<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Allah’ı bilmek | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/allahi-bilmek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Nov 2024 15:38:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Allah’ı bilmek | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah’ı Bilmenin İmkânı ve Bunun Yöntemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmenin-imkani-ve-bunun-yontemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmenin-imkani-ve-bunun-yontemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Oct 2024 15:31:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın isim ve sıfatları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı Bilmenin İmkânı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27114</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Gazzâlî [*] çev. Osman Demir Gazzâlî (ö. 505/111) Allah’ı bilmenin imkânı ve yöntemi konusunda mensu­bu olduğu Eş&#8217;arî tutumu ortaya koyarken sûfîlerin görüşüne dair işaretlere de yer vermektedir. Aşağıdaki metinde o, Allah’ı bildiğini söyleyenin de bil­mediğini söyleyenin de aslında doğru konuşmuş olacağını ileri sürmektedir. Dış dünyadan hareketle görüşünü ispatlayan Gazzâlî’ye göre haricî nesnele­rin mahiyetini bilme [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmenin-imkani-ve-bunun-yontemi/">Allah’ı Bilmenin İmkânı ve Bunun Yöntemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="382" height="257" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazzâlî</p>
<p><a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><strong>[*]</strong></a></p>
<p>çev. Osman Demir</p>
<p>Gazzâlî (ö. 505/111) Allah’ı bilmenin imkânı ve yöntemi konusunda mensu­bu olduğu Eş&#8217;arî tutumu ortaya koyarken sûfîlerin görüşüne dair işaretlere de yer vermektedir. Aşağıdaki metinde o, Allah’ı bildiğini söyleyenin de bil­mediğini söyleyenin de aslında doğru konuşmuş olacağını ileri sürmektedir. Dış dünyadan hareketle görüşünü ispatlayan Gazzâlî’ye göre haricî nesnele­rin <u>mahi</u>yetini bilme çabası, bize, O’nun özünün değil özelliklerinin bilgisini vermektedir. Bu sebeple bir şeyi bilmenin onun hakikatini bilmek olduğu gö­rüşünde olanları eleştiren Gazzâlî’ye göre esasında O’nu bilmenin biri eksik/ yetersiz diğeri de asla mümkün olmayan iki yolu vardır: İlkinde kelâmcıların yaptığı gibi O’nu isim ve sıfatlarla bilmek söz konusudur ve böylece O’nun <u>hakkında</u> belli bir malumata sahip olunur, ikinci yol ise bizzat O’nun tecrü­be e<u>tme</u>kle ile ilgili olduğu için beşer kudretinin dışındadır. Onun ikinci yol o<u>larak zikr</u>ettiği ise kendi döneminde <em>fena</em> ehli sûfîlerin yöntemi olmalıdır ve Gazzâlî bunu mümkün görmez. Bu sûfîlerin O’nu bilebilecekleri en son nokta b<u>undan</u> âciz olduklarını fark etmeleridir. Bu konuda onun nihaî yaklaşımı ise İlâhî zâtın <u>hakika</u>tini bilmek mümkün olmadığına göre O’nu bilmenin ancak isimler yoluyla gerçekleşeceğidir. Bu ise aynı niteliklerin bizde de olduğunu kavrayıp mümkün olduğunca bunların hakkım vermekle olur ve bu aym za­manda bir tür yetkinleşme süreci anlamına gelmektedir.</p>
<p><strong>[Allah’ı Bilmek Mümkün Müdür?]</strong></p>
<p>Şöyle derim: Yüce Allah’tan olumsuzlanan benzerliğin <em>(mümâselef)</em> anlamını bildiğinde O’nun dengi olmadığım da kavrarsın. Böylece her vasıfta ortak ol­manın denklik gerektirdiğini de sanman gerekmez. Birbirine zıt olan iki şeyin denk olmadığını görmüyor musun? Bunlar arasında daha ötesi düşünülemeyen, büyük bir fark/uzaklık vardır. Oysaki birçok hususta ortaktırlar. Mesela siyah; araz, renk, gözle idrak edilme olma ve bunun dışındaki bazı özelliklerde beyaza ortaktır.</p>
<p>&#8220;Yüce Allah, mekândan münezzeh bir şekilde mevcuttur, O işiten ve gören­dir, bilen ve dileyendir, konuşan ve diri olan, güç yetiren ve faildir; insan da böy- ledir” diyen birinin, O’nu insana benzettiğini ve dengini kabul ettiğini görmüyor musun? Heyhât, hiç de böyle değildir. Şayet böyle olsaydı, tüm varlıklar O’na benzemiş olurdu. Şöyle ki, ortaklığın ispatı konusunda tür ve mahiyette [benzer­likten] daha az [bir ölçü] yoktur. At kurnazlıkta üstün olsa da insana denk değil­dir; çünkü tür olarak ondan farklıdır. At, insanın zâtını oluşturan mahiyet<u>inin </u>dışında ânzî bir özellik olan zekilikte ise ona benzemektedir.</p>
<p>İlahlık özelliği, O’nun, var olma imkânı bulunan, her şeyi nizam ve kemal b<u>akımın</u>dan en güzel bir şekilde yaratan zâtıyla zorunlu bir varlık olmasıdır. Bu özellikte bir benzerlik olması hiçbir surette düşünülemez ve böylece denk­lik de ortaya çıkmaz. Kulun merhametli <em>(rahim),</em> sabreden <em>(şabûr)</em> ve şükreden <em>(şekûr)</em> olması da işiten (se/mi), gören <em>(basîr),</em> bilen <em>(âlim),</em> gücü yeten <em>(kadir), </em>canlı <em>(hayy)</em> ve eyleyen <em>(fâ‘il)</em> olması gibi bir denkliği gerektirmez. Hatta diye­bilirim ki, ilâhlık özelliği sadece Yüce Allah’ta vardır ve O’ndan başkası bunu bilemez. Bunu ya O ya da O’na denk olan biri bilebilir. Onun bir dengi olmadı­ğına göre O’ndan başkası da bu özelliği bilemez. O halde doğru olan Cüneyd’in (r.a.) şu sözüdür: “Allah’ı ancak Yüce Allah bilir; bu sebeple en üstün yaratığına [insan] O’nu gizleyen bir ismini bildirmiştir.” Yine o, “En Yüce olan Rabbinin ismini teşbih et” (A‘lâ 87:1) [âyetini okudu] ve şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki O’nu dünyada ve âhirette O’ndan başka kimse tanıyamaz.” Zünnûn’a ölüm döşeğindeyken neyi arzu ettiği soruldu. “Ölümden önce O’nu bir lahza dahi olsa tanımak isterim” diye cevap verdi. Şimdi bu söz, çoğu zayıf [imanlıların] zihin­lerini bulandırır ve onlar bu sözleri kavrayamadıkları için [Cüneyd’in] O’nu yok saydığını ve işlevsiz kıldığım sanırlar.</p>
<p>Ben ise şöyle demekteyim: “Sadece Allah’ı tanıyorum” diyen de “Allah’ı tanı­mıyorum” diyen de doğruyu söylemiştir. Olumlama ve olumsuzlamanm birlikte doğru olamadıkları bilinir, ancak onlar doğru ve yanlışı paylaşabilirler. Olum- suzlama doğru olursa olumlama yanlış olur ya da bunun tersi gerçekleşir. Ancak sözün bağlamı farklılaşırsa her iki kısmın da doğru olduğu düşünülebilir. Bu, bir kimsenin bir başkasına; “Ebû Bekr es-Sıddîk’ı tanıyor musun?” diye sormasına benzer. O, şöyle cevap verir: “Sıddîk bilinmeyecek ve tanınmayacak biri midir? İsminin yaygınlığı, şöhreti ve açıkta olması sebebiyle dünyada onu bilmeyen bi­rinin varlığı düşünülebilir mi? Onun sözünün geçmediği bir minber, adının anıl- madığı bir mescit, övülmediği ve vasıflarının zikredilmediği bir lisan var mıdır?” Şüphesiz bu kimse doğruyu söylemiştir. Bunun gibi, bir başkasına onu [yani Ebû Bekr’i] tanıyıp tanımadığı sorulduğunda ve o kimse de “Ben kimim ki Ebû Bekr es-Sıddîk’i tanıyayım? Bu oldukça imkânsızdır! Zira Sıddîk olanı ancak sıddîk olan, ona denk ya da onun üstünde bulunan birisi tamyabilir. Nasıl olur da ben onu bildiğimi iddia ederim ya da buna kalkışabilirim? Benim gibi birisi ancak onun adını ve vasfım duyabilir. Bununla onu bildiğimi iddia etmem ise imkânsızdır” dediğinde, o da aynı zamanda doğruyu söylemektedir. Bu ikinci sö­zün tazim ve ihtirama daha yakın olan bir yönü vardır. “Allah’ı biliyorum” diyen kimsenin sözünü de “Allah’ı bilmiyorum” diyen kimsenin sözünü de bu şekilde anlaman gerekir.</p>
<p>Hatta akıllı bir insana düzgün bir yazıyı göstersen ve “Bunun yazarım tam- yor musun?” diye sorsan, o da sana “Hayır” dese, doğruyu söylemiş olur. Şayet “Evet, bunun yazan canlı, güçlü, işiten, gören, eli sağlam ve yazma sanatım bi­len bir insandır. Hakkında bunları bildiğim kimseyi nasıl tanımam? dediğinde de aynı şekilde doğru söylemiştir. Ancak bu hususta en doğru ve en uygun olan ise “Onu <u>tanımı</u>yorum” demesidir. Zira o, hakikatte onu bilmemekte; düzgün bir y<u>azının,</u> c<u>anlı</u>, bilen, güçlü, işiten, gören, eli sağlam ve yazma sanatım bilen bir kâtibe olan ihtiyacım bilmektedir. Kâtibin kendisini ise tanımamaktadır. İnsan­lar da böyle<u>dir</u>; onlar sadece bu düzenli ve sağlam <em>(muhkem)</em> âlemin düzenleyici <em>(müdebbir),</em> canlı, âlim ve kâdir bir yaratıcıya olan ihtiyacını bilmektedirler.</p>
<p>Bu b<u>ilm</u>enin ise iki tarafı vardır: îlki âlemle irtibatlıdır, âlemin bir düzenleyi­ciye plan ihtiyacı ise bilinmektedir. Yüce Allah’la irtibatlı olan diğerinde ise bili­nen, zâtın h<u>akika</u>tine ve mahiyetine dâhil olmayan sıfatlardan türeyen isimler­dir. Biz daha önce, bir kimse bir şeye işaret ederek “Bu nedir?” diye sorduğunda, türe<u>m</u>iş is<u>iml</u>erin zikredilmesinin asla cevap sayılamayacağını açıklamıştık. Bu kimse, hayat sahibi birine işaret edip “Bu nedir?” diye sorduğunda ve “O uzun­dur, beyazdır ya da&#8217;kısadır” cevabım aldığında ya da suya işaret edip “Bu nedir?” diye sorduğunda “O soğuktur” cevabını aldığında ya da ateşe işaret edip “Bu nedir?” dediğinde ve “O sıcaktır” cevabım aldığında, tüm bunlar da hiçbir şekilde [sorulan şeyin] mahiyeti hakkında cevap olamaz. Bir şeyi bilmek, onun mahiye­tini ve hakikatini bilmektir yoksa ondan türeyen isimleri bilmek değildir! “Bu sıcaktır” sözümüzün manası da “Bu, kendisinde sıcaklık vasfı olan belirsiz bir şey”dir. Alim ve kâdir sözümüz de böyledir; bunların manası kendisinde ılım ve kudret vasfi olan belirsiz şeylerdir.</p>
<p>Şayet “Var olma imkânı bulunan her şeyi tek başına icat eden ‘zorunlu varlık’ sözümüz, onun tanımından ve hakikatinden ibarettir ve biz bunu bilmekteyiz” dersen, ben de şöyle derim: Heyhât, hiç de öyle değil! Zira bizim “zorunlu varlık” sözümüz, O’nun illete ve faile ihtiyaç duymamasından ibarettir. Bu ise O’nun bir sebebi olduğunu olumsuzlamakla ilgilidir. “Her var edileni O meydana getirir” sözümüz ise fiillerin Allah’a izafeti ile bağlantılıdır. Bize “Bu şey nedir?” diye sorulursa, “O faildir” dersek de bu cevap olamaz. “O, illeti olan şeydir” dersek de bu cevap olmaz. O halde “O, illeti olmayan şeydir” sözü nasıl cevap olabilir? Çünkü bunların her biri olumsuzlama ya da olumlama yoluyla O’nun zâtından başka ve zâtma izâfe edilen bir şeyden haber vermektedir. Bu [kavramların] hepsi isimler, sıfatlar ya da izafetlerden ibarettir.</p>
<p>Şayet “O halde O’nu bilmenin yolu nedir?” denirse ben de şöyle derim: Şa­yet bize bir çocuk ya da iktidarsız, cinsel ilişkinin lezzetini ve onun hakikatini idrak etme yolunu sorsaydı, bunun iki şekilde olduğunu söylerdik. Bunlardan ilki, kavrayıncaya kadar bunu sana anlatmam, diğeri ise şehvet güdüsü ortaya çıkana kadar sabretmendir; sonra tadım alıncaya kadar cinsel ilişkiye girer ve böylece onu öğrenirsin. İşte bu İkincisi, gerçek bilgiye götüren tastamam bir yol­dur. İlki ise sadece onu zihinde canlandırmaya <em>(tevehhüm)</em> ve bir şeye ona ben­zemeyen bir şeyi benzetmeye götürür. Oysaki amacımız iktidarsızın da <u>anlamas</u>ı için cinsel ilişkinin lezzetini onun anlayacağı -mesela tath bir yemeğin ve içece­ğin tadı gibi- bir lezzete benzetmekti. Bu sebeple ona “Şekerin tadım bilir <u>mis</u>in, onu yediğinde sende güzel bir hal oluşur ve kendinde bir rahatlama hisseder misin?” diye sorarız. “Evet” diyecektir. Biz de bunun üzerine “İşte cinsel ilişki de böyledir” deriz. Peki, [bu benzetme sayesinde onun] cinsel <u>ilişkinin</u> tadım, tıpkı bunu tadan ve yaşayan bir kimse gibi öğrendiğini <u>mi</u> sanıyorsun? Hiç de değil! Bu nitelemenin amacı; [cinsel ilişkinin lezzetini] zihinde canlandırmak, onun tadım bir şeye benzeterek anlatmak ve böylece [iki şey arasında] kavramsal bir ortaklık sağlamaktır.</p>
<p>Zihinde canlandırma, bu işin genelde güzel bir şey olduğunu düşündürür; benzetme cinsel ilişkiyi şekerin tadına benzeterek ifade eder -ki esasında şeker ve cinsel ilişkinin tatları arasında hiçbir benzerlik yoktur- kavram birlikteliği ise kişiye bunun da bir lezzet olarak isimlendirilmeyi hak ettiğini anlatır. [Çocukta] şehvet ortaya çıktığında ve cinsel ilişkiyi tattığında ise onun şekerin tadına hiç benzemediğini ve gerçeğin aslmda sandığı gibi olmadığım kavrar. Evet, cinsel ilişkinin adı ve vasfı hakkında onun lezzetli ve güzel olduğuna dair işittikleri doğrudur, ancak tattığı şey şekerin tatlılığından daha da gerçektir.</p>
<p>Bu sebeple Allah’ı bilme konusunda iki yol vardır: Bunlardan ilki eksik <em>(ka­sır}</em> diğeri ise kapalı <em>(mesdûd)</em> bir yoldur. Eksik yol, isimlerin ve sıfatların zikredilmesidir; bunun yolu ise [bu isim ve sıfatları] kendimizden bildiğimiz şeylere benzetmektir. Zira biz kendimizi kadir, âlim, canlı ve konuşan olarak bildik, ardından bunların Allah’ın da vasıfları olduklarını işittik. Bunları bir delil ile de bilebiliriz. İktidarsız bir kişi, cinsel ilişkinin lezzetini, ona şekerin lezzetinin anlatılmasıyla kavradığı gibi, biz de bunu eksik bir şekilde anladık. Oysaki şeke­rin tatlılığı ve cinsel ilişkinin lezzetinde olduğu gibi, bizim hayatımız, gücümüz ve bilgimiz de Allah’ın hayatına, gücüne ve bilgisine benzemekten uzaktır. Bu iki uzak nitelik arasında hiçbir ilgi yoktur. Yüce Allah’ın bu sıfatlarla nitelen­mesinin faydası ise [zihinde] canlandırma <em>(îhâm\</em> benzetme ve kavramda bir or­taklık sağlamaktır. Ancak benzetme “O’nun benzeri gibi bir şey yoktur” sözüyle ortadan kalkar. O diridir ancak diğer dirilere benzemez, O kâdirdir ancak diğer kâdirlere benzemez. Bu tıpkı “cimâ, şeker gibi tatlıdır ancak bu tat diğerine hiç­bir şekilde benzemez ancak onlar [tat] kavramında ortaktırlar” demene benzer.</p>
<p>Yüce Allah’ın canlı, kadir ve âlim olduğunu bildiğimizde ise ancak kendimizi bilmiş ve O’nu da kendimizden hareketle tammış oluruz. Zira sağır ifadesi an­cak “Allah işitendir” sözümüzle, kör ifadesi de ancak “Allah görendir” sözümüzle tasavvur edilebilir. Bu sebeple bir kimse “Allah azze ve celle şeyleri bilen nasıl olur?” dediğinde ona “Senin şeyleri bildiğin gibi” deriz. “Nasıl kâdir olur?” dedi­ğinde de “Senin kâdir olman gibi” cevabını veririz. Kişi de bu [kavramları anla­maya] uygun bir nitelik olmadan bu sözlerden hiçbir şey anlayamaz. Öncelikle bu vasıfla nitelendiğini bilir ardından da ona mukayese ederek başkasını tanır. Yüce Allah’ın -şekerin ve cinsel ilişkinin tadının ortaklığı gibi de olsa- bizde mü­nasibi ve ortak bir kavramı olmayan bir niteliği ve özelliği bulunduğunda ise O’nu <u>anlamak</u> hiçbir şe<u>kil</u>de düşünülemez. Bir kimse ancak kendini bilir sonra da Yüce Allah’ın sıfatlarıyla kendi sıfatlarım kıyaslar. O’nun sıfatları ise bizim sıfatlarımıza benzemekten yücedir. İşte bu bilgi, benzetme ve zihinde canlan­dırmamın baskın geldiği eksik bir bilgidir. Bu sebeple [aralarında] benzerlik ol­madığı, isimde ortaklık olsa da hiçbir şekilde bir ilginin bulunmadığım bilmek gerekir.</p>
<p>İkinci yol ise kapalıdır: Bu, kulun rubûbiyet sıfatlarının tümünü elde edip tanrı oluncaya kadar beklemesidir. Bu, bir çocuğun ergenliğe erip bu [cinsel iliş­ki] lezzetini tatmayı beklemesine benzer. Bu yol, kapalı ve imkânsız bir yoldur. Çünkü bu hakikati Yüce Allah dışında birinin elde etmesi imkânsızdır. Bu, ger­çek bilgi yolundan başkası değildir ve eksiklikten uzak olan Yüce Allah dışında herkes için kesinlikle kapalıdır.</p>
<p>O halde Yüce Allah’ı gerçek anlamda O’ndan başkasının bilmesi imkânsızdır Hatta peygamberi büe ondan başkasının bilmesinin imkânsız olduğunu diyebi- hrun. Peygamber olmayan bir kimse      sadece bu kavramı bilebilir. Peygamberlik insanda mevcut olan ve onu peygamber olmayandan ayıran bir özelliktir. Ancak bu özelliğin mahiyetini ise sadece peygamber bilir. Bir kimse kendi vasıflarına benzetmeksizin hiçbir şekilde bu özelliğin mahiyetini bilemez. Hatta daha da ileri giderek şöyle derim: Hiç kimse, ölümü, cenneti ve cehennemi bilemez, bunu ancak öldükten, cennete ve cehenneme girdikten sonra bilebilir. Çünkü cennet lezzet verici şeylere vasıtadır; hiç tat almayan birini farz edelim, ona, girmeyi arzu edeceği bir şekilde, cenneti anlatmamız asla mümkün olmaz. Cehennem de acı verici şeylere vasıtadır; acıyı kıyaslama imkânı olmayan birini varsayalım, ona da cehennemi anlatmamız mümkün olmaz. Ancak, rahatsız eden en büyük acıya benzeterek ona cehennem açışım anlatabiliriz.</p>
<p>Bu kişinin lezzetleri algılaması da böyledir; amacımız, aldığı en büyük lez­zete benzeterek ona cenneti anlatmaktır ki bu lezzetler de yemek, evlenme ve bir manzaradan kaynaklı olabilir. Eğer cennette bu lezzetlere aykın bir lezzet olursa -cinsel ilişkinin tadım şekerin tadına benzettiğimiz gibi- onu da bu lezzet­lere benzetmek dışında anlatmanın hiçbir yolu yoktur. Oysaki cennet lezzetleri bu dünyada algıladığımız cinsel ilişki ve şekerin lezzeti gibi tüm lezzetlerden oldukça farklıdır. Hatta bu husustaki en doğru ifade şudur: “Orada gözlerin gör­mediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen [lezzetler var­dır].”<sup>1</sup> Bu lezzetleri yiyeceklere benzeterek anlattığımızda; “[dünyevî] yiyecekler gibi olmadığım”, cinsel ilişkiye benzettiğimizde ise “dünyada gerçekleşen ilişki gibi olmadığım” söylemek gerekir. O halde nasıl olur da bazı kimseler “Yerde ve gökteki varlıklar yüce Allah’ı ancak isimleri ve sıfatları ile tanıyabilir’’ sözümüze şaşırabilir. Oysaki cennetin ancak isim ve sıfatları bilinebilir. İnsanın a<u>dını</u> ve vasfım işitip de tatmadığı, bizzat tadıp yaşamadığı ve sıfatlanmadığı tüm işler de böyledir.</p>
<p>Şayet “Ariflerin Yüce Allah’ı bilmelerinin son sınırı nedir?” dersen biz de şöyle deriz: Ariflerin O’nu bilmelerinin son noktası, bu bilgiden âciz olmalarıdır. Onlar gerçekte O’nu bilmediklerini bilirler. Onlar hiçbir şekilde O’nu bilemezler. Rubû- biyet sıfatlarının özünü kuşatacak bir şekilde, Yüce Allah azze ve celleyi gerçek manada ancak O bilebilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu kesin olarak anla­şıldığında, varlıkların bilmesi mümkün olan en üst noktada O’nu tanımış olurlar.</p>
<p>Bu mertebeye Sıddîk-ı Ekber [Hz. Ebû Bekr] şu sözüyle işaret etmiştir: “O’nu idrak etmekten âciz olmak [işte bu asıl] idraktir.” İnsanlığın Efendisi’nin (s.a.s) şu sözüyle kastettiği de budur: “Allahım, seni övmek için, övgüye has kıldığın sıfatlarını saymaktan âcizim.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[2 </sup></a>Bu sözle, O’nu, dilinin ifade edemediği bir şekilde tanıdığını kastetmiş değildir. Daha çok bu söz şu anlama gelir: “Allahım, hamdini gerektiren tüm sözleri ve ulûhiyetinin tüm sıfatlarını biliyor değilim. Bunların tümünü ancak sen bilebilirsin; hiçbir varlık hayret ve ürperme dışında O’nun zâtının hakikatini elde edemez.” Onun bilgisini kuşatıcı bir şekilde elde | etmek ise ancak O’nun isimlerini ve sıfatlarını bilmekle olur.</p>
<p>Şayet “Eğer O’nun bilgisi tasavvur edilemiyorsa, bu hususta, melekler, pey­gamberler ve velîlerin dereceleri neye göre farklılaşır?” dersen ben de şöyle de­rim: Allah’ı bilmenin iki yolu olduğunu öğrenmiştin. Bunlardan ilki gerçek yol­dur ve Yüce Allah dışında herkese kapalıdır. O’nun ihtişam <em>{celâl}</em> tecellileri tarafindan hayrete düşürülmeden, hiç kimse bu bilgiye ulaşıp O’nu kavradığına sevinemez; başını kaldırıp bakmak istediğinde ise dehşetten gözleri kapamr.</p>
<p>ikinci yol, isimleri ve sıfatları bilmektir. Bu yol insanlara açıktır ancak bu hususta seviyeler değişebilir. Yüce Allah’ın âlim ve kâdir olduğunu genel olarak bilen biri ile O’nun yer ve gökteki melekûtunun hayret uyandıran delillerini, ruhları ve cesetleri yaratmasını müşahede eden, hükümdarlığının eşsiz güzel­liklerine ve sanatındaki inceliklere muttali olan, bunlardaki tafsilata dikkat kesilen, hikmetinin inceliklerini son noktasına kadar kavrayan, yönetimindeki incelikleri eksiksiz inceleyen, Yüce Allah’a yaklaştıran meleklere has sıfatların tümüyle v<u>asıflanan</u>, bunlarla nitelenerek yaşayan kimse hiç bir olur mu? Bunlar arasında erişilemeyecek derecede büyük bir fark bulunur. İşte tüm bunların de­taylarında ve ölçüler<u>in</u>de peygamberler ve velîler birbirinden farklılaşır.</p>
<p>Bunu ancak bir misal ile kavrayabilirsin. “En güzel misalleri veren Allah tır (Nahl 16: 30). <u>İmam</u> Şâfiî (r.a.) gibi kâmil ve halis bir âlimi, ancak onun kapı­cısı ile talebesi Müzenî tanıyabilir. Kapıcı, onun şeriatı bilen bir âlim ve yazar olduğunu, Allah’ın kullarını doğru yola yönelttiğini ana batlarıyla bilir. Oysaki Müzenî, kapıcıdan farklı olarak, kuşatıcı biçimde, özelliklerinin ve bildikleri­nin ayrıntılarına vâkıf olarak onu bilir. On ayrı ilimde mahir olan bir âlimi, bu ilimlerden sadece birini tahsil eden bir talebesi de gerçekte tanıyamaz. O halde ilimlerden hiçbirini tahsil etmeyen hizmetçisi onu nasıl tanısın? Hatta hocasımn sahip olduğu on ilimden birini tahsil eden bir talebe bile, eğer o ilimde hocasına denk ve ondan eksik değilse, ancak o ilmin onda birini gerçekte bilmiş olur. Eğer bu ilimde de eksik ise, eksik olduğu bu ilmi hakikî olarak değil, ismen ve zanna dayalı olarak genel anlamda bilebilir. Böylece talebe, hocasının kendi bildiğin­den başka bir şeyi bildiğini de anlar. İnsanların yüce Allah’ı bilme konusunda farklılaşmaları da böyledir; [bu farklılık] Allah azze ve cellenin bilgisini, kudre- tiyle yaptığı harikulade işleri, dünyada ve âhiretteki benzersiz delilleri mülk ve melekûtu anladıkları ölçüdedir. Böylece onların Allah azze ve celle hakkındaki bilgileri artar ve Yüce Allah gerçek manada bilme seviyesine yaklaşırlar.</p>
<p>Şayet “İnsanlar zâtın hakikatini bilmediklerinde ve bunu bilmeleri de imkansız olduğunda, O’nun isimlerini ve sıfatlarını da gerçek ve eksiksiz bir şekil­de bilebilirler mi?” dersen, biz de şöyle deriz: “Bu da oldukça uzak bir ihtimaldir. Allah dışında hiç kimse O’nu hakikî ve eksiksiz bir şekilde bilemez.” Biz âlim bir zâtı bildiğimizde, aslında hakikatini bilmediğimiz belirsiz bir varlığı tanımış oluruz. Ancak onun bir ilim sıfatı olduğunu biliriz. Şayet bu sıfatı gerçekten bil­seydik; onun âlim olduğunu bilmemiz bu sıfatın hakikatini tam olarak kavrayan bir bilgi olurdu, yoksa olmazdı. O’nun bilgisine benzeyen bir bilgiye sahip olma­yan kimse, Allah’ın bilgisinin hakikatini bilemez. Bu bilgi O’nunladır ve O’ndan başkası bunu bilemez. O’nun dışındakiler ise ancak kendisine benzeterek O’nu bilebilir. Daha önce verdiğimiz şeker örneği de bunu gösterir. Yüce Allah’ın bil­gisi hiçbir şekilde insanların bilgisine benzemez. Bu sebeple insanların O’nun hakkında gerçek ve eksiksiz bir bilgisi yoktur, daha çok bu bilgi zihinde canlan­dırmaya ve benzetmeye dayalıdır.</p>
<p>Bu durum seni şaşırtmasın! Çünkü benim dediğim şudur: Bir sihirbazı ancak sihirb<u>azın</u> kendisi, ondan üstün olan biri ya da ona benzeyen bir sihirbaz bilebi­lir. Sihri, onun hakikatini ve mahiyetini bilmeyen bir kimse ise sihirbazın ancak a<u>dım</u> bilir. Onun bir bilgiye ve özelliğe sahip olduğunu da bilir, ancak bu bilginin ne olduğunu ise kavrayamaz. Onun bildiği şeyi ve özelliğini de bilemez. Evet, her ne kadar müphem olsa da bu özelliğin bilgi türünden olduğunu, kalpleri değiştir­mek, varlıkların özelliklerini düzenlemek ve kan ve kocayı birbirinden ayırmak gibi neticeleri olduğunu bilir. Bu ise onun hakikatini bilmekten [oldukça] uzak­tır. Sihrin hakikatini bilmeyen bir kimse sihirbazın hakikatini de bilemez. Zira sihirbaz kendisinde sihir özelliği olan kimsedir. Sihirbaz kavramının <u>anlamı</u>, bu sıfattan türeyen bir isim olmasıdır; sıfat bilinmezse isim de bilinmez, sıfat bilinir­se isim de bilinir. Sihrin bilgisi ise sihirbazdan başkadır ve onun mahiyetinden uzak genel bir vasıftır. Bu da sihrin bilgi türünden olması ve bilgi isminin onunla örtüşmesidir.</p>
<p>Yüce Allah’ın gücünün bir niteliği olduğuna dair bilgimiz de böyledir. Bunun semeresi ve sonucu, varlıkların meydana gelmesidir. Böylece o vasfa “kudret” adı verilir. Zira bu, cinsel ilişkinin tadının şekerin tadına uygunluğu gibi, bizim kudretimize uygundur. Oysaki bunların hepsi bu kudretin hakikatinden uzak­tır. Evet, kulun bu güç yetirilen şeylerin ayrıntılarına ve göklerin hükümdarlı­ğındaki sanatın eşsizliğine dair bilgisi arttığında, kudret sıfatının bilgisinden nasibi de o oranda artar. Zira bir semere, semere verene delâlet eder. Bunun gibi, bir talebenin hocasının sahip olduğu bilgilerin ve eserlerinin tafsilatına dair malumatı arttığında, onu daha yetkin biçimde tanır ve daha eksiksiz bir şekilde yüceltir.</p>
<p>İşte bu, âriflerin bilgisindeki farklılıkla da bağlantılıdır. Sonsuz olanların farklılığı buna yol açar; çünkü insanoğlunun Allah’ın bilgisinden takdir edeme­diklerinin sonu olmadığı gibi takdir ettiklerinin de sonu yoktur. Varlıkla ilgili şeyler sonlu olsa da insanoğlunun takdir ettiği bilgilerin ise sonu yoktur. Evet, varlık âlemine çıkan şeyler azlık ve çoklukta farklılaşır; insanların bilgide fark­lılaşmaları da bu sayededir. Mal ile zenginleşmeye bağlı olarak güç konusundaki farklılaşmaları da böyledir. İçlerinde bir <em>dânık</em> [dirhemin altıda biri] ve dirheme sahip olanlar bulunduğu gibi, binlerce dirheme sahip olanlar da vardır. Bilgiler de böyledir; hatta bilgilerdeki farklılık daha fazladır. Çünkü bilinenlerin sonu yoktur; malların maddeleri ise cisim olduğundan sonludur ve sona ermemeleri düşünülemez.</p>
<p>O halde marifetullah denizinde insanların nasıl farklılaştığını anladın. Bu­nun bir sonu da yoktur. Böylece hem &#8220;Allah dışında kimse O’nu [hakkıyla] bile­mez” diyenin de, &#8220;Sadece Allah’ı biliyorum” diyen bir kimsenin de doğru söyledi­ğini kavradın. Zira varlık âleminde O’ndan ve sıfatlarından başka bir şey yoktur. O’nun fiillerine, O’nun fiilleri olarak baktığında -ki bu eksik bir akıl yürütmedir &#8211; bunları sadece, yer, gök veya ağaç olarak değil O’nun sanatı olarak görür ve böylece bilgisi rubûbiyet makamına ulaşmaz. Bu kimsenin Sadece Allah i bili­yorum ve sadece aziz ve çelil olan Allah’ı görüyorum” demesi de mümkündür.</p>
<p>Bir <u>kim</u>se sadece güneşi ve onun ufka yayılmış nurunu gördüğünü tasavvur etse; “Sadece güneşi görüyorum” demesi de mümkün olur. Güneşten yayılan nur da O’ndan farklı değildir ve O’na dâhildir. Var olan her şey, O’nun ezelî gücünün nurlarından bir nur, O’nun eserlerinden bir eserdir. Bunun gibi güneş, ışık kay nağı ve her şeyi aydınlatan bir varlık olduğunda, ibarenin taşımakta zorlandığı mana da zaruret icabı &#8220;ezelî güç” olarak tabir edilir ki bu da her var olanda gö­rünen varlığın kaynağıdır. Allah azze ve celle dışında bir varlık olmadığına göre arifin &#8220;Sadece Allah’ı biliyorum” demesi de doğru olur.</p>
<p>Şaşırtıcı olan ifadelerden biri de “Allah’tan başkasını bilmiyorum diyenle, “Allah’ı bilmiyorum” diyenin doğruyu söylemiş olmalarıdır. Ancak bunlardan ilki bir açıdan diğeri de bir başka açıdan doğru olabilir. Şayet farklı itibar yön­leri olan çelişik ifadeler yalan olsaydı, yüce Allah’ın şu sözü de doğru olmazdı:</p>
<p>“Attığında sen atmadın Allah attı” (Enfâl 8:17). Bu söz doğrudur ve buradaki atıcılık iki yönden değerlendirilebilir. Bunlardan ilki kula, İkincisi ise Allah’a nispet edilir ve aralarında bir çelişki de yoktur. Burada bu kadarla yetinelim; zira sahili olmayan derin bir denize dalmış durumdayız. Bu tür sırların kitaplara tevdi edilmesi ve kötüye kullanılmaması  gerekir. Bu sırlar maksadı aşan bir tarzda sunulduğunda ise ondan uzak durmak ve Allahın güzel isimlerinin ayrıntılı olarak açıklanmasına dönmek gerekir.</p>
<p>Editörler:Nail Okuyucu,Rahim Acar,Osman Demir – Din Felsefesinin Ana Konuları,c.4,syf:287-295</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[]</a> Kaynak metin: Gazzâlî, <em>el-Maksadü’l-esnâ fi şerhi esmâillâhi’l-hüsnâ,</em> ed. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Dâru’l-meşrik, 1986, s. 46-59.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[1]</a> Buhârî, “Tefsir”, 32.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[2]</a> Müslim “Salât” 42.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmenin-imkani-ve-bunun-yontemi/">Allah’ı Bilmenin İmkânı ve Bunun Yöntemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmenin-imkani-ve-bunun-yontemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tanrı ve Nesnel Ahlak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tanri-ve-nesnel-ahlak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tanri-ve-nesnel-ahlak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Dec 2019 12:53:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA['Nesnel’ nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkî gerçekçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkî izafiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Euthyphro’nun ikilemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hamza Andreas Tzortzis]]></category>
		<category><![CDATA[Mutlak ve nesnel farkı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesnel ahlak reddedilirse ne olur?]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı ve Nesnel Ahlak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23723</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rabbini Bil, İyiyi/Doğruyu Bil Yorucu bir iş gününün ardından evinize döndünüz ve te­levizyonu açtınız. Kanallar arasında gezerken bir başlık sizi hayrete düşürüyor ve popüler bir uluslararası haber kanalın­da duruyorsunuz. Beklenildiği gibi, haberin başlığı hakikaten ürkütücü: Adam Beş Yaşında Bir Çocuğu Boğazladı. Şimdi size bir soru sorayım. Bu adam, ahlâkî açıdan yanlış bir şey mi yapmıştır? [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tanri-ve-nesnel-ahlak/">Tanrı ve Nesnel Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> <img decoding="async" class="wp-image-17976 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/peygamberimizin-ahlak-edepleri.jpg" alt="" width="442" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/peygamberimizin-ahlak-edepleri.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/peygamberimizin-ahlak-edepleri-600x334.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/peygamberimizin-ahlak-edepleri-300x167.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/peygamberimizin-ahlak-edepleri-768x427.jpg 768w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /></strong></p>
<p><strong>Rabbini Bil, İyiyi/Doğruyu Bil</strong></p>
<p>Yorucu bir iş gününün ardından evinize döndünüz ve te­levizyonu açtınız. Kanallar arasında gezerken bir başlık sizi hayrete düşürüyor ve popüler bir uluslararası haber kanalın­da duruyorsunuz. Beklenildiği gibi, haberin başlığı hakikaten ürkütücü: Adam Beş Yaşında Bir Çocuğu Boğazladı. Şimdi size bir soru sorayım. Bu adam, ahlâkî açıdan yanlış bir şey mi yapmıştır? Siz, diğer birçok iyi insan gibi, evet diye cevap ve­rirsiniz. Öyleyse şu soruya cevap veriniz: adamın yaptığı şey nesnel olarak ahlâkî bir yanlış mıdır? Ve tekrar, diğer birçok insan gibi, evet, dersiniz.</p>
<p>Ancak bir sorumuz daha var: Bu davranış, neden ‘nesnel ola­rak’ ahlâkî değildir?</p>
<p>İşte mevzu burada biraz karışıyor.</p>
<p>&#8216;<strong>Nesnel’ nedir?</strong></p>
<p>Yukarıda sormuş olduğumuz son soruya cevap verebil­mek için, evvela, ‘nesnel’ kavramını açıklamamız gerekiyor. Bu kavram en temel anlamıyla, şahsi hissiyatlar veya fikirlerin etkisinden uzak bir şekilde, gerçekleri sunmak veya değerlen­dirmek olarak tanımlanır. Mesele ahlak olduğunda ise, nesnel kelimesinin anlamı, ahlakın bir kişinin aklına veya şahsi hissi­yatlarına göre değişmemesi olarak tanımlanır. Buna göre ah­lak, bir kişinin sınırlı şahsî hislerinin/duyularının ‘dışındadır&#8217;. 1+1 gibi matematiksel veya Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi gibi bilimsel gerçekler, biz bunlar hakkında ne dü­şünürsek düşünelim doğrudurlar. Dolayısıyla eğer bu ahlak, bizim ‘dışımızda’ ise, temellendirilmesi gerekmektedir. Eğer nesnel ahlak bizim sınırlı duyularımıza bağlı değilse, aşağıda­ki soruların cevaplanması gerekir: Nesne/ ahlak nereden gelmiş­tir? Nesnel ahlakın tabiatı nasıl açıklanabilir? Bu sorulara cevap verebilmek için aklî bir zemine ihtiyacımız vardır. Bu zemin üzerinden ahlakın tabiatını açıklayabilir ve nereden geldiğine, neşet ettiğine dair makul bir cevap bulabiliriz. Bu sorular bizi felsefede ahlakî ontoloji olarak bilinen alana yönlendiriyor.</p>
<p>Nesnel ahlakî hakikatleri tarif ederken onların insan öznel­liğini aşan gerçekler olduklarını da söylemek gerekir. Mesela, beş yaşındaki bir çocuğu öldürmek ahlakî açıdan yanlıştır ve her zaman öyle kalacaktır, bütün dünya küçük bir çocuğun öl­dürülmesini ahlakî açıdan doğru görse bile&#8230; Bazı ahlâkî ger­çekliklerin nesnel olduğunu bilmekle kalmıyoruz tabi, bu ger­çeklerin bizlere yüklediği ahlâkî mükellefiyetler de var. Bir diğer deyişle, yapmamız ve yapmamamız gereken şeyler var. Bizim, ahlâkî anlamda vazifelerimiz ve mükellef olduğumuz şeyler vardır ve bunlar bizim sınırlı şahsî dünyamızın dışından gelir. Profesör lan Markham, ahlak dilimizin bizden daha yüksek ve öte bir şeye işaret ettiğini şöyle açıklıyor: &#8220;mükellefiyet [ought] kelimesine mündemiç, bizim hayatımızı ve dünyamızı aşan bir ahlaki bir gerçeklik var&#8230;ahlak dilinin temelini oluşturan ka­rakter/ nitelik, evrensel ve harici [dıştan gelen] bir şeydir.&#8221;[283]</p>
<p><strong>Sorumuza geri dönelim</strong></p>
<p>Yukarıda sormuş olduğumuz yanıltıcı soruya dönelim ve cevaplamaya çalışalım: Bu davranış, neden &#8216;nesnelolarak&#8221; ahlâkî değildir? Cevap aslında basit Nesnel olduğuna inandığımız ahlak kuralları, Tanrı’nın varlığından ötürü nesneldirler.[284] Bunu açmadan önce, bu mevzunun, herhangi bir kişinin inançlarıyla alakalı olmadığım vurgulamam gerekiyor. &#8220;Hem ateist olup hem de ahlâkî davranışlarda bulunamazsınız.&#8221; veya &#8220;Masumları savunmanızı ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmenizi sağlayan ahlâkî niteliklere sahip olmak için Tanrı’ya inanmak zorundasınız.&#8221; veya &#8220;Sadece Tanrı’ya inanmakla, iyi bir insan olursunuz&#8221; da demiyorum. Benim söylediğim şey şu: Eğer Tanrı yok ise, nesnel ahlâkî hakikatlerin var­lığından söz edilemez. Tabii ki ahlâkî hakikatler nesnelmiş gibi hayat sürebiliriz ve tarih boyunca birçok ateist, ahlakın İlahî bir temele dayanması gerektiğine inanmadan, hayran­lık uyandırıcı seviyede ahlâkî üstünlük göstermiştir. Fakat, benim burada iddia ettiğim şey şudur: Eğer Tanrı’yi bu tab­lodan çıkarırsanız, geriye birtakım toplumsal ilişkilerden fazlası kalmaz. Dolayısıyla, &#8220;masum insanları sırf eğlence için öldürmek yanlıştır&#8221; ve &#8220;masumları korumak iyidir gibi ahlâkî hakikatler, Tanrı olmaksızın birtakım toplumsal gö­renekler gibidir. Tıpkı toplum içerisinde yellenmek yanlıştır demek gibi. Tanrı [nın varlığı], nesnel ahlak yasaları için en aklî açıklama olduğu için, böyle bir sonuca varıyoruz. Tanrı kavramı haricinde hiçbir kavram, ahlak için yeterli düzeyde bir temel sağlayamıyor.</p>
<p>Tanrı kavramı, böyle bir temeli sağlayabiliyor çünkü kaina­ta ve insanların öznelliğine/sübjektifliğine aşkındır. Profesör lan Markham, benzer bir şekilde şöyle ifade ediyor: Ancak Tanrı, üzerimize düşen mükellefiyeti açıklayabilir; Tanrı, ah­lâkî değerlerin evrensel tabiatını açıklıyor. Tanrı, dünyanın dışında olduğu için [dünyaya bağımlı olmadığı için], hem dl- şanda kalıp hem de evrensel buyruklar verebilir.”[285]</p>
<p>İslam’da, Tanrı’nın mükemmel olduğuna, yani bütün nok­sanlıklardan uzak bir Varlık olduğuna inanılır. Her şeyi bilen, her şeye kudreti yeten ve en yüksek seviyede iyi olandır. Kamil anlamda iyi olmak, Tanrı’nın aslî bir niteliğidir, isimlerinden biri olan el-Berr, bütün iyiliklerin kaynağı anlamına gelir. Tanrı, ahlâkî bir buyrukta bulunduğunda, bu buyruk O’nun ira­desinden ortaya çıkmıştır, türemiştir. Ve O’nun iradesi, O’nun tabiatıyla [özüyle] çatışmaz. Dolayısıyla Tanrı’nın buyruktan iyidir, çünkü Tanrı’nın kendisi iyidir ve iyiliğin ne olduğunu da O tanımlar:</p>
<p>”De ki: Allah kötülüğü emretmez.&#8221;[286]</p>
<p>Gariptir ki, bazı ateistler, hiçbir şart ve koşulda Tanrı’nın var olduğuna inanmamakla beraber, Tanrı’nın varlığı olmak­sızın nesnel bir ahlak yasasından bahsedemeyeceğimizi de anlamıştır. Etkili bir ateist felsefeci otan J. L. Mackie, Etik: Doğruyu ve Yanlışı Icad Etmek isimli kitabında, bu konuya de­ğinir: &#8220;Nesnel değer diye bir şey yoktur&#8230; değerlerin nesnel olmadığını iddia etmek., sadece, muhtemelen ahlâkî değerle aynı anlama gelecek olan, ahlâkî anlamda iyi olmayı değil, ahlâkî değer veya değersizlik olarak adlandırılan doğruluk ve yanlışlık, ödev, mükellefiyet, bir davranışın adice bir iş ola­rak görülmesi, ila ahir şeyler için de geçerlidir.&#8221;[287] Genel ola­rak kabul edilen görüşlerin aksine bir ifadede bulunmakla ve ana-akım ateist görüşünü temsil etmemekle beraber Mackie, öyle görünüyor ki, ateistçe bir dünya görüşüne sahip olmanın ne demek olduğunu kavramıştır. Eğer Tanrı yoksa, nesnel an­lamda bir ahlâkîlikten söz edilemez.</p>
<p><strong>Euthyphro’nun ikilemi</strong></p>
<p>Birçok ateist yukarıdaki ahlak argümanına, Eflatunun iki lemine veya Euthyphro’nun ikilemine [dilemma] atıfta bulu narak cevap veriyor. İkilem şu şekilde: Bir şey, Tanrı emrettiği için mi ahlâkî açıdan iyidir, yoksa ahlâkî açıdan iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?</p>
<p>Bu ikilem, mutlak kudret sahibi olan bir Tanrı’ya iman eden teister için bir sorun oluşturuyor, çünkü şu iki şeyden birine inanmaları bekleniyor: ahlak ya Tanrı tarafından tanım­lanmış bir şey olacak ya da Tanrı’nın emir ve buyruklarının dışında, ondan bağımsız bir şekilde var olan bir şey olacak Eğer ahlak, Tanrı’nın emirlerine bağlı ise, iyi veya kötü ola­rak bildiğimiz şeyler keyfîdir/ihtiyarîdir. Eğer durum böyle ise, biz insanların nesnel olarak kötü diye nitelendirebileceği hiçbir şey yoktur. Yani buna göre, mesela, masum çocukları öldürmenin hiçbir yanlış yanı yoktur çünkü Tanrı, keyfî ola­rak, bu davranışı ‘kötü’ diye nitelendirmiştir, ikilemin diğer yanında ise ahlak, öylesine tanımlanmıştır ki, tamamen Tanrı’nın özünden ve tabiatından kopuk, neredeyse O&#8217;nun dahi uyması gereken bir standart halim almıştır. Fakat, bu, bir te- ist için İstenilmeyen bir durumdur, çünkü bunu kabul ederse eğer, Tanrı’nın mutlak kudret sahibi ve bağımsız olmaması, kendisinin haricinde ortaya koyulan bir standarda tabi olması gerekir.</p>
<p>Sezgisel açıdan baktığımızda geçerli bir iddia gibi duruyor bu. Fakat, üzerine biraz düşününce yanlış bir ikilem olduğu açığa çıkıyor. Çünkü burada üçüncü bir ihtimalden söz edile­bilir: Tanrı [bizatihi] iyidir. Felsefe profesörü Shabbir Akhtar, bu konuyu Kuran ve Seküler Zihin, isimli kitabında şöyle açık­lıyor:</p>
<p>&#8220;Üçüncü bir seçenek mevcut: Metinde de [Kur’an’da] gö­rülebileceği gibi, ahlakî açıdan sabit, merhametin iyi oluşu ve cinsel istismarın kötü oluşu hakkındaki fikrini keyfî olarak değiştirmeyen bir Tanrı. Böyle bir Tanrı her zaman iyi olanı emreder, çünkü bizatihi karakteri ve tabiatı, iyidir.”[288]</p>
<p>Profesör Akhtar burada, ahlâkî bir standardın olduğunu kabul ediyor, fakat bu standart, ikilemin ikinci kısmındaki gibi Tanrı’dan bağımsız değildir. Bilakis, Tanrı’nın [iyi olan] tabia­tının zaruri bir neticesidir. Daha önce de belirtildiği gibi, Müslümanlar ve genel olarak teistler, Tanrı’nın mutlak ve kâmil manada iyi olduğuna inanıyorlar. Yani Tanrı, kendi zatında, mükemmel, keyfî olmayan, ahlâkî bir standardı barındırıyor. Bu da demek oluyor ki bir ferdin davranışları &#8211; mesela, ma­sumların öldürülmesi &#8211; keyfî olarak kötü değildir, kötü olma­sının sebebi, nesnel bir ahlâkî standarda göre belirlenir.. Bir diğer yandan, Tanrı da burada kendi standardına itaat etme konumunda değildir, çünkü iyilik, Tanrı’nın varlığının özünde mevcuttur. O’nu tabiatına mündemiçtir; hiçbir şekilde ondan bağımsız veya haricî değildir.</p>
<p>Bir ateistin bu durumdaki itirazı şöyle olacaktır: ”Tanrı’ya iyi demek için evvela, iyinin ne demek olduğunu bilmen gere­kir, dolayısıyla bu sorunu çözmüş değilsin.” Buna verilecek en basit cevap, Tanrı’nın, iyiliğin ne olduğunu tanımlayan zat ol­duğunu ifade etmektir. Tapılmaya layık olan tek Varlık O’dur ve kâmil manada en ahlaklı Varlıktır. Kur’an-ı Kerim’de bu husustan şu ayetlerle bahsediliyor:</p>
<p>&#8220;Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir. ” [289]</p>
<p>&#8220;O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. O, mül­kün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksildikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve bü­yüklükte eşsiz olan Allah&#8217;tır. Allah, onların ortak koştukların­dan uzaktır. O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah&#8217;tır. Güzel isimler O&#8217;nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O&#8217;nu teşbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir&#8217;290</p>
<p>Özetle, ahlâkî hakikatler, Tanrı’nın iradesinin neticesinde, O’nun emirleri ile belirtilmiştir ve O’nun emirleri ve buyruk­ları, O’nun kemal derecesinde iyi, hikmet sahibi, pâk ve mü­kemmel olan tabiatına, özüne aykırı değildir.</p>
<p><strong>Nesnel ahlaka temel oluşturabilecek başka seçenek­ler var mıdır?</strong></p>
<p>Birçok ateist, ahlâkî kuralların nesnel olmasına farklı açık­lamalar getirilebileceğini iddia ediyor. Bunlardan bazıları biyo­loji, toplumsal baskı ve ahlâkî gerçekçiliktir [realizm].</p>
<p><strong><em>Biyoloji</em></strong></p>
<p>Ahlâkın nesnel olması, biyoloji üzerinden açıklanabilir mi? Basitçe cevap verilecek olursa, açıklanamaz. Charles Darwin, biyoloji veya natürel/doğal seleksiyonun* ahlâkın temellerim oluşturduğunda başımıza neler gelebileceğiyle alakalı bir uç örnek’ veriyor. Eğer her birimiz farklı biyolojik koşulların so­nucu isek, ahlâkî olarak nesnel kabul ettiğimiz şeyler tama­men farklı olabilir: &#8220;Eğer insanlar, kovan arılarıyla aynı koşul­larda yetişmiş, gelişmiş olsaydı, bâkire kızlar, tıpkı işçi arılar gibi, erkek kardeşlerini öldürmeyi kendilerine vazife bilirdi ve anneler de doğurgan kızlarım öldürmek isterlerdi ve bütün bunlara kimse karışmazdı, engel olmazdı.&#8221;[291]</p>
<p>Bir diğer deyişle, eğer ahlak, biyolojik değişimlere bağlı olursa, bu değişimlere maruz kaldıkça değişen bir şey hali­ne gelir; dolayısıyla hiçbir zaman nesnel olamaz. Darwin’in vermiş olduğu örneği biraz daha açalım: eğer bir hemşire köpekbalığı ile aynı koşullarda yetiştirilmiş olsaydık, part­nerimize tecavüz etmenin kabul edilebilir bir şey olduğunu düşünürdük, çünkü hemşire köpekbalığı çiftleşmeden evvel partneriyle —adeta- güreş yapıyor.[292] Kimileri, bizim nesnel ahlak anlayışımızı şekillendiren şeyin bizatihi natürel seleksi- yon olduğunu öne sürerek bu bahse cevap verebilir. Fakat bu şekilde bir İtiraz yanlış olur. Natürel seleksiyon, kavramsal açı­dan, bize ancak hayatta kalmamızı ve ürememizi sağlayacak ahlâkî kuralları formüle etme kabiliyeti kazandırabilir. Ahlak felsefecisi Philip Kitcher, bu bahsi şöyle İfade ediyor: &#8220;Na­türel seleksiyonun bizim için yapmış olabileceği tek şey, bizi, muhtelif toplumsal düzenlerde bulunma ve ahlâkî kurallar formüle etme kapasitesi ile donatmaktır.&#8221;[293]</p>
<p>Biyolojinin ahlâka temel oluşturabileceğini İddia etmek, ahlâka atfettiğimiz bütün anlamı ortadan kaldırıyor. Ahlak, hiçbir aklın ürünü olmayan, bilinçsizce zuhur etmiş biyolo­jik süreçlerin sonucu olduğu taktirde, anlamsız hale geliyor. Fakat, İlâhî emir ve buyrukların neticesi olması, ahlaka anlam verir, çünkü ahlaklı olmak, bu emirlere itaat etmek, onlara mukabelede bulunmaktır. Bir diğer deyişle, bizim ahlâkî va­zifelerimiz var ve bu vazifeleri ifa etmek Tanrı’ya olan borcumuzdur. Bir dizi moleküle hiçbir şey İçin borçlu olamazsınız.</p>
<p><em><strong>Toplumsal baskı</strong></em></p>
<p>İkinci seçenek ise toplumsal baskı. Buna toplumsal muta­bakat da diyebiliriz. Bu, bana göre, felsefî anlamda söylüyo­rum, birçok ateistin ve hümanistin karşılaştığı bir problem. Eğer nesnel ahlakı, toplumsal baskı belirliyor ise, bu görüşün yandaşları büyük bir meseleyle karşı karşıya. Birincisi, bu gö­rüş, ahlakı toplumsal değişime endekslediği için izafileştiriyor [göreli hale getiriyor]. İkincisi, ahlâkî anlamda abes durumlara sebep oluyor. Eğer toplumsal mutabakatı [görüş birliği, kon­sensüs] ahlâkın temeli olarak kabul edersek, Nazilerin 1940 Almanya’sında yaptıklarını nasıl açıklayacağız? Onların yaptığı katliamın nesnel olarak yanlış olduğunu nasıl ifade edeceğiz? öyle ya, edemeyiz. Almanya’daki bazı insanların Nazilere kar­şı savaştığını öne sürseniz dahi bu, büyük bir kitlenin kötülük üzerine mutabakat halinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Ta­rihte, bu hususla alakalı verilebilecek birçok örnek mevcuttur.</p>
<p><em><strong>Ahlâkî gerçekçilik [realizm]</strong></em></p>
<p>Son seçenek ahlâkî gerçekçiliktir. Ahlâkî nesnelcilik [ob­jektivizm] olarak da tanımlanan Ahlâkî gerçekçilik, ahlak ku­rallarının nesnel olduğunu ve bizim zihnimizden ve duygula­rımızdan bağımsız olduğunu öne sürer. Fakat bizim bu bö­lümde savunduğumuz görüş ile ahlâkî gerçekçilik arasında bir fark var, o da şudur: ahlâkî gerçekçiler, ahlak kurallarının bir temele, bir dayanağa ihtiyaç duymadığını iddia ederler. Yani merhamet, adalet ve hoşgörü gibi ahlakı hakikatler, öylece, nesnel olarak vardır.</p>
<p>Bu görüşle alakalı birkaç problem var. Birincisi, adalet öy­lece vardır demek ne demektir? Bu görüş hem mantıksız hem de anlamsızdır. ‘Adalet nedir?’ sorusuna, sadece adalet diye bir şeyin var olmasıyla cevap bulmuş değiliz. Burası mühim, eğer ahlak kuralları nesnel ise (yani bir kişinin şahsi görüşle­rinden bağımsız ise), mantıklı bir açıklamaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde Ahlak kuralları neden nesneldir? sorusu cevaplan­mamış olur. İkincisi, ahlak sadece merhametin veya adaletin varlığının farkına varmak, onları tanımak değildir. Ahlak, bir vazife veya mükellefiyet hissi gerektirir; merhametli ve ada­letli olmakla mükellefiz. Ahlâkî gerçekçilikte böyle bir mü­kellefiyet söz konusu değildir, çünkü sırf bir ahlâkî hakikati nesnel olarak tanımak, o ahlâkî hakikati hayatımızda tatbik etmemizi gerektirmiyor. Bir ahlak kuralının nesnel olduğunu kabul etmek, bizi mükellef kılmıyor. Eğer bir vazife şuuru, bir borç söz konusu ise ancak, ahlaklı olmak mantıklı ve ma­kul olur. Ahlâkî gerçekçilik, bir kimsenin neden ahlaklı olması gerektiğine dair hiçbir sebep sunmuyor. Fakat eğer bu ahlakî hakikatler, İlâhî emirler üzere var iseler, o zaman ahlaklı ol­makla mükellef kılınmışız demektir çünkü Tanrı’nın emir ve buyruklarına itaat etmekle vazifeliyiz.</p>
<p>Yukarıdaki bahisten de anlaşılacağı gibi, Tanrı’nın varlığı olmaksızın, nesnel bir ahlak anlayışından söz edemeyiz, çün­kü Tanrı kainattan bağımsızdır ve emir ve buyrukları vesile­siyle küllî/evrensel bir ahlak vaz edebilir.</p>
<p><strong>Nesnel ahlak reddedilirse ne olur?</strong></p>
<p>Bazı ateistler entelektüel utançtan kaçınmak için yukarıda vardığımız sonuca ahlakın nesnel olmadığını söyleyerek cevap veriyorlar. Peki öyleyse. Katılıyorum. Eğer biri en başta kabul ettiğimiz önerme olan ahlakın nesnelliği ilkesini kabul etmi­yorsa, argümanımız geçersiz kalır. Fakat bu iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Eğer bir ateist ahlakın nesnelliğini reddedi­yorsa, dine, özellikle de İslam’a nesnellik üzerinden hiçbir söz edemez. Hatta KKK’ya[294], IŞİD’e ve hatta Kuzey Kore’deki diktatör rejime dahi hiçbir şey diyemez! Ve birçok ateistin bu meseleler hakkında konuşuyor olması da kaderin bir cilve­sidir. Nesnel gibi görünen ahlâkî hükümlerde bulunuyorlar. Ahlak hakkındakî bütün ifadelerinin başına ”Bu benim şahsî görüşümdür.” diye bir uyarı koymalıdırlar. Böylelikle de ah­lâki açıdan karşı oldukları şeyler veya itirazları anlamsız kalır. Fakat yine de, derinlerde bir yerde, aklı başında birçok insan cinayet, hırsızlık ve tecavüz gibi yanlış olduğunu bildiğimiz meseleler hakkında, bazı temel ahlâkî kuralların nesnelliğini inkar etmez.</p>
<p><strong>Argümanın yanlış anlaşılması</strong></p>
<p>Bazı ateistler, hatta bazı akademisyenler dahi, ahlak epis- tomolojisi ile ahlak ontolojisini bir sayarak sunmuş olduğumuz argümanı yanlış anlıyorlar. Argüman boyunca, şimdiye kadar anlattığım kısımda, neyin iyi olduğunu nasıl bilebiliriz soru­suyla, yani ahlak epistemolojisiyle ilgilenmiyoruz dikkatimizi ahlakın kaynağına ve tabiatına yöneltiyor ve buradan da ahlak ontolojisine geçiş yapıyoruz. Tanrı’nın emirleri, ahlak kural­larının nesnel olabilmesi için ontolojik bir temel, bir dayanak noktası sağlıyor. Bu ahlak kurallarının neler olduklarını nasıl öğreneceğimiz ise ahlak epistemolojisinin konusu.</p>
<p>Bu bölümde sunmuş olduğumuz argüman, ahlak episte­molojisi ile alakalı değildir. Bu argüman, ahlakın esaslarına, te­mellerine ve tabiatına işaret eden, ahlak ontolojisi ile alakalıdır. Argümanı en basit haliyle şöyle özetleyebiliriz: eğer bir şey iyi ise, nesnel olarak iyi midir? Eğer nesnel olarak iyi ise, nesnel iyiliğin tek dayanağı O olduğu için, nesnel olarak iyilik, ancak Tanrı’nın varlığıyla açıklanabilir. Argümanımız, bir şeyin iyi veya kötü olduğunu nasıl bilebileceğimizi sorgulamıyor.</p>
<p><strong>Mutlak ve nesnel farkı</strong></p>
<p>Bir teolog, İslam teolojisi dahilinde (ve aslında dünyadaki bütün hukuk sistemlerinde) de bazı durumlarda öldürmenin (nefs-i müdafaa gibi) ahlâkî açıdan caiz olduğunu söyleyebi­lir. Dolayısıyla hiçbir şey, nesnel anlamda kötü değildir. Bu ilginç bir düşünce, fakat mutlak ahlakilik ile nesnel ahlâkîliği birbirine karıştırıyor; aslında birbirlerinden çok farklılar.</p>
<p>Mutlak ahlâkîliğe göre bir davranış, içinde bulunulan durum­dan bağımsız olarak iyidir veya kötüdür. Mesela öldürmenin mutlak manada kötü olduğuna inanan bir kişi, nefs-i müdafaa durumunda dahi öldürmenin yanlış olduğunu düşünür. Nes­nel ahlakilik ise, diğer yandan, bazı ahlâkî hakikatlerin, içinde bulunulan şartlara bağlılığını en baştan kabul eder. Mesela se­bepsizlere veya meşru bir sebep olmaksızın insanları öldürmek yanlış­tır ifadesi nesnel bir ahlâkî hakikattir. İşte bu ahlak iddiasının duruma göre değişen tabiatı, öldürmenin [gayri ahlaki olma­sı için] gerekçesiz/gereksiz yere yapılmış olması gerektiğini dikkatimize sunuyor. Mesela, eğer bir kişi ayrım gözemeksi- zin bir mahalle okulundaki çocuklara ateş ediyorsa, bu insanı öldürmek bazı durumlarda ahlâkî açıdan [hukuk dahilinde] meşru görülebilir. Benim sunmuş olduğum argüman, mutlak ahlak kavramlarını ihtiva etmez.</p>
<p><strong>Ahlâkî izafiyet üzerine bir not</strong></p>
<p>Ahlakın kültürel normlara bağlı olarak değişebileceğini savunan bir ahlakî izafiyetçi [etik rölativist], mutlak ve nes­nel ahlak üzerine yapılan tartışmaların, ahlakın nesnel olma­dığına işaret ettiğini ve ahlakın İzafî bir şey olduğunu iddia eder. Ahlak kurallarının nesnel olduğunu savunanlar, insan­ların davranışları ne olursa olsun nesnel ahlâkî hakikatlerin değişmeyeceğini öne sürerler (ki bu da nesnelliğin tam tanımı­dır). Ahlakî izafiyet bu açıdan iflas etmiş durumdadır, çünkü nesnel anlamda doğru olan bir şeyi reddetmek için kültürel pratiklere işaret ediyor. Bu yöntem başarısızlığa mahkumdur, çünkü nesnel ahlakın tanımına göre ahlak kuralları, insanların hissiyatlarından, inançlarından ve kültürel pratiklerinden ba­ğımsızdır. Dolayısıyla bunları nesnelliği reddetmek amacıyla öne sürmek anlamsızdır.</p>
<p>Bu bölümde, bir ateist için oldukça çarpıcı sonuçlar mev­cut. Eğer ateistler bazı ahlak kurallarının nesnel olduğunu dü­şünüyorlarsa, Tanrı’nın varlığını da kabul etmek zorundalar çünkü nesnel anlamda ahlak kurallarının varlığının mantıki anlamda tek temeli O’dur veya kendileri başka bir seçenek sunmalılar. Eğer sunamazlarsa, kendilerinde doğuştan bulu­nan ve iyiyi ve kötüyü nesnel olarak ayırt edebilen tabiatlarını ve nesnel ahlak kuralları kavramını da reddetmelidirler. Bunu yaptıkları zaman, İslam’a karşı şimdiye kadar getirdikleri bü­tün ahlâkî eleştiriler, şahsî fikir seviyesine düşecektir. Ahlak argümanı İslam’daki İlah kavramı ile hakiki bir anlam kazanı­yor. Tanrı, kamil manada iyidir ve hikmet sahibidir ve O’nun emirleri, sahip olduğu mükemmel tabiatı ile çelişmez. Dola­yısıyla hep en iyi olanı emreder. Tanrı hakkında bunu bilmek bize nesnel ahlak kuralları için de bir temel vermiş olur. Diğer bir deyişle, Tanrı’yı tanımak, doğru olanı, iyi olanı tanımaktır.</p>
<p>Hamza Andreas Tzortzis &#8211; Hakikatin izinde,syf.229-243</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>[283] Markham, L S. (2010) Against Atheism: Why Dawkins, Hitchens, and Harris are Fundamentally Wrong. West Sussex: Wiley-Blackwell, s. 34.</p>
<p>[284]    Bölümde sunulan argümanlar ve bazı fikirler W. L Craig’in Can We Be Good Without God? Başlıklı makalesinden alınarak uyarlanmıştır Şu­radan erişilebilir: http://www.reasonablefaith.org/can-we-be-good-wit- hout-god [Erişim tarihi: 24 Ekim 20161- Craie W Faith: Christian Truth and Apologetics Wheaton, Illinois: Crossway Bo-oks,s.172.183</p>
<p>[285]   a.g.e.</p>
<p>[286]   Kur’an, 7: 28.</p>
<p>[287]   Mackie, J. L. (1990) Ethics: Inventing Rıght and Wrong. London: Pengu- in. 1990, s. 15.</p>
<p>[288]   Akhtar, S. (2008) The Qur’an and the Secular Mind. Abiııgdon: Routled- ge, s.99.</p>
<p>[289]   Kur’an, 2; 163</p>
<p>[290]   Kur’an, 59; 20-24</p>
<p>[291]   Darvin, C. (1874) The Descent of Man and Selection in Relation to sex,2.baskı,s.99.Şuradan erişilebilir: http://www.gutenberg.org/ebo-oks/2300 (Erişim tarihi: 4 Ekim 2016],</p>
<p>[292]   National Geographic (1996), Sharks in Love. Şuradan erişilebilir: http:// video.nationalgeographic.com/vidco/shark_nurse_mating [Erişim tari­hi: 24 Ekim 2016].</p>
<p>[293]   Cited in Linville, M. D. (2009) The Moral Argumcnt. In: Craig, W. L. and Moreland, J. P. (ed.). The Blackwcll Companion to Natural Theology. West Sussex: Wiley-Blackwell, s. 400.</p>
<p>[294]    Ku Klux Klan, 24 Aralık 1865’te ABD’nin Tennessee eyaletinde kurulan, siyahi karşıtı, beyaz üstünlükçüsü ve göçmen karşıtı, ırkçı bir gizli örgüttür.(çev.notu)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tanri-ve-nesnel-ahlak/">Tanrı ve Nesnel Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tanri-ve-nesnel-ahlak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ı Bilmek: Bilgi-İrade-Sevgi İlişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-bilgi-irade-sevgi-iliskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-bilgi-irade-sevgi-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 13:03:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi-İrade-Sevgi İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Toksöz]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23044</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm düşünürleri, mutlak kemâl sahibi Allaha karşı yaratılmış var­lıkların bazılarının tabiî bazılarının da iradeli olarak sevgisi oldu­ğundan söz etmişlerdir. Bu sevginin bazen O’nun lütuf ve cömert­liğinden; bazen af ve merhametinden bazen de ihsanından dolayı gerçekleştiği ifade edilmiştir. Ancak hepsinden Öte konuyla ilgili metinlerde önemle vurgulanan husus, Allah&#8217;ın sadece zâtı için se­vildiği ve bu anlamda sevilmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-bilgi-irade-sevgi-iliskisi/">Allah’ı Bilmek: Bilgi-İrade-Sevgi İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23051 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="414" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 414px) 100vw, 414px" /></a></p>
<p>İslâm düşünürleri, mutlak kemâl sahibi Allaha karşı yaratılmış var­lıkların bazılarının tabiî bazılarının da iradeli olarak sevgisi oldu­ğundan söz etmişlerdir. Bu sevginin bazen O’nun lütuf ve cömert­liğinden; bazen af ve merhametinden bazen de ihsanından dolayı gerçekleştiği ifade edilmiştir. Ancak hepsinden Öte konuyla ilgili metinlerde önemle vurgulanan husus, Allah&#8217;ın sadece zâtı için se­vildiği ve bu anlamda sevilmeye lâyık yegâne varlığın O olduğudur Bir başka husus da insanın Allah’ı sevebilmesi için öncelikle halis bir niyet taşıması gerektiğidir. Ancak halis niyet, tek başına sevgi için yeterli değildir, öncelikle insanın Allah’ı niçin sevdiğini bilmesi bir zorunluluktur. Bunun yanı sıra sevdiği varlığı tanıması bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle İslâm düşünürlerinin hem bilgiyi sevgi için temel yaptıkları hem de insanın Allah’ı mutlak olarak bilmesinin mümkün olmadığını iddia ettikleri görülmekte­dir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[112]</sup></a> Bu durumda Allah&#8217;ın mutlak bilinemezliği ile O na olan sevgi nasıl açıklanabilecektir? Öyleyse burada ilk olarak cevabım aradığı­mız soru, insanın Allah&#8217;ı bilmesinin mümkün olup olmadığıdır. Eğer mümkün ise İnsanî bilgi ile sevgi arasında nasıl bir ilişki var olabilir?</p>
<p>Bu soruya İslâm düşüncesinin otorite isimlerinin temel metinle­ri esas alınarak cevap vermeye çalışacağız. Gerek İslâm filozoflarının gerekse kelâm bilginlerinin yaratılmışların Allah&#8217;a yönelik sevgisini biri Allaha itaat, diğeri de Allah&#8217;ın zâtı için olmak üzere iki şekilde ele aldıkları görülmektedir. Bu bağlamda öncelikli olarak vurgula­nan şey, insanın Allah&#8217;ı bilmeden O&#8217;na karşı sevgisinin gerçekleşme­yeceğidir. Bu durumu Gazzâlî, sevgi konusuna müstakil bir bölüm ayırdığı ihyâu ulûmi&#8217;d-dîn adlı eserinde vurgulamaktadır. Ona göre sevgi, marifet ve idrak olmadan gerçekleşmez. Başka bir ifadeyle, bi­lip anlamadan sevgi tahakkuk etmez. Çünkü sevgi, canlı ve idrak sa­hibi varlığın temel özelliğidir ve insan da ancak bildiği şeyi sever.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[113]</sup></a> Başka bir ifadeyle sevmek, bilmek manasına gelmektedir. Buna göre sevgi bilip anlamaya bağlı olarak gerçekleştiğine göre bilgi ve algının belirli birtakım dereceleri olduğu gibi, sevginin de bazı dereceleri vardır.</p>
<p>Her duyu, algılanabilen şeylerden birini algılar ve algıladığı şeyden zevk alır, böylece fıtraten ona yönelir ve onu sever. Örneğin, gözün haz alması hoşlandığı şeylerle bağlantılıdır. Kulağın hazzı, duyduğu seslerde; burnun hazzı, aldığı güzel kokularda; dilin hazzı, yemeklerin tadında; tutmanın hazzı, yumuşaklık ve hazzını okşayan şeylerde söz konusudur. Duyular aracılığıyla idrak edilen bu gibi şeyler haz verdiği için sevilmektedir. Bununla birlikte beş duyu ile idrak edilmeyen, fakat insanın sevdiği bazı şeyler de mevcuttur. An­cak Gazzâlî, insandaki beş duyunun hayvanlarla ortak olduğunu ve hayvanların da bu beş duyu ile birtakım hazları aldığım ifade etmek­tedir. Şayet insan, sevgiyi beş duyuya bağlar ve Allah da beş duyu ile idrak edilmez diyerek, insanın altıncı hissini yok kabul ederse, bu insan, insanlığım kaybetmiş olacaktır. Çünkü insan, aklı ve kalbi ile hayvanlardan ayrılmaktadır. Sahip olduğu bu güçlerle de insan, beş duyunun anlamadığı ve idrak etmediği İlâhî ve yüce şeyleri anlar ve onların güzelliklerini görür ve sever. Bu bakımdan dürüst tabiat ve akıl bu gibi şeylere daha çok meyleder. Esasen sevginin gerçek anla­mı da bilinip anlaşılan şeylerden alman hazza gönlün meyletmesidir. Bu noktada Gazzâlî, insanda bulunan Allah sevgisini ancak insanlık derecesinden hayvanlık derecesine düşen ve sadece beş duyudan başka bilgi kaynağı kabul etmeyen kimsenin inkâr ettiğini iddia et­mektedir<strong>.</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[114]</sup></a></p>
<p>Islâm düşüncesinde sevgiye ilişkin bazı metinlerde<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[115]</sup></a> sevginin marifete tâbi olduğu vurgulanmakta, Allah sevgisinin mahiyetinin de ancak marifet ve idrak ile gerçekleşeceği ifade edilmektedir. Zira sevgi, şuurlu bir varlık olan insana özgü iradî bir durumdur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[116]</sup></a> Hatta inşam insan yapan temel unsurlardan biri kabul edilebilir. Zira in­san, nefs ve bedenden oluşmuş mürekkep bir varlıktır. Bu bağlamda İbn Sînâ&#8217;ya göre Allah&#8217;ın insana yönelik ilk nimeti, bedenî mizacım düzenleyerek onu terbiye etmesidir. Bedeni terbiye ettikten soma ona nefs-i nâtıka bahşetmiş ve bedenin kontrolünü nefse vermiştir. Böylece işlevleri birbirinden farklı, ilişkileri birbirine zıt olan bitki­sel ve hayvani kuvveler olan insanın bedenî güçlerinin kontrolünü yüce âlemden gelen nefs-i nâtıkaya vermiştir. Bu birleşimden sonra İnsanî nefs, cevheri itibarıyla ayrıldığı ilkelerine (mebde&#8217;) yakınlaş­maya, sürekli onlarla birlikte bulunmak suretiyle, onları müşahe­de ederek mutlu olmaya şevk (arzu) duymaktadır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[117]</sup></a> Ancak Gazzâlî&#8217;nin de ifade ettiği üzere,<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[118]</sup></a> insan, akıl gücüyle metafizik âlemin hakikatini elde etmeye yönelmeyip, sadece bedenî hazlar ile meşgul olursa bir süre sonra akıl yetisi kendi fonksiyonunu gerçekleştire­mez hâle gelir. Bunun neticesinde de hayvani yönü ağır basar ve insanın kendi değerleri kaybolur. Ancak insan, varlığın hakikatini öğrenme yolunda çaba harcarsa ve Allah&#8217;ın hikmetini tasavvur et­meye çalışırsa O&#8217;nun sevgisine ulaşması imkânsız olmayacaktır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[119]</sup></a></p>
<p>Zira insanın Allaha yönelik sevgisi, ancak O nun büyüklüğünü idrak edip O&#8217;nu hakkıyla bilmeye bağlıdır. Nitekim Fahreddin er- Râzî ye göre Allah&#8217;ın hikmetleri sonsuzdur. Arif olan kimse, Allah&#8217;ın hikmetlerinin bazılarını idrak eder, öğrendiklerinden hareketle de idrak edemediklerini merak eder, arzular ve şevk duyar. Ancak onun tam manasıyla Allah&#8217;ın hikmetlerini idrak etmesi ise ancak ahirette gerçekleşir. Fakat insan, gücü nispetinde dünyada da Allah&#8217;ı tanıma ve O&#8217;nun hikmetlerine vâkıf olma imkânına sahiptir. Çünkü Allah&#8217;ı sevme, O&#8217;nun bilgisine sahip olmanın ayrılmaz parçasıdır. Başka bir ifadeyle, kişi Allah&#8217;ı ne kadar iyi tanırsa O&#8217;na karşı o derece sevgisi artar.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[120]</sup></a></p>
<p>Arif kimsenin irade ve riyazet ile hakikate ulaşıp, gerçek haz­zı elde ettiğini belirten îbn Sînâ da ârifin hakikate ulaşmasında irade ile başlayan riyazetin son aşamasında sevginin rolüne değinmekte­dir. Filozof, irade ile başlayan hakikate ulaşma sürecinin sevgi olma­dan gerçekleşmeyeceğini düşünmektedir. Ona göre ârifin riyazeti üç gayeye yöneliktir. Bunlardan biri, Hakk&#8217;ın dışındaki her şeyi terk etmektir; İkincisi, nefs-i emmâreye (kötülüğü emreden nefs) boyun eğdirmek; üçüncü de uyarılma için sırrın lâtifleştirilmesidir. Birin­cisinde zühd; İkincisinde fikirle birlikte ibadetler; üçüncüsünde de aşk yardım eder. Böylece ârif kimse, tahayyül ve vehim güçlerinin yönelebilme potansiyeli olan bedenin arzularından uzaklaşarak, Hakka yönelir ve sevgi (aşk) ile birlikte Hakk&#8217;ın mükemmelliğini ve güzelliklerini temaşa ederek İlâhî inayetten pay alır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[121]</sup></a></p>
<p>Gazzâlî ise duyu gücüyle değil, akıl ve müşahede ile Allah&#8217;ın hakikatinin bilinebileceğini söylemektedir. Ancak o, el-Maksadü&#8217;l- esnâ’da Allah&#8217;ı bilme ile ilgili kâsır (kusurlu) ve mesdûd (kapalı) olmak üzere iki yoldan bahseder. Birincisi (kâsır), insanın kendi­sinde bulunan isim ve sıfatlara benzeterek Allah hakkında bir bil­giye sahip olmasıdır. İkinci (mesdûd) yol da insanın ilâhlık nite­liklerini haiz oluncaya kadar bekleyip, nihayetinde ilâh olmasıdır. Fakat ilâhlık hakikatine sadece Allah sahip olabileceğinden dolayı bu yol, insan için kapalıdır. Dolayısıyla Gazzâlî&#8217;ye göre insanın Al­lah&#8217;ın hakikatini idrak etmesi mümkün görünmemektedir. Hatta Gazzâlî, ârif kişilerin Allah&#8217;ı bilmelerinin mümkün olacağı yönün­de ileri sürülen düşüncenin, bu kimselerin gerçek anlamda O&#8217;nu tanımaktan aciz olmalarım bilmeleri anlamını taşıdığım ifade et­mektedir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[122]</sup></a></p>
<p>Fahreddin er-Râzî, yaratılmışların Allah sevgisi ile ilgili bir tasnif yapmıştır. Râzî, kelâmcılara göre inanan insanların Allah&#8217;ı iki yön­den sevdiğini söylemektedir. Biri, saygı, övgü ile şirkten ve inanca uygun olmayan şeylerden uzak olan ibadet ile olur ki, inanan insan­ların dışındaki kimselerin sevgileri bu şekilde gerçekleşmez. Diğeri de ümit, mükâfat, büyük makam arzusu, Allah&#8217;ın azabından korkma ve bu azaptan kurtuluş yoluna girme ile olur. Râzî&#8217;ye göre herhangi bir övgü beklentisi ve korku olmaksızın Allah a ibadet eden kişinin sevgisi çokgüçlüdür.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[123]</sup></a></p>
<p>Kelâm bilginlerinin kâhir ekserisi insanın Allaha sevgisini Ona ibadet ve itaat etmek, saygı duymak ve yüceltmek olarak ifade etmiş­lerdir. Meselâ, Mu&#8217;tezile, kulun Allaha yönelik sevgisini, itaat ve nza ekseninde açıklar. Buna göre insanın Allaha itaat etmesi, Onun rıza­sını kazanmaya çalışması ve gazabından korkmasıdır. Bütün bunları yapan insanı Allah&#8217;ın ödüllendirmesi de o insanı sevdiği ve ondan razı olduğu anlamı taşımaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[124]</sup></a> Benzer şekilde Eşarî kelâmcıları da kulun Allah sevgisini, itaat olarak açıklamaktadırlar.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[125]</sup></a> Mutezile ve Eş&#8217;ârî kelâmcılarının insanın Allah sevgisini itaat şeklinde açıkla­malarına karşın Hâris b. el-Muhâsibî, itaatin Allah sevgisinin kendisi değil; bu sevginin başlangıcı olduğunu ifade etmektedir. Ona göre itaat, Allaha duyulan sevgiden başka bir şeydir, kendisi değildir. An­cak itaat, sevginin başlangıcıdır. Çünkü Allah, yaratmış olduğu var­lıklara muhtaç değildir, fakat O, kendisini kullarına sevdirir. Böylece de sevgiyi kendi irade ederek, seven kullarının kalbine yerleştirir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[126]</sup></a></p>
<p>Mâtüridî, Te&#8217;vîlâtü&#8217;l-Kuranda sevginin (el-mehabbe), şehvet arzusu ve temayül manasında olursa yaratılmış varlıklara yönelik olacağını ve bu anlamda Allah için kullanılamayacağını ifade et­mektedir. Ancak sevgi ile itaat etmek ve O&#8217;nun emirlerini her şeyin üstünde tutarak Onu yüceltmek manası kastedilirse Allah için kul­lanılabilir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[127]</sup></a> Benzer şekilde Semerkandî (ö. 539/1144) de Şerhut- Te&#8217;vîlât’ta hoşlanmak ve arzulamak manasındaki sevginin maddî ve kaynağının da şehevî güç olduğunu belirtmektedir. Ona göre kulun, Allah&#8217;ı bu şekilde sevmesi doğru olmadığı gibi, mümkün de değil­dir. Zira Allah, insan aklının idrak etmesinden ve zihninin şekillen­dirmesinden beridir. Şu halde kulun Allah sevgisi, Onu yüceltmek, emirlerine uymak ve Peygamber&#8217;ine gerçek dost olup, ona itaat etmek şeklindedir. Çünkü Allah, “De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tâbi olun&#8221;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[128]</sup></a> buyurmak suretiyle kendisini sevmenin Hz. Pey­gamber e saygı gösterip, onun davetine katılmak ve emrine uymak­tan geçtiğini söylemektedir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[129]</sup></a></p>
<p>Fahreddin er-Râzî de kelâmcıların ekserisinin Allah&#8217;ın kulları­na olan sevgisini iradenin bir çeşidi; kulun Allaha sevgisini ise itaat olarak ifade etmelerini eleştirmektedir. Ona göre eğer Allah&#8217;ın sev­gisi iradenin bir çeşidi olarak ifade edilirse, irade mümkün varlık­larla ilgili olduğundan dolayı sevginin de Allah&#8217;ın zâtı ve sıfatları ile herhangi bir ilgisinin olması imkânsız olmaktadır. Bu bağlamda da insanın Allah&#8217;ı sevmesinin manası, O&#8217;na itaatta bulunma veya O&#8217;nun lütuflarını sevme olur. Ancak Râzî, Allah&#8217;a duyulan sevgiyi O&#8217;na ita­ati sevmek şeklinde düşünenlerin, aslında hazzın haz olduğunu id­rak edip, kemâlin sırf zâtından dolayı sevilen bir şey olduğunu idrak edememiş kimseler olduğunu düşünmektedir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[130]</sup></a></p>
<p>İslâm felsefî düşüncesinde birtakım kozmolojik manalar taşıyan sevgi, metafizik anlamda Allah&#8217;ı bilmenin ve O&#8217;na yaklaşmanın bir yolu olarak görülmektedir. İslâm filozoflarının sistemlerinde sevgi, eksik varlığın mükemmelliğe yükselme gayesinin adı olmaktadır. Fârâbî ve İbn Sînâ&#8217;nın düşüncesinde aşk, âşık ve ma&#8217;şûk olan Allah, aynı zamanda yaratılmış bütün varlıkların<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[131]</sup></a> kendisine yöneldiği maşûk’tur. Başka bir ifadeyle, filozoflara göre Allah güzellik (ce­mâl), değer (behâ) ve iyiliğin (hayru&#8217;l-mahz) zirvesinde bulunduğu ve cömertlik ve inayet sıfatı sebebiyle kendi dışındaki varlıklardaki güzellik, değer ve iyiliğin ilkesi olduğu için bütün varlıkların maşûku konumundadır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[132]</sup></a> îbn Sînâ, her güzellik, değer ve iyilikte olduğu gibi, Allah’ın güzellik, değer ve iyiliğin zirvesinde olmasının da O na karşı bir sevgi ve aşk duygusunun meydana gelmesine sebep oldu­ğunu belirtmektedir. Esasen Allah’ın “mahbûb” veya “maşûk” olarak nitelendirilmesi de varlıklar tarafından algılanmış olmasıdır. Filozof, bu algının hissi, hayâli, vehmi, zannî ve aklî olabileceğini belirtmek­tedir. Fakat burada zikredilen algı biçimleri arasında diğerlerinden daha üstün bir değere sahip olan yalnızca aklî idraktir. Çünkü aklî idrak, hakikati kavrama noktasında diğerlerinden daha üstün bir de­ğere sahiptir. Bu nedenle de aklî bir varlığı idrak eden aklî güçten bilgi ile birlikte sevgi ve haz da doğmaktadır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[133]</sup></a></p>
<p>îbn Sînâ, mahbûb ve maşuk olan Allaha yönelişin tabiî ve ira­deli olmak üzere iki türlü olduğunu belirtir. Filozof, âlemde cis- manî veya rûhanî bütün varlık mertebelerinde Allaha karşı gizli veya açık, tabiî ya da iradeli bir aşk ve sevginin varlığından söz etmektedir. Bu sevgi ve aşk da mutlak iyi olan Allaha benzeme ar­zusudur (şevk).<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[134]</sup></a> Filozof, ay üstü âlemdeki göksel cisimlerin müş­terek bir maşûku arzulayarak (şevk), dairesel hareket ettiklerini ifade etmektedir. Onların dairesel hareketlerinin ilkesi ise ay üstü âlemdeki akılların sırf iyi olan Zorunlu Varlıka duydukları iradeli aşk ve gök cisimlerinin nefislerinin akıllara duydukları iradeli ar­zudur (şevk).<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[135]</sup></a> İbn Sînânın ay üstü âlemde akılların İlke yöneli­şini, aşk; gök cisimlerinin yönelişini de şevk kavramıyla ifade etti­ği görülmektedir. Her ne kadar gök cisimlerinin hareketinin yakın ilkesi akıllar ve nefs olsa da nihayetinde onların hepsi için tek bir maşûk vardır. O da bütün varlıklara yetkinlik ve iyiliği cömertliği ile veren Vâcibu 1-Vücûd olan Allah’tır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[136]</sup></a></p>
<p>îbn Sînâ’nın ay üstü âlemdeki gök cisimlerinin dairesel hareket­lerini iradeli bir sevgi yönelişi şeklindeki yorumu üzerine değerlen­dirme yapan Ibn Kayyim el-Cevziyye, sevgi ve iradenin her türlü fiil ve hareketin aslı ve başlangıcı olduğunu belirtmektedir. Ona göre hiçbir fiil, irade ve sevgi olmaksızın başlamaz. Esas itibarıyla sevgiyi değerli kılan şey, yöneldiği varlık veya nesnenin durumudur. Çünkü îbn Kayyima göre fiil, ya sevilenin kendi varlığına ya da sevilen varlık için nefret edilen şeyin defedilmesine yöneliktir. Meselâ, insan hasta olduğunda nefret etse bile sağlığa kavuşabilmek için ilaç içer. Hevâya zıt olan fiillerin yapılması da benzer şekildedir. Bu fiiller her ne kadar sevilen ve hoş görülmeyen olsa da irade ile sevgi için yapılmaktadır. Dolayısıyla ulvî ve süfli âlemde gerçekleşen bütün hareketler irade ve sevgiye tâbidir. Sevginin kemâl noktası ise kulluk, yani mahbûba boyun eğme ve itaattir. Bu noktada îbn Kayyim, mahlûkatın yaratılış amacının Allaha ibadet olduğunu vurgulamaktadır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[137]</sup></a></p>
<p>Ay üstü âlemdeki iradeli yönelişin yanı sıra ay altı âlemde tabiî hareket söz konusudur. Ay altı âlemdeki varlıkların da nihâî gayesi maşûk olan Allaha benzeme arzusudur (şevk). Bu arzuyu îbn Sînâ, “garizî aşk” şeklinde ifade etmektedir. Tabiî cisimlerin Allaha ulaş­ması mümkün değildir, ancak onlardaki bu benzeme arzusu kendi ontolojik yetkinliğine ulaşma şeklinde tezahür etmektedir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[138]</sup></a> Bu yetkinlik ise tabiî cisimlerde maddenin sûret ile yetkinleşmesi şek­linde, nefs sahibi varlıklar olan bitki ve hayvanlarda kendilerine ben­zer canlılar meydana getirmeleri olarak gerçekleşmektedir. Allah’ın lütuf ve inayeti, ay altı âleminde türlerin devamım gerektirmektedir. Ay altı âlemindeki varlıklar Allah’ın inayetiyle kendilerine vermiş olduğu aşk ve sevgi ile kendi türlerinin devamını arzu ederler. Bu­nun neticesinde de tabiî aşk sebebiyle kendi ontolojik yetkinliğini tamamlamış olurlar.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[139]</sup></a> Ay altı âleminin en mükemmel varlığı olan insan ise hem tabiî hem de iradeli sevgiye sahiptir. Onun sevgisi, daha sonra ele alacağımız üzere hikmet ve erdem şeklinde tezahür etmektedir.</p>
<p>Görüldüğü üzere, İslâm filozoflarının düşünce dünyasında sevgi/aşk, sırf iyi olan Vâcibu l-Vücûd’dan başlayarak en noksan varlıklara kadar her bir varlık için anlamı olan bir kavramdır. Esa­sen güzellik, değer ve iyiliğin zirvesinde olan ilk maşûk, kendi mü­kemmel zâtına âşık olması sebebiyle zâtı aşk, âşık ve maşûk şeklinde nitelendirilmiştir. O nun zâtma duyduğu aşk, genel anlamda bütün varlıklara iyilik, değer ve yetkinliğin feyzetmesine sebep olmuştur. Bu sebeple de Allah bir lütuf ve inayet olarak ve onların faydasma olacak bir şekilde varlıkların tabiatına sevgiyi yerleştirmiştir. Esas itibarıyla Allah’ın varlıkların tabiatına sevgiyi yerleştirmesini, O’nun kendisini tanıtması ve İlâhî buyruğun yerine getirilmesi için bir teş­vik olduğu da söylenebilir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[140]</sup></a></p>
<p>Ontolojik bakımdan bir değere sahip insanda ise sevgi hem bil­gi ve ahlâkî yetkinliğini kazanmasını hem de diğer insanlarla ülfet etmesini sağlayan bir güçtür. Çünkü sevgi, insanların var olmasını sağ­layan bir cevher değildir; ancak onların cevherine tâbi olan bir hâldir. Fakat insanlarda bulunan sevginin ilkesi Allah&#8217;tır,<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[141]</sup></a> İnsan, madde ve yokluk ile ilişkili olduğundan, mutlak anlamda Allah m bilgisini elde etmede aciz kalmaktadır. İnsanın madde ile olan ilişkisi, öncelikle en aşağı derecede bir idrak olan duyu ile eşyayı bilmesine imkân vermektedir. İnsan her ne kadar akıl gücü ile eşyanın hakikatini ve llk&#8217;i idrak etmeye çalışsa da madde ile ilişkisi onu akıl gücü bakı­mından zayıf yapmakta ve mutlak mükemmeli tasavvur etmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle insan, önsel (evveli) bilgi ile Allah’ın var olduğu bilgisine ulaşmış olsa da Onu olduğu gibi idrak etmek­ten acizdir. Fakat insan, Allah’ın mükemmel bir varlık olduğu fikrine sahiptir. Bu bilgi de insanın Onu sevmesinin sebebi olmaktadır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[142]</sup></a> Benzer şekilde îbn Sînâ’nın sisteminde de Allah’ın hakikatinin bilin­mesi inşam aşan bir durum olarak görünmektedir. Fakat ontolojik bir mahiyete sahip olan sevgi, bütün varlıklarda mevcuttur. Bu sev­ginin ilkesi sırf iyi olan Allah’tır. Dolayısıyla ilkesi Allah olan sevgi, bütün varlıkları kendi ontolojik fonksiyonunu gerçekleştirme imkâ­nı vermektedir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[143]</sup></a></p>
<p>Allah sevgisi konusunda Fârâbî ve îbn Sînâ ile benzer düşüncelere sahip olan îbn Miskeveyh ise kişinin kendinde bulunan İlâhî cevhe­rin tabiatla ilişkisinden doğan kirlerden temizlenince ve çeşitli bedenî hazların esiri olmaktan kurtulunca Mutlak İyiyi temaşa edeceğini söylemektedir. Bunun neticesinde de insanın Mutlak İyinin iyiliğinin etkisinde kalacağı ve sonsuz hazzı tadacağım belirtmektedir. îbn Mis- keveyh’e göre bu sevgi en yüce ve ulaşılması zor, herkesin ulaşmadığı bir sevgidir. Ulaştığım iddia edenler de özü tam manasıyla tanımadığı için kendi zihin dünyalarında bir put tasavvur ederler ve onu Allah zannedip, severler. Ona göre bu durum, tıpkı “Onların çoğu Allaha ancak ortak koşarak inanırlar”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[144]</sup></a> mealindeki ayette bildirildiği gibidir. Halk içinde Allah hakkında bu şekilde sevgiyi iddia eden birçok insan vardır. îbn Miskeveyh için Allah sevgisi, O’na itaat ve saygıya bağlıdır ve bu sevgi derecesinde de hiçbir sevgi yoktur,<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[145]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü üzere îslâm filozofları, insanın Allah’ı gerçek mana­da idrak etmesinin imkânsızlığının yanı sıra; Allah’ın mutlak anlam­da mükemmel ve sırf iyi olmasının bir neticesi olarak iyiliğinin bü­tün varlıklara cömertliği ve inayeti ile feyzettiğini düşünmektedirler. Ayrıca varlıkların tabiatında ilkesi Allah olan tabiî bir sevginin varlığından söz etmektedirler. Bu bağlamda bütün varlıklarda mevcut olan tabiî sevginin varlığından hareketle, isbât-ı vâcip olarak sevgi delilinden söz etmek mümkün olacaktır.</p>
<p>Hatice Toksöz &#8211; İslam Düşüncesinde Sevgi Teorileri,syf.50,61</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[112]</a> Hülya Alper, “Sevgi-Bilgi İlişkisi Bağlamında Allah ile İnsan Arasındaki Sevginin Mâhiyeti (Fahreddin er-Râzî örneği)” s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[113]</a> Gazzâlî, ihyâu ülûmi&#8217;d-dîn, IV, s. 288.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[114]</a>  Gazzâlî, îhyâu ulûmi&#8217;d-dîn, IV, s. 288.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[115]</a>  Gazzâlî, îhyâu ulûmi&#8217;d-dîn, IV, s. 293; Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr, IV s. 187.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[116]</a>   Gazzâlî, îhyâu ulûmi&#8217;d-dîn, IV, s. 293.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[117]</a>  îbn Sinâ, en-Nâs, s. 123-124.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[118]</a>  Gazzâlî, îhyâu ulûmi&#8217;d-dîn, IV, s. 288.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[119]</a>   Alper, &#8220;Sevgi-Bilgi İlişkisi Bağlamında Allah ile İnsan Arasındaki Sevginin Mâhiyeti* s. 12-13,</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[120]</a>   Gazzâlİ, îhyâu ıdûmi&#8217;d-din, IV, s. 319-320; Fahreddin er-Râzî, Tefstr-i Kebîr, IVÇ s. 186- 187; Îbn Sînâ, el-îşârât vet-tenbîhât, s. 184; İbn Miskeveyh, Tehzibü’L ahlâk, s. 139.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[121]</a>  îbn Sînâ, el lşârât ve&#8217;t-tenbîhât, s. 185-190.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[122]</a>  Gazzâlî, el-Maksadul-esnâ, s. 51-56; a. mlf., Mişkâtü&#8217;l-envâr ve misfâtü&#8217;l-esrar, s. 138; Gazzâlî, el-îktisâdfil‘itikâd’da. Allah’ın akıl yoluyla, el-Maksadul-esrıâ ve Miş- kâtul-envârda da müşahede ile bilinebileceğini söylemektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[123]</a>  Fahreddin er-Râzî, Tefstr-i Kebîr (Mefâtihu&#8217;Ugayb), IV, s. 187.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a>124 Zemahşeri, el-Keşşâfan hakâikıt-tenzîl ve uyûnul-ekâvil fî vücûhi&#8217;t-te&#8217;vîl, I, s. 621.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[125]</a> el-Cüveyni, Kitâbü&#8217;l-lrşâd, s. 212; Türkçe trc., s. 199.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[126]</a>  Ebû Nuaym el-lsfahâni, Hilyetü&#8217;l-evliyâ ve tabakâtuî-asfiyâ, s. 76; benzer düşünce­ler Gazzâlî&#8217;de de mevcuttur. Gazzâlİ, İhyâu ulum i ’d-dîn, IV, s. 319-320.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[127]</a>  el-Mâtürîdl, Te&#8217;vtlâtü &#8216;l-Kur&#8217;ân, I, s. 332.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[128]</a> Al-i İmrân, 3/31.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[129]</a> el-Mâtürîdi, Te&#8217;vîlâtül Kur&#8217;ân, I, s. 332,674. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a>130 Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr; IV, s. 183-184; Fahreddin er-Râzî, Allah sevgisi ile ilgili farklı eserlerinde farklı görüşler sergilemektedir. Meselâ, Muhassal’da mu­habbetin irade olduğunu söylemekte ve Allah’tan kullara yönelik sevginin sevabı irade etmek; kullardan Allah a yönelik olursa da itaat etmeyi irade etmek manasına geldiğini savunmaktadır. Râzî, her ne kadar bu eserinde sevgiyi iradenin bir çeşidi gibi ifade etmiş olsa da diğer bazı eserlerinde Allah’ın zâtının sevilemeyeceği so­nucuna da ulaşmaktadır. Dolayısıyla Râzî hakkında bütün eserleri incelenmeden bir yorum yapmak pek mümkün görünmemektedir. Bk. Alper, “Sevgi-Bilgi İlişkisi Bağlanımda Allah ile İnsan Arasındaki Sevginin Mâhiyeti”, s. 9-10.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a>131 Fârâbî’nin sisteminde var olanların düzeni şu şekilde gerçekleşmektedir: “İlk ola­rak onların en az değerlisi gelir. Ardından kendisinden daha mükemmel (efdâl) bir varlığın olmadığı en mükemmel varlığa varıncaya kadar daha az mükemmelden en mükemmele doğru gidilir. Varlıklar içinde en noksan olan ortak ilk maddedir. Sonra şurasıyla unsurlar, madenî cisimler, bitkiler, nâtık olmayan hayvanlar, ay altı âleminin en mükemmeli nâtık olan insanlardır. Ay üstü âleminde ise durum ay altı âleminin tam tersi gerçekleşmektedir. Orada en mükemmelden daha az mükem­mele doğru bir hiyerarşi vardır. Burada en mükemmel olan mutlak mükemmel olan el-Ewel’e en yakın olan ilk akıldır. En az mükemmel olan ise onuncu akıl olan faal akıldır. Ay üstü âlemde aynı zamanda göksel cisimler vardır. Onların da en mü­kemmel olanı ilk Sema, en az mükemmeli de Ay küresidir. Ay üstü âlemde on aşkın akıl, hem kendi zâtım akleder hem de el-Evvel’i akleder, Onların her biri, öncelikli olarak Allah’ın ihtişam ve güzelliğinden dolayı O na âşıktırlar. İkinci olarak da ken­di zâtlarını sevmektedirler. Ancak el-Evvel, aşkın akla nispetle İlk Var Olan’dır ve İlk Sevilen (el-Mahbûbü&#8217;l-Evvel), İlk Âşık Olunandır (el-Maşûku&#8217;l-Evvel)*. Fârâbî, Kitâbu Arâ-i ehli&#8217;l-medineti&#8217;l-fâzıla, s. 66-68; Türkçe trc., s. 55-57.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[132]</a>  Fârâbî, Kitâbu Arâ-i ehli&#8217;l-medineti&#8217;l-fâzıla, s. 68; îbn Sînâ, Metafizik, II, 114.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[133]</a>  îbn Sînâ, Metafizik, 11, s. 114.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[134]</a>  îbn Sînâ, Metafizik, 11, s, 141.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[135]</a>  îbn Sînâ, Metafizik, II, s. 131,143.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[136]</a>   Toksöz, îbn Sînâ Felsefesinin Teleolojik Boyutları, s, 184-185.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[137]</a>   îbn Kayyim el-Cevziyye, Ravzatü&#8217;l-muhibbîn ve nüzhetü&#8217;l-müştakîn, s. 76-77,• Türk­çe trc., Aşıklar, s. 61-69.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[138]</a>   îbn Sînâ, Metafizik, II, s. 133? a. ml£, RisâlefîMâhiyetil ışk, s. 9-10.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[139]</a>   tbn Sînâ, Risâle fi Mâhiyetil ışk, s. 11-13; Benzer düşünceler îhvân-ı Sâfâ’da davar­dır. Bk. İhvân-ı Sâfâ, Resâil, III, s. 272.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[140]</a>   Fârâbî, Kitâbu Ârâi ehli&#8217;l-medînetıl-fâdıla, s. 58; ibn Sînâ, Metafizik, II, s 131 vd • İhvân-ı Sâfa, Resâil, III, s. 279.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[141]</a>   Fârâbî, Kitâbu Arâi ehli&#8217;l-medtneti&#8217;l-fâzıla, s. 58.                                                                                                               .</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[142]</a> Fârâbî, Kitâbu Arâi ehli&#8217;l-medtneti&#8217;l-fâzıla, s. 48-50.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[143]</a>   îbn Sînâ, Risâlefî Mâhiyeti’l-&#8216;ışk, s. 9 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a>144.Yusûf, 12/106.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[145]</a> îbn Miskeveyh, Tehzibü&#8217;l-ahlak, s. 139,147-148.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-bilgi-irade-sevgi-iliskisi/">Allah’ı Bilmek: Bilgi-İrade-Sevgi İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-bilgi-irade-sevgi-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2017 11:08:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Arif-i billah]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mühim Bir Sual:“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” sözü ne anlama gelmektedir? Allah’ın mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez. Zira, Hâlık’ın hakikati başka, mahlukatın mahiyeti başkadır. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cin­sinden oldukları halde, aralarında bu kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/">“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/allah-1/" rel="attachment wp-att-14355"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14355" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1.jpg" alt="" width="392" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1.jpg 603w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1-600x324.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1-300x162.jpg 300w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></strong></p>
<p><strong>Mühim Bir Sual:</strong>“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” sözü ne anlama gelmektedir?</p>
<p align="JUSTIFY">Allah’ın mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez. Zira, Hâlık’ın hakikati başka, mahlukatın mahiyeti başkadır. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cin­sinden oldukları halde, aralarında bu kadar büyük bir mahiyet farklılığı vardır. O halde, bütün varlıkların Hâlık’ı olan Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti, O’nun yarattığı hiç bir mahlukun mahiyetine elbette benzemeyecektir.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah, vehimlerin tasavvurundan ve zihinlerin takdirinden, yani akıl ve fikrin ihatasından münezzehtir. Zira Cenab-ı Hak, suret ve cisim olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah maddeden, zamandan ve mekândan münezzehtir; ezelî ve ebedî bir Zât-ı Akdestir.</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinatı, bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i rubûbiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbîr ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdese, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.”</strong><i>7</i></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Allah’ın vücûdu <b>vâcibdir. </b>Yâni, varlığı Zâtındandır; olmaması muhaldir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları <b>sonsuz ve mut­laktır. </b>Allah Kayyûm’dur. Yani, Zâtında kâimdir. Bütün mevcudat ise, O’nun kudretiyle, iradesiyle ve ilmiyle ayakta durmaktadırlar.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah, <strong><i>“Ma’bûdün bilhak” </i></strong>tır; ibadete lâyık ve müstehak ancak O’dur. Allah, zâtında <b>mutlak kadir, mutlak ganidir.</b></p>
<p align="JUSTIFY">Allah-ü Teâlâ Hazretleri, yerin ve göğün hem Hâlık’ı, hem Ma’bûd’u, hem Hafîz’i, hem idarecisidir. Kudreti gayr-i mahdut, ilmi gayr-i mütenahî, sıfatları muhittir. O’nun mebde’ ve müntehası yoktur. Ezelî ve Ebedî’dir.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah Sameddir. Yani, her şey O’na muhtaçtır; O ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her varlığın, her ihtiyacını bizzat O görür. O öyle bir Samed’dir ki, her şeyden müstağnidir, ama her şey ona muhtaçtır. Her mahlûk, vücuda gelmesinde, hayatının devamında ve bütün hallerinde her an O’na muhtaçtır. Her şeyin mülk ve melekûtu O’nun kabza-i tasarrufundadır.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah-u Teala, hayat sıfatıyla Hayy, ilim sıfatıyla Âlim, irade sıfatıyla Mürid, kudret sıfatıyla Kâdir, kelam sıfatıyla Mütekellim, emriyle Âmir, nehyi ile Nâhi, hüküm ve icraatında Âdil, in’amında Muhsin, gücü yettiği halde ceza vermeyen ve erteleyen olmasıyla Halîmdir.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah, kalpleri dilediği gibi evirip çevirendir. istediğini izzetle şereflendirir ve dilediğini de zilletle rezil eder. Bütün enbiya ve evliyanın kalplerini hikmet ve marifetle doldurur. Bütün müminler bu ilim ve irfan pınarından kana kana içtikleri halde asla doymazlar ve bıkmazlar.</p>
<p align="JUSTIFY">Cenab-ı Hak’ın ilmi, alemin her tarafını ihata etmiştir. Her an bir çok alemi götürüp başka nice yeni alemleri getirir. Bir anda yazı kışa, kışı yaza çevirir. Yoğu var, varı yok eder.</p>
<p align="JUSTIFY">Bir kişi, Allah’ı ne kadar tanırsa, o nispette O’na muhabbeti artar. Çünkü, bütün güzellikler, lütuf ve ihsanlar O’ndandır. Zaten insanın yaratılış gayesi de Allah’ı tanıyıp O’na iman edip kurbiyet kesbederek muhabbet ve ibadet etmektir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şu veciz sözleriyle ifade eder.</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“<i>Kat’iyyen bil ki: </i>Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en ulvi mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki “muhabbetullah”</strong>8 dır.</p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">İnanma ihtiyacı insanın fıtratında dercedildiğinden, insanın marifetullah ve muhabbetullahtan müstağni kalması mümkün değildir.</p>
<p align="JUSTIFY">Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bir mümin için en yüksek mertebe, marifet ve muhabetullahdır. Marifet olmadan muhabbet olamaz. Kalbi marifet ve muhabbet ile dolan bir insanın derecesi pek yüksektir.</p>
<p align="JUSTIFY">Marifetullah bir nurdur ki, hangi arif-i billahın kalbinde tecelli ederse, o kalp nazargâh-ı İlahi olur. Zevk-i iman, feyz-i irfan, şevk-i şuhud ve sırr-ı esma bu sayede inkişaf eder. Bârigâh-ı Bâri’ye (Allah’ın kapısına) bu yoldan gidilir. Lütuf ve ihsan kapıları bu yolun kara sevdalısı olan ariflere açılır.</p>
<p align="JUSTIFY">Koca zemin yüzünde yazılan ve her bahar sahifesinde teşhir edilen san’at-ı İlâhiyyeyi ve binlerce mucizeli ve hikmetli eserleri, onlarda parlayan tevhid sikkelerini ve hârikalarını okuyan bir insan, her bir mevcudatta Cenabı Hakk’ın varlığına, birliğine, kudretine ve eşsiz şefkat ve merhametine deliller ve işaretler bulunduğunu idrak eder ve böylece mârifetullahın nihayetsiz ufuklarında kanat açıp gezebilir. Zaten bütün bu harika eserler insanı daima tefekküre sevkeder ve ders verir. İlim ve tefekkür ile kazanılan marifetin zevki bütün maddi zevklerin çok fevkindedir.</p>
<p align="JUSTIFY">Cenab-ı Hakk’ın varlığı ma’lum, mahiyeti ise, meçhuldür. Yani, her mahlukta O’nun sıfat-ı mukeddesesi ve esma-i ilahiyesi tecelli ettiğinden bu tecelliler ile bilinir. Hiçbir aklın O’nun hakikat ve mahiyetini ihata etmeye asla muktedir olamaması cihetiyle de mahiyeti meçhuldür. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi ‘Zahir” dir. Yani O’nun varlığı her şeyden daha aşikardır. Diğer bir ismi de <i>“Batın” </i>dır. Yani mahiyeti beşerin idrakine sığmaz. Çünkü:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“<i>Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.”</i></strong></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Akıl ve marifette en ileri, Cenab-ı Hakkı tanımada en mükemmel bir bahr-i kemalat olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) bile, mi’raçta Cenab-ı Hakk’ı gözü ile gördüğü halde</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><i><strong>“Subhâneke ma arefnake hakka marifetike ya maruf” </strong>(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni tam bir marifetle bilemedim)</i></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">buyurarak, hayretini ve acziyetini itiraf etmiştir. Evet, bütün nebiler, arifler ve melekler Cenab-ı Hakk’ı hayretle tesbih ve tazim ettikleri halde, O’nun mahiyet ve hakikatini ve şan-ı kudsiyyetini tam bir marifetle bilememişlerdir.</p>
<p align="JUSTIFY">Hz. Ali’ye (r.a) Allah hakkında sual so­rulduğunda şöyle cevap vermiştir:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Allah’ı kalbine gelen, tahayyül, tasavvur ve tevehhüm ettiğin bütün ahvâlin maverasında bil­mektir.”</strong></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Yine, bu mânâyı te’yiden şöyle buyurmuştur:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Allah, fehimlerde tasavvur, zihinlerde tahayyül olunan her şeyin mâverasıdır.<i>” </i><br />
</strong></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Yani, insanın kalbi, zihni, aklı, hayâli, hep mahlûk olduklarından, onlara gelen her şey de mahlûktur. Allah ise, zâtında sıfatlarında, fiillerinde mahlûkata benzemez. Akla, zihne, hayâle gelen her şey mahluk olduğuna göre, onlara ulûhiyet isnad etmek apaçık şirktir.</p>
<p align="JUSTIFY">Evet, Allah’ın zat, sıfat ve mahiyetini anlama hususunda akl-i beşer aciz kalır. Nitekim Hz. Ebu Bekir (ra):<strong>“Allah’ı bilmede aczini bilmek, Allah’ı bilmektir.”</strong> buyurmaktadır. Allah’ı hakkıyla ancak kendisi bilir. Cenab-ı Hakkın azamet ve büyüklüğü sonsuzdur. Şu nihayeti olmayan uçsuz bucaksız kainat, O’nun azamet ve ilmi yanında bir zerre kadardır.</p>
<p align="JUSTIFY">Şu ibretli misali de nazarınıza sunmak istiyorum. Talebeleri bir gün Victor Hugo’ya bize Allah’ı anlat demişler. Bunun üzerine o</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><em>“Siz benden öyle bir şey soruyorsunuz ki, uçsuz bucaksız bir denizin kenarında çakıllarla oynayan bir çocuğa, denizden sorulsa ne cevap verebilir?” </em>demiş.</p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Cenab-ı Hakk’ı böyle bir itikatla tanıyan bir marifet sahibi, her şeyde olduğu gibi bir yumurtada ve bir çiçekte de O’nun mührünü okur, onlarda <strong>“<i>ve hüve alâ külli şeyin kâdir</i>” </strong>cümlesinin yazılı olduğunu görür. Yani <strong>“Her şeye kadir olamayan bu yumurtayı ve bu çiçeği yaratamaz.” </strong>der ve bu sayede sarsılmaz bir imana sahip olur.</p>
<p align="JUSTIFY">Arif-i billah, başka insanların duymadığı, görmediği veya idrak edemediği bir feyiz ve şevk ile dünyanın gürültülü dağdağalarından ve hadisatın dağlarvari dalgalarından uzaklaşarak, vahdet aleminin derinliğine daldığı zaman, ezel ve ebed sahibi Fatır-ı Zülcelal’in bütün mükevvenattaki şaşaa-i tecelliyatını hayretle temaşa eder.</p>
<p align="JUSTIFY">Kâinatta olan bu nizam ve ahenk içindeki deveran ve hakimane fiiller, bir Kadir-i Mutlak’ın varlığını ve birliğini, hudutsuz sıfat ve isimlerini, mutlak ilim ve kudretini güneş gibi göstermektedir. Marifetullah’ın delillerini derin bir düşünce ile mutala eden bir mütefekkir, yerleri ve dağları, denizleri ve bağları ve bütün galaksileri kudretine ve iradesine musahhar eden bir Zat-ı Celili görür, onu sever ve sevdirir. Böyle bir arifin aklında zerre kadar şek ve şüphe kalmaz. Artık marifette mertebeler kateden o mütefekkir insan, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini rengarenk çiçeklerde, meyveli ve meyvesiz ağaçlarda büyük bir iştiyakla okur; ruhunda ebediyen sönmeyen bir sürur uyanır ve vecde gelir. Lütuf ve keremi alemi ihata eden şefkatli bir Rahim-i Zülkemal’in varlığına müştak olur.</p>
<p align="JUSTIFY">Her şeyde İlahi isimlerin tecellilerini gören bir arif, dehşet verici gök gürültüsünde Cenab-ı Hakk’ın celal ve azametini, bülbüllerin ahenkli ve sürurlu nağmelerinde de O’nun cemal ve rahmetini müşahede eder. Böylece saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenir ve maddî ve manevî terakkiyatın anahtarı olan mârifeti ziyadeleşir.</p>
<p align="JUSTIFY">İnsan marifetin şahikalarına yükselmek için bu İlâhî vecdin kucağına atılmalıdır. Dağların vakur sükûneti, semanın derinliklerine sokulan galaksilerin heybetli duruşu, kudret-i ezeliyenin tecellileridir. Bir an bile susmayan denizlerin celaldarane dalgaları ve ormanların uğultusu, insanların yazmış olduğu hiçbir kitapta görülmeyen bir fesahat ve belağat ile insana Allah’ın varlığını, birliğini, güzel sıfat ve isimlerini okutur ve kainatın sırlarını ona açar. Marifet aşığı bir arif, kainattaki her mahlukun bir şefkatperverin terbiyesinde olduğunu idrak eder. Dünyada bunlardan aldığı marifet aşkı ile yaşar ve ahirette de ebediyen saadet ve huzur ile rüyatullaha müşerref olur.</p>
<p align="JUSTIFY">Bakınız! Üstad Bediüzzaman rahmeti ilahiyeyi ne kadar güzel anlatıyor:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY">“<i>Hem zemin sofrasında Kerîm-i Mutlak olan Rahman-ı Rahim’in misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zihayatın zevk ve sefasına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyyet-i Rabbaniyyenin gayet şirin cemalini ve gayet tatlı güzelliğini gör.”</i></p>
<p align="JUSTIFY"><i>“Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellileriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok mânidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok câzibedar sîmalarına bak, fettahiyyet ve musavviriyyet-i İlâhiyyenin mu’cizatlı cemalini gör.”</i> 9</p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Evet, ibret alan akıl sahipleri için, bu kainat, kudret ve azamet-i ilahiyyeyi ilan eden antika ve harika sanat eserlerinin teşhirgahıdır. Marifet ve tefekkür erbabı için bir seyrangah ve bir temaşagahtır. Ezeli bir aşkın cezbesiyle kendinden geçen bir insan, nurlar saçan yıldızların birinden diğerine fikren seyahat eder ve oralarda şevk ile dolaşır. Nazarına açılan esrarengiz marifet hazineleri, kalbinde inkişaf eden aşk-ı ilahinin cezbeleri durmadan onu marifet aleminde seyran ettirir.</p>
<p align="JUSTIFY">Marifet sahibi bir insan, kendi mahiyetinin ulvîyetini hayretle tefekkür, yaratılışındaki hakikatleri ibretle ve dikkatle temaşa ettikçe, “Sübhanallah” der ve Halıkına şükür ile mukabele eder. İbadete layık ma’budun ancak O olduğunu bilir, yalnız O’na ibadet eder ve ancak O’ndan yardım ister.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah’a Kur’an’ın bildirdiği gibi inanan mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerin Rabbi olarak bilirler. Âhiret gününün yegane Mâliki’nin O olduğunu, şeksiz ve şüphesiz kabul ederler. Bütün fiillerinde, sözlerinde, hâllerinde Kur’an’ın gösterdiği Sırat-ı Müstakim üzere olurlar. Allah-ü Teâlâ’nın,</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden Müberra, kusurdan mukaddes, nâkıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl bir Hakîm-i Zülkemâl,..”</strong><i>10</i><i></i></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">olduğuna itikad ederler. Bütün hayırları O’ndan bilirler. Güneşi, yağmuru ve baharı rızık için, rızkı da hayatın devamı için birer sebeb olarak kabul ettikleri gibi; peygamberleri, mürşidleri, âlimleri de hidâyete ve ilâhî feyze birer vesile olarak bilirler. Her türlü şirkten âzâde, bütün hurafelerden müberrâ, akıl ve hikmete muvafık olan İslâmî hakikatlar etrafında toplanırlar.</p>
<p align="JUSTIFY">Bu hakikatları gören bir insanın, kendisine akıl, ruh, istidat, vicdan, aşk, şevk ve iman gibi manevî ve cihanbaha latifeleri ihsan eden Halık’ını bilmemesi mümkün müdür?..</p>
<p align="JUSTIFY">Kendisinin bir damla sudan yaratıldığını ve ona verilen zahirî ve batınî duyguların menfaatlerini düşünen akıl sahibi bir insanın, Rabbine karşı marifet ve muhabbeti her an ziyadeleşir ve kendi aciz kudretinin üstünde merhamet ve inayet sahibi bir kudret-i kâmilenin mevcut olduğunu idrak eder. Bir insanın ruhunda ve vicdanında marifet ve muhabbet tecelli ederse, artık o insan hiçbir mahluka perestiş etmez.</p>
<p align="JUSTIFY">Bir arif-i billah’ın nazarında bu kâinat, nizam ve intizamıyla, Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini ilan eden mücessem bir delil ve bir hüccettir. Kâinatın her bir eczasında, çiçeğinde, ağacında, meyvesinde, bağında ve bostanında insanı vecde getirici bir cazibe vardır. İnsan bunların letafet ve ziynetlerini temaşa ettikçe, azamet-i subhaniyenin ulvîyetine hayran olur. Erbab-ı kemal için bundan daha büyük bir zevk ve aşk mı olur? Aşk-ı hakiki ile dolu olan gönülleri hangi keder ve üzüntü mahzun edebilir? İnsan en sevdiği bir şeyden dahi usanabilir, ancak marifet ve muhabbetten asla usanmaz ve bıkmaz. Nitekim Alman asıllı şair ve mütefekkir Goethe ölüm döşeğinde iken yanında bulunan talebeleri, <em>“Bir arzunuz var mı?”</em> diye sorduklarında; onlara şu çarpıcı cevabı vermiştir: <strong>“Bir avuç marifet! Bir avuç marifet!”</strong></p>
<p align="JUSTIFY">Marifet sahibi bir insan, Allah’ın kâinattaki saltanat-ı rububiyetini, yani bütün eşyayı en mükemmel şekilde terbiye ettiğini düşünür ve bütün hayatını O’na itaat ve ibadetle geçirir.</p>
<p align="JUSTIFY">Kâinatın güzel ahengini, aşikar görünen muhteşem nizamını ve hayatın sırr-ı hakikatını hakkıyla anlamayan tabiatperest bir insan ise, kâinata sathi bir nazarla bakar ve onu tabiata isnat eder. Ondaki sırları anlayamaz, ne kendini ne de kâinat kitabını okumadan geçip gider. Hem dünyada hem de ahirette azap içinde yaşar. Ömrünü ubudiyet ve bu tefekkürle geçiren müminler, cennette nihayetsiz nimetlere mazhar olurlar. Tefekkür ve marifet sahasında mertebeler kateden arif ve mürşitler ise, Allah’a dost olurlar.</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong><br />
</u></em></p>
<p><em>7 Lem’alar.<br />
8 Mektubat.<br />
9 Şualar.<br />
10 Sözler.</em></p>
<p>Mehmed Kırkıncı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/">“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Nov 2016 15:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı Bilmek Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ayet-ül Kübra]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13222</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmek… ALLAH’I BİLMEK… “…diyorlar ki: ‘Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok’ diye mukabele etmek istiyorlar. Hâlbuki Allah’ı bilmek, *bütün kâinata ihata eden rububiyetine *ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/">Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/652_320_0b878ea9/" rel="attachment wp-att-13224"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13224" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/652_320_0b878ea9.jpg" alt="Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi! (Allah’ı Tanıma Sanatı" width="494" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/652_320_0b878ea9.jpg 494w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/652_320_0b878ea9-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" /></a></p>
<div class="entry-content">
<p><strong><em>Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak</em></strong></p>
<p><strong><em>ve O’na iman edip ibadet etmek…</em></strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>ALLAH’I BİLMEK…</strong></span></p>
<p>“…diyorlar ki: <strong>‘Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok’</strong> diye mukabele etmek istiyorlar.</p>
<p><strong>Hâlbuki Allah’ı bilmek</strong>,</p>
<p>*bütün kâinata ihata eden rububiyetine</p>
<p>*ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek;</p>
<p>*ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve <strong>Lâ ilâhe illallah</strong> kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur.</p>
<p>Yoksa, <strong>‘Bir Allah var’</strong> deyip,</p>
<p>*bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek</p>
<p>*ve onlara isnat etmek-hâşâ-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak</p>
<p>*ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur.</p>
<p>Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.</p>
<p>Evet, <strong>inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.</strong></p>
<p>Evet, <strong>kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lakayt kalır.</strong></p>
<p><strong>Fakat O’na iman etmek</strong>, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, <strong>büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.</strong> Her neyse…</p>
<p>Evlâtlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun meseleyi kısaca beyan etmeye sebep oldu…” (RNK-Emirdağ Lâhikası-I)</p>
<p>51/56. Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.</p>
<p><strong>“Fakat nur-u imân gözlüğüyle bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek için Sultan-ı Ezeli tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mucizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelinin azametine derece-i delâletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra, yine Sultan-ı Ezelinin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden İmân nimetine “Elhamdü lillâh” diyecektir.”</strong></p>
<p><strong>“</strong><strong>Yirmi Dokuzuncu Lem´adan İkinci Bâb”</strong></p>
<p><strong>Kur’ân’ın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri…</strong></p>
<p>(Şualar: On İkinci Şuâ s.256)</p>
<p><strong>Kur’ân’ın bir tefsiri ve Kur’ân’dan mülhem bir tercüman-ı hakikîsi ve imanın hüccetleri…</strong></p>
<p>( Sikke-i Tasdik-i Gaybi: Sekizinci Şuâ s.101)</p>
<p>Bu asırda Resâili’n-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübîndeki âyetlerin âyetleridir. <strong>Yani, hakaikinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-ı imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir</strong>.</p>
<p>(Sikke-i Tasdik-i Gaybi : Birinci Şuâ s. 85)</p>
<p><strong>“….mânevî İ’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risâle-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risâleleri, âyât-ı Furkâniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. “</strong></p>
<p>(Şualar :Yedinci Şuâ s.123)</p>
<p>“<strong>Risâle</strong><strong>-i Nur’un yüz otuz kitabının herbiri Kur’ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini katî bürhanlarla ispat etmesi …”</strong></p>
<p>(Sözler: Yirmi Beşinci Söz s.414)</p>
<p><strong>“Kur’ân’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’ân-ı Hakîmin bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imâniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan, o risaleler ve sözlere gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’ân’a ve hakaik-i imâna aittir.”</strong></p>
<p>( Lemalar : Sekizinci Lem´a  s. 65)</p>
<p>“Güya nasılki Asr-ı Saadette Kur’ân’daki imân hakikatlerine alâmetler, deliller ve o Kitab-ı Mübînin dâvâlarına bürhanları ve hüccetleri gözlere de göstermek mânâsında tekrarla  fermanlarıyla Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân ilânat yapıyor.</p>
<p>Öyle de, bu dehşetli asırda dahi bir mânâ-yı işârîsiyle <strong>o Âyât-ı Furkaniyenin bürhanları ve hakkaniyetinin alâmetleri ve hakikatlerinin hüccetleri ve hak kelâmullah olduğuna delilleri olan Resaili’n-Nur’a</strong>mânâ-yı işârîsiyle alâmet ve bürhan ve emare ve delil mânâsıyla âyâtın âyetleri diye tekrarla ferman ederek <strong>nazar-ı dikkati Kur’ân hesabına bu asra ve bu asırdaki Resâili’n-Nur’a çeviriyor, itikad ediyorum.”</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><span style="color: #000000;">(Sikke-i Tasdik-i Gaybi: Birinci Şu</span>â<span style="color: #000000;"> s.84)</span></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>ÂYET-ÜL KÜBRA</strong></span></p>
<p><strong>[Bu İkinci Makam,</strong> bu âyet-i muazzamayı tefsir etmekle beraber,<strong> tayyedilen Arabî Birinci Makamın bürhanlarını ve hüccetlerini ve tercümesini ve kısa bir mealini beyan eder.]</strong></p>
<p><strong>Kâinattan hâlıkını soran</strong> bir seyyahın <strong>müşahedatıdır.</strong></p>
<p>“Rahman, Rahîm olan Allah’ın adıyla…”  “Yedi gökle yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki O’nu övüp O’nu tesbih etmesin; Şüphesiz ki O Halîmdir, cezâ vermekte acele etmez; Gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.</p>
<p><strong>Ya İlahî ve ya Rabbî !</strong></p>
<p><strong>Ben imanın gözüyle ve Kur’anın talimiyle ve nuruyla</strong></p>
<p><strong>ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle</strong></p>
<p><strong>ve İsm-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki:</strong></p>
<p><strong>Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.</strong></p>
<p><strong>Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.</strong></p>
<p><strong>Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!..</strong></p>
<p><strong>Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelali! Senin Kur’an-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle iman ettim ve bildim ki:</strong></p>
<p><strong>Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar.</strong></p>
<p><strong>Öyle de: Arz bütün mahlûkatıyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.</strong></p>
<p><strong>Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz’î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.</strong></p>
<p><strong>Hem hiçbir hayvan yoktur ki, za’fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatının hakîmane verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.</strong></p>
<p><strong>Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acibesiyle ve latif zînetleriyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin.</strong></p>
<p><strong>Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mu’cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı</strong><strong>olarak yaratılışları, Sâni’-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.</strong></p>
<p><strong>Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki,</strong></p>
<p><strong>şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle,</strong></p>
<p><strong>basit ve istilâ edici, intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle,</strong></p>
<p><strong>Sen’in birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN BİRİNCİ BASAMAĞI</strong></span></p>
<p><strong>—En parlak bir sahife-i tevhid olan semavat…</strong></p>
<p>Şöyle ki: <strong>Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’aniye,</strong> bu kâinat Hâlıkını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütalâa ettiği <strong>en parlak bir sahife-i tevhid olan semavatı en başta zikretmelerinden, </strong>en başta ona başlamak muvafıktır.</p>
<p><strong>Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki:</strong></p>
<p>Gayet keremkârane bir ziyafetgâh</p>
<p>ve gayet san’atkârane bir teşhirgâh</p>
<p>ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh</p>
<p>ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşagâh</p>
<p>ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan</p>
<p>bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: “Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der. O da bakar görür ki:</p>
<p>Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüzbinler ecram-ı semaviyeyi direksiz düşürmeden durduran</p>
<p>ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren,</p>
<p>yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran</p>
<p>ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden</p>
<p>ve Güneş ve Kamer’in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran</p>
<p>ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden</p>
<p>ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren</p>
<p>ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren</p>
<p>ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren</p>
<p>ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi <strong>seyirci mahlûkatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet</strong></p>
<p><strong>ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat,</strong></p>
<p>bu azameti ve ihatatı ile o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder manasıyla <strong>Birinci Makam’ın birinci basamağında</strong>:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur.</p>
<p>O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen</p>
<p>teshir ve tedbir ve tedvir ve tanzim ve tanzif ve tavzif hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle,</p>
<p>semâvât bütün içindekilerle beraber Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN İKİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong> </strong><strong>—Cevv-i sema,</strong></p>
<p><strong>—Cevvdeki rüzgâr,</strong></p>
<p><strong>—Yağmur,</strong></p>
<p><strong>—Şimşek ve ra’d.</strong></p>
<p><strong>Cevvde bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitmek…</strong></p>
<p><strong>Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema</strong> denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:</p>
<p><strong>Zemin ile âsuman ortasında muallâkta</strong> durdurulan bulut,</p>
<p>gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular</p>
<p>ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta’dil eder</p>
<p>ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir.</p>
<p>Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.</p>
<p><strong>Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki:</strong>Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki, güya o camid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, <strong>bir dest-i gaybî tarafından </strong>gayet <strong>şuurkârane ve alîmane ve hayatperverane</strong> istihdam olunuyor.</p>
<p><strong>Sonra yağmura bakıyor, görür ki</strong>: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya <strong>rahmet tecessüm ederek</strong>katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura “rahmet” namı verilmiştir.</p>
<p><strong>Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki;</strong> pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.</p>
<p><strong>Sonra gözünü çeker, aklına bakar,</strong> kendi kendine der ki: “Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadir ve Rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet fa’al ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir.</p>
<p>Güya onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”</p>
<p><strong>Hem o meraklı yolcu kendi aklına der:</strong></p>
<p>Bu camid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve rahîmane ve san’atkârane işler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedahe isbat eder ki:</p>
<p>Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerim bir âmirin emriyle hareket eder.<strong> Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki;</strong> bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ü idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ve seyahatına ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbanî san’atlarda kemal-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.</p>
<p>Demek (Ve rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda…” Bakara Sûresi, 2:164.) âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle hadsiz Rahmanî işlerde istihdam ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcib-ül Vücud ve Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey, bir Rabb-i Zülcelali Vel İkram’dır der, hükmeder.</p>
<p><strong>Sonra yağmura bakar</strong>, görür ki: <strong>Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor.</strong> Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor.</p>
<p><strong>Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor</strong> ve nüzulüyle “İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan da Odur. O, kullarını gözetip koruyan ve her türlü övgüye lâyık olandır.” Şûrâ Sûresi, 42:28. âyetini maddeten tefsir ediyor.</p>
<p><strong>Sonra ra’dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki:</strong> Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye tamtamına “Gök gürültüsü Onu hamd ederek, tesbih eder.” Ra’d Sûresi, 13:13.ve “Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir.” Nur Sûresi, 24:43. <strong>âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.</strong></p>
<p>Evet, hiçten, birden, hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle başaşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.</p>
</div>
<div class="entry-content">
<p><strong>         Kâinatın tanzimâtındaki hikmet-i âmme,</strong></p>
</div>
<blockquote>
<div class="entry-content">
<p><strong>tezyinâtındaki inâyet-i tâmme,</strong></p>
<p><strong>taltifâtındaki rahmet-i vâsia,</strong></p>
<p><strong>terbiyesindeki erzak ve iâşe-i şâmile,</strong></p>
<p><strong>Fâtırının şuûnât-ı zâtiyesine mazhariyetiyle acip bir san’at izhar eden hayatı,</strong></p>
<p><strong>tahsinâtındaki mehâsin-i kasdiye,</strong></p>
<p><strong>mevcudatının zevâliyle beraber onlarda in’ikâs eden tecelliyât-ı cemâliyenin devam etmesi,</strong></p>
<p><strong>kâinatın kalbinde, Mâbuduna karşı sadık aşk,</strong></p>
<p><strong>cezbelerinde zâhir olan incizap,</strong></p>
<p><strong>kâinattaki bütün kâmillerin, onun Fâtırının vahdetine dair ittifakları,</strong></p>
<p><strong>eczâsında fayda ve maslahatları gözeten tasarrufat,</strong></p>
<p><strong>nebâtâtındaki hakîmâne tedbir,</strong></p>
<p><strong>hayvânâtındaki kerîmâne terbiye,</strong></p>
<p><strong>erkânının tagayyürâtındaki mükemmel intizam,</strong></p>
<p><strong>külliyetinin intizamında gözetilen cesîm gayeler,</strong></p>
<p><strong>maddeye ve zamana muhtaç olmayarak ve gayet kemaldeki bir hüsn-ü san’atla def’aten icad edilmesi,</strong></p>
<p><strong>sınırsız imkânat içinde mütereddit mevcudatına verilen hakîmâne teşahhusat,</strong></p>
<p><strong>gayet kesretli ve mütenevvi hâcetlerinin, ellerinin yetişmediği en küçük matlaplarına kadar, umulmadık tarzda ve hesapsız bir şekilde, lâyık ve münasip vakitte kaza edilmesi,</strong></p>
<p><strong>zaafında tecellî eden kuvvet-i mutlaka,</strong></p>
<p><strong>aczinde tecellî eden kudret-i mutlaka,</strong></p>
<p><strong>cumudunda tezahür eden hayat; cehline rağmen herşeyi her şe’niyle ihata eden küllî şuur,</strong></p>
<p><strong>tagayyürden münezzeh bir tağyir edicinin vücudunu istilzam eden tagayyüratındaki intizam-ı mükemmel,</strong></p>
<p><strong>bir merkez etrafındaki mütedahil daireler gibi müttefik tesbihatları,</strong></p>
<p><strong>istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla edilen üç nevi duaların makbuliyeti.</strong></p>
<p><strong>mevcudatın münacatları ve ibadetleriyle mazhar oldukları şuhudat ve füyuzatları,</strong></p>
<p><strong>mukadderatındaki intizam,</strong></p>
<p><strong>Fâtırını zikretmekle mutmain oluşları,</strong></p>
<p><strong>mevcudatın mebde ile müntehâlarını birleştiren hayt-ı vuslatın ibadet oluşu ve ibadet vasıtasıyla kemâlâtlarının zuhur edişi ve Sâniinin o mevcudu halk etmekteki makasıdının tahakkuk etmesi,</strong></p>
</div>
</blockquote>
<div class="entry-content">
<blockquote><p><strong>Ve hâkezâ, kâinatın sair şuûnat ve ahval ve keyfiyâtı şehadet eder ki, bütün bunlar birtek Müdebbir-i Hakîmin tedbirinde ve Ehad-i Samed olan bir Mürebbî-i Kerîmin terbiyesi altındadır. Ve bunların hepsi, birtek Seyyidin hizmetinde ve birtek Mutasarrıfın tasarrufundadırlar. Ve hepsinin de masdarı öyle bir Vâhidin kudretidir ki, mektubatından herbir mektup üzerinde ve sahâif-i mevcudatından herbir sayfa üzerinde vahdet hâtemleri kesretle tezahür etmiştir.</strong></p></blockquote>
<p>İşte bu meraklı yolcu, <strong>bu cevvde</strong></p>
<p><strong>bulutu teshirden,</strong></p>
<p><strong>rüzgârı tasriften,</strong></p>
<p><strong>yağmuru tenzilden</strong></p>
<p><strong>ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitir, “Âmentü billâh” der.</strong></p>
<p><strong>Birinci Makam’ın ikinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tasrif ve tenzil ve tedbir hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, cevv-i semâ bütün içindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.”</p>
<p>fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşahedatını ifade eder.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ÜÇÜNCÜ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Küre-i arz,</strong></p>
<p><strong>—Zîhayatın bahar faslında icad ve idaresi.</strong></p>
<p><strong>Sonra o seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafire,</strong> küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki: “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar görür ki: Arz meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haşr-i âzamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin enva’ını bütün erzak ve levazımatlarıyla içine alıp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.</p>
<p><strong>Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki her bir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız birtek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:</strong></p>
<p>Yüzbin enva’ın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor</p>
<p>ve gayet rahîmane terbiye ediliyor</p>
<p>ve gayet mu’cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor</p>
<p>ve gayet müdebbirane idare olunuyor</p>
<p>ve gayet müşfikane iaşe ve it’am ediliyor</p>
<p>ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor.</p>
<p>Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nev’i et’ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahman-ı Rahîm’in gayet müşfikane ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.</p>
<p><strong>Kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, mütenâhi ve gayr-ı mütenâhi, herşey müsâvidir.</strong> O Sâni-i Hakîmin mucizâtı olan mâzinin bütün vukuat ve garâibi şehadet eder ki, o Sâni, Hallâk-ı Alîm ve Azîz-i Hakîm olduğundan, istikbalin bütün imkânât ve acâibine kadirdir.</p>
<p><strong>Her türlü noksandan ve kusurdan münezzehtir o Zat ki,</strong></p>
</div>
<blockquote><p><strong>ilminin mucizeleri, san’atının harikaları, cûd ve sehâsının hediyeleri ve lûtfunun burhanları olan</strong></p>
<p><strong>müzeyyen hayvânâtı, münakkaş kuşları, meyveli ağaçları ve çiçekli nebâtâtı ile,</strong></p>
<p><strong>yeryüzü bahçesini san’atının meşheri, mahlûkatının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekliği, Cennetinin tarlası, mahlûkatının resmi geçit meydanı, mevcudatının seyelângâhı, masnuatının ölçeği yapmıştır.</strong></p></blockquote>
<p><strong>Bu yeryüzü bahçelerinde</strong></p>
<blockquote><p><strong>meyvelerin ziynetiyle gülen çiçeklerin tebessümü, seher yeliyle şakıyan kuşların sec’aları, çiçeklerin yaprakçıklarındaki damlaların şıpıltısı ve validelerin küçük yavrulara olan terahhumu</strong></p></blockquote>
<p><strong>Cin ve insana ve hayvânat ve ruhaniyat ve melâikeye bir Vedûd’un kendisini tanıttırması, bir Rahmân’ın kendini sevdirmesi, bir Hannân’ın terahhumu, bir Mennân’ın en lâtif rahmet cilvelerini izhar etmesidir</strong>.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Elhasıl</span>: Bu</strong> sahife-i hayatiye-i bahariye, haşr-i âzamın yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rûm Sûresi, 30:50. âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin manalarını mu’cizane ifade eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde <strong>لاَ</strong> <strong>اِلهَ</strong> <strong>اِلاَّ</strong> <strong>اللّهُ</strong> dediğini anladı.</p>
<p><strong>Sen her kusurdan ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzehsin. Sen öyle bir Zât-ı Zülcelâlsin ki,</strong></p>
<blockquote><p><strong>semâ, yıldızlarının ve güneşlerinin ve aylarının kelimeleriyle ve bütün bunlardaki hikmet remizleriyle,</strong></p>
<p><strong>dünya semâsı, bulutlarının ve gök gürültüsünün ve şimşeklerin ve yağmurların kelimeleriyle ve bütün bunlardaki faydaların işaretiyle,</strong></p>
<p><strong>yeryüzü, madenlerinin ve nebatlarının ve ağaçlarının ve hayvanatının kelimeleriyle ve bütün bunlardaki intizamatın delâletiyle,</strong></p>
<p><strong>nebat ve ağaçlar ise, yapraklar ve çiçekler ve meyveler kelimatıyla ve bütün bunların muhtaç zevilhayata menfaatlerinin tasrihatıyla,</strong></p>
<p><strong>çiçekler ve meyveler ise, tohumlarının ve kanatçıklarının ve çekirdeklerinin ve onlardaki acaib-i san’atın kelimatıyla,</strong></p>
<p><strong>çekirdekler ve tohumlar ise, bilmüşahede sümbüllerinin lisanıyla ve habbeciklerinin kelimeleriyle,</strong></p></blockquote>
<p><strong>her bir nebat ise</strong></p>
<p><strong>-tomurcuklarının inkişafı sırasında, müzeyyen çiçeklerinin ve muntazam sümbüllerinin ağzıyla yavrularının tebessümü hengâmında gayet vazıh ve zahir bir surette görüldüğü gibi-</strong></p>
<p><strong>ölçülü tohumlarının ve intizamlı habbeciklerinin kelimeleriyle,</strong></p>
<p><strong>şekillerinin ve o şekiller içindeki renklerinin</strong></p>
<p><strong>ve o renkler içindeki tadlarının</strong></p>
<p><strong>ve o tatmaklar içindeki güzel kokularının</strong></p>
<p><strong>ve o güzel kokular ( On iki perde perde üstünde, burhan burhan içinde, delil delil içinde, bir çiçekten muhtelif nağamat ve mütenevvi lemeatla Nakkaş-ı Ezelîyi kalbe gösteriyor, aklın gözünü baktırıyor.)  içindeki nakışlarının</strong></p>
<p><strong>ve o nakış içindeki ziynetinin</strong></p>
<p><strong>ve o ziynet içindeki boyasının</strong></p>
<p><strong>ve o boya içindeki san’atın</strong></p>
<p><strong>ve o san’at içindeki tevzinin</strong></p>
<p><strong>ve o tevzin içindeki tanzimin</strong></p>
<p><strong>ve o tanzim içindeki mizanın</strong></p>
<p><strong>ve o mizan içindeki nizamın lisanıyla</strong>, <strong>Seni hamdinle tesbih ederler.</strong></p>
<p><strong>O nebatlardan her biri, çiçeklerinin zarif gözlerinden</strong></p>
<p><strong>ve sümbüllerinin tazecik dişlerinden takattur eden ve Senin kendini kullarına tanıtıp sevdiren taarrüf ve teveddüdünün cilvelerindeki lemeattan tereşşuh eden bir tarifle, Senin tecelliyât-ı sıfâtını tavsif, cilve-i esmânı tarif ve teveddüdünü tefsir eder.</strong></p>
<p>İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden birtek sahifenin yirmi vechinden birtek vechinin muhtasar şehadeti ile o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı manasında olarak ve o müşahedatları ifade için, <strong>Birinci Makam’ın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki,</p>
<p>umumiyet ve şümul ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen,</p>
<p>bütün zevilhayatın iaşesi için tohumların teshir ve tedbir ve terbiye ve feth ve tevzi ve muhafaza ve idaresi ve Rahmâniyet ve Rahîmiyet hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle,</p>
<p>arz, bütün içindekiler ve üzerindekilerle Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.”</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN DÖRDÜNCÜ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Denizlerin ve büyük nehirlerin</strong> <strong>cezbekârane cûş u huruşla zikirleri…</strong></p>
<p><strong>Sonra</strong> <strong>o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan îmanı kuvvetlenip ve manevî terakkiyatın miftahı olan marifeti ziyadeleşip ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan îman-ı billah hakikatı bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe</strong> onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; <strong>sema, cevv ve arzın</strong>mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde “Hel min mezîd” deyip dururken, <strong>denizlerin ve büyük nehirlerin</strong> cezbekârane cûş u huruşla zikirlerini ve hazîn ve leziz seslerini işitir. <strong>Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile:</strong> “Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:</p>
<p>Hayatdarane mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür’atli bir surette bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.</p>
<p><strong>Sonra denizlerin içlerine bakar</strong>, görür ki:</p>
<p>Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelal’in, bir Rahîm-i Zülcemal’in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.</p>
<p><strong>Sonra o misafir, nehirlere bakar,</strong> görür ki:</p>
<p><strong>Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmane ve rahîmanedir; bilbedahe isbat eder ki,</strong> bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelali Vel İkram’ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, “Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivayet edilmiş. Yani; zâhirî esbabın pek fevkinde olduklarından, manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenub tarafından, “Cebel-i Kamer” denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Varidatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vasiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i Mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet manidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor. <strong>İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve şehadetlerinin binden birisini gördü. </strong>Ve umumu bil’icma’ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ der ve bu şehadete denizler mahlûkatı adedince şahidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek manasında, <strong>Birinci Makam’ın dördüncü mertebesinde:</strong> “Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve intizamı bilmüşahede görünen teshir ve muhafaza ve iddihar ve idare hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, denizler ve nehirler bütün içindekilerle beraber Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.”  denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN BEŞİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Dağlar ve sahralar…</strong></p>
<p><strong>Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar,</strong> <strong>“Sahifelerimizi de oku!”</strong> diyorlar. O da bakar, görür ki:</p>
<p><strong>Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır.</strong></p>
<p>Meselâ  : Dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve muvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan  “Dağları direk (yapmadık mı?)” Nebe Sûresi, 78:7.”Yeryüzünde sâbit dağlar diktik.” Hicr Sûresi, 15:19. “Dağları sapa sağlam dikti.” Nâziât Sûresi, 79:32. gibi çok âyetlerle ferman ediyor.</p>
<p>Hem meselâ, <strong>dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menba’lar, sular, mâdenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerîmane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe kudreti nihayetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve ambarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler</strong>, diye anlar.</p>
<p>Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, “Âmentü Billah” der.</p>
<p>İşte bu manayı ifade için <strong>Birinci Makam’ın beşinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, Rabbânî ihtiyat maddelerinin bilmüşahede vâsi ve âmm ve muntazam ve mükemmel iddihar ve idare ve muhafaza ve tedbiri ve tohumların neşri hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle,</p>
<p>bütün dağlar ve sahrâlar bütün içindekiler ve üzerindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ALTINCI MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Eşcar ve nebatat âleminin kapısı…</strong></p>
<p>Sonra, o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, <strong>eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı.</strong> Onu içeriye çağırdılar. “Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki: Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın enva’ları bil’icma’ beraber  اِلهَ اِلاَّ  هُوَ <strong> </strong>لاَ<strong>  diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatlı yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve </strong>لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ  <strong> dediklerine delalet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikatı gördü:</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Birincisi:</strong> </span>Pek zâhir bir surette kasdî bir in’am ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan <strong>manası ve hakikatı</strong> her birisinde hissedildiği gibi; mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>İkincisi:</strong></span> Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir manası ve hakikatı, o hadsiz enva’ ve efradda gündüz gibi aşikâre görünüyor ve bir Sâni’-i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Üçüncüsü:</strong></span> O hadsiz masnuatın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlı, zînetli olarak, mâhdud ve madud ve birbirinin misli ve basit ve camid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlışsız, hatasız bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattır ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı isbat eden şahidler var diye, bildi. “Elhamdû lillâhi alâ nimeti’l-îman” dedi.</p>
<p>İşte bu <strong>mezkûr hakikatları ve şehadetleri </strong>ifade manasıyla, <strong>Birinci Makam’ın altıncı mertebesinde</strong> :</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mizanlı ve fesahatli yapraklarının ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin ve intizamlı ve belâgatli meyvelerinin kelimeleriyle konuşan ve tesbih eden bütün ağaç ve nebat nevilerinin icmâı, birbirinin misli ve benzeri olan mahdut çekirdek ve habbeciklerden süslü ve birbirinden farklı ve mütenevvi, gayr-ı mahdut suretlerinin hepsinin birden fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, kasdî ve rahmetli in’âm ve ikram ve ihsan hakikatinin ve iradeli ve hikmetli temyiz ve tezyin ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, icmâ ile Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. “ denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN YEDİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Hayvanat ve tuyur âleminin kapısı…</strong></p>
<p><strong>Sonra, seyahat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve îman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapısı hakikat-bîn olan aklına ve marifet-aşina olan fikrine açıldı.</strong> <strong>Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle</strong> onu içeriye çağırdılar, “Buyurun” dediler. O da girdi ve gördü ki: Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil’ittifak lisan-ı kal ve lisan-ı halleriyleلاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; herbiri bizzât birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhanî ve manidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâni’lerini tavsif edip hamd ü sena ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvaları ve cihazları ve a’zaları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallak ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyetine şehadet getirdiklerine kat’î delalet eden <strong>üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede etti.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi:</span><span style="color: #000080;"> </span>Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmane icad ve san’at-perverane ibda’ ve ihtiyarkârane ve alîmane halk ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya etmek hakikatıdır ki; zîruhlar adedince şahidleri bulunan bir bürhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>İkincisi</strong></span>:<strong> O hadsiz masnu’larda birbirinden sîmaca farikalı ve şekilce zînetli ve miktarca mizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki: Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey’den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü:</span> Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir heyette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatı tenvir eder.</strong></p>
<p><strong>İşte bu üç hakikatın ittifakıyla,</strong> hayvanların bütün enva’ı, beraber öyle bir لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip şehadet getiriyorlar ki; güya zemin büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   diyerek semavat ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. <strong>Birinci Makam’ın yedinci mertebesinde</strong> bu mezkûr hakikatları ifade manasıyla :</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mevzun ve muntazam ve fasih hasselerinin ve kuvvelerinin ve hissiyat ve lâtifelerinin kelimeleriyle ve mükemmel ve beliğ cihazat ve cevarih ve âlât ve âzâlarının kelimeleriyle hamd ve şehadet eden bütün hayvanat ve tuyur nevilerinin ittifakı, birbirinin misli ve benzeri, mahsur ve mahdut sayıda yumurta ve katrelerden muntazam, muhtelif, mütenevvi ve gayr-ı mahsur suretlerinin fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, iradeli icad ve sun’ ve ibdâ’ hakikatinin ve kasdî temyiz ve tezyin hakikatinin ve hikmetli takdir ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN SEKİZİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—İnsanlar âlemi ve beşer dünyası;</strong></p>
<p><strong>—Nev’-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler…</strong></p>
<p><strong>Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için,</strong> <strong>insanlar âlemine ve beşer dünyasına</strong> girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki: Nev’-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil’icma’ beraber لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu’cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve <strong>beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îman-ı billaha davet ile ders veriyorlar</strong> gördü. O da, o nurani medresede diz çöküp derse oturdu.</p>
<p>Gördü ki: <strong>Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu’cizeler bulunduğundan,</strong> herbirinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip îmana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zâtların icma’ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsiz mu’cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip îman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; îman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.</p>
<p>Evet, enbiyayı (Aleyhimüsselâm), Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan</p>
<p>hadsiz mu’cizatlarından</p>
<p>ve hakkaniyetlerini gösteren muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından</p>
<p>ve hak olduklarına delalet eden şahsî kemalâtlarından</p>
<p>ve hakikatlı talimatlarından</p>
<p>ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i îmanlarından</p>
<p>ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından</p>
<p>ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından</p>
<p>ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba’larıyla hakikate, kemalâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka,</p>
<p>onların ve o pek ciddî muhbirlerin <strong>müsbet mes’elelerde icmâı ve ittifakı ve tevatürü ve isbatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku</strong> öyle bir <strong>hüccettir ve öyle bir kuvvettir</strong> ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz.</p>
<p>Ve îmanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i îmanî aldı.</p>
<p>İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade manasında <strong>Birinci Makam’ın sekizinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün enbiyanın, tasdik edici ve tasdike mazhar mucizât-ı bâhirelerinin kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN DOKUZUNCU MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Enbiyaların</strong><strong> (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler…</strong></p>
<p><strong>Sonra îmanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı tâlib, Enbiya Aleyhimüsselâm’ın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar.</strong> O da girdi, gördü ki:</p>
<p>Binlerle dâhî ve yüzbinlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i îmaniyeyi isbat ediyorlar.</p>
<p>Evet, istidadları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı îmaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir.</p>
<p>Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî mes’elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler.</p>
<p>-Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.- Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.</p>
<p>İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın dokuzuncu mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün asfiyanın, muhakkak ve müttefik ve parlak burhanlarının kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONUNCU MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Cadde-i kübra-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mi’rac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan</strong> ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler…</p>
<p><strong>Sonra, îmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan</strong> o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyle tevessü’ eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve <strong>cadde-i kübra-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mi’rac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan</strong> ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar.</p>
<p>O da girdi, gördü ki:</p>
<p>O ehl-i keşf ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bil’icma’ müttefikan  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ   diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilân ediyorlar.</p>
<p><strong>Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler</strong></p>
<p><strong>ve çeşit çeşit ziyalı levnler</strong></p>
<p><strong>ve başka başka hakikatlı tarîkatlar</strong></p>
<p><strong>ve muhtelif doğru meslekler</strong></p>
<p><strong>ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma’ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti</strong> ve <strong>enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku</strong> ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.</p>
<p>İşte bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın onuncu mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, bütün evliyanın, muhakkak ve musaddak ve zahir keşif ve kerametlerinin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONBİRİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurları…</strong></p>
<p><strong>Sonra kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, îman-ı billahtan ve marifetullahtan neş’et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, îmanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:</strong></p>
<p><strong>“Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır</strong></p>
<p><strong>ve kâinatın mevcudatı hayata musahhardır</strong></p>
<p><strong>ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur</strong></p>
<p><strong>ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur</strong></p>
<p><strong>ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır.</strong></p>
<p><strong>Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (a.s.m.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail’in (a.s.) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor.</strong></p>
<p><strong>Öyle ise keşke ben semavat ehli ile dahi görüşseydim; onlar ne fikirde olduklarını bilseydim; Çünkü “Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır” diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti: “Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i îmaniyeye en evvel biz îman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bil’ittifak, bu kâinat hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir.” dediklerini bildi ve onun nur-u îmanı parladı, zeminden göklere çıktı.</strong></p>
<p>İşte bu yolcunun melaikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın on birinci mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, <strong>insanların nazarına temessül eden ve beşerin havâs kısmıyla konuşan melâikenin ittifakı, birbirine tetabuk ve tevafuk eden ihbaratıyla</strong>, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONÜÇÜNCÜ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı…</strong></p>
<p><strong>Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismanî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından,</strong> âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen <strong>müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı açıldı. </strong>Baktı ki; onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında <strong>insanî berzahlardır</strong> ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: “Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. <strong>Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız ile istifade etmeliyiz,</strong> dedi, mütalaaya başladı. Gördü ki:</p>
<p>İstidadları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akılların îman ve tevhiddeki ittisafkârane ve râsihane itikadları tevafuk ve sebatkârane ve mutmainane kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor.</p>
<p>Demek tebeddül etmeyen bir hakikata dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metin bir hakikata girmiş, kopmuyor.</p>
<p>Öyle ise bunların nokta-i îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma’ları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranidir ve hakikata açılan ışıklı bir penceredir.</p>
<p>Hem gördü ki: <strong>Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübayin olan o umum selim ve nurani kalblerin erkân-ı îmaniyedeki müttefikane ve itminankârane ve müncezibane keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor. Demek, hakikata mukabil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbaniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedaniye olan nurani kalbler, şems-i hakikata karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icma’ları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir.</strong></p>
<p><strong>Çünkü hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrane ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü Billah” dediler.</strong></p>
<p>İşte bu yolcunun müstakim akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği marifet-i îmaniyeye kısa bir işaret olarak <strong>Birinci Makam’ın onüçüncü mertebesinde</strong>     :</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. <strong>Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de</strong>, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiş.</p>
<p><strong>Celâli yüce olan Allah, ilmi ve kudretiyle herşeyden nihayet derecede büyüktür. Zira O öyle bir Hallâk, Fettah, Faal, Allâm, Vehhab ve Feyyazdır ve öyle bir Şems-i Ezelîdir ki, şu kâinat, bütün envâ ve mevcudatıyla beraber, Onun envârının gölgeleri, Onun ef’âlinin eserleri, Onun esmâsının çeşit çeşit tecelliyâtının renk renk nakışları, Onun kaza ve kader kaleminin hatları, Onun sıfâtının ve cemal ve celâl ve kemâlinin tecelliyâtının aynalarıdır.</strong></p>
<blockquote><p><strong>Bütün kütüb ve suhufuyla ve tekvinî ve Kur’ânî âyetleriyle Şâhid-i Ezelînin icmâı,</strong></p>
<p><strong>zâtında ve zerrâtındaki iftikar ve ihtiyacatıyla beraber üzerinde tezahür eden gınâ-yı mutlak ve servet-i mutlaka ile arz ve âlemin icmâı,</strong></p>
<p><strong>zevil’ervahtan ervâh-ı neyyire ve kulûb-u münevvere ve ukul-ü nuraniye sahibi olan bütün ehl-i şuhud enbiya ve evliya ve asfiyanın, bütün tahkikat ve keşfiyat ve füyuzat ve münacatlarının icmâı ile,</strong></p>
<p><strong>arzdan ecrâm-ı ulviye ve süfliyeye kadar bütün bunlar, had ve hesaba gelmez kat’î şehadetleri ve yakîne dayanan tasdikleriyle,</strong><strong>tekvinî ve Kur’ânî âyetlerin şehadetlerini ve Vâcibü’l-Vücudun bizzat şehadeti demek olan suhuf ve kütüb-ü semâviyenin şehadetlerini kabul ile ittifak etmişlerdir ki, bu mevcudat Onun kudretinin âsârı ve kaderinin mektubatı esmâsının aynaları ve envârının temessülâtıdır.</strong></p></blockquote>
<p><strong>Onun celâli herşeyden yücedir ve Ondan başka ilâh yoktur.</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN </strong></span><span style="color: #000080;"><strong>ONDÖRDÜNCÜ VE ONBEŞİNCİ MERTEBELERİ</strong></span></p>
<p><strong>—Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub’dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor…</strong></p>
<p>Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, madem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli ve san’atlı hadsiz masnu’larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu’cizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. <strong>Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir</strong>. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratından bilmeliyiz dedi; <strong>kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:</strong></p>
<p><strong>Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub’dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor.</strong> Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu’larının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu sıfâtıyla bildiriyor.</p>
<p>Evet, yüz bin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlahîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev’-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mu’cizatlarıyla, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve <strong>vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlahîdir. Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştanbaşa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü</span>:</strong> Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nazenini ve en müştakı olan hakikî insanların münacatlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe’nidir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dördüncüsü</span>:</strong> İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Beşincisi</span>:</strong> En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve mâlikini bulmağa en müştak; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zât, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş’ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır.</p>
<p>İşte, <strong>tenezzül-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî ve mukabele-i Rahmanî ve mükâleme-i Sübhanî ve iş’ar-ı Samedanî hakikatlarını tazammun eden, umumî semavî vahiylerin icma’ ile Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine delaletleri öyle bir hüccettir</strong> ki; gündüzdeki güneşin şuaatının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.</p>
<p>Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir, fakat iki fark vardır:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.</p>
<p>Meselâ:</p>
<p>Nasıl ki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birisi</span>:</strong> Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> Sultanlık ünvanı ile ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsı ile hususî bir münasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonu ile hususî konuşmasıdır.</p>
<p>Öyle de Padişah-ı Ezelî’nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanı ile vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi, her bir ferdin ve her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle hususî bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>İkinci fark:</strong> </span>Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. <strong>Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi</strong> çeşit çeşit hem pekçok enva’larıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.</p>
<p>De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109. âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.</p>
<p>Sonra; <strong>ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı</strong>, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> Teveddüd-ü İlahî denilen, kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin ve rahmaniyetin muktezasıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> İbadının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü:</span></strong> Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdadlarına ve feryadlarına ve tazarruatlarına fiilen imdad ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dördüncüsü</span>:</strong> Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfızını bulmağa pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbaniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rububiyetin zarurî ve vâcib bir muktezasıdır diye anladı.</p>
<p><strong>Sonra ilhamın şehadetine baktı,</strong> gördü: Nasılki güneşin -faraza- şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde ziyasındaki yedi rengi yedi sıfatı olsaydı, o cihette ışığında bulunan şuaları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hacatına cevab vermesi ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahamet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi…</p>
<p>aynen öyle de: Ezel ve ebedin zülcelal sultanı ve bütün mevcudatın zülcemal hâlık-ı zîşanı olan Şems-i Sermedî’nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak herşeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iş bir işe, bir hitab bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil’ittifak o Şems-i Ezelî’nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi.</p>
<p>İşte, bu meraklı <strong>misafirin âlem-i gaybdan aldığı</strong>ders-i marifetine kısa bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, tenezzülât-ı İlâhiyeyi ve mükâlemât-ı Sübhâniyeyi ve taarrüfât-ı Rabbâniyeyi ve kullarının münâcâtına mukabelât-ı Rahmâniyeyi ve mahlûkatına vücudunu ihsas eden iş’ârât-ı Samedâniyeyi mutazammın bütün hak vahiylerin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, teveddüd-ü İlâhiyeyi ve mahlûkatının duâlarına icâbât-ı Rahmâniyeyi ve kullarının istiğaselerine imdadat-ı Rabbâniyeyi ve masnuatına vücudunu bildiren ihsasat-ı Sübhâniyeyi mutazammın sadık ilhamların ittifakı, O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONALTINCI MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Bu mevcudatın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve Kur’anıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm…</strong></p>
<p><strong>Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki</strong>: Madem bu kâinatın mevcudatıyla mâlikimi ve hâlıkımı arıyorum.</p>
<p>Elbette her şeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve Kur’anıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi. Gördü ki: O asır, hakikaten o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.</p>
<p>Hem kendi aklına dedi: <strong>Biz, en evvel bu fevkalâde zâtın (a.s.m.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz, sonra hâlıkımızı ondan sormalıyız diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> Bu zâtta (a.s.m.) -hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi- bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve  “Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1. “Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” Enfâl Sûresi, 8:17. âyetlerinin sarahatıyla: bir parmağının işaretiyle Kamer iki parça olması; ve bir avucu ile, a’dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat’î ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mu’cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan üçyüzden ziyade bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub olan Mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m.) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları ona havale ederek dedi ki: Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu’cizat-ı bahiresi bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi</span>:</strong> Elinde bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın yedi vecihle hârika olmasıdır. Ve bu Kur’anın kırk vecihle mu’cize olduğu ve kâinat hâlıkının sözü bulunduğu kuvvetli delilleriyle beraber, “Yirmi beşinci Söz  ve  Mu’cizat-ı Kur’aniye” namlarındaki  Risâle-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden; onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (a.s.m.) fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü </span>:</strong> O zât (a.s.m.), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir îman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat; ondört asrı ve nev’-i beşerin humsunu, âdilane, hakkaniyet üzere ve müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.</p>
<p>Hem ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve mâden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.</p>
<p>Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün enva’ında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde, tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasıyla ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.</p>
<p><strong>Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşen-ül Kebir ile öyle bir marifet-i Rabbaniye ile öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münâcât’ın başında, Cevşen-ül Kebir’in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur diyecek.</strong></p>
<p>Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.</p>
<p><strong>Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu’cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki;</strong> o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüd, hiçbir za’f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i îmaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i îmanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; îmanı dahi emsalsizdir.</p>
<p><strong>İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan pesendane bir davet ve mu’cizane bir îman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dördüncüsü</span>:</strong> Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) icma’ı, nasılki vücud ve vahdaniyet-i İlahiyyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtın (a.s.m.) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünkü Enbiya Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa; o zâtta (a.s.m.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasılki lisan-ı kal ile; Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zâtın (a.s.m.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işaratından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub’da güzelce beyan ve isbat edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip, davasını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kal ve icma’ ile vahdaniyete delalet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Beşincisi</span>:</strong> Bu zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikata, kemalâta, keramata, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdaniyete delalet ettikleri gibi; üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine, icma’ ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velayetle müşahede etmeleri ve umumunu nur-u îman ile ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Altıncısı</span>:</strong> Bu zâtın ümmiliğiyle beraber getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği marifet-i İlahiyyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü’minîn, bu zâtın üss-ül esas davası olan vahdaniyeti, kuvvetli bürhanlarıyla bil’ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı azamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ: Risâle-i Nur, yüz parçasıyla, bu zâtın sadakatının bir tek bürhanıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yedincisi</span>:</strong> Âl ve ashab namında ve nev’-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meşhuru ve en muhterem ve namdarı ve en dindar ve en keskin nazarlı taife-i azîmesi; kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle, bu Zâtın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma’ ile ve sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmanları, güneşin ziyasına delalet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sekizincisi</span>:</strong> Bu kâinat, nasılki kendini icad ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve nakkaşına delalet eder. Öylede; kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlahiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbanî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebirin manalarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zâtın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dokuzuncusu</span>:</strong> Madem bu san’atlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve san’atkârlığının kemalâtını teşhir etmek ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev’ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbanî it’amlar ve ziyafetlerle, kendi rububiyetine karşı minnetdarane ve müteşekkirane ve perestişkârane ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece ve gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı îman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavî tokatlar ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve ondan istimdaT eden ve muvaffakıyet isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu Zât olacak. (a.s.m.)</p>
<p>Hem aklına dedi: Madem bu mezkûr dokuz hakikatlar bu zâtın sıdkına şehadet ederler; elbette bu âdem, benî-âdem’in medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır. Ve O’na “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i Benî-Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın haşmet-i saltanat-ı maneviyesinin nısf-ı arzı istilası ve şahsî kemalâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim zât budur, Hâlıkımız hakkında en mühim söz onundur.</p>
<p>İşte gel bak! Bu hârika Zât’ın yüzer zâhir ve bâhir kat’î mu’cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler âlî ve esaslı hakikatlarına istinaden, bütün davalarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delalet ve şehadet ve o Vâcib-ül Vücud’u isbat ve ilân ve i’lam etmektir.</p>
<p>Demek bu kâinatın manevî güneşi ve Hâlıkımızın en parlak bir bürhanı bu Habibullah denilen zâttır ki; onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma’ var:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birincisi</span>:</strong> “Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek” diyen İmam-ı Ali (Radıyallahü Anh) ve yerde iken arş-ı azamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı Azam (k.s.) gibi keskin nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi’ ve Âl-i Muhammed namıyla şöhretşiar-ı âlem olan cemaat-ı nuraniyenin icma’ ile tasdikleridir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkincisi:</span></strong> Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitabsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak, şarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve “Sahabe” namıyla dünyada namdar olan cemaat-ı meşhurenin ittifakla can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli îmanla tasdikleridir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncüsü</span>:</strong> Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-ı uzmasının tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu zâtın vahdaniyete şehadeti şahsî ve cüz’î değil, belki umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti. İşte Asr-ı Saadete aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun, o medrese-i nuraniyeden aldığı derse bir kısa işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın onaltıncı mertebesinde</strong> <strong>böyle</strong>:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, Kur’ân’ının azamet-i saltanatı ve dininin haşmet-i vüs’ati ve kemâlâtının kesreti ve hattâ düsmanlarının tasdikiyle dahi ahlâkının ulviyetiyle, fahr-i âlem ve şeref-i nev-i benî Âdem olan Zât (a.s.m.), O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, o Zât (a.s.m.), zâhir ve bâhir ve musaddık ve musaddak yüzlerce mucizâtının kuvvetiyle ve dininin sâti’ ve kàti’ binlerce hakaik-i diniyesinin kuvvetiyle ve Ehl-i Beytinin icmâıyla ve basar sahibi Ashabının ittifakıyla ve ümmetinden burhan ve nuranî basiret sahibi muhakkiklerin tevafukuyla, O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.” denilmiştir.</p>
<p><strong>Yine yukarıda geçenlerin hepsini şahit tutarak ve onların hepsiyle beraber şehadet ederiz ki,</strong></p>
<p>Muhammed Senin kulun, peygamberin, âlemlerde seçkin kıldığın kulun, halilin, mülkünün cemâli, san’atının melîki, inayetinin pınarı, hidayetinin güneşi, muhabbetinin lisanı, rahmetinin misali, mahlûkatının nuru, mevcudatının şerefi, kâinatının tılsımının keşşafı, saltanat-ı rububiyetinin dellâlı, isimlerinin hazinelerinin tarif edicisi, kullarına Senin emirlerini talim edici, kitab-ı kâinatının âyâtının müfessiri, mahlûkatındaki tecelliyatını görmek ve zîşuur kullarına göstermek için medar yaptığın zat, kendi cemâline ve esmâna olan muhabbetinin ve san’atına ve masnuatına mahlûkatının mehasinine olan muhabbetinin mir’âtı; âlemlere rahmet olarak ve bu âlem sarayının nakışlarındaki renk ve san’atların hikmetleriyle saltanat-ı rububiyetinin kemâlâtındaki güzellikleri beyan etmek ve âlem kitabının kelimelerindeki, âyetlerindeki ve satırlarındaki hikmetlerin işaretiyle Senin isimlerinin hazinelerini tarif etmek ve marziyatını bildirmek üzere gönderdiğin habibin ve resulündür, ey Göklerin ve Yerlerin Rabbi!</p>
<p>O’na ve âline ve ashabına ve ihvanına, her anda ve her zamanda milyonlar salât ve selâm olsun.</p>
<p><strong>Ey Hafîz, ey Hâfız, ey Hayru’l-Hâfızîn olan Allahım,</strong></p>
<p><strong>Bize ihsan ettiğin bu şehadetleri Senin hıfz ve himayene ve Senin rahmetine tevdi ediyoruz. Haşir ve mizan gününe kadar onları hıfzeyle. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.</strong></p>
<p><strong>Ezelden ebede her türlü hamd, Allah’a mahsustur. Onun vücub-u vücuduna öyle bir zat delâlet eder, insanlara Onun evsaf-ı celâl ve cemal ve kemalini öyle bir zat ilân eder ve Onun Vâhid ve Ferd ve Samed olduğuna öyle bir zat şahitlik eder ki, o</strong></p>
<blockquote><p><strong>bütün kâinatın ve bütün enbiya ve evliyanın tasdikiyle musaddak şahid-i sadık ve bütün ehl-i tahkikin tahkikatıyla müeyyed burhan-ı nâtık,</strong></p>
<p><strong>bütün enbiya ve mürselînin icmâ ve tasdik ve mucizelerinin sırrına mazhar olan efendisi,</strong></p>
<p><strong>bütün evliya ve sıddıkînin ittifak ve tahkikat ve kerametlerini hâvi olan imamı,</strong></p>
<p><strong>harika irhasat ve bâhir mucizat ve kat’î ve vazıh burhanlar sahibi,</strong></p>
<p><strong>zâtında güzel hasletlerin en nihayet merâtibini, vazifesinde ahlâk-ı ulviyeyi, şeriatinde en yüksek seciyeleri câmi,</strong></p>
<p><strong>Kur’ân’ı indiren Zât-ı Zülcelâlin tevfiki ve Kur’ân’ın i’câzı ve kendisine Kur’ân inen zâtın ona kuvvet-i imanı ve Kur’ân’ın</strong><strong>muhatabı olan ümmetinin keşif ve tahkikatının icmâıyla, vahy-i Rabbânînin mazharı,</strong></p>
<p><strong>âlem-i gayb ve âlem-i melekûtu seyir ve temâşâ eden,</strong></p>
<p><strong>ervâhı müşahede ve melâikeye refakat eden ve cin ve insin mürşidi olan,</strong></p>
<p><strong>şecere-i hilkatin en münevver meyvesi,</strong></p>
<p><strong>hakkın sirâcı, hakikatin burhanı, muhabbetin lisanı, rahmetin timsali, kâinat tılsımının keşşâfı, muammâ-yı hilkatin halledicisi, saltanat-ı Rububiyetin dellâlı,</strong></p>
<p><strong>Hâlık-ı Kâinatın, bu mevcudatın hilkatindeki makasıdının medar-ı zuhuru,</strong></p>
<p><strong>kâinatın kemâlâtının vasıta-i tezahürü,</strong></p>
<p><strong>şahsiyet-i mâneviyesinin remz-i ulviyetiyle, Fâtır-ı Âlemin bu kâinatı onu nazara alarak halk ettiği anlaşılan (öyle ki, Sâni-i Âlem ona bakmış, onun ve emsâlinin hürmetine bu âlemi yaratmış),</strong></p>
<p><strong>düsturlarıyla, saadet-i dâreynin desatirine bir enmuzec olan din ve şeriat ve İslâmiyetin sahibidir. Öyle ki, o din, âdetâ kitab-ı kâinattan süzülmüş bir fihriste, Kur’ân ise bu kâinat âyâtını okumak için ona inmiş gibidir. Onun getirdiği din-i hak şu vaziyetiyle, Kâinat Nâzımının nizamı olduğuna işaret eder. Çünkü şu nizam-ı etem ve ekmel olan kâinatın nâzımı kim ise, bu nizam-ı ahsen ve ecmel olan dinin nâzımı da O’dur.</strong></p></blockquote>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONYEDİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan…</strong></p>
<p>Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim hâlıkımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye başladı.</p>
<p>Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risâle-i Nur’a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risâle-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki; onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Risâle-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’aniyesi olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektub’un âhiri, Kur’anın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş. Kur’anın vech-i i’cazını ve hak Kelâmullah olduğunu isbat etmek cihetini Risâle-i Nur’a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.</p>
<p><span style="color: #000080;">  </span><strong><span style="color: #000080;">Birinci Nokta</span>:</strong> Nasılki Kur’an bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu’cizesidir. Öyle de Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delail-i nübüvvetiyle ve kemalât-ı ilmiyesiyle Kur’anın bir mu’cizesidir ve Kur’an kelâmullah olduğuna bir hüccet-i katıasıdır.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkinci Nokta</span>:</strong> Kur’an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılab yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçüncü Nokta</span> :</strong> Kur’an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâ’be’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediblerin “Muallakat-ı Seb’a” namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâ’be’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”</p>
<p>Hem bedevî bir edib: “Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94. âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim.”</p>
<p>Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma’ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur’an’ın belâgatı, takat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez.”</p>
<p>Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz.” diye ilân ettiği halde o asrın muannid belîğleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.</p>
<p>Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâğatı umumun fevkindedir. Hattâ bir adam  “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’i tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1. âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” <strong>O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; Mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak; hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar.</strong></p>
<p>Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede et.</p>
<p>Ve bu âyetin derece-i belâgatını zevkederek, sair âyetleri buna kıyasla, Kur’ân’ın zemzeme-i belâğatı arzın nısfını ve nev’-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.</p>
<p><span style="color: #000080;">  <strong>Dördüncü Nokta:</strong></span> Kur’ân, öyle hakikatlı bir halâvet göstermiş ki, en tatlı birşeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilavet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilaveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebabet ve garabet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Beşincisi </span>:</strong> Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatları olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdar tekemmülleriyle, şecere-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delalet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.</p>
<p><span style="color: #000080;">  </span><strong><span style="color: #000080;">Altıncısı</span>:</strong> Kur’ân’ın altı ciheti nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatları, sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itmi’nanları ve samimî incizabları ve teslimleri; Kur’ân’ın fevkalâde, hârika, metin, hücum edilmez bir kal’a-i semaviye-i arziye olduğunu isbat ettikleri gibi, altı makamdan dahi O’nun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden, başta bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın mutasarrıfı, o Kur’ân’a âlemde en makbul, en yüksek, en hâkîmane bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi, İslâmiyetin menbaı ve Kur’ân’ın tercümanı olan zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve nüzulü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i naîmanede bulunması ve sair kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisat-ı kevniyeyi, gaybiyane Kur’an ile tereddüdsüz ve itmi’nan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın, bütün kuvvetiyle Kur’ân’ın herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur’ân semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.</p>
<p>Hem nev’-i insanın humsu, belki kısm-ı azamı, göz önünde ona müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikatperestane ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîlerin dahi, tilaveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, Kur’ân’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.</p>
<p>Hem nev’-i beşerin umum tabakaları, en gabi ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi, Kur’ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatları fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm-u islâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübra’nın büyük müçtehidleri ve usûl-üd din ve İlm-i Kelâm’ın dâhî muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hacatını ve cevablarını Kur’ân’dan istihraç etmeleri, Kur’ân’ın menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.</p>
<p>Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -İslâmiyete girmeyenler- şimdiye kadar muarazaya pekçok muhtaç oldukları halde Kur’ân’ın i’cazından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâgatının, (tek bir surenin) mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur belîğlerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i’cazına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût etmeleri; Kur’ân mu’cize ve takat-ı beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.</p>
<p>Evet, bir kelâm “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâgatı tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve O’na yetişilemez. Çünkü Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkının hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın namına meb’us ve nev’-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i îmanı, koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyeye mazhariyetle nüzul eden ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-ı kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbanî maksadlara ait mesaili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmanını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip çevirip, onları yapan san’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’cazına yetişilmez.</p>
<p>Hem, Kur’anı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ülemanın, senedleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risâle-i Nur’un yüzotuz kitabının herbiri Kur’anın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi; şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur’andan istihrac eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risâle-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur’aniye namındaki Birinci Şua ve huruf-u Kur’aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risâle-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’anın bir hakikatını, bir nurunu izhar etmesi; Kur’anın misli olmadığına ve mu’cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül Guyub’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.</p>
<p><strong>İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen, Kur’anın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki;</strong> haşmetli hâkimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemal-i ihtiram ile devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’anın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış, diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’an; sûrelerinin icmaıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar u envarının tevafukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla birtek Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmasına deliller ile isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i îmanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.</p>
<p>İşte bu yolcunun Kur’andan aldığı ders-i tevhid ve îmana kısa bir işaret olarak <strong>Birinci Makam’ın onyedinci mertebesinde</strong> <strong>böyle</strong>:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin ecnâsının makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, O’nun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.</p>
<p>Kezâ, Kur’ân, müşahede ve ayân ile kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.” denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONSEKİZİNCİ MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Kâinatın heyet-i mecmuası…</strong></p>
<p>Sonra, bir fakir insana değil fâni ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi, belki koca kâinatı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandıran ve bir fâni adama ebedî bir hayatın levazımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçareyi idam-ı ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdar sermaye-i insaniyenin îman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: “Haydi, ileri! İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatın heyet-i mecmuasına müracaat edip, o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz.” diye, Kur’andan aldığı geniş ve ihatalı bir dürbün ile baktı, gördü:</p>
<p><strong>Bu kâinat, o kadar manidar ve muntazamdır ki;</strong></p>
<p><strong>mücessem bir kitab-ı Sübhanî</strong></p>
<p><strong>ve cismanî bir Kur’an-ı Rabbanî</strong></p>
<p><strong>ve müzeyyen bir saray-ı Samedanî</strong></p>
<p><strong>ve muntazam bir şehr-i Rahmanî suretinde görünüyor.</strong></p>
<p><strong>O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatları, hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve satırları…</strong></p>
<p><strong>umumunun, her vakit manidarane mahv u isbatları ve hakîmane tağyir ve tahvilleri; icma’ ile, bir Alîm-i Külli Şey’in ve bir Kadîr-i Külli Şey’in ve bir musannıfın, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin her şeyi ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaş-ı Zülcelal’in ve bir Kâtib-i Zülkemal’in vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi,</strong></p>
<p><strong>bütün erkân ve enva’ıyla ve ecza ve cüz’iyatıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve varidat ve masarifatıyla ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane tecdidleriyle, bil’ittifak hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören âlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar.</strong></p>
<p><strong>Ve kâinatın azametine münasib iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini isbat ediyorlar.</strong></p>
<p><strong>Birinci Hakikat:</strong><strong> Usûlü’d-din ve ilm-i Kelâm’ın dâhî ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri “hudûs” ve “imkân” hakikatlarıdır.</strong></p>
<p><strong>Onlar demişler ki: “Madem âlemde ve herşeyde tegayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadim olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni’ var. Ve madem herşeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsavidir; elbette vâcib ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkin olmadığı kat’î bürhanlarla isbat edilmiş; elbette öyle bir Vâcib-ül Vücud’un mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni’, misli muhal ve bütün maadası mümkün ve masivası mahlûku olacak.”</strong></p>
<p><strong>Evet, hudûs hakikatı kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler.</strong></p>
<p><strong>Fakat o kadar intizam ile bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu’cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a’mallerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz-i Zülcelal’in himayesi altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler.</strong></p>
<p><strong>Ve bahar mevsiminde, haşr-i azamın yüzbin misali ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar.</strong></p>
<p><strong>Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor.</strong></p>
<p><strong>Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip, </strong><strong>“Amel</strong><strong>defterleri açıldığında,” Tekvir Sûresi, 81:10. </strong><strong>âyetinin bir misalini gösteriyorlar.</strong></p>
<p><strong>Hem heyet-i mecmua cihetinde,</strong> her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir.</p>
<p>Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudûsları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.</p>
<p>İşte, bu dünyada böyle hayatdar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksadlarda ve İlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal ve rahîmane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücudu ve hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe güneş gibi, akıllara görünüyor. “Hudûs” mesailini Risâle-i Nur’a ve muhakkikîn-i Kelâmiyenin kitablarına havale ile o bahsi kapıyoruz.</p>
<p><strong>Amma “imkân” ciheti ise; o da kâinatı istilâ ve ihata etmiş. </strong>Çünkü görüyoruz ki; herşey, küllî ve cüz’î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrattan seyyarata kadar her mevcud; mahsus bir zât ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor.</p>
<p>Halbuki o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek…</p>
<p>hem suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve farikalı ve münasib o muayyen sureti giydirmek…</p>
<p>hem hemcinsinden olan eşhasın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek…</p>
<p>hem sıfatların nevileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık, maslahatlı sıfatları yerleştirmek…</p>
<p>hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkin olması noktasında hadsiz imkânat</p>
<p>ve ihtimalat içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazları takmak</p>
<p>ve teçhiz etmek; elbette küllî ve cüz’î bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sıfat ve vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcib-ül Vücud’un vücub-u vücuduna</p>
<p>ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiç bir şe’n ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey ona ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delaletler ve şehadetler, imkân hakikatından çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.</p>
<p>Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatıyla Risâle-i Nur eczaları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektublar tamamıyla isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.</p>
<p><strong>Kâinatın heyet-i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehadetin ikinci kanadını isbat eden:</strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkinci Hakikat</span>:</strong> Bu mütemadiyen çalkanan inkılablar ve tahavvülâtlar içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise hayatını muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeye çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikatı görünüyor.</p>
<p>Meselâ: Unsurları zîhayatın imdadına, hususan bulutları nebatatın mededine</p>
<p>ve nebatatı dahi hayvanatın yardımına</p>
<p>ve hayvanat ise insanların muavenetine</p>
<p>ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine</p>
<p>ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hacetleri ve erzakları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi,</p>
<p>hattâ zerrat-ı taamiye dahi hüceyrat-ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshir-i Rabbanî ile ve istihdam-ı Rahmanî ile hakikat-ı teavünün pek çok misalleri doğrudan doğruya, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden bir Rabb-ül Âlemîn’in umumî ve rahîmane rububiyetini gösteriyorlar.</p>
<p>Evet, camid ve şuursuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârane, şuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-i Zülcelal’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.</p>
<p>İşte kâinatta câri olan teavün-ü umumî, seyyarattan ta zîhayatın a’za ve cihazat ve zerrat-ı bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i şamile ve semavatın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin ve Kehkeşan’dan ve manzume-i şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve Güneş ve Kamer’den ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatların büyüklükleri nisbetindeki şehadetleri, kâinatın şehadetinin ikinci kanadını isbat ve teşkil ederler. Madem Risâle-i Nur bu büyük şehadeti isbat ve izah etmiş, biz burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz.</p>
<p>İşte dünya seyyahının kâinattan aldığı ders-i îmanîye kısa bir işaret olarak <strong>Birinci Makam’ın onsekizinci mertebesinde</strong> <strong>böyle:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur.</p>
<p>Nazîri mümteni ve Ondan başka herşey mümkin ve Vâhid-i Ehad olan o Vâcibü’l-Vücud ki, mücessem bir kitab-i kebîr, muazzam bir kur’ân-i cismânî, muazzam ve müzeyyen bir kasr ve muntazam ve muhteşem bir memleket olan bu kâinat, sûrelerinin ve âyetlerinin ve kelimelerinin ve harflerinin ve bablarının ve fasıllarının ve sayfalarının ve satırlarının icmâıyla ve erkânının ve envâının ve eczasının ve cüz’iyatının ve sekene ve müştemilâtının ve varidat ve masarifinin ittifakıyla, bütün ulema-i ilm-i kelâmın icmâına müstenit hudus ve tagayyür ve imkân hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle ve suret ve müştemilâtının hikmet ve intizamla tebdili ve huruf ve kelimatının nizam ve mizanla tecdidi hakikatinin şehadetiyle ve mevcudatında müşahede ve ayân ile görünen teâvün ve tecavüb ve tesanüd ve tedahül ve muvazene ve muhafaza hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. “ denilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>BİRİNCİ MAKAM’IN ONDOKUZUNCU MERTEBESİ</strong></span></p>
<p><strong>—Hâlıkımızın</strong><strong> esma-i hüsnasıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle onu kabiliyetimizin</strong></p>
<p><strong>  </strong><strong>nisbetinde tanımaya çalışabiliriz…</strong></p>
<p>Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mi’rac-ı îmanî ile gaibane marifetten hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fatiha-i Şerife’de başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh ü sena ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitabına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gaibane aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir.</p>
<p>Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyade gösterir. <strong>Öyle ise şemsin şuaatı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlıkımızın esma-i hüsnasıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle onu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.</strong></p>
<p>Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarından ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikatı icmal ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceğiz.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birinci Hakikat</span>:</strong> Bilmüşahede gözümüzle görünen ve muhit ve daimî ve muntazam ve dehşetli ve semavî ve arzî olan bütün mevcudatı çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatı kaplayan faaliyet-i müstevliye hakikatı görünmesi ve o her cihetle hikmet-medar faaliyet hakikatının içinde tezahür-ü rububiyet hakikatının bilbedahe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşan tezahür-ü rububiyet hakikatının içinde, tebarüz-ü ulûhiyet hakikatı bizzarure bilinmiş olmasıdır.</p>
<p><strong>İşte bu hâkîmane ve hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadîr ve Alîm’in ef’ali, görünür gibi hissedilir.</strong> Ve bu mürebbiyane ve müdebbirane Ef’al-i Rabbaniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan Esma-i İlahiye, hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celaldarane ve cemalperverane cilvelenen esma-i hüsnadan ve perdesinin arkasında sıfât-ı seb’a-i kudsiyenin ilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır.</p>
<p>Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnuatın şehadetiyle hem hayatdarane, hem kadîrane, hem alîmane, hem semîane, hem basîrane, hem mürîdane, hem mütekellîmane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir Mevsuf-u Vâcib-ül Vücud’un ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad’in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed’in mevcudiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda kalbdeki îman gözüne görünür gibi kat’î bilinir. Çünkü güzel ve manidar bir kitab ve muntazam bir hane, bedahetle yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi bedahetle yazıcı ve dülger namlarını, yazıcı ve dülger ünvanları ise bedahetle kitabet ve dülgerlik san’atlarını ve sıfatlarını ve bu san’at ve sıfatlar bedahetle herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni’ ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san’atkârsız bir san’at dahi mümkün değildir.</p>
<p>İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat bütün mevcudatıyla beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış manidar hadsiz kitablar, mektublar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile- Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe’leri olan binbir esma-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaı olan yedi sıfât-ı Sübhaniyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların madeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi, ef’al-i Rabbaniyenin ve esma-i İlahiyenin ve sıfât-ı Samedaniyenin ve şuunat-ı Sübhaniyenin kendilerine lâyık ve muvafık kudsî cemallerine ve kemallerine ve hepsi birden Zât-ı Akdes’in kudsî cemaline ve kemaline bedahetle şehadet ederler.</p>
<p><strong>İşte faaliyet hakikati içinde tezahür eden rububiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icad ve sun’ ve ibda’, nizam ve mizan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir, kasd ve irade ile tahvil ve tebdil ve tenzil ve tekmil, şefkat ve rahmetle it’am ve in’am ve ikram ve ihsan gibi şuunatıyla ve tasarrufatıyla kendini gösterir ve tanıttırır.</strong></p>
<p>Ve tezahür-ü rububiyet hakikatı içinde bedahetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebarüz hakikatı dahi; esma-i hüsnanın rahîmane ve kerîmane cilveleriyle ve <strong>yedi sıfât-ı sübutiye olan Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem’, Basar ve Kelâm </strong>sıfatlarının celalli ve cemalli tecellileriyle kendini tanıttırır, bildirir.</p>
<p>Evet, nasılki <strong>kelâm sıfatı,</strong> vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de; kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san’atlı eserleriyle o Zât-ı Akdes’i bildirir ve kâinatı baştanbaşa bir Furkan-ı Cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelal’i tavsif ve tarif eder.</p>
<p>Ve <strong>ilim sıfatı dahi;</strong> hikmetli, intizamlı, mizanlı olan bütün masnuat mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan birtek Zât-ı Akdes’i bildirir.</p>
<p>Ve <strong>hayat sıfatı ise</strong>; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mizanlı ve zînetli suretler, haller ve sair sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delalet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şahid göstererek Zât-ı Hayy-ı Kayyum’u bildirir.</p>
<p>Ve kâinatı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine-i ekber suretine çevirir.</p>
<p>Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinat kadar Zât-ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.</p>
<p>Hem o sıfatlar, Zât-ı Zülcelal’in vücuduna delalet ettikleri gibi, hayatın vücuduna ve tahakkukuna ve o zâtın hayatdar ve diri olduğuna dahi bedahetle delalet ederler. Çünkü bilmek hayatın alâmeti, işitmek dirilik emaresi, görmek dirilere mahsus, irade hayat ile olabilir, ihtiyarî iktidar zîhayatlarda bulunur, tekellüm ise bilen dirilerin işidir.</p>
<p>İşte bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinat kadar delilleri ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanları vardır ki, bütün sıfatların esası ve menbaı ve ism-i azamın masdarı ve medarı olmuştur. Risâle-i Nur, bu birinci hakikatı kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir derece izah ettiğinden, bu denizden bu mezkûr katre ile şimdilik iktifa ediyoruz.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkinci Hakikat</span>:</strong> <strong>Sıfat-ı kelâmdan gelen tekellüm-ü İlahîdir.</strong> “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109. âyetinin sırrıyla:</p>
<p>Kelâm-ı İlahî, nihayetsizdir. Bir zâtın vücudunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır.</p>
<p><strong>Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelî’nin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder.</strong></p>
<p>Bu hakikatın iki kuvvetli şehadeti, bu risalenin <strong>ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde</strong> beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle ve geniş bir şehadeti dahi, onuncu mertebesinde işaret edilen kütüb-ü mukaddese-i semaviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi’ bir diğer şehadeti dahi, <strong>onyedinci mertebesinde </strong>Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatın beyan ve şehadetini o mertebelere havale edip o hakikatı mu’cizane ilân eden ve şehadetini sair hakikatların şehadetleriyle beraber ifade eden “Bütün kâinatı adâletle tedbir ve idare etmekte olan Allah, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını apaçık delillerle bildirdi.</p>
<p>Buna melekler ve ilim sahipleri de şâhitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur; Onun kudreti herşeye galiptir ve O’nun her işi hikmet iledir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:18 âyet-i muazzamanın envarı ve esrarı, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiş ki, daha ileri gidememiş.</p>
<p>İşte bu yolcunun, bu makam-ı kudsîden aldığı dersin kısa bir mealine bir işaret olarak, <strong>Birinci Makam’ın ondokuzuncu mertebesinde:</strong></p>
<p>“Allah’tan başka ilâh yoktur. O öyle bir Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehaddir ki, bütün güzel isimler, bütün yüce sıfatlar ve en yüce vasıflar Ona aittir.</p>
<p>İrade ve kudretle icad ve halk ve sun’ ve ibdâ’ fiillerini, ihtiyar ve hikmetle takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir fiillerini, kasd ve rahmetle ve kemâl-i intizam ve muvazene ile tasrif ve tanzim ve muhafaza ve idare ve iaşe fiillerini tazammun eden faaliyet-i müstevliyenin devamı içinde görünen tezahür-ü rububiyet ve onun içinde görünen tebarüz-ü ulûhiyet hakikatinin azametinin şehadetiyle;</p>
<p>ve “Bütün kâinatı adaletle tedbir ve idare etmekte olan Allah, Ondan başka ilâh bulunmadığını ap açık delillerle bildirdi. Buna melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur; Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:18.) meâlindeki âyet-i kerimenin hakikat-i esrarının azamet-i ihatasının şehadetiyle;</p>
<p><strong>bütün kudsî ve muhît sıfatlarının ve kâinatta tecellî eden bütün Esmâ-i Hüsnâsının icmâı ve kâinatta tasarruf eden bütün şuunat ve ef’âlinin ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.”</strong> denilmiştir.</p>
<p><strong>Derleyen</strong>: Zafer Karlı</p>
<p>http://www.kastamonur.com/index.php/rsale-nurdan/3019-risale-i-nur-dan-genis-bir-marifet-dersi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/">Risale-i Nur’dan Çok Geniş Bir Marifet Dersi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurdan-cok-genis-bir-marifet-dersi-allahi-tanima-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elemden kurtulmak birtek Hâlıkı tanımakla olur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/elemden-kurtulmak-birtek-haliki-tanimakla-olur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/elemden-kurtulmak-birtek-haliki-tanimakla-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Nov 2015 11:08:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Elemden kurtulmak birtek Hâlıkı tanımakla olur]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9908</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; On Birinci Pencere &#160; اَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ &#160; Bütün ervah ve kulûbun dalâletten neş’et eden ıztırabat ve keşmekeş ve ıztırabattan neş’et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlıkı tanımakla olur. &#160; Bütün mevcudatı birtek Sânie vermekle necat buluyorlar, birtek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar. &#160; Çünkü, hadsiz mevcudat birtek zâta verilmezse, Yirmi İkinci [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elemden-kurtulmak-birtek-haliki-tanimakla-olur/">Elemden kurtulmak birtek Hâlıkı tanımakla olur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9909" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb.jpg" alt="Elemden kurtulmak birtek Hâlıkı tanımakla olur" width="444" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/timthumb-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>On Birinci Pencere</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>اَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün ervah ve kulûbun dalâletten neş’et eden ıztırabat ve keşmekeş ve ıztırabattan neş’et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlıkı tanımakla olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün mevcudatı birtek Sânie vermekle necat buluyorlar, birtek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü, hadsiz mevcudat birtek zâta verilmezse, Yirmi İkinci Sözde kat’î ispat edildiği gibi, o zaman her birtek şeyi hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şeyin vücudu, umum mevcudat kadar müşkül olur. Çünkü, Allah’a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit, bir meyve, kâinat kadar müşkülât peydâ eder, belki daha ziyade müşkül olur. Çünkü, nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkülât olur. Ve yüz nefer bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de, çok muhtelif esbabın birtek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkülâtlı olur. Ve pek çok eşyanın icadı birtek zâta verilse, yüz derece kolay olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte, mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ıztıraptan kurtaracak, yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlâhiyedir. Madem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkülât ve ıztırabat var. Elbette o yol muhaldir, hakikati yoktur. Madem tevhidde, mevcudatın yaratılışındaki suhulete ve kesrete ve hüsn-ü san’ata muvafık olarak, nihayetsiz suhulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâciptir, hakikattir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte, ey bedbaht ehl-i dalâlet! Bak, dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki oradan gidiyorsun? Hem bak, iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safâlı! Oraya gir, kurtul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sözler-33. Söz)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elemden-kurtulmak-birtek-haliki-tanimakla-olur/">Elemden kurtulmak birtek Hâlıkı tanımakla olur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/elemden-kurtulmak-birtek-haliki-tanimakla-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
