<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Cemil Ertunç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ahmet-cemil-ertunc/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Jan 2018 13:45:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ahmet Cemil Ertunç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 11:01:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1.Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclis ve Mustafa Kemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Söylem ve İkinci Grup Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM Hükümeti Birinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM’nin Açılışı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12976</guid>

					<description><![CDATA[<p>TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine geçişte yer alan en önemli kurum, faaliyetine 23 Nisan 1920’de başlayan ve Nisan 1923’e kadar sürdüren Birinci TBMM’dir. Genelde “Birinci Meclis” ismiyle anılan ve bu araştırmada da aynı isimle anılacak olan Birinci TBMM, hem ülkenin düşman güçleri tarafından istilâsına karşı verilen mücadeleyi fiilen yürütür ve hem de devlet politikası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/mustafa-kemal-ataturk-fotodraf-ve-objeler/" rel="attachment wp-att-12979"></a><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/indir-1-97/" rel="attachment wp-att-17693"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17693" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/indir-1-2.jpg" alt="" width="337" height="238" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/mustafa-kemal-ataturk-fotodraf-ve-objeler/" rel="attachment wp-att-12979"></a></strong></p>
<p><strong>TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923)</strong></p>
<p>Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine geçişte yer alan en önemli kurum, faaliyetine 23 Nisan 1920’de başlayan ve Nisan 1923’e kadar sürdüren Birinci TBMM’dir. Genelde <em>“Birinci Meclis</em>” ismiyle anılan ve bu araştırmada da aynı isimle anılacak olan Birinci TBMM, hem ülkenin düşman güçleri tarafından istilâsına karşı verilen mücadeleyi fiilen yürütür ve hem de devlet politikası halinde yüzyılı aşkın süredir devam eden batılılaşma sürecinin önemli bir aşamasını teşkil eder. Bu nedenle, Birinci Meclis’in oturumlarında ele alınan gündem maddelerinin, gruplar arası çekişme konularının, milletvekilleri arasında meydana gelen tartışmaların ve hatta kavgaların neden ve sonuçlarının bilinmesi, Cumhuriyet döneminde yaşanan toplumsal, siyasal, yasal, ekonomik süreçleri doğru anlamanın temel şartıdır. Çünkü, sonraki yıllarda yaşanmış veya hâlen yaşanmakta olan toplumsal, siya­sal, yasal, ekonomik olayların kökleri genellikle Birinci Meclis’e kadar gerilere uzanır.</p>
<p><strong>TBMM’nin Açılışı</strong></p>
<p>İstanbul’un Ingilizler tarafından işgal edilmesi Birinci Meclis’in açılışına uzanan sürecin başlangıcını oluşturur. İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın, işgal nedeniyle, faaliyetine 18 Mart 1920’de oy birliğiyle son ver­mesi üzerine Mustafa Kemal, <em>“Heyet-i Temsiliye”</em> adına, illere, bağımsız sancaklara ve ordu komutanlarına bir genelge gönderir. 19 Mart 1920 tarihli bu genelgede, yaşanan olumsuz şartlar kısaca ifade edildikten sonra, yeni meclisin Ankara’ya gidecek Meclis-i Mebusan üyelerinden ve tüm yurtta gerçekleşecek seçimle belirlenecek üyelerden teşkil ede­ceği bildirilir(1). Böylelikle TBMM’nin açılışına uzanan süreç fiilen başla­mış olur.</p>
<p>İlk zamanlar, Meclis-i Mebusan üyeleri arasında, yeni meclisin yeni üyelerin katılımıyla Ankara’da açılması konusunda bazı ufak tartışmalar yaşanırsa da, önemli bir sorunla karşılaşılmadan hedefleneni gerçekleş­tirmeye yönelik işler sırasıyla yerine getirilir. Meclisin açılışına uzanan süreçte bir çok kişinin önemli katkıları olur. Bunlardan birisi ve belki de en önemlisi Meclis-i Mebusan Başkanı Celalettin Arif Bey’dir. Celalettin Arif Bey’in <em>“milli hukuku müdafaa edebilmek vazifesi ile dolu olanları An­kara’ya davet”</em> etmesi Meclisin açılışına çok büyük katkı sağlar. Bu da­vet üzerine Meclis-i Mebusan üyeleri ve Milli Mücadele’ye katılma arzu­sunda olan aydınlar, sivil ve asker bürokratlar, yalnız veya gruplar ha­linde gizlice Ankara’ya giderler. Bu arada Anadolu’nun hemen her yerin­de duruma göre gizli veya açık seçimler yapılır. Oldukça sıkıntılı geçen bir seçim sürecini takiben, seçilen milletvekillerinin de büyük kısmı açı­lacak olan Meclise katılmak üzere Ankara’ya hareket ederler.</p>
<p>Ankara’da toplanan milletvekilleriyle 11 Nisan 1920’de bir ön görüş­me yapılır. Bu ön görüşme de meclisin 22 Nisan Perşembe günü açılma­sı kararlaştırılır. Fakat daha sonra karar değişikliğine gidilerek açılış ta­rihi 23 Nisan Cuma gününe ertelenir. Değişikliğin nedenini, Mustafa Kemal Paşa <em>“Heyet-i Temsiliye Reisi</em>” sıfatıyla “<em>kolordulara,</em> 61. <em>Fırka ko­mutanlığına, tüm vilayetlere, müstakil livalara, müdafaa-i hukuk heyet-i merkeziyelerine ve belediye reislerine</em>” gönderdiği 21 Nisan 1920 tarihli tamiminde “<em>Cuma gününün kutsallığından yararlanmak</em>” olarak açıklar.(2) Bu, toplumda son derece güçlü olan ve Milli Mücadele’yi başarıya ulaş­tıran dini duygu ve düşünceleri dikkate alan yaklaşımın gereği olur. Bu, aynı zamanda, Milli Mûcadele’yi zafere ulaştıran ruhun hangi ruh oldu­ğunu gösteren önemli bir belgedir.</p>
<p>23 Nisan günü Hacı Bayram Camii’nde mahşeri bir kalabalık topla­nır. Her zamankinden daha yoğun duygularla cuma namazı kılınır. Na­maz sonrasında, çoğunun halkın içinden çıkmış kimseler oldukları giy­silerinden kolaylıkla anlaşılan milletvekilleri, daha önceden İttihat ve Terakki Kulübü olarak inşa edilmiş ve Meclis olması kararlaştırılmış bi­naya gitmek üzere topluca hareket ederler. Her yer insan doludur; Hacı Bayram Camii ile Meclis binasının bulunduğu meydanın arası tüm An­karalılarla ve çevre köylerden, kasabalardan gelenlerle hınca hınç dolu­dur. Hemen herkes sesli veya sessiz dua mırıldanmakta, tekbir getir­mektedir. O anı yaşayanların şahitliğiyle öğrendiğimize göre, Anado­lu’nun bu küçük yerleşim birimi, o gün tarihi boyunca hiç şahit olma­dığı bir biçimde &#8221;<em>ruhani hava</em>” ile kuşatılır. Ankara’nın her bir yanında tehliller ve tedbirler(3) yankılanır, Ankara <em>“pek dindarâne, daha doğrusu pek dervişâne bir merasime</em>”(4) tanık olur. Milletvekilleri dua ederek Mec­lis binasının önüne gelirler. Burada da topluca dua edilir. Hayırlara ve­sile olması dilekleriyle kurbanlar kesilir.(5) Milletvekilleri binaya girer ve yerlerine otururlar(6). Açılış konuşmasını en yaşlı üye sıfatıyla Sinop Mil­letvekili Şerif Bey yapar. Şerif Bey, metnini Mustafa Kemal’in kaleme al­dığı(7) konuşmasında “<em>tüm Müslümanların halifesi ve Osmanlıların Padişa­hı Sultan Mehmet hazretlerinin ve saltanatın sürekli merkezi olan İstanbul ile işgal altında türlü zulümler altındaki illerin kurtarılmasında</em>”(8) başarılı olunması dilek ve dualarını dile getirirken, herkesin paylaştığı duygu ve amaçlara tercümanlık yapar.</p>
<p>24 Nisan günü Meclis Başkanı seçimine geçilir. Meclis Başkanlığı se­çiminde iki aday yarışır. Celaleddin Arif Efendi’nin aldığı 109 oya kar­şılık, Mustafa Kemal Paşa aldığı 110 oy ile Meclis Başkanı olur.</p>
<p>Meclis, faaliyetlerine yoğun bir gündemle devam eder. 2 Mayıs 1920 tarihli <em>“Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Ka­nun</em> la bir <em>İcra Vekilleri Heyeti&#8221;</em> oluşturulur. Kanuna göre İcra Vekille­ri Heyeti, Meclis üyelerinin arasından ve yine Meclis’in salt çoğunluğuy­la seçilecektir. İcra Vekilleri Heyeti’nin üyeleri arasında çıkacak anlaşmazlıkları Meclis çözecektir. Ancak, bir müddet sonra, İcra Vekilleri Heyeti’nin üyelerinin tek tek oylama yöntemiyle seçilmesinin bazı zor­luklara neden olduğu Mustafa Kemal ve diğer bazı milletvekilleri tara­fından ısrarla dile getirilince, 4 Kasım 1920’de kabul edilen bir kanunla İcra Vekili Heyeti üye adaylarının Meclis başkanınca gösterilenler ara­sından Meclis tarafından seçilmesine karar verilir. Fakat, milletvekilleri İcra Vekili Heyeti üyelerini teker teker seçme konusunda ısrarlı olduğu için, daha sonra (8 Temmuz 1922) tekrar ilk uygulamaya dönülür.</p>
<p>Meclis, 23 Nisan’da açılışıyla birlikte son derece önemli ve oldukça yoğun gündemli çalışmalarına başlar. Her şey <em>“kardeşçe&#8221;(10)</em> ilişkiler içe­risinde, yapılan işin önemini kavramış milletvekillerince ayrıntılı bir şe­kilde tartışılarak ve en doğru sonuca ulaşılmaya çalışılarak gerçekleşti­rilir. Her konu bu şekilde çözüme kavuşturulur veya kavuşturulmaya çalışılır.</p>
<p>Meclis 23 Nisan tarihi itibarıyla faaliyetine başlar. Ama Meclis’in res­mi bir ismi yoktur. Esasen bu, daha Meclis henüz açılmadan gündeme gelmiş bir konudur. Bir isimde karar vermekte zorlanılır. İsim konusun­da ortak bir karara ulaşmakta yaşanan zorluk, Meclis’in ismine büyük önem verilmesinden kaynaklanır. Meclis’in ismi ile, her milletvekili, sa­hip olduğu düşünce ve ideali dile getirmeyi arzular. Bu ise bütün millet­vekillerinin bir isimde birleşmesini zorlaştırır. Sorunun çözümü zama­na bırakılır. 11 Nisan tarihli toplantıda farklı üyeler tarafından “<em>Meclis-</em><em> </em>i <em>Kebir”, “Meclis-i Kebir-i Milli”, “Kurultay”</em> veya <em>“Meclis-i</em> M<em>ebusan”</em><em> </em>isimleri önerilir. Toplantıda isim konusunda genel bir karara varılama­mış olduğu anlaşılmasına karşılık, Meclis’in açılış konuşmasında Şerif Bey’in <em>“Büyük Millet Meclisini açıyorum”</em> demiş olması, genel sayılabile­cek bir eğilimin oluştuğunu gösteren önemli bir ipucudur. Ancak, Mec­lis açılmış olmasına rağmen, resmi anlamda hâlâ bir ismi bulunmamak­tadır. Meclisin açılışını takip eden günlerde, Mustafa Kemal Paşa’nın de­netiminde yayınlanan <em>“Hakimiyet-i Milliye”</em> gazetesi ısrarla “<em>Meclis-i Ke­bir-i Milli</em>” ismini kullanmaya devam eder. Bu isim ile Meclis’in dînî ve ulusal niteliğine dikkat çekilir(11). Ancak, takip eden günlerde <em>“Büyük Millet Meclisi</em>” ismi daha yaygın olarak kullanılır. Bir süre sonra da bazı milletvekilleri mevcut ismin önüne “<em>Türkiye</em>” ibaresini eklerler. 8 Şubat 1921 tarihli İcra Vekilleri Heyeti Kararnamesi’ndeki kullanımını takiben <em>“Türkiye Büyük Millet Meclisi</em>” Meclis’in daimi ve resmi ismi olur.</p>
<p>Birinci Meclis’in üye sayısı her zaman tartışma konusu olmuştur. Bi­rinci Meclisin milletvekili sayısı ile ilgili çok farklı görüşlere rastlamak mümkündür. Mahmut Gologlu 390(12), Ali Fuat Cebesoy 442(13), Damar Ankoğlu 318(<sup>14)</sup>, Mazhar Müfid Kansu 399(15), Erik Jan Zürcher 324(16), Ta­rık Zafer Tunaya 338(17), Frederick Frey, Fahri Çöker ve Ahmet Demirel 437(18), Ahmet Mumcu 390(19), Yılmaz Altuğ 383(20), İhsan Gümüş 378(21) sayılarını ifade ederler. Ayrıca, 18 Ağustos 1920 tarihinde okunan “Hu<em>kuk-u Esasiye Encümeni Mazbatasında</em>” milletvekili sayısı 365, 1 Eylül 1920 tarihli bir yasa tasarısı bağlamında ise 360 olarak geçerken, Mus­tafa Kemal, 1 Mart 1921 tarihli ikinci Toplantı yılını açış konuşmasın­da, TBMM’nin 12’si Malta’da tutuklu, 68’i Meclis-i Mebusandan gelen 270’i ise yeni seçilen 350 üyeli bir Meclis olduğunu belirtir(22).</p>
<p>Birinci Meclis’in milletvekili sayısındaki karışıklığın bir çok nedeni vardır. Bazı milletvekillerinin seçildikleri halde Ankara’ya gelmemesi veya gelememesi, Meclis-i Mebusan üyelerinden bazılarının yapılan çağ­rıya olumlu karşılık vermemesi, Meclis’e gelenlerden bazılarının bir sü­re sonra vefat etmiş olması, Birinci Meclis’teki milletvekillerinin sayısı konusundaki farklılıkların başlıca nedenini teşkil eder.</p>
<p>Birinci Meclis’in üyeleri, çok farklı toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel kesimlere mensup kimselerdi. Ayrıntıda farklı ideallere sahip kimseler olarak Meclis’in üyesi sıfatını taşıyorlardı. Buna rağmen Mec­liste farklı siyasi partiler yoktu. Çünkü, Sivas Kongresi sırasında, Ana­dolu ve Rumeli Mudafa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri herhangi bir siyasi parti adına hareket etmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Bu anlayış Mecli­se de taşınır. Milletvekilleri, her türlü kişisel düşünce ve ideal farklılık­larına rağmen, ülke sorunlarının çözümünde birlikte hareket ederler; kişisel yaklaşımlarım ön plana çıkararak gereksiz tartışma ve çekişmele­rin oluşmasına fırsat vermekten titizlikle kaçınırlar. Konuyla ilgili olma­sı açısından Adana Milletvekili Damar Ankoğlu’nun tespiti son derece önemlidir. Arıkoğlu, milletvekillerinin çok farklı sosyo-ekonomik ke­simlere mensup oldukları hakkında bilgi verdikten sonra “Vatan <em>işlerin­de bunlar, birbirlerine kardeşler gibi öyle sımsıkı bağlanırlardı ki, şimdi hatırladıkça gözlerim yaşarır”</em> (23)diyerek, Meclis’teki birlik ve dayanışma­ya dikkat çeker.</p>
<p>Ancak, particilik reddedilmesine ve tüm milletvekilleri öncelikle tek bir gaye etrafında toplanmış olmalarına rağmen, bir süre sonra ayrıntı­da benzer düşünce ve ideallere sahip kimseler, doğal şekilde bir araya gelerek ve birlikte hareket ederek farklı grupların oluşmasına yol açar­.</p>
<p>18 Ağustos 1920’da gerçekleşen Meclis’in şekil ve mahiyeti hakkın- daki görüşmeler ve aynı yılın Eylül ayında <em>“Halkçılık”</em> programının gö­rüşülmesi sırasında gerçekleşen tartışmalar gruplaşmaların başlangıç ta­rihini oluşturur. Bu tarihten sonra “<em>Halk Zümresi”,</em> “<em>Tesanüt Grubu”, “İstiklâl Grubu”, “Islahat Grubu”, “İttihatçı Grup”, “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti”, “Müdafaa-i Hukuk Zümresi</em>” gibi isimler altında bir çok grup oluşur. Ayrıca, bunların dışında olmak üzere, isimsiz ve özel amaçlı ki­mi küçük gruplar da oluşur. Bir ara, 1920’nin sonlarına doğru, “<em>Türki­ye Komünist Fırkası</em>” ve “<em>Türkiye Halk Iştirakiyûn Fırkası”da</em> teşkil eder. Tüm bu gruplar nedeniyle, Birinci Meclis neredeyse her çeşit siyasi dü­şüncenin tartışıldığı bir yer olma özelliğini kazanır. Mustafa Kemal’e gö­re tüm bu gruplar ilk zamanlar Meclis görüşmelerinde düzeni sağlamak ve oyların dağılmasını önlemek amacına hizmet ederler(24). Dolayısıyla, gruplar, ayrılıkların değil, işlerin daha hızlı yürütülmesinin aracı olur­lar. Sabahattin Selek(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">25)</span> bu gruplaşma süreciyle ilgili olarak: <em>“[Birinci Mecliste] her türlü inanç ve görüş&#8230; koalisyon halinde”</em> idi. <em>“Koalisyonun tek ortak programı “Misak-ı Milli” idi. Meclis açıldıktan bir süre sonra ilk günlerin heyecanı geçip olaylar gelişmeye başlayınca görüş farkları da her gün biraz daha belli [hale geldi] ”</em> tespitinde bulunurken, durumu özetle­miş olur. Grupların bir çoğu zamanla diğer bazı gruplarla birleştikleri için veya değişik nedenlerle kaybolurlar. Sonuçta iki grup Birinci Mec­listeki çalışmalara damgasını vurur. Bunlar <em>“Birinci”</em> ve <em>“İkinci Grup”</em>lardır.</p>
<p>Oluşması açısından tarihsel öncelik Birinci Grup’tadır. Birinci Gru­bun oluşma süreci şu şekilde gerçekleşir: Mecliste il oluşan gruplardan <em>“İstiklâl Grubu</em>” Mustafa Kemal Paşa’yı destekleyen milletvekillerinden oluşur. Fakat, <em>“İstiklal Grubu”,</em> Paşa’yı memnun edecek bir irade ve fa­aliyete sahip olamaz(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">26)</span>. Bunun üzerine, Mustafa Kemal Paşa kendisine bağlı bir grup oluşturmak için harekete geçer. <em>“Arzu ettiği mebusları</em>”(<sup>27)</sup> gruplar halinde resmi dairelerde toplayıp, konuşur. Bu görüşmeleri ta­kiben, 10 Mayıs 1921’de, “<em>Anadolu ve Rumeli M üdafaa-i Hukuk Grubu”</em><em> </em>adı altında bir grup teşkil eder. Erkek Öğretmen Okulu’nun konferans salonunda 133 milletvekilinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda, grubun başkanlığına Mustafa Kemal Paşa seçilir. Grubun amacı, prog­ram olarak kabul edilen içtüzüğün esas maddesinde <em>“Milli mücadelenin başından beri Erzurum, Sivas Kongreleri’nde tespit ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı ile Büyük Millet Meclisi tarafından kabul ve teyit olunan Misak-ı </em>Milli esasları içinde memleketin tamamını ve milletin istiklâlini temin ede­cek sulhu istihsal eylemektir. Grup bu gaye-i maksadın istihsali için mille­tin tüm kavayı maddiye ve maneviyesini icap eden hedeflere tevcih ve isti­mal edecek ve memleketin resmi ve hususi bilumum teşkilat ve tesisatını bu maksada hadim kılmağa çalışacaktır”(<sup>28)</sup> biçiminde ifade edilir. Grubun üye sayısı hızla artar ve kısa sürede 261’e ulaşır(<sup>29)</sup>. Grup, Mustafa Ke­mal’in arzuladığı şekilde, birlikte hareket ederek Meclis çalışmalarını hızlandırır; Meclis çalışmalarını yönlendirir.</p>
<p>Meclis açıldığında tüm milletvekillerinin “<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”</em>nin üyesi sayılmış olmalarına rağmen, bazı millet­vekillerinin dışarıda bırakılarak &#8221;<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”</em>nun oluşturulması, dışarıda bırakılanların tepkisine neden olur. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey &#8221;<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”</em>nun kurulmasından iki gün sonra, 12 Mayıs 1921’de, Meclis Başkanlığı’na bir önerge verir. Hüseyin Avni Bey, önergesinde, bütün mebusların kurulan grubun programında yer alan esas maddenin gerçekleşmesi için hareket ettiklerini, buna rağmen bazı üyelerin dışarı­da bırakılarak özel bir grubun oluşturulmasının söz konusu gayenin dı­şında yer alan üyelerin bulunduğu izlenimine yol açtığını belirtir. Bu yanlışlığın önlenmesi için <em>“madde-i esasiye”</em>nin bir kez daha Mecliste okunarak kabul edilmesini ve buna ait zaptın gazetelerde yayınlanarak Meclis’in kuruluş gayesinden uzaklaşan kimselerin bulunmadığının gösterilmesini ister. Hüseyin Avni Bey’in bu isteğine, Grup Başkan Ve­kili Şeref Bey “<em>Aramızda tefrikanın eseri yoktur. Bu grup siyasi bir fırka olmak üzere teşekkül etmemiştir. Çünkü Misak-ı Milliye herkes yemin et­miştir”(<sup>30)</sup></em> karşılığını verir ve Grubun bütün milletvekillerine açık oldu­ğunu ifade eder. Şeref Bey bu sözleriyle Hüseyin Avni Bey’in şikayetini haklı kılacak bir durumun söz konusu olmadığını ifade etmiş olur; an­cak, Mahmut Goloğlu’na göre, Şeref Bey’in grubun bir ayrımcılık anla­yışı temelinde kurulmadığını ispatlama çabası “<em>boşuna bir çaba”</em>dır. <em>“Çünkü grup bütün mebuslar içinde bulunsun diye değil, istenmeyenler içinde bulunmasın diye kurulmuştu[r]”(<sup>31)</sup>.</em> Zaten, zamanla Hüseyin Avni Bey’in haklı olduğu açığa çıkar; Grup, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’na dönüşür.</p>
<p>İddia ve düşünceler ne olursa olsun, <em><sup>u</sup></em><em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk</em> Grubu”nun teşekkül etmesiyle Meclis&#8217;te iki grup oluşmuş olur. Bunlardan birincisi <em>&#8220;Anadolu</em> ve Rumeli <em>Müdafaa-i Hukuk Grubu</em>”, diğeri ise bu gruba girmemiş/girememişlerin oluşturduğu muhalif grup(32) <em>“Anadolu</em> ve <em>Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu</em>”, <em>“Birinci Grup”</em> ismiyle(<sup>33)</sup>, Birinci Grub’un politikalarına muhalif milletvekillerinin oluşturduğu kimseler ise &#8221;<em>lkinci Grup”</em> ismiyle anılmaya başlarlar.</p>
<p>İkinci Grubun, organize bir grup olarak teşekkül etmediği için, ne zaman oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa’nın düşünce ve politikalarına muhalefet biçiminde tarihi daha gerilere gidiyor olsa bile, esas itibarıyla <em>“Anadolu</em> ve <em>Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”</em> ndan sonra oluştuğu kesindir. İkinci Grup, ba­zı girişimlere rağmen, sistemli bir grup olma özelliğini kazanamaz; var­lığını Birinci Grubun politikalarına muhalefet temelinde inşa eder. Gru­bun resmi başkanı yoktur. Üye sayısı da kesin olarak bilinmemektedir(<sup>34)</sup>. İkinci Grubun önde gelen mensuplarından Hüseyin Avni Bey, 30 Nisan 1923 tarihinde <em>“Tevhid-i Efkar</em>”a verdiği beyanatta İkinci Gruba mensup 67 kişinin isminden bahseder. Tahminlere göre bir ara sayısı 100’ü aşan ancak çoğu zaman daha az sayıda üyeye sahip olan İkinci Grup, sayısal olarak az, ama fikri yönden güçlü bir grup olarak Meclis çalışmalarında­ki önemli yerini alır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Resmi Söylem ve İkinci Grup Hakkında</strong></p>
<p>Cumhuriyet Türkiye’sinin tarihinde gerçekleşenleri doğru anlamak ve değerlendirebilmek için Birinci Meclis’in dikkate alınması ne kadar gerekli ise; Birinci Meclis’i doğru anlamak ve değerlendirebilmek için de Birinci ve İkinci Grupların bilinmesi ve bunların aralarında gerçekleşen tartışma ve mücadelelerin dikkate alınması en az o kadar gereklidir. Ancak, bu noktada bir çok tarihsel, yasal, ideolojik, düşünsel engellerin/engellemelerin olduğu da açıktır.</p>
<p>Çünkü, “resmi söylem”de ve bu söylemin şekillendirdiği/etkilediği “bilimsel” araştırmalarda “Birinci Meclis” denince sadece “Birinci Grup” görülmüş, ikinci Grup görülmemiş veya görülmek istenmemiştir. Bu nedenle Birinci Meclis ile sadece Birinci Grup anlaşılır olmuş; Birinci Meclis’teki önemli bir milletvekili topluluğu ve onların gerek bağımsızlık ve gerekse Türkiye’nin geleceğine ilişkin projeleri ve düşünceleri yok sayılmıştır. Halbuki bu iki grup arasındaki fikrî mücadele oldukça önemlidir. Zira, gerçekleşen fikrî mücadele geleceğin Türkiye’sini inşa etmede önemli rol üstlenmiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve kendi politikalarına uygun bir şekilde batılılaşma amacına yönelik devrimleri gerçekleştiren kadronun Birinci Gruba dahil olması nedeniyle, İkinci Grup, “resmi söylemin kabullendiği kesimin dışında veya kıyısında kalan diğer bütün gruplara, fırkalara, partilere vs. yönelik gelenekselleşmiş söylemin kurbanı olmaktan kurtulamamıştır. Bu geleneksel söylem dahilinde olmak üzere İkinci Grup mensuplarının sık sık dile getirilen “suçları”, “dinci” veya ugerici” bir muhalefeti teşkil etmeleridir. Anlaşılan odur ki, 1920’li yılların ilk çeyreğinde İkinci Grubun şahsında açığa çıkan ve fikrî düzeyi oldukça yüksek düşünceleri tarafsız bir yaklaşımla ele alıp değerlendirmek yerine, bu fikrî seviyenin önemli bir tarafını teşkil edenleri aşağılayarak diğer kesimin yükseltileceği zannına sahip olunmuştuk. Bu yaklaşımın etkisiyle de tarihi gerçeklerle örtüşmeyen bir karalama kampanyası yürütülmüştür.</p>
<p>Bu konuda ilk anda ismi hatırlanacaklardan birisi,“resmi söylem”in ilk sözcülerinden Enver Behnan Şapolyo’dur.Şapolyo,“Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi” adlı kitabında, Birinci Grup mensuplarını “radikaller” olarak nitelerken, İkinci Grup mensuplarını “muhafazakârlar” olarak niteler.(35) Şapolyo, daha sonra kaleme aldığı “Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadelecin îç Alemi” adlı kitabında ise İkinci Gruba yönelik olumsuz kanaatini daha da olumsuzlar. İkinci Grup mensuplarını “muhafazakâr”, “dindar, “milliyetçi” olarak tanımlar ve bunların muhalefeti nedeniyle Atatürk’ün de dahil olduğu “radikal”, “demokrat”, “laik” Birinci Grup mensuplarının çok sıkıntılar çektiklerini, fakat bütün engellemelere rağmen Birinci Grup tarafından devrimlerin gerçekleştirilebildiğini ifade eder.(36)</p>
<p>Şapolyo’nun Gruplarla ilgili kanaatleri, Samet Ağaoğlu tarafından sadece bazı ufak değişikliklerle tekrarlanır. Ağaoğlu, Birinci Grup mensuplarını genel anlamda olmak üzere önce “Tesanütçüler” (Birlikçiler),</p>
<p>“Milliyetçiler” ve “Komünistler” olmak üzere üçe ayırır. Daha sonra Milliyetçileri kendi içinde üçe ayırır: “Islâhatçılar”, “Muhafazakârlar”, “Liberaller”. Ancak bu sınıflamasından bir sayfa ileri de “Milliyetçilerdi bir başka bakış açısıyla iki ana gruba ayırır ve bunlardan birisini “teceddütperver” (yenilikçi) ve “sol” niteliklere sahip Birinci Grubun teşkil ettiğini, diğerini ise “muhafazakâr” ve “sağ” nitelikteki İkinci Grubun teşkil ettiğini belirtir. Ağaoğlu, İkinci Grup mensuplarının “imparatorluğun teşkilat ve müesseselerini ve dinî mahiyetini muhafaza etmek istedikleri halde”, Birinci Grup mensuplarının “bu teşekkül ve müesseselerde günün icaplarına göre yenilikler yapılmasına taraftar” olduklarını da belirtir.(37)</p>
<p>1934 yılında, “resmi söylemi dillendirecek şekilde yazılan “Tarih” kitabında ise gruplarla ilgili dile getirilen görüş şöyledir:’’<em>Fikriyatı işlenmiş ve sarahat kesbetmiş ancak iki cereyan vardı: Birisi Mustafa Kemal’in İnkîlâpkâr halkçılığı; diğeri hocaların mutaassıp dinciliği.’’</em>(38)</p>
<p>Şevket Süreyya’ya göre, İkinci Grup mensuplarının gayesini, hilafet ve saltanatın muhafazasına karşılık Cumhuriyetin ilanını engellemek oluşturuyordu.(39)</p>
<p>Sabahattin Selek’in konu dahilindeki kanaatleri de, zamanla gelenekselleşen söz konusu görüşlerden ayrı değildir. Selek, “Anadolu İhtilâli isimli kitabında, <em>ikinci Grup mensuplarının büyük çoğunluğunun “saltanat ve hilafet taraftarı” olduklarını ifade eder</em>.(40) Fakat daha sonra, düşüncesinde kısmen değişikliğe giderek, İkinci Grup hakkında şunları yazar: <em>“İkinci Grubun tüm olarak koyu saltanatçı ve hilafetçi bir anlayışta bulunduğunu kabul etmek pek mümkün değildir. Şüphesiz çoğunluk muhafazakâr ve gerici unsurlardan teşekkül etmişti. Fakat, İkinci Grup üyeleri içinde fikir ve düşünceleri itibariyle Birinci Grupta yer alabilecek kimseler de vardı</em>”.Bu tespitini takiben de İkinci Grup mensuplarını daha küçük gruplara ayırarak isimlendirir; <em>“Saltanatçı-hilafetçi milletvekilleri; Mustafa Kemal Paşa’nın gittikçe artan otoritesinden, onun bir diktatör olacağı endişesine kapılıp şahsına muhalif olanlar; İttihat ve Terakki Partisi’ni yeniden ihya etmek isteyen müfrit İttihatçılar; Birinci Gruba alınmamaktan kırgınlık duyan milletvekilleri; Birinci Grup içinde rahatsız olup ayrılanlar.’’(</em>41)</p>
<p>Fahri Belen de, Sabahattin Selek’in yaptığı tasnife benzer bir tasnif yapar.(42)</p>
<p>“Zafer Tarık Tunaya ise, Birinci Grubun ‘’devrimciliğine” karşılık, İkinci Grubu “muhafazakâr” olarak niteler.(43)</p>
<p>Ihsan Gümüş, Birinci Meclis’le ilgili &#8216;bilimsel&#8217; araştırmasında söz konusu gruplarla ilgili kanaatleri ile “resmî söylem”in temsilciliğini sürdürmekten öte bir şey yapmaz: <em>“Birinci ve İkinci Grup olarak bilinen grupların ideolojik yönlerinin olduğu Birinci Grubun Yeni Türkiye’yi demokratik bir temele oturtmaya, İkinci Grubun ise geleneksel Osmanlı düzenini yaşatmaya çalıştığı ve köktenci değişimlerden rahatsız olduğu saptanmıştır,’</em>’(44)tespitinde bulunur.</p>
<p>Örneği oldukça çok ve İkinci Grup hakkındaki kanaatleri olumsuz olan ve “resmi söylemi” dillendiren bu görüşler hakkında “sathî” ve “gerçekle bağdaşmayan” yargısını vermek hiçte zor görünmüyor. Gerek Birinci Meclis’in tutanakları ve gerekse dönemin önde gelenlerinin şahitlikleri bu yargının doğruluğunu destekleyen en önemli kaynaklardır’ Daha da önemlisi, Birinci Grubun başkanı ve dolayısıyla resmi söylemin dile getirdiği şekliyle İkinci Grubun birinci dereceden muhalifi olan Mustafa Kemal’in bizzat kendisi, konuşma ve yazılarında, İkinci Grupla ilgili olarak “resmi söylemi” doğrulayacak hiçbir görüşe yer vermez. Mustafa Kemal değişik vesilelerle İkinci Gruba oldukça sert eleştiriler yöneltir; fakat onları hiçbir zaman “dinci”, “muhafazakâr”, “saltanat yanlıları” olarak nitelemez, Paşa’nın İkinci Grupla ilgili olarak yakındığı şeyler çok daha başka konularla ilgilidir. O, Meclis Başkanı sıfatıyla vekilleri seçme yetkisine ve Başkumandanlık Kanunu’yla kendisine verilen yetkilere karşı çıkmaları nedeniyle İkinci Grup hakkında yakınmalarda bulunur; eleştiriler yöneltir.(45) Saltanatın kaldırılmasını anlatırken, İkinci Grubun herhangi bir muhalefetinden söz etmez, saltanatın “müt-tefikan” kabul edildiğini, sadece bir kişinin “ben muhalifim” diye bağırdığını onun bu “sada”sınında ‘“Söz yok’ sadalarıyla boğulduğunu belirtir .(46)</p>
<p>Mustafa Kemal’in İkinci Grupla ilgili 1927 yılındaki görüşleri Nu-tuk’tan hareketle bu şekilde tespit edilmesine karşılık; asıl önemli olan, İkinci Grupla en yoğun çekişme-mücadele içerisinde bulunduğu yıllarda İkinci grupla ilgili tespitlerinin ne olduğudur. Şu ifadeler, Mustafa Kemal Paşa’nın 1923 yılının Ocak ayında çıktığı Batı Anadolu gezisi sırasında İzmit’te gazetecilerle görüşmesi sırasında İkinci Grupla ilgili söyledikleridir: “<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu ile bir grup yaptık. Ve o gruba esas program olmak üzere irâe ettiğimiz iki nokta vardır. Birincisi Misâk-ı Millî, İkincisi Teşkilât-ı Esâsiye… Bu suretle grup, hakikaten ekseriyeti ihraz etti. Ancak itiraf etmek lazımdır ki, grup halinde kalbettiğimiz zavât hakikaten fikren ve içtihâden yekdiğeriyle tamamen müttehid insanlar değillerdi…</em></p>
<p><em>Nihayet hariçte kalan insanlara gruba dahil olan ve grupta her nasılsa memnun edilemeyen bir takım insanlar dahi girdiler ve bu gayr-ı memnunlar birkaç sebeple gayr-ı memnun oluyorlardı. Butun esbâb ise şahsî di. Pek cüz’î miktarı ise doğrudan doğruya benim şahsıma karşı gayr-ı memnun idi. Bir çokları diğer zevâtın yani benimle beraber çalışan arkadaşların şahıslarından gayr-ı memnun olduğu için çekilmişlerdir… Nihayet bu gayr-ı memnunlar beraber çalışmaya başladılar… Bunlar bir isim aradılar. Kendilerine izâfe edilecek bir isim bulamadılar. Ve nihayet dediler ki, biz de Anadolu ve Rumeli M üdafaa-i Hukuk Cemiyetine mensubuz. Biz de onların intihâb kardeşiyiz. Onlardan hariç değiliz.</em></p>
<p><em>Biz de aynı isimle fakat iki numaralı grubuz dediler. Hakikatte aramızda bir prensip ihtilâfı yoktur… Fakat ihtilâf hakikatte mevcut olmamakla beraber her ne surette olursa olsun muvaffak olmak istedikleri için ki bir ihtilâl noktası arayıp, bulmak mecburiyetinde kaldılar</em>”.(47)</p>
<p>‘Dönemin önde gelen şahsiyetlerinden Ali Fuad Cebesoy, Birinci Meclisteki grupların doğuşundan bahsederken, İkinci Grubun oluşum nedenini de ifade eder. Onun açıklamalarında İkinci Grupla ilgili olarak «resmi söylemın” dile getirdiği tanımlamalar yer almaz; ‘<em>1921 senesinin son aylarınla Meclis içerisinde bazı hareketler olmuş, Müdafaa-i Hukuk Grubu ikiye ayrılmıştı. İkinci Grup, Meclis Reisinin diktatörlüğe doğru gittiğinden şüphe ediyordu. Teşkilat-ı Esasiye ve Başkumandanlık Kanunlarına göre, Meclis Reisi istediği takdirde hem İcra Vekilleri Heyetine ve hem de Meclise icra’yı nüfuz edebilirdi. Birinci Grup azasından ve Gazi Paşa’nın yakınlarından olan bazı mebuslar, İkinci Grup üzerine tazyik yapabilmek için icabında reisin diktatörce teşebbüsleri de olabileceğini işaret etmişlerdi. Bu şayialar üzerine endişeye düşen İkinci Grup azalan, Meclis Reisinin tahakkümünü önlemek için mukabil teşebbüslere geçmişlerdi”(48)</em></p>
<p>Samet Ağaoğlu, genellikle “resmi söylemi” dillendirerek Birinci Grubu “sol”, İkinci Grubu “sağ” olarak nitelemesine rağmen, bu görüşlerini dile getirdiği kitabının başka sayfalarında “ resmi söyleme” uygun kendi tespitlerini dahi büyük oranda tekzip eder. İki grubun, Türkiye’nin batılılaşma sürecinde kilit aşamaları teşkil eden saltanatın kaldırılması gibi önemli birçok konuda birbirlerine muhalefet yapmadığını görünce, şöyle bir uyarıda bulunma gereği hisseder: <strong><em>“</em></strong><em>Birinci ve ikinci Grup namıyla iki büyük kısma ayrılmış olan Mecliste, Birinci Gruba mensup olanlar teceddütperverler (yenilik isteyenler) İkinci Gruba mensup olanlar muhafazakârlardı. Fakat bu ayrılış hiçbir zaman iki düşman görünüşü almamış ve gruplar kendi görüşlerine uygun teklif ve kanunlarda birbirleriyle birleşmekten çekinmemişlerdir. Büyük meselelerde, gizli oturumlarda, korkusuz bir şekilde yapılan konuşmalardan sonra, açık oturumlarda tek vücut olarak gözükmesini bu Meclis kadar bilen başka bir Meclis yoktur “</em>(49)</p>
<p>Esasında, Ağaoğlu’nun Meclis’in genel niteliğiyle ilgili diğer bazı iğil pitleri, Meclis’in genel niteliğini ifade etmesi açısından son defâ önemlidir. Çünkü,Meclis’in olumlu veya olumsuz bulduğu özellikleriyle ilgili tespit ve değerlendirmelerinde herhangi bir gruptan bahsetmez, bahsettiği özellikler özde bireysel ve duruma göre değişen özelliklerdir.</p>
<p>Agaoğlu’nun bu tespitleri dikkate alındığında Gruplarla ilgili “resmi söylemin” “sığlığı” daha belirgin hale gelmektedir. Ağaoğlu’nun Birinci Meclis’le ilgili tespitleri şöyledir:</p>
<p><em>“Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi bir tezatlar meclisidir.Geniş memleketin dört tarafına yayılmış vc her biri kendi çevresinde diğerine zararı dokunmadan yaşayabilen değişik fikir ve inançlar bu Meclis’te her gün çarpışmak, kâh biri, kâh diğeri muvaffak olmak üzere yan yana gelmişti.</em></p>
<p><em>Okul ve medrese çatışması vardı, yenilik ve muhafazakârlık çarpışması vardı, Cumhuriyetçilik ve Saltanatçılık çarpışması vardı, Türkçülük ve Osmanlılık çarpışması, ırkçılık ve ümmetçilik çarpışması vardı. Bu bakımdan Birinci Büyük Millet Meclisi 1908 Osmanlı Mebusan Meclisi’ne benzer İki istisnasıyla: Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Hıristiyan ve İslâm çarpışması vardı. Büyük Millet Meclisi’nde o yoktur. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde bir milliyetler çarpışması vardı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde bu da yoktur. Bunun içindir ki 1908 Osmanlı Mebusan Meclisi her zaman, devleti parçalamak emeliyle sağlam tutmak gayesinin çarpışmasına sahne olmuştur. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi ise devleti kurtarmak ve istiklâli sağlamak noktasında oybirliği halindedir;”</em></p>
<p>‘’Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin memleketteki bütün cereyanları temsil eden mahiyeti, onun dört yıla yakın hayatında yaptığı işlerde sık sık tezatlar içerisinde kalmasına sebep olmuştur. Bazen okullardan hiç hayır gelmediğini ve bütün okulları kapatarak yalnız medreseleri yaşatmak gerektiğini söyleyenleri alkışlayan Meclis, aynı gün memleket milli eğitiminde ilk inkılâpları yapmaktan çekinmiyordu.</p>
<p>Bir yandan Ankara’da bir Hukuk okulu açılmasını isteyen Meclis, öte yandan Milli Eğitim Bakanını kadın, erkek öğretmenleri bir araya toplayan kongreler yaptığı için kusurlu buluyor ve düşürüyordu. Mecelle’nin (Osmanlı Medenî Kanunu) artık ihtiyacımızı karşılamadığını ve yeni esaslarla, yeni bir medenî kanun hazırlanması gerektiğine karar veren Meclis, iki gün sonra tek hâkim kanununun görüşülmesi dolayısıyla yalnız din esaslarıyla sosyal hayatı idare etmeği düşünüyordu. Kömür işçilerinin hukukunu korumak için ilk büyük sosyal kanunu yapan Meclis, kadınların doktorlara ancak vasıta ile muayene olması gerektiği üzerinde tartışmalara girişiyor ve din bakımından kadınların nerelerini doktorlara gösterebileceklerini tespite kalkışıyordu.</p>
<p>Mesleki temsil gibi çok ileri bir seçim esasına taraftar olan Buyük Meclis, kadınların seçme ve seçilme haklarının tanınmasını isteyteyip mebusu hakaretle susturuyordu Milli zaferlerin kazanılmasında en mühim amilin Türk kadını olduğunu söyleyerek ona tefekkür eden Meclisin, biraz sonra kadınların yalnız başımı tanıklıklarının kabul edilmeye, gelince karar verdiği görülüyordu.<br />
Irkçılığı ret ve inkâr eden bir olurumdan sonra, artık memleketine yalnız: Türk’ün hakim olacağın, Arap, Arnavut ve bu gibi azınlıkların mebus olmaması lâzım geldiğini sinirlilikle ortaya atan yine bu Meclisti.</p>
<p>Yüzyıllık milli felaketlerimizi sona erdirmek için bir an önce Avrupa medeniyeti seviyesine yükselmek zaruretinde birleşenler, bu medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” diye haykıran İstiklâl Marşı’nı göz yaşlan içinde kabul ediyorlardı.</p>
<p>Memleketin sosyal ve ekonomik hiçbir meselesi yoktur ki, bu Mecliste tam bir açıklıkla tartışılmasın! Bugün milletimizin birer inkılâp hamlesi olarak benimsediği kadın, dil, hukuk, ekonomik anlayışlar gibi inkılâplaRIn ilk konuşmaları Birinci Büyük Millet Meclisi’nde olmuştur. Bu Meclis’te bu konularda sağlıklarını haysiyetlerini, hatta söz söylemek haklarını kaybeden öyle insanlar vardır ki, bu inkılâpların babalan sayılmaları gerektiği halde tarihin karanlıkları içinde kaybolup gitmişlerdir… ‘<br />
Birinci Büyük Millet Meclisi’nde de bir kısım insanlar şu veya bu sebeple hareket etmiş olabilirler. Fakat bu meclis bütünü ile büyük ve muhteşem bir meclistir”(50)</p>
<p>Mustafa Kemal’in “evlatlığı” Afet İnan da, Meclis’te siyasi partiler olmadığı için gruplaşmaların açığa çıktığını ve bu gruplaşmaların oluşturduğu “dağınıklığı” gidermek amacıyla Mustafa Kemal’in Birinci Grup ismiyle anılan “Müdafaa-i Hukuk Grubu”nu kurduğunu, bu grubun “karşısında” yer alanların ise İkinci Grup ismiyle anıldıklarını ve muhalefeti temsil ederek sert eleştirilerde bulunduklarını, bunun ise “parlamentoyu oluşturma bakımından bir aşama” olduğunu belirtir<strong>.</strong> İnan, bu ifadeleriyle, İkinci Grup hakkında sonradan oluşan “resmi söylemi” çağrıştıran veya destekleyen hiçbir olumsuz değerlendirmede bulunmaz.</p>
<p>Milli Mücadelenin önemli şahsiyetlerinden Rauf Orbay da, İkinci Grubun muhalefetini değerlendirirken “İlerici Birinciler-Gerici İkinciler- şeklindeki nitelendirmeye tamamıyla ilgisiz kalır. Orbay, İkinci Grup mensupları hakkında, zamanla resmileşen olumsuz görüşlerden çok daha farklı görûşler dile getirir:<strong> <em>‘</em></strong><em>‘Muhaliflerin sırasında görûlen Hüseyin Avni, Çolak Sabahattın ve onlara iltihak eden Kara Vasıf Beyler, benimde Mustafa Kemal Paşanında arkadaşlarımızdı.Bunların başlıca muhalifleri devlet ve hükümet işlerinin Meclis murakabesinden sıyrılarak, tek elden yürütülmeğe gittiği kanaatlerinden doğup, bunu önlemeye matuf görünüyordu. Bu noktada, pek hassas olduklarını belirterek, bilhassa Mustafa Kemal Paşa’nın hem Meclis, hem Hükümet Başkanı ve aynı zamanda başkumandan olarak bütün yetkileri elinde toplamış olmasından endişe ettiklerini gizlemiyordu.’’(52)</em></p>
<p>İkinci Grupla ilgili dile getirilen “resmi söylemin” yanlışlığını açığa çıkaran kaynaklardan bir diğeri ise Birinci Grubun devamı olan Cumhuriyet Halk Partisi nin 1943 yılında yayınladığı “Yirmi Yıl İçinde Cumhuriyet Halk Partisi” adlı broşürdür. Broşürde, yukarıdaki örneklerde oldugu üzere İkinci Grupla ilgili dile getirilen olumsuz kanaatlerin hiçbiri ver almaz. Daha da önemlisi “resmi söylemi” tekzip eden görüş dile getirilir.(53)</p>
<p>Konuyla ilgili tespitleri açısından günümüz araştırmacılarına gelinecek olursa; bunlardan birisi Mete Tunçay’dır. Tunçay, Rauf Bey in değerlendirmesini destekleyecek biçimde, ikinci Grubun temel amacının Mustafa Kemal Paşa’nın kişisel egemenlik kurmasına karşı çıkmaktan ibaret olduğunu belirtir.(54)</p>
<p>Erik Jan Zürcher de Mete Tunçay ve Rauf Bey’in görüşleriyle aynı doğrultuda değerlendirme yapar ve ikinci Grubun gayesinin  ‘<em>’Millet Meclisi’nin egemenliğini korumak ve Mustafa Kemal’in diktatörce yetkiler elde etmesini engellemek</em>”(55) olduğunu belirtir. Zürcher, bir başka kitabında, konunun yeterince araştırılmamış olduğunu vurgulayarak, “<em>ikinci Grup üzerine yapılması fazlasıyla gecikmiş bir araştırma, çağdaş Türkiye’nin doğuşu çalışmalarına önemli bir katkı oluşturabilir.’’</em>(56) der.</p>
<p>Ali Gevgilili ise, her iki grubun mensuplarını sınıfsal kökenlerini dikkate alarak tanımlamaya çalışır:<strong>“</strong><em>Asker ve sivil bürokrasinin ve küçük burjuva radikalizminin dünya görüşlerini yansıtan Birinci Gruba karşılık, ikinci Grup köylüsü, işçisi, esnafıyla çeşitli halk sınıflarının özlemlerini dile getirmekteydi. Türk devrimi, dışa karşı birleşen bu “iktidar ve muhalefet kuruluşları”nın işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir”</em>.(57) Gevgilili, bu görüşlerinin yer aldığı makaleden daha sonra yazdığı bir başka makalede, ikinci Grubun sınıfsal tabanını biraz daha genişleterek askeri ve sivil bûrokrasiye, ulusal niteliği ağır basan eşraf, toprak ve sermaye sahiplerini de ekler. Bu arada İkinci Grup hakkında bazı olumlu kanaatleri de dile getirir: <em>“Birinci Grup, ilk TBMM’nin tek gücü değildi. Köylülüğün, işçinin çeşitli çalışan sınıfların sosyal iradesini çokluk dinsel bir görünüm altında yansıtan ünlü İkinci Grup, Kurtuluş Savaşı’nın içine inançla katılmasaydı yeni Türkiye belki de çok acı günler geçirecekti</em>.’’(58)</p>
<p>Toktamış Ateş “Tûrk Devrim Tarihi’nde gruplardan bahsederken grup üyelerini birbirlerinden ayırmaksızın ve Meclis konulmalarından örnekler vererek, hepsinin de <em>“Mecliste destansı bir hava</em>” oluşturduklarını belirtir. Ateş, Birinci Meclis’in “<em>isimli, isimsiz tüm kahramanlarıyla</em>” tarihin “yiğitlik, özveri ve onur sayfasını teşkil ettiğini yazar. İkinci Grubu ise, “<em>daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan</em> ‘’Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu” tarih sahnesine çıktı. Meclis içinde buna karılmayan milletvekilleri “<em>ikinci Grubu” oluşturdular</em>” biçiminde tanımlar.(59)</p>
<p>Rıdvan Akın, <strong>“</strong><em>TBMM Devleti”</em> isimli Birinci Meclis’i konu edinen çalışmasında, gruplar konusuna değinir ve İkinci Grup mensuplarının “<em>ortak paydalarının Mustafa Kemal ve ekibine karşıtlık”</em> olduğunu, İkinci Grup kadrosunun <em>“demokratik bir yönetim biçimini benimseyen inançlı liberal entelektüellerden, tutucu saltanat taraftarlarına kadar geniş bir panorama”</em> çizdiğini belirtir. Yürüttükleri temel muhalefet çizgisini, devlet mekanizması, otoritesi ve İcra Vekilleri Heyeti’nin yetkileri çevresinde odaklandığını açıklar. Akın, <em>“Bürokratik devlet geleneğinin ve memur sultasının düşmanı olan” </em>İkinci Grubun bu yönde kanun teklifleri ve takrirler vererek, düşüncelerine uygun bir davranış sergilediklerine dikkat çeker.(60)</p>
<p>İkinci Grup hakkındaki “resmi söyleme” muhalif görüş ve tespitlerin dayanağı konumunda olan belge ve delillerden en önemlisi Meclis tutanaklarıdır. Ancak Meclis tutanaklarına geçmeden, İkinci Grubun önemli temsilcilerinden Hüseyin Avni Ulaş’ın 1 Mayıs 1923 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde çıkan beyanatı ile, Mersin Mebusu Selahaddin Bey’in açıklamalarını konuya, açıklık kazandırmak için kısaca zikretmekte fayda var. Hüseyin Avni Bey’in söz konusu beyanından anlaşıldığına göre, İkinci Grup 16 Temmuz 1922’de üç maddelik bir programı kabul eder. Buna göre “Hakimiyet-i milliye” ve “kanunî hakların korunması” İkinci Grubun temel ilkelerini oluşturmaktadır.(61) Selahaddin Bey’in açıklamaları ise şöyledir; “<em>Grup, her türlü şahıs istibdadını önlemek, şahsi hakimiyetler yerine kanunî haklar ikamesi maksadıyla kurulmuştur. Grup, Meclis diktatoryasına taraftar, fakat şahıs otokratlığına muhaliftir”.(62)</em></p>
<p>Gerek İkinci Grup hakkındaki resmi söylemi tekrarlayan örnekler ve gerekse Mustafa Kemal ve CHP’nin söz konusu söylemi desteklemeyen açıklamalarını takiben şöylesi bir soruyu sormakta yarar var: “Birinci Grup niçin böylesine esası olmayan şeylerle suçlanıp aşağılanmıştır?” Bu sorunun en kısa ve açık cevabım, İkinci Grup üzerine kapsamlı ve başarılı bir araştırma yapmış olan Ahmet Demirel’in “Birinci Mecliste Muhalefet” kitabında buluyoruz. Ahmet Demirel’in ilgili sorumuza cevap olabilecek tespiti, aynı zamanda “resmi söylemin zamanla oluşan bir geleneğine de dikkat çeker niteliktedir: “<em>Türkiye’de birçok muhalif hareketin başına geldiği gibi, ikinci Grup da “irtica” damgası vurularak kolay yoldan mahkûm edilmiştir</em> ”.(63)</p>
<p>Şurası açık ki, Birinci Meclis’teki grupları “ilerici-gerici”,“modernist- gelenekçi”, “aydın-yobaz” gibi tamamıyla resmi bakış açısını yansıtan ifadelerle tanımlamaları haklı çıkartacak hiçbir neden yoktur. Yine aynı şekilde olmak üzere sınıfsal temelleri esas alan açıklamalar da havada kalmaktadır. Zira, Grup mensuplarının sosyal kökenleri hakkında yapılan karşılaştırmalar, bu türden kesin ayrımları doğrulamamaktadır. Her iki grupta da toplumun tüm kesimlerinin temsilcilerine rastlamak mümkündür. Birinci Meclis’in böylesine iki gruba ayrılmasının nedenini; Mustafa Kemal Paşa’nın otoritesine kayıtsız şartsız bağlanma biçiminde adım adım oluşmaya başlayan otoriter siyasal çerçevenin savunucusu olmak veya Paşa’nın olağanüstü yetkilerle donanıp, sivrilmesine ve rejimin otoriter bir yapıya doğru yönelmesine karşı çıkma gerekçelerinin dışında aramak hiçbir zaman gerçeği yansıtmayacaktır.(64)</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Tahsin Demiralay’ın tanıklığı son derece önemlidir: “<em>Milli mücadeleyi başarıya ulaştıran Büyük Millet Meclisi, yeni bir Türk devletinin başlayışı idi. Sağlanan birlik “iç maksatlarla dolu ve gayet ustalıkla hareket eden bir hizip olan” Birinci Grubun kurulmasıyla bozuldu. Mustafa Kemal Paşa Mecliste bir “şef ’ ve “ayrı bir kuvvet” olarak sivrildi. Birinci Grubun, tüm muhalefeti susturarak tek parti yönetimi kurmak şeklinde özetlenebilecek olan “milli cidalin dışında kalan gizli amaçları” bir-iki yıl sonra birkaç kişi tarafından fark edildi ve bunlar Birinci Grubun karşısına İkinci Grup olarak dikildiler.(65) Birinci Grup, bozgunculukla suçladığı İkinci Grubu 1923 seçimleriyle yok etti”.(66)</em></p>
<p>Kaynaklardan anlaşıldığına göre, İkinci Grubun, <em>“Mustafa Kemal Paşa’nın diktatörlüğe doğru gittiği şüphesi ve endişesi’’(67) </em>ile gerçekleşçekleri sert muhalefetlerini kendilerince haklılaştıracak nedenler pek çoktu. Hatta, bu konuda Birinci Grup üyelerinin dahi benzer görüşleri tedirginlikleri vardı, Kazım Karabekir bunun en önemli örneğini teşkil eder.Mustafa Kemal’in, 7 Şubat 1921 tarihinde, Balıkesir in Paşa Cami i’nde yapıcı ünlü konuşma sırasında dinleyiciler aracında bulunan Kazım Karabekir’in konuya ilişkin tespiti şöyledir: ‘’<em>Gerek mutaasıp bir edâ ile Islâmlığı ele alması ve gerek ise siyasi bir fırka teşkiline ve onun safına geçmeye karar verdiğini ilan etmesi, bende şu kanaati tamamladı.Napolyon vaktiyle başkumandanlıktan (muhalif fırka yapan bir dikdatör başına neler geleceğini görür) fikrine dayanarak, nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıktı ise, Şimdi de Mustafa Kemal Paşa, aynı suretle Başkomutanlıktan tek fırka ile -önlemekliğime rağmen- hilafet ve saltanatı almak mefkuresine yürüyecektir’.(68)</em> Kazım Karabekir’in bir diğer tespiti ise “M. Kemal Paşa’nın [31/7/1921 tarihli] cevabındaki “<em>Türkiye’nin başında Halife-yi İslam olacak ve bir hükümdar sultan bulunacaktır” kaydı beni düşündürdü. İstanbul, cumhuriyet yapıyorlar diye endişe ederek propaganda yapıyordu. Padişah ve taraftarı bundan ürküyorlardı. Benim bugün anladığım ise daha korkunçtu. O da M. Kemalin bir muzafferiyet neticesi, hilafet ve saltanatı alması idi”.</em> (69)Ali Fuat Cebesoy da, Kazım Karabekir’i destekleyecek tarzda, başarıyla sonuçlanan Sakarya Savaşı sonrasında, <em>“hakiki bir diktatörlük rejiminin Mustafa Kemal Paşa’nın riyaseti altında çok yakında geleceği”</em>nden(70) bahsedildiğini ifade eder.(71)</p>
<p><strong>Birinci Meclis ve Mustafa Kemal Paşa</strong></p>
<p>İstilacı Batı devletlerinin askerlerine karşı milli direnişi kumanda eden birkaç Osmanlı paşası vardı. İstilâcılara karşı direnişi organize etmek ve yönlendirmek normal şartlarda bunların yapacağı bir işti. Ancak gelişmeler bir başka mecrada gerçekleşir. Devreye Mustafa Kemal Paşa girer. Mustafa Kemal Paşa, örgütleme yeteneğinin üstünlüğünden, Padişah» kişisel güvenini kazanarak padişahlık makamının desteğini almış olmasından(72) ve biraz da yeraltındaki İttihat ve Terakki kalıntılarının gizlice verdiği destek nedeniyle(73) mevcut direniş ağı üzerinde hakimiyet kurmayı başarır. O, üyesi olduğu İttihat ve Terakki’nin liderlerine son derece yakın birisi olmasına rağmen, hakim hizbin dışında kalır.Enver Paşa ile olan örtülü çekişmeleri(74) onu böylesi bir duruma iter ve bu nedenle de savaşın büyük bir bölümünü cephelerde geçirir. Cephe­lerde olduğu zamanlarda bazı siyasî ve ideolojik gayelere sahip olduğu ve bunları gerçekleştirmenin arzusunu yoğun olarak yaşadığı bilinmek­tedir.(75) Fakat komutanlar arasındaki anlayış farkları ve kişisel rekabet Milli Mücadelenin sona ermesine kadar dondurulur. Büyük Millet Meclisi’ne açıkça yansıdığı üzere “tam bağımsızlık” bütün milletvekillerinin ve ulusal direnişi Örgütleyen paşaların yegâne gayesi olur. İlk zamanlar değilse bile, yine bu dönemde yoğun şekilde gündeme gelen ‘ Halk ege­menliği” düşüncesi, Millet Meclisi’ndeki İkinci Grup mensuplarının ko­nuşmalarında dile getirildiği üzere, savaş sonrası için vazgeçilmez bir esas olarak ön plana çıkar.</p>
<p>Ayrıca, yine bu dönemde, Mustafa Kemal Pa­şa, gizli görüşmelerde ve yakın arkadaşlarıyla konuşmalarında halk ege­menliğine dayanan bir yönetim tarzından bahsetmesine karşılık, açıktan konuşmalarında tam tersi bir tutum sergileyip, padişahı ve padişahı kur­tarmayı birinci düzeyde öneme sahip bir gaye olarak dile getirir. Örne­ğin<strong>;</strong> 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde saltanat ve hilafetin geleceğiyle ilgili düşüncelerini şöyle açıklar:</p>
<p>‘’Düşmanlarımız saltanat ve hilafeti birbirinden ayırmak istiyorlar. Bizim amacımız bu iki makamı ayırmanın milli iradeye uygun olmadı­ğını göstermek ve mukaddes makamı esaretten kurtarmaktır… Hilafet ve Saltanat makamını kurtarmayı başardıktan sonra meclisimizin dü­zenleyeceği yasalar çerçevesinde padişahımız da yerini alacaktır’’(76)</p>
<p>Hatta öyle ki, Padişahın, milletvekillerini “âsiler” diye suçlamasına rağmen, padişaha bağlılık ve saygıyı terk etmez. <em>“Esaret altında bulun­masa, Padişah vatanın istiklâli için çalışanlara âsi demez. Zatı şahaneleri­nin ağzından işitsem mutlaka bunun icbar ve tazyik altında bulunduğuna hükmederim</em>”(77) diyerek Padişahın durumunu mazur görür. TBMM’nin 20 Temmuz 1923 tarihli oturumundaki konuşmasında ise şunları söy­ler; “<em>Meclis-i âlinizin ilk içtimâ günlerinde kabul ettiği bir esâs vardır ki o esas ananât-ı milliye ve mukaddesat-ı diniyemizi tamamen mahfuz bulun­durur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o olmasa tevfiki harekât ederek netice-i mesudeye emniyetle vasıl olacağımıza şüphe yoktur</em>.’’(78)</p>
<p>Fakat, Mustafa Kemal Paşa, savaşın galibiyetle sonuçlanması üzerine saltanat taraftarı sözlerine son verir ve tamamıyla saltanat karşıtı bir tutu­ma sahip olur. Sıklıkla “halkçılık”ı gündeme getirir.(79) Bu konuda örnek olması açısından saltanatın kaldırılmasına dair görüşmelerin yapıldığı oturumdaki konuşması önemlidir. Meclis kürsüsünden şunları söyler:</p>
<p>Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabı­dır diye, müzakere ile münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat, kuv­vetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milletinin ha­kimiyet ve saltanatına el koymuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil al­mış bulunuyor. Bu bir emri vakidir. Mevzu’i bahis olan; millete saltana­tını, hakimiyetini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız? meselesi değil­dir. Mesele zaten emr’i vaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, be- hemahal olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes meseleyi ta­bii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü da­iresinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir”.(80)</p>
<p>Kabul etmek gerekir ki, Mustafa Kemal’in bu  tutumu oldukça dikkat çekicidir. Bu tutumu nedeniyle çevresindeki bazı kimselerin eleş­tirilerine uğrar ve gündeme gelen eleştiriler üzerine(81) tutumunun nede­nini bizzat kendisi şöyle açıklar: <strong>“</strong><em>İkinci Büyük Millet Meclisi’nin intihabı sırasında neşir ve ilân ettiğimiz program, fırkamızın teşekkülüne esas ol­muştur. Programa sokulmamış bazı mühim ve esaslı meseleler vardı. Mese­lâ Cumhuriyetin ilânı, Hilâfetin kaldırılması, Şer’iye Vekaletinin lağvı, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giydirilmesi gibi… Fakat bu me­seleleri programa sokarak, vaktinden evvel cahil ve mürtecilerin bütün mil­leti zehirlemelerini uygun bulmadım”.</em> (82)’’Saltanat devrinden, cumhuriyet devrine geçebilmek için, cümlenin malûmu olduğu veçhile, bir intikal dev­resi yaşadık. Bu devrede, iki fikir ve içtihat, bir biriyle mütemadiyen müca­dele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin idamesiydi. Bu fikrin taraftar­ları sarih idi. Diğer fikir, saltanat idaresine hitam vererek idare-i cumhuri­yet tesis eylemekti. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, sarih söylemekte mahzur görüyorduk… İdare-i devleti cumhuriyetten bahsetmeksizin, haki-miyeti milliye esasatı dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen şekil- de temerküz ettirmeye çalışıyorduk”.(83)</p>
<p>Konuyla ilgili olarak, Birinci Meclis’in milletvekillerinden ve Birinci Grubun önde gelen üyelerinden Yunus Nadi’nin ilginç sayılabilecek açıklaması şöyledir: “<em>Bir nokta üzerinde biraz tevakkuf etmek ihtiyacını duyuyorum. O da o zaman İstanbul’da Padişah ve Halife olan zâtın  aleyhine İngilizlerle birleştiği ve onlar ne derlerse yaptığı halde, Ankaranın bunları bilmezden gelerek hep padişah ve halifeyi düşmanın elinde esir saymak yolundaki hattı harekettir… Ankara “Padişah ve halife dahi esirdir.’’(83)</em></p>
<p><em>Makamı hilafet ve saltanatın tahlisi lazımdır, nakaratını tutturmuş gidiyordu. Hakikatte Ankara böyle yaparken İşleri en doğru safhalarında görmûyor değildi. Ankara’nın bu hattı hareketi, Türkiyeyi Mahvetmeği istihdaf eden bir İngiliz planını akim bırakmak için ihtiyar edilmiş gayet etki âkilane bir siyaset idi</em> ”.(84)</p>
<p>Yunus Nadi’nin “İngiliz planı’ dediği şey, İstanbul ile Ankarayı bir­birine düşürmek suretiyle iç savaş çıkarma planıydı. Dolayısıyla, Yunus Nadi’nin açıklamasına göre, Mustafa Kemal, İstanbul’daki Padişahı des­tekleyerek böylesi bir iç savaşın oluşmasına imkân sağlamamış olur”(85) Ancak ne var ki. Yunus Nadi’nin bu yorumu büyük oranda sadece ken­disine ait kalmış ve başta Mustafa Kemal olmak üzere hiç kimse böyle­si bir yorumu destekleyecek açıklamada bulunmamıştır. Toktamış Ateş ise söz konusu “ikili” tutumun Mustafa Kemal’in bütün hayatı boyunca sıklıkla görülen örneklerine dikkatleri çekerek şöylesi bir yorum yapma ihtiyacı hisseder: “<em>Mustafa Kemal pragmatik bir lider olduğu için, değişik zamanlarda ve değişik konularda farklı yaklaşımlar içinde bulunmuş-tur</em>’’.(86) Diğer bazı araştırmacı ve yazarların ise konuyu “milli sır”(87) anla­yışı içerisinde değerlendirdikleri görülüyor.(88) Konu hakkında Suna Kili’nin kanaati şudur; <em>“Atatürk Devriminin ulusal bağımsızlık savaşımı yıl­larında özelikle cumhuriyetin ilan edilişine kadar “kurtuluş”, “bağımsız­lık”, “ulusal buyrum”, “ulus egemenliği” kavramları yanında “Yüce Padi­şahlık” ve “Yüce Halifeliksin kurtarılması da özellikle ve özen gösterilerek sürekli yinelenmiştir. Bu, hem henüz tartışmasız bir yeni otorite kuramamanın, hem de ilk başta çok yönlü bir savaşıma girmenin devrim için ya­rarlı olmayacağı düşüncesinin doğal sonucudur. Çünkü o aşamada ülkenin düşmandan, işgalcilerden kurtarılması ve bağımsızlık toplumun her kesimi­nin paylaştığı bir eyleme geçme nedeni, aynı zamanda birlik sağlama öğe­sidir. Fakat “ulusal buyrum”, “ulus egemenliği” birer amaç olmalarına kar­şın henüz toplumun büyük çoğunluğunca bilinen, özlenen, gerçekleştirilme­si için savaşım verilmesi gereken kavramlar değildir. “Yüce Padişahlık”, “Yüce Halifelik”, birlik sağlamada çok daha etkin öğelerdir. Fakat bu öğe­ler bir amaç olarak değil, birlik ve devrim için bir araç olarak kullanılmış­tır. Ancak bütün bu açıklamalara ve yorumlara karşın, Mustafa Ke­mal’in “lslamcı-monarşik devlet anlayışından’’(90)</em> yana görünerek asıl dü­şüncelerini “milli sır” olarak saklamasına karşılık, onun tarafından mil­li sır” olarak saklanan düşüncelerin İkinci Grup mensuplarınca olanca açıklığıyla tekrar tekrar dile getirilmesini ve daha da önemlisi Birinci Grubun bu düşüncelere karşı ‘zorlu bir siyasi mücadele’(91) verilmesini izah etmek oldukça zor görünüyor.</p>
<p><strong>devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/">http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TBMM Hükümeti Birinci Meclis(1920-1923) -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 11:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1.Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Geleneğin Başlaması: Sivil Otoriteyi Tehdit]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin Gündemi ve Gruplar]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Hakimiyet-i Milliye İlkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukun Üstünlüğü İlkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Otoritenin Kullanımı ve İstiklâl Mahkemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM Hükümeti Birinci Meclis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12935</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birinci Meclisin Gündemi ve Gruplar Esasen, Birinci ve İkinci Grubun özelliklerini tespit etmek için farklı kaynaklara ve özellikle de ikinci derecede önem ifade eden kaynaklara yönelmenin bir gereği yoktur, Zira, Birinci Meclisin tutanakları her İki grubun da fikri özelliklerini ve “resmi söylemle’ aşağılanan İkinci Grup mensuplarının fikri ve düşüncelerini açıkça gözler önüne sermektedir, Bu itibarla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis(1920-1923) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/mustafa-kemal-ataturk-fotodraf-ve-objeler-2/" rel="attachment wp-att-12986"></a>Birinci Meclisin Gündemi ve Gruplar</strong></p>
<p>Esasen, Birinci ve İkinci Grubun özelliklerini tespit etmek için farklı kaynaklara ve özellikle de ikinci derecede önem ifade eden kaynaklara yönelmenin bir gereği yoktur, Zira, Birinci Meclisin tutanakları her İki grubun da fikri özelliklerini ve “resmi söylemle’ aşağılanan İkinci Grup mensuplarının fikri ve düşüncelerini açıkça gözler önüne sermektedir, Bu itibarla örnek olması açısından, İkinci Grup mensuplarının inatçı olmakla suçlanmalarının ne oranda doğru olduğunu tespit etmek için, İkinci Grubun en önemli üyelerinden Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’ın konu dahilindeki sözlerini dikkate almakta yarar var. Hüseyin Avni Bey,saltanat kaldırılmadan önce, 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasın­da şunları söyler:</p>
<p>“Benim maksadım sultan değildir, sultanlar bir heyuladır. Onun etrafım saracak yaldızlı üniformalı eşhas haşarattır. Ben de iman ediyo­rum ki hakikaten millet uyanmıştır. On beş sene evvel bu gibi sözleri ağ­zınıza alamazdınız. Alanların yeri zindanlardı. Fakat bugün bunların ye­ri şeref sandalyesidir. Heyet-i Celile pek az zaman zarfında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tatbike mecbur kalacaktır. Çünkü inkılâp böyle olur. Heyet-i Celile’den istirhamım, ilk geldiğimiz günden itibaren Teşkilat-ı Esasiye’yi hazırladınız, yarın tatbikatında müşkilata tesadüf edil­memek üzere, bugünden onun ruhunu ve onu tatmin edecek kanunu hazırlamanızı istiyorum. Yarın doğacak olan ve vereceğimiz milli istik­lâli yalnız kendimize inhisar ettirmeyelim. Milli istiklâl bizim değil mil­letindir”(92)</p>
<p>Meclis tutanaklarında açıkça anlaşıldığı üzere, ikinci Grubun üzerin­de ısrarla durduğu konu, meclis egemenliğinin giderek Mustafa Ke­mal’in şahsında kişisel egemenliğe dönüşmesi tehlikesidir. Yine anlaşı­lan odur ki,İkinci Grubun Mustafa Kemal’in şahsında karşı çıktığı du­rumun, esasında Mustafa Kemal’in bizzat kendisiyle de ilgisi yoktur. Onlar, otoriter bir rejimi çağrıştıran her türlü gelişmeye muhaliftirler ve dolayısıyla egemenliğin kişilere devredilmesini sert şekilde eleştirip, böylesi muhtemel bir gidişatın muhalifliğini yapmaktadırlar. Onların, O günlerin şartlarında dile getirdikleri problem; Meclis Başkanlığının,Başkumandanlığın ve Heyet-i Vekile Reisliğinin aynı kişide toplanmış ol­masıdır. Bu durum, yakın geçmişte Enver, Cemal ve Talat paşaların ki­şisel yönetimleri de hatırlanınca, bazı milletvekillerinin zihinlerinde ol­dukça haklı nedenlere dayanan kuşkuların oluşmasına yol açar. Bu ba­zı milletvekilleri, geçmiş tecrübeleri göz önünde tutarak, bütün yetkile­rin tek bir kişinin elinde toplanmasına şiddetle karşı çıkarlar. Ancak, il­ginçtir, İkinci Grup üyelerinin otoriter bir rejime yönelebilecek girişim­lere muhalefetleri şiddetli bir şekilde devam ederken, Birinci Grubun bazı önemli üyeleri ise kişisel egemenliğin meşruluğunu ve hatta ondan da öte zorunluluğunu ispatlamanın gayreti içerisinde olurlar.</p>
<p>Bunlardan İzmir mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, bir konuşmasında kuvvetler ayrımının uygulandığı ülkelerin hiçbirinin başarıya ulaşmadığından ve kısır kaldığından söz eder. Mahmut Esat Bey, görüşünü desteklemek için, solidarist korporatizmin ideologlarından Duguit’den bir aktarma yaparak görüşünü destekler: “<em>Hukuk ulemasından Duguit diyor ki, kuv­vetler ayırımı tabiatta Hıristiyanlığın teslisi gibi hayal kabilindendir. Tes­lis nasıl mümkün olmayan bir hayal ise, kanun alanında ve uygulamada kuvvetler ayırımı da öyle mümkün olmayan hayal olmuştur.’’(93)</em></p>
<p>Mahmut Goloğlu’nun ifadelerini esas alırsak; Mahmut Esat, o günün şartlarında Birinci Meclis’te hakim olan Birinci Grubun görüşünü dile getiriyordu. Çünkü, <em>“Mustafa Kemal Paşa bu sırada, kurduğu Müdafaa-i Hukuk Grubu ile meclis çoğunluğunu elinde tutuyordu. Meclis Başkanlığı da eklenince meclise hakim bir durumu vardı. Ayrıca Hükümetin de tabii Başkanı idi. Başkumandandı ve bu yetki ile bütün devlet güçlerini, geçici bir süre için de olsa, elinde toplamıştı. Böyle kritik bir zamanda, bu kadar hakim durumda iken, devlet güçlerinden bir kısmını, hem de bütün yürütme yetkilerini bir başkasına veremezdi</em>”.(94)</p>
<p>Nitekim, 1 Aralık 1921 tarihli top­lantıda söz alan Mustafa Kemal Paşa, kuvvetler ayrılığı ilkesini şiddetle eleştiren çok uzun bir konuşma yapar.(95) Paşa, bu konuşması sırasında, kuvvetler ayrılığı görüşünü Jean Jacques Rousseau’ya atfeder ve şöyle eleştirir: “Jean Jacques Rousseauyu baştan nihayete kadar okuyunuz. Ben bunu okuduğum vakit hakikat olduğuna kail olduğum bu kitap sahibinde iki esas gördüm. Birisi ıstırap, diğeri cinnettir. Merak ettim. Ahval-i husu­siyetini tetkik ettim. Anladım ki, hakikaten bu adam mecnundur ve hal-i cinnette bu eserini yazmıştır. Binaenaleyh, çok ve çok isnat ettiğimiz bu na­zariye (meşrutiyet nazariyesi) böyle bir dimağın mahsulüdür”(96)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakimiyet-i Milliye İlkesi</strong></p>
<p>Meclis tutanaklarından, İkinci Grup mensuplarının, Meclisin üstünlüğû ve yetkilerin kullanılış biçimi konusundaki hassasiyetlerini hep sürdürdükleri, Meclise ait yetkilerin Heyet-i Vekile ya da Meclis Reisince Meclis bilgisi dışında kullanılmasına sürekli tepki gösterdikleri anlaşılıyor. Üstelik muhalefetlerinin oldukça derin fikri temellere sahip olduğu görülüyor. Bu konuda Hüseyin Avni Bey’in dile getirdiği görüşler, İkinci Grupla ilgili resmi söylemi yalanlaması ve Birinci Meclis’teki tarafların gerçek yönelişlerini göstermesi açısından çok önemlidir. Hüseyin Avni Bey bir konuşmasında şunları söyler:</p>
<p>“TBMM’nin manevi şahsiyetine milli irade derler. O da çoğunluğun iradesine dayanır. Çoğunluğun iradesine dayanmayan iradeler, milli irade değil, şahsi iradedir. Reisin görevi, Anayasa’da diyor ki: “Meclis kararlarını Meclis adına imza eder”. Yoksa, Efendiler! bağımsız olarak bir irade, bağımsız olarak bir makam sahibi, Meclis’ten başka hiçbir kimse yoktur. Lafzân da yoktur, manen de yoktur, hakikaten de yoktur, hiçbir veçhile de yoktur. Reisin Meclis adına hareket edebilmesi için Yüksek Heyet’in kararma dayanmalı, onların oyları toplanmalıdır. O zaman, onların oylarını tebliğe memur olunmuş olur. Yoksa, Meclis Genel Kurulu adına burada bir şahsı kabul edecek bir fert yoktur. Anadolu öyle kimseyi kabul etmez”.(97)</p>
<p>1921 Aralık ayında gündeme gelen olağanüstü yetkili bir savaş komisyonu kurma girişimi Birinci ve İkinci Grup arasındaki görüş ayrılıklarını göstermesi açısından önemlidir. Teklif, meclis yetkilerini kullanma hak-kına sahip yeni bir organ oluşturulmasını öngörür. Bu durum, muhaliflerin tepkisini çeker ve söz konusu teklif, bir diktatörlük vesilesi olarak nitelendirilir. Konu çerçevesinde olmak üzere Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in 3 Ocak 1922 tarihli gizli toplantıdaki konuşmasının bir bölümü şöyledir: <em>“Daha biz kendimizin hattı hareketini tayin etmedik. Vekiller vazifelerini ifa etmediler mi? On kişi daha ayıracağız; bu diktatörlüktür efendiler, başka bir şey değildir; bunun manası budur… Bütün milletler gibi biz de medeni bir Hükümet teşkiline çalışalım, böyle şeylerden vazgeçelim”.(</em>98)</p>
<p>Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey de, İkinci Gruba mensup diğer arkadaşları gibi Hakimiyet-i Milliye” üzerinde ısrarla durur ve gereğinin yerine getirilmesini talep eder: “<em>Hakimiyet-i milliyeden bahsediyoruz. Hakimiyet-i milliye demek, benim anlayabildiğim, hukuki teoriye girmiyorum milletin kendi hakkını, aracısız olarak, doğrudan doğruya kullanması demektir. Fakat, maalesef buna imkân olmadığı içindir ki, millet herhangi bir seçim yöntemiyle kendi işlerini yönetmek için bir meclis toplar ve onlara der ki; benim işimi görünüz, işte efendiler, hukuk teorisine göre, hakimiyet-i milliyeyi sağlamak ve uygulamak açısından bu bile cazip olmayıp, tek tek milletin bütün bireylerinin kendi hakkını kullanması zorunludur. Tam hakimiyet-i milliye yöntemi fiili olarak uygulanabilir olmadığından, zorunlu olarak millet vekillerinden oluşan şu meclisi, bu adaylık yöntemiyle tekrar ve bir kat daha kayıt altına almış bulunuyoruz. Bendeniz diyorum ki; hakimiyet-i milliyenin gerçek terimini şu Heyet bile tamamıyla uygulayamaz. Nerede kaldı ki bu Heyetin içinden seçilmiş olan beş on kişiden oluşan ve daha ufak bir zümreye bunun verilmesi.’’(99)</em></p>
<p>Buna karşılık, Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, Birinci Grubun sözcüsü sıfatıyla, İkinci Grubun hakimiyet-i milliyenin kayıt altına alındığı yolundaki eleştirilerini şu sözleriyle karşılamaya çalışır:<em> “Hakimiyet-i milliye o kadar güzeldir ki onun aşkıyla, tamamen uygulanması için onun arkasından konuştuğunuz zaman, bir serap arkasından koşar gibi olursunuz. Hakimiyet-i milliye kayıt altına girmedikçe hiçbir anlam ifade edemez, memleket anarşi haline girer</em>”.(100)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Otoritenin Kullanımı ve İstiklâl Mahkemeleri</strong></p>
<p>Gruplar arasında gerçekleşen önemli görüş farklılıklarından bir diğeri de İstiklâl Mahkemeleri konusunda açığa çıkar. İstiklâl Mahkemeleri, 11 Eylül 1920’de, “Firariler Hakkında Kanun”la, gittikçe büyüyen asker kaçakları sorununu çözmek amacıyla kurulur. Asker kaçakları o günlerin en önemli sorunlardan birisini oluşturmaktadır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında her sekiz firariden birisi idam edilerek cephelerin çökmesi önlenmiştir. Buna rağmen firarilerin sayısı gittikçe artar ve 300.000’i bulur. Meclis bu sorunu çözmek için ilk planda 8 ayrı İstiklâl Mahkemesinin kurulmasına karar verir. Bu mahkemeler sadece asker firarilerini yargılamakla ilgilenmeyecek, aynı zamanda hırsızlık, şekavet, gasp gibi can ve mal güvenliği ve kamu düzenini ilgilendiren suçlara da bakacak-lardır.İstiklâl Mahkemeleri son derece geniş yetkilerle donatılırlar. Bunun önemli bir göstergesi olarak hâlen TBMM arşivinde saklanmakta olan “İstiklâl Mahkemesi mücadelesinde sadece Allah’tan korkar” levhası oldukça önemlidi» Bu levha Ankara İstiklâl Mahkemesi yargı heyetinin arkasında yıllarca asılı durmuştur.</p>
<p>11 Eylül 1920’de kurulan İstiklâl Mahkemeleri görevlerine 17 Şubat 1921 Ve kadar devam ederler. Fakat, İnönü Savaşları sırasında İstiklâl Mahkemelerine tekrar ihtiyaç hissedilir. 24 Temmuz 1921’de Konya, Kastamonu, Samsun ve Yozgat’ta yeni İstiklâl Mahkemeleri kurulur. Bu mahkemelerin zamanla görev alanını genişletmek istenir. Ancak, İkinci Grup, meclis üstünlüğü ve yetkilerin kullanış biçimi konusundaki hassasiyeti dahilinde, lstiklal Mahkemeleri’nin görev alanının genişletilmesi ve yeni istiklal Mahkemeleri kurulması konusunda oldukça gönülsüz davranır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Birinci Gruba sert eleştiriler yöneltir 5 Ağustos I921’de Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlığa getirilmesi üzerine, istiklâl Mahkemeleri doğrudan Başkumandan olan Mustafa Kemal Paşa’ya bağlanır, ikinci Grup bunu “Hakimiyet-i Milliye” açısından büyük bir problem olarak görür. 14 Ocak 1922 tarihli gizli oturumda Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, geniş yetkilerle donatılan bu mahkemelere karşı çıkarak, hukukun üstünlüğünü ön plana taşıyan bir konuşma yapar.</p>
<p>Konuşmasında şunları söyler: <em>“Olağanüstü önlem almak için İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Fakat, bir zaman oldu ki, hükümet bütün icraatı İstiklâl Mahkemelerine verir bir şekilde, bize bir kanun kabul ettirdi. Artık İstiklâl Mahkemelerinin el uzatmadığı, el koymadığı şey kalmadı ve bütün hükümetin icraatını eline aldı ve Meclis adına hükümler verdi. Efendiler, siz memleketi kurtarmak istiyorsanız, siz mahkemeleri yaşatmak istiyorsanız, işte burada 350 mahkememiz var. Onun kudretini artırın, onun kudreti olmazsa dört mahkeme, beş mahkeme, devletin bütün teşkilatını yürütemez. İhtilâlin de hukuku var. Fakat böyle kendi oyuyla hüküm sürecek maddî ve manevî suç, zarar takdiriyle hüküm sürecek bir kuruluş dünyada mevcut değildir. Bu, dünyanın adaletine sığacak şeylerden değildir. Asker kaçakları için gerekli ise, yalnız onunla sınırlayalım. Böyle maddî, manevî zarar takdirine yetkili; genel cümlelerle, sınırsız yorum ve ters düz etmeye müsait cümlelerle verilen yetkiyle ve kendi oyuyla her şeyi hüküm altına almak, her şeye hüküm vermek yetkisini artık ortadan kaldırmak, üzerimize farzdır”.(101)</em></p>
<p>İkinci Grup üyelerinden Sinop mebusu Hakkı Hami (Ulukan) Bey de konuyla ilgili olarak görüşlerini dile getirir:</p>
<p>“Memlekette vâzıı kanun (kanun koyucu) çoğaldıkça memleket felakete, izmihlale gider. Bugün Meclis-i Âlîniz kanun vazeder ve haddi zatında vazıı kanun selahiyyetine haizdir. Kendisini Meclisi Âlînin fevkinde görenler Meclisin vücudunu inkâr etmiş olurlar. Bunlar hain-i vatandır. Hareketleri Meclise taarruzdur… Bunların önüne geçmek lâzımdır.</p>
<p>Yoksa Efendiler! Emin olunuz İstiklal Mahkemeleriyle, Hıyanet Kanu-nuyla, adam asmakla biz gayemize vasıl olacaksak emin olunuz ki bu, hayaldir… Efendiler, bendeniz eminim ve katiyen kaniim ki bugün pek masum olarak asılan vardır.,, Efendileri Meclisi Aliniz her şeye kadirdir. Düşmanla harp eder, memleketle para bulur, asker bulur Fakat Meclisi Âlîniz bir tek nefere hayat vermez. Yaptığımız nedir? Arzu ettiğimiz şey nedir? Onun için Efendiler; hayat çok yüksektir… Köyleri baykuş yuvası yapmak için mi yoksa mesut ve müreffeh bir devre açmak için mi çalışıyoruz? istiklâl Mahkemelerine de ve hiçbir kimseye de adam asmak selahiyyetini vermeyiniz. İdam cezası tavuk öldürmek değildir. Bunlar tavuk değildir, hayat çok yüksektir”(102)</p>
<p>Hakkı Hami Bey’in de konuşmasında değindiği üzere, İkinci Grubun temsilcisi sıfatıyla bilhassa Hüseyin Avni Bey, İstiklâl Mahkemeleri’ne başından beri karşı olduğunu, Meclise bile verilmeyen “kişisel görüşe dayanarak adam asma yetkisini”, Meclisin bu mahkemelere vermesinin kendisini hayrete düşürdüğünü söyler.</p>
<p>Hüseyin Avni Bey, İstiklâl Mahkemeleri hakkındaki eleştirilerini şöyle sürdürür: “<em>Efendim, birinci günden beri İstiklâl Mahkemelerinin aleyhindeyim. Bir kere TBMM’ne Allah’ın vermediği salahiyeti kendisi başkasına verdiğine hayretteyim… Memleketimiz üç İstiklâl Mahkemesiyle mi idare ediliyor? Efendiler, her kazada bidayet mahkemeleriniz vardır. Cinayet mahkemeleriniz vardır. Memleketin bir tarafında kanaati vicdaniyesiyle üç adamı idam eder, diğer tarafında hayatını idame eder. Ne güzel müsavat, ne güzel adalet (!)…</em></p>
<p><em>Şimdi Efendiler; bendeniz kanaatime göre bu suretle kendi hukuku adlimizin olmadığını iddia etmektir. Bu millet umüri adliyesi için iki buçuk milyon lira sarf ediyor. Mekteplere para veriyor. Mektepte okutuyor ve yetiştiriyor. Mebus olmakla her türlü evsafı aliyesi, her türlü ilmi iktisap mı eder, rica ederim. Lâlettayin üç kişiye “kanaati zatiyenizle siz hükmü verin” deyip salâhiyyet vermek, ilmi inkâr etmek milletin hukukunu tepelemek demektir. İhtilâlin de bir hukuku vardır. Her milletin her zaman bir hukuku vardır. Hüner isyan ettirmemektir… Kanun hakim olmalı. Şahısların hakimiyeti payidar olamaz… Samsun ve havalisinde 30-40 mahkememiz vardır. Bu mahkemeler ilimle mücehhezdir. Bu mahkemeler hakim hakkına bihakkın haizdir ve bu meslekte çalışan adamlardır. Bu vazifeyi meslek edinmişlerdir. Herhangi bir şahıs sanat yapamazsa, mahkemeyi de yapamaz. Bu daha incedir, daha dakiktir, daha mantıkîdir… Elinizde bir kanun vardır. Bunu seyyanen tatbikle mükellefsiniz. İçinizde hususi emel taşıyan, hükümetimizi yıkmak isteyen bu gibi kimselere kanunu cezamız gayet vasi cezalar tayin etmiştir. Bunları ehline tevdi ile mütehassisini adaletle muvafık bir şekilde tatbikata muvaffak olursanız, hükümet manası çıkar.- Yoksa onlara karşı muamele yaparsak hükümet sisteminden ayrılmış oluruz ki, millet onu bizden istemez . Millet hükümetten adalet ister. O zaman meşru vekil olduğumuzu ispat ederiz…«</em></p>
<p><em> Artık memlekette İstiklal Mahkemelerinin vazifelerine hitam verilmelidir, Memlekette kanunu hakim kılmalıyız.’’(103)</em></p>
<p>İstiklal Mahkemeleri savcılarına, mahkemelerin kararlarına itiraz hakkını sınırlayan ve sadece cezalandırılan suçun mahkemelerin görev alanına girip girmediği konusunda itiraz hakkı veren kanun maddesi de önemli tartışmalara yol açar. Kararlara sadece bu açıdan itiraz edilebileceğinin açıklanması üzerine Hüseyin Avni Bey karşı çıkarak şunları der<em>: ‘’Efendiler, İstiklâl Mahkemesi deyince onu memleketin içinde bir cellat mı yapmak istiyoruz. Bir mahkeme kuruyoruz ve biz bir devletiz. Biz adalet dağıtmak için mahkeme kuruyoruz, yoksa engizisyon zulmü yapmak için heyetler göndermeyeceğiz. Onlar yanılmaz insan değildir. Onun içindir ki, savcıların şikayet hakları, hiçbir zaman dünyanın hiçbir yerinde iptal edilemez, savcıların gördükleri her türlü haksızlıklar için itiraz kapıları açıktır. Onlar için itiraz kapılarının kapanması imkânı yoktur, istiklâl Mahkemeleri şiddet gösterecek engizisyon mahkemeleri değildir. Biz bu mahkemeleri işlerinin hızlı ve daha güvenle sonuçlandırılabilmesi için kuruyoruz. Dolayısıyla, savcılar itiraz mercii olan Büyük Millet Meclisine karşı; yani o güç ve yetkiye sahip olan makama karşı “mahkeme şu noktadan adaleti uygulayamamıştır. Şu kanunun ruhunu uygun şekilde hüküm vermediler ve benim iddiam şu oldu” diye bize bildirilmesin mi? Yoksa İstiklâl Mahkemelerimin yanılmaz olduğunu mu kabul ediyorsunuz. Savcılar kanun dairesinde milletin hürriyet hakkını, yaşama hakkını koruyacaktı. Kendilerine güvenebilmek için kanun gücümüzün korunmasına memur olan savcılarımıza şikayet hakkı verilmelidir. Onlar gördüklerini söylemelidirler. Sonra bunun manasına hükümet denmez, iyi düşünüyor musunuz, efendiler! ”(104)</em></p>
<p>Tüm bunların sonucunda İstiklâl Mahkemeleri’ni Meclis’in denetimi altına alan “İstiklâl Mehakimi Kanunu”nun kabul edildiği 31 Temmuz 1922’den sonra, Heyet-i Vekile’nin çeşitli girişimlerine rağmen, muhalefetin başarılı engellemeleri sayesinde sadece Elcezir’de, o da görevi sadece asker kaçaklarını cezalandırmakla sınırlandırılan, bir istiklâl Mahkemesi kurulabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hukukun Üstünlüğü İlkesi</strong></p>
<p>İkinci Grubun hukukun üstünlüğü konusundaki görüş ve kanaatleri Birinci Meclis’in önemli tartışma konularından birisini oluşturur. Bu tartışmalar bilhassa İstiklâl Mahkemeleri’yle ilgili olarak sıklıkla gündeme gelir ve bir kısmı yukarıda zikredildi. Hukukun üstünlüğü konusundaki asıl yoğun tartışmalar “Hürriyet-i Şahsi Kanunu”nun kabulü sırasında yaşanır. Kişi hak ve özgûrlûlerini güvence altına alan ve askerî, sivil memurları kanun-i sınırlar içinde davranmaya zorlayan “Hürriyet-i Şahsi Kanununun 12 Şubat 1923’te İkinci Grubun oylarıyla kabul edilmesiyle çok önemli bir yasal adım alılmış olur. İkinci Grup mensuplarına göre, kişi haklan ve bunları güvence altına alan hukuki düzenlemeler oldukça önemli ve zorunludur. Bunun gerekçesini Ali Şükrü Bey şöyle açıklar: “<em>Bendeniz zannediyorum ki; madem ki hakimiyet-i milliye vardır diyoruz ve esas üzerine yürüyoruz, hakimiyet-i milliyenin esası kişi hakimiyeti, kişi dokunulmazlığıdır. Bunu sağlayacak şu kanun buradan çıkmadıkça bendenizce diğer kanunların hiçbirinin değeri yoktur. Çünkü hepsinin temelini bu kanun oluşturur. Bir halk hakkını muhafaza edeceğini bilmezse ve saldırganların saldırısına karşı kendini savunacak bir kuvvet ve kudret görmezse, yani o halk, hürriyet ve serbestisine sahip olmazsa, mutlaka müstebitlerin, mütegallibenin esiri olacaktır. Efendiler; biz halka benliğini vermeliyiz, halk hür olduğunu bilmeli ki kendi vicdanı doğrultusunda iş görsün. Hakimiyet-i milliye tecellisine göstermek için önce halkın hürriyetini sağlamak gerekir”.(</em>105)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Geleneğin Başlaması: Sivil Otoriteyi Tehdit</strong></p>
<p>30 Ağustos 1922’de yenilgiye uğrayan Yunan orduları, bir ay içerisinde Anadolu’yu tamamen terk ederler. 3-11 Ekim tarihlerinde toplanan Mudanya Konferansı sonrasında imzalanan mütareke ile Milli Mücadele fiilen sona erer. Milli Mücadele’yi yöneten Birinci Meclis çaba ve çalışmalarının karşılığını görür ve Anadolu işgalden kurtarılır. 4 Kasım’da İstanbul Emniyet Müdürünün, Jandarma Komutanının, Belediye Başkan ve üyelerinin TBMM’nin hizmetinde olduklarını bildirmeleri; İstanbul Valisi’nin de, Refet Paşa’nın şahsında, TBMM’ne sadakatini iletmesiyle tüm Anadolu’da TBMM’nin iradesi geçerli hale gelir. 6 Kasım itibarıyla, saltanat merkezi olan İstanbul’da da TBMM’nin yaptığı kanunlar yürürlüğe girer. 17 Kasım’da Vahdettin ülkeyi terk eder.</p>
<p>Milli Mücadelenin bitişi ve TBMM’nin ülkede tek irade haline gelişini takip eden günlerde,26 Kasım’da,M.Kemal’e bağlılığıyla bilinen ‘’Anadolu’da Yeni Gün’’ Gazetesinde,(106)’’Yeni Bir Cidal Devri’’ ismiyle bir makale yayınlanır.Makalenin yazarı Birinci Grubun da önde gelen isimlerinden İzmir Milletvekili Yunus Nadi’dir.Millet Meclisinin egemenliğine karşı saldırgan bir dille kaleme alınan makalede,Mecliste ki bir kısım milletvekili için ‘’sultan ve padişah isteyen sefil ruhlar’’ ifadesi kullanmakta ve bu kimselerin ‘’kendi kanları içinde boğulacakları’’ifade edilmektedir.Makale ‘’yeni bir cidal devrinin açıldığını’’ bu devrin ‘’milletin kat-i hakimiyeti’’ile biteceği dile getirilmektedir.</p>
<p>Makalede isim verilmez. Ancak, aşağılanıp tehdit edilenlerin İkinci Grup üyeleri olduğu açıktır. Meclis bir anda karışır. İkinci Grup ûyele-ri son derece rahatsız olurlar. Meclisin iradesini çiğneyerek milletvekillerini tehdit eden zihniyete ve üstelik kendileri ilk günden itibaren saltanata açıkça karşı olmalarına rağmen saltanatçılıkla itham edilmelerine tahammül edemezler. İsmail Şükrü Bey (Afyon), yazı ile Meclise ve Meclis üyelerine saldırildiğinı, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclisi dağıtmak gibi bir niyet taşıdığını ileri sürer. Diğer bazı milletvekilleri de İsmail Şükrü Beyi haklı bulduklarını ifade ederler.(107) Necip Bey (Ertuğrul) de Yunus Nadi’nin Meclisin meşru haklarına karşı isyankâr bir tutum içerisinde olduğunu, cezalandırılması gerektiğini ifade eder.(108) Salahattin Bey (Mersin) ve 24 arkadaşı makaleyle ilgili olarak Meclis soruşturması talebinde bulunurlar. Yunus Nadi, gazeteci olduğunu ve basının hür olduğunu ifade ederek kendisini savunması üzerine; Neşet Bey (Çankırı), işlenen suçun basın suçu değil, vatan hainliği olduğunu belirtir. İsmail Şükrü Bey, soruşturma açılmaması durumunda Adliye Yetkili’nin de sorumlu olacağını savunur. Başkanlık Divanı makalenin incelenmesine karar verir ve inceleme sonunda makale de suç unsuru bulunmadığı sonucuna ulaşıldığını açıklar. Bunun üzerine Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, basın ve fikir özgürlüğünün esas olduğunu, ancak, makalede bu hürriyetin çiğnendiğini, makalenin “fikrim dışında söz söyletmem” anlayışını dile getirdiğini ifade eden uzun bir konuşma yapar. Hüseyin Avni Bey’in konuşması bazı Birinci Grup üyeleri tarafından sık sık laf atılarak kesilmeye çalışılır. Hüseyin Avni Bey, bu konuşmasında da Meclis’in üzerinde irade olmadığını ısrarla belirtir. Bunu ise, Meclis’in isterse padişahı dahi getirebileceğini belirten sözleriyle açıklar.(109)</p>
<p>Hüseyin Avni Bey’in, Meclisin iradesinin büyüklüğünü ifade etmek amacıyla sarf ettiği ‘’Meclis isterse padişahı dahi getirir’’sözü,Birinci Grup üyeleri için İkinci Grup aleyhinde kullanabilecekleri önemli bir malzeme olur.Meclisteki konuşmalar bir anda bu merkeze kayar.Birinci Grup’tan Celal Nuri İleri,’’katiyyen getiremez’’ diyerek müdahale eder.Hüseyin Avni Bey ‘’İsterse getirir;gücünün sınır ve sonu yoktur’’karşılığını verir.Diğer bazı Birinci Grup üyeleri de benzer suçlamalarda bulunurlar.Hüseyin Avni ‘<em>’sözlerime ayrı bir anlam yüklemeyiniz…Saltanata ilk önce isyan eden benim arkadaşlar.Efendiler! Milli Hareket başlamadan yedi ay önce o saraya hücum ve isyan edenlerdenim.Efendiler! Hakkı hükümraniden dolayı karşıma değil o saray, herhangi bir adam çıkarsa, Yunalı, İngiliz kadar düşmanımdır, ister Paşalar olsun, istet hocalar olsun, ister hacılar olsun. Kim olursa olsun düşmanımdır. Ben vicdanımdan başka kimseden mükafat beklemiyorum. Davamı samimi olarak yürütüyorum.Sonu da öncesi de bu. Yoksa günün siyasetine bağlı olarak, her gün bir şey yazar adam değilim</em>”(110) diyerek, ismen belirtmeden binlerini eleştiren konuşmasını sürdürür. Bu arada, Suruç’tan bir okurun gönderdiği mektubu yayınlaması nedeniyle Hakimiyet-i Milliye Gazetesini de .(111) sert şekilde eleştirir. Çünkü, Suruçlu okur <em>‘’ Meclis dar bir zamanda toplandı</em>. <em>Bunları def ediniz Paşa Hazretleri</em>” demektedir. Bu, Meclisin üzerinde kişi otoritesini inşaya davetten başka bir şey değildir. Hüseyin Avni Bey konuşmasına devam ederken Rasih Bey (Antakya) “Padişah propagandası yapıyorsunuz” diye sataşınca, Hüseyin Avni Bey, Meclis’te o zamana kadar gerçekleşenleri özetleyen bir konuşma yapar: “<em>Rasih Efendi! Önceki devirlerde Padişahın propagandasını siz yapıyordunuz. Benim Padişah propagandacısı olmak imkânım o kadar uzaktır ki… Padişah bu Mecliste ilk söz konusu olduğu zaman, bugün de yarın da ben tarikin kötülüklerini Padişaha ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı haşarata yüklemekteyim. Padişahın ve o yaldızlı üniformalı ecnebi unsuruna tabi, milletinden çıkmış, sivrilmiş, millete bela olmuşların aleyhindeyim. Benim kinim ebedidir. Açıkça bunu söylüyorum. Eğer başka türlü istiyorsanız kendi iyi niyetinizden şüphe ediniz. Dünkü felaketleri yann görmek istemem</em>”(112)</p>
<p>Yunus Nadi’nin “Yeni Bir Cidal Devri” ismini taşıyan makalesinin, Meclisin iradesini zedelediği, Meclis’e hakaret ettiği gerekçeleriyle ikinci Grup üyelerince tepkiyle karşılanmasına karşılık, Birinci Grup üyelerinin “basın hürdür” veya Hüseyin Avni Bey’in “Meclis isterse padişahı dahi getirebilir” sözünü dillerine dolayarak İkinci Grup üyelerini, makalerdeki iddia dogrultusunda, padişahçı olmakla suçlamaları sırasında Yunus Nadi’nin ismi çevresinde bir gerçek açığa çıkar İsmail Şükrü Bey, öfke içerisinde makaleyi tüm meclisin huzurunda okuyunca, bir çok milletvekili açıkça sözlü tepki verir ve makaleyi eleştirirler. Bu eleştiriler sırasında Hasip Bey,Yunus Nadi’nin bir özelliğine dikkat çekerek onun daha önce Meclisi Mebusan’ı fesih yetkisini padişaha veren raporu hazırlayan kimse olduğunu belirtir ve Yunus Nadi’nin şahsında yaşanan çelişkiye dikkat çeker.(113)Yine aynı şekilde olmak üzre,Hüseyin Avni’in ‘’Meclisin isterse padişah dahi getirebilir’’sözünü dile dolayarak karşı çıkan Celal Nuri’nin çelişik durumunu Hüseyin Avni,bizzat,Celal Nuri’in yüzüne ifade eder:<em>’’Celal Nuri Bey,mütarekeden sonra,gazetesinde,Padişahın Soğancıbaşılığı ile övünen kimsedir</em>’’Bu söz karşısında Celal Nuri Bey’in cevabı <em>‘ Bunlar Osmanlı Hükümeti zamanında yazılmıştır.O vakit başka türlü yazılır mı idi?”</em> olur.(114)</p>
<p>Birinci Grup üyelerinin söz konusu makale çerçevesinde açıp.» çıkan durumlarını “<em>Bu gazeteyi savunanlar hakimiyet-i milliyenin müdafii imişler, karşı olanlar da hakimiyet-i milliyenin karşısında görünüyorlarmış’</em>’(115) sözleriyle açıklayan İkinci Grubun önemli temsilcilerinden Hüseyin Avni Bey, Meclisin üstünde özellikle kişisel bir otoritenin olamayacağını veya Meclis otoritesinin bir kişiye devredilemeyeceğini ısrarla belirtir Meclis in, gücünü milletten aldığını ve meclise yönelik her türlü tecavüzün millete yönelik büyük bir suç olduğunu açıklar. Bu mahiyetteki konuşmalarından birisi de, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey in ölümle sonuçlanan kaybolması üzerine yaptığı konuşma olur.Hüseyin Avni Bey o konuşmasının bir bölümünde şöyle der: “<em>Arkadaşlar! Efendiler Asırlardan beri mahkumiyetle saltanatların ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı kahrolası haşeratın ve onun esiri olan hainlerin mahvı ve Türk milletinin halâsı için bayrağı çektik Milletin başarısı onun hakimiyetidir.Hakimiyeti demek, onun oyunu memleket için serbest kullanması demektir Bir millet namusundan bir mebus koparır. O mebusun ağzı, kalemi o milletin namusudur. Bu namusa tecavüz eden eller kırılsın. Tecavüz arkadaşlarımıza değil milletin namusunadır</em>”(117)</p>
<p><em>“Söz konusu makale niçin yayınlanmıştı? Amaç neydi?”</em> bunlar, hır araştırma konusu olacak kapsamda önemli sorulardır Bunlar, Birinci Meclis teki düşünce ve ideal ayrılıklarını, düşünce çatışmalarını ve hepsinden daha da önemlisi, gizlenen fakat zamanı geldikçe açığa çıkan kişisel gayeleri irdelemeyi gerektiren sorulardır Bu araştırmanın konusu sadece Birinci Meclis olmadığı için, söz konusu soruların cevabı üzerinde durulmayacak, buraya kadar ki bazı genel işaretlerin gösterdikleriyle yetinilecektir.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Ömür Sezgin’in bir tespitini buraya almak yararlı olacaktır: <em>“[Makalede] ciddi bir politika değişikliği söz konusudur. O güne kadar Meclisin egemenliği tartısına götürmez bir şekilde kabul edilmişken, ilk kez bu egemenlik tartışma konusu edilmekledir. Gerçi egemenliğin kaynağı olarak “millet” gösterilmekledir, ama “milletin” düşüncesini açıklamasına imkân verecek siyasi mekanizmaların mevcut olmadığı düşünülecek olursa, Yunus Nadi’nin hangi güç adına ve hangi güce dayanarak Meclisin dağıtılabileceğini ileri sürdüğü kolaylıkla anlaşılabilir. Bu güç ”ordu “dur. Saltanatın kaldırılması sırasında da, Mustafa Kemal “gerçek yöntemine göre saptanacaktır; ama belki bir takım kafalar kesilecektir” derken yine orduya dayanıyordu</em>”.(118)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci Meclisin Sonu</strong></p>
<p>Mustafa Kemal, 7 Aralık 1922’de Ankara basınına verdiği bir demeçte, halkçılığa dayanan ve Halk Fırkası adını taşıyacak bir siyasi parti kurma kararında olduğunu açıklar. Mustafa Kemal bu kararını açıkladıktan bir sûre sonra, cepheyi teftiş amacıyla olduğunu bildirdiği bir ayı aşkın sürecek bir Batı Anadolu gezisine çıkar. İzmit, Bursa, Alaşehir, Salihli, Manisa, İzmir ve Akhisar’a gider. Yaptığı konuşmalardan anlaşılan odur ki, cepheyi teftiş etmek için yapıldığı bildirilen gezinin asıl amacı çok daha başkadır. Gezi tamamıyla politik amaçlar taşıyan bir plana göre şekillenir. 16 Ocak-20 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen Batı Anadolu gezisini, 13 -25 Mart tarihleri arasında gerçekleşen ikinci bir gezi takip eder. Bu gezisinde ise Adana, Mersin, Tarsus, Konya, Afyon, Kütahya’ya gider; buralarda toplantılara, mitinglere katılır. Mustafa Kemal, her iki gezisindeki konuşmalarında, mevcut Meclis’ten memnun olmadığının ve bu nedenle Meclis’i feshederek kendi arzusuna uygun yeni bir meclis toplamayı düşündüğünün doğrudan veya dolaylı işaretlerini verir.(119) O sıralar aklından geçen, Meclis’i yenileyerek “kız gibi bir Meclis” (120)oluşturmaktır. Kurmayı amaçladığını bildirdiği “Halk Fırkası” hakkında bilgiler verir. Toplumun tamamını temsil edecek, bütün herkesin çıkarlarını koruyacak bir fırka teşkil etmek istediğini ifade eder.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nm yurt gezisi programını bitirip Ankara’ya dönüşünü takiben, 1 Nisan 1923’te Birinci Gruba mensup Esad Efendi (Aydın) ve yüz yirmi milletvekilinin imzaladığı teklif ile seçiminin yenilenmesi istenir. 3 Nisan’da seçim kanununda değişikliklere gidilir, seçmen yaşı 18’e indirilir. Muslafa Kemal Paşa, 8 Nisan da parti programı niteliğinde olan “Dokuz Umde”sini yayınlar.</p>
<p>Nisanın ilk günlerinde peş peşe gerçekleşenler arasında en önemli gelişmeyi seçime gidilmesi teklifinin kabul edilmesi oluşturur. Esasen seçim teklifi daha önce İkinci Gruptan gelmiş fakat Birinci Grubun muhalefetiyle kabul edilmemişti. Birinci Grup, seçimi aleyhine bir durum olarak değerlendirmişti. Fakat hiç de uzun bir süre geçmeden seçime gitme teklifinin bu sefer Birinci Gruptan gelmesi son derece manidardır.</p>
<p>Neden böylesi bir değişim yaşanmıştı? Bu değişimin en önemli sebebinin Lozan olduğu anlaşılıyor.(121) Çünkü, Lozan görüşmeleri sırasında İkinci Grubun son derece etkili muhalefeti ile Birinci Grupta önemli bir erime görülür. Birinci Grup Lozan’da Misak-ı Milli’den taviz verildiğini ve bunun engellenmesi gerektiğini savunur. “Taviz” suçlamasına, Mustafa Kemal özellikle Musul konusunda çok ısrarcı olunursa savaşın tekrar çıkabileceği biçiminde cevap verir.(122) Bunun üzerine Birinci Gruba mensup bir çok milletvekili ikinci Gruba geçer. İkinci Grup Meclis’te çoğunluğu teşkil eder duruma gelir ve Meclis çalışmalarına damgasını vurmaya başlar.(123) Bu nedenledir ki, Hüseyin Avni (Ulaş) Meclis Birinci Başkanvekilligi’ne seçilir Seçimde Hüseyin Avni Bev 145 oy alırken,Birinci Grubun adayı Refik Saydam 110 oy alır. Gelişmelerden anlaşılan odur ki, seçimin yenilenmesi, Birinci Grup tarafından iradeyi tamamen ikinci Gruba kaptırmamak için bir çözüm olarak görülmüştür.(124)</p>
<p>Seçim teklifinde “resmi” gerekçe olarak, memleketi savunmak için toplanan Birinci Meclis’in bu görevini övgüye değer biçimde onurla yerine getirdiği belirtildikten sonra; Meclis’in memleketin sulha kavuşturulması ve ekonomik ilerlemeyi sağlamak gibi iki yüce sorumluluğa sahip olduğu ve bunu yerine getirebilmesi için üç yıldan beri değişen ve gelişen düşüncelerin ışığında oluşan kamuoyunun tercihlerini yansıtacak bir seçimle Meclis’in yenilenmesi gerektiği ifade edilir.(125) Teklif herhangi bir muhalefetle karşılaşmaksızın kabul edilir. Teklifle ilgili görüş bildirmek amacıyla söz alan bütün üyeler, teklifi desteklediklerini bildirirler. Çünkü, o sıralar, olağanüstü şartlarda teşkil etmiş Birinci Meclis’in, dönemin şartları gereği doğru-dürüst seçim yapılamadığı için gerçek anlamıyla halkı temsil edemediği, artık savaş bittiğine ve şartlar normalleştiğine göre halkın iradesini tam temsil edecek bir meclisin teşkil edilmesinin gerekli olduğu İkinci Gruba mensup milletvekillerinin sıklıkla ifade ettikleri bir görüştür. Bu nedenledir ki, Meclisin seçim kararı alması üzerine, Muştafa Kemal Paşa söz alır ve konuşmasına ‘’Hakimiyet’i Milliyenin” önemim vurgulayarak başlar Konuşmasını “<em>Türkiye devletinde ve Türkiye Devletini kuran Türkiye halkında kadar tacdar yoktur, diktatör yoktur. Tacdar yoktur ve olmayacaktır.Çünkü olamaz” sözleriyle devam ettirir.</em>Milletvekılleri konuşmanın bu yerinde<em> ‘’kahrolsun tacdar olanlar”, “bravo’’ </em>diye bağırarak ve<em> “şiddetli alkışlarla</em>’’  konuşmadaki düşüncelere aynen katıldıklarını gösterirler.Paşa, seçim kararı verilmesinin isabetli olduğunu, bu nedenle herkesi tebrik ettiğini bildirdikten sonra konuşmasını yine şıddetli alkışlar ve “bravo” sesleri arasında şu şekilde sürdürür. “<em>Butun cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır O da Hakimiyeti Milliyedir. Yalnız bir makam vardır. O da, milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir”.(126)</em></p>
<p>Bu, İkinci Grubun tamamıyla katıldığı bir konuşmadır. O güne kadar hep muhalefeti temsil eden ikinci Grup üyeleri, bu konuşma nedeniyle memnun olurlar. Ancak ne var ki, seçim kararını takip eden günlerdeki uygulamalar çok daha farklı bir kulvarda gerçekleşir.(127)</p>
<p>Seçim kararı alınmasını takiben, Birinci Meclis’in feshinden sonra, Meclis grubu adına bir seçim bürosu kurulur.(128)Seçim faaliyetlerini bu büro yönetecektir. Büronun başına Mustafa Kemal Paşa getirilir. Goloğlu o günleri şöyle anlatıyor: “<em>Ve (Birinci Büyük Millet Meclisi) diye anılan (Üçüncü Meşrutiyet Meclisi), 16 Nisan 1923 de son toplantısını yaparak dağıldı. Mebuslar memleketlerine gittiler. Mustafa Kemal Paşa da seçim işlerini yürütecek kurulun başına geçerek, adayların tespiti işini eline aldı… Birinci Grup üyeleri başlarında Mustafa Kemal Paşa olduğu halde, olanca güçleriyle seçimi kazanmanın tedbirlerini almaya, adaylar üzerinde teker teker durarak kendilerinden yana olmayanları hiçbir yerden çıkarmamaya, daha doğrusu sadece kendilerinden olanları seçtirmeye çalışıyorlardı”.(129)</em> Kazım Karabekir’den öğrendiğimize göre, seçim komitesi TBMM tarafından kurulmuş ve Mustafa Kemal’de bu komitenin başkanlığına getirilmiş değildir. Arada önemli bir fark vardır; ‘’<em>Bazı vekillerin de dahil olduğu bir seçim komitesi teşkil etti ve Reisliğini de kendi üzerine aldı’’.</em>(130)</p>
<p>Mustafa Kemal, seçim komitesiyle birlikte çalışarak seçime katılacak milletvekili adaylarım belirler,(131) adaylar hakkında istihbarat toplar ve listeye İkinci Gruptan sadece üç kışı girebilir.“.(133)Alınan önlemler ve engellemelerle sadece İkinci Grup üyelerinin değil, aynı zamanda Ittıhaî ve Terakki den gelenlerin de seçilmesi büyük oranda önlenir. Tüm seçim çalışmaları süresince  Mustafa Kemal Pasa yalnızca Birini Grup üyelerinin kazanması için büyük bir çaba harcar.(134)Seçim faaliyetleri¬nin niteliğini göstermesi açısından Tevhid-i Efkar gazetesinde çıkan bir haber son derece manidardır. 5 Mayıs 1923 tarihli  Tevhidi Efkar gazetesine demeç veren ve ismi açıklanmayan bir Birinci Grup üyesi, Istanbul’daki milletvekili adaylarının da, ülkenin her yerinde olduğu gibi. Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki kurulca belirlendiğini, hiç kimsenin kişisel olarak aday olmak gibi bir hakkının bulunmadığını açıklar. İsmi açıklanmayan bu şahsa, İstanbul adaylarının Müdafa-ı Hukuk Merkezi’nce belirlenip Ankara’ya bildirildiği söylentilerinin doğruluğu sorulunca şunları söyler: <em>“Böyle bir şey olmamıştır. Esas olarak buna imkân da yoktur. Çünkü İstanbul Müdafaa-i Hukuku’na bunun için ayrıca bir yetki verilmiş değildir. Hatta belki de bize genel merkezden bazı adaylar hakkında bilgi sorulabilirdi. Bu da olmamıştır. İstanbul adayları da kesinlikle Ankara’dan ilan olunacaktır. Eğer adaylar oraya başvurmuşlarsa bunda haberimiz yoktur”.(</em>135)</p>
<p>Karabekir Paşa, hatıralarında, seçim kurulunun kendisinin de katıl-dığı ilk toplantısında, Mustafa Kemal’in “millet bana güven oyu versin ve mebusların seçimini bana bıraksın” şeklinde bir görüş ortaya attığını, ancak kendisinin karşı çıkması ve bunun ağır basması üzerine bunda vazgeçtiğini söyledikten sonra şunları anlatır:</p>
<p>“<em>Her taraftan kendisine en çok emniyet verenler listeye girdiler ve hatta hükümet yardımı ile seçime arz olundular. İkinci Gruptan kimse namzet gösterilmedi. Halbuki bunların çoğu İstiklâl Harbine, ilk gününden beri canla-başla hizmet etmiş insanlardı. Bu hususta aramızda biraz da münakaşa oldu. Gazi, ‘ben muhalif istemiyorum, diyerek, kendisine sözle veya yazıyla en çok sadakat gösterenleri ve Birinci Meclisle fiiliyatıyla bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargahının mensuplarını namzet gösteriyordu. Ben de böyle bir emre uyan bir meclisle dünyaya hakim itilaf milletlerinin emniyetini kazanamayacağımızı ve dahilde de hürriyet mefhumunu kaldıracağımızı ve belki daha şiddetli bir muhalefete yol açılacağını söyleyerek, itiraz ediyordum”(136)</em></p>
<p>Kazım Karabekir, seçim sonuçlarına müdahale anlamında gerçekleş tirilen çalışmaları protesto ederek, önce seçim komitesinden ayrıldığını,ancak Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine kararından vazgeçerek komite içinde çalışmalarını sürdürdüğünü sözlerine ekler. Buna karşılık Heyet- i Vekile Reisi Rauf (Orbay), adayları belirleyen kurulda yer almayı reddeder. Rauf Orbay, hatıralarımla, Mustafa Kemal Paşaya fırkalar üstü kalmasının doğru olacakını tavsiye eniğini, ancak tavsiyesinin dikkate alınmadığını ancak Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine kararından vazgeçerek komite içinde çalışmalarını sürdürdüğünü sözlerine ekler. Buna karşılık Heyet- i Vekile Reisi Rauf (Orbay), adayları belirleyen kurulda yer almayı reddeder. Rauf Orbay, hatıralarımla, Mustafa Kemal Paşaya fırkalar üstü kalmasının doğru olacakını tavsiye eniğini, ancak tavsiyesinin dikkate alınmadığını belirtir; kendisinin kurulda yer almayı reddetme nedenini ise şöyle açıklar: “<em>Bir Hükumet Başkanı olarak elbette halka şunu seçin, bunu seçin diye listeler sunup, propagandalarla, teşvikte bulunamazdım.’’(137)</em> Kendi isteminin dışında seçim komitesine üye kaydedilen Rıza Nur ise, toplantılara birkaç kez katıldığını, ancak yapılan işleri beğenmediği için bir daha herhangi bir toplantıya katılmadığını ifade eder: “<em>Baktım rezalet bir şey… Semtine uğramadım”(</em>138)der.</p>
<p>Seçim gerçekleşir ve seçim kurulunun belirlediği listelerin dışında yer alıp da milletvekili seçilen sadece 2 kişi olur. Bunlar, Emin (Sazak) Bey (Eskişehir) ve Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey’dir (Gümüşhane). Bunlar¬dan Emin Bey daha sonra Halk Fırkası’na katılır. Liste dışı seçilip de muhalif kalan yalnızca Zeki Bey olur. Onun milletvekilliği ise tam anlamıyla bir işkenceye dönüş(türül)ür.(139)</p>
<p>Sonuçta(140) “İkinci Grup tasfiye edilmiş, Tek Parti yönetimine doğru yönelişte büyük bir engel ortadan kalkmış oluyordu, iyi bir organizasyonla gerçekleştirilmiş olan bu seçimler, itaatkâr, parti, başkanının elinde bir parlamento yaratacaktı”.(141) Çünkü, Kazım Karabekir’e göre “İkinci Millet Meclisi’ne girebilmek için, bilgi, emek ve seciyeyle tanınmış olmaktan ziyade, sadakat ve yumuşak başlılıkla tanınmış olmak ve türlü vasıtalarla Gazi’ye hulûl edebilmek işe yaramıştı. Sözle ve kalemle dalkavuklar, almış yürümüştü. Mektuplarla, şiirlerle Mustafa Kemal Paşa’ya bir düzine tekrarlanan sözler muayyendi: “Bizi sen kurtardın, ne emir buyurulursa ayni keramettir” ve bir sürü methiyeler… Saadet avcılığı dehşetli bir yarış halinde başlamıştı. Ve artık istiklâl Harbi’ndeki gibi fikir sahipleriyle iş birliğinden ziyade, mutavaat ve alkışa hazır bir zümreye rolleri verilmeye hazırlık var gibi görünüyordu”.(142)</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn</strong>:<a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/">http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/</a></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1-</strong> 19 Mart 1920 tarihli genelge şöyledir: “Hilafet ve Saltanatın merkezi olan İstanbul&#8217;un İtilaf Devletleri tarafından işgali, devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını işleyemez bir hale getirmiştir. Meclis-i Mebusan bu şartlar içinde çalışamayacağını kararlaştırmış, bu kararım resmen bildirmiş ve dağılmıştır. Saltanat ve Hilafetin dokunulmazlığını ve bağımsızlığını sağlayacak tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere Ankara’da olaganüstü yetkilere sahip bir meclis umuru, milleti tedvin ve murâkebe etmek üzere toplanacaktır Bu davet millet adına yapılmaktadır. İstanbul Mebusan Meclisi&#8217;nden Ankara&#8217;ya gele bile cek mebuslar iştirak edeceklerdir. Bununla beraber 1876 tarihli Intihab-ı Mebusan Kanunu gereğince, yeni bir seçim yapılacaktır. Livalar seçim çevresi (Daire-i Intihabiye) sayılacak ve her livadan beş mebus seçilecektir. İki dereceli, gizli ve mutlak çoğunlukla yapılacak seçim, 15 gün içinde Meclisin Ankara’da toplanmasını mümkün kılacak sürati yapılacaktır. Seçimlerde adaylık serbesttir. Her fırka, zümre ve cemiyet aday gösterebilecekleri gibi, bağımsız olarak istenilen yerden adaylık konulabilecektir. Seçim çalışmalarının güvenlik içerisinde sûrdûrûlebilmesinden mahallin en büyük mülkiye memuru sorumlu olacaktır&#8221; (Genelgenin orijinali için bkz: Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 513,514; buradaki sadeleştirilmiş metnin alındığı yer için bkz: Aslan, TBMM Hükümeti, s. 16,17)</p>
<p><strong>2</strong>. Mustafa Kemal Paşanın 21 Nisan 1920 tarihli tamiminin tam metni şöyledır (Metnin orijinali için bkz: Atatürk, Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri, C. 7, s.344, 345; Atatürk, Nutuk, C.l, s.431,432: Buraya sadeleştirilmiş hali alınmıştır. Sadeleştirilmiş metnin kaynağı olarak bkz: Onar, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, C.I1, s. 112,113):</p>
<p>“Telgraf: çok ivedi Ankara’ya acele yazı gönderilmesi Ankara, 21.4.1920 Kolordulara (14’ üncü Kolordu Komutan Vekilliğine), 61’inci Tümen komutanlığına, Refet Beyefendi’ye, Bütün Valiliklere, Bağımsız Sancaklara, Müdafaa-i Hukuk Merkez Hey’etlerine, Belediye Başkanlıklarına</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Tanrının lütfuyla Nisanın 23&#8217;ûncü Cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.</p>
<p><strong>2-</strong> Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılış gününü cumaya rastlatmak- la, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’m ve namazın nurlarındanda feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancak-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir. Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.</p>
<p><strong>3-</strong> Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretleri&#8217;nin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerîf&#8217;in son kısımları uğur getirsin diye cuma günü namazdan sonra Meclis&#8217;in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.</p>
<p><strong>4</strong> &#8211; Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde kilde Hatm-i Şerîfler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri&#8217;nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz&#8217;in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele&#8217;nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydanâ gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi&#8217;nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah&#8217;ımızın, din ve devletimizin vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis&#8217;in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerîf okunacaktır.</p>
<p><strong>5 &#8211;</strong> Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştınlabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür&#8217;atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlanna ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.</p>
<p><strong>6</strong> &#8211; Yüce Tanrı&#8217;dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.<br />
Hey&#8217;et-i Temsiliye adına<br />
Mustafa Kemal</p>
<p><strong>3.</strong>Hamdullah Suphi, Gûnebakan, s. 169</p>
<p><strong>4</strong>.Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 617</p>
<p><strong>5.</strong>Kazım Karabekir&#8217;in ifade ettiği “ruhani hava”, Birinci Meclisle, özellikle ilk zamanlar hep güçlü bir şekilde varolur. Meclisin bu özelliğine tanıklık etmesi açısından İzmit Millet vekili Mahmut Esat Bozkurt un şu açıklaması önemlidir: &#8220;Mecliste müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaate namaz kıldırırdı&#8221;. Ancak bu &#8221;ruhani hava&#8221; zamanla bozulur. Bozkurt ve Atay zamanla gerçekleşen değişimi şöyle anlatırlar: “Dikkate değer ki. Kurluluş Savaşları zaferle taçlandıktan sonra, Atatürk, Ankara&#8217;ya döndü, Meclis kapısı önünde resmi üniformasiyle bekleyen imam efendi, Atatürk&#8217;ü durdurdu, ellerini kaldırdı, fakat, dini duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle: “Burada böyle şeylere lüzum yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz! Biz savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!&#8221; dedi ve imamı kovdu&#8221; (Bozkurt, Atatürk İhtilâli, s. 146,147). Falih Rıfkı Atay, Bozkurt&#8217;un anlattığı olayı Mustafa Kemal&#8217;den duyduğu biçimiyle şöyle nakleder: &#8220;Sakarya&#8217;dan dönmüştüm. İstasyona çıkınca hocaların beni Hacı Bayram&#8217;a götüreceklerini haber verdiler. Baktım ki, Mehmetçiğin zaferini türbeye kaptıracağız. Red de edemezdim, kalabalık arasında yavaş yavaş yürüyerek bir tertip düşünüyordum. Tam Meclis&#8217;in önüne gelince, birden ayrıldım, balkona çıkarak nutuk söylemeye hazırlandım. Halk da milletvekillerine katılarak karşımda bir dinleyiciler kalabalığı toplandı. Söyledim, sonra içeri girdim. Program bu olmuştu (Atay, Çankaya, s. 365)</p>
<p><strong>6.</strong>O zaman Ankara’da hazır bulunan ve törene katılan milletvekili sayısı konusunda ihtilaf vardır. Dönemin tanıkları ve araştırmacılar farklı sayılar ifade etmişlerdir. Bazıları 115 (Kansu, Erzurum&#8217;dan ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, s.569,570), bazıları 120 (inan, Türkiye Cumhuriyeti ve Devrim Tarihi, s. 68; Kili, Türk Devrim Tarihi, s.57) veya diğer bazıları ise 127 (Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, s.91) milletvekilinin katılımıyla Meclisin açılışının gerçekleştiğini belirtirler.</p>
<p><strong>7.</strong>Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı, s. 71</p>
<p><strong>8</strong>.27 Nisan 1920’de, Meclisin Padişaha gönderdiği ve Meclisin faaliyetleri hakkında padişahı bilgilendirdiği resmi yazının bir bölümü şöyledir:<br />
“Halife Hazretleri’nin yüce katına Halife ve pek kutsal Hakanımız Efendimiz:<br />
İstanbul&#8217;un işgali ve bunu izleyen çok acıklı olaylar üzerine durumu inceledik ve yüce saltanatınızın haklarını ve ulusal bağımsızlığımızı savunma ve sağlamak amacıyla bu kez Ankara&#8217;da Büyük Millet Meclisi halinde toplandık. Anadolu’nun düşman salgını altında olmayan her köşesinden gelen ve ulusça olağanüstü yetki ile görevlendirilen milletvekilleri, oybirliğiyle aldıkları bir kararla yüksek katınıza bazı gerçekleri arz etmeyi kendileri için bir bağlılık ve kulluk borcu bildiler&#8230; Padişahımız&#8230; Görkemli padişahımız&#8230; Yücelerin yücesi Efendimiz&#8230; Yüreğimiz bağlılık ve kulluk duygusuyla dolu olarak tahtınızın çevresinde her zamandan daha sıkı bir bağlantı ile toplanmış bulunuyoruz. Toplantısının ilk sözü Halife ve Padişahına bağlılık olan Büyük Millet Meclisi, son sözünün yine böyle olacağım yüce katınıza en büyük saygı ve gönül eğilmesi ile sunar&#8221; (Velidedeoğlu, İlk Mectis Milli Mücadelede Anadolu, s.85-88; Metnin sadeleştirilmiş halinin tamamı ilgili sayfalar arasında, metnin asıl biçimi ise yine aynı eserin 88-89, orjinalinin fotokopisi ise 90-91 sayfalarda yer almaktadır)</p>
<p><strong>9</strong>. Her şey halife sultanın kurtarılmasına kadar geçici olacağı için, teker teker Meclis tarafından seçilecek hükümet görevi yapacak olan kurula “İcra Vekilleri Heyeti&#8221; denmiştir.Bu insanlar nazır değil, yalnızca birer vekildir.Başlarından bir reis vardır ama, bu kişi bir başbakan görünümünde değildir. İcra Vekilleri Heyeti, Meclisin bir encümeninden farksız görünümündedir. Zaten doğal başkanlığı da Meclis Reisinin elindedir&#8221; (Oral, Atatürk Milliyetçiliği, s, 136).</p>
<p>10.Arıkoğlu, ’‘Birinci Meclisten Notlar&#8221;, Yakın Tarihimiz, C.I, S.6, s. 203</p>
<p><strong>11</strong>. Güneş, Birinci TBMM&#8217;nin Düşünce Yapısı, s. 72</p>
<p><strong>12</strong>. Gologlu, Üçüncü Meşrutiyet, s. 159; Afet İnan, Birinci Meclisteki Milletvekili sayısının 390“olması gerektiğini&#8221; yazar (İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Devrim Tarihi, s. 69).</p>
<p>13.Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.I, s.339</p>
<p>14.Arıkoğlu, “Birinci Meclisten Notlar&#8221;, s.202,203</p>
<p><strong>15</strong>. Kansu, Erzurum&#8217;dan ölümüne Kadar Atatürk&#8217;le Beraber, C.II, s.574</p>
<p><strong>16</strong>. Zürcher, Modernleşen Türkiye&#8217;nin Tarihi, s. 221</p>
<p><strong>17</strong>. Tunaya, TBMM Hükümeti&#8217;nin Kuruluşu ve Siyasi Karakteri, s.4</p>
<p><strong>18</strong>. Çöker, Türk Parlamento Tarihi Milli Mücadele ve TBMM I.Dönemi 1919-1923, C.3; Demirci, Birinci Mecliste Muhalefet, s. 137; Frey, The Political Elite in Turkey, s. 311</p>
<p><strong>19</strong>. Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, s.54</p>
<p><strong>20</strong>. Altuğ, Türk Devrim Tarihi Dersleri, s. 39</p>
<p><strong>21</strong>. Güneş, Birinci TBMM&#8217;nin Düşünce Yapısı, s. 79</p>
<p><strong>22</strong>. Atatürk, Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 183</p>
<p>23.Arıkoğu, “Birinci Meclisten Notlar&#8221;, s. 203;Birinci Mecliste Zabıt Memurluğu yapan H. Velded Velidedeoglu, bir mensubu olarak aralarında yaşadığı Meclisin üyelerini şöyle tanımlar: “1920’de Meclise ilk kez memur olarak girdiğimde hemen dikkatimi çeken durum, milletvekillerinin kılık, kıyafet, yaş, kafa yapısı ve görgülerinin başka başka ve çok değişik oluşuydu. Beyaz sarıklı, ak sakallı cübbeli, eli tespihli hocalarla; pırıl pırıl üniformalı genç subaylar; yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri; külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa üniversitelerinden yeni dönmüş, Batı kültürüyle yetişmiş, nokta bıyıklı, Kuvayı milliye kalpaklı gençler. Meclis sıralarında yan yana oturuyorlardı. Bilgileri ve yetişme ortamları çok değişik olan bu insanlar tek bir amaç doğrultusunda birleşmişlerdi: Vatanı kurtarmak&#8221; (Velidedeoglu, life Meclis, s.77)</p>
<p><strong>24</strong>. Atatürk, Nutuk, C.II, s. 594</p>
<p><strong>25</strong>. Selek, Anadolu İhtilâli, C. U, s.620</p>
<p>26.Atatürk, Nutuk, C.II, s. 595</p>
<p><strong>27</strong>. Arıkoglu, Hatıralarım, $.225</p>
<p>28.Hakimiyet-i Milliye, 11 Mayıs 1337 (1921)</p>
<p>29.Güneş, Birinci TBMMnin Düşünce Yapısı, s. 173</p>
<p><strong>30</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.10, s.299</p>
<p><strong>31</strong>. Gologlu, Cumhuriyete Doğru, s. 162</p>
<p><strong>32</strong>. İkinci Grubun önemli üyelerinden Hüseyin Avni Bey, İkinci Grubun oluşumunu şöyle açıklar: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milliyi hedef olarak benimsemişti. Bunun için çalışıyordu. Mecliste 1921 yılının Mayıs&#8217;ında, bu hedefe ulaşmak için izlenecek yolu belirlemek üzere bir grup oluştu ve Misak-ı Milliyi de ilke olarak benimsedi. Oysa o zaman bu ilke sadece bir zümrenin ilkesi olmayıp tüm milletin ilkesi idi; ona ters düşecek bir kimse yoktu. Biz grubun bu tutumunu ve vilayetlerdeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin de bu gruba bağlanmasını protesto ettik. Zira amaç bir olduğu halde, ayrımcı-lığa yol açacak, aynı ilke çevresinde “farklı cereyanların&#8221; oluşmasını istemedik. Gelecek-te “fırka&#8221; biçimine dönüşecek cemiyetlerin oluşumuna izin vermedik. Savaşın sona ermesini bekledik. Zira bir kitle biçiminde amaca ulaşmak için çalışmayı daha yararlı gördük. Tüm Meclisin ortak ve bütünlük içinde olması gerekirken; Birinci Grup’un dışına itilen milletvekilleri zorunlu olarak, aynı amaca ulaşmak için İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu oluşturdular&#8221; (Tevhid-i Efkar, 29 Nisan 1339 (1923).Hüseyin Avni Beyin bu açıklaması, Mustafa Kemal’in 1923 Ocak ayında İzmit’te gazetecilerle konuşması sırasında Grupların oluşumuyla ilgili olarak yaptığı açıklamalarla karşılaştırılırsa tarihsel gerçek daha net olarak açığa çıkmaktadır.</p>
<p>33.Birinci Grubun üyeleri, esasen çok farklı toplumsal kesimlere mensuplardı ve ayrıntıya inildiğinde birbirlerine göre farklı düşüncelere ve ideallere sahip oldukları anlaşılıyordu.Bu durumun grup içi birlikteliği tehdit ettiği kısa sürede anlaşıldığı için, Mustafa Kemal,“gizlice&#8221; (Gümüş, Birinci TBMM’nın Düşünce Yapısı, s. 178) grup içinde kendisine sadakatle bağlı kimselerden oluşan bir komite kurar. Komite yaklaşık 35 kişiden oluşur. Komitenin görevi; Meclisin gündemine gelecek konulan kendi aralarında tartıştıktan sonra,ulaştıkları kararları kendilerine yakın diğer milletvekillerine “telkin” etmektir. “Selamet-i Umumiye Komitesi” ismini alan bu komitenin “gizlice&#8221; teşekkülü birçok Birinci Grup üyesinin tepkisine neden olur ve bu kimseler grubu terk ederler. Fakat “Selamet-i Umumiye Komitesi” Birinci Grubun çekirdek kadrosu olarak Birinci Mecliste uzun süre faaliyetlerine devam eder. (Bkz: Erkul, “Milli Mücadele Hatıraları”, Vakit, 23 Mart 1954;Özalp, Milli Mücadele (1912-1922), C.l, s. 226)</p>
<p>34.Mustafa Kemal, İkinci Grubun sayısı ile ilgili olarak, 1923 yılının Ocak ayında çıktığı Batı Anadolu gezisi sırasında, İzmit’te gazetecilerle yaptığı konuşmada şunları söyler: &#8230;bu grup zaman zaman tenâkus etti [zaman zaman azaldı, çoğaldı)&#8230; 70’e kadar çıkmıştı. 74 filan vardı&#8221; (inan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s.59,60)</p>
<p><strong>35</strong>. Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, s.416</p>
<p>36.Şapolyo, Mustafa Kemal Paşa-Milli Mücadelenin İç Alemi, s.7ı</p>
<p><strong>37</strong>. Agaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s. 41, 50,51</p>
<p><strong>38</strong>. Tarih-4, s. 88</p>
<p><strong>39</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I1, s. 192</p>
<p><strong>40</strong>. Selek, Anadolu İhtilâli, s. 625</p>
<p><strong>41</strong>. Selek. Anadolu İhtilali, s. 628</p>
<p><strong>42</strong>. Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, s. 388</p>
<p><strong>43</strong>. Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, s. 7</p>
<p><strong>44</strong>. Güneş, Birinci TBMM&#8217;nin Düşünsel Yapısı, s. 383</p>
<p>45.Atatürk, Nutuk, C. 11. s. 653-663</p>
<p><strong>46</strong>. Atatürk, Nutuk, C. II, s. 691</p>
<p><strong>47</strong>. İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s. 58-60</p>
<p><strong>48</strong>. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C. I, s. 15,16</p>
<p><strong>49</strong>. Agaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s.41;Birinci Mecliste zabıt memuru olarak çalışan, görevi gereği üyelerin konuşmalarını yazan, her konuşmayı görevi gereği dikkatle dinleyen ve Meclisin bütün olaylarına yakından tanık olan H. Velded Velidedeoğlu gruplarla ilgili olarak tespiti şöyledir: “Birinci Grup Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşanın yöresinde odaklaşan “Mûdafaa-i Hukuk”grubuydu. Henüz bir siyasal parti niteliği yoktu&#8230; İlerici bir görünüm taşıyordu. İkinci grup ise bir tür muhalefet partisi görünümünde olup, o da parti değildi. Belirli bir lideri de yoktu. Ama konuşmalarına bakılınca Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş), İkinci Grubun başkanı olarak görünürdü&#8230; Bu grubun oluşturan üyeler genelde tutucu bir görüşe sahiptiler. Böylece iktidar karşısında muhalefette bulunan tutucu bir siyasal partinin hükümet icraatını denetleme görevini yapıyorlardı. Kimileyin bu yüzden Mecliste sert tartışmalar olurdu. Bununla birlikte iş vatan savunmasına, Yunanlılar ve onları tekleyen Batılı devletler karşısında kararlaştırılacak tutuma gelince her iki grup tek bir topluluk halinde birleşiverirdi.'(Velidedeoğlu, ilk Meclis, s. 242).</p>
<p><strong>50</strong>. Ağaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s.45,46,47</p>
<p><strong>51</strong>. İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Devrim Tarihi, s. 69</p>
<p>52.Orbay, Cehennem Değirmeni, C.II, s. 74; Kandemir, Hatıraları ve Söyledikleri ile Rauf Orbay, s.57</p>
<p><strong>53</strong>. Yirmi Yıl İçinde Cumhuriyet Halk Partisi, s.8,9</p>
<p><strong>54</strong>. Tunçay, T.C.&#8217;de Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s.47</p>
<p><strong>55</strong>. Zûrcher, Milli Mücadelede ittihatçılık, s. 229</p>
<p><strong>56</strong>. Zûrcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.37</p>
<p><strong>57</strong>. Gevgilili, &#8216;&#8221;İnönü Elli Yıla Bakıyor”, Milliyet Gazete si, 12 Eylül 1970.</p>
<p>58.Gevgilili,CHP ve Türkiye’yi Anlama Saati”, Milliyet Gazetesi, 5 Mart 1972.</p>
<p><strong>59</strong>. Ateş, Türk Devrim Tarihi, s. 165,166</p>
<p><strong>60</strong>. Akın, TBMM Devleti, s. 61</p>
<p><strong>61</strong>. Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması, s. 46</p>
<p><strong>62</strong>. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, s. 534</p>
<p><strong>63</strong>. Demirci, Birinci Meclls&#8217;te Muhalefet, s. 20</p>
<p>64.Demirel, Birinci Meclis&#8217;te Muhalefet, s. 27, 28</p>
<p><strong>65</strong>. Tahsin Demiralay’ın bu tespiti Rauf Orbay tarafından da aynen tekrarlanır; Orbay, Cehennem Değirmeni, C. 11, s. 213</p>
<p><strong>66</strong>. Demiralay, Arkada Bıraktığım Küçük İşaret Taşları, s. 102, 103</p>
<p><strong>67</strong>. Kandemir, Hatıraları ve Söyledikleri ile Rauf Orbay, s. 124</p>
<p>68.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 119 -122</p>
<p>69.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 917</p>
<p><strong>70</strong>. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.I, s. 27</p>
<p><strong>71.</strong>Bölüm incelendiği zaman, bütün tereddütlerden uzak şekilde anlaşılan odur ki, Birinci ve İkinci Grup arasında gerçekleşen tartışmalardaki temel konu, doğrudan doğruya rejim meselesidir.Ama,gruplar arasındaki çatışma,eski/yeni düzen yanlıları arasında değil,yeni düzenden yana olup da,bu düzende yasamanın üstünlüğünden yana olanlarla,yürütmenin üstünlüğünden yana olanlar arasında gerçekleşmiştir.</p>
<p><strong>72</strong>. Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili Ingiliz Belgeleri, s.96,97</p>
<p><strong>73</strong>. Mustafa Kemal, Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında ittihat ve Terakki cemiyeti hakkında olumsuz söz söyletmemiş ve kendisinin İttihat ve Terakkide bulunduğunu her zaman kabul etmiştir. Mustafa Kemal, Milli Mücadele yıllarında hem İttihat ve Terakkinin gizli örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa ile ve hem de Teşkilat-ı Mahsusaya mensup ittihatçıların kurduğu Karakol örgütü ile yakın ilişki içerisinde olmuştur. Ayrıca, Milli Mücadelenin bir çok komutanı İttihat ve Terakki üyesiydi. Mustafa Kemal, Milli Mücadele yıllarında İttihat ve Terakkinin önemli destek ve yardımlarını görmüştür. Tüm bu konularda yarıntılı bilgi için bkz: Akol, Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm; Ayrıca bkz: Tanör, Türkiye&#8217;de Kongre iktidarları, s. 136-139</p>
<p>74.Mustafa Kemal ile Enver Paşa arasındaki rekabet çok eskilere dayanıyordu ve sonuna kadar da sürmüştür. Bu konuda bkz: Cebesoy ,Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 145-147</p>
<p><strong>75</strong>. Villalta, Atatürk, s. 21 ve devamı; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I, s. 71 ve devamı; İrmak, Atatürk- Bir Çağın Açılışı, s.5</p>
<p><strong>76</strong>. Öztûrk, Atatürk&#8217;ün TBMM Açışı ve Gizli Oturumlardaki Konuşmaları, s. 72; Benzer ifadeler,bildiriler ve kanunlar için bkn:Goloğlu,Üçüncü Meşruiyet,syf;149-155<br />
<em><strong>TBMM</strong></em>Gizli Celse Zabıtları, C.I, s. 9</p>
<p><strong>78.</strong>Karabekir, <em>Paşalar Kavgası, s.</em> 101</p>
<p><strong>79.</strong>İlter Turan şöylesi bir tespitte bulunur: “[Milli Mücadele] Önderlerinin bile bir çoğu, ha­rekete yeni bir devlet kurmak için değil, ülkeyi işgalden kurtarmak ve eski rejimi yeni­den hakim kılmak amacıyla katılmışlardır&#8221; (Turan, <em>Cumhuriyet</em> Tarihimiz, <em>Temeller, Ku­ruluş, Milli Devrimler,</em> s. 56) &#8211;</p>
<p><strong>80.</strong>Atatürk, <em>Nutuk, C.</em> II, s. 690,691</p>
<p><strong>81</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. 3, s.81</p>
<p><strong>82.</strong>Atatürk, <em>Nutuk,</em> 2/718</p>
<p><strong>83</strong>.Atatürk, <em>Nutuk,</em> C. II, s. 838</p>
<p><strong>84.</strong>Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisi, s. 38,39</p>
<p><strong>85.</strong>Bkz: Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisi, s. 39</p>
<p><strong>86.</strong>Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 179</p>
<p><strong>87.</strong>Bkz: Irmak, “Atatürkçülüğün ilkeleri- İnkılâpların Fikir Temelleri”, s. 498; Enginsoy, “Atatürk Biyografisinden Sayfalar”, s. 596; Kili, <em>Atatürk Devrimi</em> s. 228</p>
<p><strong>88</strong><em>.“Milli sır”</em> anlayışını savunanlar arasında Ali Fuat Cebesoy da vardır. Kendisi, bir röpor­tajında konuya ilişkin şu açıklamaları yapar: “Anadolu’ya gelirken bana böyle söyledi [Vahdettin gönderdi, Vahdettin’in desteğini aldım vs gibi A.C.E.] diye söylediği zaman da en büyük payı da padişaha vermiş oluyor. Maksadı milleti yürütmek için. Eee meclis­te seksen tane hoca var. Seksen hoca var mecliste&#8230; Ama vatanperver adamlar bunlar. Ta­bii bunları harekete getirmek için efendim padişahta böyle söyledi [dedil. Manası, işte padişahta bizlen beraber demek istiyor” (İfade bozuklukları metne aittir. Cebesoy, Bilin­meyen <em>Hatıralar,</em> s. 354)</p>
<p>89.Kili. Atatürk Devrimi s. 137.138</p>
<p>90.Karpat. Türk Demokrasi Tarihi, s. 59</p>
<p><strong>91</strong>. Mumcu. Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, s. 56</p>
<p>92.TBMM Zahit Ceridesi. C. 19. s. 379-383</p>
<p><strong>93</strong>. TBMM Zabit Ceridesi. C.14, s.378</p>
<p><strong>94</strong>. Gologlu. Cumhuriyete Doğru, s. 243</p>
<p>95.TBMM Zahit Ceridesi. C. H.s. 423-443</p>
<p>96.TBMM Zabıt Ceridesi. C. 14. s.440;<br />
Mete Tunçay, Mustafa Kemal Paşa nın bu yorumu üzerinde durarak, Paşa nın kuvvetler avınım ilkesini Rousseauya mal etmesinin hatalı olduğuna dikkat çeker ve Rousseau’nun kuvvetler birliğini savunduğunu; kuvvetler ayırımı fikrinin ise Montesquie’den geldiğini belirtir (Tunçay, ‘Atatürk’e Nasıl Bakmak&#8221;, Toplum ve Bilim, Sayı 4, İstanbul, Kış 1978,<br />
s.91)</p>
<p><strong>97</strong>. TBMM Zahit Ceridesi. C 19, s. 101,102</p>
<p><strong>98</strong>. TBMM Gizli Celse Zabıttan. C2, s.578-579</p>
<p><strong>99</strong>. TBMM Zahit Ceridesi. C.21s. 285.286</p>
<p><strong>100</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C21, s. 303. 304</p>
<p><strong>101</strong>. TBMM Zabıt Ceride.si, C.2 s. 614.615</p>
<p><strong>102</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C Z., C.2, s. 618</p>
<p>103.TBMM Gidi Celse Zabıtları, C.3, s. 608-610</p>
<p><strong>104</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 22, s. 87.88</p>
<p><strong>105</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 26, s, 391-392</p>
<p>106.Gülmez, Kurtuluş Savaşında Anadolu’da Yeni Gün s 661</p>
<p><strong>107</strong>. TBMM Zábıt Ceridesi, C.26, s. 212-214;<br />
Mevcut bilgilerden, Yunus Nadi&#8217;nin, makalesinin bu derece tepki çekeceğini düşünmediği anlaşılıyor. Anlaşılan odur ki, tahminlerinin üstünde tepkiyle karşılaşınca, korkar ve ne yapacağını düşünmeye başlar. Bu konuda bazı bilgileri Kılıç Ali naklediyor: “Bizim o gutı aldığımız habere göre fırka içtimamda bu zevat [Ahmet Süreyya ve Rıfkı Beyleri Yunus Nadi Beye karşı nahoş vaziyet takınmağı dahi kararlaştırarak bunun için de ciddi tedbirler almışlardı. Binaenaleyh vaziyet oldukça mühim ve çok heyecanlıydı. Yunus Nadi Bey, içtima edilecek günün sabahı erken bir saatle Ankara’da Saman Pazarı’nda ikamet ettiğim evime geldi. Pek heyecanlıydı. Fırka’da ne gibi nahoş vaziyetlerle karşılaşagmdan tabii olarak endişe ediyordu. Kendini teskin ettim. Dâva onun değil, hepimizin dâvasıydı. Endişe ve heyecana lüzum olmadığını, meseleyi hakaret ve tecavüzlere meydan vermeden halle muktedir olduğumuzu söyledim. Sözlerimden memnun olmuştu. Birlikte Çankırı kapısında ikamet etmekte olan Kâzım Paşaya (Kâzım Özalp) gittik. Tesadüf bu ya. Kâzım Paşanın da o sabah güner ismindeki kızı doğmuş, kendisi pek telaşlı ve aynı zamanda sevinç içindeydi. Meseleyi Kâzım Paşa ile ayak üstünde konuştuk, sonra, onuda beraber alarak Keçiörende bulunan Maarif Vekili Necati ve Vasıf Beylere gittik, oraya arkadaşımız İhsan Beyi de çağırdık ve hep birlikte vaziyeti mütalaa ettik. Karşımızdaki zevatın haysiyet kıran herhangi bir hareketleri ve Nadi Beye yapacakları herhangi bir hücum ve hakaretleri karşısında ciddi mukabeleye karar verdik ve bu kararımızdan Çanka- yaya giderek Mustafa Kemal Paşayı da haberdar ettik. Müşarünileyh bizi şayanı hayret bir sükûnet içinde dinledi, bizi bu dâvada haklı ve tedbirleri yerinde gördü. Ertesi günü bizim tarafımızdan da bütün mukabil tedbirler alınmış ve bu yüzden mesele artık bir Yunus Nadi Bey meselesi olmaktan çıkmıştı. 30 Martta fırka içtima etti, lçtimada mezkûr makale bahis mevzuu oldu. Yunus Nadi Bey Makalesine saik olan tezahürü uzun, kanaat verdirici ifadeleriyle izah ederek yazılarından bir hakaret manasının çıkarılamayacağını söyledi. İhsan, Necati, Vasıf, Recep Peker ve diğer arkadaşlarımız uzun uzadıya makaleyi teşrih ve müdafaa ettiler&#8221; (Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarım Anlatıyor, s. 73)</p>
<p><strong>108</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.26, s. 214</p>
<p>109.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 45-47</p>
<p>110.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 47</p>
<p><strong>111</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 47</p>
<p>112.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 49</p>
<p>113.TBMM Zabıt Ceridesi, C.26, s. 212-214</p>
<p>114.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 47</p>
<p><strong>115</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 45</p>
<p><strong>116</strong>. Ali Şükrü Bey, Birinci Meclisin önde gelen, geniş kültüre sahip, aydın milletvekillerinden birisidir. Aynı zamanda İkinci Grubun seçkinlerindendir. Bu bölüm dahilinde konuşmalarından örnek olarak aldığımız pasajlardan da anlaşılacağı üzere Birinci Grubun politikalarının önde gelen bir muhalifi idi. Birinci Grubun, Meclisin üzerinde kişi otoritesinin oluşmasını sağlama yönündeki her türlü girişimini önlemek için oldukça gayretli bir fikri mücadele veren Ali Şükrü Bey bir gün aniden kaybolur. Başına kötü bir şey geldiği düşünülür ve Hükümetin konuyla ilgilenmesi istenir. Özellikle İkinci Grup üyelerinin ısrarlarına rağmen Hükümet bir süre konunun üzerine gitmez. Ali Şükrü Beyin akıbeti hakkında ciddi bir araştırmaya girişilmez. Bu süre içerisinde Ali Şükrü Beyin politik bir suikasta kurban gittiği söylentileri hem Mecliste ve hem de basında gündemi oluşturan bir konu haline gelir.</p>
<p>Nihayet Ali Şükrü Beyin cesedi, Çankaya yakınındaki bir bahçede bulunur. Kişisel bir muhalifi olmadığı dikkate alınarak, katilinin politik muhaliflerinden birisi olabileceği üzerinde durulur, özellikle de Meclis gizli oturumlarında Lozan Barış görüşmeleri sırasında Hükümete yönelttiği sert eleştirileri nedeniyle politik bir suikastın kurbanı olabileceği üzerinde durulur. Göründüğü kadarıyla cinayete kurban gitmesinin başka bir nedeni yoktur. Ancak katilinin kim olduğuyla ilgili somut bir isim gündeme gelmez.Bu arada. Topal Osman ismiyle tanınan ve bir zamanlar Karadeniz Bölgesinde Rumlara karşı başardı çete savaşları yürüttüğü için Mustafa Kemal Paşa tarafından ödüllendirilerek Yarbay rütbesiyle Çankaya ve Meclisi korumakta görevli muhafız alayının komutanı tayin edilen şahsın ortalıkta görülmemesi dikkatleri çeker. Topal Osman’dan kuşkulanılır ve aranmaya haşlanır. Araştırmalar sonunda Topal Osman&#8217;ın. Ali Şükrü Beyın katili olduğu anlaşılır ve bir bağ evinde gizlendiği tespit edilerek güvenlik kuvvetleri tarafından ablukaya alınır. Topal Osman, çıkan çatışmada öldürülür. Cesedi, bir müddet meclisin önünde ayaklarında asılarak ibret için tutulduktan sonra defnedilir.</p>
<p>Ali Şükrü Bey niçin öldürülmüştü? Bu o günün politik tartışmalarının geldiği noktayı aydınlatacak önemli bir sorudur. Konuyla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapan Mahmud Goloğlu da aynı soruyu sorar ve bu sorunun cevabını, o zamanki Meclis ikinci Başkanı Ali Fuad Paşanın. Meclis Basımevi Müdürü Feridun (Kandemir)’in, Başbakan Rauf Beyin,Topal Osman’ı ele geçiren Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Beyin anlattıklarından ve Meclisteki oturumların tutanaklarından hareketle bulmaya çalışır. Ulaştığı sonuç şudur: “Topal Osman Ağa, Ali Şükrü Bey&#8217;i niçin öldürmüştü?&#8230; Şöyle ki; bir kere Topal Osman Ağa sadece koyu cahil bir adam değil, aynı zamanda işkence ile adam öldürmekten zevk alacak kadar yaradılıştan vahşi huylu idi. öldüreceği kimsenin soyu, dini, yaşı, kişiliği onun için hiç bir değer taşımazdı. Bu nedenle, yanında ve emrinde bulunduğu Mustafa Kemal Paşaya muhalif düşüncede bulunan, bunu açıkça söyleyen ve Topal Osman Ağanın anlayışına göre kafa tutan bir kimseyi herhangi bir emir ve işaret almaya lüzum görmeden ve gözünü kırpmadan öldürebilirdi ve böyle bir kimseyi yaşatmamak istemesi onun huyuna da uygun düşerdi.</p>
<p>Kaldı ki; gerçekten Mustafa Kemal Paşaya büyük bağlılığı vardı&#8230; Nitekim; Ali Şükrü Bey&#8217;i öldürmeye kalkışması bu uğurdaki ilk davranışı değildi. Mustafa Kemal Paşa ile tanıştıktan ve onun emrine girdikten bir kaç ay sonra,Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşaya muhalefet ettiklerini her nasılsa çabucak haber aldığı biri doktor, biri yüksek mühendis iki genç hemşehrisini de öldürmek istemişti. Fakat onlar. Topal Osman Ağayı iyi tanıdıkları için, Ali Şükrü Bey gibi saf davranmamışlar ve ilk fırsatta yurt dışına kaçarak canlarım kurtarmış ve yıllarca yabancı ülkelerde yaşamışlardı&#8230; Bütün bunlardan ötürü; eğer Ali Şükrü Beyi Topal Osman Ağa öldürmüşse -ki Hükümet ve Meclise göre Topal Osman Ağa öldürmüştür ve fakat Mustafa Kemal Paşa hiç bir zaman ona “suçlu” dememiş, hep “sanık&#8221; demiştir- kesinlikle diyebiliriz ki; Topal Osman Ağa, Ali Şükrü Beyi Meclisteki sert muhalefetinden ötürü öldürmüştür” (Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, s.165,166)-</p>
<p>TBMM’ndeki Ali Şükrü Beyin ölümüyle ilgili konuşmalarda, özellikle İkinci Grup mensubu milletvekillerinin konuşmalarında, söz konusu cinayetin faili olarak Meclisten birisi işaretlenir. Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, sert ve Meclis iradesini ön plana çıkaran meşhur konuşmasında baginr: “Ali Şükrü’ye kıyan bilekleri keseceğiz. O bilekler, İsterse sırmalı paşa bilekleri olsun&#8221; (Velidedeoglu, İlk Meclis, s. 101 ;0 sırada Mecliste zabıt memurluğu yapan Velidedeoglu, Hüseyin Avni Beyin bu sözlerinin daha sonra yayınlanan Meclis Tutanakları Dergisinden çıkarıldığını belirtir a.g.e. s. 129). Ancak bu kimsenin ismi açıkça ifade edilmez. Bunun görebildiğimiz kadarıyla tek istisnası, o zamanlar Mustafa Kemal Paşanın gözdelerinden olan ve Lozan görüşmelerine katılan heyetle yer alan Rıza Nur’dur. Rıza Nur, Ali Şükrü Beyin öldürülmesiyle ilgili olarak şunları yazar; “(Topal Osman] şu vatana üç dört yıldır bence büyük hizmet etmiş kellesi koltuğunda çalışmıştır.</p>
<p>Çok ve müthiş hunhar idi&#8230; Vatan yolunda zannederek&#8230; iğfalatına kapılarak Ali Şükrü yû boğdu. Bu suretle kendi kellesini de verdi&#8230; Mustafa Kemal’e şahsi hizmeti de bü- un Tordan beri Osman’ın adamları muhafaza ediyordu&#8230; Sonra zavallıya hem cinayet yaptırdı,hem de kendi inayetini örtmek için Osman’ı kendi eli ile öldürttü. Hem de yanına sekiz adam daha arkadaş etti. Halâ Osman’a acırım. Bir gün Maliye Vekili Ferid’in odasında ve beş-altı vekilin yanında “Ben cahilim, fakat Türk’üm Müslümanım. Bu iki gayretle iyi yapıyorum diye yapıyorum. Yanlışsa doğrusunu gösterin, öyle yapayım” demişti. Bu faciayı, Osman&#8217;ı hatırladıkça hep bu sözleri kulağımda çınlar.” (Nur, Hayat ve Hatıratım, C.I1, s.386,387).</p>
<p>Ali Şükrü Bey’in öldürülmesini takiben Mecliste yaşanan süreç genel hatlarıyla şöyledir: Birinci ve İkinci Grup üyeleri arasındaki sert muhalefet Ali Şükrü Beyin ölümünü takiben daha da sertleşir. İkinci Grup, Birinci Grubu Ali Şükrü Beyin katiline taraftar olmakla itham ederken. Hükümette yer alan Birinci Grup mensupları da İkinci Gruba yönelik oldukça ilginç ve garip uygulamalara girişirler. Goloğlu bu gelişmeleri şöyle açıklıyor; “Ne var ki, olayın iki grup üzerindeki etkisi gün geçtikçe şiddetleniyordu. Cenazenin geçtiği yerlerde (Ali Şükrü Beyin cenazesinin Trabzon’a götürülüşü sırasında] ve özellikle Trabzon’da büyük törenler ve gösteriler yapıldı. Ali Şükrü Bey’e bağlı olanlar, toplum karşısında yaptıkları konuşmalarda olayın siyasi olduğunu ileri sürdüler ve sebep olanlara ateş püskürdüler. Birinci Grup mebusları da, Meclis çalışmalarında bütün şiddetleriyle İkinci Grubun karşısına geçtiler. Birinci Grubun Hükümetinde olduğu halde İkinci Grubun tuttuğu Diyanet işleri Bakanı Vehbi Efendi aleyhine, görevli din bilginlerine ait ödenekleri kendi seçim çevresindekilere vererek öteki yerlerdekilerini haksızlığa uğrattığı gerekçesiyle, gensoru verdiler ve “Ben kula kul olamam Tanrıya kul olayım yeter” diyen Bakanı güvensizlik oyuyla düşürdüler. Bütçe komisyonunun, Ali Şükrü Beyin ailesine maaş bağlanması hakkındaki raporuna karşı çıktılar, önce olumsuz oy verdiler.</p>
<p>Çoğunluk olmadığından ertesi birleşime kalınca da oylamaya katılmayarak birleşimin açılmasını engellediler. Bir daha da toplanmayarak Ali Şükrü Beyin ailesine maaş bağlanması hakkındaki teklifin kanunlaşmasını önlediler. İkinci Büyük Millet Meclisi’nde de, eskiden kalmış tekliflerden görüşülmeye değer olanlarla olmayanları ayırırken, bu teklif Birinci Büyük Millet Meclisine gelirken yolda bilinmez kişilerce öldürülmüş olan Trabzon Mebusu İzzet Efendi ile Gümüşhane Mebusu Ziya Beyin ailelerine “şehit” deyimi ile “va-tana hizmet&#8217;maaşı bağladılar.Rize Mebusu Ziya Hurşit Bey&#8217;e de ağır bir politik darbe vurarak meclis dışında bıraktılar.[Ziya Hurşit İkinci Grup mensuplarından ve Ali Şükrü Bey&#8217;i çok sevenlerdendi.] ve yerine ağabeyi Faik Bey&#8217;i ordu Mebusluğuna seçtirdiler.&#8221;Birinci Dönem Büyük Millet Meclisi üyesi iken Birinci İnönü Savaşında,Kazancı sırtlarında,İkinci Süvari Grubunun safları arasında savaşa katılarak Dumaköy Batısında Kazancı Bayırında Ümidalaki Köyü çevresinde geçen düşman siperlerine Afyon Mebusu Memduh Necdet Beyin komutasında olarak ateş baskını yapan sekiz mebustan biri olarak düşmana karşı fedakarlıkla çarpıştığı” için, Ziya Hurşit Bey’e verilmek istenen özel Kurdeleli İstiklal Madalyası hakkındaki Milli savunma Bakanlığı teklifini kabul etmediler. Buna karşılık, aynı gerekçe ile başka mebuslar için yapılan teklifi kabul ettiler.” (Go- loglu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 168, 169).</p>
<p>117.TBMM Zabıt Ceridesi, C. 28, s. 227</p>
<p><strong>118</strong>. Sezgin, Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu, s. 103</p>
<p><strong>119</strong>. İsmet İnönü, Meclisin yenilenmesiyle ilgili düşüncelerin M. Kemal’in zihnini 1922’nin Mart ayında meşgul ettiğini ve bu konuda kendisiyle yazıştığını, “Artık Meclis ile beraber çalışmamız mümkün olmayacak, Meclisin faaliyetine nihayet verdikten sonra orduda ve memlekette hasıl olacak vaziyet hakkında mütalaan nedir?” diyerek düşüncesini sorduğunu, kendisinin de böylesi bir girişimin “şimdilik uygun” olmayacağını bildirdiğini belirtir. (İnönü, Hatıralar, C.II, s. 107,108)</p>
<p><strong>120</strong>. Dönemin gazetecilerinden İsmail Habip Sevük, Mustafa Kemal’le bir röporuj için Çankaya’ya gider. Mustafa Kemal amacının “feı? gibi bir meclis yapmak&#8221; olduğunu belirtir.Bunun üzerine İsmail Habip sorara: “Demek Meclis feshediliyor?&#8221;. Bunun üzerine arala-rında şu konuşma geçer: &#8220;Nereden biliyorsun?” der gibi yüzüme baktı. “Kız gibi bir meclis yapalım da buyurdunuz da&#8221;. O sözü ağzından kaçırdığına pişman olmuş gibi görünen bir tavırla dedi ki: “Hayır, Meclis fesh olunmuyor, olunamaz. Yalnız kendi kendine tecdidi intihaba karar verecek!&#8221; ve arkasından tenbih etti “Şimdilik bunu kimseye söylemeyeceksin ha!&#8221; (Sevük, Atatürk için, C.l, s. 274)</p>
<p>121.“Lozan görüşmelerinin seyri İkinci Grubun gücünü artırmasına ve Mustafa Kemal Paşanın Birinci Grubun kontrolünü elinden yavaş yavaş kaçırmaya başlamasına neden olmuştu (Akın, TBMM Devleti s,. 63). Meclis’in yenilenme nedeninin Lozan olduğunu bir çok kimse ifade eder, örneğin: Harris, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, s. 176; Genços-man, Devleti Kuran Meclis, s. 59; Göldaş, Takrir-i Sükûn Görüşmeleri, s. 77, 343.</p>
<p>122.Güz, Türkiye’de Bastn- İktidar ilişkileri, s.74</p>
<p><strong>123</strong>. “İsmet Paşa Lozanda iken ve konferans inkıtaa uğrayıp Ankara’ya avdet ettikten sonra, Meclisteki muhalefet öyle şahlanmıştı ki, vaziyetten ürkmemek imkânı yoktu. Hatta Mü- dafaa-i Hukuk Grubu içinde dahi muarızlar peyda olmıya başlamıştı. Hükümetin işi çıkarması imkânsız bir hâl almıştı&#8221; (Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s. 94)</p>
<p>124.Birinci Meclisin önemli tanıklarından H. Velded Velidedeoglu’nun Birinci Meclisle ilgili bir tespiti şöyledir: “Dışarıdan sanıldığı gibi Birinci Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın her dediğini yerine getiren bir “uydu Meclis&#8221; değildi. Zaman zaman üyelerden kimileri herhangi bir konuda Mustafa Kemal Paşa’nın görüşlerine karşı çıkar, Paşa konuşma kürsüsüne gelerek düşüncelerini tekrar tekrar savunmak zorunda kalırdı. Yani yetkileri bakımından diktatör niteliğinde olan bu Meclis, içişleri yönünden tam demokrat bir Meclisti&#8221; (Velidedeoğlu, ilk Meclis, s. 243).<br />
1920-1927 dönemi çerçevesinde Basın-lktidar ilişkisini araştıran Nurettin Güz ise, Niyazi Berkes ve Ş. Süreyya Aydemir’i referans göstererek “Mustafa Kemal, Birinci Meclise tam hakim değildi. İstediklerini de tam olarak kabul ettirememekteydi” tespitinde bulunur (Güz, Türkiye’de Basın- İktidar İlişkileri, s. 69,70)</p>
<p><strong>125</strong>. Bu konuda Burdur Milletvekili İsmail Suphi Beyin Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma son derece önemlidir. Bu konuşma için bkz: TBMM Zabıt Ceridesi, 1. Devre, C.28, s. 285- 286; ayrıca bkz: Velidedeoğlu, İlk Meclis, S. 239,240)</p>
<p><strong>126</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.l, s.328,329</p>
<p>127.Burada sorulması gereken bir soru vardır: Meclisin yenilenmesi isteğinin arkasında, teklif sahiplerinin gizledikleri herhangi bir amaçlan var mıydı? Bu soruya, o günlerin olaylarından anlaşıldığı kadarıyla “vardı&#8221; demek mümkün görünüyor. Hatta bir çok amacın varlığından bahsedilebilir. Yine gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla, o sıralar sürmekte olan Lozan görüşmelerinin. Meclisi feshetme kararının en önemli nedenlerinden birisi, hatta asıl nedeni (Güz, Türkiye’de Basın-lktidar İlişkisi, s. 123) olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki: Her ne kadar Lozan Antlaşması uresmi söylem” tarafından büyük bir başarı olarak takdim edilegelmiş ise de, esasında Lozan Antlaşmasının elde edilen askeri başarının karşılığı olup-olmadığı tartışmalara son derece açık olması nedeniyle Birinci Meclis tarafından onaylanmadığını ve sert tartışmaların konusu olduğunu biliyoruz. Birinci Grup halâ tamamıyla açıklığa kavuşturulamamış nedenlerden dolayı bu antlaşmanın Meclis tarafından onaylanmasını istiyordu. Ancak, bilhassa İkinci Grup mensubu Milletvekilleri antlaşmayı çok başarısız ve Türkiye’nin aleyhine bulurlar; bu nedenle de onaylamaya yanaşmazlar. Gizli oturumlarda uzun uzadıya yapılan görüşme ve tartışmaları takiben Lozan antlaşmasının Birinci Meclis tarafından onaylanmasının mümkün olmayacağı açıkça anlaşılır. (Konuyla ilgili Mecliste yapılan Gizli oturumlardaki konuşmalar için bakınız: TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.IV)</p>
<p>Lozana giden heyette yer alan Rıza Nurun hatıratından öğrendiğimizie göre;Batılı Devletlerin temsilcileri Lozanda Türk heyeti tarafından kendilerine verilen bazı taahhütleri gerçekleştirecek bir Meclisin teşekkülü arzusunu taşıyorlardı, işte bu durumun Birinci Meclisin feshinde asıl önemli unsuru oluşturduğu anlaşılıyor. Konuyu Rıza Nur’un hatıralarında şu şekilde buluyoruz: “Ankara&#8217;ya döndüğümüz vakit, Meclisi, bize (Heyet-i Murahhasa)ya düşman halinde buldum. Hafî celselerde bir hafta kadar bizi tenkit ettiler&#8230; İkinci Grup Mebusları şiddetle Raufun [Rauf Orbay-Başbakan] da aleyhindeler. Ra-uf tan pek çok şikayet ediyorlar. Ve: &#8220;Bu adam bizimle ne konuşuyor, Mustafa Kemal ile ne konuşuyor, Mustafa Kemal ile ne yapıyor?&#8221; diyorlar. Ali Şükrü vakay-ı cinayetini derhal Meclisin feshi meselesi takip etti. Mustafa Kemal buna nutkunda başka türlü sebep gösteriyor. İşe tamamıyla vakıfım. Kendisine bunu gece evinde söyleyen de benim. Bu ağır bir iştir. Ama bu fikri ileri sürdüm. Çünkü önümüzde sulh mes’elesi var. Bu da hayati iştir.</p>
<p>Meclis muhalefeti makul şekilde değildir. Haddi mârufu geçmiş. Türlü hâdiseler olacak&#8230; Bu vakalardan konferans zarar görecek. Frenklerin zihniyetinde kuvvetli bir hükümet. Meclisi feshe muvaffak olursa, Frenkler &#8220;Ha! Hükümet çok kuvvetlidir&#8221; derler. Uslu uslu ve adetâ hürmetkârane müzakere ederler. Nitekim ikinci defa Lozan&#8217;a gidişimizde Frenk delegeleri bir kısmından &#8220;Hükümetiniz kuvvetli ve sağlam imiş. Meclisi fesh etti&#8221; sözünü işittim. Ve yine seçimleri hükümetin kazanıp kazanamayacağını da bize sordular. Ben de &#8220;Muhakkak&#8221; dedim. Nitekim, seçim hükümet lehine bitince iyice kani oldular ve müzakereye devam ettiler. O vakte kadar bir tereddüt ve intizar devresi geçirdikleri görülüyordu. Mustafa Kemal Heyet-i Vekile&#8217;yi Raufun evinde topladı. Meclisin feshini de onlara kabul ettirdi. Fırka heyeti idaresini getirmişti. Onlar itiraz ettiler. Bir iki gün içinde onları da tehdit ile razı ettirdi. Sonra fırkasını kâmilen içtima ettirdi. Bunlara da türlü vasıtalar ile feshi kabul ettirdi. Teşkiiât-ı Esasiye mücibince Meslis&#8217;i feshe kendi karar vermesi lâzımdı. İkinci Grup da Osman Ağa vak’asından derin bir surette müteessir olmuştu. Korkmuş, alıklaşmış gibi idiler. Baktılar ki rey vermeseler kendi başlarına da bir vak&#8217;a gelmesi muhtemel. Kolaylıkla razı oldular. Meclis feshedildi&#8221; (Nur, Hayat va Hatıratım, C.II, s. 365,396).</p>
<p>Olayların tanığı Fethi Okyar’dan hareketle Cemal Kutay ise şunları anlatıyor: &#8220;Lozan&#8217;da müzakereler çok sert ve çetindir. Türkiye Birinci Büyük Millet Meclisi, görüşmeleri adım adım takip etmektedir. Artık İkinci Grup olarak bilinen muhalefete bağlı milletvekilleri, sulh üzerinde hiç bir fedakarlık yapılmaması üzerinde devamlı ve aşırı duyarlık içindedirler&#8230; Artık bilinen şudur: Birinci Büyük Millet Meclisi, anlaşmaya varılmış taraflarıyla Lozan&#8217;ı asla tasdik etmeyecektir&#8230; [Mustafa Kemal açısından] Ortada tek çare kalmaktadır: seçimlerin yenilenmesi&#8221; (Okyar, Fethi, Üç Devirde Bir Adam, s. 332-337).</p>
<p>Lozan görüşmeleri kesintiye uğrayınca Ankara’ya dönen heyet başkanı İsmet İnönü, Mecliste son derece sert bir havayla karşılaştığını anlattıktan sonra şöyle der: &#8220;En büyük sıkıntıyı çeken Atatürk’tü. Son günlerde Atatürk’ün idaresine karşı muhalefet şiddetlenmişti* (İnönü, Hatıralar, s. 106).</p>
<p>İkinci Meclisin ilk aylarında Heyet-i Vekile Reisi (Başbakan) ve dönemin en önemli tanıklarından birisi olan Ali Fethi Okyar, hatıralarında, birinci Meclisin feshedilme nedeninin tamamıyla Lozan’la irtibatlı olduğunu ifade eder: “Lozan’ın varılmış neticeleriyle kabul edilebilmesi çok güçtür. Ortada, tek çâre kalmaktadır: Seçimlerin yenilenmesi&#8230;” (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.333)</p>
<p>Kitabı, ilk olarak, 1929 yılında yayınlanan ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk yıllarına bizzat tanık olan D.V. Mikusch da, Birinci Meclisin feshedilmesini doğrudan Lozan’la irtiballandırır: “Mustafa Kemal için durum kritikti&#8230; Lausanne’a götürmüş olduğu politikası, tümüyle karaya oturmuştu. Parlamentodaki söylev savaşı dokuz gün ve birkaç gece sürdü&#8230; Muhalefet öylesine güçlenmişti ki, Mustafa Kemal’in planladığı büyük işlerin gerçekleştirilmesi, bu Millet Meclisi’yle düşünülemezdi&#8230; Verdiği kararı, her zamanki gibi, hızlı eylem izledi. Gecenin bir yansında bakanlar ve parti liderleri telefonla toplantıya çağrıldı, (Hükümetin Birinci Grup tarafından teşkil ettiği hatırlanmalıdır] gerekli şeyler hazırlatıldı. Ertesi gün genel kurula önerge verildi: Meclisin feshi ve yeni seçimler.</p>
<p>Önerge kabul edildi. 2 Nisan 1923’te devrim meclisi, 1920’den beri sürekli toplantı halindeki meclis, yeni Türkiye’nin birinci Millet Meclisi sona erdi. Muhalifler yeni seçimle daha da güçleneceklerini umdularsa da, hayal kırıklığına uğradıklarını gördüler. Mustafa Kemal daha önceden önlemlerini almıştı” (Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, 339,340).</p>
<p>Bütün bu açıklamaları teyit etmesi açısından Mustafa Kemal’in 14 Ocak 1339 (1923) tarihinde Lozan Heyeti başkanı İsmet İnönü&#8217;ye gönderdiği 247 sayılı şifre telgrafı son derece önemlidir. Söz konusu telgrafta durum kısaca şöyle ifade edilir: “Mecliste vaziyet şimdilik tahkim edilmiştir&#8221; (Şimşir, Atatürk île Yazışmalar, s. 462).</p>
<p>Birinci Meclis son toplantısını 16 Nisan 1923’te yapar. Ancak bu toplantının ikinci oturumunda çoğunluk bulunamadığı için toplantı 21 Mayıs’a ertelenir. 21 Mayıs’ta da çoğunluk bulunamadığı için toplantı yapılamaz ve bir sonraki toplantı İkinci Meclisin milletvekilleriyle 11 Ağustos 1923’te yapılır. 16 Nisan-11 Ağustos arası, tarih açısından son derece önemli bir dönemi teşkil eder. Bu dönemde Lozan Antlaşması imzalanır. Mustafa Kemal, Türk Heyetinin başkanı ismet İnönü’den Antlaşmayı imzalamasını ister ve Türk Heyeti antlaşmayı 24 Temmuz’da imzalar. İkinci Meclis ilk toplantısını 11 Ağustos’ta yapar ve bu meclisin “ilk ele aldığı mesele ise Lozan Barış Antlaşmasının onaylanması (23 Ağustos 1923)&#8221; (İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, s. 128) olur. Bu son derece ilginç bir süreçte gerçekleşir.</p>
<p>Anlaşıldığı kadarıyla, hiç muhalefetsiz bir şekilde Lozanın Meclis tarafından onaylanmasının şüphelere yol açacağı düşünüldüğünden, bir gün önce milletvekillerine amacı gerçekleştirmeye yönelik bir rol dağılımı yapılır: Gazi, Müdafaa-ı Hukuk Grubu’nu toplar ve kimlerin leh, kimlerin aleyhte konuşacaklarının belirlenmesini ister. Bu arada bazı tipik olaylar da geçer: Lozan’ın birinci safhasında iktisat müşaviri olarak bulunan ve Duyun-u Umumiye’nin altın esası üzerinden ödenmesi felaket kararını degiştirten Mahmut Celâl Bey (Bayar) aleyhte konuşmak isteyince Gazi şu gerekçe ile önler: “Siz Hey’et’te müşavir idiniz” der&#8230; Lozan üzerindeki görüşmeler, 21-23 Ağustos günleri arasında fâsılasız sürer. Bu arada, tarihin ibreti şudur: Önceden kararlaştırılmış olsa da, tenkitler içinde, öylesine tarihsel gerçeklerle örülü olanlar vardır kı, olayların yığdığı gerçekler arasında hak kazanmışlardır: Mersin Meb’usu Ramazanoğlu Niyazi Beyin, şair Yahya Kemal Beyatlı’nın, Ordu Müftüsü Aydın Meb’usu Esad Hoca’nın Meclisi ağlatan seslenişleri gibi&#8230; Ve Meclis, 213 kabul, 14 red oyu ile Lozan’ı tasdik eder”(Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 336,337)</p>
<p><strong>128</strong>. Arıkoglu, Hatıralarım, s. 323</p>
<p><strong>129</strong>. Gologlu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 191</p>
<p><strong>130</strong>. Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 13</p>
<p><strong>131</strong>. Hıfzı Veldet Velidedeoglu’nun, iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre yapıldığını,ancak illerdeki seçimlerin &#8220;formaliteden&#8221; öteye geçmediği belirttiği 1923 seçimleri, Halk Fırkası tarafından gösterilen adayın mutlaka seçilmesi esasına göre sonuçlanır. (Velidedeoglu, Milli Mücadele’de Anadolu, s. 246). Adaylar belirlenirken, adayın kendisine birşey sorulmamış ve hatta hiçbir bilgi verilmemiş olması, seçimin bir diğer ilginç yönlerinden birisini oluşturur.</p>
<p>Bu konuda Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nun anlattıkları ilginçtir. Yakup Kadri, kendisinin ve Hakkı Tank (Us)’un İstanbul’dan aday gösterileceğini düşündüğünü; ancak, İstanbul listesi açıklanınca derin bir hayrete düştüğünü, çünkü hem kendisinin ve hem de Hakkı Tarık’ın isminin listede bulunmadığını belirttikten sonra;daha sonra kendi ismini Mardin. Hakki Tarık’ın ismini ise Giresun listesinde görünce şaşkınlığını bir kat daha arttığını belirtir. (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 34)</p>
<p><strong>132</strong>.&#8217;Posta Telgraf Umum Müdürü Sabri Toprak Bey de seçim bürosu içtimaına sık sık çağrılıyor,mebus namzetleri hakkında malûmat toplanıyordu. Sabri Bey İttihat Terakki Cemiyeti’nin Kadıköy katibi mesullügûnü yaptığından şahıslar hakkında etraflı malûmatı vardı&#8221; (Ankoğlu, Hatıralarım, s. 323)</p>
<p><strong>133</strong>. Mete Tunçay bu üç kişinin isimlerini verir: 1- Ali Rıza (özdarende) Efendi (Amasya), 2- Mehmet (Dinç) Bey (Biga), 3- Rıza Bey (Kırşehir) (Rıza Bey 1926 yılında Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idam edilir) (Tunçay, T.C.’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.55)</p>
<p><strong>134</strong>. Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarım Anlatıyor, s.120</p>
<p>135.Tevhid-i Efkâr, 5 Mayıs 1923</p>
<p>136.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 138,139;&#8217;Mustafa Kemal Paşa’nın, intihap[seçim] heyetinin başında bilfiil intihap işlerine çok yakından müdahale etmesi, Meclis ve hükümetin tarafsızlığını ister istemez ihlâl ediyordu&#8230; İntihap sırasında Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ve Halk Fırkası Reisi olarak seçim işleriyle bizzat meşgul olmuş, aynı zamanda Başkumandanlık sıfatını da muhafaza etmişti&#8221; tespitinde bulunan Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir’inki ile örtüşen düşünceler dile getirir: “Yeni başlayan siyasi hayatımızda Mustafa Kemal Paşa, Halk Fırkası’nın başına geçerek kurulacak diğer siyasi fırkalarla karşı karşıya gelmek gibi bir durum iktisap etmişti. Halbuki fırkaların üstünde tarafsız bir Devlet Reisi makamında kalabilirdi. Fakat öyle olmadı” (Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.I, s. 344, 345)./</p>
<p><strong>137</strong>. Kandemir, Hatıraları ve Söylediklerim ile Rauf Orbay, s.127</p>
<p>138.Nur, Hayat ve Hatıratım, C.2. s. 396</p>
<p><strong>139</strong>. Zeki Beyin hatıraları 1923 seçiminin içyüzünü göstermesi açısından oldukça önemli belge niteliğindedir. Mahir İz tarafından nakledilen söz konusu hatıraların bir kısmı şöyle- dir:</p>
<p>“O zaman intihabat vilayetlerde ayrı ayrı yapılıyor ve kaza merkezlerinde bile birer ikişer gün fâsıla ile müntehib-i sâniler rey veriyorlardı. Bugünkü gibi bütün memlekette bir anda ve bir günde meb’us seçimi yapılmıyordu.<br />
[Gümüşhane’de] ilk intihab Kelkit kazasına emir verildi. Süvari Seyyar Jandarma Taburu, kaza merkezini ihâta ederek Tabur Kumandanı bir müfreze ile ayrıca Belediye Dairesini çevirip kendisi de içeri girdi. Aynı zamanda Jandarma Kumandanı, kaymakam vekili de tedbir alarak Belediye dairesine dahil oldu.</p>
<p>Müntehib-i sâniler de tamam olduğundan Belediye Reisi Hacı Alâeddin Bey merhum ayağa kalkarak: “Büyük müsafirlerimiz biz şimdi mebus intihabına başlayacağımızdan, sizlerin Belediye Dairesinden lütfen çıkmanızı rica ederiz. Arzu buyrulur ise, yanımızdaki ufak odada oturunuz” demesi üzerine, Süvari Binbaşısı ile Kaymakam Vekili olan Jandarma kumandanı: “Biz, buraya intihabı yaptırmak için geldik, intihap bizim yanımızda yapılacak ve her müntehib-i sâninin yazdığı veyahut yazdıracağı pusulaları göreceğiz. Hükümetin istedikleri adamlardan başka hiç kimseye rey verilemez&#8221; dediler.</p>
<p>Bu açık ve sarih tehdit karşısında Belediye Reisi Hacı Alâeddin Bey merhum: “Efendiler, bizim elimizdeki intihap Kanununda sizlerin bulunacağına dair hiçbir kayıt yoktur ve halk da kendi vekilini kendisi seçeceğine ve buna karışanların ağır cezalara çarptırılacağına dair maddeler de vardır. Hükümet istediğini yapacaksa, daha bu ahaliyi aylardan beri köylerinden niçin tedirgin edip, bu mahsul zamanı yerlerinden oynattınız? Kaza idare Meclisi karan ile yapılır, biterdi. Biz de bu eziyetlere katlanmazdık. Ben sizi, burada bırakamam. Elimdeki kanun da bunu emrediyor.”</p>
<p>Binbaşı ve Jandarma kumandanı: “Biz emir aldık. Müntehib-i sâniler hükümetin gösterdiği zevata reylerini verecek. Vermedikleri takdirde biz verdirteceğiz. Başka münakaşa istemez.” diyerek kesip atarlar. Bunun üzerine Hacı Alâeddin Bey: “Madem ki böyle emir aldınız, böyle arzu ediyorsunuz, bizler de Kazâ namına Mebus intihabına iştirak etmiyoruz ve çıkıyoruz. Sizler de istediğiniz gibi oturabilirsiniz&#8221; deyip, bütün müntehib-i sânilerle beraber Belediye Dairesini terk ederek, kasaba içerisine dağılırlar. Neticenin bu hâli kesbedecegini hiç de ümid etmeyen kumandan ve kaymakam vekili hayretler içerisinde şaşırırlar, binbaşı doğruca telgrafhaneye koşup, evvelce aldıkları talimat dairesinde Mustafa Kemal Paşa’yı aramaya mecbur kalır. Bir buçuk saat zarfında irtibat temin edilerek, Kelkit Belediye Reisinin ve müntehib-i sânilerin aldığı vaziyet Mustafa Kemal Paşa ya bildirilir. Mustafa Kemal Paşa, Belediye Reisini telgraf başına çağırmalarını emreder. Reis Hacı Alâeddin Bey’i hanesinden çağırırlar. Milyonlarca insana numune olacak şekilde medeni cesaretini gösteren bu hamiyetli Koca Türk telgraf odasına girerken, Mustafa Kemal Paşa karşısındaymış gibi fesini düzeltmiş ve ceketinin önünü iliklemekle velev gıyabında bile olsa büyüğüne karşı tazimini göstermiştir.</p>
<p>Muhabere memuru Mustafa Kemal Paşa’ya, Belediye Reisi’nin hazır bulunduğunu ve aldığı vaziyeti haber vermesi üzerine; Mustafa Kemal Paşa: “Reise selâmlarımı söyleyiniz&#8221; demiş. Reis de bilmukabele Paşa&#8217;nm ellerinden öptüğünü bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa: “Hacı Bey! Benim size gönderdiğim mebuslara rey verecek olursanız, hem sizin ve hem de memleketiniz hakkında çok iyi olur. Ve siz de, memnun olursunuz. Zeki Bey’i biz boş bırakmayacağız. En yakın zamanda onu en büyük memuriyetlere koyacağız. Kelkit ahâlisine de selâmlarımı söyleyiniz. Tekrar ediyorum, Zeki Bey hakkında hiç merak etmeyiniz&#8221;. Hacı Alâeddin Bey: “Paşam ellerinden öperim. Bu benim elimde değildir. Halk and içmiştir. Zeki Bey Umumi Harpte bizim ölümüze tabut, dirimize beşik olmuştu. Bizi her türlü felâketten kurtarmış, harpten sonra da açlıktan ölüm tehlikesine gelen ahalinin imdadına yetişerek bize hem yiyecek ve hem de tohumluk temin etmiştir. Eğer bizi istemiyorsan, birer kağnı bir de massamız vardır. Yer gösterin gidelim. Biz vekil olarak Zeki Bey’i istiyoruz.&#8221; Mustafa Kemal Paşa: “Massa nedir? diye sual etmesi üzerine, Memur İsmail Efendi, arabaya koşulan hayvanatı sürmek için, iki metre uzunluğunda bir değneğin ucunu sokulan bir çivinin massa tabir edildiğini izah eder. Mustafa Kemal Paşa: “Binbaşı ve Jandarma Kumandanı orda mıdır?&#8221; sualine karşı da, muhabere memuru “Evet, buradadırlar Paşam&#8221; cevabını verir. Mustafa Kemal Paşa, onlara hitaben. Çekiliniz! Ve intihabı serbest bırakınız.</p>
<p>Bu nisbette azimkâr olan bir halka fazla tazyik yapılamaz&#8221; derler. Bunun üzerine ikindiye yakın mûntehib- i saniler Belediye Dairesinde tekrar içtima ederek iki rey muhalife karşılık bütün reyleri bana verdiler; diğerleri, birçok kimseler dağıtıldı. Bu hali haber alan Seyran jandarma kumandanı ve aynı zamanda Kaymakam Vekili, Belediye Reisi’ne gidip yalvararak, aman beni tehlikeli bir mevkie düşürmeyiniz. Reyleri şimdiden taksim edelim. Tam ve mutlak biri Zeki Bey’e diğer reyleri de Celal Bey’e, Haşan Fehmi Bey’e, Rıza Bey’e, Asım Bey’e bu dördüne taksim edelim. Reis Giriftzâde Mehmed Bey’i ancak bu şekilde iknâ edebilirler. Ve Seyran’da reyler açık açık yazılarak Reis Mehmed Beyin kontrolünden geçtikten sonra intihab bu şekilde yapılır. Dorul kazasına gelince, iki kazanın müntehib-i sânilerine müsavi olan bu daire-i intiha- biyyede Gümüşhane Jandarma Kumandam ve aynı zamanda Vali vekili olan Osman Bey, aşağıdaki telgrafı Dorul Jandarma Kumandam ve Kaymakam Vekili olana çeker:</p>
<p>“Dorul Kaymakam Vekâletine<br />
İntihab hakkında Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinden alman telgrafname kazanıza da ta’mimen bildirilmişti. Telgrafnâme münderecatı dikkat nazarınıza alarak, her neye mal olursa olsun Hükümet namzetlerinin kazandırılması elzemdir.<br />
Vali Vekili ve Jandarma Kumandanı Osman&#8221;<br />
Güzergâhta bulunan bu kasaba en çok nüfus kesâfetine malik olup, vürud eden münte-hib-i sâniler Belediye dairesinde içtima ederler. Toplantiya jandarma kumandanı mûsellah kuvvetlerle girerek yukarıda yazılı telgrafı aynen reis ve müntehib-i sânilere tebliğ ettikten sonra muhalif bir rey verenin canlı olarak buradan çıkamayacağını da söyler.Gördün mü Hâkimiyet-i Müliyeyeti(İz, Yılların İzi, s. 406-409)</p>
<p>Sonuçta. Zeki Rey bütün engellemelere rağmen milletvekili seçilir ve Ankara&#8217;ya gider. Ancak hiçbir zaman takipten ve sıkıntılardan kurtulamaz, İzmir Suikastı olayına ismi karıştırılır ve yargılanır. Suçsuz bulunur,idam kurtulur. İkinci Meclisin sonuna doğru İstanbula  yerleşir bu donemle ilgili anlattıklarından bir kısmı  konumuzu ilgilendir mesi açısından  önemlidir;</p>
<p>&#8220;Her birimizin peşine birer sivil memur tuttular Gittiğimiz geldiğimiz, oturduğumuz yerler, kiminle konuştuğumuz günü gününe, saati saatine tespit ediliyordu. 1927 senesi nihayetlerine doğru, yani devrenin hitamında pılıyı pırtıyı toplayarak İstanbul&#8217;a döndük.Üçüncü devreyi İntihabiyyede tabiatıyla bizleri namzed gösterecek değillerdi. Her tarafta gösterilen namzetler, bile kaydu şart Mebus olarak tayin edildiler.</p>
<p>Bari yakamıza bıraksalar, hayır o da yok.Evrim Katırcıoğlu Hanının yukarısında, Yeşildirek Polis Karakoluna muttasıl bulunuyordu. Sokak kapısının tam karşısındaki hanın kapısı içinde daima iki sivil memur kapımızı kontrol altında bulundurmakta, ben sokağa çıktığım vakit biri beni takip eder, diğeri haneye girip çıkanlara nezâret ederdi. Hal bu mihval ûzere devam etmekte iken, yeniden iş hayatına katılmak mecburiyeti hasıl oldu. Memleketim olan Gümüşhane&#8217;ye gitmek üzere vapura bindim. Telgraflar benden evvel bütün iskelelere ve Trabzon&#8217;a yetiştirilmişti,.. Memlekette bir hafta kaldıktan sonra bir miktar yağ tedarik edip, İstanbul&#8217;a sevk etmek üzere Kars&#8217;a gitmeğe karar verdim&#8230; Kars&#8217;tan 2300 kilo kadar tuzsuz paket yağı alarak, ambalajların da yaptırıp, bıraktım. Sıcaktaıı erimesin diye üç ay sonra sevk edeceklerdi. Bu müddeti memlekette geçirerek, malların yola verilmesini istedim. Bir kamyonla gelen yağları da alarak deniz yolu ile İstanbul&#8217;a avdet ettim, Gelir gelmez memurlar yine peşimize takıldılar.</p>
<p>Numuneyi bazı yağcılara inle ederek, üçer, beşer yüz kilo üzerinden fiyatça mutabık kaldıktan bir yarım saat sonra bu adamlar, nakliyat ambarına gelerek yağlan alamayacaklarını bildirdiler. Hayret ettim. &#8220;Ben size piyasadan daha ucuz veriyorum. Niçin almıyorsunuz?&#8221; dedim. Biri, eskiden beri tanıdık olduğu için: &#8220;Sana açıkça söyleyeyim ki, sizden mal alamayız. Esbabı ise, siz çıkar çıkmaz, mağazaya sivil polis geldi&#8230; polisler bizi de mimleyecekler. Bu da bizim işimize gelmez. Onun için sarf-ı nazar ettik.&#8221;</p>
<p>Bu yağları bizim satmamıza imkân olmadığını anlayınca komisyoncu vasıtasıyla satmağa mecbur oldum ve lâzım gelen talimatı da verdim. Ben ayrılır ayrılmaz, komisyoncuyu takibe başlarlar. Ne konuştu, ne söyledi, zavallı adam bir daha yanıma gelmeğe korkarak mektupla vaziyeti bana bildirdi. Ve bu işi yapamayacağını anlattı&#8230; Neticede yağlar acıdı. Bir zehir halini aldı. Bir kısmını makina yağı diye 25 kuruştan ardiyeciye sattım. Fazla kısmı da denize döküldü&#8230; (Durumu bir mektupla İsmet Paşa&#8217;ya bildirdim)&#8230; İsmet Paşa bu mektubu aldıktan dört-beş ay sonra, İstanbul&#8217;a vûrudunda Kâzım Karabekir Paşa ile kız kardeşinin Kadıköyü&#8217;ndeki hanesinde bir görüşme esnasında benim mektubumdan bahsederek, sözde acı lakırdılarımı tenkid edip, yağları denize dökdûğûme kani olmadığını Karabekir&#8217;e söylemiş. Karabekir&#8217;de, &#8220;Bu takip ve yağ meselesi de doğrudur. Benim de malumatım vardır&#8221; demiş. (Bu ciheti bana Karabekir Paşa söyledi). İsmet Paşa&#8217;da &#8221;Ben takip meselesini bilmiyorum. Biz arkadaşların vicdanlarından eminiz. Bu ciheti temin ediniz&#8221; demişler. Karabekir cevaben: &#8220;Paşam, takipten nasıl malûmatınız olmaz? Biz hepimiz bir tarassut ve takip altındayız&#8221; demiş&#8230; (İz, Yılların İşi, s. 414-419)</p>
<p>140. Resmi söylem &#8220;in tamamen ideolojik bir yaklaşımla bu seçimi değerlendirme biçiminin en tipik örneklerinden birisini İhsan Güneş&#8217;te buluyoruz. Onun son derece ilginç yorumu şöyledir: &#8220;ikinci Grubun] siyasal yaşamı Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin sona ermesiyle bitmiştir. Günümüzde kimi araştırıcılar bu bilişi bir tasfiye olarak adlandırmakta ve Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın tek partililiğe doğru yönelişinın, dolayısıyla da Türkiye&#8217;de sivil bir demokrasinin kurulamamasının yansıması olarak nitelendirmektedirler. Ancak gözden kaçırılan bir nokta var o da seçim.</p>
<p>Demokrasinin en belirgin niteliği ayrı siyasal örgütlerin belirli zamanlarda, yani seçimlerde iktidara el koymak ya da ortak olmak amacıyla halkın karşısına çıkılması ve halktan yetki istenmesidir. Kendini ayrı bir siyasal güç olarak nitelendiren İkinci Grup’un, 1923 seçimlerinde örgüt olarak ya da bu grup üyelerinin ayrı ayrı adaylıklarını koymalarını engelleyen yasal bir düzenlemeye gidilmiş midir? Gidilmediği ortadadır. Tartışma, Mustafa Kemal Paşa’nın niçin bunları aday göstermediği noktasında toplanmaktadır. Niçin göstersin? Geçen süre içinde Mustafa Kemal Paşa bunları yeterince tanımıştı. Yeni Türkiye’yi 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu&#8217;nun öngördüğü ulusal egemenliğe dayanacak bir şekilde kurmak istiyordu. Bunun için de ileri de yapacağı devrimler sırasında kendine ayak bağı olacaklara değil, destek vereceklere ihtiyacı vardı. Oysa, bu grubun Meclis üstünlüğü, milli irade adı altında geleneksel Osmanlı meşruti sistemini savunduğu saptanmıştı.</p>
<p>Bu grup içinde Mustafa Kemal Paşa’yı siyasi haklardan yoksun bırakmak için yasa teklifi verenler bile vardı. Kaldı ki kendini ayn bir siyasi güç olarak ifade eden, hatta program hazırlayan bir grubun üyelerini Mustafa Kemal Paşa’nın kendi grubu içinde aday göstermesi demokrasiyle, seçimin mantığıyla bağdaşır mıydı? O zamanlar seçim “güdümlü bir seçim” olmaz mıydı? Oysa bu seçimlerde her siyasal örgütün seçime girmesine, adayların örgüt içinde ya da bağımsız olarak seçime katılmasına engel oluşturulmamıştı. Kendine güvenen kişiler, Mustafa Kemal Paşa’nın adayı olmadan, bağımsız olarak seçime katılmış ve milletvekili seçilmişti. örneğin, Eskişehir Milletvekili Emin Bey, Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey gibi. Halk tarafından tasfiye edileceklerini anlayan İkinci Grupçular ne siyasal bir kimlikle, ne de tek tek bu kişilerin gösterdiği cesareti göstererek adaylıklarını koymamışlardır. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa tarafından değil, demokrasinin kuralları ile halk tarafından tasfiye edildiklerini kabul etmek gerekir&#8221; (Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı, s. 188).</p>
<p><strong>141</strong>. Ateş, Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 61</p>
<p>142.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 141, 142;<br />
İsmet İnönü, 9 Eylül 1963 tarihli Ulus Gazetesindeki “Siyasi Hayatımızın 43 Yılı ve CHP” başlıklı yazısında Cumhuriyet Türkiyesi’nin bu ilk seçiminden bahsederken “İkinci Grubun uzlaşmaz ve Atatürk idaresi karşısında sanılan üyelerden hemen hiç kimse (İkinci Meclise) gelmemişti” demektedir. Bundan da anlaşılan odur ki, İkinci Grup mensupları fikri muhalefetleri nedeniyle elenmesine karşılık, itaatları konusunda tereddütler bulunan fakat ikinci Gruba dahil olmayan kişiler de elenerek, tam itaatkâr bir meclis teşkil edilmeye çalışılmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis(1920-1923) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:58:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mecliste Muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin feshi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin İlanı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin İlk Siyasi Partisi: Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Bir Siyasal Söylemin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Halk ve Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Barış Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyede Siyasal Sistemin İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM’nin Açılışı]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13038</guid>

					<description><![CDATA[<p>…… Cumhuriyetin İlanı İkinci Meclis, 72 seçim bölgesinden gelen 287 üyeli bir meclistir. 1923 yılının Temmuz ayında gerçekleşen seçimleri takiben, Meclisin açılış töreninin 2 Ağustos 1923‘te yapılacağı duyurulur. Belirlenen tarihte Meclisin açılış toplantısına sadece 70 milletvekilinin katılması üzerine &#8216;nisab~ı ekseriyet hasıl olmadığı için” açılış programı 11 Ağustos’a ertelenir. TBMM’nin ikinci devresi, 11 Ağustos 1923 günü, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/untitled-2-jpg670/" rel="attachment wp-att-13039"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-13039" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670.jpg" alt="Türkiye'de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1" width="553" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 553px) 100vw, 553px" /></a></p>
<p><strong>……</strong></p>
<p><strong>Cumhuriyetin İlanı</strong></p>
<p>İkinci Meclis, 72 seçim bölgesinden gelen 287 üyeli bir meclistir. 1923 yılının Temmuz ayında gerçekleşen seçimleri takiben, Meclisin açılış töreninin 2 Ağustos 1923‘te yapılacağı duyurulur. Belirlenen tarihte Meclisin açılış toplantısına sadece 70 milletvekilinin katılması üzerine &#8216;nisab~ı ekseriyet hasıl olmadığı için” açılış programı 11 Ağustos’a ertelenir.</p>
<p>TBMM’nin ikinci devresi, 11 Ağustos 1923 günü, en yaşlı üye (Reisi Sin) Abdurrahman Şeref Bey’in dua niteliğinde olan çok kısa bir konuşmasıyla başlar.(1) Aynı gün Muvakkat Reis (Geçici Başkan) seçimi gerçekleştirilir. Muvakkat Reis seçilen Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Meclisin 13 Ağustos’ta toplanacağını ve milletvekillerinin yemin edeceklerini bildirerek oturumu kapatır. (2)Meclis 13 Ağustos’ta toplanır. Meclis Dahili Nizâmnâmesi uyarınca önce Meclis Reisi seçimi yapılır. Mustafa Kemal Paşa, seçime katılan 197 milletvekilinden 196’smm oyunu alarak Meclis Reisi seçilir.(3) Reis-i Sâniliğe (Meclis İkinci Başkanlığı) ise Ali Fuat Paşa seçilir. 14 Ağustos günü 190 üye ile yapılan dördüncü toplantıda Heyet-i Vekile Reisliğinin ve Heyet-i Vekile üyelerinin seçimine geçilir. Heyet-i Vekile Reisliğine Ali Fethi Bey seçilir.</p>
<p>Meclis Baş kanının ve Hükümet üyelerinin belirlenmesini takiben, ikinci Meclisin 23 Ağustos’ta “ilk ele aldığı mesele’’,(4) Birinci Meclîs’in onaylamaktan şiddetle kaçındığı Lozan Barış Antlaşması olur ve anlaşma onaylanır. Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal Paşanın isteğiyle Lozan’daki Türk Heyeti tarafından 24 Temmuz’da imzalanmış ve Meclis tarafından onaylanmayı bekliyordu, İkinci Meclisin ilk aylarda yaptığı diğer önemli işler arasında, Ankara’nın başkent olarak kabulü (13 Ekim) ve daha da önemlisi Cumhuriyetin ilanı vardır (29 Ekim). Hiç kuşku yok ki bunlardan en önemlisi Cumhuriyetin ilanıdır. Cumhuri-yetin ilanını önemi ise sistemin değişmesinden değil, yeni sisteme geçiş sürecinin olaylarından kaynaklanır.</p>
<p>Titiz bir çalışma ile belirlenen ve seç(tir)ilen TBMM’nin ikinci dönem milletvekillerinin bir kısmının katılımıyla, 7-11 Ağustos tarihlerinde, Halk Fırkası’nın tüzüğünün görüşüldüğü bir dizi toplantı tertip edilir. Tüzük kabul edildikten sonra, Fırka’nın kuruluş dilekçesi 23 Ekim’de “Gazi Mustafa Kemal Paşa” imzasıyla Dahiliye Vekaletine sunulur . Esasında, Meclisin yenilenmesi, Halk Fırkası’nın tüzüğünün hazırlanması ve Halk Fırkası’nın kurulması&#8230; tüm bunlar yeni siyasal sisteme uzanan sürecin önemli aşamalarını teşkil eder ve bu süreç titizlikle hazırlanır; hiçbir şey şansa bırakılmaz. Bundan dolayıdır ki, yeni bir sisteme gidişin her aşamasında bir başka faktör devreye sokulur. Hedefe emin adımlarla yürünür. Kamuoyunun fikren yeni sisteme alıştırılması da bu aşamalardan birisini teşkil eder, ilk olarak, Anayasa’da gerçekleştirilecek bazı değişikliklere ilişkin haberlerin gazetelerde yer almasıyla süreç başlamış olur.</p>
<p>Ağustos ayının ilk günlerinde, bazı gazetelerde, Halk Fırkası Nizâm-nâmesini düzenleyen komisyonun Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapmayı planladığı ve yapılacak değişiklikleri görüştüğüne ilişkin haberler yayınlanır. Birkaç gün sonraki haberlerde ise gerçekleşecek değişiklikler maddeler halinde açıklanır.(5:)) Haberlerden anlaşıldığı kadarıyla, siyasal sistemde önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu haberler Meclis Reis-i Sânisi Ali Fuat Paşa tarafından yalanlanır. Ali Fuat Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişikliklerin Halk Fırkası’mn resmen faaliyete geçmesinden sonra ele alınacağını, çıkan haberlerin sadece bir “tahmin” olduğunu açıklar.(6) Bunun üzerine, bir süreliğine, konuya ilişkin yeni bir haber yayınlanmaz. Konunun tekrar gündeme gelişi, “Anadolu&#8217;da Yeni Gön” gazetesinin 23 Eylül’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ferindeki tartışmalara on beş güne kadar başlanacağına ilişkin haber yayınlamasıyla gerçekleşir. Aynı gazete 24 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa’nın kendilerine verdiği demecin bir kısmını yayınlar. Çıkan habere göre &#8216;‘neue Freje Presse” muhabirinin Teşkilât-ı Esasiye Kanununda ne tür değişikliklerin yapılacağı sorusuna Mustafa Kemal Paşa,Teşkilatı Esasiye Kanunun ilk maddesini okuyarak şu cevabı verir;</p>
<p>‘<em>’Teşkilât-ı Esasiye Kanununa göre hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın sözü geçen kelime Cumhuriyettir. Binaenaleyh dahili inkişafımız henüz tamamlanmamıştır. Bir çok düzeltme ve gelişmeler vuku bulacak ve bütün bu düzeltmeler cumhuriyet esasına göre olacaktır. Türkiye bugün olduğu gibi gelecekte de daha fazla demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Hiçbir surette Garp Cumhuriyetlerinin sisteminden farklı olmayacaktır</em>.’’(7)</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın bu açıklaması üzerine basındaki haberlerin temel konusunu Cumhuriyet oluşturur. Konu enine-boyuna tartışılmaya başlanır. Merkezi otoritenin uzağında oldukları için kendilerini daha bağımsız hisseden İstanbul gazetelerinden bir kısmı konuyu eleştirel bir yaklaşımla ele alır. Eleştirilerinde alaycı bir tavır sergileyenler de vardır. Ancak şurası önemlidir ki, “resmi söylemin” çoğu zaman ifade ettiği gibi, bu gazeteler hiçbir şekilde “cumhuriyet* fikrine ve rejimine karşı çıkmazlar. Onların eleştirileri, daha çok, cumhuriyetin niteliğinin belirlenmesine ve cumhuriyete giden sürecin yöntemine ilişkindir. Bu konuda şu iki yazı, eleştirilerin niteliğini göstermesi açısından önemli örneklerdir. Vatan Gazetesinde yayınlanan bir yazıda, Mustafa Kemal Paşanın “Neue Freje Presse” muhabirine söyledikleri tekrar edildikten sonra, “<em>Bugüne kadar mevcut idare şeklimiz zaten cumhuriyet kelimesiyle ifade edilebilir Teşkilât-1 Esasiye Kanunu’nda hazırlanan tadilat, tamamıyla yeni bir şeklin kabulü değil, eski şeklin Garp’teki numunelerinden birine daha fazla benzetilmesi demektir. întihabedilen [seçilen] şeklin hangisi olduğu ve temeli mevcut sistemdeki hususiyetlerin bununla nasıl telif edileceği ancak daha fazla malumat geldikten sonra anlaşılacaktır</em>”(8) denilir. Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Ankara İstasyon Binası Cumhuriyet Doğurabilecek mi?” başlıklı yazı, konuyu en alaycı üslûpla ele alanlardan birisidir. Yazının temel eleştirisi noktası, Cumhuriyeti inşaya yönelik çalışmaların yöntemiyle ilgilidir: <em>‘’Durup dururken dertsiz başımıza dert çıkardık, Hakimiyet-i Milliye usûlü ile memleket güzel güzel idare edilirken birdenbire her nedense bir cumhuriyet havası esmeğe başladı ve bir çoğumuzun aklım aldı, götürdü. Bizim muhafazakâr kafamızı beğenemeyenlerin müteceddid ve terakkiperver dimağları haftalardan beri Ankara İstasyon binasında bir cumhuriyet doğurmaya çalışıyorlar. Bizim bildiğimize göre cumhuriyet istasyon binalarında değil, millet meclislerinde doğar..”(9)</em></p>
<p>Cumhuriyetin ilanına uzanan süreç son derece hızlı gerçekleşir. Halk Fırkası Divanı 4 Ekim’de devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti&#8221; ol-masını kararlaştırır. Fırka Divanının karan 5 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanan özel bir Mütehassıslar Encümeni tarafından tekrar ele alınır ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikler görüşülür. 8 Ekim’de “Anadolu’da Yeni Gün” gazetesi “bir ihti-sas sahibine dayanarak” Cumhuriyetin yakında ilan edileceğinin haberini verir. Bir süredir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikleri görüşen Mütehassıslar Encümeni, 14,15 Ekim tarihlerinde toplanarak “Reis-i Cumhur”a verilecek yetkileri görüşür. Bu arada basında “Reis-i Cumhur” un kim olacağına ilişkin tahminler yayınlanmaya başlar. Bazı İstanbul gazeteleri “Reis-i Cumhur”un Fevzi (Çakmak) Paşa olacağını duyururlar. Bu haberler anında yalanlanır ve “Mustafa Kemal Paşa’-nın Millet Meclisi Reisi ve Reis-i Cumhur olması [nın] kat’iyyen mukarrer bulunmakta”(10) olduğu açıklanır. Mütehassıslar Encümeni 21 Ekim’de son kez toplanarak İcra Vekilleri Heyeti’nin yetkilerini ele alır. Böylelikle, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan özel nitelikli Mütehassıslar Encümeni çalışmalarım büyük ölçüde tamamlayarak yeni siyasal sistemin temel ilkelerini belirlemiş olur. Artık sıra, Mütehassıslar Encümeni tarafından kabul edilen ilkelerin Meclis’te kabulüne gelmiştir. Bu ise Heyet-i Vekile (Hükümet) bunalımı ile kolaylıkla aşılır ve amaca ulaşılır.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanında son derece önemli bir aşamayı temsil eden Heyet-i Vekile bunalımı ise şu şekilde başlatılır ve devam ettirilir: 14 Ağustos’tan beri Ali Fethi Bey Heyet-i Vekile Reisliği’nin yanı sıra Dahiliye Vekaleti görevini de yürütüyordu. İki görevin üstesinden gelmede zorlanınca, 20 Ekim’de, Halk Fırkası Grubunda, Dahiliye Vekaleti görevini bırakacağım açıklar. 24 Ekim’de istifasını verir. Aynı gün, Meclis Reis-i Sanisi olan Ali Fuat Paşa da Ordu Müfettişliği görevine atandığı için Meclis’teki görevinden istifa eder. Halk Fırkası Grubu, boşalan Meclis Reis-i Saniligi ve Dahiliye Vekaleti için aday belirlemek amacıyla 25 Ekim’de toplanır. Fırka Grubu, Meclis Reis-i Saniligi için İstanbul milletvekili Rauf (Orbay) Beyi, Dahiliye Vekaleti için de Erzincan mil- Sabit (Sagıroglu) Beyi ekseriyet-i azime” ile aday olarak belirler.Halbuki,Ali Fethi Bey Dahiliye Vekaleti’ne Ferit (Tek) Beyi, Meclis Reisi Saniiliğe de Yusuf Kemal (Tengirşek) Beyi önermiş bulunmaktadır ve Fırka grubu bu teklifleri dikkate almaz.</p>
<p>Bu aşamada,gelişmeleri doğru anlayabilmek için, İkinci Meclisin buraya kadar ifade edilmeyen bir özelliğini dikkate atmak gerekiyor. İkinci Meclis, daha önce ifade edildiği üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki seçim komitesinin belirlediği adayların seçilmesiyle teşkil etmişti; “itaatkâr” bir Meclis oluşturmak amaçlanmıştı. Ancak ne var ki planlanan büyük oranda gerçekleşmez ve <em>“ikinci dönemin başlarında da (ilk bir buçuk yıl boyunca) bütünüyle uysal bir meclis yaratılamaz&#8221;</em>.(11) Meclisin çalışmalarının ilk aylarındaki bazı gelişmeler bunu açıkça gözler önüne serer. Meclis, genel olarak, kendisini seçtiren iradeden bağımsız hareket etme eğilimi taşır. Veya, işlerini kendi iradesine göre yürütmeyi yapılması gereken şey olarak düşünür. Halbuki onları seçtiren irade, kendi iradesine bağlı bir Meclis istemektedir.(12) Bu nedenledir ki, Fırka Grubunun boşalan Meclis Reis-i Saniiiği ve Dahiliye Vekaleti için isim belirleme gayreti, Meclis’i seçtiren iradenin hoşuna gitmez.</p>
<p>Sadece Meclis Reis-i Saniiiği ve Dahiliye Vekaleti için aday belirlemede değil, diğer bazı konularda da Meclis kendi iradesini ortaya koyar. Bu ise, Meclisin ilk günlerinden itibaren bir temayüle dönüşür. Meclisin iradesini ortaya koyma girişimleri nedeniyle, Fethi Bey Hükümeti ilk günden itibaren, bazı önemli konularda gerek Meclis’te ve gerekse Parti Grubunda istediğini yapamaz. Bunlardan birisi, Batı Anadolu&#8217;da hâlâ yaygın olan eşkiyalığı önlemek amacıyla düşünülen sıkıyönetim ilanının Meclis’e onaylatılamamasıdır. TBMM İçişleri Komisyonu eşkıya nedeniyle sıkıyönetim ilanı isteğine karşı çıkmakla kalmaz, aynca bu isteği Anayasa’ya aykırı bulur.</p>
<p>Ali Fethi Bey’in, Dahiliye Vekaletine Ferit (Tek) Beyi, Meclis Reis-i Saniligine de Yusuf Kemal (Tengirşek) Beyi önermiş olmasına rağmen, Fırka Grubunun başka isimler üzerinde karar kılması yaşananların son halkasını teşkil eder. îstenen, önerilen isimlerin onaylanmasıdır. Fırka Grubu bu isteğe uygun davranmaz ve kendi adaylarını belirleyerek “uysal” olmadığım bir kez daha gösterir. Halbuki, Fırka Grubunun önerdiği isimlerden Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Lozan’la ilgili tutumlarından dolayı hoşnut olmadığı kimsedir. Meclisin bu tavrı “<em>Lozan anlaşmasını imzalayan ve hükümette Hariciye vekili olarak bulunan İsmet Paşa&#8217;ya karşı olunduğu”</em> izlenimini verir. Daha da Önemlisi, İsmet Paşa&#8217;nın şahsında, İsmet Paşa ya devamlı destek veren Mustafa Kemal Paşaya  yönelik- tepkinin varlığını düşündürür. Gelişmeler üzeri M.Kemal,istediği siyasal sisteme doğru gidişin adımlarından birisini daha atar ve o zamanlar Meclis tarafından seçilen Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa dışında, tüm bakanların ve başbakanın görevlerini bırakmalarını ister. Zaten hükümetin tüm üyeleri kendisine sadakatle bağlıdırlar. Bu nedenle isteği yerine getirilir ve hükümet istifa eder (26 Ekim gecesi). Ülke hükümetsiz kalır. Bu planlanmış bir süreçtir; hükümetin istifası ile “bir siyasal bunalım doğmasını sağlamak” (13)amaçlanmaktadır. Sorunun çözümü planlanan sürecin aşamalarım gerçekleştirme biçiminde oluşur.</p>
<p>Ankara, 28 Ekim Cumartesi gününe bir hükümet bunalımıyla girer; ülke hükümetsizdir. Sabahın erken saatlerinden itibaren Ankara’daki bütün milletvekilleri Meclis’te toplanarak hükümetin istifasının neden olacağı sorunları ve yeni hükümetin nasıl teşkil edeceğini görüşüp konuşmaya başlarlar. Aynı saatlerde, Çankaya’da, istifa eden hükümet üyeleri ile Fırka İdare Heyeti üyeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında “hususi” bir toplantıya katılırlar. Mustafa Kemal, toplantıya katılanlardan Meclis’in verdiği herhangi bir görevi kabul etmemelerini ister.</p>
<p>Böylelikle Meclis’teki muhaliflerin bir hükümet çıkarma girişimini engellemeyi arzulamaktadır. Zira, bilinmektedir ki istifa eden hükümetin üyeleri olmadan yeni bir hükümet teşkil edemeyecektir. Bu durumda çaresiz kendisine başvurulacak ve yardımı istenecektir. Paşa ise bu fırsatı değerlendirerek istediği rejim değişikliğini yapma imkânına kavuşacaktır.(14) Planlar buna göre yapılır ve planın ilk bölümü aynı günün akşamı uygulamaya konur.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, 28 Ekim akşamı, Kazım (Özalp) Paşa, Kemalettin Sami Paşa, İsmet (İnönü) Paşa, Fethi (Okyar) Bey, Fuat (Bulca) Bey, Ruşen (Onaydın) Bey ve Halit Paşa’yı Çankaya’ya akşam yemeğine davet eder. Yemeğin ilerleyen saatlerinde “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz&#8221; der. Ertesi gün yapılacak işlerle ilgili bir hareket programı hazırlanır(15) ve Paşa, yapılacak işlerle ilgili olarak “gerekli direktifleri verir”.(16) Davetliler ertesi gün hangi aşamada ne yapacaklarını biliyor halde köşkten ayrılırlar.Sadece İsmet Paşa köşkte kalır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile baş başa, ertesi gün yapılacaklar hakkında görüşür, rejim değişikliğini sağlayacak kanun tasarısı üzerinde çalışırlar.</p>
<p>29 Ekim sabahı saat 10’da Meclis toplanır. Fethi Bey’den hükümetin niçin istifa  ettiği ve eski hükümet üyelerinin yeni hükümette görev almak istemelerinin nedeni sorulur. Değişik hükümet alternatifleri bir karara varılmaya çalışılır. Her listede birkaç kişi- yakın kimselerden seçilin Fakat bu kimseler hükümette görev almayacaklarını bildirirler. Liste hazırlama çabaları yoğunlaşır ancak bir sonuca ulaşılamaz. Herhangi bir çözüme ulaşılamadan, çaresiz bir halde ne yapılacağı düşünüldüğü bir zamanda, akşam köşkte kararlaştırıldığı üzere, sorunun çözmek için Kemaleddin Sami Paşa tarafından, Mustafa Kemal Paşa’ya başvurmanın ve onun kararma uymanın tek çıkış yolu olduğu dile getirilir. Bu görüş kabul edilir. Oturuma ara verilir ve Mustafa Kemal Paşa Meclise davet edilir. Davet üzerine <em>“içine düştüğü çıkmazda kımıldanamaz haldeki</em>” (17)meclise gelen Paşa kürsüye çıkar ve sorunu çözmek için biraz düşünmeye ihtiyacı olduğunu, bu nedenle kendisine bir saat müsaade edilmesini ister. Bir saat içinde Meclis’te bazı kişilerle gece İsmet Paşa ile hazırladıkları Teşkila-tı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler öngören taslağı görüşür. Sonra kürsüye çıkıp, içinde cumhuriyet sözcüğünün hiç geçmediği bir konuşma yapar. Konuşmasında yaşanılan krizin nedeninin sistemle ilgili olduğunu belirtir. Krizden çıkış yolunu içeren metni okumak üzere Meclis katibine vereceğini söyleyip kürsüden iner. Katip Ruşen Eşref Bey kendisine verilen metni okur. Bir çok milletvekili duydukları karşısında şaşırırlar. Milletvekillerinin 101’inin Mecliste olmadığı bir sırada Cumhu-riyetin ilanı öngörülmektedir. Görüşmelere geçilir. Vasıf Bey (Saruhan), Cumhuriyet idaresini kabul etmenin, aslında Meclis’in açıldığı günden beri zaten var olan bir durumu yasallaştırmak olacağını dile getirir. Eyüp Sabri Bey (Konya) ve Rasih Bey (Antalya) Vasıf Beyi destekleyen birer konuşma yaparlar.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanı kararı o anda Meclis’te bulunan 158 milletvekilinin oylarıyla 29 Ekim Pazartesi günü saat 20.30’da verilir. Bu karardan 15 dakika sonra ise Cumhurbaşkanı seçimine geçilir ve o anda Mecliste bulunan milletvekilinin oybirliği ile Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanı farklı tepkilerle karşılanır. Olumsuz tepkiler, dahi çok, Cumhuriyet ilan edildiği zaman İstanbul’da bulunan ve cumhuriyetin ilan edileceğinden haberleri olmayan Hüseyin Rauf, Ali Fuat (Cebesoy), Adnan (Adıvar), Refet (Bele) ye Trabzon’da bulunan Kazım (Karabekir) gibi Milli Mücadele’nin sivil ve asker önderlerinden gelir.</p>
<p>Milli Mücadele’nin önde gelen liderleri olarak konunun kendilerinden olmasını kabullenemezler.(18) İstanbul’da yayınlanan bazı gazetelerinde destekledigi değerlendirmelerin temelini Cumhuriyet ilanının &#8216;oldu bittiye getirilmesi&#8217;oluşturur.’’Resmi söylemin’’ çoğu zaman dile getirdiği gibi, eleştirilerin temelinde Cumhuriyetin kendisi yer almaz.(19) Üzerinde durulan ve eleştirilen konu Cumhuriyetin ilanında izlenen yöntemdir. Yanlış yöntemin yanlış sonuçlara neden olacağı kaygısını dile getirilir.(20) Rauf Bey, 1 Kasım tarihinde bazı gazetelerde çıkan eleştirilerinde, ısrarla iki noktanın altını çizer: ‘<em>’Cumhuriyetin ilanı aceleye getirildi, Cumhuriyetin ilanından önce doğru-dürüst bir anayasa yapılmalı idi&#8221;</em>. Bunlar çerçevesinde olmak üzere bir kaygısını dile getirir. Esasen demokratik ve despotik olmak üzere iki hükümet şekli bulunduğunu, kendisinin daima demokratik ilkelere bağlı olduğunu ve demokratik girişimleri destekleyeceğini, sistemin isminin önemli olmadığını ifade eder. Cumhuriyetin ilanını diğer bir çok kimse gibi sonradan duyan Kazım Karabekir de, Cumhuriyetken yana olduğunu belirtir ve üstü kapalı bir göndermede bulunarak kişisel otoritenin her türlüsüne karşı olduğunu açıklar.(21) Konu çerçevesinde daha başka eleştiriler de ifade edilir.(22) Basının bazı önemli kalemleri de eleştirilere katılırlar. Bunların içerisinde “Ebuzziyazade” nin 31 Ekim günü Tevhid-i Efkârı da yayınlanan yazısının başlığı eleştirilerin niteliğini göstermesi açısından önemlidir: “<em>Efendiler! Devletin adını taktınız, işleri de düzeltecek misiniz?.”</em> Hüseyin Cahit (Yalçın) ise “Yaşasın Cumhuriyet” başlığım taşıyan makalesinde konuya yönelik eleştirilerini dile getirir:</p>
<p>“<em>Meclis-i Mebusan’dan alkışlarla kabul, hariçte toplarla tes’id ederek ilân ettiğimiz Cumhuriyetin yaşamasını sâhiden istiyor muyuz? İstiyorsak her şeyden evvel şunu bilmeliyiz ki, Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve şehrâyin ile yaşamaz. Onu yaşatmak ister. Cumhuriyet, ancak hüsn-ü idâre ile, Cumhuriyete lâyık olmakla yaşar. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi’nde bir efsun yapıldı; bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çâresi kendiliğinden bulunacak değildir. İşler biz düzeltirsek düzelecek, dertler biz çâresini bulursak ortadan kalkacaktır&#8230; Ben Cumhuriyetçiyim. Bütün Hey’et-i İçtimaiyyeler için en yüksek şekl-i idâre mefkûresinin Cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına kaniim . Fakat Cumhuriyetçi olmakla beraber bu kelimeye bir put gibi tapmam. Bir Cumhuriyetin kıymeti onu idâre edecek ellerdedir. Eğer zihinlerimizde kurûn-u vüsta telakkiyatı hükümrân Oluyor ise, bu asırdaki bir Devlet adamı düşünüşü, görüşü yoksa Cumhuriyet elimizde gülünç bir lâfz-ı bî mâ-na hâlinde kalır. Resmen ilan edilen Cumhuriyetin fiilen ve hakikaten canlı bir hale gelmesi, bütün memleketi ihya etmesi için uzun bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Fakat bu mücadele birbirimizle bir kardeş kavgası olacak değildir&#8230;&#8221;»(23)</em></p>
<p>Ahmet Emin Yalman, “Vatan”da &#8221;Gazi Paşa Hazretlerine Maruzat” başlıklı yazısıyla Mustafa Kemal’e seslenerek,(24) Cumhurbaşkanı olduğuna göre fırka ve Meclis başkanlığını bırakması gerektiğini, bunun Cumhuriyetin ruhuna uygun olacağını yazar. Ahmet Emin, bazı çıkar çevrelerinin Mustafa Kemal’in çevresini sardıklarını ve Paşa ile milletin arasını açtıklarını da yazar. Ahmet Emin’in şikayet ettiği ve Mustafa Kemal’in etrafım sararak milletle arasını açmakla suladığı kesimin mensuplarından Celâl Nuri’nin kardeşi Suphi Nuri’nin “ileri” isimli gazetesindeki yazısıyla cevap verip, Mustafa Kemal’in, Mussolini veya Lenin gibi bir diktatör olması gerektiğini savunması üzerine Hüseyin Cahit, bu görüşe şiddetle karşı çıkarak, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını yazar.(25) Hüseyin Cahit, bir başka yazısında ise, “<em>diktatörlükten korkuyoruz diktatörlüğe doğru yürümekte olunmasından korkuyoruz</em>”(26) der.</p>
<p>Bu eleştiriler, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın gazeteler tarafından farklı biçimlerde karşılanır. Bunların içerisinde II. Meşrutiyet yıllarından beri sıklıkla gündeme gelen ve zamanla Türk siyasi yaşamında geleneksel-leşecek bir eleştiri biçimi dikkat çeker; bu irtica suçlamasıdır. Hakimiyetti Milliye gazetesi, Cumhuriyetin ilanıyla Derviş Vahdetilerin ve 31 Martçıların hortladığını söyleyerek sonraları sıklıkla gündeme gelecek biçimiyle bir Cumhuriyet savunması yapar:<em> “Haricî düşmanlara karşı ihraz olunan zafer ve galebe ne kadar takviye ve teyide muhtaç ise, dahilde de istibdat ve irtica taraftarlarına karşı elde edilmiş olan muvaffakiyetler o nisbette ve belki de daha ziyade azim ve katiyetle müdafaa ve muhafazaya muhtaçtır”(27).</em></p>
<p>Eleştirilerin ve suçlamaların hedefinde Rauf Bey (Orbay) vardır. Cumhuriyetin ilanım takiben Tevhid-i Efkâr başyazarı Velid Ebuzziya Bey ile Vatan başyazarı Ahmet Emin Beylere söylediği Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiği eleştirisi, Halk Fırkası’nın bazı üyeleri ve bazı gazeteciler tarafından farklı alanlara çekilerek(28) en sert biçimde eleştirilir. Eleştiriler, Rauf Bey’in en yakın arkadaşlarında dahi kuşkular oluşturur. Bunlardan birisi Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Ali Fuat, bir özel görüşmesinde “<em>Siz de, hepimiz gibi Cumhuriyetin bir Fırka içtimaından sonra âlelacele hazırlanan bir-iki maddelik bir kanun lâyihasıyla Meclise bir İki saaat içerisinde kabul ettirilmesi şekline muârız bulunuyorsunuz değil mi? diye sorar. </em>Rauf Bey bu soruya<em> “Ben mutlakiyet aleyhinde, fakat milli hakimiyetince temsil eden bir cumhuriyet idaresinin tamamen taraftarıyım” </em>cevabını verir.(29) Halk Fırkası Grubu, Rauf Beyi Ankara’ya davet ederek hakkında gazetelerde çıkan suçlamaları cevaplamasını ister. O sıralar, muhtemelen geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle Mustafa Kemal’i gören olmaz; Çankaya’ya kapanır ve tartışmaların uzağında kalır. Rauf Bey daveti kabul eder. Haydarpaşa’dan Ankara’ya gitmek üzere trene binerken arasında esnaf birlikleri temsilcilerinin, subayların ve halifenin resmi temsilcisinin de bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından uğurlanır. Trene binerken en yakınında Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa vardır. Ali Fuat Paşa, Ankara’da monarşi taraftan olmakla suçlandığını, bu konuda dikkatli olmasını ister. Çünkü, böylesi bir suçlamanın ispatlanması durumunda, Nisan 1923’teki değişiklikle aldığı son biçimiyle, Vatan-ı Hıyaniye Kanunu’na göre kendisini vatana ihanetten suçlu bulmak zor olmayacaktır.</p>
<p>Rauf Bey, 22 Kasım akşamı Halk Fırkası meclis grubunun toplantısına katılır. Cumhuriyetin ilanını takiben verdiği beyanatlara açıklık getirip, Cumhuriyetle ilgili düşüncelerini ifade eder. Toplantıda bulunan İsmet (İnönü) Paşa, Yunus Nadi (Abalıoğlu) Bey, Recep (Peker) Bey, Kılıç Ali Bey sekiz saat süren toplantı boyunca Rauf Beyi en sert ifadelerle eleştirirler. Rauf Beyden kayıtsız şartsız mevcut cumhuriyeti desteklemesini isterler. Rauf Bey, kendisinin de bir cumhuriyetçi olduğunu, aksinin iddia edilemeyeceğini; ancak, cumhuriyeti bir araç olarak desteklediğini, gerçek hedefinin halk egemenliği olduğunu ve bunun ise ancak kuralına göre işleyen bir cumhuriyetle mümkün olabileceğini söyler: “<em>Her cumhuriyet bilâkaydüşart hâkimiyet-i milliye değildir, fakat bilâkaydü şart hâkimiyet-i milliye her zaman cumhuriyettir</em>” der.(30) Bu arada halifenin kişiliğine ve makamına duyduğu saygının bu düşünceleriyle çelişmediğini de söyler. Rauf Bey açıklamalarının toplantıdakileri ne oranda ikna ettiğini bilemediğini, karan Meclis’in vereceğini söyleyip toplantıdan ayrılır.</p>
<p>Rauf Bey, “<em>Karar sîzindir. Ben buradan çıkıp gidiyorum. Kararınızı serbest olarak veriniz. Cenab-ı Hak, milletimize refah ve saadet versin. Şahıslar payidâr değildir, fikirler her zaman payidardır”(31)</em> diyerek Fırka Grubu toplantısını terk ederken arkasından desteklendiğinin ifadesi olan alkışları duyar. Fırka Grubu, Rauf Bey’in açıklamalarını ikna edici bularak ayrıca bir Meclis toplantısına gerek olmadığına karar verir ve kabul eder. Daha sonraları Mustafa Kemal’in Nutuk’unda dile getirdiği yaklaşan ise, Halk Fırkası’nın, Cumhuriyetin ilanıyla gündeme gelen eleştirilerin sahiplerini Rauf Bey’in şahsında değerlendirme biçimlerinden birisini teşkil eder;</p>
<p><em>‘’Rauf Beyin,cumhuriyete aleyhtar olduğunu itiraf etmemekle beraber, cumhuriyet ilan edilmiş olduğu bir günde onun makbul ve payidar olabilmesi için bir takım tahakkukunu ispat eylemek lüzumundan bahsetmesi, cumhuriyetin,milletin saadetini müemmin olacağına itimadı olmadığını sarahaten göstermiyor mu&#8221;</em>?(32)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cumhuriyetin İlk Siyasi Partisi: Halkçılık</strong></p>
<p>Cumhuriyet dönemi siyasî hayatının ilk partisi, ülkenin oldukça problemli bir aşamadan geçtiği ve Meclis’te istilâcı güçlerin defedilmedim takiben yapılması gerekenlerin yoğun bir şekilde düşünülüp, tartışıldığı günlerde doğar. Mustafa Kemal- 6 Aralık 1922’de bazı gazetelere verdiği bir demecinde, &#8220;<em>halkçılık esası üzerine müstenit ve Halk Fırkası namiyla siyasi bir fırka teşkil etmek niyetinde</em>&#8221; (33)olduğunu açıklayarak Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisinin doğuş haberini verir. Bu arada &#8220;düşünen kafaları&#8221; yardıma çağırır. Onun bu çağrısına Suphi Nuri (İleri)(34) gibi bazı yazarlar olumlu cevap verirler.</p>
<p>Mustafa Kemal’in girişimleriyle Cumhuriyet döneminin ilk partisinin doğuşuna yönelik adım atılmış olur. Ancak, bu aşamada cevap bekleyen bazı sorular vardır. Cevaplanması gereken öncelikli soru “Halk Fırkası’nın kimlerden oluşacağıyla&#8221; ilgilidir. Basına verilen demeçte, Halk Fırkası&#8217;nın Meclis’teki Birinci Grub’a dayanacağına ilişkin bir işaret yoktur.(35) Dolayısıyla o an için söz konusu sorunun cevabı belirsizdir. Cumhuriyet döneminin bu ilk partisiyle ilgili olarak gündeme gelen bir diğer soru ise, partinin dayanacağı toplumsal kesimin ne olduğuyla ilgilidir. Mustafa Kemal, kuracağı partinin “Halkçı” olacağını belirtir; “Halkçı” parti, halkın bir bölümünü, toplumsal bir sınıfı değil, bütününü temsil edecektir. 7 Şubat 1923 tarihindeki Balıkesir konuşmasında; <em>‘’Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir”</em>(36) diyerek partinin muhatap aldığı kesimi açıklar. Halk&#8221; görünüşte toplumun tamamıdır. Ancak, esasta, eski düzene karşı çıkan çeşitli toplumsal güçlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bütünlüğün ismi olarak kullanılır.(37) Her şey “Halk” adına yapılacak ve aynı zamanda “Halk'&#8221;Halkın temsilcileri&#8217;, tarafından bu temsilciler”in arzuladıkları yönde değiştirilecektir. Bu yeni anlayış, sınıf çatışmasını reddeden, meslek Zümreleri arasında dayanışmayı esas alan solidarist korporatizmi ifade eder. Mustafa Kemal Pasa, Halk Fırkasının solidarist korporatist bir anlayışla kurulacağını 16-17 Ocak 1923’de İzmit’te İstanbul basınının temsilcileriyle yaptığı görüşme sırasında açıkça ifade eder: “<em>Ben Halk Fırkası namı altında bit fırka teşkil edeceğim dediğim zaman zannolunmasın ki milletin sunuf-ı muhtelifesinden bir veya iki sınıfın menafiini veyahut refahını temin etmeye matuf bir gaye takip edeceğim ve sunuf-ı sairenin menafimi düşünmeyeceğim ve onlarla mücadele edeceğim. Böyle bir şey yoktur. Fırkanın programı bıılun milletin refah ve saadetini temine matuf olacak tır”.(38)</em></p>
<p>Halkçılık ilkesi, 9 Eylül 1923 de kabul edilen ve aynı zamanda partinin programını oluşturan Halk Fırkası Nizâmnâmesi ne de aynen yansır.</p>
<p>Mustafa Kemal, Birinci Meclis’teki muhalifleri nedeniyle düşündüklerini istediği tarzda gerçekleştiremeyeceğini anlayınca(39) Meclisin yenilenmesine karar verir. Bu karan, Aydın Mebusu Esat Efendi ve 120 arkadaşının verdikleri ortak önerge ile uygulamaya konur. Önergede “<em>Müdafaa-i memleket gayesiyle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisimin</em>” bu gayeye ulaştığı belirtildikten sonra, <em>“ülkenin şimdi mesaili sulhiye ve teraki-i iktisadiye gibi iki mühim, mukaddes gayeyi istihdaf lüzumu kati olduğu’’</em> belirtilir. Bunun için de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması istenir. Meclis’te oy birliğiyle kabul edilen öneriyi takiben seçim çalışmalarına başlanır (1 Nisan 1923).</p>
<p>Mustafa Kemal, 8 Nisan 1339 (1923)’da Anadolu ve Rumeli Müdafa- i Hukuk Cemiyeti Reisi olarak bir beyanname yayınlar. 9 “Umdeden” oluşan bu beyannamenin birinci “umdesi” <em>“Hakimiyet bilâ kaydı  şart milletindir</em>” biçiminde başlar ve şöyle devam eder: <em>“İdare usûlü halkın mukadderatım bizzat ve bilfiil kullanması esasına müstenittir. Milletin hakiki ve yegâne temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisimin haricinde hiç bir fert, hiç bir kuvvet ve hiç bir makam, mukadderat-ı milliyeye hakim olamaz.’’</em>İkinci Umde de ise saltanat ve hi-lafetten söz edilir: <em>“Saltanatın ilgasına ve hukuk-ı hakimiyet ve hükümranlığının ayrılmaz ve devredilmez olmak üzere Türkiye halkının mümessil-i hakikisi olan Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyet-i maneviyesinde mündemiç bulunduğuna dair  Teşrinsanî 1338 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin müttefikan verdiği karar değişmez prensibimizdir. Dayanağımın, Türkiye Büyük Millet Meclisi olan makam-ı hilâfet, Islamlar arasında bir makam-ı muallâdır”.</em> Diğer umdelerde ise Halk Fırkası aracılığıyla maddi ve manevî yenileşme esasına dayanan geniş ve olgun bir program yapılacağı, bu programın Halk Fırkası’nın üyelerinin onayına sunulacağı açıklanır.(40) Secim çalışmalarını başlatmaya çağrı niteliğinde yayınlanan 8 Nisan 1923 tarihli bir belgede “<em>Eger ümidimiz veçhile Müdafaa- i Hukuk Teşkilatımızın müntehap ve mutemetleri milletin arasına nail olurlarsa atiyen Büyük Millet Meclisinde Halk Fırkası namı altında memleketin idaresi mesuliyetim deruhte edeceklerdir” </em>denilir ve Halk Fırkasının gayesinin, tecrübelerden, ülkenin ihtiyaçlarından doğan ve açıklanan “umdeler” olduğu vurgulanır.(41)</p>
<p>Seçimler sonunda İkinci Grup başarılı bir stratejiyle saf dışı edilerek, Birinci Meclis’teki Birinci Grub’a mensup milletvekillerinin bir kısmından ve Birinci Grub’un düşüncelerini paylaşanlardan oluşan yeni bir Meclis teşkil eder. Artık, Meclis’te geleceğin Halk Fırkası’nı teşkil edecek kadro tek başına söz sahibidirler. Ankara da toplanan milletvekilleri Halk Fırkası’nın “nizamname”sini hazırlamaya başlarlar. Bu konuda iki rapor hazırlanarak komiteye sunulur, ancak bunlar kabul görmez.(42) 7 Agustos’ta Halk Fırkası’na mensup milletvekilleriyle bir toplantı yapılarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden Halk Fırkası’na dönüşümün kesin kararı verilir. Bu arada hazırlanan Halk Fırkası Nizamnamesi tartışılmak üzere milletvekillerine dağıtılır. 106 madde ile bir ekten oluşan ve bir taslak olarak hazırlanıp milletvekillerinin görüşüne sunulan “nizamnamemdeki “umumî esaslar”a ait 6 maddelik bölümde dile getirilen görüşlerin bazıları şunlardır: Halk Fırkası, Cemiyetler kanunu mucibince teşekkül etmiş siyasî bir cemiyettir. Gayesi milli hakimiyetin “halk tarafından ve halk adına” icrasında rehberlik etmek ve Türkiye’yi tam manasıyla bir “asri devler haline yükseltmektir. Halk Fırkası bir ihtilâl değil, inkılâp fırkasıdır. Bütün siyasî mücadelelerini kanun dairesinde yapacak ve Türkiye’de bütün kanunların fevkinde kanunun velâyetini hakim kılmaya çalışacaktır. Halk Fırkası’na mensup olanların gerçekten “Halkçı” olmaları şarttır. Halkçılara göre halk mensubu herhangi bir sınıfa münhasır değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve umumiyetle kanun nazarında mutlak bir müsavatı kabul eden bütün fertler halktandır. Bir ferdin Halk Fırkası’na mensup olabilmesi için Türkiyeli olması ve aslen millî yurt haricinde bulunan Müslüman milletlerden birine mensup ise Türk milliyetini kabul etmesi şarttır.(43)</p>
<p>Bunlar, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin teorik düzeyde önemli aşamalarını teşkil eden ve pratiğe ne oranda ve nasıl yansıyacağı ileride belli olacak düşüncelerdir.O aşamada teorik düzeyde önemli görüşler dile getiren bu nizanname,9 Eylül’de kabul edilir.11 Eylül’de Fırka Başkanlığına TBMM Reisi M.Kemal,Genel Sekreterliğe ise Recep Peker seçilir.(44)Böylelikle Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisi fiilen siyasi yapıdaki yerini almış olur.Parti resmi kimliğine ise Ekim’de kavuşur.Partinin kuruluşuna ilişkin resmi başvuru Dahiliye Vekaletine Ekim ayı içinde yapılır.Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Cumhurbaşkanı seçilen M.Kemal, Başbakan İsmet İnönü’yü Parti başkanlığına atar. 20 Kasım 1923’te yayınladığı genelge ile Anadolulu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün örgütleri Halk Fırkası’na dahil edilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Halk ve Halkçılık</strong></p>
<p>Birinci Meclisin feshinden sonra inisiyatifi ele geçiren siyasi kadro için “Halk” önemli idi. Çünkü, düşündükleri tarzda bir geleceğin inşası için toplumun çoğunluğunu ve hatta tamamını temsil eden bir kavrama sığınma ihtiyaçları vardı. Bu ise ancak “Halk” olabilirdi. “Halk” onların ilk defa gündeme getirdikleri bir kavram da değildi. Zira Halkçılık ilkesi ve halkla ifade olunan kesimin kimler olduğu Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda açıkça yer almış bir konu idi. Esasen, Mustafa Kemal, partisinin halkçı olacağını belirtmekle Teşkilatı Esasiye Kanunu’ndaki hükmü tekrarlamış olur.</p>
<p>Daha da önemlisi, halkçılığın Jön Türklere uzanan bir mazisi vardır. Siyasal ve toplumsal örgütlenme konusunda, Jön Türklerin düşüncelerine egemen olan öğeler, pozitivist bir akılcılık, anayasal bir rejim (meşrutiyet) isteği ve halkçılık olarak görünüyordu. Bu ise, toplumu ilerletmek ve “devleti kurtarmak” için, Batı bilim ve teknolojisini örnek alan, bu bilim ve teknolojide ifade edilen akılcı esaslara göre belirlenmiş yeni bir düzenlemenin gerekliliği demekti. Bu düzenleme içinde anayasal ve parlamenter bir siyasal örgütlenmenin yerleştirilmesi ve “iyi”nin ne olduğunu bilen eğitimli “aydınların “halka doğru” giderek halkı aydınlatması, ideolojik bir esas olarak benimsenmiş bulunuyordu. Bu itibarla, Jön Türklerin “halkçılık” ideolojisi, demokratik ve özgürlükçü, bir boyut taşımaktan çok, eğitilmiş seçkinlerin halkı aydınlatmaları, daha doğrusu seçkinlerin kendi “iyi”lerini halka benimsetmeye çalışmaları gibi bir görünüm ortaya koymakta idi. Mustafa Kemal’in düşündüğü ve kurulduğu zaman Halk Fırkası’nın takip ettiği çizgi de Jön Türklerin ideolojik yaklaşımın uygulamaya geçirilmesinden başka birşey olmaz.</p>
<p>Şurası önemlidir ki,Halkçı Fırka&#8217;nın kuruluş günlerinde konuşmalara yansıyan,&#8221;halkçılık&#8221;ile toplumsal otoritenin ele geçirildiği dönemlerde ki &#8221;halkçılık&#8221;arasında hem anlam itibariyle hem de uygulama olarak önemli farklılıklar açığa çıkar.Esasında sonraki dönemin özelliği ilk zamanda da vardı, ancak, henüz açıkça söylenen ve uygulamaya konan bir durum delildir. önceleri kısmen gizli olan anlayış fazla gecik, gecikmeden açığa çıkmaya başlar ve böylelikle &#8216;halkçılık&#8217; düşüncesinde asıl anlaşılan şeyler uygulamalarla görünür hale gelir. Söz konusu değişime bağlı olarak 1920lerden 1930&#8217;lara kadar usanan dönem içinde halkçılık ilkesinin geçirdiği evrimi iki aşamada değerlendirmek gerekmektedir: Kurtuluş Savaşı&#8217; ve Cumhuriyet in ilk yıllarını kapsayan birinci aşamada halkçılık» &#8220;Hakimiyet bîla kayd-ü şart milletindir &#8221; ve &#8220;halkın kendi mukadderatına bizzat ve bilfiil sahip olması gibi formüllerle ifade edilir. Bu çerçeve içinde halkçılık tartışmaları, doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi kavramlarınca belirlenen bir platformda yerlerini alırlar. 1930&#8217;lardaki ikinci aşamada anlam kazanan halkçılık ise &#8220;halk için halka rağmen&#8221; formülüyle ifade edilir; halkın siyasal hayata katılması açısından Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığı yeterli görülür; biçimsel olarak varlığı sürdürülen Mecliste halkın dilek ve önlemlerinin özgürce yansımasına izin verilmez.</p>
<p>Esasen *halkçılık* anlayışındaki değişimi Halk Fırkası&#8217;nın programında da görmek mümkündür. 9 Eylül 1923’de kabul edilen “Halk Fırkası Nizâmnâmesi&#8221; aynı zamanda partinin programım da oluşturuyordu. Bu tüzüğün program maddeleri niteliğinde olan “Umumi Esaslar”» göre. Halk Fırkası&#8217;nın gayesi, <em>&#8220;milli hakimiyetin halk tarafından ve halk için uygulanmasına rehberlik etmek ve Türkiyeyi uygar bir devlet haline yükseltmek ve Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanunun koruyuculuğunu Hakim kılmaya çalışmaktır</em>”. Partinin 15 Ekim 1927 günü ikinci Kurultayında ise bu  Umumi Esaslar&#8221;da bazı değişiklikler yapılır Buna göre» Halk Fırkası “<em>Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi siyasî bir cemiyettir&#8230; Devlet ve millet islerinde din ile dünyayı birbirinden ayırmayı en önemli esaslardan sayar</em>”.(45) Bazı parti “ideologları “nın ifadeleri ise &#8220;halkçılık&#8217;’ta ulaşılan noktayı ve gerçekleşen değişimi göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bunlardan Nusret Kemal (Köymen)’e göre: ‘’*<em>Halkçı bir devletin vazifesi* halkı mümkün olduğu kadar süratle kendi kendini idare edecek kültûr ve şuur seviyesine vardıracak tedbirler almak ve halk arasında bu seviyeye varanları otomatik bir surette memleket idaresine ortak edecek şekilde koymaktır.Şüphe yok ki,bir yarım akıllı veya şuuru aykırı tesirler altında aksayan bir adımla şuuru mükemmel ve hür bir adama memleket idaresinde aynı hakkı vermek doğru olmaz.Milleti idare hakkı bu ehliyete malik olanlara ve tam olarak,verilmek lazımdır</em>.’’(46)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Mecliste Muhalefet</strong></p>
<p>İkinci Meclis,İkinci yasama yılına 1 Mart 1925&#8217;te başlar. 3 Mart yeni yasama yılının en önemli günlerinden birisini oluşturur. O gün Hilafet kaldırılır, Osmanlı hanedanının tüm mensupları ülkeden kovulur ve &#8220;Tevhidi Tedrisat Kanununu ile dinin eğitimdeki etkisi silinerek, bütûniyle laik bir eğitim sistemine geçilir. Meclis böylesi son derece radikal ve önemli illetin altına imza atarken, gazetelerde, Halk Fırkası&#8217;ndaki bazı sorunları ve bu sorunlara bağlı olarak da Halk Fırkasının bölüneceğine ilişkin haberler yayınlanır. Daha çok Rauf (Orbay) Bey’in ismi etrafında gündeme gelen haberlerde, Halk Fırkası’nda yaşanmakta olan sorunlar bir kaç yıl Öncesindeki ihtilaflara dayandırılır. Lozan ve Cumhuriyetin ilanı, sorunların hep başlangıcı olarak ifade edilir.</p>
<p>Basında yer alan haberler bir yana, her ne kadar açıkça ifade edilmese bile, başta Halk Fırkası yöneticileri olmak üzere tüm siyasiler, Fırka içinde homojen bir yapının söz konusu olmadığını, ikinci Meclis’in ilk gönlerinden beri bilmektedirler. Bütün gayretlere rağmen istenilen ‘itaatkar’ meclisi oluşturamamıştır. Meclisteki sorunların son derece radikal uygulamaların devreye sokulduğu zamanda gündeme getirilmesi, birilerinin o sıradaki uygulamalara muhalif olduğu izlenimini veriyor idiyse de, gerçek hiçte böyle değildi. Fırka içinde ayrılıklar ve Fırka yöneliminin iradesine muhalefetler önceden başlamıştı ve gittikçe de güçleniyordu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun yerine yeni ve Cumhuriyet döneminin ilk Anayasası’nın maddelerinin görüşülmesi sırasında yaşananlar ise Meclis’teki muhalefeti iyiden iyiye açığa çıkarır. Cumhurbaşkanına Meclisi dağıtma ve seçime gitme yetkisi veren madde çerçevesinde açığa çıkan tartışmalar, Meclis’in kayıtsız şartsız itaatkâr olmadığını alenen gözler önüne serer.</p>
<p>Meclisle her maddesi ayrı ayrı görüşülen yeni Anayasa taslağının &#8216;’tecdid-i intihabatı&#8221; (seçimin yenilenmesini! düzenleyen ve Reis-i Cumhurda tecdid-i intihabat hakkı veren&#8221;25.maddesinin görüşülmesine Gelindiğinde,. Meclis’teki ayrışma kendini açığa vurur. 25. maddeye kadarki her maddeyi bazı küçük eleştirilere rağmen kabul eden Meclis, 25.maddeye gelince tavır değiştirir ve iktidar bizzat kendi bünyesinden çıkan oldukça sert bir muhalefetle karşılaşır. 25. maddeyle ilgili görüşmelerde yaşananları hem sonraki siyasal gelişmelerin en önemli dönüm noktalarından birisi iması ve hem de Meclis’teki kıskançlıkla savunulan “hakimiyet ı milliye&#8221; idealinin seyrini takip etmek açısından biraz ayrıntılı incelemek yararlı olacaktır.</p>
<p>25.madde görüşülmek üzere ilk kez okununca, diğer maddelerde söz konusu olmayan bir gelişme yaşanır. Karesi milletvekili Vehbi Bey, maddenin lehinde veya aleyhinde konuşacakların öncelikle belirlenmesini önerir. Anlaşılan, maddeye muhalefet edecek birileri vardır. Bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden, 25. maddeyi düşünen ve metnini hazırlayan komisyon, yeniden düzenlemek üzere geri çektiğini bildirir. Anlaşıldığı kadarıyla hava iyi koklanmış ve böylelikle madde çerçevesinde tartışma çıkması önlenmek istenmiştir. Ayrıca, söz konusu madde çerçevesinde açığa çıkacak tepkilerin diğer maddelerin kabulünü de sıkıntıya sokacağı veya Meclis’in çalışmalarında daha başka sorunlara neden olacağı düşünülmüş olmalıdır. Ancak ne var ki, Kanun-u Esasi Encümeni (Anayasa komisyonu) Reisi Yunus (Nadi) Bey’in, Encümen’in maddeyi tekrar görüşülmek üzere geri çektiğini bildirmesi, planlanmayan ve beklenmeyen bir süreci başlatır. (47)Yunus Bey’in bu girişimi bir çok milletvekili tarafından son derece “abes bir iş “ olarak değerlendirilir. Maddenin henüz bir eleştiriye uğramadığı ve muhtemel eleştirilerin hangi yönde gerçekleşeceğinin bilinmediği bir sırada gerçekleşen bu girişim, ilgilerin madde üzerinde daha da yoğunlaşmasına neden olur. Maddeyi geri çekme girişimine yöneltilen eleştiriler üzerine, Anayasa komisyonunun maddeyi geri çekme isteğinin oylanması teklifi gündeme getirilir, ancak bu teklif de eleştirilir ve maddenin görüşülmesine geçilir.</p>
<p>İlk söz alanlardan birisi Reşat (Saruhan) Bey olur. Reşat Bey, bizzat Mustafa Kemal’in geçmişte özellikle de Saruhan’da yaptığı konuşmadan verdiği örneklerle “hakimiyet-i milliye” ilkesinin önemine dikkat çeker. Bu ilkeyi Mustafa Kemal’in hep gündeme getirdiğini ve savunduğunu belirttikten sonra, 25. madenin bu ilkeye aykırı olduğunu belirtir.Reşat Bey’in konuşmasına İsmet (İnönü) Paşa çok sert tepki verir. Reşat Bey, İsmet Paşa’nın sert üslûbuna ve sıkıştırmalarına rağmen kararını en küçük şüpheye yer bırakmayacak şekilde ifade eder: “<em>kanaat-i katiyem şu dur ki,farzu muhal olarak Allah Reis-i Cumhur olsa, kati arz ediyorum, kestiriyorum. (Haşa sesleri) Haşa&#8230; Melaike-i Kiram Heyet-i Vekile olsa fesih  selahiyetini verecek yoktur</em>.’’(48)Reşat Bey’in bu sözleri milletvekillerinin alkışlarıyla karşılanır ve böylelikle Meclis’in önemli bir kısmının Reşat Bey’le aynı kanaatte olduğu anlaşılmış olur.</p>
<p>25.maddeye ilişkin eleştiriler devam eder. Tartışmalar büyür. Bunun üzerine Recep (Peker) Bey, muhalif milletvekillerini yumuşatmak amacıyla, maddenin değiştirilmesini ve Cumhurbaşkanın meclisi feshetme yetkisinin milletvekillerinin üçte bir desteğini alması şartına bağlanmasını teklif eder. Ancak bu teklif de şiddetle reddedilir. Maddenin, Recep Bey’in teklif ettiği biçimi oylamaya sunulur. Madde, Recep Bey’in teklif ettiği biçimiyle 71 “kabul” ve 1 çekimser oya karşılık, 122 oyla reddedilir. Hükümet üyeleri ve Anayasa komisyonu üyeleri, maddenin asıl biçiminin oylanması durumunda kesinlikle kabul edilmeyeceğini anladıkları için, toplantı yeter sayısının olmaması ve böylelikle yapılacak oylamanın geçersizliğini sağlamak amacıyla Meclis’i terk ederler. 25. maddenin asıl biçiminin oylamasına geçilir. Yapılan oylama da 2 kabul ve 1 çekimser oya karşılık 127 milletvekili “red” oyu verir. Ancak oylamaya katılanların toplantı yeter sayısından az olmaları nedeniyle, dahili nizâmnâme uyarınca oylama geçersiz sayılır ve maddenin tekrar oylamasının Meclis’in bir sonraki toplantısında yapılacağı duyurularak oturuma son verilir.</p>
<p>Ertesi gün (24 Mart) 25. madde ile ilgili tartışmalara Hükümete yakın gazeteler de katılırlar. “Hakimiyet-i Milliye”de yayınlanan başyazıda meclisi fesih ve seçimin yenilenmesi hakkının Cumhurbaşkanı’na verilmesinin bir sakıncasının olmayacağı, bundan çekinmeyi gerektirecek bir durumun bulunmadığı yumuşak bir üslûpla ifade edilir. Ancak ne var ki “Anadolu&#8217;da Yeni Gün” gazetesinde Kanun-ı Esasi Encümeni Reisi olan başyazar Yunus Nadi’nin yazısı çok daha farklı bir üslûba sahiptir. Yunus Nadi, 25. maddeyle ve bu madde çerçevesinde gerçekleşen tartışmalarla ilgili kaleme aldığı yazısında, daha önce Birinci Mecliste “Yeni Bir Cidal Devri” yazısının neden olduğu tartışmaların benzeri son derece tartışmalı bir ortamın oluşmasına neden olur. Yunus Nadi, söz konusu yazısında,(49) 25. maddenin reddedilmesini ilginç bir yaklaşımla Hakimiyetti Milliye’ye vurulan bir “darbe” olarak niteler. Yazının başlığı da fikri ifade edecek niteliktedir: “Hakimiyet ı Milliye ye vurulan ilk darbe’’ Yunus Nadi, Cumhurbaşkanı na verilecek Meclisi feshetme ve seçimi yenileme hakkının milletin iradesine başvurmayı gerektirdiğini ve bunun reddedilmesinin milletin iradesini kabul etmemek anlamına geldigi savunur. 25. maddeye karşı çıkanları son derece ağır bir üslupla eleştirir; hakarete varan ifadeler kullanır; onların &#8221;kör hissiyat ve ihtirasatın şevkiyle&#8221; hareket ettiklerini ifade eder.</p>
<p>Yunus Nadi’nin, 25. maddeyi reddetmeleri nedeniyle, milletvekillerinin büyük çoğunluğunu eleştiren, aşağılayan makalesinin yayınlandıgı gün (24 Mart) toplanan Meclis 25. maddeyi tekrar oylar. Bu oylamada da ilgili madde 2 kabul ve 2 çekimser oya karşılık 126 oyla tekrar reddedilir. Ancak, toplantı yeter sayısı olmadığından bu oylama da geçersiz sayılır. Oylamayı takiben tartışmalar Yunus Nadi’nin yazısı çerçevesinde gelişir. Bir çok milletvekili söz alıp, kendilerine yöneltilen eleştiri ve hakaretleri kabul etmediklerini, reddettiklerini dile getirirler. Yunus Nadi’nin “birilerinin” sözcülüğünü yaptığını, bunu ise rüşvet karşılığı gerçekleştirdiğini savunurlar. Bunun delili olarak da İstanbul’daki Manuk Matyosyan Matbaasının Yunus Nadi’ye kiralandığını ve kiralamanın “usûl ve nizam ve kanun hilafına” yapıldığını ve Yunus Nadi’ye “mükafatı peşin verildiği” dile getirilir.(50)</p>
<p>“Anadolu’da Yeni Gün”ün başyazısı Meclisin sonraki toplantılarında da tartışmaların konusunu teşkil eder. Milletvekilleri, Yunus Nadi’nin Meclis’e hakaret ettiğini ve özür dilemesi gerektiğini savunurlar. Yunus Nadi ve taraftarları, yazıda hakaret kastının olmadığını ifade edip özür dilemeye yanaşmazlar. Ancak, milletvekillerinin yatışmayacağı anlaşılınca, Yunus Nadi “tarziye”de bulunarak sözlerinin yanlış anlaşıldığını ifade eder ve böylelikle konu kapanır.</p>
<p>25.madde, kabul edilmeyeceğinin anlaşılması üzerine, Anayasa taslağından çıkarılır ve diğer maddelerin görüşülmesine geçilir. 25. maddenin reddedilmesi Meclis’teki muhalefeti ve muhalefetin genel eğilimini açığa vurması açısından son derece önemli bir gelişmedir. “<em>Meclis çoğunluğu, Mustafa Kemal&#8217;in iradesini, gerekirse zor kullanarak ülkede yerleştirmeye tamamen hazır” olduğunu “ancak, yetkisinin elinden alınmasına gelince, işlini tamamen değiştiğini’’(51) </em>göstermiş olur.</p>
<p>Yeni Anayasa 20 Nisan 1924’de kabul edilir Ancak, 25. madde dahilinde yaşananlarla, Gümüşhane milletvekili Zeki Bey hariç tamamı Halk Fırkası üyesi olan milletvekillerinin her konuda emre amade olmadıkları anlaşılmıştır. Bu nedenle o günlerden itibaren bazı milletvekillerine</p>
<p>Karşı çeşitli vesilelerle ve farklı şekillerde baskılar başlar.İktidar yanlısı basının yıpratma ve yıldırma amaçlı haberleri ve yorumları ise baskıların en önemli kısmını teşkil eder. Milli Mücadelenin ûnlû paşalarından Refet (Bele) Paşa, Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyet gazetelerinin şiddetli saldırıları karşısında milletvekilliğinden istifa eder. Takip edilmeleri, özel eşyalarının karıştırılması, mektuplarının açılması, milletvekillerine yönelik yıldırma politikalarının en yaygın biçimlerini oluşturur. Milli Mücadelenin önderleri arasında yer alan bir çok paşa ve aydının rahatsızlıkları gün geçtikçe artar. Bütün “muhalifleri” dozajı gittikçe artan bir hoşnutsuzluk kuşatır. Bir çok kimse Halk Fırkası içerisinde oynanan ve hiçte gizli olmayan siyasi oyunlardan son derece rahatsız olur. Halbuki kendileri, Milli Mücadelenin liderleri olmalarının yanı sıra, hâlen hem milletvekili ve hem de ordunun önemli kademelerinde yer alan kimselerdir. Bunlardan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa İkinci Ordu’nun, Kazım (Karabekir) Paşa Birinci Ordunun müfettişi olarak görev yapmaktadır. Ali Fuat Paşa, yaşanan durumu dönemin Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Fevzi (Çakmak) Paşa ile görüşür. Fevzi Paşa’nın tepkisi “<em>Çok esef edilecek şeyler anlatıyorsunuz. Fakat ben ne ya-pabilirim?”</em> biçimindeki sözlerine yansıyan ve bir şey yapmak kudretinde olmadığını açıklamaktan” (52)ibaret olan bir çaresizliğin itirafı olur.</p>
<p>Halk Fırkası içerisinde gerçekleşen hile ve oyunlardan rahatsız olan Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa kentin kurtuluşunun ikinci yıl törenleri için geldikleri İzmir’de Rauf (Orbay) Bey’in evinde bir araya gelir ve “bir hayli dertleşirler”.(53) Bu sohbet toplantısında yeni bir siyasi harekete girişmenin gerekli olduğuna ilişkin ileri sürülen görüşleri tartışmak üzere on beş gün sonra İstanbul’da tekrar bir araya gelirler. İstanbul’daki toplantıda resmi kimlikleri ve siyasi gelecekleriyle ilgili bazı kararlar alırlar. Ordu müfettişliği ile siyasi faaliyetlerin bir arada yürütemeyeceklerini düşünürler. O zamana kadar gerçekleştirilmiş devrimlere taraftar olmakla beraber, herhangi bir şahsa veya zümreye imtiyaz vermeye karşı olduklarını, devrimlerin halka mal edilmesi ge-rektiğini ve cumhuriyet idaresinin bir şahıs veya zümrenin oyuncağı ha-line gelmesine muhakkak mani olunması gerektiğini dile getirip, bu yönde çalışmalara başlamayı kararlaştırırlar.(54)</p>
<p>Gelişmelerden haberdar olan ve muhalefetin her geçen gün daha da belirginleşip güçlendiğini gören Mustafa Kemal Paşa ilk tepkisini Eylül ve Ekim aylarında Doğu Karadeniz’e yaptığı gezi sırasında verir. 16 Eylül günü Halk Fırkası’nın Trabzon şubesinin açılış töreninde yaptığı konuşmasında Cumhurbaşkanı olmakla tarafsız olmadığını, Cumhurbaşkanlığı ile Fırka başkanlığını birlikte yürütmeye devam edeceğini, taraf-lılığının “fikrî ve İçtimaî inkılâplara” taraftarlık biçimde olduğunu ifade eder.(55)</p>
<p>Bu konuşması ile, henüz muhalif bir siyasi kesim olarak ortaya çıkmamış eski silah arkadaşlarının kendisinden cumhurbaşkanı sıfatıyla partiler üstü bir konumda kalmasını, günlük siyasetin içerisinde yer almaması isteklerine cevap vermiş olur. (56)Konuşmanın bir diğer önemi ise, yapıldığı yerden kaynaklanır. Trabzon Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ilk günlerden itibaren bağımsız bir çizgide kalmayı tercih etmiş, Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyedleri Halk Fırkasına dönüşürken bu dönüşe direnen tek şube olmuştu. Üstelik 1921 yılında Enver Paşa’yı desteklemişti. Mustafa Kemal muhalefete tepkisini dile getirdiği konuşması için Trabzon’u seçmesiyle, buradaki siyasilere de tepkisini dolaylı bir şekilde de olsa bildirmiş olur.(57) Dört gün sonra Samsun’da yaptığı konuşmada ise Halk Fırkası’nın Cumhuriyet Fırkası olduğunu ifade edip, muhalefete sıcak bakmadığının mesajını verir.(58)</p>
<p>Olayların gelişiminden anlaşıldığı kadarıyla, Mustafa Kemal’i Milli Mücadeleyi birlikte yürüttüğü Paşalara karşı düşmanca bir tavır alması için etkilemeye ve bu etkiyi oluşturmak için olayları yönlendirmeye ça-lışanlar vardır. Bunların kimler olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Zürcher’e göre bu kimse veya kimselerin “partideki köktenci yada îsmet yanlısı kanat” (59)olması muhtemeldir. Mustafa Kemal’in, o sıralar Ankara’da olan Ali Fuat (Cebesoy)’u eski silah arkadaşlarıyla arasında gerçekleşen sorunların mahiyetini öğrenmek ve soğukluğu gidermek arzusuyla Çankaya’ya davetini takiben yaşanan gelişmeler, birileri tarafından oynanan oyunların niteliğini göstermesi açısından önemlidir. Daveti bil-dirmekle görevli kimseler, Fuat Paşa’yı bütün aramalarına rağmen bula-madıklarını bildirirler. Mustafa Kemal, o günün son derece küçük An-kara’sında, Fuat Paşa’nın bulunamamasını. Paşanın bulunmak istemeyi-şine yorumlar. Bulunmak istemeyişi ise, kendisine karşı düşmanca bir girişimin işareti olarak değerlendirir.(60)</p>
<p>Bu nedenle de, hemen ertesi gün, milletvekili olan Paşaların gücünü azaltmak gayesiyle, milletvekilliğinden istifa etmelerini isteı. İsteğim önce Fevzı (Çakmak) Paşa&#8217;ya iletir. Fevzi Paşa itirazsız kabul eder ve milletvekilliğinden ayrılır. Birinci Kolordu (İzmir) Kumandanı izzettin Paşa, ikinci Kolordu (Balıkesir) Kumandanı Ali Hikmet Paşa, Üçüncü Kolordu Şükrü Paşa, Beşinci Kolordu (Adana) Kumandanı Fahreddin Paşa itirazsız kendilerinden isteneni kabul eder ve milletvekilliğinden ayrılırlar. Ancak, Üçüncü Ordu (Diyarbakır) Kumandanı Ccvat Paşa ile Yedinci Kolordu (Diyarbakır) Kumandanı Cafer Tayyar Paşa bu isteğin nedenini öğrenmeyi arzularlar. Kendilerine söz konusu isteğin gerekçesi 31 Ekim 1924 tarihli telgrafla şöyle bildirilir: “<em>Komutanların mebus bulunmaları orduda ve komuta işlerinde istenen inzibat ile uyuşmadığı kanısı doğmııştur. Birinci ve İkinci Ordu komutanlarının, görevlerinden istifa ederek Meclise dönmeleriyle orduları elverişli görülmeyen bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu kanıyı pekiştirir. Seçim çevreniz halkı, ordunun inzibatının selameti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur”.(</em>61) Bunun üzerine Cevat Paşa aynı gün Ankara’ya gönderdiği telgrafında komutanlıktan ayrılmayı tercih etmek zorunda kalacağım, Cafer Tayyar Paşa ise milletvekilliğini tercih ettiğini bildirir. İkisi de komutanlıktan azledilirler.</p>
<p>Mustafa Kemal kendisine bağlı komutanları milletvekilliğinden istifa ettirip, onlar aracılığıyla ordu üzerindeki otoritesini daha da pekiştirir. Bu, ‘’rejim ordusu”nu inşa yönünde atılan ilk ve önemli adımlardan birisini oluşturur. Kazım (Karabekir) Paşa ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın askeri görevden ayrılıp milletvekilliğini tercih etmeleri, iktidar çevrelerinde siyasi muhalefeti tercih ettikleri biçiminde değerlendirilir. Bu nedenle takip eden günlerdeki Meclis oturumlarından birisinde “sadık” paşaların milletvekilliğinden ayrılmaları alkışlarla karşılanırken, bu iki paşanın milletvekilliğini tercihleri sessiz bir protesto ile karşılık bulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</strong></p>
<p>1924 yılı İstanbul basınının sıklıkla üzerinde durduğu ve yakındığı konulardan birisi hükümetin muhalifsizliğidir. Ahmet Emin (Yalman), &#8220;Vatan”daki köşesinden, Meclis içerisinde muhalif bir fırkanın bulunması gerektiğini, hükümeti eleştirmenin olumlu olduğunu ve siyaseti olumlu yönde geliştireceğini, fakat Türkiye’nin halihazırdaki durumuyla bundan mahrum olduğunu yakınarak dile getirir. Dışarıdan basının içeriden ise bazı milletvekillerinin hükümete yönelik eleştirileri gittikçe yoğunlaşıp artarken, 8 Kasım günü gelişmelerin seyri açısından önemli bir gün olur. O gün Hükümetin güven oylaması yapılır. Oylama öncesindeki görüşmeler sırasında eleştirinin dozu hakarete varan aşamaya gelir. Ali (Çetinkaya), Hamidiye kahramanı Rauf (Orbay) Beyi Kafkas Kökenli olduğu için eleştirip aşağılar; ‘<em>’Sen bu topraklarda oturamazsın,Ecdadının, babanın ve dedenin geldiği yere git’’(62)</em> diye bağırır. duyulan güvenle ilgili olan Ali Çetinkaya’nın önergesini oylamaya geçilir.Hükümet 19 karşı oya karşılık 148 oyla güvenoyu alır. Oylamaya 48 milletvekili katılmaz. Oylamadan hemen sonra Rauf (Orbay) Bey ve arkadaşı Halk Fırkası’ndan istifa ettiklerini bildirirler. Ertesi, gün Halk Fırkasından diğer bazı milletvekilleri de istifa ederler. Bu durum, ikitidar çevrelerince biraz tepkiyle, biraz da tedirgin bir yaklaşımla değerlendirilir. ‘</p>
<p>Rauf (Orbay) Bey ve on arkadaşının Halk Fırkası’ndan istifa etmeleri, Meclis’teki muhalefetin sayıca çok fazla olduğunu düşündürür. “Bizzat cumhurbaşkanı, bir an Halk Fırkası’nın mecliste azınlıkta kalabilme olasılığı karşısından ciddi bir tehlikeyle yüz yüze kaldığını düşünür”(63) Takip eden günlerde gerçekleşen istifalar ise bu düşünceyi daha da pekiştirir. Kasım sonuna kadar sayıları 45’i(64) bulan milletvekili topluluğu Halk Fırkası’ndan istifa eder. Bu arada basındaki Halk Fırkasına yönelik eleştiriler de gittikçe artar ve sertleşir. Hüseyin Cahit (Yalçın), 13 Kasım’da “Tanin”de yayınlanan “Korkunç Bir Manzara” isimli makalesinde, Halk Fırkası’na son derece ağır eleştiriler yöneltir; Fırka’nın <em>“her devre göre dönen fırıldaklardan siyasi dizdizcilere, siyasi tavizcilere, siyasi karmonyolculara, hatta vatan hainlerine kadar</em>&#8221; herkesin yer aldığı bir yapıya dönüştüğünü iddia eder. Bu arada, Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey’in birer kahraman olduğundan, çocuklara bu kimselerin birer kahraman olarak öğretildiğinden ancak buna rağmen bu şahısların çeşitli hakaret ve suçlamalara maruz kaldığından yakınarak bahseder. Hüseyin Cahit, makalesini, gelecek günlerde ismet Paşa’yı da bu zümrenin fırıldak, haris, kötülüklere sebep olan kişi olarak gösterebileceği ikazında bulunarak sürdürür.(65)</p>
<p>Mehmet Emin (Yalman) “Haftalık Tarihçe” isimli makalesinde basın özgürlüğü konusuna değinir ve hükümetin basın üzerindeki baskısından şikayetçi olur. Ahmet Emin, İtalya basınından örnek verir. Bu ülkedeki basının, Mussolini hakkında yazdıkları yazıların ve çizdikleri karikatürlerin benzerlerinin Türkiye’deki hükümet için yapılacak olsa hemen İstiklâl Mahkemesine sevk edileceklerini bilinerek, bu baskılara bir son verilmesi isteğinde bulunur.(66) Ahmet Emin 17 Kasım tarihli ‘Demokrasi ve İnhisar&#8221; isimli bir başka yazısında ise, demokrasi konusunu ele alır.Bazı kimselerin Fransa&#8217;da olduğu gibi cumhurbaşkanının fırkasından ayrılması gerektiği ilkesine, Türkiye&#8217;nin henüz Fransa düzeyinde demokrasiye sahip olmadığı iddiasıyla karşı çıkıp Şark tipi demokrasi icat etmeye çalışmalarını kabul etmediği yazar. Mehmet Emin, demokrasinin şark ve garp tipinin olamayacağını, bir yönetim tarzının ya demokrasi ya da demokrasi dışı bir şey olduğunu savunur.(67)</p>
<p>Meclis içinde İstanbul basını şahsında Meclis dışında Hükümete yönelik eleştiriler gittikçe sertleşerek devam ederken, bazı gazetelerde kurulacağı söylenen yeni parti ile ilgili haberler çıkmaya başlar. Yeni partinin ismi ile ilgili spekülatif haberler yayınlanır. Bu partinin “Cumhuriyet Fırkası&#8217; ismini taşıyacağına ilişkin haberler üzerine, Halk Fırkası ani bir girişimle, Cumhuriyetçiliği” yeni partiye “kaptırmamak için&#8221;(68) elini çabuk tutarak, isminin önüne “Cumhuriyet” ismini ekler.(69) Ancak ilginçtir bu ismi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın resmen kurulduğu 17 Kasım’a kadar hiç kullanmaz.</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 17 Kasım 1924 günü resmen kurularak siyasi yapıda yerini alır. Fırkanın kurucuları Rauf (Orbay) Bey, İsmail (Canbolat) Bey, Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Refet (Bele) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ve Bekir Sami Bey gibi Milli Mücadelenin ünlü sivil ve asker önderleridir. Fırkanın kuruluş amacını, Batı standartlarına göre kurulmuş olan Türkiye’nin bu ilk fırkasının(70) programından ve kurucularının beyanlarından ayrıntılı olarak tespit etmek mümkündür. Kurucuları, fırkalarının siyasal konumunu ve projelerini yayınladıkları bir bildiriyle kamuoyuna ilan ederler.(71) Bildiride “halkın, mukadderatını bizzat tayin ve idare etmek rüşd ve kaabiliyetini izhar” ettiği vurgulanırken, üstü kapalı olarak, Halk Fırkasının genel eğilimi olan halkın yol göstermeye muhtaçlığı, kendi yolunu seçecek yetenek ve olgunluğa sahip olmadığı anlayışı reddedilir. Böylelikle Halk Fırkasının “halk için halka rağmen” formülüyle ifade olunan özelliği kabul edilmediği, hiçte dolaylı olmayan bir şekilde ifade edilmiş olur.(72) Bu, fırkanın kuruluş amacıyla bağlantılı esas özelliktir. Doğal olarak halk otoritesi (Hakimiyet-i Milliye) birinci derecede öneme sahip bir ilke olarak dile getirilir.(73) Egemenliği o güne kadar ki uygulamalarıyla teorik olarak halka veren ve muhalifi olmadan iktidar olan bir parti karşısında, halk egemenliği ilkesinin pratiğe de yansıması istenir. Buna bağlı olarak da batılılaşmaya yönelik uygulamaların halkın onayı alınarak yapılması gerektiği savunulur.(74)</p>
<p>Bildiriye göre;Parti,o zamana kadar asrileşme” adına gerçekleştirilen tüm devrimleri onaylamaktadır.(75) Gerçekleştirilen devrimlere karşı bir karşıtlık veya eleştiri Söz Konusu değildir. Ancak, devrimlerin yöntemine ilişkin farklı düşünceleri vardır. Halk Fırkası’nın yaptıkları “tepeden inmeci&#8221; olarak değerlendilir ve bu yöntem uygun bulunmaz. Toplumsal değişimin aniden değil sarsıcılığnı azaltmak amacıyla biraz uzun zaman diliminde gerçekleştirilmesi daha doğru bulunur. Bununla da “devrimci” yaklaşım reddedilir; “evrimci” bir yaklaşım kabul edilir. Fırkanın, Mustafa Kemal’in şahsiyi hiçbir sorunu yoktur. Onu ve onun desteklediği hükümeti devirip yerine kendi hükümetlerini kurmak gibi bir düşünce söz konusu değildir. Bu açıkça ifade edilir. Sadece, iktidarı sürekli kontrol eden bir muhalefet partisi olmak arzulanmaktadır.(76) Basının hiçbir keyfi kontrol mekanizması söz konusu olmadan görevini serbestçe yapması gerektiği, otoriter rejime gidişi önlemek için Cumhurbaşkanının partiler üstü kalması ve parti içi muhalefetin “normal” bir durum olarak algılanması gerektiği, savundukları diğer bazı ilkeleri teşkil eder. Ekonomik sistemle ilgili olarak da serbest girişime ağırlık verilmesi ve yabancı sermayenin ekonomiye fayda sağlayacağı da savundukları ilkeler arasında yer alır.</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Halk Fırkası’nın dışında siyasal bir örgüt olarak açığa çıkışının, dönemin şartlarıyla doğrudan ilgili olmasına karşılık, geri planda yer alan ve ayrılığı doğuran esas neden Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal’in şahsında olmak üzere ülkede diktatörlüğe doğru bir gidiş olduğu inancına sahip olanlar bu gidişata muhalefet yapmak için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile siyasal bir kimliğe kavuşurlar. Muhalifler, esas olarak, yakın zaman kadar Halk Fırkası’na mensup olan kimselerdi, fakat, başta Mustafa Kemal olmak üzere bazı Fırka ileri gelenlerinin ülke yönetiminde artan nüfusları tedirginliğe neden olur. Bunlar gittikçe daha açık şekilde kendini inşa eden otoriter sisteme bir dur demenin zamanı geldiğine inanarak, otoriter yönetime gidişin engeli olarak siyaset sahnesindeki “yasal&#8221; yerlerini alırlar. Bütün bunlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları tarafından, kamuoyuna duyurdukları kuruluş bildirisinde açıkça ifade edilir.(77) Halk Fırkası&#8217;nın &#8220;İkinci Adam&#8221;ı olarak İnönü&#8217;nün tespiti de bu görüşü destekler mahiyettedir: &#8221;  <em>Terakkiperver Fırkanın kuruluşu, Atatürk&#8217;ün sürati icraatla nereye kadar gideceğinden ve ne şekilde bir otorite tesis edeceğinden korkulması üzerine, onunla beraber çalışma imkânından ümitleri kesildikten sonra girişilmiş bir teşebbüstür.’’(78)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Geleneksel Bir Siyasal Söylemin Doğuşu</strong></p>
<p>Mecliste muhalif bir kitlenin varlığı çoktandır bilinmesine karşılık, bunların parti kurarak örgütlenecekleri pek düşünülmediği için, Terakkiperver- Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu Hükümet çevresi için bir sürpriz hatta sarsıcı bir gelişme olur, özellikle Kazım Karabekir, Ali Paşa gibi Milli Mücadelenin ünlü paşalarının bu partide yer almaları, sarsıcı bir muhalefetin oluşacağına yönelik işaretler olarak algılanır. Mustafa Kemal, eski silah ve dava arkadaşlarının karşısına siyasi muhalif olarak çıkmalarını kendi otoritesine karşı “büyük bir komplo” olarak değerlendirir. Halk Fırkasının diğer ileri gelenleri de, zamanla gelenekleşen bir yaklaşımın ilk örneklerini vererek, bu meşru muhalefeti “irtica’’ yanlısı olmakla suçlarlar. Yeni partinin “İttihat ve Terakki” adına faaliyet yürüteceği de dillendirilen iddialardan bir diğerini oluşturur, özellikle bir kısım basının yürüttüğü yıpratıcı eleştiri ve propagandalara cevap çabuk gelir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın mensuplarından ‘’birisi”nin açıklamaları konuyu açıklığa kavuşturur; “<em>Böyle iddiaları tabiî bulmalısınız. Elbette bize dünyanın en iyi adamları diyecek değiller ya! Mamafih, irtica isnadı kadar İttihatçılık isnadı da gülünçtür. Eğer nokta-i nazarımızı muvafık bulan ittihatçılar olur ve bize iltihak ederlerse tabii onları da içimize kabul ederiz. Siyasi bir fırkaya girmek için o fırkanın nizamnamesini kabul etmek, prensiplerini benimsemek lâzımdır. Bu şekilde ifa eden herkesin kabulü tabiidir. Halk Fırkası&#8217;na mensup arkadaşların tarizlerine gelince mesele sarihtir. Rakibe rahmet okumak âdet değil’’</em>.(81) Bu sefer yıpratıcı propagandanın yönü değiştirilir ve yeni partici sosyalist olduğunu iddia edilir.(82) Fakat bu iddiayı gündeme getiren gazetenin yazarları çok geçmeden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Halk Fırkasının programlan arasında farklı bir nokta-i nazarının bulunmadığını-kabul etmek zorunda kalırlar.’’(83)</p>
<p>Elbette iki partinin programı arasında farklar vardı,ancak bunlar aynı olan idealin ayrıntılarını teşkil ediyordu.(84)Buna rağmen,Cumhuriyet gazetesi kelime oyunları üzerine kurulu eleştirilerini uzun süre devam ettirir.(85)Partinin saltanatçı olduğunu iddia eder.Terakkiperver Fırkasının mensupları ise bütün güçleriyle iddiaları cevaplaya çalışırlar.:</p>
<p><em>‘’Aramızda saltanatçılıkla itham edilecebilecek tek bir fert yoktur.Yalnız size şunu izah edeyim ki,saltanat yalnız hanedanlar tarafından değil,şahsıların tehakküm ve istibdatları ile de teessüs edebilir.İşte biz bu şekilde bir saltanatın, bir tahakkümün vücud bulmasından korkuyoruz. Biz saltanatın aleyhinde bulunduğumuz gibi, Meksika’daki Cumhuriyet gibi bir cumhuriyeti de istemiyoruz. Bizim istediğimiz milletin irade ve arzusunu hâkim kılan, onun emeli dairesinde hareket eden bir cumhuriyettir. Bu şekilde hâkim olan meclis, fert değil, yalnız millettir”(86)</em></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, iktidardaki Halk Fırkası’nı sadece fikren sarsmakla kalmaz, aynı zamanda sayısal olarak da yıpratır. Par-tinin kuruluşunu takip eden ilk beş gün içerisinde Halk Fırkası’nda önemli bir erime görülür. 32 milletvekili istifa eder ve bunların 28’i Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na geçer. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan sadece üç gün sonra, Hükümetin sıkıyönetim teklifi Halk Fırkası’nın grup toplantısında reddedilince, İsmet Paşa başvekillikten, sağlığının bozukluğunu gerekçe gösterip, istifa eder. Yeni kabinenin teşkili görevi Fethi Bey’e verilir. 27 Kasım’da yapılan oylamda yeni kabine muhalefetin de desteğiyle güven oyu alarak görevine başlar.</p>
<p>Fethi Bey yeni kabineyi teşkil eder, ancak gündemde üstü kapalı olmakla birlikte şiddeti kolaylıkla hissedilen ciddi sorunlar vardır. Bu nedenle Fethi Bey yeni kabineyi teşkil etmeden önce Mustafa Kemal’le görüşür ve hükümet kurulursa bunu kabul edip etmeyeceğini sorar. Mustafa Kemal’in cevabı “çok tabiî” olur. Fethi Bey aldığı bu onay üzerine, yeni hükümetten Halk Fırkası’ndaki sertlik yanlılarının memnun olmayacağını, eğer engellenirse istifa edeceğini bildirir. Kendisinin liberal çizgide bir siyasi eğilime sahip olduğunu, özgürlüklere önem veren cumhuriyet ilkelerine uyan bir hükümet modelini desteklediğini ifade eder. Bu özelliğiyle Meclis’teki muhaliflerin de desteğini alacağına inandığını söyler. Fethi Bey’in bu açıklamaları, Halk Fırkası mensubu olma-sına ve Mustafa Kemal in desteğini almasına rağmen,fırkasındaki sertlik yanlılarından çekindiğini göstermesi açısından önemlidir.Çekincesinde haksız olmadığı ise kısa sürede anlaşılır.</p>
<p>Fethi Bey hükümeti,Halk Fırkasının ılımlılarından teşkil eder.Bu nedenle- Terakkipervercilerin yeni hükümete bakışları olumlu olur.Çok açık bir şekilde kendini Paşadan ve kabinesinden kurtuluşun sevincini yaşarlar.İsmet Paşa’nın  otoriter sisteme doğru gidışini engelledikleri için sevinçleri bir kat daha artar. Bu durum, mululdıilı bir iktidar olmayı arzulamayan Halk ırkasının sertlik yanlılarını daha da sertleştirir.</p>
<p>Halk Fırkası’nın sertlik politikalarını savunan milletvekilleri, daha önceden Meclis içinde karşı karşıya kaldıkları bireysel muhaliflerin yanı sıra, özellikle İstanbul&#8217;da yayınlanan bazı gazetelerin muhalefeti nedeniyle sert önlemler almayı düşünürlerken, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın örgütlü muhalefeti karşısında muhalefete ilişkin düşüncelerini uygulamaya koymaya karar verirler, öncelikle, basını sıkı bir şekilde kontrol altında tutmayı ve hiçbir şekilde muhalefet yapmalarına fırsat vermemeyi isterler. Bu doğrultuda olmak üzere hükümeti etkilemeye ve amaçları doğrultusunda bazı yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek için harekete geçmeye karar verirler. 3 Aralık 1924&#8217;te Kozan Milletvekili Ali Salip, Abdülhamit döneminden beri yürürlükte olan Matbuat Kanunu’nun daha da ağırlaştırılmasını öngören bir değişiklik önergesi verir. Matbuat Kanunu&#8217;ndaki değişiklikle ilgili önerge görüşmeye geçilmeden, önergeyle amaçlananın ne olduğunu gösteren bazı gelişmeler de yaşanmaya başlar. Aralığın son günü Adana’da yayınlanan “Tok Söz” ve İstanbul’da İngilizce olarak yayınlanan “Orient News” gazeteleri kapatılır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına mensup Halis Turgut ve Kâzım Vehbi, bu kapatmaların gerekçesini sorduklarında, hükümet temsilcileri tarafından, her iki gazetenin de kapatılma gerekçesi olarak ülkenin güvenliğini tehdit edecek yayın yaptıkları ifade edilir. “TokSöz’ün hükümete muhalif tüm güçlerin birleşmesi çağrısı yapmış olması, “Orient News”ın ise hükümeti İstanbul&#8217;un ihtişamına darbe indirmekle suçlamış olması, ülkenin güvenliğini tehdit suçlarını teşkil etmektedir.</p>
<p>Halk Fırkası&#8217;nın basına yönelik baskısı artarak devam eder. “Tok Söz&#8221; ve “Orient News” gazetelerinin kapatılmasının tartışmaları bitmeden Keskin” (Keskin) ve “Örnek” (Çanakkale) gazeteleri kapatılır. Kapatılan gazeteler mahalli gazetelerdir; henüz büyük gazetelere yönelik bir girişimde bulunulmamıştır. Ancak, sürecin mahalli gazetelerden başlatılması, fazla tepki çekmeden amaca gidişi hazırlama gayretinden kaynaklandığını gösterir gibidir. 26 Ocak 1925 günü Meclisin gündemini “Keskin&#8221; ve “örnek” gazetelerinin kapatılması oluşturur. Hükümet kendisine yöneltilen eleştirilere ikna edici bir cevap veremez, fakat kararından da vazgeçmez.</p>
<p>Gerçekleşen ara seçimler de o günlerin politikalarını şekillendiren önemli faktörlerden birisi olur. Bazı paşaların milletvekilliğinden ayrılmaları nedeniyle seçim kanunları gereğı boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılması gerekmektedir .O zamanlar her yerleşim biriminde ki seçim farklı tarihlerde yapılmaktadır. Bu nedenle söz konusu seçim 1924 yılının Aralık ve 1925 yılının Şubat ayı arasında geçen sûreye damgasını vurur Bu dönemin en ayrıcalıklı özelliğini, Halk Fırkası’nın, karşısında ve açık bir muhalefet bulması oluşturur. Halk Fırkasının otoriter bir siyasetten yana üyeleri, ya muhalefete alışacak ve ülkenin Batı standartlarına uygun çok partili bir siyasal sisteme gidişine katkıda bulunacaklar veya muhalefeti hazmedemeyip tek partili bir siyasal sisteme gidişi inşa edeceklerdir. Gerçekleşen İkincisi olur.</p>
<p>Ara seçimin yapılacağı merkezlerden birisi İstanbul’dur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası henüz örgütlenmesini tamamlamadığı ve iktidarla doğrudan karşı karşıya gelmek istemediği için İstanbul’da gerçekleşecek ara seçimde aday göstermez. Kendi adayıyla seçime katılmak yerine bir bağımsız adayı desteklemeyi tercih eder. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının İstanbul’da desteklediği aday Mustafa Kemal ve özellikle de İsmet İnönü ile arası açık olan ünlü komutanlardan Ali Ihsan (Sabis) Paşa’dır. Seçim 11 Aralıkta gerçekleşir. Seçimi iktidarı adayı kazanır.AncakAli İhsan Paşa da göz ardı edilemeyecek miktarda oy alır. Seçimin hileli olduğu ve Halk Fırkası’nın sonucu seçim hileleriyle elde ettiği yoğun bir şekilde gündemi teşkil eder. Bir çok kimse, Ali İhsan Paşa’ya verilen bir çok oyun iptal edildiğini, sayılmadığını belirtir. Bu du-rum aynı zamanda Halk Fırkası için geçerli olacak bir geleneğin de başlangıcını oluşturur. Halk Fırkası’nın 11 Aralık 1924 İstanbul ara seçimlerinde ilk kez olmak üzere, çok partili sisteme geçiş döneminde daha sık gündeme gelecek şekilde, seçim hileleriyle birlikte anılmaya başlanır.</p>
<p>İktidarın İstanbul seçimlerinde amacına ulaşmasının sevincini yarıda kesen haber Bursa’dan gelir. Bursa’daki ara seçimi iktidarın adayı kaybeder. Bu gerek iktidar ve gerekse muhalefet için bir milletvekili kazanma veya kaybetmenin ötesinde, sembolik değeri son derece önemli bir sonuçtur. Üstelik seçimi kazanan herhangi birisi değil, Milli Mücadelenin ünlü paşalarından birisi olan ve muhafazakârlığı ile tanınan Nurettin Paşa’dır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Bursa’daki seçime kendi adayıyla katılmadığı, fakat Nurettin Paşa’yı desteklediği bilinmektedir. Hükümet bu sonuca razı olmaz. Seçimi iptal ettirmenin yolunu arar. Nurettin Paşa’nın seçim öncesinde resmi görevinden istifii etmemiş olması, seçimi yeniletmenin gerekçesi olarak ileri sürülür ve seçim geçersiz sayılır. Seçim yenilenir; fakat sonuç yine değişmez; 5 Şubat’ta yapılan iki seçimi de Nurettin Paşa kazanır. Halk Fırkası kabullenemediği bu sonuca istese-de istemese-de  razı olmak zorunda kalır. ; Böylelikle,Halk Fırkası,yine ilk kez olmak üzere, seçime müdahalesine rağmen,seçimi kaybetmesinin acısını yaşar.</p>
<p>1924 yılının ilk iki ayım kapsayan dört aylık süre Halk Fırkası’nın muhalefete, muhalefetin ise Halk Fırkası’na muhalefet yapma zorluğuna alışma çabalarıyla geçer. Her iki taraf için de buna alışmak hiç kolay olmaz;(87) özellikle de muhalefet için. Çünkü hükümet olan Halk Fırkası, her seferinde bir başka girişimiyle muhalefeti hep suçlar ve savunmada kalmasını sağlar; siyasal sistemin işlemesine katkıda bulunacak bir muhalefet anlayışı tesis etmesine fırsat tanımaz.(88) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilip uygulamaya konması ve İstiklâl Mahkemelerinin tekrar açılması ise, Halk Fırkası’nın siyasetin gerektirdiği rolünü yapmaktansa, oyunu istediği gibi sonuçlandırma ve sahneyi kimseyle paylaşmama amacının bir gereği olarak açığa çıkar.(89)</p>
<p>2.Yazı için bkn:</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="p06CzWelfy"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/embed/#?secret=HJsDY5QqdZ#?secret=p06CzWelfy" data-secret="p06CzWelfy" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:57:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri Hakkında Genel Değerlendirme]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri'nin Çalışma Usulü]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Suikastı]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Suikastı ve Muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Suikastının Siyasi Sonuçları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[Basın ve Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[dört Ali'ler]]></category>
		<category><![CDATA[Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Muhalefetsiz Bir Dönemin İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Muhalefetin Feshi]]></category>
		<category><![CDATA[Takrir-i Sukun Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13045</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ilk günlerinde,M.Kemal,bu muhalif partiyi Cumhuriyetin gereği olarak gördüğünü belirtir.(90)Ancak,muhalefete yönelik bu olumlu tavrı kısa bir süre sonra değişir ve ilk zamanlardakinden oldukça farklı bir tutum sergiler.Bu durum özellikle sonradan tartışma konusu olur ve bu durum gerekçeleri tesbit edilmeye çalışılır.Bunla ilgili olarak Ahmet Mumcu,M.kemal’in ”4 Mart 1925′e kadar her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/" rel="attachment wp-att-13047"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13047" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/terakkiperver-cumhuriyet-firkasi.gif" alt="Türkiye'de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2" width="440" height="249" /></a></strong></p>
<p><strong>Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri</strong></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ilk günlerinde,M.Kemal,bu muhalif partiyi Cumhuriyetin gereği olarak gördüğünü belirtir.(90)Ancak,muhalefete yönelik bu olumlu tavrı kısa bir süre sonra değişir ve ilk zamanlardakinden oldukça farklı bir tutum sergiler.Bu durum özellikle sonradan tartışma konusu olur ve bu durum gerekçeleri tesbit edilmeye çalışılır.Bunla ilgili olarak Ahmet Mumcu,M.kemal’in ”<em>4 Mart 1925′e kadar her türlü demokratik hareketleri büyük bir hoşgörü ve anlayışla”karşıladığını”ama,demokratik özgürlükler hep,yapılan ilk devrimlerden dönüşü desteklemek ve nihayet kanlı bir ayaklanmayı çıkarmak için kullanlınca,devrimlerin selameti için demokratik yaşamın kısıtlandığını</em>”(91)belirtir.</p>
<p>Toktamış Ateş ise,”<em>Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında,1920′lerde,1930‘larda,belli baskılar yapıldığını da kabul etmek durumundayız”</em> dedikten sonra şu açıklamayı yapar<em>”…demokratik olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmayan uygulamalar yapılmıştır.Bu günde bu uygulamaları ”övmek”mümkün olmadığı gibi,yermenin de fazla bir anlamı yoktur.Bir ihtilal ve yeni bir devletin kuruluş dönemide böyle şeyler yazık ki olur”(92)</em> Sonra da bunun gerekçesini bulmaya çalışır<em>:”Aslında o günlerde günümüz anlamda çağdaş bir referandum yapılsa,padişaha bağlı kitlelerin geniş boyutlara ulaşabileceğini tahmin edebiliriz.Zaten 1924-25 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 Serbest Fırka deneyimleri bu görüşü doğrular”</em>(93)Ancak bunu derken her iki fırkanın da liberal(94) karaketerli oluşunu,bunu ise öncelikle ve ısrarla programlarında dile getirdiklerini unutmuş görünür.</p>
<p>Taner Kışlalı ise tesbit edebildiğimiz kadarıyla sadece kendisinin dile getirdiği bir iddiayı,M.Kemal’in Terakkiperver Fırka’ya karşı olumsuz tutumunun gerekçesi olarak ifade eder”<em>1924 yılında da Ataütürk’ün eski arkadaşlarından bir grup,Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular.Bu parti ne istiyordu?Neyin muhalefeti idi?Daha çok demokrasi daha çok özgürlük,daha hızlı atılımlar istediği için mi kapatıldı?Hayır.Gerek hareketin önderi olan Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi isimler,gerekse partinin programı,gerçek amacı saklamak gereğini bile duymamışlardır.Amaç,daha çok geç olmadan ”saltanatı ve halifeliği geri getirmek”tir.Devrimi ve dolayısıyla demokrasiye gidişi önlemektir.’’(95)</em></p>
<p>Şevket Süreya’nın tesbiti şöyledir;<em>’’Terakkiperver Cumhuriyet fırkası için]”ıstıraplarını ve hürriyetsizliklerin doğurduğu çocuk” demektense,vakitsiz doğan,yaşama kabiliyeti olmayan bir çocuk demek daha doğru olur.Nitekim bu çocuk ömürlü olmadı.17 Kasım 1924′te kurulan parti, 3 Haziran 1925′te,yani siyasi varlığı henüz 6 ayı doldurmadan,İcra Vekilleri Heyeti kararıyla kapatıldı.(</em>96) Halbuki yine bizzat Şevket Süreya şunu söylemektedir;’’<em>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir bakışta normal şartlar içinde doğdu.Çünkü 1924 Anayasası,bir normal devir anayasasıydı.Bu anayasa içinde tek partili rejimden çok partili rejime yöneliş gayet tabiiydi.Zaten Meclis’te en şuurlu görünen ınkılapçılar bile inkılap heyecanı ile demokrasi hasretini beraber haykırıyorlardı</em>.’’(97)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhalefetsiz Bir Dönemin İnşası</strong></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Halk Fırkası’nın muhalifiydi. Ancak, iktidardaki Halk Fırkası’nın muhalifi sadece bu fırkanın mensupları değildi. İttihat Terakki kökenli başka muhalifler de vardı. Bir de bunlara Halk Fırkası’nın uygulamalarından memnun olmayan halk kesimlerini katınca, 1925’lerin Türkiye’sinde ülkenin siyasi durumu Kemalist kadro açısından hiçte parlak görünmüyordu. Halk Fırkası egemenliğini tesis etmek için mevcut şartlarda muhalefeti yok etmeyi en radikal çözüm olarak görür. Hiç zorlanmadan muhalefetsiz bir sisteme karar verilir, ancak önemli olan bunu meşrulaştıracak gerekçeleri bulabilmektir.Bunu sağlayacak fırsatlardan bitişi ise çok geçmeden elde edilir. Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Said isyanı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından kurtuluşun en önemli  gerekçesini oluşturur.(98) Takiben gerçekleşen İzmir suikastı ve Menemen hadisesi ise Meclis’teki diğer muhalifleri ve halkın içerisinde yer alan muhalif önderleri yok etmenin veya susturmanın gerekçesi olarak işe yarar. İlerki üç hadise ile muhalefeti saf dışı etmenin tarihsel imkânları elde edilir ve bunlar otoriter sisteme geçişi meşrulaştıran araçlar olarak ustaca kullanılır&#8221;. (99)Şimdi, Şeyh Said isyanını takip eden gelişmeleri inceleyelim.</p>
<p>Halk Fırkası’nın sertlik yanlılarının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefete sahip olmanın hazımsızlığını yoğun olarak yaşadıkları(100) günlerin birisinde Doğu’dan önemli bir haber gelir: İsyan çıkmıştır. Şubat 1925’te Şeyh Said önderliğinde doğrudan rejimi hedef alan bir isyan patlak verir. Her ne kadar, resmi söylem tarafından bu isyanın bir Kürt hareketi veya Ingilizlerin kışkırtmalarıyla patlak veren Türkiye Cumhuriyetine yönelik provakatif bir eylem olduğu kanaati yerleştirilmeye çalışılmışsa da,(101) isyan liderin ve mensuplarının İslami toplumsal sistem dışında bir taleplerinin söz konusu olmadığı ve isyanlarında “dış mihrak” teorisinin geçersiz olduğu açıkça bilinmektedir. Bu konuda, dönemin başbakanı olan İsmet İnönü’nün açıklamaları konunun en önemli delillerinden birisini teşkil eder. İsmet İnönü söz konusu isyanla ilgili olarak şu tespitlerini dile getirir: <em>“Şeyh Sait, harekât esnasında dini kurtarmak davasını açıktan ortaya atmış bulunuyor. “Hilafet kalkmıştır, din tehlikededir. Dini kurtarmak lazımdır”. Davaları bu. Şeyh Sait, isyan hareketini, böylece bütün memlekete milli bir hareket olarak değil, bir din hareketi olarak gösteriyor&#8230; Şeyh Sait, İsyanını doğrudan doğruya Ingilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır</em>”,(102)</p>
<p>İlk günler, bir grup eşkıyanın yağmacılık niyetiyle başlattığı bir hareket(103) olarak takdim edilen isyan, özellikle Mustafa Kemal’i çok tedirgin eder. İsmet İnönü’nün bildirdiğine göre isyanın yayılmasından çok çekinir.(104) İsyanın ilk günlerinde Çankaya’da bir toplantı düzenlenir. Toplantıya İsmet İnönü, Başbakan Fethi Bey, Meclis Başkanı Kâzım Özalp katılır. Toplantının sonunda varılan karar üzerine bir tezkere hazırlanır ve bu tezkerenin Meclis’te görüşülmesi kararlaştırılır. 25 Şubat’ta Meclis’te görüşme yapılır. Fethi Bey isyan hakkında ayrıntılı bilgi- vererek milletvekillerini bilgilendirir. İsyan bölgesinde bir ay süreyle sıkıyönetim ilanının uygun olacağını ifade eder. Hükümetin görüş ve düşündüğü uygulamalar muhalefet tarafından da uygun bulunarak hü-kümetin istekleri oybirliğiyle kabul edilir. Hükümet gerekli askeri ted-birleri vakit geçirmeden almaya başlar.</p>
<p>İsyanın patlak verdiği günlerde başbakan Fethi Bey’dir. Fethi Bey, isyanın, bölgede sıkıyönetim ilan etmekle çözülebileceğine inanmaktadır. Ancak, iktidar kadrosunun sertlik yanlıları daha sert tedbirlere başvu-rulmasını isterler. Sonradan anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal’de aynı kanaattedir veya zamanla bu kanaate ulaş(tırılmışt)ır.</p>
<p>Halk Fırkasının sertlik yanlılarına göre, sorun sadece isyan bölgesinde değildir; sorun, başta basın ve meclis içindeki muhalefet olmak üzere, her yerdedir. Bu nedenle de bütün “muhalifleri” kapsayacak tarzda oldukça kapsamlı sert tedbirlerin alınması bir zorunluluktur. Özellikle de basının üzerine gidilmesi gerektiğini savunurlar. Fethi Bey hüküme-tini ise, tedbirsiz olmakla gevşek davranmakla suçlarlar. Daha ilk günlerde, Hükümet Meclis’ten çıkardığı yasaları uygulama fırsatı bulama-dan oldukça sert eleştirilere maruz kalır. Terakkiperver Fırka’ya mensup milletvekillerinin Hükümet politikalarına destek vermeleri, sertlik yanlıları için hükümete yönelik eleştirilerin en önemli somut gerekçesini oluşturur. Üstelik, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticilerinin isyancıların söylemlerine ve amaçlarına karşı olmalarına ve isyanı bastırmaya yönelik askeri tedbirleri içtenlikle desteklemelerine rağmen bul gerçekleşir. Kazım Karabekir isyan konusunda Partinin görüşünü açıkça dile getirmiş ve isyanın bastırılması konusunda Hükümeti şartsız desteklediklerini açıklamıştır. (105)Fakat buna rağmen Halk Fırkası’nın sertlik yanlıları, Hükümeti sürekli muhalefetin çizgisine kaymakla suçlarlarken, muhalefeti isyanın taraftarı gibi gösterme eğiliminde bulunurlar. Fethi Bey’in “gereksiz şiddetlerle elini kana boyamayacağını’’(106) bildirmesi ise, sertlik yanlılarının kendilerini haklılaştıran bir delil olur.</p>
<p>2 Mart günü, Fethi Bey hükümetinin Meclis’ten güvenoyu almasından ve yeni tedbirlerin Meclis tarafından onaylanmasından 5 gün sonra, Hükümet, Halk Fırkası’nın sertlik yanlılarınca yıpratılacak derecede sert eleştirilerine maruz kalır. On iki saat devam eden oturumda, hükümet “İslam&#8217;ın taraftarlığını yapmakla” suçlanır. Başbakan Fethi Bey bu suçla-mayı şiddetle reddeder ve 1924 Anayasası’ndaki hüküm gereği, İslam’ı devlet dini olarak kabul etmiş bir ülkede bunun gayet tabiî olduğunu açıklar. Aynca sorar: “İçimizde, dini inançlara saygı beslemeyen bir kişi var mı ?’’ Fakat onun bu sözleri, bizzat kendi partisinden bir milletveki-linin silahını çekmesine neden olur. Eğer diğer bazı milletvekilleri durumu fark edip engel olmasalar, Fethi Beye yönelmiş silahın patlayacağı kesin gibidir.(107) Bunun üzerine &#8216;’önceden hazırlanan plan gereği radikallerden birisi toplantıya Mustafa Kemal&#8217;in çağrılmasını teklif eder&#8221;. Hükümeti değiştirmek için toplantının iyi bir fırsat olduğunu düşünen Mustafa Kemal ise Meclise gelir ve yaptığı konuşmasında aşırı kanadı destekler. Mustafa Kemal in ağırlığı karşısında ılımlıları destekleyenlerin sayısı önemli bir azalma kaydeder.(108)</p>
<p>Halk Fırkası’nın bünyesinde gelişen isyana yönelik tedbirlerle ilgili görüşlerden sertlik yanlılarının Mustafa Kemal’in onayını almalarıyla Fethi Bey istifa eder ve İsmet İnönü Başbakan olur. Böylelikle Cumhu-riyet tarihinin ayrıcalıklı özelliklere sahip bir dönemi başlar. Öncelikle bazı hukuki düzenlemelere gidilir ve “<em>dini bir görüntü altında ayaklanmanın ve dinin siyasete alet edilmesinin vatana ihanet suçu olduğu ibaresi’’</em> Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na eklenir Ayrıca daha da önemlisi “Takrir- i Sükûn Kanunu” yürürlüğe girer. Bu kanuna göre hükümet, gericiliği, ayaklanmayı teşvik eden, memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükû-nunu bozan kuruluşları ve yayınları, cumhurbaşkanının onayını aldıktan sonra, idari bir kararla yasaklayabilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Siyasi Muhalefetin Feshi</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin batılılaşma sürecinde 4 Mart 1925&#8217;te kabul edilen 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nun özel bir yeri vardır. Süreyya Aydemir bu farklılığı şöyle açıklar: &#8220;O güne kadar ve bütün milli mücadele boyunca bu kadar şümullü ve hükümete bu kadar kesin yetkiler veren bir kanun çıkarılmamıştı. Kanun, geçici ve olağanüstü yargı organları olarak gene İstiklal Mahkemelerini getiriyordu. Verdiği yetkilerle de hükümete geniş takdir hakları tanıyordu. Bu kanun, iki tarafı keskin öyle bir kılıçtı ki, hükümet ve rejim onu, ya inkılapları yerleştirmek için olağanüstü bir dayanak olarak kullanacak, yahut bizzat hükümeti sert bir diktatörlüğe sürükleyecekti.. Yeni Türkiye&#8217;de çok partili rejimi ve Anayasa&#8217;nın ruhuna hakim olan demokrasi havası, artık uzunca bir zaman için ortadan çekilecektir.&#8221;(109)</p>
<p>Takrir-i Sükûn Kanunu dönemin Halk Fırkası(Chp)ndaki sertlik yanlıları tarafından büyük bir başarı, ondan da ötesi bir zafer olarak nitelenir ve III.İnönü zaferi olarak değerlendirilir.(110)</p>
<p>Kanun iki yıllığına çıkarılır ancak sonrada iki yıl daha uzatılarak 1929a kadar yürürlülükte kalması sağlanır.Takiri-i Sükûn Kanunun görüşülmesi sırasında sert tartışmalar yaşanır. Kazım Karabekir, Hükümetin isyan bölgesindeki her uygulamasına destek olduklarını, fakat bu kanun tasarısı ile temel hakların baskı altına alınabileceğini belirterek karşı çıktıklarını ifade eder. Konuşmacılardan Dersim Milletvekili Feridun Fikri Bey kanun tasarısının Anayasanın 70. maddesindeki temel haklan, hükümetin takdirine, denetimine ve idaresine bıraktığını; Hükümete herhangi bir durumu kolaylıkla irticaya dahil etme imkânı verdiğini, bu nedenle söz konusu tasarının tamamen “şüphe kanunu” olduğunu, Cumhuriyetin ve Milli Egemenliğin ruhuna ve Anayasa’ya aykırı olduğunu savunur.(111)</p>
<p>Rauf Bey düşüncelerini bir başka açıdan ifade eder, isyandan dolayı Cumhuriyetin yıkılacağı korkusuna kapılmanın doğru olmadığını, böylesi bir gerekçeyle Anayasa’nın bütünlüğünün bozulamayacagını ifade eder. Bunu söylerken de Birinci Meclis’i örnek gösterir. Milli Mücadelenin en zor günle-rinde bile Meclis’in Anayasa’yı ihlâl gibi bir girişimde bulunmadığım ifade eder. Tasarının aleyhinde olanların ortak söylemini, yaşanan sorunların devletin polisi, jandarması ve diğer görevlileriyle çözülebilecek nitelikte olduğu, isyanı gerekçe göstererek temel haklan ihlâl edecek durumlara meyletmenin yanlış olduğu görüşleri oluşturur. İktidar ise tasarının korkulacak bir tasan olmadığım, kötü amaçlarla kullanılmayacağını, ülkenin sorunlarını çözmek amacına yönelik olduğunu belirtir.(112)</p>
<p>Takrir-i Sükûn Kanunu çıkmadan önce, o zamanın Başvekili Fethi Bey muhalefet fırkası ileri gelenlerine kendi kendilerini feshetmelerini önerir. Ancak bu kabul edilmez.(113) Fethi Bey’in cevabı, aynı teklif kendisine gelmiş olsaydı kendisinin de farklı davranmayacağım ifade etmek biçiminde olur. Anlaşılan odur ki, Fethi Bey yukarıdan gelen bir teklifin sadece elçisidir; fakat gönülsüz bir elçidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası liderlerinin fırkalarını feshetme teklifini reddetmeleri üzerine, Halk Fırkası mensupları ve taraftarları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibat kurmaya başlarlar. Takip eden gelişmeleri Şevket Süreyya şöyle anlatır: <em>&#8221;daha isyan başlar başlamaz, Mecliste ve çevresinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı hemen hücumlara geçildi. Halbuki Terakkiperver Fırka&#8217;nın isyan bölgelerinde teşkilâtı bile yoktu. Parti elemanlarının isyanla uzaktan veya yakından ilgisini gösteren hiçbir belirti tespit edilememişti. Ama fırka programındaki;</em></p>
<p><em>“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” maddesi, bir irtica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen bir sebep gibi yorumlanıyordu. Halbuki zaten Anayasaya göre de Devlet bir İslam devleti idi. Yani o zaman yürürlükte olan 1924 Anayasasına göre, devletin bir dini vardı. Bu din İslam dini idi. Bu kayıt Anayasa’da yer almıştı. Bu duruma göre Terakkiperver Fırka’nın kendi programına dini fikir ve inançlara saygı göstereceği şeklinde bir madde koyması yadırganmayabilirdi. Ama önce sataşkan dedikodular şeklinde başlayan mırıltılar, pek çabuk fiili bir müdahale hareketine döndü. İstiklâl mahkemesinde sonuçlar çok çabuk belli oluyordu. Çünkü “bu mahkemelerde avukat bulundurulması, hatta şahit dinlenilmesi gibi usûllerle vakit kaybedilmiyordu</em>”.(114)</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibatın en önemli delillerinden birisi olarak gösterilen Fırka programındaki “<em>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” </em>maddesi, Halk Fırkası için muhalefetten kurtulma amaçlarına ulaşmanın önemli bir aracını teşkil eder. Halbuki bu dini hassasiyetler nedeniyle değil, toplumsal hassasiyetler nedeniyle fırka programına konulmuş bir maddedir. Maddenin programa konuluş hikayesini Ali Fuat Cebesoy, yıllar sonra Amerikalı bir gazeteciyle röportajında şöyle anlatır: “<em>Biz bu fırkayı kurduğumuz zaman da dedik ki, tıpkı Amerika’daki gibi olalım&#8230; Bir Demokrat Parti olsun bir Cumhuriyet Partisi olsun&#8230; Her iki fırka da tamamiyle laik.. [Din konusunda]biz aynen Amerika Cumhuriyet Halk Partisinin o zamanki maddesini aldık. Çünkü şöyle düşündük; hiçbir şey yazmasak olmaz. Amma laikiz desek onu da anlamaz kimse. Öyle bir cümle kullanalım ki yani biz [dinlerin] hepsine hürmet ederiz, meşgul değiliz manasına, hürmet ederiz. Bunu en iyi sizin Cumhuriyet Partisi’nde bulduk. Ve onu tuttuk aynen tercüme ettik. Oraya koyduk. Binaenaleyh tekmil inkılâplarla biz de tamamıyla laiktik ve tekmil bu inkılâplara rey verdik. Hepsine rey vermişizdir&#8230; Yani bizim şeyimize [Fırkamıza] bir İsrail girse hürmetkârız. İstediği gibi, ne yaparsa yapsın. Meşgul olmayız, istediği dinden&#8230; İslam girse ayin, Hıristiyan girse aynıdır&#8230; Yani hürmetkârım. Sonra gelmiş biri, dinsizdir, ona da karışmayız. Bizim onlarla işimiz yok, bu parti siyasi partidir. Dinlen alakası yok”.(115)</em></p>
<p>İsyan, Meclîs’teki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin teşkil ettiği muhalefeti susturmak için <em>“iyi bir bahanedir&#8217;</em>.(116) Halk Fırkası için, Terakkipervercilerin kendilerini dini inançlara saygılı olarak nitelemesi önemli bir bağlantı noktasıdır. Ancak bütün araştırma ve çalışmalara rağmen, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinden bir kişinin dahi isyanla irtibatlı olduğunu belgeleyecek somut bir delil elde edilemez.(117) Zamanın Başbakanı ismet Inönü de bunu teyit eder: “<em>Doğu isyanı ile Terakkiperver Fırkanın doğrudan doğruya bir ilişkisi çıkmadı&#8221;(118)</em> der.</p>
<p>Ancak Fırka ile irtibatlı iki kişinin “dini siyasete alet etme&#8221; suçunu işlemiş olmaları, muhtemel ilişkiyi gösteren bir delil olarak değerlendirilir.(119) Hükümet için bu oldukça önemli bir delildir ve bu delil de amaca uygun olarak gayet başarılı bir şekilde kullanılır.(120) Meclisteki muhalefeti, teşkil eden bazı milletvekilleri tutuklanır ve yargılanırlar. Böylelikle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefetten kolayca kurtulunur. Mustafa Kemal’in ifadesiyle “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denilen muzu teşekkülü siyasi” (121)3 Haziran 1925’te İstiklâl Mahkemesi tarafından kapatılır. Fakat, bizzat İnönü’nün ifadesiyle, bu kapatılışta, Fırkayı kapatma gayesine yönelik zorlayıcı yorumlar yapılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Basın ve Sansür</strong></p>
<p>Takrir-i Sükûn Kanunu, muhalefetin sadece parti kanadını feshetme konusunda işe yaramaz. Hükümeti sürekli kontrol altında tutan ve eleştiren basını da kontrol altında tutmak için bir araç olarak kullanılır. (124)Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girer girmez, 3 Mayıs 1925 tarihinde 1846 sayılı kararnameyle, “Havali-i Şarkiye’de îdare-i Örfiye Mıntıkasında Tatbik Edecek Sansür Talimatnamesi” kabul edilerek uygulamaya konur. Talimatnamenin 15. maddesi şöyledir: <em>“Sıkıyönetim bölgesi içinde yayımlanan bütün gazete ve dergiler basımdan önce sansüre tabidir”.</em> 16. madde de ise “<em>Sıkıyönetim bölgesine dışarıdan ithal olunacak bütün gazete ve dergiler sansürce görüldükten sonra dağıtılır</em>” hükmü yer alır. Kanun kabul edilir edilmez, Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergi kapatılması sürecine geçilir. İlk önce, Hükümeti sıklıkla eleştiren ve İstanbul’da yayımlanan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklâl, Tok Söz, Orak Çekiç, Aydınlık ve Sebülürreşat isimli gazete ve dergiler kapatılır. Bunu Millet, Resimli Hafta, Pressse de Soir (İstanbul), Yoldaş (Bursa), Sadayı Hak (İzmir), Doğru öz (Mersin), Kahkaha (Trabzon), istikbal (Trabzon), Sayha (Adana) gazetelerinin kapatılması izler. Bunları takiben de Hüseyin Cahid’in (Yalçın) çıkardığı Tanin ve Ahmet Emin’in (Yalman)in çıkardığı Vatan kapatılır.’’(125) Kısa sürede, hükümet aleyhinde bir kelime yazmaya kalkışacak hiçbir gazete kalmaz.(126)</p>
<p>Aralarında Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ahmed Şükrü, Eşref Edib ve Fevzi Lütfi’nin de bulunduğu bir çok gazeteci İstiklâl Mahkemesi&#8217;nde yargılanırlar. Yargılamalar sonucu gazetecilerin “devlet otoritesini sarsarak isyana yol açmak&#8221; suyunu imlediklerine karar verilir.(127) Mahkemelerin ne oranda bağımsız olduğunu göstermesi açısından Elazığ İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanan gazetecilerin Mustafa Kemal’e telgraf çekerek bağlılıklarını bildirmeleri üzerine, Mustafa Kemal’in mahkeme başkanlığına gönderdiği telgraf önemlidir. Mustafa Kemal mahkemeye gönderdiği telgrafta, “<em>Cumhuriyete ve rejime bağlılıklarını, pişmanlıklarını açıklayarak affını isteyen gazetecilerin bu davranışlarının dikkate alınmasının uygun olacağını</em>&#8220;(128) belirtir. Bunun üzerine söz konusu gazeteciler “suçsuz” bulunurlar. Diğer gazetecilere gelince bir kısmı tamamen, bir kısmı da “haklarında ciddi deliller ortaya çıkarsa yargılanmak üzere” serbest bırakılırlar. Diğer bazıları ise çeşitli cezalara çarptırılırlar. Ceza alanlar arasında dönemin önemli isimlerinden Hüseyin Cahit de vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, İstanbul merkez şubesinin polisçe aranması haberinin Tanin gazetesinde “baskın” başlığı altında yayınlanmasını “mugalâta” (yanıltıcı sözler) sayan mahkeme, gazetenin başyazarı Hüseyin Cahid’i “sonsuz sürgün” (nefy-i ebed) cezasına çaptırarak Çorum’a gönderir.</p>
<p>Dava konusu haberi yazan Nuri Bey ile sorumlu müdür Muammer Bey de ikişer yıl hapisle cezalandırılırlar.(129) Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü 35. sayısında çıkan “<em>Hapishanede idama mahkûm olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?</em>” başlıklı yazıdan dolayı derginin başyazarı ve sorumlusu Zekeriya Sertel ile yazıyı Hüseyin Kenan imzasıyla kaleme alan Cevat Şakir (Kabaağaçlı-Halikarnas Balıkçısı) “Ordu ileri gelenlerine ve hükümete karşı tahrik, askeri kaçmaya kışkırtmak” suçlarından yargılanırlar. Halbuki yazıda Birinci Dünya Savaşı sırasında babası Şakir Paşa’yı bir “namus meselesi”den dolayı öldüren Cevat Şakir’in, Afyon Hapishanesinde yattığı dönemdeki gözlemleri anlatılmaktadır.(130) Bu şahıslar, adet olduğu üzere, kısa süren duruşmadan ve savunmalardan sonra üçer yıl “kale-bendlik” cezasına çarptırılırlar. Sürgün yıllarını Zekeriya Sertel Sinop’ta, Cevat Şakir Bodrum’da geçirir.(131) Mersin’de çıkan Doğru Söz gazetesinin sahibi Ata Çelebi bir yıl hapis, Adana’da yayınlanan Alim Öz gazetesi sahibi ve başyazarı ve aynı zamanda Toksöz gazetesi yazarlarından olan Şükrü Oğuz üç yıl, Ali Ruhi yedi yıl “Kale-bendlik” cezasına çarptırılırlar. İstanbul’da Memleket gazetesini çıkaran İsmail Hami (Danişmend) “vatana ihanet” suçuyla yargılanır.Pariste çıkan ve TBMM aleyhine yayın yapan Mücadele gazetesine ‘’Hezeyen’’ takma adıyla yazılar gönderdiği öne sürülür. Elçiliklerden gelen araştırma raporları bunu kanıtlamadığı için, 9 Eylül 1925te beraat eder.Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinin sahip ve yazarlarıyla İdamın sahibi İbrahim Hilmi olmak üzere 38 kişi tutuklanarak İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilirler. Tutukluların duruşması 9 Ağustos’ta başlar ve 12 Ağustos’da sonuçlanır.</p>
<p>Toplumsal düzeni bozmak amacıyla propaganda yapmak suçunu işledikleri gerekçesiyle yargılanan sanıklardan ‘<em>’Anadolu’da bir Bolşevizm idaresi kurulmasını mümkün kılacak, buhran yaratacak durumlara yol açıcı eylemlerde bulundukları’’na</em> vicdani kanaat getirilen İbrahim Hilmi, elektrikçi Nuri, Sadrettin Celal (Antel), Nuri Haydar Beyler yedişer, Abdi Recep, Şevket Süreyya (Aydemir), eczacı Vasıf, Dr. Mülazım Mümtaz, Tıp öğrencilerinden Hüseyin Hikmet (Kıvılcımlı) ve Süleyman Neşati onar yıl kürek cezasına çarptırılırlar. Yurt dışında bulunan Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Nazım Hikmet, yazar Cevdet ve tıp öğrencilerden Haşan Ali (Ediz) de on beşer yıl kürek cezasına mahkûm edilirler. Bütün bunlara ek olarak kapatılan bütün gazete ve dergilerin yayınına izin verilmez.(132) Cemil Cem, 1927 sonunda mizah dergisi Cem’i ikinci kez yayınlayınca, daha ilk sayıda iki ayrı karikatürden dolayı mahkemeye verilir. Cemil Cem bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Fakat Yargıtay kararı bozduğu için ikinci yargılamada iki ay hapis ve para cezasına çarptırılır.(133)</p>
<p>Bu aşamada, basın üzerindeki baskının niteliğini göstermesi açısından, Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ahmed Şükrü, Eşref Edib ve Fevzi Lütfi’nin yargılanıp bağışlanmasıyla ilgili şöyle bir soru sormak son derece önemlidir: “Bu gazeteciler sonunda serbest bırakılacaklardı da niçin ağır bir suçla yargılandılar?’’Goloğlu’na göre bunun en makul cevabı şudur;(134) “<em>Belki tutuklanmalarının sebebi, onlara bu korkuyu duyurarak, şiddet politikasının gereği, muhalefet yapmalarını önlemekti. Olayın gelişme ve sonucu bu kanıyı pekiştirmektedir”. </em>Bu kanaati desteklemesi ve kanaatte dile getirilen beklentinin gerçekleştiğini göstermesi açısından sonraki bazı gelişmeler son derece önemlidir.(135) Ahmet Emin gazeteciliği bırakarak otomobil lastiği ticaretiyle ve ilan yazarlığı” ile geçimini sağlamaya çalışmıştır.(136) Son Posta gazetesi muhabiri Rakım Çalapa-la’nın “Gazetecilik mesleğinde başarılı olmak için neler yapmak gerekir? sorusunu, “Gazetecilikte başarılı olsam lastik satar mıydım?” diye cevaplandırmıştır.(137) Hüseyin Cahid (Yalçın) ise, bir buçuk yıl sonra,Ceza Kanunu değişikliğinden yararlanarak Çorum’dan İstanbul’a dönmüştür. Geçimini sağlayabilmek için Yunus Nadi ile görüşerek Stendhal’in Parma Manastırı&#8221; adlı romanını Cumhuriyet gazetesi için çevirir. Fakat gazetedeki duyurulardan ve ilk tefrikadan sonra, Ankara’dan gelen talimat üzerine yayın kesilir. Hüseyin Cahit yüz elli sayfalık çevirisini yırtıp atmak zorunda kalır. Gümrük komisyonculuğuna girişmiş olan İsmail Müştakla (Mayakon) birlikte çalışmaya başlar. Sonradan günlük gazetelerde “ancak takma adlarla”(138)makale yazabilir.</p>
<p>(Takrir-i Sükun” dönemi beş yıl sürer. Zekeriya Sertel, bu dönemi bir basın mensubu olarak “Basın sıkı bir baskı altında yaşıyordu” biçiminde tanımlar ve örnek verir; “<em>Gazeteler, telefonla verilen emirlerin dışına çıkamazlardı. En ufak bir hata yüzünden gazete haftalarca kapatılır, sorumlular mahkemeye verilirdi. Yani tek kelime ile halk nefes alamıyordu. Havasızlıktan ve hürriyetsizlikten boğuluyordu</em>”.(139) Yine o günlerdeki basın üzerindeki baskıyı dile getirmesi açısından Sertel’in bir yazısı önemlidir. 26 Temmuz 1930’da Zekeriya (Sertel), Ali Ekrem (Uşaklıgil), Selim Ragıp (Emeç) ve Halil Lütfi (Dördüncü) tarafından İstanbul’da çıkarılan Son Posta gazetesinin ilk sayısında Zekeriya Sertel’in “Boğuluyoruz, Biraz Hava İstiyoruz” başlıklı yazısı yayınlanır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzmir Suikastı ve Muhalefet</strong></p>
<p>Yasal siyasi muhalefet ve muhalif çizgideki basın, 1925 yılı içerisinde, Şeyh Said isyanı vesilesiyle büyük oranda yok edilir veya sindirilir. Halk Fırkası, muhalefetin bulunmadığı bir siyasi alana kavuşur. Ancak, Hükümet açısından hâlâ bazı sorunlar vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın binaları kapatılarak faaliyetleri kısıtlanmıştır, fakat bu partiye mensup milletvekilleri hâlâ Meclisin üyesi konumundadırlar. Bu milletvekilleri hâlâ bazen muhalif çizgilerini devam ettirmekte veya en azından iktidara karşı kayıtsız-şartsız bir itaat içerisinde bulunmamaktadırlar. Halbuki, iktidar, hiçbir şekilde kendisine muhalif bir-siyasi oluşum veya hatta potansiyel muhalefet istememektedir. Bu nedenle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin hükümete yönelik bazı küçük muhalefetleri dahi, iktidar kanadında büyük bir sorun olarak algılanır. Bunlardan birisi 9 Kasım 1925’te yaşanır. Bu tarihte, Başbakan İsmet İnönü Takrir-i Sükûn Kanunu gereği Hükümetin yürüttüğü faaliyetleri savunan bir konuşma yapar ve konuşması sonunda yürütûlen politikanın onaylanıp onaylanmadığını tespit etmek amacıyla oylamaya gidilmesini ister. Oylamada 21 milletvekili “red” oyu verir. Anlaşılır kı muhalif milletvekilleri birlikte hareket etmekte ve muhalifliklerini terk etme eğilimi taşımamaktadırlar.</p>
<p>Bir diğer ifadeyle, bütün gerçekleştirilen siyasi, yasal girişimlere rağmen iktidar hâlâ muhalefetsiz bir Meclise kavuşamamış durumdadır. Buna ek olarak, İstiklâl Mahkemelerinin “keyfi kararları” siyasi çevrelerde önemli bir muhalif yapının oluşumuna zemin hazırlamış durumdadır.(140) İktidar her türlü muhalefetten kurtulma arzusu taşır. Ama nasıl? Hükümet böylesı bir fırsatı çok geçmeden elde eder. İzmir Suikastı olarak tarihe kaydolunan girişim, Halk Fırkası’na, özellikle de Meclis’teki muhalefetin kökünü kazımak için eşi bulunmaz bir fırsat sağlar.(141) Şu veya bu şekilde suikastla ilişkilendirilen bütün muhalifler ya idam edilirler ya da siyasi hayadan sona erdirilerek etkisiz kılınırlar.(142)</p>
<p>Suikast girişimi ve takip eden süreç şu şekilde gerçekleşir. Mustafa Kemal, 14 Haziran 1926’da Ankara’dan ayrılarak Ege bölgesini kapsayacak bir geziye çıkar. Gezinin uğrak noktalarından birisi olan İzmir’e gelmeden bir gün önce bir suikast girişimi ihbar edilir. Giritli Şevki isminde bir eski sabıkalı, İzmir Emniyetine başvurarak suikast girişimini ihbar eder. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit’in planladığı suikas ihbar edilmesi üzerine, suikastta rol alacaklardan Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf isimli şahıslar yakalanırlar. Bunlar, suikastın planlayıcısının Ziya Hurşit olduğunu ve suikastın Gaffarzâde Oteli önünde gerçekleştirileceğini, suikast sonrasında karışıklıktan faydalanıp bir araçla Giritli Şevki’nin ayarladığı motorlu tekneye ulaşıp, Sakız Adası’na geçmeyi planladıklarını itiraf ederler.</p>
<p>Tertipçilerinin itiraflarından da anlaşıldığı üzere, suikast girişimi tamamıyla Mustafa Kemal’in şahsını hedef almaktadır. Çünkü, Ziya Hurşit, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in yakın arkadaşlarından birisiydi ve Ali Şükrü Bey’in katili olduğuna inandığı Mustafa Kemal’i öldürerek, arkadaşının intikamını almayı düşünmektedir. Bu amaçla iki katil kiralar. Ayrıca, soruşturma sırasında anlaşıldığına göre, suikastla irtibatlı olanlardan birisi de Miralay Arif Bey’dir. Önceleri Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından olan Miralay Arif, Mustafa Kemal’in onayıyla Eskişehir mebusu seçilmiş birisidir. Fakat daha sonraları Mustafa Kemal’le bazı kişisel nedenlerden dolayı arası açılır ve gözden düşer. Miralay Arif, politika basamaklarında ilerleyememesinin en önemli engeli ola rak Mustafa Kemal&#8217;i görür ve ona karşı büyük kin besler. Suikastla irtibatlı diger birkaç kişinin de durumu bunlardan farklı değildir. Tüm bunlar suikast girişiminin “tamamıyla kişisel” nedenlere dayandığının en önemli delillerini teşkil eder.(143) Zaten, Ziya Hurşit de savunmasında bunu dile getirir; iddia edildiğini aksine, Bakanlar Kurulunu devirmeyi veya Anayasayı değiştirmeyi düşünmediğini, kimseyi silahlı olarak isyana çağırmadığını, sadece Mustafa Kemal’i öldürmeyi arzuladığını söyler.(144)</p>
<p>Suikastçıların hedefi sadece Muştala Kemal’dir; ortada, hiçbir şekilde &#8220;rejim” sorunu yoktur. Ama ne var ki Mustafa Kemal “işi büyük ölçüde siyasi bir komplo gibi ele almayı daha uygun görür”; muhalefetin son artıklarını da temizlemek için şahsına yönelik suikast planını “<em>kaçırılmayacak bir fırsat olarak değerlendirir. Bu sayede; topyekûn bir iktidar için sabırsızlanan ve kendisine karşı olan herkes] suçlamak ve yolunun üzerinden uzaklaştırmak olanağı</em>” elde eder.(145) İlk andan itibaren süreç titizlikle hazırlanır. Mustafa Kemal, 18 Haziran’da Anadolu Ajansı muhabirine verdiği demeçte, suikastın şahsına yönelmiş gibi görünmesine karşın, aslında Cumhuriyet’e ve onun dayandığı yüksek ilkelere yönelmiş bir girişim olduğunu ifade eder. (146)Bu son derece önemli bir suçlamadır; çünkü, suikast girişiminin Cumhuriyet’e yönelik algılanması, olayın değerlendirilmesinin ve takibinin geniş tutulacağı mesajını vermektedir.</p>
<p>Dönemin Başbakanı İsmet İnönü de yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda bu duruma değinir. İnönü’nün “<em>Bir iddiaya göre İzmir suikastından sonra yapılan muhakemeler Atatürk&#8217;ün siyasi rakiplerini tasfiye halini almıştır. Dolayısıyla İzmir suikastı olayı bu maksatla istismar edilmiştir. Bu iddia doğru mudur</em>?” sorusuna verdiği cevap, suikast girişiminin nasıl bir yönde değerlendirildiğinin bir anlamda itirafı niteliğindedir: “<em>Şimdi benim hatırladığım, İzmir suikastı olduğu zaman ihtilaf halindeki arkadaşları ayrılıp bir fırka teşkil etmiş bulunuyorlardı. Terakkiperver Fırkası âzası idiler. Onlar dâvaya arızî olarak sonradan katıldılar. Asıl büyük mesele İttihat ve Terakkiden kalan azâların davaya karışmaları ile çıktı. Ötekiler arızî olarak girmişlerdi ve sonunda beraat ettiler”(147)</em></p>
<p>Suikast girişimi duyulur duyulmaz “dört Ali&#8217;ler mahkemesi”(148)olarak isim yapmış İstiklâl Mahkemesi heyeti toplanır. Mahkeme heyeti, suikast planı ve bu planın itirafıyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığı(149) halde, bütün Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin, do kunulmazlıklarına bakılmaksızın, nerede olurlarsa olsunlar bulunup tututlanmalarına karar verir. Heyet, hemen bir trenle İzmir’e hareket eder.(150)</p>
<p>İstiklâl Mahkemesi’nin tüm Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin tutuklanması talimatı vakit kaybetmeden emniyet güçleri taralından yerine getirilil Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi Milli Mücadelenin ünlü paşaları da tutuklananlar arasında yer alırlar. Başbakan ismet Inönıü, tutuklamada yanlışlık yapıldığını düşünüp Kâzım Karabekir’in tutuklanmasına karşı çıkar(151) ve Ankara Polis Müdürü Dilâver Beye emir vererek Kazım Karabekir’i serbest bıraktırır. Bu durum İzmir’deki mahkeme heyetine bildirilir. Mahkeme, İsmet İnönü’nün de tutuklanmasını emreder. Durumdan haberdar olan Mustafa Kemal, bu son gelişmeye müdahale ederek, Başbakan olan İnönü’nün tutuklanmasını önler ve İnönü’den acele İzmir’e gelmesini ister. İsmet İnönü, 21 Haziran’da İzmir’e gelir ve Mustafa Kemal’le görüşür. Görüşme sonrasında İsmet İnönü, mahkeme heyetinin tüm girişimlerini doğru bulduğunu; Anayasa’da yer alan dokunulmazlık gibi “ufak-tefek ayrıntıların” milletvekillerinin tutuklanmasına mani olamayacağını; fazla bir sorguya ihtiyaç hissetmeden veya savunma ve şahide gerek duyma-dan karar veren mahkeme kararlarını onayladığını bildirir.(152) Tüm bunlar gerçekleşirken, Halk Fırkası’nın sesi durumundaki Hakimiyet-i Milliye gazetesi suikast girişimini bir rejim sorunu olarak sunmaya devam eder. Falih Rıfkı ve Ağaoğlu Ahmet suikast girişiminin rejimi devirmeyi amaçladığını makalelerinin değişmeyen konusu haline getirirler.(153)</p>
<p>İlk duruşma 26 Haziran 1926’da yapılır. İzmir Milletvekili Kazım (Karabekir) Paşa, Ankara Milletvekili Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, lstanbul Milletvekili Refet (Bele) Paşa, Edirne Milletvekili Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa, Erzurum Milletvekili Rüşdü (Dadaş) Paşa, Eskişehir Milletvekili Albay Arif Bey, Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Manisa Milletvekili Abidin Bey, İstanbul Milletvekili Canbulat Bey, Erzincan Milletvekili Sabit (Sağıroğlu) Bey, Dersim Milletvekili Feridun Fikri (Düşünsel) Bey, Ergani Milletvekili İhsan Bey, Trabzon Milletvekili Rahmi (Eyüboğlu) Bey, Mersin Milletvekili Besim (Hafız) Bey, Gümüşhane Milletvekili Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey, Tokay Milletvekili Bekri Sami (Kunduh) Bey, İzmit Milletvekili Mustafa Bey. Bursa Milletvekili Necati Bey, Bursa Milletvekili Osman Nuri (Albay) Bey, Erzurum Milletvekili Kazım Bey’in da aralarında bulunduğu kala balık bir kitle sanık olarak yargılanmaya başlar. Ancak yargılamanın yeri daha ilk duruşmada belli olur. Mahkeme heyeti başkanı (Kel) Ali Bey basma verdiği demeçte Terakkipervercilerin suikasta katılmakla suçlanacağını ve bazı İttihatçıların da aynı konumda olduklarını açıklar. Tutukluların avukat tutma ve kararları temyiz etme gibi bir hakları bulunmamakladır “<em>Suçsuzluklarım ispat edemezime suçlu bilineceklerdi</em>[r]”(155) Mahkemenin çalışma biçimini ve yargılama usûlünü göstermesi açısından İzmit Milletvekili Şükrü Bey’in avukat tutma isteğine Mahkeme Başkanı Ali Bey in verdiği cevap son derece manidardır: “<em>İstiklâl Mahkemeleri, avukatların cambazlıklarına gelemez. Mahkememizin üst kademesi yoktur. Millet hüküm bekliyor. Ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlarla geçirecek zamanımız yoktur”.(</em>156)</p>
<p>Kazım Karabekir’in  3 Temmuz’da yapılan sorgulaması son derece heyecanlı geçer.(157) Mahkeme heyeti “eski hesapları” görmek ister gibidir. Sorular, suikastla ilgili olmaz; eski siyasi ayrılıklarla ilgili konular sorulur. Kazım Karabekir, “el ele çalışan arkadaşların arasında ayrılıkların” Lozan’la başladığını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na ise “memlekete hizmetten kaçmamak” için katıldığını söyler. Mahkeme Başkanı Ali Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kastederek “Bence memleketin böyle partilere tahammülü yoktur” diyerek yanlı görüşünü açıklaması üzerine, Kazım Karabekir “Ben aksi düşüncedeyim. Memleket demokrasiye layıktır. Millet anlayışlıdır” karşılığını verir.(158)</p>
<p>Suikastçıların sorgularından, başta Milli Mücadelenin Paşaları olmak üzere eski İttihatçıları ve Terakkiperver Fırkası’nın mensuplarını suçlayacak nesnel hiçbir ipucu elde edilemez.(159) Mustafa Kemal, duruşmalar sırasında Çeşme’de ikamet eder ve her vesile de adaletin bağımsız olduğunu açıklar. Ancak mahkeme üyeleri ve diğer bazı nüfuzlu kişiler sürekli kendisiyle görüşürler.(160)</p>
<p>Mahkemenin bağımsız davranmadığı açıktır. Özellikle Kazım Karabekir’in sözleri ve Kazım Karabekir’e sözlerini istediği gibi söyleyeceği bir serbestliğin tanınması Mustafa Kemal’i kızdırır. Mahkeme Heyeti bir balo bahanesiyle Çeşme’ye çağırılır. Mustafa Kemal, Mahkeme heyetiyle balo salonunun yanındaki mutfakta görüşür ve işlerini savsakladıkları, sanıklara yumuşak davrandıkları için sert bir şekilde azarlar. Mahkeme heyeti işittikleri azarlar sonrasında tekrar salona dönemezler; salona dönen Mustafa Kemal’le bir araya gelmeye cesaret edemedikleri için, mutfak penceresinden atlayarak binayı terk ederler.(161) Kılıç Ali daha sonraları, bu kaçışlarının gerekçesini balo misafirlerini ‘’rahatsız etmemek’’biçiminde açıklayacaktır.(162)     .</p>
<p>Sorgulamalar devam ederken. Mustafa Kemal, Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşayı İzmir’e çağırır. Anlaşıldığı kadarıyla ondan Paşaların tutuklanmasının orduda ne tür tepkilere neden olduğunu öğrenmek istemektedir. Söze doğrudan girer ve henüz sonuçlanmamış sorgulamanın o aşamasında, Mahkemenin başta Kazım Karabekir olmak üzere bazı paşaları idam etmeyi düşündüğünü söyler. Fevzi Paşa, idamla sonuçlanacak suçun delillerinin neler olduğunu sorar. Mustafa Kemal, Ziya Hurşit’in itiraflarının paşaları suçlu gösterdiğini söyler. Fevzi Paşanın cevabı bir soru sormak biçiminde olun Ziya Hurşit benim adımı verseydi, beni de idam edecek miydiniz?”- Mustafa Kemal, bu son derece anlamlı soru karşısında herhangi bir şey söylemez.(163) Anlar ki, ordu, paşaların yargılanmasından rahatsızlık duymaktadır.</p>
<p>Savcı Necip Ali Bey 11 Temmuz’da iddianamesini okur. İddianamede suikast girişimi hakkında bilgi verildikten sonra, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasının “hoş karşılanmadığı”, fırka yöneticilerinin kendilerine yapılan bazı uyarıları dikkate almadıkları, Fırka’nın Şeyh Said isyanında etkilerinin görüldüğünü dile getirilir. Bu genel girişi takiben on kişinin idamı, altı kişinin kürek cezasına çarptırılmaları, aralarında bazı Paşaların da bulunduğu diğer sanıkların ise beraatleri talep edilir. 12 Temmuz’da bazı sanıklar hariç diğerleri savunmalarını yaparlar. Savunmasını yapmayanlar arasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Bekir Sami Bey vardır. Mahkeme, kararını 13 Temmuz’da açıklar; 16 kişinin idamına, diğer bazı sanıklar sürgün cezasına, ünlü Paşaların ise beraatine karar verilmiştir. Kararda dikkat çeken nokta, Savcının mahkûmiyetlerini istediği Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa’-nın, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat’ın ve Sivas Milletvekili Halis Turgut’un da idam cezalarına çarptırılmalarıdır. Bu sonuç Mahkeme heyetinin son anda bir karar değişikliğine gitmesiyle gerçekleşir. Olay şöyle gerçekleşir: Aralarında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’un bulunduğu bazı tutuklular beraat etmelerine rağmen, Mahkeme salonunun altındaki bir depoda tutulurlar. Hapis cezası almış olan Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa ile Sivas Milletvekili Halis Turgut’ta depodadırlar. Bu iki milletvekili, aldıkları hapis cezasının bir dayanağının olmadığını, suçsuz olduklarını belirtir ve mahkeme kararını temyiz etmeyi düşündüklerini ifade ederler. Depoya gelen bir görevlinin, kararı temyiz etmek isteyenlerin kendisiyle gelmelerini bildirmesi üzerine depodan çıkarlar. İkisi de hemen idam edilirler.(164)</p>
<p>Mahkemenin kararında ilginç ve yasal olarak da sorunlu bir çok nokta vardır. Her şeyden önce Mahkeme ne kendisini kuran iradenin istediğini yerine getirebilmiş ve ne de adil davranabilmiştir. Kendisini kuran iradeye itaatte kusurunun başlıca nedeni korkmasıdır. Çünkü, mahkeme heyeti, yaşadığı bazı durumlar nedeniyle(165) yargılamaların sonunda Paşaların affına karar vermek zorunda kalır. Halbuki onların idam edilmeleri düşünülmekteydi.(166)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzmir Suikastının Siyasi Sonuçları</strong></p>
<p>İzmir’deki duruşmalar üç hafta sürer. Ölüm cezasına çarptırılanların infazı hemen yerine getirilir. İzmir’deki duruşmalar sonuçlanıp kararlar verildikten sonra, Mahkeme heyeti Ankara’ya döner ve suikastla irtibatlı olduğu düşünülen eski İttihatçıların yargılamasına geçilir.(167) Bu duruşmaların <em>“amacı da, Gazi’nin geri kalan düşmanlarını, İttihat ve Terakki üyelerini ortadan kaldırmaktı[r]&#8230;</em> <em>[Zira] Gazi, İttihatçılar büsbütün ortadan silininceye kadar, tam bir güvenlik duygusuna kavuşamayacaktır</em>.’’(168) Mahkeme heyetinin gözünde, Kemalist kadronun teşkil ettiği hükümeti desteklememiş olmak dahi suçlu bulunmak için yeterli delildir. (169)Bu duruşmalar da, idam ve hapis kararlarıyla sonuçlanır ve “İttihatçıların defterleri dürülür.(170) Böylelikle Halk Fırkası için siyasi muhalefetin olmadığı dönem başlamış olur.(171)</p>
<p>Muhalefetsiz bir siyasi yapıyı inşa çalışmalarının bir parçası olan İstiklâl Mahkemesi’nin, bir kısmı idamla sonuçlanan ve tamamen “eski defterlerin” karıştırıldığı Ankara’daki yargılamaları şu şekilde gerçekleşir: İzmir’de yeni Terakkiperverci ancak eski İttihat ve Terakkiperver de yargılanmış olmasına rağmen, daha çok Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının üyesi olan muhalifler üzerinde durulur. Eskiden İttihat ve Terakkici olan kimselerin siyaset sahnesinden tamamen uzaklaştırılması girişimi Ankara İstiklâl Mahkemesi ile gerçekleştirilir. Hükümete yakın gazeteler ise sürecin aktif aktörü olurlar. Söz konusu gazeteler, yargılananların kimler olacağının belirlenmesinde ve yargının seyrinde önemli bir etkiye sahip olurlar. Falih Rıfkı, Hakimiyet-i Milliye’deki yazılarıyla, süreci doğrudan etkileyen en önemli gazeteci olur. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakki’nin geçmişte ülkeye çok zarar verdiğini ve muhakkak hesabının sorulması gerektiğini sürekli dile getirir. Bunu söylerken iktidarda ki bir çok kişinin eskiden İttihat ve Terakkici olduğunu unutmuş gibidir.Elbette ki amacı,iktidarda ki kadro değildir; şikayetler ve ihbarlar kolay bulur. Ancak buna rağmen bazılar, tedirgin olur.Bunların başında Yunus Nadi vardır.</p>
<p>Falih Rıfkı’nın bütun eski ittihat ve Terakkicilerin yargılanması gerektiği” tezi en çok Yunus Nadi’yi tedirgin eder. Eski bir İttihatçı olan Yunus Nadi, iktidar çevresine mensup olmasına rağmen, kendi akıbeti için korkar. Çünkü, istiklâl Mahkemesi terör estirmekte ve Başbakanı bile tutuklayacak cesareti kendisinde bulabilmektedir. Her an herkesin tutuklanabileceği ve hatta idam edileceği bir ortam hüküm sürmektedir.</p>
<p>Bu durum Yunus Nadi’yi çok korkutur. Kendisini kurtarmak için, yargılanacak İttihatçıların Halk Fırkasına üye olmaması şartının aranması gerektiğini savunur. İki gazeteci arasındaki tartışmanın dozajı gün geçtikçe artar. Tartışmanın taraftarları çoğalmaya başlar. Yunus Nadi, düşüncesini İsmet İnönü’ye kabul ettirmeyi başarır ve akıbetiyle ilgili korkudan kurtulur. İki gazeteci, daha sonraları Halk Fırkası’nın ileri gelenleri tarafından barıştırılırlar.Ankara’daki ilk duruşma 2 Ağustos’ta gerçekleşir. Yargılanmasına karar verilenlerin ortak suçu, Cavid Bey’in evinde toplanarak İttihat ve Terakki’yi tekrar diriltme yönünde girişimlerde bulunmaktır.(172) Sanıkların birbirleriyle bağlantılarını ve ortak suç işleme girişiminde bulunduklarını dile getiren savcılık iddianamesi baştan sona ilginç bir hukuk belgesi niteliğine sahip olur. 23 Ağustos’ta okunan iddianameye göre, Dr Nazım’ın suçluluğunun en önemli delillerini idam edilen Şükrü Bey’le arkadaş olması, duruşmada küfürlü konuşması ve daha önceleri Ziya Hurşit ile ilişkisinin bulunması oluşturmaktadır. İttihatçılardan olup İzmir İstiklâl Mahkemesi tarafından idamına karar verilen Kara Kemal’in eski bir arkadaşı olması ise Cavid Bey’in İzmir Suikastı ile ilişkili olduğunun bir delili kabul edilir. Ardahan Milletvekili Hilmi Bey ise, hasta annesini tedavi için İstanbul’a götürdüğünde Kara Kemal ve Vali Abdulkadir Bey ile görüştüğü iddiasına bağlı olarak suçlu kabul edilir. Bu suçlar her üçünün de idamla yargılanmaları için yeterli bulunur.Mahkeme 27 Ağustos’ta kararını açıklar. Mahkeme Eski Maliye Bakanlarından Cavid Bey’in, Doktor Nazım’ın ve Hilmi Beyin idamına, diğer sanıkların bir kısmının beraatine, bir kısmının ise değişik sürelerde mahkûmiyetine karar verir. İdamlar 28 Ağustos sabahı infaz edilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstiklal Mahkemeleri Hakkında Genel Değerlendirme</strong></p>
<p>1925 &#8211; 27 yılları arasında faaliyette bulunan ve esas itibarıyla Şeyh Said isyanını bastırılmasına katkı sağlaması için kurulan İstiklâl Mahkemeleri, İstanbul, Ankara ve İsyan bölgesinde olmak üzere üç ayrı yerde teşkil etmiştir, Ankara’daki gezici bir mahkemedir. İzmir suikast girişimi nedeniyle İzmir’e gitmesinden de anlaşılacağı gibi, görevi icabı faklı yerlere giderek olaylara müdahale eder. Bu mahkemelerden İsyan bölgesinde faaliyet yürüten Şark İstiklâl Mahkemesi 5010 kişiyi yargılar, bunlardan 2779’u beraat eder; 207&#8217;si vicahi, 213’ü giyabi olmak üzere 420 kişiye idam cezası verir. Ankara İstiklâl Mahkemesi 2436 kişiyi yargılar, bunların 1343’û beraet eder, 150’si vicahi, 90 gıyabî olmak üzere 240 kişiye idam cezası verir. Burada verilen sayılara söz konusu mahkemelerin asker kaçakları hakkında verdiği idam cezaları ile askeri mahkemelerin verdiği idam kararları dahil değildir. Basım kontrol etmek ve muhalifleri sindirmek için kurulan İstanbul İstiklâl Mahkemesi idam cezası vermeyen ve diğer ikisine göre daha yumuşak kararlar veren bir mahkeme niteliğine sahip olur. Bu özelliği ise Hükümete yakın çevrelerin eleştirilerine uğramasına yol açar. Hatta bu eleştirileri, Ergun Aybars öneğinde olduğu gibi, sonradan devam ettirenler bile vardır.(173)</p>
<p>İstiklâl Mahkemeleri, çalışma yöntemi açısından son derece ilginç ve olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemelerdir. Ayrıcalıklı özelliklerinden en önemlilerini, delile ihtiyaç hissetmeden vicdanen karar verebiliyor olmaları, kararlarının sorgulanmadan derhal uygulanması ve tüm asker ve sivil yöneticilere emir verebilmeleri oluşturur. İzmir suikastı girişimi sonrasında yaşandığı üzere, Başbakan İsmet İnönü’yü tutuklama karan bile vermekten tereddüt etmeyen ve kararını uygulayabilen bir iradeye sahip mahkemelerdir. Mahkemelerin emir veremediği ve “rica”sını dikkate aldığı tek kişi Mustafa Kemal’dir.</p>
<p>Ankara İstiklâl Mahkemesinde zabıt katipliği yapmış olan H. Velded Velidedeoğlu’na göre, İstiklâl Mahkemeleri “inkılâp düşmanlarının” ve Mustafa Kemal’e suikast düzenlemeyi düşünenleri asmış mahkemelerdir. Ancak bir süre sonra milletvekilleri dahi kendileri tarafından yaratılan bu mahkemelerden son derece korkar hale gelirler; çünkü, İstiklâl Mahkemelerinin birer “tedhiş mahkemelerine” dönüşür. (174)Mahkemelerin niteliğini göstermesi açısından İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Lütfi Müfit’in sözleri oldukça önemlidir; “<em>Bizim muayyen milli gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız</em>&#8216;.(175)</p>
<p>Mahkemelerin çalışma usûlü açısından Avni Doğan’m anlattıkları ilginçtir. İsyan bölgesindeki Şark İstiklâl Mahkemesinde Savcı yardımcılığı görevi yapan Avni Doğan, bu mahkemenin siyasi iradeden bağımsız olmadığını, lüzumlu bulduğunda yasal sınırları hesaba katmadığını dile getiren şeyler açıklar. Doğan, İstiklâl Mahkemelerinin &#8221;selahiyetlerinin sınırsız” ve aynı zamanda “kontrolsüz” olduğunu, idam kararlarına savcının bir itirazı yoksa hemen uygulandığını belirtir. Doğan’ın açıkladığına göre, mahkeme, sevilmeyen-istenmeyen kişileri suçlamak için yapay deliller de oluşturmaktan çekinmez. Bunun en tipik örneğini Şeyh Sait’in sorgulanması oluşturur. Mahkeme heyeti, Şeyh Sait’ten, cezasını hafifletmek vaadiyle, bazı gazetelerin aleyhinde ifadeler vermesini ister. Bu ise, mahkeme heyetinin sadece yargılama göreviyle yetinmeyip, iste-diklerini mahkûm edebilmek için “tezgahlar&#8221;’ kurduğunun önemli bir delilidir. Doğan, bizzat kendisinin, Ankara’daki bazı “ikinci derece zevat-tan” sık sık telgraflar aldığını ve yönlendirildiğini de belirtir.(176)</p>
<p>Şurası kesindir ki, üç İstiklâl Mahkemesi içerisinde en cüretli, pervasız olanı Ankara İstiklâl Mahkemesidir. Özellikle bu mahkemenin üyeleri, güçlerini doğrudan Mustafa Kemal’den alırlar. Zira, “Kel Ali” lakaplı Başkan Ali Bey, Samet Ağaoğlu’nun tanımlamasıyla, Mustafa Kemal’e bir albayın bir mareşale bağlı oluşu gibi bağlı birisidir. Kendisine verilen görevleri çekinmeden yapan, hiç zorlanmadan idam cezası verebilen bir kişiliğe sahiptir. Başkan yardımcısı Kılıç Ali’de Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarındandır. Mustafa Kemal’i, ne istediğini, neyi arzuladığını hissedecek kadar yakından tanıyan ve ona göre hareket eden birisidir.(177) Bu nedenledir ki, İzmir Suikastı davası başladığı günlerde Paris’te bulu-nan Rauf Bey, 30 Haziran 1926 günü Meclis Başkam Kazım (Özalp) Paşa’ya çektiği telgrafta “siyasi kasımlardan kurulu ve bazıları ile de şahsi düşmanlık bulunan mahkeme üyelerinin&#8221; önüne çıkmayı “kurulan tuzak” olarak niteler. Türkiye’ye dönüp mahkemeye çıkmaktan kaçınma nedeni sorulduğunda “istiklâl Mahkemelerinin elinde oyuncak olmamak İçin* cevabını verir.  Temmuz 1935 yılma kadar da Türkiye’ye dönmez.(178)</p>
<p>İstiklal Mahkemelerini doğru değerlendirebilmek için &#8221;bağımsızlık” durumlarını dikkate almak yeterlidir. İstiklâl Mahkemelerinin yasalara bağımlı kalan ve siyasi iradenin etkisinden kendisini korumuş mahkemeler olduğunu söyleyen birisini tespit etmek mümkün değildir. Mahkemelerin siyasi iradenin etkilerine göre hareket ettiği açıkça bilinmektedir. Buraya kadar olayların anlatımına bağlı olarak yeri geldikçe belirtilen bası durumlar da bu bağımlılığın delilleri arasında yer alır. Önemli olan ve tartışılan bu mahkemelerin bağımsız olup-olmadıkları konusu değil, ne kadar bağımlı olduklarıdır. Mahkemelerin siyasi iradeye bağımlığının ileri düzeyde olduğunu söylemenin delillerini bulmak ise hiç sor değildir. Bunlardan birisi, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin Dr. Nazım hakkında verdiği idam kararına uzanan süreçle ilgilidir. Savcı Necip Ali Bey ile üyelerden Dr. Reşit Galip Bey, Dr. Nazım’ın idamına razı olmazlar. Ancak diğer üyelerden birisi (muhtemelen Kılıç Ali) tarafından idamı onaylamaları için tehdit edilirler. Necip Ali, Mustafa Kemal’e giderek durumu anlatır ve yardımını ister. Zira Mustafa Kemal’in iradesinin mahkeme üyeleri üzerinde tartışılmaz etkiye sahip olduğunu bilmektedir. Ancak anlaşılır ki, Dr. Nazım’ın idamını bizzat Mustafa Kemal istemektedir, Samet Ağaoğlu’nun anlattığına göre,(179) Mustafa Kemal mahkeme heyetini yanına çağırır ve Dr Nazım’ın idam edilmemesi durumunda neden olacağı tehlikelerden bahseder. Mahkeme Dr. Nazım’ın idamına karar verir. İstiklâl Mahkemelerinin ileri düzeyde bağımlı olduğunun önemli bir diğer delili ise bir emirle kapatılmalarıdır. Muhalefeti susturma veya yok etme işini başarıyla yerine getiren İstiklâl Mahkemelerinin feshi şu şekilde gerçekleşir: Bir akşam, Çankaya’da bir toplantı sırasında, Mustafa Kemal, Kel Ali’ye: “Senin mahkemeyi kaldırmaya karar verdim. Artık gereği kalmadı&#8221; der. Kel Ali, sorunu inceleyeceğini ve raporunu sunacağını söyler. Mustafa Kemal sinirlenir, “Rapor mu? Ne raporu? Sorunu ben kendim inceledim. Senin mahkeme yarın kalkmış olacak&#8221; diye bağırır. &#8220;Çünkü artık &#8220;terör devri” sona ermiş, Gazinin başka şiddet gösterilerine ihtiyacı kalmamıştır&#8221;.(180)</p>
<p>Sonuç olarak, İstiklâl Mahkemeleri otoriter bir sistemin inşasında son derece önemli işlevler yerine getirirler. Muhalefetsiz bir siyaset ortamı hazırlamada baş rolü oynarlar. Bu açıdan Üçüncü Meclis İstiklâl Mahkemelerinin etkilerini taşır. Bütün çabalara rağmen İkinci Meclis muhalefetsiz ve itaatkâr bîr Meclis yapılamamasına rağmen, İstiklâl Mahkemelerinin marifetiyle Üçüncü Meclis istenen bir Meclis modelini teşkil eder.&#8217;</p>
<p>İkinci Büyük Millet Meclisi’nin çalışma takvimi Temmuz 1927’de sona erer. Agustos’ta seçime gidilir Üçüncü Büyük Millet Meclisi 1 Eylül 1927 de Halk Fırkası’na mensup 316 milletvekili ile açılır. Gerek Birinci Meclis teki 2. Grup üyelerinden ve gerek dağıtılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının faal üyelerinden hiç kimse yeni Meclise giremez; seçilmelerine hiçbir şekilde müsaade edilmez. Terakkiperver Parti liderlerinden Ali Fuat Paşa’nın ifadeleriyle “bir dikta rejimine” giden süreç böylelikle inşa edilmiş olur. “Dikta rejimine” gidiş ise, Mete Tunçay’a göre, İstiklâl Mahkemelerinin “siyasî-adlî terör hükümleri’’(181) ile sağlanır.</p>
<p>İstiklâl Mahkemeleri için çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Lehte veya aleyhte dile getirilen şeyler oldukça çoktur. Ancak, bütün “temize çıkarma” çabalarına rağmen, İstiklâl Mahkemelerinin olumsuz özelliklerini gizlemek veya “meşrulaştırmak&#8221; mümkün olamamıştır. Bu konuda &#8221;resmi ideolojinin” ideologları son derece zorlanmışlar ve bütün çabalamalarına rağmen gerçekleri gizlemeyi veya “meşrulaştırın” yorumlar yapmayı başaramayıp, küçük bile olsa bazı gerçekleri itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Şu ikisi, konuya ilişkin günümüzde yapılan değerlendirmelere ait örneklerdendir: &#8216;<em>&#8216;Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında, 1920lerde, 1930larda, belli baskılar yapıldığını kabul etmek durumunda-yız. Güncel yaşamın en ufak ayrıntılarına dek girmiş bulunan bir “din kurumunu”, hiç olmazsa “siyasal alandan” uzaklaştırabilmek için, demokratik olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmayan uygulamalar yapılmıştır. Bugün de bu uygulamaları “övmek” mümkün olmadığı gibi, yermenin de fazla bir anlamı yoktur. Bir ihtilâl ve yeni bir devletin kuruluş döneminde böyle şeyler yazık ki olur. Ancak tarihte gördüğümüz diğer devrimlerle karşılaştırırsak, Türk Devriminin &#8220;kanlı bir baskı uyguladığını“ söylemek, sanırım haksızlık olur&#8221;.(182) “İstiklâl mahkemelerinin Türk Devrimizin bir parçası olduklarını ve devrimi gerçekleştirmek amacıyla çalıştıklarını unutmamak gerekir&#8230; İstiklâl mahkemeleri hukuk mahkemeleri olmadıkları için, çalışmaları da hukuk ilkeleriyle bağdaşmıyordu. İnsan hakları ve özgürlükleri gibi klasik demokrasi ilkeleri söz konusu değildi. Çünkü devrim mahkemeleriydi.,. (İstiklâl Mahkemelerinin) korku yarattıkları doğrudur. Fakat bu onların devrimci niteliğinden gelmektedir&#8230; Muhalif basın mensuplar(ı) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olduğa dönemde yeniden seslerini yükseltme imkânı bulmadılar”(183)</em></p>
<p>Ahmet Cemil  Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;65-133</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="CbDqhbS5VX"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/embed/#?secret=VeADmvN7zG#?secret=CbDqhbS5VX" data-secret="CbDqhbS5VX" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Abdurrahman Şeref Beyin Meclis açılış konuşmasının metni için bkz: Turk Parlamento Tarihi (TBMM-II. Dönem), CI, s. 9.</p>
<p><strong>2</strong>.Birinci Mecliste milletvekili yemini Hilafet ve Saltanat ve vatan ve milletin kurtuluşu ve bağımsızlığından başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi&#8221; biçiminde idi. Bu yemin metni İkinci Mecliste “ Vatan ve milletin selamet ve saadetinden başka bir gaye takib etmeyeceğime ve milletin bilâ kaydü şart hâkimiyeti esasına sadık kalacağıma. Vallahi” biçiminde değiştirilir. (Türk Parlamento Tarihi, TBMM-1I. Dönem (1923-1927), C.l, s. 10)</p>
<p><strong>3</strong>. Mustafa Kemal Paşa, 9 Ağustos ta kendisine yakın milletvekillerini toplayarak görüşür ve bu toplantı da kendisinin Meclis Reisliğine, Ali Fuat Paşanın da Reis-i Sanilige seçilmesi kararlaştırılır.</p>
<p><strong>4</strong>. inan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, s. 128</p>
<p><strong>5</strong>. Tasvir-i Efkâr, 9 Ağustos 1339 (1923</p>
<p><strong>6</strong>.Anadolu’da Yeni Gün, 13 Ağustos 1339 (1923)</p>
<p><strong>7.</strong>Anadolu’da Yeni Gün, 24 Eylül 1339 (1923); Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.lll, s. 86,87</p>
<p><strong>8</strong>. Vatan, 25 Eylül 1339 (1923)</p>
<p><strong>9</strong>. Tevhid-i Efkâr, 19 Teşrin-i Evvel 1339 (1923) I</p>
<p><strong>10</strong>. Tevhid-i Efkâr, 19 Teşrin-i Evvel 1339 (1923)</p>
<p><strong>11.</strong>Tunçay, T.C.’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 57;<br />
Ahmet Demirel’in konuya ilişkin tespiti Tunçay’ın ki ile “aynı” denebilecek şekilde olmak üzere şöyledir: “Meclis, Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarıldığı 4 Mart 1925 e kadar arzulanan dikensiz gül bahçesi niteliğinde olmamıştır. İkinci Medis’in ilk bir buçuk yılı boyunca bütünüyle uysal bir meclis yaratılamamıştır&#8221; (Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet, s. 598,599).</p>
<p>Heyeti Vekile Reisi (Başbakan) olan Fethi Okyar, hatıralarında şunları anlatır: [Halk Fırkasının kurulduğu günün akşamı] Çankaya&#8217;da Gazi ile baş başa kaldığımız zaman, yeni Fırka’nın gelecekteki siyasî hareket ve kararlar üzerinde nasıl bir tesiri olacağını tasavvur ettiğini sordum. Gülerek bana: “Aynı suali ben sana sorsam ne cevap verirsin? dedi. Ben de güldüm ve suali: “Bugünkü Meclis muhtevâsı içinde bazı esaslan, kararları kolaylıkla alabilme ve zaman kaybetmeme..” olarak cevaplandırdım. Aynı düşünce ve ümitte olduğunu söyledi” (Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 338).</p>
<p><strong>12.</strong>Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi, s.98</p>
<p><strong>13</strong>. Ali Fuat Cebesoy, Meclis’in İsmet İnönü, Fevzi Çakmak veya kendisinin başkanlığında bir hükümet çıkarabilecek konumda olmasına rağmen, bu şahıslardan birisinin başkanlığında bir hükümet teşkiline fırsat verilmeyip hükümet teşkilini engellemeye yönelik amacı şöyle açıklar: “ Mesele yeni hükümet kurmaktan ibaret olsaydı&#8230; bilhassa İsmet Paşa bunu yapar, fırka grubu da memnunlukla kabul ederdi. Asıl mesele ise bu değil, buhranı devam ettirerek İcra Vekillerinin seçimi hakkındaki kanunda değişiklik yapılmasıdır” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 270).</p>
<p><strong>14.</strong>Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, s. 374</p>
<p><strong>15</strong>. Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 305</p>
<p><strong>16</strong>. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 50</p>
<p><strong>17.</strong>Milli Mücadelenin bu sivil ve asker liderleri, kendilerinin Cumhuriyete karşı kimselermiş gibi takdim edilmelerine neden olacak gizliliği anlamakta zorlandıklarını değişik vesilelerle hep dile getirirler. Bu konuda Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında yer alan ifadeler konunun örneklerinden sadece birisidir; “25 ve 26 Ekim {1923] geceleri köşkte {Çankaya’da] bulundum. Sabahın ikisine, üçüne kadar süren bir çok müzakerelere iştirâk ettim ve 27 Ekim gecesi kendilerine {Mustafa Kemal’e] vedâ ettiğim zaman bana “İkinci Ordu Müfettişliğine gitmenizle, muzaffer ordumuz sizden çok şeyler kazanacaktır. Aziz arkadaşım” diyerek muvaffakiyetler temenni etti. Ertesi sabah,Konyadan evvel validemi ziyaretle, bazı hususî işlerimi görmek üzere Ankara’dan trenle İstanbula hareket ettim.</p>
<p>29 Ekim sabahı Haydarpaşa’ya varışımda,birçok tanıdıklarımla Hüseyin Rauf,Doktor Adnan Adıvar Beyler ve Refet Paşa gibi samimi arkadaşlarımın karşılamağa geldiklerini gönlüm. Bu arkadaşların son günlerde Ankara&#8217;da cereyan eden batı mühim {Hükümet krizi] hâdiseler hakkında benden malûmat beklediklerini anlayınca, istasyona en yakın bulunan, Refet 1’aşamtı Kalamış&#8217;ta oturduğu köşke gittik.Ali Fuat Faşa hatıralarında, bu görüşme sırada kendisinin ve arkadaşlarının cumhuriyetin ilanıyla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını ifade eder. Sohbet sırasında arka-daşlarına] Cumhuriyetin ilân edileceği günlerin arifesinde bulunduğumuzu zannediyorum, [der. Halbuki o gün akşam Cumhuriyet ilan edilecektir ve bundan haberleri bulunmamaktadır (Cebesoy. Bilinmeyen Hatıralar, s. 269,270)</p>
<p><strong>18</strong>. “Ne var ki, tanınmış bir çok milliyetçi önderin hararetli itirazlarına ve Halk Fırkası içinde bir bunalıma yol açan gerçek neden, Cumhuriyetin ilanı değil, bunun yapılış tarzıydı&#8230; Cumhuriyetin ilan edilmesi kararı alınırken onlara ne danışılmıştı, ne geri çağırılmışlar [o anda Ankara dışında bulunuyorlardı] ve hattâ ne de durumdan haberdar edilmişlerdi&#8221; (Zûrcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 49).</p>
<p><strong>19</strong>. &#8220;Devleti bir cumhuriyet olarak adlandırmanın aslında özgürlük getirmediğini ve ister bir cumhuriyet yönetiminde olsun, ister bir monarşi yönetiminde olsun asıl farklılığın istibdat ile demokrasi arasında olduğunu vurgularlar&#8221; (Zûrcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s. 244)</p>
<p><strong>20</strong>. Ccbesoy, Siyasi Hatıralar, C.ll, s.54</p>
<p><strong>21.</strong>&#8220;Cumhuriyetin ilanından sonra, 1923 yılının son aylarıyla 1924 yılının ilk aylarında, halifeliğin kaldırılması fikrine karşı direnenlerin gerçekte neyi amaçladıklarını. T.C.’inde tek-partinin oluşması bakımından, &#8220;saltanat-ı meşruta”dan (yani anayasal monarşiden), sonraları icat edilen alaylı bir deyişle, &#8220;cumhuriyet-i mutlaka&#8221;ya geçişin koşullarında anlamaya çalışmak doğru olur. Hatırlayalım ki, 1908 Devrimiyle girilen kuramca liberal anayasacılık dönemi, uygulamada İttihat ve Terakki’nin oligarşik tek-parti diktasına dönüşmüştü. Buna karşı yöneltilen eleştiriler, başlıca, memleketi seçimle kurulan (dolayısıyla siyasal sorumluluğu olan) meclisin değil, yürütme organının geçici yasalar çıkararak yasama işlevini üstlenmesiyle, İttihat ve Terakki&#8217;nin sorumsuz merkez-i umumisinin yönettiği noktasında odaklaşmaktaydı. Şimdi de. Birinci Grup/HF (Halk Fırkası] içindeki dar bir çevre çeşitli fiili yöntemlerle, yakın geçmişin bu sakıncalı uygulamasını dirilteceğe benziyordu.</p>
<p>Hatta İttihat ve Terakki&#8217;nin toplu (coliegial) önderlik biçiminden farklı olarak, cumhurbaşkanı seçimiyle HF’nda tek kişinin egemenliğine doğru bir gidiş sezinlenmekteydi. Fakat son endişe için, vakit henüz erkendi. O yönde çabalar başlamış olmakla birlikte, Takrir-i Sûkûn uygulamasına kadar, HF’nda Mustafa Kemal Paşanın isteklerine karşın, parti içi demokrasi önemli bir ölçüde işleyecekti. İşte, İsmet Paşa ve Fethi Beyden önceki icra Vekiller Heyeti Reisi Rauf Beyin, 1 Kasım 1923 tarihli Vatan ve Taşvir-i Efkâr gazetelerinde yayımlanan ve cumhuriyetin ilan ediliş tarzına karşı çıkan demecini bu ışık altında değerlendirmek gerekir. Rauf Beye göre, cumhuriyet aceleye getirilmişti, önce iyi düşünüp doğru dürüst bir anayasa hazırlanmalıydı&#8221; (Tunçay. TC&#8217;inde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 71,72)</p>
<p><strong>22</strong>. Tanin, 31 Ekim 1923</p>
<p><strong>23</strong>. Vatan, 5 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1339 (1923)</p>
<p><strong>24.</strong>Hüseyin Cahit, “Mühim Bir Münakaşa&#8221;, Tanin, 11 Teşrin-i Evvel 1339 (1923);<br />
Çevresinin etki ve teşvikleriyle Mustafa Kemal&#8217;in diktatörlüğe doğru gittiği korkusu o günlerin oldukça geniş bir kesimin ortak korkusudur. Bu nedenle gidişatı engellemeye yönelik görüş bildirenler pek çoktur. Vatan gazetesinin yazarlarından Ahmet Emin (Yalman) bunlardan birisidir. 3 Ekim tarihli, yukarı da belirtilen Vatan gazetesinde “Gazı Paşa Hazretlerine Maruzat“ başlığıyla yayınladığı yazısında konuya değinir: &#8220;&#8230; Milli Mücadelenin her safhasında size diktatör olmayı, Meclis&#8217;in murakebesini hiçe saymayı tavsiye edenler görüldü. Siz bu tarzda teklifleri nefretle reddettiniz..« Bugün de etrafınızda huluskârlar toplanmaya çalışıyor. Bunlar size hoş görünmek için her gün yeni bir icatta bulunuyorlar.</p>
<p>Bir gün aynı zamanda iki yerde mebus kalmanızdan, bir gün size şu veya bu şekilde şükranların belirtilmesinden, bir gün ömür boyunca cumhurbaşkanı olmanızdan, bir gün aynı zamanda hem devlet başkanı mevkiinde bulunmanızdan bahsediliyor. Bu hareketlerden her biri, milletin gözündeki büyük mevkiinize gaflet dolu birer tecavüzdür. Çünkü sizi saf ve tabii bir sevgi ve saygı değil, unvan ve debdebeye dayanarak mevkiini tutmaya çalışan bir Devlet Başkanı durumunda bırakmaya yeltenmek gibi bir netice doğuruyor&#8230; Pek Muhterem Gazi Paşa Hazretleri, huluskârların manasız icatlarına karşı siz kendi görüşünüzü bir an evvel millete söyleyiniz, millet zaten sizden ilerisi hakkında işaret bekliyor. Milletin hudutsuz saygı ve sevgisine dayanarak iş gören bir milli rehber durumunda kalacağınızı millete müjdeleyiniz. Manasız unvanlara ve böyle unvanlar icadına çalışan huluskârlara değer vermediğinizi söyleyiniz” (Valatı, 5 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1339 (1923); Ayrıca bkz: Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim,</p>
<p><strong>25.</strong>Hüseyin Cahit,’’Korktuğumuz Nedir?’’,Tanin,9 Teşrii Sani 1339(1923)</p>
<p><strong>26</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 4 Teşrin-i Sâni 1339 (1923)</p>
<p><strong>27</strong>. “Rauf Beyin beyanatı zorla Cumhuriyet aleyhinde olarak telâkki edilmek istenmişi ti] (Cebesoy, Siyasî Hatıralar, C.11, s. 43</p>
<p><strong>28</strong>. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.1I, s. 43</p>
<p><strong>29</strong>. Tunçay, T.C.’de Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.71, 72; Güz, Türkiye’de Basın-lktidar ilişkileri, 86</p>
<p><strong>30.</strong>Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.1I, s. 52</p>
<p><strong>31</strong>. Atatürk, Nutuk, C.11, s. 824</p>
<p><strong>32</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s. 51</p>
<p><strong>33</strong>. Suphi Nuri, “Halk Fırkası&#8221;, ileri, 24 Kanun-ı Evvel 1338 (1922)</p>
<p><strong>34</strong>.Tunçay, T.C.’de Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.48</p>
<p><strong>35</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.11, s. 101</p>
<p><strong>36</strong>. Ahmad, Feroz, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s. 116</p>
<p><strong>37.</strong>Arı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s. 80</p>
<p><strong>38</strong>. ismet İnönü, Milli Mücadelenin başarıyla bitişini takiben Mustafa Kemalle arasında geçen bir konuşmayı şöyle nakleder: “İzmir’de bir evin alt katındaki bir odada karargâhımız var. Akşam, Atatürk’le yalnız kalınca kendisine sordum. Bu işte bitti. Şimdi ne yapacağız?&#8221; Koluma girdi: “Asıl bundan sonra yapacaklarımız var. Çok şeyler yapacağız. Şimdiden başlıyoruz” dedi&#8221; (Uğur, ismet İnönü, s. 14).</p>
<p>Halide Edip ise, 1922 yılının Ağustos ayının son günlerinde cephe karargâhında Mustafa Kemal’le görüştüklerini ve o aralar Mustafa Kemal’in Birinci Meclisle ilgili sahip olduğu sıkıntı ve planlara şahit olduğundan bahseder: “Fevzi Paşa karşımda oturuyor ve memnun olduğu anlardaki gibi sağ göğsüne vurup gürlüyordu, ismet Paşa da oradaydı. Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşünerek Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi insana rahatlık veriyordu. Dedim ki:<br />
“İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz.&#8221; “Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.&#8221;<br />
“Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!”<br />
“Ya bana muhalefet etmiş adamlar!&#8221;<br />
“Bu, bir Millet Meclisinde tabii değil mi?&#8221;<br />
Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve ikinci Gruptan iki isim zikrederek onların halk tarafından linç edilmeye lâyık olduklarını söyledi. Ben bu sözleri ciddiye almadım,,. Biraz sonra yemek yerken:“Bu mücadele bitince,vaziyet sıkıntılı olacak. Başka heyecanlı bir iş bulmalıyız,hanımefendi!&#8221; dedi. Bu sözler Mustafa Kemal Paşanın mizacının anahtarıdır.” (Adıvar Türkün Ateşten İmtihanı, s. 270,271)</p>
<p><strong>39</strong>. Hakimiyeti Mili iye, 9 Nisan 1339 (1923); Karabekir, Paşalar Kavgası, s.131-134</p>
<p><strong>40</strong>. Gologlu, Cumhuriyete Doğru, s.191-196); Karabekir, Paşalar Kavgası, s.134-136</p>
<p><strong>41</strong>. İleri, 5 Ağustos 1339 (1923)</p>
<p><strong>42</strong>. İleri, 12-13 Ağustos 1339 (1923</p>
<p><strong>43</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 11-12 Eylül 1339 (1923)</p>
<p><strong>44</strong>. Tunçay, T.C.’dc Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.382</p>
<p><strong>45</strong>. Ûlkü, C.l, Sayı 3 Nisan 1933, s. 187</p>
<p><strong>46</strong>.Anlaşıldığı kadarıyla, iktidar çevresi 25. maddeyi bir oldu-bitti ile Meclisten geçirmeyi planlanmıştı. Daha ilk anda oldu-bitti ile geçirilemeyeceği anlaşılınca, Anayasa Komisyonu henüz görüşülmemiş ve tartışılmamış maddeyi yeniden düzenlenmek üzere geri çektiğini bildirerek gelecek tepkilerden kurtulmaya çalışır.</p>
<p><strong>47</strong>. TBMM Zahit Ceridesi, Devre 11, C Vll-I, s. 992-1010</p>
<p><strong>48</strong>.Anadolu’da Yeni Gün, 24 Mart 1340 (1924)</p>
<p><strong>49</strong>.Bu eleştiri ve suçlamalar üzerine Anadolu’da Yeni Gün gazetesinin 25 Mart 1924 tarihli sayısında “Yeni Gün’ün Alnı Her Zaman Açıktır&#8221; başlıklı bir yazı yayınlanır. Yazıda Yeni Gün’ün &#8220;vatan ve millet hesabına” çalıştığı ve yöneltilen eleştirilerin haksız olduğu, matbaanın bedeli verilerek kiralandığı ve istenirse kiralama şartlarının açıklanacağı ifade edilir.</p>
<p><strong>50</strong>.Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 57;<br />
“Çok daha temel konularda Meclis’in desteğini sağlamayı başaran Mustafa Kemal Paşanın, bütün uğraşına rağmen “fesih ve veto hakkı” konularında amacına ulaşamamasının nedenini yeni bir devlet kuran TBMM’nin, bu özelliğinden aldığı güçle, yetkilerin tek kaynağı olma anlayışını kıskançlıkla korumasında görebiliriz” (Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, s. 371)</p>
<p><strong>51</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 276</p>
<p><strong>52</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 274</p>
<p><strong>53.</strong>Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s.274; Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.60</p>
<p><strong>54</strong>.Atatürk, Söylev ve Demeçler, 2/195</p>
<p><strong>55</strong>. “Cumhuriyet’in ilanından sonra, benim nokta-i nazarım, teşekkül edecek olan partilerden birinin başında değil, bütün partilerin üstünde Atatürk’ün bulunacağı düşüncesiydi” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262)</p>
<p><strong>56</strong>.“Mustafa Kemal’in bu açıklamayı Trabzon’da yapması, tıpkı 1925’de Şapka Reformunu Ankara&#8217;da değil de bir Karadeniz kenti olan Kastamonu’da başlatmasındaki gibi, düşman topraklarına saldın anlamına gelmektedir&#8221; (Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.62)</p>
<p><strong>57</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, 2/198-200</p>
<p><strong>58</strong>. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.67</p>
<p><strong>59.</strong>Ali Fuat Cebesoy, aranıp bulunamaması ile ilgili durumu şöyle anlatır: “(Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkam) Fevzi (Çakmak) Paşa ile görüştükten sonra} yaverim Yüzbaşı Ali Rıza Beyle beraber misafir olduğum Hacıbayram civarındaki Saffet Beyin evine gittik. Ben evvelce Ankara&#8217;da iken bu evde otururdum&#8230; İşte ben onun evinde misafir bulunduğum sırada, o gece, Gazi, beni aratıyor. Bulduramıyor. Halbuki o sırada Saffet de Çankaya&#8217;da Gazi’nin yanında bulunuyor. Dikkat buyurun; bu durumda Gazi, Ankara’da beni aratır da bulamaz, kâbil mi? Ve işte bu muammadır. Beni o gece Gazi namına kim veya kimler aradılar da bulamadılar? Ben bulunamayınca (!) Gaziye “dâvetinize icabet etmedi&#8221; şeklinde aksettirilmiş olmalı ki, bundan “o halde bir hareket var&#8221; mânasını çıkaran Gazi, ertesi günü bütün mebus kumandanları, mebusluktan istifaya davet ederek politikadan uzaklaştırmak istiyor” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar,s.277)</p>
<p><strong>60</strong>. Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 67</p>
<p><strong>61</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.I, s. 301-302</p>
<p><strong>62</strong>. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.73,74</p>
<p><strong>63</strong>.İstifa eden milletvekillerinin sayısı konusunda farklı bilgiler vardır. Bu konuda, daha ayrıntılı bilgi için bkz: Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.75,76.</p>
<p><strong>64</strong>. Tanin, 13 Teşrin-i Sâni 1924</p>
<p><strong>65</strong>. Vatan, 8 Teşrin-i Sâni 1924</p>
<p><strong>66</strong>.Vatan, 17 Teşrin-i Sâni 1924</p>
<p><strong>67</strong>.Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 163</p>
<p><strong>68</strong>. Tanin, 11 Teşrîn-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Tevhid-i Efkâr, 11 Teşıln-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 319; Yorum için ayrıca bkz: Kinross, Atatürk, s. 462; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.77.</p>
<p><strong>69</strong>. Lord Kinross’un bu konudaki açıklaması şöyledir; “İttihat ve Terakki de içinde olmak üzere, geçmişteki bütün partiler belirli bir siyasî rengi olmayan, kişisel iktidar topluluklarıydı. Halk Fırkası bile ayrıntılı bir programa değil, herkes tarafından kabul edilebilecek bazı temel ilkelere dayanıyordu. Terakkiperverler tam bir parti programı ve iç tüzük hazırladılar. Bunu Dahiliye Vekilliğine vererek resmen izin aldılar” (Kinross, Atatürk, s. 462).</p>
<p><strong>70</strong>.Cumhuriyet, 18 Teşrin-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Ayrıca bkz: Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 167-169</p>
<p><strong>71.</strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sının “beyanname” ve “nizamname si için bkz: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Beyanname ve Programı, Matbaa-yı Milliye, 1340 (1924), İstanbul; Cumhuriyet, 18 Teşrîn-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>72</strong>. “Biz, Karabekir, Rauf, Doktor Adnan, Refet ve diğer eski arkadaşlar “Cumhuriyet” dediğimiz bir rejimin, gerçek bir Cumhuriyet yâni Demokrasi ve Partiler Cumhuriyeti olması lâzım geldiği kanaatinde idik” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s.278)</p>
<p><strong>73.</strong>Kinross. Atatürk, s. 459, 460,462; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 78</p>
<p><strong>74</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262,323</p>
<p><strong>75</strong>.Cumhuriyet Meclisi’nde yalnız onun (Mustafa Kemal’ini fırkası vardı. Atatürk gibi tarihi bir lidere karşı hiç kimse fırka teşkil etmeye cesaret edemiyordu. Bu yüzden, hükümet Meclis murakabesinden mahrum kalmıştı. Bu durum çok devam edemezdi. Düşündük, memlekete son bir hizmet daha ifa edebilmek için, o zaman işgal ettiğimiz mühim mevkileri bırakarak, sırf Büyük Millet Meclisi’nde murakabe durumunda kalmak şartıyla “Cumhuriyet” namını verdiğimiz bir fırka teşkil ettik&#8230; Cumhuriyet Fırkasını kurduk. Meclis’ten bize 80 kadar mebus gelmek istediyse de, bizim hedefimiz iktidara geçmek değil, bilakis murakabede kalmaktı. Bunun için 38 kişi ile iktifa ettik. Bu 38 kişi aynı zamanda bilâ kaydu şart, Atatürk prensiplerini kabul etmiş kimselerdi&#8230; Meclis dışında da her taraftan vuku bulan müracaatlara rağmen, yalnız İstanbul’da parti teşkilatı kurduk. iktidara gelmek maksadı olan bir parti ise, elbette bütün memleket dahilinde teşkilât yapardı. Biz yalnız İstanbul’da yapmakla, iktidara gelmek niyetinde olmadığımızı fiilen de ispat etmiş olduk” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262, 279.</p>
<p><strong>76</strong>. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası niçin kurulmuştu ve neyi amaçlamaktaydı? Fırka kuruluş amacını açıklamış olmasına rağmen, Fırkanın kişisel çekişmeler sonucu doğduğu kanaati yaygındır. Suna Kili, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası için “kuruluşunda bu parti ile CHP arasında bazı konularda görüş ayrılığı yanında her iki partinin üyelerinin bazıları arasında da, kaynağı Milli mücadele dönemlerinden gelen bir şahsiyet mücadelesi&#8221; de vardı” (Kili, 1960-1975 Döneminde Cumhuriyet Halk partisinde Gelişmeler, s, 77) tespitinde bulunur. Samet Ağaoğlu&#8217;nun inancı ise, bu partinin “geniş ölçüde Atatürk çevresindeki iktidar rekabetinin sonucunda doğduğu&#8221; biçimindedir (Ağaoglu, Demokrat Partinin Doğuşu ve Yükseliş Sebepleri, s. 23). Bu kanaatleri destekler mahiyette olmak üzere, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluş nedeniyle ilgili açıklamaları önemlidir; “Terakkiperver Fırkayı teşkil eltiler. Kendilerini bu yola sevk eden ve sonra ihtilafa vardıran endişeyi şöyle izah ediyorlardı: Cumhuriyetin ilanını bize sormadan, danışmadan yaptınız, aceleye getirdiniz. Olmaz! Bundan sonra neler yapacaksınız, rejimi hangi istikametlere götüreceksiniz, bilmiyoruz. Birçok reformlar yapacaksınız, ıslahat yapacaksınız ama bunların hepsini bir günde, üç senede, beş senede yapmak şart mı?.. Hani beraberdik diyorlardı. Evet, beraber olduğumuz zamanlar icraatı beraber yaptık. Şimdi beraber olmadığımız zaman geldi, ayrı yapıyoruz&#8221; (İnönü, Hatıralar, C.1I, s.204).</p>
<p><strong>77.</strong>İnönü, Hatıralar, C.11, s.205</p>
<p><strong>78</strong>. Kinross, Atatürk, s. 461</p>
<p><strong>79</strong>. Bkz: Son Telgraf, 13 Teşrin-i evvel 1340 (Ekim 1924)</p>
<p><strong>80</strong>. Tevhid-i Efkâr, 14 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>81</strong>. Cumhuriyet, 17 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924); Son Telgraf, 17 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>82.</strong>Son Telgraf, 19 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>83.</strong>Son Telgraf, 23 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924); Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 176-178</p>
<p><strong>84</strong>. Bkz: Cumhuriyet, 24 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)</p>
<p><strong>85</strong>. istiklâl, 1 Kanûn-ı evvel 1340 (Aralık 1924)</p>
<p><strong>86</strong>.“Genel bir sonuç olarak, Kasım ve Şubat başı arasındaki oturumlarda, hükümete değil de, hükümetteki demokratik olmayan ve otoriter olarak adlandırdığı eğilimlere (örneğin, dahiliye vekâletine verilen çok geniş yetkiler, gazetelerin kapatılması, hükümet karşıtı bir adayın seçimi kazanmasının engellenmesi ve bizzat seçimlere bir bütün olarak hükümet müdahalesi gibi) tekrar tekrar hücum eden bir muhalefetin varlığını görüyoruz&#8221; (Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 106)</p>
<p><strong>87</strong>. Batı normlarına uygun bir siyasal sistemde siyasal partiler önemli unsurlardır. Bu nedenle de toplumsal inisiyatifi elinde bulunduran Mustafa Kemal Paşa. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ortaya çıkmasından sonra. Times’in İstanbul muhabirinin yazılı sorularına verdiği cevapta “Hakimiyet-i Milliye esasına müstenit ve bilhassa Cumhuriyet- i idareye malik bulunan memleketlerde siyasi fırkaların mevcudiyeti tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde de, yekdiğerini mûrakip fırkalar tekevvün edeceğine şüphe yoktur&#8221;(Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanûn-ı Evvel, 1340 (Aralık 1924)) der. Bu Türkiye’deki siyasal modernleşmenin teoriğini oluşturan önemli bir tespittir. Ancak ne var ki, Kazım Karabekir’in tespitine göre, Mustafa Kemal Paşa muhalefet istememektedir (Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 138). O, arzuladığı toplumsal değişimi muhalefetsiz bir süreçte gerçekleştirmeyi arzulamaktadır. Eğer muhakkak bir muhalefet gerekiyorsa, bu kendisinin kontrolünde bir muhalefet olmalıdır.</p>
<p>Bu amaçla olacak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmadan önce. Halk Fırkası’nın bazı mebuslarından teşkil edecek bir muhalefetin hazırlığı içindedir (İnönü, Hatıralar, C.ll, s. 196,197). Fakat, düşündüğünü gerçekleştirmeye fırsat bulamadan, eski silah arkadaşlarının teşkil ettiği ve kendi kontrolünde olmayan bir muhalefeti karşısında bulur. Partiyi, programını ve yöneticilerini, batılılaşma idealinin siyasal hayata yansıyan özelliği gereği “meşru&#8221; bir muhalefet kabul etmeyip aşağılar, suçlar; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sının programı en hain dimağların mahsulü&#8221; (Atatürk, Nutuk, C. 2/890) olduğunu ilan eder, Mustafa Kemal&#8217;in muhalefeti “gayri meşru” gören düşünce ve tutumu, bazı konuşmalarında felsefi bir tarza bürünerek açığa çıkar,</p>
<p>Balıkesir konuşması, bunun önemli örneklerinden birisini oluşturur. 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesirdeki konuşmasında siyasi partilerle ilgili görüşlerini şöyle açıklar: “Bu milletin fırkalardan çok çam yanmıştır. Şunu arz edeyim ki, memaliki sairede fırkalar behemahal iktisadi maksatlar inerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü, o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhal,ua için teşekkül eden siyasi fırkaya mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhatara maksadıyla bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıf varmış gibi teessüs eden siyasi fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malûmdur.</p>
<p>Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir&#8221;( Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.ll, s. 101). Mustafa Kemal Paşa, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kuruluşunda “gizli eller (Atatürk, Nutuk. C. 2/889) olduğunu gündeme getirir. Cumhuriyet sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin; cumhuriyeti daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet&#8221; hem de “İlerici (Terakkiperver) Cumhuriyet’’ adını vermelerini “komplo&#8221; teorisiyle (Kinross, Atatürk, s. 461) açıklamaya çalışır. İlginçtir, onun bu komplo teorisi, sonradan ancak şu şekilde izah edilerek savunulmuştur; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kendisi gerçekten cumhuriyet ve devrimlerden yana olma konusunda içtenlikli olsa bile, varlığı ve gücü, cumhuriyetin ve devrimlerin karşıtlarım güçlendiriyor, cumhuriyete karşı çıkmaya özendiriyor, devrimlere karşı direnişlere cesaret veriyordu&#8221;. Fakat bu, delili olmayan kişisel bir yorumdur. Acaba sahibi açısından bu yorumu haklı kılacak delil var mı? Bu ve benzeri soruların cevabını yorumun devamında buluyoruz; “özellikle Başkanı Kazım Karabekir’in dindar kişiliği ve bir ölçüde tutucu dünya görüşü, kimi çevrelerde, kendisinin hiç bir zaman onaylamamış olduğu biçimlerde yorumlanmak isteniyordu&#8221; (Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.256).</p>
<p>88.Türkiye siyasi tarihinde muhalefeti siyasal yapının bir gereği olarak değil de vatan hain- ligi&#8221; “vatan-millet düşmanlarının gizli eli” olarak görme alışkanlığı, İttihat ve Terakki döneminden başlayan bir geleneğin tezahürü olarak açığa çıkar. İttihatçılar, en ufak eleştiriyi kabullenemez ve muhaliflerini çok iyi bildikleri komitacılıklarıyla susturmayı veya yok etmeyi “vatanı kurtarma” ideallerinin gereği olarak görürler. Düşüncelerine göre, İttihatçılık sadece bir gizli cemiyet ve parti üyeliği olmayıp “milletin kaderine hükmetme” inancı sağlayan karizmatik bir misyon ve ideolojiyi benimsemektir, “ittihatçılık şiarı&#8221; olarak ifade edilen bu ideoloji ve misyona göre, İttihat ve Terakki memleketi kurtaracak tek güçtür. Herkes onlar gibi inanmak, onlar gibi düşünmek ve onları onaylamak zorundadır. Bu konuda rakipleri ve söylediklerinin alternatifi yoktur. Karşı iddiada bulunanlar ise haindir. Bu nitelikleriyle İttihatçılar, Kemalistlerin öncülüğünü yaparlar (Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 134)</p>
<p>İttihatçılar, kendi düşünüp yaptıklarını mutlak doğru, karşı çıkanları ise hain ilan ederler. Hatta öldürtürler. Bunun bir çok örneği vardır. Şunlar ise sadece bir kısmını teşkil eder. Türkiye’de yerinden yönetim ve bireysel girişim anlayışını savunan Prens Sabahattin’e benzer bir çizgiyi sürdüren, “Serbestin başyazarı Haşan Fehmi, 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nün üstünde öldürülür. Bunu, yine aynı çizgideki ‘’Sada-yı Millet” başyazarı Ahmet Samim’in 9 Haziran 1909’da Bahçekapı&#8217;da vurulması izler, ölüm sırası, “Mizan&#8221; ve “Serbestteki yazılarında, İttihatçıların bir milli merkez bankası oluşturma tasarılarına karşı çıkan Zeki Beye gelir. Osmanlı dış borçlarını yönelen Düyun-u Umumiye’de çalışan Zeki Bey, Bakırköy’deki evine dönerken 10 Temmuz 1911 de öldürülür. İttihatçılar, çizgi dışı görüş ve siyasal tepkilere duydukları hoşgörüsüzlüğü kendi aralarından gelen muhaliflerinden de esirgemezler. “Silah&#8221;, “Bomba” gibi adlarla yayınladığı gazetelerde,başlangıçta yan yana olduğu İttihatçılara gittikçe ağır eleştiriler yönelten Hasan Tahsin Bey,ya da yaygın adıyla Silahçı Tahsin,Birinci Dünya Savaşanın ilk yıllarında boğdurularak susturulur. İttihatçıların, denetimi elden kaçırmamak için korku ve terör estirdikleri böyle bir ortamda anayasanın uygulanmasını beklemek ise safdillik olur. 1909 ve 1912 seçilerinde uyguladıkları baskıyla muhaliflerini yıldırırlar. Muhalefet 1914 seçimlerine katılma cesaretini bile gösteremez.</p>
<p><strong>89.</strong>Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanûn-ı Evvel, 1340 (Aralık 1924)</p>
<p><strong>90</strong>. Mumcu, Atatürkçülükle Temel ilkeler, s. 116,117</p>
<p><strong>91</strong>. Ateş, Laiklik (Dünyada ve Türkiye&#8217;de), s.24</p>
<p><strong>92</strong>.Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 149</p>
<p><strong>93</strong>. Her iki parti de bildiri ve beyannamelerinde liberal olduklarını açıkça ifade ederler.</p>
<p><strong>94.</strong>Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 22</p>
<p><strong>95.</strong>Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I11, s.211</p>
<p><strong>96</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I1I, s.206, 207</p>
<p><strong>97</strong>. Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s.361</p>
<p><strong>98.</strong>“Kemalist kanat, kendini ancak 1929’da, bu uygulamaları mümkün kılan Takrir-i Sükun Kanunu’nu askıya almaya yetecek ölçüde güçlü hisseder. Bürokratlar sınıfı içindeki görünür rakipler tasfiye edilmekle kalmaz, her türlü denetim, muhalefet ve rekabet mekanizması da berteraf edilir”( Keyder, Türkiye&#8217;de Devlet ve Sınıflar, s. 120).</p>
<p><strong>99</strong>. “İsmet Paşa, Ali Fuat Paşaya muhalefetin gereksiz bir şey olduğunu söylemişti. Amerikan temsilcisi Amiral Bristola ise düşüncesini daha açık olarak şu sözlerle bildirmişti: ‘’Bu memlekette muhalefet, ihtilâl demektir.” (Kinross, Atatürk, s. 470.471)</p>
<p><strong>100.</strong>Örnek olarak bkz: Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 82;<br />
Bu iddianın isyan günlerine kadar uzanan bir geçmişi vardır. Söz konusu iddialar ilk defa o günlerde bazı hükümet yanlısı basın tarafından gündeme getirilecektir. Bu konu da bkz: Tanin, 24 Şubat 1341 (1925); Cumhuriyet, 1 Mart 1341 (1925). Yaygın söylemin bir temsilcisi olarak H. Rıza Soyak, İsyanda İngiliz parmağı bulur ve Vahdettin taraftarlarıyla, İstanbul’da bulunan Kürt istiklâl Komitesinin yönlendirmesiyle gerçekleştiğini iddia eder. Ona göre isyan ile amaçlanan bir Kürt devletinin kurulması, Kürt devleti dışında kalan bölgelerde ise padişah egemenliğini tesistir. (Soyak, Atatürk&#8217;ten Hatıralar, s. 315)</p>
<p><strong>101</strong>. İnönü, Hatıralar, C.I1, s.201</p>
<p><strong>102</strong>. Cumhuriyet, 17.18 Şubat 1925</p>
<p><strong>103.</strong>İnönü, Hatıralar, C.I1, s. 198</p>
<p><strong>104</strong>. Kâzım Karabekir, isyana yönelik tedbir ve eylemler konusunda hükümeti desteklediklerini şöyle açıklayacaktır; “Bu vatanın evlâtları her vakit yekvücut bir kitle halinde tehlikenin karşısına dikileceklerdir. Hükümetimize bütün kuvvetimizle müzaheriz.”(Cumhuriyei, 26 Şubat 1341 (1925))</p>
<p><strong>105</strong>. Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler s.110</p>
<p><strong>106.</strong>Kinross, Atatürk, s. 467</p>
<p><strong>107.</strong>Güz, Türkiye’de Basın-lktidar ilişkileri, s. 158, 159</p>
<p><strong>108</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.II1, s.219;<br />
Takrir-i Sükun kanunu görünüşte sadece Doğudaki isyan nedeniyle çıkarılıyordu. Ancak asıl gayenin daha başka olduğunu sonraki uygulamalar açıkça gösterecektir. Bu kanunla asıl arzulananın ne olduğunu ilk başlarda, kanunun kabulüyle ilgili görüşmelerin yapıldığı sırada fark edenler yok değildir. Konya mebusu Refik Bey bunlardan birisidir. O, kanunun Hükümetçe çok geniş anlamda yorumlanarak, bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini belirtir. (Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 104).</p>
<p><strong>109</strong>.Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, s. 80</p>
<p><strong>110.</strong>&#8220;Meclis kürsüsünde birbirini takip eden Terakkiperverler ve zaman zaman bunlar arasına karışan bazı Halk Partililer soluklan kesilinceye dek bağırarak bu kanun tatbikatının memlekette, hatta Abdülhamit devrinde bile, misli görülmemiş bir &#8220;istibdat’’a yol açacağını söylüyorlar ve artık ne söz, ne fikir hürriyetine, ne de yaşama emniyetine yer bırakmayacağı iddiasında bulunuyorlardı. Nitekim bir gün, Kazım Karabekir Faşa meclis kürsüsüne çıkıp ikide bir gözlerini cumhurbaşkanlığı locasında oturan Mustafa Kemal Paşaya çevirerek aşağı yukarı şöyle demişti: &#8220;Memlekette kimseye sesini çıkarmak imkânını bırakmadınız. Söz hürriyeti bir şu kürsüye inhisar etmiş bulunuyordu; yarın buradan konuşmak hakkından da mahrum olacağız&#8221;. Bu meyanda, Terakkiperver Fırkanın genç ve ateşli sözcüsü Feridun Fikri’nin sesi de halâ kulaklarımdadır. Ona göre “Takrir-i Sükûn&#8221; kanununun Fransız Ihtilâli&#8217;nde yüzlerce, binlerce masum ve mazlum kişinin canına kıyan “Şüpheliler Kanunu”ndan hiç farkı yoktu. Yarın biz de müdafaa hakkından mahrum birtakım suçsuz günahsız vatandaşlar, bir şüphe ya da bir iftira üzerine Fransa&#8217;da olduğu gibi, yığın yığın, yük arabalarına bindirilerek darağaçlarına götürülecekti&#8221; (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 82).</p>
<p><strong>111.</strong>TBMM ZC. C.XV. s. 173 ve devamı; Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s.112-119 1</p>
<p><strong>112</strong>. Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 180,181; Kinross, Atatürk, s. 466; Aybars İstiklâl Mahkemeleri, s. 230; Fethi Beyin bu girişimi dönemin basınına da konu olur. Bkz:Cumhuriyet, 2 Mart 1341 (1925).</p>
<p><strong>113</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. 111, s.275</p>
<p><strong>114</strong>. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 322,323</p>
<p><strong>115</strong>.Kinross, Atatürk, s. 467</p>
<p><strong>116</strong>. Kinross, Atatürk, s. 471;<br />
&#8220;İstanbul’da, üye kaydı için dini politikaya alet ettikleri ileri sürülen iki partili yakalandı.Partinin Beykoz şubesinde yapılan aramada bazı belgeler yakalandığı bildirildi. Ve bu olaylar, hazırlanan mizansenin uygulanması için İstiklâl Mahkemelerine yetti de arttı bile” (Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, s. 132).</p>
<p>Ali Fuat Cebesoy, Ankara İstiklâl Mahkemesinin daha ilk günden itibaren Terakkiperver Partiyi mahkûm edecek bir fırsat aradığını, tüm olayların arkasında Terakkiperver Partinin gösterilmeye çalışılmasının partilerinin kapatılması için bir komplo olduğunu, dini politikaya alet edebilecek kimselerin kendi partisinde bulunabileceği gibi CHF’sında da bulunabileceğini, fakat bunun dikkate alınmadığını belirtir. (Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C. II, s. 159)</p>
<p><strong>117</strong>. ipekçi, İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor, s. 25</p>
<p><strong>118</strong>. Hükümet yanlısı basının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile isyancılar arasında irtibat kurmak için özel bir gayret içerisinde oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu tutumları, verilen bir kararı meşrulaştırma amacına mı, yoksa Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını feshetme imkânı sağlayacak delil oluşturma gayesine mi yönelik olduğu tartışmalara açıktır. Ancak açık ve kesin olan şudur ki, söz konusu yapay irtibatı kurabilmek için hükümet yanlısı basının olağanüstü gayreti olmuştur. Bu konuda ilginç olduğu kadar, içinde bulunulan durumu yansıtması açısından da şu haber önemlidir;</p>
<p>“Dini siyasete ittihaz ederek bazı tahrikâtta bulunduklarından dolayı tevkif edilen Salih Paşa ile Resul Hoca’nın Terakkiperver Fırka’ya mensup oldukları hakkında bazı şayialar [Altını ben çizdim] deveran ettiği malumdur.&#8221; (Tanin, 15 Mart 1341 (1925)). Bu günlerde Cumhuriyet gazetesi ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasına yönelik haber ve yorumlarla gündemi canlı tutmaya çalışır. Örnek olarak bkz;Cumhuriyet, 2 Mayıs 1341 (1925), 3 Haziran 1341 (1925)</p>
<p><strong>119</strong>. Bu noktada, Ali Fuat Cebesoy un son derece makul görünen itirazı şeyledir. Cebesoy, Şeyh Said isyanıyla irtibatlı bir çok Halk Fırkası mensubunun tespit edildiğini hatta bunalın bir kısmının idam edildiklerini ancak bunu Halk Fırkası aleyhine delil olarak kullanmamalarına karşılık, kendi Fırkalarının programındaki bir maddeyi veya İstanbul’daki kırka mensubu iki Doğulunun tespit edilmesini Fırkayı kapama amacı doğrultusunda delil olarak kullanılmasını keyfilik, çifte standart bir yaklaşım olarak niteler: “Bilakis Halk Partisinde yakalanmıştır, idam edilmiştir. Mebus idam edilmiştir&#8230; Şeyh Said isyanında Halk Partisi&#8217;nden mebus vardı. Ve (Çapakcur) Halk Partisi teşkilatı, Diyarbekir Halk Partisi teşkilatı, hep Şeyh Sait tarafına geçmiştir&#8221; (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar,s. 323,324)</p>
<p><strong>120</strong>.Atatürk, Nutuk, C.il, s.893</p>
<p><strong>121</strong>. Esasen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurum olarak kapatılmış değildir. Kapatılan Fırkanın tüm binalarıdır. Fırkanın feshine veya izalesine değil, merkez ve tüm şubelerinin kapatılmasına karar verilir. Buna göre fırka, herhangi bir binası olmaksızın faaliyetlerine devam edebilecektir. Böyle de olur. Fırka mensupları bir süre daha Mecliste muhalefet fırkası olarak varlıklarını devam ettirirler. Meclisteki varlıkları ise İzmir Suikastı sonrasında fırkanın altı milletvekilinin idamı ile gerçekleşir.</p>
<p><strong>122</strong>.İpekçi, İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor, s. 27, 28</p>
<p><strong>123</strong>. lktidarın derdi kendisine sadece muhalif olan değil aynı zamanda iktidarın iradesi doğrultusunda hareket etmeyen basınladır. Vatan Gazetesi yazan Ahmet Emin Yalman, İktidarın basını kontrol etmek ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmak amacında olduğunu, bu nedenle olayları kendi isteğine göre yorumlattığını Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olayı çerçevesinde şöyle açıklar: “Hükümet, bir takım sebepler göstererek, Terakkiperver Fırkanın kapanmasına karar verince, Vatan&#8217;ın bunu haklı gösterir bir makale yazmasına lüzum gösterildi. Evvelce anlattığım gibi bunu yapmak elimden gelmedi. Kaleme aldığım yazı taslaklarının hepsi Hükümet’in hareketini hoş görecek değil, Rauf Bey’le Ali Fuat Cebesoy ve Dr. Adnan Bey gibi arkadaşlarını savunacak manalar taşıyordu. Gazetede arkadaş ve ortaklarım Ahmed Şükrü Esmer ve Enis Tahsin Til bu tarzda bir yazıyla ters netice alınacağına karar verdiler ve hiçbir şey yazılmamasını daha doğru buldular. İşte bunun üzerine Ankara’da bizi destekleyenler bizden el çektiler, varlığımız tehlikeye düştü. İki vesileyle biz de Doğu İstiklâl Mahkemesi’ne çağırılan gazetecilerin kafilesine katıldık&#8221; (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1I, s. 1002)</p>
<p><strong>124</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 133.134; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I11, s. 224; Kingross, Atatürk, s. 471; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 187-202</p>
<p><strong>125</strong>. Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 362;<br />
O dönemde ve takip eden yıllarda doğrulan yazan gazeteci olmanın zorluğunu, belki de imkânsızlığını göstermesi açısından, Elazığ&#8217;daki İstiklâl Mahkemesinde yargılanmak için trenle İstanbul’dan Doğu’ya giden ve idam edilme korkusu yaşayan gazetecilerin, trende yaşadıkları bir olay son derece manidardır. Bihesnili (Besnili) bir fıstık tüccarı ile aralarında geçen konuşmayı Ahmet Emin Yalman anlatıyor: “Konya’dan hareketimizden sonra gayet hoş tavırlı, güler yüzlü bir yol arkadaşı kompartımanımıza geldi: “Beyler&#8221; dedi, her birinize şu suali soruyorum: Tahsil görmek, yetişmek ve bugünkü seviyenize varmak için kaç para sarf ettiniz?” Suali birer birer cevaplandırdık, tahmin yollu bir takım rakamlar yerdik. Hoş insan, her birimizi dinledikten sonra şunları söyle- di: “Beyler her birinize ikinci bir sualim var: Bütün bildiklerinizi unutmak, bu memlekette gamsız yaşamak, bu gibi akıbetlerden böylece korunmak için ne verirsiniz?” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.I1, s. 1006).</p>
<p>Ahmet Emin, yargılandıktan ve gazetecilik yapmaktan men edildikten sonraki yaşadıklarını, trende karşılaştıkları ve konuştukları fıstık tüccarını haklı çıkaracak şekilde gerçekleşen süreci şöyle anlatır: “18 senelik gazetecilik ve Amerika’da tahsil hayatında biriktirdiğim bilgi ve tecrübelerin tamamıyla verimsiz ve muattal kalmasından dolayı da memleket hesabına yanıyordum. Şunu da düşünmekten kendimi alamıyordum: Abdülhamit zamanında İnle sürgüne gönderilenlere bir vazife, bir çalışma ve geçinme imkânı vermek adetti. Candan bağlı bulunduğum, uzun yıllar gazeteci sıfatıyla hizmetinde bulunduğum bir rejimin beni bu kadar unutması çok acı bir şeydi. “Yabancı gazetelerine yazı yazmamı, gazetecilik etmemek yolundaki taahhüdüme aykırı buluyor musunuz?&#8221; diye Başbakan İsmet Paşaya bir mektup yazdım, hiç cevap alamadım&#8221; (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.ll, s. 1029).</p>
<p><strong>126</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 136</p>
<p><strong>127</strong>. Aybars. İstiklâl Mahkemeleri, s. 191</p>
<p><strong>128</strong>. Yalçın, Siyasal Anılar, s. 278</p>
<p><strong>129.</strong>Kudret, Mavi Sürgün Olayı, s. 584-592</p>
<p><strong>130</strong>. Sertel, Hatırladıklarım, s. 143-157, Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.243.244.</p>
<p><strong>131</strong>. Geniş bilgi için bkz: Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s.135-139; Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 129-135</p>
<p><strong>132.</strong>Toros, Cemil Cem, s.77</p>
<p><strong>133</strong>. Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 134</p>
<p><strong>134</strong>.İkamet ve çalışma yerleri İstanbul olan bu gazetecilerin, İstanbul İstiklâl Mahkemesinde değil de Şark İstiklâl Mahkemesinde yargılanmaları son derece manidardır. İstanbul’daki İstiklâl Mahkemesinin idam yetkisi yoktu. Buna karşılık Şark’taki İstiklâl Mahkemesi’nin idam yetkisi vardı ve bu yetkiyi hiç zorlanmadan son derece kolaylıkla kullanıyordu. Gazetecilere bu mahkemede yargılayarak önemli bir gözdağı verilmiş oluyordu. Asıl amacın gazetecileri idam etmek olmadığı, aslında olayların gelişiminden anlaşılıyor. Çünkü, gazeteciler hem tren yolculukları sırasında gittikleri illerde ve hem de Elazığ da bir misafir gibi ağırlanırlar; şereflerine içkili yemekler verilir. Ancak, yeri geldikçe de son derece ustaca ayarlanmış tehdit ve korkuya uğratılırlar. Kendilerine uygulanan kelimenin tam anlamıyla psikolojik işkencedir. Konuyla ilgili olarak Ahmet Emin Yalman m anlattıklarından bazı kısımlar şöyledir:</p>
<p>“Trenle Konya’ya geldiğimiz zaman kalabalık bir kafile bizi karşıladı.. Vali başta olmak üzere Konyaklar bize o kadar sevgi ve yakınlık gösterdiler ve bizimle o kadar rahatça konuştular ki maneviyatımız çok düzeldi, yılgınlık hislerini yenmeye başladık&#8230; Keller istasyonuna kadar tren yolculuğuna devam ettik. Sonra otomobillerle Gaziantep e vardık. Aydın gençler bizi derhal polisten teslim aldılar, bir evde havuz başında mükemmel bir rakı sofrası tertip ettiler. Yedik, içtik, dertleştik, akşam evlere misafir edildik. Sabahleyin de yola çıkmazdan evvel şehri gezdik&#8230; Diyarbakır a yaklaşırken, yüreğimiz hopluyordu. Derhal İstiklâl Mahkemesi’nin huzuruna çıkacağımızı, sorgularımızın başlayacağını, idam sehpaları göreceğimizi, kendimizi bu sehpaların gölgesinde düşünüyorduk. Diyarbakır’a varınca bizi eski bir karakol binasına kapattılar&#8230; Biraz sonra kapılar açıldı. Karşımızda Diyarbakır eski milletvekili ve belediye başkanı, yakın dostumuz Şeref Bey’i bulduk&#8230; Şeref Bey’in evi, geniş bir bahçeye açılan, açık sofraları ve bir havuzu bulunan hoş, ferah bir evdi. Orada felekten tam manasıyla tatlı günler çaldık. Yarının sakladığı üzüntüler hatırımızdan çıktı. İsmail Müştak tek başına bir kol çengiydi. Rakı sofraları başında neşeli saatler geçiyor ve Diyarbakır’ın aydınlarını aramıza çekiyorduk. Diyarbakır’a mahsus güllü rakı pek hoşumuza gitti. Bir taraftan da şehirde serbestçe geziyor, ziyaretlerde bulunuyorduk. Bazen bize öyle geliyordu ki muzip bir kuvvet, bazen çok sert, bazen çok tatlı yüz göstererek, bizimle oyuncak gibi oynuyordu.</p>
<p>Her halde heyecanlı bir maceranın içinde, meçhule doğru sürükleniyorduk. Nihayet yolculuk göründü, Elazığ a gitmek için sarp dağlan aştık. Otomobilimiz Jandarma Kumandanlığının önünde durdu. Abus tavırlı bir jandarma yüzbaşısı bizi karşıladı&#8230; Birkaç binaya girdik, çıktık&#8230; Bahçede bir kömürlüğün kapısı açıldı&#8230; Ses çıkarmadan içeri girdik.Neye uğradığımızı anlayamamıştık. Zihnimiz işlemez olmuştu. Üzerimize kömürlüğün kapısı kapandı. Anahtar çevrildi, birbirimize hayretle baktık.., Böyle bir korkulu rüya geçirdikten sonra gerçek durumla karşılaşınca çok ferahladık. Hayretle şunu gördük ki, Elazığ İstiklal Mahkemesi huzurunda yargılanan Türk gazeteciler; garip bir çifte hayat yaşıyorlardı. Birisi her gün takım takım ölüm cezaları veren ve hükümlerini kimseye sormadan, kimseye hesap vermeden yürüten korkunç bir İhtilal Mahkemesi&#8217;nin huzurunda saatlerce titremek; kanun filan tanımayan Mahkeme’nin sorgulan karşısında sıkıntılı dakikalar geçirmek, her sabah sehpalarda sallanan cesetlere bakarak kendilerini de böyle bir akıbetin bekleyebileceğini hatırlatmaktı. İkincisi de l:Ia2iğ eşrafından Carsancaklı Ahmet Bey tarafından gazetecileri misafir etmek üzere gönül hoşluğuyla verilen, büyük bahçeli, güzel, serin konakta eğlenceli, canlı rahat bir sayfiye hayatı geçirmekti&#8230;</p>
<p>Bu halimiz lskoçya usûlü denilen duşa benziyordu. Sırasıyla bir çok sıcak, sonra da çok soğuk bir duş&#8230; Bir tek derdimiz vardı: Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit Bey her sabah Mahkeme&#8217;ye giderken, bize sabah kahvesine geliyor, gençliğini dolduran aşk maceralarını anlatıyordu. Bunlardan her birinde çetin safhalar, mukavemetler vardı, fakat sonra hepsi çok güzel bir genç kadının her şeyi göze alarak Mazhar Müfit Beye teslim olmasıyla biliyordu. Başkan, çoğu ancak hayal ve hasretini ifade eden bu uydurma hikayeleri can kulağıyla yutar gibi görünen bir dinleyici grubu bulduğuna çok memnun görünüyordu. İstiklâl Mahkemesi’nin Başkanı bu, kaderimiz elinde. Kendisine surat etmek, inanmaz görünmek haddimiz miydi? İlgi belirtileri göstermekle birbirimizle yarış ediyorduk&#8230; (Mahkeme üyesi] Ali Saib yanıma yaklaştı ve şunları söyledi: “Seni üzüntülü görüyorum. Buna sebep yok. Akibetin belli oldu: Asılacaksın. Bu çok basit bir şeydir. Boynuna ilmek halinde bir ip takarlar ipi çekerler. Bundan sonra hiçbir şey duymazsın. Görüyorsun ya, bu, diş çektirmekten kolay ve rahat bir şey.”&#8230; Başka bir akşam Yine Ali Saib Bey bana şunları söyledi: “Hakkında karar değişti. Çapakçur’a nefyedileceksin. ölünceye kadar orada her türlü ihtilattan yoksun bir halde kalacaksın. Aileni görmeyeceksin. Haber aldım ki evlat bekliyormuşsun. Eğer ömrün vefa ederse, bu evladı belki de yirmi yaşına vardığı zaman görürsün”. Üçüncü bir akşam şu haberi verdi: “Babanın ve kardeşinin gazete de suç ortağı oldukları Mahkemece tespit edildi. Derhal tevkif edilerek buraya gönderilmeleri İstanbul’a yazıldı. Bir iki güne kadar babana ve kardeşine burada kavuşursun.” Haberin aslı ve esası yoktu. Ali Saib bana karşı olan işkencelerinin devamı diye bunu uydurmuştu” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1I, s. 1004-1022).</p>
<p><strong>135</strong>.Hükümetin emrinde olmayan gazetecilere verilen asıl cezanın, onları gazetecilik mesleğinden uzaklaştırmak olduğu zamanla anlaşılır. Yıllarca bu mesleklerine dönemezler. Dönmeye karar verdikleri zaman ise “uysallaşmış&#8221; durumdadırlar. Bu konuda Ahmet Emin’e gazeteciliğe dönüş izninin veriliş biçimi son derece dikkat çekicidir, Ahmet Emin anlatıyor:</p>
<p>“1936 Ocak ayının ilk günlerindeydi. 1925 Agustos’unda gazetecilik mesleğinden ayrılalıdan beri on buçuk çile dolu yıl geçmişti. Bir akşam Ankara’da eşim Rezzan (ve bazı iş arkadaşlarıyla beraber] Karpiç Lokantasına gitmiştik&#8230; Birdenbire ortalık karıştı. “Atatürk dostlarıyla beraber geliyor&#8221; sözü ağızdan ağıza dolaştı. Bize yakın bir masayı kendisi için hazırladılar. İlk düşüncem savuşmak olmuştu. Eski muhalefet gazeteciliği yıllarından ve İstiklâl Mahkemesi macerasından sonra Atatürk’ten ve etrafındakilerden ne muamele göreceğimi kestiremiyordum&#8230; On bir yıldan beri Atatürk’ün muhitinde bulunmamıştım. Fakat Atatürk ve yanındakiler artık içeri girmişlerdi, kaçmak pek çirkin bir şey olacaktı. Çaresiz kadere boyun eğdik ve kaldık. Aradan pek az bir zaman geçmişti ki Atatürk’ün masasında bulunanlardan Kılıç Ali Bey bizim masaya yaklaştı ve eşimi dansa davet etti&#8230; Atatürk&#8217;ün dansta bulunduğu bir sırada masasına yaklaştım ve Kılıç Ali Bey&#8217;e dedim ki: “Uzun yıllardan beri Büyük Lider’e saygı ve sevgimi belli etmek fırsatından mahrum kaldım. Bunu yapmama izin verirler mi?” Atatürk masaya dönünce ikisi arasında kısa bir konuşma oldu, Sonra Atatürk&#8217;ün sağ ve soluna iki iskemle konuldu. Yaver, eşimle beni masada yer almaya çağırdı. Atatürk&#8217;ün geldiği duyulunca, lokanta dolmuştu. Bahsettiğim manzaraya lokantada bulunan Türk ve yabancı yüzlerce kişi şahit olmuştur&#8230; Atatürk her şeyden ünce ne içeceğimizi sordu. Diğer bir masada votka içtiğimiz için buna devam etmek istediğimizi söyledik. Bunun üzerine -Unutmayın&#8221; dedi. Votka su karıştırılmadan içilir. Atatürk sonra bana döndü! &#8220;Asıl mesleğinizden uzak düştünüz.</p>
<p>Bu halinizden memnun musunuz?&#8221; Ben daha ağzımı açmadan eşim Rezzan cevap verdi: Ben memnun değilim. Bir gazeteciyle evlendim, bir müddet sonra iş adamı oldu. Ben buna hiç razı değilim.&#8221; Bu sözler Atatürk&#8217;ün çok hoşuna gitti, güldü. Tekrar bana sordu: &#8220;Yeniden gazeteciliğe dönmek istiyor musunuz?&#8221; &#8220;Elbette&#8221; dedim,<br />
&#8220;çok sevdiğimiz mesleğimin dışında geçen yıllar bana ağır kürek mahkûmlugu cezası gibi geliyor&#8221;. {Atatürk ile Ahmet Emin arasındaki konuşma devam eder. Bu konuşmada Ahmet Emin istenildiği gibi bir gazeteci olacağı sözünü veriri &#8220;Şimdi bana söylediklerinizi halka ilan etmeye hazır mısınız?&#8221; (dedi). &#8220;Hazırım&#8221;, &#8220;O halde size dikte edeceğim bir açıklama şeklinin notunu alınız.&#8221; Kağıt ve kalem buldum&#8230; Atatürk’ün dikte etliği ve benim yeni harflerle zaptettiğim açıklama şuydu: &#8220;On yıldır mesleğimden uzak düştüm.<br />
Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar.</p>
<p>On yıl önce “Tabiat kuvvetlerinin&#8221; gidişine ayak uydurmakta zorluklar geçirdim. Bu benim kabahatim değildi, &#8220;Tabiat kuvvetlerinin&#8221; de kabahati değildi. Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe safhalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin “Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?&#8221; diye sorduğu suale: &#8220;Evet var!&#8221; diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeye kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.&#8221; Atatürk dedi ki: &#8220;Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyunuz, herkes duysun!&#8221; Okumaya çalıştım. Beceremedim&#8230; Siz çok heyecan içindesiniz. Okuyamayacaksınız. Bırakın da esiniz okusun&#8221; [dedi]. Eşim Rezzan bir iskemleye çıktı. Açıklamayı yüksek sesle okudu. Lokantada bulunanların hepsi bunu hararetle alkışladılar&#8221; (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.2, s. 1053-105</p>
<p><strong>136</strong>. Kaba cali, “Babıalide 60 yıl&#8221;, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Ocak 1989</p>
<p><strong>137</strong>. Yalçın, Siyasal Anılar, s.286-289</p>
<p><strong>138.</strong>Sertel, Hatırladıklarım, s. 191.192</p>
<p><strong>139</strong>.Kinross, Atatürk, s.495</p>
<p><strong>140</strong>.Ali Fuat Cebesoy, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söyler: [İfade bozuklukları metnin aslındadır] “Atatürk&#8217;ün icraatı var ya, yenilikleri var ya, şapka giydirdi, kadın haklarını verdi, kanunu medeniyi kabul etli, bu icraatı var yani bu memlekette mühim bunlar, bunlar kolay kolay herkesin yapacağı iş değil. Suikastı mahsus bir terör havası yarattı, bunları yapabilmek için. Böyle hareketleri vardır&#8230; Suikast meselesi[nden] evvelden haberdardı&#8230; Ani bir sürpriz değil. Ama onu öyle bir sahneye koydu ki mecliste, memlekette, hem bir terör, hem de aman Atatürk’ü muhafaza edelim, ne söylerse yapalım, fikrini hazırladı ve arkasından, bir arkasından, öbürü arkasından, ille bunu yapacaksınız diye, şapkadan başlayarak kanunu medeni vesaire hepsini yaptı. Böyle hareketleri vardır. Şimdi bu hareketleri esas alacak olursak bu adam diktatör, diktatör. Ama esası diktatör değil çünkü başka türlü hareket zaaf vereceği için, yarım bırakacağı için, daha fenalık getireceği için burada bir mizansen sahneye koyardı. O mizansene ekseriye diktatörlük derlerdi. Yani ben öyle derim ki büyü sanatkâr ve usta bir aktör” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 364),</p>
<p><strong>141</strong>. Bkz: Tunçay, T.C. Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s.8.165.166</p>
<p><strong>142</strong>. Kinross, Atatürk, s.497</p>
<p><strong>143</strong>.Erman,A.Nihat,İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, İstanbul 1975, s. 148</p>
<p><strong>144</strong>.Kinross, Atatürk, s. 497;<br />
İzmir Suikastını takip eden günlerde Amerikan Büyükelçisi Mark L, Bristol ABD Dışişlerine gönderdiği 22 Haziran 1926 tarihli raporda şunları yazar; &#8220;Dolaşan bir söylentiye göre, hükümet ya böyle bir suikastı uydurmuş, ya da siyasal olmayan gerçek bir suikastı artık sert iç yönetime rağmen, susturulamayan genel muhalefet karşısında Terakkiperver Parti yöneticilerini gözden düşürmek için kullanmıştır&#8221; (Karabekir, Kazım, İzmir Suikastı, s, 216; Büyükelçinin konuyla ilgili İki rapor ve bir telgrafı kitaba yayıncı tarafından eklenmiş).</p>
<p><strong>145</strong>. Hâkimiyeti Milliye 19 Haziran 1926</p>
<p><strong>146</strong>. İpekçi, &#8220;İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor&#8221;, a. 23, 24</p>
<p><strong>147</strong>. Söz konuşu &#8220;Aliler&#8221; şunlardır; Afyon Milletvekili Kel Ali (Çetinkaya) (başkan), Denizli milletvekili Necip Ali (Küçükaga) (savcı), Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali (üye), Rize Miletvekili Laz Ali (Zırh) (üye), Aydın Milletvekili Doktor Reşit (Galip) (üye). Bazı kaynaklarda ise ilk üç şahsiyete atfen &#8220;Üç Aliler” olarak bahsedilir.</p>
<p><strong>148.</strong>Güz, Türkiye’de Bâsın İktidar İlişkileri, s. 204</p>
<p><strong>149</strong>. Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları, İstanbul 1933, s. 40</p>
<p><strong>150.</strong>“İsmet Paşa, Kazım Karubektr’in suikastçılık sanığı olarak yakalandığını duyunca, bütün suikast hikayesinin topyekûn bir tertip olduğuna hükmetti&#8221; (Atay, Çankaya, t. 403).</p>
<p><strong>151</strong>. Güz, Türkiye’de Basın-lktidar İlişkileri, s. 205; Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, C.1,5. 28,29; Aydemir, İkinci Adam, C.I, s. 331; Kinross, Atatürk, s. 498; Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 335</p>
<p><strong>152.</strong>Hakimiyeti Milliye, 19.20.21 Haziran 1926</p>
<p><strong>153</strong>. Kinross, Atatürk, s. 499, Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarih, s. 227</p>
<p><strong>154.</strong>Kinross, Atatürk, s. 499</p>
<p><strong>155</strong>. Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, s.76; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş (1912-1922) ve Sonrası, s. 419</p>
<p><strong>156</strong>. Vakit, 4 Temmuz 1926</p>
<p><strong>157.</strong>Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, s.84,85; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 419,420; Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları ,s. 67, 68.</p>
<p><strong>158.</strong>Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarihi, s.228;<br />
&#8220;Suikast tertibine ismi karışanlar, Terakkiperver Fırka mensuplarıyla, İttihatçılar, muhakeme safahatında, ben bunların bir araya gelip karşılıklı ve müşterek bir karara vardıkları gibi bir manzara görmedim. Muhakemenin tarzı bunu göstermiyor. Davaya dahil edilenlerden her biri, bir ucundan haberli, münasebetti ve ilişkili gibi bir hal var. Kimi, İttihat ve Terakkiden dolayı, kimi Terakkiperver Fırka içinde olarak böyle. Ama muhakemeleri yapılırken bir ipucu yakalandığı zaman, bunun tertiple münasebeti ne kadar geniştir, belli değil. Ayrıca tahkik etmek vazife oluyor. Terakkiperver Fırka&#8217;nın doğrudan doğruya tertipçi olmadığı anlaşılıyor. Ama, eski İttihatçılardan Şükrü Bey, San Efe gibi fedailerin hadiseye başlıca tertipçiler olarak karışmaları ve bunların Terakkiperver Fırka ile irtibatlı bulunmaları işi sıçratıyor. Yani bir ucundan Terakkiperver Fırkaya dayanıyor&#8221; (İnönü, Hatıralar, C.ll, s.218).</p>
<p>159.Kazım Karabekir’in damadı Profesör Faruk Özerengin’in açıkladığına göre, Mahkeme heyeti ile Mustafa Kemal arasındaki irtibatı kesintisiz bir şekilde Fahrettin Altay sağlamaktaydı (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229). Fahrettin Altay’ın konuya ilişkin bir hatırası şöyledir &#8221; Mahkeme son günlerinde idi, bir gün öğleden sonra Kordon boyundaki Atatürk&#8217;ün evinin önünden geçiyordum. Bu saatlerde istirahatte olduklarını tahmin ederek maiyetleri ile görüşmek üzere eve girdim. Kapının ilerisinde soldaki bir odanın kapısı açıktı. Ortada bir masanın başında kendileri ile Başvekilin oturduklarını görünce müsaadesiz geldiğime sıkıldım ve selâm vererek geçmek istedim. 0 eli ile işaret ederek beni yanına çağırdı ve oturmamı istedi. Yüzlerinden kederli oldukları anlaşılıyordu. Bana hitaben &#8220;Ali bey(Kel Ali) bizim paşaları da asacak&#8230;» dedi. Fikrimi sorar tarzda yüzüme baktı. Bu sözler bir sürpriz tesiri yaptı. Bir an durakladım. Başbakan başını eğmiş yere bakıyor sanki bakışları ile bir tesir yapmış olmaktan çekiniyordu. Kendimi toparladım ve dedim ki:</p>
<p>“- Paşa hazretleri, siz her şeyi bizlerden iyi düşünür ve yaparsınız. Bu suali bendenize tevcih etmekle anlıyorum ki lütufkâr kararınızı vermişsiniz…”</p>
<p>Bu yoldaki cevabımdan, lütufkâr karar tabirinden paşaların idamlarını istemiş olsaydınız bana sormazdınız demek istediğimi o yüksek zekâ derhal anlamıştı. Gülümseyerek, &#8220;- İyi amma sonrasından emin olabilir miyiz?&#8221; buyurdular, o vakit İnönü başını kaldırdı ve şu özetle cevap verdi.</p>
<p>“Emin olabilirsiniz Paşa hazretleri, siz var oldukça. Hükümetiniz daima kuvvetli olacaktır. Bütün millet size prestij ediyor bu nankörlüğe teşebbüs edenler mahdut birkaç, sapıktan ibarettir, ceza da bu hudut dahilinde kalırsa adaletiniz bütün milleti bir kere daha size bağlayacaktır.”</p>
<p>Atatürkte, &#8220;- Pekâlâ, bakalım Ali Beyle bir daha görüşelim&#8221; diyerek ayağa kalktı, ayrıldık…&#8217;’ (Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 421),</p>
<p><strong>160.</strong>Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, s..85-87; Güz, Türkiye&#8217;de Basın-îktidar İlişkileri, s, 209</p>
<p><strong>161.</strong>Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları,s, 66- 68.</p>
<p><strong>162</strong>.Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, %. 62</p>
<p><strong>163</strong>.Kinross, Atatürk, s. 501</p>
<p><strong>164.</strong>Kazım Karabekir Paşanın damadı Profesör Faruk özerengin’in açıklamalarına göre. Paşaların affının nedeni, ordu İçinde açığa çıkan isyan tehlikesidir: “Bir grup silahlanmış subay sayesinde Paşaları asamadılar, bunu da çok iyi biliyoruz. Mustafa Kemal Paşa Çeşme&#8217;ye çekiliyor. Fahrettin Altay vasıtasıyla mütemadiyen haberleşiyor. Bir an evvel bunları da temizlemek istiyor, Fakat mahkeme bir türlü karar veremiyor. Bunun üzerine “silahlı subaylar var, çekin subayları&#8221; diyorlar. Orduya emir veriyorlar, tatbikat yapılacaktır. Çeşme&#8217;ye gelin&#8230; Ordu, askerler Çeşme’ye çekiliyorlar, fakat bir grup subay çekilmiyor. Ordu&#8217;ya isyan ediyorlar. Şuna karar veriyorlar: Eğer Paşalara idam hükmü çıkarsa mahkeme heyetini temizleyecekler. Meşhur “Ûç Aliyi ve ondan sonra da komutanlarını dışarı çıkartacaklar ve isyanı başlatacaklar. (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229, 230; Teklif Dergisi’nin 1987 tarihli 6, sayısında yayınlanan mülakattan; Bir asker olan Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu&#8217;da bu görüşleri destekler. Mahkeme heyetinin Mahkeme salonunu dolduran ve Paşalara destek vermek için gelen subaylardan korktuklarım açıklar. Bkz: Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, s. 7).</p>
<p><strong>165</strong>. Aradan sekiz ay geçecek ve Mustafa Kemal, Çankaya da sofrasında ağırladığı Ali Fuat Cebesoy’a &#8220;Paşaları senin hatırın için affettirdim’&#8217; diyecektir (Cebesoy, Siyasi Hatıralar,C.ll, s.232).</p>
<p><strong>166</strong>. “Mecliste sırf &#8220;ittihatçılık&#8221; saikiyle Mustafa Kemal Paşayı sevmeyenler de vardı ki, bunlar yer yer Halk Partisi ve Paşa aleyhinde konuşuyorlardı. Ziya Hurşit Bey bunlardan biti idi. Ateşli bir hatipti&#8230; Ankara&#8217;nın merkezi hükümet ittihazı aleyhinde kürsüden çok Şiddetli ve hararetli beyanatta bulunmuştu. Ancak bunlar prensipten değil, muhalefet hissinden doğuyordu. Yine meselâ eski Maarif Nazırı Şükrü ve İsmail Canpolat beylerin gözlerinden kin ve gayz şerâreleri etrafa yayıldığı halde, Mecliste tek kelime muhalefette bulundukları görülmemişti. Enver Paşanın yaveri, İstanbul Mebusu Yenibahçeli Şükrü Bey aynı durumda idi&#8221; (İz, Yılların izi, s. 122,123).</p>
<p><strong>167</strong>.Kınross, Atatürk, s. 501, 502</p>
<p><strong>168</strong>.Kınross, Atatürk, s. 502</p>
<p><strong>169</strong>. Tunçay, Bilineceği Bilmek, s. 109</p>
<p><strong>170</strong>.Bu kesin tasfiye, Her türlü aleyhtarlığın veya gericiliğin bütün cesaretlerini kırdı.Mustafa Kemal’e başladığı inkılabı tamamlamak fırsatını verdi. Nasıl ki, Meşrutiyette İttihat ve Terakki otoritesi de takib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu.(Atay, Çankaya, s. 406).</p>
<p><strong>171</strong>.&#8221;Gerçekte, Milli Mücadele kadroları geniş ölçüde İttihatçılardan oluşmuş, Cumhuriyet kurulduktan sonra da aynı kişiler yönetimi ellerinde bulundurmuşlardır. Fakat İtti, hatçıların Merkez-i Umumî âzası ve nâzır seviyesindeki eski ileri gelenlerinden birçoğu Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına katılmayıp (ve onlarca kabul edilmeyip) İstanbul’da üstlenmişlerdir. Bunlar arasında, Ankara’nın en çok çekindiği, örgütçülük yeteneğiyle eski iâşe Nâzırı Kara Kemal, bilgi ve düşünce gücüyle de eski Maliye Nâzırı Cavid Beylerdi. Bu kişilerin çevresi, daha Cumhuriyet ilanı öncesinden beri gizlice izleniyor, zaman zaman da kendileriyle temaslar yapılıyordu. M. Kemal Paşa, 1922 sonlarında Kılıç Ali ve Topçu Ihsan’ı İstanbul’a göndermiş ve İttihatçı grubunun desteğini istemişti&#8221; (Tunçay, T.C.&#8217;de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 164).</p>
<p><strong>172</strong>. İstiklâl Mahkemeleri konusunda bir araştırma yapan Ergun Aybars, İstanbul Mahkemesini yumuşak kararları nedeniyle “devrimci” niteliğe sahip olmamakla itham ederek dolaylı bir şekilde suçlar (Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.56).</p>
<p><strong>173.</strong>Velidedeoğlu, H. Velded, “Ankara İstiklâl Mahkemesi&#8221;, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1973</p>
<p><strong>174</strong>. Özgeevren, A. Süreyya, “Şeyh Sait İsyanı” Dünya Gazetesi, 24-26 Mayıs 1957</p>
<p><strong>175</strong>. Doğan, Avni, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, İstanbul 1964, s. 173,174</p>
<p><strong>176.</strong>Agaoğlu, Samet, Babamın Arkadaşları, İstanbul 1969, s. 96,97</p>
<p><strong>177.</strong>Mumcu, Uğur, Gazi Paşaya Suikast, Tekin Yayınları, İstanbul 1992, s.103</p>
<p><strong>178.</strong>Agaoğlu, Babamın Arkadaşları, s. 144,145</p>
<p><strong>179</strong>. Kinross, Atatürk, s. 504;<br />
“İstiklâl Mahkemesi(nin] otoritesi [çok artmıştı]. Reisin evi hemen hemen “merci-i enam” idi. Bu hal, ismet Paşa’nın devamlı ısrarları üzerine bir akşam Ankara Palas’ın bir balosunda Mustafa Kemal’in İstiklâl Mahkemecilerini çağırıp hemen oracıkta vazifelerine nihayet vermelerine kadar sürdü. Ertesi günü kendilerine hediye edilen Benz otomobillerine binerek, fakat artık basit milletvekili sıfatı ile Meclise gelmişlerdi” (Atay, Çankaya, s. 406).</p>
<p><strong>180</strong>.Tunçay, T.C. Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 166</p>
<p><strong>181</strong>.Ateş, Laiklik, s.24</p>
<p><strong>182</strong>. Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 400,404</p>
<p><strong>183</strong>. Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 400,404</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'ın Yeniden Tanımlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Şapka Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin Arifesi: Geçiş Döneminde Din ve Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Dine Tanınan Tek Mekan:Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Fes]]></category>
		<category><![CDATA[Fonksiyonel Düzeyde Laikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Halka rağmen halk için]]></category>
		<category><![CDATA[Lâyıklık dinsizlik midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Laikleşmenin Düzeyleri ve Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Dönemi ve Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Sembolik Düzeyde Laikleşme:Festen Şapka'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Laikliğin Önemli Bir Fikri Aşaması: Ziya Gökalp]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin Laikleştirilmesi Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyede Laikliğin İnşası ve Devrimler]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat Fermanı]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp'te Din ve Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13053</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batıya yönelişin bir devlet politikası olarak kabul edildiği Tanzimat&#8217;tan itibaren yaşanan süreç dikkate alındığı zaman, Türkiye&#8217;nin &#8220;modernleşme&#8221;veya bir başka ifadeyle “Batılılaşma” tarihinin esas olarak &#8220;laiklik tarihi&#8221; olduğunu söylemek yanlış olmaz. Modernleşmenin dayandığı felsefi esaslar dikkate alınırsa, Türkiye’de yaşanan durumun batılılaşma sürecinin özellikleri açısından beklenen ve hatta zorunlu bir durum olduğu anlaşılır.(1) Bu nedenle modernleşme sürecinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/">Türkiye’de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/kiyafet-2/" rel="attachment wp-att-20032"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20032" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-1.jpg" alt="" width="450" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-1.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-1-300x223.jpg 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></p>
<p>Batıya yönelişin bir devlet politikası olarak kabul edildiği Tanzimat&#8217;tan itibaren yaşanan süreç dikkate alındığı zaman, Türkiye&#8217;nin &#8220;modernleşme&#8221;veya bir başka ifadeyle “Batılılaşma” tarihinin esas olarak &#8220;laiklik tarihi&#8221; olduğunu söylemek yanlış olmaz. Modernleşmenin dayandığı felsefi esaslar dikkate alınırsa, Türkiye’de yaşanan durumun batılılaşma sürecinin özellikleri açısından beklenen ve hatta zorunlu bir durum olduğu anlaşılır.(1) Bu nedenle modernleşme sürecinde sahip olunan laiklik, Türk kültürünün kendi dinamikleriyle ulaştığı bir aşamayı değil, modernleşmenin diğer bir çok unsurunda olduğu gibi ithal ürünü bir aşılamayı ifade etmektedir.</p>
<p>Laiklik önemlidir, çünkü batılılaşma/modernleşme sürecinde diğer bütün oluşum ve değişimlerin temeli olma görevini üstlenecek kadar fonksiyonel bir niteliğe sahiptir. Bu durumu ise, olanca açıklığı ile, Türkiye&#8217;nin modernleşme sürecinde görmek mümkündür. Özellikle de Cumhuriyet dönemi dikkat alındığında görülür ki; bütün düşünce ve uygulamalar laikliğe gitmekte ve bütün düşünce ve uygulamalar laiklikten çıkmaktadır.(2)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Osmanlı Dönemi ve Laiklik</strong></p>
<p>“Laik” terimi, Türkiye’de ilk olarak XIX. yüzyılda duyulur. Laiklik ilk duyulmasını takiben, Batı dillerine ait bazı sözcükleri Türkçe ifade etmek isteyen kimi düşünürler, “laik” yerine Türkçe bir terim bulma gayretine girerler. Bunlardan Ziya Gökalp, “laik”in karşılığı olarak “ladini” (din dışında kalan) terimini kullanırken; Müşir Ahmet Paşa “la ruhbani” (ruhbanların dışında kalan) terimini kullanır ve hepsi de kendi kullanımındaki manânın yerleşip yaygınlaşmasını arzular. Ancak arzuları gerçekleşmez. Zira “laik” terimi Türkçe’de esas biçimiyle yer edinir ve yaygın bir kullanıma kavuşur.</p>
<p>Laik terimi, Osmanlı ülkesinde ilk olarak XIX. yüzyılda duyulmasına ve bazı düşünürler arasında ancak XIX. yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlanmasına karşılık, esas olarak uygulamada daha eskilere uzanan bir tarihi vardır. Bu süreçte Tanzimat Fermanı’nı takiben oluşan zihniyet ve uygulamalar önemli bir aşamayı teşkil eder.(3) Fakat laiklik Cumhuriyet’e kadar ki tartışma ve uygulamalarda, hiçbir zaman, Batıdaki Din-Devlet karşılaşması ve bu karşılaşmanın tarihsel sonucu biçiminde açığa çıkan muhtevasıyla var olmaz. Zira, Osmanlı toplumu ve İslam, Batı toplumları ve Hıristiyanlık’tan tamamıyla farklı özelliklere sahiptir. Ne laikliğe zemini hazırlayan Kilise benzeri bir kuruma ve ne de laikliği oluşturan Kilise-Devlet çatışmasına ve ne de mezhepler arası çatışmalara/savaşlara genelde İslam ülkelerinde ve özelde de Osmanlı’da tanık olunmamıştır. Bu nedenle, Batı’daki anlam ve uygulamasıyla laikliğin savunulmasına ve uygulanmasına yönelik gayretlere Osmanlı döneminde rastlamak hiçbir şekilde mümkün olmaz. (4)Cumhuriyet döneminden önce, uygulamada gittikçe artan oranda varlığı söz konusu olsa dahi ne Batıcılar ne de İslamcı akım taraftarları arasında doğrudan “laiklik” le ilgili tartışmaya rastlanmaz. Hatta bu konunun bulunabileceği en uygun yer olan İçtihad dergisinde dahi laiklik tartışması görülmez. Kılıçzâde Hakkı, ünlü “Pek uyanık bir uyku” adlı makalesinde modernizmin bireysel ve toplumsal hayata yansıyan özelliklerinden ayrıntılı olarak bahsetmesine rağmen, doğrudan laiklikle ilgili bir konuya değinmez. Abdullah Cevdet ve Celal Nuri bu durumun istisnaları gibi görünüyorlarsa da, esasında onların düşünceleri de, sistemli bir laiklik programından ziyade, İslam’a muhalif kişisel ve radikal bir karşıt inanç geliştirme gayreti olarak açığa çıkar.(5)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de Laikliğin Önemli Bir Fikri Aşaması: Ziya Gökalp</strong></p>
<p>Osmanlı yüzyıllarının son çeyreğinde doğup gelişen fikir akımları Türkiye’nin modernleşme sürecinde oldukça önemli bir aşamayı teşkil ederler. Bu fikir akımlarından “Türkçülük” laiklik dahilinde daha ayrıcalıklı bir önem ifade eder. Çünkü, laik bir bakış açısının ürünü olarak doğan din reformu konusunda etkili görüş İslâmcılarla, Batıcılardan değil, Türkçülerden gelir.(6) Bu itibarla konu dahilinde asıl önemli şahsiyet Ziya Gökalp’tir. Onda laik bir bakış açısının gereği olarak açığa çıkan İslâmî reforme etme istek ve gayretlerini ve hem de tamamıyla laiklik kabul edilebilecek uygulamaların fikri temellerini bulmak mümkündür. Daha da önemlisi, laikliğin Türkiye’de açıkça ve sosyoloji sisteminin bir gereği olarak tartışılmasını görmek için Ziya Gökalp’i beklemek gerekmektedir. O, Türkiye’de ilk defa konuyu açıkça ve sistemli olarak ele alan kişidir. Ziya Gökalp düşünceleriyle ‘<em>’kamu zihniyetinde imparatorluktan millete, dinden laikliğe, Doğudan Batıya geçiş için gerekli esini sağlayan entelektüel bir hareket yaratır</em>”. (7)İttihat Terakki’den Cumhuriyet kadrolarına kadar karşılık bulan fikri bir süreç başlatır. Bütün bu konuların ilk nüveleri sayılabilecek düşüncelerinin yer aldığı program, Türkçülüğün programı olarak ittihat ve Terakki idaresinin onayını alır. Bizzat kendisi 1917 yılında toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne, tarihi, sosyolojik ve hukuki araştırmalara dayanan ve laikliği esas alan ve bu bağlamda Şeyhülislâmlık müessesesinin ilgasını teklif eden bir tebliğ sunar.</p>
<p>Şevket Süreyya’nın “nevi şahsına münhasır bir düşünürdü” diye tanıttığı Ziya Gökalp’in, fikirleriyle nevi şahsına münhasır kalmadığını yine Şevket Süreyya’nın şu tespitinden anlıyoruz: ‘<em>’ittihat ve Terakkinin Merkez Komitesi üyesi de olarak, partinin liderleri ve politikası üstünde etkiler yapıyordu. Hem Türkçü, hem İslamcı, hem Asrileşme taraftarıydı&#8230; İslam hukuku üstüne yayınlan vardı. Bu yayın faaliyeti sırasında Ziya Gökalp, Şeyhülislamın kabineden çıkması, hukuk ve fıkıh işlerinin ayrılması gibi esaslardan başlayarak, Türkçe ezan, Türkçe Kur’an, mahkeme birliği, bütçe birliği, Üniversite muhtariyeti gibi konulara kadar çeşitli görüşleri savundu”.(8)</em> Bu görüşleriyle de o, hiçte uzun sayılamayacak bir ömür süresinin dışına taşmayı başarmış ender şahsiyetlerden birisi olur. Onun düşünceleri, Shaw’ın pek güzel özetlediği gibi, geleceğin Türkiye’sinin inşasında önemli bir kaynak olur: “<em>1913’ten Cumhuriyetin ilk on yılı sonuna kadar süregelen hızlı reformlar pek çok bakımdan Gökalp’in yazılarının sağladığı ideolojik temel ve destek sayesinde mümkün kılınmış ve desteklenmiştir&#8221;.</em> (9)Gerçi Şevket Süreyya, Ziya Gökalp ile Mustafa Kemal arasındaki fikri bağa tereddütlü yaklaşır ve bunu destekleyecek delillerin bulunmadığını yazarsa da,(10) bizzat Mustafa Kemal’in kendisi bunu yanlışlar ve fikrî selefinin kim olduğunu ifade eder: İtalyan diplomatı Comte Sfor- za’ya konuyla ilgili söyledikleri bunun en önemli delilidir: “<em>Bedenimin babası Ali Rıza, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin Ziya Gökalp’tir</em>&#8220;.(11)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ziya Gökalp&#8217;te Din ve Devlet</strong></p>
<p>Ziya Gökalp, Tanzimat dönemi batılılaşmasına karşı oldukça sert eleştiriler yöneltir. Onun bu eleştirileri aynı zamanda kendisinin savunduğu batılılaşma fikrini ortaya koyar. Zira, Tanzimat dönemi batılılaşmacılarına yönelttiği eleştirilerinde, Tanzimatçıların batılılaşma sürecini bilimsel ve felsefi bir temele dayandırmadan, sadece görünüşte yer alan biçimiyle gerçekleştirmeye çalıştıklarını belirtir ve bu açıdan Tanzimatçıları suçlar.(12) İslam’ın geliştirdiği geleneksel kurumlan kaldırmadan ya da bunlarda reform yapmadan laik hukuk ve eğitim sistemini kabul etmenin, batılılaşma sürecinde kayda değer bir anlam ifade etmeyeceğini belirtir.</p>
<p>Ziya Gökalp, İslam’da “milli hayat&#8221; için gerekli olan İslami unsurların korunmasından yana bir tavır sergiler.(13) Milli unsurlarla sıkı bağı söz konusu olmayan ve toplumun batılılaşmasını önleyen unsurların atılması veya batılılaşmaya müsait bir reforma tabi tutulması gerektiğini savunur. Onun için, İslam’ın kalıcı ve milli yapı için önemli olan temel özelliği ahlâkî cephesidir. İslam’ın bu yönüyle muhafaza edilmesi ve bunun temini için gerekli önlemlerin muhakkak alınması gerektiğini belirtir. Fakat özellikle hukuk! boyuta gelince, bu alanda tutumu tam karşıt istikamette seyreder. Hukukun değişen hayata bağlı olarak değişmesi gerektiğini açıklayan Ziya Gökalp, İslam hukukunun da bu nedenle değişmesinin zorunlu olduğunu belirtir. Ancak bunun, dine karşı olmak biçiminde anlaşılmaması gerektiğini de bilhassa belirtir.(14) Ona göre, söz konusu değişim bizzat dinin bir gereğidir. Dolayısıyla gerçekleştırilenin dine aykırı olduğu söylenemez. Bu konuda içtihat konusunu delil olarak takdim eder. İslam hukukunun temel unsurlarından olan içtihadın, hukuku hayatın değişimine uygun tarzda değiştirmenin gereği olduğuna dikkat çeker.</p>
<p>Ziya Gökalp’te sadece düşünce aşamasında kalan bütün bu görüşler, daha çok Cumhuriyet kadrolarının işine yarar. Hatta öyle ki, dini işlevsiz kılma girişimleri bile. Ziya Gökalp‘ten gelen fikri malzemeye uygun bir tarzda dinin gereği olarak takdim edilir. Ziya Gökalp’in ‘’ittihat&#8221; dahilinde söyledikleri ise söz konusu fikri malzemenin en önemli kısmım teşkil eder.(15)</p>
<p>Ziya Gökalp, İkinci Meşrutiyet döneminin belirli karakteri olan üç karşıt fikir hareketi (İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük) arasında ahenk bulmaya çalışan düşünürlerin başında gelir.(16) Akçuraoglu Yusuf&#8217;un belirttiği üzere,(17) Hüseyinzâde Ali Bey’in fikirlerinden etkilenerek sistemleştirdiği fikirlerini “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak&#8221; isimli kitabında dile getirir ve üç fikir arasında bir ahenk oluşturma işini büyük oranda başarır. Onun söz konusu üç karşıt fikir arasındaki &#8221;uzlaştırma&#8221; girişimi, İslam’ın toplumsal hayata yönelik özellikleriyle, modernitenin dini toplumsal hayatın dışında tutma özelliğinin yol açacağı çatışmayı önleme noktasında yoğunlaşır. Bu alanda tercihini modernitenin gereği olan laiklikten yana koyar.(18)</p>
<p>İslam’ın, milli kültürü destekleyen milli bir din olarak kalmasından yana görüş bildirir(19) ve dinin toplumsal hayattaki uzantısı olan hukuk ilişkin bütün özelliklerini reddeder. Onun bu konulardaki görüşlerinin kaynağı ise Durkheim olur.(20) Dini müesseselerin devlet işlerinden ayrılmasıyla ilgili görüşlerini “İslâm&#8221; (1914-1915) ve “Yeni Mecmua&#8221; da (1918-1919) yayınladığı şiirlerinde dile getirir. Daha sonra ‘’Yeni Hayat&#8221; (1918) adlı kitabında topladığı bu şiirlerinde Islâm hukukuna en sert eleştirilerini yöneltir. “Şeyhülislamlık’’ adlı şiiri konunun önemli örneklerinden birisi olur. Bu şiirde “<em>kendi hukukunu kendi doğurmayan, yasasını gökten inmiş ve değişmez sayan bir devlet, devlet değildir ve bağımsızlığını sürdüremez; dünya, değişmeyen bir varlığı taşıyamaz’’</em> der. “Halife ve Müftü&#8221; adlı şiirinde, <em>“devlet&#8221; ile “medrese&#8221;nim ve “müftü&#8221; ile “halife&#8221;nin birbirinden ayrılması</em> gerektiği ileri sürer. “Devlet&#8221; adlı şiirinde ise “hukuk&#8221; ile “din&#8221;in birbirinden ayrı iki farklı alan öldüğünü dile getirir. “Meşihat&#8221; adlı şiirinde de laik düşüncenin gereği olarak inanıp savunduğu Din-Devlet ayrılığının.-sınırlarını tekrarlar ve özelliklerini açıklar. Bütün bu düşüncelerinin yani sıra dinde reform yapılmasını büyük bir hararetle savunur. Bu konuda “Vatan&#8221; adlı şiirinin özel bir yeri olur.(21)</p>
<p>Ziya Gökalp in dinle ilişkili olan düşüncelerinin gerçekleşebilmesi, yine kendi görüşüne göre kendiliğinden olacak şeyler değildir. Bunların gerçekleşmesi için devrime ihtiyaç vardır. O zamana kadar Jön Türkler tarafından büyük oranda gerçekleştirilmiş olan siyasî devrimi toplumsal bir devrim takip etmelidir. “Genç Kalemlerde “Demirbaş&#8221; imzasıyla yayınladığı “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler&#8221; isimli yazısında konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıklar, “<em>Bir siyasî inkılâbı yaptıktan sonra ikinci bir vazifenin önünde kaldık: İçtimaî inkılâbı hazırlamak! Siyasî inkılâp, meşrutiyet mekanizmasının hükümete tatbiki demek olduğu için istihsali pek kolaydı . Fakat İçtimaî inkılâp mihaniki [mekanik} bir fiille değil, uzvî [organik] bir tekâmülle [evrimle] hasıl olabileceği için gayet güçtür. Siyasî inkılâbın icrası için hürriyet, müsavat [eşitlik], uhuvvet [kardeşlik] gibi meşrutiyetin ruhunu temsil eden kuvvet-fikirlerin intişarı [yayılması] kafiydi. Halbuki İçtimaî inkılâp kuvvet-hislerin inkişaf ve tealisine bağlıdır&#8230; İçtimaî inkılâp ne demektir? Eski hayatı beğenmeyerek yeni bir hayat ibda etmek [yaratmaktır]. Bilirsiniz ki hayat tabiri gayet umumi bir manaya delâlet eder. Bu kelimede iktisadı, ailevî, bediî, felsefi, ahlâkî, hukukî, siyasî, bütün hayatlarda mündemiçtir. “Yeni hayat* demek, yeni iktisat, yeni aile, yeni bedaet [sanat], yeni felsefe, yeni ahlâk, yeni hukuk ve yeni siyaset demektir. Eski hayatı değiştirmek, İktisadî, ailevî, bediî, felsefi, ahlâkî, huku-kî ve siyasî hususiyetleriyle yeni bir yaşayış yaratmakla kabil olabilir&#8230;”(22)</em></p>
<p>Ziya Gökalp toplumsal hayata, dine ve siyasete ilişkin özlemlerini daha çok şiirlerinde dile getirir. Fakat bunlar, içinde bulunduğu şartlar dahilinde birer özlem ve düşünce olarak kalmaya mahkûmdurlar. Çünkü bu özlemlerin gerçekleşmesi, düşüncelerin uygulamaya geçmesi siyasal bir gücü gerektirmektedir. Ziya Gökalp’in ise böyle bir imkânı ve şansı yoktur. Ankara’da öğretmenlerle yaptığı bir toplantıdaki sözleri bu çaresizliğinin dolaylı bir ifadesi olarak anlam kazanır. Toplantıda kendisine yöneltilen &#8221;îslam dini yenileşebilir mi?” sorusuna cevap vermeye eski Türk dinini anlatarak başlar, sonra Ahmet Yeseviye, İslam adet ve geleneklerine, şeriat konusuna ve bu alanın problemlerine geçer. Ve hayalindeki, &#8216;‘milli kılıktaki dini&#8221; şöyle özetler: &#8220;Dinin milli şekilde canlandırılması, dinden masalların uzaklaştırılması, ayin ye merasimlerin, hutbenin ve ezanın Türkçeleştirilmesi.” Konuşmasını şu sözlerle bitirir: “<em>Dinde reformu gerçekleştirebilmek için güvenilmeye değer birinin peşinden gitmek gerekir”.</em>(23)</p>
<p>Ziya Gökalp’in dinde reform ve laikliğin hakimiyeti konusundaki belki umutlarının gerçekleşmesini sağlayacak siyasal gücün yakınlığı konusunda umutlan veya tam tersi olarak umutsuzluğu vardı. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu tespit edebilmek mümkün görünmüyor. Ancak, şurası kesin ki o umutlarının gerçekleşmesine az bir zaman kala hayata gözlerini kapar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cumhuriyetin Arifesi: Geçiş Döneminde Din ve Laiklik</strong></p>
<p>Cumhuriyet Türkiyesi’nin arifesinde, yani Milli Mücadele yıllarında ve savaşın sıcak atmosferinde laikliği ve hatta laikliği çagrıştırabilecek fikirleri bulmak mümkün değildir. Gerçi başta Ziya Gökalp olmak üzere dönemin aydınlarında laiklik fikri vardır ve ayrıntılı olarak işlenmektedir. Ancak bu fikirlerin halkla, yaşanan hayatla bir ilgisi bulunmamaktadır; bir avuç düşünürün zihinsel faaliyeti olarak anlam kazanmıştır. Yaşanan hayatın fikrî lokomotifi olarak ifade edilebilecek bir tek güç vardır: İslam.</p>
<p>İslam, Milli Mücadele’nin hemen öncesinde ve yoğun olarak devam ettiği dönemde ülkenin geleceğine ilişkin farklı projelere sahip bütün gruplar tarafından Milli Mücadele’nin manevî gücü ve grupları birleştirici bir ideoloji olarak benimsenir. İslam, hemen bütün konuşma ve yazışmaların ekseninde ve tamamen olumlu anlamda yer alır. İslam’a yönelik bu bakış açısı nedeniyle de onun temsilcisi olan Halife’ye yönelik olumsuz bir tavır almaktan özenle kaçınılır. Her fırsatta Halife’ye bağlılık dile getirilir. Düşmanın baskısında olan padişahın temsil ettiği halifelik ve saltanat makamları öncelikle kurtarılması gerekilenler olarak sürekli gündemde tutulur. Sivas Kongresi’nin 11 Eylül tarihli Umumi Beyannamesi bunun önemli örneklerinden birisini teşkil eder. Beyannamenin 2. maddesinde, “<em>Camia-i Osmaniye&#8217;nin tamamiyeti ve istiklâli millimizin temini ve makam-ı muallayı Hilafet ve Saltanatın masuniyeti için Kuvay-ı Milliye’yi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak, esası kat’idir</em>” denirken, 5. maddesinde ise <em>“Hükümet-i Osmaniye bir tazyiki harici karşısında bulunduğu takdirde, makamı Hilafet ve Saltanatla vatan ve milletin masuniyet ve tamamiyetini kâfil her türlü tedabir ve mukarrerat ittihaz olunmuştur”</em> (24)denilir.</p>
<p>Sivas Kongresi Beyannamesinde yer alan hilafet ve saltanat ağırlıklı ifadeler, Ankara’da Meclis’in açılışını haber vermek üzere Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal tarafından, illere, sancaklara, Müdafayı Hukuk merkezlerine ve belediyelere gönderilen 21 Nisan 1920 tarihli yazıda daha da yoğun bir tarzda tekrarlanır. Milli Mücadele’yi yönlendiren ideolojinin dini boyutunu göstermesi bakımından söz konusu yazının 4. maddesi oldukça önemlidir:</p>
<p>“<em>Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerîfler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretlerimin mübarek adlan anılırken, Padişah Efendimizin yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele&#8217;nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydanâ gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dînî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükümet konağına gelinerek Meclisin açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerîf okunacaktır”(25)</em></p>
<p>Dönemin dine bakış tarzını göstermesi açısında Mustafa Kemal’in 7 Şubat 1923 günü Balıkesir Paşa Cami’indeki konuşması daha bir anlamlıdır. Paşa Camii minberinden şunları söyler: “<em>Peygamberimiz efendimiz hazretleri Cenab-ı Hak tarafından insanlara, dini hakikatleri bildirmeye memur ve resûl olmuştur. Kanun-u Esâsisi (Anayasası) Kur’an-ı azimüş- şandaki nusüs’tur (ayetlerdir)&#8230; Arkadaşlar! Cenabı Peygamber çalışmalarında iki eve malik bulunuyordu. Biri, kendi evi, diğeri Allah&#8217;ın evi idi. Millet işlerini Allah&#8217;ın evinde yapardı. Peygamberimizin emrine uyarak bu dakikada, milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususaları görüşmek maksadıyla bu dar-ı kutside Allah&#8217;ın huzurunda bulunuyoruz, Bu vesile ile büyük bir sevâba nail olacağımı ümit ediyorum’’(26)</em> Mustafa Kemal, İkinci Meclis’in teşkili için alman seçim kararını takiben yaptığı açıklamalardan birisinde ise şunu söyler:</p>
<p><em>“Yeryüzünde bir (Hilafet) makamı bulunmazsa, İslam alemi kendisini imamesiz bir teşbih gibi dağılmış, perişan görür”(27)</em></p>
<p>Hatta, Kâzım Karabekir’in yazdıklarından öğrendiğimize göre, Mustafa Kemal özellikle 1920-21 yıllarında dini motifleri konuşmalarında o kadar çok kullanır ki, sonunda Karabekir Paşa onu uyarmak zorunda kalır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak bizzat Karabekir Paşa, Mustafa Kemal&#8217;e şunları söylediğini belirtir: “<em>Dünya işlerini camilere soktuğumuzun acısını çektiğimiz yetmez mi Paşam? Milli işlerimizi neden yine camilere sokuyoruz. Ve neden bilhassa siz, Başkumandan olduğunuz halde, dinle, hilafetle bir din adamı gibi, hattâ daha ileri giderek meşgul oluyorsunuz. Münevverlerimiz, haklı olarak bu gidişi iyi telâkki etmeyeceği gibi, bu yol da esasen tehlikelidir</em>”.(28) Mete Tunçay’ın döneme ilişkin bir tespiti» Cumhuriyeti kuran kadroların daha sonraları dini sadece vicdan konusu haline getirme sürecine girmeden önceki durumlarını özetlemesi açısından önemlidir: “<em>Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde Atatürk ve arkadaşları dinin siyasal kurum olarak öneminden Abdülhamit döneminde bile eşi görülmemiş ölçüde yararlanmışlardır”(</em>29)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Laikleştirilmesi Sorunu</strong></p>
<p>Türkiye’de batılılaşma, ilk anından itibaren yönetici kesimin ve Batıdaki veya Türkiye’deki modern okullarında okumuş “aydınların” düşünceleriyle şekillenir ve yine onların uygulamalarıyla bireysel ve toplumsal hayatın çeşitli cephelerinde yer bulur. Batıcı seçkinler, toplumu batılılaştırma yönünde topyekûn bir değişime tâbi tutmalarına karşılık, halk ise kendilerine yabancılaşmış seçkinlere direnmeyi varlıklarının devamı olarak algılarlar. Bu ise pek tabiîdir ki, halk ile batıcı seçkinler arasında ayrılıklara ve daha da önemlisi çatışmalara yol açar. Batılılaşma sürecinin her aşamasında, &#8221;halka rağmen halk için” biçiminde formüle edilen söz konusu yaklaşımın “halka rağmen” kısmı çoğu zaman çatışmaların nedeni olarak açığa çıkar. Cumhuriyet seçkinlerinin sözlerine yansıyan ve uygulamalarında görülen batılılaştırma uygulamalarını Osmanlı dönemi uygulamalarından ayıran radikalliğin temelinde de “halka rağmen” zihniyetinin gerektirdiği sertlik ve eli çabuk tutma anlayışı yer alır. Sözlere “vuruş”(30) olarak yansıyan “aniden değişim”, batılılaştırma uygulamalarını bir anda yaparak, bütün tepki ve çatışmaları birden aşma arzu ve planının gereği olarak açığa çıkar.(31)</p>
<p>Fakat bundan gayeyi gerçekleştirme yönündeki uygulamaların plansız ve günübirlik kararlarla yürütüldüğü manâsı çıkarılmamalıdır. Konuyla ilgili bilgiler dikkate alındığı zaman anlaşılmaktadır ki, batıcı seçkinlerin idealleri doğrultusundaki uygulamaları plansız ve günü birlik kararlara dayanılarak gerçekleştirilmemiştir. Toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel kurum ve müesseseleri batılılaştırmanın belirli bir sistematiği oluşturulmuş ve buna göre uygulamalar gerçekleştirmiştir.’’Sentez’ler ise bu sistematiğin ürünü olarak açığa çıkar.Bilhassa X/X. yüzyılla birlikte gündeme gelmeye başlayan sentezlerde din-devlet ilişkisi ve ulusal özellikler merkezi bir konuma sahip olur.Bu sentezler,aynı zamanda kendi içinde zaman zaman sertleşen,önemli politik-ideolojik boyutları olan bir kültür savaşının da eksenini oluşturur.Taha Parlanın tasnifiyle Türkiye&#8217;deki batılılaşma sürecinin son iki önemli sentezi şöyle ifade olunabilir;(32)</p>
<p><strong>Gökalp Sentezi:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Batı(dayanışmacılık ideolojisi:bilim,fen ve teknoloji)+</p>
<p><strong>2.</strong>Türklük(din ve kültür milliyetçiliği;değerler sistemi)+</p>
<p><strong>3</strong>.İslamiyet(Ahlaki sistem olarak tasavvufi islam)</p>
<p>.1.medeniyet, 2. ve 3. hars.</p>
<p><strong>Kemalist Sentez:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Batı(dayanışmacılık ideolojisi;bilim,fen ve teknoloji;değerler sistemi)+</p>
<p><strong>2.</strong>Türklük(dil ve kültür milliyetçiliği)+</p>
<p><strong>3</strong>.İslam(Yok) (33)</p>
<p>Bu sentezler içerisinde dinin konumuna bakılacak olursa;</p>
<p>Cumhuriyet donemi sentezinin, diğer konularda ve uygulamalarında selefi konumuna sahip olan Ziya Gökalp sentezinden ayrıldığı ve “radikalliğinin* asit çehresinin bu noktada açığa çıktığı anlaşılır.</p>
<p>Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı dönemi batılılaştırıcılığıda, din toplumsal hayattan uzaklaştırıldıkça, dinin boşalttığı alanlar hemen laik esas ve uygulamalarla doldurulur. Ancak hemen hiçbir zaman dine açıkça cephe alınmaz ve dinin toplumsal etki alanının daraltılması ustaca gerçekleştirilen manevralarla sağlanır. Dini unsurları ikinci dereceye atmak suretiyle de olsa muhafaza eden ve böylece dûalist bir karakter sergileyen Tanzimat döneminin uygulamaları Ziya Gökalp’in eleştirilerine uğramış olsa bile, din Gökalp’te de milli yapının bir unsuru olarak varlığını sürdürür. Ancak Cumhuriyet seçkinleri bu noktada hem Osmanlı ve hem de Ziya Gökalp batılılaştırmacılığından ayrılarak dine karşı esasta hiçbir zaman terk edilmeyen radikal bir tavır takınırlar. Din, sadece devletten ve siyasetten uzak tutulmakla kalınmaz, aynı zamanda bir kültür ve eğitim politikası, ondan da öte bir politik-ideolojik tutum olarak genelde “meşru” kamu yaşamının sınırlan dışına itilir. (34)Bu yöndeki gayretlerin nedeni incelendiği zaman, Cumhuriyet seçkinlerinin siyasal geleceklerinin büyük oranda etkili olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Çünkü, Cumhuriyet seçkinleri, geçmiş dönemlerde yaşananlardan hareketle batılılaştırma politikalarının karşısına en güçlü muhalefet olarak din temsilcilerinin çıktığını biliyorlardı. Belki bunlar askeri önlemlerle aşılabilirdi. Ancak Cumhuriyeti kuran seçkinler için önemli ve tehlikeli muhalifler batıcı olmalarına rağmen Cumhuriyet seçkinlerine muhalif olmayı tercih eden Osmanlı tarzı batıcılarıydı. Onlar bir yönleriyle dine dayanıyor veya en azından dine radikal bir tavır almıyorlardı. Bu ise Cumhuriyet seçkinlerinin toplumu batılılaştırma yöntemiyle çatışmaya neden olmaktaydı. Batılılaşma sürecini uzun bir zamana yayarak evrimleşme modeline uygun şekilde gerçekleştirmeyi arzulayan ve dine “saygı&#8221; gösteren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticileri söz konusu kesimin temsilcisi olurlar. (35)Halbuki Cumhuriyet seçkinleri, toplumu sadece batılılaştırmak değil belki daha da fazlasıyla sürekli tek söz sahibi olarak kalmayı istiyorlardı. Bilhassa siyasal batılılaşma girişimlerinin sapmalara uğraması pahasına, çeşitli gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılan otoriter bir sistemin kurulması bu arzunun tarihsel delili durumundadır. O halde “muhalefeti” tamamen yok edebilmenin yolu, dini tamamen saf dışı etmekten geçiyordu. Din elbette ki kalplerden sökülüp atılamazdı.</p>
<p>Ancak hiç değilse sadece kalplerde hükmünü sürdüren ve hayata hiçbir zaman yansımayan bir inanç olarak kalabilirdi.(36) Niyazi Berkes’in dediği gibi: “<em>laiklik bir din savaşının değil, bir siyasal ideolojinin ürünü olarak görülmüştü. Bu nedenle de Cumhuriyet seçkinlerinin uygulamalarında laiklik, dini değil siyasi nedenlere dayanan bir uygulama olarak açığa çıkacaktır”.(37)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Laikleşmenin Düzeyleri ve Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm</strong></p>
<p>Binnaz Toprak’a göre, Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki laikleşme sürecini dört ayrı düzeyde incelemek mümkündür. Bizim de katıldığımız bu düzeyler şu şekilde belirlenmektedir:</p>
<p><strong>1)</strong> <strong>Fonksiyonel düzeyde laikleşme:</strong> Dinin fonksiyonel yapısında gerçekleştirilen daraltma ve buna bağlı olarak, bireysel ve toplumsal hayatta, dinden boşaltılan alanların dindışı unsurlarla doldurulması.</p>
<p><strong>2)</strong> <strong>Sembolik düzeyde laikleşme:</strong> İslam’a ilişkin sembollerin yerini, ulusal kültüre ve sosyal hayata ilişkin sembollerin alması.</p>
<p><strong>3)Kurumsal düzeyde laikleşme:</strong> Örgütsel yapılarda gerçekleştirilen düzenlemeler; İslam’ın örgütsel gücünü ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar.</p>
<p><strong>4)</strong> <strong>Yasal düzeyde laikleşme:</strong> Toplumun hukuki yapısında gerçekleştirilen düzenlemeler; Batı kökenli yasaların alınıp uygulanmaya konulması.(38)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fonksiyonel Düzeyde Laikleşme</strong></p>
<p>Laikliğe bakış açısındaki dini ve ideolojik farklılıklar, Türkiye’deki <em>“resmi”</em> lakiklik anlayış ve uygulamalarını değerlendirme biçiminde herhangi bir etkiye sahip olmamıştır. Konuyla ilgilenen hemen herkes, laikliğin Türkiye’deki anlam ve uygulama biçiminin Batıdakine oranla önemli farklılıklara sahip olduğunu ifade kabul etmiştir. “<em>Memleketimizin tarihî gerçeklerine uygun bir laiklik anlayışı vardır”(<sup>39)</sup></em> diyen İsmet Giritli, söz konusu yaygın görüşü ifade ederken, aynı zamanda farklılığın nedenini de kısaca açıklamış olur. Türkiye’nin modernleşme sürecinde kabul edilen ve uygulamaya konulan laikliğin, Batıdakinden farklı olu-şunun eleştirilmesini yanlış bulan Giritli, bu görüşünün gerekçesini şöyle açıklar: “<em>Memleketimizde laiklik konusunda fikir yürütenlerin genellikle düştükleri hata; laikliği Türkiye gerçeklerinden soyutlamaları ve dogmatik (katı-değişmez) bir laiklik terimine körü körüne bağlı bulunmalarıdır. Oysa Türkiye’deki laiklik, Cumhuriyetimizin milliyetçilik, halkçılık ve devletçilik nitelikleri gibi, ülkemiz tarih ve gerçeklerine göre oluşmuştur.</em></p>
<p><em>Bu itibarla bu nitelikleri, Batı taklitçisi terimler olarak veya yalnız sözlük anlamları ile tanımlamak doğru değildir”(<sup>40)</sup>.</em> Yine Giritli’nin açıklamalarıyla, Türkiye’deki laiklik uygulamaları, <em>“Atatürk laikliği” anlayışına uygun ve Türk toplumunun çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma hedefini tehlikeye atmamayı amaçlayan bir düzenlemelerdir”(<sup>41)</sup>.</em> Bu ise laikliği Türkiye şartlarında hem anlam ve hem de uygulanan biçimiyle farklı kılmaktadır. Giritli, bu konuda tarihsel bir referans da bulur. Bu, Türkiye’deki toplumsal dönüşümün, Batı’daki dönüşümden farklı olduğu eleştirilerine Mustafa Kemal’in verdiği cevap ve o cevapta anlam kazanan bakış<br />
açısıdır: “<em>Hiçbir şeye benzemiyormuşuz. Biz benzememekle ve benzetme</em><em>mekle övünmeliyiz. Çünkü biz bize benzeriz”(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">42)</span></em> İnönü’ye göre bu, “<em>ilmin </em><em>sağduyunun gösterdiği ana prensipleri kendi memleketimizin ihtiyacına göre adapte ederiz</em>” anlamına gelen bir sözdür(<sup>43)</sup>.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Laikliğin Doğduğu Ortam ve İslâm</strong></p>
<p>Türkiye’nin batılılaşma sürecinde anlam ifade eden söz konusu farklılıkla ilgili bu kısa açıklamanın nedeni, farklılığın tartışmasız kabul edildiğine ve bunun araştırmaya değer bir konu olduğuna dikkat çekmektir. Zira kanaatimiz odur ki, dün olduğu gibi bugünün Türkiye’sinde de bir çok toplumsal, yasal, idari, ekonomik problemin Türkiye’deki tarihsel ve düşünsel dayanaklarının farklı oluşudur. Bunu  doğru değerlendirmek için, kısaca da olsa, öncelikle laikliğin Batı’daki tarihsel şartlarını hatırlamakta yarar vardır.</p>
<p>Batıda uzun bir süreçte gerçekleşen şey, dini otoritenin toplumsal hayattan uzaklaştırılmasından ibarettir. Bu süreçte, din adamları sınıfı, salt “dînî” olan bir rolü kabullenmişler, toplumsal alandaki tarihsel rollerini terketmek zorunda kalmışlardır. Gerçekleşen dönüşüm, dinin (Hıristiyanlığın) özüne büyük oranda uygundur. Çünkü, Hıristiyanlığın veya asas olarak Incil’in toplumsal yönü son derece zayıftır; “Tanrı’nın hakkını Tanrıya, Sezar&#8217;ın hakkını Sezar’a vermeyi” temel bir ilke olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla, laiklik, din adamları sınıfının tarihsel süreçte inşa ettikleri ve dini referansları zayıf olan bir anlayışı ve bu anlayışın toplumsal yapıdaki karşılıklarını iptal ederek, din adamlarını asıl sorumluluk alanlarına yöneltmenin ismi olarak anlam kazanır. Yeni süreçte din adamlarının Din’e/Kitab’a da uygun olan sorumlulukları; daha çok vicdani boyutta işleve sahip Hıristiyanlığı temsil etmek ve bireysel ahlâkı aşmayan bir yapıda işlerlikli kılmaktan ibarettir; günah çıkarmak, ayinleri yönetmek, kutsamak vs. gibi.</p>
<p>Ancak, Türkiye’de durum Batı’dakinden oldukça farklıdır. Farklılığın temelinde ise din vardır. Türkiye’deki insanların ekseriyetinin dini İslâm’dır; yaşayan kültürün referansı İslam’dır. İslâm ise Hıristiyanlık gibi toplumsal yönü zayıf bir din değil; tam aksine, hem bireye ve hem de topluma yönelik bir dindir. İslam, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi sadece vicdana değil, bireye ve topluma yönelen ve bunları kontrolüne alıp yönetmeyi hedef edinmiş bir dindir. İslâm’ın temel ve değişmez olan bu özelliğini, Türkiye’de “resmi söylem”in temsilcisi olan şahsiyetlerin bizzat kendi ifadelerinde dahi bulmak mümkündür. Şu bir kaç örnek bununla ilgilidir:</p>
<p>“Diğer dinlerin sadece uhrevi olmalarına karşılık, İslâm fert ve toplum hayatlarını, en ince münasebetlerine kadar, düzenlemek gayesini güder. İslâm dini aynı zamanda dünyevidir, siyasal ve toplumsaldır”.(44)</p>
<p>“Hıristiyan dini sadece ruhani ve manevi bir egemenlik iddia etmiş, dünya ile, yani maddi ve cismani egemenlik ile ilgisi olmadığını açıklamıştır. Oysa İslâm dini, dünya ve ahiret ile ilgili kuralların bütününü içine alır; din devlet birbirleri ile karışmış ve kaynaşmıştır”.(45)</p>
<p>‘’İslamda Dünya işleri imandan ayrılmaz.’’(46)</p>
<p>İslam,bireyin özel hayatından hukuk alanına,siyasal ve sosyal ha yattan ekonomiye kadar uzanan hem “sosyal&#8221;, hem “siyasal” nitelikte bir dindir&#8230; Bir yönüyle birey katında belirir ve bireylerin tek tek hayatlarım düzenler, onlara bir yaşama yolu çizer. Öbür yanı ile kolektif plan- da belirir, özellikle siyasal hayatta önemli roller oynayarak, siyasal iktidarı düzenler, yönlendirir ve ona meşruiyet tabanı sağlar”.(47)</p>
<p>“Hıristiyanlık’ta dünya işlerini düzenleyen kurallar pek az, devlet hayatına ilişkin kurallar ise yok gibidir&#8230; Hıristiyanlığın kökenindeki [bu] özellikler de [laikleşme] sürecini kolaylaştırmıştır. Buna karşılık İslâmiyet’te din ve devlet birlikte doğmuştur. İslâm dini, inanç ve ibadete ilişkin kurallar kadar dünya işlerine ilişkin kurallar da koymuştur. İslâmiyet, şeriat adı altında, aile hukukundan miras hukukuna, ceza hukukundan usûl hukukuna, kişiler hukukundan borçlar hukukuna kadar geniş bir alanı kapsayan, ayrıntılı ve işlenmiş bir hukuk sistemi yaratmıştır”.(48)</p>
<p>Hıristiyanlık-lslam farklılığı bağlamında bütün bu açıklamaları özetlemesi açısından, Bülent Tanör’ün tespitleri önemlidir. Tanör “<em>Laiklik, Batılı Hıristiyan toplumların bir ürünüydü</em>” dedikten sonra “<em>Farklı özellikler taşıyan İslam bağlamında durum nedir?”</em> diye sorar ve bu sorusuna şu cevabı verir: <em>“İslam, yalnız bir öte dünya dini değil, aynı zamanda ve öncelikle bu dünya dinidir. Din-dünya işleri ayrımını tanımaz; bu nedenle de hemen her alanı buyruk, kural ya da yasaklarla düzenlemiştir (hukuk, ahlâk, iktisat vb.). Bu yönüyle “bütüncül”, hatta “totaliter”dir. Din ve hukuk iç içe olduğu gibi, temel kurallarda degiştirilmezlik ve hatta tartışılmazlık esastır. Öte yandan İslam, din ve devlet ayrılığı da tanımaz; daha başından itibaren adeta devletleşmiştir</em>”.(49)</p>
<p>Islâm’ın “din ile devletin ayrılmasını imkânsız kılan” (50)özelliği, laikliğin Türkiye’deki anlam ve uygulamalarını, Batı’daki anlam ve uygulamasından ayırıp farklı kılmıştır. Laiklik bir ilke olarak kabul edilince, bu zorunludur. Çünkü, Batı’daki anlam ve işleviyle laikliğin Türkiye&#8217;de uygulamaya konulması, Batı’da olmayan bir biçimde, Din-Laiklik çatış- asına neden olacağı açıktır. Din (İslam) toplumsal otorite olmaktan uzaklaşmayı kabul etmeyecek ve böylesi bir girişimi kendisine karşı bir tepki olarak değerlendirecek; laik otorite ise otoritesini Din (lslam)İe paylaşmaya yanaşmayacaktır. Zira otorite paylaşımı, dinin veya laikliğin kendisini inkâr etmesinden başka bir şey olmayacaktır.(51) Bu nedenle, laikliğin Türkiye’de uygulamaya konulmasını olmazsa-olmaz şart kabul etmiş sivil-asker bürokratlar, laikliği Türkiye şartlarına göre yeniden anlamlandırmak ve yapılandırmak zorunda kalmışlardır. Fakat anlaşıldığı kadarıyla bu uyarlama işi başarılı olamamıştır; çünkü Türkiye’de din-laiklik gerilimi/çatışması hiç bitmemiş, daha da önemlisi, dini toplumsal yaşamdan uzaklaştırmak amacında olan laiklik, sivil-asker bürokratların  elinde yeni bir dine dönüşmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;ye Özgü Bir Yöntem</strong></p>
<p>Anlam ve yapısal özelliklerinden anlaşıldığına göre, İslâm ile Batı laikliğinin aynı toplumda bir arada bulunmaları mümkün görünmemektedir; özlerine aykırıdır. (52)Kur’an’m insanlar tarafından okunduğu ve her ne şekilde olursa olsun okunanların kabul edildiği bir toplumda, laikliği tek ölçü kılan bir girişimin İslâm’ın varlığına rağmen gerçekleşmesini beklemek, bir diğer ifadeyle otorite ayrışmasının gerçekleşmesini ummak mümkün görünmemektedir.(53) Bu durumun, “Muasır medeniyet seviyesi”nde simgeleşen “Batılılaşma”yı varlıklarının yegâne gayesi olarak açıklamış Cumhuriyet seçkinleri için çözüm bekleyen büyük bir sorun olarak algılandığında kuşku yoktur: Din (İslam) tamamıyla reddedilemez çünkü Müslüman bir toplumda bunu yapmak mümkün değildir, laiklikten vazgeçilemez, çünkü varlıklarının gayesi olmuş hedefe ulaşmanın reddedilmesi veya terk edilmesi kendilerince mümkün olmayan bir şeydir. Bu durumda bir şeyler yapmak ve İslâm’a rağmen laikliği geçerli kılacak bir yöntem geliştirmek gerektiğini farkederler. Bu yöntemin ise, uygulamalardan anlaşıldığına göre, şu iki yoldan birisini tercih biçiminde gerçekleşmesi gerektiğine karar verirler:</p>
<p><strong>1</strong>-İslâm’ı yeniden tanımlamak,(54)</p>
<p><strong>2-</strong>Laikliği Türkiye’nin özel şartlarına uygun hale getirmek.(55)</p>
<p>Türkiye’nin batıcı kadrolarının ağırlıklı tercihleri birincisinden yana olur. İkincisi ise, arzulanan toplumsal dönüşümün birincisi ile tam istenildiği tarzda gerçekleştirilemediği alanlarda, destekleyici bir unsur olarak devreye sokarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm&#8217;ın Yeniden Tanımlanması</strong></p>
<p>Bir din, ideoloji veya toplumsal sistem, referanslarım kendisi belirler. Kendisini oluşturan esasları kendi iradesi ile belirleyerek orijinalitesini sağlar. Dolayısıyla, İslâm’ın ne olduğunu, ne gibi özelliklere sahip bulunduğunu öğrenmenin yegâne yöntemi, İslâm’ın “kaynağım” dediği şeye yönelmekten geçer. Kur’an ise söz konusu kaynağı teşkil eder</p>
<p>Kur’an’a yönelip Islâm’ın özellikleri araştırıldığı zaman, yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz tespitlerde dile getirildiği üzere, toplumla iç içe topluma rehberlik eden ve kendi hukuk, siyaset, ekonomi, bireysel ve toplumsal hayat, ahlâk&#8230; sistemini kurmuş bir dinle karşılaşılır. Gerçi bu durum bazı araştırmacılar tarafından, 6000’i aşkın ayet arasından sadece 50 civarında ayetin toplumsal nitelikli olduğu görüşüne dayanılarak yok sayılmaya çalışılmışsa da,(56) esasta, bir ayet dahi olsa bu durumun laikliğin öngördüğü otorite ayrışmasını imkânsız kılacağı açıktır .Örneğin, konuyla ilgili bütün ayetler yok sayılsa ve egemenliğin sadece Allah’a ait olduğunu ilan eden ayet kalsa dahi,(57) laikliğin gerektirdiği söz konusu otorite ayrışması imkânsızlaşır. Zira laiklik, hiçbir İlahî boyutu olmaksızın otoriteyi beşerileştirmektedir. İslâm ise otoriteyi tamamıyla ilahi temele oturtup, buna aykırı her yaklaşım ve görüşü reddetmektedir.(58)İşte bundan dolayı, laikliği bir ilke olarak benimsemiş ve laik bir toplumun inşasını amaç edinmiş. Cumhuriyet önderlerinin ilk andan itibaren çetin bir problemle karşı karşıya kaldıklarını söylemekle bir tahminde bulunmuş olmuyor, tarihsel bir gerçeği ifade etmiş oluyoruz.</p>
<p>Cumhuriyet önderlerinin ve sonraki cumhuriyet seçkinlerinin İslâm’ı yeniden tanımlamaya yönelik ifadeleri de bunun reddi mümkün olmayan delilleri olarak anlam kazanmaktadır. Sarıbay’ın konuya ilişkin tespitleri şöyledir: <em>“Kemalist kadro için Milli Mücadele başarıya ulaştıktan sonra geleneksel bürokrasiyi tasfiye etmenin en etkin yolu olarak görülen laikleşmeyle güdülen ilk amaç, İslâm dininin ve temsilcilerinin siyasal, toplumsal ve kültürel alanlardaki yetkilerini ve güçlerini ortadan kaldırmak, bunu yalnızca inanç ve ibadet alanında bırakmak olmuştur. Böylece, İslâm&#8217;ı modern, Batılı bir ulus devletteki dinin rolüne indirgemek, ulemayı devletin kontrol silahlarından yoksun bırakmak, Kemalist kadro için siyasal gündemde çözüm aranan ilk sorun olarak belirmiştir</em>”.(59) Bu tespitin dayanağı ise, bizzat Mustafa Kemal’in kendi ifadelerinde açığa çıkar: <em>&#8221;Dinî ve ahlâki inkılap yapmadan önce hiçbir şey yapmak doğru değildir&#8221;</em>.(60) Bunu gerçekleştirme sürecine girildiği zaman ise, girilen sürecin bilincinde olan dönemin Adalet Bakanı Seyyit Bey şunu söyler: &#8220;<em>İslâm tarihinde çok bûyûk bir devrim yapıyoruz. Belki de dünyada bundan daha büyük bir devrim yoktur&#8221;.</em>(61)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dine Tanınan Tek Mekan:Vicdan</strong></p>
<p>İslam’ın yeniden tanımlanması süreciyle ilgili bir araştırmaya girildiğinde,ilk dikkati çeken özellik;İslam’ın Hristiyanlık’ta olduğu gibi,sadece ruhani boyutu ifade edecek ve insan ile Tanrı arasındaki ruhani ilişkileri düzenleyecek bir din olarak tanımlanmaya çalışılmış olduğudur.Bu konuda M.Kemal’in sözleri önemli bir örnektir:<em>’’Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir.Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur.Bir dinin tabii olması için akla fenne,ilme ve mantığa uyması lazımdır.Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.</em>’’(62)Bu ifadede İslamı tanımlamaya yönelik ‘’akla,fenne,ilme ve mantığa uygunluk’’ özelliklerinin,İslam’ı esas özelliği olmaktan ziyade,pozitivist felsefenin öngördüğü şartlar olması dikkat çekicidir.(63) Zaten söz konusu tanımda esas başka ifade de buluyoruz: ‘<em>’Herhangi şey ki akla,mantığa,toplum çıkarına uygundur;biliniz ki,o bizim dinimze de uygundur.Bir şey akıl ve mantığa,milletin çıkarına,İslamın çıkarına uygunsa,kimseye sormayın.O şey dinidir.Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı,en mükemmel din olmazdı,en son din olmazdı.</em>’’(64)Bu tespiti takiben de asıl varılmak mana ifade edilir;<em>’’Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil,doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. (65)Milletimizin siyasi,sosyal hayatında,milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.’’(66)</em></p>
<p>Halbuki İslam,akla,fenne ve mantığa uygun esasına uygun değil,onların üstünde olduğu esasına dayanır.Dolayısıyla bu tanımla,Cumhuriyet önderlerinin inançlarını oluşturan pozitivist felsefenin bazı özellikleri İslamiştirilerek meşrulaştırıldığını,bu meşrulaştırmaya dayanılarak da dinin alanının daraltılmaya çalışıldığını görüyoruz.Bir başka örnekte de,İslam’ın toplumsal alanını daraltmaya yönelik girşimi dile getiren ifadeler görüyoruz;<em>’’Din lüzumlu bir müessesedir.Dinsiz devamına imkan yoktur.Yanlız şurası var ki din,Allah ile kul arasındaki bağlılıktır</em>.’’(67)</p>
<p>Bu tanımda ise Allah-birey-toplum-evren arası ilişkileri düzenlemeyi hedefleyen İslam’ı bu ilişkiler yumağını tek boyutlu hale getirerek,toplum dışına alma arzusu açığa çıkar.Şu tanımda ise,daha önceki tanımlarla sadece Allah-kul ilişkisine indirgenen İslamın,bu ilişki bağlamında sadece ruhani bir bağ teşkil etmesi gerektiği anlayışının hakim kılınmaya çalışıldığı görülür:<em>’’Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur.Devlet idaresinde bütün kanunlar,nizamlar ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere,dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir.Din telakkisi vicdani olduğundan Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı,milletimizin muasır telakkisinde başlıca muvaffakiyet amili görülür.’’(68) ‘’Din bir vicdan meselesidir.Herkes vicdanın emrine uymakla serbesttir.’’(69)</em></p>
<p>4 Nisan 1926’da yayınlanan ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu’nun,zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un imzasını taşıyan gerekçesi,genel anlamda din ve özel anlamda İslam’ı yeniden tanımlamaya gayret ve girişimlerinin ilginç bir diğer örneğini teşkil eder;<em>’’Hayat yürür;ihtiyacat süratle değişir,din kanunları ,mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet,bir mana ifade etmezler.Değişmemek dinler için bir zarurettir.Bu itibarla dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması,asrı hazır medeniyetin esasından ve eski medeniyetle yeni medeniyetin en mühim farikalarından birisidir.Esaslarını dinlerden alan kanunlar tatbik edilmekte oldukları camiaları nazil oldukları iptidai devirlere bağlarlar ve terakkiyata mani belli başlı müessir ve amiller sırasında bulunurlar…Türk milleti,muasır medeniyeti kendisine değil,kendisi muasır medeniyetin icabatına her ne bahaya olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir</em>.’’(70)</p>
<p>CHP Genel Sekreteri Recep Peker ise,Cumhuriyet kadroların önde gelen bir üyesi olarak,16 Ekim 1931 Tarihinde(71) dini yeniden tanımlama anlamına gelecek tarzda şu ifadeleri sarf eder.<em>’’Bugün Türkiye’nin dini görüş vatandaşları fert olarak ilgilendiren vicdani ve şahsi meseledir</em>’’.(72) CHP’nin 14 Mayıs 1931’deki üçüncü kongresinde laiklik ilkesi programa alınca,dini sadece bir vicdan işi olduğu ilan edilir.<em>’’Tamamıyla Atatürk’ün düşüncesine uygun olarak</em>’’İçişleri Bakanı Şükrü Kaya,5 Şubat 1937’de,Halk Partisi’nin altı ilkesinin anayasaya konulması vesilesiyle yaptığı konuşmasında İslam’a öngörülen sınırı net bir şekilde açıklar:<em>’’Dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalmalı,maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır</em>.’’(73)</p>
<p>Bu yaklaşım Cumhuriyet Türkiyesin’de ‘’resmi ideolojinin’’ bir gereği olacak ve CHP dışı bir çok parti programında da aynen görülür.Bu konuda 1931 yılında kurulan ‘’Laik Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası’nın programı dikkate alınabilir:<em>’’Türkiye laik bir cumhuriyettir.Dünya işleri din işlerinden ayrılmıştır.Dünya işleri,asrın devlet usuülüne müstemilen Türk milletinin bilgisinden çıkarılan kanunlarla idare olunur.Din işleri,fertlerin akıllarına terkedilmiştir</em>.’’ (74)</p>
<p>Cumhuriyeti kuran sivil ve asker bürokratlar tarafından laikliğin hakim kılınması hedeflendiği dikkate alınırsa,hedeflenenin gerçekleşmesi için İslamı böylesi ‘<em>’vicdan konusu’’</em> olarak tanımlamak zorunluydu.Zira laiklğin varlığı,ancak İslam’ın ‘<em>’bir kişisel vicdan sorunu’’</em>(75) olmasıyla mümkün olabilirdi.İslam dininin Hristiyanlıktan önemli farklara sahip olması,Türkiyede laikliğin önemini daha da artırmış ve farklı özelliklere sahip olmasını sağlamıştır.Bunu Giritli şöyle açıklar:<em>’’Hristiyanlık sadece ruhani ve manevi bir egemenlik iddia etmiş,dünya ile,yani maddi ve cismani egemenlik ile ilgisi olmadığını açıklamıştır.Oysa İslam dini,dünya ve ahiret ile ilgili kuralların bütününü içine alır;din,devlet birbiriyle karışmış ve kaynaşmıştır…Bu nedenle ülkemizde laiklğin yerleşmesi,Batı ülkelerinde olduğu gibi din ve dünya ilişkilerinin düzenlenmesinden ziyade,dünya müesseseleri ve münasebetlerini onlarla karışıp kaynaşmış olan dinden sıyırma ve kurtarma çabasıdır. kalmalı,maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır.(76)</em></p>
<p>Söz konusu zihniyeti resmeden bir örnek olarak, Necat Tüzûn’ün “Atatürk inkılaplarında Laiklik” isimli makalesi önemli bir örnektir: Tüzün, dini tanımlarken, üyesi olduğu toplumun dini olan İslâm’ı doğrudan dikkate almak yerine, Batı kaynaklarına yönelmeyi tercih eder ve oradan harekede de İslâm’ı da tanımlamaya çalışır. Bu aynı zamanda, Tüzün’ün bu makalesinin konusu olduğu üzere, Mustafa Kemal’in İslâm tanımının kaynağına da işarettir: <em>“Din, insanı Tanrıya yaklaştıran inanç ve ibadettir. (Fr. Religion). Robert lügatinde din; ‘’însan ruhunu Tanrıya yaklaştırma amacını güden ibadet” olarak, Larousse’de; “insanların Allah’a ibadeti, Allah’a karşı mükellefiyetlerini ifade eder” diye tanımlanmıştır. Ansiklopedik Hukuk Sözlüğünde ise din; “Kutsal varlıklara bağlılık ve inanç” olarak tanımlanmıştır”(77)</em></p>
<p>Abdullah Cevdet ve Ziya Gökalp gibi şahsiyederde daha geçmişe uzanan “dini yeniden tanımlama” sürecinin Cumhuriyet döneminde geldiği son noktayı göstermesi açısından Giritli’nin bir başka açıklaması ise önemli olduğu kadar ilginçtir de. Gelinen son noktada, İslâm’ın laikliğe engel olan boyutunu dile getirmenin ve savunmanın Fundamentalist tavır olarak ifade edilip (suçlanıp) reddedilmesine karşılık, İslam geriye kalan (daha doğru bir ifadeyle oluşturulan) boyutuyla laikliğin dayanağı ve gereği olarak takdim edilir: “<em>Sorunun önemli nedeni Köktenci-Fun-damentalist akımların konuya sadece ferdî inanç ve ibadet hürriyeti açısın-dan bakmayı reddetmelerindendir. Bu akım taraftarlarına göre; İslâmiyette din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz. İslâmiyet şeriat demektir. Bir Müslüman&#8217;ın görevi sadece kişi olarak dini inanışının gereklerini yerine getirmek değil aynı zamanda şeriat devletinin kurulmasına da çalışmaktır. Böyle bir anlayışın ise Anayasamıza aykırı olduğuna kuşku yoktur&#8230; Kaldı ki, bu köktenci görüşün Hazreti Muhammed’in Öğretisine ve mahiyetine aykırı söylenebilir&#8221;.(</em>78)</p>
<p>Gıritli’nin ifadelerinde anlam bulan düşüncenin Cumhuriyetin kurucusu kadrolara kadar uzanan geleneksel bir çizgisi vardır. Falih Rıfkı Atayin açıklaması hem bunun örneğidir, hem de gerçekleştirilen değişimin mahiyetini ifade eder niteliktedir: “<em>Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur&#8230; Islâm’da bütün şeri meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm ahireti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekat, ikinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki, bunlar da nikah ve aileye ait hükümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubât denen ceza hükümleridir&#8230; Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır</em>’’.(79)</p>
<p>Türkiye&#8217;nin “laikleştirilme serüvenini&#8221; Ergun özbudun şöyle özetler: <em>“Islâmiyetin Hıristiyanlığın aksine, hem bir din hem bir devlet düzeni olarak doğmuş ve sosyal hayatın geniş bir bölümünü düzenlemiş olması dolayısıyla Islâm dünyasında devlet ve hukuk düzenini din kurallarından ayırma çabası daima direnişle karşılaşmış, Islâmiyette din ve devletin birbirinden ayrılamayacağı iddia edilmiştir. Bu çelişkinin tek çözümü, dinin kişinin vicdan alanına ilişkin olduğunu, inanç ve ibadet konularını kapsadığını; dünya işlerinin ise dünyevi iktidarlar tarafından, din kurallarına göre değil toplumun değişen ihtiyaçlarından kaynaklanan akılcı kurallara göre yürütüleceğini kabul etmektir. İşte Atatürkçü laikliğin Türkiye’de gerçekleştirmiş olduğu budur”.(80)</em></p>
<p>Bütün bunlar sonucunda anlaşılan odur ki, İslam’ın hayatla olan bütün bağlan koparılmaya çalışılmıştır. Burada önemli olan, gerçekleştirilen değişimin meşruiyetinin de İslam ile sağlanmış olmasıdır. Çünkü, süreç boyunca, İslam’a hizmet edildiği düşüncesi başarılı şekilde sürekli vurgulanmıştır. <em>&#8221;Atatürkçü ideolojisi, dini inanç ve ibadeti, günlük yaşamı düzenleyen yasal ve kurumsal düzenlemelerin dışında tutarak olur olmaz nedenlerle dini inanç ve kurumların tartışılmasını ve zedelenmesini önlemiştir. Din, Allah ile kul arasında bir ilişkidir ve dini kural ve geleneklere göre düzenlenir. Dinin; kanun yapma ve uygulama sistemi, eğitim ve yargı sistemi, giyim kuşam tarzı gibi konularda doğrudan düzenleme fonksiyonu yoktur”(81)</em></p>
<p>Laikliğin Türkiye’deki serüveninin kapsamı ve niteliği, konuyla ilgilenenlerin açıklamalarından hareketle kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Konunun ideolojik veya dini gerekçelerle “eğilip-bûkülecek” bir yönü yoktur herşey açıktır. Bu açıdan, 1930 yılında devrimci kadronun üyeleri arasında gerçekleşen bir konuşmada dile getirilen bir düşünce bile,laikliğin Türkiye serüvenini özetlemesi ve girilen sürecin niteliğini göstermesi açısından tek başına yeterli sayılabilir. Konuşma, Mustafa Kemal ile danışmanları arasında gerçekleşir. Konuşmayı, ekonomi danışmanı Ahmet Hamdi Başar naklediyor:</p>
<p><em>&#8221;Lâyıklık dinsizlik midir? Yoksa sadece dinin dünya işlerine karışmaması mıdır? İkincisi olduğunda ittifak edildi&#8230; Gazi benim fikrimi sordu: “Dinin” dedim. “Dünya işlerine karışmaması Hıristiyanlık için bahse mevzu olur. Çünkü Hıristiyanlık dünya işlerine karışmayan bir dindi. Esasında böyle olduğu halde sonraları papazlar hakimiyeti ve idareyi ellerine aldılar&#8230; “Kayserin hakkını Kaysere, Papanın hakkını Papaya” veren bir işbölümü yapılmak suretiyle, dünya işleri dinin nüfuzundan kurtuldu. Dikkat edilirse lâyıklık Avrupa’da dinsizlik doğurmadı. Kiliseler ve umumiyetle din müessesesi hürmet görerek yaşadı. Bugün lâyık olan Avrupa ve Amerika halkı tamamen dindar sayılır. Halbuki Hıristiyanlık’tan sonra doğan ve esasında çok mütekamil bir din olan İslamlıkta din ile dünyanın ayrılması yoktur&#8230; Bizce lâyıklık tabirinden anlayacağımız mâna, din ile dünyayı ayırmak değil, dinin ayrı bir sınıf elinde olarak dogmalaşmış esaslara bürünerek dünya işlerini tahakkümü altında bulundurmasının önüne geçmektir&#8230; Fakat eğer din ile dünyayı ayıracağız dersek İslamlıktan uzaklaşmış, dinsizlik yapmış oluruz. Hıristiyanlık dünya işlerinden uzak olarak yaşayabilir; İslamlık ise yaşayamaz.</em>’’(82)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sembolik Düzeyde Laikleşme:Festen Şapka&#8217;ya</strong></p>
<p>Cumhuriyet seçkinlerinin sembolik düzeydeki laikleşme ile gerçekleştirdiklerinin iki temel amacı vardı;</p>
<p><strong>1-)</strong> Avrupa(lı)yla ortak özellikler taşımak.</p>
<p><strong>2-)</strong> Geleneksel olan her şeyden kopmak.</p>
<p>Bu iki amaç Cumhuriyet seçkinlerinde birleşir ve geleneksel bütün özelliklerden arınarak Avrupai bir görünüme bürünme çabasına dönüşür. Şapka devrimi kanunu (28 Kasım 1925), sürecin en önemli aşamalarından birisini teşkil eder. Şapka ile gerçekleştirilmeye çalışılan sadece bir görünüm değişikliği değil, yeni bir kültür ve yeni bir insan tipi oluşturmaktır. Şapka, <em>“toplumdaki egemen insan tipini”(83)</em> değiştirmenin ve yenisini inşa etmenin &#8221;<em>simgesi</em>”(84) olarak anlam kazanır. Heper’in şapka devrimiyle ilgili tespiti kapsamlı ve temel nedeni ifade eder niteliktedir:’’<em>Dinin somut izlerini ortadan kaldırmak ve kişiyi değişiklik fikrine alıştırmak için Şapka Kanunu çıkarılmış ve fes giymek yasaklanmıştır.’’(85)</em></p>
<p>Cumhuriyeti kuran kadrolar milli bir unsur olan fesin yerine şapkayı getirme noktasında oldukça kararlı davranır ve kararlarını titizlikle uygulamaya koyarlar. Şapkanın giyilmesinin zorunlu kılınması ise halk düzeyinde birçok tepkilere neden olur. Şapkaya itiraz eden halk ile devrimci seçkinler karşı karşıya gelir; süreç halk kesiminden bir çok kişinin idam sehpasına sürüklenmesiyle sonuçlanır. Süreç içerisinde devrimci seçkinlerin halkın şapkaya karşı çıkışını değerlendirişi çok basit ve tekdüzedir: “<em>Cahil halk bir asır önce gavur giysisi dîye reddettiği fesi korumak için tepkide bulunmuş ve cehaletinin cezasını çekmiştir</em>”. Acaba öyle mi? Bu, cevabı araştırılmaya oldukça değer bir sorudur ve kısaca da olsa cevabını araştırmakta yarar var.</p>
<p>Osmanlıda, ilk zamanlar, bütün erkeklerin başlarını bir başlık ile ört-melerinin dışında, başlığın tipi konusunda çok belirgin ve değişmez kurallar yoktu. Erkeklerin başlıkları zamanla şekil ve renk değişimine uğrar ve sonuçta çok farklı başlıklar giyinilmeye başlanır. Ancak bu çeşitlilik sistemsiz bir tarzda oluşmaz. Başlıkların şekilleri ve renkleri, kişilerin dinlerini, mesleklerini, sosyal statülerini ve hatta medeni durumlarını belirtir mesajlar taşır. Başlık, dini, kültürel, ekonomik, idari kimlikleri, statüleri ifade eden bir sembol haline gelir. Hatta bu durum ölüm sonrasına da yansır; mezar taşları kişinin kimliğini ifade edecek başlıklar biçiminde yontulur ve işlenir. Osmanlı döneminden kalma mezar taşlarında bunu görmek mümkündür. Osmanlıdaki bir kimlik sembolü olan başlığın en önemli tarafını ise dini simgelemesi oluşturur.</p>
<p>Zaman içerisinde gerçekleşen oluşum ve değişimlerle, Osmanlı toplumsal sisteminin olgunluk döneminden itibaren, her din mensubunun başlığı farklı bir biçime ve renge bürünür. Bir din mensubunun diğer din mensubunun başlığını giymesi hoş karşılanmaz ve hatta cezayı gerektiren bir suç olarak kabul edilir. Bunun nedeni, başlığın inanç sembolü olarak algılanması değildir. Durumun yasal boyutu asıl belirleyici faktördür. Çünkü, Osmanlı çok hukuklu bir yapıya sahipti. Osmanlının çok dinli ve kültürlü bir devlet yapısına sahip olması^ çok hukuklu bir niteliğe de sahip olmasını gerektirmişti. Her din mensubu, işlerini kendi hukukuna göre yürütüyor ve sorunlarının çözümünü de kendi topluluğunun hukukuna göre gerçekleştiriliyordu.- Dolayısıyla, bireyin yasal, siyasal, kültürel, ekonomik hak ve sorumlulukları dinine göre belirleniyordu. Din, bireyin toplumsal konumu açısından temel kriterdi. Bireyler toplumsal konumlarını birşeyle belirtme ihtiyacı hissetmişler ve bu ise şapka olmuştur. Osmanlı’da başlığın biçiminin ve renginin önemsenmesinin temel nedeni budur. Biçimsel ayrışma, toplumsal yapının getirdiği bir durum olarak açığa çıkmıştır.</p>
<p>Osmanlı toplumunda başlığın biçimi ve rengi sadece Müslümanlar için değil, Gayri Müslimler için de son derece önemli idi. Her kesimin hak ve sorumlulukları farklıydı ve topluluklar bunu kabullenmiş durumda idiler. Böyle olduğu için de, batılılaşma sürecinin ilk batılılaştırıcı şahsiyetlerinden II. Mahmud, 1829 yılında fes giymeyi kanuni bir zorunluluk olarak her dinden, kültürden tüm Osmanlı erkeklerine dayattığı zaman büyük tepki görmüştür. Fes ile her türlü toplumsal, dini, ekonomik, siyasi ve kültürel farklılıkların silinmesi hem Müslümanların ve hem de Gayri Müslimlerin tepkisine yol açmıştır. Hiç kimse gelenekselleşmiş hak ve sorumluluklarından ve bunların sembolünden sıyrılmak istememiştir.</p>
<p>Fes, XIX. yüzyıl başlarına kadar Kuzey Afrika’daki bazı insanlar (Fas bölgesi) ve Akdeniz’deki gemicilerin kullandıkları bir başlıktı. Bu başlığın giyilmesinin Sultan tarafından tüm Osmanlı erkeklerine zorunlu kılınması ve hatta değişimi bir anda gerçekleştirmek için Tunus’a 50.000 adet fes sipariş edilmesi, arzulanan değişimdeki kararlılığı göstermesi açısından önemlidir. Karar daha ilk anda büyük bir tepkiyle karşılanır. Arnavutluk, Makedonya, Bosna ve Bağdat’ta isyanlar patlak verir. Hatta bizzat Sultan’ın karşısına çıkıp “Gavur padişah” diyerek durumu protesto edenler görülür. (86)Tepkiler elbetteki sadece Müslümanlardan gelmez. Gayri Müslimler de sert tepki verirler. Bu nedenledir ki, Sultan Mahmud’un emri bir çok bölgede uygulamaya geçirilemez. Örneğin Müslüman Araplar, Dürziler, Lazlar ve Kürtler merkezden uzak bölgelerde yaşadıkları ve devlet otoritesini yoğun hissetmedikleri için başlıklarım fesle değiştirmeyi kabul etmez ve alışageldikleri başlıklarını giymeye devam ederler.</p>
<p>Ancak, sonuçta, II. Mahmud’un arzusu büyük oranda gerçekleşir ve fes, XIX. yüzyıl sonları itibarıyla özellikle büyük Osmanlı vilayetlerindeki ve bilhassa da İstanbul’daki tüm Müslüman erkeklerin başlığına dönüşür, tek tip ve tek renk bir başlık. Burada &#8221;tüm Müslüman erkeklerin” ifadesini özellikle belirtiyoruz, çünkü her ne kadar bilhassa Istanbul’da Gayri Müslim erkekleri de fes giymişlerse de bu oran çok yüksek değildir. Fes kısa sûrede Müslüman kimliğim sembolize edecek şekilde yaygınlık kazanmış ve böylelikle başlığın dinsel simge olma özeliği fese geçmiştir. Bundan dolayıdır ki, kanun zoruyla giymek zorunda kalsalar bile, Gayri Müslimler fesi ilk fırsatta başlarından çıkarıp atmayı arzulamışlar ve fırsatını bulunca da bunu yapmışlardır: “1908 ihtilâline kadar fes, sultanın tüm tebaasıyla, onu kullanmayan ve bu nedenle kötü görülen Müslüman olmayan halk arasında bir ayrım işareti oldu&#8230; 1913’te, Yunanlı gruplar, Selanik’i işgal ettikleri sırada, artık mü’minlerin öncüsünün tebaası olmaktan çıktıklarından feslerini değirmenlerin üzerinden atıverdiler”.(87)</p>
<p>XX.yüzyılın başları itibarıyla, özellikle Müslümanlar açısından, fese yönelik bir tepkinin nedeni kalmamıştı. Çünkü, Müslüman erkekleri açısından fes, Müslüman olmayı simgeleyen bir başlığa dönüşmüş durumdaydı. Ve din ayranını kaldıran, insanların dinlerini ifade etmekten uzak olan başka başlıklara karşı, tipi her ne olursa olsun, tepkide bulunabilir; feste ısrar edebilirlerdi. İşte şapka devrimi bu şartlarda gerçekleştirilir ve batıcı seçkinlerin bir asır önce fese tepki göstererek giymek istemeyen insanların bu sefer fesi terk etmemek için tepki göstermelerini gülünç, aşağılayıcı bulan anlayış ve yaklaşımları söz konusu nedenden dolayı sosyal gerçeklerle bağdaşmaz. Bir de şapkanın özel durumu düşünülünce, Müslüman halkın tepkisini ve özellikle de ulema sınıfının tepkisini anlamak daha da kolaylaşır. Şöyle ki; II. Mahmud’un başlık devrimi ulema sınıfını kapsamıyordu. Halbuki Cumhuriyet döneminin başlık devrimi ulema ayrımım da kaldırıyordu.</p>
<p>Halkın tepki gösterip kabul etmemesi için bir çok nedene sahip olan şapkanın, geleneksel değerlerle ve hatta geleneksel hukukla çatışan önemli bir özelliği de vardı. İslam hukuku gereği Müslüman kadının Gayri Müslimle evlenememesi şartı şapka devriminin etkilediği en önemli alanlardan birisini oluşturmuştur. Şapka devrimi ile din farklılığını önceleyen konularda toplumsal kontrol sıfırlanmıştır: -Son zamanlara kadar İstanbul’da, başında şapka bulunan bir kişi bir Türk kadını ile sokakta gezmeyi aklından bile geçiremezdi&#8230; Cumhuriyet sayesinde şapkanın kabulü ile bu ülkede yaşayanlar arasında kimin Hıristiyan, kimin Yahudi, ya da Müslüman oluşunu ayırt etmeye imkân bulunmamasında herhangi bir sorun kalmamıştır”.(88)</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak, halkın şapkaya tepkisinin çok büyük önem ifade eden bir diğer nedeni ise, bizzat şapkanın biçiminden kaynaklanıyordu. “İslam’da, ister sivil olsun, ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde kenar çıkıntısı bulunmazdı. Zira bu çıkıntı, mümine namaz kılarken alnının yere dokunmasına engel oluyordu“.(89) Bir başka söyleyişle şapka, namaz kılmamanın, yani Müslüman olmamanın işareti olarak algılanmaya müsait bir başlıktı. Dolayısıyla, feste olduğu gibi, İslâmî hassasiyetleri olan halkın zamanla alışabileceği bir başlık değildi. Esasında anlaşılan odur ki, devrimci kadro da şapkayı kenar çıkıntısı nedeniyle özellikle seçmiştir. Şapkadaki kenarlığın bu ayrıcalıklı ve önemli özelliği nedeniyledir ki, Mustafa Kemal, Şapka devrimini gerçekleştirmek için gittiği Kastamonu da şapkanın kenarından özellikle bahsetmiş ve “<em>bundan böyle, güneşliği olan bir baş giysisi, açıkçası şapka takacağız”</em>(90) demek suretiyle, şapkanın seçimi ile giysilerdeki dini etki ve görünümlerin silinmesinin hedeflendiğinin açık işaretini vermiştir.</p>
<p>Cumhuriyet kuran kadrolar, sembolik düzeyde gerçekleştirilen laikleşme konusunda o kadar titizlerdi ki, görünüm olarak geleneksel kimliği yansıtacak en ufak işarete dahi müsamaha göstermemişlerdir. Şapka devriminin karan aşamasında Ankara Valisinin “Türklüğü” simgelemek için şapkaya ufak bir ayyıldız konulması teklifi anında reddedilerek, bu reddetmenin gerekçesi açıkça ifade edilmiştir; “Biz bunları (Avrupalıdan bir) farkımız olmasın diye yapıyoruz.(91) Çünkü bir kez karar verilmişti ve karar çok açık ve netti; <em>“Çağdaş medeniyeti almak ve benimsemek maksadıyla yürüyen Türk milleti, çağdaş medeniyeti kendisine uydurmak değil kendisi çağdaş medeniyete uymak zaruretindedir. Hulâsa örf ve âdete, göreneklere mutlaka bağlı kalmak davası, insanlığı, iptidaî vaziyetinden bir adım ileri götürmez</em>”.(92) Ancak elbette ki bunu geleneksel etkileri yoğun olarak yaşayan halka izah etmek zordu. Şapka devrimini başlatmak için pilot bölge seçilen Kastamonu’da karşılaşılan ve yaşanan bir durum halkta değiştirileceklerin boyutunu göstermesi açısından önemlidir: Kastamonulular hiç görmedikleri ancak sürekli hikayelerini anlatıp dinledikleri “Milli Kahramanlarının” ne tip bir kişi olduğunu bilmiyorlardı. Fakat hayallerinde canlandırıyorlardı ve hayallerindeki tipi de bir duvara resmetmişlerdi. Tipi hayal edilen “Milli Kahraman” palabıyıklı, elinde kılıç tutan bir savaşçı idi. Ancak şapka devrimi nedeniyle karşılaştıkları zaman görürler ki hayallerinin milli kahramanı “gâvur kılığı&#8217;’(93) ve görünümü içindedir; bıyıksız, başında fötr şapka bulunan ve Avrupai bir elbise giyinmiş birisidir.(94)</p>
<p>Sembolik düzeyde laikleşmenin bir gereği olarak devreye sokulan Şapka Devrimi&#8217;nin Kastamonu&#8217;dan başlatılması da bir plan dahilinde gerçeleşir. Mustafa Kemal şapka giymeyi Kastamonu’dan başlatmayı planlar Çünkü eğer düşündüğü olursa; Anadolu&#8217;nun bu mutaassıp şehrinde görünümünü halka kabul ettirebilirse, diğer bölgelerde kabul ettirmek çok dalla kolay olacaktır.(95) Bunun için şapka devrimini İzmir&#8217;den başlatma tekliflerine, İzmirlilerin şapkaya alışık olduklarını, dolayısıyla orada şapka giymenin pek anlam ifade etmeyeceğini; dikkatlerin daha çok giysileri ve şapkası üzerinde yoğunlaşacağına inandığı bu Anadolu şehrini seçtiğini belirtir.(96) Zira, gerçekleştirilen &#8220;başlik değil baş davasıdır. (97)Heper’in de belirttiği gibi, “İslam’ın sembolü durumuna gelmiş *fes* Türk halkının başından atılmalıydı&#8230; Bütün sorun, dinsel hayatın simgelerini günlük yaşayıştan uzaklaştırmak{tan ibaretti].-(98)</p>
<p>Şapka başta olmak üzere Avrupai kıyafetleri giyilmesi her ne kadar aniden gerçekleştirilirse de, bunun yasal bir konu haline gelmesi tedrici bir süreçte gerçeleşir. Mustafa Kemal&#8217;in Kastamonu çıkartması sembolik düzeydeki laikleşmenin ilk ve önemli adımını oluşturur. Şapka giymekle ilgili hukuki bir zorlamaya gidilmez. Mustafa Kemal, 31 Ağustos 1925&#8217;te İskilip’ten gelen heyete giysi inkılabında bir zorlama söz konusu olmadığından bahseder. Millerin bunu kendi iradesi ile karar vermesi gerektiği belirtilir. Hatta “kılığın uygar bir şekle sokulması için kanun gerekli değildirder.(99) 10 Ekim’de Akhisar Türk Ocağı&#8217;ndaki konuşmada şapka giyip giymemenin tartışma konusu dahi yapılamayacak kadar önemli olduğuna değinir. Şapkanın medeniyetin şartı olduğunu belirtir.(100) Hemen takip eden günlerde bu konuda bir yasa hazırlanması talimatı verir. 25 Kasım&#8217;da yasa teklifini görüşülmesine geçilir ve yasa kabul edilir. Arkasından da şapka İstiklâl Mahkemelerinin en önemli dava konusu haline gelir. Yurdun dört bir yanında yeni yasanın uygulanması için gerekli bütün önlemler alınır. Şapka giyenlerin şapka giy- meyenlere karşı saldırılan günlük alışılagelmiş olaylara dönüşür; <em>“Birçok fırsatlarla sokakta vapurda, gösteri salonlarında &#8220;şapkalar &#8220;fes”e hücum etti. Fes daima yenildi, yani parçalandı, ayak altına alındı ya da denize atıldı&#8230; Hemen yürürlüğe giren bu kanuna aykırı her türlü davranış için tedbirler alındı. îstanbulda komiserler kendilerine bağlı memurlarla birlikte İstanbul’u Galata’ya bağlayan büyük köprünün başım ve şehrin başlıca yollarını tuttular. Fes ya da kalpak giyinmiş otan herkesi tutuklayarak, başlıklarım ellerinden alıyorlar ve karşılaştıkları sarıklıları ise ellerinde&#8217;ki belgeler kontrolden geçiriliyordu [Müftü, İmam olup olmadığını anlamak<br />
için]. En küçük karşı koyma, suçlunun tutuklanmasına neden oluyordu.’’(101)</em></p>
<p>İletişim imkânların çok kısıdlı olduğu bir devirde Anadolu köylüsünün tamamı ile Anadolu illerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden kitleler Cumhuriyeti kuran kadroların birkaç yıldır gerçekleştirdiklerinden bûyûk oranda haberdar ol(a)mazlar. Siyasal yapıdaki, hukuki alandaki değişikler Anadolu insanının hayatındaki etkileri kısa sûrede gözlenir hale gelmez. Bu ise öngörülen toplumsal değişim projesini kolaylaştırır; toplumsal yapıya, siyasete müdahaleler Meclis ve basın haricinde toplumsal bir tepkiyle karşılaşmaz. Meclis ve basın ise İstiklâl Mahkemeleri marifetiyle susturulur ve sesini çıkaramaz hale getirilir. Bu arada halka yönelik bir propoganda konusu olarak Mustafa Kemal’in “Gavuru denize döken komutan” imajı sürekli ve başarılı bir şekilde işlenir;(102) halkın değişiklikleri kabullenmesi sağlanmaya çalışılır. Planlanan da gerçekleşir ve halk gerçekleştirilen yasal, siyasi değişikliklere büyük oranda muhalif olmaz ve hatta tamamıyla denecek düzeyde sessiz kalır. Bu durum şapka devrimine kadar devam eder. Şapka devrimiyle durum değişir; halk tepki verir.</p>
<p>Çünkü, halk ilk defa olmak üzere gerçekleşen değişimi bizzat kendi üzerinde görür. İşte o zaman şaşırır ve öfkelenir. Öfkesi çok çabuk tepkiye dönüşür. Emniyet kuvvetleri ve Mahkemeler öfkeyi bastırmak için var güçleriyle çalışmaya başlarlar.(103) Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilirler. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Hatta idama kadar varan cezalar verilir. Rize’de sekiz,(104) Maraş’ta yedi,(105) Erzurum’da önce üç (106)daha sonra hapis cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’nın cezasının idama dönüştürülmesiyle dört kişi idam edilir.(107) Şapkaya karşı en sert tepkinin görüldüğü bir il olması nedeniyle “Rize halkını sindirmek” için “Hamidiye kruvazörü şehir karşısında demir atar”.(108) Gelen tepkiler düşünülenin üstündedir. Halkın ancak silah zoruyla kontrol altında tutulabileceği anlaşılır.(109) Hatta, Ûzkaya’ya göre, halk bu tür olayları bir türlü kabullenemediğini ve bu tür hareketleri benimsemediğini Ankara’ya gönderdiği telgraflarla da dile getirir.(110)</p>
<p>Fakat ne olursa olsun batıcı seçkinler son derece kararlıdırlar ve güç kendilerindedir. Konunun üzerinde titizlikle dururlar. Halka ise, istese de istemese de itaat etmek düşer. İnsanlar şapka bulabilmek için şapka dükkanlarının önünde günlerce kuyruklarda beklemek zorunda kalırlar.(111) Hatta öyleki, erkek şapkası bulamadığı için süslü kadın şapkası veya deniz mevsimi için yapılmış beyaz bezden şapkalar(112) giymek zorunda kalanlar görülür. Yoksa kanunun çelik pençesi üzerlerindedir.</p>
<p><strong>2.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="0pYvHzT1qO"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/">Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/embed/#?secret=MydP3KwMfl#?secret=0pYvHzT1qO" data-secret="0pYvHzT1qO" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/">Türkiye’de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:50:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çarşaf]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Alfabenin Değiştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şapka ve kılık-kıyafet devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Günlük Hayatın Değiştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik Yarışması]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik Yarışmasının 2 Amacı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Statüsünde Gerçekleştirilen Değişim]]></category>
		<category><![CDATA[Kurumsal Laikleşme: Laik “Dinî” Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Kurumsal Laikliğin Aşamaları]]></category>
		<category><![CDATA[Laik Toplum/Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Sabiha Gökçen]]></category>
		<category><![CDATA[Yasal Laikleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13057</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kadın Statüsünde Gerçekleştirilen Değişim Mustafa Kemal ”manayı anlayamadığı için şekli her zaman manaya tercih eden cahil”(113) halkın dünyasını şeklen dahi değiştirmenin ne kadar zor olduğunu elbetteki biliyordu.(114)Değişiklik özellikle kadın ve aile gibi konularda ilgili olunca zorluğun bir o kadar artacağının farkındaydı.Çünkü aile veya kadına müdalehenin en üst düzeydeki değerlerden olan ”namus” a müdahale olarak algılanacağını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/">Türkiye’de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/kiyafet/" rel="attachment wp-att-13059"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13059" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet.jpg" alt="Türkiye'de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2" width="450" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kiyafet-300x223.jpg 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></strong></p>
<p><strong>Kadın Statüsünde Gerçekleştirilen Değişim</strong></p>
<p>Mustafa Kemal ”manayı anlayamadığı için şekli her zaman manaya tercih eden cahil”(113) halkın dünyasını şeklen dahi değiştirmenin ne kadar zor olduğunu elbetteki biliyordu.(114)Değişiklik özellikle kadın ve aile gibi konularda ilgili olunca zorluğun bir o kadar artacağının farkındaydı.Çünkü aile veya kadına müdalehenin en üst düzeydeki değerlerden olan ”namus” a müdahale olarak algılanacağını biliyordu.Bu nedenle de ”<em>Takriri Sükun Kanunu’nun desteğine dayanan bu büyük reformcu bile,çarşafa karşı kanun çıkarmaya cesaret edemez.</em>’’(115)Kadının görünümü değiştirmeye yönelik girşimleri ”vuruş” hızıyla yapmaktansa,zamana yayarak yavaş yavaş gerçekleştirmeyi ‘devrimci yaklaşım değil evrimci yaklaşım’ daha uygun bulur.(116)</p>
<p>İşe ufak girişimlerle başlanır.Çarşaf,kadına ilişkin muhatap alınan ve değiştirilimesi planlanan ilk alanı teşkil eder.Çarşafı kaldırmaya yönelik girişimlerin ne tür tepkiyle karşılaşacağını anlamak için plot bölgeler seçilir.İlk uygulama Trabzon’da gerçekleştirilir.Trabzon belediyesi kent merkezinde çarşaf giyimini yasaklar.Bu yasağın kayda değer bir tepkiyle karşılaşmaması üzerine,mahalli idarelerin kararı biçiminde olmak üzere alanı gittikçe genişletecek şekilde bölgesel yasaklamalara gidilir.Bir süre sonra yasak daha net şekilde ilan edilir ve çarşaf giymek bazı şehirlerde polis müdahalesini gerektirecek bir ”suç”olarak görülmeye başlanır.(117</p>
<p>Bu arada yeri geldikçe ‘’tesettür’’ün kadın gururunu ne kadar rencide edici olduğuna dair konuşalar yapılır.(118)</p>
<p>Yıllar öncesine dayanan ”tesettürü”kaldırma arzusu(119) iyi ayarlanmış bir tedricilikle gerçekleştirilir.Kötü ahlaklı kadınların çarşaf gibi kapalı giysileri kendilerini gizlemenin aracı olarak kullanıldıklarından bahsedilir.(120)Yurt gezilerinde Avrupa-i görünüme sahip kadınlar bilhassa gezi heyetine dahil edilirler.İstanbuldaki halk plajları kadınlara da açılır ve plaja gitmeye yönelik teşvikler uygulanır.Bunlar vasıtasıyla halkın tepki göstereceği şeyi görerek alışması sağlanmaya çalışılır.</p>
<p>Denizde yüzerken resimleri çekilirken ”asrileşen Türkiye’nin” yeni çehresi olarak basın aracılığıyla halka duyurulup gösterilir.Kadınların tiyatrolarda rol alması sağlanır.(121)Bunlarla da kalınmaz,model şahsiyetler yetiştirilir.Bu amaç doğrultusunda olmak üzre,M.Kemal bazı kız çocuklarını evlat edinir ve onlar arzuladığı tarzda eğitir.Erkeklerle bir arada ve erkeklerden farksız olacak şekilde on ve genç yaşında Ankara Üni.’de tarih profösörü yapılır.</p>
<p>Bir başkası ‘Sabiha Gökçen” ise bir pilot olarak yetiştirilir.Hatta dersim isyanında kullandığı uçağıyla isyancıların üzerine bomba yağdırarak aldığı eğitimin hakkını verir.(122)Ayrıca Avrupa’ya ne kadar modern olduğunu göstermek için(123)Meclise kadın milletvekilleri seçtirilir.</p>
<p>Cumhuriyet seçkinleri açısından kadının görünümünü ve statüsünü değiştirmenin özel bir yeri vardı.Bu diğer tüm devrimlerin başarısının teminatıydı.Eğer bu alanda başarılı olunursa diğerlerini başarmanın hiçde zor olmayacağına inanılıyordu.(124)Zira hiçbir konu halk açısında bu kadar önem arzetmiyordu.Ancak kadının görünümünü ve statüsünü değiştirmede ani vuruşlar gerçekleştirilmese de,ara sıra sarsıcı girişimlerde bulunmaktan da çekinilmez.2 Eylül 1929da Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği bir ”Miss Turkey’ yarışması bu yönde atılan adımların en önemlisini oluşturur.Girişimin arkasında M.Kemal vardır.(125)Cumhuriyette,yarışmayla ilgili ilk duyuru 4 Şubat 1929 yılında yapılır:”<em>Bütün dünyada güzel kadınlar seçilir ve memleketlerinin güzellik kraliçesi intihap edilirken,bizim böyle bir kraliçemiz niye olmasın? Türkiye’nin en güzel kadını kimdir acaba? 2 gün sonra gerçek niyet açıklanır:”Türkiye’nin güzellik kraliçesine bulmaya karar verdik…”</em>16-25 yaş arasındaki ”hanımlar” arasında ”Mühim ve ciddi” bir müsabaka yapılacaktır.Bir hafta sonra gazetenin sahibi ve başyazarı Yunus Nadi sutununu bu konuya ayırır.Güzellerin mayo ile jüri önüne çıkacakları bildirip,bunun ise ”gayri ahlaki” olduğunu söyleyenleri sert bir dille eleştirir.</p>
<p>Yarışmacılarla ilgili ilk fotoğraf 7 Mart tarihinde yayınlanır.125 yarışmacının fotoğraflarının yayınlanışı 21 Haziran 1929′ tarihinde yayımlanır.Sıra okuyucuların oy vermesine gelir.1 Ağustos’ta açıklanan sonuçlara göre,1121 oyla Mualla Suzan 1.seçilir.Feriha Tevfik ise 721 oyla 11.sırada yer alır.Gazete 400’ün üzerinde oy alan 48 yarışmacının büyük jüri önüne çıkarlar.Jüride yer alanların isimler arasında Abdulhak Hamid Tarhan,Halit Ziya Uşaklıgil,Cenab Şehabettin,Hüseyin Rahmi Gürpınar,Peyami Safa,İbrahim Çallı,Namık İsmail,Nazmi Ziya Güran,Mesut Cemil Tel,Muhiddin Sadak,Rıza Zorbu,Bedia Muvahhid gibi dönemin yazar,ressam,müzisyen ve tiyatrocuları vardır.Yarışma Cumhuriyet gazetesinin üst katında yapılır.Cumhuriyet’e göre ”<em>Orta Boylu,kıvırcık lepiska saçlı,altın gözlü,beyaz tenli,zarif endamlı,beyaz krep satenden bir elbise giymiş olan”</em>Feriha Tevfik birinci seçilir. İkincilik Semine Nihat’a,üçüncülük ise Maatmazel Araksi’ye verilir.Yarışmanın hedeflenen ”amacı” hiçbir zaman açıkça ifade edilmez.</p>
<p>Fakat bu amaç hemen herkes tarafından açıkça bilinir.Buna göre basının yoğun desteği altında bir Müslüman kızının topluluk önünde açılması ve o zamana kadar büyük bir titizlikle saklanıp başkalarına gösterilmemekten çekinilen vücuduyla bir topluluğun önünde ”arzı endam” etmesi sağlanır.Böylelikle 2 amaç birden gerçekleştirilir:</p>
<p><strong>1</strong>-”Güzellik yarışma ticari değil siyasal bir olaydı.Yenilik getirmenin,Avrupa’ya ve uygar dünya’ya benzemenin bir başka yoluydu.(126)</p>
<p><strong>2-</strong>Güzellik yarışmaları kısmen de kent alt orta sınıfının iffet taslamasını zayıflatmak ve bu sınıftan kadınlar arasında bir güven duygusu yaratmaya’’(127) yarıyor,böylelikle gelenekle olan bütün bağlar koparılıyordu.</p>
<p>Elbette ki girişilen eylem tepkisiz kalmaz. Fakat tepkiler Kemalist kadroya veya sisteme değil, yarışmayı düzenleyen Cumhuriyet gazetesi­ne yöneliktir. Zaten bu baştan itibaren ayarlanmış bir durumdur. Dev­rimci kadro, tepkilerin yönünü başka yöne kanalize etmeyi başarıyla planlar ve uygular: tepkinin rejime değil, bir gazeteye yönelmesi istenir. Bu nedenle yarışmayı <em>Cumhuriyet</em> gazetesi düzenler. Fakat, <em>Cumhuriyet</em><em> </em>gazetesi de desteksiz bırakılmaz. Devletin desteğini alan gazete, eleştiri­lere sert şekilde cevaplar verme cesaretini kendisinde kolaylıkla bulur. Böylelikle kadının statüsünü ve görünümünü değiştirmeye yönelik ilk büyük girişim başarıyla sonuçlandırılmış olur.</p>
<p>Cumhuriyet gazetesi 1930’da ikinci yarışmayı düzenler, ama ilgi umulanın çok altındadır. 28 Temmuz 1930 tarihli gazetede çıkan ‘Gü­zellere’ başlıklı ilan da şöyle yazar: <em>“Güzellik müsabakasına iştirak için gelen resimler, kâfi miktarda olmadığından resim gönderme müddetini teş­rinievvel nihayetine kadar temdit ettik. Güzeller; Beyoğlu’nda Foto Sürey­ya ve Foto Femina’ya giderek bizim hesabımıza resimlerinizi çektiririz.</em>&#8221; Katılım umulan sayıya yaklaşır ve yarışma sonunda Mübeccel Namık ikinci Türkiye güzeli olarak kraliçelik tacını takar. 16 Kanunisani 1930 tarihli Resimli Uyanış Dergisi’nde haber şöyle verilir: <em>“Bu hafta</em><em> </em><em>Cumhu­riyet gazetesinin teşebbüsü ile ikinci defa olarak bir Türkiye güzellik kraliçeliği daha intihap olundu. Bu yeni kraliçe Mübeccel Namık Hanım’dır, kendisi yeşil gözlü, uzun boylu ve çok mütenasip endamlıdır. Türkuvaz Sa­lonumda toplanan hakem heyeti tarafından ittifaka yakın bir ekseriyetle in­tihap olunmuştur. İkinciliği geçen senenin kraliçesi Feriha Tevfik ve üçün­cülüğü Nüzhet İhsan Hanımlar kazanmışlardır”</em>. O günün gazetelerine yansıyan biçimiyle juri üyelerinin yarışmalarla ilgili görüşleri, o günün şartlarında alışılmadık niteliktedir: Hüseyin Rahmi, “<em>Birer birer alınırsa hepsi güzel, fakat bolluk içinde seçmek müşkül oluyor”</em>; Halit Ziya, <em>“Bayıl­dım”</em> ;Ahmet Ihsan, <em>“Rüya görüyorum sanıyorum”</em>; Abdülhak Hamit,“<em>Cennete girdim sanıyorum&#8221;;</em>Kontes Soranzo, “<em>Cennetten çıktım sanıyo­rum”</em>; Hüseyin Cahit, “<em>Hayranım</em>”; Şuküfe Nihal, “<em>Gayet güç, cevap vere­meyeceğim kadar güç</em>”; İsmail Müştak “<em>Hepsinin müştakıyım&#8221;;</em>Yunus Na­di, “<em>Ben bu işin muvaffakiyetinden çok memnunum</em>” der.</p>
<p>İki deneyimden sonra güzellik yarışmaları <em>Cumhuriyet</em> gazetesinin işi haline gelir. 1931 senesinin kraliçesi Naşide Saffet’dir, Saniha ikinci, Selma’da üçüncü güzel seçilir. Türkiye’nin büyük bir heyecanla bekledi­ği yarışmalarda hiçbir <em>“güzel”</em> dereceye giremez ve Türk kızlarının gü­zelliği dünyaya ispatlanamaz! 15 Haziran 1932 tarihli <em>Cumhuriyet</em> gaze­tesinin başlığı <em>“Dünya, Türkiye güzelini bekliyor”</em>dur. Gazete bu tarihten 2 Temmuza kadar, 16-25 yaş arası <em>“evlenmemiş”, “namuslu</em> kızları ya­rışmaya davet eden haberler yayınlar. Kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükafat verilecektir. <em>“Hafi ve balo kıyafetiyle</em> yapılacak seçmelerde kazanamayanların <em>“îzzet-i nefislerinin rencide edilmemesi için isimlerinin ilan edilmeyeceği”</em> açıklanmasına rağmen, sadece yedi genç kız yarışmaya müracaat eder. Bunların arasında amcası besteci Sabahat­tin Muhlis Bey’in ısrarlarını kıramadığı için son anda yarışmaya katılan, tüccar Halis Bey’in 17 yaşındaki kızı Keriman Halis Türkiye Güzellik Kraliçesi seçilir. Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’na katılır ve kraliçe seçilir. Bu sonuç şu açıdan ilginçtir: Dün­ya güzeli seçilen Türk kızı Keriman Halis, son Şeyhülislam’ın torunu olarak takdim edilmiştir. Bu açıdan, Batı-Hıristiyan dünyasında mayo giyerek güzellik yarışmasına katılmış ilk Müslüman kızın Dünya güzel­lik kraliçesi seçilişi oldukça anlamlıydı. Mustafa Kemal, Türk kadınları adına ispatladığı “<em>maddi ve manevi güzelliği nedeniyle”</em> Keriman Halis’i kutlar.(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">128)</span>.</p>
<p>3 Ağustos günü <em>Cumhuriyet</em> gazetesine verdiği özel demecin de şunları söyler: <em>‘Türk</em><em> </em><em>ırkının necip güzelliğinin daima</em><em> </em><em>mahfuz olduğunu gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman Ece, hepimiz işittiğimiz gibi söylemiştir ki,o,bütün </em><em> </em><em>Türk kızlarının en güzeli olduğu iddiasında değildir. Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabii olarak tecelli ettirdiği güzelli­ğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Türk milleti, bu güzel ço­cuğunu şüphesiz samimiyetle tebrik eder. Cumhuriyet gazetesi bu meselede Türk ırkının diğer dünya milletleri içinde mümtaz olan asil güzelliğini gös­termek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle intaç eylemiştir. Ondan dolayı bittabi bu vesile ile de takdir ve tebriklerimi­ze hak kazanmıştır. Şunu da ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en gü­zel ırkı olduğunu tarihi olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dün­ya Güzeli intihap edilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençleri­ne bu münasebetle şunu da hatırlatmayı lüzumlu görürüm: İftihar ettiğimiz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uya­nık bir tekâmülün mütemâdi tahakkukunu ihmâl etmeyiniz. Bununla bera­ber asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey analarınızın ve atalarınızın ol­dukları gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinciliği tutmaktır”.</em> Bu &#8221;başarı” Feroz Ahmad’a göre(<sup>129)</sup>, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne ka­bulünün onaylandığına yönelik anlam yüklü bir mesajdır. Türkiye aynı mesajı, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne katılıp Kore’ye asker gön­derdiği zaman tekrar alır ve 1952’de Günseli Başar &#8221;Dünya Güzeli” seçi­lir.</p>
<p>Kadının statüsünde gerçekleştirilen değişiklik sadece güzellik yarış­malarıyla sağlanmaz. &#8221;<em>Güzel bacak</em>” yarışmaları da süreç içerisinde önemli bir yere sahip olur. Başta Cumhuriyet olmak üzere diğer bazı ga­zetelerin büyük övgülerle kamuoyuna duyurdukları <em>“güzel bacak”</em> yarış­maları bir çok defa düzenlenir. İlk <em>“güzel bacak”</em> yarışması 4 Eylül 1925’te yapılır. 6 Eylül tarihli <em>Cumhuriyet</em> gazetesinin bildirdiğine göre, bu yarışmaya dört bayan katılır. Bütün bunları takiben, XIX. yüzyılın sonlarında Abdullah Cevdet’in ifadelerinde cılız bir ses olarak açığa çı­kan düşünceler(<sup>130)</sup> Mustafa Kemal’in teşvik ve desteğiyle uygulanmaya konulmuş ve yeni bir Türk kadını modeli “<em>yaratılmış</em>”(<sup>131)</sup> olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Günlük Hayatın Değiştirilmesi</strong></p>
<p>Laikleşmenin sembolik düzeyde gerçekleştirilmesinde ve toplumun geleneksel değerlerinden koparak modern bir yaşantı biçimine alıştırılmasında baloların önemli bir yeri vardır. Balolar aracılığıyla, laikleşmenin sembolik düzeydeki gûcû daha da artırılır. Kılık-kıyafet devrimi ve kadının görünüm ve statüsünü değiştirmekle laik görünümlü bireylerin inşa edilmesine karşılık, bireylerin yaşantı ve düşüncelerinde geleneksel değerleri silip modem değerleri geçerli kılma işlevi balolarla daha ûst düzeyde gerçekleştirilir. Gerçi balolar, bir yan etki olarak, fazla değil birkaç yıl sonra, halkla asker-sivil bürokrasinin teşkil ettiği Cumhuriyet kadroları arasında bağı koparacak, iki ayrı dünyanın oluşmasına neden olur. Hatta zamanın Parti Genel Sekreteri ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın tözlerine yansıyan biçimiyle Cumhuriyet kadroları, kendilerin­den beş kilometre ötedeki sefaletten uzak bir şekilde “bir mamure içeri­sinde” (132)yaşayan ve ülke gerçeklerinden haberleri dahi olmayanlar ko­numuna gelirler. Ancak, kabul etmek gerekir ki, bunlar balolarla ger­çekleştirilmeye çalışılan değişimin sadece yan etkileridir. Asıl ve istenen etki ise daha başka düzeyde gerçekleşir; kadın ve erkek cinslerinin sta­tülerini belirleyen geleneksel değerler işlevsiz kılınarak, bu değerlerin karşıtlan gıpta edilen ve arzulanan değerler haline getirilir. Böylelikle günlük hayata yeni bir şekil verilirmiş; model bir hayat tarzı inşa edil­miş olur.</p>
<p>Elbetteki bütün bunlar kolay gerçekleşmez. Herşey, Takrir-i Sükûn döneminde, “Cumhuriyet terörünün en önemli araçlarından biri olan’’(133) istiklâl Mahkemelerinin desteği ile gerçekleştirilir.(134) Bu sırada, daha önce ayrıntılı şekilde anlatıldığı üzere, uygulamaların diğer yüzlerini an­latacak muhalif basın tamamıyla susturulmuştur. Sesi çıkan, sadece ik­tidarın sesi durumundaki güdümlü gazete ve dergilerdir. İşte bu gazete ve dergiler, balolarda sembolleşen hayat tarzının boy boy reklamını ya­pacak, baloları büyük bir övgüyle halka takdim ederler. Ancak ne var ki, iktidarın sesi olan gazete ve dergilerin “<em>Gazi Hazretlerinin Orman Çiftli­ğinde dün akşam verdikleri, büyük, muhteşem balo, kadın ve erkek çok seç­kin ve kalabalık bir davetli kitlesinin huzuru ile, sabahlara kadar büyük bir neşe içinde geçmiştir. Müstesna bir müzik, danslar, eğlenceler vs&#8230;”</em> tarzında verdiği haberlerin gerçek yönünü hiçte bu anlatılanlar oluşturmaz.</p>
<p>Bu ilk balolardaki “havayı”, konuya ilişkin ayrıntılı bilgi veren Şevket Süreyya’dan hareketle tespit etme imkânına sahibiz. Şevket Süreyya’nın konuya ilişkin anlattıklarını özetleyecek olursak: (135)Herkes baloya ya­bancı olduğu için, biraz emrivaki ile düzenlenen balolar oldukça sönük geçer; <em>“duvar diplerine sandalyeler dizilmiş, herkesin sus pus sıralanıp oturduğu, sessiz, hareketsiz, hatta kadınsız bir mevlit toplantısı</em>”(136) gibi gerçekleştirilen bu balolar, daha sonra Orman Çiftligi’nin istasyon bina­sında düzenlenmeye başlanır. Yolu olmayan istasyona trenle gidilir ve davetliler arasında sadece öç kadın vardır. Onlar da “devrimin kurbanı&#8221; olmaktan şikayetçi olan Yakup Kadri, Falif Rıfkı ve Ruşen Eşrefin eşleridir. Milletvekillerinin, yaverlerin hiçbirisi eşlerini balolara getirmez­ler.(137) Hatta, bir keresinde Mustafa Kemal’in, yakın arkadaşı ve akraba­sı Fuat Bulca’ya “Nerede Hanımefendi?&#8221; sorusu Bulca’yı kızdırır ve eli gayri ihtiyari belindeki tabancasına gider. Çünkü, geleneksel değerler olanca gücüyle geçerliliğini korumaktadır ve balolarla değiştirilmesi ar­zulananlar bu değerlerdir. Balolarda dans edilecek kadın sıkıntısı çekil­diği için, daha sonraları Ankara’nın Resko barından birkaç kadın getiril­meye başlanır. Ancak “devrimin üç kurbanı” o kadınlarla özdeşmeyi gu­rurlarına yediremedikleri için itiraz etmeleri üzerine, o kadınların geti­rilmesine son verilir. Böylelikle bu ilk balolarda davetliler sırayla ancak üç kadınla dans edebilirler.</p>
<p>Burada, günlük hayatın değiştirilmesi kapsamında olmak üzere mü­ziğin önemini belirtmeden geçmek eksiklik olur. Müzik, bir şeyleri de­ğiştirmekten ziyade, değişenleri göstermesi açısından önemli bir göster­gedir. Dolayısıyla, Cumhuriyetin ilk yıllarında dinlenen müzik türü, gelinen aşamayı ve arzulanan değişimin işaretini vermesi açısından önem­lidir. O günlere kadar elit tabakanın özel günlerde dinlediği müzik genellikle Klasik Türk Müziğidir. Bu müzik ise geleneksel değerlerle yoğ­rulmuş durumdadır. Görünüm ve yaşantıyla Avrupaî olanların müzik zevkini en azından görünüm olarak karşılamaz. Bu nedenle Klasik Türk Müziği devletin kültür politikasından; radyodan, eğitimden çıkarılır.(138) Onun yerine hem radyoda, hem okullarda, hem de resmi eğlencelerde Batı müziği çalınır ve söylenir. Devlet Konservatuarı, Devlet Opera ve Orkestrası, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi kuruluşlar vasıta­sıyla Batı müziği devlet himayesi ve teşviki ile yaygınlaştırılır. Türk müziğinin kısa bir zaman sonra radyoya tekrar konulması, ancak, Ata­türk’ün şahsi zevki dolayısıyla verdiği bir emirle mümkün olabilir.(139)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Alfabenin Değiştirilmesi</strong></p>
<p>“Türkiye&#8217;de yeni düzen&#8230; geniş bir “kültür devrimi” aracılığıyla, hemen her alanda adeta “sıfır” noktasında yeniden işe başlamak istenen bir dönü­şüm sürecine yöneli[r]”. (140)Ve alfabenin değiştirilmesi bu açıdan büyük bir önem taşır. Alfabenin değiştirilmesi, sembolik düzeyde Batılı olabilmenin yanı sıra,(141) geleneksel değerlerle olan tüm bağlan koparmak açı­sından da önemli bir işlevi gerçekleştirir.</p>
<p>Şapka ve kılık-kıyafet devriminde olduğu gibi, alfabe devriminin de somut gerekçelerini halka anlatmak zordu. Anlatılsa dahi, halkın anlayacağı şüpheliydi. Bu nedenle daha farklı bir gerekçe bulunur. O günün şartları içerisinde okuma yazma oranının oldukça düşük olmasının ne­deni olarak Arap harfleri gösterilir. O halde bu “zor alfabe” terk edilme­li ve bunun yerine Latin alfabesine geçilmelidir. Zira onu yazmak da okumak da kolaydır.(142) Ancak bu gerekçe elbette ki gerçeklerle bağdaş­maz. İsmet İnönü’nün de belirttiği gibi “harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz”. (143)Alfabenin zorluğu konusu, esas itibarıyla, Enver Paşa’nın üzerinde durduğu ve gerçekleştirmeyi arzuladığı alfabe reformunun gerekçesidir. Cumhuriyet kadrolarının alfabeyi değiştir­mekle arzuladıkları şeyin ise Enver Paşa’nın düşünce ve idealiyle hiç il­gisi yoktu. Amaç, “kültür değişmesini kolaylaştırmak” ve “Arap kültürün­den kopmak”tan ibaretti.(144) Böylelikle topluma kazandırılmak istenen yeni kimliğin yerleşmesini kolaylaştırmak açısından kültürel değerleri­ni bilmeyen, gelenekle bağları kopuk “unutkan bir toplum” “yaratmak” mümkün olabilecekti.(145)</p>
<p>Alfabe devrimiyle gerçekleştirilen şey laiklikle doğrudan ilgilidir; çünkü, terk edilen alfabenin “dinsel” bir karakteri vardı.(146) O alfabenin atılmasıyla, dinin topluma sinmiş cephelerinden birisi daha laiklik adı­na fethedilmiş olur.(147) Bu aşamada, İnönü’nün ifadeleri asıl gayenin ne olduğunu göstermesi açısından önemlidir: “<em>Harf inkılabı Atatürk inkı­laplarının en ilerisinde olanıdır” Çünkü “Harf inkılabı yalnız milleti okuyup yazdırır hâle getirmek için vasıta kolaylığı değildir. Aynı zamanda kül­tür istikametidir. En mühim olan yeri orasıdır. Bunun için tesirleri iyi ol­muştur ve neticeleri daha büyük olacaktır</em>”.(148)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Laik Toplum/Kent</strong></p>
<p>Cumhuriyet seçkinleri, dini yeniden anlamlandırma sürecinin ilk yıllarında, sadece teorik tanımlamalarla yetinmeyerek, aynı zamanda pratiğe de yönelirler. Buraya kadar anlattıklarımızın çoğu bunun somut delilleridir. Dini reformist/modern yaklaşımla yeniden tanımlamaların sonucunda laik uygulamaları hakim kılma yöntemi titizlikle uygulanır. Başkent konusu da bunlardan bir diğeri olur. Ankara’nın başkent ilan edilmesi, çoğu zaman jeo-stratejik gerekçelere dayandırılmakla birlikte,temelde batılılaşma gerekçelerinin gerektirdiği bir değişikliğin sonucudur .(149)</p>
<p>Milli Mücadelecin sona erdiği günlerde ‘gelenekçi” unsurların genel eğilimi İstanbul’un başkent olarak kalmasından yanaydı. Onların bu isteğinin arkasında İstanbul’un uzun bir sürede sahip olduğu “manevi ha­va” vardı. Ancak, Cumhuriyet kadrolarının planı daha başkadır ve geçmişten, laik olmayan geçmişten tamamıyla kopmak istedikleri için An­kara’yı başkent olarak seçerler. Seçimin laiklikle ilgisini görmek için Cumhuriyet’in ilanından 16 gün önce, 13 Ekim 1923te Meclis’te ger­çekleşen tartışmalara bakmak yeterlidir. Cumhuriyet kadrolarının görü­şünü yansıtması açısından Celal Nuri (İleri) şunları söyler: “<em>İstanbul Os-manlı İmparatorluğumun, çeşitli din ve etnik kimliklere mensup halkların oluşturdukları çok uluslu bir devletin başkentiydi, öte yandan Ankara, bir ulusal devletin, gelişmekte olan genç bir devletin başkenti olarak farklı bir anlam taşıyacaktır</em>”.(150)</p>
<p>Cumhuriyetçilerin istek ve iradeleri doğrultusunda Ankara başkent olarak kabul edilir. Ankara’nın önemi ise; tarihten gelen bir birikime sa­hip olmaması nedeniyle, hiç zorlanılmadan istenildiği gibi laik biçimle­meye tâbi tutulabilecek yapıda olmasındadır. Arzulanan şekillendirme kısa sürede başarılır. Bu yeni “<em>Türk başkenti 1930’larda, çağdaşları tara­fından, eski kentteki Hacı Bayram Camii dışında “minerasiz kent” olarak betimleni[r]. Gerçekten de kentte anılmaya değer tek bir cami yoktu. 27 yıl süren CHP yönetimi yönetimi sırasında tek bir büyük cami inşa edilmez]. Kentin modem kesimindeki Maltepe Camisi, 1950’lerde, CHP’nin seçim ye­nilgisinden sonra inşa edilir]. Ancak caminin Ankara&#8217;nın profiline hâkim olmasına izin verilme[z]- Bu şeref, bir tepenin üzerine inşa edilen ve De­mokratlar iktidardayken tamamlanan bir laik tapınağa, Atatürk&#8217;ün Anıtka­bire bahşedil[ir]”.(151)</em> Ankara laik dünya merkezinin kalbi, laik düşünce­nin merkezi kılındığı içindir ki o yıllarda nüfusun % 80’ninden fazlası­nı oluşturan köylülerin uzun yıllar geleneksel kıyafetleriyle Ankara’ya girmelerine izin verilmez.(152)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurumsal Laikleşme: Laik “Dinî” Kurum:  Diyanet İşleri Başkanlığı</strong></p>
<p>3 Mart 1924’te TBMM’de kabul edilen 429, 430 ve 431 sayılı üç ayrı kanunla Türkiye’nin batılılaşma sürecinin yeni ve önemli bir dönemine “resmen” geçilmiş olur. Bu üç kanun, Osmanlı siyasî, idari yapısında ûlemanın elinde bulunan bütün kamusal faaliyetleri, ulemanın temsil ettiği dinin kontrolünden alarak sivil bürokrasinin tekeline verir. 429 sayılı kanunla, Ser’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılıp “<em>Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilindeki bil cümle cevami ve mesacidi şerifenin idaresine imam, hatip, müezzin, kayyım ve sair müstahdemlerin tayin ve azillerine&#8221;</em> memur bir Diyanet İşleri Reisliği kurulur. Toplam altı maddeden oluşan bu kanunun birinci maddesi. Diyanet İşleri Reisliği’nin kuruluş amacını itikat ve ibadet işleriyle sınırlar. Buna göre, Diyanet İşleri Reisliği hiçbir şekilde kamu alanına müdahale edemeyecektir. Bu durum ka­nunda açıkça ifade edilir; “<em>Türkiye Cumhuriyetinde muamelat-ı nasa da­ir olan ahkâmın teşri ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup din-i mübin-i İslam&#8217;ın bundan maâdâ itakadat ve ibadat için Cumhuriyetin mukarrında bir (Diyanet İşleri Reisliği) makamı tesis edilmiştir”</em>. 430 sayılı kanun ile, Türkiye’deki tüm eğitim ve öğre­tim kurumlan Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) çatısı altında birleştirilir. Bu kanun görünüşte eğitime bir bütünlük verme amacı taşısa da esasta durum daha farklıdır: “<em>Dinin devlet işlerinden ayrılması, daha doğru deyimle dinî otoritelerin devlet otoritesinden ayrılmasına paralel ola­rak öğretiminde laikleştirilmesi bu kanunla sağlanır.</em>’’(153) Yine aynı gün çıkarılan 431 sayılı kanun ise, Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmani­ye’nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Hâriciyesine Çıkarılmasına Dair Kanun’dur.</p>
<p>Bu üç kanun bir bütünün değişik unsurlarını ifade eder. Üç kanunla birlikte din üzerinde kontrol ve velayet kurulur(154) ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın laiklik anlayışını esas alınacak olunursa, devletin otori­tesi yoluyla bizzat dinin kendisi de “laikleştirilmiş” olur. (155)İşte bu, Ba­tıda gerçekleşen reform ve laikleşme çabalarının Türkiye’deki karşılığı­nı ifade eder.</p>
<p>Gerçekleştirilen yasal düzenlemelerle, bir Müslümanın yaşamında total bir anlamı olan din, yasayla parçalanarak Devlet ile Diyanet arasın­da paylaştırılır. Dinin ahkâm hükümleri yerine geçecek olan yasaları yapma ve uygulama görevi Devlet’e, itikad ve ibadet işlerini düzenleme görevi Diyanet’e verilir. “<em>Doğrusu bu Tanrı ile Sezar&#8217;ın egemenlik paylaşı­mıdır. işin öteki yanı, İslam&#8217;da olmayan örgütlü bir din adamları sınıfının ve Kilise’nin ortaya çıkarılmasıdır</em>”.(156) Bu yorumu teyit etmesi açısından, uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olan Tayyar Altıkulaç&#8217;ın açıklaması önemlidir: “<em>1924&#8217;te Diyanet işleri Başkanlığı kurulurken bu müessesenin bir önceki devrede mevcut olan Şeyhülislamlığın devamı gibi düşünülmediği kesin. Çünkü yeni bir rejim gündeme gelmiştir. Devlet yöne­timinde laiklik temel bir ilke olarak kabul edilmiştir. Bu bünyeye uygun bir dini idare, diyanet modeli düşünülmüş ve bu düşünceden hareketle Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Tabiî araya laiklik girince Diyanet işleri Başkanlığının, İslam&#8217;ın ancak muayyen konularıyla ilgilenmesi; özellikle de muamelat konularıyla ilgilenmemesi ve bunların yasama organına bıra­kılması gibi temel bir ayırım ortaya çıkmıştır. Kısaca söylemek gerekirse, Diyanet İşleri Başkanlığı yeni kurulan devletin bünyesine uygun bir statüy­le kurulmuştur”.(157)</em></p>
<p>Türkiye laikliğinin Batı’dakinden farklı yönlerinden en önemlisini Diyanet İşleri Başkanlığı teşkil eder. Laikliğin Batı toplumlarında uygu­lanan biçimin ifade eden otoritenin ayrışması”, laik devletin din işleri­ne, dinin ise laik devletin işlerine karışmamasını gerektirir. Fakat, laik­liğin Türkiye’ye uyarlanmasının getirdiği temel bir farlılık olarak devlet laik”liğine rağmen dinle ilişkisini kesmez, Diyanet İşleri Başkanlığı ise bunun kurumsal karşılı olur.(158)</p>
<p>Batı’daki anlam ve işlevi dikkate alınarak düşünüldüğünde, laik bir devlette “resmî dinî” bir kurumun bulunması son derece ilginçtir. Fakat elbette ki bunun Türkiye’deki laik devlet açısından “haklı” bir gerekçe­si vardır. Seküler ve laik ayrımı yapan ve Türkiye’yi seküler değil laik bulan Toktamış Ateş’e göre bu gerekçe şudur; “<em>Seküler devletin din ko­nusundaki bu mutlak tarafsızlığına ve ilgisizliğine karşılık; laik devlet din kurumu karşısında ilgisiz değildir. Seküler devletin “din” diye bir sorunu yoktur. Çünkü halkın egemenliği yerine dinin ve Tanrı’nın egemenliğini ge­tirmeye çalışan ciddi bir tehdit altında değildir. Tehdit olasılığı olmayınca, önlem gereği de ortadan kalkmaktadır. Buna karşılık laik devlet, laik dü­zenini korumak için dini sürekli, denetlemek zorundadır</em>”.(159) Taha Parla ise Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde dinin siyasetteki yerinin <em>“bir top­lumsal ahlâk sistemi ve ideolojik manipülasyon aracı olarak büyütülmüş ve meşrulaştırılmış”(160)</em> olduğunu belirtirken, resmi dini kurumun işlevine de dikkati çekmiş olur.</p>
<p>Levet Köker, Kemalizm’in öngördüğü laikliğin Türkiye şartlarına uygun olarak “<em>din ve devlet işlerinin ayrılmasının öte­sine geçerek, “dini denetim altına almak” biçiminde beliren laiklik politika­sına</em>” uygun olduğunu ve bunun sonucu olarak da <em>“pozitivist anlayış doğrultusunda, din adamlarının bir layisizm”e dönüştüğünü kabul etmek gerektiğini”</em> belirtir.(161) Toprak, Türkiye’deki Diyanet gibi bir kuruma ihtiyaç hissedilmesini, dinin kontrol edilmesi ihtiyacına bağlar. Bu tespi­tinin haklılık gerekçesi olarak da İslam’ın Hıristiyanlık&#8217;tan farklı olan özelliğine dikkat çeker: “<em>Her ne kadar çelişkili görünse de, Islâmİyette di­ni devletten ayırmanın olanaksızlığı dinin devlet bürokrasisine bağlanarak kontrol altına alınmasıyla sonuçlandı</em>”. (162)Özay ise, Diyanet Kurumu bağ­lamında Cumhuriyet elitlerinin dine bakış tarzlarını ve söz konusu ku­rumu oluştururken amaçlarının ne olduğunu şu şekilde açıklar: <em>“Din ol­gusu karşısında, Cumhuriyet kurucuları seçenekleri pek fazla olmayan bir konumdaydılar. Ya bu olgu hiç yokmuş gibi davranacaklar, ya da yönelmekte bulundukları laik devlet modeline en az ters düşebilecek bir çözüm arayacaklardı. Din olgusunu “yok&#8221; farz edemeyecek kadar basiret ve ileri görüş sahibi olan Cumhuriyet kurucuları idare içinde bulunmakla beraber mümkün olduğunca bağımsız ve etkilenmelerden uzak kalabilecek bir yapı­da olmasına özen gösterdikleri “Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuşlar- dır”</em>(163).</p>
<p>Tarhanlı ise, bu kurumun topluma rejimin müsaade ettiği sı­nırlar içerisinde kamu hizmeti sunmasının yanı sıra, aynı zamanda dinî nitelikli hizmet sunan kadronun kontrolüne de imkân sağlamak ama­cıyla tesis edildiğine dikkat çeker.(164) Feyzioglu’nun açıklamaları, Tar- hanlı’nın birinci derecede dikkat çektiği konunun önemli olmadığını ifade eder niteliktedir. Feyzioglu’na göre Diyanet işleri Başkanlıgı’nın kurulmasında dinin siyasete ve devlet işlerine karışmasını önleme gay­reti güdülmüştür.(165) Bülent Tanör, “Türk laikliğinin “iki taraflı karış­mazlık” ilkesine göre inşa edilmediğini, bu nedenle din ile devletin bir­birlerinden özerk alanlar olmadığını, dinin devlet işlerine karışmaması­na rağmen, devletin din işlerine karıştığını belirtir ve Diyanet Işleri’ni bu ilişkinin oluşturduğu bir kurum olarak niteler.(166)</p>
<p>Nihat Erim, Diyanet’e harcanan paraların laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı yönündeki eleştirileri cevaplarken, Cumhuriyet seçkinlerinin Diyanet kurumunu kurarken asıl gayelerinin ne olduğunu da kendince açıklamış olur: “<em>Devlet kasa­sından din görevleri için harcanan paralar, “devlet işlerine din karışsın” di­ye değil, tam tersine, “din, devlet işlerine karışmasın” diye harcanır&#8230; Di­nin bir “vicdan” bir “iç inanç” konusu olarak kalması, laik devlet gücünün sağlayacağı böyle bir denetim yoluyla gerçekleşir</em>”.(167) Bekir Özgen’in yap­tığı anket çalışması ise, Türkiye’de din devlet ilişkisinin anketin yapıldı­ğı öğretmen grubu tarafından nasıl anlaşıldığıyla ilgili önemli bulgulara ulaşma imkanı sağlar. Buna göre “Türkiye&#8217;de din ve devlet işleri, ne ölçü­de ayrı tutulabilmektedir?” biçimindeki anket sorusuna, deneklerin % 83,60’ı “Hiç’’ ya da “Az’’ diye yanıt vermişlerdir.(168) Özgen, bu oranları dinin devlet işlerine karışması olarak değerlendirme eğiliminde ise de, esasında konjöktûrel olarak bunun diğer yönüyle anlaşılmasının daha uygun olacağı kanaatindeyiz.</p>
<p>Bugün din ve devlet ilişkilerini somut anlamda tanımlayan Anayasa maddesi 136. maddedir. Bu madde. Diyanet işleri Başkanlığının statü, sünü belirlemektedir; <em>‘’Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkan­lığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışın­da kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel ka­nunda gösterilen görevleri yerine getirir</em>.’’Bu maddeden de anlaşıldığı üzere, Diyanet tşleri Başkanlığının kurulmasında ve faaliyette bulunma­sına kanunî bir zemin hazırlanmasındaki amaç; Cumhuriyeti kuran kadronun sıklıkla ifade ettiği üzere halkı “gerici-yobaz-cahil” hocalar- dan kurtararak dini doğru şekilde temsil etmek ve öğretmek amacını gerçekleştirmek değildir. Zaten eğitim ve öğretimin dinle ilgili kısmı da­hi Diyanet İşleri Başkanlığına değil, laik bir kurum olan Milli Eğitim Ba­kanlığına aittir. Dolayısıyla 136. maddede açıkça belirtildiği üzere, laik­lik esas alınarak ve her türlü siyasî görüş ve düşüncenin dışında kalarak milletçe dayanışma ve bütünleşme yerine getirilecektir.</p>
<p>Bu dayanışma ve bütünleşmenin ise sistemin öngördüğü dayanışma ve bütünleşme ol­duğu açıktır. (169)Bu durum 633 sayılı ve 1965 tarihli Diyanet İşleri Baş­kanlığı Kuruluş ve Görevleri Kanunu’nda “ahlâk esaslarıyla ilgili işleri yürütmek” bahsinde ifade olunun özelliğe tekabül eder. Çünkü, toplum­sal yönü itibarıyla düşünüldüğünde; ahlâkın Diyanet’in sorumluluğuna verilmesi, esas olarak dinî temelli ahlâkın etkin kılınmasını arzulamak ve gerçekleştirmek amacından değil, ahlâkın her an dine meyledebile­cek yönlerini bu kurum aracılığıyla kontrol altında tutmak amacının ge­reği olarak gündeme geldiği anlaşılır. Yoksa, en dînî olabilecek konuda dahi, rejim gerektiği zaman fetvayı Diyanet Kurumu’na sormadan ken­disi verebilmiştir. Örneğin; kullananların esas amacının farklı olduğu iddia edilse bile görünen ve açıktan söylenen amacın dînî olduğu bili­nen “başörtüsü” konusundaki Danıştay’ın fetvası şudur: “<em>Kendi top­lumsal çevrelerinin baskısına veya gelenek ve göreneklerine boyun eğmeye­cek ölçüde eğitim gören bazı kızlarımızın ve kadınlarımızın sırf laik Cum­huriyet ilkelerine karşı çıkarak dine dayalı bir devlet düzenini benimsedik­lerini belirtmek amacıyla başlarını örttükleri bilinmektedir&#8230; Bu nedenle Yüksek öğrenim görmek üzere okula geldiği sırada dahi baş örtüsünü çıkarmamakta direnecek ölçüde laik devlet ilkelerine karşı bir tutum içinde bulunan davacının okula alınmamasında yasalara aykırılık yoktur&#8221;</em>’(171)Diyanet işleri Başkanlıgının rejimce tanımlanmış biçimiyle olan &#8220;din işleri’’dışında  hiçbir şekilde müdahale veya görüş bildirme yetkisi olmadığı gibi,hatta yine rejimce çizilen sınırlar içerisinde dahi olsa &#8220;din işlerinde  de tam yetkili olmadığı, siyasal sistemin her zaman ve her alana mûdahale eder olduğuyla olduğuyla ilgili tarihi örnekler pek çoktur. Bunlardan en tipik olan Ezan ve Kamet gibi laik rejimin de tanımladığı anlamda tamamıyla dini olan bir konuya Diyanetin ancak sessiz gerçekleşebilen muhalefetine rağmen müdahale edilmiş olmasıdır.(171)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurumsal Laikliğin Aşamaları</strong></p>
<p><em>&#8220;Türkiye Anayasasının 1928&#8217;den bari tam layik bir anayasa olmasına ve hükümet adamlarımızın, sırası geldikçe, Türkiye&#8217;de layıklık tesis etmiş almakla övünmelerine rağmen Türkiye henüz Garp hukukundaki mânası ve şekliyle layikliği tatmamıştır. Garp hukukunda layiklik, devletin din ve mabed işlerine müdahalesini maskelemeğe yarayan bir paravan değildir; fakat din ve vicdan hürriyetinin en sağlam bir teminatıdır. Bizde ise, layikliğin zıddına olarak,Diyanet bütün teşkilatı ve personeliyle hükümet adam­larının emri altına girmiş ve din işleri sımsıkı devlete bağlanmıştır</em>”(172) di­yen Ali Fuat Başgil’in, Türkiye laikliğinin özelliklerini özetleyen ve esas­larını dile getiren açıklamalarını dikkate almamak konumuz açısından eksiklik olacaktır. Başgile göre laikliğin Türkiye&#8217;de Batı’daki standartla­rından farklı boyutta oluşup gelişmesinin üç önemli aşaması vardır.</p>
<p><strong>1-</strong> Dine bağlı devlet</p>
<p><strong>2-</strong> Yarı dinî devlet</p>
<p><strong>3-</strong>Devlete bağlı din</p>
<p>Başgil, bu aşamaların özellikleri itibarıyla Tanzimat öncesi devrin bi­rinci gruba dahil olduğunu, Tanzimat’la girilen dönemin ise ikinci dö­nemi teşkil ettiğini ve 1924 yılında Diyanet işleri Reisliği’nin kurulma­sına kadar devam ettiğini belirtir. Diyanet işleri Reisliği’nin kurulması­nı takip eden dönemi ise üçüncü aşamaya dahil eder. Başgil’in asıl önemli iddiası; ilk iki devrin Batı standartlarında bir laikliğe doğru gidi­şi teşkil etmesine karşılık, üçüncü aşamanın laiklikten sapma biçiminde gerçekleştiğidir.(173)</p>
<p>Şeriye Vekaletini ilga eden 429 sayılı kanun,birinci maddesiyle devleti dinin vesayetinden kurtarmış,içtimai münasebetler hayatının icra vc teşri sahalarında ona mutlak bir karar ve hareket selâhiyeti temin etmek suretiyle devlete um bir istiklâl kazandırmıştır. Fakat, buna mu­kabil, mabede de, itikat umûrunda, ahlâk ve ibadete bağlı amel husu­sunda olsun, bir karar ve hareket selâhiyeti tanımak ve onu kendi saha­sında muhtar  kılmak lâzım gelirdi. Layiklik prensibinin mantığı bunu emrederdi. İşte Şer’iye Vekâletini ilga eden kanun bunu yapmamış ve layiklik yolunun yansında duraklamıştır. Hattâ, dikkat edersek, duraklamakla kalmamış, kendisinden dört ay kadar evvel 29/30 Birinci Teşrin 1923’te yapılıp Cumhuriyeti resmileştiren 364 sayı­lı Anayasa mahiyetindeki kanunun ikinci maddesiyle bir nevî tenakuza düşmüştür. Çünkü bu ikinci madde de İkinci Büyük Millet Meclisi, Tür­kiye Devleti’nin dininin din-i İslam olduğunu ilan etmiştir. Resmen bir âmme dini kabul eden devlet, karar ve hareketlerinde tabiatıyla onun ahkâmına riayete söz veriyor demektir. Halbuki, Şer’iye Vekâletini ilga eden 429 sayılı kanunla, aynı devlet, bu ahkâmı bir tarafa bıraktığını söylemektedir. Buna benzer daha derin bir tenakuz, Şer’iye Vekâletini il­ga eden 429 sayılı kanundan takriben bir buçuk ay sonra yine İkinci Bü­yük Millet Meclisi tarafından kabul olunan 20 Nisan 1924 tarihli “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu”nda görülmektedir. Bu kanun 1924 Anayasamı­zın tadil edilmezden evvelki şeklidir. Bunun ikinci maddesinde “Türki­ye Devleti’nin dini, din-i lslamdır.” denilmekte ve 26. maddesinde Bü­yük Millet Meclisi’nin teşri selahiyetleri arasında “Ahkâm-ı Şer’iye’nin tenfizi” gösterilmekte idi. Hülasâ eder ve bütün bu tereddüt ve tenak-kuzlar içindeki hükümleri yan yana getirirsek, ortaya şöyle bir şema çı­kar:</p>
<p><strong>1-</strong>  Türkiye Devleti’nin dini vardır. (29/30 Birinci Teşrin 1923 tarihli ve 364 sayılı kanun)</p>
<p><strong>2-</strong> Türkiye Devleti’nin dini yoktur. (3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı kanun)</p>
<p><strong>3-</strong> Türkiye Devleti’nin dini vardır ve bu dinin ahkâmını tenfiz etmek devletin vazifesidir. (20 Nisan 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu)”.(174)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yasal Laikleşme</strong></p>
<p>Ziya Gökalp, 1918 yılında modern bir devletin temellerinin hazırlanması gerektiğine dikkatleri çekerken, bu temelin en önemli unsurunun ne olduğunu “Türkçülüğün Esasları” adlı ünlü kitabında açıklar. Ona göre, Türk milliyetçiliğinin ilk amacı “asrî” bir hukuk meydana getirmekledir. (175)Bu amaç doğrultusunda olmak üzere, Batı Anadolu’nun Yunan işgalinden kurtulmasını takiben Mustafa Kemal’den zihinsel dönüşümü sağlaması için ricada bulunur. (176)İsteği, topyekün nitelikte bir değişimin arzularını yansıtmaktadır. Onun bu “ülküsü” ise Cumhuriyet kadrolarının uygulamalarıyla gerçeklik kazanır.(177) Laikleşme sürecinin diğer düzeylerine bağlı olarak gerçekleştirilen yasal laikleşme ise bu sürecin en önemli unsurunu teşkil eder. Bu sürecin Lozan görüşmeleri sırasında Türk heyetinin Batılı devlet temsilcilerine ülkede laik hukuk sisteminin geçerli kılınacağı sözüne bağlı olarak gerçekleştirildiği ise hatırda tutulması gereken bir diğer önemli noktadır.(178)</p>
<p>Şeriye mahkemelerinin yetkileri Tanzimat’la birlikte daraltılmaya başlanır. Özellikle karma ticaret mahkemelerinin ve nizamiye mahkemelerinin kurulması, şeriye mahkemelerinin aleyhine olan bir değişim sağlar. Bu çerçevede olmak üzere, Medeni Kanun hazırlanması çalışmaları da Tanzimat’la başlayan sürecin tabiî uzantısı olarak açığa çıkar. Meclis-i Mebusan’ın 22 Mayıs 1916’da medeni, aile ve ticaret hukuku için ayrı ayn taslak hazırlamaları amacıyla üç komisyon oluşturması şer’i kanunlara karşı tutumun önemli bir çıkışı olur. Bu komisyonlardan sadece aile hukukuyla ilgili taslak hazırlayacak komisyonun çalışmaları sonuçlanır ve daha çok evlenme-boşanma konusunu esas olan taslakla 18 ay yürürlükte kalabilen “Hukuk-u Aile Kararnamesi” 25 Ekim 1917 tarihinde yürürlüğe girer. Bu kararnamenin en önemli tarafı “şeriata karşı dikkate değer bir hücum” olmasıdır.(179) Fakat bu, hiçbir zaman şer’i hukuka tamamıyla karşı çıkış biçimde gerçekleşmez. Mecelle’nin tadili görünümüne sahip bir çalışma yürütülür. Çok eşlilik ve boşanma konusunda şer’i hukukun yapısında bazı değişikliklere gidilir. Gerçekleştirilen şey daha sonrakilere göre çok küçüktür, ancak başlangıç olarak büyük ve önemlidir.</p>
<p>Milli Kurtuluş savaşının bitimi yıllarında eski kanunları “tâdil” ederek zamanın ihtiyaçlarına uygun hale getirme konusu gündeme gelir. Yıllardır sûren savaşlar yasal düzenlemelere imkân vermemiş, yeni problemlerin hukuk! çerçevesi çizilememiştir. Bu nedenle, 1923 yılı başlarında iki komisyon kurulur. Bunlar, Kanun-u Medeni Komisyonu ve Ahkâm-ı Şahsiye Komisyonu’dur. Komisyonların kuruluş amacını ifade eden ve çalışmalarını başlatan “<em>Tâdili kavanin için muktazi lâyihalara ihzara memur komisyonların usûlü mesaisine ve Vekâletle münasebetine ve rüesa ve azâsına ita olunacak mebaliğe dair talimatname”(180)</em> yayınlanır. “Talimatname&#8221;nin maddeleri komisyonların kuruluş gayesini ve çalışma usûlünü göstermesi açısında önemlidir. Buna göre Medeni Kanun Komisyonu, 1916 (1332)&#8217;da teşkil eden Mecelle ve Ahkam-ı Şahsiye komisyonlarının devamı niteliğinde olacaktır. <em>&#8220;Ahkam vaz’ederken birinci derecede ahkam-ı fıkhıye ve hukukiyetimize istinat” edilecek, ikinci derecede de “mileli sairece kabul ve tatbik edilmiş olan esasattan istifade olunacak”tır. Bu sonuncu sırada belirtilen ve kanun vaz’ında ikinci derecede kaynak olması istenen “mileli sairece kabul ve tatbik edilmiş esa-sat</em>”, Osmanlı dönemi ve özellikle de 1916 tarihli komisyonların özelliğinin aynen devamı olarak değerlendirilebilir olmakla birlikte, açıkça belirtilmiş olması önemli bir safhayı teşkil eder. Ancak, yasal alanındaki bu girişimler hâlâ “<em>radikal değildir</em>”.(181) Komisyon çalışmaları sırasında, o günlerde bir kısım aydınlar arasında yaygınlık kazanan, Batı kanunlarının aynen alınması yönünde görüşler gündeme gelip ve tartışılmışsa da, komisyonlarda talimatname”de de birinci sırada kaynak olarak ifade olunan fıkhı esaslara yönelme yönündeki eğilim ağırlıklı olarak temsil edilir.(182)</p>
<p>İlk defa, Tanzimat dönemi paşalarından Âli Paşa tarafından gündeme getirilen, Batı’nın kanunlarım olduğu gibi alma düşüncesi, Fransız Medeni Kanunu’nun tercüme edilmesi ve 1892 yılında yayınlanması ile önemli bir aşamaya erişmişti. Meşrutiyet yıllarında Batı’ya hukuk eğitimi için giden öğrenciler sürecin diğer önemli aşamasını teşkil ederler. Bu arada da, girilen sürecin gereğine uygun olarak, Alman Medeni Kanunu ile Fransız hukukçularından Planiol&#8217;ün Fransız Medeni kanunu ile ilgili kitabı tercüme edilerek yayınlanır (1918). Hemen bunu takiben Dr Nezaret Haçeryan tarafından İsviçre Medeni Kanunu tercüme edilir ve yayınlanır. Yukarıda söz konusu ettiğimiz Kanun-u Medeni Komisyonu ile Ahkâm-ı Şahsiye Komisyonu’nun çalışmaları böylesi bir ortam içerisinde yürütülür. Ancak komisyonların çalışmasından kayda değer bir sonuç çıkmaz.</p>
<p>Velidedeoğlu’nun bildirdiğine göre(183) “<em>mazinin hata- âlûd yollarından sıyrılarak bila istisna bütün kanunlarımızın istinadgâhı ilmilerini münhasıran garp hukukunda aramak suretiyle ilmi bir vahdet-i adlî temin etmek âcil bir zarurettir” </em>görüşleri bazı kesimler tarafından açıkça ifade ediliyor ve bu doğrultuda yayınlar gerçekleştiriliyor olmasına rağmen, <em>“zaman tam mânasıyla olgunlaşmamıştır&#8221;.</em> Hilafet’in ve Şer’iye mahkemelerinin bulunduğu bir ortamda bu düşünceleri gerçekleştirmenin mümkün olamayacağı anlaşılır. Bu nedenle de söz konusu düşünceleri gerçekleştirme, engelleri tasfiye ettikten sonraya ertelenir. 19 Mayıs 1924 tarihinde “Tâdili Kavanin Komisyonlarının suret ve tarzı faaliyetine dair” başlığını taşıyan bir &#8220;Talimatname&#8221; ile yeni komisyon teşkil edilir.</p>
<p>Komisyonun kuruluş amacım ve çalışma sistemini belirleyen “Talimatname &#8220;de önemli ve öncekilerden farklı noktayı, “Ahkam-ı Fıkhiyeden hiç söz edilmemesi oluşturur. Adliye Vekâletinin komisyondan beklediği iş,&#8221;Talimatname”nın sonunda açıkça belirtilir. Bu aynı zamanda gelinen aşamayı da gösterir; <em>&#8221;Komisyonlardan Vekâletin beklediği gaye, tedvin edilecek kavaninin tamamen asri bir devlet mefhumat ve esasatı âliye- siyle azamî bir tetabuka haiz olması ve memleketin ihtiyacatı nazardan dür lutulmamasıdır”.(</em>184) Kısacası, komisyondan istenilen şey; “<em>çok acele hazırlanacak modern kanunlardır</em>”.(185) Komisyon belirlenen gaye doğrultusunda çalışmalarım hızla yürütür. Safha safha varılan sonuçlar “Adliye Ceridesi”nde yayınlanır. Fakat, Adliye Vekâleti bu çalışmaları da yeterli bulmaz. Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, komisyonda yaptığı bir konuşma sonrasında komisyonları fesheder ve Hükümetin, İsviçre Medeni Kanununu bazı küçük değişikliklerle tercüme edilerek alınmasına karar verdiğini bildirir. Bu, yasal düzeyde gerçekleştirilen laikleşmenin en önemli safhasını teşkil edecek bir karardır. Çünkü o güne kadar -Osmanlı’dan beri- Batı kanunları önemli değişikliklerle alınıp yürürlüğe konulmasına karşılık; ilk defa olmak üzere, hemen hemen hiç bir değişikliğe gitmeden bir Batı kanunu olduğu gibi alınarak yürürlüğe koyma kararına varılmış olur.</p>
<p>26 kişiden teşkil eden bir tercüme komisyonu, sıkı bir çalışmayla İsviçre Medeni Kanunu’nu Türkçe’ye çevirir. Yapılan tercüme, Büyük Millet Meclisi’ne sunulur. Meclis Adliye Encümeni’nce onaylanan kanun, Meclis genel kuruluna sunulur. Kanunun madde madde görüşülmesi gerektiği dik getiren milletvekilleri çıkarsa da toptan kabulüne yönelik görüşün çoğunluğun görüşü olması nedeniyle, toptan kabulüne yönelik oylamaya gidilir ve kabul edilir (17 Şubat 1926). Yine aynı tercüme heyeti tarafından İsviçre Borçlar Kanunu da tercüme edilerek 22 Nisan 1926’da Meclis’ce onaylanır. Böylelikle sadece hukuk sisteminde köklü bir değişiklik değil, Adalet Bakam Mahmud Esad Bozkurt’un da Meclisteki oylama sırasında açıkça ifade ettiği gibi, bütün bir islami geçmişten kopmanın onaylanması, bir din/medeniyet dairesinden tamamıyla çıkılması gerçekleştirilir. Meclisteki konuşmasında Mahmud Esad Bozkurt şunları söyler: <em>&#8221;Baylar, bu yeni kanunu kabul etmek için elleriniz kalktığı vakit, geçmiş onüç yüzyılın akımı duracak ve Türk Milletinin önünde yeni, bereketli, uygar bir hayat yolu açılacak”</em>(186)</p>
<p>4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun, İsviçre’de uygulanan aslından pek az noktada ayrılır. Ayrılık noktalarını da eskiden kopuş” kararlılığının gerektirdiği değişiklikler oluşturur. Bunlardan birinci maddenin dikkate alınması konunun nasıl ele alındığını göstermesi açısında önemlidir. Birinci madde, kanun ve gelenekte yeri olmayan durumlarda yargıca, kendinin koyacağı kurala göre yargılama yetkisini verir. Bunda, isviçreli yargıç “<em>herkesçe kabul edilmiş öğreti ve geleneği(187)</em>” izlerken, Türkiye’deki bilimsel araştırmaları ve yargıçların vermiş oldukları kararları” değerlendirmek zorundadır. Burada açıkça, eski hukuka herhangi bir dönüşü önceden önlemek için, “gelenek” deyiminden kaçınıldıgı görülmektedir. Bu kanunun şer’i hukukla olan en kesin ayrılığını ise, Müslüman olmayan bir erkeğin Müslüman bir kadınla nikâhının tamamıyla hükümsüz sayılmasına dair kayıtların kalkmasıyla, 18 yaşını tamamlamış kişilerin istedikleri dini seçmekte serbest olma haklarının kabulü oluşturur.</p>
<p>Burada şöyle bir soru sorulabilir; “Medeni Kanunun nereden ve nasıl alınacağı ile ilgili kararın oluşmasında ve uygulanmasında aceleciliğin etkisi olmuş mudur?” Velidedeoğlu’na göre “olmuştur”; “<em>Şurası bir hakikattir ki, MK (Medeni Kanun] acele hazırlandığı cihetle memleketimizin bünyesi bakımından kâfi derecede incelenemedi; gerçi çabuk alınmasında İçtimaî menfaat ve siyasi zaruretler vardı, denebilir. Fakat bugün tâdilinde bu gibi acil zaruretler yoktur. Bu itibarla fikrimizce MK.un esasını tâdilinde asla isticâl olunmamak lâzımdır”.</em> (188)“<em>Acaba İsviçre Kanunlarına yönelik teveccühün belirli bir nedeni var mıdır?</em>” Bu sorunun kesin bir cevabını vermek mümkün görünmüyor. Ancak konuyla ilgili bazı yorumlar mevcut. Mumcu’nun yorumu, genel kabul görmüş yorumun bir örneğini teşkil etmektedir. Mumcu’ya göre İsviçre kanunları pratik özelliği ön plana çıkan bir yapıya sahipti. Çünkü “<em>pratik zekalı İsviçrelilerin hazır-ladıkları”(189)</em> kanunlardı.</p>
<p>Velidedeoglu ise diğer Batı ülkelerinin kanunlarına oranla İsviçre Medeni Kanunu’nun “daha yeni, sosyal ve halkçı ve daha kolay anlaşılır” olduğunu belirttikten sonra, İstanbul’da beş yıl adlî müşavirlikte bulunmuş olan Sauser-Hall’ın söz konusu soruya cevap olabilecek açıklamalarına dikkat çeker; “<em>a) İsviçrede okuyan hukukçuların Türkiye’de idare başına geçmesi; b) İsviçre Medeni Kanununun basit ve açık oluşu ve Türkiye’de Fransızca bilenler çok olduğu için, tercümenin daha kolay çabucak yapılmasına imkân bulunuşu. c)Bu kanunda kadın-erkek müsavatına dayanan aile hukukunun güzel tanzim edilmiş olması&#8221;(190)</em></p>
<p>Medeni Kanun ve Borçlar Kanununu takiben diğer Kanunlarda Batıdan tercüme yoluyla alınır.Ancak,diğer kanunlarda kaynak durumundaki ülkeler farklıdır;1 Temmuz 1926&#8217;da yürürlüğe giren Ceza Kanunu,1889 Italyan Ceza Kanunu örneğine uygun olarak hazırlanır. Bu yeni Ceza Kanunu ile yine kendi türünde olan ve uygulamada bulunan ceza kanununu iptal etmiş olur. Çünkü Tanzimat’ın ilanından sonra ilk olarak 1840 yılında Batı’dakilere uygun bir Ceza Kanunu uygulamaya konulur. Bu, 1858 yılında “Kanun-ı Cedidi&#8221; adıyla kabul edilen Ceza Kanunu’na kadar uygulamada kalır. Son olarak 1879 yılında Fransız Ceza Yargılama Usûlü Kanunu’ndan kopya edilen kanunla işlevini tamamlar. 1926’da yürürlüğe giren Kanun ise bu 1979 tarihli kanunu feshetmiş olur. Yine aynı yıl İsviçre örneğine uygun olarak kabul edilen Ticaret Kanunu (deniz ticareti ile ilgili hükümler ise Alman Deniz Ticaret Ka-nunu’na uygun olarak hazırlanır) ilk olarak 1850 tarihinde tercüme yoluyla alman Fransız Ticaret Kanunu ve 1861 tarihinde kabul edilen Fransız Ticaret Yargılama Usûlü Kanunu ve 1863’te kabul edilen Fransız kanunlarına dayanılarak hazırlanmış olan Deniz Ticaret Kanununu yenilemiş olur. 1927’de yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Usûlü Kanunu, İsviçre’nin NeuChatel Kantonu’nda 1925 yılında benimsenen aynı adlı kanunun bazı değişikliklerle aktarılmış biçimini oluşturur. 1929 yılında yürürlüğe giren Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanunu 1877 tarihli Alman örneğinden aktarılır. Bütün bunlar ise birer “hukukî aşılama” (191)olarak değerlendirilir. Bu ve diğer bir çok konuda Cumhuriyet kadrolarının fikri önderi Ziya Gökalp’in “Milli hukukun bütün dallarını dinsel etkilerden ve din adamlarının tahakkümünden tamamıyla kurtarmak&#8221; (192)ideali büyük oranda gerçekleştirilmiş olur.</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="wHFIAsLVjy"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/">Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Laikliğin İnşası ve Devrimler -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-1/embed/#?secret=Bl2G4dTo86#?secret=wHFIAsLVjy" data-secret="wHFIAsLVjy" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;133-233</p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Laikleşme ve batılılaşma ilişkisi açısından geçerli olan bu tespitin, laikliğin anlaşılma ve uygulama biçimi için bir standart ölçütü zorunlu kılmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Bundan dolayıdır ki, sonraki sayfalarda ayrıntılı olarak değinileceği üzere, Türkiye’de laikliğin anlaşılma biçimi ve laikliğin inşası Batıdaki ölçütlerinin çok dışında yöntem ve biçimde gerçekleştirilmiştir.</p>
<p><strong>2</strong>. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde laikleşme bütün plan ve uygulamaların temelini teşkil etmiştir. Bu nedenle her zaman laiklik temel ölçüt olmuştur. Konu bağlamında şu birkaç ifadeyi örnek olarak hatırlayabiliriz; “Atatürk&#8217;ün, Kemalizmin altı ilkesi içinde, niçin en çok &#8220;laiklik konusunda duyarlı olduğunu anlamak zor değildir. Laiklik, “devletçilik» dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır &#8220;(Kışlalı, Kemalizm, Laiklik,demokrasi, s.31). Zira, modernist karakterli “bütün toplumsal değişmelerin temel faktörü nü laiklik ilkesinin teşkil ettiği, bu ilke kabul edilmedikçe, sosyal değişmelerden pek çoğunu gerçekleştirilmesinin mümkün olamayacağı yeterince anlaşılmış ve çok akıllı ve planlı bir biçimde laikliğin devlet hayatında egemen olmasına giden yol açılıp temizlenmiştir” Dönmezer, “Atatürk İnkılâpları ve Sosyal Değişme Teorileri”, s. 527). Bu nedenle Laiklik “Türk inkılabının en önemli temel taşı &#8220;(Kaynar, “Laiklik” s. 234) kabul edilmiştir. “Laiklik, toplumumuzun Atatürk&#8217;ün bize vasiyet ettiği ülküyü gerçekleştirebilmesi bakımından temel mihverdir ve temel faktördür. Laiklikten verilecek her taviz Atatürk inkılaplarının açtığı yoldan sapılması sonucunu verecektir&#8221;Dönmezer, “Atatürk İnkılâptan ve Sosyal Değişme Teorileri’, s. 26). “Bizde laikliğin, batı toplumlarına nazaran anlamı ve fonksiyonu kısmen farklı ve daha önemlidir: laiklik sadece devletin temel niteliği olarak kalmamakta ve fakat aynı zamanda batı sosyal sistemine geçişin de temel faktörünü teşkil etmektedir”( Dönmezer, “Atatürk İnkılâpları ve Sosyal Değişme Teorileri”, s. 25). “Mustafa Kemal, gerek partisinin içinde gerekse dışında, farklı ideolojik görüşlere karşı son derece hoşgörülü idi. Ama ödün vermediği tek bir konu vardı: Laiklik(Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s.29). Çünkü ’laiklik ilkesi diğer inkılapların hem tabanı, hem de garantisidir”( Giritli, “Atatürkçü laiklik Anlayışı&#8221;, s.473).</p>
<p>Cumhuriyeti kuran kadrolar, düşündükleri toplumsal dönüşümü sağlamak için laikliği temel kabul ettikleri içindir ki, her aşamada toplumsal değişimi kontrol etmek için laikliği esas ölçü olarak kullanmışlardır. Bununla ilgili olarak sistemin “meşru” unsuru olmalarına rağmen gerek Serbest Fırka ve gerekse Demokrat Partinin kuruluş aşamalarında esas şart olarak laikliğin öne sürülmüş olması manidardır. Fethi Bey’in güdümlü muhalefet olması arzulanan Serbest Fırkanın başkanlığını yürütebilmesi ve istenmeyen sonuçlar gerçekleştiği takdirde sorumlu tutulmaması arzusuyla teminat olarak istediği mektupta “laiklik” temel şart olarak açıklanır Mumcu, “Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Laik- lik&#8221;, s. 524). Demokrat Partinin kuruluş izni de aynı gerekçeye bağlı olarak verilir. Metin Toker’in belirttiğine göre, Partinin kuruluşundan önce İsmet Paşayı ziyaret eden Ba- yar, program hakkında bilgi vererek onay ister. Çankaya’da yapılan İnönü-Bayar görüşmesinde, ağırlıklı olarak “laiklik&#8221; ve “dış politika” üzerinde durulur. Laiklik dahilinde olmak üzere İnönü sorar, “ Terakkiperverlerde olduğu gibi ‘itikadı diniyeye riayetkarız’ diye bir madde var mı?” Bu sorunun cevabı İnönü’yü memnun edecek mahiyette olmak üzere “Hayır Paşam, laikliğin dinsizlik olmadığı var” olunca İnönü’nün cevabı “ O halde tamam&#8221; olur ve izin alınır Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s.81).</p>
<p>Laikliğin önemi gerek 1961 ve Gerekse 1982 Anayasasından da özellikle belirlenir. Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anaya- sası’nın Cumhuriyetin temel niteliklerini belirleyen 2. maddesine göre, Türkiye “laik bir devlettir. Laikliğin bu derece de ön plana çıkarılması ve her şartın ona bağlanması nedeniyle olsa gerek ki, Türkiye’de hoşa gitmeyen her şeyi laikliğe aykırı bulma ve dolayısıyla sisteme yönelik bir saldın biçiminde değerlendirme geleneği oluşmuştur. Hatta öyle ki görüşlerinde dini unsurlar taşıyan bir partinin iktidara gelmesi ve parti liderinin başbakan olması dahi laikliğin dolayısıyla sistemin tehlikede oluşunun işareti olarak algılanır olmuştur. Bu zihniyete bağlı olarak da “laiklik karşıtı” ilan edilen her tavır ve sarf edilen her söz, laikliğin kurtarmaya yönelik bir eylem olarak değerlendirilir hale gelmiştir. Bununla ilgili olarak, kuvvet komutanlarıyla dinî özelliklere sahip bir söylemi dile getiren bir partinin başkanı olan Başbakanın birlikte yedikleri yemekte komutanlardan birisinin rakı istemesi dahi laik eylem olarak değerlendirilebilmiştir. Bu ise bazı yazarlar tarafından düşülen komikliği iğneleyen bir üslûpla ele alınmıştır. Bu konuda söz konusu durumla ilgili olarak Bekir Coşkun’un yazısı örnektir Yazı “Bir Fırt Laiklik” başlığına sahiptir ve şöyle devam eder:</p>
<p>‘’Böylece rakı. laiklik ilkeleri arasında yerini aldı sayılır.<br />
Rakı içme ilkesi<br />
,..<br />
Nitekim gazeteler ve Tv’ler duyurdular;<br />
‘’Erbakana laik tavır&#8230;Paşa rakı içti.<br />
Şeriatçılara anlamlı cevap&#8230; Paşa garsondan rakı istedi..’’<br />
‘’Laiklik güvencede&#8230; Paşa’ya rakı&#8230;’’<br />
Biz o kadar rakı içtik bir faydası olmuş değil. Ama sevilen bir asker olan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın Erbakanın masasında rakı içmesi, rüzgârdan nem kapan Türkiye’de tabii ki önem kazanıverdi.<br />
…<br />
Ne yapacaksın?<br />
Çek bir fırt laiklik.’’ ( Hürriyet Gazetesi, 7/8/1996)</p>
<p>Esasında bu, 1990’ların değişik vesilelerle manipûle edilen kesimlerinin vardığı istisnai bîr durum değildir. Bu durumun bir geleneği vardır ve laik devlet sürekli kendisini tehlikede görmüştür. Bunun sebepleri ise başlı başına bir araştırma konusu olup, böylesi bir araştırmanın ilginç olacağım tahmin etmek ise zor değil. Söz konusu korku belki laikliğin Türkiye şartlarında belirli zorlamalar sonucunda uygulama alanı bulmuş olmasından, belki sivil-asker bürokratların halka yabancılaşmış olmasından belki de dini sürekli kontrol altında tutma arzusunun neden olduğu bir oto-kontrol mekanizmasının sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Şerif Mardin ’in tespitiyle, rejim laikliğe yönelik dirençleri “gericilik”, “hurafe” ve “cehalet’’ olarak niteleme geleneğini hemen hiç terk etmemiştir. Bu tanımlamalar ise hiç bir zaman sosyal bilimlerin kavramları değildir. “Olsa olsa edebi ve hissi kavramIardır”Mardin, &#8216;‘Laiklik İdeali ve Gerçekler”, s. 382). Ancak şurasını ifade edebiliriz ki bu Cumhuriyet Türkiye’sinin bir geleneğidir ve şu iki olay bunun değişik zaman dilimlerinde alınmış sadece iki örneğidir: Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmet Hamdı Akseki’nin Hz Peygamberdin hayatını anlatan kitabı 1943 yılında yayınlandığı zaman soruşturma konusu olur ve İçişleri Bakanlığının kararıyla toplatılır. Toplama gerekçesi, dinî bir atmosfer meydana getirilmesine ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine’’Davut, “Din ve Vicdan Hürriyetinin Siyasal Sistem Açısından Anlamı ve Uygulanması&#8221;, s. 83) zemin sağlamasıdır. Millet Partisi nin 1951’de Beyoğlu’nda toplanan Istanbul il Kongresinde, vefat etmiş olan Parti başkanı için Fatiha okunması teklifi büyük tartışmaların başlangıcını oluşturur. Bir kesim bunun laikliğe aykırı olduğunu ve laikliği tehlikeye sokacağını, irticaya hizmet edeceğini savunarak ısrarla karşı çıkarken, diğer kesim ise bunun laiklikle ilgisi olmadığını Türk örf ve adetlerinin bir gereği olduğunu savunur.Tartışmaların basına yansıyan boyutuyla ilgili olarak bkz Sebilürreşat, C.V, S. 102,Nisan 1951 s. 20),</p>
<p><strong>3.</strong>Tanzimat döneminde laiklik kapsamında değerlendirilebilecek olan ve daha çok yasal alanla ilgili uygulama ve çalışmalar için bkz: Ûztürk, “Tanzimat Hukuk ve Batılılaşma”, s. 29-31; Ortaylı, imparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 121-145; Üçok, Türk Hukuk Tarihi, s. 182-196</p>
<p><strong>4</strong>. Bunun önemli bir istisnası M. Fazıl Paşa’mn 1966 yılında Sultan Abdûlaziz&#8217;e yazdığı mektuptur. Laikliği din-devlet ayrımı manasında kullanımla ilgili olarak önemli bir araştırma için: Çelik, “Türkiye&#8217;de ilk Laiklik Teklifi ve Arka Planı&#8221;, s. 112-115</p>
<p><strong>5</strong>.Türkdoğan, Milli Kültür, Modernleşme ve İslam, s. 107,108</p>
<p><strong>6.</strong>Türkdoğan, Milli Kültür, Modernleşme ve İslam, s. 108</p>
<p><strong>7.</strong>Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, C.I1, s. 363</p>
<p><strong>8</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, c.IH, s.176</p>
<p><strong>9</strong>. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, C.II, s. 363</p>
<p><strong>10</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, c.111, s.176</p>
<p><strong>11</strong>.Tanyu, Ziya Gökalp’in Kronolojisi, s. 154;<br />
Ziya Gökalp&#8217;ten Cumhuriyet kadrolarını etkilemesiyle ilgili olarak Necmeddin Sadık (Sadak) şunları yazar “Devletinin istinadgâhı olan Türk milletine kendi varlığının şuurunu «ererek, ona kendi mukaddes mevcudiyetini hissettirmek için cidali Ziya Gökalp açtı.,.. Ve ilk defa bu memlekette milliyet mefhumunu en saf bir surette tarif ederek ortaya atan Ziya Gökalp Bey olmuştur. Türk milleti ve ona istinad eden Türk devleti, bugünkü feyiz kudretini bu milliyet cereyanından aldı. Ziya Gökalp, Türk güzidelerine “Halka doğru&#8221; diye bir yol gösterirken, aynı zamanda “Garba doğru“ diye bir yol da gösterdi. Bugün Türk inkılabının lağvettiği şer’iye mahkemeleri, medreseler, meşihat hep Gökalp&#8217;in gayri tabiiliklerini ve er geç zevale mahkûm olduklarını ispat ettiği mûesseselerdir“ (Türk Yurdu, 22, Teşrin-i Evvel 1926, s. 376,377) David Hotham’a göre Atatürk inkılaplarının ilham kaynağı Ziya Gökalp&#8217;in fikirleridir (Hotham, The Turks, s. 102,103), Feyzioglu Atatürk’ün Ziya Gökalp’ten etkilendiğine değinir (Feyzioglu, Atatürk ve Milliyetçilik, s. 22-28), Tekin Alp ise Ziya Gökalp&#8217;in her tahayyül ettiğinin Kemalizm tarafından gerçekleştirildigini ifade eder (Tekin Alp, Kemalizm). Bunlara ek olarak aynı görüşler için ayrıca bkz: Enver Behnan Şapolyo’nun Tarihi Materyalizm ve Atatürk ve Ziya Gökalp isimli çalışmaları.</p>
<p><strong>12</strong>. Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, s. 45; Konuyla ilgili olarak Ağoglu Ahmet’in makalesi için bkz: Yağmurdereli, Gökalp’in ölüm Yılında Yazılanlardan Seçmeler, s. 66; Ayrıca bkz: Güngör, “Ziya Gökalp ve “Türkçülükte Din Meselesi&#8221;, s. 274</p>
<p><strong>13</strong>. Ziya Gökalp milli hayat için gerekli gördüğü İslam, esasında sırf İslam olduğu için değil, esasını Durkheim’de bulduğumuz dinin toplumsal yapıdaki fonksiyonu dikkate alınarak dile getirilmiş bir görüş olarak anlam kazanır. Yani önemli olan bir dinin olmasıdır. Bu dinin ne olduğu önem ifade etmemektedir. Bu konuda Ziya Gökalp’in şu ifadesi oldukça önemlidir, “Bütün Türkler Müslüman olduğu için, milliyetimizin esasını yalnız Türklükle Müslümanlık teşkil eder&#8221; (Gökalp, “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?&#8221;, s. 234,235)</p>
<p><strong>14</strong>. Bu yaklaşımı yorumlayan bir değerlendirme için bkz: Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s.124</p>
<p><strong>15.</strong>Bunun en ilginç örneklerinden birisini Falih Rıfkı’da buluyoruz: “Kemalizm aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’an&#8217;ın bir ayetindeki emrini bir başka ayette kaldırmakla hükümlerinin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna nesih diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O’ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslam bilginleri “zamanla hükümlerin değişeceği&#8221; içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı” (Atay, Çankaya, s. 393)</p>
<p><strong>16</strong>. Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, s.297</p>
<p><strong>17</strong>. Yağmurdereli, Ziya Gökalp’in ÖlümYılmda Yazılanlardan Seçmeler, s. 34</p>
<p><strong>18</strong>.Bkz: Gökalp, Ziya, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak</p>
<p><strong>19</strong>. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modem Türkiye, C.ll, s. 365</p>
<p><strong>20</strong>. Güngör, “Ziya Gökalp ve Türkçülükte Din Meselesi”, s. 269 Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,<br />
Köylü anlar manasım namazdaki duânın&#8230;<br />
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur.<br />
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın.<br />
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!<br />
Bir ülke ki toprağında başka ilingözü yok,<br />
Her ferdinde mefkure bir lisan âdet, din birdir.<br />
Meb&#8217;ûsânı temiz, orda Boşolar’ın sözü yok,<br />
Hududunda evlatları seve seve can verir;<br />
Ey Tûrkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!<br />
Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye,<br />
San atına yol gösteren ilimle fen Türk’ündür;<br />
Hirfetleri birbirini daim eder himaye;<br />
Tersaneler, fabrikalar, vapur, tren Türk’ündür,<br />
Ey Tûrkoğlu, işte senin orasıdır vatanın! (Yeni Hayat, S.ll)</p>
<p><strong>21</strong>. Genç Kalemler, C. 11, No: 8, 1327/1911, s.236</p>
<p><strong>22.</strong>Jaschke, Yeni Türkiye’de İslamlık, s. 16; Tanyu, Ziya Gökalp’in Kronolojisi, s. 155</p>
<p><strong>23.</strong>İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, s. 113,114</p>
<p><strong>24.</strong>Metnin orijinali için bkz: Atatürk, Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 7, s.344, 345; Atatürk,Nutuk, C.l, s.431,432: Buraya sadeleştirilmiş hali alınmıştır. Sadeleştirilmiş metnin kaynağı olarak bkz: Onar, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, C.II, s. 112,113</p>
<p><strong>25</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. III, s.76,77; Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 119,120</p>
<p><strong>26.</strong>Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 137</p>
<p><strong>27</strong>. Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 123;<br />
Kazım Karabekir, Milli Mücadele yıllarındaki Mustafa Kemal’i şöyle tanımlamaktadır;“Mustafa Kemal Paşanın bütün İstiklâl Harbi mûddetince dindar görünüşü ve hele zaferden sonra muhtelif yerlerde İslamlığı ve Kuran’ı meth ve sena edişini herkes biliyordu'&#8221; (Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 293)</p>
<p><strong>28</strong>. Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları 1923-1938, s. 386</p>
<p><strong>29</strong>. Turan, “Atatürkçülük’’, s.631</p>
<p><strong>30</strong>.Taner Kışlalı “tepeden inmeci” görüşünü kesin bir dille reddeder. Ancak açıklamaları karşı çıktığı şeyin doğruluğunu ifade eder niteliktedir: &#8220;Kemalist devrimciliğe yönelik bürokratik, tepeden inmeci&#8221; suçlamalarının hiç bir bilimsel yanı yoktur. Mustafa Kemal in dayanmak zorunda bulunduğu toplumsal taban içinde en ilerici güç, asker-sivil bürokrasi idi. O günün Anadolu&#8217;sunda, bu kesimden daha ileri niteliklere sahip bir toplumsal sınıfın varlığını kim ileri sürebilir?&#8230; “Tepeden inmecilik suçlamaları&#8230; saçmadır. Son çözümleme de “karşı-devrimci&#8221; bir tutumdur. Çünkü tepeden değil tabandan bir hareketin oluşması için yüzyıllarca geçmesini beklemek anlamını taşı maktadır.. Tarihte&#8221;kansız devrim&#8221; yoktur. Olamaz da! Ama Türk Devrimi, Mustafa Kemal’in olağanüstü kişiliğinden ve “halkçı&#8221; niteliğini öne çıkarmasından dolayı, tarihin tanıdığı en kansız devrimdir&#8230; Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yürütürken dayandığı en büyük güç, kuşkusuz ki ordu idi. Ama ülkeyi &#8220;orduya dayanarak&#8221; yönetmedi. Kemalizmi, ordunun eğilimlerine göre biçimlendirmedi. Kafasındaki devrim için “ordunun desteği&#8221;ni sağladı, o kadar!&#8221; (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 53-55,58)</p>
<p><strong>31</strong>. Parla. Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 201</p>
<p><strong>32</strong>.Tarihin durdurulup sıfırdan başlatılabileceğine inanan aksiyoncu ve voluntarist Kemalist tarih anlayışına göre, gelenekteki beğenilmeyen blok çekilip atılabilir, öteki iki blok (eş-değerli) bir Tûrk-Batı sentezi yapılabilir (Sembolizmi: Eti Bank) ve yeni devlet yeni toplum, yem insan tek-partinin ve şeflerin rehberliğinde yaratılabilir (Parla, Türkiye&#8217;nin Siyasal Rejimi, s. 201).</p>
<p><strong>33</strong>. Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 202</p>
<p><strong>34</strong>.Irmak,Atatürkçülüğün İlkeleri- İnkılâpların Fikir Temelleri-, s. 502</p>
<p><strong>35.</strong>Lewis, Modem Türkiye’nin Doğuşu, s. 408; Turan, Cumhuriyet Tarihimiz, s. 78-80; Özbudun, “Atatürk ve Laiklik&#8221;, s. 431</p>
<p><strong>36</strong>.Berkes, “Atatürk ve Laikliğin İki Kaynağı&#8221;, s. 166,167</p>
<p><strong>37</strong>.Bkz: Tunçay, T.C.&#8217;de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 222; Sarıbay, Türkiye&#8217;de Modernleşme Din ve Parti Politikası, s. 74,75</p>
<p><strong>38</strong>.Giritli, “Atatürkçü Laiklik Anlayışı&#8221;, s. 477</p>
<p><strong>39.</strong>Giritli, “Atatürkçü Laiklik Anlayışı&#8221;, s. 473</p>
<p><strong>40</strong>.Giritli. “Atatürkçü Laiklik Anlayışı&#8221;, s. 474</p>
<p><strong>41</strong>.Atatürk, Söylev ve Demeçler,C.I, s.211,212;<br />
Bunların Meclis kürsüsünden yapılmış ve orada kalmış bir konuşma olmadığını, aksine, bir felsefeyi yansıttığım göstermesi açısından sonradan bu söze yüklenen işlev dikkat çekicidir; “Hatta din bile &#8220;gayri milli” olduğu, “uluslar arası” bir nizam ifade ettiği için yadırganıyordu. Uygarlığın, bütün ileri memleketler için müşterek vasıflarında bile şüpheli noktalar seziliyordu. Daha sonraları bu kompleks: “Biz bize benzeriz&#8221; şeklinde bir formülde buldu. Bu slogan, şenlik, bayram günlerinde büyük kırmızı bezler üzerine beyaz harflerle yazılır, sokaklara asılırdı. Bir gün Halk Partisi Genel Sekreteri [Saffet Arıkan] bizim bize benzeyişimizi daha elle tutulur bir şekilde şöyle anlattı: “Azizim! Türkiye bir yumurtaya benzer. Her şeyimiz bu yumurtanın içindedir. Bu içerideki şeylerin dışandakilerle hiçbir ilişkisi yoktur. İnkılâplarımız, davalarımız hep bu yumurtanın içinde&#8221;. O bunları söylerken samimiydi ve şeflerinin inandığı bir insandı” (Aydemir, Suyu Arayan Adam, s. 459).</p>
<p><strong>42</strong>.İpekçi, “İnönü Atatürk’ü Anlatıyor”, s. 37</p>
<p><strong>43</strong>.Tunaya, Tarık Zafer, “lslâmcılık Akımı&#8221;, s. 235</p>
<p><strong>44</strong>.Giritli, “Atatürk Cumhuriyetinin Laiklik İlkesi”, s. 56</p>
<p><strong>45</strong>.Cengiz, Türkiye’nin Batılılaştırılması, s. 72</p>
<p><strong>46</strong>.Sarıbay, Türkiye&#8217;de Modernleşme Din ve Parti Politikası, s. 35</p>
<p><strong>47</strong>.Ozbudun, “Atatürk ve Laiklik”, s. 431;<br />
Ancak ne garip ve ilginçtir ki, Özbudun, İslâm’ın özelliklerini açıklayan bu ifadelerinin bir kaç sayfa sonrasında bizzat kendisinin de açıkladığı bu İslâmî esaslara sahip olanları “Fundementalist&#8221; olarak niteleyip, onların İslâm’ı açıklama ve anlayışlarının çizgi dışı olduğu kanaatini oluşturacak ifadeler kullanır: “Küçük bir azınlığı oluşturan bazı köktenci (fundamentalist) îslâmcı akımlar, Islamiyeti inanç ve ibadet hükümlerinin yanında, tüm sosyal ilişkileri, devlet ve hukuk düzenlerini de belirleyen bütüncül bir dünya görüşü olarak algılamakta halâ ısrarlıdırlar” (Özbudun, “Atatürk ve Laiklik&#8221;, s. 438).</p>
<p><strong>48.</strong>Tanör, Kuruluş Üzerine 10 Konferans, s. 131,132</p>
<p><strong>49</strong>.Giritli, “Atatürk Cumhuriyetinin Laiklik İlkesi&#8221;, s. 56</p>
<p><strong>50</strong>.Pratik olarak yaşanan bu çatışmayı dile getirmesi açısından bkz: Hafızoğulları, “Türk Hukuk Devrimi ve Laiklik&#8221;, s. 668</p>
<p><strong>51</strong>.Bu imkânsızlığın, son zamanlarda, toplumun laik, fakat bireylerin dindar/dine göre kalarak çözüleceğine ilişkin tezler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerin daha çok dini referans aldığını söyleyen kesimlerden gelmesi ilginçtir. Bu noktada Cumhuriyet seçkinleri, bütün karşıtlıklarına rağmen, İslam gerçeğini daha doğru kavramışlardır. Çünkü, toplumun laik bireyin dindar olabileceği tezi, toplumun laik kılınmasıyla dinin toplumsal yönünün nasıl budanacağı, etkisizleştirileceğe sorusuna cevap verememektedir; bu ise tezin temel- sizliğini göstermesi açısından son derece önemlidir.</p>
<p><strong>52</strong>.Bkz: Toktamış Ateş’in 30,6,1994 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki makalesine.</p>
<p><strong>53</strong>.“Yalnız devleti değil, toplumu ve kişiyi de yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan Türk laikliği, bu özelliğiyle köktenci (radikal), ve militan karakterlidir. İslam aynı zamanda bir devlet ve dünya diniydi ve bütüncüldü. Kemalist devlet de toplumu bütünüyle yeniden yapılandırmak istiyordu. Bu nedenle, din karşısındaki luzumu uzlaşmacı değil, devrimci Fransa benzeri çalışmacı oldu. Dini, devlet ve toplum katından vicdan ve mabetlere itmeyi, kişi ile Tanrıı arasında kutsal bir ilişkiye dönüştürmeyi (1928 Anayasa değişikliği gerekçesi) amaçlıyordu. Böylece, “dinin kişiselleştirilmesi’ işlevini yüklendi&#8221; (Tanör, Kuruluş Özerine 10 Konferans, s, 153, 154).</p>
<p><strong>54.</strong>laikliğin Türkiye şartlarına uygun anlam ve biçime kavuşturulması çalışmaları, Türkiye&#8217;nin sahip olduğu ve Batı toplumlarından farklı özellikleri nedeniyle, dünden bugüne değişmeyen bir özellik olmuştur. Yapılan laiklik tanımlamaları, bazen öyle olmuştur ki, laikliğin aslıyla ilgisi kalmamıştır. Çünkü &#8220;özel şartlan&#8221; gereği laikliğin Türkiye’ye “uydurmak’’ gerekmiştir. Aşağıdaki tanımlar bu konuda bazı Örnekleri teşkil etmektedir: Atatürk&#8217;ün Türk toplumu için öngördüğü laiklik, sadece dinin politika dışı tutulmasından, din İşleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından ibaret değildir. Atatürkçü düşünceye göre, düşünce, bilim, sanat ve davranışlar laik bir anlayışla özgürleşmelidir. Atatürk&#8217;ün öngördüğü laiklik bu özgür yapıyı, kısaca aklın özgürlüğünü amaçlar&#8221; (Ilhan, &#8220;Türk Çağdaş- Uyması&#8221;, s. 15).</p>
<p>&#8220;Lâiklik, her şeyden önce, toplumun üyelerince benimsenmiş olan din veya dinlerden bağımsız bir doğal ahlâk sisteminin varlığını gerektirir. Böyle bir ahlâk sisteminin ilkelerini belirleyen, aşkın bir güç ya da toplum üstü bir otorite değil, onu uygulamaya kararlı bireyler topluluğudur.. Kısaca lâiklik, teolojik ve metafizik mutlaklara karşıdır.’’( Ergil, “Atatürkçü Düşüncenin Temeli: Laiklik&#8221;, s.250).</p>
<p>&#8220;Laiklik’’ aklın iman karşısında özgürleştirilmesidîr. Laik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzenidir&#8221; (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 29).</p>
<p>Murat Belge &#8220;Laiklik, en temel öğelerine indirgediğinizde, bir otorite ayrışması demektir der. Fakat hemen arkasında bu teoriğin Türkiye’deki pratiğini de açıklar; Türkiye de laiklik, Batıda zamanla kazandığı anlama uygun bir biçimde, bir otorite ayrışmasına tekabül eden bir ilke olmadı. Hatta, belki bir &#8220;ilke&#8221; dahi olamadı&#8230; Bir ilke dahi olmadı derken, Türkiye&#8217;de laikliği bizzat uygulayan kesimin, laiklikten önce, ciddi bir otorite ayrışması mantığına yabancılığı olgusuna dayanıyorum. Bu kesim, geleneksel monolitik otorite mirasını devralmıştı ve laikliği otoriteyi ayrıştırmaktan çok kendi otoritesini pekiştirmek amacıyla uyguluyordu.’’ (Belge, 12 Yıl Sonra 12 Eylül, s. 156-158).</p>
<p>&#8220;Laik devlet; devlet ve din işlerinin tamamen ayrıldığı, devletin, vatandaşların dini inanç ve İbadetlerine hiçbir şekilde müdahale etmediği, devlet yönetiminin de din kurallarına bağlı ve dini kuruluşların etkisinde olmadığı bir yönetim sistemidir&#8221; (Özbudun,Laiklik (Panel), s.243).</p>
<p>&#8220;Türk inkılabının en önemli temel taşı olan laiklik kavramı, dinin dünyevi işlere karıştırılmayarak toplum sorunlarının çözülmesinde akıl, bilim ve modernleşme prensiplerinin mürşit olması esasını kapsar. Bu suretle devlet işleri din kurallarından tamamı ile ayrılmış olur&#8230; Laik devlet dine bağlı bir devlet değildir, amma din düşmanı bir devlet de değildir. Asla vatandaşlarına dinsizlik propagandası yapmaz. Yalnız dinin inanç ve ibadete hasredilerek, dünya işlerinin dünyevi iktidarlar tarafından akim ve bilimin ışığında düzenlenmesini gerektirmeyi amaçlar&#8221;(Kaynar, Lâiklik (Panel), s. 234).</p>
<p>&#8220;laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil, düşünce özgürlüğünün güvence altına alınmasını da öngörmektedir. Bu özgürlüğün başında da, dinsel düşünce yani inanç özgürlüğü gelmekiedir.’’BursalıogIu, Cumhuriyct-Lâiklik*Eğitim Üzerine&#8221;s,379)<br />
“Laik bir demokrasinin temeli,&#8221;düşünme&#8217; ve “düşündüklerini açıklama’’ özgürlüğüdür&#8230;Laikliğin amacı,farklılıklara saygıyı yerleştirerek, insanları inançlarında özgür bırakmaktır- (Ateş, Laiklik, s.135, 251).<br />
&#8220;Laik olduğunu söylemek, ‘‘ben kimsenin inanç ve düşüncelerine karışmıyorum; kimse de benim inanç ve düşüncelerime karışmasın,devlet bunu sağlasın“ demektir, &#8220;Devlet benim din ve vicdan özgürlüğümü güvence altına alsın.’’ demektir&#8230; &#8220;Ben laik delilim’ demek. &#8220;Ben kendi inancımı sana zorla, ya da seni ikna ederek kabul ettireceğim ve eğer kabul etmezsen, seni toplumun dışına söneceğim demektir&#8221;(Ateş, Laiklik, s.24,25).<br />
&#8220;Esasen lâiklik dinsizlik demek değildir. Lâikliğe göre herkes İnancından ve İbadetinde hürdür. Bundan dolayı kimse kimseyi kınayamaz&#8230; Dileyen ibadetini huzur içinde yapmaya devam etmiştir..&#8221;(Çubukçu, “Din ve Lâiklik&#8221;, s. 303,304,305).<br />
&#8220;Layiklik, bazı çevrelerin kasıtlı hiçimde belirttiği gibi, dinsizlik değildir. Tam tersi, laylklik, din özgörlüğünü saglar&#8221;(Mumcu, Atatûrkçülûk&#8217;te Temel İlkeler, s. 134).</p>
<p><strong>55.</strong>Örnek olarak bkz: Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 134,135; Özbudun,&#8221;Atatürk ve Laiklik&#8221;, s. 431;<br />
Bu konuda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirelin 1999 yılında &#8220;Türk Müslümanlığı&#8221; inşa etme girişimi önemli bir örnektir. Demirelin girişimi “Cumhurbaşkanı Demirci, İslamiyet&#8217;le ilgili tartışmalara yön verecek önemli bir din projesi hazırlatıyor. Demirci proje ile “Cumhuriyet-Laiklik ve Islâm&#8217;ın&#8221; bağdaştırılabilirligini gerekçeleriyle ortaya koymayı tasarlıyor&#8221; açıklamasıyla kamuoyuna duyurulur (Hürriyet, 1 Kasım 1999). Haberde projenin ayrıntısı şöyle açıklanır: &#8220;Demirci, bu çalışması üzerinde yaptığımız sohbete, önce İslam Dini&#8217;nin dünyevi konulara ilişkin geniş hükümler getirdiğini hatırlatarak başlıyor: “İslam, dünya ahvalini tanzim etmiştir. Bunu tanzim ederken bir kısım hususların devlet tarafından, bir takım hususların da kişiler tarafından yapılmasını öngörmüş ve neticede yanlış hareketlere cezalar getirmiştir. Cumhuriyetle birlikte ise bunların bir kısmını yeni kanunlarla tanzim etmek zarureti doğmuştur. Ancak böyle olması, İslam’ı, bir kişinin Müslüman olmasını değiştiren şeyler değildir. Zaten devir değişince ahkam da değişiyor.&#8221;</p>
<p>İşte bu noktada tartışma, lslamiyetin geleneksel yorumunu yapan çevrelerin, Kuran&#8217;ın, yani Allah&#8217;ın gönderdiği vahiylerin bir bütün oluşturduğu, bu bütünün bozulamayacağı, bu çerçevede pozitif hukuk öne sürülerek Kuran&#8217;daki bazı hükümlerin geçersizliğinin öne sürülemeyeceği yolundaki görüşleri üzerinde çıkıyor. Demirel, önce bu tartışmanın yalnızca İslam alemi değil, Hıristiyan aleminin de sorunu olduğunu hatırlatıyor: &#8220;Gerçi, Hıristiyanlık dünyayı çok fazla tanzim etmemiştir, ama Avrupa&#8217;da yüzlerce savaş olmuştur. Din her şeyi idare edecektir, devlet dinin bir parçası olacaktır diyenler olmuştur. Hayır, din-devlet ayrı olacak diyenler olmuştur. Ve neticede dinin ayrı, devletin ayrı olacağı yere gelinmiştir, örneğin, İngiltere’de din, yani Anglikan kilisesi neredeyse devletin bir parçasıdır. Keza Fransa’da bu iki alan kesin birbirinden ayrıdır.” Demirel, tartışmayı Cumhuriyete getirdiğinde &#8220;problematiği” şöyle ifade ediyor: “Problematik şu: Cumhuriyet Devrimi bir nizam getirmiştir. O günkü Meclis üyelerinin büyük bir kısmı, din uleması olanlar da dahil, bunu İslam’la bağdaştırmışlardır. Cumhuriyet, örneğin kadın hukuku ile ilgili yeni şeyler, örneğin monogomiyi, tek eşliliği getirmiştir. Ceza ve miras hukukunda bir takım şeyler getirmiştir.</p>
<p>Ama unutulmaması gereken nokta şudur; Çağdaş kanunların ceza saydığı hususların tümü zaten dinin de yaptırıma bağladığı hususlardır.&#8221; Cumhurbaşkanı, bir taraftan pozitif hukukun, bir taraftan da vahiy yoluyla gelmiş olan Kuran’daki hukuk kurallarının bir arada varolabilmesini mümkün görüyor mu? Demirel, “Mümkün değildir&#8221; dedikten sonra ekliyor: “Tek hukukluluk dışında bir yol olamaz. Türkiye&#8217;nin tek hukukluluktan yana hiçbir zararı olmamıştır. Aksine 75 senedir bunlar yerleşmiştir. Çok hukukluluğu arzu etmenin yaran yoktur. Türkiye&#8217;de tek hukukluluktan dolayı bir şikayet yoktur. Yani birden fazla eş almak istiyorum gibi ihtiyaçlar yoktur. Benim inancıma göre, &#8216;Allah birdir ve Muhammed onun resulüdür&#8217; dedikten sonra mesele başlar. Ondan sonra ne kadar iyi hareket edebiliyorsanız o kadar iyi hareket edilebilmesi zannederim herkesi hoşnut edecektir. &#8221; Demirel, Cumhuriyetle getirilen ve doğrudan Kuran’da düzenlenmiş konuların ilgi alanına giren ayetlerin sayısını “230 dolayında&#8221; veriyor: “Bunlar doğrudan Kuran&#8217;nı ukubet (ceza) ve muamelat dediğimiz bölümlerine ilişkindir. Bunlarda belli yanlışlara belli cezalar getirilir ve mirastan evlenmeye kadar pek çok şey düzenlenir. Cumhuriyet gelen yasalar iman ve güzel ahlâka dokunmamış, sadece ukubette ve muamelatta değişiklikler getirmiştir. Yani bugünkü hukuk, Kuran’ın getirdiği 230-232 ayetin yerine başka kurallar koyuyor. Ama Kuran da onları cezasız bırakmamıştır. Arada sadece yöntem farklılığı vardır.”</p>
<p>Demirel, bu noktada “Söz konusu 230 ayetin uygulanabilirliği nedir?” sorusuna şu karşılığı veriyor: “Bu ayetleri aynen uygulamak yok. Bunun yerine pozitif hukuk uygulanıyor. Devrim bunu derken ‘ben dine aykırı bir şey yapmıyorum. ayrıca dinin müsaade ettiği bazı şeylere de müsaade etmiyorum‘ diyor. Yani bugün poligamiyi (çokeşlilik) savunamazsınız- Cumhuriyet, ‘Dine dayanan çok hanımlılığa müsaade etmiyorum’ diyor. Hiç kimse de çıkıp “niye böyle diyorsun, din buna müsaade ediyor” demiyor.” Cumhurbaşkanı, “Ortodoks”, yani kendi ifadesiyle ‘katı&#8217; din adamlarının Kuran’ın katı yorumu dışındaki yorumlarını kabul etmediklerine dikkat çekerek, şu karşı görüşü getiriyor: &#8220;Zaman değişmiştir. Zaman değişince, hüküm de değişmiştir. Bu mecelle kaidesidir. Sonra din, Müslüman olma şartlarını, diğer kurallara bağlamış değildir. Yani, din Ku- ran’ın bütün kurallarına uyulmasına ister, fakat bu kurallardan bir kısmına uyutmuyorsa &#8211; ki bunların bir kısmına modern hayatta uyulamıyorsa- din onu dinsizlik, yani İslam dışı saymıyor. Oradan günah doğuyorsa o günahı affetmek Allah&#8217;ın işi. Veya günah halinde telakki etmek yine Allah’ın işi.”</p>
<p><strong>56</strong>. Kur’an-ı Kerim, Yusuf Sûresi 12/40</p>
<p><strong>57.</strong>örnek olarak bkz: Maide Sûresi 5/44; Kehf Sûresi, 18/26</p>
<p><strong>58</strong>.Sarıbay, Türkiye’de Modernleşme Din ve Parti Politikası, s. 72,73; Ayrıca bkz: Dursun, &#8220;Şeyhülislamlık’tan Diyanet İşleri Başkanlıgı’na”, s.22</p>
<p><strong>59.</strong>Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 143</p>
<p><strong>60</strong>.Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 19</p>
<p><strong>61</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s. 98</p>
<p><strong>62</strong>. “İslâmlığı yukarıda belirttiğimiz gibi, akla uygun bir din kabul edersek, o zaman devlet yaşamından çekilip sadece insanın vicdanında egemen olmasını benimseyeceğiz. (Mumcu, Atatürkçûlük’te Temel İlkeler, s. 134)</p>
<p><strong>63</strong>.Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s.131</p>
<p><strong>64</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.l, s.389</p>
<p><strong>65</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s.47</p>
<p><strong>66</strong>.Kocatûrk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 193</p>
<p><strong>67.</strong>İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazılan, s. 56</p>
<p><strong>68</strong>. Atatürkçülük, C.III, s. 236</p>
<p><strong>69</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. III, s. 255,256; Ayrıca bkz: Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi, s. 139</p>
<p><strong>70</strong>.Tarihler son derece önemlidir. Çünkü dini yeniden tanımlamasını tedrici bir süreç takip ettiği ve ancak 1930’lu yıllarda İslâm’ı vicdan konusu olarak ele alan ve vicdanla, ibadet haneyle sınırlayan tanımlamalara rastlandığı anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>71</strong>. Jaschke, Yeni Türkiye’de İslâmlık, s.96</p>
<p><strong>72</strong>.Jaschke, Yeni Türkiye’de İslâmlık, s. 97</p>
<p><strong>73</strong>. Yarın, 22 Haziran 1931</p>
<p><strong>74</strong>. Feyzioglu, “Laiklik (Panel)”, s. 223</p>
<p><strong>75</strong>.Giritli, “Atatürk Cumhuriyetinin Laiklik ilkesi”, 56,57</p>
<p><strong>76</strong>. Tüzûn, “Atarürk İnkılaplarında Laiklik”, s. 27,28</p>
<p><strong>77</strong>. Giritli, “Atatürkçü Laiklik Anlayışı”, s. 476</p>
<p><strong>78</strong>. Atay, Çankaya, s.393</p>
<p><strong>79</strong>.Özbudun, “Atatürk ve Laiklik&#8221;, s. 431</p>
<p><strong>80</strong>.Savaş, “Atatürkçü İdeoloji ve Çağdaş İdeolojiler&#8221;, s. 338</p>
<p><strong>81.</strong>Basar , Atatürk&#8217;le Ûç Ay ve 1930&#8217;dan Sonra Türkiye, s. 27</p>
<p><strong>82</strong>. Dönmezer, &#8220;Toplumsal Değişme ve Atatürk İnkılapları&#8221;, s. 528</p>
<p><strong>83</strong>. Mumcu, “Cumhuriyetin ilk Dönemlerinden Laiklik&#8221;, s. 521</p>
<p><strong>84.</strong>Heper, Bürokratik Yönetim Geleneği, s.92</p>
<p><strong>85</strong>.Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 87, 88</p>
<p><strong>86</strong>.Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 91, 92</p>
<p><strong>87</strong>. Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 189</p>
<p><strong>88.</strong>Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 93</p>
<p><strong>89</strong>. Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 96</p>
<p><strong>90</strong>. İnönü, Hatıralar, C. II, s. 209;<br />
Yakup Kadri, o günün anlayışını Ankara isimli romanının kahramanlarından birisi olan Hakkı Beyin şahsında şöyle anlatır: “Eski Milli Mücadelecilerden bazıları gibi Hakkı Bey için dc kıyafet değişiminden sonra milli dava adeta böyle bir mondenlik (şıklık) iddiası şekline girmişti. Bir Avrupalı gibi giyinip süslenmek, bir Avrupalı gibi dans etmek, bir Avrupalı gibi yaşayıp eğlenmek&#8230; (Karaosmanoğlu, Ankara, s. 112).</p>
<p><strong>91</strong>. Medeni Kanunun gerekçesinden. Bkz: Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. III, s. 257</p>
<p><strong>92</strong>.Kinross, Atatürk, s. 482</p>
<p><strong>93</strong>. Esasen bu durumun bir başka açıdan benzeri İzmir’in yunan işgalinden kurtarılışı sonrasında yaşanır. Maiyetiyle birlikte İzmir’e gelen Mustafa Kemal, İzmir’e girmeden Belkahve’de mola verir. Mola verdikleri yerdeki kahvehane sahibi misafirlerine ikram etmek için hareket geçer. Fakat asıl amacı sürekli ismini duyduğu “milli kahramanı&#8221; görmektir. Mustafa Kemal&#8217;i görünce ve özellikle konuşmasını duyunca şaşırır, çünkü o sert sesli iri yarı birisiyle karşılaşacağını düşünmektedir. Şaşkınlığını belli etmeden ne arzu ettikleri arzu ettiklerini sorar. Mustafa Kemal kahve ister ancak kahvesi şekerli olmalıdır. Bu istek karşısında kahveci dayanamaz; “Olmadı Paşam!” der, “Sesin tamam ama kahveyi şekerli içmen olmadı!” Çünkü kahvecinin “milli kahramanı” acı kahve içecek birisidir; şekerli/tatlı kahve içmek kadınlara, çocuklara özgü bir şeydir.</p>
<p>94.Kastamonu&#8217;dan başlatılan devrimin halka kabulünde izlenen yöntem de ilginçtir, gerçekleştirilen değişimin mahiyetini anlayamayacağı veya tepki göstereceği düşünülen halka, giyilen Avrupa! kıyafetlerin ne kadar tasarruflu olduğu açıklanır. Bu amaçla topluluğun içindeki bir terziye şalvar ve çakşır giymiş birisi gösterilerek kendisinin giydiklerinin mi yoksa o adamın giydiklerinin mi daha ucuza maloldugu sorulur. Cevap bellidir. Cevap alınınca halka sonuç bildirilir; “Yal Gördünüz mü? Bu adamın sırtındaki gibi bir elbise yerine kendinize iki kostüm yaptırabilirsiniz” (Kinross, Atatürk, s. 483).</p>
<p><strong>95</strong>. Kinross, Atatürk, s. 481.482; Atay, Çankaya, s. 434</p>
<p><strong>96</strong>. Atay, Çankaya, s. 432</p>
<p><strong>97</strong>. Mumcu, Türk Devriminin Temelleri, s. 161; “Şapka bir başlık taklidi değil, tefekkür inkılabının bir sembolü idi” (Atay, Çankaya, s. 435)</p>
<p><strong>98</strong>. Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 145</p>
<p><strong>99</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s.234,235</p>
<p><strong>100.</strong>Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s.99,100,105</p>
<p><strong>101</strong>. Bkz; Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 353, 364</p>
<p><strong>102</strong>. O günlerde istiklâl Mahkemesinde yargılanan Şevket Süreyya, şapka ile ilgili bir hatırasını anlatır ve yaşanan süreci tahlil eder:<br />
“Biz mahkeme binasına girince evvelâ alt kat sahanlığında veya odaların aralığında bir yerlerde oturtulduk. Yukarıda bir takım hareketler oluyordu. İnenler, çıkanlar, getirilenler, götürülenler vardı. Fakat bir aralık yukarda kopan bir gürültü, bütün hareketleri durdurdu. İri yan, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor, tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu: “Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Babanda mı şapka giyerdi? Anandan mı şapkalı doğdun?&#8221;</p>
<p>Sonra sözler, muameleler daha da serileşti. Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye halâ hıncını alamıyordu. Basamakların başında boyuna bir takım küfürler, ağır tabirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını gûçbela toparlayan genç kendisini sokağa attı. Artık bu tabirleri işitmeyecek kadar uzaklaşmıştı. Bu genç bir gazeteci idi (Hikmet Şevki). Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı, fakat bazı atılganların şapka giyebildiği günlerdi. Bu genç gazeteci de başına hasır bir şapka geçirmiş ve mahkeme binasına haber derlemek için şapkayla gelmişti&#8230; Aradan bir zaman geçti. Gene mahkemeye çağırıldık. Mahkemeye çağırıldığımız gün aynı yol nizamı tertiplendi. İstiklal Mahkemesinin iki katlı kerpiç binasına girdiğimiz zaman, evvelâ gene aynı sahanlıkta, aynı tahta sıralara oturtulduk. Yukarıda gene aynı hareketler, getirilenler, götürülenler vardı. Bir aralık üst sahanlığın başında aynı iri yapılı üye göründü. Fakat şimdi başında bir hasır şapka vardı. Mahkeme salonundan çıkarılan bir hükümlü grubunun merdivenlerden indirilmesine nezaret ediyor, bir sıra emirler veriyordu. Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin Fatih Müderrislerinden Atıf Hoca] başında fes ve sarık vardı. Cüppeli ve kıyafeti temizdi. Suçu o sıralarda yayınlanan Şapka Kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç bir takım ithamlarla da karışınca mahkemede en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu (Aydemir, Suyu Arayan Adam, 399,400,404).</p>
<p>Falih Rıfkı, Şevket Süreyya&#8217;nın bu anlattığı olayın doğruluğuna şahitlik yapar ve şunları yazar: &#8216;İlk havadisi (Şapka Devriminin başlatıldığını! duyar duymaz başına şapka giyerek İstiklâl Mahkemesine geldiği için “Vakit&#8221; muhabirini huzurundan kovan ve hapsettirmeğe kalkışan rahmetli Afyon Milletvekili Ali Bey de, şapkası ile (Mustafa Kemal’i karşılayanlar arasında idi” (Alay, Çankaya, s. 434).</p>
<p>Şevket Süreyya’nın ve Atay’ın yaşananlardaki çarpıklıkları ortaya koyan bu açıklamaları, Şevket Süreyya’nın kendi şahsında açığa çıkan bir başka çarpıklık biçiminde devam eder. Fatih Müderrislerinden Atıf Hocanın Şapka Kanununa muhalefetten idamla cezalandırıldığı duruşmadan sonra, kendi duruşmaları için mahkeme salonuna giren Şevket Süreyya’nın yaşadıkları şunlardır: “Bizim muhakememiz sırasında da önce her şey iyi gidiyordu. Başkan (Ali Çetinkaya sakindi, her zaman hiddetli aza sağında oturuyordu. Savcı, daracık mahkeme odasının bir köşesine şöylece ilişmişti. Başkan suallerim soruyordu. Fakat cevaplarım arasında ben. bir miladi tarih kullanınca birden iş değişti. Başkanın yüzü karıştı. Kaşları çatıldı. Başı kıpkırmızı oldu. Hiddetinden titriyordu. “1923 ne demek?&#8221; diye bağıdı. 1923 de ne oluyormuş? Babalarımız da bu tarihi mi kullanırdı? Bizim tarihimize ne olmuş ki? Bunları nereden çıkarıyorsunuz? Sonra daha bir çok şeyler söyledi. Başkanın gazaba geldiğini görünce, sağındaki aza hemen vaziyetini değiştirdi. Kürsüye abandı. Hatta dirsekleri üzerine kalkar gibi oldu. Kendine hemen oracıkta bir iş düşüp düşmediğini sorar gibi başkanın yüzüne bakıyordu. Fakat o sıra sağanak böyle geçti.</p>
<p>Bir zaman sonra da Türkiye’de miladi tarih kabul edildi. Ve eski tarihi kullanmak yasak oldu. Fakat asıl gürültü, celsenin sonunda alevlendi: Başkanın suallerine cevap veriyordum. Bu cevaplarım arasında bir de “inkılap” kelimesi geçti. Bu sefer başkan hakikaten kızdı. Kan yüzüne öylesine hücum etti ki, ağzından kelimeler zorlukla ve insicamsız çıkıyordu. “İnkılap mı? Ne demek mugalâta? İnkılap bitti.Bu memleket inkılabını bitirdi! Artık yapacak inkılap yok! Ne demek inkılap? Hepsi hayal, hepsi saçma&#8230;&#8221; Başkanın kızdığını gören aza yerinde duramıyordu.Yapılacak işlerin hemen oracıkta niçin yapılmadığına bu lafların neye uzatıldığına şaşıyor gibi gibi bir hali vardı.’’( (Aydemir, Suyu Arayan Adam,s.405-406)</p>
<p><strong>103</strong>.Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler. s. s. 156-157</p>
<p><strong>104.</strong>Hakimiyetti Milliye, 16 Kanûn-u sâni 1926</p>
<p><strong>105</strong>.Hakimiyetti Milliye, 3 Şubat 1926</p>
<p><strong>106</strong>.Hakimiyetti Milliye, 4 Şubat 1926</p>
<p><strong>107</strong>.Gentizon, Mustafa Kemal ve Ulutan Doğu, s. 107</p>
<p><strong>108</strong>. İstiklâl Mahkemesinde yargılanan ve 1925-26 yıllarında hapis yatan Şevket Süreyya&#8217;nın o döneme ilişkin tespitleri şöyledir: &#8220;Normal ölçülere göre mütalaa edildiği zaman, bu adamların çoğu elbette ki ölümü hak eden birer suçlu değildiler. Bunlar, birer suçlu olmaktan ziyade, yerleşmek kaygısında olan bir inkılabın zaruri ve temsili birer kurbanıydılar&#8230; Hücrelerin, odaların sakinlen boyuna değişiyordu. Memleketin, toplum tabakalarının bütün davaları bu koridordan bir sel gibi akıp gidiyordu. İktidar ve siyaset düşkünlerinin, eski nazırların, sabık kahraman ve şimdiki hainlerin, irtica veya saltanat davası güdenlerin, şeyhlerin, mütegallibenin, beylerin ve eşkıyanın bütün zaaflarıyla teşhir edilerek bu geçitten kafile kafile akışlarını görmek, insanda garip düşünceler uyandırıyordu.&#8221; (Aydemir, Suyu Arayan Adam, s. 411, 413).</p>
<p><strong>109</strong>. özkaya, &#8220;Atatürk Biyografisinden Sayfalar II&#8221;, s. 536</p>
<p><strong>110</strong>.Bkz: Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 100-106</p>
<p><strong>111.</strong>Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s.105</p>
<p><strong>112.</strong>Atatürk, Söylev ve Demeçler, C. II, s. 43,45, 154, 211</p>
<p><strong>113</strong>.Göksel, &#8220;Atatürk ve Kadın Haklan&#8221;, s. 221</p>
<p><strong>114</strong>.Gönûlal, “Atatürk inkılabının Gerekçesi&#8221;, s.903</p>
<p><strong>115.</strong>İnan, &#8220;Çağdaşlaşmada Kadın Hakları&#8221;, s. 331,332; Göksel, &#8220;Atatürk ve Kadın Hakları”, s. 231</p>
<p><strong>116</strong>. Özkaya, “Atatürk Biyografisinden Sayfalar II&#8221;, s. 533; Doğramacı, “Cumhuriyet Döneminde Türk Kadını”, s. 115</p>
<p><strong>117.</strong>Özkaya, “Atatürk Biyografisinden Sayfalar 2, s. 537; Örnek olarak bkz: Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.2, s.151-157;Cumhur, “Türk Kadınıyla İlgili Sorunlar&#8221;, s. 719,731; Lewis,Modem Türkiye&#8217;nin Doğuşu, s. 68</p>
<p><strong>118</strong>.Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 141, 142</p>
<p><strong>119</strong>.Özkaya, “Atatürk Biyografisinden Sayfalar IT, s. 533</p>
<p><strong>120</strong>. Bkz: Özakman, Turgut, “Türk Tiyatrosu ve Atatürk&#8221;, s, 1053-1062</p>
<p><strong>121</strong>. Ahmad, Modem Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s. 126; Doğramacı, “Atatürk ve Kadın&#8221;, s. 105; Göksel, “Atatürk ve Kadın Hakları&#8221;, s. 231, 232</p>
<p><strong>122</strong>. Cumhur, “Türk Kadnıyla ilgili Sorunlar&#8221;, s. 729; Hüner, “Türk Kadınının Geçirdiği Evrimin Tarihçesi ve Bugünkü Durumu”, s. 169</p>
<p><strong>123.</strong>Hüner, “Türk Kadınının Geçirdiği Evrimin Tarihçesi ve Bugünkü Durumu&#8221;, s. 167</p>
<p><strong>124</strong>. Göksel, “Atatürk ve Kadın Haklan&#8221;, s. 232</p>
<p><strong>125</strong>. Ahmad, Modern Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s. 126</p>
<p><strong>126.</strong>Ahmad, Modern Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s. 127</p>
<p><strong>127.</strong>Cumhur, “Türk Kadınıyla İlgili Sorunlar&#8221;, s. 725.726; Hüner, “Türk Kadınının Geçirdiği Evrimin Tarihçesi ve Bugûnkü Durumu&#8221;, s. 170</p>
<p><strong>128.</strong>Ahmad, Modern Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s. 127</p>
<p><strong>129</strong>. Abdullah Cevdet’in görüşleri için bkz: Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, s. 33-35; Ayrıca bkz: Cumhur, “Türk Kadınıyla İlgili Sorunlar”, s. 725.726; Avcı, “Atatürk, Din ve Laiklik&#8221;, s. 483-485</p>
<p><strong>130</strong>.Giritli, “Harf İnkılabı ve Atatürk&#8221;, s. 35</p>
<p><strong>131</strong>. Ülkü, c.lX, S. 49, Mart 1937, s. 4,5</p>
<p><strong>132</strong>.Tunçay, Bilineceği Bilmek, s. 108; “Atatürk dönemi inkılaplara karşı çıkan direnişçilere karşı güç ve ikna metodlannı aynı zamanda kullanıyordu. Bir yandan İstiklal Mahkemeleri işletilirken, diğer yandan da eğilime en üst düzeyde önem veriliyordu.&#8221;(Dönmezer, “Toplumsal Değişme ve Atatürk İnkılapları”, s.26). “Gerektiğinde baskıya başvurmak hususunda hiçbir tereddüt gösterilmemiş, idare-i maslahatçılık yapılmamış, kararlı, tâviz vermeyen bir tutum içinde bulunulmuştur&#8221; (Dönmezer, “Atatürk İnkılâpları ve Sosyal Değişme Teorileri&#8221;, s. 536 )</p>
<p><strong>133.</strong>Bilhassa Şapka Devrimi’ne fiili tepkiler olur. Bunlar, istiklâl Mahkemeleri çalıştırılarak önlenir. Bazı muhalifler idam edilerek susturulur (Bkz: Tunçay, Bilineceği Bilmek, s. 109). Devrimlerin önderi de devrimlerin gerçekleşmesinde Takrir-i Sükûn kanununun yürürlükte olmasının işleri kolaylaştırdığını ifade ederler. (Bkz: Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 269.270)</p>
<p>134.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.IIl s. 260-262</p>
<p><strong>135.</strong>O günlerin ve o ortamların şahitlerinden birisi de Yakup Kadri’dir: “O zaman, herkes, daha nasıl oturup kalkacağını, nasıl gezineceğini, nasıl dans edeceğini, gözlerini, ellerini, başını nasıl idare edeceğini hiç bilmezdi. Duvar kenarlarında küme küme hareketsiz hanımlara, kapı eşiklerinde manken gibi dimdik duran beylere ve büfe başlarında hiç ko-nuşmaksızın, mütemadiyen içip çakıştıran toy ve mahcup gençlere rast gelinirdi. Dansa başlamak isteyen bazı heveslilerin, meydanda dönen çiftlerin çoğalmasını beklediği görülürdü. Herkes, birbirini “Haydi bakalım, haydi bakalım&#8221; diye teşvik ederdi&#8221; (Karaosmanoğlu, Ankara, s. 105).</p>
<p><strong>136</strong>. Falih Rıfkı Atay takip eden günleri şöyle anlatır: “Halâ gözümün önündedir. Salonun bir tarafında kadınlar, bir tarafında da erkekler toplu olarak oturmuşlardı. Ayakta yalnız birkaç uyanık hanım vardı. Kadınlar büfeye gidip bir şey yemek için bile kımıldamıyorlardı. Hiç kimse kimseye ailece takdim edilmiyordu. Kadınlar erkeklerin göz hapsinde idiler. Mustafa Kemal bize: “Çocuklar, ayaktaki hanımlara itibar ediniz, ikram ediniz. Oturanları kıskandıralım. Yavaş yavaş hepsi kalkar&#8221; diyordu. Yavaş yavaş hepsi, fakat o akşam değil, bir iki yıl içinde yerlerinden kalktılar ve topluluğa karıştılar&#8230; Kadın hürriyeti ile Ankara bozkırının katı ve sert yüzü güldü. Ağır ağır yerleşen ecnebi elçilikler, şehir hayatının gelişmesine yardım ettiler. Davetlerde kadın sayısı gittikçe arttı. (Atay, Çankaya, s. 411, 412)</p>
<p><strong>137</strong>. Mustafa Kemal, 1 Kasım 1934 yılında, TBMM’nin dördüncü dönem dördüncü toplanma yılını açış konuşmasında müzikle ilgili olarak şunları söyler: Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu, yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bu ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmeğidir. Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak; bu düzeyde, Türk musikisi yükselebilir, evrensel musiki de yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığının buna degerince özen vermesini, kamunun da bunda ona yardımcı olmasını dilerim.&#8221; (Atatürk; Söylev ve Demeçler, C.l, s. 396)</p>
<p><strong>138</strong>. Güngör, Tarih-Kültür-Mllliyetçilik, s. 112; Ayrıca bkz: Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması, s. 50,51;<br />
“1934 yılında Atatürk, Mecliste Türk müziğini yeren ve ondan “bugün dinletmeye yeltenilen&#8221; diye söz eden bir açış konuşması yapmış, derhal radyolardan Türk müziği yayınlan tümden kaldırılmıştır. Yalnızca Batı müziği çalınmaya başlanmıştır. Bunun arkasından “müzik devrimi&#8221; başlatılmıştır. Cemal Reşit Rey’in anlattığına göre, sekiz müzisyen Ankara&#8217;ya toplanmış ve maarif vekili kendilerine: “Ey, hadi bakalım, musiki inkılabı yapacakmışsınız,bunu nasıl yapacağız?’’ demiştir. Dört saat süren toplantı sırasında bakan sık sık telefondan çagırılmakta, son telefondan sonra da toplantıdakilere heyecanla “Paşa, Çankaya’dan birkaçtır telefon ettiriyor. Musiki inkılabı ne yoldadır, diye soruyor demektedir.</p>
<p>Musiki devriminden anlaşılan şey, öteki devrimler gibi, Batının o konuyla ilgili yerinin alınıp Türkiye’de tepeden inme olarak uygulanmasıdır. Eğer, örneğin, “türküler çok sesli çalınacak” ya da -sonradan kimi bestecilerimizin bir ölçüde yapacakları gibi- “melodilerimiz kullanılarak batılı ölçülerde beste yapılacak” denmiş olsa, herhalde halkın tepkisi farklı olacaktır. Fakat bu durumda kaçınılmaz sonuç oluşmuş, halk bir yandan Arap istasyonlarına dadanırken, bir yandan da Ankara’da Vehbi Koç’un yeni açılan mağazasına gelen köylüler &#8220;Bana bir radyo ver, eme içinde Nesip Aşkın olmasın” (Necip Aşkın, o dönemde Ankara Radyosunda batı müziği açalan sanatçıdır] demeye başlamışlardır” (Oran, Atatürk Milliyetçiliği, s. 270,271)</p>
<p><strong>139</strong>. Gevgilili, Türkiye&#8217;de Sivilleşme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, s. 117</p>
<p><strong>140</strong>. Giritli, “Harf İnkılabı ve Atatürk”, s. 31</p>
<p><strong>141</strong>. Giritli, &#8220;Harf İnkılabı ve Atatürk”, s. 32,33,35; Ûzkaya, “Atatürk Biyografisinden Sayfalar II”, s. 508;<br />
Mikusch, söz konusu gerekçeyi iyice abartır. Ona göre Cumhuriyetin ilk yıllarında halkın %90’nın okuma-yazma bilememesinin nedeni Arap harflerinin okuma ve yazmasını öğrenmenin çok zor olmasıydı. Hatta 5, 6 yılda öğrenilemiyordu. (Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 367). Halbuki o dönemde okuma yazma oranının Arap alfabesiyle hiç ilgisi olmadığı, bilhassa neredeyse yüzyıldır ardı arkası kesilmeyen savaşların bütün eğitim politikalarını felç ettiği unutulmaktadır. Ayrıca, Arap harflerinden teşkil eden Osmanlıca okuma ve yazmasını öğrenenler çok iyi bilirler ki, profesyonel düzeyde olmamak şartıyla bu öğrenme işi en fazla bir-iki ay içerisinde başarıyla tamamlanmaktadır. Bunun en güzel şahidi bir yaz tatilinde Kur’an okumasını öğrenen çocuklardır.</p>
<p><strong>142</strong>.İnönü, Hatıralar, C.II, s.223;<br />
Falih Rıfkı, her ne kadar alfabenin değiştirilmesini zorluk-kolaylık gerekçesiyle açıklama eğiliminde bulunursa da sonunda asıl gerekçeyi ifade eder: “Latin yazısı ile bir köy çocuğu bir hafta içinde, üniversiteden çıkma gençlerin bile yanlışsız içinden çıkamadıkları metinleri doğru okuyacaktı. Batı yazı alemine girecek ve onun bütün kolaylıklarından faydalanacaktık. En ehemmiyetlisi Türk kafasını, köklerine kadar, Arap kaynaklarından sökecek ve milli kılacaktık” (Atay, Çankaya, s. 439)</p>
<p><strong>143</strong>. İnönü, Hatıralar, C.II, s.223;<br />
“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlamak değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi. Uzun yıllar devlet eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti; vermiş olsaydı, oran şüphesiz ki daha yüksek olurdu. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-lslam dünyası ile bağlan koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Milliyetçiler [Cumhuriyet kadrosu] yeni bir toplum yaratmak isteğindeydiler. Toplumun geçmişi ile bağları ne kadar kuvvetli olursa, toplumu değiştirmek o kadar güç olurdu. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserlerin muhtevasını ise milliyetçiler denetleyeceklerdi. Türk yazısı ile Arap yazısı başka olduğundan, Araplarla kültür bağı ve ilişkiler zayıflayacak ve Türkiye Batıya yönelecekti. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı. Alfabe devrimine karşı olanlar da devrimin ana gayesini sezerek, karşı koymalarını din esasına dayandırmışlardı” (Turan, Cumhuriyet Tarihimizi s, 91).</p>
<p><strong>144</strong>. Sayan, &#8220;Türkiye’de Dinin Denetim İşlevi”, s. 176;<br />
Mikusch ise söz konusu gayeyi &#8220;Geçmişle bağların bıçak gibi kesilmesi&#8221; ifadeleriyle tanımlar. (Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 368</p>
<p><strong>145.</strong>Mumcu, “Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Laiklik”, s. 524</p>
<p><strong>146</strong>. “Alfabe devriminin kısa süre içinde başarabilmesini kolaylaştıran iki faktör vardır İlk olarak, okuma yazma oranının düşük olması dolayısıyla değişiklik büyük halk kitlelerini ilgilendirmemiş, yaygın bir tepki ile karşılaşmamıştır. İkinci olarak, milliyetçi aydınların ekserisinin bir veya birden fazla Avrupa diline yabancı olmamaları, onların yeni harfleri öğrenmelerini kolaylaştırmış ve bir direnme nedenin zayıflatmıştır“ (Turan,Cumhuriyet Tarihimiz, s. 91)</p>
<p><strong>147</strong>.İpekçi, “İnönü Atatürk’ü Anlatıyor”, s. 44</p>
<p><strong>148</strong>. Bkz: Baycan, “Ankara’nın Başkent Oluşu&#8221; makalesi.</p>
<p><strong>149.</strong>Aydın, “Proclamation of Ankara as the Nation’s Capital”, s.35-50</p>
<p><strong>150</strong>. Ahmad, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s.132,133</p>
<p><strong>151</strong>. Doğan, Tarih ve Toplum, s. 175</p>
<p><strong>152</strong>. Eroglu, “Modern Eğitimin İlkesi Olarak Eğitim Birliği ve Yanlış Uygulamalar&#8221;, s. 35; Ay-rıca bkz: Karagözoğlu, “Atatürk’ün Eğitim Savaşı&#8221;, s. 203</p>
<p><strong>153</strong>.Dursun. “Laikliğin Türkiye’deki İşleyişi&#8221;, s. 101</p>
<p><strong>154</strong>. Canatan, “Türkiye’de Laiklik”, s.36</p>
<p><strong>155</strong>. Canatan, “Türkiye’de Laiklik”, s. 37; Ayrıca bkz: Dursun, “Şeyhülislamlık’tan Diyanet İşleri Başkanlıgı’na”, s. 22</p>
<p><strong>156</strong>. “Din Devlet İlişkileri Bağlamında Diyanet, (Açık Oturum)&#8221;, s. 6</p>
<p><strong>157</strong>.“Türk laikliğinin bir özelliği de, din- devlet ayrılığını &#8220;iki taraflı karışmazlık&#8221; olarak algılamamasıdır. Burada din ve devlet iki ayrı özerk alan değildir. Din devlet işlerine karışamaz ama devlet din işlerine karışabilir, bunları düzenleyebilir ve denetleyebilir (Diyanet İşleri Başkanlığı). Bütün bunlar şu demektir: Dinin devlet katındaki derecesi sûrekli düşmekte ya da düşürülmektedir. Klasik Osmanlı’da şeyhülislam, halife-sultan ve sadrazamdan sonra en üst makamdı. 19. yüzyıl ortalarına kadar eğitim, adliye ve vakıfları ona bağlıydı; belediye hizmetleri de ilmiye mensubu kadılarca yürütülürdü. 1920-24 arasında Şeriye ve Evkaf Vekaleti, şeyhülislamlığa oranla daha sınırlı yetkiliydi, ama yine bir bakanlıktı, dinsel hizmetler, medrese ve vakıflar konusunda birinci derecede söz sahibidi. Heyeti Vekile listelerinde adı başvekilden hemen sonra zikredilirdi. TBMM dc de, hukuki düzenlemelerde etkili Şer’iye Encümeni vardı. 1924’ten sonraysa. Hilafet ile Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış, medreseler önce MEB’na bağlanmış sonra da kapatılmıştır.Diyanet İşleri Başkanlığı başbakanlığa bağlı sıradan bir kamu kuruluşudur. Medreseler elinden alındığı gibi, vakıflar bir genel müdürlüğe bağlandığından DlB’nın mali gücü de yoktur. Üstelik “muamelat” (hukuk) TBMM’ne aittir; DIB sadece “itikat ve ibadet&#8221;le ilgilidir, camileri yönetir, vaaz ve hutbe düzenler, başkanları sık sık değişir, fetva veremez, ancak sorulara cevap verebilir, adeta “devletin din işlerine bakar” (Tanör, Kuruluş Üzerine 10 Konferans, s. 156).</p>
<p><strong>158</strong>. Ateş, Laiklik, s.30</p>
<p><strong>159</strong>.Parla, Türkiye&#8217;nin Siyasal Rejimi, s. 219</p>
<p><strong>160</strong>. Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 224</p>
<p><strong>161</strong>. Toprak, “Dinci Sağ&#8221;, s. 240</p>
<p><strong>162</strong>.Özay, Devlet, idari Rejim ve Yargısal Koruma, s. 28</p>
<p><strong>163</strong>. Tarhanlı, Müslüman Toplum, Laik Devlet, s. 167</p>
<p><strong>164</strong>. Feyzioglu, “Secularizm: Cornerstone of the Turkısh Revolution&#8221;, s. 188,216</p>
<p><strong>165.</strong>Tanör, Kuruluş Üzerine 10 Konferans, s. 156</p>
<p><strong>166.</strong>Soysal, M. “Laiklik Nasıl Yıkılır?”, Milliyet 31 Mayıs 1975</p>
<p><strong>167</strong>. Özgen, Düşünce Özgürlüğü ve Laiklik, s. 173</p>
<p><strong>168.</strong>Diyanet İşleri Eski Başkanlarından M.Said Yazıcıoglu’da bu Konuya dikkati çekerek Diyanet Kurumunun gerçek anlamda dini temsil edemeyecek yapıda olduğunu belirtir.Bkz: Yazıcıoğlu, &#8220;Ne Verilmiştir Ne İstenmektedir”, s. 16</p>
<p><strong>169</strong>. Danıştay&#8217;ın 8. Dairesinin bu kararıyla ilgili olarak bkz: E. 1983/207, K. 1984/330, T 23 Şubat 1984 (Danıştay Dergisi 56.57, s. 317.318)</p>
<p><strong>170</strong>. Ayrıntılı bilgi için bkz: Jaschke, Yeni Türkiye’de İslamlık, s. 43-49;<br />
Tanör’ün “Tek Parti” yılları bağlamında Diyanet işleri Başkanlığı için söylediklerinin bir- iki küçük istisna dışında aynen bugün de geçerli olduğu anlaşılıyor: &#8220;Diyanet İşleri Başkanlığı teknik bir kamu hizmeti kuruluşu olarak çalışıyor, rejimin talepleri doğrultusunda dinin kişiselleşmesine katkıda bulunuyordu. Yetkileri sınırlıydı, ruhani bir otoritesi yoktu, lslami kurallar öneremez, teolojik araştırma yapamazdı, dinsel mülk (vakıf) sahibi değildi. Kısaca DIB, laikleştirme politikasına dinsel meşruluk kazandırma görevi yüklenmişti. Bütçesi ve atamalarıyla tam bir devlet dairesiydi. Devlet, dinin siyasal ve toplumsal alana karışması olasılığına karşı DlB’in kullanmaktaydı” (Tanör, Kuruluş Üzerine 10 Konferans, s. 1589</p>
<p><strong>171</strong>. Başgil, Din ve Laiklik, s. 178</p>
<p><strong>172</strong>. Başgil, Din ve Laiklik, s. 189, 196</p>
<p><strong>173.</strong>Başgil, Din ve Laiklik, s. 190, 191</p>
<p><strong>174</strong>.Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.174</p>
<p><strong>175</strong>.Jaschke, Yeni Türkiye’de İslamlık, s. 22</p>
<p><strong>176.</strong>“Ziya Gökalp&#8217;in kuramlaştırdığı laiklik, Kemalistler tarafından daha da ileri götürülerek uygulamaya konmuştur”( Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 218).</p>
<p><strong>177.</strong>İnalcık, “Atatürk ve Türkiye’nin Modernleşmesi”, s. 619; Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 179,180;<br />
Lozan’a giden heyette yer alan başkan yardımcısı olan Rıza Nur, Hatıralarında Batılı Devlet adamlarına söz konusu güvenceyi kendisinin verdiğini açıklar: “İlk ben bu kelimeyi (laik) Lozan’da celselerde telaffuz ettim. “Türkiye laik oldu, din ve hükümet ayrıldı. Sulh olur olmaz Kanun-u Medeniyi alacağız” dedim” (Nur, Lozan Hatırları, s. 205). Halil İnalcık ise Rıza Nur’un verdiği sözün Heyet üyelerinden Münir Bey tarafından da tekrarlandığını açıklar. (İnalcık, “Atatürk ve Türkiye’nin Modernleşmesi&#8221;, s. 619)</p>
<p>1<strong>78</strong>. Jaschke, Yeni Türkiye’de İslamlık, s. 23</p>
<p><strong>179</strong>. Adliye Ceridesi, (1339) s. 462</p>
<p><strong>180</strong>. Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, O, Cüz.I, s.71</p>
<p><strong>181.</strong>Bu konuda bkz: Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, C.l, Cüz.I, s.71-74</p>
<p><strong>182</strong>.Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, C.l, Cüz.I, s. 75</p>
<p><strong>183</strong>.Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, C.l, Cüz.I, s. 76</p>
<p><strong>184</strong>. Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, C.l, Cüz.I, s. 76</p>
<p><strong>185</strong>. Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, s. 184</p>
<p><strong>186</strong>.Bkz: Kanunu Medenî Şerhi, C.l, s. 8-12</p>
<p><strong>187.</strong>Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, C.l, Cüz.I, s.89; Velidedeoglu bu konuda Sıddık Sami Onar’la aynı görüşü dile getirdiğini belirtir.</p>
<p><strong>188</strong>. Mumcu, Türk Devriminin Temelleri, s. 142</p>
<p><strong>189</strong>. Velidedeoglu, Türk Medeni Hukuku, C.l, Cüz.I, s. 87</p>
<p><strong>190</strong>. Doğu, “Atatürkçü Düşüncenin Temeli: Laiklik”, s. 258</p>
<p><strong>191</strong>. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.127</p>
<p><strong>192</strong>. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.127</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/">Türkiye’de Laikliğin İnşası ve Devrimler -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-laikligin-insasi-ve-devrimler-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:46:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İdealler ve Gerçekler: 1930’un Türkiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Güdümlü Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağda Bir Lâle Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13065</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyeti kuran sivil ve asker seçkinler, planladıkları bireysel ve toplumsal değişimi on yılı aşmayan bir süre içerisinde büyük oranda gerçekleştirirler. Türkiye peş peşe gelen devrimlerle kı­lık ve kıyafetinden siyasal sistemine, alfabesinden hukukuna uzanan tüm alanlarda hızlı bir değişim süreci yaşar. Fakat bûtûn bu devrimler, Osmanlı dönemi batılılaşma sürecinde olduğu gibi, halktan gelen bir is­tek doğrultusunda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/indir-1-88/" rel="attachment wp-att-13100"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13100" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/indir-1-1.jpg" alt="Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1" width="329" height="258" /></a></p>
<p>Cumhuriyeti kuran sivil ve asker seçkinler, planladıkları bireysel ve toplumsal değişimi on yılı aşmayan bir süre içerisinde büyük oranda gerçekleştirirler. Türkiye peş peşe gelen devrimlerle kı­lık ve kıyafetinden siyasal sistemine, alfabesinden hukukuna uzanan tüm alanlarda hızlı bir değişim süreci yaşar. Fakat bûtûn bu devrimler, Osmanlı dönemi batılılaşma sürecinde olduğu gibi, halktan gelen bir is­tek doğrultusunda değil, halkın isteksizliğine ve hatta tepkisine rağmen, “halka rağmen halk için&#8221; formûlasyonunda anlam kazanan bir yaklaşıma uygun şekilde gerçekleştirilir. Takrir-i Sükûn kanunuyla kıskaca alınan toplum, oradan oraya koşturan İstiklâl Mahkemelerinin de marifetiyle(1), çok uzun yıllara ve hatta belki de yüzyıla uzayacak bir değişimi, 8-10 yıl içerisinde yaşar.</p>
<p>Devrimin sivil ve asker liderleri, devrimlere karşı halkta gözlenen is­teksizlik ve tepkileri, halkın kendi menfaatine olan şeyleri bilemeyecek kadar cahil oluşuyla açıklayıp, planladıkları devrim sürecini ısrarla ve ve yoğun bir şekilde devam ettirirler. Toplumsal değişimde “jakoben” yaklaşımı benimsemiş seçkinler düşünmektedirler ki; halk nasıl olsa za­manı gelince gerçekleri anlayacak, bütün gerçekleştirilenlerin kendi yararına şeyler olduğunu görecek ve böylelikle toplumsal değişimi gerçekleştirenlere karşı müteşekkir olacaktır. Aynen, iğne olmaktan veya diş çektirmekten korkan bir hastanın, tedavi sonrasında doktora teşekkür etmesi gibi. Bu örnek, hasta korkuyor, tedaviyi istemiyor diye doktorun işini sürdürmekten vazgeçmemesi gerektiğini göstermesi açısından da önemli bulunur ve yapılanlara meşruiyet sağlaması için sık sık ifade edi­lir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdealler ve Gerçekler: 1930’un Türkiyesi</strong></p>
<p>Ancak, tarihler 1930&#8217;u gösterdiğinde, durum hiçte sivil ve asker seçkinlerin düşündüğü gibi değildir. O günlerin bir tanığı olan Şevket Süreyya’nın tespitleri, halkın o yıllardaki durumunu ifade etmesi açısından son derece önemlidir: “<em>1930 sıralarında CHP halktan kopmuştu. Halkın dışında, dar; basit bir bürokrat hizbi ile, bu hizbe, ancak seçim ve menfaat bağıntıları olan mahallî fakat dar bir taşralı taraftarlardan ibaretti. Partiyi vilayetlerde yüksek kademelerde temsil eden mutemetler” (inanılanlar) aşın tahakküm ve menfaat yollarına pek sapmamakla beraber, ne merkezin, ne de halkın benimsediği insanlardı. Parti genel başkanı olan İsmet Paşa ise, bütün partiye ve teşkilatına, sadece emir ve kumanda bekleyen, disiplini , hatta ürkek havasını yayıyordu. Merkezde veya taşralarda partili olmak demek, gelecekten bir şey, bir menfaat veya kariyer bekleyen insan demek olmuştu. Hülâsa inkılâp partisi, bir klik haline gelmişti. Kapalı dar bir klik&#8230; Halk ise tedirgindi. Bilhassa ihracat malları yetiştiren uyanık bölgelerde: Karadeniz, Ege, Akdeniz mıntıkalarında İktisadî buhran bütün şiddetiyle hükmünü sürdürüyordu&#8230; Orta ve Doğu Anadolu&#8217;nun yalnız hububat ve hayvancılık yapan köylü ve şehirli halkı ise, gerçi uysal, sessiz, ama bitkindi&#8230; Fakat halk homurdanıyordu. İktisadî buhran, vilayetlerde tam bir çaresizlik havası yaratmıştı”.(2)</em></p>
<p>Şevket Süreyya’nın tanıklığı önemli olmakla birlikte, topluma daha çok ekonomi penceresinden bakan birisinin tespitleri olarak anlam ka-zanır. Halbuki birde ve belki de daha çok siyasi, yasal, sosyal hayatı kapsayan, kişi onur ve inançlarını etkileyen olumsuzluklar vardı. Zira, Ankara yönetimi bir dizi devlet aygıtının yardımıyla, savunduğu dünya görüşünü, dokunulmazlık zırhına büründürerek, bir “resmi ideolojiye”(3)dönüştürmeye başlamış ve bu şekliyle de toplumun bütün değerlerini, hayat tarzının bütün temel dayanaklarını yerle bir etmişti.</p>
<p>Halkın iradesini ifade eden <em>“Cumhuriyet kelimesi yalnız dudaklarda kalmış ve kalplere girmemişti”(4)</em>. Bizzat iktidar partisinin milletvekilleri dahi düşüncelerini açıklayamamaktan, baskı altında olmaktan yakınır olmuşlardı.(5) Doğu İsyanı gerekçe gösterilerek çıkarılan “Takrir-i Sükûn yasası gelenekçi, liberal ya da ileri ayrımını yapmaksızın, Resmi ideolojinin dışındaki tüm siyasal örgütlenişle birlikte, direnen basını ve yığınsal iletişim kanallarını da kapatmış[tı]”(6). Devrimlerin gerçekleştirilmesi ve başarıya ulaştırılması için ülkede uygulanan yönetim biçimi, daha başka bir deyişle de özgürlüklerin kısıtlanmış olması, devrimlere karşı yöneltilecek eleştirileri engellemiş, ne var ki bununla birlikte halkın sorunlarının dile getirilmesini ve hatta yapılan bazı yolsuzlukların açığa çıkarılmasını da önlemişti.(7) Toplum, “Tek Parti cenderesine”(8) alınmış bir haldeydi, sessizdi, kinle doluydu; kinini ise ilk bulduğu fırsatta açığa vuracak durumdaydı. Ancak ne var ki, ne Çankaya ve ne de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın mensupları sıfatıyla Türkiye’nin işlerini ellerinde tutanlar bu olup biteni görecek veya değerlendirecek konumda değillerdi. Bilhassa da Çankaya’nın, ülkede olup-bitenler konusunda doğru haber alması mümkün görünmüyordu. Yakup Kadri’nin ifadesiyle “beylik bir kaside edebiyatı”biçiminde sunulan “resmi ideoloji” gerçekleri gizleyen bir perde idi ve o perdenin arkasını Çankaya’dan görmek mümkün değildi.</p>
<p>Çankaya’dan görünen şey; “kaside edebiyatı”(9) yapanların tasvir ettiği ve her şeyin iyi, güzel olduğu bir dünya idi.(10)</p>
<p>Cumhuriyetin ilanından on yıl sonra “on yılda yeni baştan yaratılan bir Türkiye”den söz edilmişti. Fakat bu “yeniden yaratım”, zannedildiğinin aksine, toplumun beklentilerine cevap verememişti. Ekonomik yapının değiştirildiği ve düzeltildiği söylenmişti. Ancak, insanlar hâlâ ekonomik nimetler içerisinde değillerdi. Yasalar değiştirilmişti, ancak insanlar hâlâ yasal bir güvenlik duygusuna kavuşamamışlardı. Takrir-i Sükûn yaşanan gerçeğin teorik, İstiklâl Mahkemeleri ise pratik yüzünü teşkil ediyordu.(11) Toplumda bir denge oluşturulduğu ve toplumun bütünüyle eşitlendiği söyleniyordu; ancak toplumda hâlâ “ağalar”, “beyler”, “paşalar” halkı sömürmeye devam ediyorlardı. Zira, bu kesim Cumhuriyet kadrolarının en önemli destek gördüğü kesimi teşkil ediyordu. Baskı yönetimi olarak tanımlanıp insanları kul yapmakla suçlanan saltanat idaresinin yerine özgürlükleri ve bireysel iradeyi geçekleştirmek için ilan olunan Cumhuriyet idaresi bir türlü özgürlük rejimi olarak gerçekleşmemiştir.(12) Mustafa Kemal&#8217;in bizzat kendisi dahi şunları demekten  kendisini alamıyordu: <em>“Ben Cumhuriyeti tesis ettim. Fakat bugün [1930’lar kastediliyor] idare şekli Cumhuriyet midir, diktatörlük müdür şahsi hükümet midir, belli değil&#8217;.(13)</em></p>
<p>Değişen sadece zaman ve şahıslardı. Bunu ise o günlerin devrimci kadrosuna mensup şahsiyetlerin kendi ifadelerinden bile kolaylıkla tespit edebiliyoruz. Şevket Süreyya bunlardan birisidir ve bazı tespitlerini yukarıya aldık. Ondan daha da önemlisi Falih Rıfkı Atay’dır. O, devrimci kadronun merkezinde bulunan bir şahsiyetti; aynen Ahmet Hamdi Başar gibi. Önce, Falih Rıfkı’nın temsilcisi olduğu seçkinlerin otokritiği sayılabilecek tespitlerini okuyalım: “<em>Bir gün Ankara Adliyesinin koridorları köylü ve kasabalı, kadın erkek, bir yığın halk ile dolu idi. Niçin toplandıklarını sordum: “Hapis olacaklar” cevabını aldım. Ağalar yüzde iki yüz bin bu kimseleri borca boğmuşlar, şüphesiz sermayelerini ve üstünü almışlar, ihtikâr payının bir kısmını da koparmak için hapse yollamışlardır. Bir iki asır evvel olsaydı kendi samanlıklarına kapayacaklardı. Şimdi o zahmetleri de yoktur&#8230; Bir adam niçin ödemez? Ya parasız olduğu için, ya parası olup da batakçı olduğu için&#8230; Bugün üstünde çalışılacak iş, ancak kanunun bu ikinci sınıfı cezalandırıp cezalandırmadığını, bu çeşit adamları nasıl takip ettiğini gösterir maddelerdir. Bir gün “Medeni olduğumuz için vazgeçeceğimiz” bir maddeyi, bugün kanuna koymak için bulacağımız mazeret ne olabilir? Medeni olmadığımız mı?”(14)</em></p>
<p>Serbest Fırka denemesinden sonra, 1930 yılında, Mustafa Kemal&#8217;le birlikte Anadolu’nun büyük bir kısmını kapsayan bir tren gezisine çıkarak, toplumun problemlerini bizzat yerinde gören Ahmet Hamdi Başardın tespitleri ise şöyledir: “<em>Vakıa şimdiye kadar bir çok işler yapılmış; Şapka giyilmiş, tekke ve medrese kalkmış, Lâtin harfleri ve Garp muaşeret âdabı ve saire kabul olunmuş: Ankara&#8217;nın imarına başlanmış; işte şu üzerinde ilerlediğimiz raylar döşenerek memleketi demir ağlarla örme programının ilk maddeleri tatbik olunmuş&#8230; Fakat, işte, görülüyor ki, bütün bu yapılanlar halkın ıstırabını gidermiş, memleketin davâlarını halletmiş değildir. Vergi eskiden olduğu gibi yine mükellefe dehşet vermektedir. Köylü, sır-tında giyecek ve boğazına sokacak bir şey bulamıyor, Memleketi kalkınmaya götürecek manivela henüz hareket etmemiş duruyor, Acaba daha ne yapmalı? Yapılanlar eksik ve yanlış mıydı?&#8230; Köylüyü kurtarmak, onu efendi haline getirmek sırf temennilerden, hayallerden öteye geçmediğini ve sosyal ,davalar ve münasabetler edebi ve hissi görüşler altında mütalaa olunduğu </em><em>Hükümetçe de yasak çerçevesinde kaldığı müddetçe memleketin bu derin derdine çare bulunacağına inanmak çok güçtür&#8221;.(15)</em></p>
<p>Şu ifadeler ise, güdümlü muhalefet tecrübesinden sonra Anadolu’yu gezerek toplumun gerçekleriyle yüz yüze gelmek isteyen “Ebedî Şefin gördükleri, duydukları ve yaşadıklarını yakınlarından birisine itirafı olacaktır; <em>“Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî manevi perişanlık içinde”</em>.(16)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Modern Çağda Bir Lâle Devri</strong></p>
<p>Cumhuriyet bürokratları sadece siyasî kararları uygulamakla yetinmemişler, siyasi kararların alınmasını sağlayan tüm yetkileri de ellerine almışlardı. Tamamıyla halkın olduğunu söyledikleri ve söylemekten büyük bir zevk duydukları otoriteyi, halk adına ve halka rağmen” ellerine alıp, derin bir “iman” ile kabullendikleri laik/pozitivist felsefeyi ve buna dayanan hayat tarzını topluma dayatarak bir dönüşüm sağlamaya çalışmışlardı. Görünüşte bu dönüşüm de sağlanmıştı. Artık insanlar şapka giyiyor, Latin harflerinden oluşan Türkçeyi okuyor ve yazıyorlar, Batı kanunlarına göre yönetiliyor ve yargılanıyorlar, padişaha değil Cumhuriyet seçkinlerine boyun eğiyorlar&#8230; fakat ne var ki mutlu olamıyorlardı. Seçkinlerin halk adına gerçekleştirdikleri, halkı memnun etmeye yetmemişti.</p>
<p>Ülkede tüm bunlar olup-biterken acaba “seçkinler” ne durumdaydı. Bu sorunun cevabı olabilecek bazı tespitlere Falih Rıfkı’da rastlıyoruz; “<em>Bir gün, mütarekede küçük bir alacağı için bir tanıdığını denize atmakla tehdit eden küçük maaşlının Floryadaki evi önünde otomobili, denizde de kotrası duruyordu.&#8221;(17)</em> Dönemin tek ve devrimlerin partisi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Sekreteri ve aynı zaman da İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya ise “seçkinler”le halk arasındaki kopukluğu bizzat kendisi gibi “seçkinler”e şöyle açıklar; “<em>Anadolu ortasında bir mâmure içinde bulunuyoruz. Fakat bundan beş kilometre uzakta kendi ırkımızdan, kanımızdan -tertemiz bir cevher gibi- olan Türk çocuklarının ne halde olduğunu görürsünüz&#8230; vatandaşlarımızın köylerdeki hali, maddî hayatı bizim hayatımızın ve bilgilerimizin çok dünundadır&#8230;”.</em> (18)Fakat bu sözler gereken yankıyı bulamaz. Çünkü, sivil ve asker seçkinler, Ankara’da inşa ettikleri bir dünyaya kapanmış durumdadırlar. Kapandıkları dünyadan dışarısını, hemen birkaç kilometre ötedeki sefaleti göremeyecek haldedirler.(19) Gerçi sayıları birkaçı geçmeyen bazı şahsiyetler gerçekleri görürler, bel ki de sadece hissederler; ancak onlar da kaside edebiyatına dönüştürülen” resmi ideolojiye muhalif görünme tedirginliğiyle gerçekleri çoğu zaman dile getiremezler.(20) Yakup Kadri bunlardan birisidir. “<em>Heyhat! Dünkü kahraman inkılap önderleri bile bugün ipekli ropdöşambrlarına bürünmüş, fağfur banyolu kaşanelerinden dışarıya başlarını uzatmak istemez oldular</em>&#8220;(21) sözleriyle içinde bulunduğu seçkinlerin durumunu özetleyen Yakup Kadri, bu seçkinlerin dünyasını şöyle tasvir eder:</p>
<p>&#8216;<em>&#8216;Bu saatte hükümet dairelerinden veya boşalan başka devlet müesseselerinden ileri sınıf memurlar küme küme, Taşhan’ın otobüs duraklarına doğru seğirtirler Bunların kimi, Bahçelievler’de oturur; bazısı da Kavaklıdere&#8217;de, Güven’de Küçük ve Büyükesat’ta köşkleri vardır. Bunların hepsi de pırıl pırıl asri mobilyalarla döşeli yepyeni evlerdir. Kilerler, balık yumurtasından taze havyara kadar en nadide mezelik erzaklarla tıklım tıklımdır. Bir Altınbaş rakı şişesi buzdolabında buğulanmaktadır. Salonda bayanlar, şimdiden “vidolu” bezik oyununa başlamışlardır</em>”.(22) Ankara’dakiler böyledir de, peki taşradaki “seçkinler” ne haldedir? Yakup Kadri’nin tanıklığıyla öğreniyoruz ki, onların durumu da Ankara’dakilerden farklı değildir: ““<em>Lüküs Vali güya memlekette halledilmesi gereken başka bir mesele yokmuş gibi, yol paralarını vererek getirttiği birtakım yabancı ustabaşılara, bezgicilere oturduğu binaya lüzumsuz yere birtakım süsler yaptırmakla ve Avrupa&#8217;dan mobilyalar getirtmekle meşguldür”.(23)</em></p>
<p>Halk açlık, yokluk, sefalet içinde iken, Cumhuriyet seçkinlerinin durumu bu idi. Daha da kötüsü, seçkinlerin bir çoğu, yaşadıkları dünyanın dışını göremedikleri için, halkı da kendileri gibi zannediyorlardı. Bu nedenle de halka bahşettikleri nimetler nedeniyle hiç zorlanmadan övünüyorlardı. Üstelik bir Bakan Meclis kürsüsünden şunları söyleyebiliyordu: &#8221;<em>Ordumuzu kuş sütüyle besliyoruz, Cumhurbaşkanının sofrasında ne yeniyorsa, köydeki sığırtmaç da onu yiyor. Bu bize Cumhuriyetin sağladığı bir nimettir. Bunu tarihe karşı görev olarak söylemeliyim</em>”.(24)</p>
<p>Kısacası, 1930’larda, halk yoksullukla, yıllarca süren savaşların bıraktığı yaraların acılarıyla uğraşırken; toplumu çağdaşlaştırmakla övünen devrimci kadro, XX. yüzyılda yeni bir Lâle Devri oluşturma çabası içerisinde birbirleriyle yarışmaktaydılar. Küçükömer tespitiyle, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen kesintisiz sürecin gereğine uygun bir durumu yansıtıyordu bütün bu yaşananlar:</p>
<p>“Bu defa kaplumbağaların mum taşıdığı lâle bahçeleri yerine» saraylar, elçilik binaları seçiliyordu. İstanbul&#8217;da elçiliklerde verilen balolarda,bürokratlar batılı dostları ve levantenlerle beraber eğlenirken işsizlik artıyor ve yerli üretim güçlerinin yok olması son derece süratle devam ediyordu. Bu baloların benzerlerini, hatta devamı daha sonra C. H. Fırkası döneminde, tüketim mallarının kıtlığının yarattığı koşullar altında, Anadolu kasabalarında, halkın nefreti altında verilen cumhuriyet balolarında görmek mümkündür”.(25)</p>
<p>Turan Güneş ise, 1930’lu yılları devrimci kadroları ile halkın durumunu değerlendirdiği “CHP Halktan Nasıl Uzaklaştı?” başlıklı yazısında, “baIo”lara değinerek, balolarda oluşan dünyanın mensuplarını şöyle açıklar: “<em>Batılılaşma ameliyesine en yakın zümreler, CHP&#8217;nin kurulduğu senelerde, mahalli eşraf ve memurlardı. Atatürk, inkılâbını yaymak için, devlet teşkilatı olarak memurları, parti teşkilatı olarak da mahalli eşrafı kullanmıştır. Bir kere, Cumhuriyetin kuruluş senelerinde Türkiye&#8217;nin nispeten aydın zümresini bunlar teşkil ediyorlardı. İkincisi, memurlar, devlet makinasının çarkları olarak, tabiatıyla devlet icraatına bağlıydılar; eşraf da devletle ve bineanaleyh iktidarda bulunanlarla en sıkı teması bulunan zümre teşkil ediyordu.&#8217;</em>&#8216;(26)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Güdümlü Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası</strong></p>
<p>Paris Büyükelçisi Fethi (Okyar) Bey, 1930 yılının 22 Temmuz’unda, iznini geçirmek üzere İstanbul’a gelir. Mustafa Kemal’in Yalova’da olduğunu duyunca, saygılarını sunmak için hemen ertesi gün Yalova’ya gider. Kendisinden bir müddet Yalova’da kalması istenir. Sekiz gün Yalova’da kalır, sonra Mustafa Kemal’le birlikte İstanbul’a geçer ve bir gün daha birlikte olurlar. İki eski dostun beraberliği gibi görünen bu günler Türk siyasi yaşamında yeni bir perdenin açılışına gebedir. Mustafa Kemal, Yalova’daki ilk beş gün, Fethi Bey’den Fransa hatıralarını dinler ve Türkiye’nin siyasi durumuyla ilgili düşüncelerini öğrenir. Altıncı gün ise, Fethi Bey’e Türkiye’nin siyasi hayatında başlatılacak yeni süreçte rol almasını teklif eder: “<em>Memlekette muhalif bir fırka kurmak lazımdır. Böyle bir fırka vücuda gelirse Mecliste münakaşa daha serbest olur. Meselâ siz böyle bir fırkanın başına geçerseniz, bildiklerinizi Mecliste serbestçe söylettiniz. Bu suretle uygulamada görülen bir çok hatanın da önünü almak mümkün olur”</em>.(27)</p>
<p>Fethi Bey kendisine biçilen rolü Yalova’da öğrenmiş olmakla birlik , ikinci bir partinin inşa edilmesi düşüncesi başta Mustafa Kemal olmak üzere iktidar kadrosunun çoktandır düşüncesinde yer alan bîr konudur.(28)Konu daha önce bir çok kez düşünülüp, konuşulmuş ve ikinci partinin   kurulmasının ııygun olduğuna karar verildikten sonra Fethi Bey’e bildirilmiştir.Yeni partiyle ilgili düşüncelerden Fethi Bey hariç bir Çok kimsenin haberi vardır. Bunlardan birisi Mustafa Kemal&#8217;in akrabası da olan Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Beydir. Fethi Bey, Yalova&#8217;ya geldiği ilk gûn, bir muhalefet partisi kurulmasının kararlaştırıldığının ve kendisinin de bu partinin başkanı olarak düşünüldüğünün haberini Fuat Bey den alır.(29) Asım Us ise Haziran ayında, Fethi Bey&#8217;in Fransa&#8217;da bulunduğu sırada, muhalefet partisi düşüncesinin iktidar kadrosu arasında konuşulduğunu ve gelecek seçime muhalefet partisiyle girmenin uygun bulunduğundan bahsedildiğini belirtir.(30) Cumhuriyet gazetesinin 13 Ağustos 1930 tarihli sayısında yer alan &#8220;Yeni firkanın teessüsü evvelden malûm muydu?” başlıklı yazı da, önceden konunun düşünülüp kararlaştırıldığının bir başka delilidir.</p>
<p>&#8220;<em>Acaba neden siyaset arenasında ikinci bir partinin varlığına ihtiyaç hissedilmişti?&#8221;</em> Bu sorunun cevabını kesin olarak verebilmek pek mümkün görünmüyor. Belki bir değil birkaç nedenden bahsetmek gerekiyor. Bunlardan birisi doğru olabileceği gibi, farklı düzeylerde olmak üzere hepsi de doğru olabilir. Mevcut bilgilerden ve dönemin şartlarından hareketle anlaşıldığına göre, yeni partinin kurulması gerektiğine karar verilmesinin başlıca nedenlerini şunlar oluşturur:</p>
<p>Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor ki, yeni parti kurulması fikrinin Mustafa Kemal in düşünce veya amaçlarıyla birinci dereceden ilgili olduğu kesindir. Zira muhalefet partisinin teorisyeni de, mimarı da, isim babası da Mustafa Kemal’in bizzat kendisidir.(31) Bu nedenle yeni parti düşüncesinin şekillenme nedenini daha çok Mustafa Kemal’e bağlı olarak ele almak gerekmektedir. Bazı tanıkların ve araştırmacıların kanaatine göre,(32) Mustafa Kemal’in muhalefet partisine ihtiyaç hissetmesinin öncelikli nedeni “toplumun siyasal eğilimlerini saptamak” arzusudur. Bu araştırmacılardan Mikusch, ülkede sessiz sedasız büyüyen muhalefeti legal hale getirerek gerilime azaltacak bir vana oluşturmanın amaçlandığını belirtir.(33) Mikusch’unki ile aynı doğrultuda olmak üzere Karpat’da “<em>Muhalif bir partinin kurulmasından maksat, birikmiş hoşnutsuzlukların giderilmesini sağlamak ve hükümeti, hem kusurlarını düzeltmeye hem de ekonomik vaziyete yeni çareler aramaya sevk edecek bir kontrol sistemi yaratmaktan ibarettir”</em> tespitinde bulunur.(34)</p>
<p>Tunçay ise, Mustafa Kemal’in şahsında, muhalefet partisine ihtiyaç hissedilmesinin öncelikli nedeninin “dış dünyaya kendimizi beğendirmek”(35) olabileceğini ifade eder. Çünkü “Ebedî Şef’ muhalif bir partinin Türkiye’nin modern ülkeler açısından değerini yükselteceğine inanmaktadır. Bunu gerekli bulmaktadır, zira Meclis Reisi Kâzım Paşa (Özalp) Viyana’ya yaptığı seyahatte gazetecilerin Türkiye’deki rejime ilişkin sorularından rahatsızlık duymuş ve ülkeye dönüşünde bundan söz etmiştir. Bu da göstermektedir ki, Türkiye’nin Batı’da çok fazla itibarı yoktur.(36) Halbuki o günlerde, her zaman olduğu gibi, Batı’nın gözünde itibarlı olmaya büyük önem veriliyor ve İngiltere ve Fransa’ya yakınlaşmak isteniyordu. Bu ülkeler ise çok partili sistemi önemsemekteydiler. Bütün bu nedenlerin yanı sıra, yeni parti ile Cumhuriyet Halk Fırkası’nın iç denetimini sağlamanın da arzulandığı ileri sürülmüştür.(37) Ayrıca, başta İsmet İnönü olmak üzere Cumhuriyet Halk Fırkası’nın diğer bazı önde gelenlerine karşı muhalif bir parti ile bir güç gösterisi yapmanın arzulandığından da söz edilmiştir.(38)</p>
<p>Muhalefet partisine ihtiyaç hissedilmesini Mustafa Kemal’in kişisel düşünce ve arzularına bağlayan görüşlerin yanı sıra, konuyu daha genel bir bakış açısıyla değerlendirip tüm sivil ve asker seçkinlerin genel arzularının bir ürünü olarak ifade edenler de mevcuttur. Bunlardan birisi olan Keyder’e göre, halkın Tek Parti yönetimine karşı duyduğu hoşnutsuzluğun farkında olan iktidardaki bürokrat kanat, gerçekten liberal bir muhalefete izin vererek halkın menfî duygularını istediği yere kanalize etmeyi düşünür.(39) Ancak, bu yeni girişim İktisadî değil, siyasî olacaktır. Siyasî yönden bir sondajla halkın duygularının daha iyi kanalize edileceği düşünülür. Bunun için de yeni ve ılımlı muhalefet yapan bir parti ise yegâne çözüm olarak görülür. Yani “<em>bir vesayet partisi&#8230; Yani ip uçları elde tutulan, kontrol, hatta yönetim altında bir parti</em>&#8220;.(40) Zira, Türkiye’nin tek partisinin mensupları olan devrimci kadrolar, iki partili sistemin siyasal gerilimi yatıştıracağı ve acil ihtiyaç duyulan mali ve ekonomik reformları kolaylaştıracak bir konsensüs yaratacağını ummaktadırlar.(41)</p>
<p>Muhalefet partisinin kurulmasına yönelik kararda asıl etkili olan neden her ne olursa olsun, şurası açık ki, Türkiye&#8217;nin yönetimini muhalifsiz bir şekilde üstlenmiş olan Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticileri(42) halktaki gerilimi tespit ve kontrol edebilmek için ikinci bir partinin kurulması özlemini taşırlar.(43) Fakat bu, demokratik bir sistemin gerektirdiği gerçek bir muhalefet degıl, güdümlü bir muhalefet olmalıdır.(44) Bu nedenledir ki, iktidar partisi çevrelerinde oluşan muhalefete izin verme eğiliminden cesaret alan bazı şahısların kurmayı istedikleri partilere sıcak bakılmaz. “Cumhuriyet Fırkası”, “Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi”, “Sosyal Demokrat Fırka” isimlerini taşıyan girişimler sonuçsuz bırakılırlar.(45) Şevket Süreyya’nın açıklamaları, arzulanan ve arzular doğrultusunda kurulmasına müsaade edilen Serbest Cumhuriyet Fırkası-’nın konumunu ifade etmesi açısından önemlidir: Ona göre Türkiye’nin siyasal tarihini araştırırken Serbest Fırka’ya değinmenin pek önemi yoktur. Çünkü bu parti, “<em>Mecliste veya halk içinde, toplum yapısından gelen normal bir gelişmenin ve buna dayanan siyasî bir gruplaşmanın eseri değildir. Serbest Fırka teşkilatı şartları bakımından tamamen sunî, köksüz bir teşekküldü ve aslında bir fırka değildi. Gazi’nin düşünce ve teşebbüsünden doğdu. Yani Serbest Fırka’nın kurulmasını kendi başına Gazi düşündü. Gazi istedi ve ortaya bir kaç şahsiyetle birkaç figüran atarak fırkayı o kurdu ve tabiî o yönetmek istedi</em>”.(46)</p>
<p>Yalova’daki görüşmeler sırasında ikinci ve muhalif bir partinin kurulması karara bağlanır. Ancak, muhalefet partisiyle ilgili olarak ilk problem, bu partinin siyasî eğiliminin ne olacağı konusunda açığa çıkar. Kendi güdümlerinde muhalefet arzulayan iktidar mensupları, muhaliflerine siyasi bir çizgi bulmakta zorlanırlar. Bu problem Fethi Bey’e teklif götürmeden önce de zihinleri uzun bir süre meşgul eder. Ağaoğlu’nun bildirdiğine göre, bir gün Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’dan ikinci parti kurulacağını işitir. Fakat Şükrü Kaya’nm bazı tereddüt ve sıkıntıları vardır. Ağaoğlu, Şükrü Kaya’dan tereddüt ve sıkıntılarının nedenini sorar. Şükrü Bey, ülkede muhafazakârların çokluk olduğunu ve bunların kontrol edilemeyeceğini, bu nedenle de muhalif partinin sosyalist eğilimli olmasını arzuladığını bildirir.(47) Liberal ideolojiye taraftar ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın solunda yer alan bir partinin kurulmasına karar verilir.(48)</p>
<p>Mustafa Kemal, Yalova’da Fethi Bey’i dinler ve sonra kendi düşüncelerini açıklar. Ancak, söyledikleri, muhalif partinin kurulmasıyla ilgili bütün düşünceleri değil, daha çok ve hatta sadece Türkiye’ye demokrat görünüm kazandırmayla ilgili düşünceleridir.(49)Yeni partinin siyasal yelpazedeki yeri Muştala Kemal ile Fethi Bey arasındaki ikili görüşmelerde konuşulup kararlaştırılır. Partinin adı “Serbest Cumhuriyet hırkası” olacak ve &#8221;Serbest” isminin çağrıştırdığı anlama uygun olarak liberal düşünceleri dile getirecektir. Partinin örgütlenmesi için gerekli mali kaynak da Mustafa Kemal tarafından karşılanacaktır. Ayrıca yeter sayıda milletvekili Cumhuriyet Halk Fırkasından istifa ettirilerek Serbest Cumhuriyet Fırkası’na transfer edilecektir.(50) Bütün bunlara rağmen, ilginçtir, Fethi Bey bir teminat ister. Muhalifi olacağı İsmet İnönü’den(51) ve/veya Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan çekinmektedir.(52) Onun bu çekinceleri karşısında Mustafa Kemal hem güvence verir ve hem de muhalif olarak nasıl bir konumda olacağının altını çizer: “<em>En çok kavgalı gibi olduğunuz geceler, sizi soframda birleştireceğim. O zaman tekrar, ayrı ayn her birinize soracağım: “Sen ne dedin ve sen ne için dedin? Senin cevabın ne idi ve neye dayanıyordu?” Bugünden itiraf ederim ki, bu benim için pek yüksek bir zevk olacaktır”.</em>(53) Fethi Bey sözlü güvenceyi yeterli bulmaz ve yazılı güvence ister. Yazılı güvence basın aracılığıyla verilir. Anlaşma gereği, Fethi Bey’in parti kurmak için izin isteyen bir mektup yazarak basında yayınlatacak, Mustafa Kemal de bu mektuba olumlu cevap vermek suretiyle partiyi ve mensuplarını koruması altına aldığının teminatını verecektir.</p>
<p>Fethi Bey, 9 Ağustos 1930 tarihli gazetelerde yer alan “Türkiye Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine” hitabıyla başlayan açık mektubunda Mustafa Kemal’e yeni bir fırka kurmak istediğinden söz eder: “<em>Paris&#8217;te bulunduğum beş buçuk sene müddet zarfında hariçten memleketimiz ahvalini takip ve tetkik ettim. Hemen her sene mezuniyet alarak vatanımda geçirdiğim kısa müddetler esnasında müşahedelerimin verdiği intibalarla tetkiklerimi tahkik etmekten hâli kalmadım&#8230; Memleketimiz, Lozan andlaşmasından beri her türlü kapitülasyon kuyudatından âzade olarak geçirdiği sulh devresinde köylülerimizin şükrana layık çalışmasına ve bütün halk sınıflarının memleketimizi yükseltmek için iftihara şayan gayretlerine rağmen hâsıl olan netice memnuniyet verici olmaktan pek uzaktır kanaatindeyim&#8230; [Bunun sebebini] Büyük Millet Meclisinin bir fırkadan müteşekkil olmasında buluyorum. Filvaki, fırka azasının kendi kabinelerini tenkitten sakınmaları sebebiyle Millet Meclisinde serbest münakaşa azalmış ve hükümet gayri mesul denecek bir halde kalmıştır&#8230; Cumhuriyet aşıkı olmak sıfatıyla&#8230; tam ve hakiki cumhuriyetçi ve bütün manasiyle laik ve fakat Cumhuriyet Halk Fırkasının mali ve iktisadi ve dahili ve harici siyasetlerinin birçok noktalarına aykırı bulunan ayrı bir fırka ile siyasi mücadele sahnesine atılmak arzusundayım&#8230; Cevabı devletlerini bekler ve en derin muhabbeti kalbiyemle beraber hürmet ve tazimlerimi takdim ederim efendim&#8221;(54)</em></p>
<p>Mustafa Kemal’de 12 Ağustos 1930 tarihli yine basında yayınlanan açık yanıtı ile, Ali Fethi Bey’e bu girişimi için izin/teminat verir(55): &#8221;<em>Azızim Fethi Beyefendi&#8230; Büyük Millet Meclisinde ve millet önünde, millet işlerinin serbest münakaşasını ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak, milletin yüksek menfaatlerini aramaları, benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir&#8230; Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Binaenaleyh Büyük Meclis&#8217;te aynı temele dayanan yeni bir fırkanın faaliyete geçerek millet işlerini serbest münakaşa etmesini cumhuriyet esaslarından sayarım. Bu itibarla, görüşlerinizi takip için siyasi mücadeleye girmenizi bittabi hüsnü telakki ederim. Reisicumhur bulunduğum müddetçe Reis-i cumhurluğun bana verdiği yüksek ve kanuni vazifeleri, hükümette olan ve olmıyan fırkalara karşı adilâne ve tarafsız ifa edeciğime ve laik cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her nevi siyasi faaliyet ve cereyanlarının bir maniaya uğramayacağına emniyet edebilirsiniz efendim”</em>.(56)</p>
<p>Serbest Cumhuriyet Fırkası 12 Ağustos 1930’da siyaset sahnesinde yerini alır. Takip eden günlerde, önceden kararlaştırılanların yerine getirilmesine geçilir. Mustafa Kemal yeni fırkaya oldukça önemli miktarda para verir.(57) Serbest Cumhuriyet Fırkası’na katılacak milletvekili sayısı ise pazarlıkla belirlenir. Fethi Bey’in belirttiğine göre Mustafa Kemal, başlangıç için 40-50 kişi vereceğini söyler &#8221;şimdilik onlarla işe başlarsınız” der. Fethi Bey ise o günkü milletvekili sayısının üçte biri olan 120 milletvekili ister, fakat İsmet İnönü’nün tepkisiyle karşılaşır. Sonunda yetmiş kişide karar kılınır.(58) Ayrıca, anlaşma gereği, seçimler sırasında milletvekili adaylarını Mustafa Kemal belirleyecek ve bu adaylar seçilecektir.(59)</p>
<p>Parti kurulur, fakat henüz programı yoktur. Bu nedenle gazeteciler Fethi Bey’den partisinin siyasi eğilimini ve programını sorarlar. Fethi Bey Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluş amacını şöyle açıklar: &#8216;<em>&#8216;Teşkil edeceğim yeni fırkanın çehresi tam bir laiklik ve samimi Cumhuriyetçilik tir. Neşredeceğim program şimdiye kadar emsali çok söylenen, fakat hep temenniler sahasında kalıp da maalesef tatbikat sahasına girmeyen usun vaidler ve nazariyelerle dolu değildir. Bugün mîlletin en çok ıstırap çektiği sıkıntılara çare bulmak, fikrimce neye bağlı ise anlan ihtiva edecektir. Her şeyden evvel İktisadî ve mali buhranı bugünkü müzmin halden kurtararak ve memleket dahilinde iktisadi faaliyetlere yol açmak için düşündüğüm tedbirleri arz edeceğim. En başta kalem ve fikir hürriyeti programımızda yer alacaktır.(60) </em>Partinin programı daha sonra Ahmet Agaoglu tarafından hazırlanır. Buna göre Serbest Cumhuriyet Fırkası<em>,&#8221;cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik esaslarına bağlıdır. Bu esasların millet bünyesinde ebedîleşmesi gayedir. Teşkilat-ı Esasiye Kanunundaki hürriyet ve masuniyet haklarını bilâistisna herkes için meri tutacak ve hiçbir arızaya uğratmayacaktır”.(61)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İktidarın Yanılgısı</strong></p>
<p>Vakit gazetesinin 8 Ağustos 1930 tarihli sayısında manşetten duyurduğu yeni bir parti kurulacağı haberiyle tûm Türkiye dikkat kesilir. 12 Ağustos’ta Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur ve vakit geçirmeden il ve ilçelerde teşkilatını kurmaya başlar. Ancak, bütün bunlar olurken, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı düşünen ve kurulmasına karar verenlerin büyük bir yanlışlık içerisinde oldukları, hiçte uzun sayılmayacak bir süre içerisinde anlaşılır. Şok dalgalan peş peşe gelir, ilk şok, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu takip eden birkaç gün içerisinde yaşanır. Türkiye’nin sivil ve asker seçkinleri şaşkınlık içerinde kalırlar. Çünkü, Serbest Fırkanın kurucu lideri olan Fethi Bey, Yalova’da Cumhuriyet Halk Fırkası ileri gelenleriyle birlikteyken, Yalova PTT’sini ek hizmet birimi oluşturmaya sevk edecek bir olay yaşanır. Türkiye’nin her bir yanından olmak üzere Fethi Bey’e, tahminlerin ötesinde çok sayıda tebrik mektubu, kart ve telgraf gelir. Neredeyse her bir yerleşim merkezinden, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kendi bölgelerinde teşkilatlandırma görevini üstlenmeyi arzulayanların istekleri ulaşır. Bütün Türkiye hareket halindedir; her bir yanı umut havası sarar.(62) Öyle ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu takip eden ilk 13 gün içinde Partiye 130 bin kişi kaydolur.(63) Bu, o günün şartları dikkate alınırsa, olağanüstü bir oranı ifade eder. İkinci ve en sarsıcı şok ise Serbest Fırka’nın İzmir mitingi ve takip eden toplantılar dolayısıyla yaşanır.</p>
<p>Fethi Bey, Mustafa Kemal’den izin alarak İzmir’e gitmeyi ve parti teşkilatını ziyaret edip, propoganda faaliyetlerine oradan başlamayı arzular. izin verilir. Ancak o günlerde Mustafa Kemal, halkın Serbest Cumhuriyet Fırkası’na olan ilgisinin Cumhuriyet Halk Fırkası idaresinin bazı başarısız uygulamalarına bağlamakta, Fethi Bey’in, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın politikasına muhalif bir politika takip etmekle devrimler ve liderini can-ı gönülden benimsemiş halkın tepkisini çekeceğine inanmaktadır.(64) Hatta inancına göre, belki de Serbest Fırka önemli bir görevî yerine getirecek ve halkın devrimlere daha da bağlanmasını sağlayacaktır, Mahmut Esat (Bozkurt)’un özel olarak çektiği telgrafta Fethi Bey&#8217;in İzmir’e gelmemesini, gelirse tepkilere neden olup zarar görebileceğini belirtmesi,(65) Fethi Bey’in tepki göreceğine yönelik kanaatleri iyice kuvvetlendirir. Bundan dolayı Mustafa Kemal, Fethi Bey’den İzmir’e gitmesini, ancak dikkatli olmasını ister. Bu arada başta İzmir valisi olmak üzere emniyet görevlilerine Fethi Bey’e yardımcı olmaları emrini verir.</p>
<p>Fethi Bey deniz yoluyla İzmir’e gider. Yolculuk büyük bir tedirginlik ve korku içerisinde devam eder. Başta Fethi Bey olmak üzere Serbest Fırka ileri gelenleri, muhalefeti temsil etmeleri nedeniyle, halkın kendilerine düşman kesileceğini düşünmekte ve karşılaşacakları tepki nedeniyle ne yapacaklarını kararlaştırmaya çalışmaktadırlar. İzmir’e yaklaştıkça korkuları iyice artar. Yolculuğun bu son anlarını Serbest Fırka Genel Sekreteri Ahmet Ağaoğlu şöyle anlatıyor: “<em>Vapur ilerliyordu. Uzaktan şehir gözükmeğe başladı. Dürbünlerle baktık. Bütün sahil halkla dolmuştu! Acaba Mahmut Esat Beyin haberi doğru olmasın? Doğrusu ikimiz de [Fethi Bey ve Ahmet Ağaoğlu] söylemeksizin içimizden endişeye düştük. Vapur yaklaşıyor, şehir tarafından yüzlerce kayık ayrılarak vapura doğru geliyor! Hayır mı, şer mi? Biz kafalarımızda bu sualler ile meşgul iken bize doğru gelen kayık kafilesinden muazzam bir “hurra!”, “Yaşasın Gazi, yaşasın Fethi Bey!” nidaları yükseldi. Müsterih olduk. Şimdi emniyetle şehri seyrediyorduk”</em>.(66) Aynı anları Fethi Bey ise şöyle anlatır: <em>“Liman, küçük vasıtalarla, ana-baba günü, mahşer numunesi halinde idi. Bütün şehir, çevresi ile beraber ayağa kalkmıştı”</em>.(67)</p>
<p>Serbest Fırka’nın lideri, yaklaşık 50 bin kişilik bir kitle tarafından büyük bir coşkuyla karşılanır. “<em>Fethi Bey, Halkın kucaklamaları arasında baygınlıklar geçirdi. Ama cereyana kimse hakim olamıyordu. Rıhtımla şose arasındaki 20-30 metrelik mesafe ancak yarım saatte sökülebildi. Bu sefer de, güç belâ girilen bir otomobil yürüyemiyordu. Araba havada gibiydi. Ama durduğu yerden bir adım ilerleyemiyordu, “yüzbin başlı dev” garip bir hiddetle hareketteydi”</em>.(68)</p>
<p>Fethi Bey dinlenmek için otele gider; program ertesi gün başlayacaktır. Ertesi gün kalabalık daha da artar. Halk ile polis arasında gerçekleşen itiş-kakış sırasında 12-14 yaşlarında bir çocuk ölür. Bu üzücü olayı takiben hiç beklenmedik bir olay yaşanır. Yaslı baba, ölen çocuğunu kucağına alıp Fethi Bey’in ayakları dibine bırakır: Bu sırada dudaklarından dökülen sözler halkın durumuna ayna olur niteliktedir: “<em>İşte size bir kurban! Başkalarım da veririz! Kurtar bizi kurtar.&#8221;</em> Herkes üzüntüden ağlamakta, fakat öfkeden de patlamak üzeredir. “<em>Bu hazin bir manzaraydı. Ama kim, kimden kurtarılacaktı? İzmir&#8217;in düşmandan kurtarılışı ise henüz sekiz yıl olmuştu. Kurtaran da milletin başındaydı. O halde ya bu galeyan? Ya bu kurban? Hulasa anlaşılıyordu ki, hükümet halkı galiba biraz ihmâl etmişti”</em>.(69)</p>
<p>Fethi Bey halka bir konuşma yapar. Niyeti, devrimlerle gerçekleştirilen toplumsal dönüşümün bekçisi olduklarını ilan etmektir. Bu niyetle başındaki şapkasını göstererek “Bizim bunları çıkaracağımızı&#8221;.der demez, bütün dinleyiciler, binlerce kişi başından şapkasını çıkarıp ayağının altına atar. Fethi Bey’in cümlesi henüz tamamlanmamıştır; halbuki o, <em>“Bizim şapkayı çıkaracağımızı söylüyorlar, bu bir iftiradır, inkılaplarla aynı fikirdeyiz”</em> diyecektir.(70)</p>
<p>İzmir’de gerçekleşenler, devrimci kadro için tam anlamıyla bir hayal kırıklığı olur.(71) Ahmet Ağaoğlu şahidi olduğu gelişmeleri değerlendirirken, yaşananların özeti olmak üzere şöylesi bir tespitte bulunur: “<em>Biz, ince bir psikolog olup, Gazinin yüzünden içindekileri anlamağa muktedir adamlar olsaydık, yeni fırkanın muvaffakiyetlerinden Gazi’nin son derece müteessir olduğunu kolaylıkla sezebilirdik. Fakat diğer taraftan Gazi hakikaten bir fırkayı samimi olarak kurmak istedi ise, kendi hesaplarında aldanmış olduğunu kabul etmek lazım gelir. O, halkın bu derece yeni fırkaya akın edeceğini asla düşünmemişti”</em>.(72) O günlerde devrimci kadroda hakim olan havayı ifade etmesi açısından “İkinci Adam”ın anlattıkları da önemlidir; <em>“Köşkten çıkarken Atatürk otomobile kadar geldi. “Yahu hiç aldırmıyorsun” dedi. “Ne var dedim” “Yanıyoruz”, dedi. “Yok canım” dedim. “Mübalağa ediyorsunuz” dedim. Böyle ayrıldım. Atatürk bu haldeydi. Sonra bir gün gene sabahleyin gittim. Yeni uyanmıştı. Oturduk, konuşmaya başladık. “Bana bak karışmıyorsun, ama bir şey söyleyeyim sana” dedi. “Yeniden başlayacağız bilesin, her şey bitti, yeniden başlayacağız biz bu işe” dedi. “Gözün tutuyor mu, var mısın, yeniden başlayacağız” dedi”.(73)</em></p>
<p>Yaşananlar basit bir durum değildir. “Halka rağmen halk için” yapılan devrimlerin tutmadığı, halkın, kendisini kurtarandan kurtulmak için kurbanlar vermeye hazır hale geldiği anlaşılmıştır. Çağlar Keyder’in tespitine göre “1950 hareketi gibi, Serbest Fırka da hükümetin militan laisizmi karşısında duyulan hoşnutsuzluğun ifade edilmesine imkân vermistir.(74) Peki bu yanılgıya nasıl düşülmüştü? Halkın durumu ııeden anlaşılamamış ve güdümlü muhalif bir partinin bile gizliden gizliye büyüyen bir kinin sığınağı olabileceği neden görülmemişti? Agaoğlu Ahmed’e göre bunun nedeni Mustafa Kemal’in çevresindeki kişilerdir; Ona göre Mustafa Kemal, &#8221;<em>Başında bulunduğu fırkanın memleketteki vaziyetinden tamamen habersizdi. Aldanan, iğfal edilen ve istismar edilen odur! Etrafında kendisine, içinden, gıllügişsiz bağlı kaç adam vardı? O doğru malûmat alamıyordu. O zannediyordu ki memlekete bunca hizmet etmiş, memleketi esaretten kurtarmış, istiklâlini temin etmiş olan fırka, halk nazarında eskisi gibi aziz ve kıymetlidir.</em>”(75)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İktidarın Tepkisi</strong></p>
<p>İktidarın seçkinleri Serbest Fırka’nın bir anda bütün bir Türkiye’de kabul görmesini şaşkınlık içerisinde izlerler. İzmir mitinginin ertesinde vaziyeti anlamak için Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen Kazım (Özalp) Paşa’nın raporu, yaşanan paniğin bir tezahürü olarak anlam kazanır: “<em>Fethi Bey’in İzmir&#8217;e gelişiyle Halk Fırkası erimiştir. Ve Fethi Bey seyahatine İzmir&#8217;den Balıkesir&#8217;e doğru devam ederken her geçtiği yerde Halk Fırkası&#8217;nı söndüre söndüre git[miştir]”</em>.(76) Halk düzeyinde gerçekleşen bu gelişmelerin yanı sıra, bilhassa Halk Fırkası ileri gelenlerinin kabul edemedikleri bir başka durum daha vardır. O güne kadar hiç muhalifleri olmadan Türkiye’yi istedikleri gibi yöneten bu insanlar, güdümlü bir muhalefet dahi olsa Fethi Bey’in politik eleştirilerini kabullenemezler. En basit şekliyle bile olsa eleştirilere hoşgörü gösteremezler. Gerçekleşen eleştirilerin çok partili sistemi öngören modern siyasetin bir parçası olduğunu dikkate alamazlar. Fethi Bey’in şu sözleri o günün havasını yansıtması açısından önemlidir: “<em>Benim, artık alışılması şart doz içinde ve en hâlis niyetlerle yaptığım bu ilk tenkitler bile, Halk Fırkası hükümet çevrelerinde büyük bir teessür, hatta taşkınlık yaratmıştı. Buna hem hayret ettim, hem de çok üzüldüm, hattâ ümitsizlendim”</em>.(77) Daha da ilginç olanı, bir gazetecinin “İ<em>ktidar mevkiine geçmek arzusunda mısınız?”</em> sorusuna siyasi bir partinin başkanı sıfatıyla “<em>Elbette</em>” diyen Fethi Bey’in bu cevabı ‘’Devlet partisi” haline dönüşmüş olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nda kıyametleri koparır. Bu arzu hiçbir şekilde kabullenilemez. Konu Mecliste tartışma konusu haline gelir ve Serbest Cumhuriyet Fırkası başkan ve üyelerine karşı sert bir tavır takınılır.(78)</p>
<p>Mahalli seçimler siyasal gerilimi, daha doğrusu iktidar partisinin tedirginlik ve öfkesini daha da artırır. Serbest Cumhuriyet Fırkası, henüz Türkiye genelinde tam teşkilatlanamamasına rağmen seçimlere katılır.</p>
<p>Fakat, yoğun bir şekilde iktidar partisine üye olan yerel idarecilerin ve memurların tepkileriyle ve engellemeleriyle karşılaşır.(79) Serbest Cumhuriyet Fırkası adayları “sudan bahanelerle tevkif edilirler”, “baskı altına alınırlar”.(80) CHF’lılar gelenekleşmiş “irtica” suçlamasıyla kitlelerin Serbest Fırka’ya akışını engellemeye çalışırlar. Fethi Bey dayanamayıp, irti-canın anlamının çarpıtıldığını, asıl irticanın iktidar partisi mensuplarının yaptığı şey olduğunu Millet Meclisi’nin kürsüsünden söylemekten kendisini alamaz.(81)</p>
<p>Seçimler son derece gergin şartlarda gerçekleşir. Cumhuriyet Halk Fırkası mensubu yerel yöneticilerin bütün engellemelerine rağmen, halkın Serbest Fırka adaylarına ilgisi büyük olur. Bunun üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası yönetimi gelenekselleşmeye başlayan seçim hilelerinden birisini daha devreye sokar. Serbest Fırka adaylarının kazandığı yerler noterlerle tespit edilmesine rağmen, mazbatalar Cumhuriyet Halk Fırkası adaylarına verilir.(82) Bu nedenledir ki, Serbest Fırka yönetimi seçim sonuçlarının gerçeği yansıttığını hiçbir zaman kabullenmez. Hatta Fethi Bey yıllar sonra bile “aslında seçimleri biz kazanmıştık”(83)iddiasını devam ettirir.</p>
<p>Fethi Bey, partisinin seçimler sırasında yaşadığı sıkıntıları, engellemeleri ve seçim hilelerini Mustafa Kemal’e şikayet eder. Fakat aradığı hakemliği bulamaz.(84) Bunun üzerine Meclis’te yaptığı konuşmayla özellikle içişleri balanı Şükrü Kaya’mn dikkatini konuya çeker ve yürütülen olumsuz davranışların, hilelerin engellenmesi için harekete geçilmesini ister. Görevinin gereklerini yerine getirmesi için kendisine yapılan davet üzerine bir konuşma yapan Şükrü Kaya, olaylara müdahale etmek yerine gerçekleşenleri onayladığı anlamına gelen sözler sarf eder; “<em>gericilerin, saltanatçıların ve adı suçluların Serbest Fırkada yuvalandıklarını”</em>, bu kimselerin “yıkıcı propagandalar” yaptıklarını ve “<em>31 M art hadiseleri göz önünde iken bir dahiliye vekilinin hadisata seyirci kalması kadar büyük gaflet olama[yacağını]</em>”(85)belirterek yaşananlar karşısındaki konumunu dile getirir.</p>
<p>Seçimlerin hangi şartta gerçekleştiğini göstermesi açısından yabancı bir gözlemcinin Trakya bölgesindeki seçimlerle ilgili raporu önemlidir:</p>
<p>“Trakya’nın öteki şehirlerinde olduğu gibi Edirne’de de 17 gün süren bu seçimler özgür olmamıştır. Örneğin, muhalefet partisinin kırmızı oy pusulalarını taşıyan seçmenlerin oylarını kullanmalarına, adlarının kütükte yazılı olmadığı gerekçesiyle izin verilmemiştir. Suçlu ve cezaevi kaçkını tipinde adamlardan oluşan çeteler, Yıldırım, Kayık, Kirişhan ve Karaağaç bölgelerini geceleri dehşete salmışlardır. Kargaşalıklar baş gösterdiği haber verilmiştir. Seçimler sırasında, muhalefet partisinin adayları ve etkili üyeleri, geceleyin evlerinden çıkamamışlardır. Edirne’de seçim, belediye binasının önünde, polis müdürü ile yardımcısının gözü önünde yapılmıştır. İlk kez, bu seçime kadınlar da katılmıştır&#8230;</p>
<p>Seçim özgür koşullarda yapılsaydı ve oy kullanmada yolsuzluklar olmasaydı, Edirne’de ve Trakya’nın her yerinde SCF kazanırdı.</p>
<p>Köylüler olsun, Edirne ve Trakya şehirlileri olsun, İsmet Paşa hükümetinden memnun değildirler ve bu idarenin Trakya için hemen hiçbir şey yapmamasından ötürü, değişmesini istemektedirler. Trakya’nın her yerinde sokak ve yollar yok gibidir, şehir ve kasabalar yüzüstü bırakılmıştır. Ekonomik planda ve sağlık konularında hiçbir şey yapılmamıştır. Yoksulluk içinde yaşayan kırsal nüfusla ilgilenilmemektedir. Vergiler çok yüksektir ve yöneticiler vergilerin ödenmemesini umursamamakta, vergi vermeyenlerin ellerinde ne kaldıysa alıp onları hapse atmaktadırlar. Trakya halkı hükümetin değişmesini istemekte ve ülkenin bu kesiminde yeni hükümetin herşeyi düzelteceği umulmaktadır”.(86)</p>
<p>Muhalefet partisinin kontrollerinde tutamayacaklarını anlayan üst bürokratlar büyük bir gerilim içerisindeyken, Mustafa Kemal, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi’ye kendisine hitabeden yayınlayacağı bir mektup dikte ettirir.(87) 9 Eylül günü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ve Mustafa Kemal’i duruma müdahale etmeye çağıran yazıya, Mustafa Kemal, ertesi gün, kendisinin Cumhuriyet Halk Fırkası ile bağını vurgulayan bir cevap verir. (88)Mustafa Kemal’in iktidar partisini tutacağını ifade eden açıklaması Serbest Cumhuriyet Fırkası için sonun ilanından başka bir anlama gelmez. Mustafa Kemal’e rağmen siyaset yapılamayacağı bilinmektedir. Bu durumda Serbest Fırka’nın kendisini feshetmesinden başka çare yoktur. Ve 12 Ağustos’ta başlayan ve 17 Kasım’a kadar devam eden 99 günlük bir siyasî hayat sona erer.(89) Kongar’ın değerlendirmesiyle; “devletçi-seçkinler” in güdümlü demokrasi yoluyla “gelenekçi-liberal” düşünceleri denetleme çabasının ürünü olan Serbest Cumhuriyet Fırkası, “devletçi-seçkinler”in güdümlü bir muhalefeti bile kabul edememesinin kurbanı olmaktan kurtulamaz.(90)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="SlJlISMU8X"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/embed/#?secret=GdD9aZT0Du#?secret=SlJlISMU8X" data-secret="SlJlISMU8X" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:45:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Partisine Muhalif Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[serbest Cumhuriyet Fırkasının İzlerini Silme Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Fırka’nın Kapatılması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlet Partisine Muhalif Olmak Gerek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın büyük bir ürkeklikle siyaset meydanında boy gösterdiği ve gerekse Serbest Cumhuriyet Fırkası nın kapat(tır)ılıp siyasi meydan sadece Cumhuriyet Halk Fırkası’na bırakıldığı günlerde, Türkiye’nin zengin, huzurlu, güçlü, gelişmiş olmasını zorlaştıran bütün engelleri görmek mümkündür. Türkiye’nin önüne “Batılı olma” hedefini koyan ve bu uğurda gerektiğinde hiç çekinmeden kan akıtan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/indir-1-87/" rel="attachment wp-att-13097"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13097" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/indir-1.jpg" alt="Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2" width="379" height="297" /></a>Devlet Partisine Muhalif Olmak</strong></p>
<p>Gerek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın büyük bir ürkeklikle siyaset meydanında boy gösterdiği ve gerekse Serbest Cumhuriyet Fırkası nın kapat(tır)ılıp siyasi meydan sadece Cumhuriyet Halk Fırkası’na bırakıldığı günlerde, Türkiye’nin zengin, huzurlu, güçlü, gelişmiş olmasını zorlaştıran bütün engelleri görmek mümkündür. Türkiye’nin önüne “Batılı olma” hedefini koyan ve bu uğurda gerektiğinde hiç çekinmeden kan akıtan kadro, esasında bu hedefi ulaşılmaz bir motivasyon aracı olarak kullandıklarının işaretlerini olanca açıklığıyla gözler önüne sererler. “Batılı olacağız” derler, ama batılı gibi olmamak için en ustaca oyunları sahneye sürmekte bir an tereddüt etmezler. “İrtica” söylemi ise, gelenekselleşir ve yürürlüğe koydukları her türlü davranışlarını veya planladıkları girişimleri meşrulaştıran bir araç olur. Gerektiğinde ufacık bir işareti, bireysel bir davranışı tüm topluma mal etmekten çekinmezler. Akhisar’da karşılaşılan bireysel bir durumun “rejim” sorununa dönüştürülmesi ise bunun örneklerinden birisini oluşturur.</p>
<p>Fethi Bey, İzmir’den ayrıldıktan sonra Akhisar’a gittiği zaman, karşılayanların arasında Arap harfleriyle “Lailahe illallah” yazılı bezi tutan birisi de vardır. İktidar çevresi muhalefete saldırmak ve mahkûm etmek için aradığı fırsat bulur. “İrticainin baş kaldırdığı” ilan edilir ve bu durum insanların daraltılmış haklarını daha da daraltacak girişimlerin gerekçesi olarak kullanılmaya başlanır. Basın, bu konuda üzerine düşeni “hakkıyla” yerine getirir. Yakup Kadri “İnkılap” gazetesinde <em>“Zavallı Fethi Bey, bütün mânasıyla devlet otoritesi, milli asayiş ve vatan birliği aleyhine bir küçük ihtilâl hareketlerinin bayrağı olmuştur”</em> diye yazarken hedefi ustaca işaretler. Falih Rıfkı ise “<em>Hakimiyet-i Milliye</em>”de “<em>Cumhuriyetçiler aklınızı başınıza alınız. Bunlar şeriat istiyorlar, şeriat/”</em> bağırtısını koyuverir.(91)</p>
<p>Fethi Bey, partisine ve kendisine yöneltilen bütün suçlamaları Meclis kürsüsünden reddedip, durumu izah eder (15 Ekim 1930). Fırka olarak hedeflerini bir kez daha açıklar. İrtica suçlamasını kesinlikle kabullenmediklerini söyler. Halkın sesini yükseltmesinin “irtica” ile hiçbir ilgisi olmadığını belirtir: “<em>Serbest Cumhuriyet Fırkasının teşekkülünden evvel bütün memleket halkının hükümetten memnun olduğunu ve şurada burada işitilen şikayetlerin menfaatleri tatmin edilmemiş kimselerin veya ecnebi propagandasına kapılmış olan safdillerin kopardıkları yaygaralardan ibaret olduğunu işitiyorduk. O zamanlar hükümetten memnun olan bu halk Maliye intihaplarında neden birdenbire mürteci oluverdi? Hakikat bu kadar az bir zamanda bu kadar zıt iki yüz nasıl gösterilebilir? Bu irtica denen hareket nasıl meydana geldi? Halk laik kanunları istemiyoruz, halifeyi istiyoruz mu dedi? Hayır efendiler, bin kere hayır! İrtica o demektir. Başka ne demektir? İrtica diye tefsir olunan bu hareket halkın reyini serbestçe ve istediği taraf lehine kullanmak istemesinden başka bir surette tecelli etmemiştir. Halkın reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasının belediye namzetlerine vermek istemesi irtica suretiyle tefsir edenler, halkın reyini de inhisar altına almak isteyenlerdir”</em>.(92) Fethi Bey, “<em>hınca hınç dolu bir mecliste”</em> bu konuşmayı yaparken “<em>manzara tamamen Terakkiperverlerin sigaya çekilmesini andırır”(93)</em>. “<em>Serbest Fırka’nın memlekette anarşi çıkardığı”, “komünizm propagandası yaptığı”, “hilafeti, saltanatı, tekke ve medreseyi, fesi, Arap harflerini geri getirmek isteyenlerden kurulu bir fırka olduğu</em>” sataşmaları arasında konuşmasını sürdürür. Bu sataşmalardaki iddiaların delillerine dikkat çeker: “<em>Birisi yoldan geçerken bir arabacıdan”, ‘’bir kadından”, “bir meczuptan”, “ bir tekke şeyhinden işitilenler”</em>le suçlandıklarını belirtir.(94)</p>
<p>Fethi Bey, 15 Kasım tarihli Meclis konuşmasında sadece yaşanan sorunlara değinmekle ve suçlamaları reddedip, soruları cevaplamakla kalmaz; sorunun kaynağına da dikkat çeker. Son derece önemli bir “rejim” eleştirisi yapar:”<em>&#8230;Cumhuriyette bütün otoritelerin menşei intihap tarikiyle [seçim yoluyla] millet olduğundan intihap serbesttir; Cumhuriyetin ruhu ve milli hakimiyetin esasıdır. İntihabın serbestisi ihlâl edilirse Cumhuriyetin temelleri sarsılmış olur. Maalesef bu son belediye intihabında Dahiliye memurları -bittabi hafi celi- aldıkları talimat dairesinde harekete mecbur olduklarından bu manzara hasıl olmuştur. Yani hükümet kuvvetleri kanuna ve milli hakimiyete karşı kullanılmış ve halkın bir Cumhuriyette en mukaddes olan rey hakkını iptal için cebir ve tazyik yapılmıştır. Böyle bir manzaranın husûlü Türk Cumhuriyeti tarihinde esefle karşılanacaktır. Cumhuriyet icabatına karşı hakiki bir irtica manzarası veren bu hareketin bir daha tekerrür etmesine mani olmak için Cumhuriyeti samimi surette sevenlerin müttehit olacağını ümit etmek isterim”.(95)</em></p>
<p>Osman Okyar’ın anlattığına göre, babası Fethi Okyar, Serbest Fırka’-yı feshetmek zorunda kalınca çok üzülür. Kalbi bu üzüntüye dayanamaz ve hastalanır. Hatta tedavi için Viyana’ya gitmek zorunda kalır. Ancak Fethi Bey’in sıkıntıları bununla bitmez. Partisinin kapatılmasına alışamadan daha başka zorluklar yaşamaya başlar. <em>“Kendi safına katılan birçok tanınmış veya bu vesile ile tanınan kimseler, Serbest Fırka kapatildiktan sonra açıkta kalırlar], âdeta damgalan[ir], işlerinden güçlerinden olurlar</em>.&#8221; (96)İktidar mensupları Serbest Fırka üyelerine olumsuz tavırlar takınmaktan ve işlerini zorlaştırmaktan bir an geri durmazlar. Başbakan İsmet İnönü, yıllar sonra, Serbest Fırka mensuplarına karşı olumsuz tavır sergilenmediğini ifade ederek bir savunma yaparken dahi, söylediğini yalanlayacak ifadelere yer verir. “<em>Serbest Fırka kapandı. Bu kadar hadiseden, Serbest Fırka’yı kurmuş olanların birçoğu ile eski arkadaşlığımızı muhafaza ettik. Bunlar tekrar Halk Partisine girdiler. Vazifeler aldılar. Hiçbir şey olmamış gibi (altını ben çizdim) münasebetlerimiz devam etti.(97)</em></p>
<p>Yaşanan zorluklar, iyi niyetlerle başlayan yeni parti kurma girişiminin zamanla olayların zorlamasıyla varıp dayandığı olumsuz bir noktayı mı temsil ediyordu? Mevcut bilgiler, sonuçta yaşanacakların daha işin başında birileri tarafından bilindiğini, belki de sonucun başta planlandığını gösterir niteliktedir. Fethi Bey’in anlattığına göre, henüz bir parti kurma teklifiyle karşılaşmadan birkaç gün önce Rize mebusu Fuad Bey kendisine şunları söyler; “<em>Sana bir muhalif fırka teşkili teklif olunacaktır. Sakın bu teklife kapılma&#8230; Sana yazık olur”</em>.(98) Mustafa Kemal’in ısrarla her iki parti karşısında da tarafsız kalacağını belirttiği günlerin birisinde, Meclis Başkanı Kazım Karabekir, Fethi Bey’in de bulunduğu bir sırada Mustafa Kemal’e şöyle bir soru yöneltme ihtiyacı hisseder; “<em>Siz elbette tarafsız kalacaksınız değil mi Gazi hazretleri&#8217;</em>&#8216;(99) Samet Ağaoğ- lu’nun naklettiği ve annesi ile babası arasında geçen bir konuşma, yaşanacakların daha işin başındayken politikanın dışında, evinde oturan bir kadın tarafından dahi sezilecek kadar açık olduğunu gösteriyor: “<em>Atatürk babamı Serbest Cumhuriyet Fırkasına soktuktan sonra Istanbula gelen annem babama, “Ahmet” dedi “ben bu işin sonunu iyi görmüyorum “Neden Sitare?” “Gazi sizleri denemek istiyor, belki de bu bir oyundur!” Babam kızdı: “Sen ne söylüyorsun kadın? Gazi söz verdi. Onun gibi bir adam söz verdikten sonra kim bu işi bozabilir?” “Böyle bir ikinci fırka bir çoklarının işine gelmez! Onlar bozarlar”. Babam güldü ve anneme “sen delisin!” diyerek sözü kesti”.(100)</em></p>
<p>Konuyla ilgili olarak şu bilgi de önemlidir: Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş aşamasında verilen sözler gereği Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan 70 milletvekili Serbest Cumhuriyet Fırkası’na transfer olacaktır. Ancak Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekillerinden hiç kimse buna yanaşmaz. Bu nedenle bizzat Mustafa Kemal bazı şahıslan ismen belirterek Serbest Cumhuriyet Fırkası’na geçmelerini ister ve bu geçişi sağlar. Ancak yine de bir isteksizlik vardır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’na geçmesi istenenlerden birisi de Ankara milletvekillerinden Talat Bey’dir. Kendisine parti değiştirme teklifi geldiğinde Talat Bey’in ağzından dökülen ilk sözler şunlar olur; “<em>Paşam&#8230; Beni feda mı ediyorsunuz?</em>”(101)- Parti değiştirmesi teklif edilenlerden bir diğeri ise Reşit Galip’tir. Reşit Galip “<em>Gazinin ayaklarına kapanarak affolunmasını istirham”</em> eder.(102) Bütün teşvik ve isteklere rağmen Serbest Fırka’ya ancak 13 milletvekili geçer.</p>
<p>Belki de bütün bunlar bireysel tutumların yol açtığı bazı sözler ve tavırlardı. Ancak şurası ilginçtir ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın faaliyette olduğu ve özellikle de kapatılmasını takip eden günlerde yaşananlar Talat Bey’in ve diğerlerinin sözlerini, korkularını ve şüphelerini haklı çıkarır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’na geçenler veya siyasete Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda başlayanlar öncelikle yoğun bir şekilde suçlamaların, psikolojik baskıların muhatabı olurlar. Bu konuda özellikle basın önemli bir görev üstlenir. İktidar yanlısı basın, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra gerçekleştirilen hukuk dışı uygulamalara meşruluk zemini temin etme gayretini de titizlikle yerine getirir. Tek Parti idaresinin gerekliliği, çok partili siyasal yaşamın gereksizliği ve sakıncaları dile getirilen temel konulardan olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Serbest Cumhuriyet Fırkasının İzlerini Silme Süreci</strong></p>
<p>İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “<em>Hürriyet namına devlet otoritesini feda edemeyiz</em>”(103) sözüne yansıyan bir anlayışla Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını takip eden günlerde, iktidar için sıra yaşanmış acı hatıranın izlerini silmeye gelir. Hedefte, muhalefete destek veren basın, Serbest Fırka’ya geç(iril)en bazı milletvekilleri ve seçimler sonucunda Belediye başkanlıklarını kazanan Serbest Fırka mensupları vardır. Öncelikle Serbest Cumhuriyet Fırkası’m desteklemiş olan basına yönelik kararlar uygulamaya konulur. 14 Eylül 1930’da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Bahzat Arif ve yazı işleri müdürü Abdullah Abidin, Hizmet gazetesi başyazarı Zeynel Besim ve yazı işleri müdürü Bedri Beyler birşeyle” bahane edilerek tutuklanırlar. İktidar yanlısı basın aracılığıyla aşağılama ve karalama ise yürütülen bir diğer faaliyeti teşkil eder.</p>
<p>Serbest Fırka’nın kapatılması, devlet partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası içinde tek partili “otoriter rejim”i bütün temelleriyle kurma faali-yetlerini -yukarıda verdiğimiz bazı örneklerden de anlaşılacağı üzere&#8221; hızlandırır.(104) İktidar yanlısı yazarlar “otoriter rejim”in fikri temellerini oluşturmaya çalışırlar. Bu arada geçmişin &#8221;intikamı” da alınır: Sözgelimi falih Rıfkı (Atay) bazı meslektaşları için şunları yazar: <em>“Bütün bu muhalif gazeteciler, hepsi, bir kelime ile alçaktırlar. Balkanlardan Amerika&#8217;nın Mr ucuna kadar böyle mahlûklar, casus ve baba katili gibi iğrenç mücrimlerle bir sıraya konur ve şahsi hürriyetleri bile kendi ellerine teslim edilmez Biz ise gazete denilen müesseseyi teslim etmişiz</em>”(105). Yine o günlerde Vakit gazetesinin başyazarı Mehmet Asım (Us) şunları yazar: “<em>Bugün B.M. Meclisinin % 95 azası CH.Fırkasına mensup olduğuna nazaran bu fırkayı çürütmek aynı zamanda M. Meclisi âzalarını çürütmek demektir. Hatta C.H.Fırkasının manevi şahsiyetini lekelemek onların nazarında M,Meclisini lekelemekten daha müessirdir”.(106)</em> Basında bunlar olurken, Hükümet ise yeni Matbuat Kanunu tasarısını hazırlar.Tasarının mahiyeti ise iktidar yanlısı basının tutumundan kolaylıkla anlaşılır.</p>
<p>Serbest Cumhuriyet Fırkası adayı olarak girdiği mahalli seçimlerde belediye başkanı seçilenlere gelince: Serbest Cumhuriyet Fırkası adaylarından belediye başkanlığını kazananlar Cumhuriyet Halk Fırkası’nı çok rahatsız eder. Cumhuriyet Halk Fırkasının yöneticileri bütün çalışma, engelleme ve zorlamalara rağmen bazı seçim bölgelerinde galip çıkamamanın sıkıntısını yoğun bir şekilde yaşamanın etkisiyle, hiç vakit kaybetmeden peş peşe soruşturmaları açarlar. “Mülkiye Teftiş Heyeti&#8221;seçimlerin geçersiz sayılması ve yenilenmesi gerektiği görüşünü İçişleri Bakanlığına iletir.(107) Ayrıca “Devlet Şurası Umumî Heyetin Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kazanmış olduğu on iki seçim çevresinde yapılan seçimlerin yasalara uygun olmadığı sonucuna varır; sonuçların geçersiz sayılmasına ve yenilenmesine karar verir.(108) Böylece Serbest Cumhuriyet Fırkası adayının kazandığı resmen ilan edilen yerlerdeki belediye başkanlarının bağımsız olarak dahi görevde kalmalarına razı olunmaz.</p>
<p>Serbest Cumhuriyet Fırkasının izlerini silme çalışmaları bununla da kalmaz. Serbest Cumhuriyet Fırkası adayı olarak Kuşadası’nda seçimi kazanmış olan belediye başkanı daha önceleri yaptığı bir konuşmada Cumhurbaşkanı’na yakışıksız sözler sarf ettiği gerekçesiyle tutuklanır.(109)Seçim kampanyası sırasında işlediği öne sürülen çeşitli suçlardan dolayı bazı Serbest Cumhuriyet Fırkası üyeleri için soruşturmalar sürdürülürken,(110) başka suçlardan dolayı tutuklananlar ile Serbest Cumhu-riyet Fırkası arasında ilgi kurularak partiye yönelik yoğun bir yıpratma kampanyası başlatılır.</p>
<p>Cumhuriyet Halk Fırkasından Serbest Cumhuriyet Fırkasına geç(iril)miş milletvekillerine karşı da yıpratıcı bir politika izlenir. Bunlardan İstanbul Milletvekili Haydar Bey’in (Ali Haydar Yulug) devamsızlık nedeniyle milletvekilliği feshedilir(111). Bir başka İstanbul Milletvekili Süreyya (İlmen) Paşa’nın istediği izin, Meclis Başkanlığınca verilmez gönderdiği rapor da geçersiz sayılır. Bunun üzerine Süreyya Paşa milletvekilliğinden çekilir. Ayrıca daha önceden hak etmiş olduğu ödenek de kendisinden geri alınır(112). Fethi Bey (Okyar) ile Agaoğlu Ahmet Bey ise 1931 milletvekili seçimlerinde aday gösterilmediği gibi, Agaoğlu Ahmet Bey bir süre sonra İstanbul Darülfünunumdaki görevinden uzaklaştırılır.</p>
<p>Bütün bu ve benzerleri olaylar, üzerinde özellikle ve ayrıntılı olarak durmayı gerektirecek ve Batı’ya mensup olmayı hedeflediğini söyleyen bir siyasi kadronun, modem siyasetin gerektirdiği muhalefet anlayışına uzaklığını gösterecek önemli olaylardır. Ancak elbette ki bu konuların derinliğine ele alınması bu araştırmanın amacını aşar. Bu nedenle konuyu bir hatıra ile bitirmek uygun olacaktır. Hatıranın sahibi Serbest Fırka denemesinden sonra Mustafa Kamal ile birlikte Anadolu’yu gezen ekonomi danışmanı Ahmet Hamdi Başar’dır. Başar’m anlattıklarından, güdümlü muhalefet girişiminin Samsun’daki seçimi kazanan Serbest Cumhuriyet Fırkası adayının şahsında nasıl sonuçlandırıldığını görme imkânı elde edilmektedir:</p>
<p>“Sivas’tan Tokat’a, oradan da Turhal’a kadar otomobille gittik. Yolda, galiba Amasya’da, Samsun valisi (merhum) Kâzım Paşa, Gazi’yi karşıladı. Kâzım Paşa Gazi’nin yakın arkadaşlarından. Çanakkale’de Gazi kolordu kumandanı iken, o da kurmay başkanı imiş. Atatürk’ün yakın maiyeti arasında açık bir telaş var. Meğer Kâzım Paşa’ya Gazi son zamanlarda çok kızmış. Çünkü Samsun’da Belediye seçimini Serbest Fırka kazanmış&#8230;</p>
<p>Samsun’a geldiğimiz zaman başka yerde görmediğimiz bir manzara karşısında kaldık: gece her tarafta fevkalâde inzibatî tedbirler alınmıştı, istasyondan itibaren bütün yollar süngülü askerler tarafından tutulmuştu. Halk asker kordonlarının arkasına sinmişti. Bu suretle askerlerden ve polisten mâda hiç kimseyi görmeden, adeta bir düşman şehrine henüz giren bir kumandan gibi Gazi ve bizler otomobillerle, Gazi’nin misafir edileceği konağa geldik&#8230; Saat aşağı yukarı onu bulmuştu. Sofraya oturmak üzere seyahate iştirak edenlerden mâda yalnız Vali Kâzım Paşa hazır bulunuyordu. Gazi sordu: “Belediye Reisi nerede? Nasıl olur? Şehirlerine misafir geldik.&#8221;</p>
<p>Derhal Belediye Reisi bulundu. Reisi beklediğimizden on beş dakika sonra sofraya oturduk. Belediye Reisi, orta yaşlı, kendi halinde bir adam. Samsun’da avukatmış, intihapta Belediye Reisi olmuş. Halk Fırkası namzetleri ise o kadar az rey almışlar ki, bu zat âdeta ittifakla seçilmiş. Gazi sofrada reisi soluna aldı. Kadehini reise doğru kaldırarak:</p>
<p>“İçelim” dedi.</p>
<p>Reis, önündeki su bardağını kaldırınca:</p>
<p>“Ne o reis beyefendi; yoksa rakı, günah diye içilmiyor mu?”</p>
<p>“Hayır Efendim, yemek yemiş bulundum da!”</p>
<p>“Ya, demek bizim geleneğimizi bilmiyorsunuz, öyle mi?”</p>
<p>“Yok efendim, teşrifi devletinize bütün halkla beraber bende muntazırdım.”</p>
<p>“Şu halde, beraber yemek yiyeceğimizi düşünebilirdiniz.”</p>
<p>“Evet efendim; bendeniz de o şerefe nail olmak ümidindeydim. Fakat çağrılmadım.”</p>
<p>Gazi, Valinin yüzüne baktı. Vali önüne bakmağı, lafa karışmamağı tercih ediyordu. Gazi, Valiye sordu:</p>
<p>“Vali beyefendi, niçin geleceğimizi ve bu akşam beraber yemek yiyeceğimizi Reis beyefendiye haber vermediniz?”</p>
<p>Halbuki Vali Kâzım Paşa, Amasya’ya kadar karşılamağa gelmiş ve bütün düşündüğü ise Gazi’nin çarpışmalarla bitmiş bir intihap ertesinde geleceği Samsun’da inzibatî tedbirler almağı temin etmeğe münhasır kalmış! Verilecek cevap yok. Sofra devam ediyor. Belediye Reisi ara sıra mezelerden alıyor; kemali edeple oturuyor&#8230;</p>
<p>Gazi sonunda Belediye Reisine döndü ve: “Şimdi, Reis beyefendi; za-tı âliniz de artık feshedilmiş olan bir fırkanın Belediye Reisi olarak vazifenizde devam etmek istemezsiniz; değil mi? İstifa ediniz; yeniden intihap yapılsın; belki yine zatıâliniz seçilirsiniz” emrini verdi. Emir kat’i idi. Belediye Reisine “emir buyurursunuz” demekten başka söz kalmamıştı. Fakat Reis öyle yapmadı: “Paşam; bendeniz Serbest Fırkayı tanımıyorum ve reisliğe de o fırkanın namzedi olarak seçildiğimi kabul etmiyorum. Bu intihap, halkın şahsıma karşı bir itimadı şeklinde tecelli etmiştir. Mesele sırf seçimin serbest olmasından ibarettir. Eğer bu vasiyette istifa edersem halkın bu teveccüh ve itimadına karşı küfranı nimette bulunmuş olurum. Fakat bendenizin bu işte kalması arzu buyrulmuyorsa, hükümetin elinde kuvvet vardır, Şûrayı Devlet vardır, intihabı fesheder. Bendeniz de o zaman halka karşı mahcup vaziyette kalmam.&#8221; Bu beklenmedik cevap Gazi’yi sinirlendirmedi. Deminki kadar sakin bir sesle: “<em>Düşündüğünüz doğru. Arzu ettiğiniz gibi olsun” dedi Sofrada mevzu eski hatıralara, günlük meselelere doğru yayılıyor. Kadehler biraz daha sık içiliyor. Bu zahiri sükunete rağmen, yakında bir fırtına kopacağı hissediliyor. Bunu Belediye Reisi de hissetmiş olacak ki biraz sonra, yarın görecek mühim işleri olduğu bahanesi ile, Gazi’den müsaade istiyor; ve “buyurunuz” emrini alınca kemali hürmetle eğilerek sofradan kalkıp gidiyor. Bir dakika nefes bile almadan korkarak sustuk Sonra Gazi’nin sesi gürledi: “Vali Paşa hazretleri; Belediye Reisi diye seçtiğiniz bu adamın yaptıklarını gördünüz mü? Her şeyden evvel terbiyesiz. Şehirlerine misafir geliyoruz; soframıza yemek yiyerek geliyor. İçki ikram ediyoruz, içmiyor; sonra da bir Reis-i cumhur sofrasında biz kalkmadan sofradan kalkıp defolup gidiyor. Reisinizin hareketlerini beğendiniz mi?” Kâzım Paşa’nın haşlanması ve bahsin devamı sabaha kadar sürdü.”</em>(113)</p>
<p>Sonuçta, Vali görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle görevden alınır ve Samsun’daki seçim iptal edilir.(114)</p>
<p><strong> Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;183-247</strong></p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="uZLb6NF1Cg"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-1/embed/#?secret=8Hq5xmCPX1#?secret=uZLb6NF1Cg" data-secret="uZLb6NF1Cg" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1.</strong>İstiklâl Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya 22 Aralık 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği beyanatta; “Bir aydır. Kırşehir, Kayseri, Sivas, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Rize, Giresun havalisini devrettik” der..</p>
<p><strong>2.</strong>Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 386,387; Şevket Süreyya’nın bizzat tanık olduğu bu özelliklerin bir başka tanığı da 1930 yılında Mustafa Kemal’in yaklaşık üç ay süren Türkiye gezisine eşlik edenlerden ekonomi danışmanı Ahmet Hamdi Başar’dır. Her iki tanığın da tespitleri birbiriyle tamamıyla örtüşür. Bkz: Başar, Atatürkle Üç Ay ve 1930&#8217;dan Sonra Türkiye, s. 24-45</p>
<p><strong>3.</strong>Gevgilili, Türkiye&#8217;de Sivilleşme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, s. 125</p>
<p><strong>4.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 411</p>
<p><strong>5</strong>. Bu konunun örnekleri için bkz: Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 440,441,443,44</p>
<p><strong>6</strong>. Gevgilili, Türkiye&#8217;de Sivilleşme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, s. 125</p>
<p><strong>7.</strong>Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 24</p>
<p><strong>8</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 410</p>
<p><strong>9.</strong>Karaosmanoğlu, Panorama, s. 104</p>
<p><strong>10</strong>. Gazi.., zannediyordu ki memlekette bunca hizmet etmiş, memleketi esaretten kurtarmış, istiklâlini temin etmiş olan fırka halk nazarında eskisi gibi aziz ve kıymetlidir]&#8221; (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 49)</p>
<p><strong>11.</strong>‘Türkiye Cumhuriyet inde, tek-parti yönetiminin bir “koalisyon’’ manzarası gösterdiği birçok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur.Bu koalısyonun öğeleri,asker-sivil burokratlar, eşraf ve tüccar ite büyük toprak sahiplerinden oluşmaktadır&#8217; (Koker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 204,205)</p>
<p><strong>12-</strong> Ökyar,Üç Devirde Bir Adam, s, 411</p>
<p><strong>13</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, a. 443;<br />
Konuyla İlgili olarak, Yakup Kadri o günlerin Ankara’sındaki üst bürokratların durumlarını şöyle resmeder;<br />
“Ya Karpiç’in içki sofraları, ya Anadolu kulübünün oyun masaları etrafında toplanıp eğleneceklerdir. Eğlenecekler mi? Hiç denilemez, Zira, umumiyetle yüzlerinde öyle bir üzüntü, hal ve tavırlarında öyle bir tedirginlik göze çarpmaktadır ki, bunların ferah bir gönülle yiyip içeceklerine, gülüp oynayacaklarına ihtimal vermek mümkün değildir Hepsinin kulağı kirişte, bir yerden pek ehemmiyetli bir haber bekliyor gibidirler. İkide bir sırayla kalkıp telefon başına giderler: “Alo,alo; Hanım! Beni arayan oldu mu? Olma&#8217; dı demek! Eğer olursa ben arkadaşlarla Karpiç’teyim, oradadır dersin,., sekiz buçuk, dokuza kadar. Yok, yok fazla gecikmem.”, “Alo, alo; kimsin? Ha, Ayşe, kızım Ayşe, beni arayıp soran oldu mu? -Sen belki işitmedin. Bir de hanıma sor. Evde yok mu? Pekâlâ; iyi dinle: Arayan olursa kulüptedir dersin. Anadolu Kulübü. Unutma sakın; Anadolu kulübü!&#8221;</p>
<p>Vakit vakit garsonlardan biri, onlara doğru yaklaşır veya gözleriyle aralarından birini araştırır gibi oldu mu, hepsinin başı telaşla ondan yana çevrilir. Kimi gözleriyle, kimi kendini tutamayıp yüksek sesle sorar: “Telefon mu? Beni mi çağırıyorlar?“<br />
Garson, bazen cevap bile vermez; bazen de, masanın başında oturanlardan bir tanesine sokulup kulağına bir şey fısıldar. Bu zat, elindeki kadehi ya da iskambil kağıtlarını hafif bir titreyişle önüne bırakarak ve ayakları birbirine dolanarak hemen telefona koşar. Bir dakika sonra gözlerinde boş yere gizlemeye çalıştığı bir sevinç parıltısıyla arkadaşlarının yanma döner; tıpkı garsonun biraz önce kendisine yaptığı gibi, onlara doğru eğilip yavaşçacık: “Beni Köşkten çağırıyorlar! Müsadenizle!” der. Bunun üzerine, öbürleri melûl melûl birbirlerinin yüzüne bakakalırlar.<br />
Bunlar için artık bütün akşam, içilen rakı bir zehir, oynanan oyun bir işkence olacaktır. Hepsinin içini bir kurt kemirmeye başlayacaktır; “Acaba neden çağırılmadık? -Acaba bir yanlışlık mı oldu?- Acaba hizmetçi kız, Anadolu Kulübü yerine Anadolu Oteli mi dedi?- Acaba, acaba, acaba&#8230;”</p>
<p>Hele bunlardan bazısı, birkaç günden ya da bir haftadan beri hiç çağırılmamakta ise, eza daha büyük, daha derin, daha devamlı bir ıstırap halini alır. Geceleri göze uyku girmez. Gündüzleri ne yapılıp ne edileceği bilinmez. Allah esirgesin, bir de bu çağırılmamak felaketi, iki aya, üç aya dayandı mı* o felaketzededen artık hiç hayır kalmaz. O felaketzede, bir karasevdaya tutulmuş gibi sararıp solmaya, eriyip bitmeye başlar ve akıbet, içi boşalmış bir torbadan ya da bir hayaletten fark edilmez olur. Ankara’nın, İstanbul’un bütün zevk ve safa kaynakları onun ateşini söndürmeye kâfi gelmez. Ne şeref, ne ikbâl, ne itibar içindeki boşluğu dolduramaz. Ev bark isteği, çoluk çocuk mürüvveti, hiçbir şey, hiç bir kimse onu avutamaz” (Karaosmanoğlu, Panorama, s. 40,41)</p>
<p><strong>14</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 24 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>15</strong>.Başar, Atatürk&#8217;le Üç Ay, s. 30,31, 44,</p>
<p><strong>16</strong>. Soyak, Atatürk&#8217;ten Hatıralar, C.ll, s.405</p>
<p><strong>17.</strong>Atay, Çankaya, s.457</p>
<p><strong>18</strong>.Ülkü, C.X1X, sayı 49, Mart 1937, s. 4,5; Halkevlerinin 5. açılış yıldönümünde Halkevindeki söylevinden,</p>
<p><strong>19</strong>.Yakup Kadri’nin “içeriden” yazdıkları, yaşananları resmetmesi açısından, son derece büyük önem ifade eder. Yakup Kadri, “Ankara&#8221; ve “Panorama&#8221; isimli kitaplarında 1920’le- rin son yılları ile 1930&#8217;lan anlatır. Bu nedenle, söz konusu dönemi yaşayan ve yaşadıklarını roman diliyle anlatan birisi olarak, o yılları anlamamızda büyük kolaylıklar sağlar: “Bu kış, Noel ve yılbaşı balolarına, Ankara&#8217;da, her seneden daha zevkli bir hazırlanış vardı. Çünkü, bu eğlenceler, henüz açılmış olan Ankara Palas’ın büyük hail ve salonlarında yapılacaktı. Buranın bin kişiden fazla davetli alabileceği söyleniyordu. Onun için, birçok ailelerin daha iki ay evvelinden İstanbul terzilerine taşındıkları görülmeye başladı. Gerek Kaligurisi’de, gerek Fegara’da en son Paris modelleri Ankaralı hanımlar tarafından kapışılıyordu. Beyler, fraklarım ya daralmış ya eskimiş bularak yeniden gece esvapları ısmarlıyorlardı. İlk yıllar, bir kuyruklu ceketle bir silindir şapkayı kâfi sananlar, şimdi, klak ve makferlan peşinde koşuyorlardı. Yazık ki, bu artikllerin [eşyalarınl bir kısmını stoklar tükenmiş olduğu için bulmak kâbil olmuyor ve Beyoglu’nun belli başlı mağazaları vasıtasıyla Avrupa&#8217;ya ısmarlamak lazım geliyordu. Bu sırada dans iskarpinlerinin fiatı üç dört misline fırladı. Gerçi, yeni çıkan Adabı Muaşeret kitabında maskaratsız olmak şartiyle bağlı rugan iskarpinlere mesağ [izin) vardı. Lâkin, zarafetin en ileri şartlarını yerine getirmek asriliğin imal götürmez bir şiarı telakki oluyordu&#8230;</p>
<p>Saat ondan itibaren Ankara Palas’ın önü helecanlı bir canlılıkla harekete gelmeye başladı.Polislerin beyaz eldivenli elleri,kuru soğuğa rağmen,kimbilir daha ne vakitten beri otelin kapısında birikmiş olan meraklı halk kümelerini zorlukla açabiliyordu. İçleri birer mağaza cemekanı gibi aydınlatılmış hususi arabalar ve şık kira otomobilleri,buraya şehrin dört köşesinden, durmaksızın insan taşıyordu. Bu insanlar, arabaları, tam yaya kaldırımın önüne yanaşınca,bir iki dakika süren tereddütten sonra ayaklarını basamaklara uzatıyorlar,ağır ağır yere inerek,Ankara Palasın mermer merdivenlerine doğru ilerliyorlar ve kâh çiftler, kâh üçer dörder, kadınlı erkekli gruplar halinde bir müddet dış vesti- bülûn ortasında birikiyorlardı.</p>
<p>Bunları ağırlaştırımış birer sinema şeridi gibi seyre dalan yerliden ve köylüden mürekkep sokak kalabalığı için, hiç şüphesiz balo denilen şey burada başlıyor ve burada bitiyordu. Çünkü, bu kalabalık, otomobillerden inip, merdivenlerden çıkan bu insanların içeriye girdikten sonra vestiyere yanaşıp palto ve şapkalarını nasıl bıraktıklarını ve oradan dans salonuna nasıl girdiklerini, artık, göremiyorlardı&#8230;</p>
<p>Murat Beyin evi [Ankara’da yeni inşa edilmekte olan zengin muhitteki evlerden] biriydi. Murat Bey durmadan odaların şeklini ve rengini değiştiriyor, mobilyalarını yeniliyordu. Dülgerler, doğramacılar, kaplamacılar evin içinde bir lahza eksik olmuyordu. Tam her şey bitip, artık, Murat Bey büsbütün yerleşir gibi olurken, İstanbul’dan bir misafir veya Berlin’den bir mühendis geliyor “Bunu böyle yapsaydınız daha iyi olurdu. Şu şekil buraya hiç uymamış” diyor ve bu söz, bütün ev halkı için, haftalarca yeni bir tedirginliğe yol açıyordu. Lâkin, Murat Beyin banyosu bütün dillere destandı. Yatak odasının yanı başında bir büyük salon genişliğinde olan bu banyo yerden tavana kadar mavi çinilerle kaplı idi. Teknesi, aynı renge çalar somaki mermerdendi. Aynı mermerden lavabonun bizote [oymalı, kenarı süslü] aynaları öyle bir teknikle yapılmıştı ki, banyosunun neresine gitseniz, hep kendinizi onun içinde seyretmeniz mümkündü. Murat Bey, her sabah bu aynaların içinde, göbeğinin kaç santimetre indiğini gözleriyle ölçebiliyordu. Berlin’den getirttiği türlü türlü friksiyon ve masaj aletlerinin ve daha bir sürü hidroterapik icatların birini bırakıp birini alıyor, bu suretle, çok defa öğleye kadar banyoda kapanıp kaldığı oluyordu&#8230;</p>
<p>[Balodan ayrılan] Neşet Sabit&#8230; Havuzbaşı&#8217;na gelince başını çevirip Selma Hanımın evine baktı. Bütün pencerelerinden elektrik aydınlıkları aksediyordu. Kapısının önünde sıra sıra otomobiller duruyordu. Neşet Sabit, omuzlarını silkti ve paltosunun yakasını kaldırıp gündüz gibi aydınlık ve çöl gibi tenha caddeyi tutturdu [altını ben çizdim)&#8230;</p>
<p>Neşet Sabit, içinden Milli Mücadele devrindeki sade, samimi ve şiddetli şahsi, karakterli hayatı hasretle andı. Hiç şüphesiz, o anormal devir devam edemezdi. Fakat, onu canlandıran ruh bu devrin yaşama prensibine de hakim olacaktı. Türk kadınları, çarşaf ve peçelerini işe gitmek, çalışmak için daha kolaylık olur diye çıkarıp atacaklardı. Onlar için cemiyet hayatına atılmanın manası yalnız bu çeşit salon cemiyetlerine karışmak olmayacaktı. Evet, Türk kadım, hürriyetini dans etmek, tırnaklarını boyamak ve Rue de la Paix’nin kanunlarına esir bir süslü kukla olmak için değil, yeni Türkiye’nin kuruluşunda ve kalkınışında kendisine düşen ciddi ve ağır vazifeyi görmek için isteyecekti, kullanacaktı. Ve Türk erkekleri, garplılaşma hareketini, Tanzimat beyinin garpperestliğiyle, alafrangalığıyla bir ayarda tutmayacaktı.</p>
<p>Milliyetçi Türk garpçısı için garpçılığın en karakteristik vasfı garpçılığa Türk üslûbunu,Türk damgasını vurmaktır. Şapka bize hakim değil, biz şapkaya hakim olmalıydık. Garplılaşma, muayyen bir hayat prensibidir. Bu prensip, ancak, milli isteğin, milli kültürün ve nihayet milli ahlâkın hizmetçisi, emireri olmak şartıyladır ki, yaratıcı ve kurucu rolünü ifa edebilirdi. Garplılık namına Garbın “Vice”lerini almakta, yarın öbür gün Garp medeniyetinin yıkılıp çökmesine sebep olacak unsurları bu taze, an vatan topraklarına taşımakta ve aşılamakta ne manâ vardı? Biz Garp namına Garpta hüküm süren çürümüş bir sınıfın istiklûk ve istihsal [tüketim ve üretim] şartlarını kendimize tatbikle uğraşmaktayız.Tıpkı, tehlikeli bir ilacı kendi kanına aşılayan bir ilim fedaisi gibi. Fakat, bu korkunç tehlikenin sonunda bari bir büyük hakikat aân (belli, açık] olsa. Hayır. Bu korkunç tehlike, Selma Hanımın evindeki lüks kadar, bu caddenin ortasındaki lambalar kadar faydasız ve beyhudedir. Neşet Sabit, böyle düşünerek, Türk Ocağının köşesinden, eski Ankara mahallesine varmıştı. Bu noktadan itibaren her şey bundan elli yıl evveline dönüyordu. Elli yıl mı? Heyhat, burada, artık, zaman donmuş, taş kesilmiştir. Ve onu, artık, muayyen bir zaman ölçüsüyle ölçmenin imkânı kalmamıştır. Çünkü buradaki eskilik, artık daha ziyade eskimeyecektir. Buradaki mazi, artık, daha ziyade mazi olmayacaktır.</p>
<p>Genç adam önüne rastgelen ilk sokağa sapmazdan evvel, dönüp arkasına baktı. Aşağıdaki caddenin elektrik aydınlıkları, buraya kadar aksediyordu. Neşet Sabit, hatırladı ki, İstiklâl Harbi esnasında da evine geç döndüğü akşamlar. Çıkrıkçılar yokuşunun başından istasyonun bir avuç elektrik aydınlığına böyle dönüp uzaktan bakardı. Fakat, o bakışla bu bakış arasında, şimdi ufak bir fark vardı. Eskiden, Neşet Sabit, istasyonun lambalarını,alelâde medeniyet hasretiyle seyrederdi. Simdi ise, bunlara, bir fukaranın bir zengin malına bakışı gibi bakıyordu. “Şimdi, ben, bu karalık sokaklarda, ayağımı taştan yaşa çarparak yürürken Selma Hanımın salonunda dans edenlerin ayakları ayna gibi parlayan parkelerin üstünde akisler yapıyor ve aşağıdaki büyük caddenin iki yüz elli woltluk ampulleri sabaha kadar hiç kimsenin yolunu aydınlatmamak için yanacak. Garp medeniyetinin ne acayip, ne akıl almaz bir taksimi!” dedi. İçinden acı acı güldü. Biraz sonra yorgun argın ve hava ıslaksa paçalar» çamurlara bulanmış, kuru ise toza ve gübreye batmış olarak oturduğu eve varacak, kapısını bir kocaman paslı anahtarla açacak; kavrulmuş soğan ve çirkef suyu kokan bir karanlık avludan geçecek; başını, ayağını oraya buraya çarparak yattığı odaya çıkacak ve uzun bir müddet el yordamıyle kibriti, lambayı bulup nihayet, kirli bir ışığın bulanık aydınlığında kendisine mukadder olan şüpheli bir rahata kavuşacaktı.</p>
<p>Oturduğu mahallede, henüz hiçbir evin ne elektriği, ne suyu vardı. Elektrik çok pahalıya mal oluyor, yanaşılmaz bir lüks telakki ediliyordu. Suya gelince, onun tesisatı henüz bitmemişti. Hele yaz geldi mi aylarca bir damla su bulmak kabil olmuyordu. Zavallı, Ankara halkı, muhasaraya uğramış bir şehirde gibi yan ıslak çeşme ve kuyuların başında birbiriyle kavga ediyordu. Bir gün; tahminen bir haftadan beri yüzünü yıkamamış bir adam,caddenin ortasındaki çimenleri sulayan belediye amelesinin elinden çılgın bir jestle hortumunu kapmış ve çıplak başına götürmüştü. Bir taşta gün gece yarısından sonra Mâliyenin havuzundan zorla su almaya gelen bütün bir aile görülmüştü.</p>
<p>Neşet Sabit, şimdi artık eski Ankara kasabasının tam göbeğinde yürüyordu. Derken bi sokak başından, kadınlı erkekli bir küme insan, ellerinden mumlu ve yağlı fenerleri önüne çıkıverdiler. Kadınların hemen hepsinin ayaklan nalınlı be başlan peştemallı idi Hiç konuşmadan, kafaları önlerine eğilmiş ve birbirlerine sokulmuş olarak yürüyorlardı Erkekler ayrı bir küme halinde idi ve o kadar acele yürüyorlardı ki, bir elleriyle fenerlerini, diğer elleriyle başörtülerinin çene altından çaprazlaştığı noktayı tutan kadınlar, derme çatma ayakkabılariyle onlara zor yetişebiliyorlardı.</p>
<p>Neşet Sabit, yandan geri edip bir müddet bunların arkasından yürüdü. Fenerli insan kümesi, büyük bir ayak takırtısı ile iki üç yüz adım ilerledikten sonra büyükçe bir dükkana benzeyen bir binanın önünde duruverdi. Genç adam, çok defa bunun önünden geçtiği halde, neresi olduğunu bilmiyordu. Durdu, baktı, iki üç basamak bir taş merdivenden çıkıp yan açık duran bir tahta kapıdan içeriye dalıyorlardı. Bu kapının aralığından içerisinin bir mescitte gibi tavandan sarkıtılmış kandillerle aydınlanmış olduğu ve bu aydınlıkta yeni aptes almış birtakım insanların mendilleriyle yüzlerini sildiği ve sıvanmış yenlerini indirdiği görülüyordu. Neşet Sabit, yaklaştı. Kapının eşiğinde on iki, on üç yaşlarında bir çocuk duruyordu. Ona sordu: “Burada ne var?”, “Mevlût var, Yassı namazından sonra.” Ve Neşet Sabit, bu cevabı alıp uzaklaşırken çocuk arkasından bağırdı: “İstersen sen de buyur amca. Sonra şerbet dağıtacaklar, hani&#8230;”</p>
<p>Bir şehir içindeki, hatta bir şehrin iki yakın mahallesi arasındaki bu kesin hayat tarzını kendi nefsinde iyice hissetmek için. Neşet Sabit, bu meclise girip mevlût ayinine iştirak etmek istedi. Selma Hanımın evindeki wiskili, danslı çay ziyafetini bu şerbetli mevlûtten, ancak, iki üç kilometrelik bir mesafe ayırıyordu. Genç adam, yarım saat evvel uaksayt Garpta [Uzakbatı] idi. Şimdi, tam Asya&#8217;nın, bir ortaçağ Asyasının göbeğindedir. Bu kadar ivicaçlı (eğri büğrü, engebeli) bir cemiyet içinde doğru yolu nasıl bulmalı?&#8221; (Karaosmanoğlu, Ankara, S. 115, 116, 134,135,140-145)</p>
<p>Yakup Kadri dönemin uygulamalarına, ve bu uygulamaların getirdiği çarpıklıklara yönelik ince eleştirilerini kitap boyunca sürdürür, önünde yerli Ankaralıların ve köylülerin merakla ve içeri girenleri seyretmek için toplandıkları Ankara Palas’taki baloya katılanlardan birisinin ağzından şu eleştiriyi yapar:<br />
“Demin, otelin merdivenlerin çıkarken tuhaf bir başdönmesi hissettim. Bana öyle geldi ki, ayağımı bastığım her basamak, halkla benim aramdaki uçurumu bir parça daha derinleştiriyor. Ters yüzü geri dönüp arkamda bıraktığım bu uçuruma atılmak istedim; ta ki onlara karışayım ve içinde bulunduğumuz bu suni alemi, onların arasından, onların gözüyle uzaktan seyredeyim diye&#8230;” (Karaosmanoğlu, Ankara, s. 119).</p>
<p>Yakup Kadri’nin Ankara’nın kenar mahallelerinden birisinde oturan ve toplumsal yozlaşmayı acıyarak seyreden, ancak yozlaşan kesimde de tanıdıktan olan ve onlarla ara-sıra görüşüp konuşan kahramanı Neşet Sabit&#8217;in şahsında yaptığı, kendilerinden birkaç yüz metre uzağındaki toplumdan habersiz yaşayan kesime ve anlayışlarına yönelttiği eleştiri son derece önemlidir:</p>
<p>“Genç kadın; “Ankara’nın içi halâ o eski zamanlardaki gibi mi?” diye sordu.<br />
“Aynen,. Sizin oturduğunuz Tacettin mahallesinde de değişmiş bir şey yok. Onun için, ben, hayatımda hiçbir şeyin değişmemiş olmasından sıkılıyorum. Milli Mücadele devrindeki mahrumiyetlerimizden bir şikayetiniz olur muydu? Bilâkis&#8230; herkesle beraber mihnet çekmekten bir zevk birle duyardık değil mi? İşte, aynı hal benim için devam edip gidiyor demektir. Çünkü, dediğim gibi, benim muhitimde Milli Mücadele şartları halâ hâkimdir.”</p>
<p>Hep muvazene meselesi&#8230; Mutlaka muhite uymak ve saadeti muhite uymakta bulmak! Öyle ise, siz, hiç inkılapçı değilsiniz?”<br />
“Bilmem; belki de, sızın anladığınız tarzda bir inkılapçı değilim. Ben, inkılabı hiçbir zaman. hayatın dış şekillerini değiştirmek manasına almadım. Hele, bir konfor ihtiyacı bir konfora eriş cehli manasına hiç almıyorum. Şüphesiz, içimizde yeni bir hayat hamlesiyle çatlayan şey yeni bir şekle vücut verir, yeni bir kabuk bağlar. Fakat, bu safhada artık inkılaptan bahsedilemez. Burada, artık, muayyen bir çeşit hayatın kalıplanıp vardır. Biz, sanki, inkılabımızın böyle bir safhasına mı geldik sanıyorsunuz? Yok canım, bu gördüğümüz şeyler, bu balo, bu otel, sizin Yenişehir evleriniz, bunlar hep birer hayat kalıbıdır ama bizim kendi inkılabımızın ateşinden dökülmüş kalıplar değil. Bizim ruhumuzdaki yeni hayat prensibinin, yeni hayat özünün tomurcuğu da çatlamadı. Çatlamış olsaydı, memleketteki hayat şartlarının yalnız küçük bir ekalliyet lehine değil bütün millet için değişmiş olması lazım gelirdi.&#8221;<br />
“Bu ekalliyet biz miyiz?’’<br />
“Evet, sîzsiniz.’’<br />
“Doğrusu dışyûzûnûzden bu kadar sekter bir anarşist olduğunuz hiç anlaşılmıyor”<br />
“Anarşist mi? Amma yaptınız ha&#8230; Anarşist ben miyim? Hayır, hanımefendi; anarşistin en âlâsı sîzlersiniz. Sizin muhitinizdeki insanlardır. Çünkü, cemiyet harici ve cemiyete rağmen yaşayan müfrit ferdiyetilersiniz. Ben ise cemiyetin içinde kaybolmuş bir adamım” (Karaosmanoglu, Ankara, s. 129,130).</p>
<p>Neşet Sabit: “Bütün lüksünüz, bütün danslarınız, çaylarınız, kahkahalarınız ruhunuzun sefaletini örtemiyor.’’ dedi. “Bazı siz gülerken, ben, hıçkırdığınızı hissediyorum”<br />
Genç kadın, hiçbir şey söylemeyerek başını önüne eğdi” (Karaosmanoglu, Ankara, s.162).</p>
<p>Yakup Kadri’nin sorunların kaynağını işaretleyen tespitlerinin yanı sıra, yaşanan çarpıklıklardan hareketle getirdiği “sistem” eleştirisi de son derece önemlidir:</p>
<p>[Bugün] herkes şapka giyiyor, sakal ve bıyıklar tıraş edilmiştir, kadınlar peçelerini sıyır mışlardır; soiree’ler soirece’leri (suvare), balolar baloları takip ediyor, okullarda kızlar oğlanlarla bir sırada ders okuyor, spor meydanlarında yarı giyimli yarı çıplak birbirleriyle boy ölçüşüyorlar; yerde otomobil, havada uçak kullanmasını biliyor ve paraşütle allayan kahraman gençler arasında artık hiçbir cins farkı kalmamıştır. On yıl içinde, bozkırın ortasında, bin yıllık İstanbul şehrinden daha mükemmel, daha medeni binaları, caddeleri ve meydanlarıyla bir devlet merkezi kurulmuştur. Yüzlerce, binlerce kilometrelik demir- yolları, bir vücuttaki şahdamarları halinde dağınık vatan parçalarını birbirine bağlamak üzere doğuya, batıya, dal budak salıyor.</p>
<p>Evet, bunların hepsi gerçektir. Fakat birer tarihi vakıa olarak bunların kıymeti nedir? Festen şapkaya geçmenin, kavuğu atıp fesi giymekten daha büyük bir ehemmiyeti mi vardır? Tanzimatçı dedelerimiz de tepeden tırnağa kıyafet değiştirmişlerdi; sakal ve bıyıklarını o devrin Avrupa modasına göre kesip taramışlardı. Dazlak kafalarının saçların enselerine kadar uzatmışlardı. Garp sisteminde okullar, kışlalar, hastaneler açmışlardı; tersaneler, tezgâhlar, kızlarına okuyup yazma öğretmişler, musiki dersi verdirmişlerdi&#8230;. Halil Ramiz [Yakup Kadri’nin 1930’un Türkiye’sini gözüyle gördüğü kahramanı) yüzyıllardan beri saban yüzü görmemiş uçsuz bucaksız kıraç topraklarıyla, birer termit yuvasını andıran köyleri, kasabalarıyla, sönmüş volkanların korkunç ıssızlığını taşıyan çıplak dağlarıyla, tuzlu gölleri, çamur renginde boğum boğum ırmaklarıyla Orta Anadolu’nun kasvetli levhasını kuşbakışı bir manzara halinde görür gibi oluyordu. Halil Ramiz, kendisi bu ülkeden olduğu -ve her yıl seçim bölgesini adım adını gezip dolaştığı için- bu topraklar ne tüyler ürpertici bir facia sahnesidir, bu köyler, bu kasabalar nasıl bir taaffun [pis koku, leş kokusu] yuvasıdır, pek yakından bilirdi ve burada dolaşan şişkin karınlı, incecik bacaklı çocuklar sıtmadan dudakları bembeyaz genç kızlar,trahomlu delikanlılar,bostan korkuluklarını andıran ihtiyarlar kalabalığı arasına karışmak için bir dikakika gözlerin kapayıp murakebeye dalması ona yeter gelirdi.Bazen muhayyilesini zorlayıp, bu kadar uzaklara gitmesine de hacet kalmazdı. Zira, Kalaba köyü işte şuracıktadır; zira Sincan köyü beş on adım daha ötededir. Ankara&#8217;nın arka mahallelerindeki hayal ise oradakinden pek farklı değildir” (Karaosmanoglu, Panorama, s.44,45)</p>
<p><strong>20</strong>. “Anadolu’nun herhangi bir yerinde bir &#8220;lüküs vali&#8221; veya bir ÇHP 1} Başkanı halka zulmeder de halk bundan şikayet ederse, bu klik hemen bir “istihbarat teşkilatı&#8221; görevini yüklenir ve şikayet edenlerin “inkılâp düşmanı&#8221; olduğunu &#8220;ihbar&#8221; ederdi”, (Ünal, Türkiye’de Demokrasinin Doğuşu, s. 42)</p>
<p><strong>21</strong>. Karaosmanoglu, Panorama, s. 33;<br />
“O sıralarda bence bu hadiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve bir menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azâlıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuk peşine düşmüş bulunuyordu” (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 86).</p>
<p><strong>22</strong>.Karaosmanoglu, Panorama, s.39</p>
<p><strong>23</strong>. Karaosmanoglu, Panorama, s.53</p>
<p><strong>24</strong>.Barutçu, Siyasi Anılar, s. 261, 262;<br />
Bu sözler Ticaret Vekili Mümtaz ökmen’e aittir, ilginçtir bu sözler ülke şartlarının gittikçe daha da zorlaştığı ve Türkiye’de açlıktan ölen insanların olduğu 1940’lı yıllarda söylenecektir.Anlaşılıyor ki, geçen onca yıllara rağmen sivil ve asker bürokratlar hala ülke şartlarından habersizdirler</p>
<p><strong>25</strong>.Kûçükömer, Düzenin Yabancılaşması, s. 67</p>
<p><strong>26</strong>.Yön, 20 Aralık 1961, sayı 1 s.14</p>
<p><strong>27</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 388</p>
<p><strong>28.</strong>“Partinin kuruluşu önceden gizli olarak tasarlanmış ama halka gerçek bir muhalefet partisi gibi gösterilmiştir” (Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 73)</p>
<p><strong>29</strong>. “Sana bir muhalif fırka teşkili teklif olunacaktır. Sakın bu teklife kapılma. Sana yazık olur” Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 378</p>
<p><strong>30</strong>. Us, Hatıra Notları, s. 13,14</p>
<p><strong>31.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 406, 416,417,419; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.1II, s. 388;<br />
Agaoglu’nun Recep Bey’den (Peker) öğrendiğine göre, Esasında fırkaya “Serbest” adını veren Peker’in kendisidir. Recep Bey, fırkaya “Serbest ve Liberal” adının verilmesini önermiş, bu öneri de Gazi’nin hoşuna gitmiştir. (Agaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s.41)</p>
<p><strong>32</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.11I, s.401; Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s.88; Fethi Okyar’ın Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş aşamasıyla ilgili günleri kapsayan hatıraları bu görüşü destekler mahiyettedir; bkz: Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 378, 379. 388, 396, 449, 488</p>
<p><strong>33.</strong>Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 375</p>
<p><strong>34</strong>.Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 73</p>
<p><strong>35.</strong>Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönelimi&#8217;nin Kurulması, s. 245</p>
<p><strong>36</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, .395-397</p>
<p><strong>37</strong>.Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 247</p>
<p><strong>38</strong>. Başar, Atatürk’le Üç Ay, s. 8</p>
<p><strong>39.</strong>Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 171; Bu tespit bir kesim dikkate alındığı zaman doğru görünüyor. Ancak en üst statülerde bulunanlar için durumun mahiyeti daha başka idi.</p>
<p><strong>40</strong>. Aydemir. Tefe Adam Mustafa Kemal, C.1I1, S.386, 387</p>
<p><strong>41</strong>. Ahmad, Modern Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s.s. 88</p>
<p><strong>42</strong>. “Halk Fırkası, kendi varlığında memlekette senelerdir belli hayat nizamı yaratmıştı. îdare eden kadro, sadece devlet bürokrasisi değil, hakim sınıf, hattâ buıjuvazi, bu fırkanın çatısı altında idi.&#8221; (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. s. 490)</p>
<p><strong>43</strong>. Fırkanın kuruluş hazırlıklarının yapıldığı ilk günlerde Fethi Bey sık sık Mustafa Kemal’le bir araya gelir. Bir defasında Ahmet Agaoglu’nun fırkanın programı hakkında görüşüp-görüşmediklerini sorduğunda şunları söyler: “Görüştük! Cumhuriyet Halk Fırkasından esaslı bir farkı olmayacak. Zaten iki fırkanın da yüksek idare ve nezareti kendi {M. Kemal&#8217;ini elinde olacaktır. Cumhuriyet Halk Fırkasından ayrılmamakla beraber benim fırkamın da taraftan olacak, seçimlerde her iki fırkanın namzetlerini tayin edecektir. Anlaşılıyor ki tek fırkanın doğurmuş olduğu murakebesizlikten, idaresizlikten bıkmış!” (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 28).</p>
<p>Serbest Fırkanın kuruluş çalışmaları sırasında Mustafa Kemal, Ahmet Agaoğlu ve Fethi Okyar arasında şöyle bir konuşma geçer: “Gazi yüzünü bana çevirerek “Profesör bey! Sen ne dersin?” dedi. Ben öteden beri hiç olmazsa iki fırkanın varolmasını isterdim&#8230; Fakat fırkaların böylece danışıklı yaratılmasına misal görmemiştim. Onun için tereddütler içindeydim&#8230; “Bu biraz fazla sun&#8217;îdir” dedim. Gazi kaşlarını çattı: “Ne demek istiyorsun?&#8230;Bana, senin karıştırıcı adam olduğunu söylerlerdi. Ben inanmazdım. Hakikaten sen karıştırıcısın!” Fethi Bey söze karıştı ve “Paşam, Ahmet Beyin fikirleri doğrudur” dedi&#8230;’’Paşam” dedim “bana hitap ederek beni şereflendiriyorsunuz! Benim de prensibim size karşı düşündüklerimi olduğu gibi söylemektir. Fakat bu da sizi sinirlendiriyor. Şimdi ben ne yapayım?” “Sinirlenmeyeceğim, düşündüklerini söyle” “Pekala! Fırka kurmanın gayet tabi! ve hazır bir yolu vardı. Zatı devletlerince de malûmdur ki bizim fırkamızda [Halk Fırkası] bugün dahi birbiriyle anlaşamamış, uyuşamamış ve ilk fırsatta çarpışmağa hazır iki unsur vardır: Terakkiperverler, İlericiler, Muhafazakârlar ve Gericiler!</p>
<p>Bunlar bugün aynı fırkanın bayrağı altında toplanmışlar, yan yana oturuyorlar. Fırka ve Mecliste bunlara serbest düşünmek, serbest söylemek ve serbest hareket imkânı verilirse fırka kendi kendine iki cepheye ayrılır ve bu cepheler gitgide iki fırka halini alırdı Gazi kahkaha ile güldü: “Bu fikir profesör beyin başına gelmiş de kimsenin aklına gelmemiştir! Hayır! İlk düşüncemiz bu oldu. Fakat o bırakmadı!” diyerek İsmet Paşa’yı işaret etti (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıralan;35-37).</p>
<p><strong>44</strong>.Serbest Cumhuriyetçi Fırkasının kuruluş hazırlıklarının yapıldığı ve halkın bu yeni partiye akın-akın meylettiği günlerde, durumdan rahatsız olan bazı Cumhuriyet Halk Fırkası “mutemetleri” gerçeği basın yoluyla açıklamak ve belki de gözdağı vermek isterler. Bu konuda İzmir Mutemeti Salih Bey&#8217;in “yeni partinin sadece danışıklı döğüş” olduğunu açıklaması anlamlıdır. Fethi Bey’e göre bu açıklamaların arkasında daha üst kademelerde kimseler vardı. (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 490, 491)</p>
<p><strong>45.</strong>Bkz: 24-28 Kasım ve 2-31 Aralık 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi</p>
<p><strong>46.</strong>Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s.388</p>
<p><strong>47</strong>.Agaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları; 27;<br />
O sıralarda İsmet İnönü&#8217;nün de muhalif bir partinin gerekliliği görüşüne sahip olduğunu Asım Us’dan öğreniyoruz. Asım Us&#8217;un naklettiğine göre, şu sözler muhalif partinin bir ihtiyaca dönüştüğünü fark eden İsmet İnönü&#8217;ye aittir; “Gelecek seçimde bir muhalefet partisi de gelecek. Memleketi normal şekilde idare için bu lazım. Bunu biz yapamazsak kimse yapamaz&#8230;.Nasıl ki, garp memleketleri münakaşa ve mücadeleye alışmış ise biz de alışacağız. Ancak şimdilik fırka meselesinden söz etmeyi uygun bulmam. Daha bir buçuk sene var. Bir sonra görüşülebilir. Fethi Bey ile aramızda telakki (görüş) farkı vardır.Onun başka bir fırka başına geçmesini düşündük, fakat bilmiyoruz kabul eder mi?&#8221; (Us,Hatıra Notlan, s. 13.14)</p>
<p><strong>48</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 400</p>
<p><strong>49</strong>.Gazi, Fethi Beyi parti kurmaya raa, etmek için ona, &#8216;bugünkü manzaramız aşagı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vahin bir meclis vardır, Fakat içeride ve dışarıda bize diktatör nazarıyla bakıyorlar,.,. Ben oldukten sonra arkamda kalacak müessese bir İstibdat müessesidir.’’ demiştir. (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 392.393)</p>
<p><strong>50</strong>.Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s, 28,29; Okyar, Üç Devirde. Bir Adam, s, 495</p>
<p><strong>51.</strong>Fethi Bey, hatıralarında sürekli buna değinir. Şunları örnek olarak zikredebiliriz; &#8220;İtiraf edeyim ki, Kemal Paşanın samimiyetine asla İtimat edemiyordum&#8221;( Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 388), &#8220;İsmet Paşaya o kadar az itimadım vardı ki..,&#8221; (s. 402), “İsmet Paşanın suret-i haktan görünerek bir entrika ile aleyhimde manevra çevirmesi İhtimali zihnimi mütemadiyen işgal ediyordu&#8221; (s, 408), “Beni rahatsız eden cihet, yukarıda da söylediğim gibi, İsmet Paşanın samimiyetsizliği ve bu yüksek mefküreyi tahakkuk edebilme imkânlarından mahrum bırakması için her çâreye başvurması İhtimali idi&#8221; (s. 410)</p>
<p><strong>52</strong>. Okyar. Üç Devirde Bir Adam, s. 456</p>
<p><strong>53</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, 5,390; Kandemir, Serbest Fırka, s. 65</p>
<p><strong>54</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.428-430; Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.31-33; Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 249-251</p>
<p><strong>55</strong>.‘&#8217;Akşam saat ona doğru kızım Tezer&#8217;le Saraya gittik, aşağıda salonda birkaç hanım ve beylerin beklediklerini gördük!..,Yukarıda hususi bir odada, Gazi, İsmet Paşa ve Fethi Beyler müzakere ediyorlardı. Saat tam 12&#8217;ye kadar bekledik. Nihayet Gazi ile Fethi Bey indiler ve sofra başına oturdular. Fakat İsmet Paşa yoktu. Gazi, İsmet Paşayı sordu. “Hava alıyor&#8221; dediler. Bir müddet sonra Gazi “İsmet&#8217;« çağırınız” diye emir verdi. Birisi gitti, fakat avdet ederek, &#8220;Ağaçlar arasında dolaşıyor, hava alıyor&#8221; dedi. Gazi etrafa bir göz kırptı, dudaklarını müstehziane büktü. Nihayet İsmet Paşa geldi. Rengi kızarmış, yüzünün çizgileri büsbütün kırışmış, çok müteessir görünüyordu. Gazi yine kendisine mahsus bir eda ile etrafa göz kıpırdatmaları salıverdi ve “sinirlidir&#8221; dedi. Ötekiler gülümsediler. Fakat Gazi’nin yanında sinirlerine hakim olmayı bilen ve bütün mahareti Gazi’nin en ufak heves ve keyiflerine bile sessiz sedasız itaat etmek olan İsmet de kendisine mahsus tebessümle oturdu. Gazi, İsmet Paşaya hitaben, “Yazdıklarımızı okuyunuz!” dedi. Başvekil derhal ceketinin cebinden bir kağıt çıkardı. Bu Fethi Bey tarafından Gazi’ye yazıları mektuptu&#8230; Gazi, “Simdi de benim cevabımı okuyunuz!&#8221; dedi. İsmet Paşa cebinden ikinci bir kağıt çıkardı&#8230; Dikkat ettim, iki kağıt da İsmet Paşanın eli ile yazılmıştı. Anlaşıldı, bu üç zat saatlerden beri bu mektupları tertip etmekle uğraşıyorlarrmış&#8221; (Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 30,31).</p>
<p><strong>56.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.436,437; Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.33-35; Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 251,252</p>
<p><strong>57</strong>.Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, 29; Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 416</p>
<p><strong>58</strong>.Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 417, 418</p>
<p><strong>59.</strong>Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.28</p>
<p><strong>60</strong>. Kandemir, Serbest Fırka, s. 55</p>
<p><strong>61</strong>.Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 229; Yetkin. Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, s. 253; Kandemir, Serbest Fırka, s. 72,73</p>
<p><strong>62</strong>. ülkeyi saran umut havası, herkeste bir şekilde kendini açığa vurur. Konyalı halk ozanı Aşık Mehmet Yakıcı, olanca basitliğine rağmen, yazdığı bir şiirle halkın umudunu dile getirirken aynı zamanda 1930’un Türkiye’sinin halk gözüyle görünümünü de resmeder. “Sikayetnâme&#8221; isimli şiir şöyledir (Gençosman, K. Zeki, Türk Destanları, S. 482,483):</p>
<p>Şikâyetnamemi yazdım huzura<br />
Bizim halimizi bilsin Fethi Bey<br />
Dokunmasın bir şey kalbe fütura<br />
Bizim halimizi bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Yaşasın Fethi Bey kurdu bir Fırka *<br />
İyi namı gitti şark ile garba<br />
Ne altta sergi var ne dalda hırka<br />
Perişan halimi bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Tevazu kalmadı, düzen bozuldu<br />
İcar nisbetinde evler yazıldı<br />
Fakir fikaranın bağrı ezildi<br />
Pek yaman haldeyim bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Rençber idi insanların yararı<br />
Dört seneden beri etti zararı<br />
Her tahsildarda var haciz kararı<br />
Canımız yanıyor bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Sabahtan tahsildar dizilir bir saf<br />
Ne tüccar kalmıştır ve ne de esnaf<br />
Her gelen tahsildar etmiyor insaf<br />
Malımız hacizde bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Hep zengin ağalar çıktılar hiçe<br />
Tahsildar kıvrar hem gündüz gece<br />
Yol parası aldı altımdan keçe<br />
Böyle bir haldeyim bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Eska’yı açtılar yeni Daire<br />
Bu da derdimize olmadı çare<br />
Bir dönüm ekine üç lira pare<br />
Onu da bulamam bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Düşünceler arttı derdime daldım<br />
Ziraat Bankasından yüz lira aldım<br />
Bunu veremeyip mükedder kaldım<br />
Kederli olduğum bilsin Fethi Bey<br />
…<br />
Esnafın yarısı dükkândan kalktı<br />
Buğdaycı tiftikçi büsbütün battı<br />
Koyun tüccarları bütün top attı<br />
Bundan da haberin olsun Fethi Bey<br />
…<br />
Maaş alanlarda fantezi çoktur<br />
Parayı kazanan avukat doktor<br />
Fukara rençbere hiç bakan yoktur<br />
Bunların halini sorsun Fethi Bey<br />
…<br />
Okuyup mektubum ele alaydı<br />
Fethi Bey derdime çare bulaydı<br />
Olursa bir imdat senden olaydı<br />
Ne yapsın dünyaya gayrı Fethi Bey<br />
…<br />
Fethi Bey de sözlerime bakaydı<br />
Gazyağı da ucuzlayup akaydı<br />
Şeker kibrit inhisarı kalkaydı<br />
Millet size duacıdır Fethi Bey<br />
…<br />
Çalıştım çiftime yapmadım hile<br />
Yüz elli dönümden çıktı on kile<br />
Benim tohumluğa yetmiyor bile<br />
Bankaya ne verem yetiş Fethi Bey<br />
…<br />
Aşık Mehmet senin sözlerin hakdır<br />
Kimse kıymetini etmiyor takdir<br />
Vergiye verecek on param yoktur<br />
Ne satıp vereyim bilmem Fethi Bey</p>
<p><strong>63</strong>.Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar; s. 171</p>
<p><strong>64</strong>. Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 57; Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi, s. 19;</p>
<p><strong>65</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 396</p>
<p><strong>66</strong>.Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 57,58</p>
<p><strong>67.</strong>Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 498</p>
<p><strong>68</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C///, s. 397; Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s.58,59</p>
<p><strong>69</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 397, 398; İzmir’deki bu olaylar için ayrıca bkz: İnönü, Hatıralar, CM, s. 229; Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 496-500; Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 57-68; Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 19</p>
<p><strong>70</strong>. İnönü, Hatıralar, CM, s. 228</p>
<p><strong>71</strong>. “Gazi&#8230; halkın bu derece Yeni Fırkaya akın edeceğini asla düşünmemişti. Şimdi ise hadiseler aksini ispat ederken Gazi en hassas yerinden vurulmuş gibi oldu. Nasıl oluyor da daha dün memleketi kurtarmış, kendisine istikbal temin eylemiş olan bir fırkaya karşı ham de başında Gazi durup dururken, bu derece vefasızlık gösteriliyor ve terk ediliyor?!<br />
Bu hadise Gazi&#8217;nin izzeti netsine dokunmuştu, hem de derinden dokunmuştu. İzmir&#8217;de olanları işittiği zaman dayanamayarak kükremiş ve taşmış olduğunu sonradan işittim”<br />
(Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 78)</p>
<p><strong>72</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 399, 400; Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 77</p>
<p><strong>73</strong>. İnönü, Hatıralar, C.ll, s. 229</p>
<p><strong>74</strong>.Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 171 :W</p>
<p><strong>75</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.III, s. 396; Bu kanaati teyit etmesi açısından ayrıca bkz: Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 519, 520 &#8216;</p>
<p><strong>76.</strong>Özalp, Kazım, “Atatürk ve Cumhuriyet&#8221;, Milliyet, 3 Kasım 1963.</p>
<p><strong>77</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 479</p>
<p><strong>78</strong>. Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 475, 507; Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.85</p>
<p><strong>79</strong>. “Belediye seçimleri her yerde devam ediyor. Her tarafta polis, jandarma ve bazen de yalnız jandarma işe karışıyor. Dahiliye Vekilinin buyruğu kal&#8217;idir: “Her ne pahasına olursa olsun.Halk fırkası kazana akut!&#8221; (Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, » 91)</p>
<p><strong>80.</strong>Hasan Rıza Soyakın belirttiğine göre 1930 seçimlerinde Atatürk kendisine &#8220;Hangi fırka kazanıyor?&#8221; diye sormuş, &#8220;Tabiî bizim fırka Paşam!&#8221; diye cevap verince gülmüş ve şunlar, söylemiştir: &#8220;Hayır efendim, hiçte öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim, kazanan idare fırkasıdır çocuk!&#8230;Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’’.Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s.271).</p>
<p><strong>81.</strong>TBMM ZC, C.XXI1, Devre 3, içtima 4, İnikat 5, Celse I, s, 22, 23</p>
<p><strong>82</strong>. Dahiliye vekili, 13 Kanunuevvel (Aralık) 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın 502 belediyeden 22 sini kazandığını açıklar. (Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti örgütlenmesi, s. 122);Nihayet teşrinievvelin (Ekim) 22’sinde intihaplar (seçim) bitti. Her yerden tabiatiyla Halk Fırkası kazandı. Fakat, her tarafta da halk intihabı protesto etti. Adliyeye müracaat eyledi. Edirneliler, onbin imzalı bir protestoname hazırladılar. Ben de Son Posta’da “Bu mudur Milli İrade?” başlıklı bir makale yazdım ve bu makalede Halk Fırkası’nın memleketin her tarafında manen kaybetmiş olduğunu, onun kazandığı ekseriyetin halktan gelmeyip, polis ve jandarma ile bunların hakikî reyler yerine sahte reyler komalarından ileri geldiğini yazdım” (Agaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, s.93).</p>
<p><strong>83</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. s.</p>
<p><strong>84</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. s.511-517</p>
<p><strong>85.</strong>TBMM ZC. C. XX-XX1, 3. devre, 3. içtima, inikat 84, 1. celse, s. 39</p>
<p><strong>86</strong>. Bulgaristan Başkonsolosu’nun Sofya’daki Dışişleri Bakanlığına gönderdiği bu rapor için bkz: Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s. 271,272</p>
<p><strong>87</strong>. “Nihayet Cumhuriyet gazetesinde Yunus Nadi Beyin Gazi’ye hitaben yazmış olduğu açık mektup çıktı. Bu mektupta Nadi Bey, Gazi’ye meydan okuyordu. Serbest Fırkaya karşı vaziyet almadığı için Halk Fırkasının kendi başının çaresini kendisi arayacağını söylüyordu&#8230; Bu cesareti Yunus Nadi nereden alıyordu? Gazi’yi bilenler için bu suale tek bir cevap vardı: Gazi’den! Filhakika, mektubun çıktığı günden önceki gece, Gazi’nin huzurunda toplanmış olan Fırka reisleri ve kodamanları, hal ve vaziyeti uzun uzadıya mütalea ettikten sonra, Gazi’nin kendi teklifi ile, ertesi günü çıkacak olan bütün fırka gazetelerinde Gazi’ye hitaben&#8230; bir mektubun neşrolunmasını karar altına almışlardı (Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s.74).</p>
<p><strong>88</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s.48.-51; Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 502. 503</p>
<p><strong>89.</strong>Fesih kararının Mustafa Kemal’e bildirilmesini Fethi Böy şöyle anlatır; “Gazi’nin yanında İsmet Paşa vardı. Bu bulunmanın sadece tesadüf olmadığını söylemek isterim. Bizim hazırladığımız fesih beyânnamesi, Nuri Bey’in el yazısı idi ve şöyleydi: &#8220;Tebellür eden (beliren) son vaziyete göre fırkamız, Büyük Gazi Hazretleri’ne karşı siyasî sahnede mücadele edecek bir mevkiiye getirilmiştir. Fırkamız doğrudan doğruya Gazi hazretlerinin teşvik, ısrar ve tasvibleriyle vücuda gelmiş ve büyük reisimizin her iki fırkaya karşı eşit yardım muamelesine mazhar olacağı teminatını almıştı&#8230;&#8221; İlk itiraz İsmet Paşa’dan geldi: “Gazi&#8217;nin ısrar, teşvik ve tasviblerinin konulmasına lüzum var mı?” dedi. Hemen şu cevabı verdim: “Hepsi doğrudur ve yerinde kullanılmıştır. Hakikat budur.” Gazi bir hal sureti bulmak istedi: “Israr kelimesine kesinlikle lüzum var mı?” “Israr tabiri de yerindedir. Hatırlarsınız ki çok ısrar ettiniz. Fakat madem ki arzu buyuruluyor bu kelimeyi çıkaralım, fakat teşvik ve tasvib muhakkak kalmalıdır.” İsmet Paşa, yardım kelimesinin de, muhtelif tefsirlere sebep olacağından bahsetti. Kelimeler üzerinde durmak istemiyordum. Gazi’ye baktım, susuyordu, onu da kabul ettim&#8221;(Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.528,529).</p>
<p><strong>90</strong>.Kongar. imparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, s. 177</p>
<p><strong>91</strong>.Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 1481</p>
<p><strong>92</strong>.Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 107</p>
<p><strong>93.</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 108</p>
<p><strong>94</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 110</p>
<p><strong>95</strong>. TBMM ZC. C. XXII, 3. devre, 4. içtima, inikat 5,1. celse, s. 18 ;’^|İ8</p>
<p><strong>96</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. XIV .</p>
<p><strong>97</strong>.İnönü,Hatıralar, C.II,s.232</p>
<p><strong>98</strong>. Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 378 ^</p>
<p><strong>99</strong>.Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 409</p>
<p><strong>100</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 25</p>
<p><strong>101</strong>. Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 449</p>
<p><strong>102</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 42</p>
<p><strong>103</strong>. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 115</p>
<p><strong>104</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 29 Teşrinisani 1930)</p>
<p><strong>105</strong>. Ediboğlu, Falih Rıfkı Atay Konuşuyor, s.81</p>
<p><strong>106</strong>. Vakit, 14 temmuz 1931</p>
<p><strong>107</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 24 Kânunuevvel 1930</p>
<p><strong>108</strong>. Cumhuriyet, 28 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>109</strong>. Vakit, 3 Kanunusani 1931</p>
<p><strong>110</strong>. Vakit, 10 Kanunusani 1931</p>
<p><strong>111</strong>. Vakit, 17 Kanunusani 1931</p>
<p><strong>112</strong>. İlmen, Dört Ay Yaşamış Olan Zavallı Serbest Fırka, s. 75</p>
<p><strong>113.</strong>Başar, Atatürk’le Ûç Ay, s. 36-39; Ayrıca bkz: Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.lll,s.404,405 :</p>
<p><strong>114</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 27 Teşrinisani 1930</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/">Güdümlü Muhalefet:Serbest Fırka Denemesi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gudumlu-muhalefetserbest-firka-denemesi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Parti Dönemi -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:44:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Şef ve Şeflik Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[milli şe­f]]></category>
		<category><![CDATA[Muhalefetin Yok Edilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Parti Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Totaliter Sistem İçin Model Arayışları]]></category>
		<category><![CDATA[Totaliter Sistemin İnşası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13070</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ben Cumhuriyeti tesis ettim. Fakat bugün idare şekli Cumhuriyet midir, diktatörlük müdür, şahsi hükümet midir, belli değil.(M.Kemal Atatürk) Egemen bir parti vardı, partinin üstünde İsmet Paşa ‘Tanrının bir parçası’ idi. Halk, İnönü’nün yüzünü göremezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı&#8230; İnönü adı korku verirdi&#8230; Demokrat parti hareketi ortaya çıkıncaya değin, ‘Paşa’ herkes [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/inonu/" rel="attachment wp-att-13072"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13072" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu.jpg" alt="Tek Parti Dönemi -1" width="374" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu.jpg 374w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-300x204.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a></p>
<p>Ben Cumhuriyeti tesis ettim. Fakat bugün idare şekli Cumhuriyet midir, diktatörlük müdür, şahsi hükümet midir, belli değil.(M.Kemal Atatürk)</p>
<p>Egemen bir parti vardı, partinin üstünde İsmet Paşa <em>‘Tanrının bir parçası</em>’ idi. Halk, İnönü’nün yüzünü göremezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı&#8230; İnönü adı korku verirdi&#8230; Demokrat parti hareketi ortaya çıkıncaya değin, <em>‘Paşa’</em> herkes adına düşü­nen, milletine doğru yolu gösteren, hemen her konuda uygulamaya geçilme­si gerekli buyrukları veren <em>‘tek’</em> insandı.(Cüneyt Arcayûrek)</p>
<p>Serbest Fırka’nın kapatılmasından başlayıp, Demokrat Parti’nin kuruluşuna kadar devam eden 16 yıllık dönem (1930-1946) Türkiye tarihinde ayrıcalıklı bir niteliğe sahiptir. Genellikle “Tek <em>Parti Dönemi</em>” ismiyle anılan bu dönemi, öncesindeki veya sonrasındaki dönemlerden ayıran en önemli özellik, bir partinin bulunması ve bu partinin muhalif partiler olmaksızın iktidarı her durumda elinde tutmasıdır. Fakat, bu özellik, söz konusu dönemi ayrıcalıklı kılan tek özellik değildir.</p>
<p>Eğer dönemin ayırıcı tek özelliği siyasal yapıda tek partinin bulunması olsaydı, o zaman bu döneme 1920’li yılları da katmak gerekirdi. Çünkü,1920’li yıllar da, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Fırka’ya rağmen, çok partili bir siyasal sistemin yürürlükte bulunduğu dönem olarak nitelenemez. Zira, her iki partinin de siyaset meydanında yer alış süreleri yok denecek kadar kısa ve siyasete katkıları da yine aynı şekilde yok denecek kadar azdır. Bundan dolayı, 1930-1946 yılları arasındaki dönemi “Tek <em>Parti Dönemi</em>” olarak isimlendirmenin ve nitelemenin sebeplerini daha başka yerlerde aramak gerekmektedir. Bilhassa da, sadece muhalif bir partinin değil, aynı zamanda her türlü siyasî, kültürel muhalif yapılaşmalara da müsaade etmeyerek, her doz ve yöndeki muhalif sesin yok edilmesinin sistemin bir gereği olarak <em>“meşru”</em> telakki edilmesinde ve buna yönelik uygulamalarda aramak gerekmektedir. 1925’den 1929’a kadar devam eden ve Takrir-i Sükûn kanunlarının yü­rürlükte olduğu dönemde muhalefetin her çeşidinin yasaklanması, bu dönemin <em>“olağanüstü”</em> şartlarına bağlı olarak açıklanmasına karşılık,</p>
<p><em>“Tek Parti Dönemi</em>”ndeki tek seslilik çeşitli ideolojik gerekçelerle “<em>ola­ğan”</em> nitelenmiş ve bu doğrultuda değerlendirilmiştir(<sup>1)</sup>. Sonuçta da, Tür­kiye tarihinin yakın zamanlarında totaliter sistemin yürürlükte olduğu bir dönem varolmuştur.</p>
<p><strong>Totaliter Sistemin İnşası</strong></p>
<p>Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası için­de tek partili <em>“totaliter rejim</em>&#8216;’i bütün temelleriyle kurma çalışmaları baş­lar(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">2)</span>. Serbest Fırka tecrübesi, Cumhuriyet kadrolarına totaliter bir siste­min temellerini atmanın fırsatını sağlar(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">3)</span>. İktidar Partisi’nin ideologları totaliter bir rejimin inşasını gerçekleştirebilmek için, Serbest Fırka de­nemesini oldukça büyük bir başarıyla kullanırlar. İlk zamanlar Serbest Fırka mensuplarının şahsında açığa çıkan tepki ve eleştirilerin alanını gittikçe genişleterek, sonunda totaliter bir sistemi inşa etmeyi başarırlar.</p>
<p>Totaliter sistemin inşasında basma büyük görev düşer. İktidar yanlı­sı basın, Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra gerçekleştirilen hukuk dışı uygulamalara meşruluk zemini hazırlamada büyük çaba sarf eder. Bu arada, tek parti idaresinin “<em>gerekliliğini</em>”, çok partili siyasetin <em>“sakın­calarını”</em> dile getirmeyi adeta asli görevleri telakki ederler. Sözgelimi, <em>Hâkimiyet-i Milliye</em> gazetesi bu işte liderliğini kimseye kaptırmaz. <em>Hâkimiyet-i Milliye</em> yazarlarından Zeki Mesut (Alsan) bir yazısında, devlet yönetiminde uygulamaların doğru gitmesi ve yanlışlıkların önüne geçe­bilmek için gereken eleştiri ve denetimin sağlanması için muhalefet par­tisinin varlığının gerekli olmadığını dile getirir. Ona göre, eğer muhak­kak bir muhalif parti olacaksa bu partinin de muhakkak devrim ilkele­rine sadakatle bağlı bir parti olması gerektiğini belirtir. Bu görüşlerini takiben asıl düşüncesini, iktidarı teşvik etmek istediği totaliter sistemi işaretleyen düşüncesini dile getirir; <em>“Memlekette diğer bir fırkanın</em> vücu­duna <em>kanunî imkân bırakmayan faşizm de tenkit</em> ve <em>murakabe keyfiyetini kendi içinde temin etmektedir</em>&#8230;”(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">4)</span> Yine Zeki Mesut’a göre <em>“Bir milletin en büyük kuvvet kaynağı vatandaşlar arasındaki birlik ve karşılıklı sevgidir.</em></p>
<p><em>Bu birlik ve sevgi milli hayatın hemen her safhasında kendisini göstermeli­dir. Beynelmilel hayat mücadelesinde muvaffakiyetin ilk şartı, hiç şüphesiz kuvvetli olmaktır. Milletlerin en büyük kuvvet âmili ise bünyelerindeki tecanüs, fertleri arasındaki tesanüt ve mefkurelerindeki birliktir. Diğeri ile didişen, birbirini düşman telakki eden vatandaşlar, asıl millet düşmanları­nın bilerek veya bilmeyerek emellerine hizmet etmiş olurlar”(<sup>5)</sup>&#8211; Vakit</em> başya­zarı Mehmet Asım (Us) ise, CHF ile TBMM’ni aynılaştırır; CHF’nı eleş­tirmenin hiçbir şekilde doğru olmayacağını, zira onu eleştirmenin TBMM’ni eleştirmek olacağını yazar(<sup>6)</sup>. Siirt milletvekili Mahmut (Soy­dan) ise, <em>Hâkimiyeti</em> Milliye’deki yazılarında, Yugoslavya gibi o zaman­lar diktatörlükle yönetilen bazı Avrupa ülkelerine dikkat çeker ve bu ül­kedeki “<em>diktatörlüğün</em>” ne kadar olumlu özelliklere sahip olduğunu an­latır(<sup>7)</sup>.</p>
<p><em>Vakit</em> yazarı Sadri Ethem, siyasal partiler için sayı ve çoğunluğun ikinci plânda düşünülmesi gereken şeyler olduğunu ve SCF’nın katıldı­ğı son belediye seçimlerinin <em>“opportunistler, iş adamları, yan mümin­lerden</em> korkulması gerektiğini ortaya koyduğunu açıkladıktan sonra yazısını şöyle bitirir: <em>“Türk İnkılâbının ve inkılâp fırkasının elini uzataca­ğı bir insan var: İdealist; kullanacağı bir silah var; inkılâpçı terbiye”(<sup>8)</sup>.</em></p>
<p>Serbest Fırka denemesinin yanı sıra, totaliter rejimin inşasında Me­nemen olayının kanlı yüzü, arzulanan gayenin bir an önce gerçekleşme­si için daha da önemli imkânlar sunar. Rejim, Menemen olayıyla sertleş­menin <em>“meşru”</em> gerekçesini elde etmiş olur. Bu konuda Mehmet Asım (Us) şöyle yazar: “<em>Serbest Fırka tecrübesi ile Menemen hadisesi</em> şunu <em>gös­terdi ki bu aziz emanetin (Cumhuriyetin) muhafaza vazifesi karşısında Türk gençliğine daha uzun bir zaman Cumhuriyet Halk Fırkasının rehber­lik etmesi lâzımdır”(<sup>9)</sup>.</em> Açıktır ki, Mehmet Asım’m yazısında dile getirdiği arzunun açılımı totaliter sistemin zorunluluğu ve aciliyetidir. Yine aynı şekilde Yunus Nadi de devrimlerle ulusal toplum haline gelindiğine gö­re ayrı ayrı kuruluşlarda toplanmanın ulusal bütünlüğe aykırı olacağını yazar(<sup>10)</sup>.</p>
<p>Basın öncülüğünde totaliter bir sistemin düşüncel temelleri inşa edi­lirken, muhtemel bir muhalif siyasal oluşumun açığa çıkmasını önleye­cek tedbirler de alınır. Konu dahilinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın veya Serbest Fırka’nın yeniden canlandırılmasına yönelik muh­temel girişimlere karşı oluşturulan vazgeçirici/sindirici hava dikkat çe­kicidir. örneğin <em>Vakit</em> gazetesinde “<em>Terakkiperverlik dirilebilir mi?”</em> baş­lıklı bir yazıda <em>Vatana mazarrat getirdiği kanaatiyle hükümetçe kapatı­lan bu fırkaya hayat vermeğe imkân yoktur</em>” denilerek Refet Paşa’nın böy­le bir girişimi olmadığı açıkladığı belirtilir(<sup>11)</sup>.</p>
<p><em>Cumhuriyet</em> gazetesindeki bir yazı da aynı mahiyetedir. Yunus Nadi, “<em>Serbest Fırka siyaset sahnesi­ne avdet edecek mi?”</em> başlıklı yazısında, yetkili bir kişiden edindiği bilgi­ye göre bunun imkansız olduğunu yazar(<sup>12)</sup>. Ancak bunların basın için­den seçilmiş iki küçük örnek olduğu zannedilmemelidir. Konu doğrul­tusunda o günün gazeteleri incelendiğinde, sık sık SCF’nın şurada bu­rada yeniden kurulmak istendiğine dair bir haber çıktığı ve hemen ar­kasından da bu haberin Fethi Bey tarafından tekzip edildiği haberlerinin yer aldığı görülür. Esasında bütün her iki fırkayı da doğmadan yok et­meye yönelik bir oyundur. Başta Fethi Bey olmak üzere eski muhalif si­yasilerin ağzından yayınlanan ifadeler ise genellikle ilgili şahsa sanki si­yasi bir girişim varmış gibi sorulan soruya karşı alınan cevaplardır.</p>
<p><strong>Totaliter Sistem İçin Model Arayışları</strong></p>
<p>Model arayışı, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin temel ve değişmez özel­likleri arasında yer alır. “<em>Uygarlığı</em>” sadece Batı’nın şahsında tanıyan Türkiye’nin elitleri, her ne kadar zaman zaman modellerinde değişme­ler olsa bile, sonuç itibarıyla batılılaşma sürecinin her döneminde bir Batı ülke ve toplumunu kendileri için ideal bir model olarak kabul eder ve onun gibi olma gayreti içerisinde bulunurlar. Bu durumu, bilhassa si­yasal sistemin özelliğinin ne ve nasıl olacağına ilişkin soruların daha yo­ğun olarak gündeme geldiği 1930’lu yıllarda olanca açıklığıyla görmek mümkündür. 1920’li yıllarda oldukça önemli bir değişim süreci yaşamış ve bunu teorik planda sırf batılılaşma gayesi doğrultusunda gerçekleş­tirmiş olan Türkiye, 1930’lu yıllarda batılılaştırıcıların <em>“halka rağmen”</em>ci zihniyetlerinin siyasal sisteme yansıyan yüzüyle tanışır. Sivil ve asker seçkinler, hep aşağılayıp, eleştirdikleri <em>“geçmiş”in</em> otoriterliğinden daha katı sistemi batılılaşma adına gerçekleştirirler. Arzulara uygun model bulmakta ise hiç zorlanmazlar.</p>
<p>Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’na göre SCF, CHF için acı fakat önemli bir tecrübe olur. Bu denemeyle anlaşılır ki, CHF’nın “<em>bazı parlâmentocu Avrupa milletlerinde emsalini gördüğümüz fırkalar”</em> dan olmama­sı ve “<em>henüz kapanmamış olan inkılâp devresinin”</em> örgütü olarak gelişme­sini sürdürmesi gereklidir(<sup>13)</sup>. Yaşanan tecrübe açısından Sovyetler Birli­ği, Türkiye için model olmaya uygundur. “<em>Emperyalist âlem”</em> olan Batı<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">nın</span>, bu ülkenin rejimini “<em>birtakım boş yaygaralarla, çığlıklarla</em> bozmak” istemesi Türkiye’yi yanıltmamalıdır.&#8221; (<sup>14)</sup>.</p>
<p>CHF’nın ünlü “kalem”lerinden Falih Rıfkı (Atay)’a göre; “İnkılap fır­kasını komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni bir nizama geçen mem­leketlerin fırkalarından örnek alarak [yeniden] kurmak” gerekmektedir(<sup>15)</sup>.</p>
<p>O, bu teklifiyle doğrudan doğruya ve açıkça komünist veya faşist parti­lerin yönetim biçimlerinin Türkiye’de uygulanmasını ister. İlk önceleri, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamayı bazı sınırlandırmalarla ve “bizim fır­kamız devlet idaresine karşı komünist fırkasının vaziyetini alamaz. Bu büs­bütün başka ve bizim için aykırıdır. Fakat halk yığınlarına karşı komşu fır­kanın inkılâpçı metotlarından istifade edilebilir”(<sup>16)</sup> diyerek görüşünü açık­layan Falih Rıfkı, Rusya ve İtalya’ya yaptığı geziden sonra görüşlerinde değişikliğe gider; “Rusya’dan ben bir ders getiriyorum&#8230; Rusya’dan komü­nist değil fakat şuurlu olarak geliyorum: Türkiye’nin iktisat ve inşa planını yapmak, İnkılâp Fırkası’nı komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni bir nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek olarak kurmak. Bürokra­si yerine ihtilâlci metotlar almak, hiç durmaksızın büyük yığının terbiyesi­ne geçmek [gereklidir]”(<sup>17)</sup>. Falih Rıfkı, İtalyan faşizminin anti-demokratik tutumunu ve totaliter uygulamalarını ise şu sözlerle över: “Roma’nın yeni mahallelerinde liberalizm ve demokrasiye aykırı birçok şeyler görülse de 1921 anarşisinden, fakirliğinden, gevezeliğinden, başıboşluğundan hiç bir eser görmedim. Demokrasinin arkasından Ostiya’nın sivrisineği, Roma kırının batağı, İtalyan ahlâkının inzibatsızlığı, İtalyan sokağının pisliği ve İtalyan milliyetperverinin eğilmiş başı yukarı kalktı”(<sup>18)</sup>.</p>
<p>Totaliter sistemin ideologlarından Yunus Nadi (Abalıoğlu), Türki­ye’nin en önemli ihtiyacının disiplin olduğunu belirtir. Bunu sağlayacak olan ise sadece CHF’dır. CHF’nın temsil ettiği &#8221;<em>Parti Devleti</em>” ulusun ge­leceğinin belirlenmesinde ve yönetimde tek güç olmalıdır(<sup>19)</sup>. Yunus Na­di, başka bir yazısında ise İtalyanları yüzyılın en ileri toplumu durumu­na yükselten faşizmin, Türk devrimini gittikçe artarak övmesinin ve be­ğenmesinin Türkiye’ye güç verdiğini ileri sürer(<sup>20)</sup>. Bir başka yazısında ise İsmet Paşa ile Mussolini’yi karşılaştırır ve şunları yazar: “Duçe, <em>İtalyan milletinin aynı zamanda ileri atılmış yüksek bir fikri ve tecelli ettiren ifa­desidir. Faşizm</em> Mussolini’nin <em>şahsında tıpkı ok gibi fırlayan bir fikrin bü­külmez bir kol ile tatbikat safhasına geçirilmiş şeklidir”(<sup>21)</sup>.</em></p>
<p>Elbette ki, Türkiye nin batılılaştırıcı ideologları tarafından lider modeli olarak övülen tek kişi Mussolini değildir. Bu övgülerden Hider&#8217;de payını alır ve model şahsiyet olarak takdim edilir. Hitler’i “<em>Almanya’nın kalkınması</em>” sağlayan kişi olarak öven <em>Cumhuriyet</em> gazetesi yazarlarından M. Nermi’nin bir yazısı(<sup>22)</sup> türünün örneklerinden birisi olarak ifade edi­lebilir. Kazım Nami Duru ise totaliter sistemin “mükemmelliğini” bir başka açıdan ele alır: “<em>Bugünkü devletler Ispartalılar kadar hile devletçi olamıyorlar. Halbuki devletçilik ilk çağın değil, asıl bugünün toplu yaşama yoludur. Bugünkü insanların kafaları, ilmin aydınlattığı telakkilerden çok geridir. Ferdin ancak devlet birliği içinde bütün inkişafını alabileceğini bi­lenler çok azdır&#8230; Çocuk devletindir. Buna inanmak lâzımdır. Çocuğun ye­tiştirilmesini doğumundan itibaren devlet bakımına, devlet kontrolüne bı­rakmak lazımdır</em>”(<sup>23)</sup>. Selim Sırrı (Tarcan) ise, <em>“İtalya&#8217;da Halk ve Gençlik Teşkilatı</em>” başlıklı bir yazısında, faşist gençlik örgütlerini över; bu örgüt­leri Türkiye için birer model olarak gösterir. En ilginç olanı da, İtalyan faşistlerinin uluslararası kardeşlik duygularını geliştirdiği için izciliğe karşı olduklarını belirtip, bunu onaylayarak sözlerini tamamlamasıdır(<sup>24)</sup>.</p>
<p><strong>Şef ve Şeflik Sistemi</strong></p>
<p>Milli Mücadele’nin ünlü komutanı Kazım Karabekir, padişah otoritesini yok ederek millet iradesinin geçerli olduğu Cumhuriyet sistemini inşa ettiği iddiasını taşıyan iktidar kadrosunun bu iddiasını eleştirir. İddia ile gerçeklerin örtüşmediğini açıklar. Bunu ise dikkatleri uygulamadaki to­taliterliğe çekerek ifade eder. Ona göre totaliter sistemin inşası Meclis’in ikinci döneminde başlar. Karabekir Paşa, seçim kararı alınarak İkinci Dönem Meclisi’nin teşkili için seçim hazırlıklarına başlanmasından iti­baren, çoğunluğu Milli Mücadele ile hiç ilgisi bulunmayan kişilerin Mustafa Kemal’in çevresini sardığını ve bunların çoğunluğunun İkinci Dönem’de milletvekili seçildiğini açıklar. Yine açıklamalarına göre, bu kişiler, Mustafa Kemal’i övüp-yüceltmekte çok aşırıya gittikleri gibi, Milli Mücadele’yi başlatan ve yöneten diğer bütün insanları görmezlik­ten gelme ve değerlerini düşürme anlayışını hakim kılarlar; <em>“Mustafa Kemal Paşa’dan başka ortada kimse bırakılmadı: “O kurtardı ve O kurta­racak” teranesi, hazıra konmak isteyen dalkavukların dillerinde destan ol­du. Artık her akşam âleminde onun yüzüne karşı methiye yarışı aldı yürü­dü”.(25)</em></p>
<p>Kazım Karabekir’in dikkat çektiği üzere, kişisel çıkarlarını sağlama almak isteyenlerin savundukları düşünce ve uygulamalar totaliter bir sistemin inşasına yönelik süreci inşa eder. “Şef sürecin temel kavramı olur. “Şef kavramında odaklanan bu yeni anlayışın esas itibarıyla Mus­tafa Kemal’in şahsıyla ilgili olmayıp, şefperestlerin kişilikleriyle ilgili ol­duğunu ise, Mustafa Kemal’den sonra da hiç gecikmeden İsmet İnö­nü’yü “Milli Şef’ ilan etmelerinden anlamak mümkündür. Şevket Sürey­ya 1924’ten itibaren yavaş yavaş gelişen ve 1930’larda “resmî”leşip, 1940’larda doruk noktasına erişen bu anlayışın mahiyetini ve “resmi”leşmesini sağlayan “meşruluk” dayanaklarını şöyle açıklar: <em>“Normal bir demokraside Devlet Başkanı’nın vazife ve hizmet sınırlarını kanunlar ve şekiller tayin eder. Bu sınırlar ve şekiller içinde bir devlet başkanı, ne bir milli kahraman, ne de bir Milli Şeftir. O sadece, kanunların ve şekillerin emrinde bir reis-i cumhurdur. Fakat bir ülke, eğer bir inkılâp geçirmiş ve bu inkılâp eğer henüz son sözünü söylememişse, o ülkede Kahramanlar Devri sona ermemiş demektir. O zurnan ve bu şartlar içinde, o inkılâbın tarlasını hazırlayan, tohumlarını saçan ve bu tohumların ilk mahsullerini devşiren bir Milli Şef, sadece bir reisicumhur değil, bir Önder’dir. Yahut bizim milli kurtuluş mücadelemizde olduğu gibi, bir Tek Adam’dır. Böyle bir Tek Adam’ın yerini alan İkinci Adam&#8217;a ise, tarihin yüklediği büyük bir vazife ve sorumluluk vardır: Başlanılan inkılapları devam ettirmek ve onları ikmal etmek”</em>(<sup>26)</sup>.</p>
<p>Esasen, 1938 yılma kadar, başta Mustafa Kemal olmak üzere, arala­rında Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün de bulunduğu bir çok <em>ileri ge</em>Ien”e &#8221;<em>şef</em> ’ denilmiştir. Ancak bu sıfat 1938’den sonra sadece İnönü için kullanılır. Bu iki dönem arasındaki farklılık <em>“şef</em> kabul edilen kişilerin değişmesi veya sayıları oluşturmaz. Farklılığın temelinde <em>şef</em> ünvanının kullanılış gayesindeki farklılık vardır. <em>“Şef,</em> 1938’e kadar daha çok devlet büyükleri için kullanılan bir saygı ifadesi olmasına karşılık, 1938’den sonra totaliter bir siyasal sistemin gereğine uygun olarak kul­lanılır. Bundan dolayıdır ki, Nadir Nadi, önceki dönemi kastederek “şef <em>birden fazla olunca şeflik bir sistem olmaktan çıkıyor, anlamını yitiriyor”(<sup>27)</sup> </em>yakınmasında bulunur. Ancak <em>“şefl</em>ik” sistemine gidişin düşünsel temel­lerinin önceki dönemde büyük oranda inşa olunduğu da bir gerçektir.</p>
<p>Şefliğin, tercih edilen siyasal sistemin gereği olarak kullanılmasında <em>Kadro</em> ekibinin önemli bir katkısı vardır. <em>Kadro</em> dergisi etrafında topla­nan ekip, <em>Kemalist ideolojiyi</em> inşa ederlerken, Şefliği de ideolojik bir te­mele kavuşturur. <em>Kadro</em> ekibinin dışında olmakla birlikte, uzun yıllar CHF <span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">umum </span>hatipliği yapan Recep Peker de, “şef’ ve “<em>şeflik</em>” sisteminin inşasında önemli katkısı bulunanlardan birisi olmuştur. Peker, Ülkü dergisindeki bir yazısında “milli şeflerin hükümlerine candan uyan ve ina­nan disiplinli bir cemiyet kurmak sevdasındayız” diyerek mensubu oldu­ğu kadronun idealini ifade ederken, konuya ilişkin düşüncelerini ayrın­tılı şekilde “İnkılap Tarihi Ders Notları”nda dile getirir. Notlarının “şef’ ve “şeflik” bölümünde şunları yazar: “Siyasal Parti hayatında bilhassa üzerinde durulmaya layık başlıca unsur, şeftir. Şef bir siyasal partinin bü­tün ana düşüncelerini, iradesini, yapış kuvvetini ve şerefini temsil eder. Şef, kendi ruhunda beslediği heyecan ve hararetle partisini ve muhitini ısıtır, aydınlatır. Bütün efradını, kendine ve birbirine içten gelen bağlarla sara­rak, doğruladığı amaca iletir&#8230; Fakat, şef nüfuzu olmaksızın hiçbir toplu­lukta dirlik, düzenlik ve güler yüzlülük olmaz&#8230; Biz, şefi anlamak yolunda en bahtiyar milletiz. Ulusça içinde piştiğimiz büyük hadiseler, şef kıymeti­ni ölçmek ve anlamak hususunda birçok milletlerden ve birçok nesillerin görmediği örneklerle doludur&#8230; Bugünkü yaşayışta ulusça üstün olmak ge­rektir. Ulusça üstün olmak için, kafası ve yüreği işleyen insanların bir bü­yük ve ana inanışta birleşmiş ve beraber olmaları ve yüce bir şefin ışığı et­rafında birleşmiş olmaları ve sarılmaları şarttır. Bizim bugünkü anlayışı­mız, şef tanıyışımız ve gidişimiz bu sözlerde şekillenir”(<sup>28)</sup>.</p>
<p>“<em>Şeflik</em>”, sadece Türkiye’de özgü bir sistem değildir; bir çok ülkede uygulanmış ve bazılarında da hâlâ uygulanmaya devam etmektedir. Bu nedenle, Türkiye’deki “<em>şeflik</em>” sistemi dünyadaki genel ölçütlerinin dı­şında değerlendirilemez. Dolayısıyla konuyu genel ölçütleri dahilinde tespit etmek, Türkiye’deki biçimini doğru değerlendirmede önemli im­kânlar sağlayacaktır. Bu açıdan dikkate alınacak ilk kavram nasyonal sosyalizmdir.</p>
<p>Nasyonal Sosyalist sistemin ideologlarında Ernest Rudolf Huber, nasyonal sosyalist sistemin odağında yer alan üç temel unsura değinir. Ona göre, nasyonal sosyalist devletin üç temel öğesi vardır: “Ulus, Füh­rer, ve Parti”(<sup>29)</sup>. Bunların en önemlisi ise Führer’dir. Führer, Parti’nin de, Ulus’un da temelini teşkil eder. Onların adeta omurgası konumundadır. Davit Spitz’in açıklamasıyla Führer “<em>milletin İlâhi kaderini tahakkuk et­tirmeğe memur bir peygamberdir. Devlet ve Millet birliğinin, Cermen tasav­vurunda devlet ve halk ruhunun, mistik cevheridir. Milletin ne istediğini milletten iyi bilen liderdir. Nazi müdafii Wilhelm Stape&#8217;nin dediği gibi, “onu lider yapan da budur.” Papa nasıl iman ve ahlâka taallûk eden meselelerde hatadan münezzeh ise, Goering’e göre, aynı şekilde “Lider her türlü siyasî ve halkın milli ve sosyal menfaatlerine taallûk eden diğer işlerde hata ede­mez ” İtalyan telakkisine göre, liderin hatadan münezzeh olması Allah ol­duğu için değil, fakat hemen hemen bir Allah kadar büyük olduğu içindir.</em></p>
<p><em>Bir faşist ortaokul ders kitabından alınan pasaj buna delildir: “Dini dogma­lar münakaşa edilemez, çünkü bunlar Allah tarafından vahyedilmiş olan hakikatlerdir. Faşist prensipler münakaşa edilemez, çünkü bunlar bir dahi­nin zihninden çıkmıştır: Benito Mussolini’nin.”&#8230; Fakat asıl Baldur von Schirach tarafından Hitler gençliği için yazılmış olan meşhur dua gibi bil­dirilerdir ki, bu ayniyet açık ve tam şeklini almaktadır: “Adolf Hitler, sana inanıyoruz. Sensiz yalnız kalırdık. Senin sayende bir milletizBize, gençli­ğimizin büyük manevi değerini, arkadaşlığı sen verdin&#8230;”</em>” (<sup>30)</sup></p>
<p>Karatepe’nin “1924 Anayasasına aykırı bir uygulama”(<sup>31)</sup> olarak nitele­diği ve 1924 Anayasası’nın yürürlükte olduğu zaman kabul edilen “Şef&#8217; sıfatı ve “Şeflik” anlayışı Çetin Yetkin’e göre “faşist ve nasyonal sosyalist kuramlardan esinlenerek ortaya atılmıştır”(<sup>32)</sup>. Şef, nasyonal sosyalizmde kilit terimlerden birisi olan Führer’in karşılığı idi ve aynı işlevi gerçek­leştirmek için gündeme getirilir(<sup>33)</sup>. Zaten “Tek Parti” idaresi ve “Parti” ile “Devlet’in aynılaşması da söz konusu etkilenmenin diğer unsurları­nı teşkil eder. “Almanya’da 1 Aralık 1933’de çıkarılan “Parti ve Devlet Bir- liği” yasasıyla Parti ve Devlet birleştirilmiş ve parti devleti sistemi geçerli kılınmıştı. Bu yeni oluşumla, bir parti devletinin başında bulunan Führer, ulusun iradesini ve isteklerini ifade edebilecek tek kişi kabul edilmiş oluyor­du. Bazı Batılı siyasal bilimci ve düşünürlerin “totaliter liderlik olarak ta­nımladığı “Şeflik”, “kuvvetli mantıkî terimlerle kalıplanmış mantık ötesi heyecanlandırıcı cazibe üzerine” kurulur. Bu liderliğin önemli bir özelliği, “güden (lider) ile güdülenlerin mythsel (daha doğrusu büyüsel) bir şekilde benliklerini birleştirmeleri” dir. Bu “totaliter lider”, halkla, “bir çeşit din­sel birlik halinde”dir.”(<sup>34)</sup></p>
<p><em>“Totaliter lider”</em> kavramının özelliklerini en açık biçimiyle <em>“Şeflik” </em>sisteminin inşası sırasında, inşa olunmaya çalışılan siyasal sistemin sa­vunucularında görmek mümkün olmaktadır. 1924 yılı ve sonrası için Kazım Karabekir’in dikkati çektiği oluşumun 1930’da felsefî bir dönü­şüme uğramasıyla birlikte, şeflik anlayışının sistemleştirilmeye çalışıldı­ğı görülür. Muhalefetin olmadığı dönemin iktidar yanlı basını, şeflik anlayışının inşası görevini büyük bir şevkle yerine getirir. Bunlardan Vakit gazetesi yazan Sadri Ethem “Şef ten söz ederek, hayatın formülünün ancak şef. tarafından belirlenebileceğini belirtir. Ona göre “Şef &#8220;Türk <em>milletinin insan şeklini alan timsali&#8221;(<sup>35)</sup></em> dir. <em>Yarın</em> gazetesinin yazarların­dan Arif Oruç ise, totaliter bir sistemin ideolojik temellerini inşa gayre­tiyle, Serbest Fırka denemesinin önemli işaretler verdiğini belirtir ve Mustafa Kemal’in ülkeyi ikinci kez kurtarmasını ister(<sup>36)</sup>. Bu, demokratik sistemin öngördüğü muhalefeti meşru görmeyen bir sistemin inşasına yönelik çağrı olarak anlam kazanır. Arif Oruç, “M<em>illet Büyük</em> Adamı <em>Bek­liyor</em>” başlıklı yazısında çağrısını ısrarla devam ettirir(<sup>37)</sup>. CHF Genel Sek­reteri Recep Peker “<em>Şef</em> ’ terimi üzerinde en çok duran ve “<em>Milli şef</em> de­yimini ilk kullananlardan birisi olur. Peker, iktidar kadrosunun önde gelen üyelerinden birisi olarak, oluşturulmaya çalışılan sistemin özelli­ğini 1933’de şöyle açıklar: <em>“&#8230;milli şef erin hükümlerine candan uyan ve inanan disiplinli bir cemiyet kurmak davasındayız”(<sup>38)</sup>&#8211;</em> Peker, CHF’na yeni girenlere Ankara Halkevi’nde 22 Nisan 1936’da yaptığı konuşmada da, <em>“parlamenter liberal devlet</em>” anlayışını eleştirdikten sonra, bu tür devle­tin en iyi örneği olan Fransa’nın bile bunalım döneminde ancak “<em>milli iradeyi temsil ve tatbik kudretinde olan bir tek adamın, Klemanso’nun tek iradesi”</em>ne teslim olmakla başarıya ulaşabildiğini açıklayarak(<sup>39)</sup> <em>“en iyi devlet sisteminin”</em> ne olduğunu ait görüşünü açıklar. Mahmut Esat Bozkurt ise Tek Parti Dönemi’nin “<em>demokrat</em>” niteliğine dikkat çekerek, yü­rürlüğe girmiş olan şeflik kurumunun yeri konusunda şunları belirtir:</p>
<p>“Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk Milleti bir piramide benzer, taban halk tepesi yine halktan gelen bir baştır ki, biz de buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan baş­ka bir şey değildir”(<sup>40)</sup>. Burada çizilen tablo oldukça açıktır. Şef, devlet, parti, parlamento ve millet birbirleriyle özdeşleştirilmekte ve bunun so­nucu olarak hiyerarşik bir kurumsallaşma ortaya çıkmaktadır. Bu itibar­la 1930 ve 1940’ların Türkiye’sinde yürürlükte olan sistemi totaliter ola­rak nitelemekte zorlanılmamaktadır. Zira “Totaliter devletler demokrasi­ye, liberalizme, parlamentarizme muhalif olan ve bütün kudretleri şefte, ya­ni hükümet reisinde toplamayı iltizam eden devletlerdir. Bu siyasî akideye göre demokrasi bir hayal, liberalizm bir yalancılık, parlamentarizyn bir acz ve zaaftan ibarettir”(<sup>41)</sup>. Bu nedenle Taha Parla, Kemalizmin “tesanütçû ideolojisiyle ve tek partili şef sistemiyle, sosyal demokrasinin değil, otoriter ve sınıf ar-üstücü devletçiliğin bir türevi”(<sup>42)</sup> olduğunu açıklar. Cüneyt Arcayürek’in gazetecilik mesleğine başladığı o yıllarla ilgili açıklamaları ise, dönemin totaliter nitelikte oluşunun şahitliklerinden birisidir: “Ege­men bir parti vardı, partinin üstünde İsmet Paşa Tanrının bir parçası’ idi.</p>
<p>Halk, İnönü’nün yüzünü göremezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı&#8230; O yıllar, İsmet Paşa’yı kimse sevmezdi. Bizim gezindiğimiz ortamda İnönü adı, korku verirdi&#8230; Demokrat parti hareketi ortaya çıkıncaya değin, Paşa’ herkes adına düşü­nen, milletine doğru yolu gösteren, hemen her konuda uygulamaya geçilme­si gerekli buyrukları veren ‘tek’ insandı”(<sup>43)</sup>.</p>
<p>Şeflik anlayışının bir <em>“şefperestlik”e</em> dönüşmüş biçimine daha çok 1940’lı yıllarda şahit olunur. Dönemin “<em>şefperestlerine</em>” göre, Türk mil­leti İnönü’nün kişiliğinde “müşfik <em>bir aile babasına kavuşmuştur”(<sup>44)</sup>.</em> İnö­nü’de, davalarıyla, kaygılarıyla ve umutlarıyla Türk milleti vardır.(<sup>45)</sup>. Onun sesi Türk milletinin sesidir(<sup>46)</sup>. İnönü’nün hayatı, yazıları ve nutuk­ları bir ders ve terbiye vasıtası olarak daima Türk gençliğine örnek ola­cak niteliktedir. İnönü’nün her nutku tarihi bir kıymet ve nüfuza haiz­dir. Öyle ki bütün milleti coşturan, bütün gönüllere heyecan veren, en sıkıntılı zamanlarda bile ümit ışığı ve ferahlık havası veren canlı ve ateş­li bir emir niteliğindedir. Onun sözleri büyük küçük her Türk’ün kula­ğına küpe olmaya değer ilham, feyiz ve ders alınacak sözlerdir(<sup>47)</sup>. İnö­nü’de insan üstü nitelikler vardır: “<em>Hayatında yıllar önce bir kez gördüğü bir kimseyi, hemen herkesi, örneğin; bir küçük çocuğu, ordunun tüm subay­larını adlarıyla çağırabilecek bir hafızaya, yaratılıştan yüksek bir zihin ve </em>düşünce yeteneğine” sahiptir(<sup>48)</sup>.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı döneminde “Milli Şef İnönü ye yönelik oldukça abartılı bir şekilde ululama ve dalkavukluk yapılmıştır tespitinde bulu­nan Akandere(<sup>49)</sup>, bu tespitinin delili olarak İnönü ye atfen yapılan at ya­rışlarını, düzenlenen kır gezilerini, ansiklopedi ve kitapları gösterir. Akandere, tespitini şöyle tamamlar: “Milli Şef İnönü’nün herhangi bir şe­kilde ve konuda söylediği bir nutuk, tarihi bir konuşma niteliği taşırdı. Hat­ta ne söyleyeceği önceden bilinmeyen konuşmaları bile “tarihi” olarak ilan edilir ve gazetelerde büyük puntolarla adeta müjde verircesine “Milli Şef, Bugün Tarihi Bir Nutuk îrad Edecek” şeklindeki başlıklarla ilan edilirdi”(<sup>50)</sup>.</p>
<p>Mustafa Kemal’in ölümünün hemen sonrasında, CHP’nin 26 Aralık 1938’de toplanan olağanüstü kurultayında, yapılan tüzük değişikliği ile İsmet İnönü <em>“değişmez milli şef’</em> ilan edilir. Acaba neden sadece <em>“milli şef</em> ilan etmekle yetinilmemiştir de <em>“değişmez milli şef</em> ilan edilmiş­tir?(<sup>51)</sup>. Bunun cevabını tüzük değişikliğinin gerekçesinde buluyoruz. Ge­rekçeye göre; şefin sık sık değişmesi, partinin otoritesine zarar verir. Üs­telik, tüm ulusun şefinin, milli şef olmuş bir yüksek kişinin, bu şefliğinin her dört yılda bir devam edip etmeyeceğinin görüşülüp tartışılması uygun olmayan bir tutumdur. Bu durum şefin otoritesini sarsar. O hal­de, milli şef, “<em>değişmez”</em> olmalıdır.</p>
<p>Şu da önemlidir ki, <em>“şef</em> sadece <em>“milli”</em> ve <em>“değişmez”</em> değildir. Bu açıkça belirtilmez ancak o, aynı zamanda “sorumsuzdur. Bu ise “değiş­mezlik” esasının gereğidir. Çünkü şef, ne yaparsa yapsın, nasıl bir uygu­lama takip ederse etsin, değiştirilemeyeceğine göre, sorumsuz demektir. İlgili tüzük değişikliğine göre, şefin görevi ancak şu üç durumda sona erebilecektir: 1) Ölüm, 2) Görev yapamayacak derecede hastalık, 3) İs­tifa. Demek ki, artık bu üç durum dışında, <em>“Milli şef</em> her ne yaparsa yap­sın görevini sürdüreceğinden, o tam anlamıyla sorumsuz ve denetim dı­şıdır.</p>
<p>Şeflik anlayışının halk açısından neleri öngördüğünü ise, şefin şah­sında dile getirilen düşüncelerde görmek mümkündür. 27 Ocak 1939’da TBMM’nde hükümet programını okuduktan sonra, güven oylamasından önce yapılan konuşmalar sırasında, Manisa Milletvekili Refik Şevket İn­ce şunları söyler: “Hükümet için, milli şefimizin gösterdiği kimselere, doğ­rudan doğruya onun güvenine sahip olduğu için güvenmekliğimiz, milli şe­fimize karşı millî ve vicdanî bir görevimizdir”(<sup>52)</sup>. Ayrıca milli şef, “ulusun babası”dır(5<sup>3)</sup>. O, bir “mürebbi”dir; onun gerçek özelliği budur; tüm çaba­sı ulusu yetiştirmek içindir(<sup>54)</sup>. Şef, ders verir(<sup>55)</sup>; milli şefin sözleri herkes için bir derstir(<sup>56)</sup>. “Milli Şef demek, milli hayatımızın uyanık başı demek­tir. O, maddî ve manevî cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak yalnız temsil etmez, güder veyeder (peşi sıra götürür)”(<sup>57)</sup>. Öte yandan “milli şef, ulusun iradesini temsil eder. Türk ulusunun bahtını avucunda tutar, o ken­di kişisel iradesini açıkladığında bizim özgürlük ve egemenlik aşkımız ko­nuşmaz olur. O, bizim yaşama irademizi gerçekleştirecektir. Türk ulusu ge­leceğini güvenle ona teslim etmiştir. Bundan daha doğal bir şey olamaz”(<sup>58)</sup>&#8211; Milli Şefin emrinde olmak gerekir, çünkü Milli Şefin emrinde olmak demek, Türk ulusunun emrinde olmak demektir(<sup>59)</sup>.</p>
<p>Şevket Süreyya’nın açıklamaları, hem dönemin özeliklerini belirle­mesi ve hem de hakim anlayışın dayanaklarını göstermesi açısından önemlidir: “İnönü Devlet Başkanlığında Atatürk’ün yerini aldığı zaman, bu vazifeye normal bir demokrasi nizamı içinde bir Şekil Adam’ı olarak gelme­diğini açığa vuran bir davranışla işe başladı. Çünkü 16 Mayıs 1939’da ya­yınladığı beyanname ile 29 Mayıs günü için davet ettiği Beşinci Parti Kurultayı’nda, kendisi, Milli Şef ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin de Değişmez Başkanı olarak ilan edildi. Bunu olağanüstü bir manası olmak lâzımdı. Çünkü Milli Şef, normal bir demokrasi nizamının taşıyabileceği bir otorite değildi. Milli Şef, ancak şeflik sisteminin bir Üstün İradesi olabilirdi. Şeflik sistemi ise, ancak otoriter bir rejim biçimidir. Böyle bir rejim, şekiller ne olursa olsun, çoğunluğun iradesini azınlığın iradesine bağlayan bir Kahra­man, bir Tek Adam idaresi demektir. Yahut hiç değilse bir Tek Parti siste­midir. Nitekim Atatürk devri; Tek Şef, Tek Parti ve otoriter Hükümet niza­mıydı. Eğer bir otoriter sistem, meselâ bazı Güney Amerika ülkelerinde ol­duğu gibi bir Askeri Dikta veya Oligarşi istibtadı değil de, Halka rağmen fakat halk için bir idareyse, o zaman bu idare, bir İnkılap Rejimi demek olur. Atatürk rejimi böyle bir rejimdi. Ve İnönü Atatürk’ten, böyle bir ida­re devraldı”(<sup>60)</sup>.</p>
<p><strong>Parti Devleti</strong></p>
<p>Uniform bir toplumun inşası için önemli adımlardan birisi 1935 yılında atılır. Almanya’daki Nazi örneğini izleyen CHF(<sup>61)</sup>, 1935 yılında parti ile devletin birleştirilmesini öngören bir tasarıyı kabul eder. Kabul edilen tasarıya göre, Parti Genel Sekreteri İçişleri Bakanlığı görevine getirilir­ken, partinin il örgütlerinin başkanları kendi illerine vali olarak atanır­lar. Kısacası “Türkiye’de bir parti diktatörlüğü oluşturma yönünde son adım atılmış”(<sup>62)</sup> olur. Tasarının kabul edilişinden yaklaşık iki yıl sonra, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya arzulanan ve gerçekleşmesi için gerekli giri­şimlerin yapıldığı ideali şöyle özetler: “<em>tek bir kalp gibi çarpmak gere­kir&#8221;(63)</em>Bu birliği sağlamanın yolu ise &#8221;<em>Parti”</em> ile “Devlet”’in birleştirmek olarak görülür. Yalnız öncelik “Parti”dedir; yani CHF’nda; Yunus Nadi’nin tanımlamasıyla “<em>bütün milleti aynı hedef istikametinde toplayan muazzam bir aile kucağı”(<sup>64)</sup></em> olan Parti (CHF)’de. Parti-Devlet birleşmesi ve Parti Devleti’nin inşası ile gelinen noktayı ise İsmet İnönü 6 Mart 1939’da İstanbul Üniversitesi öğrencilerine yaptığı konuşmada şöyle açıklar: &#8221;<em>[CHF] memleketin bütün menfaatlerini ve bütün evlatlarım ku­caklayan bir siyasî aile haline gelmiştir”(<sup>65)</sup>.</em> Başbakan Dr. Refik Saydam ise 28 Mayıs 1939’daki CHP’nın 5. Kurultayında şunları söyler: “CHP <em>de­mek, Türk milleti demektir ve CHP demek, Türk Devleti demektir; bu mef­humlar birbirine o kadar sıkı bir şekilde bağlıdır ki, birini diğerinden ayır­mak imkânsızdır (<sup>66)</sup>.</em> İşte bu anlayış çerçevesinde olmak üzere, İsmet İnönü&#8217;nün 1 Haziran 1936 günlü genelgesiyle “ Devleti” biçiminde şekillenen uniform bir toplum için gereken totaliter sistem resmen inşa edilmiş olur.</p>
<p><em>“Parti”</em> ile “<em>Devlet</em>” beraberliğini sağlayarak <em>“Parti Devletini</em>” teşkil et­meden önce, düşünsel altyapısı titizlikle inşa edilir. 1931 yılı Eylülün­de İstanbul Üniversitesinde bir konferans veren Recep Peker <em>“milletçe kütleleşmek”</em>ten bahseder(<sup>67)</sup>. Mustafa Kemal ise zaten çoktandır “<em>maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve bir istika­mete sevk etmek [ten]”(<sup>68)</sup></em> bahsetmektedir. Recep Peker’in 1935 yılındaki sözleri ise, gelinen düşünce aşamasını göstermesi açısından önemlidir: <em>“insanlar tek tek bakıldığı zaman değerleri sıfırdır”(<sup>69)</sup>.</em> Yukarıda zikrettiği­miz örneklerde olduğu gibi bazı <em>“kalem”</em>ler ise her gün <em>“birlik”, “bütün­lük”, “tek vücut”</em> olmanın gerekliliğinden, faziletinden bahsederler.</p>
<p>Türkiye’de Parti devletinin inşa edilmesi, elbette ki diğer her konu­da olduğu gibi modelsiz gerçekleşmez. İçinde yaşanılan zamanın Batı’daki modelleri bulunmakta zorlanılmaz. Almanya, İtalya veya Rusya, her biri bir şekilde model olurlar. Bu aşamada, Türkiye’deki oluşumu değerlendirmede açılım sağlaması açısından şu soruyu sormak ve ceva­bını aramakta fayda var: “<em>Parti Devletinin Türkiye şartlarının da üstünde yer alan “evrensel” özellikleri nelerdir?”</em> Bu sorunun cevabını bulabilmek için öncelikle Raymond Aron’un Parti Devleti’yle ilgili tespitlerine göz atmakta yarar var: “Tek partili bir rejimde Devlet partizandır, meşru po­litika faaliyetinin tekelini elinde tutan partiden ayrılamaz. Partiler Dev­leti yerine partizan bir Devlet olursa, Devlet politik tartışma hürriyetini kısıtlama zorunda kalacaktır. Madem ki Devlet, tekelci parti ideolojisi­ni ortaya kesinlikle geçerli olarak koymaktadır, şu halde, bu ideolojinin resmi bir biçimde mesele edilmesine göz yumamaz. Gerçekte, politik tartışma hürriyetinin kısıtlanma derecesi, tek partili rejimlerin mahiye­tine göre değişir. Ancak, Devletin tekelci parti ideolojisiyle tanımlandı­ğı tek parti rejiminde bütün fikirleri kabul etmeyerek sayısız partizanca fikirleri açık tartışma dışında bıraktırmak esastır”(<sup>70)</sup>.</p>
<p>Raymond Aron’un Parti Devleti ile ilgili bu açıklamaları Türkiye’nin bir dönemiyle büyük oranda örtüştüğü aşikârdır. O halde bu dönemde açığa çıkan özelliklerin tüm siyasal sistemler dikkate alındığında özel bir konumu ve ismi var mıdır? Bu sorunun cevabını bulmamızı sağlaya­cak nitelikte olması itibarıyla Linz’in “<em>Totaliter</em>” ve <em>“Otoriter Sistemler</em>” terimleri dahilindeki açıklamalarını dikkate alabiliriz. Linz’e göre, tota­liter bir siyasal rejim şu özellikleri taşır: Öncelikle “<em>monist</em>” tir. <em>“Fakat </em>monolitik olmayan bir iktidar merkezi mevcuttur; eğer kurumlar veya gruplar arasında bir plüralizm varsa, bu meşruluğunu o merkezden alır ve büyük ölçüde onun hakemliği altında işler; bu plüralizm, eski toplumun di­namiklerinin bir ürünü değil, temelde siyasal yoldan yaratılmış bir şeydir” Ayrıca “tekelci, özerk ve fikren az çok geliştirilmiş bir ideoloji mevcuttur.”</p>
<p>Bu ideoloji partiye ve parti adına gerçekleştirilen bütün faaliyetlere meş­ruluk zemini hazırlar. Ancak, ideolojinin önemli yönü aynı zamanda Parti ve Parti lideriyle özdeşmiş olmasıdır. &#8221;ldeoloji, belli bir programdan veya meşru siyasal eylem sınırlarının tanımından ibaret olmayıp, sözüm ona bir nihaî anlam, bir tarihsel amaç duygusu ve bir sosyal gerçeklik yo­rumu getirmektedir”. Totaliter bir siyasal rejimin üçüncü özelliği ise, bu rejimde, &#8221;pasif itaat ve ilgisizlik” yerine “vatandaşların, siyasal görevlere ve kolektif sosyal görevlere katılmalarının ve bu amaçla aktif bir mobilizas- yon içinde olmalarının” özendirilmesi, istenmesi ve bu doğrultuda ödül-lendirilmesidir. Otoriter rejimler ise, sınırlı bir siyasal çoğunluğa, izin veren, “işlenmiş bir yol gösterici bir ideolojiye değil, kendine özgü zihniyet­lere sahip olan; gelişimcilerinin bazı aşamaları dışında, yaygın ve yoğun bir siyasal mobilizasyon yaratmayan; bir liderin veya hazarı küçük bir grubun, biçimsel yönden iyi belirlenmemiş, fakat fiiliyatta oldukça tahmin edilebilir sınırlar içinde iktidarı kullandıkları”(<sup>71)</sup> rejimlerdir.</p>
<p>Konu dahilinde Raymond Aron’un açıklamaları ise şöyledir: “ Totali­ter olay ne gibi temele dayanır?&#8230; 1- Totaliter olay, politika faaliyeti teke­lini bir partiye tanıyan bir rejimde kendini gösterir. 2- Tekelci bir partiye bir ideoloji ruh ve güç verir. Partinin mutlak bir iktidar tanıdığı bu ideolo­ji, dolayısıyla Devletin resmi gerçeği kesilir. 3- Bu resmi gerçeği yaymak için, Devlet de kendine kuvvet vasıtaları tekeli ve inandırma vasıtaları te­keli olarak iki temel tanır. Haberleşme vasıtalarını, radyo, televizyon ve ba­sını Devlet ve onu temsil edenler yönetirler. 4- Ekonomik ve mesleki işlerin çoğu Devlet’in buyruğu altındadır ve her hangi bir biçimde bizzat Devlet’in parçası olurlar. Devlet ile ideolojisi birbirinden ayrılmaz oldukları için, ekonomik ve mesleki işlerin çoğu resmi gerçeğin rengini taşır. 5- Artık her şey Devlet’in işi, her iş ideolojiye bağlı olduğundan, ekonomik veya mesle­ki bir işte yapılan bir hata, aynı zamanda ideolojik bir hata olur. Bundan, kişilerce yapılması ihtimali olan bütün hataların politikleştirilmesi, ideolo­jik bir şekle sokulması ve sonuç olarak hem polisiye hem ideolojik olan bir terör doğar. Kendinden anlaşılır ki, totalitarizmin tanımlanmasında, ya partinin tekeli, ya ekonomik hayatın devletleştirilmesi, ya da ideolojik terör esas olarak görülebilir. Bütün bu unsurlar birleştiği ve gerekleri tamamıy­la yerine getirildiği takdirde, totaliter olay tam olur”(<sup>72)</sup>.</p>
<p>Özet olarak; Totoliter rejimleri otoriter rejimlerden ayırmanın bir öl­çütü olarak, bu rejimlere egemen olan tek-parti içindeki kadronun nite­liğine bakılır. Tek-parti sistemleri yeni bir insan ve yeni bir toplum ya­ratmak idealine sahip oldukları, dolayısıyla bu hedef doğrultusunda topyekûn bir toplumsal değişim arayışı içinde bulundukları zaman “to­taliter” bir sistemi inşa ederler. Partinin hedefinin kısmî toplumsal de­ğişim olması ve siyasal iktidan ellerinde tutanların Batılılaşma’yı hedef­lemeleri halinde “demokrasi öncesi” evrede bulunan siyasal rejimlerden ya da “otoriterlik”ten söz edilir(<sup>73)</sup>. Konuyla ilgili olarak Giritli’nin açıkla­maları şöyledir: “Totaliterizm/totaliterlik çoğulcu demokrasiyi reddeden bütün sağcı veya solcu dikta rejimleri için günümüzde sık sık kullanılan bir deyimdir&#8230; “Totaliterizm” kelime anlamından da anlaşılacağı üzere, top­lum veya devlet hayatının tümünü kaplamak, tümüne yön vermek amacını güden “total-bütüncü” bir sistemdir. Bu anlamda sağ veya sol totaliterizmden söz edilir. Hiç şüphe yok ki faşizm, nasyonel sosyalizm, teokrasi ve ko­münizm gibi sağ ve sol totaliter ideolojiler bakımından ideoloji ve sosyal ta­ban yönünden farklar vardır.</p>
<p>Ne var ki bu sistemler arasında siyasal yapı ve yöntem bakımından göze çarpan benzerlik dolayısıyla hepsine “totalitérizm” denmesi y erindedir. Gerçekten ideoloji bakımından, ister sağ ister sol olsun, modem totaliter rejimler kuruluş, yapı ve yöntem bakımından yakın benzeyişler ve ortak nitelikler göstermektedir. Bu ortak nitelikler şöyle özetlenebilir; 1- Hiç kimsenin ret ve tenkit edemiyeceği ve sosyal hayatın çeşitli yönlerini kavrayan bir “resmi” ideoloji, 2- Devlet mekanizması bir kaynaşmış bir tek parti sistemi 3- Siyasal iktidar tekeline sahip bir dikta­tör veya büro, 4- Vatandaşı yakından gözetleyen ve baskı metodlarına baş­vuran bir polis rejimi, 5- Bütün düşüncelerin tek kalıba sokulmasına yara­yan güçlü bir propoganda örgütü, 6- Bütün ekonominin tek merkezden yö­netimi ve denetimi, kamu hürriyetlerinin, totaliter rejimlerin bu katı statü­sü ile bağdaşmayacağı ise ortadadır”(<sup>74)</sup>.</p>
<p>Özellikle Giritli’nin bu açıklamaları, uygulamalarıyla bildiğimiz Tek Parti döneminin bire bir özellikleri olmaktan başka bir anlama gelme­mektedir. Tek Parti döneminde sivil ve asker seçkinler içinde hüküm süren totaliter sistem yanlısı havanın Serbest Fırka’nın kapatılmasında etkili olduğu kuşkusuzdur. Esasen, sivil ve asker seçkinlerin 1930’da parti ile devletin kaynaştığı bir rejim kurmayı düşündüklerine ilişkin kuvvetli belirtiler vardır. Ağırlık, saf faşist ideolojiden çok faşist-komünist örgütlenme yöntemlerinin, ya da bürokratik yöntemlerden çok in­kılapçı yöntemlerin benimsenmesi yönündedir. Bu konuyu rejimin bir sözcüsü olarak örneğin Falih Rıfkı yazılarının en önemli konusu haline getirmiştir(<sup>75)</sup>. O sıralarda temelleri atılmaya başlanan totaliter siyasetin ilk kurbanı ise, o zamana kadar milliyetçi ideolojinin başlıca kaynağı durumunda olan Türk Ocakları örgütü olur. 1931 Mayıs’ında Üçüncü Parti Kongre’sinde altı ilke -Cumhuriyetçilik, Milletçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık- benimsenir ve Kemalizm resmi ide­oloji olarak kabul edilir.</p>
<p>Tek Parti anlayışını hem temsil eden, hem de dile getiren Recep Peker, Parti genel sekreteri seçilir ve Haziran 1936’ya kadar bu görevde kalır. Bundan sonraki dört yılda, parti, devlet üzerin­deki denetimini güçlendirmeye devam eder. Sonunda, 1935 yılında, Al­manya’daki Nazilerin örneğini izleyen CHF kongresi, parti ile devleti birleştiren bir kararı kabul eder ve bu karar, Türkiye’de bir parti dikta­törlüğü kurma yönünde atılmış adımlardan en önemlisi olur.</p>
<p><strong>Muhalefetin Yok Edilmesi</strong></p>
<p>Serbest Fırka tecrübesinin, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin önemli aşamalarından birisini oluşturduğunda kuşku yoktur. Öncelikle siyasal yapıda etkisini gösteren yeni yapılaşma, daha sonra tüm toplumsal alan­lara yansır ve böylelikle Türkiye’nin batılılaşma tarihinin farklı ve önemli bir aşaması oluşur. Serbest Fırka’nin kapatılmasını takiben yeni bir döneme girildiğinin en önemli işareti Mustafa Kemal in Ruşen Eş­refe verdiği demeçle açığa çıkar: “Milletin <em>tarihinde bazı devirler vardır ki; muayyen maksatlara erebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsinin bir araya toplamak ve aynı istikâmete sevk etmek lâzım ge­lir&#8230; Memleketin ve İnkılâbın içerden ve dışardan gelebilecek tehlikelere karşı masuniyeti için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yer­de toplanması lazımdır&#8230; Aynı cinsten olan</em> kuvvetler <em>müşterek gaye yolun­da birleşmelidir”(<sup>76)</sup>.</em> Bu sözlerle ne anlatılmak istendiği ise fazla bir za­man geçmeden anlaşılır. Çünkü, batılılaştırıcı kadro, takip eden yıllar­da topluma her yönüyle kendi damgalarını vuracak ve hiçbir şekilde kendisine muhalif söz, davranış ve oluşuma müsaade etmeyecektir. Hat­ta, kayda değer bir muhaliflik söz konusu olmasa dahi, kendi kontro­lünde olmayan herhangi bir söz, davranış ve kuruluşa müsaade etmeyeceğini Türk Ocakları’nı kapatarak gösterecektir.</p>
<p><strong>2.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="tvXIXsaMZb"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Tek Parti Dönemi -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/embed/#?secret=BZRYu8hQYF#?secret=tvXIXsaMZb" data-secret="tvXIXsaMZb" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Parti Dönemi -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:42:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite reformu]]></category>
		<category><![CDATA[Basın ve İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Kadınlar Birliği ve Diğer Demekler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Partili Yıllar ve Demokrasi Sorunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13075</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Türk Ocakları Türk Ocağı, İkinci Meşrutiyet Devri’nde faaliyet yürüten “Türk Der­neği” (Kuruluş: Kasım 1908) ve “Türk Yurdu” (Kuruluş: Ağustos 1911) isimli derneklerin üçüncü halkasını teşkil eder. Türk Derneği yerini Türk Yurdu’na, Türk Yurdu da Türk Ocağı’na bırakır. Türk Ocağı, tü­züğünün 1. maddesinden anlaşıldığına göre, resmen 25 Mart 1912’de kurulur. 1912’den itibaren milliyetçi fikirlerin ana kaynağı olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/inonu-2/" rel="attachment wp-att-13077"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13077" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1.jpg" alt="Tek Parti Dönemi -2" width="374" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1.jpg 374w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1-300x204.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a>Türk Ocakları</strong></p>
<p>Türk Ocağı, İkinci Meşrutiyet Devri’nde faaliyet yürüten <em>“Türk Der­neği</em>” (Kuruluş: Kasım 1908) ve <em>“Türk Yurdu</em>” (Kuruluş: Ağustos 1911) isimli derneklerin üçüncü halkasını teşkil eder. Türk Derneği yerini Türk Yurdu’na, Türk Yurdu da Türk Ocağı’na bırakır. Türk Ocağı, tü­züğünün 1. maddesinden anlaşıldığına göre, resmen 25 Mart 1912’de kurulur.</p>
<p>1912’den itibaren milliyetçi fikirlerin ana kaynağı olan Türk Ocakla­rının temeli İstanbul Tıp Fakültesi’nin öğrencileri tarafından atılır. An­cak, Fikri temelleri Selanik’te yayınlanan <em>Genç Kalemler</em>&#8216;le başlar. 1911 Nisan’ından başlayarak Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Cânib, Aka Gündüz gibi isimlerin, o günün etkin düşünce akımlarından olan <em>“Os­manlıcılık&#8221; a</em> karşı geliştirdikleri “<em>Türkçülük</em>”, Türk Ocakları’nın fikrî te­melini oluşturur. Balkan ve Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlıcılık dü­şüncesinin iflas etmesi, Türkçülük akımının güçlenmesini sağlar ve Türk Ocakları o günlerin gözde kuruluşlarından birisi haline gelir.</p>
<p>20 Haziran 1911 toplantısında esaslan tespit edilen ve 1913 yılında İstanbul’da basılmış olan tüzüğüne göre, Türk Ocakları’nın kuruluş ga­yesi “Türklerin milli terbiye ve ilmi, İçtimaî, İktisadî seviyelerinin terakki ve i&#8217;tilası ile Türk ırk ve dilinin kemâline çalışmak&#8221;dır. “Asla politikaya karışmayacağı ve siyasî partilere hizmet etmeyeceği” belirtilen demek, gaye­sine ulaşabilmek için, “okullar yaptıracak, kendi adını taşıyan kulüpler açacak, buralarda dersler, konferanslar, halka açık toplantılar düzenleye­cek, kitaplar ve dergiler yayımlayacak, milli serveti korumak ve çoğaltmak maksadı ile milli iktisada ve ziraate yol gösterecek ve bu alanlardaki kuru­luşların doğup yaşamalarına yardımcı olacak&#8221;dır. Ancak, bu kararlara rağmen, politikanın da karışabileceği bir zemin teşkil edebilecekleri en­dişesi ile, önceleri tasarlanan kulüp açma düşüncesinden vazgeçilir.(<sup>77)</sup></p>
<p>Türk Ocakları’nın fikir planındaki çalışmalarında, milliyetçilikten sonra en çok yer alan konu “<em>Batı medeniyetçiliği</em>” olur. Milliyetçilik fik­rinin Batı medeniyetçiliği ile beraberliği, İkinci Meşrutiyet döneminden sonra daha çok dikkati çeker. Ziya Gökalp’in “<em>Garbçılık</em>” ve <em>“Muâsırlaş- mak&#8221;</em> olarak kavramlaştırdığı eğilimin yorumunda ve ölçüsünde zaman zaman tereddütler ve anlaşılmazlıklar olmuşsa da, sonunda, <em>“Türk kala­rak Batılılaşmak</em>” şeklindeki bir anlayışta birleşilir. Bu düşüncenin yo­ğun şekilde gündeme geldiği ve hararetle savunulduğu yerlerden birisi ve hatta en önemlisi ise Türk Ocakları olur. Türk Ocaklarındaki milliyetçilik anlayışının <em>“kana bağlı ırk anlayışı</em>” ile bir ilgisi yoktur. İlk tü­zükte yer almış olan “ırk” kelimesi (2. madde) <em>“millet”</em> anlamında kul­lanılır. Böyle olduğu, yanlış birtakım yorumlara yol açmaması için daha sonraki tüzüklerde <em>“ırk”</em> terimine yer verilmemesinden ve milliyet teri­minin tamamıyla “<em>ortak kültürel</em> ve <em>manevi değerler”</em>le açıklanmış olma­sından da anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu tarz açıklamalar, zaman zaman birçok konuşmalarda, konferanslarda, kitaplarda, makalelerde ısrarla gündeme getirilir. Ziya Gökalp’in <em>“Türkçülüğün Esasları”</em> ile Hamdullah Subhi’nin konuşmalarını toplayan “<em>Dağ Yolu”</em> konunun önemli örnekle­rini teşkil ederler.</p>
<p>Konferanslar ile ismini duyuran ve taraftarını artıran Türk Ocakları, kuruluşunu takip eden birkaç yıl içinde, dönemin ünlü Türkçü düşü­nürlerinin çatısı altında toplandıkları önemli bir merkeze dönüşür. He­men hepsinin de eksenini millî konuların teşkil ettiği bu konferansları verenler arasında Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Akçuraoğlu Yusuf, Fuad Köprülü, Celâl Sâhir, Bursalı Mehmed Tahir, Halide Edip, Ağaoğlu Ahmed, Müfide Ferid (Tek), Dr.Akil Muhtar, Ömer Seyfeddin, Kadri Reşat Paşa, Cemal Paşa, Necib Asım, Kilisli Rıfat, Veled Çelebi, Samih Rıfat, Yahya Kemal, Nakiye (Elgün), Ali Cânib,&#8230; gibi isimler yer alır. Hummalı faaliyetler kısa sürede meyvesini vermekte gecikmez. Balkan, ve Birinci Dünya Savaşı’nda kaybedilenlere rağmen Türk Ocaklarının milliyetçi atmosferinde yetişenler, İstiklâl Harbi’ni takiben kurulan mil­li devletin üst kadrolarında yer alırlar. İşgal kuvvetlerince Meclis-i Meb’usan’m kapatılması (11 Nisan 1920) üzerine, İstanbul daki Ocaklı­lar Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılırlar. O devrin birçok ay­dınları gibi, Malta’ya sürülmek için İngilizlerce aranmakta olan genel başkan Hamdullah Suphi de bunlar arasındadır. Hamdullah Suphi, An­kara’da yeni kurulan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne de mebus olarak girer ve milli hükümetin ilk Maarif Vekili olur.</p>
<p>Türk Ocakları, 1920’lerin başında faaliyetlerini daha çok Batı Anado­lu’da yoğunlaştırır. Şeyh Said isyanından sonra hükümetin de desteğiy­le Doğuya yönelir ve faaliyetlerini artırır. Rejimin milli sınırlar içerisin­de tek millet olma anlayışının yaygınlaşıp kökleşmesi için toplumsal- kültürel konularda faaliyet yürütür. Salt milliyetçilikten çok, rejime hiz­met gayreti içerisinde olur. Genel Başkan Hamdullah Suphi, 1925’te Türk Ocakları nın görevlerini açıklarken siyasal sistemle olan bağa da dikkat çekerek şunları söyler: <em>“Bence Türk Ocağı birçok vazifeleri arasın</em>da iki mühim ihtiyacı tatmin etmeğe mecburdur: Bu ihtiyaçlardan biri dev­let teşkilatı altında millet teşkilatına yardım etmektir&#8230; İkinci nokta, Türk Ocakları bir medeniyetten diğer medeniyete geçen Türk milletine bu istiha­le devrinde rehber olmağa mecburdur”(<sup>78)</sup>. Hamdullah Suphi daha sonraki bir yazısında ise, Türk Ocağı’nın “Muallim Birlikleri, Hilâl-i Ahmer, Himâye-i etfâl, Teyyare Cemiyeti, İdman İttifakları” gibi kuruluşlarla birlik­te &#8221;daha yüksek, daha kaadir, daha mamur ve mes’ut bir Türk vatanı için hükümetle beraber mücadele eden kuvvet”(<sup>79)</sup> olduğunu açıklar.</p>
<p>Türk Ocakları’nın gayesi ise şu sözlerle ifade edilir: “Türk Ocakları, inkılâpçı ve cumhuriyetçi hükümetin mesaîsine, kendi mesaîsini ilave ederek, bu yol­da çalışıyor ve gitgide büyüyen teşkilatı ile bu maksat için çalışmakta de­vam edecektir. Hükümetimizle beraber daha büyük ve daha güzel bir istik­bâl için yaptığımız mücadelede Tanrı bizi muvaffak etsin!”(<sup>80)</sup>. Hamdullah Suphi’nin Mustafa Kemal’e karşı ise özel bir “muhabbeti” vardır. &#8221;Mu- habbeti&#8221; sıklıkla konuşmalarına yansır: “Türklüğün bütün rüyalarını ta­hakkuk ettiren aziz reisimizi şimdi hürmetle, huşû ile selâmlıyorum. Onun muhabbeti bizim kalbimizde bir dindir”(<sup>81)</sup></p>
<p>Türk Ocakları, rejime bağlılığı ve rejimin kültürel temellerini oluş­turup, geliştirme faaliyetlerindeki çabaları nedeniyle siyasî otoritenin ekonomik desteğini her zaman yanında bulur. Ancak, batıklaştırıcı pro­jeleriyle jakoben karakter sergileyen rejim, 1931’de uzun süredir meşru­luğunun en önemli fikrî dayanaklarından birisi olan Türk Ocakları’nı kapatma ihtiyacı hisseder. Acaba neden? Bu sorunun, bir değil bir çok cevabı verilmiştir. Bunlardan en önemlisi, Türk Ocaklarının gittikçe si­yasallaşmasıyla ilgilidir. Üstelik, CHF’na muhalif olan bir siyasallaşma­dır bu. Eskiden olmayan bir şekilde “<em>sistem</em>” eleştirileri, Ocaklılarının konuşmalarında duyulmaya başlanır. Hamdullah Suphi’nin 9 Ağustos 1930’da İzmir Türk Ocagı’nda yaptığı konuşma bunun örneklerinden birisini teşkil eder. Hamdullah Suphi, üslûbu günün şartları gereği son derece ustaca ayarlanmış “<em>sistem</em>” eleştirisi dolu bu konuşmasının bir bölümünde şunları söyler:</p>
<p>“Halk kütlesi duyar, düşünür ve anlar. O, taa içinden gelen öz ve harim lisanile konuşmaya başladığı vakit, siz kim olursanız olunuz, zâfınızı, aczinizi duyarsınız. Ben kendi ömrümde bu aczi bir çok defalar duy­muşumdur. Sekiz sene evvel Keçiören’deki evime kömür getiren yaşlı bir köylüye sordum: “Hükümetin Ankara’ya gelmesinden memnun mu­sun?”, “evet” dedi. “Niçin memnunsun?” dedim, “Çünkü eşeğin sırtına <sub>ne</sub> koysam, Ankara’ya gidince para oluyor. Tavukta para ediyor, çalı da para ediyor, ot da para ediyor”, “Hayır” dedim “bunu sormadım. Dedi­ğimi yanlış anladın. Hükümet Ankara’ya geldiği için senin köyde halin iyileşti mi? Hakkını daha iyi koruyabiliyor musun? Jandarma, vergi me­muru sana eskisinden daha iyi mi muamele ediyorlar, daha kötü mü?”</p>
<p>Köylü bir dakika yüzüme baktı, tereddüt ettiğini gördüm. Şehir uşağı çok defa ona emniyet vermez, bilirsiniz. “Baba, bana istediğini söyle, korkma, benden sana fenalık gelmez” dedim. “Öyle ise diyeceğim bak, dinle” dedi: “Vaktile Abdülhamit zamanında paşalar bize, “ver” dediler, verdik; “öl” dediler, öldük. Onlar gittiler, yerine başka paşalar geldi (Ittihad Terakki devrini kasdediyordu) onlar da bize, “ver” dediler, ver­dik; “öl” dediler, öldük. Onlar gitti, yerlerine siz geldiniz. Siz de bize “ver” dediniz, verdik; “öl” dediniz, öldük. Şimdi bekliyoruz; bize ne va­kit “al” diyeceksiniz?</p>
<p>Arkadaşlar! Bu sözleri dinlerken ne düşündünüz? Bu köylü hakim­lerin konuşmasına dair ne kadar hatıralarım vardır. Biz konuşmayı bil­meyiz, konuşmayı bilenler onlardır. Bu köylünün verdiği cevabı ömrünüz oldukça unutamazsınız. Bir köylü konuştuğu vakit, bir memleketin dağı taşı konuşur, yer, gök konuşur gibi konuşur. Bu derinliğin, enginliğin karşısından şehir uşağı acizdir&#8230; “Ne vakit al diyeceksiniz?” diyen halkın sesine gazeteci Efendi “Al!” diye rakı uzatmayı teklif ediyor. Ha­yır Efendi! Türk münevverinin Türk halkına uzatacağı rakı değildir&#8230;Muallim birliklerinden, Türk Ocakları’ndan körükörüne bir itaat, bir in­zibat istemekten vazgeçsinler&#8230;”(<sup>82)</sup></p>
<p>İdeolojik yapısı dikkate alındığında, Türk Ocakları’ndan, Cumhuri­yet devrinde gerçekleştirilmiş siyasî, sosyal ve kültürel devrimleri be­nimseyip savunması beklenir. Ancak, “Türk <em>kalarak batılılaşmak</em>” iste­yen Ocak ileri gelenleri, temel manevî değerlerin devrimler arasında ze­delenmemesi gerektiğini dile getirirler. Hatta bunun devrimleri gerçekleştirenlerle daha köklü fikrî ayrılıklara neden olacak boyutta önemli ol­duğu da anlaşılmaktadır. Zira, Hamdullah Suphi yıllar sonra inkılapçı kadro ve taraftarları için şunları söyleyecek ve bu arada başkanı olduğu Ocaklılar’m genel eğiliminin ipuçlarını vermiş olacaktır: &#8221;<em>înkılâbın müdafii olan bir tufeyli peyda olmuştur. Din dediğimiz vakit tüyleri ürperir.Bırak, kendi kendine çürüsün ve yıkılsın der. Eski harfleri gördüğü vakit,teş&#8217;üm eder.Bu,inkılabımızın  en büyük zaferlerini tehlikeye düşürecek bir irtica nişanesidir. O, bir tarassut kulesindedir, ufuklarda her gün tehlike işaretleri görür&#8230; İnkılâp tufeylisi, yalnız 25 seneyi gören daracık kafasıy­la eski harften korkuyor. Onu bir aralık âbidelerimizin üzerindeki kitabe­leri kazırken gördük&#8230; Eski harflerden kokmuyoruz. Devletin bütün evrak hâzineleri bu harflerle doludur. Bütün mimarî yadigârları üzerinde o harf­ler var. Cedlerin mezar taşlarında aynı harfleri okuyoruz.Edebî servetimi­zi teşkil eden kitaplar ve bütün tarihimiz o harflerle yazıldı”(<sup>83)</sup>.</em> Fakat bun­lar, Ocak ileri gelenleriyle Cumhuriyeti kuran ve siyasî otoriteyi temsil eden kadroların fikrî alanda tamamıyla farklı düşüncelere sahip olduk­ları anlamına gelmemelidir.</p>
<p>Temelde batılılaşmada birleşiyorlardı. An­cak, Cumhuriyeti kuranların erteledikleri batılı forma uygun siyasal ya­pılaşmayı Ocaklar’ın ısrarla arzuladıkları bir gerçekti. Siyasî tercihleri demokrasiden yanaydı. Bu ise Türk Ocakları ile Cumhuriyet kadroları­nın arasında yıllardır süren üstü kapalı muhalefetin en önemli unsuru­nu oluşturur. Henüz SCF şokunu atlatamamış olan CHF ileri gelenleri, Hamdullah Suphi’nin bir konuşmasıyla bir başka şoku yaşarlar. Genel Başkan Hamdullah Suphi, siyasî hayatının belki de en büyük hatasını yapar ve iktidar partisinin muhalifi olarak kurulmuş bir partiyi açıktan ve ısrarla destekler. 11 Eylül 1930 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan ve başka gazete ve dergilerce de iktibas edilen “Bu <em>Sesi Koruyacaksın!” </em>İsimli heyecanlı bir yazıda Serbest Fırka’yı açıkça ve ısrarla savunup desteklerken, CHF’nı eleştirir: “Bu <em>muhalefet sesi yükseldiğinden beri kal­binin içinde ferah duymayan kaç samimi vatanperver vardır?&#8230; Ey Türk münevveri! Ufak ihtirasların, menfaat korkularının kulakları tıkamak iste­yen gürültüsü fevkinde sen, vatanından yükselen bu mürâkaba sesini koru­yacaksın! Istırabı meydana çıkaran odur, tehlikeleri ortaya çıkaran odur, hâkimiyyet-i milliyenin ilk ve son şartı odur! Ey, Türk genci! Memleketin gibi, milli izzet-i nefsin gibi, vatan toprağı üzerinde yükselen bu yeni ve mü­barek ikaz sedâsını koruyacaksın.</em> ”(<sup>84)</sup></p>
<p>Kendi elleriyle oluşturdukları Serbest Fırka’yı kapatmalarını takiben her türlü izini silme kararlılığı içerisinde olan iktidar kadrosu için, Türk Ocağı-Serbest Fırka ilişkisi büyük ve affedilemez bir hatadır. Üstelik Türk Ocağı ileri gelenleri gittikçe yükselen bir sesle, iktidarın tercih et­tiğine karşı bazı nüansları bulunan bir başka batılılaşma projesini dile getirmeye başlamıştır. Hamdullah Suphi’nin Türk Ocağı merkezinde 15 Kasım 1930’da yapmış olduğu konuşma bunun önemli örneklerinde bi­risini teşkil eder: “<em>İtalya’yı yerli bir Bolşevizm hareketinden kurtarmış olan milliyetçi hareket vardır. Fakat İtalya’nın timsali olan Duçe’yi;</em> Mus-solini’yi tanırsınız. Onun aleyhine yazılacak tek bir kelime, söylenecek bir söz, tasavvur edilmek imkânı olmayan bir şeydir. Böyle bir küstah hareket faşist gençliğin kahredeceği bir darbesini kendi üzerine çeker. Kurtuluşa nasıl eriştiğini bildiğimiz Türk vatanı üzerinde milli timsale yazı ile, resim­lerle hürmetsizlik edenler meydanı boş buldukları için cesaretlerini müte­madiyen arttırıyorlar. Türk gençliğinin kalbindeki milliyetçi hassasiyet bu gibi vakaların cezasını jandarmaya, polise, mahkeme salonlarına terk et­memelidir. Sizin vicdanınızdan doğacak bir ikaz sesiniz bu yıkıcı cereyan­ların önüne geçmelidir. Meydanın boş olmadığını, gençliğin nankörleri ta­kip edeceğini göstermelidir&#8230;”(<sup>85)</sup>.</p>
<p>Dikkat edilirse Hamdullah Suphi, devlet güçlerini bir yana bırakarak, gençliği faşist yıldırma yöntemlerini uygu­lamak üzere eyleme çağırmaktadır. Aşın milliyetçi eğilimleri de göz önüne alınacak olursa, Hamdullah Suphi’nin -bu sözlerinden de anlaşıl­dığı üzere- o dönemin koşullarında Türk Ocakları’nın faşizme özenmiş olabileceği kolaylıkla söylenebilir. Kaldı ki, o dönemde faşist düşünce­nin bir çok çevrede yaygınca benimsenmiş olduğu da hatırlanmalıdır. Elbette ki iktidardaki seçkinler de fikren benzer düşünceler içerisindey­diler. Ancak Faşizmi veya Faşizmin İtalya modelini yakınlık hissedilse bile, iktidar hiçbir şekilde kendisine doğrudan veya potansiyel rakip olabilecek bir yapı istemiyordu.</p>
<p>Karaer, Türk Ocakları ile ilgili çalışmasında, Ocakların kapatılma ge­rekçesini bir çok nedene bağlar: “Ocakların, CHP’ye rakip bir siyasi ku­ruluşa dönüşebileceği endişesi; Ocaklıların demokrat yapısı ve demok­rasi özlemleri; SCF kurucuları arasında bazı Ocaklıların görev alması; dış politikada SCB ile iyi komşuluk ilişkilerinin devam ettirilmek isten­mesi; şahsi kaprisler ve kırgınlıklar&#8221;. (86)Çetin Yetkin ise Türk Ocakları­nın kapatılmasını daha geniş bir açıdan değerlendirir. Ona göre Türk Ocakları’nın kapatılmasının birisi genel diğeri özel iki nedeni vardır. Genel neden şudur: “Tüm güçlerin tek elde toplanması siyasasının bir gerçeği olarak Ocaklarının CHF içine alınıp bu parti içinde eritilmeleri, özel nedenlere gelince, bunlar da, a) Türk Ocakları’nın gün geçtikçe CHF karşısında yer alan siyasal bir kuruluş niteliği kazanması, b) Türk­çülük görüşünün Ocaklarda giderek ırkçı ve pantürkist bir renge bürün­mesi ve bunun o günün Türk-Sovyet iyi ilişkilerine ters düşmesi, c) Si­yasal bir güç kimliğine bürünmeye başlamış olan Türk Ocakları’nda ay­rıca bir de örgütlenme ve uygulama alanında faşizme karşı açık bir eği­lim görülmesi olarak belirtilebilir&#8221;(<sup>87)</sup>. Bütün bunların, Serbest Fırka tecrübesini takiben iktidar çevresinde oluşan genel kanaatlerle <em>çatışmalara </em>neden olduğunda kuşku yoktur. Bunu anlamak için, Mustafa <em>Kemal’in </em>20 Nisan 1931 günlü bildirisini dikkate almak yeterli olacaktır: “Türki­ye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve İçtimaî hayat için işbölümü itibarı ile muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkki etmek esaslı prensiplerimizdendir&#8230; Fırkamızın bu pren­siple istihdaf ettiği gaye sınıf mücadelesi yerine İçtimaî intizam ve tesanüt temin etmek ve birbirini nakzetmeyecek surette menfaatlerde ahenk tesis eylemektir&#8230;”(<sup>88)</sup></p>
<p>Rejimin, hiçbir muhalefet unsuru taşımaksızın kendisini anlatacak, temsil edecek ve istediği tarzda toplumsal dönüşümü sağlayacak kuru­luşa ihtiyacı vardı. Fakat fikrî farklılıklardan dolayı bunu Türk Ocakla­rından beklemek işine gelmiyordu. Başka bir kuruluş bunu gerçekleştirebilirdi. Halkevleri, işte bu düşüncelerden doğar. Necmeddin Sadık (Sadak)’ın 1925 tarihli yazılarına da yansıdığı üzere, iktidar, Türk Ocakları’nın misyonunu tamamladığını daha o yılda düşünmeye başlar. İkti­dar kendisine her yönüyle bağlı ve emrinde bir başka kuruluş arzular. Necmeddin Sadık’m konuyla ilgili yazısının bazı bölümleri şöyledir: “Hayat kanunları, vazifesiz kalan uzuvları felce mahkûm eder. İfa ettikle­ri hizmetler, tekâmül neticesinde, daha yüksek uzviyetler tarafından gasbedilen müesseseler, bir müddet daha gayesiz, vazifesiz kaldıktan sonra zeval bulur&#8230; Türk milleti ve Türk milliyeti mânâsını kaybetmişti. Ona, bu varlı­ğının kıymetini öğretmek, hissettirmek lâzımdı. Türk Ocağı bu vazifeyi de­ruhte etti&#8230; Fakat şimdi Türk vahdeti bilfiil vücuda gelmiştir.</p>
<p>Bir devlet var ki ismi Türkiye Cumhuriyetidir. Ve bu devlet, bizzat bu milliyet cereyanı­nın, milli bir ihtilâlin doğurduğu ve yalnız bu cereyana istinat eden bir dev­lettir. Bütün şubeleri, milli mevcudiyetimizin takviyesine hizmet etmek ga­yesini takip ediyor; bütün siyaseti Türk milletini yükselmek endişesinden il­ham alıyor&#8230; Bu milli devlet mekanizması arasında, hem milleti, hem dev­leti Türk olan bu büyük uzviyet içinde “Türk Ocağı’nın bir mânâsı var mı­dır?&#8230; “Osmanlı Devleti” içinde “Türk Ocağı’nın bir mânâsı vardı. Fakat bugün ne bu ismin, ne bu teşkilatın hikmet-i vücudu kalmıştır. Daha doğru­su, bu teşkilâtın gayeleri tahakkuk etmiş vazifesi hitama etmiştir. Eğer ya­şamakta devam etmek istiyorsa, gayesini, vazifesini, hattâ ismini değiştir­mek mecburiyetindedir”(<sup>89)</sup>.</p>
<p>Serbest Fırka olayıyla anlaşılır ki, Türk Ocakları, rejime destek ola­cak tarzda yürütülen fikrî faaliyetlerle yetinmemeye başlamıştır. Bu durumda, rejimin sözcülüğünü yapacak kuruluş, Türk Ocakları’nın ola­mayacağına kesinkes hükmedilir. Türk Ocakları’nın kapatılması gerek­tiğine karar verilir. Ancak böylelikle Halkevleri’ne faaliyet alanı doğabi­lecektir. Ve Türk Ocakları kapatılır.</p>
<p>“Jön Türk milliyetçiliğinden miras kalan Türk Ocakları”(<sup>90)</sup> kapatılır, ancak Türk Ocaklarının kapatılmasına kimin karar verdiği her zaman tartışılan bir konu olur. İsmet İnönü’ye göre Ocakların kapatılmasına karar verenler, Ocakların bizzat kendi yetkilileridir(<sup>91)</sup>. Fakat İnönü’nün bu iddiası üzerine Hamdullah Suphi, Türk Ocakları’nın kendiliğinden kapandığını yalanlar, Mustafa Kemal’in bu kararı kendilerine zorla al-dırttığını öne sürerek şunları söyler: “<em>Talebe Birlikleri, Muallimler Birli­ği, Türk Ocakları, Gazeteciler Cemiyeti, İhtiyar Subaylar Cemiyeti, Türk Kadınlar Birliği ve saire, bir sürü intihar! Bu vakalar yakın tarihimizin çok hazin bir safhasıdır. Sebep, ilan edilmiş olan sebep şu bütün kuvvetleri bir elde toplamak arzusudur. Misal sarihdir. Rusya’da bir Narodnidom ve Komsamol var tek partinin emrinde. Almanya’da tek parti ve onun emrinde Hiiler Yugend teşkilatı var. Şefin iradesi mutlaktır. Bu şef Mussolini nin tek partisi de partinin emrinde Balilla teşkilatını kurdu. Mareşal Antenesku Demir Muhafızlar teşkilatının başındadır. İşte misaller, işte sirayet memba-ları&#8230;”</em>(92).</p>
<p><strong>Türk Kadınlar Birliği ve Diğer Demekler</strong></p>
<p>Siyasî otoritenin iradesi dışında ifade olunmuş her düşünce ve girişi­mi yasaklama biçiminde gerçekleşen gelişmelerin bir uzantısı olarak, sa­dece Türk Ocakları kapatılmakla kalınmaz, esasında siyasî bir iddiası ol­mayan Türk Kadınlar Birliği de kapatılır. Anlaşıldığı kadarıyla, Türk Ka­dınlar Birliği’nin kapatılmasında da, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan beri adeta gelenekleşen bir uygulamaya yer verilir. Bu, kapatıl­ması istenen parti veya derneği kendi kendine feshettirme uygulaması­dır. Hatırlanacağı üzere Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Fethi Bey aracılığıyla <em>“kendinizi feshedin</em>” teklifi götürülmüş ancak Parti yönetimi bunu kabul etmediği için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası İstiklâl Mahkemeleri’nin maharetiyle kapatılıp, yöneticilerinin büyük çoğunlu­ğu çeşitli gerekçelerle yargılanmış ve mahkûm edilmişti. Ancak bu direniş, siyast otoriteden icazetli Serbest Fırka&#8217;da yaşanmaz. Mustafa Ke­mal&#8217;in artık tarafsız olmayacağı mesajı. Serbest Fırka’nın siyasi faaliyeti­ne son vermesi için mahiyeti kolay anlaşılan bir mesai olur. Başkanı Hamdullah Suphi’nin açıklamalarından anlaşıldığı üzere Türk Ocakları da kendisini feshetmek zorunda bırakılır. İşte bu gelenekleşen uygulama Türk Kadınlar Birliği’nde de uygulanır ve siyasî otorite bu kadın kuruluşunu kendini feshetme yönünde etkiler.</p>
<p>Türk Kadınlar Birliği 10 Mayıs 1935’de son toplantısını yapar. Başkan Latife Bekir, Birlik’in kapatılma gerekçesini siyasî otoritenin arzuladığı yönde açıklar; “<em>Kadın Birliği ülkülerine kavuşmuştur. Türk kadınlığına bütün haklan tanınmıştır. Bundan sonra Kadın Birliği’ne ihtiyaç yoktur.Birliğin feshini talep ediyorum</em>”(<sup>93)</sup>. Fakat bu gerekçenin ifade edilmesinden çok kısa süre önce Birlik’in yazar üyelerinden Sabiha Sertel şunları yazmıştır: “<em>Kadınların siyasî hak almaları, parlamentarizm ve demokrasi içinde kendilerine pek az şey temin edilmiştir. Kadınlar bu siyasî hakları</em><br />
<em>aldıkları halde İktisadî, İçtimaî, ezilmeleri ortadan kaldıramamıştır”(94). </em></p>
<p>Yine aynı günlerde Yunus Nadi ise şunları yazar<em>: “Türkiye’de kadınlığa hak</em><br />
<em>tanınması idealist rejimin yalnız doğru yolu gösteren kuvvetli bir işareti gi-</em><br />
<em>bi alınmalıdır, o kadar. Buna göre ülkemizdeki durumdan dolayı kadından</em><br />
<em>daha çok rejimi alkışlamak ve daha çok gene onu kutlamak yerinde olur.</em><br />
<em>Kadına, kadınlığa ve kadın sorununa gelince o burada da başka herhangi</em><br />
<em>bir ülkede olduğu gibi en aşağı o kadar. Halâ yerinde sürünüp duruyor”(95)</em></p>
<p>Yine aynı günlerde Mason Derneği’nin faaliyetlerine de son verilir.Kemalettin Apak’m açıklamalarından anlaşıldığına göre(<sup>96)</sup> bunun nedeni, Mason derneklerinin o günlerin Türkiye’si için gözde modeller olan İtalya, Almanya ve Rusya’da da kapatılmış olmasıdır. <em>Cumhuriyet</em> gazetesindeki haber ise bu tespiti doğrular mahiyettedir: “Bu <em>suretle</em> son <em>zamanlarda İtalya, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi Mason teşkilatı memleketimizde de ilga edilmiş oluyor”(<sup>97)</sup>.</em></p>
<p><strong>Basın ve İktidar</strong></p>
<p>1930 ve bunu takip eden birkaç yıl Türkiye için kritik yıllardır. Çünkü ekonomik politikaların iç ve dış etkilerin sonucunda iflas ettiği anlaşılmıştır. Halk büyük bir sefalet içerisindedir. Bu şartlarda, halktan, gerçekleştirilen siyasî, yasal, toplumsal, kültürel devrimlerin hatırına eko­nomik sıkıntılara sabretmesinin istenemeyeceği açıktır. Zira, Serbest Fırka denemesi de göstermişti ki, halk seçkinlerin “<em>kendilerine rağmen kendileri için”</em> yaptıklarından hiç memnun değildir. Birkaç yıla sığdırı­lan “<em>Devrimler</em>” halkın onayını almamıştır. Bunlar siyasî otoritenin Tür­kiye’nin batılılaşma sürecinde önemli olan ve yaklaşık 15 yıla sığdırılan yeni bir süreci başlatma kararının başlıca nedenleri olur. Toplumu jakoben yöntemin gerektirdiği uygulamalarla bütün anlamıyla uniform bir hale getirme süreci başlatılır. Ancak açıktır ki, bu sürecin sessiz sakin gerekleştirebilmesi, hiçbir şekilde muhalefetin olmamasıyla mümkün­dü. Siyasî otorite, bütün kararlarının ve uygulamalarının hiçbir eleştiri­ye muhatap olmadan uygulanmasını istiyordu. Ne var ki, siyasî otorite­nin basın ile arası bir türlü iyi gitmemişti. 1925 yılını takiben yürürlüğe konulan Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif ses çıkarabilecek basın sus­turulmuş, ancak 1929’dan itibaren kısmî bir serbestliğe gidilerek küçük dozajda da olsa muhalif yazılara katlanılır olunmaya başlanmıştı. Ancak, kararlaştırılan yeni dönemde buna da razı olunmaz ve hiç gecikmeden basma yönelik yeni uygulamalar devreye sokulur.</p>
<p>TBMM’nin 15 Ağustos 1931 günkü toplantısında gündemi basın oluşturur. Basm’a verilecek çeki-düzenin mahiyeti görüşülür. 25 Tem­muz 1931 günkü oturumda da “<em>Matbuat</em> Kanunu”nu kabul edilir. Bu ka­nunun en önemli özelliği, siyasî otoritenin iradesine aykırı yayın yapıl­dığında hükümetin gazete kapatma yetkisini elde etmiş olmasıdır. Mat­buat Kanunu ve özellikle de 50. maddesi “Yi<em>llar boyunca gazete</em> ve <em>dergi­lerin yazarlarının tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak”</em> ve <em>tam an­lamıyla güdümlü&#8221;(<sup>98)</sup></em> bir basın oluşturulacaktır. Bunu gelecek yıllar en açık biçimiyle gösterecektir. Zira “bu <em>kanun tabiiki muhalif basını yasaklamak ve hükümetin yaptığı her şeyin sözbirliğiyle alkışlanıp onaylanmasını</em> sağ­lamak <em>için&#8221;(<sup>99)</sup></em> kullanılır. Hatta öyle ki, Yazar Kerim Korcan’ın ifadesiyle &#8221;<em>polis “yiyecek ekmek bulamıyorum, aldığım ücretle geçinemiyorum diye­ni “doğruca nezarete atacak&#8221;(<sup>100)</sup></em> kadar her şeyi kontrol altına alır.</p>
<p>Gerçi tahmin etmek zor değil, ancak yine de sormakta yarar var, Siyasî otoritenin izin verebileceği basın türüyle ilgili olarak Matbuat Kanunu ile uygulamada güdülen amaç nedir?&#8221; Bu sorunun cevabı yetkili bir ağız­dan(<sup>101)</sup> yıllar sonra şöyle açıklanır: <em>“&#8230;Matbuat yaşadığı muhitin siyasî re­jimine de intibak eder. Her rejim kendisine muvafık bir vatandaş tipi ara­dığı gibi bir matbuat tipi de arar&#8230; Dahili ve haricî siyasette inkılâp ülkü­sünü elbirliği ile ilerletmeğe çalışan veyahut o gayeye imal edilen matbuatın son misalleri Rusya da, İtalya da ve çok yakın zamanlarda Almanya’da gö- rülmektedir&#8230;Devletin matbuatla alâkadar olmasını kabul etmemek muasır devletçiliknazariyesi ile telif olunamaz. Bu alakanın en makul ve makbulü ve bugünkü ihtiyaca en iyi cevap verecek tarzı,matbuatın devletle teşriki mesaisidir</em>.&#8221;(102)</p>
<p>Matbuat Kanunu 1935’te kabul edilir ve uygulamaya konulur. <em>Ancak </em>kanunun basına getirdiği sıkıntı ve tedirginlikler esas olarak 1937-38 yıllarında görülmeye ve 1940’tan sonra da yoğun olarak yaşanmaya baş­lanır. Konuyla ilgili olarak Zekeriya Sertel’in “Hatırladıklarım” isimli ki­tabında yazdıkları şöyledir: <em>“Atatürk’ün son yıllan idi. İsmet İnönü, Ata­türk’ün gözünden düşmüş, başbakanlıktan uzaklaştırılmış ve yenine Celâl Bayar gelmişti. Fakat “Serbest Fırka” denemesinden sonra İnönü tarafın­dan alınan anti demokratik tedbirler olduğu gibi devam ediyordu. Basına, doğrudan doğruya sansür uygulanmıyordu, ama manevi baskı o kadar ağırdı ki, çoğumuz sansürü bu baskıdan iyi buluyorduk. Çünkü basın sıkı bir kontrol altında tutuluyordu. Basın kanunu, hep basının aleyhinde yo­rumlanıyordu. Hangi yazanın kime ve neye dokunacağını önceden kestir­mek olanağı yoktu. Örneğin, ufak bir ziyaret için Romanya’ya davet edil­miştim. Sinai de öğle yemeği yiyorduk. Derken bir adam telaşla soframıza sokuldu. ‘Sertel burada mı?’ diye sordu. ‘Kim arıyor?’ dedim. ‘Sizi Anka­ra’dan telefonla arıyorlar’ diye cevap verdi. Telefona gittim. Karşıma İçiş­leri Bakanı Rüştü Kaya çıktı. O gün gazetemde çıkan bir baş yazının hesa­bını vermemi istiyordu. İstediği açıklamayı yaptım, mesele kapandı. Fakat hükümet baskısı beni orada bile bulmuştu. En masum sandığımız yazılar­dan dolayı gazete kapatıyorlardı”(</em><sup>103)</sup>.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı yılları olağanüstü uygulamaları iyice olağanüstü hale getirir. Basın benzerine zor rastlanır bir şekilde kontrol ve baskı al­tına alınır. 22 Kasım 1940’ta kimi illerde geçerli olmak üzere bir ay sü­reli ilan edilen sıkıyönetim, üçer aylık dönemler halinde uzatılarak 1947 Kasım’ına kadar tam yedi yıl sürer ve bu dönemde basın, hem hüküme­tin, hem de sıkıyönetimin kontrol ve baskısı altına alınır. Birçok dergi ve gazete peş peşe kapatılma cezasıyla karşılaşır. Uygulanan baskı ve kontrol öylesine sert ve ilginçtir ki, <em>Tavsir-i Efkârın 25</em> kez kapatıldığı­nı söyleyen Ziyad Ebüzziya “<em>Kapatılan gazetelerin durumunun öteki ga­zetelerde haber olarak bildirilmesi dahi yasaklanmıştı. Kapatılan gazetenin tekrar yayına girdiği zaman, bu durumunu kamuya ve okuyucularına bil­dirilmesi de yasaklanmıştı”(<sup>104)</sup></em> der. Bu konuda Metin Toker’in anlattığı bir durum konunun mahiyetini gözler önüne serer niteliktedir. Toker, Tek Parti döneminden Çok Partili döneme geçişi incelediği kitabında, araştırması sırasında karşılaştığı bir durumu şöyle açıklar: “O <em>yılların Vatan koleksiyonlarını incelerken, komik bir şaşkınlığa uğradım. Koleksi­yon 26 Ağustos 1944’ten 23 Mart 1945’e atlıyordu, önce bir cildin noksan </em>olduğunu sandım. Onu aradım. Bulamadım. Sonradan fark ettim ki, gazete bu kadar <em>uzun</em> bir süre için kapatılmıştır. 26 Ağustos tarihli gazete­deki başyazının başlığı “ Demokrat Türkiye” idi. Herhalde o, hoşa gitmemişti”(<sup>105)</sup></p>
<p>Tek Parti Dönemi, Şefin kapatın bu gazeteyi”(<sup>106)</sup> demekle gazetele­rin kapatıldığı bir dönem olarak tarihe geçer. Kapatma, sürgün ve yaz­ma yasağı uygulamalarının yoğun yaşandığı(<sup>107)</sup>, belirli yorumların ve ya­zıların yayımlanmasının siyasî otoritenin ve sıkıyönetimin emriyle ger­çekleştirildiği(<sup>108)</sup>, bazı kelimelerin yazımına ve sayfa düzenlerine karışıl­dığı(<sup>109)</sup> bu yılları, iktidara yakın birisi olan Nadir Nadi şöyle anlatır: “<em>Dü­şünceler ve inançlar, ancak üstü kapalı cümlelerle, bir dereceye kadar açık­lanabiliyordu. Hükümetçe önemli sayılan olaylar karşısında gazetelerin ge­nel tutumu, Basın-Yayın Müdürlüğü’nden gelen direktiflere göre ayarlanı­yordu. Arada bir Başbakan’ın basın toplantıları tertipleyerek, gazete sahip­lerini ya da temsilcilerini, emir verircesine uyardığı oluyordu&#8230; Böyle top­lantılardan birinde, Refik Saydam, dış politika ile ilgili bir konuya dair er­tesi günü ne yazmamız gerektiğini uzun boylu anlattıktan sonra, gözüne kestirmiş olacak, bana bakarak biraz alaylı, sormuştu: “Anladın mı? Ya­rım ağızla ‘Anladım!’ demem üzerine, sanki beni imtihana çekiyormuş gibi. “Peki, öyle ise anlat bakalım yarın ne yazacaksın?” diye sormuştu. Meslek­taşlar kalabalığı arasında, acemi bir ere emir tekrar ettirmeye benzeyen bu ikinci soruya fena içerlemiş, Başkana ters bir cevap vermiştim. Yaşlı başlı yazarların bu alışılmamış, ters davranış karşısında nasıl şaşırdıklarını, acıyan gözlerle bana nasıl baktıklarını ve ortalıkta esmeye başlayan soğuk havayı Saydam’ın şakaya vurarak nasıl dağıttığını hâlâ hatırlarım.&#8221;</em> (<sup>110)</sup>.</p>
<p><strong>Üniversite Reformu</strong></p>
<p>Cumhuriyet sisteminin 1930’lı yıllara kadar üniversiteye yönelik bir­kaç müdahalesi olmuşsa da, yine de üniversiteden memnun olunmamış­tı. Üniversite, bir türlü istenilen biçim ve oranda rejimin sözcülüğünü yapmıyordu. Basının gönülden kabullenip yerine getirmek için çaba gösterdiği, rejimin ideolojik temellerini inşa ve inşa olunan temelleri sa­vunma görevine, üniversite istenilen düzeyde katılmıyor ve üstelik siyasi otoriteden serbest hareket etme eğilimi taşıyordu.. Halbuki Maarif Ba- kanlığı’na bağlı ilk ve orta dereceli okullar öyle değildi. Buralarda rejim istenilen biçimde ve yoğunlukta temsil ediliyor, rejimin istediği gençlik yetiştirilmeye çalışılıyor, genç zihinler rejimin ideolojisiyle dolduruluyordu. Siyasî otorite bu okullarda varlığını bütün boyutlarıyla hissettiri­yordu. Fakat üniversite öyle değildi. Siyasî otoriteye sadakatle itaatkâr olmuyor, olmak istemiyor, belki de olamıyordu. Bu nedenle Maarif Ba­kanlığı dahi, üniversiteyi yanında görememenin sıkıntısını yaşıyor ve üniversiteye ateş püskürtüyordu. Üniversiteyi açıkça eleştiriliyordu. Başlıca eleştiri noktası, öğretim programlarının, devrimin hızını izleye­mediği yolundaydı. Maarif Bakanlığı’na göre, “Devrim”in gerisinde kal­mış olması Üniversite’ye skolastik bir karakter veriyordu”(<sup>111)</sup>.</p>
<p>Rejimin tam anlamıyla güdümüne giren Basın’ın, Üniversite’ye yöne­lik eleştiri okları ise daha sertti. Çünkü, Basın, rejimi savunma nokta­sında Üniversite’yi yanında görememenin kızgınlığına ek olarak, siyasî otoritenin gözüne daha çok girebilmek için, bu kurumlan eleştirmeyi, aşağılamayı, memnuniyetle ve asli görev kabul ederek yerine getiriyor­du. Örneğin, Kazım Nami (Duru) “Ne <em>İstiklâli”</em> başlığını taşıyan bir ya­zısında “<em>İstiklâl, istiklâl! artık senelerdir Darülfünunlular ağzından düş­meyen bu kelime, hezeli bir mahiyet aldı!&#8230; Bu istiklâl iddiası üç sebeple çü­rüktür: 1) İstiklâl ilmindir, 2) Darülfünun devlet bütçesinden sarfediyor, 3) Devletçilik prensibine uymuyor&#8230;”(<sup>112)</sup></em> diyerek Üniversite’yi eleştiriyordu. Kazım Nami’ye göre Üniversite’yi, İlmî gerekçelerle serbest bırakmak mümkün değildi. Çünkü böylesi bir durumda “ilmi <em>spekülasyon yapıyo­ruz diye hükümetin prensiplerini yıkıcı fikirler de neşredilebilir”</em>di(<sup>113)</sup>. O, bu görüşüyle, Üniversite’yi eleştirirken diğer yandan da Üniversitelerin mevcut durumunun zamanla rejim için tehlikeli olabileceğine dikkat çeker.</p>
<p><em>Kadro</em> dergisi etrafında yer alanlar da, resmî ideolojiyi inşa gayretle­ri dahilinde olmak üzere, Üniversite problemine değinmeden edemez­ler. Üniversite’nin, açıklanmış olan Resmî Tarih Tezini kabullenmeye yanaşmaması veya destek vermede ağır davranması, eleştirilen önemli noktalardan birisini teşkil eder. Burhan Asaf (Belge)’a göre Üniversite çok geri kalmıştır; siyasî otoritenin görüşlerine yetişememektedir(<sup>114)</sup>. Halbuki Üniversite’nin bir misyonu vardır ve onu üstlenmekten kaçın­maktadır: “<em>Bizim Darüfünun’un bizce bir tek vazifesi vardır: Türk ilmini kurmak! Türk ilmi dediğimiz zaman, ilmin beynelmilel mahiyetini reddet­miyoruz. Yalnız, beynelmilel olduğu şüphesiz bulunan ilmin (her memle­kette olduğu gibi) Türk milletini tarih içinde mevcudiyeti zaviyesinden ba­kınca, hem mazi, hem hal, hem de istikbal namına mutlaka</em> hususi çehre <em>arz etmesi lüzumunda ısrar ediyoruz”(<sup>115)</sup>.</em></p>
<p>İsmail Hüsrev (Tökin), Üniversite’nin eksiklerine değinerek, eleştirilerin sebeplerini ve olması gereken yö­nünü açıklar: “<em>Bugün Darülfünun pencereleri</em> ve <em>kapılan inkılâp davalarını gençliğe benimsetecek, milli kurtuluş inkılabının cihan içindeki orijina­litesini tebarüz ettirecek ve heyecan havasına sımsıkı kapalıdır&#8230; İnkılabın dışında ve inkılaba bitaraf kalan cemiyet müesseseleri ve fertler, ancak menfii müesseseler ve menfıi fertlerdir. İnkılapta bitaraflık tasavvur edile­mez.</em>Her <em>münevver cephelerden birinde yer almaya mecburdur. Bitaraf un­sur, bitaraf müessese bilerek veya bilmeyerek reaksiyonu (irticai) destekle­miş olur. Hele bu müessese bir darülfünun olursa&#8230;”(<sup>116)</sup></em> Şevket Süreyya, Üniversite’nin devrim ideolojisini işleyemediğini, hatta karşı-devrimci düşünceleri savunduğunu, toplum çıkarlarına aykırı bir tutum izlediği­ni öne sürer.(117) “<em>Devletçilik</em>” ilkesi üzerinde yoğunlaşmış ve resmi ide­olojinin bu boyutunu oluşturmakla yoğun şekilde meşgul olan Vedat Nedim Tör) ise, devrimin bir zorunluluğu olan devletçiliği Üniversite­nin gözden düşürmeye çalıştığını, bunun gerçekte bir suç sayılması ge­rektiğini ifade eder(<sup>118)</sup>.</p>
<p>Vedat Nedim bir başka yazısında ise, devletçiliğe karşı çıkan bir öğretim üyesi için <em>“Kırk Yıllık Yani, Olur mu Kani?</em> de- diği gibi, “<em>Liberal mektebin bir sadık misyonerinin de su katılmamış, integral bir devletçi olmasına imkân var mıdır</em>?” sorusunu ortaya atar(<sup>119)</sup>. Bütün bu eleştirilere ve özellikle de Üniversite’nin <em>geri olduğu</em> na yönelik eleştirilerine, Üniversite içinden gelebilen karşılık ise ancak şu olur. <em>İstanbul Darülfünunu inkılâbın arkasında kaldıysa bunun başlıca sebebi ek ser hocaların gençlik ve teşekkül çağlarında felsefî kültür namına isbatı va­cip, tefsir ve fıkıh kırıntılarından başka bir şey görmemeleri ve kendi ihti­sasları haricindeki hayati meselelere felsefi bir kültürle ünsiyet etmemiş ol­malarıdır”(<sup>120)</sup>.</em> Bu, esasında üniversiteyi savunmaktan ziyade, üniversite reformunun rejim açısından gerekliliğini vurgulayan görüşün dile geti­rilmesidir. Bu haliyle de Üniversite’de hâlâ geleneksel unsurların etkili olduğunu ifade eden bir cevap olmaktan öteye geçmez.</p>
<p>Sonuçta; Üniversite’de reform kararına varılır. Bu amacı gerçekleştirmenin ilk basamağı olarak İsviçreli Profesör Albert Malche, Üniversitenin durumu ile ilgili bir rapor hazırlaması için Türkiye’ye davet edilir. Malche, raporunda üniversitelerin sorunlarını dile getirir. Ancak tespitleri rejimin arzuladığının çok ötesinde gerçekleşir. Zira, Malche, sorun olarak daha çok yöntem, eğitim ve öğretim gibi konularda Üniversite-’nin istenilen düzeyde olmadığını açıklar. Bir başka deyişle Malche’in raporundaki gerekçeler siyasal değil, genelde teknik konuları kapsar.(121)</p>
<p>Üniversite Reformu Dr. Reşit Galip’in 19 Eylül 1932’de Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmesinden sonra gerçekleştirilir. <em>“Üniversite Reformu&#8221; </em>ile <em>“Türk devriminin ilkelerini savunacak ve siyasal iktidarın desteği ola­cak bir üniversite oluşturmak”(<sup>122)</sup></em> amacı güdülür.</p>
<p>Dr. Reşit Galip ise bu iş için önemli bir şahsiyettir. Zira o, devrimlere içtenlikle bağlı bir kişi ola­rak ün yapmış bulunuyordu(<sup>123)</sup>. Türk Ocakları’nda yetişmiş, İzmir su­ikastıyla ilgili davada istiklâl Mahkemesi üyeliği yapmış birisiydi. Re­formla birlikte Üniversite’nin 151 öğretim üyesinden 92’si kadro dışı bı­rakılır. Yeni üniversitenin öğretim üyeler şu üç gruptan teşkil edilir: 1) Eski üniversiteden kadroya alman hocalar, 2) Avrupa üniversitelerinde öğrenimlerini veya ihtisaslarını başarıyla tamamladıktan sonra geriye dönen Türkler, 3) Yabancı profesörler(<sup>124)</sup>.</p>
<p>Artık basında çıkan Üniversite’yle ilgili yazılarda, yeni Üniversite’nin özelliklerini açıklamaya ve övmeye yönelik şekilde yayınlanmaya başla­nır. Gerçekleştirilen reformun zorunluluğu ve reformdan sonra oluştu­rulan yapının özellikleri ayrıntılı şekilde dile getirilir. Burhan Asaf m ya­zısı buna örnektir. O, Reform öncesi üniversitenin rejimi savunma ko­nusundaki pasifliğinden yakınarak, bu kuruma yapılan müdahalenin yerinde olduğunu vurgular ve devamla şu ifadelere yer verir: <em>“Bugün Rusya, İtalya ve Almanya’da darülfünunların liberal devirdeki istiklâlleri kalmadığı gibi ilimdeki hareket noktalarını da liberal görüşler teşkil etmi­yor&#8230; her üç rejimin de müdahalesini icap ettiren esas, hayatın akışına uy­gun olan ilmi ve bu akışı muvaffak kılacak olan ilmi faaliyetleri temsil ede­cek bir darülfünun istiyoruz, etrafındadır&#8230; Bu inkılâbın her sahaya şamil prensipleri olmak lazım geldiği gibi, her sahaya ait ilmi ihtiyaçları olsa ge­rektir. İşte, hem bu prensipleri izaha hem de bu ihtiyaçları en seri ve en mü­kemmel bir surette tatmin etmek yeni İstanbul Üniversitesi’nin esas vazife­sidir. Bu müessese, inkılâp bakımından, hem insanları hem de yapabilenle­ri yetiştirecektir</em> “(<sup>125)</sup>.</p>
<p>M. Nermi ise <em>“Gazi Türkiye’sinde İnkılâp ve Üniver­site”</em> başlığını taşıyan bir yazısında, yeni üniversitenin devrim ilkelerini yaymak için kurulmakta olduğunu, bilimin artık bir lüks olmaktan kur­tularak devlete hizmet edeceğini açıklar(<sup>126)</sup>. Nusret Kemal (Köymen) de Üniversite reformunun ülkede girişilmiş bulunan uygarlık savaşının bir parçası olduğunu belirtir(<sup>127)</sup>. Mehmet Saffet, bu reformu bir “devrim” olarak nitelendirdikten sonra, bunun tarih ve dil devriminden sonra üçüncü sırayı kapladığını, amacının bir kadro değişikliğinin değil, fakat bir <em>“zihniyet”i</em>n değişmesinin sağlanması olduğunu açıklar(<sup>128)</sup>. Aynı yazar bir başka yazısında da üniversitenin Türk Devrimi’ne uygun bir ya- pıda olması gerektiğini vurgular.(129)</p>
<p>Reformla gerçekleşmesi planlananların pratiğe yansıması için yeni üniversiteler kurulur. Bunların içerisinde en önemlisi Ankara Dil-Tarih- Coğrafya Fakültesi’dir. 1935’te kurulan Ankara Dil Tarih Coğrafya Fa­kültesinin açılışı Millet Meclisi’nde, o zamanın Maarif Bakanı Saffet Arıkan’ın sözleriyle duyurulur: “<em>Atatürk&#8217;ün yüksek dehasından doğan ve ken­di kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara&#8217;da bir fakülte açılacaktır”(<sup>130)</sup>.</em></p>
<p>Gerçekten de fakültenin adı Türk Tarih Tezi’nin ana unsurlarını bir araya getirir ve bunlarla ilgili olarak aşağıda belirtilen amaçları içerir: 1. Dil: Sümer, Akad, Sankrit, Çin ve Hitit dillerinin yani Türkçe’ye akraba olarak görü­len dillerin karşılaştırmalı incelemesi; 2. Tarih: Orta Asya’dan gelen Türklerin tarihi zamanları da aşan uzun varlığını ve diğer uygarlıklara olan katkılarını kanıtlaması; 3. Coğrafya : Uygarlıkların beşiği olarak gö­rülen ve Türklerin derin izlerini taşıdığı öne sürülen Anadolu toprakla­rı üzerinde çalışmalar yapılması ve bunların belgelenmesi.</p>
<p><strong>Tek Partili Yıllar ve Demokrasi Sorunu</strong></p>
<p>Demokratik niteliği açısından özel olarak Tek-Partili yıllar, genel olarak da tüm Cumhuriyet Dönemi esas alınarak Türkiye’nin siyasal sistemi değerlendirilirken öncelikle dikkate alınması gereken kavram <em>“Cumhu­riyet”</em> tir. Değerlendirmede cumhuriyeti öncelemek önemli ve hatta zo­runludur; çünkü <em>“resmi söylem</em>” her zaman sistemin cumhuriyet niteli­ğine vurguda bulunmuştur; sistemin demokratik niteliği genellikle geri planda kalmış, cumhuriyetten ayn bir değer olarak herhangi bir anlam ifade etmemiştir. Bazen ise sisteme yöneltilen eleştiriler karşısında res­mi söylemin “<em>savunma</em>” amaçlı genel eğilimi, cumhuriyeti demokrasi ile &#8216; aynılaştırmak; olumlanan bir değer olarak demokrasi üzerinden cumhu­riyet savunması yapmak olmuştur. Buna göre 1923’te ilan edilen sadece cumhuriyet değil, aynı zamanda demokrasidir. Halbuki, gerek tarihi ge­lişimi, gerekse siyaset bilimi literatüründeki anlamları itibariyle cumhuriyet ile demokrasi kavramları hem farklı şeyleri ifade ederler, hem de farklı sosyal pratikleri ortaya koyarlar.</p>
<p>Cumhuriyet ile demokrasi arasında kurulabilcek en önemli ve hatta benzerlik/anlam ortaklığı,cumhuriyetin yaygın olmayan geniş anlamıyla ilgilidir. Şöyleki, cumhuriyetin dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardır: Yaygın anlamını büyük oranda temsil eden dar anlamı il<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">e</span> cumhuriyet; devletin en üst düzeyindeki yöneticilerin, özellikle devlet başkanının seçimle ve belli bir süre için iş başına getirilmesini ifade eder. Yaygın olmayan ve dolayısıyla çok fazla kullanılmayan geniş an­lamı ile cumhuriyet ise “seçim”le bağlantılıdır ve devletin üst yönetici­lerini belirlemek için yapılan seçimin bilhassa ulusal iradeyi yansıtma­sı gerektiğini ifade eder. İşte bu son anlamı ile cumhuriyet demokrasi ile anlamdaş görünmektedir. Çünkü, demokrasi bir anlamıyla, hükü­metlerin seçim yoluyla kurulup seçim yoluyla değiştirildiği, siyasi ka­rar alma yetkisine sahip olanların vatandaşlarca seçildiği ve bu konuda nihai yetki ve sorumluluğun halka ait olduğu bir yönetimi ifade etmek­tedir.</p>
<p>Dar ve yaygın anlamı ile cumhuriyetlere ilkçağdan beri rastlanmak- tadır. Örneğin, Eski Yunan kent devletlerinde yurttaşlar yöneticilerini seçerlerdi. Eğer seçtikleri yöneticilerinden memnun kalmazlarsa bir sonraki seçimde iş başından uzaklaştırırlardı. Ancak bu yönetim tarzı­nın cumhuriyetin demokrasiyle benzerlik taşıyan geniş anlamından ta­mamen ayrı olduğu açıktır. Sistemin geniş anlamıyla cumhuriyet olabil­mesi için seçime belli bir yaşa erişmiş tüm vatandaşların katılması ge­rekmektedir. Eski Yunan kent devletlerinde ise her yurttaş vatandaş de­ğildi. Kent devletlerinde üretim etkinliğini elinde tutan köleler ile yarı köleler birer vatandaş sayılmazlardı. Sadece çok eski zamanlardan beri özgür olarak yaşamış, ya da özgürlüğe yeni kavuşmuş erkekler yurttaş sayılırlardı. Kadınların herhangi bir siyasi iradeleri söz konusu değildi. Dolayısıyla, seçime katılan “<em>yurttaşlar</em>” genel nüfusun çok küçük bir oranını teşkil ediyorlardı.</p>
<p>Cumhuriyetin geniş anlamına ulaşmak için seçim hakkının vatan­daşların tümüne verilmesi gerekmektedir. Fakat esasında bu da yeterli değildir. Çünkü, vatandaşları sadece tek adaya oy vermeye mecbur eden sistemler ancak dar anlamıyla cumhuriyet olabilirler. Bundan dolayıdır ki, bu tip cumhuriyetlere “<em>totaliter cumhuriyet</em>” denilmiştir(<sup>131)</sup>. Geniş an­lamı ile bir cumhuriyet ancak demokratik yaşamın bu rejime egemen ol­masıyla mümkün olabilmektedir. Yani, devlet başkanı başta olmak üzere tüm üst kademe yöneticileri belli bir yaşın üstündeki tüm vatandaş­larca seçilmesi ve hem bu seçim sırasında hem de sonrasında her vatandaşın istediği fikir grubuna serbestçe girebilmesini sağlayacak, temel özgürlüklerini tanıyacak ve güvence atana alacak bir sistemin yürürlükte olması gerekmektedir.</p>
<p>Cumhuriyet geniş anlamıyla değerlendirildiğinde demokrasi ile ben­zeşiyor olsa bile, aralarında önemli farklılıklar da yine benzeşmelerini sağlayan seçim bağlamında açığa çıkmaktadır. “<em>Milli egemenlik”</em> ve “so<em>mut/reel toplum</em> ise farklılığın zeminini teşkil etmektedir. Milli egemen­lik, Fransa da ihtilâl arifesinde cumhuriyet kavramıyla birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanan ve zamanla yaygınlık kazanan kavramlar­dan birisidir. Milli egemenlik kavramı soyut bir ulus anlayışına dayan­dığı için gerçekte kurucu iktidar kendini hipotetik olarak ulusun yega­ne temsilcisi gibi kabul edebilmektedir. Buna karşılık demokratik rejim­lerde ise egemenlik mutlak anlamda “<em>somut olan toplum”a</em> dayanır. Do­layısıyla, demokrasilerde egemenlik “<em>milli egemenlik”</em> gibi bir soyutla­mayı esas almaz. Doğrudan doğruya reel/somut olan, başka bir deyişle yaşayan topluma dayanır.</p>
<p>Cumhuriyet ile demokrasinin anlamsal benzerlik taşıdıkları alanda bile birbirlerinden kolaylıkla farklılaşabildikleri dikkate alınırsa, her iki sistemin ayrılıklarının ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır. Her iki sistem arasındaki farklılıkları oluşturan özelliklerden önemli diğer bazı­ları ise şunlardır(<sup>132)</sup>: Cumhuriyetlerin özelliklerinden birisini “<em>toplumsal homojenliği ön plana çıkarması”</em> oluşturur. Cumhuriyetler toplumu monist bir tarzda şekillendirmeyi amaçlarlar. Örneğin, Sosyalist cumhuriyetler total bir ideoloji doğrultusunda toplumu yeniden inşaya çalışır­ken, oligarşik cumhuriyetler toplumsal farklılaşmayı siyasal iktidarın bekası için tehlikeli gördüğü için bu farklılaşmanın önüne set koyarlar. Oysa demokrasilerin temel özelliklerinden birisini “<em>toplumsal farklılaş­ma”</em> oluşturur. “<em>Farklılaşma</em>” demokrasinin “<em>olmazsa olmaz kuralını” </em>teşkil eder. Demokrasi, başta siyasal farklılaşma olmak üzere, ideolojik, kültürel, etnik, cinsiyet ve yaşam felsefesine dayalı her tür farklılığı bir zenginlik olarak kabul eder. Demokrasinin önemsediği siyasal yarış an­cak farklılaşmış bir toplum için söz konusu olduğu için demokrasinin temel itici gücü iktidar için yarışmaya dayanır.</p>
<p>Cumhuriyet, toplumsal farklılaşmayı toplumun bölünmesi, parçalanması, dolayısıyla elden gitmesi tehlikesi nedenleriyle reddederken- demokrasi bu farklılaşmayı siyasal arenanın zenginleşmesi bakımından bir zenginlik unsuru olarak kabul eder.Cumhuriyetlerde toplumsal birlik ve beraberlik devlet eliyle suni tedbirlerle sağlanırken,demokratik toplumlarda “<em>farklılıklar zemininde birlik”</em> ilkesi hakimdir. Başka bir ifa­de ile her sosyal grup başka bir sosyal grupla yarışırken, aynı zamanda onun varlığı için de zorunlu bir dayanak oluşturur. Birinin meşru varol­ma hakkına sahip bulunması diğerlerine de aynı hakkın yasal olarak dogmasına yol açar.</p>
<p>Cumhuriyetlerin karakteristik özelliklerinden birisini de “<em>bahşedil­miş bir hukuk sistemi&#8221;</em>ne dayanmaları oluşturur. Cumhuriyetlerde hu­kuk sisteminin halkın rızasına dayanması, eleştiriye açık olması gibi bir durum söz konusu değildir. Hukukun altındaki temel referans ideoloji, fiziki güç veya dinsel değerlerdir. Aslında bu toplumlarda <em>“hukuk”</em>tan çok <em>“kanun”</em> hakimiyeti söz konusudur. Kanunlar devletin hangi istika­mette hareket edeceğini belirlemenin yanı sıra, devletin her türlü yaptı­ranını da meşrulaştırır. Buralarda kanun devletlerin üzerinde olmaktan çok devletler kanunların üzerinde bulunur. Yani devletin yaptırım gücü kanunların gücünden üstün olduğu için kanunlar anlık olarak rahatlık­la yeniden formüle edilebilirler. Kanun ihdasının altındaki temel güdü bireylerin yaşam ve özgürlüğünün teminat altına alınması değil, devle­tin bekasının teminat altına alınması ve yaptırımlarının kılıfına uydurul­masıdır. Cumhuriyetlerde demokrasilerde olduğu gibi vatandaşın hak­kının hukuksal bir güvencesi tam anlamıyla söz konusu değildir. Yöne­ticilerin keyfi tutumu, dolayısıyla vatandaş arasında ayırım yapma ko­nusundaki yetileri her zaman saklı tutulmaktadır.</p>
<p>Demokratik toplumlarda ise “<em>rızaya dayalı bir hukuk sistemi”</em> esastır. Hukukun temel amacı devletin toplum üzerindeki tahakkümünü meş­rulaştırmak değil, aksine devletin toplum üzerindeki gücünü sınırlan­dırmak ve toplumun lehine kurallara bağlamaktır. Anayasal veya hu­kuksal devlet bu bakımdan demokratik devletin temel şartıdır. Bu ne­denle ünlü hukukçu Heyek hukuk ile sınırlı olmayan devletin bir çete­den farklı olmayacağını ileri sürmekte zorlanmaz(<sup>133)</sup>. Demokrasilerin zo­runlu şartlarından hukuk devleti olabilmenin en temel şartını bireyin temel haklarını ve özgürlüğünü teminat altına almak oluşturur. Bunun düşünsel temelini, tüm bireyleri eşit kabul etmek ve doğuştan geldiği kabul edilen temel haklarını ise insanın <em>“salt insan olmaktan”</em> kaynakla­nan hakları olarak değerlendirmek oluşturur. Bu bakımdan demokrasi­lerde hukuk sistemi iktidarın bahşettiği bir lütuf değil, bilakis bir hak­tır. Bireylerin temel hakkıdır. Demokrasilerde hukuk devlet ile birey arasındaki sözleşmeyi sağlayıcı temel araçtır. Hukukun en temel hedefi<sub>ni</sub>, bireyi başka bireylerden ve devletten korumak teşkil eder. Halbuki hukuk devletini tam anlamıyla oturtamayan cumhuriyetlerde bireyi devletten koruma değil, aksine devleti bireyden koruma refleksi daha fazla ön planda tutulur.</p>
<p>Cumhuriyetlerdekinden farklı olarak, demokratik sistemlerde ikti­darın yetkilerini sınırlayan bir anayasa vardır. “idare <em>edenlerin idare edi­lenlere karşı anayasaya dayanan mesuliyeti”(<sup>134)</sup> söz</em> konusudur. Anayasa­nın yazılı veya yazısız olması önemli değildir. Önemli olan yürütmenin, anayasanın koyduğu sınırlamalara yasama organı tarafından riayet etti­rilmesidir. Demokratik sistem, kanun önünde eşitlik ilkesini öngörür. Aynca anayasa ile sınırları belirlenen hürriyetler kanun teminatı yoluy­la korunur. Yani, ferdin haklan, idarenin keyfi tasarrufuna karşı koru­ma altındadır. İktidar meşruluğunu seçim yoluyla halktan alır ve meş­ruluğunu yine seçim yoluyla kaybedip muhalefete geçerek “meşru <em>bir ik­tidar olabilmenin</em>” demokratik mücadelesini verir. Mücadelesinin başarısı ise yine seçimlerde belirlenir(<sup>135)</sup>.</p>
<p>Cumhuriyetlerde siyasal iktidar ve yönetim biçimi hukuk ve seçim yoluyla sözleşmeye dayalı bir biçimde oluşmadığı için, iktidar ve yöne tim konularında ciddi endişeler vardır. <em>“Rejim”</em>in her an iç ve dış düşmanları tarafından yıkılacağı korkusu çoğu zaman paranoid bir karak terde açığa çıkar. Bu endişeyi bertaraf etmek, yönetimin bekasını sağla­mak için daima “<em>harici</em> ve <em>dahili düşman</em>” mitosu üretilerek, bu düşman­lara karşı toplum seferberlik halinde tutulmaya ve yaşanan süreç hep “<em>olağanüstü”</em> şartlar bağlamında değerlendirilmeye çalışılır. Bu yolla toplumun uyanık tutulmasından çok gerçekte toplumun teyakkuz ha­linde tutulması ve böylece yönetimin önemine dair ikna edilmesi amaç­lanır. Yaygın bir şekilde kabulü sağlanan “<em>olağanüstü”</em> şartlar ise “<em>ola­ğandışı”</em> uygulamalara kolaylıkla “<em>meşruiyet”</em> sağlar. Zaten demokratik olmayan cumhuriyetler çoğunlukla halka rağmen kurulmuşlardır. Yö­netim biçimi bir sözleşmeye dayanmadığı gibi yönetici sınıfın iş başına gelmesi de çoğunlukla <em>“de facto</em>” olmaktadır. Bu bakımdan bu toplumlarda ciddi bir rejim krizi her zaman canlı olarak gündemde tutulur. Ré­el toplumun dışında, soyut bir rejim düşüncesi harici ve dahili düşman­ların tehlikesi altında sürdürülür. Devrim sonucu oluşan cumhuriyetlerde ciddi biçimde bir korku havası estirilir. Devlet devrim düşüncesi­ni yaydığı korkuyla sürdürmeye çalışır. Polis asker gibi güvenlik birimleri bireye güven vermekten çok onun üzerinde korku havası uyandırır ve korkunun simgeleri haline gelir. Devrimci cum­huriyetler gerçekte radikal bir tutumu her zaman canlı tutarlar. Devrimci güç ya baskı ve zor yoluyla rakiplerini sindirir ya da bu toplumlarda dişe diş bir mücadele hep yaşanır. Kısaca bu tür toplumlarda siyasi is­tikrar kolayca sağlanamadığı gibi bireyin temel hak ve hürriyetinin de bir güvencesi yoktur.</p>
<p>Oysa, demokratik toplumlarda rejim gibi bir sorun yoktur. Demok­rasilerde <span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">&#8221;</span><em>rejim değil&#8221; “yönetim</em>” ön planda tutulur. Cumhuriyetlerde so­yut bir rejim kavramı bulunurken, demokrasilerde soyutluk sadece ve sadece bireyin doğal haklarında öne çıkar. Yönetimin soyutlanan bir bo­yutu yoktur. Demokrasilerde yöneticilerin kutsal, ilahi, yarı tanrısal bir tarafı asla söz konusu olmaz. Yöneticiler toplumun temsilcileri olarak seçimle iş başına gelir, sınırlı yetki ve görevlerle donatılırlar. Vatandaşın temel haklarını korumanın yanı sıra, onların temel alanlardaki (güven­lik ve adalet gibi) hizmetlerini yürütmekle yükümlüdürler.</p>
<p>Demokrasi­lerde bireylerin temel haklarının referansı niteliğindeki hukuksal çerçe­venin dışında rejim gibi bir soyutlamaya da gidilmez. Siyaset düşüncesi literatüründe gerçekte, <em>“demokratik rejim&#8221;</em> gibi bir üslûp demokrasinin ruhuyla çelişir. Çünkü, demokraside rejim değil, kurum ve kurallar önemlidir. Demokratik kurum ve kuralların sürdürülmesi vatandaşa rağmen kurucu iktidarın rejimi için değildir; aksine sadece ve sadece va­tandaş içindir. Bu bakımdan demokrasilerde “<em>devrim</em>” değil “<em>sözleşme</em>” ön planda tutulur. Cumhuriyet rejimleri ise siyasal yapının formuyla uğraşmaktan kurtulamamaktadırlar. Cumhuriyetler, içerikten çok biçi­mi öne çıkarmalarına karşılık, demokrasilerde değerler biçimden çok daha önemlidir.</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Türkiye’de büyük bir yanılgı ola­rak demokrasi sanki cumhuriyetin doğal bir sonucu olarak gelişmiş ve demokrasi adeta cumhuriyetle birlikte var olmuş gibi düşünce inşa edil­miştir. Bu yanılgının oluşmasında resmi ideolojinin <em>“batılı&#8221;, “modern&#8221;; </em>başka bir deyişle dünyada yükselen değerleri, iyi olan her şeyi, cumhu­riyetin bir eseri ve kazanımı şeklinde takdim etmesinin önemli bir rolü vardır. Halbuki, tarihsel gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, de­mokrasinin cumhuriyetin bir kazanımı olmadığını, aksine cumhuriyet döneminde siyasal sistemin temeline oturtulan resmi ideolojinin de­mokrasinin kamil manâda gelişmesine engel teşkil ettiği görülür.</p>
<p>Sistemin demokratik niteliği konusu Türkiye’deki Tek Parti dönemi bağlamında ele alınacak olursa: Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıcını “<em>Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir</em>” hükmünün oluşturduğu malûm­dur. Ancak, önceki bölümlerde ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, bu şar­tın gerçekleşmesi için 1946 yılını beklemek gerekecektir ki, ondan son­ra da demokrasinin ne oranda gerçekleştiği çoğu zaman tartışmalara açık olmuştur. Dar anlamı dikkate alındığı zaman, Cumhuriyet’in, 1923’ten itibaren Türkiye’nin sistemi olduğu söylenebilir. Gerçi bunu da İsmet İnönü’nün “<em>Değişmez milli şef</em> ’ seçilmiş olması tartışılır kıla­caktır. Ancak, tartışılır noktaları dikkate almadan, genel anlamda, 1946’ya kadar yürürlükte olan siyasal sistemin, dar anlamıyla Cumhuri­yet olduğunu söylemek kuramsal olarak doğru kabul edilebilir.</p>
<p>Ersanlı’nın tespiti konuyu dönemin genel özellikleri açısından özetlemesi ne­deniyle önemlidir: <em>“Parlamenter demokrasinin ana şartı olan muhalif çı­karların ve düşüncelerin temsili 1940’h yılların ikinci yansına kadar yal­nızca bir dilek olarak kaldı. Tik parti iktidarı halka daima zorunlu bir ge­çiş olarak benimsetildi. Bu hazırlık ya da geçiş dönemi anlayışı meşruluğu­nu 1960, 1972 ve 1980 darbelerinde de sürdürdü</em>”(<sup>136)</sup>. Fakat, 1946’ya ka­dar olan sistemin demokrasi olmadığında kuşku yoktur(<sup>137)</sup>. Çünkü 1946 yılma kadar demokratik sistemin en önemli özellikleri arasında yer alan muhalif düşüncenin varlığına(<sup>138)</sup> izin verilmemiş, muhalif düşünceler bastırılarak, kendini ifade edebilme hakkı tanınmamıştır.</p>
<p>Bu noktada cevaplanması gereken soru şudur, Çağdaş uygarlık düzeyi olarak tanımlanan Batılı gibi olmayı gaye edinmiş devrimcî İdarî kadro, 1946 yılına kadar hiçte kısa sayılmayacak bir dönemde “çağdaşlı­ğın” siyasal gereklerinden olan “halk hakimiyetini” inşayı niçin gerçekleş­tirmemiştir&#8217;?” Bu soruya cevap olabilecek mahiyette açıklamalar oldukça çoktur. Ancak en yaygın cevap; örneğini Taner Kışlalı’da bulduğumuz açıklamadır: “Kemalist tek partinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokra­siye hazırlamaktı. Tek partili sistem, olayların zorlamasıyla doğmuş, ama sürekli değil, sadece bir geçiş dönemi için öngörülmüştü”(<sup>139)</sup>.</p>
<p>Demokrasiye geçmeyip otoriter bir sitemi ikame etmenin gerekçelerini ifade eden ve ayrıntıya varan açıklamalardan birisi ise şöyledir: “<em>Rejimin gerçekten de­mokratik olması&#8230; kolaylıkla sağlanamaz. Demokrasinin oluşması, için de demokratik rejimin süreksiz olarak işleyebileceği bir sosyal yatağın oluş-masına bağlıdır. Bu yatağın temel unsuru da yerleşmiş vatandaşlarca benimsenmiş,içe girilmiş bir &#8221;demokrasi kültürünün&#8221;oluşmasıdır.Bu kültür ise kısa zaman içersinde oluşmaz.Bugünkü ve gelecek Cumhuriyet nesille­</em>rinin <em>başta gelen görevi söz konusu demokrasi kültürünü oluşturmak ve bu­nun yerleşmesi için çalışmaktır. İnsanlarımızın zihniyetlerinde zorunlu de­ğişikliğin meydana gelmesi ve sosyal düzen içerisinde özgürlüğün, temel hak ve hürriyetlere sahip olarak yaşamanın vazgeçilmez bir sosyal değer olduğunun ruhlarda yerleşmesidir; insanların demokratik düzen dışı çare­leri, gerçek çözüm yolu olarak telakki etmemek gereğine inanılmalıdır</em>”(140)</p>
<p>Şevket Süreyya’nın konuyla ilgili açıklamaları ise biraz daha farklı bir merkezde ve ilginç sayılabilecek niteliktedir: “<em>Türkiye’nin o ilkel, o çağ­dışı yapısı, bütün hayat cepheleriyle, hızla ve topyekûn değişmeliydi. Bu ise, kendi üstünlüğünü, asırlardan beri, hemen bütün dünyanın kanlı ve vahşi sömürülüşü pahasına yaratmış ve dünya kaynaklan üzerine oturmuş Batı ülkelerinin, artık Batı’da bile çatışmalar veren usulleri ile başarılamazdı. Batı’da hürriyet, hemen bütün dünyanın, yani bütün sömürge ve yan sö­mürgelerin hürriyetsizliği pahasına yaşıyordu. Dünya asırlardan beri Batı için çalışmıştı. Halbuki kol gücünden ve alın terinden başka sermayesi bu­lunmayan Türkiye&#8217;nin, kendini bir Batı hürriyeti sarhoşluğu içinde bir Ba­tı demokrasisinin hayaline kaptırması, ancak bir aldanışla neticelenebilirdi. Onun için, bu ülkenin kımıldaması, zeminin tesviyesi ve bu tesviye edil­miş zemin üstünde, içeride milli hakimiyete dayanan, dışarıya karşı siyase- ten hür ve iktisaden istiklâl esasını güden, ileri bir nizam kurabilmesi için, olağanüstü kanunlara, olağanüstü müdahalelere ve düzenlemelere yönel­mek ihtiyacı vardı. Bu olağanüstü müdahale ve düzenlemeler ise, disiplin ve müdahale nizamı demekti&#8230;. Hülasa o günlerde Yeni Türkiye&#8217;nin çok parti­ye değil tek ve kudretli bir iradeye ve bu iradenin, halka rağmen fakat halk için şefliğine ihtiyacı vardı. Bu şef, ancak Gazi Mustafa Kemal olabilir­di.&#8217;</em>&#8216;(141)</p>
<p>Verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı üzere, konu dahilindeki açık­lamalar dikkate alındığında 1923-1945 döneminin <em>“vesayet rejimi</em>” ola­rak tanımlandığı görülür. Buna göre; tek-parti dönemini “<em>vesayet reji­mi</em>”, dönemin Cumhuriyet Halk Partisi’ni “<em>vesayet partisi</em>” ve dönemin ideolojisi olan Kemalizm de <em>“vesayet ideolojisi”</em> dir. Vesayet terimi bura­da rejimin, partinin ve ideolojinin sürekli ve kalıcı bir otoriterlik peşin­de olmayıp, aksine, toplumu, modernleşme kuramında anlaşıldığı tür­den (Batı tipi) demokrasiye hazırlamayı amaçladıkları fikrini içermekte­dir(<sup>142)</sup>. Yani, buna göre, demokrasi sürecine geçilememesi, planlanan bir durum değil, şartların zorlamasıyla istenilmeden de olsa gerçekleştirilen bir süreç olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hedefleneni gerçekleştirmeyi engelleyen zorlayıcı şartlar ise, öncelikle, halkın bilinçsiz olmasıdır.</p>
<p>Bu resmi söylemi destekleyen kanaate göre: Demokrasi kültürüne yabancı olan halk, eğer demokratik idare kurulmuş olsaydı, bu sistemi hazmedemeyecek ve idareyi yine otoriter bir sisteme dönüştürecekti. Bu bağ­lamda Toktamış Ateş’in kanaati şudur; “O <em>günlerde günümüz anlamında çağdaş bir referandum yapılsa, padişaha bağlı kitlelerin geniş boyutlara ulaşabileceğini tahmin edebiliriz. Zaten 1924-25 Terakkiperver Cumhuri­yet Fırkası ve 1930 Serbest Fırka deneyimleri bu görüşü doğrular. Bir ör­güt olanağı doğduğu anda tepkiler dile gelmiştir. Ancak bu kitleler örgüt olanağını uzun süre bulamayacaklardır. Ve çok önemli bir husus olarak cumhuriyet kendi kadrolarını-vatandaşlarını yetiştirmek için uzun bir za­man bulacaktır</em>”(<sup>143)</sup>. Yani, açıklamaları doğru kabul edersek, söz konusu nedenle devrimci kadrolar demokrasiyi, halkın demokrasi kültürünü öğrenip bu konuda yetişmesine kadar geçici olarak ellerinde tutup, za­rarlı ellere geçmemesi için emanetlerine almışlardır. Fakat ne var ki bu görüşten hareketle, demokrasiyi emanetlerine alarak koruyan ve zama­nı gelince halka devredecek olanların, halk adına korktukları “<em>totaliter</em>” idare tarzını kendilerinin oluşturmasını(<sup>144)</sup> ve demokrasinin gereği olan muhalefet partisinin kurulmasına ancak iç ve dış şartların zorlamasıyla istemeye istemeye razı olduklarını açıklamak makul bir tarzda mümkün olamamaktadır(<sup>145)</sup>. Bu da “<em>vesayet</em>” kavramı bağlamında yapılan bütün açıklamaların tamamıyla sübjektif nitelikli savunmalar olmaktan başka bir anlama gelmediğini göstermektedir.</p>
<p>Demokrasinin hedeflenmiş olmasına rağmen vesayet sistemi ikame etmenin gerekçesi olarak dile getirilen ikinci görüş ise, fazla yaygın ol­mamakla birlikte, günün şartlarıyla daha uyumlu görünmektedir. Buna göre; “ <em>Türkiye de Avrupa’yı kasıp kavuran anti demokratik fırtınadan na­sibini almıştır&#8221;(<sup>146)</sup>.</em> Bu etkilenmenin ise bir çok yönden gerçekleştiğini ve İtalya, Almanya, Rusya’daki totaliter sistemin, dönemin Türkiye’sinde gerek İdarî kesimde ve gerekse aydın kesiminde övgülere konu edilip, beğenildiğini ve model olarak alınmaya çalışıldığı bilgilerimiz dahilin­dedir. Bu durumda anlaşılan odur ki, ortada demokrasiye geçmek gibi bir düşünce ve niyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, sonuçta birçok bilim adamı veya siyasetçi tarafından dile getirilen eleştirel görüşlere hak ve­recek bir sistem inşa edilmiş, ülke onlarca yıl bu sistemle yeniden inşa edilmeye çalışılmıştır. Konu dahilinde Karatepe’nin tespiti şöyledir: <em>“Cumhuriyetin ilanıyla kişiye bağlı iktidar sona ermeyip sadece isim değiştirdi. Padişahın yerini alan şefler en az padişahlar kadar kendi kişilikleri­nin önemini vurguladılar. Tek partili dönem boyunca, “şeflerin emir ve di­rektifleri, anayasanın ve tüm yasaların üzerinde görüldü. Şeflerin,</em> ülkenin <em>kaderini tek başına ellerinde tutan</em>, <em>sınırsız yetkilerle donatılmış,</em> üstün ki<em>şilikler olduğu kabul edilmişti</em>”(<sup>147)</sup>. Fakat bu tespitin sadece günümüzün bir akademisyenine ait olduğu zannedilmemelidir. Bizzat otoriter döne­min bir siyasetçisinin de benzer tanımlama ve açıklama yaptığını tespit ediyoruz: <em>“Türk Milleti padişahları, Allah&#8217;tan başka kimsenin kulu olma­mak için uğurlamıştır. Halkımız</em>, <em>Padişahların mülkü olan toprakları, yal­nız kendinin hakim olduğu mesut bir vatan yapmak davasındadır. Bunun içindir ki her Türk, vatandaş; her vatandaş ise padişah olmak için demok­rasi mücadelesine gönül vermiştir. Tekrar kulun kulu olacak idiyse bütün bu macera niye</em>?”(<sup>148)</sup></p>
<p>Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;247-293</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="AvInPWLjxC"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Tek Parti Dönemi -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/embed/#?secret=XJYmqXfDm1#?secret=AvInPWLjxC" data-secret="AvInPWLjxC" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong><br />
<strong>1.</strong> Çetin Yetkin, 1930-1946 arası Tek Parti Dönemi ile 1923-1930 arası dönem arasındaki farkı, “herşeyden önce 1930 öncesi dönemde ne “Devletçilik”, ne si­yasal bir sistem olarak “tek parti” ve ne de “milli şef’ kurumlarının izlerine rastlayamayız.&#8221; diyerek açıklar (Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s.17).</p>
<p>Bizzat dönemin önde gelen isimlerine ve hatta CHPlilerine göre Tek Parti dö­neminin genel niteliği “Totaliter” yapılı olmasıdır. Örnek olarak bkz: Irmak, “Avrupa Savaşının Bitmesi ve Memleketimiz”, s.3; Ağaoğlu, îki Parti Arasında­ki Farklar, s. 22; Nadi, Perde Aralığından, s. 178; Ayrıca bkz: Burçak, Demokra­siye Geçiş, s. 41,42</p>
<p>Fahir Giritlioglu, Mustafa Kemal’in uotoritesi azami hadde ulaşmasına rağmen; hukuki anlamda kendisine diktatör dedirtme”diğini belirtirken (Giritlioglu, Türk Siyasi Hayatında Cumhuriyet Halk Patisinin Mevkii, s. 57), Bület Daver ise, dö­nemin uygulamada “otoriter hatta diktatoryal bir yönetim olduğunu”, Mustafa Kemal’in komünist ve faşist diktatörlüğü reddetmekle birlikte kendine has bir otoriter rejim (cumhuriyetçi diktatörlük) uygulamaya çalıştığını ileri sürer (Daver, “Atatürk ve Sosyopolitik Sistem Görüşü”, s. 253,354). Munci Kapani Atatürk dönemindeki idarenin otoriter olduğunu, fakat diktatörlük olmadığını belirtir (Kapani, Kamu Hürriyetleri, s. 104). Kinross’a göre, Mustafa Kemal hal­kın desteği ile milli Mücadeleyi kazandıktan sonra muhaliflerini ortadan kal­dırmış ve sonra diktatörlüğe kaymıştır.</p>
<p>Kinross, Mustafa Kemal’in diktatörlüğe kayma sebebi olarak da, halktan çekinmesini ifade eder. Kinross bu aşamada bir orijinal durum olarak, Mustafa Kemal’in diktatör olarak iktidarı ele geçir­mediğini, iktidarı ele geçirdikten sonra diktatörleştiğini söyler (Kinross, Ata­türk, s. 657). Philips Price ise Mustafa Kemal’in zamanla “tiranlaştığını” bunu ise Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında gerçekleştirdiğini belirtikten sonra bu­nun ise halkın gidişatını doğru bir çizgiye” oturtmak için bir süreliğine de ol­sa gerekli olabileceğini, ancak şahsi öç alma hareketlerine girişmenin yanlış ol­duğunu belirtir (Price, History of Turkey, s. 134). R.D. Robinson, Mustafa Kemal in modern totaliter bir yapıya sahip olmamasına karşın, siyasi alanda bir diktatör özelliği arz ettiğini belirtir (Robinson, The First Turkish Republic, s. 87,88). H. N. Howard ise, kültürel, dini ve yasal reformların gelişerek devam ettiği bir aşamada, 1925 yılından itibaren, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “demir yumruğu altında” bir diktatörlük görünü arzettigini belirtir (Howard, The Par­tition of Turkey, s. 336). Glasneck ise Türkiye’de inşa edilen otoriter yapının esasında Mustafa Kemal’in kendisinin değil, çevresindeki liderler grubunun uygulamalarıyla inşa edildiğini belirtir (Glasneck, Kemal Atatürk ve Çağdaş Dü­şünce, s. 227). Klaus Kreiser, Mustaf Kemal’in Türkiye için Batı’daki Doğu ima­jını sildiğini, onun çağdaş diktatörler arasında yer aldığını, ancak kendisine has bir kişiliğe sahip olduğunu belirtir (Kreiser, “Modern Avrupa Tarihi İçinde Atatürk”, s. 534,536).</p>
<p>Tüm bu tespitleri, gerekçeleriyle açıklaması açısından, Bülent Tanör “gerçek şu ki, Kemalist rejim demokratik değil, otoriter karakterdeydi” tespitinde bulunduk­tan sonra, bu tespitinin gerekçelerini şöyle açıklar: “Tek Partili sistem bu yön­de karşımıza çıkan ilk önemli olgudur&#8230; Parti-devlet kaynaşması, özellikle 1935 sonrasının tipik özelliklerindendir&#8230; Şeflik sistemi de rejimin otoriter ni­teliğinin bir göstergesidir&#8230; Lider, partiye ve TBMM’ne de hakim olduğundan, hükümet gerçekte yasama meclisinden çok Şefe bağlı ve ona karşı sorumlu­dur&#8230; Tek partili meclis, parti yönetiminin ve başkanının otoritesi altında çalı­şan, disiplinli ve uyumlu bir kuruldur. TBMM aslında CHP meclis grubu de­mektir. Bu kurulun esas işlevi de, hükümetin ve gerisindeki liderin kararlarını onaylamaktır&#8230; yargı organı da gerçek anlamda bağımsız ve güvenceli değildir (özellikle İstiklâl ve sıkıyönetim mahkemeleri). İdari yargının yürütme ve ida­re üzerinde etkili bir denetiminden söz edilemez. Anayasa yargısı zaten yoktur. Bu nedenlerle, yargının ayrı ve dengeleyici bir güç olması söz konusu değildir; esas işlevi rejimi ve inkılapları korumaktır. Hak ve özgürlükler dünyasında da rejimin otoriterliği kolayca yakalanabilir. Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, po­lis ve sıkıyönetim uygulamalarından. Sıkıyönetim ve İstiklâl Mahkemelerinde zarar görmüştür. İskan Kanunları ile (1934,1935) düşünce suçlan (TCK ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu), dinsel özgürlüklere müdahaleler (hac izni veril­memesi, dinsel konularda yayın engellemeleri vb.) sendika ve grev yasaklan, basın suçlan ve cezalan (“memleketin umumi siyasetine dokunacak&#8221; yayın ya­sağı (1931 Matbuat Kanunu), demek ve parti kurmanın fiilen (1938 öncesi) “izin sistemi”ne bağlanması, toplantı ve gösteri yasakları, hak ve özgürlüklerin durumu hakkında yeterli bilgi verir. Sosyo-kültürel yaşam denetim ve gözetim altındadır. Basın dünyası sansür, otosansür, kapatma ve mahkumiyet çitleriyle çevrilidir. Sivil toplum canlılığının odaklan sayılan demek faaliyetleri kısıtlı­dır&#8230; Sosyal sorun (emek-sermaye ilişkileri) karşısında aldığı tavır açısından da rejim otoriter ve muhafazakârdı. Toplumun sınıflardan değil, meslek gruplarından oluştuğunu varsayıyor, sınıf örgütlenmesini ve mücadelesini bastırıyor, meslek grupları arasında çıkar birliğini veri kabul ediyordu. Bu gerekçeyledir ki emeğin bağımsız ve sendikal örgütlenmesi mümkün değildi&#8221; (Tanör, Kuru­luş Üzerine 10 Konferans, s. 169-173).</p>
<p><strong>4</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 4 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>5</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 11 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>6</strong>.Vakit, 14 Temmuz 1931</p>
<p><strong>7</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 19 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>8.</strong>Vakit, 22 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>9.</strong>Vakti, 13 Nisan 1931</p>
<p><strong>10</strong>.Cumhuriyet, 28 Mart 1931</p>
<p><strong>11</strong>. Vakit, 21 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>12</strong>.Cumhuriyet, 18 Nisan 1931</p>
<p><strong>13</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 29 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>14</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 7 Kânunuevvel 1930</p>
<p><strong>15</strong>.Atay, Yeni Rusya, s. 172</p>
<p><strong>16</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 19 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>17</strong>. Atay, Yeni Rusya, s. 170,172</p>
<p><strong>18</strong>. Atay, Moskova-Roma, s. 108,109</p>
<p><strong>19.</strong>Cumhuriyet, 3 Teşrinisani 1931</p>
<p><strong>20.</strong>Cumhuriyet, 22 Mayıs 1932</p>
<p><strong>21</strong>. Cumhuriyet, 3 Haziran 1932</p>
<p><strong>22</strong>. Cumhuriyet, 8 Mayıs 1932</p>
<p><strong>23</strong>. Cumhuriyet, 26 Nisan 1932</p>
<p><strong>24</strong>. Ülkü, C.l, Sayı 3, Nisan 1933, s.241,242</p>
<p><strong>25</strong>. Kazım, Paşalar Kavgası, s. 169;<br />
Kendisi de Cumhuriyetin ilk yıllarında ordu mensubu olan N. Nazif&#8217;in konuy­la ilgili tespitleri şöyledir: “Bütün İttihatçılık devri “Niyaziler, Enverler yaşa­sın!&#8230;” yaygarası içinde geçmişti&#8230; İstiklâl savaşında ve Cumhuriyetin ilk mer­halesinde de böyle oldu. Halka bir Mustafa Kemal duyuruldu&#8230; Bir de İsmet, bir<br />
de Çakmak&#8230; İlk ağızda biraz adlan geçmiş olan Kâzım Karabekir, Rauf, Refet gibiler ne yapıldı, yapıldı unutturuldu&#8230; Başka memleketlerde olsa heykelleri dikilip operaları oynanacak nice halk kahramanlarının hepsi halka meçhul kal­dı. Birinci Meclis’in bütün fedakâr şöhretleri zabıt ceridelerine gömüldü. Hal­buki bir Kâzım Karabekir istemeseydi, Mustafa Kemal Erzurum’da kalamazdı ve Dursunzâde Cevad adlı bir genç istemeseydi Erzurum Kongresine giremez­di meselâ&#8230; Bir Kâzım Özalp az işler mi başarmıştır?&#8230; Kim biliyor? Üç-beş ki­şi&#8230; Söylenince kim inanıyor? Hiç kimse&#8230; Bir Fuad Cebesoy Paşa’nın, Fahretin Paşa’nın kaç okula resmi konmuştur? Hiç bir okula&#8230; Sivas Valisi Reşit Paşa is­temeseydi, Sivas Kongresini pekâlâ dağıtabilirdi. Mustafa Kemal ordu kuman­danlığından istifa etmemiş olsaydı dahi gene valinin izni olmadan bir okul bi­nasına yerleşebilir miydi? Ve vali, o beş-on kişilik toplantıyı azametli bir tehdit halinde merkeze aksettirmeseydi de hakikati bildirseydi. Sivas kongresi ve ora­da seçildiği duyurulan heyet-i temsiliye bir milli kudret halini alabilir miydi? Alamazdı tabi&#8230; Ama kim biliyor bunu? Üç-beş kişi. Söylenince kim inanıyor? Hiç kimse.” (Tepedelenlioglu, Ordu ve Politika, s. 328, 329).</p>
<p><strong>26</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.II, s.51</p>
<p><strong>27</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s. 15</p>
<p><strong>28</strong>.Peker, İnkılap Dersleri, s. 63,64</p>
<p><strong>29.</strong>Ülman, “Alman Nasyonal Sosyalist Partisi”, s. 162</p>
<p><strong>30</strong>.Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 250, 251</p>
<p><strong>31.</strong>Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 184;<br />
İnönü döneminde CHP Genel Sekreterliği görevini üstlenmiş olan Memduh Şevket Esendal, “şer sisteminin anayasayla ilgisini şöyle açıklar; “Bazı memle­ketlerin Anayasası yazılmış, bazılarınki ise yazılmamıştır. Türkiye’ye gelince, bizim iki anayasamız vardır. Bunlardan yazılmış olanı, Teşkilatı Esasiye Kanunu&#8217;dur [1924 Anayasası], Yazılmamış olanı ise şimdiki fiili durumumuz yani ‘şef sistemi&#8221; dır. Bu sistem kuvvetini CHP’den alır” (Akandere. Milli Şef Devri,32</p>
<p><strong>32</strong>.Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 173</p>
<p><strong>33</strong>.Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 167, 168; Ünal, Türkiye’de Demokrasi’nin Doğuşu,s.171</p>
<p><strong>34</strong>.Friedrich, Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi, s.27,29;<br />
Cahit Tanyol, Mustafa Kemal in zamanla bir inanç konusu haline getirildiğini açıklarken, C. Friedrich- Z. Brzesmskı’nin görüşlerinin pratiğe yansımış halini ifade ediyor gibidir: &#8220;Washington Irwing’in, Shakespeare hakkında bir sözü var, onu bir İtalyan azize benzeterek “Tapınanları türbesine o kadar çok mum getirmişlerdir ki, dumandan tanınmaz hale gelmiş put&#8230;&#8221;der. Bu söz Atatürk için de söylenebilir&#8230; Çünkü bir azizin türbesine getirilen mumlar, azizle hay­ranları arasında özel ve içten bir bağlantı kurar. Halbuki Mustafa Kemal’in çev­resinde yaratılan &#8220;tabu” katılaşmış, karanlık bir duvar gibi onunla Türk toplumunu birbirinden ayırmıştır.” (Tanyol, Atatürk ve Halkçılık, s. 28) Cahit Tanyol’un belirttiği “tabulaştırmanın ise daha Mustafa Kemal sağken başlatıldığı­nın önemli bir delili ve örneği olarak 1938 yılında yayınlanan ve öğrencilerin Atatürk hakkındaki şiir ve makalelerini toplayan kitaptaki bir iki cümleyi dik­kate alabiliriz: “Ey Türkün yaratıcısı&#8230; Ey büyük Ata! Ey Tanrı’nın oğlu! On ye­di milyon yetiştirdiğin, yokken var ettiğin Türk gençliği senin yurdum için her zaman canını vermeye hazırdır.”, “Tanrı sözüne benzer bir sihir var sesinde; Onları dinledikte işte kurtulduk Atam!” (Cumhuriyet Halk Partisi, Şeref Kita­bı XV, s. 17,28)</p>
<p><strong>35</strong>. “İnkılâpçı Terbiye”, Vakit, 28 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>36</strong>.Yarın, 24.25 eylül 1930</p>
<p><strong>37</strong>. Yarın, 16 ekim 1930</p>
<p><strong>38.</strong>Peker, “Disiplinli Hürriyet”, s.179</p>
<p><strong>39.</strong>Ülkü C. 7, S 39, Mayıs 1936, s. 161,162</p>
<p><strong>40</strong>.Bozkurt, Atatürk İhtilâli, s. 137</p>
<p><strong>41</strong>.Özer, Mukayeseli Hukuku Esasiye Dersleri, s. 309</p>
<p><strong>42</strong>. Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 146, 147</p>
<p><strong>43</strong>.Arcayürek, Demokrasinin İlk Yılları, s.28-30.</p>
<p><strong>44</strong>.Hüseyin Cahit Yalçın, “Milli Şef İnönü , Tanin, 11 ikinci teşrin 1943</p>
<p><strong>45</strong>.Falih Rıfkı Atay, “Milli Şef”, Ulus, 11 Son teşrin, 1941.</p>
<p><strong>46</strong>. Nadir Nadi, “Onu Dinlerken”, Cumhuriyet, 30 Mayıs 1939</p>
<p><strong>47</strong>.Abidin Daver, “İlham, Feyiz ve Ders Alınacak Bir Nutuk&#8221;, Cumhuriyet, 3 ikinciteşrin 1944</p>
<p><strong>48</strong>.R. Şemsettin Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, Ülkü, 1 Haziran 1942,</p>
<p><strong>49</strong>. Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 56</p>
<p><strong>50.</strong>Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 56</p>
<p><strong>51.</strong>Nadir Nadi, İnönü’nün “Değişmez Milli Şef’ ilan edilme nedeniyle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “O yıllarda totaliter yönetim modası salgın halde idi. Al­manya, İtalya, Rusya, Japonya gibi dev memleketlerin yanı sıra iberik yarıma­dasında Orta Doğu’da ve Balkanlarda irili ufaklı bir para-faşist rejim kurulmuş­tu. Ufukta belirmeye başlayan savaş bulutlan milletleri koyun sürüleri halinde birer çoban etrafında toplanmaya zorluyordu- (Nadi, Perde Aralığından, s.306</p>
<p><strong>52</strong>. Goloğlu, Milli Şef Dönemi, s.6 ^</p>
<p><strong>53</strong>. Kunter, “Milli Şefimizin Gençliğe öğütleri”, s. 13 1&#8243; J</p>
<p><strong>54</strong>. Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, s.9 II j</p>
<p><strong>55</strong>. Tecer, “Halkevleri Yıldönümünde”, s. 1 L&#8217; 1</p>
<p><strong>56</strong>. Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, s.7 I 1</p>
<p><strong>57</strong>. Tecer, “Dünden Bugüne”, s. 19</p>
<p><strong>58</strong>.“Cumhurreisimiz İnönü”, Ülkü, S. 36, 16 Mart 1943, s.l</p>
<p><strong>59</strong>.“Ondokuzuncu Yıla Başlarken”, Ülkü, S. 3, 1 İkinciteşrin 1941, s.l;<br />
Tüm bu ifadelerde yer alan düşüncelerin uygulamadaki biçimi ise şudur:<br />
“Sene 1945. [İnönü] elinde mutlak kudreti tutan bir diktatör&#8230; Diktatör bir ge­cekondu diktatörü değil, kuvveti herkes tarafından bilinen bir ordu gözünün içine bakıyor” (Metin Toker, “Bugünkü Vazifemiz”, Akis, s. 301, 30 Mayıs 1960).</p>
<p>İnönü Dönemini, bir gazeteci olarak yaşayan Cüneyt Arcayürek’in o günlere ilişkin bir tespiti şudur: “Kente inişinden önce önlemler alınır, Atatürk Bulva­rı boyunca polisler dizilirdi. İnönü’nün yaklaşmakta olduğunu, motosikletlerin gürültüleri iletirdi. Bir dizi polish motosiklet ardından İnönü’nün otomobili, sonra yine motosikletler&#8230;” (Arcayürek, Demokrasinin İlk Yıllan, s. 29)</p>
<p>Yakup Kadri’ye göre; İnönü’nün ikamet ettiği Çankaya erişilmez, sarp, yalçın bir dağ, bir Kaf dağı, bir Himalaya idi. İnönü ise Himalaya’da oturan bir “Dalaylama” idi (Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yıl, s. 142).</p>
<p>Nimet Arzık ise, İnönü’yü yedi yüz yıllık Osmanlı bürokrasisinin bir sembolü olarak nitelemiş, onu halkı birbirine kırdırarak hüküm süren son Osmanlı “pa­dişahı” olarak nitelemiştir (Arzık, Bitmeyen Kavga: İsmet İnönü, s. 8).</p>
<p><strong>60</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.II, s. 51,52</p>
<p><strong>61</strong>. Ahmad, Modem Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s.94</p>
<p><strong>62</strong>. Ahmad, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s.94; Ayrıca bkz: Burçak, Demokrasiye Geçiş, s. 13</p>
<p><strong>63</strong>.Kaya, “Halkevlerinin 5. Açılış Yıldönümündeki Söylevi”, s.4</p>
<p><strong>64</strong>. Nadi, “CHP Kurultayı”, Cumhuriyet, 26 Birincikanun 1938</p>
<p><strong>65.</strong>Ülkü, C.13, S. 74, Nisan 1939, s.99</p>
<p><strong>66.</strong>Ülkü, c.13, S. 76, Haziran 1939, s.VII</p>
<p><strong>67</strong>.Cumhuriyet, 19 Teşrinievvel 1931</p>
<p><strong>68.</strong>Cumhuriyet, 25 Mart 1931</p>
<p><strong>69.</strong>Ülkü, C.5, S. 28, Haziran 1935, s.46 I</p>
<p><strong>70</strong>.Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, s. 67</p>
<p><strong>71.</strong>Liriz, Totaliter ve Otoriter Rejimler, s. 25, 154</p>
<p><strong>72</strong>.Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, s. 283, 284</p>
<p><strong>73</strong>.Köker, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, s. 54;<br />
Peter Berger, Totaliter rejimlerin “yirminci asrın gülünç bir olayı” olduğunu ve “gerek sağdaki, gerek soldaki totaliter sistemlerin, modernlikten kaynaklanan hoşnutsuzlukların aşın derecede kurumsallaştırılması önerisi ile ortaya çık­makta&#8221; olduğunu belirtir (Berger, Modernleşme ve Bilinç, s. 208). Elbette ki onun bu tespiti Batı toplumları için geçerli olabilir. Fakat Türkiye gibi modern­leşmemiş ve modernleşme ideali taşıyan ülkelerdeki totaliter eğilim ve uygulamaların Batının her şeyini taklit ederek modernleşme inancından veya yöneti­ci kadronun kişisel otoriter eğilimlerinden kaynaklandığını söylemek daha doğru olacaktır.</p>
<p><strong>74.</strong> Giritli, “Atatürkçülük İdeolojisi&#8221;, s. 19</p>
<p><strong>75</strong>.Bkz: Atay, Falif Rıfkı, “İnkılapçı Metodları&#8221;, Hakimiyct-i Milliye, 19 Kasım 1930.</p>
<p><strong>76</strong>. Vahit, 25 Man 1931; Cumhuriyet, 25 Mart 1931</p>
<p><strong>77</strong>..Akyüz, “Türk Ocağı&#8221;, s. 202, 203</p>
<p><strong>78</strong>. Tanrıöver, “Türk Ocağı&#8221; s.199, 200</p>
<p><strong>79</strong>. Tanrıöver, Dağ Yolu, C.I, s.32</p>
<p><strong>80</strong>. Tanrıöver, Dağ Yolu, C.I, s.34</p>
<p><strong>81</strong>. Tanrıöver. Dağ Yolu, C.I, s.33</p>
<p><strong>82</strong>.Tanrıöver, Dağ Yolu, C.ll, s.78,79</p>
<p><strong>83</strong>.Tanrıöver, “Türk Ocağı Beyannâmesi”, s.19,20</p>
<p><strong>84.</strong>Akşam, 11 Eylül 1930</p>
<p><strong>85</strong>. “Türk Ocağının Tarihçesi ve iftiralara Karşı Hamdullah Suphi’nin Konuşması&#8221;, Türk Yurdu Dergisi, Birincikanun 1930, S. 26-230, s.22</p>
<p><strong>86</strong>. Karaer, Turk Ocakları, s. 41</p>
<p><strong>87</strong>. Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 63</p>
<p><strong>88</strong>.Vahit, 21 Nisan 1931</p>
<p><strong>89</strong>.Akşam, 3 Mayıs 1925</p>
<p><strong>90</strong>. Keyder, Türkiye&#8217;de Devlet ve Sınıflar, s. 137</p>
<p><strong>91</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem 1. Toplantı, 109 birleşim 2. oturum C.9, s.612</p>
<p><strong>92</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem 1. Toplantı, 109 birleşim 2. oturum C..9, s 613</p>
<p><strong>93</strong>. Son Posta, 11 Mayıs 1935</p>
<p><strong>94.</strong>Cumhuriyet, 26 Nisan 1935</p>
<p><strong>95</strong>. “Arsıulusal Kadınlar Birliği Kongresi Dolayısı ile Kadın”, Cumhuriyet, 20 Nisan 1935</p>
<p><strong>96</strong>. Bkz: Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 83</p>
<p><strong>97</strong>. Cumhuriyet, 14 Teşrinievvel 1935</p>
<p><strong>98</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 153</p>
<p><strong>99</strong>. Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 137</p>
<p><strong>100</strong>. Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s 142</p>
<p><strong>101.</strong>Bu ifadeler İçişleri bakanı Şükrü Kaya’ya aittir.</p>
<p><strong>102</strong>.1934 yılı Matbuat Almanagı’nda çıkan “Gazete” başlıklı yazı</p>
<p><strong>103</strong>. Sertel, Hatırladıklarım, s. 213, 214</p>
<p><strong>104</strong>. Evsal, Gazeteciler Cemiyeti ve 40 Yıl, s. 64</p>
<p><strong>105</strong>.Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 27, 28</p>
<p><strong>106</strong>.Nadi, Perde Aralığından, s. 101</p>
<p><strong>107.</strong>Bkz: Sertel, Roman Gibi, s. 264-267, 270.271</p>
<p><strong>108</strong>.Kabacalı, Basın Sansürü, s. 312; Güvenir, 2. Dünya Savaşında Türk Basını, 82.83</p>
<p><strong>109</strong>.Kabacalı, Basın Sansürü, s. 312; Güvenir, 2. Dünya Savaşında Türk Basını, 93.94</p>
<p><strong>110</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s.40</p>
<p><strong>111</strong>. Widmann, Atatürk Üniversite Reformu, s. 31</p>
<p><strong>112</strong>. Cumhuriyet, 28 Ağustos 1932</p>
<p><strong>113</strong>. Cumhuriyet, 28 Ağustos 1932</p>
<p><strong>114.</strong>Kadro, C.I, S. 8, Ağustos 1932</p>
<p><strong>115</strong>. Haktmiyet-i Milliye, 2 Temmuz 1932</p>
<p><strong>116</strong>.Kadro, S. 18, Haziran 1933, s.25</p>
<p><strong>117</strong>.Kadro, C.2, S. 14, Şubat 1933, s.5-11</p>
<p><strong>118</strong>.Kadro, C.2, S. 15, Mayıs 1933, s. 15</p>
<p><strong>119</strong>. Kadro, C..2, S. 17 Mayıs 1933, s. 16</p>
<p><strong>120</strong>.Mustafa Şekip(Tunç), “Kadro’ya Açık Mektup”, Yeni Türk Mecmuası, N0- i Teşrinievvel 1932, s.74</p>
<p><strong>121</strong>. Raporun tam metni için bkz: Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniver­sitelerin Gelişmesi, C.I, s 229-295</p>
<p><strong>122</strong>. Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s.72-75</p>
<p><strong>123</strong>. “1931 yılı sonbaharında bir gece Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Pa- şa’nın sofrasında, değişik misafirlerle yemek yiyor ve konuşuyorduk. Maarif Ve­kili Esat Bey de sofradaydı. Yapılan işleri anlatırken, “Kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, daha kapalı gi­yinmelerini bir tamimle duyuracağını” söylüyordu. Sofrada bulunan Doktor Re­şit Galip Bey “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir, kadınlar artık eski durumda yaşayamazlar, inkılaplardan en mühimi kadınlara verilen haklar­dır, başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.” diye Esat Bey’e karşı çok sert bir konuşma yaptı. Kemal Paşa sofrada vekilin zor duruma düş­mesinden hoşlanmadı, olayı kapatmak istedi, “Bu konuyu uzatmayalım burada kapatalım, kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” de­di. Reşit Galip “Af buyurunuz paşam, bu inkılap ve zihniyet meselesidir, müsa­ade buyurursanız fikrimizi söyleyelim” diye ısrar etti. “Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılaptan zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez” dedi. Mustafa Kemal Paşa bu sert ko­nuşma karşısında Reşit Galip’e “Yorgun görünüyorsunuz, madem konuşmalar­da hoşunuza gitmiyor gidip istirahat edebilirsiniz” dedi. Reşit Galip aldırmadı, “Burası milletin sofrasıdır kovulmamalıyım, kendimi iyi hissediyorum, kalk­mam” diye cevaplandırdı. Mustafa Kemal Paşa işi uzatmak istemedi “O halde biz kalkalım masayı beyefendiye bırakalım” diyerek kalktı, sofrayı bıraktı ve he­men odasına çekildi. Biz de kalktık ve dağıldık&#8230; Birkaç ay sonra Doktor Reşit Galip Bey Maarif Vekilligi’ne getirildi ve üniversiteler reformu onun vekilliği sü­resinde gerçekleştirildi&#8221; (Özalp, Atatürk’ten Anılar, s. 48, 49).</p>
<p><strong>124</strong>.Widmann, Atatürk Üniversitesi Reformu, s.39</p>
<p><strong>125.</strong>Kadro, S. 20, Ağustos 1933, s.27.28</p>
<p><strong>126</strong>. Cumhuriyet, 11 Temmuz 1933.</p>
<p><strong>127</strong>. Ülkü, C. II, Birincikanun 1933, s.381</p>
<p><strong>128</strong>.Ülkü, C.H, sayı 7, Ağustos 1933, s.8</p>
<p><strong>129</strong>.Ülkü, c.I, sayı 5, Haziran 1933, s.353</p>
<p><strong>130.</strong>İnan, “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin Kuruluşu Hazırlıkları Üzerine”</p>
<p><strong>131</strong>. “Otoritelerin seçimle belirlendiği modem sistemlerde, iktidan gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışmakta; ama bunu yapar­ken de seçmenlere, kendisini onaylamama olanağı bırakmamaktadır&#8230; Eskiden, güç darbesiyle iktidara gelen diktatör, kendini, dinsel takdisle ya da kral soyun­dan bir prensesle evlenmekle meşrulaştırmaktaydı. Bugün ise, referandum ya da güdümlü seçimlere başvurmaktadır” (Duverger, Siyaset Sosyolojisi, s, 217, 221).</p>
<p><strong>132.</strong>Cumhuriyet-demokrasi karşılaştırması ile ilgili bu bölümün hazırlanmasında büyük oranda Çaha’nın “Cumhuriyet ve Demokrasi&#8221; yansından yararlanılmış-</p>
<p><strong>133.</strong> Daha geniş değerlendirmeler için bkz: Heyek, Kanun, Yasama Faaliyeti ve öz- gürlük.</p>
<p><strong>134</strong>. Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 24</p>
<p><strong>134</strong>.Kapani, Politika Bilimine Giriş, s. 56; Akın, Kamu Hukuku, s. 93-97; Dâver, Si­yaset Bilimine Giriş, 184-186; Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, s.212-215, 240- 243, 587-308; Akad, Çoğulcu Demokraside Siyasal İktidar ve Baskı Gruplan, s. 24-37</p>
<p><strong>135.</strong>Ersanlı, İktidar ve Tarih, s.91</p>
<p><strong>136</strong>.Mumcu, Siyasal Tarihe Giriş, s. 80; Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s.84; Gerçi Taner Kışlalı kitabının bir başka sayfasında “Atatürk için, Kemalizmin “cumhuriyetçilik” ilkesi ile “demokrasi” eş anlamlı idi.&#8221;(s., 18) demesine karşılık, ağırlıklı tercihi söz konusu dönemin demokrasi olmadığı noktasında düğümleniyor.</p>
<p><strong>137</strong>.Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 24</p>
<p><strong>138.</strong>Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24</p>
<p><strong>140</strong>. Dönmezer, Toplumsal Değişme ve Atatürk İnkılapları, s. 24</p>
<p><strong>141</strong>.Aydemir, Tek Adam, C. III, s.209-211</p>
<p><strong>142</strong>.Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 15;<br />
“Kemalist tek partinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokrasiye hazırlamaktı. Tek partili sistem, olayların zorlamasıyla doğmuş, ama sürekli değil, sadece bir geçiş dönemi için öngörülmüştü” (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24);<br />
“Atatürk, çoğulcu bir demokratik rejimi nasıl kuracaktı? Bunu istiyordu, ama, ilk önce cumhuriyeti iyice yerleştirmek gerekiyordu. Gene de arada bir demok­rasi koşullarının gerçekleşmesi için çalışmıştır. Ömrü yetişse idi, ulusal ege­menlik, Cumhuriyetçilik ve biraz aşağıda inceleyeceğimiz layiklik ilkesini iyi­ce yerleştirdikten sonra gerçek demokrasiye geçecekti” (Mumcu, Atatürkçü­lükte Temel İlkeler”, s. 17).</p>
<p><strong>143</strong>.Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 149</p>
<p><strong>144</strong>.Ağaoglu, İki Parti Arasındaki Farklar, s. 22</p>
<p><strong>145</strong>.Bu konuda elbette ki bazı açıklama ve savunmalara rastlanıyor. Ancak ne var ki, bu savunmalar, söz konusu dönemdeki uygulamaların demokratik bir sis­teme yönelişin gerekleri olduğunu ifade etmekten ziyade, anti-demokratik ni­telikte oluşunu ifade eder tarzdadır. Bundan dolayı olmalı ki, tarihi gerçekler­le hiç bağdaşmayan açıklamalar anti-demokratik uygulamaları meşru bir zemi­ne oturtmaya çalışılmaktadır. Şu iki açıklama bunun sadece küçük ve sık rast­lanan örneklerindendir: “(Serbest Fırka hızla “karşı-devrimci” bir niteliğe kaydı. Ekonomik ve toplumsal görüş farkları arka plana itilirken, rejim sorunu ön plana çıktı. Fethi Okyar bile, konuşmalarında şapkanın “kâfirlik” olduğu­nu, “fesin ve şeriatın” geri gelmesi gerektiğini savunmaya başladı. Atatürk’ün bu olumsuz gelişimi gördüğü halde, müdahale etmemesi partiyi kapatma yolu­na gitmemesi önemlidir. Ama bu kez de Fethi Bey, başında Mustafa Kemal gi­bi bir ismin bulunduğu parti ile sert bir savaşıma girmekten ve giderek ülkede bir iç karışıklık çıkması olasılığından ürkmüş, partisini kendi elleriyle kapatma gereğini duymuştur.” (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24). Buna Toktamış Ateş’ın açıklamaları ise şöyle: Ateş, ısrarla “Laik bir demokrasinin temeli,’’düşünme’’” ve ‘’düşündüklerini açıklama” özgûrlûğû.-(Ateş, laiklik, s. 135) olduğunu, ‘’Demokrasilerde herkes istediği gibî düşûnür ve ya yaşayacagını]&#8230; yaşamına bir tecavüz olmadığı sürece, kimse kimseye karışa­ma[yacagını]“( Ateş, Laiklik, s. 140) ve Cumhuriyetin ise “yönetim gücü“nün “halktan“ geldiği yönetim biçimlerine verilen genel isim“( Ateş, Cumhuriyet ve Laiklik, s. 9) olduğunu tekrar tekrar açıklamaktadır. Bu ise kuşku yok ki, anti­demokratik uygulamaları meşrulaştırma gayretlerini engellemektedir. Zaten Ateş’te bunu kabul eder: “Hiç kuşku yoktur ki; Türkiye Cumhuriyeti özgürlük­çü bir demokrasi değildi. Kimi yazarlarımız “Atatürk döneminde mükemmel bir demokrasi vardı“ gibisinden laflar ederler ama, bunun gerçek dışı olduğu çok açıktır.“( Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 188)</p>
<p><strong>146</strong>. Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 188“</p>
<p><strong>147</strong>.Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 189</p>
<p><strong>148</strong>.Bekata, Birinci Cumhuriyet Biterken, s. 5</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
