<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Akletmek | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/akletmek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 02 May 2020 16:59:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Akletmek | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Fazilet ve Edep:Yücelmenin Anlamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fazilet-ve-edepyucelmenin-anlami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fazilet-ve-edepyucelmenin-anlami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 13:29:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Türker]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmek]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Fazilet ve Edep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24333</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer akıl başdayısa gönülde ol tuşdayısa İkisi bir işdeyise düşman bana kâr eylemez Yunus Emre Türkçede erdem kelimesiyle karşıladığımız fazilet kelimesi, Arapçada fazlalık ve üstünlük anlamlarına gelir. Dolayısıyla bir kimsenin faziletli olduğunu söylediğimizde onun hangi hususta faziletli ise o hususta bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade etmiş oluruz. İslam ahlâk düşünürleri, böylesi bir üstünlüğün iki şeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fazilet-ve-edepyucelmenin-anlami/">Fazilet ve Edep:Yücelmenin Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24344 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/images.jpg" alt="" width="400" height="242" /></p>
<p>Eğer akıl başdayısa gönülde ol tuşdayısa</p>
<p>İkisi bir işdeyise düşman bana kâr eylemez</p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>Türkçede erdem kelimesiyle karşıladığımız fazilet kelimesi, Arapçada fazlalık ve üstünlük anlamlarına gelir. Dolayısıyla bir kimsenin faziletli olduğunu söylediğimizde onun hangi hususta faziletli ise o hususta bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade etmiş oluruz.</p>
<p>İslam ahlâk düşünürleri, böylesi bir üstünlüğün iki şeye bağ­lı olduğunu söyler. Birincisi, kişiye üstünlük veren niteliğin onda bir meleke olması gerektiğidir. Meleke aslında insanda bulunan bir hali ifade eder. Fakat bütün haller meleke değil­dir. Şayet herhangi bir hal, geçip giden ve süreklilik arz etme­yen bir durum ise meleke olarak adlandırılmaz. Bir hal ancak insanda süreklilik kazandığında melekeye dönüşür ve belirli eylemlere kaynaklık eder. Yani halin ahlâkî bir melekeye dö­nüşmesi, kişide öngörülebilir bir takım davranışları üretecek vasıf haline gelmesi demektir.</p>
<p>Bu anlamıyla meleke, kendinde değer bildirmez, iyi de olabilir kötü de. Bir insanda cimriliğin yahut cömertliğin meleke hali­ne gelmesi mümkündür. Dolasıyla meleke, ancak iyi sayılabi­lecek fiillere kaynaklık ettiğinde fazilet sınıfına girer ve insana bir üstünlük verir.</p>
<p>Pekâlâ, neye göre bir melekenin iyilik olduğuna karar veririz? Aslına bakılırsa bir kimsenin, farkında olmadan yaşadığı bir olgu olarak değil de farkındalıkla kavradığı bir durum olarak ahlâkîliği tam da bu sorunun cevabında tebellür eder. Bu bağ­lamda İslam ahlâk düşünürlerinin bir melekeyi üstünlük say­mayı mümkün kılacak ikinci şartı da bu noktada karşımıza çı­kar: Herhangi bir meleke, kişiyi sadece insan olması bakımın­dan üstün kılması halinde fazilet sayılabilir. Aksi halde mele­ke, fazilet değil, rezilettir. Rezilet ise üstünlük anlamına gelen faziletin tam tersine “alçaklık” ve düşüklük demektir. Bu durumda bir meleke, bulunduğu kişiyi ya yüceltir ya da alçal­tır. Eğer melekenin yüceltmesi, insanın sadece insanlığına kat­kı sağlaması halinde söz konusu oluyorsa insanı insan olması bakımından yücelten şeyin ne olduğunu sormamız gerekir.</p>
<p>Bir şeyin kendi olması bakımından sahip olduğu vasıflar, baş­ka şeylerden ayrışmasını sağlayan özellikleridir. Hepimiz bili­yoruz ki insan, beslenen, büyüyen, üreyen, duyu organlarına sahip olan, herhangi bir eylemi tasarlayıp iradesiyle gerçekleş­tiren bir varlıktır. Fakat bu özelliklerin hiçbiri insana mahsus değildir ve onu başka canlılardan ayrıştırmaz. Bütün hayvan­lar beslenme, büyüme, üreme gibi özelliklere sahiptir. Yine hayvanlar, eylemlerini tasarlayarak yaparlar ve bir eylem türü­nü diğerine tercih ederler. Bir takım niceliksel farklar dışında insan türü bu vasıflarda öteki hayvan türlerinden ayrışmaz.</p>
<p>İnsanı ayrıştıran şey, akletmesi ve bilmesidir. Lâkin yaşadığı­mız çağda akletme ve bilme bir tür işlem yapabilme özelliği olarak düşünülmeye başlandığından bu özelliğin insana mah­sus yanını kavramak için ısrarlı bir nazar gerekir. Arap dilçileri, Arapçadan dilimize geçen “akıl” kelimesinin “devenin ayak bağı” anlamına gelen “ıkâl” kelimesinden türediğini söy­ler. Ardından eklerler: tnsanm aklı, onu yanlışları yapmaktan alıkoyan bir bağ olduğu için “ıkâl” kelimesinden türetme ya­pılarak ona akıl denmiştir. Ne denli ilginç görünürse görün­sün bu açıklama aklın anlamını kavramak için yeterli değildir. Çünkü aynı durum hayvanlar için de geçerlidir. Hatta hay­vanlar, kendi zararlarına olacak şeylerden şiddetle kaçınırlar. Şayet insan aklı, yanlışlara karşı bağ olduğu için akıl olsaydı hayvanların da insanlar kadar akıllı olması gerekirdi.</p>
<p>Zannediyorum akim bağ olmasının daha hayati bir anlamı vardır: Bütün canlı türleri içinde yalnızca insan, bir şeyin nihaî sebeplerini bilme arzusu taşır. Böylesi bir arzu ise se­bepleri birbirine “bağ”lamayı gerektirir. Bu anlamda insanın akletmesi, sebepleri birbirine bağlayarak nihaî sebebi bulma arzusunu ifade eder. Öyleyse bir melekenin bulunduğu in­sana üstünlük verebilmesi için onun akletmesine yani nihaî sebebe ulaşma çabasına bir katkısının olması gerekir. İşte ahlâkîlik tam da bu noktada ortaya çıkar: İnsanın eylemleri, se­beplerin sebebine yahut bütün var olanların dayandığı nihaî ilkeye ilişkin kavrayışı ile irtibatlandırılabildiği için ahlâkî­dir. Bir meleke, böylesi bir kavrayışa “bağ”landığı takdirde ve ölçüde fazilet iken söz konusu “bağ”dan yoksun olduğu takdirde ve ölçüde rezilettir. İşte İslam bu nihaî yahut hakiki sebebin adının “Allah” olduğunu söyler ve buna dair kavra­yışı da “tevhid” olarak adlandırır.</p>
<p>Bu bağlamda Müslüman olmak demek, bütün nesnelerin ilkesi, yaratıcısı veya nihaî sebebi olarak Allah’ı bilmek ve bütün eylemlerimizi de tevhide ilişkin idrakin bir uzantısı olarak gerçekleştirmeye çalışmak demektir. Gündelik dilde akıl denilen şey, daha ziyade insanın nihaî ilkeye dair kavra­yışının nasıl eyleme dönüşeceğini belirleyen tecrübî akla te­kabül eder. Tecrübî akıl, eylemlerin nasıl ve hangi süreçler­de gerçekleştirildiğinde inanç ve görüşlere uygun olacağını belirlediğinden gündelik hayatta şu veya bu şekilde uymak zorunda kaldığımız edebi (çoğulu: adâb) üretir. Bu bağlamda edep, bir prosedürler (rusûm) bütününü ifade eder. Bu prose­dürler bütününün değerini ise neyin prosedürü olduğu tayin eder. Bir davranış, hangi inanç ve görüşten kaynaklanıyor­sa, diğer deyişle neyi amaçlıyorsa tecrübî akıl onun edebini oluşturur. Tecrübî aklın gücü ve zaafı da inanç ve davranış arasındaki ilişkiyi ne denli dakik kurup kuramadığına bağlı olarak değişir. Bu bağlamda Allah’a karşı muamelenin adâbı olduğu gibi dostluğun, fırıncılığın, konuşmanın ve yürüme­nin de adâbı olur.</p>
<p>Dikkatsiz bir zihin çoğunlukla bu iki akıl türünü birbirine ka­rıştırdığından ahlâk ve edep kelimeleri de çoğu kez birbirinin yerine kullanılır. Oysa edep metafizik bir kavrayış gerektir­mezken metafizikten yoksun bir ahlâktan söz edilemez. Evet, metafizik kavrayışla irtibatlı davranışların da mutlaka adâbı olur. Bu sebeple sûfîler “et-turuk kulluhâ adâb” yani “Allah’a ulaşan bütün yollar edeplerden ibarettir” demiştir. Zira inan­cın gereğine uygun olmayan davranışlar, nadir durumlar dı­şında, bizzat o inançla amaçlanan sonuca ulaştırmaz.</p>
<p>Gerçi Ehl-i Sünnet amelin imandan bir parça olmadığını söy­leyerek davranışlardaki kusurların inançtaki doğruluğu ve bu doğruluğun en azından temel sonuçlarını geçersiz kılmaya­cağını iddia etmiştir. Fakat bu iddia, inanç ve davranış ara­sındaki uyum arayışım anlamsız kılmayı amaçlamaz, Hakk’ın kula muamelesinin Mutezilenin tanımladığı haliyle adalet sıfatına göre değil, bu sıfattan daha genel olan rahmet sıfatı­na göre cereyan ettiğini vurgular. Nitekim inanç ve davranış arasındaki varlık bağı nedeniyle bir davranış şeklen ne denli uygun görünürse görünsün tevhid kavrayışına bağlanmadığı takdirde dinen makbul sayılmayacağında, bütün îslam mez­hepleri hemfikirdir.</p>
<p>Ahlâkın metafiziğe dayanması, hakiki anlamıyla fazileti de metafizik bir kavrayışın doğuracağı anlamına gelir. Bu an­lamıyla fazilet, öfke gücünün hazzı sayılan galip veya baskın olmak anlamında bir üstünlük değildir. Maddî olanı, manevî olana bağlayan aklın, inanç ve davranışlarıyla şehvet ve öfke kıskacından kendisini kurtarması anlamında bir üstünlüktür, öfke veya şehvet gücünden kaynaklanan üstünlüğün mu­hatabı, daima kişinin kendisi dışındaki insanlar ve nesne­lerdir. Diğer deyişle öfke zaferini daima bir başkasına karşı kazanır. Şehvet daima bir başkasını elde eder. Böylelikle de başkalarına karşı üstünlük kurarlar. Oysa bütün mevcutları nihaî ilkeye bağlama çabasındaki aklın üstünlüğünün rakibi yoktur; akıl yüceldiğinde başkalarını alçaltarak yükselmez; onun zaferi, kendi kabiliyetini ifşa etme başarısıdır; hazzı da kemale ermektir.</p>
<p>Ömer Türker &#8211; Anlamı Tamamlamak,syf:191,195</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fazilet-ve-edepyucelmenin-anlami/">Fazilet ve Edep:Yücelmenin Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fazilet-ve-edepyucelmenin-anlami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam  Nazarında Ahlak-Anlama İlişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-nazarinda-ahlak-anlama-iliskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-nazarinda-ahlak-anlama-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Mar 2019 14:58:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam  Nazarında  Ahlak-Anlama İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmek]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmenin Mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anlamak]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Sufilerde Ahlak-Anlama İlişkisi;]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anlamanın,  derin  düşüncenin  ve  en  genelde  bilmenin  kişinin  ahlakıyla ilişkili  olduğu  kadim  zamanlardan  beri  bütün ulemamızın  farkında  olduğu  bir  husustur.  İmamı Azam’ın  fıkhı  “kişinin kendi  lehine  ve  aleyhine olan  meseleleri  bilmesi” diye  tarif  ettiği  malumdur. Sadru’ş-Şeria ,  bu  tarifin  itikadı  ve  amelı  meselelerin  yanı  sıra  zühd, kalp  huzuru  gibi  ahlak/ tasavvuf  meselelerini  de bilmek  manasına  [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-nazarinda-ahlak-anlama-iliskisi/">İslam  Nazarında Ahlak-Anlama İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22075" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ahlak-uzerine.png" alt="" width="554" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ahlak-uzerine.png 728w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ahlak-uzerine-600x338.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/ahlak-uzerine-300x169.png 300w" sizes="(max-width: 554px) 100vw, 554px" /></p>
<p>Anlamanın,  derin  düşüncenin  ve  en  genelde  bilmenin  kişinin  ahlakıyla ilişkili  olduğu  kadim  zamanlardan  beri  bütün ulemamızın  farkında  olduğu  bir  husustur.  İmamı Azam’ın  fıkhı  “kişinin kendi  lehine  ve  aleyhine olan  meseleleri  bilmesi” diye  tarif  ettiği  malumdur. Sadru’ş-Şeria ,  bu  tarifin  itikadı  ve  amelı  meselelerin  yanı  sıra  zühd, kalp  huzuru  gibi  ahlak/ tasavvuf  meselelerini  de bilmek  manasına  geldiğini kaydeder.89 Yani  kişi  ahlâkı bilmiyorsa  daha  doğrusu ahlaklı  değilse  fıkıh  ehli değildir.  Ebu’l-Ferec , hevanın tasallutundaki aklın  doğruyu  bulamayacağını,  aklın  hevaya  galib kılınması  gerektiği  hususunda  müstakil  bir  risale kaleme almıştır.</p>
<p>Şöyle der Ebu’l-Ferec: “İnsanı  Allah’ın  varlığına,  peygamberlerin peygamberliğine  ve  onlara  itaate  ve  akabinde  nice  faziletlere  sevk  eden  aklı,  düşmanı  olan  hevânın  tasallutundan  korumak lazımdır.  Akıl,  işlerin  akıbetini  hesab ederken  heva  önünde  hazır  olan  sevdiği şeyin peşine düşer ve bu hususta nice günahı irtikab  eder.  Heva,  insanı  nice  faziletlerden mahrum  etmiş,  nice  rezilliklerin  içine düşürmüş,  kendi  peşine  takılan  nicelerini  zelil  etmiş  ve  taklidçilerini  cehenneme taşımıştır.”90</p>
<p>Burada  ‘faziletlere  sevk  eden akıl’  derken  başka  bir  akıldan  bahsedildiği ortadadır.  Ebu  Hilâl  Askeri:  “Akıl,  kişiyi  kabih  olana  düşmekten  men  eden  ilk  bilgidir. Bu  manada  bunun  zıddı  ahmaklıktır.  (…) Cennet  ehli  akıllılardır.  Zira  onlar  kabih  olana  şehvet  duymazlar”  diyerek91  bilmenin  ve akletmenin  iyi  ve  güzeli  ayırmanın  onun  peşinden gitmek manasına geldiğini işaretler.</p>
<p>İşte bu tarifte ele alındığı üzere kişinin elindeki  verilerle  kendini sınırlaması  cehaletinden değil hamâkatindendir yani anlayamamasındandır. Lehine  olanı  takdir  edemeyecek  bir  hamakat. ‘İlim  kişinin  cehaletini  giderir  ahmaklığını  değil’ sözü  işte  tam  da  bu  manaya  işaret  eder.  Malumat biriktirmek  ilim  ise,  onu anlamak fıkıh/fehmdir.  İlimsize  câhil  denir  ama anlayamayana ahmak. Yani doğrunun  karşıtı yanlış  değil,  ‘anlama’nın karşıtı  olan  körlük  ya  da ahmaklık  olarak  nitelenmelidir.  ‘Anlamak  ahlaksızların  mahrum  olduğu bir  şeydir’  derken  hevanın tasallutunda  olan  aklın anladığı  şeyi  ifade  etmek istemiştik.  Daha  doğrusu anlayamadığı şeyi.</p>
<p>Ahlakın  öğrenme  sürecinin  olmazsa olmazı olduğu kadim  zamanlardan  beri  bilinmekte,  malul zihinlerce  bile  itiraf  edilmektedir:  “Bazıları ilmi  hikmete  başlamadan  önce  ahlak  öğrenilmeli  demiştir.  Çünkü  kendi  ahlâkını  düzeltmeyen  birinin  bir  ilmi  doğru  olarak  öğrenmesi  mümkün değildir.  Eflatun’un  ‘tertemiz  olmayan  tertemiz  olmayana  yaklaşmasın’  sözü  ile  Hipokrat’ın  ‘içi  temiz  olmayan bedenleri  besledikçe  onların  kötülüğünü arttırırsın’  sözleri  bu  görüşü  destekler.  (…)</p>
<p>Bu  doğrudur  zira  ilm-i  hikmete  başlamadan önce  arzu  ve  isteklerin  sadece  fazilete  yönelmesi  için  nefsin  şehevi  arzularını  iyileştirerek  ahlâkı  iyileştirmek  gerekir.  Fazilet, maddi  hazlar  ve  üstün  gelmenin  zevki  değildir.  Fazilet,  ahlakı  iyileştirmekle  kazanılır.  Bu  hem  sözde  hem  davranışta  kendini göstermelidir.”92</p>
<p>Evet,  herkes  ahlak  ve  anlamak  arasındaki alâkaya  değinmiştir.  Ancak  bu  alâka  belli belirsiz  bırakılmış,  ilim  ve  ahlâkın  birbirine kerte  içkin  olduğuna  bugün  ihtiyacımız olduğu  kadar  değinilmemiştir.  Zira  ulema, bir  şeye,  ihtiyaç  duyulduğu  kadar  değinirdi.  Ö  zamanda  zaten  malum  olan  şeyi  ilam etmeye  hacet  yok  idi.  Bu  hususu  tafsil  etme vazifesi  bu  ihtiyacı  ve  meselenin  ehemmiyetini  fark  eden  marifet  deryasının  dalgıçları olan  Sufilere  kalmıştır.  Önların  ızâhâtından ahlâkın  tesirinin  nerelere  kadar  uzandığını göreceğiz.  Evvela,  içeriği  hakkında  bir  değerlendirme  yapmadan  tasavvuf  yolunun  imamlarının  mevzu  ile  alakalı  değerlendirmelerini buraya alıyoruz. Sonra üzerinde duracağız.</p>
<p>Sufilerde Ahlak-Anlama İlişkisi; Ahlaksız, Anlamaktan Mahrumdur</p>
<p>Tûsı,  “Kuran’ı  ince  bir  şekilde düşünmezler  mi  yoksa  kalplerinde  kilit  mi var?”  (Muhammed  24)  âyetindeki  kilidin günahlar  sebebiyle  kalplerde  oluşan  pas,hevâ,  dünya  sevgisi,  hırs,  rahat  düşkünlük, övülmekten  hoşlanmak,  gaflet  vb.  sebebiyle oluşan  perde  olduğunu  söyler.  Zikir  amel  ve manevı halleri  sebebiyle  kulların  kalplerine âyet  ve  hadislerdeki  sır hikmet  ve  inceliklerin  açıldığını  ve  buna  ‘işaret  ilmi’  dendiğini de  ekler.93  O’nun  tasavvuf  ve  fıkıh/anlama ilişkisine  değinirken:  “Tasavvuf  Allah’ın kelamını  anlamak  ve  hitabından  hüküm çıkarmak  üzere  dostlarının  kalbine  açtığı bir  keşif  ve  ilhâm  ilmidir  ve  bunun  nihâyeti yoktur”  demesi  de  bu  bakışın  neticesidir.94  Sûfılere  göre  bilmek/ anlamak,  ahlâkın  kemâline  ermiş kimselerin nasibidir:</p>
<p>Seri  Sakati :“Marifet  uçan  bir kuş  gibi  yukarıdan  aşağıya  iner  hicap  ve  hayâ  dolu  bir  gönül  görünce de iner ona konar.”95</p>
<p>Mümşad  Dıneverı :  “Marifet Hak  Teâlâ’ya  samimi  bir  şekilde  ve tümüyle muhtaç olma halidir.”96</p>
<p>Hâris  el-  Muhâsibı  aklın  ve anlamanın  mâhiyetini  izah  ettiği eşsiz  eserlerinde  çok  mühim  hususların  altını  çizer:  “Anlamayı  engelleyen  şey  Hakk’a  boyun  eğmeyi engelleyen  kibir,  tartışmaya  sevk eden  üstün  gelme  arzusu,  doğruyu  teslim ve  kabule  engel  olan  hataya  nispet  edilme kaygısıdır.”97</p>
<p>“İşlerin  sonunu  düşünen  kimse  aklının lezzetini  hevasının  lezzetine  tercih  eder. Alimlerin  lezzeti  akıllarında,  cahillerin  lezzeti şehvetlerindedir.”98</p>
<p>“Eğer  sıdk  ile  Kuran’ı  anlamayı  istiyorsan Hakk’ın  sana  yöneldiğini  göreceksin.  Ö’nun kelamını  anlamak  sadece  işitmemek  için özel  gayret  gösteren  kimseye  ağır  gelir. Rabbimiz  haber  verir  “Eğer  Allah  onlarda bir  hayır  bilseydi  elbette  onlara  bildirirdi. Eğer  işittirseydi  onlar  da  elbette  yüz  çevirirlerdi.”  (Enfal,  23).  Önlar  sağır  değillerdi.  Ancak  Nebi ’in  kıraatini  duymalarına rağmen  anlamayı/fehmi  zayi  etmişlerdir.  O yüzden  onlarda  bir  hayır  olaydı  Allah  onların  anlamasını  temin  ederdi.  Duymaz  mısın, Allah  ne  buyuruyor:  “Onların  kalpleri  var anlamaz,  kulakları  var  işitmez,  gözleri  var görmezler.  Onlar  hayvanlar  gibidirler  belki daha  da  aşağıdırlar.  Onlar  gafillerdir”  (Araf, 179)  “İşitmeye  güç  yetiremiyorlar  ve  göremiyorlar.”  (Hud,  20)  Evet  onlar  sağır  değillerdi  ancak  kulaklarıyla  duyduklarını  anlamamaktadırlar.  “Onlar  seni  görüyorlar  ama sana  bakmıyorlar.”  (Araf,  197)</p>
<p>Yani  onun nübüvvet  delillerini  görmüyorlar.  Eğer kalplerinde  bir  sıdk,  inayet  ve  anlamak  için himmetlerini  toplamaya  gayret  olsa  Allah onların  anlamasını  sağlardı.  Eğer  sadece sıdkı  niyet  ve  rağbet  ile  himmetini  toplayarak  anlayışı  açanın  o  olduğuna  inanarak, kendine  değil  ona  tevekkül  edersen  ihtiyacın  olan  anlayış  ve  akıldan  seni  mahrum  etmeyecektir.”99</p>
<p>Amelsiz Akletmek, Düşünmek ve Anlamak Yoktur</p>
<p>“Bu,  ayetlerimizi  düşünsünler  (tedebbür)  ve akıl  (lüb)  sahipleri  öğüt  alsınlar  (tezekkür) diye  sana  indirdiğimiz  mübarek  bir  kitaptır.” (Sad  29)  ayetindeki ‘tedebbür’ü Hasan Basri , ‘Aklı  ile  ahlâkına  ve  ameline  yansıyacak şekilde  âyetlere  ittiba’  olarak  tefsir  eder.”100 “’Şüphe  yok  ki  bundan  evvel  kendilerine ilim  verilmiş  olanlar  kendilerine  karşı tilavet  edilince  secde  eder  oldukları  halde çeneleri  üstüne  (yüzükoyun)  kapanırlar’ (İsra  107)  ayetinde  bahsedilen  ‘ilim  verilenlerdeki  Allah  korkusu’  ayetleri  fehmetmeleri ve tedebbür etmelerinden dolayıdır.”101</p>
<p>Akletmenin/anlamanın  mertebeleri:  Sözü anlamak,  sözü  bile  anlayamamak,  manayı anlamak,  takva  ehli  kalbin  anlaması  olan ‘Allah’tan anlama’.</p>
<p>“Akıl,  Allah’ın  kalplere  yerleştirdiği  bir  nurdur  ki  kul  onunla,  kalbine  vârid  olan  havâtır, düşmanının  saldırıları  nefsin  vesveseleri hususunda  hak  ile  batılı  ayırır.  O,  kendisine riayet  ile  kulun  hakkıyla  ibadet  ettiği  şeydir.”102</p>
<p>“Fehm  ve  beyan  akıldan  sayıldıkları  için  akıl diye  de  adlandırılır.  Araplar  fehme  akıl  demişlerdir.  ‘Aklettin  mi?’  dendiğinde  ‘evet  anladım’ diye cevap verilir.”103</p>
<p>“Hidayet  ve  dalalet  ehli  de  aklın  bir  hasleti olan  sözü/beyanı  [kendisine  tebeyyün  eden manayı]  ve  manayı  anlamak  hususunda müşterektir.</p>
<p>“Allah’ın  kelamını  işitiyorlar  sonra  da  onu aklettikten  sonra  tahrif  ediyorlar.”  (Bakara 75)</p>
<p>“Onu  çocuklarını  tanıdıkları  gibi  tanıyorlar” (Bakara 75) 104</p>
<p>“Onun  rablerinden  gelen  bir  hak  olduğunu biliyorlar”  (Bakara 26)105</p>
<p>“Bildikleri  halde  hakkı  gizliyorlar.”  (Bakara 416)</p>
<p>“Nefisleri  yakinen  bildikleri  halde  onu  zulüm ve inad ile inkâr ettiler.”  (Neml 14)”106</p>
<p>“Aklın  bir  de  ‘beyanın  manalarının  hakikatlerini  anlamaya  yarayan’  basiret  ve  marifet  manası  vardır.  Kişi  bunu  anladığında Allah’ın  azametini  de  akleder.  Bu,  ‘Allah’tan akıl’dır.  “Anlayan  kulak”  (Hakka  12)  âyeti Allah’tan  anlayan  kulak  yani  kulakların  işittiğini  Allah’tan  akleden  manasındadır.”107</p>
<p>“Bu  akla  sahip  olmayan  kişiler,  sadece  akıllı ile  deliyi  birbirinden  ayıran  beyânı  akletmeye  yarayan  akla  sahiptir.  İşte  “Onların kalpleri  vardır  ama  akletmezler”  (Hac  46) ayeti  buna  delalet  eder.  Bu,  ‘onlar  Allah’tan akletmezler,  Allah’ın  kadrinin  yüceliğini takdir  etmezler  [beyânı  anlasalar  da  beyan ile]  anlatılan  manayı  (el-mübeyyen  anhu) anlamazlar’  demektir.  “Aklettikten  sonra  tahrif  ediyorlar”  (Bakara  75)  ayeti  kerimesi de  ‘beyânı  aklettikten  sonra  onu  tahrif  ediyorlar’ demektir.</p>
<p>Müşrik  Araplar  gibi  bazıları  da  ne  anlatılan manayı  ne  de  beyânı  anlamazlar.  Onlar  kendi  görüşlerini  çok  beğendikleri  kibrettikleri ve  atalarının  izinden  gittikleri  için  akledemezler.  “Onlar  hayvanlar  gibidir  belki  daha da  aşağı”  (Furkan  44)  ayeti  de  bunlardan bahseder.  Bunlarda  akıl  hasleti  varsa  da  yalnız  dünya  işlerini  akletmeye  yaramaktadır. Onlar  aklettikten  sonra  tahrif  edenler  kadar  dahi  anlayamazlar.”108““Kalpleri  var ama fıkhetmez/anlamazlar  gözleri  var  onlarla görmez  kulakları  var  onlarla  duymazlar” (Ali  İmran  179)  Onlar  dünya  işlerini  anlarlar  ama  Allah’tan  anlayamazlar.”109“Mümin, o’ndan  aklettiğinde  Allah  ona  her  manada tevhidini  tahsis  eder.  Kalbine  emânet  edilen ilim,  aklıyla  gözüyle  görüyormuş  gibi  müşahedeye  bitişir.  Tıpkı  ‘Sanki  Rabbimin  arşına bakıyorum’  diyen  Harise  gibi.”110  “Sonra kişi  Rabbini  daha  fazla  bilme  arzusuyla  gayret  eder. Neticede  O’ndan  daha  fazla  anlayış kalbini sarar.”111  (هبلق فى ىلع هنع هقفلا فى دّيزتلا)</p>
<p>“Allah’ın  bir  sınırı  olmadığı  için  Allah’tan  akletmenin  de  bir  sınırı  yoktur.  Zira  onun  sıfatlarının  hakikatini  bilgiyle  sınırlamak  mümkün  değildir.  Kişi,  Allah’tan  anlayarak  (bi’lfıkhi  anhu),  dinine  hüsnü  riâyet  eder,  Ö’ndan korkar  vadine  yakın  ile  iman  eder,  sevdiği  ve sevmediği  şeylerde  dinine  riâyet  ederse  aklının kuvvetini kemâle erdirebilir.”112</p>
<p>Hidâyet  ve  İlim  Efendimiz’den  Anlayış Sahiplerine İstidadınca Dağılır</p>
<p>İmam  Sühreverdi ’ın  Avarif’in  başında ele  aldığı  iki  mevzunun  hulâsasını  buraya alıyoruz: “Efendimiz  buyurur:  “Allah’ın  benimle gönderdiği  ilim  ve  hidâyet  yeryüzüne  yağan bol  bir  yağmura  benzer.  Toprağın  bir  kısmı suyu  emer  yeşillikler  bitirir  herkes  faydalanır,  bir  kısmı  suyu  toplar  insanları  faydalandırır.  Bir  kısmı  da  kaygandır;  ne  suyu  emer ne  de  toplar.  İşte  ‘Allah’ın  dininde  derin  anlayış/fıkıh  sahibi  olan  ve  Mevlâ’nın  benimle gönderdiği  ilimle  faydalanıp  bu  ilmi  öğreten kimsenin’  misali  bu  [yeşillikler  bitiren  ve herkesin faydalandığı] toprak gibidir.”</p>
<p>Mesruk,  Rasulullah ’in  ashabının  kalplerinin  ince  anlayış  ve  kavrayışları  sebebiyle ilimler  için  bir  kap  menzilesine  geldiklerini  söyler.  “Anlayışlı  kulaklar  duyup  anlasın diye”  (Hakka,  12)  ayetindeki  kulaklardan maksat,  sırları  Allah’tan  alan  kimselerdir. “Allah  gökten  bir  su  indirdi  ve  her  vadi  kendi  miktarlarınca  akmış,  böylece  [o  vadilerde  akan  su]  üstte  çıkan  köpüğü  taşımıştır…” (Rad,  17)  ayetindeki  köpükle  işaret  edilen kalplerdeki nefsan  kir ve zulmetlerdir.</p>
<p>İşte zühd ehli âlimlerin nefisleri temizlenmiş kalpleri  sâfıleşmiştir. Sûfılerin  kalpleri büyük  bir  anlayış  gücüne  sahiptir.  Onlar işlerini  takva  üzerine  kurmuş, gönüllerini dünyadan  uzaklaştırmış,  nefislerini  tezkiye, kalplerini  tasfiye  etmiştir.  Kalpleri  dünya meşgalesinden  kurtulunca  batındaki  manevi  gözleri  açılmış  kalp  kulakları  ilâhı sırları duymaya başlamıştır.</p>
<p>Her  kalp  istidadınca  kendi  payını  alır;  zühd ve  takva  ehli  kalpler  de  böyledir,  makam  ve itibar  görme,  mal  biriktirme  gayreti,  dünya sevgisi  ile  dolu  olan  kirli  kalpler  de.  Evet, bu  kirli  kalpler  de  ilimden  bir  şeyler  alırlar ancak  ilmin  hakikatine  ve  lezzetine  asla  ulaşamazlar.  Kendini  dünya  boyunduruğundan kurtaran  kimsenin  kalp  yolları  açılır,  genişler  ve  ilim  pınarları  fışkırarak  kalbe  dolarlar.  Sûfıler,  zâhirı ilimlerden  kendilerine lazım  olanı  öğrenip  amel  ettiler.  Bu,  onlara manevi  bir  miras  olan  ilmi  de  kazandırdı. İşte,  sûfılerin  zâhir  âlimlerinden  ayrıldıkları  bu  ilim,  dini  gerçek  manasıyla  anlamaya sebep  olur.  Allah  Resulü’nün,  ilim  denizi olan  kalbinden  âlimlerin  kalbine  akan  payları,  ‘dini  tam  bir  şekilde  yaşamak’  olarak tarif ettiğimiz ilim fıkıh ilmidir.</p>
<p>Allah Resulü  buyurur: “Her  şeyin  bir  direği  vardır  bu  dinin  direği de fıkıhtır.”</p>
<p>“Allah  kime  hayır  vermek  isterse  onu  dinde fakih  kılar.  Ben  bana  geleni  taksim  ederim asıl veren Allah’tır.”</p>
<p>Abdullah  ibn  Abbas   söyler:  “İbadetin  en faziletlisi  dini  hakkıyla  anlamak  ve  yaşamaktır.”</p>
<p>Anlamak,  Ahlâk  ve  Yakîn  Sahiplerinin Husûsiyetidir.</p>
<p>Allah  fıkhı  kalbin  bir  sıfatı  olarak  belirtmiş ve  şöyle  buyurmuştur  “Onların  kalpleri  vardır  ama  gerçeği  anlamazlar”  (Araf,  179).  O yüzden  Hasan  Basri :  “Sen  hiç  gerçek fakih/anlayan  kimse  gördün  mü?  Gerçek fakih,  dünyaya  değer  vermeyen  gönlünü  ondan kurtaran kimsedir” demektedir.</p>
<p>Cenab-ı  Allah,  Resulullah  (sallallahu  aleyhi ve  sellem)’i  ilim  ve  hidâyetle  göndermiş,  bu ilim  ve  hidâyet  O’nun  kalbinden  diğerlerine intikal  etmiştir.  Selim  fıtrat  ve  yakinlerinden  ötürü  Sûfılerin  kalpleri  bu  ilimden  en büyük  nasibi  almışlardır.  Resulullah   buyurmuştur:</p>
<p>“Allah,  bizden  bir  söz  işitip  taşıyanın  yüzünü  nurlandırsın.  Nice  fıkıh  taşıyan  kimse vardır  ki  onu  kendinden  daha  anlayışlı  kimselere  taşır.  Nice  fıkıh  taşıyanlar  da  vardır ki  kendisi  ondan  istifade  edemez.”  Cenab-ı Allah  buyurur:  “Allah  onlarda  iyilik  görseydi  elbette  onlara  duyururdu.”  (Enfal,  23).  Bu âyetten  anlaşılmaktadır  ki;  Allah  onların dinlemeye  layık  olduğunu  görseydi  kalp kulaklarını  dinleyip  anlamaları  için  açardı. Nefsanı  arzuların  vesveseleriyle  dolu  olan kimse  iyi  duyma  özelliğine  sahip  değildir. Kalpler,  nefsin  ateşini  harlayan  şeyler  kesilip  harareti  bittiğinde,  zulmet  ortadan  kalktığında  ancak  ilmin  kaynağını  müşahede edebilirler.</p>
<p>Şibli ,  ‘Kuran’dan  Allah  ile  dâima  beraber  olup  bir  an  dahi  ondan  gafil  olmayan kimse  öğüt  alabilir’  demektedir.  Vasitı , ‘Kuran  ancak  uyanık  kalpler  için  öğüt  olur’ demiştir.  Yani  “Ölü  iken  kalbini  dirilttiğimiz kimseler”  (Enam,  122)  buyrulan  kimseler. Muhammed  İbnü  Ali  Bakır ,  ‘Hakk’ı  Hak olarak  ancak  kalbi  diriler duyup  anlayabilir. Kalbi  ölmüş  kimse  bir  şey  işitemez  ve  anlayamaz’  demiştir.  Hasan  Basri  ‘Anlamak, Hakk’a  tam  yönelmiş  bir  kulağı  olan  kimseye  nasip  olur.  Kalbi  gaflette  ölü  kimseler hakikati  anlayamazlar.’  Hayırlı  bir  söz  işitse bile  onu  dinlemek  istemeyen  kimse  buğdayın  toprağa  değil  de  bitmeyeceği  yere  düşmesine  benzer.  Böyle  kimselerin  duyduğu bu  ilmi  şeytan  illa  kalbinden  kapıp  kaçırır ve sonuçta kişi onu aklında tutamaz.</p>
<p>Allah’ın  emrine  icabet  onu  dinlemekteki  ayıklığa  bağlıdır.  Bu,  anlayışa  bağlıdır. Anlayış,  kelamın  kıymetini  bilmeye,  kelamın  kıymetini  bilmek  de  kelamın  sahibini bilmeye  bağlıdır.  Dolayısıyla  anlayışın  sınırı yoktur.  Zira  ilâhı kelamın  mana  ve  işaretleri  sonsuzdur.  O yüzden  arifler  her  Kuran okuduğunda  onlara  yeni  bilgiler  ve  taze  anlayışlar  gelir.  Bunlarla  da  amel  ettiklerinde yeni  bir  ilim  ve  anlayış  gelir.  Durum  böylece devam  eder.  Tevhid  nurunu  müşahede  eden sufiler  Allah  ve  Resulünün  kelamını  hakkıyla duyar ve anlarlar.  113</p>
<p>Mana, Ehil Olana Allah Tarafından Verilir.</p>
<p>Şeyh-i  Ekber  (Kuddise  sirruhû),  sûfılerin anlamaktan  ne  anladığını  şu  satırlarla izah  eder:  “Kitaplar  peygamberlere  Allah katından  indirildiği  gibi  manaları  da  bazı müminlerin  kalplerine  Allah  katından  indirilmiştir.  (…)  Bu  durumda,  onun  açıklaması  da  aslı  gibi  Allah  ehlinin  kalplerine  Allah katından  indirilmiş  olur.  Nitekim  Ali  b.  Ebı Talib   bu  manada  şöyle  demiştir:  ‘Bu  [bizdeki  kabiliyet],  sadece  Allah’ın  dilediği  kullarına  Kur’an  hakkında  verdiği  bir  anlayıştır.’  (الله  هيطعي  مهف  لاإ  وه  ام)  Hazreti  Ali,  Kuran’ı  anlamayı  Allah’ın  bir  ihsânı  saymış,  bu  ihsânı da  ‘Allah’tan  anlamak’  olarak  ifâde  etmiştir. Bu  demektir  ki  Allah  ehli,  Kur’an’ı  başkalarından  daha  iyi  anlar.  (…)  Zâhirci  âlimler, Dirâyet Ali  b.  Eb  Talib’in  söylediği  şu  ifade  karşısında  ne  diyeceklerdir:  ‘Eğer  Fâtiha  suresi hakkında  konuşsaydım,  yetmiş  deve  yükü [kitap]  yüklerdim.’</p>
<p>Bu,  Allah’ın  Kur’an  hakkında  vermiş olduğu  anlayış değil  de nedir?</p>
<p>Fakih  ismi,  şekli,  bilgi  sahibinden  daha  çok bu  [vera  ehli  sufi]  taifesine  yaraşır.  Allah  onların  hakkında  şöyle  buyurur:  ‘Dinde  fakih olmaları  ve  geriye  döndüklerinde  kavimlerini  uyarmaları  için…’  Allah  onları  dini  anlama  ve  insanları  uyarmada  peygamberlerin yerine  koymuştur.  Fakih,  basiretle  Allah’a davet  eden  kimsedir.  Nitekim  Allah’ın  peygamberi  de  zâhirci  âlimlerin  hüküm  verdiği gibi  zannı  galip  değil  basiret  üzere  Allah’a davet eder.”114</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Devamı:https://ilimcephesi.com/ahlakin-merkeziligi-neden-yeteri-kadar-gorulmez/</p>
<p>Hasan Yaşar &#8211; Mana&#8217;nın Manası ve Anlama&#8217;nın Mertebeleri adlı makalesinden alnmıştır.</p>
<p>Dirayet Dergisi,sayı.2,syf.145-150</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>89  Sadru’ş-Şeria  Mahbubi,  et-Tevdıh  Şerhu’t-Tenkıh, Haz:  Muhammed  Adnan  Derviş,  Daru’l-Erkam, 1998, c. 1 s. 34</p>
<p>90  Ebu’l-Ferec  İbnü’l-Cevzi,  Savletü’l-Akli  ale’l-Hevâ, Tahkik:  Hamza  Abdülkerim  Hammad,  Daru  İbni Hazm, 2012, s. 28</p>
<p>91  el-Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviyye, s. 83-4.</p>
<p>92  Ebu’n-Nasr  el-  Fârâbi,  Risâle  Fımâ  Yenbağı  en Yu’alleme  Kable  Teallumi’l-Felsefe,  ‘el-Mecmu’  içinde, Mısır, 1907, s. 62-3</p>
<p>93  Ebu  Nasr  Serrac  et-Tûsı,  el-Luma,  Tahkik:  Abdülhalim  Mahmud,  Abdülbaki  Sürur,  Darü’l-Kütübi’lHadise, Mektebetü’l-Mesna,  1960, s. 147</p>
<p>94  Et-Tûsı,  el-Luma  s. 37.</p>
<p>95  Abdurrahman  Cami,  Nefehâtü’l-Üns,  Ter:  Lamii  Çelebi,  Haz:  Süleyman  Uludağ,  Mustafa  Kara,  Pinhan, 2011, s. 172</p>
<p>96  Cami,  Nefehâtü’l-Üns, s. 216.</p>
<p>97  Haris  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Ma’nâhu,  ‘elAklü  ve  Fehmü’l-Kuran’  içinde,  s.  234,  Darü’l-Fikr Tahkik: Hüseyin el-Kuvvetli, 1971.</p>
<p>98  Muhâsibı,  Maiyetü’l-Akli ve Manahu, s. 236.</p>
<p>99  Haris  el-  Muhâsibı,  Fehmü’l-Kuran ve Meanihi,  ‘elAklü ve Fehmü’l-Kuran’ içinde, s. 323-4.</p>
<p>100 Haris  el-  Muhâsibı,  Fehmü’l-Kuran ve Meanihi, 276.</p>
<p>101  Haris  el-  Muhasibı,  Fehmü’l-Kuran ve Meanihi, 280.</p>
<p>102  Haris  el-  Muhâsibı,  el-Vasaya,  s.  251,  Haz:  Abdülkadir Ahmed Ata, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1986</p>
<p>103 el-Muhasibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Manahu,  s.  208-9.</p>
<p>104 e-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Ma’nâhu,  s.  208-9.</p>
<p>105 el- Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 211.</p>
<p>106  el- Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 215.</p>
<p>107  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 211.</p>
<p>108  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Ma’nâhu,  s.  2123.</p>
<p>109 el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 217.</p>
<p>110  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 223.</p>
<p>111  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 226.</p>
<p>112  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 220.</p>
<p>113  Şihabeddin  Sühreverdi,  Avarifü’l-Mearif,  c.  1  s. 215-257  ‘İhyau  Ulumi’d-Din’  kenarında,  Mektebetü Keryate Futra, Endonezya.</p>
<p>114    İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  Haz:  Abdülkadir  Cezairi  işrafında  ulema  heyeti,  c.  1,  s.  279280, Darü’l-Kütübi’l-Garbiyyeti’l-Kübra.</p>
<p>115  İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c.  1,  s.  245-6.</p>
<p>116 İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c. 4, s. 25.</p>
<p>117  İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c. 3, s. 128.</p>
<p>118  İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c. 4, s. 401.</p>
<p>119  Ali  ibni  Ösman  Hucvuri,  Keşfü’l-Mahcup,  Çev:  Süleyman Uludağ, s. 331, Dergâh Yay. 2010.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-nazarinda-ahlak-anlama-iliskisi/">İslam  Nazarında Ahlak-Anlama İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-nazarinda-ahlak-anlama-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 16:36:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmek]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bedahet]]></category>
		<category><![CDATA[Dirayet]]></category>
		<category><![CDATA[Evveliyat]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkh]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[Fehm]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Hıfz]]></category>
		<category><![CDATA[Hatırlamak]]></category>
		<category><![CDATA[Hayal]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kiyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Re'y]]></category>
		<category><![CDATA[Reviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Riyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvur]]></category>
		<category><![CDATA[Tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[Vehm]]></category>
		<category><![CDATA[Zann]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<category><![CDATA[Zikr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14998</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlmin muradifi olduğu sanılan lafızlardan bahsetme hakkındadır. Bu lafızlar, otuz tanedir: 1) İdrâk: bu, karşılaşma ve ulaşma (vusul) demektir. Meselâ, (çocuk kemale erdi, ulaştı; meyve olgunlaştı) denilir. Nitekim Cenab-ı Hak, &#8220;Hz.Musa&#8217;nın yanındakiler, &#8220;muhakkak ki erişilip yakalandık! dediler&#8221; (Şuara,61) buyurmuştur. Akleden kuvvet akledilen şeyin mahiyetine ulaşıp, o şeyin mahiyetini elde ettiğinde, bu, bu cihetten bir idrak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/">İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/siyer-kuran-ilim-1/" rel="attachment wp-att-15062"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15062" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim-1.jpg" alt="" width="336" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim-1.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim-1-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>İlmin muradifi olduğu sanılan lafızlardan bahsetme hakkındadır. Bu lafızlar, otuz tanedir:</p>
<p><strong>1) İdrâk:</strong> bu, karşılaşma ve ulaşma (vusul) demektir. Meselâ, (çocuk kemale erdi, ulaştı; meyve olgunlaştı) denilir. Nitekim Cenab-ı Hak, &#8220;Hz.Musa&#8217;nın yanındakiler, &#8220;muhakkak ki erişilip yakalandık! dediler&#8221; (Şuara,61) buyurmuştur. Akleden kuvvet akledilen şeyin mahiyetine ulaşıp, o şeyin mahiyetini elde ettiğinde, bu, bu cihetten bir idrak olmuş olur.</p>
<p><strong>2) Şuur:</strong> İsbata kalkışmaksızın, idraktir. Bu, malûmun, akleden kuvvete ulaşma mertebelerinin ilkidir. Bu, sallantıda olan bir idraktir. İşte bu sebeple Cenab-ı Allah hakkında, O şunu biliyor denildiği gibi, o şunun şuurundadır,hissediyor denilemez.</p>
<p><strong>3) Tasavvur:</strong> Akli kuvvet manaya vukuf hasıl edip onu tamamiyle idrak ettiğinde, işte bu tasavvur olur. Bil ki tasavvur, suret lafzından alınma bir lafızdır. Suret lafzı da her nerede kullanılmışsa, şekil alan cisimlerde meydana gelen cismani durumlar için vaz olunmuşdur. Ancak İnsanlar, şekil ve durumların cismani şeylere hulul ettikleri gibi, malumatın hakikatlerinin de akli kuvvette bir hal olduğunu tahayyül ettiklerinde, bu manada olmak üzere tasavvuru da ilme itlak etmişlerdir.</p>
<p><strong>4) Hıfz:</strong> Akılda şekil meydana gelip, bu suret güç kuvvet bulup hatta bu suret yok olmaya yüz tuttuğunda akli kuvvet onu geri döndürmeye ve geri getirmeye muktedir olacak bir duruma geçince, bu durum &#8220;hıfz&#8221; diye adlandırılır. Hıfz, zayıflıktan sonra kuvvetlenmeyi hissettirdiği için, şüphesiz Allah&#8217;ın ilmi &#8220;hıfz&#8221; olarak adlandırılamaz. Bir de, zevali caiz olan şeyler hıfza muhtaç olduğu için, yine Allah&#8217;ın ilmi &#8220;hıfz&#8221; olarak adlandırılamaz. Allah&#8217;ın ilminde böyle bir şeyin olması mümkün olmayınca, O&#8217;nun ilmine &#8220;hıfz&#8221; denilemez.</p>
<p><strong>5) Hatırlamak:</strong> Zabtolunan suretler akıl kuvvetinden kaybolup, aklî kuvvet de bunu geri getirmeye çalışınca, işte bu iş &#8220;hatırlama&#8221; olarak isimlendirilir. Bil ki hatırlamanın, Allah&#8217;tan başka kimsenin bilemiyeceği bir sırrı vardır. O da şudur: Hatırlama, bu silinip zail olan şekillerin geri döndürülmek istenmesinden ibarettir. Bu suret, eğer hissediyorsa o hazır ve var demektir. Hazır ve var olanın ise, yeniden elde edilmesi imkansızdır. Bu sebeble onun geriye döndürülmesini istemek imkansız olur. Eğer bu suretler sezilemiyorsa, zihin ondan habersiz ve gafil demektir. Zihin ondan gafil olunca da, onun geriye dönmesini istemesi imkansız olur. Çünkü tasavvur olunamıyan şeyi istemek, imkansızdır.</p>
<p>Bu her iki duruma göre de, &#8220;geri döndürme arzusu&#8221; diye açıklanan hatırlama işi imkansız olur. Şu da var ki biz, kendimizin bazen onu talep ettiğini ve bazen onu geriye döndürmeye uğraştığını görüyoruz. Bu sırlara insan daldıkça ve onları düşündükçe, insanlar nazarında en açık seçik şeylerden olmasına rağmen, onların o sırların künhünü bilemediğini anlar. Akıllara ve zihinlere en fazla kapalı ve çözülmesi en zor olan işleri sen bir düşün&#8230;</p>
<p><strong>6) Zikr:</strong> İnsan, zail olan şekilleri geriye döndürmeye çalışır, onlar da geriye dönüp, bu çabadan sonra meydana gelirlerse, işte bu bulunmaya &#8220;zikr&#8221; denilir. Eğer idrakten önce, bir kaybolma (zeval) söz konusu değilse, bu idrak bir zikr olarak isimlendirilemez. Bu sebepten ötürü şair: &#8220;Allah biliyor ki, ben onu hatırlamadım (zikr); nasıl hatırlayayım ki; çünkü hiç unutmadım!.&#8221; demiş, unutmanın meydana gelmesini, hatırlamanın şartı kılmıştır. Mananın nefiste meydana gelmesinin sebebi olduğu için, söz de zikr diye isimlendirilir. Nitekim Cenab-ı Hak; &#8220;Muhakkak ki zikri biz indirdik, onun koruyucuları da ancak biziz&#8221; (Hicr, 9) buyurmuştur. Burada bir tefsir inceliği vardır ki, o da şudur: Cenab-ı Hak; &#8220;Beni hatırlayınız, Ben de sizi hatırlayayım&#8221; (Bakara, 152) buyurmuştur.</p>
<p>Bu emir kula, unutma meydana geldiği zaman mı teveccüh eder, yoksa unutma olmadığı zaman mı? Eğer birincisi olursa, bu durumda kul unutma halinde, verilen emirden habersizdir; unutma halinde ona nasıl teklif teveccüh edebilir? Eğer ikincisi olursa, o kul Allah&#8217;ı zaten hatırlıyor demektir ve zikr bulunmaktadır. Var olanı yeniden meydana getirmekse, muhaldir. O halde Cenab-ı Hak, bunu ona nasıl teklif etmiştir? Ayni şeyler &#8220;Bil ki Allah&#8217;dan başka hiçbir ilah yoktur&#8221;(Muhammed,19) ayeti için de söz konusudur. Ancak Allah&#8217;ın sözünün cevabı, bu ayette emredilenin tevhidi bilmek olduğudur. Bu ise, tasdikat nevindendir; dolayısıyla ondaki bu müşkillik fazla güçlü değildir. Zikre gelince, bu tasavvurat nevindendir; buradaki müşkil çok güçlüdür. Buna mutlak olarak, vereceğimiz cevap şudur: Biz kendimizde hatırlamanın mümkün olduğunu görüyoruz. Bu mümkün olunca, senin söylediğin şey zarûriyyatta (yani kafi hususlarda) şüphe uyandırmaktan ibarettir.</p>
<p>Binaenaleyh cevap vermeye müstehak olamaz. O zaman da şöyle denilebilir: Nasıl hatırlanıyor?</p>
<p>Biz deriz ki: Nasıl hatırlandığını bilemiyoruz. Fakat senin, bir nebze olsun içtihadla meşgul olmanın kafi geleceğini, fakat bu keyfiyyeti idrâkten aciz kalacağını bilebileceğine dair ilmin, bu tefekkürün seninle ilgili olmadığı, fakat burada başka bir sırrın bulunduğunu anlaman hususunda, sana kâfi gelecektir. Bu sır da şudur: Tezekkür ve anma, senin sıfatın olmakla beraber, sen onların mahiyyetini idrakten aciz kalınca, sana münasebeti bakımından en uzak şey olan mezkurun (Allah&#8217;ın) künhüne nasıl vakıf olabilirsin? Kul, kendisinin künhüne vasıl olmada aczini anlayıp, son derece noksan olduğunu anlasın diye eşyanın en açığını en kapalı kılan zat-ı Barî&#8217;yi noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederim. Bu durumda kul Allah&#8217;ın zahir ve batın olmasındaki sırların mikdarının başlangıçlarına dair az bir şey mütalaa eder.</p>
<p><strong>7) Marifet:</strong> Bu lafzın yorumuna dair, çok çeşitli söz vardır. Alimlerden bir kısmı, &#8220;marifet, cüziyyatı; ilim ise, külliyatı idrak etmektir &#8221; demişlerdir. Diğerleri ise, &#8220;marifet, tasavvur; ilimse tasdiktir&#8221; demişlerdir. Bunlar irfanı, ilimden daha büyük bir derece kabul ederek şöyle demişlerdir: Hissedilen eşyanın (mahsusatın) vacibu&#8217;l-vucud olan bir yaratıcıya istinad ettiğini tasdik etmemiz zaruri olarak bilinen bir durumdur. Ama o yaratıcının hakikatini tasavvur etmek, insan gücünün üstünde bir iştir. Bir de, birşeyin varlığı bilinmediği sürece onun mahiyeti araştırılamaz. Buna göre her arif alimdir, ama her alim arif değildir. Bu sebebten ötürü de insan &#8220;arif&#8221; diye isimlendirilemez. Ancak ilme dalar ve başlangıcından zirvesine, gayesine beşer nisbetinde ulaşırsa, bu müstesna. Gerçekte de beşerden hiç kimse Allah&#8217;ı hakkıyla tanıyamaz. Çünkü O&#8217;nun kim olduğunun künhüne, uluhiyetinin sırrına muttali olmak imkansızdır.</p>
<p>Diğer bazıları da şöyle demişlerdir: Bir kimse birşeyi idrak eder ve onun izini zihninde muhafaza eder, sonra o şeyi ikinci kez idrak eder ve bunun daha önce idrak ettiği şey olduğunu anlarsa işte buna marifet denir. Buna göre &#8220;Ben şu adamı tanıdım. O, falan vakitte kendisini gördüğüm falancadır&#8221; denir. Sonra insanlar arasında ruhların kadim olduğunu söyleyenler vardır. Yine kimileri, ruhların bedenlerden önce olduğunu, Adem (a.s.) sulbünden çıkarılmış zerreler olduğunu, Cenab-ı Allah&#8217;ın uluhiyyet ve Rububiyyetini ikrar ettiklerini, ne varki bedenî karanlık alakadan ötürü Mevtasını unuttuklarını, bedenin zulmetinden ve cismin uçurumundan kurtulup da kendilerine döndüklerinde Rablerini yeniden tanıyıp O&#8217;nu daha önce de tanımış olduklarının farkına vardıklarını ve bu idrakin &#8220;irfan&#8221; olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p><strong>8) &#8220;Fehm&#8221; (anlamak):</strong> Bu, muhatabın sözünden birşeyi tasavvur etmektir. &#8220;İfhâm&#8221; ise, lafızda bulunan mananın dinleyenin anlayışına ulaşmasıdır.</p>
<p><strong>9) &#8220;Fıkh&#8221;:</strong> Muhatabın maksadını hitabından anlamaktır. Mesela &#8220;sözünü anladım&#8221; yani &#8220;şu hitabından ne kastettiğine vakıf oldum&#8221; denilir. Sonra Kureyş kâfirleri şüphe ve şehvet erbabı oldukları için, Hak Teala&#8217;nın verdiği mükellefiyetlerde yüce menfaatlere vakıf olamayınca, Cenab-ı Haki &#8220;Onlar neredeyse sözü anlamazlar &#8220;(nisa, 78).&#8221;Yani onlar asıl maksada ve gayeye vakıf olamıyorlar &#8221; buyurmuştur.</p>
<p><strong>10) &#8220;Akletmek&#8221;:</strong> Bu, eşyanın güzel, çirkin, tam ve noksan olması hususlarındaki sıfatlarını bilmektir. Çünkü sen herşeyin fayda ve zararını, her ne zaman bilirsen; birşeyin faydalı oluşunu bilmen seni onu yapmaya, zararlı oluşunu bilmen ise seni onu yapmamaya sevkeder. Böylece bu ilim bazan yapmaya, bazan yapmamaya mania teşkil eder. Bu sebeble bu ilim adeta devenin yuları gibi olur. İşte bundan dolayı bir salih kimseye &#8220;akıl&#8221; sorulduğunda &#8220;O iki hayırlı şeyden daha hayırlı olanını ve iki şerli şeyden daha şerli olanını bilmektir.&#8221; dedi. Ona &#8220;Akıllı kimdir?&#8221; denildiğinde de, &#8220;O, Allah&#8217;ın emrini ve nehyini tutan kimsedir &#8221; dedi. Bu kadar malumat burada kifayet eder. Bu hususta daha geniş izah inşaallah başka bir yerde gelecektir.</p>
<p><strong>11) &#8220;Dirayet&#8221;:</strong> Bu, bir çeşit çareden meydana gelen bir bilgidir. Bu çare de, bazı mukaddimeler ortaya atmak ve tefekkür etmektir. Dirayet lafzının aslı (Avı hile ile yakaladım) ifadesindendir. Kendisine atış yapılan hedef tahtası için &#8220;deriyye&#8221; ismi verilmesi,saç taramak için kullanılan alete &#8220;Midrâ&#8221; ismi verilmesi, bu köktendir. Cenab-ı Allah hakkında, tefekkür edip çare arama manası düşünülemiyeceği için, bu kelimeyi O&#8217;nun hakkında kullanmak doğru olmaz.</p>
<p><strong>12) &#8220;Hikmet&#8221;:</strong> Bu, bütün güzel ilimlere ve salih amellere verilen isimdir. Nazari bir bilgi ile elde edilen hikmetten ameli (pratik) bir bilgi ile elde edilen hikmet daha hususidir. &#8220;Hikmet&#8221; kelimesinin amel hakkında kullanılışı, ilim hakkında kullanılışından daha fazladır. Bir işi birisi güzel yaptığında ve onun güzel olduğuna hükmettiğinde &#8220;işi iyice muhkem yaptı &#8221; denilir. Allah&#8217;ın hikmeti, O&#8217;nun, o anda veya gelecekte kullarının faydasına olacak şeyi yaratması manasınadır. Kulun hikmeti de bu manadadır. Hikmet çok değişik ifadelerle tarif edilerek şunlar denilmiştir: &#8220;Eşyanın (herşeyin) hakikatini bilmektir.&#8221; Bu ifade, cüziyyatı idrak etmenin mükemmellik olmadığına işarettir. Çünkü cüziyyatı idrak, değişebilen bir idraktir. Bir şeyin mahiyetini, hakikatini idrak etmek ise değişmeden ve değişikliğe uğramaktan uzaktır ve devamlıdır. Hikmet, neticesi iyi olan bir işi yapmaktır. Yine hikmet, idare etmede insanın beşeri gücü nisbetinde yaratıcıya uymasıdır. Bu, onun ilmini cehaletten, işini zulümden, cömertliğini cimrilikten, aklını da akılsızlıktan temizlemeye çalışması ile olur.</p>
<p><strong>13) &#8220;İlme&#8217;l-Yakin&#8221;, &#8220;Ayne&#8217;l-Yakin&#8221; ve &#8220;Hakka&#8217;l-Yakin&#8221;:</strong> Âlimler, &#8220;Yakın, birşeyin öyle olduğuna ve onun inandığının aksine olmasının imkansızlığına inanmasıyla meydana gelir. Ancak bu itikadının, ya fıtrî bedahet veya aklî muhakeme gibi bir mucip bulunmalıdır.&#8221;</p>
<p><strong>14) Zihin:</strong> Bu, meydanda olmayan ilimleri kesbetme hususunda, nefsin sahip olduğu güçtür. Bu hususta söylenebilecek hakikat şudur: Allah&#8217;ın &#8220;Allah, sizler hiçbir şey bilmiyorken, sizi analarınızın karnından çıkardı &#8220;(Nahl. 78) buyurduğu gibi, ruhları eşyayı incelemek ve onu bilmekten uzak olarak yaratmıştır. Ancak Cenab-ı Hak, ruhları &#8220;Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım &#8220;(Zariyat, 56) buyurduğu gibi, kendisine itaat etmeleri için yaratmıştır. Taat, ilimle kayıtlanmıştır. Bir başka yerde de Cenab-ı Hak, Beni anmak için namaz kıl. (Taha. 14) buyurmuş ve ilimden ötürü kendisine taatı emrettiğini açıklamıştır. İlim, her halükârda bulunması gereken bir şeydir. Bu sebeple nefsin bu bilgileri ve ilimleri elde etmesinin mümkün olması lazımdır.</p>
<p>İşte bundan ötürü, Cenab-ı Hak insana, bu maksadını gerçekleştirmesine yardımcı olacak duyu organlarını vererek duyma hususunda &#8220;Biz ona iki yolu da gösterdik&#8221;(Beled, 10); görme hususunda, &#8220;Biz onlara afakda ve nefislerinde, onlara delillerimizi göstereceğiz&#8221;(Fussilet.53) say, tefekkür hakkında &#8220;Kendi nefisleriniz hakkında iyiden iyiye düşünmez misiniz?&#8221;(Zariyat. 21) buyurmuştur. Bu kuvvetler birbirleriyle uyumlu bir şekilde kulda bulunduklarında, cahil olan ruh alim haline! gelir ki, bu da Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Rahman, öğretti Kur &#8216;an&#8217;ı &#8220;(Rahman,1) gayetinin ifade ettiğidir. Netice olarak diyebiliriz ki, bu bilgileri elde etmek için nefsin yararlandığı yetenek, işte zihindir.</p>
<p><strong>15) Fikir:</strong> Fikir, ruhun hazır olan tasdikattan, hazır hale getirilmeye çalışılan tasdikata geçişidir. Bazı muhakkikler ise, fikir, Allah&#8217;ın katından ilimlerin inmesini bekleme konusunda Allah&#8217;a yakarış yerine geçer, demişlerdir.</p>
<p><strong>16) Hads (Sezgi):</strong> Şüphesiz fikrin ameli, ancak, meçhul olan şeyin malum hale gelmesi için, meçhulün iki tarafın arasına giren bir şeyin bulunmasıyla tamamlanır. Çünkü nefis cahil olması durumunda, sanki bir zulmet içerisindedir. Onu yönetecek bir yöneticinin ve yönlendirecek bir yönlendiricinin bulunması gerekir. Bu ise, meçhulün iki tarafı arasına giren vasıtadır. Meçhulün, bu her iki tarafa da hususi bir nisbeti bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikisine nisbetinden iki mukaddime meydana gelir. Bu sebeple her meçhulü bilmek, ancak bilinen iki mukaddime vasıtasıyla olur. Bu iki mukaddimenin ikisi de adeta iki şahid gibidir. Nasıl ki, şeriatta iki şahidin bulunması gereklidir, akılda da iki şahidin bulunması zarureti böyledir. Bu iki mukaddime, neticeyi verirler. İşte, bu &#8220;mutavassıt&#8221; elde edebilmesi için nefsin faydalandığı yetenek, &#8220;hads&#8221; tir.</p>
<p><strong>17) Zeka:</strong> Hadsin (sezgi) çok güçlü olması ve en mükemmele varmış halidir. Bu böyledir, çünkü zeka bir iş ve onun hakkında doğruyu çok çabuk ve kesin olarak belirleme konusunda aydınlatıcı bir yoldur. Kelimenin aslı, ateş alevlendi&#8217; &#8220;Rüzgâr şiddetlendi ve yayıldı&#8221; ve keskin bir bıçakla boğazlanmış koyun için söylenilen ** kullanışlarından gelmektedir.</p>
<p><strong>18) Fıtnat:</strong> Tariz kasdiyle kapalı bırakılan ifadelerdeki mananın yakalanmasıdır. Bu sebeple daha ziyade semboller ve bilmeceleri çözümleme hususunda kullanılır.</p>
<p><strong>19) Hatır:</strong> Nefsin bir şeyin delilini ortaya çıkarmak için harekete geçmesidir.Gerçekteyse.bu hareket,bilinen bir şeyin kalbte meydana gelip ruhta bulunmasıdır. Bu sebeple, &#8220;Bu hatırıma geldi&#8221; denilir. Ancak nefis, bu hatıra gelen mananın mahallini teşkil ettiği için, hatır kelimesi &#8220;hâil&#8221; (bir yerde bulunan, oraya hulul eden) olanın &#8220;mahalle&#8221; isim verilmesi kabilinden kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>20) Vehm:</strong> Bu, başkası kendisine tercih edilmiş, yani mercûh itikaddır. Bazen şöyle de denilir: Vehm, hissi olmayan cüzi işleri, cismani ve cüzi olan şahıslara vermekten, hükmetmekten ibarettir. Kuzunun, annesinin dostluğuna, kendisine eziyyet edenin de düşmanlığına hükmetmesi gibi.</p>
<p><strong>21) Zann:</strong> Raciholan (ağır basan)itikaddır. İtikadın kuvvet ve zayıflığı kabul etmesi bir düzen içinde olmayınca, zannın dereceleri de mazbut değildir. İşte bu sebepten dolayı zann kalben itikad edilen şeyin taraflarından birini, diğerinin de caiz görülmesiyle birlikte, diğerine tercih etmekten ibarettir. Sonra, zann kuvvet itibariyle sınırlı olunca, bazan ona ilim adı da verilebilir. Yine hiç şüphesiz ilme de zann ismi verilebilir. Nitekim bazı müfessirler Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8216;Rablerine kavuşacaklarını bilenler&#8221;(Bakara, 46) ayetini tefsir ederken, şöyle demişlerdir. Burada &#8220;zann&#8221; arzı, iki sebepten dolayı ilme itlak edilmiştir.</p>
<p><strong>a-</strong> İnsanların, çoğunun, ahiretteki bilmelerine nisbetle, dünyadaki bilmelerinin, ilmin yanında zann durumunda olduğuna dikkat çekme.</p>
<p><strong>b</strong>&#8211; Dünya da gerçek ilim, nerdeyse ancak,Allah&#8217;a ve Resulüne iman edip, sonra da şüphe etmeyenler yok mu..&#8221;(Hucurat, 15) ayetinde bahsi geçen nebiler ve sıddîk kullara münhasırdır.</p>
<p>Bil ki zan, eğer güçlü bir emareden ileri gelmişse, bu kabul edilir ve övülür. Bu ilmin çoğu hallerinin dayanağı da, zann-ı (galibtir. Eğer zayıf bir emareden meydana gelmişse, bu, Cenab-ı Hakk&#8217;ın Muhakkak ki zan, gerçek karşısında birşey ifade etmez&#8221;(Necm. 28) ve &#8220;Muhakkak ki zannın bir kısmı günahtır &#8220;(Hucurât, 12) buyurduğu gibi kınanır.</p>
<p><strong>22) Hayâl:</strong> Hissolunan şeyin kaybolup gitmesinden sonra, ondan geriye kalan şekilden ibarettir. Sevgilinin cemalinden, hayal olarak, uykumuzda görünen görüntü&#8230; de bu manayla alakalıdır. Hayal, bazan uykuda, bazan da uyanıkken meydana gelen şekillere denir. &#8220;Tayf&#8221; (hayal) ise, ancak uyku halinde görülen hayeller için kullanılır.</p>
<p><strong>23) Bedahet:</strong> Nefiste, düşünme vasıtasıyla değil de, doğrudan meydana gelen bilgidir. Mesela, birin ikinin yarısı olduğunu bilmen gibi..</p>
<p><strong>24) Evveliyyât:</strong> Bu, bedihi olanların bizzat aynısıdır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şudur: Zihnin kaziyyenin mahmulünü mevduuna, başka bir şeyin aracılığı olmadan, doğrudan katmasıdır. Başka bir şeyin tavassutuyla olan şeye gelince, bu mutavassıt önce mahmuldür</p>
<p><strong>25) Reviyye:</strong> Uzunca bir tefekkürden sonra meydana gelen bilgidir.&#8221;reviyye&#8221; (düşündü ve tefekkür etti) den alınmadır.)</p>
<p><strong>26) Kiyaset:</strong> Nefsin, daha faydalı olanı bulup çıkarabilmesidir. İşte bu sebepten dolayı Hz. Peygamber, &#8220;Zek kimse, nefsini zelil edip, ölümden sonraki hayat için çalışan kimsedir &#8216; buyurmuş. Çünkü, insan için, ölümden sonra ulaşacağı hayırdan daha üstür bir hayır yoktur.</p>
<p><strong>27) Tecrübe (hıbre):</strong> Bu da, kendisine tecrübe yoluyla ulaşılan bilgidir Nitekim şöyle denilir: (Onu sınadım, denedim, tecrübe ettim). Ebu&#8217;d-Der dâ (r.a.)&#8217;da şöyle demiştir. İnsanların, tecrübelerine dayanarak (iyi kimselerin az olduğunu haber verdiklerini gördüm&#8230; Yine bunun, Arabların sözünden, yani &#8220;sütü bol deve&#8221; deyişinden iştikak ettiği de söylenmiştir Buna göre haber, bilgisi bol olan şey demektir. Yine bunun Arabların demelerinden alınmış olması da mümkündür. Yani, sütünün bol olduğı söylenmiş olan deve&#8230;</p>
<p><strong>28) Re&#8217;y:</strong> Kendisinden matlubun meydana gelmesi umular mukaddimelerin &#8220;hatır&#8221; tarafından ihata etmesidir. Bazan re&#8217;yden elde edilen hükümlere de re&#8217;y denilir. Fikre nisbetle re&#8217;y, ustaya nisbetle aletin durumu gibidir. Bu sebepten ötürü &#8220;Ham ve çiğ görüşten sakın!&#8221; denilmiştir. Yine, &#8220;Fikri bırak, isabet edersin&#8221; denilmiştir.</p>
<p><strong>29) Firaset;</strong> Bu, görünen hak ile görülmeyen ahlaka istidlal etmek (yani dıştaki şekilden içteki durumu çıkarmaktır). Cenab-ı Hak, bu yolun doğruluğuna şu ayetlerle dikkat çekmiştir: &#8220;Bunda, firaseti olanlar için birçok ayet vardır&#8221;{Hicr, 75), &#8220;Onları yüzlerinden tanırsın&#8221; (Bakara, 273) ve &#8220;Onları sen, sözlerinin üslûbundan tanırsın &#8220;(Muhammed, 30). Bu kelimenin iştikakı, Arabların &#8220;Vahşi hayvan, koyunu parçaladı&#8221; sözlerinden alınmıştır. Buna göre firaset, sanki bilgilerin söküp alınmasıdır.</p>
<p>Bu da iki kısımdır.</p>
<p><strong>a</strong>&#8211; Sebebi bilinmeksizin, insanın hatırında meydana gelen nev&#8217;, ki bu ilhamdan ya da vahiyden bir çeşittir. Nitekim Hz.Peygamber şu sözüyle bunu kastetmiştir. &#8220;Muhakkak ki, ümmetim içinde İlham ile konuşanlar vardır ki, Ömer de bunlardandır.&#8221;. Feraset, keza, kalbe üfleme diye de isimlendirilir.</p>
<p>Ferasetin ikinci kısmı ise, öğrenme yoluyla elde edilendir ki, bu apaçık şekillerden batini olan huylara istidlalde bulunmaktır. Ma&#8217;rifet ehli, Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Rabbinden açık bir delil üzerinde olan ve ardınca Ondan bir şahid gelen&#8230;&#8221;(Hûd. 17) ayetindeki beyyinenin ferasetin birinci kısmına dahil olduğunu; bununsa rûh cevherinin seçkinliğine işaret olduğunu; şahidin ise, ikinci kısım feraset olduğunu, ki bunun da şekillerle iç durumlara istidlalde bulunmak olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 2/319-327.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/">İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aklımız Başımızda mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aklimiz-basimizda-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aklimiz-basimizda-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2016 21:44:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl Nerede ?]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl ve Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Aklı Kalp'ten Bağımsızlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Aklımız Başımızda mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12256</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aklın merkezinin neresi olduğuna doğru cevabı bulmak önemli. Çünkü aklı beynin bir faaliyeti olarak kabul ettiğimizde, insanı maddi-manevi bütün yanlarıyla sadece biyolojik bir varlık olarak görme tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir. Sadece hayvanlardan biraz daha gelişmiş bir varlık. “İnsanı diğer canlılardan ayıran ve hepsinden üstün kılan en önemli özellik nedir?” diye sorulduğunda, cevabımız elbette ‘akıl’ olacaktır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklimiz-basimizda-mi/">Aklımız Başımızda mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/aklimiz-basimizda-mi/haber-00008-383x200/" rel="attachment wp-att-12257"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12257" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/haber-00008-383x200.jpg" alt="Aklımız Başımızda mı ?" width="410" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/haber-00008-383x200.jpg 383w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/haber-00008-383x200-300x157.jpg 300w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a></p>
<p>Aklın merkezinin neresi olduğuna doğru cevabı bulmak önemli. Çünkü aklı beynin bir faaliyeti olarak kabul ettiğimizde, insanı maddi-manevi bütün yanlarıyla sadece biyolojik bir varlık olarak görme tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir. Sadece hayvanlardan biraz daha gelişmiş bir varlık. “İnsanı diğer canlılardan ayıran ve hepsinden üstün kılan en önemli özellik nedir?” diye sorulduğunda, cevabımız elbette ‘akıl’ olacaktır. Çünkü insan aklı ile düşünür, öğrenir ve iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırır. Bu soruya, “insanı diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli özellik irade sahibi olmasıdır.” şeklinde de cevap verilebilir. Fakat sonuçta bu cevap da aynı kapıya çıkar. Çünkü insan, iradesini kullanırken birtakım tercihler yapar ve buna göre bir karar verir. Yani yine aklını kullanır. Aklı olmayanın iradesi de olmaz. Dolayısıyla burada da esas olan akıldır.</p>
<p>Peki “aklın merkezi ve mekânı neresidir?” tarzındaki bir sorunun doğru cevabı ne olabilir?</p>
<p><strong>Akıl Nerede?</strong></p>
<p>Sokaktan geçen herhangi birisini çevirip “akıl nerede?” diye sorsak, ya hiç tereddüt etmeden “elbette akıl baştadır” der. Ya da “böyle bir soru soran kimsenin aklı başından gitmiş olmalı” diye düşünür.</p>
<p>Aslında burada akıl ile zekânın birbirine karıştırıldığını söylemek mümkün. En zeki insanın bile, beyninin yüzde üçlük bir bölümünü kullandığı söyleniyor. En büyük dahilerden biri olarak kabul edilen Einstein’ın, beyninin ne kadarını kullandığını öğrenmek için öldükten sonra beyninin incelendiği şeklindeki haberler ve benzerleri, akıl ile zekânın birbirine karıştırılmış olmasındandır.</p>
<p>Oysa bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır. Sözgelimi birtakım hayvanların, mesela yunus balıklarının, hiçbir eğitimden geçmedikleri halde, belli bir sınırı aşamasa da, zekâlarını kullanmaları, bu varlıkların akıllı oldukları anlamına gelmez. Bizim burada akıl kavramıyla kasdettiğimiz, insana muhakeme yapma, tercihte bulunma, iyi-kötü ve doğru-yanlış ayrımını yapma imkânını veren manevî bir cevherdir.</p>
<p>“Aklımız nerede?” sorusuna cevap ararken, Mukaddes Kitabımız bize ışık tutuyor:</p>
<p><em>“Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı ki (kendilerinden önce isyanları sebebiyle helâk olanlardan geriye kalanları görsünler de) akledecekleri kalpleri, işitecekleri kulakları olsun. Zira gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac/46) </em></p>
<p>Bu ayet, akletme ve düşünme eylemlerinin kalp ile gerçekleştirildiğini açık bir şekilde belirterek, aklın sanıldığının aksine beyinde değil kalpte olduğunu haber veriyor.</p>
<p>Yüce Rabbimiz, aklın merkezinin kalp olduğu gerçeğini pekiştirircesine, günlük kullanımda akla izafe ettiğimiz diğer eylemleri de kalbe izafe ederek ve şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Andolsun ki biz, cehennem için de birçok insan yarattık ki, kalpleri vardır fakat onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha sapıktırlar. İşte gafil olanlar onlardır.” (Araf /179) </em></p>
<p>Bu ayette kalbin eylemi olarak kullanılan kelime “yefkahun”dur ve “derinlemesine anlama, geneline vakıf olma” anlamına gelir ki, fıkıh kelimesi de buradan gelir.</p>
<p>Yine Rabbimiz yine şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Onlar (Tebuk savaşına gitmeyen münafıklar) geriye kalan (çocuk, yaşlı ve kadın)lar ile beraber olmaya razı oldular, kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.” (Tevbe/87) </em></p>
<p>Yine En’am Suresi’nin 25, İsra Suresi’nin 46 ve Kehf Suresi’nin 57. ayetlerinde de inanmayanların kalpleri üzerine kat kat perdeler çekildiği için, Efendimiz’in tebliğ ettiği vahyi anlamalarının mümkün olmadığı izah edilir.</p>
<p>Demek ki insan kalbi ile düşünmekte, kalbi ile anlamakta. Kalbine perdelenmiş olanlar da, doğal olarak Kur’an’ın mesajını anlayamıyor.</p>
<p><strong>Aklı Kalp&#8217;ten Bağımsızlaştırınca</strong></p>
<p>İnsanın bu faaliyetlerinin adresi olarak kalbi gösteren Kur’an’da, akılla aynı kökten türemiş fiiller bulunmasına rağmen, akıl kelimesinin isim olarak geçmemesi de konumuz açısından son derece ilgi çekicidir. Bu gerçek şunu gösterir: Yaygın kabulün aksine, akıl bağımsız bir cevher olmayıp, manevi kalbimizin bir fonksiyonudur.</p>
<p>Acaba Kur’an’ın, akıl ile gerçekleştirilen faaliyetleri kalbe izafe etmesi, yani aklın merkezinin kalp olduğunu vurgulamasının bizi ilgilendiren sonuçları neler olabilir?</p>
<p>İnsanın bilgi edinme, tercihte bulunma, düşünme, akletme ve anlama faaliyetinin merkezi olan kalp, aynı zamanda hissin, sezginin, inancın ve inkârın da merkezidir. Dolayısıyla insanı sevk ve idare eden bir tek merkezden söz edebiliriz: Kalp.</p>
<p>Demek ki o merkezi geliştirmeye, terbiye etmeye, arındırmaya yönelik çabaların hedefi insanın bütün varlığıdır. Efendimiz A.S.’ın işaret buyurduğu gibi o merkezin iyi durumda veya bozulmuş olması insanın bütününü o yönde etkileyecek.</p>
<p>Diğer taraftan, ilâhi vahyin öğrettiğinin aksine, düşünme ve anlama gibi eylemler akla; hissetme, sezme gibi eylemler ise kalbe izafe edildiğinde karşımıza ilginç bir nokta çıkıyor: Böyle düşünen insanlar varlıklarını kendi içlerinde parçalamaktalar. Doğal olarak, birden fazla bağımsız merkezin sevk ve idaresine muhatap olan insan, hayatı boyunca çelişkiye düşmekten, yolunu şaşırmaktan, tereddütten ve kararsızlıktan kurtulamıyor.</p>
<p>“Aklım şunu, duygularım bunu emrediyor” gibi ifadeler, böyle insanların yaşadığı iç çelişkilerin dışa yansımasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Yukarıda birkaçını andığımız ayet-i kerimeler ve hayli fazla sayıdaki hadis-i şeriflerden insanı yönlendiren tek merkezin kalp olduğunu öğrendikten sonra şu soru sorulabilir:</p>
<p>Acaba Kur’an ve Sünnet’te akletme eyleminin mekânı olduğu haber verilen kalp mecazî anlamda kullanılmış olabilir mi?</p>
<p>Mealini zikrettiğimiz Hac Suresi’nin 46. ayetinin, gerçek körlüğün gözlerdeki körlük değil, göğüs kafesindeki kalplerde gerçekleşen körlük olduğunu anlatan son cümlesi, böyle bir mecaz ihtimalinin mevcut olmadığını gösterir. Bu demektir ki, yürek ile kalp arasında bir ilişki var.</p>
<p>Nitekim İslâm alimleri de buradaki kalbin, göğsümüzün sol tarafında bulunan ve vücudumuza kan pompalayan yürek ile aynı şey olmasa da, onunla bir alâkası olduğunu belirtirler.</p>
<p>Ancak İmam Gazalî Rh. A.’in, “mükâşefe ilmi”nin konusu olduğunu söylediği kalp-yürek ilişkisinin mahiyeti konusunda fazla şey söyleme imkanımız yok. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, gerek Kur’an ve Sünnet’te, gerekse İslâm alimlerinin sözlerinde geçen kalp, madde ile mananın buluşma noktası, insanın özü, rabbanî ve ruhanî bir lâtifedir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran da işte bu kalptir. Zira yürek veya cismanî kalp, hayvanlarda hatta ölülerde bile mevcuttur.</p>
<p>Sözümüzü, Söz Sultanı A.S.’ın bir duasıyla bağlayalım:</p>
<p><em>“Ey kalpleri (dilediği şey üzerinde) sabit kılan (Allah)! Kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl!” (Buharî, Tirmizî, Ebu Davud, İbnu Mace, Ahmed b. Hanbel) </em></p>
<p>Ebubekir Sifil</p>
<p>Semerkand dergisi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklimiz-basimizda-mi/">Aklımız Başımızda mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aklimiz-basimizda-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sözün Amacı ve Hakikati</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sozun-amaci-ve-hakikati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sozun-amaci-ve-hakikati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 23:07:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmek]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Söz Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Sözün Amacı ve Hakikati]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6403</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilesin ki, gerçekte insanın cevheri, akleden, düşünen, algılayan, eyleyen nefistir. Tüm düşünülür biçimler, onda bilkuvve vardır. O, kendinden daha yetkin, daha akıllı ve daha bilgili birinden öğrendi­ği ve istifâde ettiği vakit, bilkuvve bulunan biçimler ortaya çıkar ve nefis, bilfiil akıl olur ve duyulurları tetkike ve cisimli şeylerin tadını tatmaya ihtiyaç duymaz. Düşünen nefisler saf, datif [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sozun-amaci-ve-hakikati/">Sözün Amacı ve Hakikati</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-1362679990417.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-1362679990417.jpg" alt="Sözün Amacı ve Hakikati" width="512" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-1362679990417.jpg 705w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-1362679990417-600x293.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-1362679990417-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 512px) 100vw, 512px" /></a></p>
<p>Bilesin ki, gerçekte insanın cevheri, akleden, düşünen, algılayan, eyleyen nefistir. Tüm düşünülür biçimler, onda bilkuvve vardır. O, kendinden daha yetkin, daha akıllı ve daha bilgili birinden öğrendi­ği ve istifâde ettiği vakit, bilkuvve bulunan biçimler ortaya çıkar ve nefis, bilfiil akıl olur ve duyulurları tetkike ve cisimli şeylerin tadını tatmaya ihtiyaç duymaz. Düşünen nefisler saf, datif ve aydınlıktır. Hiç bir örtü ve hiç bir engel onlara engel olmaz. Topraktan yapılma bu kalıplarla beraber oldukları, beden gömleğini giydikleri ve beşe­riyet mekanıyla çevrildikleri vakit duyu perdeleriyle perdelenir, yo­ğun ve kalın örtülerle örtülür, anlamlan aktarmak ve onları madde ve aletlerden arınmış salt duruluk ve letâfetiyle almak, onlar için im­kansızlaşır.</p>
<p>Kendilerinde düşünülür anlamlar varken nefisler, dışar­dan hiç birşeye muhtaç olmayacak şekilde özü bakımından tam ve yetkindir. Fakat alan nefis, veren nefisten birşey öğrenmek istediği zaman, her ikisi de beden kalesi içindeyken, öğrenme yalnız dışar­dan dinlemekle mümkün olur ve işitme, nidâ için hazırlanır. Dinle­me ancak açıklama ve ifâdeden sonra olur. Dolayısıyla bedendeki dil ve ses telleri hazırlanır ki, veren âlim, nefsinde varolan anlamlan di­liyle ifâde etsin ve onları açıklayarak kulaklarıyla dinleyen alıcıya ulaştırsın. Nefislerin asıllarından bilgi maddeleri eksik olmasın diye ilahi hikmet, anlamların sebeplerini hazırlayarak, kurallarını yaya­rak ve aletlerini düzelterek bunu yarattı. Nefis konuşmanın anlamı­nı, ifâde edilenin faydasını gösterir bir ifâdeyle bir başkasına ifâde et­tiği vakit ona söz denir; her ne kadar bazı dinleyenler, bir afet, bir kusur, bir taksir nedeniyle onu anlamasa da.</p>
<p>Şu halde, nefsin anlamı ifâdesi iki yoldan biriyle, yani ya sözle  veya yazıyla olur. Söz, latifdir ve rûhânîdir. Ne var ki söz, cismani kesif birşeyle, yani ses, hava, harflerin çıkış yerleri ve şekilleriyle karışıktır. Ses ve harflerin şekilleri, salt rûhânî anlama oranla kesiftir. Fakat onlar yazıya oranla latiftir. Yazılan, defterlerdeki iz ve nakışlardır. Söz ise nefiste sabit duran izler ve dinlenebilir şeylerdir, onl ra ilave ve fazla birşey değildir.</p>
<p>Söz, konuşanın dilinden çıktığı ve ifâdesi düzene konduğu vakit hava onu harf kutuları içinde ses aracılığıyla taşır; onu boğazdan, ses tellerinden ve harflerin çıkış yerle­rinden alır -ki onlar, konuşma aletleridir, tıpkı mezmurların ses alet­leri olması gibi- ve dizili, bileşik ve giysili anlamları dinleyicilerdi kulaklarına ulaştırır. Nakışlar, hayalde durur; harf şekilleriyle birlik­te kulaklara gelen sesler, onların sicil ve düzeni, müfekkireye ulaşır; biçimleri (Suver) de hâfızaya gider; madde ve unsurlardan uzak du­ru anlamlan da akıllı nefisle bitişir, onun süsü ve takısı, yetkinliği­nin aleti, biçiminin heyeti, mutluluğunun sebebi ve onu başkaların­dan ayıran ayırıcı vasfı budur.İnsanların sözünün hakikati işte budur.</p>
<p>İmam Gazali,Düşünme,Konuşma ve Söz Üzerine</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sozun-amaci-ve-hakikati/">Sözün Amacı ve Hakikati</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sozun-amaci-ve-hakikati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
