<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali Murat Daryal | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ali-murat-daryal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 08 Jan 2018 22:25:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ali Murat Daryal | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hz.Mevlana&#8217;nın Bir Beyt&#8217;i ve Düşündürdükleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-mevlananin-bir-beyti-ve-dusundurdukleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-mevlananin-bir-beyti-ve-dusundurdukleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 15:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Mevlana'nın Bir Sözü ve Düşündürdükleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7149</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Mevlana’nın birkaç beytinin açıklanması bile, asırlardan beri çektiklerimizin hepsine birden çözüm şekli getirebilirdi. Şöyle ki: Hz. Mevlânâ: “Mânevî ilimler kâfi ve yeterli olsa idi &#8211;âlem halkı âtıl (hareketsiz) ve bâtıl (yanlış yolda) olurlar idi.” buyuruyor. Açıklaması: Mânevî ilimler yetse idi demek, maddî ilimler, yâni teknik ilimler, teknik eğitim ve öğretim, başka bir ifadeyle müsbet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-mevlananin-bir-beyti-ve-dusundurdukleri/">Hz.Mevlana’nın Bir Beyt’i ve Düşündürdükleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-mevlananin-bir-beyti-ve-dusundurdukleri/images-1-46/" rel="attachment wp-att-10107"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10107" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-1-1.jpg" alt="Hz.Mevlana'nın Bir Sözü ve Düşündürdükleri" width="267" height="300" /></a></p>
<p>Hz. Mevlana’nın birkaç beytinin açıklanması bile, asırlardan beri çektiklerimizin hepsine birden çözüm şekli getirebilirdi.<br />
Şöyle ki: Hz. Mevlânâ: “Mânevî ilimler kâfi ve yeterli olsa idi &#8211;âlem halkı âtıl (hareketsiz) ve bâtıl (yanlış yolda) olurlar idi.” buyuruyor.</p>
<p>Açıklaması: Mânevî ilimler yetse idi demek, maddî ilimler, yâni teknik ilimler, teknik eğitim ve öğretim, başka bir ifadeyle müsbet bilgiler ihmal edilerek yeri boş bırakılsa veya mânevî bilgiler ve eğitim onun yerini almış olsa idi manasına gelir.</p>
<p>Âlem halkı âtıl ve bâtıl olurdu demek de, âlem halkı —ki âlemde yaşayan bütün yaratıkları kapsar (nsan ve insandan başka diğer canlılar)— sefalet, meskenet, tembellik ve işsizlik içinde, bâtıl yani yanlış yolda kalırlar idi manasını, taşır.</p>
<p>Zira eğer maddî eğitim, yani teknik eğitim, başka bir ifadeyle müsbet bilgiler ihmal edilse idi, bundan sadece insanlar değil, diğer canlılar da, diğer yaratıklar da zarar göreceklerdi manasını ifade için &#8221;halk-ı alem&#8221;“ yani alemdeki yaratıklar şeklinde beyan buyrulmuştur.</p>
<p>Şayet bizler sadece bu beyit gereğince hareket ederek, asırlardan beri Batılılaşacağız diye teferruat dahi olmayacak kadar ehemmiyetsiz şeylerle uğraşacağımıza, bizleri hıristiyan Avrupa’nın karşısında zaafa uğratan sebepleri teşhis ederek;&#8221;Teknik sahaya&#8221; kayarak, bu teknik eğitimle manevi eğitimi beraber yürütebilse idik, bugün için hiçbir meselemiz kalmaz ve böylece yurdumuzda cami minaresi kadar fabrika bacası yükselmiş olurdu ve yüzlerce işsiz de iş bulmak için hıristiyanlaşmak pahasına yabancı ülkelere gitmek âfetiyle karşılaşmazdı.<br />
Sonuç olarak da, milletçe bu fasit daireden kurtulmuş olurduk.</p>
<p>Ali Murat Daryal-Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-mevlananin-bir-beyti-ve-dusundurdukleri/">Hz.Mevlana’nın Bir Beyt’i ve Düşündürdükleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-mevlananin-bir-beyti-ve-dusundurdukleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanlar ve Kavramlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 12:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlar ve Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir metni tercüme etmek, bir bakıma onu yorum-lamaktır. Bunun içindir ki, yapılmış ve yapılacak tercümelerin hiçbiri esas metnin yerini tutmayacaktır. Tabiî yine bu tercümelerden hiçbiri bir diğerine benzemeyecektir. Zira her defasında metinle tercüme arasına giren kimse değişmiştir. Bu kimselerle beraber onlara ait kabiliyetler, kültür arka planlan, metne yönelirkenki problemleri ve nihayet peşin hükümler de değişmiştir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/">İnsanlar ve Kavramlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7178" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500.jpg" alt="İnsanlar ve Kavramlar" width="286" height="431" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500.jpg 478w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500-199x300.jpg 199w" sizes="(max-width: 286px) 100vw, 286px" /></a></p>
<p>Bir metni tercüme etmek, bir bakıma onu yorum-lamaktır. Bunun içindir ki, yapılmış ve yapılacak tercümelerin hiçbiri esas metnin yerini tutmayacaktır. Tabiî yine bu tercümelerden hiçbiri bir diğerine benzemeyecektir. Zira her defasında metinle tercüme arasına giren kimse değişmiştir. Bu kimselerle beraber onlara ait kabiliyetler, kültür arka planlan, metne yönelirkenki problemleri ve nihayet peşin hükümler de değişmiştir. Bu durumda, her mütercim kendi donanımına göre bu metne yaklaşacak, onu kendine göre anlayacaktır. Bu takdirde metin, bir ölçüde kendi hüviyetinden çıkacak, bir bakıma mütercimin fikir ve duygularını yüklenip, onları aksettirir duruma düşecektir.</p>
<p>Bu tesbitin ne kadar önemli ve ciddî olduğunu mahut nazariyenin kurucularından birine ait olan “Din Afyondur? şeklindeki tercümede buluyoruz. Bu ifadeyi bu şekilde tercüme eden aydınlarımız,bu apaçık hakiki ya görmemişler veya görmezlikten gelmişleridr.</p>
<p>Marks, Avrupada. .yetişmişti. Din deyince,Hristiyanlığı ve Museviliği anlıyordu.Hükümleri hep onlar üzerine kurulu idi.İslam Hakkında tam ve doğru malumat şurda kalsın,sınırlı bilgileri bile sahip değildi. Bu durumda, bu değerlendirmeyi kelime kelime Türkçe’ye tercüme edenlerin, Türkiye’de din kelimesinden Marks’ın aksine İslâm&#8217;ı anlayacaklarını düşünmeleri gerekirdi. Bunun tarafsız ve en isabetli tercümesi herhalde şöyle olurdu: &#8220;Hıristiyanlık ve Musevîlik Afyondur&#8221; veya “Bazı Dinler Afyondur&#8221;.</p>
<p>Hem zaten Marks, henüz tatbik sahası bulmamış-ken, kurmuş olduğu sistemin en iyi olduğu hususun-daki iddialarında, çömezlerinden sağlam ve şaşmaz bir iman bekliyordu. Bu durumda bizzat Marks&#8217;ın kurduğu sistemin yine bir inanca dayalı olması bizlerin din kavramından bütün inanç sistemlerini anlamamıza müsaade etmeyecektir. Aksi takdirde Marks kendisiyle çelişmiş duruma düşecektir.</p>
<p>Aşağıdaki misal bu hususu açıklığa kavuşturması bakımından önemlidir. Memleketinde sadece zehirli mantar yetişen bir ilim adamının &#8220;Mantar Zehirlidir&#8221; ifadesini ele alalım. Buna mukabil yurdunda zehirli mantar yetişmemiş ve ayrıca bu mantarın halkın gıdası olduğunu bilen bir mütercimin halini düşünelim. Şimdi mühim bir soru ortaya çıkmaktadır. Acaba bu ifadeyi kendi diline tercüme edecek bu mütercimin, halkın gıdası durumunda olan mantarı kendinde olmayan kusurlarla suçlayarak bu insanların kafasına sebep olacak yanlışlıklar yapmaya ne derece hakkı vardır. Yine acaba zehirli olmayan bir şeye zehirlidir, demek ne derece ilimle, insafla ve tercüme tekniğiyle bağdaşır</p>
<p>Bu ifadenin tarafsız ve en isabetli tercümesi şöyle alabilirdi: &#8220;Bazı mantarlar zehirlidir&#8221;. Şayet yine bu cümle halkın kafasında bir takım karışıklıklara yol açacaksa, o zaman bu ifade metnin ruhuna uygun niyetine en münasip tarzda  dile getirilebilirdi. Mantar Zehirsizdir. Zira mantar zehirlidir diye kendi açısından ne ölçüde haklıysa, mantar zehirsizdir diyen bir kimse de yine en azından onun kadar haklı olacaktır.</p>
<p>Bu çeşit konularda bize yardımcı olacak bir hikaye naklederler. Hikmet arayan talebelerini, filozof hocaları iki gruba ayırır ve bir heykele zıt isti-kametlerden yaklaşmalarını ister. Daha sonra fikirlerini sorar. Heykelin teferruatına daha inmeden ilk cümlede anlaşmazlık baş gösterir. Bir grup heykelin altın olduğunu söylerken, diğer grup gümüş olduğunu iddia eder. Sonsuza kadar devam etme istidadı gösteren bu münakaşayı hocaları yanda kesip her iki gruba diğer cephesiyle heykeli görmelerini tavsiye eder. Meğerse heykel çift yüzlüşmüş ve her iki grup da haklıymış.</p>
<p>İnsanlar kendi bakış açılarına göre hükümler verirler. Bu hükümlerin diğer bakış açılarına göre eksik veya yanlış olması her zaman mümkündür.</p>
<p>Biz bu hususta mantık tarihinde klasikleşmiş bir misalden ayrıca yardım görebiliriz: Avustralya kıtası keşif olununa kadar bütün kuğu kuşları beyaz olarak biliniyordu. Ancak Avustralya kıtasının keşfinden sonradır ki, siyah kuğu kuşlarının var olduğu gerçeği ortaya çıktı. Şimdi kıtanın keşfinden önce bir tabiat bilgininin kuğu kuşların ancak beyaz olabileceğini iddia etmekte ne kadar hakkı var idiyse, bir Avustralyalı’nın da kuğu kuşlarının yalnız siyah olabilceğini savunmakta o derece haklı olacaktı.</p>
<p>Münferit bir tabiat vakıasında bile zıt aynı doğruluk derecesine sahip iken ve hiçbiri bir diğerini nakzetme hakkını kendinde  bulamaz iken,nasıl olur da henüz sınırları bile tesbit edilememiş ve hatta birinin prensipleri bir diğeriyle çelişir durumda olan bir “sosyal müessese&#8221; hakkında bu kadar kesin genel geçer bir hüküm verilebilir ve bunun doğru olduğu iddia edilebilir.</p>
<p>Afrika&#8217;daki zencinin, Amerika&#8217;daki kızıl derilinin, bir Hıristiyanın, bir Musevînin, bir Budistin, bir Taoistin vb.’nin “din&#8221; kavramından anlayacağı başka başka şeylerdir. Bir de buna mezhep farkları ilave edilirse, sanki yeryüzünde yaşayan insan kadar görüş ayrılığının mevcut olduğu fikri ağırlık kazanır. Bu durumda tabiat ilimlerinin konuşmadığı kadar kesin bir dille konuşmaya kalkmak, en azından İlmî düşünceyle çelişecektir. Tabiî bu yanlışlar, kendi üniteleri içinde kalmayacak, daha başka yanlışlıkları hazırlayacaktır.</p>
<p>Netice olarak mesele şudur: ‘’Din Afyondur” badesini olduğu gibi Türkçe&#8217;ye aktaranlar, “din” kavramından nelerin kastedildiğini, buna karşılık Türkiye’de neyin anlaşılacağını hesaba katmak mecburiyetini kendilerinde duymalıdırlar. Bur sağlam düşünce yapısına sahip olmanın, tarafsız kalmanın ilk merhalesiydi. Hakikati arayan bir kimsenin önüne çıkmış bir fırsat idi. »</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/">İnsanlar ve Kavramlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Murat Daryal ile Söyleşi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-murat-daryal-ile-soylesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-murat-daryal-ile-soylesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:58:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür Evrenselleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Sağ-sol çatışması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7145</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;DARYAL- Efendim, Batı&#8217;da şu anda yeni bir slogan türedi: Kültür evrenselleşiyor. Aslında evren­sel olan şey kültür değildir. Kültürün tarifine bakar­sanız, kültür milletlere veya iptidai kültürler kabile­lere has olduğu için, bunlar kültürdürler. Bir Çin kültürü, bir Amazon yerlileri kültürü gibi. Bunları var eden, onların kendilerine has olmasıdır. Aksi takdirde bütün dünyayı kuşatan kültür, kültür olmaktan çıkar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-murat-daryal-ile-soylesi/">Ali Murat Daryal ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-37.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7176" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-37.jpg" alt="Ali Murat Daryal ile Söyleşi" width="291" height="234" /></a></strong></p>
<p><strong>&#8230;DARYAL-</strong> Efendim, Batı&#8217;da şu anda yeni bir slogan türedi: Kültür evrenselleşiyor. Aslında evren­sel olan şey kültür değildir. Kültürün tarifine bakar­sanız, kültür milletlere veya iptidai kültürler kabile­lere has olduğu için, bunlar kültürdürler. Bir Çin kültürü, bir Amazon yerlileri kültürü gibi. Bunları var eden, onların kendilerine has olmasıdır. Aksi takdirde bütün dünyayı kuşatan kültür, kültür olmaktan çıkar. Bu, kültür değildir. Kültürler evren­selleşiyor düşüncesi, bu bakımdan son derece hatalı. Eğer derseniz ki, Batı kültürü evrenselleşiyor, bunun bir derece doğru olduğu söylenebilir. O da birçok yerde aksaklıklar taşır. Şöyle ki, bir şeyin kültür olabilmesi için, bir kaç bin yıl geçmesi, âdet, töre, örf halini alması ve cemiyetin bütünüyle bu değerleri özümsemesi lazımdır. Böyle 5-10 senede birtakım taklitlerle bazı jestlerin, mimiklerin ve davranış bozukluklarının yayılmasına kültürün evrenselleşmesi olarak bakmak son derece hatalı ve yanlıştır.</p>
<p><strong>MESAJ- </strong><em>Batı kültürünün ürünü olan bir şarkıcı</em><strong>&#8211; <em>nın taklit edmesini bir </em></strong><em>davranış bozukluğu olarak <strong>mı </strong>değerlendiriyorsunuz?</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DARYAL-</strong> Demin de dediğim gibi; bir kültürün örf, âdet, anane olabilmesi için bir kaç bin yıllık bir geçmişe sahip olması ve kesintiye uğramaması lazımdır. Böyle zorlamalarla gençleri bir takım davranış bozukluklarına itmek, ne Avrupa kültürü­nün evrenselleşmesi demektir, ne de bunun Türkiye’de yerleşmesi demektir. Bunlar bir takım bozukluklardır ki, zamanla, birkaç yüz sene sonra kültürün bünyesinde eriyip bir takım aksaklıkları doğuracaktır, &#8230;</p>
<p>Meselenin çoğu eğitimden çıkıyor.Zamanın Milli Eğitim Bakanı şöyle demişti:’’Biz İmam-Hatip okullarını açarak gençlerimizin beyinlerinin yıkanmasına müsaade etmeyeceğiz.” Efendim, mesele şudur; siz kendi evladınızın beynini kendi değerlerinize göre yıkayamazsanız, sizin evlatlarınızın beynini şer kuvvetler kendi değerlerine ve kendi menfaatlerine göre yıkarlar. O vakit ortaya, vatanına milletine ayrı düşmüş yabancı topluluklar ortaya çıkar. Bu toplulukların görevi bozmaktır. Çünkü bunlar öncü kuvvetlerdir. Ancak bundan sonra bu bozukluklar uzun yıllar sonunda toplum bünyesine yerleşirler.</p>
<p><strong>MESAJ-</strong> <em>Müziğin insan psikolojisi üzerindeki tesiri büyük</em>. <em>Herhangi bir müzik türünün yayılması günümüz iletişimi ile çok kolay olmakta. Gençliğin müzik türlerinden bu denli etkilenişini neye bağlı­yorsun</em>uz.</p>
<p><strong>DARYAL-</strong> Ben ninniler üzerinde çok duruyorum. Çocuk, ninnisini beşiğinde annesinden dinlediği vakit, bir vatana, bir imana, diğer değerler siste­mine hazırlanır. Bu ninni nağmeleridir ki, ileride onu Kur’an sesine, ezan sesine yatkınlaştıracak, alıştıracaktır.</p>
<p>Musıki bir şartlanmadır. Eğer siz Batı müziği mağm<strong><em>elerine</em></strong> şartlandıysanız, o hoşunuza gider. Türk <em>müziği</em>nin nağmelerine şartlandıysanız, o hoşunuza gjder. Bu bir alışkanlık meselesidir. Onun içindir ki,               ninniler bir müslüman çocuğun</p>
<p>Ezan’dan,Kur’an’dan hoşlanması için en önemli merhaledir. Çocuk, ninnideki ilahı dokuya şuur altına programlar.</p>
<p><strong>MESA</strong><em><strong>J-</strong>Efendim, şu anda siz önemli bir tehlikeyi haber  verdiniz. Çünkü günün her saatinde Batı müziğinin telkini ile 7’den 70’e herhes karşı karşıya !</em></p>
<p><strong><em> </em>DARYAL-</strong> Tabiî tabiî. Bir kültürün en iyi taşıyı­cısı musikîdir. Bugün herkese Almanca, İngilizce öğretemezsiniz. Ama musikî öyle değildir. 24 saat içinde her yerde istese de, istemese de hiçbir mesai sarfetmeden kulağına gelen nağmeler ile insan farkında olmadan etkilenir. Musikînin bir dili vardır.</p>
<p>Cemil Meriç rahmetliyle, Batı müziğinin Türkiye’ye geldiği vakitlerde dinlemeye giderdik. Arada koridorlarda, “Aman efendim, ne kadar şaheser bir müzik, ne kadar güzel çalıyor. Bunu anlamayanda hayır yoktur, hatta bunu anlamayan insan değildir.” diye konuşurduk. Bir keresinde “Hem vallahi, hem billahi” dedi “&#8230;ben, o müzikten hiçbir şey anlamazdım, fakat bulunduğumuz sosye­tede arkadaşlarımız yanında itibar kazanmak için, bu müziği sevdiğimizi, bu müziği anladığımızı ve bu müziği beğendiğimizi söylemek mecburiyetini hisse­derdik&#8230; üzerimizdeki baskıdan dolayı.” Aslında hiçkimsebirşey anlamazdı.</p>
<p><strong>MESAJ-</strong> <em>Çıplak kıral hikayesi gibi</em>&#8230;</p>
<p><strong>DARYAL-</strong> Zat«ı âlileriniz çok güzel ifade ettiniz.</p>
<p>Öyle bir hava, öyle bir baskı oluşturuluyor ki, adam sadece etrafındakilerden takdir toplamak için bu müziği dinliyor.</p>
<p>Bir de toplum psikolojisi var. însan tek başına heyecanlanmaz. Ama birkaç bin kişi bir araya geldiği zaman iki üç kişinin kasıtlı olarak heyecan gösterileri yayılır^Mtoplulukta bir heyecan başlar.. Bunlar kasıtlı da yapılıyor olabilir. Muayyen yerlere konulan kişiler barınnaya, kendilerini kaybetmeye» birtakım sara nöbetleri göstermeye başladıkları vakit, bu heyecan gittikçe yayılır ye kitle bir psikoloji oluşturur. Bu psikolojide mantık yoktur.</p>
<p>İNSAN, TOPLUM VE MİLLET . Onun için musikînin güzel olması da gerekmez.</p>
<p><strong>MESAJ-</strong> <em>Müziği spor takip ediyor. Bu konuda ne dersiniz?</em></p>
<p><strong>DARYAL-</strong> Spor da öyle. Sporun prensipleriyle cemiyetin değerleri arasındaki ölçüler paralellik arzetmektedir. Mesela Amerikan futbolu, Ragbi’yi incelersek, şunu göreceksiniz: Amerikan pragma­tizminin oyuna en güzel yansımış şeklidir. Birisi topu alıp koşuyor, diğerleri topu elinde bulunduranı veya arkadaşını engellemek için çelme takıyor, yumruk atıyor, üzerine çıkıyor, itiyor. Bu mafyanın kanun dışı metodlarının, sahadaki kanunlaşmış şeklidir. Sakatladığı vakit hiçbir sorumluluk hissetmeyen vahşî’ bir anlayıştır.</p>
<p>Bu milletin ille de her sporu yapması ve her dalda muvaffak olması gibi bir zaruret yoktur. Herkes kendi değerlerine uygun sporlarla gençliğini eğitir.</p>
<p>Düşünebiliyormusunuz, bir futbol maçında herhangi bir takîmı tutan, karşı takımı tutanların tribünlerinde otursun ve kavga etsin! Bunlar bu vatanın evlatları. Bunlar düşmana karşı beraber harbedecekler. Spor adı altında birbirlerine yumruk sıktırmanın ne esprisi, ne manası, ne de geleceği vardır.</p>
<p><strong>MESAJ-</strong> <em>Sayım <strong>Daryal,şiddet dolu Hollywood </strong>filmleri toplum ve özellikle gençlik  üzerinde bir etki oluşturmakta ?</em></p>
<p><strong>DARYAL-</strong> Efendim Batı’ya baktığınıız vakit,meseleler bizi aldatıyor, Şöyle ki, mesela Amerikan filmlerinin çoğunluğu,adam öldürme tekniklerini gösteren  kovboy,gengster filmleridir.Batıda ve Amerikada bu tahripkar değildir.Amerika bu tecrübeleri zaten yaşamıştır. O filmi gördüğü zaman ancak geçirdiği tecrübeyi hatırlayarak bir ürküntü duyar. Sözgelimi Türkiye’de sağ-sol çatışmasıyla ilgili bir film seyrettiğiniz zaman, o devreyi yaşa­yan insanlar olarak son derece rahatsızlık duyarız. Siz bu filmi şağ-sol çatışması olmayan bir cemiyette gösterirseniz, bu film onların düşüncelerinde özenme yolunda bir tahribata yol açar.Çünkü bunun acı tecrübesini yaşamamışlardır! O  bakımdan Batı’daki vurma kırma filmleri Batı’da o kadar tahripkar değildir. O zaten filmin konusunuyaşamış ve halen de yaşıyor. Fakat Türkiye o filmlerin  konularının birçoğuna hayal olarak bile uzaktır.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-murat-daryal-ile-soylesi/">Ali Murat Daryal ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-murat-daryal-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da Kurban Kesmenin Metafizik Temelleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kurban-kesmenin-metafizik-temelleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kurban-kesmenin-metafizik-temelleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:56:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Kurban Kesmenin Metafizik Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Hz İbrahim'in Oğlunu Kurban Etme Teşebbüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7141</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İslam&#8217;da kurban kesme vakıasını, tarihî menşeinden itibaren günümüze kadarki seyrinde herhalde üç merhaleye ayırmak mümkündür: 1-Hz. İbrahim&#8217;in kendi oğlunu Allah&#8217;a kurban etme teşebbüsü. 2-Bu teşebbüsün yine bizzat Allah tarafından durdurularak Hz. İsmail&#8217;in yerine bir koçun gönderilmesi. Bu ikinci merhalede dikkat edilirse kurban eden aynı kalmış, fakat kurban edilen değişmiştir ki, bu da intikal devresidir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kurban-kesmenin-metafizik-temelleri/">İslam’da Kurban Kesmenin Metafizik Temelleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-27.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7172" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-27.jpg" alt="İslam'da Kurban Kesmenin Metafizik Temelleri" width="355" height="230" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam&#8217;da kurban kesme vakıasını, tarihî menşeinden itibaren günümüze kadarki seyrinde herhalde üç merhaleye ayırmak mümkündür:</p>
<p><strong>1-</strong>Hz. İbrahim&#8217;in kendi oğlunu Allah&#8217;a kurban etme teşebbüsü.</p>
<p><strong>2-</strong>Bu teşebbüsün yine bizzat Allah tarafından durdurularak Hz. İsmail&#8217;in yerine bir koçun gönderilmesi. Bu ikinci merhalede dikkat edilirse kurban eden aynı kalmış, fakat kurban edilen değişmiştir ki, bu da intikal devresidir.</p>
<p><strong>3-</strong>Son merhalede, yani bizlerde ise, hem kurban eden değişmiştir ve hem de kurban edilen.</p>
<p>Bilindiği gibi kurbanın tarihi İslamiyette Hz. İbrahim (as) oğlu Hz. İsmail (as)&#8217;ı kurban etme teşebbüsü ile başlar. Sonra bu teşebbüs, bizzat Allah tarafından Hz. İsmail&#8217;in yerine bir koç kurban edilmesi şekline çevrilir. Daha sonra da bizlerde koyun kurban etme şeklinde devam eder.</p>
<p>Hal böyle olunca, karşımıza halledilmesi gereken yeni bir takım meseleler çıkmaktadır.</p>
<p><strong>1) </strong>Hz. İbrahim&#8217;in öz evladı olan Hz. İsmail ile olan baba-oğul münasebetine karşılık, Allah tarafından oğlunun yerine gönderilen koç arasındaki benzerlikler, başka bir deyişle baba-evlat ile sahip-koç arasındaki münasebetin ayrı tarafları belli olmakla beraber, bir ve aynı olan tarafları nelerdir?</p>
<p>Hz. İbrahim (as)&#8217;ın kurban olarak evladını seçmesi tesadüfi değildir. Bunu, yani bu seçişi sadece sevgi ile değerlendirmek de mümkün değildir. Çünkü insan pekala ailesini de evladı kadar, belki de daha fazla sevebilir. Böyle olabileceği halde, Hz. İbrahim (as)&#8217;ın kendi öz evladını seçmesinde daha başka hikmetlerin var olacağı muhakkaktır.</p>
<p>Ana-baba ile evlat arasında sadece manevi bir bağ olan &#8220;sevgi&#8221; den başka maddi bakımdan da kuvvetli bir bağ mevcuttur. Zira evlat, ana-babanın maddi varlıklarının bir neticesi ve yine onların maddî ve manevî bir devamıdır. Hal böyle olunca, baba ve ananın kendi manevi varlıklarının bir devamı olan evlatlarını kurban etmeye razı olmaları, bir bakıma kendilerini, kendi öz varlıklarını fedaya razı olmaları demektir.</p>
<p>Koç ile sahibi arasında da tamamen aynı münasebetler mevcuttur.<strong> </strong>Koyun madde, yani para karşılığı alınıp kesilmekte ve eti de bir kısmı evde bırakılmak üzere fakir-fukara, eşe-dosta hediye edilmektedir. Bir insanın zaman ve emek (yani güç ve enerji) olarak kendi ömründen bir parçasını teşkil eden, yani onun geçen ömründen bir kısmı demek olan para ile koyun alarak kesmeye razı olması, zaman ve emek sarf etmek suretiyle kendinden bir parça haline gelen evladını kesmeye razı olması ve daha kısacası kendini kurban gibi feda etmeye razı manasına gelir. Yine insanın kendi maddi varlığından bir kısmını vererek kazandığı para ile arasında maddi bağlantı olduğu gibi, aynı zamanda ömrünün bir kısmı demek olan para ile manevi bir bağlantı, bir sevgi bağlantısı da mevcuttur. Çünkü o para, o insanın ömrünün bir kısmını temsil etmektedir. Kısacası para, insanın evladı gibi, hem maddi ve hem de manevi olmak üzere her iki tarafının da tamamlayıcısıdır ve onlar öldükten sonra da iyi veya kötü olarak tıpkı evlat gibi onların bir devamcısıdır. Bu gerekçeler iledir ki, Hz. İbrahim (as)&#8217;ın evladı Hz. İsmail (as)&#8217;ı kurban etme teşebbüsü bizlerde kendi alnımızın teri ile helalinden kazandığımız para karşılığı aldığımız koyun, kurban etme şeklinde devam ede gelmektedir.</p>
<p>Gerek Hz. İbrahim&#8217;in evladı Hz. İsmail&#8217;i kurban etme teşebbüsü ve gerekse bizlerin koyun kurban etme gayretlerimiz, madde üstü olup manevi sahaya giren sevgiyi de kademelere ve merhalelere ayırmaktadır. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim&#8217;in kıssasıyla kendi sevgisinin insanlara saadet ve selamet getireceğini ve ancak kendi sevgisinin insanlığı, düştüğü girdap ve felaketlerden kurtaracağını anlatmak istemektedir.</p>
<p>Hz. İbrahim&#8217;in evladı Hz. İsmail&#8217;i kurban etme teşebbüsünde Hz. İbrahim&#8217;in hareket noktası Allah aşkı idi. Allah aşkının Hz. İbrahim&#8217;deki tezahür ve tecellisi idi. Allah aşkıyla başlayan kurban kesme vakıası, bizlerde Allah  aşkına  teveccüh etme (yönelme) şeklinde  devam etmektedir.<strong>2) </strong>Hz. İbrahim&#8217;in oğlu Hz. İsmail ile olan münasebetine karşılık, bizlerin koyun ile olan münasebetimiz arasında ne gibi benzerlikler ve ne gibi bir ve aynı olan hususiyetler vardır?</p>
<p>Gerek Hz. İbrahim&#8217;in evladı Hz. İsmail&#8217;i kurban etme teşebbüsü ve gerekse bizlerin koyun kurban etme gayretlerimiz, madde üstü olup manevi sahaya giren sevgiyi de kademelere ve merhalelere ayırmaktadır. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim&#8217;in kıssasıyla kendi sevgisinin insanlara saadet ve selamet getireceğini ve ancak kendi sevgisinin insanlığı, düştüğü girdap ve felaketlerden kurtaracağını anlatmak istemektedir.</p>
<p>Hz. İbrahim&#8217;in, evladı Hz. İsmail&#8217;i kurban etme teşebbüsünde hareket noktası, kemaliyle sahip olduğu ilahî sevgi idi. İşte bunun için evladını kurban etmeye lüzum hasıl olmadı ve bu aynı sevgi, bir kurtarıcı olarak tecellî etti. Buna karşılık bizlerde ise, layıkı veçhile sahip olmadığımız ilahî sevgiye nail olabilmek için para, mal, mülk gibi ikinci-üçüncü dereceden bir takım sevgilerimizi bu ilahî sevgiye feda edebilmek gayretinden başka bir şey değildir. Bu da pekala göstermektedir ki, ikinci, üçüncü veya daha aşağı dereceden de olsa herhangi bir sevginin gayret, çalışmak ve fedakarlık sonucu en üst sevgi, ideal sevgi, yani ilahî sevgiye inkılap edip dönüşeceğini göstermektedir.  Yoksa Allah Teâlâ kestiğimiz veya keseceğimiz kurbanların kanından ve etinden müstağnidir. Bu kestiğimiz kurbanların, Allah Teâlâ&#8217;ya   karşı beslediğimiz sevgi ve muhabbetin artmasına hizmet etmekten başka hiç bir değeri yoktur.</p>
<p>Bunlara ilaveten koyun, hem bizzat kendi varlığıyla ve hem de alındığı karşılık itibariyle maddedir, maddeyi temsil etmektedir.</p>
<p><strong>1-</strong> Onu almak için para kazanmak gayesiyle sarf ettiğimiz enerji-güç-kuvvet itibariyle maddedir.</p>
<p><strong>2-</strong> Enerji karşılığında kazandığımız ve alırken de vermek mecburiyetinde olduğumuz &#8220;PARA&#8221; itibariyle maddedir.</p>
<p><strong>3-</strong> Ve nihayet sırf kendi varlığı itibariyle maddedir. Hal  böyle olunca, Kurban bayramının gelmesiyle, Allah  rızası için  kurban kesmemiz, maddeyi üç haliyle, enerji-para-varlık olarak  kendi nefsinde toplamış olan koyunu, yani maddeyi Allah rızasına, yani manaya tamamen feda etmemizden başka bir şey değildir.</p>
<p>Burada dikkat edilirse, potansiyel halindeki enerjiyi harekete geçirip ona istikamet veren, şekil veren Allah rızasıdır, Allah sevgisidir. Canı et isteyen bir kimsenin bir koyun alıp kesip yediğini düşünelim. Burada ilk hareket noktası, yani et ihtiyacı, fizyolojik (bedenle ilgili) bir ihtiyaçtır, yani maddi bir ihtiyaçtır. Bunu alıp kesip yemekle de, bu ihtiyaç giderilmiştir. Halbuki kurban vakıasında durum, hiç de böyle değildir. Başlayış ve bitiş madde değildir, bilakis madde üstüdür. Maddenin manaya feda edilişi, zannedildiğinden çok daha fazla değer taşımaktadır. Zira İslam&#8217;dan önce müşrikler, putları uğruna yaptıkları kurbanları, putlarının dibinde keserlerdi.</p>
<p>Böylece her ikisi de maddenin birer temsilcisi olarak bu insanların beş duygusuna hitap ederdi. Fakat bu insanlar, maddeyi kendi aralarında kademelere, sıralamalara ayırdıklarından, madde olan kurbanın yine madde olan puta kurban edilişinde hiçbir fevkaladelik görmezlerdi. İşte İslam&#8217;ın gelmesiyle, bu maddeden kurtuluş bir anda gerçekleşmiş ve insanlar maddenin dar sınırını bir anda aşabilmişlerdir.</p>
<p>İslam&#8217;dan çok önce, daha binlerce yıl önce, insanları maddenin dar sınırlarından ve belirli kalıplarından kurtarıp onları fikren ve ruhen yepyeni ufuklara yöneltmek için en büyük atılımı, insanı dehşete düşüren en büyük fedakarlığı, insanların bu hususa dikkatini çekmek için Hz. İbrahim (as) ve O&#8217;nun saygıdeğer oğlu Hz. İsmail (as) yapmıştır. Yapılan bu fedakarlık, insanları gözün dar zaviyesinden kurtarmış ve insanları daha büyük âlemler aramaya teşvik etmiştir. Bu da bir çok yeni keşiflerin, yeni buluşların ve modern ilmin nüvesini teşkil etmiştir.</p>
<p>İlave edelim ki, mananın maddeye tercihi, namazda da mevcuttur. Maddeyi temsil eden başın en büyük mana olan Allah Teâlâ&#8217;nın karşısında eğilmesidir. İzah edilmediği takdirde, bir yabancının bu hali anlayamaması da bundandır. Çünkü secde eden bir insanın karşısında madde olarak hiçbir şey, ama hiçbir şey yoktur. Fakat namaz kılan bir Müslüman gözleriyle görmediği, inandığı bir tek varlık önünde rahat rahat eğilebilmekte ve secde edebilmektedir. Bunu da gayet tabii, gayet normal görmekte ve hiçbir şekilde yadırgamamaktadır. Bu da aliminden cahiline kadar herkesin bu metafizik meseleleri ne kadar iyi kavradığını çok iyi bir şekilde dile getirmektedir.</p>
<p>Bunlardan başka yine bu kurban vakıasının cemiyet içerisinde pek çok tarafı vardır. Etinden ve yününden konu komşunun, fakir fukaranın istifade etmesi gibi. Göze ilk bakışta cüzî gibi görünen bu kurban etinden fakir fukaranın istifade etmesi meselesi, ciddi olarak hesaplanırsa, hiç de küçümsenmeyecek neticelerin alınacağı muhakkaktır. İşte bu küçücük bir vakıa bile, ilahî sevginin her yerde herkese iyilikten başka hiçbir şey getirmeyeceğini gösterir. Nitekim canı et istediği için bir koyun alıp da kesen bir kimsenin bu koyunun etini kendi boğazından keserek fakir fukaraya dağıttığı pek görülmüş hadiselerden değildir. Bu kimsenin hareket noktası fizyolojik ihtiyaçtır. Halbuki kurban kesen bir kimsenin hareket noktası ise Allah sevgisidir.</p>
<p>Çalışıp didinip alnının teri ile ayda 1.800 Lira alan ve Kurban bayramının gelmesi ile bu aldığı paranın yarısını teşkil eden 900 Lira karşılığında bir koyun alıp Allah rızası için kurban eden bir Müslüman düşünelim. Tabiidir ki, böyle bir kimse bu koyunu kestikten sonra, bir kısmını çoluk çocuğuna, bir kısmını ise akraba ve taallukâtına ve diğer kısmını da fakir fukaraya vermek üzere üç kısma bölecektir. Koyunu 900 Lira&#8217;ya almış olduğuna göre, 300 Lira&#8217;sı eve çoluk çocuğuna, 300 Lira&#8217;sı akrabalarına, eşine dostuna, nihayet son 300 Lira&#8217;sı da fakir fukaraya gidecektir. Dikkat edilecek olursa, bu kimse, sırf akrabalarına hediye ettiği etin karşılığı olan 300 lira için tam beş gün sabahtan akşama kadar yaz kış, soğuk sıcak demeden çalışmış çabalamıştır ve bu parayı kazanmıştır.</p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden ve işinde akşama kadar bıkmadan usanmadan çalışan ve bu emeği karşılığı aldığı para ile aldığı koyunun etini akrabalarına gönderen bu kimse, onları hatırlamış, onlara olan sevgi ve bağlılığını isbat etmiş ve nihayet onları ziyaret etmiş durumdadır.İslam&#8217;da sıla-i rahim, akrabaları ziyaret esası vardır. Burada dikkat edilecek olursa, gerek akrabalarını ziyaret eden kimse ve gerekse onlara kurban eti gönderen kimsenin tâbi oldukları formüller aynıdır. Yani, bu iki çeşit insan da akrabalarına aynı şeyleri vermişlerdir.</p>
<p>Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki; 900 Lira&#8217;ya bir koyun alarak bunun üçte birini akrabalarına hediye eden bir kimse ömründen tam beş gününü zaman ve enerji olarak onlara adamış,  onlara feda etmiş, dolayısıyla kendi varlığından onlara bir şeyler vermiş ve böylece hem onları hatırlamış hem onlara sevgi ve bağlılığını göstermiş ve hem de onları ziyaret etmiş, onları yoklamış ve bir sıkıntıya düşerlerse onlara elinden gelen yardımı yapacağını, her fedakarlığı göstereceğini ima yoluyla hissettirmiş durumundadır.</p>
<p>Fakir-fukaraya dağıtılan son üçte bire gelince: Böyle bir kimse, bu son üçte bir için de yine yukarda anlatıldığı gibi, bütünüyle ömrünün tam beş gününü bu fakir-fukaraya adamış, feda etmiş durumdadır. İnsanlar hizmet ettikleri varlıklara tepeden bakamazlar. Bunu isteseler de yapamazlar, daha doğrusu beceremezler. Zira hizmet sevgi getirir, yoksa boş bir gurur değil. Bunlardan başka, bu fakir-fukaraya dağıtılan bu etlerin onların gıdaları, beslenmeleri ve geçimleri üzerinde de fazlasıyla müsbet yönden tesirli olacağını ve birçok faydalar sağlayacağını belirtmek kurbanın diğer faydalarını görmek açısından herhalde kâfi gelecektir.</p>
<p>Yine bu kurbanın gelişigüzel olmayıp senenin muayyen günlerinde kesilmesi de, diğer ibadetlerde olduğu gibi, bu ibadette de Müslümanlar arası birlik ve beraberlik içinde olmanın lüzumunu göstermektedir.</p>
<p>İslamiyet, bütün canlılara karşı bizlere daima şefkat ve merhamet emreder. Kurbana gelince, bizlerin şefkat ve merhamet üzerine dikkatimizi daha fazla çeker ve bu hususta bizlere daha fazla tavsiyelerde bulunur. Bu da bizlere açıkça göstermektedir ki, canlı varlıklar ve hatta cansız varlıklar gayeleri kadar değerlidirler. Nitekim gerek eti için ve gerekse kurban için olsun, her iki halde de koyun kesilmektedir. Yalnız bunları birbirinden ayıran ve birini diğerinden daha üstün kılan şey, kesilişlerindeki gayedir. Kaldı ki, bu gaye de koyunun bizatihi kendinden gelmemektedir. Bilakis insanların niyetleri bu kendi malları olan koyunlar üzerinde bu kadar farklılık doğurursa, bu niyetleri taşıyan insanların bizzat kendilerinde ne derece farklılık doğuracağını bu küçücük misalden hesap edip çıkarmak herhalde mümkündür ve yine de, bu misalden hareket ederek kendi niyetlerimiz üzerine eğilerek, onlara en mükemmel şeklini vermeye çalışmamız da her halde şarttır.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kurban-kesmenin-metafizik-temelleri/">İslam’da Kurban Kesmenin Metafizik Temelleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kurban-kesmenin-metafizik-temelleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oruç ve Oruç&#8217;un Gaye ve Hedefi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oruc-ve-orucun-gaye-ve-hedefi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oruc-ve-orucun-gaye-ve-hedefi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:55:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç Tutan İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç ve Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Oruçlu iken değil de orucun bozulduktan sonra kılınması]]></category>
		<category><![CDATA[Orucun Faydaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Teravih Namazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7139</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbadetlerin ilk gayesi, Müslümanların sağlam bir ruh, sağlam bir şahsiyet yapı­şına malik olmalarım gerçekleştirmektir. Fakat oruç, tamamen maddi bir ibadettir ve bedenle alâka­lıdır. Buradan şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Ruh eğitimine bedenden, yani maddi eğitimden geçme zarureti, beden ile ruh arasında çok sıkı münasebetlerin, çok sıkı bağların mevcut olduğunu göstermektedir. Bu da, madde eğitimi ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oruc-ve-orucun-gaye-ve-hedefi/">Oruç ve Oruç’un Gaye ve Hedefi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-110.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7170" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-110.jpg" alt="Oruç ve Oruç'un Gaye ve Hedefi" width="406" height="275" /></a></p>
<p>İbadetlerin ilk gayesi, Müslümanların sağlam bir ruh, sağlam bir şahsiyet yapı­şına malik olmalarım gerçekleştirmektir. Fakat oruç, tamamen maddi bir ibadettir ve bedenle alâka­lıdır. Buradan şöyle bir sonuca varmak mümkündür:</p>
<p>Ruh eğitimine bedenden, yani maddi eğitimden geçme zarureti, beden ile ruh arasında çok sıkı münasebetlerin, çok sıkı bağların mevcut olduğunu göstermektedir. Bu da, madde eğitimi ile mana (ruh) eğitiminin bir ömür boyunca beraber yürütülmesi icap ettiğinin, bu iki eğitimin birinden vazgeçmenin mümkün olmayacağının bir ifadesidir. Bu madde- mana eğitimi beraberliği, yani madde-mânâ eğitimi ayrılmazlığı, milli eğitimimizde de bizlere yol göste­rebilirdi. Şöyle ki: Maddi eğitim müsbet bilgiler vermek, manevî eğitim ise millî-dinî eğitim şeklinde ele alınıp beraber yürütülebilirdi. Böylece, bütün eğitim meselelerimizin temelinde yatan aksaklık düzeltilmiş olurdu.</p>
<p>Oruçlu insan aç olan insandır. Aç olan insan, açlığı sebebiyle niçin neden aç olduğunu daima aklında tutan, yani devamlı olarak bir ibadet Halinde bulunduğunu hatırından çıkarmayan ve bunun sonucu olarak da biraz yukarda zikredilen orucu tamamlayıcı ibadetlerin de (eğitimin de) kendisinden istenildiğini unutmayarak aklından çıkarmayan ve böylece devamlı olarak kendi üzerine eğilen, kendini yetiştirmeye çalışan insandır.</p>
<p>Namazda esas olan husus, kendi fani noksanlı­ğım Allah Teala’nın yüce varlığı karşısında reddediş inkar ediş, yok kabul ediştir. O yüce varlığın karşısında kulun kendisini noksan, âciz,fani <em>zavallı görmesiyle devam eder. Secde</em>, bu yüce varlık karşısındaki şeklen en güzel, en manidar bir saygı <em>ifadesidir.</em></p>
<p><em>Namazda </em>bu kendi varlığını <em>yok </em>kabul ediş o <em>kadar barizdir ki,</em>Allah celleşanuhu karşısında kula kendi varlığını hatırlatacak herşey yasaktır. <em>İdrar </em>sıkıştırmışken veya sofrada yemek varken ve zaman müsait iken aç olarak namaz kılmak vb. <em>haller gibi.</em></p>
<p><em>Buna </em>mukabil oruç da, oruç tutanın devamlı açlığı <em>sebebiyle </em>mütemadiyen kendini, yani kendi varlı­ğını <em>hatırlayış ve </em>kendi varlığını gerçek bir realite <em>olarak </em>kabul ediş vardır. Tabiî bununla beraber oruç da, birkaç saatlik bir açlığın kendisinde meydana <em>getirdiği halleri müşahade</em>ederek kendi acizliğini, <em>noksanlığını idrak ediş,</em>yani kendini var olmakla <strong><em>beraber</em></strong> eksik, noksan, aciz kabul ediş vardır.</p>
<p>Bu <em>şekilde </em>kendini <em>yar </em>olmakla beraber eksik, <strong><em>noksan, </em></strong><em>aciz </em>kabul ediş, kendi varlığının kendisin­den gelmediği fikrini doğurur. Kendi varlığının <em>kendinde</em>n <em>gelmediği </em><em>fikri,</em>insanın değil kendisi <em>gibi bir varlığı, en</em>ufak bir canlıyı bile yaratamadığı <em>gerçeğiyle birleşince yarattığı </em>her <em>şeyden sonsuz </em>derecede büyük olan bir Yaratıcının varlığı sonucunu doğurur.</p>
<p>Özetlemek icahederse, oruçta evvela kendini kabul <u>edi</u>ş ve kendi varlığından Allah Teala’nın varlığına geçiş vardır. <em>Kısacası or</em>uçta, kulun kendi varlığını kabul etmesi,Allah’ın varlığına geçiş için bir vasıta,bir sıçrama zemini temin edebilmek içindir.</p>
<p>Oruçlu insan aç olduğu ve önünde her tür ve çeşit yiyecek,içecek bulunduğu ve bunları ona yasaklayan hiçbir maddi güç de bulunmadığı halde, hatta açlık icabı fizyolojik olarak o yemeklere midesinde büyük bir temayül duymasına rağmen, belirli bir vakte kadar orucunu devam ettirmesinin oruçlu üzerinde birçok müsbet tesirler  icra edeceği muhakkaktır.</p>
<p>Şöyle ki, İnsan daima kendi menfaatlerine düş­kündür. Tabiî bu menfaatlerin başında varolmak ge­lir. Zira bir kimseye öldürülmesi kaydıyle şu kadar milyonla beraber birçok göz kamaştırıcı mevkiler vadedilse, bunu ne o, ne de başkası kabul der. Çünkü bu vadedilen menfaatlerden istifade edebilmek için var olmak şarttır. Başka bir ifadeyle, var-olmak, di­ğer menfaatlerin gerçekleşmesi için temel-menfaat, ana-menfaat durumundadır. Tabiî menfaatler liste­sinde! birinci sırayı almış olan var-olma için de onun şartlarını yemek yemek, su içmek&#8230; vs. yerine getirmek gerekmektedir.</p>
<p>Özetlemek icabederse, insan kendi varlığını sür­dürebilmek için kendi varlığıyle yakından ilgili olana kendi boğazına birinci derecede düşkündür. Başka bir ifadeyle katiyetle aç ve susuz kalmaktan hoşlanmaz, bilakis aç ve susuz kalmaktan hayatı bo­yunca korkar.</p>
<p>Öyle ise oruçlu insan oruç tutmak suretiyle kendisi için menfaatler listesinde birinci sırayı alan en büyük menfaat, temel menfaat durumunda olan kentti öz varlığı ile yakından alâkalı olup onun te­melini teşkil eden kendi boğazından, yemek yemek, su içmek&#8230; vs’den Allah rızası için fedakârlık yap­mamadır. Başka bir ifadeyle, oruçlu insan, oruç tutmakla kendi varlığının teminatı demek olan her tür ve Her çeşit yeme içmeye iltifat etmeyerek Hak rızası için onları, yani en büyük menfaatleri terketmektedir.</p>
<p>Tabiî hiçbir maddi karşılık, para, rütbe&#8230; vs. ol­maksızın ve kendi varlığını devam ettirecek olan gıda alma gibi en büyük menfaatini sırf Allah rızası için terkeden insanın kendisi için onun kadar ehemmiyeti olmayan ikinci derecedeki diğer şahsi menfaatlerini de yine aynı gaye, Hak rızası için bi­rinci hale nisbeten daha kolaylıkla terkedip feda ede­ceği âşikârdır. Böylece, bütün menfaatlerini hiçbir maddi karşılık gözetmeksizin sırf Allah rızası için birbirine feda eden insanlardan müteşekkil toplu­mun gücünü düşünecek olursak, orucun toplumdaki yerini daha iyi kavramış oluruz.</p>
<p>Yine oruç, oruç tu­tanın kendisi için helal olan ve gözü önünde duran her türlü yemek, meyva&#8230; vs&#8217;yi aç olduğu halde ister kalabalıkta ister tenhada elini uzatıp alıp yememe­sini sağlamak suretiyle, müslümanların içgüdüleri (sevk-i Tabiî) <u>ile, ya</u>şayan yaratıklar olmaktan kur­tulmasını temin eder. Başka bir ifadeyle bir yanda yemek yemek ârzusu ile el uzatma isteği, diğer ta­rafta buna müsaade etmeyen irade ve neticede iyi, kötü her şeyi isteme gücünün irade karşısında mağ­lubiyeti. Tabii her ne şekilde olursa olsun iradenin bu galibiyeti, daha büyük işlerdeki galibiyetine yol açacaktır. Böylece, oruçtan canının çektiğini ye­meme, canının istediğini yapmama alışkanlığı do­ğacaktır. Bu da çok mühimdir. Zira aklına geleni düşünmeden hemen yapmak, canının her istediğini doğru yanlış diye ayırt etmeden hemen yerine getir­meye çalışmak toplumda yapılan bütün suçların esa­sıdır, temelidir. Kısacası oruç, iç-güdülere karşı çıkma alışkanlığı verir ki, insanı diğer canlılardan ayıran, İnsanı insan yapan tarafı budur. Yani oruç, sıkıntı ve izdiraplar karşısında eğilmeyen kendine hâkim olan vadedilen birtakım menfaatler karşı­sında hak ve gerçek bildiği prensiplerden: hiçbir fe­dakârlık yapmayan ideal-insan tipini vücuda getirir.</p>
<p>Namaz ile orucun başka bir farkı da;namaz,Müslümanları camiye toplar,toplu halde eğitir.Yani,</p>
<p>maddeten vücutlarının bir arada bulunmasında ve beraberce yaptıkları hareketlerinde birlik vardır. Oruç ise, bu halin tamamen zıddından hareket eder. Yani, oruca başlamak için oruç tutacakların maddi varlıklarıyle vücutları bir arada bulunmaları diye birşey yoktur. îşci fabrikasında, memur masasında, çiftçi çifti çubuğu başında, çocuk dersi başındadır. Netice olarak oruç, bir sene müddetle namazın toplu olarak eğitip yetiştirdiği kimselerde her türlü maddi baskıdan, toplum baskısından uzak işleri güçleri ba­şında ayrı ayrı ibadet edebilme gücünün kuvvetlen­mesine sebep olur. Herkesten ayrı tek başına oruç tu­tabilmek şu demektir: Dünyada inanan ve ibadet eden hiç kimse kalmasa da, sen tek başına hiçbir maddi destek ve yardım görmeden müslüman yaşa­yabilirsin. Nitekim, bu ibadetler sayesinde, cemiyet içinde tek başına müslüman yaşayabilen çok insan­lar gelip geçmiştir. Yani oruç, inandığı dava uğruna tek başına bütün bir topluma karşı durma gücü sağ­lar. Yalnız, burada fazlasiyle dikkat edilmesi gere­ken husus şudur:</p>
<p>Oruçlu kimseler arasında mevzu ­bahis ayrılık, onların çeşitli iş sahalarındaki ayrı­lıklardır ki, bu da zaten şekli ve zahiri bir ayrılıktır. Esasda gene birdirler, beraberdirler. Zira oruçların­daki tâbi oldukları kanun ve nizamlar istisnasız ay­nıdır. Çalışmalarının haricinde aynı müeyyidelere tabidirler, aynı şekilde hareket etmeye mecburdurlar.</p>
<p>İslâm&#8217;ın beş esasından biri olan orucun, zahirden ziyade esasda, batında, temelde birlik beraberlik is­temesi ve yapılan her tür ve her çeşit faaliyetlerin bu büyük ibadete hiçbir şekilde gölge düşürmek şurda kalsın, bilakis onu daha kıymetlendirmesi, ibadeti cami içinden cami dışına çıkarmak gayesiyledir. Böylece oruç,İslamiyetin sadece cami içinde bir hayat olmadığını her yerde yaşanmasının gerektiğini işaret işin, her müsbet işin,her müsbet faaliyetin,bu ibadete değer kazandırması da üzerinde ciddiyetle durulması lazım gelen bir husustur. Şöyle ki: Oruçlu iken yapılan işler, faaliyetler ibadet mahiyetinde olmamış olsa idi, as­len ibadet olan orucun sevabını hiçbir şekilde arttı-ramazdı.</p>
<p>Nitekim, yapılan hem büyük hem küçük günahlar orucun sevabını azalttığı gibi, kabul olunmasına da engel olmaktadır. Çalışmanın teşvik edilmesine karşılık, yemek içmek gibi meşru işlerin bile yasak­lanması çalışmanın açık seçik delilidir.</p>
<p>Oruç tutan insan, diğer yakınlarının da kendisi gibi hareket etmesini, kendisi gibi yaşamasını, yani kendine benzemesini ister. Başka bir ifadeyle, oruç tutan insan, kendisi gibi davranmayan, kendisi gibi yaşamayan bir kimseyi kendinden kabul etmeyerek reddeder. Ona karşı pasif bir mukavemet gösterir. Bu ise halkın, farkında olmaksızın toplumda uyulması gereken esaslara uymayanların denetimini, kontro­lünü bizzat kendisinin kendi üzerine almış olması demektir. Yani bu hal, halkın- toplumda örf, adet, töre, kanun ve nizamların korunmasını sadece polis, jandarma&#8230; vs’ye terketmesi yerine, bizzat bunları koruyup yaşatmayı seve seve üzerine almasıdır. Bu da toplum için çok daha faydalıdır. Çünkü halkın fert üzerindeki baskısı, kontrolü, murakabesi, polis, jandarma&#8230; vs’nin yapacağı takibattan ve baskısından çok daha kuvvetlidir, çok daha müessirdir.</p>
<p>Oruç, ömrünü en nefis yemeklerle geçiren ve ömür boyu hiçbir şekilde aç susuz kalması mevzu- bahis olmayan zengini, senenin o sıcak, o uzun günlerinde aç susuz bırakarak açlığın ne demek olduğunu sözlerle,misallerledeğil,bilakis onlara bu hali yaşatmak suretiyle, açlığın süsuzluğun insan vücudundaki ve insan ruhundaki tezahürlerini bizzat yaşamasını temin eder.Zenginin her sene bir ay fakir hayatı yaşayıp aç susuz ömrünü ge­çirmesi, fakirin halini daha yakından idrak etme­sine sebep olacaktır. Bu da zenginin fakirlere karşı tutumunun değişmesine, içinde fakire karşı bir acıma hissininin doğmasına, bir ömür boyu çektik­leri bu ızdırablarında onlara yardımcı olma arzu ve hevesinin kuvvetlenmesine ve böylece bir takım ha­yır müesseselerinin kurulmasına ve bu müesseselerin yaşaması için de büyük bir vakıf faaliyetinin doğmasına sebep olcaktır.</p>
<p>Tabiî bu faaliyetler de fa­kirin, zenginin malına göz dikip zengini düşman saymasını önleyecektir. Çünkü zengin, karşısında değil kendi safındadır. Bütün imkânı ile ona hizmet etmek, yardımcı olmak için çırpınmaktadır. Bir çok ayeti-i kerime ve hadis-i şerifler de bu hayır faaliye­tine hız kazandırıp istikamet verecektir. Kısacası, bir yandan oruç müslümanları aç susuz bırakarak bizzat bu hali yaşamalarını, bu ızdırabı duymalarını, bu çileyi çekmelerini temin ederken, bir yandan da fakir fukaraya yardım hususundaki İslâmî emir ve teşvikler birbirini desteklemek suretiyle, müslümanların ellerindeki bütün imkânlariyle birbirlerine ve bilhassa fakirlere yardımcı olmalarını, her tür ve her çeşit  hayra birbirleriyle yarış edercesine koşmalarını sağlayacaktır. Yani emirler, teşvikler ve yaşanılan hayat şekli, birbirini tamamlıyor, birbirini takviye ediyor demektir.</p>
<p>Yine oruç, hiçbir şahidin bulunmadığı ve dolayı- siyle hiçbir şekilde hiçbir mahkumiyetin bahis ko­nusu olmayacağı her türlü ve her çeşit harekete en müsait tenha ve kimsesiz yerlerde oruçla insafın vicdanıyla başbaşa kalarak “kendi hareketlerini kontrol etme” ve dolayısiyle “kimsenin bulunmadığı yerlerde kendi kendini devamlı olarak kontrol al­tında tutma, kendi kendine hesap verme’’alışkanlığının</p>
<p>doğmasına ve bunun  sonucu olarak da “insanda usulsüz bir iş yapıldığı zaman,bundan doğacak  maddi-manevi mesuliyetlerin hesabının ergeç sorulacağı fıkrinini doğup kuvvetlenmesine sebep olacaktır. Başka bir ifadeyle, hiç kimsenin hakkı olmayan sırf kendi alnının teriyle kazandığı ekmeğini aç olduğu halde kimsenin göremeyeceği, dolayısiyle ayıplayıp kınayamayacağı ve böylece hiçbir maddi sorumluluğun da doğmayacağı bir yerde sırf Allah korkusundan elini kendi hakkı olan yemeğe uzatamayan ve bunu düşünürken dahi içi titreyen bir kimsenin değil aleni olarak, tenhada da başkasının hakkına, malına, mülküne el uzatamayacağı, bunu aklına bile getiremeyeceği kat’iyetle muhakkaktır. Kısacası, Allah korkusundan ötürü kendi malına el uzatıp onu -alamayan bir kimsenin, başkasının ma­lına el uzatıp onu alması hiçbir mantığın kabul et­meyeceği bir olaydır.</p>
<p>Yine oruç tutarak bu eğitimi gören genç çocukla­rın ruhunda ve zihninde de orucun birçok müsbet te­sirleri husule gelecektir. Şöyle ki: Oruç tutan bir ço­cuk veya genç, evde hiç kimse yokken, yani ne anne baba korkusu, ne öğretmen baskısı, ne de arkadaşla­rının ayıplama endişesi, kısacası hiçbir maddi baskı veya korku mevzu bahis değilken kendi babasının aldığı, kendi annesinin emeğiyle pişmiş türlü türlü yemekler, çeşit çeşit meyvalar, buz gibi sular dünür­ken ve bunlarla arasında hiçbir maddi engel yekken, hiç kimsenin bulunmadığı kapısı kapalı kendi evinde, bunlara sırf Allah’ın emirlerine itaat ve Ö’nun yasaklarından sakınmak için el uzatamayan, bunu düşünmekten bile içi titreyen bir çocuğun başkalarının malına mülküne hiç kimse kılmasa bile el uzatması,onu alması ne derece mümkündür? Komşunun bahçesindeki meyva ağaçlarına el uzatıp meyvelerini alması ve önüne çıkan engelleri bertaraf etmek için dalları kırıp,duvarları yıkması diye bir şey düşünülebilir mi?</p>
<p>Böylece oruç, çocuğa hiç kimse yokken,kendini gören ve bütün hareketlerini takip eden, fakat kendi­sinin göremediği, kendisi tarafından görülmeyen bir varlığın mevcut olduğunu bunun için bütün hareketlerinde tedbirli, temkinli olması gerektiğini, aksi takdirde yaptığı hareketlerden mesul olacağını telkin eder. Bu da çocukta kendi kendini kontrol altında tutma, yaptığı, daha doğrusu yapacağı bütün işlerde kendi kendini hesaba çekme alışkanlığını doğuracaktır. Böylece çocukta, her türlü maddi baskıdan uzak, sağlam bir şahsiyetin gelişmesi mümkün olacaktır. Yani, hareket ve faaliyetlerinde zahiren serbest, fakat aslında bir takım manevi müeyyidelere bağlı, onlara göre hareket eden insanlar olarak yetişeceklerdir. Yukarıda da zikredildiği gibi, aynı hususlar büyükler için de mevzu bahistir.</p>
<p>Başka bir ifadeyle oruç, ister çocuk ister büyük ol­sun ,yapacakları hareketleri yaptıktan sonra ceza­landırmak yerine, cezayı mucip hareketleri yapacak olanların bu hareketlerine tevessül etmeden önce ha­reketlerini kontrol altına almalarını, devamlı ola­rak kendi kendilerini mürakabe altında tutmalarını, yani suç işlememe eğitimi, suç işlememe alışkanlığı kazanmalarını sağlar.</p>
<p>Yine bu çocukların, her türlü yemek, meyva ve so­ğuk suların karşısında hiçbir maddi karşılık olmaksızın ve ummaksızın aç-susuz kalmaları onlara, gözle görünen, elle tutulan maddi alemi,yani maddi değerlerin, para, rütbe&#8230; vs’nin üstünde bir takım manevi değerlerin var olduğunu kabul ettirir..Böyle yetişen gençlerin kafalarında,madde üstü bir takım manevi değerler belirginleşir.Çünkü ne kendi ne de kendi gibi başkaları,ne para ne de başka menfaatler için aç kalmaktadırlar.Öyleyse paranın bile yaptıramayacağını yaptıran bu manevi güç,paradan ve onun gibi herşeyden yüksek,hem çok yüksektir.</p>
<p>Böylece gençler paraya, şehvete tapmaz, değer vermez olurlar. Yani, para&#8230; vs. için yaşamazlar. Şu da var ki, paraya tapmaz, şehvete tapmaz ifadelerinden; para kazanmaz, zengin olmaz, evlenip barklanmaz manasını çıkarmamak gerekir. Onlar daha büyük gayeler, vatan, millet, mukaddesat için yaşayan insanlar olurlar. Para&#8230; vs.&#8217;yi gaye değil, vasıta kabul ederler. Nitekim iftar etmeden ve sahurlarını yemeden oruç tutamadıklarının, yani ibadet edemediklerinin farkındadırlar. Oruç tutabilmek için, yani mana için maddenin vasıta olmakla beraber, lüzumuna inanmışlardır. Tabiî aynı hususlar büyükler için de bahis mevzuudur. Onlar da küçük yaşlarında başlayan madde-mana karşılaştırması sonucu mananın maddeye üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Böylece bu kabul ediş, ellerindeki maddenin manaya, yani her türlü hayır faaliyetlerine feda edilmesini temin edecektir. Artık maddenin esaretinden kurtulmuş olacaklardır. Böy­lece büyük gayeler için yaşayan insanlar olarak topluma hizmet edeceklerdir.</p>
<p>Yine bu çocukların ve gençlerin oruç tutmaları, yani büyüklerin yaptığnı yapmış olmaları, onları büyüklerin safına geçirecek ve diğer konularda da büyüklere benzeme arzusuyla hareketlerinde daha ol­gun, daha ağırbaşlı olmalarına sebep olacaktır.  Böylece memleketin geleceği olan gençler, küçükten  itibaren yaptıklarından mesul olma, sorumluluk hisssiyle büyürler. Başka bir deyişle, yaptıkları her harekette ondan doğacak sonuçları düşünen, karşılaştığı müşkül meselelerde mensup olduğu milletin değer ölçülerine göre şahsen, kendi kendine karar ve-rebilen insanlar olarak toplumdaki yazifelerine hazırlanırlar</p>
<p>İbadetler, ekseriyetle zaman ve mekân buudları ile gerçekleşir. Namaz ve diğer birçok ibadetler ile oruç arasında bu bakımdan da mühim bir fark vardır. Şöyle ki: Namazda zaman birinci planda, mekân ise ikinci plandadır. Yani namazda mekân lazımdır, fakat ikinci derecede ehemmiyetlidir. Zira zaman girdikten sonra nerede olsa namaz kılınabilir. Oruçta ise durum daha başka türlüdür. Oruçta mekân tamamen yerini zamana terketmiştir. Böylece mekân mefhumu tamamen ortadan kalkmıştır. Bu yüzden, orucun tutulmasıyla tutulmaması, başkaları tarafından takip edilememesi ve tabiî bilinememesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Bir insanın kimsenin görmediği yerde karnını doyurduktan sonra toplum arasına karışması halinde, bunu <u>kims</u>enin anlayamaması ve insanların bu hali anlama imkânından tamamen mahrum olmaları oruç tutan üzerinde hiç bir maddi baskı, polis, jan­darma, bekçi&#8230; vs. olmaksızın, başka bir ifadeyle hiçbir maddi murakabeye ihtiyaç <u>göstermeksizin</u> gizli ve âşikâr olarak kanun ve nizamlara, emir ve yasaklara her ne olursa olsun itaat ve bunun için de kendini daima kontrol, murakabe altında tutma, ya­pacağı işlerde kendi kendine hesap verme, yapacağı işlerin sonucunu kendi kendine sorma alışkanlığı­nın doğup kuvvetlenmesine sebep olacaktır.</p>
<p>Orucun başkaları tarafından  takib edilememesi, oruç tutan herkesin başkaları tarafından mecbur edilmeksizin, itilip kakılmaksızın kendi vazifesini yani kendinden istenilenlerin farkında ala­rak onu kusursuz, eksiksiz yapma ve bununla kendini başkalarından üstün görmeme olgunluğuna erişmelerini temin edecektir.</p>
<p>Oruçlu bir kimse,hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde orucunu sakatlayıp veya bozduğu takdirde hata veya suçunun cezasını biliyorsa, bunun cezasını kendi kendine verir. Kendisini kendine karşı bir takım mazeretlerle suçsuz göstermeye çalışmaz. Bu ise, kişilerin hak, hukuk ve gerçekler uğruna kendi kendilerinin aleyhine de olsa karar verebilmeleri ve bunu kendi aleyhlerine tatbik edebilmeleri demektir.</p>
<p>Şayet yaptığı suçun cezasını bilmiyorsa, bir alime giderek hiç kimsenin görmediği , yerde yaptığı hata veya suçu itiraf eder ve cezasının ne olduğunu öğre­nir. Bu cezayı da tereddütsüz, itirazsız kabul edip ye­rine getirir. Suçunu azaltabilmek için birtakım ma­zeretlere, birtakım bahanelere başvurmaz. Yani, Allah razası için kendi kendisinin aleyhinde şeha-dette bulunur. Burada şunu da belirtmek gerekir: Allah rızası için kendi kendisinin aleyhinde şehadet eden bir insanın Allah’dan korkmadan yalan yere başkasının hesabına yalancı şahitlik etmesi ne de­rece mümkündür.</p>
<p>Kısacası, bu gerçeklerle oruç, kimsenin bulunma­dığı bir yerde bir kabahat, bir suç yapan müslümanın suçunun cezasını bildiği takdirde, kendi aleyhinde hüküm verip bu hükmü de hiçbir müsamaha göster­meksizin, hiçbir aracı kabul etmeksizin kendi aley­hinde tatbik edebilme ye eğer suçunun cezasını bil­miyorsa, hakime giderek hiç bir yalan dolana baş­vurmadan suçunu bütün çıplaklığıyla itiraf edip ce­zasını itirazsız kabul edebilme ruh büyüklüğünü, ruh sağlamlığını verir.</p>
<p>Yalnız müslümanların yaptıkları bu itirafları, Hıristiyanlıktaki suç itirafı ile karıştırmamak <strong>gere</strong>kir. Çünkü bir hıristiyan suçunu kendi din adamına itiraf ederken bunun affedileceğini bilir. Bu Bizden bu itiraf, büyük bir ruh <strong>isteyen </strong>bir itiraf de­ldir. Zira danışıklı döğüştür. Buna, karşılık müslüman itirafını yaparken, bu suçunun muhakkak surette cezalandırılacağını bilir. Bunu bile bile suçunu gizleyemez. Gönül rızasıyla suçunun cezasına razı olur ve adaletten şikayet etmeksizin cezası ruhlunda ve zihninde hak mefhumunu kutsallaştırır. Hakk’ın itirafını da ibadetleştirir. Artık toplumda hak giz­lenmez ve çiğnenmez olur.</p>
<p>Oruç tutan bir kimsenin hatır gönül veya hiçbir maddi vaad karşılığı hiçbir şekilde orucunu boza- maması, oruç tutan üzerinde va’dedilen maddi men­faat ve çıkarlara meyletmeden, ortaya sürülen hatır gönüllere iltifat etmeden uyulması gereken emirlere ve yasaklara, kanun ve nizamlara sonsuz bir itaat gerektiği fikrini telkin eder. Yine bu hal, herkesin kendi vazifesinden ancak kendisinin mes’ul olaca­ğını, kimsenin başkasının vazifelerine gayr-ı meşru yolda müdahale etme hakkı bulunmadığını ifade eder. Bu arada, her ne pahasına olursa olsun, vazife­nin her şeyden üstün olduğunu ve birtakım maddi menfaatlere meyletmeyerek vazifenin ifa edilmesi gerektiğini! gayet açıkça belirtir.</p>
<p>Oruç tutan bir kimsenin orucunu sakatlaması veya bozmuş sonucu lazım gelecek olan kaza veya cezanın, hastalık gibi haller hariç,  zengin-fakir mevki sahipi-mevki sahibi olmayan&#8230; vs’ye göre ayrı ayrı değişik şekilde olmayıp, yani adama göre olmayıp, aksine bu hükümlerin hiçbir ayrılık gözetmeksi­zin eşit şekilde tatbik edilmesi, kısacası rütbe, mevti, para,,vs’ye göre bir ayırım yapılması, yani herkesin istisnasız eşit tutulması üzerinde ayrıca fazlasıyla durulması gereken bir husustur.Allah-u Tealanın sonsuz bir eşitlik fikri üzerinde durması,insanlara karşı hareket ve davranışlarımızda bizlere yol göstermelidir.</p>
<p>İnsanın madde âleminde ilk tanıdığı varlık  kendi varlığıdır.Bu ilk tanıdığı kendi varlığı namazda reddeden insanın, aynı saftaki başkalarını düşünmesi, tabiî mümkün değildir. Kısacası, namazda Allah-u Teâlâ’nın karşısında insan, ne kendini ne de başkasını düşünebilir. Böylece farz namazlarında hareket birliği yani, maddî birlik içinde olan müslümanlar, aynı zamanda yöneldik­leri varlık bakımından da bir istikamet birliği, yani manevî birlik içindedirler.</p>
<p>Buna karşılık oruç’ta, oruçlu insan, kendi hali icabı kendisi gibi oruçlu, yani aç susuz insanları düşünüp, içinde onlara doğru bir akış, bir yakınlaşma hisseder.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, aynı-varlığa inananlar, inançları icabı kendilerini başkalarına nisbetle bir­birlerine daha yakın hissederler. Aynı-varlığa ina­nıp, aynı işi yapanlar namaz, oruç &#8230;vs. gibi kendi­lerini bir evvelkilere nisbetle, birbirlerine daha ya­kınlaşmış bulurlar. Aynı varlığa inanıp aynı işi ya­pan ve aç susuz kalmak gibi aynı ızdırabı çeken in­sanlar ise, hem inandıkları varlık, hem yaptık­ları iş, ham- de çektikleri sıkıntılar icabı, kendilerini birbirlerinden sayacak kadar birlik ve beraberlik içinde kaynaşırlar. Oruç bu üç hali kendisinde toplamak suretiyle, kendisine inananlar arasında örnek-birlik tesis eder. Nitekim asker arkadaşlığı,okul arkadaşlığı, hastahane arkadaşlığı vs. bu üç vasfı taşıdığından, yani inanç birliği,iş birliği, çile birliğini toplamış olduğundan, halk arasında arkadaşlıkların en sağlamı, en kuvvetlisi olarak kabul edilir.</p>
<p>Orucun devamlı olarak senede bir ay tutulması da üzerinde düşünülmeğe değer.Zira ayda üçer gün tutularak bir sene zarfında yine ayrı ayrı fazlasıyla elde edilebilirdi.</p>
<p>Tecrübî psikolojideki, “Bir insanın otuz-kırk gün arasında tâbi olacağı eğitim neticesinde birtakım yeni alışkanlıklar kazanabileceği” gerçeği, orucun devamlı olarak otuz gün tutulması hususundaki ilahi emri açıklaması bakımından şayan-ı dikkattir. Hatta, askerdeki yemin merasiminin askerliğe baş­landıktan otuz-kırk gün sonra yapılması, yine bu gerçeğin ifadesidir. Başka bir ifadeyle, bir yaş ile yirmi yaş arası, yani alışkanlıkların en fazla kaza­nıldığı bir zamanda sivil hayatta büyüyerek bu ha­yata alışan kimselerin, sivil hayatla taban tabana zıt olan askerlik hayatına ciddî bir eğitim neticesi otuz- kırk gün gibi bir zamanda alışabilmeleri, yani yeni alışkanlıklar edinebilmeleri, bu psikolojik hakika­tin bir ispatıdır. Kısacası otuz-kırk günlük sıkı, ciddi bir eğitim, insanın edindiği yirmi senelik alışkan­lıkları tamamen terketmesine yetiyor demektir.</p>
<p>Nitekim sigara, içki&#8230; vs. gibi kötü alışkanlıkla­rını bırakanlar, ekseriyetle bu ayın (yani Ramazanın) sonunda bıraktıkları gibi, namaz, iba­det&#8230; vs. gibi çeşitli iyi, güzel, hayırlı faaliyetlere başlayanlar da yüzde yüz olmak üzere bu aydan iti­baren başlarlar. Yani, sırf Ramazan ayında ibadet etmek için camiye gelirler, fakat bu bir ay zarfında ibadetlere alışarak Ramazan’dan sonra da bu yeni alışkanlıklarına devam edip gidenler. Böylece, ha­yatlarının istikameti bir ay gibi bir zamanda değiş­miş olur.</p>
<p>Bu gerekçelerle oruç, her sene bir ay olmak üzere bütün müslümanları ömürleri boyunca devamlı olarak eğitime tâbi tutmak suretiyle, onların kötü alışkanlıklarını terkederek yeniden kanlıklar kazanmalarını ve faydalı olmalarını sağlıyor demektir.</p>
<p>Oruç ile askerlik arasındaki başka bir münasebeti de belirtmekte fayda umuyorum. Şöyle ki: Oruç, müslümanları senede bir ay aç susuz bırakmak suretiyle, onların her çeşit mahrumiyete alışmalarını temin etmektedir, öğle yemeğini yarım saat geç yediği için başı dönüp gözü kararan insanlardan müteşekkil ordu ile günlerce her türlü yemek ve içmekten mahrum yaşamaya alışmış ve bu yaşayıştan da zerre kadar maddî-manevî zindeliğini kaybetmeyecek insanlardan kurulu orduların zafer ihtimalleri, bu mahrumiyetlere dayanma oranlarına göredir. Oruç, bu eğitimi sağlar.</p>
<p>Nitekim askere gittiğimiz zaman, İslâmiyet&#8217;i sivil hayatlarında yaşayan arkadaşlarımız, askerliğin ağır şartlarına çok daha çabuk intibak ettiler. Manevra ve tatbikatlardaki mahrumiyetler, cüssece kendilerinden daha iriyarı olanları sarstığı halde, onlarda en ufak bir tesir icra edemiyordu. Yağmur, soğuk, gece gündüz çalışma, açlık susuzluk ve uykusuzluk bu arkadaşlara vız geliyordu Sanki doğduklarından beri askerdiler^ Garplı kumandanlara, &#8220;Diğer millet askerlerinin teslim olmasını gerektiren şartlar, Türk askerinin hücuma geçmesi için en müsait olan şartlardır.’’ dedirten işte bu eğitimdir.</p>
<p>Uzaktan gelecek bir treni bekleyen iki ayrı kişi, uzaktan başka başka saatlerde &#8211; başka yerlerden gelecek iki ayrı treni bekleyen iki ayrı kişiye nisbetle kendilerini birbirlerini hissederler..Böylece bu bekleyiş esnasında aralarında bir yakınlaşma, bir tanışma,bir sohbet doğar. Beklemiş oldukları aynı şey daha önceleri birbirlerini tanımayan bu iki insanı birleştirmiştir, kaynaştırmıştır.Şayet birbirleriyle tanışmayan bu iki kişi aynı bekliyorlarsa bu tanışma bir  dosttuk halini alacaktır. Çünkü bir evvelkine nisbetle bu iki kişi arasında bir ikinci-bağ kurulmuştur: Aynı treni bekleme ve aynı tren içindeki aynı yolcuyu bekleme.</p>
<p>Bunun gibi» bir sofra etrafında bütün bir ailenin iftarı beklemesi, yani teker teker bu insanların aynı samanda gelecek aynı şeyi beklemeleri» bu insanları birbirlerine daha ziyade bağlayacaktır. Bu oruçlu, ki­şiler yapmakla mükellef oldukları günlük vazifele­rini hakkiyle yapmış olmanın verdiği neşe ve se­vinçle, birbirlerine daha fazla yakınlaşacak, birbirleriyle daha fazla kaynaşacaklardır.</p>
<p>Bu iftar bekleme hali, daha ziyade aile fertleri arasındaki sevgi ve muhabbeti arttırma, yani ailenin daha sağlam temeller üzerine kurulmasını gerçek­leştirme bakımından çok mühimdir. İslâmiyet&#8217;in bü­tün ailenin beraberce iftar sofrasına oturmasını ve if­tar beklemesini istemesinin sebebi de bu olsa gerek­tir.</p>
<p>İftar bekleme, aile fertleri arasında olduğu kadar, birtakım davetlerle tanıdıklar, dostlar ve hatta tanı­dık olmayanlar arasında da sevgi, muhabbet bağla­rının kuvvetlenmesine yol açacaktır.</p>
<p>Biraz yukarıdaki orucun zamanla mukayyed ol­duğu;.ve mekânın tamamen yerini zamana terkettiğibelirtilmişti. Fakat hiçbir ibadette mekân, zamanın önüne geçmemiştir. Bu da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.</p>
<p>Akşam ezanı okunmadan, yani vakit girmeden, büyük bir mazeret olmaksızın bir dakika önce dahi orucun bozulması veya orucun başlama hali kaza veya cezayı gerektirmektedir, Günah yapanların gü­nahlarını affedip bu günahları sevaba çeviren Allah-u Tealanın u  orucun şartlarını bir dakika veya daha azına bile müsaade etmeyecek kadar ciddi tutması,müslümanların zaman mefhumunun değerini kav­ramaları , avarelikten kurtulmuş insanlar olarak hayatlarını zamana göre tanzim etmelerini) za­manı en iyi şekilde kıymetlendirmelerini) kısaca zamanla yaşayan insanlar olmalarını gerçekleş­tirmek içindir.</p>
<p>Ayrıca oruçlu iken, yani aç iken, bilhassa uzun günlerde ikindiden sonra özellikle iftar sofrasında ezan vaktini beklerken zaman, tok olduğumuz vakte nisbetle çok daha ağır geçer, adeta dakikalar geçmek bilmez. Bu da oruçlu üzerinde zamanın İzafî olduğu fikrini doğurur. Hiç olmazsa zamanın İzafî olduğunu hissettirir.</p>
<p>Teravihin; 1-Oruçlu iken değil de oruç bozulduk­tan sonra kılınması, 2-Sayısının yirmi olması, fazla  veya eksik olmaması,3-Farz, vacip olmadığı halde  toplu olarak cemaat halinde kılınması, üzerinde durulması gereken üç mühim husustur.</p>
<p>1-Oruçlu iken değil de orucun bozulduktan sonra kılınması:Zira oruçlu iken de kılınması mümkün  idi.</p>
<p>Biraz yukarıda, orucun şeklen, yani zahirî birlik yerine manada birlik sağladığı, yani mana birliğini ön planda tuttuğu, bu münasebetle oruçlu insanların, birbirine benzemeyen işlerde çalıştığı belirtilmişti, Yalnîz orucun sağladığı birlik, iftar vaktinin girmesi yani orucun bozulmasiyle sona erer. Orucun sağladığı manevî birlik sona erince, orucun temin ediği maddî birliğin teminini teravih üzerine alır.Böylecemüslümanlar, günlük mesai hayatla-  önce manevî sonra maddî birlik olmak üzere tam bir birlik ve beraberlik içinde olmuş olurlar.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu hal, manevi kirliğin şart olmakla beraber kafi gelmeyeceğini, maddî birliğin de şart olduğunu ve bunların ikisinin birbirini destekler mahiyette bir arada bulunduğu nisbette istenilenin sağlanacağını işaret etmektedir.</p>
<p>Teravihin oruç bozulduktan sonra yatsı vaktinde kılınmasını başka türlü de izah etmek belki müm­kündür. Şöyle ki: Birbiriyle göz aşinalığı bulunan iki kişi, gurbette karşılaştıkları takdirde, uzun sene­ler birbirleriyle dostmuşçasına hemen konuşmaya başlarlar. Bu iki kişiyi, gurbetin yalnızlığı birleş­tirmiştir. Bunun gibi, dışarıda şakır şakır yağmur yağarken evimizde kendimizi daha uhrevî, ev hal­kına daha yakın hissederiz.</p>
<p>Teravih namazının yatsı vaktinde, yani gecenin karanlığında kılınması, müslümanların günlük meşgalelerdeki ve dünyayı hırslardan uzak, kendile­rini Allah-u Teala’ya ve din kardeşlerine daha ya­kın hissetmelerine sebep olur. Yani, gecenin karan­lığı, sessizliği ve garipliği, bu insanların birbirle­rine daha fazla sokulmalarına, birbirleriyle daha fazla kaynaşmalarına sebep olur.</p>
<p>2-Rek<sup>,</sup>at sayısının yirmi oluşu: Oruçlu iken kılı­nan farz namazlarının sayısı on rek’attir. Teravih namazı yirmidir, yani iki katıdır. Bundan belki şu çıkabilir: Orunlu iken kılman namazlarda, iki iba­det, oruç ve namaz birleşmişlerdir. Bu münasebetle, oruçlu iken beraber kılınan bu on rek’at, iki kat ola­rak düşünülünce,oruçşuz olarak kılınan yirmi rekata eşit olduğu çıkar. Bu sayılar arasındaki münasebetleri, başka türlü değerlendirmek de mümkün­dür. Şöyle ki; Her gün kıldığımız farz ve vacip namazların sayısı yirmidir.. Bu yirmi sayısı hergün beraber kıldığımız namazların sayısıdır.Ramazan’da vitir namazı da cemaatle kılınır.Ramazan’ıni badet ayı olması hasebiyle,yirmidört saatte toplu olarak kılınan namazların sayısı kadar bir daha cemaat halinde namaz kılınması emrolunmuştur, Bu yirmi sayısı üzerinde biraz daha durmak gerekir. Çünkü bir günde kılınan sünnetlerin sayısı da yirmidir. Yani yirmidört saatte kılınan farzlar ve sünnetler, İslâm için çok mübarek olan kırk sayı­sında birleşirler. Teravih namazı sünnet olması ha­sebiyle. sünnet olarak düşünülünce, sünnetlerin sa­yısını, toplu olarak kılındığı için farz gibi düşünü­lünce de farzların sayısını kırka iblağ etmiş olur.</p>
<p>Ayrıca rekat olarak düşünülünce günde altmış rekat eder. Madem ki Ramazan senelik bir ibadettir ve bütün senenin muhtevası kendinde toplanmıştır, öyle ise sene ile ilgili bazı işaretlerin bulunması ge­rekir. Bu münasebetle şöyle düşünmek belki müm­kündür: Altmış rekat, otüz günde binsekizyüz rekat eder. Bu sayı, senenin oniki ayma bölünürse, yüzelli rakamı elde edilir. Bu yüzelli sayısı da, aynı günleri olan otuza <u>böl</u>ünürse beş rakamı elde edilir. Dikkat edilecek taraf, Ramazan’daki namaz sayıları ile se­nenin her gününüe ait bu beş rakamının çıkmış ol­masıdır. Yani Teravihin sayısının eklenmiş olmasıyla bu beş rakamı elde edilmiştir. Başka şekilde bu sayıyı bulmak mümkün değildir.</p>
<p>3-Farz veya vacip olmadığı halde toplu olarak kı­lınması: Teravih namazı sünnettir. Sünnet namazlara genellikle toplu olarak kılmmadığı halde, Teravih namazının farzlar gibi toplu kılınması hakikaten üzerinde en fazla düşünülmeye değer bir husustur.Farz olmayışı, müslümanları fazlaca mes’uliyeti altına sokmamak için olsa gerektir. Toplu olarak  kılınmasına gelince; bu hal, Allah-u Teala’nın her ne pahasına olursa olsun müslümunların birlik, beraberlik içinde olmalarını istemesinin en güzel bir ifadesidir;. Başka bir deyişle,syıda hem sünnetle hem de farzla aynı eşit durumda olan Teravih, iki çeşit namazın (sünnet ,farz) bütün hususiyetlerini kendinde toplamak suretiyle, müslümanlara bir günlük ibadetin zevk ve heyecanını tekrar yaşatır.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oruc-ve-orucun-gaye-ve-hedefi/">Oruç ve Oruç’un Gaye ve Hedefi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oruc-ve-orucun-gaye-ve-hedefi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sabah Namazı Sosyolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sabah-namazi-sosyolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sabah-namazi-sosyolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:53:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah Namazı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah Namazı Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah namazına kalkma]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah namazının erken (güneş doğmadan) kılınması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7137</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabah namazının erken (güneş doğmadan) kılınması toplumda hayatın en azından “üç” saat önce başlaması demektir. İlk bakışta küçümsenen bu zaman farkı, memleketin fertlerine teşmil edilip, yayıldığı ve beş-on sene içinde mütalea edildiği takdirde, tahminlerin üstünde büyük yekûnlar karşımıza çıkar. Mesela her gün kazanılan bu üçer saat, üç gün zarfında dokuz saat şeklinde ufak bir fedakârlıkla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sabah-namazi-sosyolojisi/">Sabah Namazı Sosyolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/452465-3-4-6da01.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7168" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/452465-3-4-6da01.jpg" alt="Sabah Namazı Sosyolojisi" width="418" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/452465-3-4-6da01.jpg 333w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/452465-3-4-6da01-300x216.jpg 300w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></p>
<p>Sabah namazının erken (güneş doğmadan) kılınması toplumda hayatın en azından “üç” saat önce başlaması demektir. İlk bakışta küçümsenen bu zaman farkı, memleketin fertlerine teşmil edilip, yayıldığı ve beş-on sene içinde mütalea edildiği takdirde, tahminlerin üstünde büyük yekûnlar karşımıza çıkar. Mesela her gün kazanılan bu üçer saat, üç gün zarfında dokuz saat şeklinde ufak bir fedakârlıkla kazanılmış bir işgünü olur.</p>
<p>Toplumda fert, hem üretici, hem de tüketici duru­mundadır. Şayet tüketiciliği üreticiliğinden çok ise, o fertlerden müteşekkil toplumun varlığı ancak kendi kaynaklarını bitirene kadardır. Eğer tüketiciliği ile üreticiliği eşit ise, o toplum da ancak varlığını sürdürebilecektir. Asıl kalkınma ve ilerleme, ferdin ile tüketiciliği arasındaki oranın, tüketi­cinin; istekleri (normal haller müstesna) sınırlandırılmadan üretici lehine artmasiyle mümkündür.</p>
<p>Gün 24 saattir. Bu herkese göre eşittir. Bu zamanı kendi lehimize uzatmak imkânı olmayınca, yapabi­leceğimiz tek şey, onu en iyi şekilde değerlendirmek olmaktadır.</p>
<p>Bu da,zaman,güç,sıhhat ve buna benzer hususların en iyi şekilde değerlendirilmesiyle mümkündür.</p>
<p>Geceleyin bir günlük mesai sonucu herkes sinir, vücud ve dimağ bakımından yorgundur. Bundan ötürü, bu vakitler, insanların en verimsiz anlarıdır. Ölü zamanlarıdır. Bir iş yapılamaz, yapılan işlerden de hayır gelmez. “Gündüzün şerri, gecenin hayrın­dan daha iyidir” atasözü de bunu ifade eder.</p>
<p>Hal böyle olunca, yapılacak en isabetli iş, geceyi erken başlatmak, yani onu en iyi şekilde değerlen­dirmek için erkence yatmak olmalıdır. Aksi takdirde, iş yapma güç ve kabiliyetinin büyük bir kısmını kaybeden kimseler, bu zamanlarını hiç bir işe yaramamayan bir takım iddialarla ziyan edip gideceklerdir. Tabi! bu konuşmalar ve bu esnada yapılan dedikodu ve iddialar o kimselerin zaten tükenmiş güçlerini bir kat daha azaltacak ve masa başında sürüp giden oyunlar da gün boyu zaten bozuk olan sinirleri bir kat daha bozacaktır.</p>
<p>Yine bu gece hayatında yapılan konuşmalar arasında iddia, münakaşa ve dedikodular, zamanın ve enerjinin boşa gitmesinden başka, bir takım kırgınlıklar, dargınlıklar, düşmanlıklar ve hatta cinayetlerin meydana gelmesine zemin hazırlaya­caktır. Yapılan istatistikler ve neşriyat tetkik edile­cek olursa, bütün kırgınlıkların, cinayetlerin, kısa­cası bütün üzücü olayların çoğunun gece hayatındaki bu boş konuşmalardan başka bir deyişle geceyi yanlış değerlendirmiş olmaktan ortaya çıktığı görü­lür.</p>
<p>Öte yandan bu hal, kişilerin işteki verimlerinin (randıman) düşmesine de sebep olacaktır. Bedenen olduklarından, yani bir gece önce münakaşa yapmadan erken yatarak uykularını alıp ruhen ve bedenen dinç olarak işe gelmediklerinden, verimin (randımanın) düşmesine paralel olarak gerekli dikkatin gösterilememesinden de iş kaza­larının arttığı görülecektir.</p>
<p>Avrupa ülkelerinde, hayatın çok erken başladı­ğını, gece misafirliklerinin, hemen hemen hiç olma­dığını, erken yattıklarını, yatma saatlerini hiçbir şekilde geçirmediklerini, misafirleri dahi olsa yatma zamanı gelince misafirlerine münasip bir lisanla ertesi günü çok erken kalkıp işe gidecekle­rini, bu yüzden uykularını almak için erken yatmaya mecbur olduklarını beyanla kalkıp gitmele­rini rica ettiklerini bu ülkelerde uzun müddet kalan kimselerden defalarca işittim. Hiç şüphesiz böyle yapmakla da haklıdırlar. Çünkü onlar bugünkü medeniyet seviyelerini, günlerini bu kadar erkenden değerlendirmekle sağlayabildiklerinin farkındadır­lar.</p>
<p>Sonuç olarak, Sabah namazına kalkma mecbu­riyeti büyük bir zaman, güç (enerji), sıhhat kaybına sebep olan gece hayatının alâka ve rağbet görmeyip kendine taraftar bulamaması demektir. Zira gece yarısına kadar oturan kimsenin ertesi gün ibadetini yapmak için zinde olarak kalkması ne derece mümkündür.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sabah-namazi-sosyolojisi/">Sabah Namazı Sosyolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sabah-namazi-sosyolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumdaki Çekişmelerin, Huzursuzlukların Sebebi Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/toplumdaki-cekismelerin-huzursuzluklarin-sebebi-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/toplumdaki-cekismelerin-huzursuzluklarin-sebebi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:51:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İçki]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Cami Cemaati]]></category>
		<category><![CDATA[Kumar]]></category>
		<category><![CDATA[Maddi Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Para]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumdaki Çekişmelerin Huzursuzlukların Sebebi Nedir ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7133</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Toplumdaki çekişmelerin, huzursuzlukların sebebi manevî değer ölçülerinin ehemmiyetlerini kaybederek yerlerini maddî değer ölçülerine (para, kadın, içki, kumar, vs.) terk etmeleridir. Yine cami &#8220;Allah’a en yakın olanınız, kötülüklerden en fazla sakınanınız, fazilet, meziyet vs. ahlakça en üstün olanınız, başkalarına en büyüklerine, amirlerine en fazla itaat edeninizdir.&#8221; ifadeleriyle, toplumun her çeşit sınıflarına ait, fertlerin muayyen, belirli,, &#8220;manevî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumdaki-cekismelerin-huzursuzluklarin-sebebi-nedir/">Toplumdaki Çekişmelerin, Huzursuzlukların Sebebi Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/toplum04.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7164" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/toplum04.jpg" alt="Toplumdaki Çekişmelerin, Huzursuzlukların Sebebi Nedir ?" width="388" height="256" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/toplum04.jpg 388w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/toplum04-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/toplum04-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/toplum04-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></a>&#8216;Toplumdaki çekişmelerin, huzursuzlukların sebebi manevî değer ölçülerinin ehemmiyetlerini kaybederek yerlerini maddî değer ölçülerine (para, kadın, içki, kumar, vs.) terk etmeleridir. Yine cami &#8220;Allah’a en yakın olanınız, kötülüklerden en fazla sakınanınız, fazilet, meziyet vs. ahlakça en üstün olanınız, başkalarına en büyüklerine, amirlerine en fazla itaat edeninizdir.&#8221; ifadeleriyle, toplumun her çeşit sınıflarına ait, fertlerin muayyen, belirli,, &#8220;manevî değer ölçüleri” etrafında toplanmalarını sağlar.</p>
<p>Tabiî aynı değer ölçüleri etrafında toplanan, onlara ulaşmayı kendilerine gaye (ideal) edinen kimselerin, başka bir deyişle, ayrı ayrı hedefler yerine tek bir hedefe yönelen kimselerin, her geçen gün zamanla doğru orantılı olarak birbirine daha yaklaşarak, kaynaşacakları bütün bir ömür boyunca yekvücut olarak yaşayacakları bir gerçektir. Artık o zaman para, mevki, şöhret, gaye (ideal) olmaktan çıkacak, “esas-gaye”ye ulaşmak için birer vasıta bir basamak olarak kullanılacaktır. Bunun neticesi olarak, fertler para kazanmak için para kazanmayacaklar, herkese böbürlenmek için mevki sahibi olmaya çalışmayacaklar, bilakis bunları esas- gayelerine ulaşmak için kullanacaklardır.</p>
<p>Dolayısıyle paraları, mevkileri, şöhretleriyle, başka bir deyişle malik oldukları herşeyleriyle, millet, vatan, memleketlerine en hayırlı, en faydalı olmaya çalışacaklar, bu uğurda hiç bir fedakârlıktan çekinmeyeceklerdir.</p>
<p>Yine aynı değer ölçülerine sahip olmaları hadiseler, olaylar karşısında görüş, fikir, sonuç olarak karar ayrılığına düşerek gruplaşmalara, iç huzursuzluklara düşmek suretiyle çözülüp birbirlerinden kopmalarına engel olacaktır. Başka bir ifadeyle, muayyen etkilere (tesirlere) karşı aynı ölçü ve aynı yönde aynı tepkileri (reaksiyon) göstermelerini sağlayacaktır. Bu fikir ve karar birliği de onları birbirlerine daha yaklaştıracak, kaynaştıracak ve felaketlerin kolayca yerleşmemelerini temin edecek ve böylece yurdumuzun ve milletimizin devamını sağlayacaktır.</p>
<p>Bir milletin geleceğinin, gençlerinin yetişiş tarzına, benimseyip kabul ettikleri veya kabul edecekleri değer ölçülerine bağlı olacağı gerçeği göz önüne alınacak olursa cami, memleketin geleceği demek olan gençlerin yukarıda zikredilen “manevî değer ölçülerini* benimseyip kabul etmelerini sağlamak suretiyle onları, kendilerini vatan ve milletlerine adamalarını, paranın, mevkinin, herşeyin vatan ve millet için olduğunu temin eder. Tabiî aynı değer ölçülerine sahip gençlerin büyüyünce birbirlerinden ayrılıp kopmaları düşünülemez. Böylece yurdumuzun kalkınması kısa zamanda tahakkuk eder. Zira bir mütefekkir (düşünür), &#8220;Bir millet, herşeyini kendisine feda eden fertlerinin oranı nispetinde kalkınır&#8221; demiştir.</p>
<p>Bunun tersini yani para, kadın, içki, kumar vs. gibi değerler sisteminde en alt yeri dahi alamayacak değer ölçülerine sahip gençlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlardaki durumu düşünecek olursak bu, zıt-düşünüşle manevî değer ölçülerine sahip olmanın önemi daha açık olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Yukarda, camilerde sonsuz bir eşitliğin varlığından bahsedilmişti. Bu sonsuz eşitlik havası gençlerin eşit şartlar altında şahsiyetlerini bulmalarına yardımcı olacağı gibi, kendi bünyesinde toplumun çeşitli sınıflara mensup fertleri arasında “eşitlik fıkrinin gelişmesine ve dolayısiyle mutlak bir eşitliğe yönelip, onu gerçekleştirmeye çalışmalarına sebeb olacaktır. Bu çalışma ve gayret de, onların Cami dışı hayatlarına tesir edecektir, Böylece, adaletin karşısında veya herhangi bir yerde yahut bir mecliste fakır veya işçiyle eşit muamele gördükleri zaman, hem bunu gayet tabiî olarak kabul edip yadırgamayacaklar, hem de kendi maiyetlerine ellerinden geldiği kadar eşit muamele yaparak onlar arasında mutlak bir eşitliğin gerçekleşmesine çalışacaklardır. Bu da haksızlığın, iltimasın, adam kayırmaların mevzubahis olmaması yani yok olması, aksine insanların toplumdan istidat, kabiliyet, faziletlerine göre değer kazanmaları, başka bir deyişle &#8220;adama göre iş değil, işe göre adam” prensibinin gerçekleşmesi demektir.</p>
<p>Yine cami, toplumda zengin-fakir, işveren-işçi gibi katı sınıflar şeklinde bilinmekle beraber, amir- memur şeklinde kendini gösteren benzer sınıflar arasında da, amirleri muayyen bir seviyede tutarak onlara adalet, itidal tavsiye ederken iş, vazife icabı zaman zaman bunalımlar geçiren memurlara da mutlak itaat telkin ederek manen amirleri seviyesine çıkarmakla, başka bir deyişle eşit duruma getirmekle ve bunu da iki tarafa hissettirmekle bu iki zümrenin karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış havası içinde beraberce çalışmalarını ve dolayısiyle birlik ve dayanışmanın teessüsünü sağlar.</p>
<p>Toplumu bir organizmaya benzetirsek, okumuş aydınlar (münevverler bu organizmanın beyni durumundadır. Her zaman ve bilhassa bugün, toplumlar için en büyük tehlike, bu okumuş-aydınlar ile kalabalık halk kütlelerinin birbirlerinden kopmalarıdır. Başka bir ifadeyle, okumuş- aydınların halka tepeden bakmaları, halkın da okumuş-aydınlara itimatlarını, güvenlerini yitirmeleri ve kendilerine yabancı kalmalarıdır.</p>
<p>Cami, yukarda sayılan gerçeklerle okumuş-aydınlarla halkın birbirlerinden kopmalarını önlemekle kalmayarak münevveri, halkı anlayıp severek ona inmenin ve ona hizmet etmenin lüzumuna inandırdığı gibi, halkın da okumuş-aydına (münevvere) olan itimadım kaybetmek şurda kalsın, bilakis ona olan itimat ve güvenini takviye edip kuvvetlendirerek bağlılığını artırır, kaynaşmasını sağlar. Böylece okumuş-aydının liderliğini seve seve kabul eder duruma gelir. Bu da okumuş-aydın ile halkın birbirinden koparak, ayrılmaların, gruplaşmaların yok olması demektir. Böylece teessüs edilen fikir birliği, münevver ile halkın memleket meselelerinde anlayış havası içinde yekvücut olarak çalışmalarını ve dolayısiyle yurdumuzun kısa zamanda kalkınmasını sağlar.</p>
<p>Yine camiler, her çeşit halk tabakalarına mensup kimselerin toplantı yerleri olduğu için, münevverlerin bu her çeşit halk tabakalarına ait kimseleri oralarda topluca bularak onları ayrı ayrı oldukları gibi daha iyi tanımalarına dolayısiyla milletin yapısını teşkil eden bu fertleri ayrıntılarıyle, teferruatiyle, kabiliyetleri, meziyetleri ve varsa eksiklikleriyle öğrenmelerine yol açar. Zira camiden başka hiçbir yerde bu kadar çeşitli yaşta ve toplumun bu kadar değişik sınıflarına mensub kimseleri bir arada bulmak, onları yakından, her türlü gösterişten uzak, oldukları gibi tanımak mümkün değildir.</p>
<p>Sonuç olarak, toplumun beyni durumunda olan okumuş-aydınlarla muhtelif yaştaki gençlerin bu şekilde devamlı ve sıkı münasebetleri, milletlerin, büyüklükleri, süreklilikleri ve diğer milletlere karşı üstünlükleri demek olan bu genç nesiller arasındaki büyük istidat, büyük kabiliyet, büyük dehaların biran önce teşhis edilerek hiç birisinin ziyan olmamalarını, başka bir ifadeyle hepsinin istisnasız değerlendirilmelerini sağlar.</p>
<p>Ayrıca genç, orta yaşlı, ihtiyar olmak yaşta ve toplumun her tabakasına ait toplantı yeri durumunda olan cami, bir milleti millet olarak var edip onun hususiyetlerini teşkil eden örf, adet ve geleneklerin kuşaktan kuşağa, nesilden nesile geçmesi suretiyle asırlar boyunca devam edip gitmesini ve dolayısiyle milletin var olmasını sağlar. Zira camiden başka hiçbir müessesede bu kadar çeşitli yaştaki kimselerin devamlı olarak, bir arada toplandığını görmek mümkün değildir. Aynı zamanda bu kadar çeşitli yaştaki kimseleri devamlı olarak bir araya getirmek suretiyle onlar arasında davranış birliğini de sağlayacaktır. Zira her müessesenin kendine mahsus istediği bir davranış şekli vardır. Tabiî bu davranışlar da yeni edinilecek alışkanlıkların bir merhalesidir. Bir diskotek ile bir caminin istediği davranışların aynı olmayacağı muhakkak ve gayet tabidir. Çünkü üzerine kuruldukları değer yargılan ve kuruluş gayeleri başkadır</p>
<p>Camiye devam edenleri, yukarda zikredilenlerden daha başka:</p>
<p>1-         Erkek</p>
<p>2-         Kadın olarak da ayırmak gerekir.</p>
<p>Toplum hayatındaki erkek-kadın münasebetlerinin çok mühim ve etkili olduğu bir gerçektir.</p>
<p>Cami, İslâm’ın “sizin en hayırlınız aile, çoluk çocuklarına en hayırlı olanınızdır” gibi ve benzeri ifadeleriyle, erkekleri aileleri, çoluk çocuklarına doğru yöneltip onların gayet cömert, merhametli,şefkatli, iyi birer aile reisi olmalarını sağlarken, hanımlara da meşru hallerde seve seve kocalarına itaat telkin etmek suretiyle yuvanın iki rüknü, iki numası durumunda olan kadın ile erkek arasındaki münasebetleri tanzim ederek kuvvetlendirir. Bu da ÇOCUKLARIN, şahit olmalarının üzerlerinde fazla ve  değişik tesirler göstereceği her türlü münakaşa ve kavgadan uzak olarak sağlam bir ruh sağlığıyle yetişip gelişmelerini sağlayacaktır.</p>
<p>Böylece aile, bütünüyle (baba, anne ve çocuklar) sağlam temeller üzerine kurulmuş olur. Milletin en küçük parçası durumunda olan ailelerin sağlamlığı ve güçlülüğü ailenin toplamı ve bütünü demek olan milletin de sağlamlığını ve güçlüğünü doğuracaktır. ¥ine cami, kadın-erkek arasındaki &lt;gayr-ı meşru münasebetleri önlemek suretiyle toplumda felaket ve cinayetlerin ortadan kalkmasını temin edecektir. Zira yapılan istatistikler cinayetlerin çoğunun gayr-ı meşru kadın-erkek münasebetlerinden doğduğunu ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Sonuç olarak cami, kendisine devam edenler arasında bir tanışıklığın doğmasına sebeb olacaktır. Maddî tarafının ilerde ele alınacağı bu tanışıklık, tanışan kimseler arasında bir anlaşma zeminin doğmasına, bu da, arada sevgi ve muhabbetin gerçekleşmesine yol açacaktır. Zira dilimizde çok yaygın “hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırlar” atasözü de bu gerçeğin bir ifadesidir.</p>
<p>Bilindiği gibi, camilerde farz namazlar toplu olarak beraberce kılınır. Tecrübî Psikolojideki “aynı işi yapanların, aynı işle meşgul olanların arasında sevgi, muhabbet ve dolayısiyle bir dayanışmanın husule geleceği” kanununu göz önüne alacak olursak, farz namazlarını topluca beraber olarak kılan bu fertler arasında, başka bir deyişle aynı işi yapan bu kimseler arasında sevgi ve dolayısiyle dayanışmanın, birbirine yakınlaşmanın doğacağı kaçınılmaz sonuç olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Beraber kılman farz namazlarına karşılık, sün-netler ayrı ayrı kılınır. Allah Teala sünnetlerin de Farzlar gibi topluca beraber olarak kılınmasını emredebilirdi. Bu, müslümanların esas meselelerde birlik ve beraberlik içinde olmalarına karşılık, teferruatta robotlaşmayarak şahsî teşebbüs (insiyatif) sahibi olarak onları yapıcılığa teşvik, şahsî kabiliyet ve istidatlarını geliştirmeye yöneltmek içindir.</p>
<p>Yine farz namazların, toplumun (cemaatin) içindeki en layık kimseye uyularak topluca kılınması, birleşilmesi gereken esas meselelerde konularına göre onları en iyi bilen, en selahiyetli kimseler etrafında seve seve sonsuz bir itaat hissiyle toplanmamızı bizlere telkin içindir.</p>
<p>Beden ile ruh arasında sıkı bir münasebetin mev-cudiyeti ve yapılan müspet veya menfi hareketlerin ayniyle ruhta da müspet veya menfî (olumlu- olumsuz) tesirler icra edeceği İlmî gerçeği göz önüne alınacak olursa, gayet ölçülü, mevzun (ritmik) hareketlerden müteşekkil, ister farz ister sünnet olarak kılman bu namazların o namazları kılanların ruhunda müspet tesir icra ederek onların mutedil, ölçülü, her türlü aşırılıklardan sakınan birer olgun insan olarak yaşamalarına sebeb olacağı sonucu ortaya çıkar.</p>
<p>Yine camilerde beraberce yapılanın, teker teker, ferdî olarak yerine getirilen aynı ibadetlerden, en az yirmi yedi defa değerli olarak kabul edilmesi, tek başımıza ferdî olarak yaptığımız aynı işlerin toplumla beraber yapıldığı takdirde daha fazla verim (randıman) sağlayarak, hem kendimiz, hem başkaları için daha faydalı olacağını bizlere bildirmek ve dolayısiyle bizleri toplumculuğa (kolektivizm), ortaklıklar kurmaya, başka bir ifadeyle koordineli bir iş~ taksimine yöneltmek içindir. Zira ferdî ibadetlerde elde edilecek sonuç, sadece ferde ait olacaktır, fakat topluca yapılan aynı ibadetlerde netice hem ferde hem de o ferdin beraberce ibadet ettiği, başka bir ifadeyle beraber çalıştığı topluma (cemaata) ait olacaktır. Diğerlerinin de ibadetlerinden, başka bir deyimle faaliyetlerinden doğacak faydalar gene topluma, yani diğer fertlere ait olunca, toplumda herbir ferdin ibadeti (sa’y-u gayreti) ve bundan doğacak faydalar, hem kendine, hem beraber ibadet ettiği (çalıştığı) toplumun* diğer fertlerine dağılacaktır.</p>
<p>Bu ferdiyetçilikten kaçış, mesaimizin sadece bize değil, toplumumuza da fayda temin etmesini, başka bir deyişle sadece kendimiz için çalışıp kendimizi gaye edinmekten vaz geçerek topluma ve toplum menfaatlerine yönelmemizi ve kendimizi buna adamamızı telkin edecektir.</p>
<p>Bu tarzdaki fedakârlıklardan kimsenin zarar görmeyeceği, bilakis her fert için daha istifadeli olacağı da ortadadır. Zira şahsî yapılan işlere nispetle,/ topluca yapılan işlerden en az toplumu meydana getiren fertlerin karesi veya küpü oranında bir artış, bir fazlalık kaydedileceği bir gerçektir.</p>
<p>Yine birbirini düşünen fertlerden müteşekkil cemiyetlerde dayanışma, yardım ve dolayısiyle huzurun, herkesin kendini düşündüğü, kendine yöneldiği cemiyetlere nispetle çok daha fazla olacağı İlmî bir hakikattir. Tabiî herkesin böylesine yardımlaşdığı, birbirini düşündüğü, birbirini sevdiği toplumda gençlik bunalımları, grev-lokavt ve benzeri hareketlerin de olmayacağım kabul etmek gerekir.</p>
<p>Sonuç olarak, “ferdî yapılan aynı hareketlerin beraber yapıldığ takdirde çok daha fazla değer taşıyacağı” esası; bizleri ayrı ayrı ferdiyetçilikten toplumculuğa yöneltecek, dolayısiyle bizde toplum şuuru nun kuvvetlenmesine yol açacaktır.</p>
<p>Netice olarak, herkesi bîr çatı altında toplama imkânından&#8217; mahrum olan camiler, kendi bünyelerinde toplananları aynı istikamete, başka bir tabiri aynı gaye ve hedefe yöneltmek suretiyle temsilî mahiyette de olsa kendinde toplananlar arasında gaye, hedef, fikir ve düşünce birliğinin teessüsünün gerçekleşmesini temin etmeye çalışmaktadırlar,</p>
<p>Buraya kadar devamlı olarak  caminin toplum içindeki manevî tarafları ve sağladığı manevî eşitlikten bahsedildi. Evet, ele alınan bu manevi hususlar, toplum bünyesinde çok mühim olmakla beraber, kafi ve yeterli değildir, Zira toplum bir realitedir. Onun maddi birçok ihtiyaçlarının olacağı da bir hakikattir, Bu maddi eşitlik gerçekleşmedikçe, toplumun dert ve davalarının halledilemeyeceği de ortadır.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumdaki-cekismelerin-huzursuzluklarin-sebebi-nedir/">Toplumdaki Çekişmelerin, Huzursuzlukların Sebebi Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/toplumdaki-cekismelerin-huzursuzluklarin-sebebi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7131</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İslâm’ın beş esasının da temelinde inancın var olduğu âşikârdır. Yalnız temelde aynı olan bu beş esas ifa edilip yerine getirilirken, birbirlerine hiç benzemeyen çok büyük farklar gösterirler. Şöyle ki: Namazda, namaza başlama ânından itibaren bütün vücudumuzun iştirakiyle yaptığımız hareketler, bu ibadet esnasında lisanımızla yaptığımız okumalar (Tesbih, Kur’an-ı Kerîm, Dua) ile aynı ehemmiyet ve ciddiyetle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/">İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir10.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7162" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir10.jpg" alt="İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri" width="328" height="245" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslâm’ın beş esasının da temelinde inancın var olduğu âşikârdır. Yalnız temelde aynı olan bu beş esas ifa edilip yerine getirilirken, birbirlerine hiç benzemeyen çok büyük farklar gösterirler.</p>
<p>Şöyle ki: Namazda, namaza başlama ânından itibaren bütün vücudumuzun iştirakiyle yaptığımız hareketler, bu ibadet esnasında lisanımızla yaptığımız okumalar (Tesbih, Kur’an-ı Kerîm, Dua) ile aynı ehemmiyet ve ciddiyetle beraber başlayıp beraber sürerler ve yine bu iki faaliyet birbirlerinden önce ye sonra olmamak kaydıyle yine aynı beraberlik içinde sona ererler. Yani, ibadetlerden sadece namazda dil-ibadet ile vücud-ibadet başka bir deyişle dil-ibadet ile hareket eş değerli olarak ve birbirlerine tabi olarak yürümektedirler.</p>
<p>Halbuki, Oruç veya diğer ibadetlere baktığımızda dil-ibadeti ile vücud-ibadetinin büyük ölçüde birbirinden ayrıldığını görürüz. Mesela, oruçda orucun başlamasından bitimine kadar oruca ait oruçlu üzerine farz olan herhangi bir okuma şartı mevcut değildir. Zekât verecek veya Hacca gidecek herhangi bir müslüman için yaptığı ibadet müddetince devamlı okumaya mecbur olduğu hiçbir lisanî ibadet yoktur. Daha doğrusu böyle bir ibadet şart koşulmamışlar. Kısacası oruç, rekât vs. de okumaya mecbur olunan hiçbir şey yoktur, fakat bizzat yapmaya ve yapmamaya mecbur olunan birçok şeyler vardır.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu ibadetlerden sadece namazda “Teşbih, Kuran-ı Kerîm ve Dua” okunması mecburiyeti vardır. Yapılan bu okumaları şöyle tarif edebiliriz: “Hem kendi kendimize ve hem de başkalarına karşı lisanımızla Allah Teala’nın her türlü eksik, kusur ve noksanlardan münezzeh olup, yücelerin yücesi olduğunu beyan etmek, “0”nun emir ve yasaklarını hem kendimiz ve hem de başkalarına bildirip tebliğ etmek, hiç olmazsa tekrarlamak sure¬tiyle hatırlamak ve hatırlatmak ve yine hem kendimiz ve hem de başkaları hesabına bir takım temenni, istek ve dileklerimizi O’na arz etmektir. Yani, namazdaki lisanî ibadet olan okumalar, bir bakıma bir söz söyleme, bir konuşmadır. Namazda bu söz söyleme ile hareket iç içedir. Bu iki davranış hem birbirini tahdit eder, sınırlar ve hem de birbirini takviye eder durumdadır.. Hiç bir zaman bu konuşmalar, söz söylemeler, ön ve son itibariyle hareketi geçemez.</p>
<p>Halbuki, diğer ibadetlerde durum tamamen bunun zıddınadır. Mesela oruç, hac, zekât vs. gibi ibadetlerde, lisanî ibadet olan okumalar yani söz söyleme ve konuşmalar kayıp olarak yerlerini tamamen harekete terk etmişlerdir. Böylece, daha önceleri ,lisan ve hareket arasında ortak olan meşguliyet de tamamen hareket üzerine geçmiştir. Bu da bazı ölçüleri geçmemek şartiyle, söylenenden ziyade yapılan,yapılmayan yahut eksik yapılan işten sorumlu tutulma demektir.</p>
<p>&#8230;Vücudla yapılan hareket halindeki ibadet arasındaki mevcud fark, o derece büyütülmüştür ve hareket o derece kaydırılmıştır ki, görmemezlikten gelip üzerinde düşününmemek mümkün değildir. Hatta bu ayrım, bu iki ibadetin birleşip, eşdeğerli olduğu zamanda bile büyük bir açıklıkla görülür. Mesela, yeni müslüman olmuş bir kimse üzerine vaktin girmesiyle bareber namaz farz olur. Bu çeşit bir kimse okuyacak hiçbir şey bilmese de abdest alıp muayyen hareketleri yapmaya mecburdur. Okuyacak hiç bir şey bilmiyorum diye bu hareketleri yerine getirmekten kaçınması mümkün değildir. Yani, bu kimsenin hiçbir şey bilmemesi, onun kendisinden istenilen hareketleri ve faaliyetleri yerine getirmemesi hususunda hiçbir şekilde mazeret teşkil etmemektedir. Tabiî bu arada da gerekli sûre, dua ve teşbihleri de öğrenmeye çalışacaktır.</p>
<p>Hareket lehine yapılan bu tercih, diğer ibadetlerde .daha açıktır. Mesela, yemin edip yeminini bozan bir kimse, bunu diliyle yapacağı çeşitli ibadetlerle değil de vücudu veya malı ile yapacağı ibadetlerle karşılamaya mecburdur. Halbuki, yapılan yemin dil ile yapılmıştı. Dil ile yapılan bu yeminin bozulması sonucu yapılacak şeylerin yine dil ile yapılacak lisanı ibadetler olması gerekirdi. Fakat Islâm bu türlü bir karşılığa iltifat etmemiştir. Dil ile yapılmış kusurların karşısına ancak ve ancak hareketi koymuştur: Oruç veya para. Rahatsızlığı münasebetiyle orucunu tutamayan bir kimsenin para vermesi de böyledir. Paranın da muhtelif faaliyetler ve gayretler neticesinde kazanıldığı düşünülürse, durum daha iyi aydınlanmış olur. Hatta namazdaki okumalarımızda yaptığımız kusurların yine lisanen değil de, ancak secde-sehiv ile telafi edilebilmesi de lisan ile hareket arasındaki tercihin hareket lehine ne derece geliştiğinin açık bir ifadesidir.</p>
<p>Sonuç olarak, dikkat edilmesi gereken en mühim husus şudur: İster dilimizle, isterse hareketlerimizle olsun, yaptığımız bütün ibadetlerde meydana gelebilecek kusurların, ancak ve ancak çeşitli hareket ve davranışlarımızla tamir edilebileceği esasdır.</p>
<p>Yazının başından beri söylenmek istenilenleri özetleyerek yazımızı bitirmeye çalışalım. İman ilk defa, harfler ve kelimeler ile Kelime-i Şehadet halinde dilde ifadelenir. Hemen sonra, namazda hem bir takım okumalar şeklinde dilde kelime ve cümleler halinde ve hem de bir takım davranışlar bütünü olarak bedende hareket halinde tecellî eder. Sonra namazdaki okumalarımızın Kelime-i Şehadet’inlisanen bir tefsiri, bir tamamlayıcısı olmasına karşılık, namazdaki bedenen yaptığımız hareketlerimizde faaliyet, hareket ve davranış olarak bu Kelime-i Şehadet’in hareket haline dönüşmüş olan bir tefsiri, bir izahıdır. Daha doğrusu onun hareket ve davranış olarak en mühim tamamlayıcısıdır.</p>
<p>Tabiîdir ki, Kelime-i Şehadet’in tefsiri durumunda olan namazdaki okumalarımızın ihtiva ettiği bütün emir ve yasakların kıldığımız namaz içinde yerine getirilebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu münasebetle, artık Zekât, Hac, Kurban vs. gibi ibadetlerimiz namazın bitmesiyle beraber başlamak suretiyle namazın dışına taşmışlardır. Yani bu çeşit ibadetler, ancak namazın dışında tatbikat sahası bulabilme imkânına sahiptirler. Başka bir ifadeyle ancak bu sayede namazda okuduğumuz İlahî emir ve yasaklar sözden ibaret bir takım nazariyeler halinde kalmayarak, namazın dışında da bütünü ile bir hal alabilmektedirler.</p>
<p>Bu gerçeklerle, artık namazdaki okumalarımız diğer ibadetlerde yerlerini tamamen bir takım faaliyetlere terk etmişlerdir. Fakat bununla beraber namaz, hem lisanî ibadet olan okumaları, yani dili ve hem de bedenî ibadet olan hareketi kendi nefsinde aynı anda toplamış olduğu için kemal derecesine ulaşmış ve bu münasebetle de diğer bütün ibadet, hareket ve davranışlarımızda bizlere ışık tutar duruma gelmiştir. Namazın dinin direği olması da belki bu sebepledir.</p>
<p>Fakat bununla beraber namazdan sonraki ibadetlerde okumalarımızın yerlerini tamamen harekete terk etmesi açık seçik olarak bizlere bir hususu işaret etmektedir. O da Allah Teala’nın söylediklerimizden ziyade yaptıklarımıza önem verdiğidir. Yani, yaptıklarımızın söylediklerimizden daha mühim olduğudur. Hatta bu hareket ve davranışlarımız o derece mühimdir ki, iyi niyet bile şart olmakla beraber hareket ve davranışlarımızın yerini tutamamaktadır. Bu da, bizden söz adamı, niyet adamı yerine iş adamı olmamızın istenmesi demektir.</p>
<p>Netice olarak: Namazın bitmesiyle, lisanî ibadet olan okumalarımız da son bulup bitmektedir. Halbuki namazdaki hareket ve davranışlarımız, tarz ve şekil değiştirmek suretiyle ve birbirini tamamlar mahiyette çeşitli ibadetler, yani çeşitli hareketler şeklinde ve bir takım emir ve yasaklar halinde son nefesimize kadar bütün bir ömür boyu aralıksız ve fasılasız olarak devam edip gitmektedir. Yani, dilimizle yaptığımız lisanî ibadet olan okumalarımızda bir kesilme, bir bölünme olmasına karşılık, bedenî ibadet olan hareketlerimizde hiçbir şekilde bir kesilme, bir bölünme yoktur. Bilakis bu hareketlerimiz birbirlerine intikal etmek suretiyle bütün bir ömür boyu devam edip sürmektedir,</p>
<p>Nitekim bir mütefekkir milletleri üçe ayırmaktadır:</p>
<p>1-Susan milletler 2-Konuşan milletler 3-Yapan milletler.</p>
<p>Söylenmek istenilenleri en veciz bir şekilde ifade etmesi bakımından, yazımızı bir vezirimizin yabancı devlet elçilerinden birine söylemiş aldığu bir cümleyle bitirelim; Bizler az konuşur, çok iş yaparız.</p>
<p>Prof.Dr.Ali Murat Daryal &#8211; Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/">İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:41:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7129</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbadetlerin (Namaz,oruç, Zekât, Sadaka, Kurban vs. olarak) bütünüyle yegâne gaye ve hedefi, fertleri ayrı ayrı toplum menfaatine yöneltmek ve böylece cemiyet içinde rahat ve huzuru, refah ve saadeti sağlamak suretiyle cemiyeti kalkındırmak ve güçlendirmektir. İbadetlerin bu gaye ve hedefi, İslâm’da bir çok Ayet-i Kerîme, Hadîs-i Şerif ve İslâm Büyüklerin sözlerinde dile gelmiştir. Bu emir ye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/">İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7160" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir9.jpg" alt="İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?" width="335" height="250" /></a></p>
<p>İbadetlerin (Namaz,oruç, Zekât, Sadaka, Kurban vs. olarak) bütünüyle yegâne gaye ve hedefi, fertleri ayrı ayrı toplum menfaatine yöneltmek ve böylece cemiyet içinde rahat ve huzuru, refah ve saadeti sağlamak suretiyle cemiyeti kalkındırmak ve güçlendirmektir.</p>
<p>İbadetlerin bu gaye ve hedefi, İslâm’da bir çok Ayet-i Kerîme, Hadîs-i Şerif ve İslâm Büyüklerin sözlerinde dile gelmiştir. Bu emir ye teşviklerin sayıları da insana hayret ve şaşkınlık verecek kadar çok ve kabarıklar.</p>
<p>Bu emir ve tesviklerden sadece iki Hadisi Şerif, ibadetlerin hedeflerini tesbit ve tâyinde yukardan beri söylenmek istenilenlere fazlasıyla açıklık kazandırmaya yetecektir.</p>
<p>“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, insanların en fenası da insanlara zararlı olanıdır.&#8221;<br />
“Kavmin (toplumun) efendisi (ulusu, büyüğü), ona, yani topluma hizmet edendir.”</p>
<p>Böylece İslâm, bir yandan emir ve teşvikleriyle daimî surette fertlere Toplum Menfaatini gösterirken, diğer yandan da kendi müntesiplerinden istediği ibadetler vasıtasıyla onları amel, hareket ve davranışlar bütünüyle Toplum Menfaati hususunda eğitip yetiştirerek, onları bu istikamete yöneltmek istemektedir. Kısacası, bir taraftan söz ile toplum menfaatine işaret edilmekte, diğer taraftan da fiiliyatla bu hedefin gerçekleşmesine çalışılmaktadır.</p>
<p>Netice olarak, gerek şuura hitap eden ve gerekse hareketlerimize yönelen emir ve teşviklerin ortak hedefi durumunda olan Toplum Menfaati, “insan ve gölgesi&#8221; gibi bir durum arz edecektir. Daima ona doğru gidilecek, o da o nisbette ileri doğru kaçacaktır. Zaten İslâm’ın da istediği budur. Zira, cemiyete hizmet etmenin, insanlara faydalı olmanın yeni yeni keşiflerle cemiyeti güçlü kılmanın sonu yoktur. Bunun için İslâm, kendi müntesiplerine böylesine bir Toplum Menfaati İdeali vermek suretiyle kendisine inananlardan müteşekkil bir cemiyetin bitmek tükenmek bilmeyen devamlı bir tekâmül vetiresi içine girmesini istemekte ve bunun için çalışmaktadır.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/">İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamın Zaman Mefhumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam da Zaman ve Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[İslamın Zaman Mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Arefe Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7127</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbadetler umumiyetle 1-Zaman, 2-Mekân olmak üzere iki buudda gerçekleşir. Bununla beraber, bir çok ibadetlerde mekânın şart olmamasına karşılık, istisnasız bütün ibadetler zamanla mukayyettir. Başka bir ifadeyle, bir çok ibadetler “Mekân” ile sınırlandınlmadığı halde, istisnasız bütün ibadetler “Zaman” ile sınırlandırılmıştır. Hac müssesesinden başka bütün ibadetlerde “Mekân”, “Zaman” dan sonra gelmiş, daima ikinci planda kalmıştır. Hatta “Oruç” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/">İslamın Zaman Mefhumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7158" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg" alt="İslamın Zaman Mefhumu" width="500" height="396" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman-300x238.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p>İbadetler umumiyetle 1-Zaman, 2-Mekân olmak üzere iki buudda gerçekleşir. Bununla beraber, bir çok ibadetlerde mekânın şart olmamasına karşılık, istisnasız bütün ibadetler zamanla mukayyettir. Başka bir ifadeyle, bir çok ibadetler “Mekân” ile sınırlandınlmadığı halde, istisnasız bütün ibadetler “Zaman” ile sınırlandırılmıştır.</p>
<p>Hac müssesesinden başka bütün ibadetlerde “Mekân”, “Zaman” dan sonra gelmiş, daima ikinci planda kalmıştır. Hatta “Oruç” gibi bazı ibadetlerde “Mekân” yerini tamamen “Zaman”a terketmiştir.</p>
<p>Bu ise bizlere mutlak-zamanın mutlak- mekândan çok daha umumî ve çok daha değerli olduğunu gösterir.</p>
<p>İslâmiyette “Cemaatle kılman namazda, başlama tekbirine ulaşamayanın sevaptan mahrum olacağı” esası vardır. Hal böyle olunca, başlama tekbirine yetişip yetişememe bir saniyelik bir iş olarak karşımıza çıkar. Yani bir saniyelik bir gecikme,başlama tekbirinin kaçmasına sebep olacaktır. Bu fil ise Müslümanların yaptıkları bütün cami-içi, cami-dışı hayatlarında bir saniyeyi değerlendirecek şekilde dakik olmaları demektir.</p>
<p>İslâm’dan başka hiçbir din, hiçbir inanç, hiçbir felsefî ve İktisadî sistem, İslâm kadar kendi taraftar­larından bir saniyenin hesabını bu kadar ciddiyetle aramaz ve bir saniyelik ihmali bu kadar ağır şekilde cezalandırmaz.</p>
<p>Yollarda, birtakım engellerden ötürü camiye geci­ken ister yaşlı, ister genç bir çok kimselerin doğru olmamakla beraber koşuşmaları sık sık görülen bir olaydır. Bu acelelerin, bu koşuşmaların hepsi sadece bir saniye içindir.</p>
<p>Affı ve cömertliği sonsuz olan Allah Teala’nın bu esaslarda hiçbir şekilde müsamaha göstermemesi, bizlerde, yani şuurumuzda zaman kavramının daha kuvvetli belirginleşmesi içindir.</p>
<p>Böylece bir saniye, İslâm’ın kendine yerdiği değer yüzünden Müslümanların şuurunda bir çağ, bir asır kadar büyüyecek ve değer kazanacaktır. Yani “En kısa zaman olan ‘Saniye’, en büyük değen taşıyacaktır”. Zira zaman sübjektiftir, herkese göre değişir. Sabaha kadar uyuyamayan bir hasta ile sabaha kadar eğlenen bir insan için vakit mefhumu eşit değildir. Bu vakit, birisi için çok uzun, diğeri için de çok kısadır.</p>
<p>Kısacası, günde beş defa, bu bir saniyenin peşinde koşan kimselerde ister istemez “zaman kavramı gerçekte olduğundan çok daha fazla değer ve kıymet kazanacaktır.</p>
<p>Yine Hac müessesesinde dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, Arefe günü olarak sadece belirli bir yarım günün kabul edilmesi ve bu yarım gün zarfında Arafat dağında bulunulmasının şart olması ve buna  karşılık hiçbir mazeretle gecikmenin kabul edilmemesi,fazlasıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Zira bu Arefe günü iki, üç veya daha fazla sayılarda, yahut senenin belirli samanlarına taksim edilmiş olabilirdi veya Arefe günü Arafat dağında bulunamayanlar için Namaz, Oruçta olduğu gibi pekâlâ Kaza müessesesi kurula­bilirdi. Kullarına zorluk, güçlük dilemeyen Allah Teala’nın yukarıda zikredilen tarzlardan hiçbirine iltifat etmeyerek Hac müessesesini bu şekilde tesbit etmesinin birçok sebep ve hikmetlere mebni olduğu muhakkaktır. Başka bir ifadeyle tabiî zamanı uzat­mamasına gerekçeleri olacaktır.</p>
<p>Şöyle ki: Ortalama olarak bir yarım gün, yirmi dört saat üzerinden on iki saat tutar. Bu da dakika olarak *720” dakika eder. Bu Hac ibadeti senelik ibadet olduğu için elde ettiğimiz 720 dakikayı orta­lama bir seneye (360) bölersek, her gün için, yani her yirmi dört saat için iki dakika elde ederiz. Bu ise, tayyare, tren vs. gibi süratli vasıtaların bulunmadığı bir zamanda, kıtalar aşarak binlerce km. uzak­lardan gelen kimselerin ayları çok aşan bu faaliyetlerdinde daha önce yaptıkları plan icabı her gün kaç saat veya kaç km. yol gideceklerse bunun her halü­kârda, muhakkak surette yerine getirilmesi demek­tir. Söylenmek istenileni bir misalle şu şekilde açıklamak mümkündür.</p>
<p>Altı aylık bir yoldan Hacca gelen bir kimse yaptığı hesap ve planlarıharfiyyen, tamamiyle yerine getirmeye mecburdur. Aksi takdirde, her gün zaman ölçüsü ile yürümeye mecbur olduğu zamandan dörder dakikalık bir ihmal, bir plansızlık veya hergün yapacağı km. den yüz&#8211;yüzelli metrelik daha önce yapılmış hesap ve plan dışı bir gecikme, bir laubalilik, bir ihmal. Arefe gününün kaçmasına sebep olacaktır. Çünkü bu .altı ay zarfında bir yarım gün edecektir ve bu da Arefe gününün kaçmasına kafi gelecektir. Yahut günde yapılan yüz-yüzelli metrelik ihmal, altı ay zarfında yirrai-yirmibeş km. gibi yarım günde yürümesi mümkün olmayan bir meblağ olarak karşımıza çıkacaktır. Yine bu hal de Arefe gününün kaçmasına kafi gelecektir.</p>
<p>Burada dikkat etmemiz ve ders almamız gereken mühim hususlar mevcuttur. Şöyle ki: Saatin ve uzunluk ölçen hassas aletlerin bulunmadığı bir zamanda Islâmiyetin daha önce yapılmış olan hesap ve planların günde dörder dakikalık veya yüz-yüzelli metrelik eksik tatbika­tından hasıl olacak hatayı hoş görüp affetmemesi, başka bir ifadeyle af dileyince günahı sevaba çeviren Allah Teala’nın bu hususta hiç müsamaha göster­memesi, Müslümanların, planla yaşayan, bütün hareket ve davranışlarını zamana göre tayin ve tanzim eden insanlar olmalarını istemesindendir.</p>
<p>Arefe gününün senenin günlerine bölünmesi sonucu her güne iki dakikanın düşmesi gerçeği daha başka şekillerde de izah edilebilir. Şöyle ki: Her gün, değerlendirilmeden boş olarak geçen bu ikişer dakikalar biriktiği takdirde bir sene zarfında İslâm’ın beş esasından birinin kazası mümkün olmayacak şekilde yerine getirilememesine sebep olmaktadır. Yine bu hal, çekilen bunca zahmet ve verilen bu kadar zamanın kaybolup gitmesine sebep olmaktadır. Bu da küçümsenerek değer verilmeyen, ihmal edilen &#8220;ufak şeylerin” çok zaman sarfederek yapılan iş, verilen emeklerin neticesiz kalacağını, hiç olmazsa yarım kalacağını işaret etmektedir.</p>
<p>Kısacası bu hal, İslâmiyetin günde ikişer dakika­lık bir ihmal, bir gevşeklik ve bir tembelliği affetme-yip göz yummadığının açık seçik delilidir. Yine ikişer dakikalık yapılan tembellik, ihmal ve gevşek­liğin toplamının bir yarım günü geçtiği takdirde, Hac gibi bir farzın, yani mühim bir işin yerine geti­rilememesi ve bunca emeğin semeresiz kalacağınıgöstermektedir.</p>
<p>Islâmiyetin zamana bu kadar değer vermesi, Müslümanların zamandan kopmak şurda kalsın, bilakis onların saatle yaşayan dakik insanlar olmalarını temin ve dünya-ahiret bütün başarılarının ancak ehemmiyetsiz gibi görünen dakikaların, hatta saniyelerin israf edilmemesi ve en iyi şekilde değer­lendirilmesiyle mümkün olacağını onlara telkin etmek içindir.</p>
<p>Başka bir deyişle İslâmiyetin, onbinlerce km. aşarak dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, Arefe günü olarak bir yarım günlük zamandan daha fazlasını kabul etmemesi, yaptığımız senelik faaliyetlerimizdeki değerlendiremediğimiz zaman­ların toplamının bir yarım günü geçtiği nisbette başarısızlığa uğrayacağımızı ve dünyanın neresin­den gelirsek gelelim, istenilen yerde istenilen zamanda bulunmamızın lüzum ve gereğini bizlere telkin etmek içindir. Çünkü bu da bir randevu, bir sözleşmedir. Onun için zamanında bulunmamız gerekmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak: Bu bir yarım gün, senelik faaliyet­lerimizde kaybedeceğimiz zaman toplamı için azamî ölçüdür.</p>
<p>Milletçe başarılarımız bütün faaliyetlerimizde bu ideal ölçüye yaklaşabildiğimiz oran ve nisbette olacaktır.</p>
<p>Yazıyı baştan itibaren özetleyerek bitirelim: Günlük hayatımızda saniye günün “en küçük” ana birimidir. Buna karşılık senelik faaliyetlerimizde de gün, sene içinde “en küçük” ana birimdir. Haftalar, aylar ve nihayet yıl bu ana birim olan günlerin toplamıdır. Asır veya Ömür içinde de sene ana birimdir.</p>
<p>Hal böyle olunca, saniyelerin değerlendirilmesi, günün, günlerin değerlendirilmesi, yılın ve yılların değerlendirilmesi demek olacağından, saniyenin değerlendirilmesi mana ve ehemmiyetini taşıya­caktır. Başka bir deyişle, bu esaslar senelik faaliyet­lerimizde güne, günlük faaliyetlerimizde de sani­yeye dikkat edip onu en iyi şekilde değerlendirme­miz gerektiğinin delilidir.</p>
<p>Islâm’ıın Arefe günü olarak ana-birim olan bir tek günü seçmesi bu sebeplerden ötürüdür.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu esaslar sene içinde ana birim durumunda olan gün ve onun içinde de onun en küçük ana birim olan saniyeye en büyük değe­rin verilmesi demektir, bu da bir ömrün veya yüzyılın saniyeye sığdırılması veya saniyelerin bir ömür veya bir asrı içine alacak kadar büyüyüp değerlenmesi demektir. Bir saniyenin de tek başına kabul edilemeyeceğini, aksine saniyelerin birbirini takip ettiklerini düşünecek olursak, artık saniye»yaşanılan hal”» “yaşanılan zaman” şeklini alır, Böylece mesele yaşanılan hâli, yaşanılan zamanı değerlendirmek şeklinde karşımıza çıkar. Yaşanılan hâlin dışındaki zaman, ancak yaşadığı­mız vakti değerledirmemize bağlı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/">İslamın Zaman Mefhumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
