranî kavmine bağlanması gibi, Anglikan kilisesi, Amerikaya ilk çıkan İngiliz göçmenlerle birlikte o topraklara varıyor ve A.B.D.nin ilk merkezî dini, İngiliz kavminin kendisine mahsüs dini hâline geliyor. İngilizleşirseniz Anglikan olabilirsiniz. Güney Afrikada Mandela böyledir. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tam bir İngiliz beğefendisidir, bir tek, rengi karadır. Otuz üçüncü derecede masondur ve karısı da İsveçli beyaz bir hanımdır. Bu onların yöntemidir. Yahudiler de böyledir, İngilizler de. Çok gözlerine kestirdilermi, kendilerinden biriyle evlendirirler. Bunun dışında Yahudi, kesinlikle dışarı kız vermez ve dışarıdan almaz. Servetin dağılmamasıçin evlenme bizde de vardır. Öteden beri dişarıdan evlilik yapsak da, topraklanmağa başladığımızdan bu</p>
<p>yana topraklar yabana gitmesin diye böyle bir durum ortaya çıkmıştır. Tabii, Osmanlıda toprak sâhibi bir tek Hırıstıyanlar, Kürtler ve Araplardır; Türklerin toprağı olmamıştır. Babama bir gün dedim ki “ya baba, büyükbabamn babası Bulgarıstanda mültezimdi, orada topraklarımızın olması lâzım.” Güldü: “Oğlum, onlar emânetti, mültezim memur demek, o toprakları idâre eden kimse.” Türklerin toprakları, ormanları hep mirîydi, devlet malı yâni. Fatih “ormanımdan bir dal kıranın kellesini uçururum” meâlinde kanun çıkartır. Vahdeddin de İtalyaya giderken parmağındaki yüzüğü çıkartıp masaya koyar “bu devlet malıdır” diye, hâlbuki beş parasızdır.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz bu, İngiliz-Yahudi ittifâkı hep böyle iyi, sorunsuzmu ilerliyor?</strong></p>
<p>Her zaman al gülüm ver gülüm işlememiştir. Yapıcı, kurucu, inşâ edici İngilizle, bunun parasını ödeyen Yahudiler arasındaki işbirliği zaman zaman çatlayabiliyor. Büyük ihtimâlle l990larda ve 2000lerin başlarında böyle bir anlaşmazlık söz konusu. Taraflardan biri diğerine gözdağı vermek üzre Nev Yorktaki ikiz kuleleri indiriyor. Büyük ihtimâlle de göz dağını veren Yahudiler. Çünkü ölenler arasında Yahudi yok ne hikmetse. 50 60 yıl sonra beni anarsınız. Yahudiler A.B.D.nde bir türlü sıyâsî sahneye çıkamıyorlar.</p>
<p><strong>Bu ittifâk Amerika kurulurken de devam ediyormu?</strong></p>
<p>Yalnızca Amerika değil; İngiliz nereye giderse Yahudiyi sırtında taşıyor. Avustralyaya, Kanadaya&#8230; Hep birlikte gidiliyor ve işbirliği devam ediyor. Yahudiler çoğu kere sıyâsî bir güç elde edemiyorlar ve hep İngilizlerin elinde kalıyorlar. Zaman zaman Disraeli gibi adamlar geliyor, 0 da binde bir. Canlarına tak ediyor. l947de kurdukları Israili de istedikleri gibi güvenceye bağlayamıyorlar. İngilizamerikan dünyası Israilin talep ettiği mutlak teminatı sağlamıyor. Dolayısıyla da tahminime göre ikiz kuleler işâreti veriliyor. Bunun ilk sonuçları, sıyâsette yükselen İngiliz tarafının Yahudilerle karışması şeklinde ortaya çıkıyor. Birdenbire damatlar Yahudi oluveriyor. Biribirine zıt kutuplar, Clinton’ın kızı da Yahudiyle evleniyor, Trump’ın kızı da. Bununla da kalınmıyor, Yahudiliğe dönüyor ve işbaşına getirilen sıyâsetciler Yahudilere teminat vermek zorunda kalıyorar. Obama’ya Nobel ödülü verilmesi gibi.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ali Değermenci &#8211; Öyle Geçer ki Zaman Teoman Duralı Kitabı,syf.219,227</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 12:36:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu ve Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17431</guid>

					<description><![CDATA[<p>X Anglosaksonlar başlangıçtan itibaren emperyal bir liderlik peşinde olmuşlardır. Dışarıya, bu nedenle sadece “gentleman”liği, futbolu ya da “İngiliz kumaşı”nı ihraç etmediler; bunlarla beraber “savaş” da ihraç ettiler. Tarihte rastlanmayan bir şekilde dünyada tek başlarına üstün bir askerî güç olmayı temsil etmeleri; kendi topraklarının dışında sürekli kriz ve savaş çıkarmayı, kültürlerinin ve yaşam tarzlarının bir parçası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/images-21-3/" rel="attachment wp-att-17433"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17433" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></h3>
<h3>X</h3>
<p class="ilkparagraf">Anglosaksonlar başlangıçtan itibaren emperyal bir liderlik peşinde olmuşlardır. Dışarıya, bu nedenle sadece “gentleman”liği, futbolu ya da “İngiliz kumaşı”nı ihraç etmediler; bunlarla beraber “savaş” da ihraç ettiler. Tarihte rastlanmayan bir şekilde dünyada tek başlarına üstün bir askerî güç olmayı temsil etmeleri; kendi topraklarının dışında sürekli kriz ve savaş çıkarmayı, kültürlerinin ve yaşam tarzlarının bir parçası haline getirdiklerinin göstergesidir. Güce başvurmak Anglosakson geleneğin kullandığı dilin bir yüzünü; bu gücün “ulus inşâ” etmenin imkânı olması da diğer yüzünü ifade eder. 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin, 2. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın aşırı güç kullanımının kendileri için egemenlik sağlamakta başarılı olması; aynı zamanda yeni bir savaş konseptinin geliştirilmesini sağlamıştır. İngiltere 1914 öncesinin dünya düzenini; deniz gücü, sterling ve Batı dışındaki pazarların kendi girişimcilerine açılmasını sağlayacak şekilde kurmaya çalıştı. Amerika bugün aynı şeyi uzay gücü, dolar ve serbest pazar ekonomisiyle sürdürmekte.</p>
<p>Üstün deniz kuvvetiyle üzerinde hâkimiyet kurduğu İslâm dünyası, İngiltere’nin güçlü bir imparatorluk olarak kendini tanımlamasının hem imkânı olmuş; hem de kendi toplumsal refah ve zenginliğinin birinci kaynağını İslâm coğrafyasından devşirmiştir. Bu devşirme işinin bahis konusu coğrafyanın ulus-devletler haline getirilmesinin bir hasılası olduğunu belirtmeliyiz. İslâm coğrafyasının “Ortadoğu” haline getirilmesinin imkânı, Anglosaksonların aynı zamanda dünya üzerindeki egemenliklerini başından itibaren bu bölgeden sürdürmelerini sağlamış; ama bununla beraber Ortadoğu’nun kurulu düzenine hayati derecede bağımlı bir ilişki içinde olmalarını doğurmuştur. Öte yandan İslâm coğrafyasının Ortadoğu şekline sokulması, her şeyden evvel Anglosaksonları “ulus inşâ edici” tecrübenin sahibi yapmıştır.</p>
<p>Kolonyalist gelenek benzer oluşumları ihtiva eden bir süreci temsil etse de; Anglosaksonların Müslüman toplumlarda ulus-devlet inşâ çabası, yönetim ve egemenliği pekiştirdiğinden, sonu gelmez bir ihtirasa dönüşmüştür. Sadece Hicaz bölgesinin yedi ulus-devlete bölünmesi buna örnek verilebilir. Ulus inşâ edici her çaba nihayette aynı ulusun kendi içinde yeni azınlıklar yaratarak, Bangladeş, Doğu-Timor gibi, yeni bir bölünme şeklinde sürmüştür. Müslümanların bölünmesi ya da her ulus-devlet haline geliş, aynı zamanda Müslüman toplumların istikrarsızlaştırılmalarıyla neticelenmiş; İslâm coğrafyası da bu haliyle Anglosaksonların -bugün olduğu gibi- kolayca doldurabilecekleri bir “vakuma” dönüşmüştür.</p>
<p>Beşiği din veya ideoloji olmayan değerleri var etmek mümkün olmadığı gibi; hiçbir siyasal birlik kendi kültürel köklerini terk ederek ayakta kalamıyor. Eğer Avrupa’ya birlik ve istikrar arayışı açısından bakarsak, bu istikrarın reformasyon döneminden itibaren bozulduğu ya da istikrar arayışının bu dönemden itibaren peşinde koşulan Avrupalı bir ideal olduğunu söyleyebiliriz. Aynı tespit İslâm dünyası için de geçerlidir: Fakat bu önceki dönemlerde her şeyin sorunsuz ve mükemmel olduğu anlamına elbette ki gelmiyor. Hakikatte İslâm coğrafyası “Ortadoğulaşma”ya başladığı günden beri birlik ve istikrarını kaybetmiş durumdadır. Anglosaksonların Ortadoğu”yu dünya egemenliğine imkân açacak bir “merkez” olarak inşâsı, Müslüman toplumların siyasal güç haline gelmemeleri üzerine kurulmuştur. Fakat Anglosakson liderlik ile İslâm dünyası üzerindeki çekişmeyi klasik mekân ve araçlar bağlamında; yani ırkçı özellikli ulus-devlet ile bu güçler arasındaki ekonomik temelli sömürü ilişkisinde anlamlandırmak Ortadoğu’yu açıklamaya yetmiyor.</p>
<p>Ulus-devlet siyasetleri ve ulusal aidiyetler temelinde olmaktan çok bu, İslâm’ın Müslümana kazandırdığı kimlikle ancak olabilir. İslâm cihetinden kimlik insanın veya toplumun taşımakta olduğu bir ünvan, bir isim değildir; ulus-devletin dediği anlamda sadece bir aidiyet sayılmaz. Kimlik varoluşsal bir özellik taşımakta; dünyaya, hayata ve insanlara atfettiğimiz anlamla âlâkalı olmaktadır. Kökleri inanma biçimimizde bulunmakta; bizim diğer insanlarla niçin birlikte olduğumuza ve nasıl olacağımıza anlam ve imkân vermektedir.</p>
<h3>XI</h3>
<p class="ilkparagraf">Kolonyalizm tarihi boyunca İslâm insanlara verdiği güçle kendini hissettiren bir din olmuştur. Başlangıcından itibaren kolonyalist güçler kendilerine yönelik bütün direniş hareketlerinde karşılarında İslâm’ı buldular. Diğer oluşumlar yanında dikkat çeken önemli bir husus da, bu hareketlerin önderliğinin esas gücünü medrese/sufi geleneğin temsilcilerinin yapmış olmasıdır. Diğer bir ifadeyle geçmiş yakın tarih içinde Müslüman dünyada kolonyalizme karşı mücadele veren bütün oluşumların kökeninde geleneksel İslâm’ın olduğunu görmekteyiz. Kuşku yok ki Anglosaksonlar “geleneksel İslâm”ı en iyi tanıyanların başında gelir. Zira İslâm dünyasının Ortadoğu’ya dönüştürülmesi süreçlerinde ortaya çıkan bütün direniş hareketlerinin muhatapları kendileri olmuştur. Ne var ki ortak bir “dilin” oluşturulamamış olması sebebiyle, Anglosaksonlar için medrese/sufi gelenekle anlaşmak umulan nispette kalıcı olmamıştır. Özellikle geleneksel İslâm’ın geçmişte üstlendiği rol, bir kırılma yaşayan bugünün dünyasında fazlasıyla önem taşımaktadır. Yaklaşık son iki yüzyıllık tarih içinde, kolonyalizme karşı enerjisinden bir şey kaybetmeden yürütülen uzun soluklar mücadelenin sadece “geleneksel İslâm” dediğimiz bu “gelenek” tarafından gerçekleştirilmiş olması kayda değer nitelik taşıyor.</p>
<p>Medrese/sufi gelenek temelli bu mücadelenin özelliği öncelikle bu çabasını bilgi/hayat tarzı düzeyinde sürdürmekteki ısrarıdır. Sonra da ya kendi ilkeleri ekseninde anlaşma ya da kaybedilse bile, “uzlaşmayı” reddetmiş olmasıdır. Bu gelenek Ortadoğu’daki Batı eksenli sosyal/siyasal değerleri ve ulus-devlet gibi kurumsal yapıları daha başlangıçta meşrû kabûl etmemesiyle dikkat çeker; Anglosaksonların Ortadoğu’ya getirdiği değer ve kurumları aşındırarak işlevsiz kılmasıyla önem taşır. Bu haliyle “modernist İslâm”dan belirgin çizgilerle ayrılır. Anglosakson dünya, aynı zamanda bu geleneğin Şiî boyutuyla 1979’da İran’da; Sünni boyutuyla da özellikle 1998’deki intifada ile Filistin de tekrar karşılaşmış oldu.</p>
<p>Modernite baştan itibaren kendini “geleneğin” reddiyle anlamlandırmış; “yeni”ye yaptığı vurguyla insanoğlunun bütün geçmiş tecrübesini anlamsız ve değersiz hale getirmiştir. Geleneğin reddi bu nedenle modernitenin evrenselleştirdiği bir “inanç” olarak, insana ait bütün anlama faaliyetlerini daha başlangıçta belirleyen bir işlevle yüklüdür. Bugün Müslüman dünyanın entellektüel birikiminin, çok az haklılık taşımasına rağmen, gelenek karşıtlığı, kaynağını büyük nispette moderniteden almaktadır. Geleceği yeniden inşâ gibi bir meşrûiyetle ortaya çıkan gelenek eleştirisi, öncelikle Müslümanın geçmişine dair hiçbir entellektüel mirasının olamayacağını, olsa bile bugün kesinlikle kullanılamayacağını ilân eder. Geçmiş mirasın reddiyle başlayan bu eleştiri, her şeyden evvel Müslümanı, kimliğini nasıl koruyacağı meselesiyle başbaşa bırakır.</p>
<p>Ne var ki reddedilen bu mirasla ortaya çıkan ve modern bir talep olan geçmişten kopuşa, bu mirasın temsilcisi olan medresenin izin vermediğini görürüz. Kendinî tevhid üzerine inşâ etmiş medresenin, İslâm’ın geleneksel bilgi kurumu olarak, özellikle modern dönemde Müslümanların kimliğini ve birliğini korumaya çalışması, modern dünya karşısında “paradigma-dışı” bir mutlakiyeti temsil etmesiyle dikkat çeker. Geleneksel İslâm’ın temsil ettiği, muhalefetin kendine has “dili”, modernist İslâm tarafından “kendini tekrardan” gelen bir suskunluk olarak nitelendirilmiş, bu yüzden de yoğun eleştirinin konusu olmaktan kurtulamamıştır. Ne var ki, 1979 yılında İran’da meydana gelen hadiseler, modernist İslâm’ın yanıldığına işaret etmesiyle ehemmiyet taşımıştır.</p>
<p>Modern muhayyile ve onun bütün kültürel unsurlarını, 1979 yılının İran’ında medresenin temsil ettiği geleneksel İslâm’ın, önderliğini mollaların yaptığı hareketle şaşkın ve suskun bırakmasını, öngörülmesi mümkün olmayan önemli bir hadise saymamız gerekiyor. Uzun süren tecrübenin neticesinde temsil ettiği epistemolojik önderlik, yaşayarak savunduğu hayat tarzı ve sürdürdüğü sessiz mücadeleyle “yüzyıllar” sonra medrese “konuşmaya” başlamış; “Kum”, bu hareketle egemen zamanın yanılgısına dikkat çekmişti. Bu, Müslümanlardan bir kısmının “tarih dışı” bulduğu, bu yüzden de kurtuluşu İslâm’ın modernist yorumlarında aradığı; Müslüman topluma modernitenin değerleri üzerinden nasıl işlerlik kazandırılacağını İslâm adına tartıştığı bir zamanda, uzun soluklu muhalefetin sahibi olan İslâmın sesi oldu; “Geleneksel İslâm” galip gelmişti. “Galip” gelme, 11 Eylül’le beraber Amerika’nın Pakistan, Yemen, Fas, Tunus, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki medreselerin kapatılmasını istemesine; İslâm’ın en eski kurumu sayılan El-Ezher’in müfredatının değiştirilmesi için Mısır’a baskı yapmaya itti; daha önemlisi küreselleşmenin lideri olarak kendisiyle uzlaşacak İslâm’ın yeni bir “versiyonunu” aramasına sebep oldu.</p>
<p>Geleneksel İslâm’ın hareket noktası insanın kalbidir. İnsanın kalbini değiştirmeden ne sosyal ilişkileri ne de sosyal, siyasal, iktisadi, kültürel sistemi değiştirmenin mümkün olacağı inancına dayanır. Bu yüzden “içeriden” konuşan bir “dilin” meşrû sahipliğini yapar. Allah’ın rızasına göre nasıl yaşanması gerektiğini yine yaşayarak gösterir. Karşıtına muhalefeti sözel olmaktan önce ameli düzlemdedir. Geleneksel İslâm Müslüman kökeninde asr-ı saadet olan fikrî/tarihî tecrübelerini yansıtmasına karşılık, modernist İslâm Müslümanın daha çok 1789 sonrası dönemin fikrî/tarihî tecrübesini yansıtır.</p>
<p>Modernist İslâm’ın aksine, geleneksel İslâm modern idealleri onaylamamış; üstelik bu idealleri tatmin edecek şekilde dönüşüme uğratarak içselleştirmeyi de başından itibaren reddetmiştir. Kendi tarihsel tecrübesi içinde İslâm’ın ümmet olma imkânlarını bütünüyle “bünyesinde” taşıyan, şüphe yok ki geleneksel İslâm’dır. Günümüzde yapılan eleştirilere rağmen; sömürüye, zulme karşı olma yanında, farklı dinden olanları kendi “muhayyilesinde” barındıran bütün imkânları yine biz “geleneksel İslâm”da bulmaktayız. Geleneksel İslâm küresel dünyada görünen o ki ezilen sessiz yığınların yeniden sözcülüğü üstlenmekle yüz yüze bulunuyor. Varsayılanın aksine geçmişe sığınma ya da İslâm’ın “avami” düzeyde yaşama biçimi olmaktan çok; İslâm’ın içinde yaşanan şartlara “rağmen” kendi aslî yaşam biçimine sadık kalmayı esas almış olmaktaki ısrarıdır. Geleneksel İslâm’ın gelecek inşâsının modern zamanla uyumlu olmayan özellik taşıması onun bir gelecek tahayyülüne sahip olmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Geleneksel İslâm Müslüman toplumların yaklaşık iki asırdan bu yana Batı’nın izlediği tarihsel süreçten geçmek gibi niyetlerinin olmadığını; kendi değerler dünyasının “akıldışılığı” içinde kalmak istediklerini, sabır yüklü yoğun bir çabayla göstermeye çalıştı. Bu çabanın dikkatten kaçan, fazla önemsenmeyen bir boyutu ise; Müslümanlara, modernitenin kolonize edemediği bir “alanın” mevcudiyetine imkân vermiş olmasıdır. Bunun somut örneği, yeni kuşak Müslümanların büyük bir kesimi tarafından eleştiri konusu yapılan İslâm’ın kurumsal temsilcisi olarak “medrese”dir. Medrese, her şeyden evvel gelenekten gelerek moderniteye şahit olan hafızayı temsil etmesiyle önem taşır. Bu kurum, modernizmin istilası karşısında söyleyecek sözünün olmadığı; kendini hep tekrar etmek ve hayattan kopuk olmakla eleştirilmişti. Ne var ki İslâm’ın kendi paradigmasından bakıldığında, medresenin modern dünya karşısında asla susmadığını, fakat kendine ait bir “dille” “içeriden” konuştuğunu görmek zor olmaz.</p>
<p>Ortadoğu’daki modern ulus-devletin bilgi üzerindeki seçici olma tekelini yasal olarak yürütmekte olan üniversitenin medrese’yi bütünüyle dışlaması ve tarih dışı ilan etmesi kadar; geleneksel İslâm’ın temsilci kurumu olarak medrese de meşrûiyet sağlayacak bilgiyi ulus-devlete vermekte fazlasıyla cimri davranmıştır. Buna karşılık medrese üniversitenin evrensellik etiketi altında ürettiği bilgiyi Müslümanlar için “ayıklama” ihtiyacı duymuş; kadim, ezeli ve ebedi olana vurgu yaparak, “evrenselin” Batı merkezli kurgusunu deşifre etmiştir.</p>
<p>Kendine ait “usûl”ün geleneği içinde modernist bilginin kolonyalist doğasının karşısına, bir tekrar gibi görünen “kendi bilgisini” koymuştur. Bu bilgi kendi asliyeti içinde modern dünyaya karşı İslâm’ın anlatılması dolayımında bir itiraz özelliği taşımıştır. Temel görevinin insan, insanın kulluğu ve muttakiliği; insanın yeryüzünde ve tarihteki varoluş sebebi, amacı ve anlamı; İslâm “yurdunun” savunulmasında cihadın zamanı ve gerekliliği meseleleri olmuştu. Buna karşılık; yeni teknolojilerin “icadının” önemi; kârın maksimize edilme yollarının “keşfi”; vatandaşın iktidar karşısında nasıl boyun eğdirileceğine ilişkin “bilginin” üretimi, onun ilgi alanında asla yer almamıştı. Bu yüzden uzun bir mücadelenin sonunda oryantalizm/kolonyalizm; kullandığı “dil”, izlediği “usul”, seçtiği “terminoloji” ve “grameriyle”, yani kalpleriyle düşünenlerin “dili” karşısında çaresiz kalmıştır.</p>
<p>Geleneksel İslâm’ın başarısı her şeyden evvel siyasal/sosyal evrimin entellektüel düzlemde artık Batı merkezli olmaktan çıktığına işaret etmesidir. Bu insanoğlunun izlediği tarihsel güzergâhı açıklama iddiasındaki modernist bütün siyasal/sosyal teorileri yoğun şekilde şüphe altında bırakarak etkisini göstermektedir. Yüzlerce yıllık birikimin yol göstericiliğinde kendisi için öngörüde bulunduğu gelecek tahayyüllerine ilişkin iddiaların topyekün şüphe altına girmesi; İslâm coğrafyasının kolonyalist düzenlemesini aşındırmakta, içini boşaltarak yeni bir “vakum”a dönüştürmekte ve onu “Ortadoğu” olmaktan çıkarmaktadır. Ortadoğu’nun siyasal/sosyal düzlemde nasıl bir seyir izleyeceğinin kestirilememesi, aynı zamanda Anglosakson hegemonyayı tehlikeye düşürmekte; daha önemlisi, bu hegemonyanın devamını sağlayacak tedbirler almayı, askerî seçeneğin dışında, bütünüyle imkânsız hale getirmektedir.</p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p>Günümüzün Ortadoğu/İslâm dünyasının resmini çekin deselerdi, şunu söyleyebileceğimi düşünüyorum: Tarihin hiçbir döneminde hiç bu kadar geniş kapsamlı bir coğrafya ve hiç bu kadar kesafette bir insan topluluğu, bu kadar yoğun bir kuşatma altına alınmamıştı. Peki Anglosaksonların üstünlüğünün asla tartışma konusu olmadığı böyle bir zamanda İslâm’ı/Müslümanları sorun haline getiren nedir? Kanımca bir sorunun cevabını Taliban, Saddam ya da petrol imgeleri ekseninde açıklamaya çalışmak, daha başlangıçta eksik bir girişim olarak kalacaktır. Zira bugünkü mesele “enerji paradigması” içinde anlam bulmaktan çok İslâm’ın, kendisi istemese bile, küreselliğin liderliğini yapan Anglosaksonların muhayyilesinde temsil ettiği tehditle ilgili bulunuyor.</p>
<p>Sorun burada İslâm’ın artık bir tehdit olup olmadığı değil, bu muhayyileye hâkim felsefenin İslâm’ı algılama biçimiyle âlâkalıdır. Bu nedenle günümüzde Anglosaksonların İslâm/Müslüman dünyaya yönelik tutumları, dün olduğu gibi ekonomi/çıkar meselesi olmaktan çok, gizlenmesi mümkün olmayacak kadar “ideolojiktir”. Ekonomi/çıkar meselesinin aksine, ideolojik düzeyde seyreden bir mücadele doğası gereği çok yönlü ve karmaşık boyutlar taşır. Bahis konusu edilen “ideolojik” düzey her şeyden evvel, dünyanın almakta olduğu yeni “şekil” ve “işleyiş” tarzıyla ilgili olduğu kadar, buna nasıl cevap verileceği meselesini de kapsıyor. Bu haliyle sorun ne enerji paradigmasıyla açıklanabilecek ne de savaşla halledilebilecek bir sorun olmaktan çıkmakta.</p>
<p>Bugün dünyanın evrilmekte olduğu yeni “duruma” Müslüman dünyanın katılımının nasıl sağlanabileceği ciddi bir mesele olarak ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’nun ilk düzenlenme dönemi tespit edilen güzergâha ya da herkesin ulus-devlet sahibi olmak istediği “parçalanma yüzyılında”, dünyanın almakta olduğu yeni konuma uygun düşmüştü. Bu dönemde Müslümanların “yeri” belliydi; sorun Anglosakson hâkimiyeti için Müslüman coğrafyanın parçalara bölünerek düzenlenmesi; bu düzenlenmenin önemi ise onun içerdiği değerler bağlamında modernist karakteriydi.</p>
<p>Oysa bugün niteliksel bir değişimle karşı karşıyayız; düzenleme postmodernist özellikler içeriyor. Bu nedenle geleceğin Ortadoğu’suna hangi değerler üzerinden “işlerlik” kazandırılacağı, dolayısıyla ne türden bir düzenlemeye tâbi tutulacağı bahis konusu olduğundan, dünyada Müslümanlara bir “yer” aranmaktadır. Bu da İslâm dünyasının küreselleşme ile ilişkisini gündeme getiriyor. Acaba bu işlerlik postmodernist felsefenin sosyal/siyasal değerleri üzerinden mi, yoksa Müslümanların inançlarının bir ifadesi olan İslâm’ın değerleri üzerinden mi olacak; diğer bir ifadeyle İslâm, küreselliğin bir alt kategori olarak tanımladığı “yerellik” kategorisi içinde “yer” almaya razı olacak mıdır?</p>
<p>Burada küreselleşmenin İslâm’ı nasıl bir “dünyaya” katmak istediği veya artık içinde yaşayarak zihinselleştirmeye başladığımız böyle bir dünyanın nasıl bir özelliğe sahip olduğu önem taşıyor. Katettiği süreçlerle kendini inşâ etmeye başlayan bu “yeni” dünyanın belirgin vasfı, her şeyin temeline relativizmi yerleştirmeye çalışmakta olmasıdır. Kendinden öncekine yüklendiği tepkiyle, her şeyi relativist bir temel üzerinde yeniden anlamlandırmaya tâbi tutma özelliği taşıyor. Bu yüzden relativist değerlerin dünyası bugün Müslümanlardan gerçekliği Popper’e, iktisadı Hayek’e göre düzenlemelerini; karşılaştıkları bütün siyasal/sosyal sorunlarının çözümünü neo-liberalizmin içinde aramalarını onlar için “kurtuluş” olarak görmektedir. Bu “telakki” böylece Müslümanların, İslâm’ın kültürel bir “unsura” dönüşerek siyasal/sosyal etkinliğinin olmadığı; buna karşılık anayasaların, parlamentoların ve demokratik kurumların sözde işlerliği olan toplumlar haline gelmelerini sağlamayı öngörmektedir. Bu durumda İslâm’ın bir kültür kodu olarak “yerellik” kategorisi içinde kolayca yer alacağına inanılmaktadır.</p>
<p>Ne var ki İslâm “teorik” yapısı gereği buna razı olacak ve bu kategoriye sığabilecek elverişli imkânları kendinde barındıran bir din değildir. İslâm’ın kendinden beklenenleri cevapsız bırakması, küreselleşme için bu yüzden itiraz özelliği taşıyor. F. Jameson’un da ifade ettiği gibi, bugün “küreselleşmeye karşı direnme enerjisi gösteren tek din ya da dinî gelenek, tahmin edilebileceği gibi İslâm’dır.” Küreselleşme taşıdığı özellikleriyle İslâm için her şeyden evvel dışsal bir gücü temsil ediyor. Bugün İslâm küreselleşmeye karşı üç önemli noktada muhalefette bulunmakta, bu da Amerika’yı tedirgin etmektedir. Muhalefetin biri epistemolojik, biri hayat tarzı, biri de uluslararası hukuk nosyonuyla âlâkalıdır. İslâm epistemolojik düzeyde yaptığı itirazla; modern/postmodernizmin “yorumladığı” dünyayı başından itibaren “yapı-bozumu” uğratmakta.</p>
<p>Bunlara ait bilginin hem kökenleriyle âlâkalı meşrûiyeti hem de postmodernist değerlerin relativist muhtevası sebebiyle sosyal gerçekliğin kurucu temeli olamayacağına, olması halinde statükonun adil olmayan mevcudiyetinin onaylanmış olacağına işaret etmektedir. İkinci olarak İslâm, küresel kültürün önerdiği ve yaygınlaştırdığı hayat tarzına karşı; ilkeleri müphemiyet içermeyen kendine ait bir “hayat tarzı”yla itiraz etmektedir. Bu her şeyi nesneleştiren bir yaşam telakkisine karşı, insanın yüceltilmesini esas almasıyla ehemmiyet taşıyor. İslâm üçüncü olarak, küreselliğin kendi ilkelerine göre yeniden düzenlemeye çalıştığı “küresel hukuk”a karşı, “milletlerarası” bir hukuk önermekle, bahis konusu hukukun evrensellik iddiasının ideolojik muhtevasına itiraz kaydı koymakta; aynı zamanda da bu tekil hukuk anlayışının çoğul hale gelebileceğine dikkat çekmektedir.</p>
<p>Bahis konusu ettiğimiz bu sebeplerden dolayı İslâm’ın küresel hegemonyaya yaptığı itirazın/muhalefetin, öncelikle “paradigma dışı” bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz. Günümüzde küreselliğin kendi içinde mevcut bulunan ve haklı bir itiraz olarak sürdürülen anti-küreselci muhalefetin nihayette mahiyet olarak paradigma içi bir muhalefet olduğunu kaydetmeliyiz. Bunun birbirlerini besleyen süreçler olarak cereyan ettiğini söylemek mümkün. Öte yandan Uzakdoğulu uygarlıkların küreselliğe yaptığı itirazı, temsil ettikleri kültürün mahiyeti itibariyle ciddi bir muhalefet saymak kolay görünmüyor. Zira bu uygarlıkların temelini oluşturan dinî telakkinin paganist özelliği, onları küresel kültürle buluşturmakta; dolayısıyla yaptıkları muhalefet bir gelecek tahayyülünden çok, mevcut olana uyumu esas alarak anlam bulmaktadır. Bu da onların postmodern felsefe ile temelde paylaştıkları ortak paydalarına işaret ediyor. Bu durumda Doğu “uygarlıkları” cihetinden küreselleşmeye karşı, ancak iktisadi/teknolojik düzeyde taklit ve tüketim şeklinde tanımlanabilecek bir muhalefetten bahsedilebilir; bu haliyle artık ortada bir muhalefetten çok bir “yarıştan” bahsetmemiz daha isabetli olacaktır.</p>
<p>Kendi felsefi muhtevasına uygun olarak, bugün postmodern ve/veya küresel düzenleme Ortadoğu’da; iktisadi/teritoryal nitelik taşıyan modern düzenlemenin aksine, bu defa İslâm’ı/Müslümanları “hayat ve kültür” olarak düzenlemeyi hedef almaktadır. Diğer bir anlatımla bu; yeni bir hayat tarzının ikâmesi olarak dinin etkinliğini hayatın pratiğinde düzenlemek isteyen bir “düzenleme” olma özelliği taşıyor. Önce bunun, düzenlenmeyi yapan gücün din algısıyla ilişkili olduğunu; bu yüzden de İslâm’ı, kendi dinî tecrübesinde yaşadığı gibi, Protestanlaştırmak istediğini belirtmeliyiz.</p>
<p>Günümüzde postmodern kültürle beraber belirli bir hayat tarzının insanlara benimsetilmeye çalışılması; bunun yoksullar ve zenginler, sömürülen ve sömürenler, Hıristiyan ve Müslümanlar için ortak bir hayat modu olarak görülmesi; bizzat bu hayat biçimi üzerinde yeniden düşünmemizi zaruret haline getiriyor. Zira bugün belirli bir hayat biçiminin bedenleri teslim alması, insanoğlunu hiç tatmadığı bir bağımlılığın nesnesi yapmaktadır. Bu yüzden de sömürü ve egemenlik doğrudan ekonomik bir mesele olarak değil, bir hayat biçiminin aracılığı ve çok zaman bu hayatın masum talepleri olarak kendini ifade ediyor. Kendilerine ait hayat tarzının bütün hayat tarzlarının “telos”u olduğuna inanan Anglosaksonlar; İslâm’ın hayat tarzını bu yüzden kendileri için bir tehdit/muhalefet olarak görmekte ısrar etmektedirler. Bu, 1979 İran olaylarında başkan R. Reagan tarafından; “Bunlar bizim hayat tarzımıza karşıdırlar”, sözleriyle ifade edilmişti. Daha sonraları diğer Amerikan başkanları tarafından sık sık dile getirilmeye devam edildi. Fakat bu hususta en dikkate değer olan Nixon’un ifadesidir: “Biz emperyalist değiliz, sadece bir hayat tarzı getirmek istiyoruz.”</p>
<h3>XIII</h3>
<p class="ilkparagraf">Kendi tarihindeki tecrübesinden dolayı güzelliğin ve adaletin yurdu olmak mecburiyeti taşıyan Ortadoğu, nihayetinde bir gün üzerinde egemenlik kurmuş bu çirkinliğe ve zulme son vermek durumundadır. Bunun hangi kavme ait olduğu asla önemli değil, ama zulme karşı olan bütün insanlarla beraber Müslümanların eliyle olacağı yine bu topraklara ait İbrahimi geleneğin gereği sayılmalıdır.</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Sabra Davet Eden Hakikat,syf.156-180</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 11:42:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[21.yüzyılda Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu ve Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17409</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük İskender’in “Ortadoğu’ya hâkim olan bütün dünyaya hâkim olur” deyişi yeteri kadar açıklayıcı olsa da; Ortadoğu’nun hiç kaybetmediği önem, bu önemin anlamlandırılabilmesini mümkün kılan bütün sebepleri aşar. Ortadoğu yarısı çöllerle kaplı efsunkâr cazibeye sahip bir coğrafya olarak 21. yüzyılın gündeminde yer almasıyla bugün yeniden kadim önemine dikkat çekiyor. Fakat Ortadoğu sadece bir coğrafyanın veya bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/images-21-2/" rel="attachment wp-att-17412"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17412" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></h3>
<p class="ilkparagraf">Büyük İskender’in “Ortadoğu’ya hâkim olan bütün dünyaya hâkim olur” deyişi yeteri kadar açıklayıcı olsa da; Ortadoğu’nun hiç kaybetmediği önem, bu önemin anlamlandırılabilmesini mümkün kılan bütün sebepleri aşar. Ortadoğu yarısı çöllerle kaplı efsunkâr cazibeye sahip bir coğrafya olarak 21. yüzyılın gündeminde yer almasıyla bugün yeniden kadim önemine dikkat çekiyor.</p>
<p>Fakat Ortadoğu sadece bir coğrafyanın veya bu coğrafya üstünde yaşayan insanlara ait toprakların adı değildir. Ortadoğu her şeyden önce insanoğlunun büyük bir kesiminin son beş bin yıllık tarihini belirleyen üç büyük dinin yurdudur. Dünyada bugün için, Ortadoğu ne sadece stratejik bir coğrafya ne bir ticaret merkezi, ne Uzakdoğu’ya açılan kısa deniz yollarının kavşak noktası ve ne de her meselede ilk akla gelen, günümüz Müslümanlar için hayli kullanışlı bulunan “enerji/petrol paradigması”nın inşâsını sağlayan, dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip -ve asla önemi ihmal edilemeyecek- petrol zengini bir yerdir. Ortadoğu öncelikle topraklarının altında petrolün bulunduğu sıradan bir yerin -sonradan takılmış olsa bile- adını taşımıyor. Ortadoğu bütün bunlardan önce bugün bir buçuk milyar Müslümanın kendisi ile özdeşleştiği yerin adıdır. Bu yer de sadece Mekke ve Medine bulunmuyor; aynı zamanda onlar gibi önemli Kudüs de bulunmaktadır. Bu yüzden Ortadoğu’yu dünya genelinde siyasal, sosyal, ekonomik cihetten açıklamaya kalkmak, daha başlangıçta eksik kalan bir girişim olmakta.</p>
<p>Zira dünyanın sadece tek “bölgesi” vardır: Ortadoğu. Ortadoğu bütün tarihi boyunca dinî değerlerin meydana getirip biçimlendirdiği toplumların/ümmetlerin yurdu olmuş; kendi dışındaki toplumları da her konuda etkilemede birincil rol üstlenmiştir. Dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar çekişmenin alanı olmamış; hiçbir coğrafya kendisinin yaşadığı miktardaki savaşlara Ortadoğu kadar “ev sahipliği” yapmamıştır. Ortadoğu tarihinin barındırdığı tecrübe, hiçbir toprak parçasının sahip olamayacağı kadar karmaşık ve zenginliklerle doludur. Bu nedenle dünyanın hiçbir bölgesi Ortadoğu kadar çok miktardaki insanı kendine araştırma konusu seçtirmemiş; hiçbir insan Ortadoğu dışında bütün bir ömrünü araştırmak için vakfetmeye değerli bulmamıştır. Sadece Ortadoğu, insanların sahibi oldukları bir ömrü, şu ya da bu sebeple, seve seve harcamayı göze aldıkları cazibe merkezi olmayı sağlayabilmiştir.</p>
<p>Ortadoğu’nun dinî haritasının gösterdiği farklılık başka hiçbir coğrafyada rastlanması mümkün olmayan bir özelliği barındırır. Bunlar içinde İbrahimi geleneği temsil eden üç din de Ortadoğu coğrafyasını altüst ederek yeniden kurmuşlardır. Her biri kendinden öncekinin meşrûiyetini yürürlükten kaldırmasıyla dikkat çeker. Birbirlerini teyit eden, benzeyen ve değişime uğramış hallerine vurgu yapan, içlerindeki en genç din olan İslâm’dır. Bu gelenek içindeki Musevilik deneyimi, daha başlangıçta hümanist bir imkân taşımadığını ilan ederek, kendini bir ırkla sınırlandırmış olmakla din ve ırkçılığın özdeşleştirimini; Hıristiyanlık insanları/cemaati idare etmenin imkânı olarak din ve ruhban kurumsallığının özdeşleştirimini; İslâm ise mümin için öngördüğü din ve kimliğin özdeşleştirimiyle dikkat çeker. Son iki din vahyin, Museviliğin “mülkiyetçi” din anlayışıyla dönüşüme uğramış evrenselci geleneğini yeniden inşâ ederek, Ortadoğu’nun dinî tarihindeki kırılmayı yeniden tamir etmeleriyle, insanlık tarihi açısından önem taşır. Ne var ki bu dinlerin “anayurdu” olan bahis konusu ettiğimiz toprakların “Ortadoğu” olarak ifade ettiğimiz adı, bu dinler gibi kadim bir özellik taşımıyor; tersine oldukça yeni bir kavramsallaştırma olmasıyla dikkat çekiyor.</p>
<p>Yeniçağ aslında kendi mantığının meşrûiyetini kendinden almıştır. Kendini keşifler çağı olarak tanımlasa da, beşeriyete karşı dürüst davranmak gibi bir endişesi olmamıştır. Yeniçağın bir keşifler çağı olmaktan çok, dünya’nın Batı merkezli olarak yeniden isimlendirildiği, anlamlandırıldığı bir dönemin adı olarak düşünülmesi daha isabetli olacaktır. Bu çağda “keşfedilen” her toprak parçasının, üzerinde yaşayan insanlar tarafından verilmiş kadim bir ismi olmasına rağmen, haritalarda hep aksi varit olmuştur. Bahse konu ettiğimiz “Ortadoğu”da bu yeni isimlendirmenin Anglosakson yüklü mekânsal içeriğiyle dikkat çekmektedir.</p>
<p>Latincedeki “orient” bütün Doğu’yu kapsayan bir sözcük olma özelliği taşımıştır. “Doğu” kavramının bu kadim özelliğine karşılık “Orta-doğu” oldukça yenidir. Kavram, her şeyden evvel oryantalist bir muhteva taşır; bunun yanında belirli bir merkezi esas alarak tanımlanmış üç parçanın ortasında kalanına işaret eder. Kolonyalizmle beraber sınırları daha uzakları kapsayan “Doğu” sözcüğünün yeri, Anglosaksonlar/Büyük Britanya’ya göre yeniden tanzim edilerek üç ayrı parçaya bölünmüştür. Böylece “orient”, Yakın, Orta ve Uzakdoğu olmak üzere yeniden haritalaştırılmıştır. Bilhassa Mısır’da bulunan İngiliz komutanlığına “Ortadoğu” adının verilmesinden sonra Doğu’nun üçe bölünmüş isimlendirilmesi giderek yerleşik hale gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi, bu yazıda da, Ortadoğu “İslâm dünyasının” karşılığı olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Bu hadise şüphe yok ki, ne sadece bir isimlendirme ne de haritalaştırma düzeyinde kalan masum bir düzenleme sayılır; bunlarla beraber belirli bir siyasî, sosyal, ekonomik ilişki biçimine işaret eden, onları düzenleyen, merkez ve periferi arasındaki konumlanma tarzına işaret eder. Bu haliyle “Ortadoğu” ait olduğu bölgeyi değil, kendine referans aldığı İngiltere’yi “temsil” eder; dolayısıyla üstünde yaşadığımız coğrafyadaki mekân kavrayışımız bize ait bir anlamlandırma içermemekte. Bu durumda İngiltere’de sadece bir coğrafi yeri temsil etmemekte; dünyayı isimlendirmeyle beraber Ortadoğu’yu/dünyayı şekillendiren fail olarak emperyal bir gücün temsilcisi olmaktadır. Bu ise askerî/siyasal bir gücü değil, belirli bir düşünce/yaşam biçimini de temsil durumda olmasıyla önem kazanıyor. Bu kavramların açığa vurduğu güç ilişkisi, Ortadoğu’nun en azından son üç yüzyıllık tarihini ifade eder; diğer bir anlatımla İslâm dünyasının aynı zamanda dinî/siyasî/coğrafi olarak nasıl haritalaştırıldığının da hikâyesi durumundadır. Bu özelde Ortadoğu, genelde dünya sahnesine çıkan yeni gücün tarihi yönelimini işaretlemekte; yönelim günümüzde küreselleşme olarak kendini ifade etmektedir. Fakat unutmamak gerekir ki, “küreselleşme” de dünyanın yeniden isimlendirilmesi olmakta.</p>
<p>VIII</p>
<p>Habbsburg ve Osmanlı imparatorluklarının çözülmeleri 20. yüzyıl tarihinde iki önemli duruma kaynaklık etmiştir. İlki Avrupa’nın, ikincisi de Ortadoğu’nun yeni yüzyıldaki haritasının düzenlenmesini sağlamıştır. 20. yüzyılın başları, İslâm dünyası için sadece yeni bir yüzyıl değil; Müslümanların aynı zamanda içinde yaşamaya alışık olmadıkları yeni sınırlar demekti; bu sınırlar içindeki Ortadoğu devletlerinin tümü 20. yüzyıl Britanyası’nın inşâ ettiği devletler olma özelliği taşır. Ortadoğu için bu düzenlemenin haricinde yeni ve fazlasıyla önemli bir başka düzenleme daha vardır; binlerce yıllık diasporadan sonra Yahudilik bir devlet haline getirildi. İsrail’in 1948 yılında kurulması, aynı zamanda Ortadoğu’nun tarihini de hızlandıracaktır.</p>
<p>Batı dünyasında Filistin’in bilhassa 17. yüzyıldan itibaren kutsal kitaptan elde ettiği kutsal saygınlık, ilk Haçlı Seferleri’ndeki Hıristiyan müminlerinin heyecanını çağrıştırır özellik taşımıştır. Anglosakson öncülüğündeki Batı, ikinci defa Ortadoğu’ya açılmanın manevi hazırlığını yapar. Bu nedenle Filistin’in de parçası olduğu Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren Anglosaksonların artık göz diktiği bir imparatorluktur. Ne Filistin’in kutsal toprakları ne de Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde gösterdiği gibi, bundan kurtulma imkânını bulamazlar. Kısa zamanda İslâm topraklarının halifeliğiyle temsilcisi durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’nun yeri, Anglosaksonların siyasal stratejisi ve dünyaya ilişkin iktidar tasarımlarında hayatî bir önem kazanır. 1830’lardan itibaren Anglosaksonlar Osmanlı İmparatorluğu’nu kendileri için bir yerleşim yeri olarak planlarlar. Bunun ilk örneği, Yunanistan’ın Osmanlı topraklarından ayrılışı ve Batı’daki ulus-devletin ilk örneği olarak kuruluşunda görülür.</p>
<p>Anglosaksonlar olarak Büyük Britanya’nın I. Dünya Savaşı’na kadar İslâm dünyasına ve bu dünyanın Ortadoğu’daki temsilcisi konumundaki Osmanlı’ya karşı izlediği siyaset; kendi içinde çözülmekte olan bir ümmeti, kendi çıkarı doğrultusunda daha çabuk şekilde parçalayarak yeniden düzenlemek şeklinde neticelendi. İslâm dünyası Anglosaksonların öngördüğü sınırlar içinde, kontrolü kolay topraklar haline geldi. İngiltere bilhassa petrol bölgelerine göre Ortadoğu’yu 22 parçaya bölerek, bugünkü halini almasını sağladı. Düzenleme, siyasî, sosyal, sınır, etnisite, kimlik, doğal kaynakların paylaşımı ve azınlık gibi, çözümü mümkün olmayan yeni sorunlar yaratarak, Ortadoğu devletleri arasında sürekli gerilimlerin kaynağı oldu; bu ise düzenleyici fail olarak Ortadoğu’yu sürekli olarak Anglosaksonlara muhtaç kıldı. Kendi eksenlerinde gerçekleştirilen bu düzenlemeyle Anglosaksonlar dünyaya yönelik hâkimiyetlerini Ortadoğu üzerinden gerçekleştirmiş oldular. Bu sadece petrole göre yapılmış bir düzenlemeyi kapsamaz; Süveyş Kanalı’nın inşâsından, kültürel, coğrafi, demografik bütün unsurların birliği olarak, İngiltere’nin liderliğinde varolmuş, bir jeo-kültürü kapsar.</p>
<p>2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin kendini yeniden tahkim etme imkânı bulduğu dönemdir. Bu 1648 Westphalia’dan başlayıp 1815 Viyana Kongresi’ne; 1. Dünya Savaşı’ndan Yalta-Potsdam’a kadar uzanan bir süreci kapsar. Bu süreç içinde tahkimin ortaya çıkardığı yeni aktör ABD olmuştur. Batı’nın paylaşımla ilgili kendi içindeki her mücadele nihayette uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesi, kapsam ve muhtevasını biraz daha genişlettiği süreçler olma özelliği taşır. Dünya genelinde düşünüldüğünde 2. Dünya Savaşı’na kadar Ortadoğu haritasını düzenleyen güç, İngiltere olmuştu. Fakat savaş sonrasında Anglosakson önderlik değişir; İngiltere’nin yerini yeni ekonomik/askerî güç olarak ABD alır.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’nın lider gücü olarak ortaya çıkan Amerika’nın, aynı zamanda dünyanın yeni düzenleyici gücü olarak, İslâm dünyasını İngiltere’den ele geçirmesi; içeride yaşanan ciddi sürtüşmelere rağmen dışarıyla ciddi sorun olmadığı şeklinde yansıtılmıştır. Amerika, Ortadoğu’yla olan ilişkilerini, İngiltere’nin bölgedeki tecrübelerinden elde ettiği siyasal, kültürel, ekonomik, stratejik miras üzerinden sürdürmüştür. Bu yüzden de İngiltere günümüze kadar Amerika için Ortadoğu konusunda eğitim, danışmanlık yapan bir “muallim” olmuştur. Ortadoğu’da, 1950’lerden itibaren aktif ve etkin olan Amerika; buna rağmen, İngiltere’nin statükonun devamı için hayati bulduğu aşiret ilişkileri, geleneksel güç yapıları ve değerlerinden çok, sofistike olmayı gerektirmeyen baskıcı rejimleri desteklemiş; neredeyse istisna olmayacak kadar Ortadoğu halklarıyla askerî bir “dil” üzerinden ilişkilerini sürdürmeyi tercih etmiştir. Bunun yanında daha önemli diğer bir husus da, Amerika’nın bölgeyle olan ilişkilerini bütünüyle belirleyen ve İngiltere’den devraldığı “Yahudi meselesi”dir.</p>
<p>Müslümanların dünyayı bugünkü haliyle düzenleyen sistemsel güçlerle yaptığı mücadelenin odağında Filistin bulunur. Bilinen tarih içinde “transplantasyon” temelinde kurulan İsrail devleti bu özelliğiyle ilk örneği temsil eder. Tarih olarak İbraniler Filistin’de doğmamışlardır. Bu topraklara gelişleri MÖ 13.-14. yüzyıllara dayanmakta; Filistin topraklarına geldiklerinde orada yerli bir halk mevcuttur. Buraya yerleştikten sonra önce Babiller, sonra da Romalılar tarafından sürgün edilmişlerdir. Beytül Makdis’in yıkılıp İsrailoğulları’nın dünyanın her köşesine dağılmaları üzerinden onlara yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, Yahudileri aynı topraklarda bir araya toplama fikri Batı’ya yine de rasyonel gelmiştir. İsrail devleti, diğer bütün devletlerin aksine zamanın ve tarihin eskitemediği bir mülkiyet hakkından söz edilerek vücut bulur.</p>
<p>Sarahatle bilinen bu tarihi kanımca iki ironisinden bahsederek özetlemekte fayda var. Bunlardan biri Müslümanlarla, diğeri de İngiltere’yle ilgilidir. Yahudilerin Osmanlı eliyle İspanya’dan getirilmesi ve İstanbul’a yerleştirilmesi; aynı zamanda tarihte ilk defa Yahudilerin Filistin topraklarına yakınlaştırılması olmuştur. Öte yandan İsrail devletinin kuruluşunu sağlayan İngiltere, aynı zamanda Yahudileri kendi topraklarından ciddi nedenler olmaksızın sürmek isteyen bir devlettir. Tefecilik, kapitalizmin Yahudiler için açtığı yeni bir kazanç kapısı olurken; bu alanda elde edilen başarı, İngiliz halkında nefrete dönüşmekte gecikmemiştir. Kilise, çok geçmeden tefeciliğe yasak koymuş; Yahudiler 13. yüzyılda ağır vergiler altına alınırken, İngiltere’den sürülmeleri bahis konusu olmuştur. Öte yandan aslında 1850’lerden itibaren hızlı modernleşme süreçlerinden geçen Yahudilerin, dindar ve gelenekçi kesimi için Filistin’e gitmek, “modernleşme kirliliğinden” de kurtulmak olarak görülmüştür. 1836 yılından itibaren Filistin’de toprak almayı savunmaya başlayan Yahudiler, ilk defa Filistin’e yerleşme denemesini, 1878 yılında Yafa’da satın aldıkları topraklarda gerçekleştirirler. İsrail’in kuruluşu olan 1948 yılına kadar Yahudilere ait olan her toprak parçası, aslında orada yaşayan bir Filistinlinin malıdır.</p>
<p>Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Müslümanlarda, Batı’nın tarihinde olduğu gibi güçlü bir anti-semitik kültürün olmadığı bilinir. Bunun yanında Kur’an Yahudilerle âlâkalı ayetlerinde, Musevilerle olan ihtilafın, kültürel ya da tarihsel olmadığına, tersine “kitabî” olduğuna vurgu yapar; bu adaletin içinde kalarak bir düşmanlık kültürüne dönüştürülmemiştir. Bu durum 1948 yılına, İsrail’in kuruluşuna kadar böyle oldu. Sorun sadece “İsrail devleti” değildi; onunla beraber Müslümanların topraklarını kendi tasarrufları altında görerek düzenleyen, dünün kolonyalist, bugünün küresel güçleriyle ilgiliydi. Şüphe yok ki, Müslümanlar Yahudilere alışkındılar; onların varlığı Ortadoğu için bilinen bir tarihin zenginliği ve alışık olunan bir şeydir. Müslümanların alışık olmadığı Yahudiler değil, İsrail devletinin kendisiydi.</p>
<h3>IX</h3>
<p class="ilkparagraf">Bu yazıda bahis konusu ettiğimiz “Anglosaksonlar”, elbette ki öncelikle bir topluluğu; fakat bu topluluğun belirli bir kesimi/sınıfı ve bu topluluğun ait olduğu coğrafyasıyla ilgilidir. Bu “topluluk” modern tarih sahnesine “Büyük Britanya” olarak çıktı; fakat dünyadaki diğer toprakların kolonize edilmesi ve İngiltere/anavatandan yapılan göçlerle; bugün Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve kısmen Kanada tarafından temsil edilmekte. Ama bu kadarla bitmiyor: Anglosaksonluk bir hayat tarzı ile beraber sadece sömürge elde etmeyi değil; dünyayı fethe çıkmayı, gittiği yerlerde kendi anayurdundaki her şeyi orada bulmak isteyen ve bunu var etmek için çaba sarfeden bir zihinsel/sosyal/siyasal varoluşu temsil ediyor. Bu yüzden Anglosaksonlar misyonerliğin sekülerleşmiş gönüllüleri olarak; dünyadaki hiçbir topluluğun sahip olmadığı kadar bir “hükümranlık mantığı” taşımışlardı.</p>
<p>Avrupalı bütün özellikleri kendinde toplamış olmasına rağmen, Anglosakson bir kimlik sahibi olan İngiliz İmparatorluğu’nun yine de en önemli özelliklerinden biri, Agnes Heller’in dediği gibi, kolonyal hâkimiyeti boyunca Helenistik ideallere çok yakın durmuş olmasıdır. Hakikatte sadece İngilizler kendi hayat tarzını idaresi altında tuttukları bütün kolonilerin elit tabakaları için zihinlerde “anavatanı” resmeden bir model olarak sunmuşlardır. Bu tavır aynı zamanda İngilizlere modern dünyanın “Latinleri” olmak gibi bir özellik katıyor. Zaten Anglosaksonlar Avrupa’yla ilgili kıtasal konseptten çok kendi krallıklarının nüfuz alanlarını yaratmakla meşgûl olmuşlardır. Bir İngiliz için Avrupa, kendinin ait olduğu bir toprak parçası olmaktan çok, İngiltere’yi ondan ayırarak isimlendirdiği “The Continent”tir. Bu anlayış imparatorluğun çöküşüyle beraber değişmeye başlamış olsa da; İngiliz imparatorluk mirasını hemen hemen her yönüyle devralarak tarih sahnesine çıkmış olan yeni Anglosakson liderliği Amerika için değişmeyecek, Avrupa’nın bu konumu Anglosaksonların kültürel muhayyilesinde yine de değişmeden sürecektir. Avrupa bu defa güneydeki değil, Amerika’ya göre Doğu’da kalan bir “kıta” olmaya devam edecektir.</p>
<p>Eğer Anglosaksonları anavatan düzeyinde ele alırsak; İngiltere’nin bize hatırlattığı gibi, çimen ve Anglosaksonları İngiltere’nin dışında da yine birlikte düşünmemiz gerekiyor. Dolayısıyla sömürgelerin sahip olduğu yeşillik hatırlanmak durumda. Anglosaksonların bulunduğu yerler umumiyetle çimenlik olma özelliği taşır. Bu Anglosaksonların dünyada hâkimiyet sürdürdükleri ancak Uzak Doğu’dan Afrika’ya oradan da Amerika’ya kadar uzanan topraklar için geçerlidir. Bugün bahis konusu ettiğimiz Anglosakson kökenli ülkelerin hepsi inanılmaz yeşillikleri olan toprakların sahipleridir. Sadece Yeni Zelanda’nın üç milyon nüfusa karşılık seksen milyon koyun yetiştirmekte olması, bu coğrafyanın sadece mümbitliğine değil, yeşilliğine de işaret eder. Dolayısıyla yeşille, Anglosakson arasındaki koparılmaz ilişki ne sadece estetik bir kaygı ne de iktisadi bir getiriyle açıklanacak kadar karmaşıktır. T. Veblen’in ifadesiyle; çimen, belki de diğer insan türlerine göre “sarışın insanın” gözüne daha bir sorgulanamaz tarzda güzellik bahşeden bir nesne olmasıyla önemli olmaktadır.</p>
<p>Bunun yanında Anglosaksonların hâkimiyetindeki yerleşim yerlerini de yine İngiltere ile birlikte düşünmemiz gerekiyor. Zira tarihte hiçbir coğrafya ve hiçbir toplum kendi koloni topraklarına karşı İingiltere kadar “cömert” olmamıştır. İngiltere kendi evlatlarınca inşâ edilen koloni toprakları üzerindeki yerleşim yerlerinden onlarca kent’e ve yüzlerce kasabaya kendininkilerin ismini cömertçe sunmakta tereddüt etmemiştir.</p>
<p>İngiltere nasıl ki başka coğrafyalardaki topraklara “vaftiz babalığı” yaptıysa; aynı zamanda İngilizler/idareci sınıfı da buralarda yaşayan yerli halktan bir kısmını “gentleman” hale getirmekle meşgûl oldu. Bu nedenle hiçbir toplum İngilizler kadar kendi hayat tarzını, davranış kalıplarını, eğlence biçimini, oyunlarını; futbolu, kriketi, beş-çaylarını başka toplumlara yayma hususunda bu kadar cömertçe davranmamıştır; tabiî ki hiçbir “dil” İngilizce kadar “cazip” kılınmamış ve öğrenilmesi için yine bu kadar “cömertçe” sunulmamıştır. Sadece hayat tarzı olarak değil, düşünsel olarak da; kültürel, ekonomik, siyasî düzlemde bugün kullanılan kavram ve kurumları icat ederek kullanılmak üzere bütün toplumların hayatına Anglosaksonlar sunmuştur. Böylece yeryüzündeki her sömürge toprağında Lord Macaulay’ın ifade ettiği gibi, “kan ve renkte yerli; ama zevkte, düşüncede, ahlâkta ve zekâda İngiliz olan” insan toplulukları “teşekkül” etmiştir. İngiliz kültürü ve hayat tarzı kolonilerde ne kadar seçkinci olduysa ve sömürgelerin elit tabakasında hem etkin hem de bu tabakanın oluşmasına imkân verdiyse; Anglosaksonların bugün lider konumunda yer alan Amerikan kültürü de aksine, köksüz ve daha çok popüler düzeyde benimsenip yaygınlık kazandı.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="jZZIZc21v2"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/embed/#?secret=AiMguakc6c#?secret=jZZIZc21v2" data-secret="jZZIZc21v2" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika İsrail’in Sömürgesidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/amerika-israilin-somurgesidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/amerika-israilin-somurgesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2017 15:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika İsrail’in Sömürgesidir]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan Efsanesi]]></category>
		<category><![CDATA[Roger Garaudy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13766</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sayın Garaudy, Paris’te kitapçılarda sizin eserleriniz artık niçin bulunmuyor? Roger Garaudy: Sebebi çok basit. Siyonist bir ör­güt olan LİCRA (Irkçılığa ve Yahudi Düşmanlığına Karşı Milletlerarası Birlik), benim kitaplarımı sat­mak isteyen kitabevlerinin vitrinlerini kırmakla tehdit ediyor. Dün bir kitapçıya sizin kitaplarınızı sordum. Kitabevinin sahibi kadın, müşterilerin çok aradığını fa­kat kitaplarınızın bulunmadığını söyledi. Bir kişi benim kitaplarımın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amerika-israilin-somurgesidir/">Amerika İsrail’in Sömürgesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft  wp-image-13767" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/roger-garaudy-amerikan-efsanesi.jpg" alt="" width="244" height="384" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/roger-garaudy-amerikan-efsanesi.jpg 381w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/roger-garaudy-amerikan-efsanesi-191x300.jpg 191w" sizes="(max-width: 244px) 100vw, 244px" />Sayın Garaudy, Paris’te kitapçılarda sizin eserleriniz artık niçin bulunmuyor?</em></p>
<p>Roger Garaudy: Sebebi çok basit. Siyonist bir ör­güt olan LİCRA (Irkçılığa ve Yahudi Düşmanlığına Karşı Milletlerarası Birlik), benim kitaplarımı sat­mak isteyen kitabevlerinin vitrinlerini kırmakla tehdit ediyor.</p>
<p><em>Dün bir kitapçıya sizin kitaplarınızı sordum. Kitabevinin sahibi kadın, müşterilerin çok aradığını fa­kat kitaplarınızın bulunmadığını söyledi.</em></p>
<p>Bir kişi benim kitaplarımın Paris’te dağıtımını yapıyor ve çok iyi satıyordu, fakat kendisine saldır­dılar ve alın kemiğini kırdılar. Benim davamın gö­rüldüğü gün de iki gazeteci feci şekilde dövüldü ve hastanelik oldular. O gazeteciler, siyonistlerin silâh­lı ordusu olan Beta grubu tarafından dövüldüler.</p>
<p>Ben de sürekli ölüm tehditleri alıyorum. Şikâyeti­mi İçişleri Bakanlığına iletmeleri için polis karakoluna gittim. Dönemin İçişleri Bakanı Pierre Chevenement bana gönderdiği mektubunda “Sizin güven­işinizi ben üzerime alıyorum” diyordu. Derken bir de baktım Emniyet Müdürü bana bir silâh taşım ruhsatı getirmiş! İşte bana sağladıkları yegâne koruma şekli!</p>
<p><em>Gerçi sizin askerlik hatıralarınızı okumuştum ama yine de sorayım, tabanca ile iyi nişan alabiliyor musunuz bari?</em></p>
<p>20 metreden hedefi şaşırmam.</p>
<p><em>Fransız halkı size yeterince arka çıkmıyor, acaba bu, Yahudiler karşısında duydukları suçluluk duy­gusundan mı kaynaklanıyor?</em></p>
<p>Hayır, Fransız halkının beni desteklemediğini söyleyemem. Ancak bu destek alenî ifade edilmiyor, edilemiyor. Tomar tomar destek mektubu alıyorum. Bazılarının ölüm ve tehdit mektupları yanında, çok sayıda takdir ve tebrik mektupları geliyor. Ne var ki beni destekleyen bildirileri ve yazılan gazetelerde yayınlatmak mümkün olmuyor. Meselâ Roma, Flo­ransa, Torino gibi büyük üniversitelerin profesörle­ri açık protestolarda bulundular. La Stampa gazete­sinden öğrendim ben bunları. Fakat Fransa’da kim­se böyle bir şey yapmaya cesaret edemedi. Çünkü Fransa’da LİCRA’nın çok ağır baskısı var. İtalya’da ise böyle bir baskı yok. LİCRA, silâhlı milis gücüyle hükümet içinde hükümet, devlet içinde devlettir Fransa’da.</p>
<p><em>Size ve eserlerinize uygulanan sansür hep böyle sürüp gidecek mi?</em></p>
<p>A!, bilmem. Bu, Avrupa İnsan Hakları Mahkeme­sinin kararına bağlı. Benim mahkûm edilmeme sebep olan İsrail, Mitler ve Terör kitabının sahte ve çarpıtılmış baskısına ve buna dayanılarak verilen karara ben o mahkeme nezdinde itirazda bulun­dum. İşte benim itiraznamem (protestom) siz bunu yazınızda kullanabilirsiniz (Elime dört sayfalık bir yazı uzattı. Başlığında İtham Ediyorum! İfadesi yer alıyor ve mahkemenin nasıl yanıltıldığını, kendisinin nasıl nahak yere mağdur edildiğini delilleriyle gözler önüne seriyor. Kendisine bu yapılı protesto­nun beni çok ilgilendirdiğini ve gerekirse tercüme edip yayınlatacağımı söylüyorum.)</p>
<p><em>Yeni kitaplar yazıyor musunuz?</em></p>
<p>Şu anda elimde hazır yeni bir kitabım var, fakat yayımlatmakta hayli zorlanıyorum. Aslında bastır­mak kolay da, dağıtım&#8230; Dağıtım meselesinde mut­lak bir muhalefetle karşı karşıyayım&#8230; Gerçi bu du­rumda kitaplarım el altından satılmıyor değil. Mese­lâ &#8220;İsrail, Mitler ve Terör” kitabım 35 bin adet sattı. Fakat gizli şekilde. Satışı gizli yapmak gerekiyor, iş­te asıl skandal da bu!</p>
<p>Böylesi güçlükler sizi gerçekten yıldırmıyor, ce­saretinizi kırmıyor mu?</p>
<p>Ben bugüne kadar 55 kitap kaleme aldım ve ya­yımlattım. “Yaşayanlara Çağrı ” kitabım 290 bin adet sattı. O sıralar tabir caizse bir yıldızdım. Derken 1982 yılında, Le Monde gazetesinde, İsrail’in Lüb­nan’a karşı açtığı savaşı ve bu ülkeyi işgal edip pek çok cana kıymasını tenkit eden bir bildiri yayımlat­tım. İki İsraillinin intikamını almak için Lübnan’da­ki sadece Sabra ve Şatila kamplarında 20 bin Filis­tinlinin canına kıyılmasına sebep olan (İsrail in Şimdiki başbakanı) Ariel Şaron’u yerden yere vurdum. Kaleme aldığım bu makalenin altına Peder Lelong ile Papaz Mathieu de imza koymuştu. LİCRA hemen dava açtı. Davalarını üç ayrı mahkeme kademesinde de üç defa kaybettiler. Ne var ki işte o günden bugüne kitapçılar benim kitaplarımı satmaya cesaret edemiyorlar.</p>
<p><em>Hiç değilse yazılarınız internette yayınlanıyor.</em></p>
<p>İnternetteki İslâm sayfasında gördünüz mü ne di­yorlar: “Garaudy, neo Nazi yazar!”</p>
<p><em>Müslüman ülkelerin yakın ve uzak geleceğini na­sıl görüyorsunuz?</em></p>
<p>Karmaşık bir mesele bu. İstikbal şöyle olacak di­ye yazılmış bir alın yazısı yok, geleceği bizler kura­cağız. İstikbal, biz nasıl oluşturursak öyle olacak. Maalesef İslâm ülkelerinin başında “Amerikalı” yö­neticiler var. Tıpkı Fransa’da olduğu gibi&#8230; Ben Chirac ile Jospin’i “Amerikalı” olarak görüyorum. Yö­neticiler istedikleri kadar “Amerikalı” olsunlar; halk arasında hareket tam aksi istikamette gelişi­yor. Meselâ, ben Kahire’de bir konferans verdim. Bu konferansta kanaatlerimi 5 bin kişi önünde dile ge­tirdim. Halk arasında çok canlı tepkiler oldu.</p>
<p>Ne yazık ki İslâm ülkelerinde ABD’ye bağımlı yö­neticiler var. Öte yandan buna direnen insanlar var. Büyük kitle, ezici çoğunluk buna karşı. Fakat onlar da kurtuluş yolunu ancak geçmişe dönmek ve geç­mişe saplanıp kalmakta buluyorlar.</p>
<p>Gerçekte İslâm dünyasında taklitten başka bir şey yok: Ya Batı’yı taklit ya da geçmişi taklit. Bunun ikisi de çıkmaz yoldur ve maalesef İslâm âleminin bugün içinde bulunduğu durum da budur. Yapılma­sı gereken ise, tamamıyla İslâm’a has bir moderniteyi ortaya koymaktır.</p>
<p><em>Cezayir’deki hâdiseleri çok yakından takip ettiği­nizi bildiğim için sormak istiyorum: Orada olup bi­ten nedir?</em></p>
<p>Cezayir&#8217;de olup bitenler ayan beyan ortadadır. Oradaki savaş, generallerin menfaat savaşıdır. Ceza­yir&#8217;de generaller petrol gelirlerini aralarında payla­şabilmek için çok kanlı dolaplar çeviriyorlar. Zaten Cezayir gibi ülkelerde askerler her şeye hükmeder­ler. Hükmederken de halkın değil kendi çıkarlarını düşünürler. Cezayir’de olan bundan ibarettir.</p>
<p><em>Ekonomileri çöktüğü için IMF reçetelerine bel bağlayan Arjantin gibi ülkelerin bir türlü bellerini doğrultamamaları nedendir sizce?</em></p>
<p>Arap ülkeleri için de aynı şey söz konusu. IMF, Amerika’nın maddî ve siyasî çıkarlarını esas alarak hareket eder. IMF ve Dünya Bankası, Amerikan menfaatlerini korumak, dünya ülkelerinin pazarla­rını Amerika’nın büyük firmalarına açmak ve Ame­rikan çıkarı için yapılması gerekenleri kredi verdik­leri ülkelere zorla kabul ettirmekle yükümlü iki kor­kunç ahtapottur. Bunlar Batı sömürgeciliğinin yeni emperyalist ve sömürgeci silâhlarıdır. IMF’nin da­yattığı diktalara boyun eğmeyen ülkeler süründürü­lür ve o ülkelerde halkın kanı akıtılır. IMF dünya­nın en câni örgütüdür. Cezayir’de, Caracas’ta ve baş­ka yerlerde açlıktan dolayı halkların isyan etmesi­nin müsebbibi IMF’dir. IMF, “Ben sana para veriyo­rum ve sen, ben ne istersem onu yapacaksın” der. IMF’nin reçetelerini kabul eden ülkelerde olup bi­ten işte budur. Aslında bizler gerçek anlamda sö­mürgeyiz. Fransa da buna dâhildir.</p>
<p><em>Konuyu değiştirmek için sorayım: Batı nereye gi­diyor?</em></p>
<p>İflâsa. Hem de yakın bir iflâsa. Size tarih vere­mem, fakat kullandığımız metotlarla, sözüm ona küreselleşme sistemiyle hem tabiatı hem de insanları mahvediyoruz. Bugün şu bilinen bir hakikattir ki ta­biî kaynakların yüzde 76’sı Üçüncü Dünya ülkele­rinde bulunuyor. Fakat işte bu Üçüncü Dünya ülke­lerinde her yıl 30 milyon kişi açlıktan ölüyor. Birleş­miş Milletler’in verdiği rakamdır bu. Bu ölenlerden 15 milyonu çocuktur. Bu da UNICEF’in verdiği ra­kamdır.</p>
<p>Bunun anlamı şudur: Batı’nın gelişme sistemi, &#8211; Batı ile Avrupa, ABD ve nispeten de Japonya’yı kas­tediyorum- Üçüncü Dünya ülkelerine her iki günde bir Hiroşima’ya mal olmaktadır.</p>
<p>Şu dünyada, şu yeryüzünde böylesi bir vahşete hiçbir zaman şahit olunmamıştır. Cangıllarda bile vahşî hayvanlar bundan daha az cana kıyarlar! Tabi­at tahrip ediliyor&#8230; Ozon tabakası deliniyor, atmos­fer giderek ısınıyor&#8230; Buzullar eriyor. Şayet kutup­lardaki o buzullar eriyecek olursa, 40 sene sonra Londra, New York, Bordeaux, Brest gibi büyük li­man şehirleri sular altında kalacak&#8230;</p>
<p>Ben “Geceye Karşı /Â Contre-Nuit” adlı bir dergi çıkarıyorum. Sadece abonelere, bir teşkilâtın üyele­rine dağıtılıyor. Bu dergide açıkladım: Sadece Ama­zon ormanlarından hareketle, bu ormanları koruya­rak, Körfez petrolünün vereceği enerji kadar enerji üretilebilir. Rio de Janerio Teknik Üniversitesi bi­lim adamlarının araştırmalarının vardıkları sonuç­tur bu ve bunu bana doğrudan kendileri söylediler. Ne yazık ki çok uluslu büyük şirketler Amazon or­manlarını yok ediyorlar.</p>
<p><em>Ne yapmak için?</em></p>
<p>Bizim ülkenin metotlarıyla büyük elektrik üretim barajları kurmak için. Hâlbuki ormanları yok etme­den, ormanı koruyarak, biyomas yoluyla çok daha büyük enerji elde edilebilir.</p>
<p><em>Körfez Petrolü ilelebet sürecek değil oysa?</em></p>
<p>Bulunan petrol kaynaklarının ömrü artık 30 yıl. Başka petrol yatakları bulunuyor, fakat onlar da bu yüzyılın sonuna kadar yetmez.</p>
<p>Siz bana Batı nereye gidiyor diye soruyorsunuz? Eğer biz bu yolda devam edersek, bizim torunları­mız -ki ben büyük dedeyim- asla benim yaşıma ge­lemeyecekler. Zira bütün hayat ve enerji imkânları 21. yüzyılın sonundan önce tüketilmiş olacak.</p>
<p>Batı çöküyor. Çöktüğüne dair elimde başka deliller de var: Söz gelişi, hayatlarına bir anlam bulamadıkla­rı için intihar eden yetişkinlerin sayısı ABD ve Avru­pa’da, Üçüncü Dünya ülkelerinkinden daha çoktur.</p>
<p>Suç işleme meselesine gelince, polis adedini artı­rarak meseleyi çözemezsiniz. Aslında suç işleyen gençler, bu dünyada adaletin, kanunun olmadığını görüyorlar. Güçlü olanın kazandığını müşahade edi­yorlar. Onun için de onlar şiddete dayalı bu davra­nışlarıyla dışarıda olan kanunu içlerine almış ve özümsemiş oluyorlar. Nitekim her yerde her şeye kararı Amerika Birleşik Devletleri veriyor&#8230; Gençler bir vitrini kırdıkları, bir arabayı tahrip ettikleri, bir arabayı çaldıkları veya yaktıkları zaman, kafaların­dan ne geçirdiklerini çok iyi biliyorum ben. Kanun­suz bir dünyada gençlere hiçbir gelecek yoktur. O hâlde kendini kabul ettirmek için, güçlü olduğun intibaını uyandırman gerekiyor.</p>
<p>Hem zaten gençlere sunulan oyunlar da aynı şeyi söylüyor. Yakında çıkacak olan kitabımda Pokemon oyunu üzerinde uzun uzun duruyorum. Aslında bu oyun Amerikan ordusunda ve bahriyesinde keskin nişancılar yetiştirmek gayesiyle geliştirilmişti. Su­baylara ve askerlere atış talimleri yaptıran Amerikalı bir albayın raporunu okudum. Kendisi aynı zamanda güvenlik görevlisi. İmdi, 9 yaşında Carmil adlı bir çocuk, içinde sekiz mermi bulunan bir ta­bancayla sınıf arkadaşlarından sekizini vurup öldü­rüyor. Çocuğun evine gittiklerinde odasındaki bilgisayarında sınıftaki bütün öğrencilerin yerleşimini olduğu gibi gösteren bir çizim görüyorlar. Çocuk her ateş ettiğinde tam isabet ettiriyor ve öldürüyor: Beş kere başa, üç kere de göğüse ateş ediyor. O al­bay, <em>“Böyle başarılı bir atışı profesyoneller bile yap­makta zorlanıyorlar”</em> diyor. Düşünebiliyor musu­nuz, 9 yaşındaki bir çocuk 8 kurşunla 8 kişiyi haklı­yor&#8230; Üstelik bu cinayetinin sonunda küçük Carmil şöyle diyor: <em>“Fakirleri öldürmek lâzım, çünkü onlar bizim elimizdekileri istiyorlar, ileride onlar elimizdekileri almak için bizleri öldürecekler&#8230;”</em></p>
<p><em>Bu klâsik faşist mantığı, çarpıtılmış bir meşru müdafaa hakkı!</em></p>
<p>Aslında normal bir mantık, zira Amerikalılar et­nik temizlikle, Amerika kıt’asının yerli halkını yok etmekle işe başladılar. Herkes bundan hareketle bir mantık yürütür ve eğer o normalse, onun benzerini yapmak niçin normal olmasın diyerek harekete ge­çebilir.</p>
<p><em>Batı’da toplumlara rehberlik edebilecek çapta bü­yük filozoflar var mı?</em></p>
<p>Hayır, sadece tekçi bir düşünce var, daha doğru­su bir düşünce yokluğu var. Son büyük filozof, be­nim doktora tezimi de yönetmiş olan Gaston Bachelard idi. Hiçbir yeni yanı bulunmayan, aslında felse­fe bile olmayan bu tekçi düşünceyi bugünlerde Bernard-Henri Levy temsil ediyor&#8230;</p>
<p><em>Ya edebiyat? Edebiyatı nasıl görüyorsunuz? Ger­çek şairler var mı? Günümüz Batı’sında çaplı ro­mancılar bulunuyor mu?</em></p>
<p>Bizler tam bir çöküş döneminde bulunuyoruz. Bu öyle bir çöküş ki her alanı etkisi altına alıyor: Felse­feyi, edebiyatı, güzel sanatları, gösteri sanatlarını, televizyonu&#8230; Şimdilerde Loft story adlı bir televiz­yon dizisi seyrettik. Bu dizi, manevî alçalışın sıfır derecesiydi. Bol reklâmı yapıldı. Müstehcen bir ya­yan olduğu söylendi. Televizyonlarda, porno yayın olduğunu gösteren ufak bir işaret vardır. O işaret konuldu. Bu işaretin kaldırılması söz konusu olun­ca, porno film yapımcıları itiraz ettiler ve aman kal­dırmayın, çünkü o işaret bizim işimize yarıyor, iyi reklâm oluyor dediler. İmdi, Loft story porno bir film değil, bir ahmak filmi, hepsi bu. Halkı aptallaş­tırmak, milleti aptala çevirmek, hazırlanmakta olan faşizmin yumuşak şeklidir&#8230;</p>
<p><em>Batılı entelektüeller, halklara yeni çıkış yolları gösterebilecek güçte değiller mi?</em></p>
<p>Söz konusu olan entelektüeller değil ki. Politikası yok onların. Tekçi düşünce safında yer almayanların kendilerini ifade etme, görüşlerini dile getirme im­kânları yok. Siz buraya gelmezden önce Le Monde gazetesini okuyordum. Madam Cusset’nin bir roma­nını okurlarına sunuyorlar. Ve bu roman dört dörtlük bir müstehcen roman. Gerçek bir porno roman. Üste­lik Le Monde gibi bir gazete yapıyor bunu. Gerçi şim­di Le Monde da LİCRA’nın eline geçti. Malî sıkıntıya düştü ve durumunu bu yolla düzeltti. Fransa’nın kur­tuluşu sırasında, Hubert Beuve-Mery (Le Monde ga­zetesinin kurucusu) zamanında gerçekten önemli bir gazeteydi. Bence Fransız basınının namusunu kurta­ran tek bir gazete var şimdi: Le Monde Diplomatique. Diğer Le Monde&#8217;dan kesinlikle bağımsız bir gazete. Öteki bütün gazeteler tekçi düşünceye göre ayarlan­mış bulunuyorlar.</p>
<p>Tekçi düşünce demek, LİCRA’nın, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin düşüncesi demek&#8230; Aslında Amerika Birleşik Devletleri İsrail’in sömürgesidir. Bunun tersi değil, yani İsrail ABD’nin sömürgesi de­ğil. Clinton’ın son bakanlarına şöyle bir bakmanız kâfi: Savunma, Dışişleri, Maliye&#8230; ve CIA’nın önem­li üyeleri: 17 üyesinden 11’i İsrail’in dostu.</p>
<p><em>İsrail’in dostları mı, yoksa dindar Yahudiler mi?</em></p>
<p>Kayıtsız şartsız siyonistler. Nitekim Fransa Başhahamı Bay Sitruk, İzak Şamir (ki Hitlere askerî it­tifak teklif eden kişidir) iktidarda iken kendisini görmeye gider ve ona “Fransa’daki her Yahudi em­rinize amade bir askerdir” der. Bu sözü duyulunca ertesi günü Le Monde’a, beyanat verdi ve çifte bağlı­lık söz konusu olamaz dedi. İyi ki bunu söyledi!</p>
<p>Ne acıdır ki siyonist bir örgüt olan LİCRA, Fran­sa’daki Yahudi cemaatinin ancak beşte birini temsil ediyor. Gelin görün ki gazeteleriyle, otoritesiyle vesairesiyle Fransız kamuoyunu yönlendiriyor.</p>
<p><em>Bunların parası nereden geliyor?</em></p>
<p>Amerika’dan. Amerika’nın desteği olmasa, İsrail 6 ay yaşayamaz. İşte bunun için ben her zaman “Ku­düs meselesi, Kudüs’te değil Washington’da çözüle­cektir” dedim. Bence yapılacak iş, Coca Cola’sından uçak ve silâhlarına varıncaya kadar Amerikan kay­naklı her şeyi sistemli bir şekilde boykot etmektir&#8230; Bana göre, Amerika’dan silâh alan bir devlet başka­nı gaflet içindedir. Eğer o bir kralsa kendisini ülke­den kovmak gerekir; bir seçilmişse yönetimden uzaklaştırmak lâzımdır. Halk bu meseleyi aslında çok iyi biliyor ve anlıyor. Az önce size Kahire’deki bir konferansımdan bahsetmiştim. Ondan sekiz gün sonra, 500 bin kişi sokaklara döküldü ve Amerikan gemilerinin Süveyş kanalından geçişinin yasaklanmasını istedi. O zaman kendi kendime “Çok güzel, ben bunu öylesine güçlü düşünmüşüm ki beni işitmişler&#8221; dedim.</p>
<p>Gösterişli şatafatına, sözde refahına, şişirilen ekonomik gelişmesine&#8230; rağmen Amerika, dünya­nın en borçlu ülkesidir. Unutmayalım ki Ameri­ka’nın borcu bütün Üçüncü Dünya ülkelerinin bor­cundan daha fazladır. Ticaret dengesi en fazla açık veren ülkedir. Netice itibariyle Amerika, bir milyar veya iki milyar insanın boykotuna dayanamaz. Bir milyar Müslüman var, fakat dahası, küreselleşme­nin kurbanı milyarlarca insan var. Boykotu savunurken, elimde bir Coca Cola şişesiyle geziyor, siz bunu içmekle sizi bağlayan zincire bir halka daha ekliyorsunuz diyordum.</p>
<p>Epey zaman önce bir İslâm ülkesindeydim. Su­dan’da idim. O zamanlar Hasan Turabi Sudan’ın il­ham kaynağı idi. Bana soğuk içecekler ikram edi­yordu ve arasında Coca Cola da vardı. Kendisine, “Affedersiniz Turabi, bunun burada bulunması beni çok şaşırttı ” dedim. Turabi bana, “Ben de sizin gibi düşünüyorum. Fakat Coca Cola’yı yasaklatmak iste­diğimde -Coca Cola özel bir şirketin ürünü olması­na rağmen-, Amerikan hükümeti bana, ‘Bunun itha­lâtını yasaklarsanız, araçlarınızın yedek parçaları size verilmeyecektir’ tehdidinde bulundu” dedi. Gö­rüyor musunuz, özel bir şirket Amerikan hükümeti tarafından nasıl destekleniyor!</p>
<p><em>Şu hâlde ülkeler ister istemez Amerika&#8217;ya bağım­lılar?</em></p>
<p>Amerika da esas itibariyle para babalarına bağlı Amerikalı 20 milyarderden 17’si Yahudi.</p>
<p><em>Onlar Amerikalı mı, Yahudi mi?</em></p>
<p>Ben siyonizme karşı savaş veriyorum. Yahudilikle hiçbir alışverişim yok. Yahudilik hürmet ettiğim bir dindir, siyonizm ise mücadele ettiğim sömürgeci bir politikadır. Ben daha önce Cezayir’de Fransız sömür­geciliğine karşı savaştım, şimdi de Filistin’deki İsrail sömürgeciliğine karşı mücadele ediyorum.</p>
<p><em>Biraz açıklar mısınız size göre nedir siyonizm?</em></p>
<p>Siyonizm dinî bir hareket değildir. Onu kuran Theodore Herzl (1860-1904) bunu açıkça söyler. Milliyetçi ve sömürgeci bir ideolojidir. Dinle ve bambaşka bir şey olan Yahudilikle hiçbir alâkası yoktur.</p>
<p>İşte tipik bir örnek:</p>
<p>Hitler 1933’te iktidara geldiğinde, Almanya’da ör­gütlü her 100 Yahudi’den 95’i dinî bir örgütün üye­siydi. Yahudilerin sadece yüzde 5’i siyonist idi. Ne yaptı Hitler? Diğerlerini katletmek için bu yüzde 5 ile ittifak yaptı. Dikkat edin, bu ittifak savaşın başın­dan 1944 yılına kadar ekonomik anlaşmalarla birlik­te sürdü gitti. Alman ordusunun tamamıyla bozguna uğradığı sırada Hitler hâlâ, sadece Rus cephesinde kullanılmak şartıyla 10 bin kamyona karşılık 1 mil­yon Yahudi esiri vermeyi teklif ediyordu. Bunun an­lamı şudur: Hitler, Yahudileri geneli itibariyle katli­ama tâbi tutmamıştı, bu bir; İkincisi de, Sovyetler Birliği’nden farklı olarak İngiliz ve Amerikalılarla ayrı bir barış yapmak istiyordu. Zaten bu anlaşma da Golda Meirve Ben Gourion tarafından önerilmişti.</p>
<p>Nihayetinde bu anlaşmayı imzalayan kişi mahke­meye çıkarıldı. Hâkime, “Ben bu anlaşmayı kendi isteğimle değil, siyonist yöneticilerin tasvibiyle yap­tım” dedi. İsrail’in bütün bakanları işin içindeydi.</p>
<p>Bu adam, adalet sarayının merdivenlerinde kurşunöldürüldü.</p>
<p>Velhâsıl, siyonizm Yahudilik’ten farklı siyasî bir harekettir.</p>
<p><em>Fakat “İsrail, Mitler ve Terör&#8221; kitabınızda İsrail politikasının dine dayalı tehlikeli fikirlerinden söz ediyorsunuz?</em></p>
<p>Doğru! Seçilmiş millet düşüncesi, evet bu düşün­ce sömürgeciliği haklı göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransızlar seçkin millet olduklarını ve “Allah’ın emrini” yerine getirdiklerini iddia ediyorlardı, karşıdaki Alman askerleri de bellerin­deki kuşaklarda “Allah bizimle / Gott mit uns” slo­ganını taşıyorlardı. Bunlar Avrupa’da oluyordu.</p>
<p>Arjantin’de ise Eva Peron, Allah’ın Arjantin’e dünyaya egemen olma görevi verdiğini ileri sürü­yordu.</p>
<p>Bu anlayış Amerika Birleşik Devletleri başkanlarının kafasına iyice yerleşmiştir. Onlara göre, Ame­rika’ya Allah dünyayı yönetme vazifesini vermiştir&#8230;</p>
<p>İsrail eski başbakanı İzak Rabin’i öldüren genç, sapık biri değildi. İyi bir genç, mükemmel bir üni­versite öğrencisi idi. Kendisini deli göstermek iste­diklerinde şunları söyledi: “Ben dinî bir görev yap­tım. Bu topraklar Allah tarafından bu millete vadedilmiştir, o yüzden kimsenin buraları herhangi birine verme hakkı yoktur. Rabin bunu yaptı ve Rabin ölümü hak etti. ”</p>
<p>Yani ne deliydi, ne de yoldan çıkmış biri. Dinî va­zifesini ifa ediyordu. Zaten hep bunun adına yapılır tarih.</p>
<p>Nitekim Fransa’da da, lâik okulun kurucusu Jules Ferry  gibi hiç de dini yönü olmayan bir kimse bile Millet Meclisi kürsüsüne çıkıp alenen “Açık ve yüksek sesle söylemek gerekir ki aşağı ırklar vardır ve üstün ırklar vardır. Bizler seçkin bir milletiz&#8221; diyor­du. Solcu milletvekilleri buna sert bir şekilde itiraz et­tiklerinde onlara “Eğer sizi dinleseydik, Afrika’ya gi­demezdik. Çünkü Siyahlar bizi davet etmemişlerdi. Ama biz onlara medeniyet götürdük&#8221; cevabını verdi.</p>
<p><em>Siz bu tuhaf anlayışı, ekonomi-politik araştırma­nızla mı aştınız?</em></p>
<p>Şili’den yeni döndüm. Siyasî ve dinî eğitim üzeri­ne bir konferans vermem için davet etmişlerdi. Kon­feransta konu olarak Don Helder Camara’nm şu sö­zünü esas aldım: “Bir fakire yiyecek bir şeyler verir­sem, benim ermiş kişi olduğumu söylüyorlar. Onun niçin fakir olduğunu izah edersem, benim komünist olduğumu söylüyorlar.” Don Helder Camara ile ben 20 sene çalıştım.</p>
<p>Üniversitede, küreselleşme hakkında bir başka konferans verdim. Her yıl 30 milyon kişi ölüyor&#8230; Bu gerçekten yola çıkmayan her siyasî düşünce sıfır­dır. Dünya piyasasında borcunu ödeyemeyen insan­lar olduğu sürece, bir yanda daima aç insanlar ve di­ğer yanda da işsiz insanlar olacaktır. Dünyanın üçte ikisi borcunu ödeyemez durumda, o zaman nasıl üretim yaparsınız? Ekonomik büyüme yoksulluğu azaltmıyor, aksine artırıyor.</p>
<p>Üretimi belli bir gayeye göre yapmak lâzım&#8230; Bü­tün insanları doyurma imkânımız var: Amerika Bir­leşik Devletleri’nin soğuk hava depoları ağzına ka­dar tereyağı ve buğdayla dolu ve Avustralya yeryüzündeki her insana ekmek verebilir. Bütün mesele ekonominin gayesini bilmede&#8230;</p>
<p><em>Bundan birkaç sene önce “Tek Başına Yüzyıl Tu­rum” adlı kitabınıza eklemeler yapacağınızı söyle­miştiniz?</em></p>
<p>O kitabım 15 dile çevrildi. İspanyolca baskısı için o dediğinizi yaptım. Onu ben 89’da yazmıştım. Bu arada Sovyetler Birliği yıkıldı, Irak Savaşı oldu, do­layısıyla kitap nâtamam idi&#8230; İspanyolcasından ilâ­ve edilenleri aktararak Türkçeye çevirmeniz lâzım.</p>
<p>15 gün oluyor 500 sayfalık yeni bir kitabımı ta­mamladım. Başlığı şöyle: “21. Yüzyıl, senin İlâhın kim olacak? Küreselleşme mi yoksa Diriliş mi?&#8221;</p>
<p>Küreselleşme demek, yoksulluğun yaygınlaşma­sı demektir. Her iki günde bir Hiroşima’nın ortaya çıkması demektir. Ben bunu hep tekrarlıyorum, ama ne kadar tekrarlansa azdır&#8230;</p>
<p>500 sayfalık kitabı satmak zor, ama bunu başara­cağım. Çünkü bu kitap benim siyasî vasiyetim ola­cak, 20. yüzyılı anlatan biyografim olacak.</p>
<p><em>Ama 21. yüzyıla girdik bile&#8230;</em></p>
<p>Bu kitabım karma bir eser. İçinde hikâyelerim, şi­irlerim, ekonomi-politik var. Okur şaşıracak&#8230;</p>
<p><em>Müslüman ülkelerden sık sık davet alıyor ve gidi­yor musunuz?</em></p>
<p>Evet, İran’a ve Irak’a bile. Körfez Savaşı’nın en civcivli zamanında da Bağdat’a Saddam Hüseyin’i görmeye gitmiştim.</p>
<p><em>Saddam sizin sözünü dinlemedi, değil mi?</em></p>
<p>Çok fazla bekledi. Ben kendisine açık bir teklifte bulunmuştum: “Pentagon’un felâket senaryosu işte ortada demiştim. Şimdi siz derhâl birliklerinizi geri çekeceksiniz. Geri çekeceksiniz ama yerine tarafsız Arap ülkeleri askerlerinin geçmesini şart koşacak ve bunu sağlayacaksınız. ” O sırada Cezayir ve Tunus bu durumdaydı. “Bu tarafsız birlikler orada, Kuveyt’te bulunan ve çalışan herkesin katılacağı bir referandu­mun hazırlığı gayesiyle bulunacaklar.” Zaten Kuveyt’te çalışanların çoğu Filistinli idi. Yapılacak re­ferandumda Kuveytliler bağımsızlığı mı yoksa Irak a bağlanmayı mı istediklerini belirtecekler</p>
<p>Saddam Hüseyin bu fikri çok beğendi. İki saat ko­nuştuk. Yanında üç general ve üç bakan vardı. Ayrılırken zamanını aldığım için kendisinden özür diledim. Karşılık olarak bana, “Hayır, hayır hiç de zamanımı almadınız, ben hapiste yatarken bana umut aşılayan çoğunlukla sizin kitaplarınız olmuştu” dedi.</p>
<p><em>Enteresan!</em></p>
<p>Benim eserlerim 31 dile çevrildi. ABD’de iki ayrı yayınevi tarafından tercüme ettirildi, İngiltere’de de. Kitaplarım sadece Almanya’da ve İsviçre’de ya­sak. İsviçre’de benim kitabımı sattı diye bazı kitap­çıları mahkûm bile ettiler.</p>
<p><em>Hayret doğrusu! İsviçre’de bunu yaptıran LİCRA mı yoksa?</em></p>
<p>Elbette. LİCRA İsviçre’de Fransa’dakinden daha kuvvetli.</p>
<p><em>O zaman fikir hürriyeti, demokrasi sözleri birer palavra?</em></p>
<p>Son kitabımda, okuyunca göreceksiniz, insan hakları konusundaki gülünçlükleri de sergiliyorum. Bizlerin hakları var, var tabi. Ama biz bu hak­ları yürürlüğe koyamazsak neye yarar ki onlar? İş­sizsiniz, fakat bir Rolls-royce alma hakkınız var. Haklar eşit. Herkese olduğu gibi bir milyardere de ekmek çalması yasak. İnsan hakları denilen şeyler işte bunlar! İnsanların elbette yaşama hakkı var. Var mı? Var! Peki, öyleyse her sene açlıktan ölen 30 milyon insana ne demeli? Kitap üzerinde haklar var. İnsan hakları ile ilgili bazı kısımları sanki güveler yemiş… İnsan hakları ilânından önceki durum­dan daha da feci bir durum bu. Çünkü bu haklar gülünç hâle getirildi.</p>
<p>Ben bir insan hakları şartı teklif ediyorum. Buna göre, bir kimse herhangi bir siyasî göreve başlamaz­dan önce yemin etmeli ve şunu açıkça ilân etmeli: “Millî, dinî, etnik herhangi bir topluluk, ancak in­sanın evrensel yararına hizmet ettiği ölçüde faaliyet gösterebilir.”</p>
<p>Ben bu yemini, teokratik bir cumhuriyetten söz eden Jean-Jacques Rousseau&#8217;da buldum. Buna ri­ayet etmeyen kimsenin, Rousseau, ölümle cezalan­dırılmasını istiyordu. Ben o kadarını istemiyorum. O yazara göre, birlik ve beraberliğe hizmet etmek üzere yemin edilmesi gerekiyordu. Birlik, iş dağıtı­mının da dahil olduğu adaletin birliğidir. Bill Gates bir ayda, bir Sri Lankalının bin 200 senede kazana­cağını kazanıyor! Hâlbuki her ikisi de aynı insan haklarına sahipler..</p>
<p><strong>Roger Garaudy, Amerikan Efsanesi, s.115-131.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amerika-israilin-somurgesidir/">Amerika İsrail’in Sömürgesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/amerika-israilin-somurgesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
