<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahirette insan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ahirette-insan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ahirette insan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özçekim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[utanç]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25129 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg" alt="" width="290" height="420" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1.jpg 276w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></p>
<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde &#8230; kendimizi değiştirmeye zorlanırız,&#8221; demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.</p>
<p>İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz.</p>
<p>İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Öğrenmek, zihnimize hep yeni şeyler almak değil, bazen bildiklerimizi unutmak demektir. Gerçek bir öğrenme; ezberleri bozmakla, yanlış ve lüzumsuz bilgiyi zihinden boşaltmakla başlar. Ruhumuzu mâsivâdan boşaltalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın evi, anlaşıldığı yerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tekkelerin duvarında ‘ah, teslimiyet!’ yazarmış geçmişte. O mazi ki orada teslimiyet hayatın dokusunu oluşturuyordu. ‘Farklı bir şey dene’ diyor pirimiz Mevlâna, ‘teslim ol’. Denemekten vazgeçme, bu sefer teslim ol ki zorlukları teslim alasın. Akıntıya karşı kürek çekme, rüzgarla es, akıntıyla ak.  S.22</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkûm büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiası bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?</p>
<p>M. Barbery, Kirpinin Zarafeti  s.27</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çocukluğum boyunca birisi beni merak etsin de arayıp bulsun diye tavan arasına saklandım ama kimse beni aramaya gelmedi, her seferinde ağlayarak indim’. Genç bir kızın bana söylemiş olduğu bu söz, bana Winnicott ustanın çok zaman önce söylediği bir sözü hatırlattı: ‘Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa bir facia’. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.  S.29</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek?</p>
<p>Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç&#8230;Bu duygu dünyayı kurtaracak.</p>
<p>Tarkovski, Solaris</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küçük çocukların, bebeklerin utanması temelde, görüldüğünün, ilginin muhatabı olduğunun tatlı farkındalığıdır. Bir dostumuzun çok sevimli küçük kızına “Tanışalım mı” dediğimde hemen annesinin eteğinin ardına saklanmış ve “Utandım,” demişti. Bana o yaşta bu kelimeyi yerli yerince kullanabilmesi şaşırtıcı gelmişti. Freud&#8217;un kavramsallaştırdığı, nesnelerin saklanıp sonra ortaya çıkarıldığı “fort-da” ((gitti-burada”) oyununun çocuğun anneden ayrılabilmesindeki fonksiyonunu bizim kültürümüzde annelerin “ceee” oyununun icra ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu iki oyun arasında, bebeğin tepkisindeki belirgin bir farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum:</p>
<p>Bazı bebekler ce-ee oyununda güler; bazıları da utanır veya bazen güler bazen utanır. Bunun, fort-da oyunundakinin aksine, ce-ee oyunun bakışımsal niteliğinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir; sadece bebek görmez annesini (oyuncağın-nesnenin görülmesi gibi), anne de oyun kurgusu içerisinde dalgın olmayan bir dikkatle bebeğini görür. Oyunun, otizmde en erken teşhis yöntemlerinden biri olmasının nedeni, görülme farkındalığının ateşlediği süreçlerin zihinsel yetiler ve kişilik gelişimi için hayati öneme sahip olmasıyla ilişkilidir.  S.34</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılınası için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı.</p>
<p>Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Insanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49</p>
<p>Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır.</p>
<p>İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,&#8221; demişti. Bir nevi, Oğuz Atay&#8217;ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.&#8221; İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler.</p>
<p>Umut ve Çaba</p>
<p>Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter!</p>
<p>Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”</p>
<p>Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdipimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!&#8221; diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan&#8217;ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Vermek, daha önceden alınmış bir şeye mukabil başka bir şey vermek değildir, zira buna borç ödemek diyoruz. Bilakis vermek, kendi özünden bir başkasına üleştirebilmek, ona kendinden katmak, onu aktardığı şeyle daha iyiye doğru değiştirmek ve ona bağlanmaktır. ,  s.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek&#8221; üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emekleri. ni, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömertliğe konu “verme” eyleminin içtenlikle ve gönül hoşluğuyla, adeta gölgesini esirgemeyen bir çınar ya da kokusunu bağışlayan bir çiçek gibi doğal bir saikle yapılması gerekir.  S.79</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlik. ten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm&#8217;un Sevme Sanatı&#8217;ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik<br />
uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevememek, biraz yorgunluktandır.</p>
<p>Gültekin Akın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor:</p>
<p>“İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle &#8216;sahici&#8217; olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.</p>
<p>Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve &#8216;sahici öz-bilgiyi&#8217; aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak &#8216;anlam&#8217; ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Davis&#8217;in makalesini izleyerek devam edelim: Özgünlügün iç yaşamımızla ilgili anlamları artık yok oluyor. Dünyayı büyük bir “özgünlük devrimi” kasıp kavuruyor. Bir ara büyük şehirlerimizde otantik köy kahvaltısı en büyük hafta sonu eğlencesi değil miydi? Eİ yapımı ekmek ve ev yapımı ürünleri, alışılmışın dışında seyahat noktalarını ve yerel çeşitliliği, çevrimiçi profilleri ve Netflix/ Spotify çalma listelerini, “bir hikâyesi olan” ürünleri ve “atmosferli” mekânları düşünün. Buna yerel ürünlere rağbeti, kimselerin gitmediği yerlere gitme arzusunu, gittiğimiz yerleri kameraya alma çılgınlığını da ekleyelim. Bu liste, özellikle eğitimli orta sınıflar arasında sınırsızdır. Şimdi, çok büyük bir enerji, bu tipik, sıradan ve kitlesel-üretilmiş şeylerden ayrı duran, özel ve farklı olan şeylerin “özgün” gösterilmesi için kullanılıyor. Her kişiye, özel ve sıra dışı bir şey başarmak için kalabalığın arasından sıyrılması tembihleniyor. “Özgünlük” bir zorunluluk haline geldi. Bu anlamda özgünlük, bir “var olma” yoludur, çünkü “biri” olmak, benzersiz benliğinizi, diğerlerinden farklılığınızı ve bir başkasınınkiyle değiş tokuş edilemeyen kendi yaşamınızı geliştirmek demektir.</p>
<p>İnsanlar sürüden ol duklarıyla değil yaptıklarıyla ayrılacaklarını sanıyor. Sadece ortalama veya iyi uyumlanmış bir birey olmak veya özel yetenekler ve çekici nitelikler içeren gelişmiş bir portföyden yoksun olmak, içsel yaşamınız ve kendinizle olan ilişkiniz ne olursa olsun, bir başarısızlık işareti, “özgün olmamanın&#8221; bir işareti sayılıyor. “Öne çıkın ve değerinizi kanıtlayın&#8221; talebi, günümüzde psikolojik bozuklukların ulaştığı yüksek seviyeyi açıklamaya çok katkısı olan bir “sistematik bir hayal kırıklığı yaratıcısı&#8217;dır.  S.146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı&#8217;da da işlemiyor. Ortega y Gasset&#8217;in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi özdeğer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile<br />
değil&#8230; İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalim, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.</p>
<p>&#8216;Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de<br />
kâm almaya bakalım.</p>
<p>Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim&#8230; Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır.</p>
<p>O da geçer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları dile getirmemin nedeni, insanın yaşama hakkına sahip olduğunu, bu hakkın devredilmez, kişinin elinden ol namaz bir hak oldugu ilkesini savunmaktır. Yaşama hakkı hiçbir koşula bağlı değildir ve yaşamak için gerekli temel metaların alınması hakkını, eğitim ve sağlık hizmetleri görme hakkını içerir; insan, en azından doyurulması için hiçbir şeyi &#8216;kanıtlamak&#8217; zorunda olmayan bir köpek ya da kedi sahıbinin hayvanına davrandığı kadar iyi bir davranışın nesnesi olma hakkına sahıptır.99</p>
<p>Erich Fromm, Umut Devrimi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlar arası bağı, birinin delik açtığı kayıktaki iki kişinin durumu olarak tanımlayan hikmetli bir eski İbrani kıssası vardır, kayıktaki adam arkadaşına sorar, “Neden delik açıyorsun?&#8221;, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!” İki kişiden biri o kadar bigâne ki, o deliği açmakla sandalın tamamını batıracağını ve ikisini birden tehlikeye attığının farkında değil. Bazı insanlar böyle bir bakar körlük halinde; at gözlükleriyle yaşıyorlar, etrafta yarattıkları tahribatı görmüyorlar.  S.163</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emmanuel Levinas, “Tanrı Kabil&#8217;e Habil&#8217;in nerede olduğunu sorduğunda, Kabil öfkeli biçimde bir başka soruyla yanıt verir: &#8216;Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Öfkeli Kabıl&#8217;in bu sorusuyla birlikte her türlü ahlaksızlık başladı. Elbette ben kardeşimın bekçisiyim ve ahlaklı bir kişi olmak için özel bir sebep aramadığım sürece ahlaklı bir kişi olurum ve öyle kalırım. Kabul etsem de etmesem de kardeşimin bekçisiyim; çünkü kardeşımin iyiliği benim ne yaptığıma ya da neyi yapmaktan geri durduğuma bağlıdır.” demişti. “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Ahlak işte bu soruyla başlar. Her insan evladı öteki kardeşinin bekçisidir. Onun bekçisi olarak biz ahlakın alanına gireriz, ahlaklı bir varlık oluruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyh Sâdi, Bostan eserinde “Birisine iyilik ettiğin zaman, &#8216;Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!&#8217; diye büyüklenme. Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme. Zirâ vuran kiliç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer,” der. Bir başkasına yardım ettigimiz, ona zarar verecek musibetin önüne geçtiğimiz zamanlarda yalnızca onu korumakla kalmıyoruz, ileride bize isabet etmesi ihtimali hiç azımsanmayacak bir tehlikeyi de bertaraf ediyoruz; o sebeple böbürlenmenin bir dayanağı yok.  S.167</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şeyin anlamı, başka bir şeyle ilişkisindedir. Ama yüz, o kendi başına anlamdir.</p>
<p>Emmanuel Levinas</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gizli bir yüzü ararız suretlerin arasında, bazen anıştıran benzerlere rast geliriz, kimin yüzünü ama? Kendi yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü?</p>
<p>Kendı yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü? Ahmed Amiş Efendi “Dağı dağ, taşı taş gördüğün müddetçe murşide muhtaçsın,” dermiş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Schopenhauer&#8217;un “Aslında bir insanın çehresi kural olarak dilinden daha ilginç şeyler ele verir, çünkü bütün düşüncelerinin ve özlemlerinin kaydı yahut sicili olması nedeniyle onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Ayrıca dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur,&#8221;sözünde billurlaşan bir düşünce var; insanı bedeninden, biyolojik ve toplumsal yaşantısından sıyırıp da bir benlik tanımlaması yapamayız; yüz birçok durumda kendimizin bildiğinden daha fazlasını söyler muhataba.  S.179</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent&#8217;in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve o öldürücü çalışma isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl&#8230; Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Meğer başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dörtnala koşuyormuş da haberi yokmuş. Gerçekten de öyleydi. “Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görünürken hayat ayaklarımın altından akıp gidiyormuş&#8230; Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım.99</p>
<p>Tolstoy, İvan İlyiç&#8217;in Ölümü  s.185</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Başarı” zamanımızın efsunlu kelimelerinden birisi, herkes onu İstiyor, onsuz bir hayatın boşa yaşanmış bir hayat olduğunda nedense hemfikiriz. Başarılı insanları alkışlıyoruz, sahip oldukları güç ve şöhret onlar kadar bizim de başımızı döndürüyor. İyi ama, maddi dünyada çok kazanmış ve daha “başarılı” insanların hayatları, neden maddi dünyada “başarısız” ama manevi/ruhsal dünyada çok şeyler yapmış insanlardan daha değerli olsun ki? Niye bir şirketin “CEO”su, insanlık için canla başla çalışan bir kimseden daha değerli olsun? Bir “başarı pornografisi&#8221;dir gidiyor. Okullar, puanlar, rütbeler. Çalışmak iyidir ama ondan daha iyi olan şey insanlığın hayrına çalışmaktır. Sizin ulaştığınız şeyi başkasına ne kadar dağıtabildiğinizdir. Bir başka insanda öyküneceğimiz şey, önce onun ahlak ve fazileti olmalı. Her vasıtayı meşru görerek başaranlar güruhuna ve modern toplumun “başarı mahkümu” insanlarına şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “Kazanırken neyi kaybettin?”  s.186</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu temahkârlık olmuştur.  S.188</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor.  S.189</p>
<p>Gandhi&#8217;nin şöyle bir duası var:</p>
<p>&#8220;Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et&#8230; Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme&#8230; Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana&#8230; Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi&#8217;ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı&#8217;nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. ,</p>
<p>“Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa.  S.206</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dostluk/arkadaşlık Öteki&#8217;yle kurulan ve Ben&#8217;i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki &#8216;arkadaşlar&#8217; Öteki&#8217;nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler&#8230; Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki&#8217;yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer&#8230;” Byung-Ghul Han&#8217;ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber&#8217;in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,&#8221; demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor.  S.217</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Pascal&#8217;in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an&#8230;” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygudurum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina oldugu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir &#8211; şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde,çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir.</p>
<p>&#8220;Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine<br />
hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini payİaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder.  S.263</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor.</p>
<p>&#8220;Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye&#8217;yi görüyor, Selimiye&#8217;yi görüyor, Tac Mahal&#8217;i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. ,</p>
<p>Sultanahmet&#8217;e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah&#8217;a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada.  S.271</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara -toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Freud&#8217;un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran&#8217;ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”</p>
<p>&#8220;İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar.</p>
<p>“Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti&#8221; hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.</p>
<p>Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller&#8221;, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan:</p>
<p>“Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar.<br />
&#8230;  s.299</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları&#8217;nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı&#8217;nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise&#8217;nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem&#8217;i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?”Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk&#8217;ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Musevi şair Yehuda Amihay, Tanrı Belki Esirger Aşkı isimli kitabında, aşktan arta kalanı şu harikulade dizelerle anlatır:</p>
<p>Bir zamanlar büyük bir aşk ikiye böldü hayatımı.<br />
Bir parçası kıvranıp durdu bir yerlerde, ortasından biçilmiş bir yılan gibi.<br />
Geçen yıllar sakinleştirdi beni.<br />
İyileştirdi kalbimi. Dinlendirdi gözlerimi.</p>
<p>Şimdi çölde<br />
Deniz Seviyesi&#8217; yazan tabelaya bakan biri gibiyim.<br />
Denizi görmeyen ama hisseden.</p>
<p>İşte böylesine, her yerde hatırlıyorum yüzünü, senin “Yüz Seviyen&#8217;de.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Erikli&#038;Davut Bayraklı &#8211; Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[modern hurafeler]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24284</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pusulası olmayan bir gemi, engin denizde gitmek istediği limanı bulamaz. Hayat denen denizde bir gemi olan insanın pusulası ise bu engin denize verdiği anlamdır. Her an yeni bir fırtınaya gebe olan dünyada, &#8220;Ben neden buradayım, ben kimim, ölünce beni ne bekliyor ve bu yaşamak da nereden çıktı?&#8221; gibi sorulara en yetkin ve doyurucu cevabı, hayatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/">Mehmet Erikli&Davut Bayraklı – Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24286 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-171x300.jpg" alt="" width="238" height="418" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-171x300.jpg 171w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-584x1024.jpg 584w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550.jpg 600w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" /></div>
<div></div>
<div>Pusulası olmayan bir gemi, engin denizde gitmek istediği limanı bulamaz. Hayat denen denizde bir gemi olan insanın pusulası ise bu engin denize verdiği anlamdır. Her an yeni bir fırtınaya gebe olan dünyada, &#8220;Ben neden buradayım, ben kimim, ölünce beni ne bekliyor ve bu yaşamak da nereden çıktı?&#8221; gibi sorulara en yetkin ve doyurucu cevabı, hayatı var eden ve insanlara bahşeden Allah, gönderdiği kitap ve peygamberler aracılığı ile vermiştir ve yüzyıllardır bu cevaplarla insanoğlu gemisini yüzdürmektedir. Kişinin imanının kuvveti oranınca hayata verdiği anlam da kuvvetlenir. Unutmamalıdır ki Nuh&#8217;un gemisi her zaman vardır ama insanın o geminin yolcusu olabilmesi için gayret etmesi gerekir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan, hayata anlam katabilir. Fakat burada katılacak anlamın dayandığı sabitelerin belirlenmesi gerekmektedir. Hayata alacaklı gözle bakan birinin sabiteleriyle ha yata Allah&#8217;ın bir lutfu olarak bakan kişinin sabiteleri ara sında dağlar kadar fark vardır. Kâinatta hiçbir şey amaçsız ve başıboş yaratılmamıştır. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm varlıklar bir gayeye hizmet etmekte ve müthiş bir koro olarak varlıkta birliği dinlemek isteyenlere hitap etmektedir. Her bir varlık kendisini yaratana giden bir yol dur ayrıca. Çünkü sanat eseri, sanatçıyı hatırlatır. En büyük sanat eseri ise insanın kendisidir. İnsan, sadece ken dine bakarak bile Allah&#8217;a yol bulabilir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah&#8217;ın bir ismi de Hay&#8217;dır. İmam Gazâlî Allah&#8217;ın Hay olmasını şöyle açıklar: &#8220;İdrakin en az derecesi, idrak edenin, kendi nefsini bilmesidir. Kendini bilmeyen (tanımayan) cansız, yani ölüdür! Allah mutlak hayat sahibidir. Varlıklar O&#8217;nun fiilinin tezahürüdür. İlahî idrak; beşer idrakine konu olabilecek her şeyi kapsar. İşte bu sebepten Allah gerçek ve kayıtsız şartsız Hay&#8217;dır. O&#8217;ndan başka her canlının hayatı (diri olması), idraki ve fiili kadardır (yani onlarla ölçülebilir) ki bu sınırlıdır&#8230;&#8221;Kısacası Allah, hayatın kaynağıdır ve hayat verendir. Bu sebeple insanın hayatın anlamına dair bir idrake ulaşması için Allah&#8217;ı tanıması ve O&#8217;nun marifetine ulaşması gerekir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bedîüzzaman, &#8220;Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır&#8221; der. Bu metin tersine çevrilip okunduğu zaman ise şöyle bir mana çıkar: &#8220;Çirkin gören çirkin düşünür, çirkin düşünen de hayattan elem ve azap duyar.&#8221;</p>
<p>İşte Schopenhauer ve onun gibi düşünen diğer filozofların asıl sorunu budur. Hayata güzel bakamamak! Halbuki var olmak ve varlığı sürdürmek bir lutuf yani hediyedir. Ve bu lutuf gerektiği gibi değerlendirilirse kişi huzura erer. Tüm varlık Allah&#8217;ın yaratmasıyla oluşmuştur ve bu sebeple güzeldir. Çünkü Allah, Cemil&#8217;dir. İyiden iyi, kötüden ise kötü yansır. Her bir varlık Allah&#8217;ın isimlerinin tecellisidir ve bu sebeple O&#8217;nu hatırlatır. Hayatın güzelliğini ortaya çıkaran sevgidir. Sevgi ile varlığa yaklaşan insan hayata güzel bakar ki böyle bir kişinin pesimist olmasına imkân yoktur.(Sulhi Ceylan)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayata, zıtların sahne aldığı müthiş bir tiyatro olarak bakabiliriz. İnsan her an istemediği olaylarla karşılaşmakta, hatta acı çekmektedir. Ve yine bir anda acıdan mutluluğa geçebilmektedir. İşte zıtlık dediğimiz olay da budur zaten. Bu zıtlıklar arasında gidip gelirken insan, istemediği durumlarla karşılaştığı anda kendini hemen şikâyet limanına atar. Halbuki sıkıntı ve bela, kişiyi olgunlaştıran etkenlerdir. Aslında buradaki şikâyet, insanın istediği hayata ulaşamamasının sonucudur. Hayat, her zaman insanın istediği şekilde akmaz. Bazaıı önümüze engeller çıkabilir. Bela ve musibet kapımızı çalabilir. Böyle durumlarda hayatın güzel yönlerine bakmak gerekir. Mesela ölüm ilk bakışta kötü gibi gözükebilir. Ama öldükten sonra ebedî bir hayatın bizi beklediğini ve inananların cennetle ödüllendirileceğini bilmek bize sonsuz bir hazine sağlar. En sevdiğimiz kişilerin birer birer bizi terkettiği bir gerçektir ama ahirette onlarla sonsuza kadar beraber olacağımız gerçeğini bilmek de bizi son derece rahatlatır. Hayat her an başka bir yüzüyle insanın karşısına çıkar. İnsana ise pes etmek değil azimle mücadele etmek düşer.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Alman idealistlerinden ve müzmin bir bekâr olan Kant, gerçek dünyanın gerçekliğini &#8220;fenomenal&#8221; gerçeklik olarak tanımlar ve insanoğlunun sadece &#8220;fenomeni&#8221; yani aklın alanlarına giren şeyleri bilebileceğini söyler. Buna karşılık nesnelerin mahiyeti olan &#8220;numeni&#8221; bilemeyiz der. Kant&#8217;a göre numen, aklın alanına girmiyordun Yani insan deneyden uzaklaştıkça bilgiden de uzaklaşır. Çünkü artık metafizik bir alana girmiştir. Yine Kant&#8217;a göre, bilgi edinme yolu akıldan ibarettir. Hâlbuki keşif de bilgi edinme yöntemidir ve Kant&#8217;ın bundan haberi yoktur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>On yıllık çile dönemi sonucunda vardığı gerçeği İmam Gazâlî şöyle aktarır: &#8220;Şüphe götürmeyecek surette anladım ki mutasavvıflar Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hâkimlerin hikmeti, şeriatın esrarına vâkıf olan âlimlerin ilmi, onların gidişlerinden, ahlâklarından bir kısmını değiştirmek, daha iyi bir hale getirmek için bir araya gelse buna imkân bulamazlar. Onların dışlarındaki ve içlerinde ki bütün hareketleri ve durgunlukları hep nübüvvet kandilinden alınmıştır.&#8221;</p>
<p>İmam Gazâlî (rah.), on yıl süren kaçış ve arayış dönemi sonucunda hakikate Allah&#8217;ın kalbine attığı bir nur sayesinde çıktığını söyler. On yıl boyunca, &#8220;Ancak selim bir kalp ile Allah&#8217;ın huzuruna gelen kurtulur&#8221; düsturunca nefsini terbiye eden Gazâlî (rah.), bu yalnızlık dönemini kalbinin tüm hastalıklarını tedavi etmekle geçirir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kendini ahlâkî olarak sorgulayan İmam Gazâlî geldiği noktayı otobiyografisi olan el-Münkız mine&#8217;d-Dalâl&#8217;da şöyle anlatır: &#8220;Baktım ki dünya alakalarına dalmışım. Bu alakalar her taraftan beni çevrelemiş. Yaptığım işleri düşündüm. En güzeli tedris (ders verme) ve tâlim (öğretme) idi. Bunda da ahirete pek menfaati olmayan, ehemmiyetsiz birtakım ilimlerle meşgul olduğumu gördüm. Medrese derslerindeki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için olmadığını, mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak arzusundan ileri geldiğini anladım. Uçurumun kenarında bulunduğuma, vaziyetimi düzeltmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim.&#8221;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsana yalnızca kendisinin kıymetli olduğunu, kendinden başka herkesin ikinci derece önemli olduğunu tüketimi daha da fazla arttırmak için söyleyen ve buna mecbur bırakan sistem, varlık sebebini sürekli tüketmek olarak görürken aynı zamanda daima insanı başkalarıyla bir yarış içine sokuyor. Karen Horney, &#8220;Modern kültür ekonomik olarak bireysel rekabet ilkesine dayanır. Yalıtılmış bir birey, aynı grubun diğer bireyleriyle mücadele etmek, onları geride bırakmak çoğu kez onları kenara itmek zorundadır. Birinin avantajı çoğu zaman diğerinin dezavantajıdır&#8221; derken tam da söylemek istenilen şeyi izah eder.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nihayet modern dünyanın temelleri atılmış; ekonomide, siyasette, politikada, sanatta, kültürde bu temel üzerine inşası bütün hızıyla başlamıştı.</p>
<p>&#8220;Karmaşık İktisadî yapının yanı başında, teknolojik güce ve makinenin gücüne tapınma da kolayca belirmiştir. Hatta bu iki put bir diğerini destekleyerek kutsiyetlerini!) korumaktadırlar. (&#8230;) İnsanın uzayda rahatça yol alacak teknik güce erişmesi, bilgisayarların günlük hayattaki sonuçları makineyi tanrılar arasına kolayca katmıştır. Ancak bu dinin iki ana mezhebi vardır: Birincisi, teknik gelişmeye, dola- sıyla makineye taparken, ikinci mezhep, bu gelişmeyi sağladığı gerekçesiyle insan aklının işleyişine tapmaktadır&#8221; (îsmet Özel, Üç Zor Mesele, İstanbul: Tiyo Yayınları, 2014, s. 80).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68688394">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Network (1976) filminde, kafayı sıyıran televizyon sunucusu Howard Beale karakterinin, medya eliyle kimlikleri dönüştürülmüş kitlelere nafile olduğunu bile bile çektiği nutuklardan birkaç cümle geldi aklıma:</p>
<p>&#8220;Hakikat değildir televizyon! Televizyon Allah&#8217;ın belası bir eğlence parkı! Akrobatların, şarkıcıların, dansçıların, hokkabazların, ucubelerin, hayvan terbiyecilerinin, sporcuların olduğu bir sirk, bir karnavaldır&#8230; Bizim işimiz can sıkıntınızı gidermek, hepsi bu! Ama eğer hakikati istiyorsanız&#8230; Rabb&#8217;inize dönün, üstatlarınıza, âlimlerinize dönün, kendinize dönün. Çünkü hakikati bulacağınız tek yer orası!&#8221;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68687308">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern dünya algısının oluşturduğu &#8220;simülasyon hayat&#8221;, bu zaman içinde çırpinan insanlara itibar sahibi olabilmeleri, kıymet görebilmeleri ve vaat ettiği konforlu hayata ulaşabilmeleri için, sadece birer insan olmayı ve isimlerini temsil etmeyi yetersiz göstermektedir. Koyduğu alternatif hakiki olmayan, plastik kıymetler ve mevkiler üretip insanları bunlara sevketmek şeklinde karşımıza çıkmıştır. İnsanlar, bu sahte itibar basamaklarına ulaşabilmek için sahip oldukları bütün zahirî ve bâtmî gerçekliklerini reddetmişlerdir. Kendilerine bu görkemli merdivende büyük bir yük teşkil edecek olan vicdanlarını ilk fırsatta boşluğa fırlatmışlardır.</p>
<p>Söz gelimi bir şirket çalışanısınız ve diğer bütün çalışanlar gibi şirket içindeki mevkiinizi ve kazancınızı arttırmak istiyorsunuz. Bunun için normalde işinizi iyi yapmak, kendinizi mesleğinizde geliştirmek ve halinize şükretmekten başka bir şey yapmazsınız. Fakat bir kişisel gelişim uzmanı bu noktada o çalışana şunları fısıldar: &#8220;Sen o şirketin en önemli çalışanısın, mükemmel bir insansın. Şu an bulunduğun mevki, kazandığın para hak ettiğinin çok altında. Dikkatli ol, etrafındaki herkes senin ulaşmak istediğin mevkie varmak istiyor. Bu yüzden onların hepsi senin düşmanlarındır.</p>
<p>Önce her sabah kalktığında aynaya bak ve kendine ne kadar harika biri olduğunu söyle. Kendini, ulaşmak istediğin mevkide olduğuna inandır.&#8221; Anlatmaya devam ediyor: &#8220;Eğer saçını böyle tararsan şöyle üstünlük kurarsın. Şayet kollarını masaya böyle yaslarsan, onları şöyle alt edersin. Eğer toplantıda söze şöyle başlarsan, herkesi susturursun. Şayet biri kaşını kaldırıyor ise amacı bu, eğer burnuyla oynuyorsa sizin için düşündüğü şu..<br />
..&#8221;Sanırsınız ki bir çalışma ortamı değil, bir harp meydanı&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68685957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İdeolojinin Sineması</p>
<p>Ulusal bir bilinç oluşturma ve cumhuriyet etrafında bir araya gelme düşüncesiyle çekilen &#8220;Boğaziçi Esrarı&#8221; gibi başka filmler de vardı. Yine 1938 yılında Musahibzâde Celal&#8217;in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan &#8220;Aynaroz Kadısı&#8221; ve 1939 yılında çekilen &#8220;Bir Kavuk Devrildi&#8221; isimli filmler Osmanlı adalet kurumlarını ve bu kurumlari temsil eden din adamlarını hicvediyordu.Bu dönemlerde çekilen tarih filmleri de yine romanlardaki temalardan farklılık göstermez. Din, din adamı, dinî değerler ve dindar insanlara saldırı ve aşağılama filmlerin ortak temasıdır. Bir başka ortak nokta da tarih filmlerinde içerik olarak Millî Mücadele&#8217;nin İngiliz, Fransız gibi düşmanlara karşı değil de hilafetçi-dinci olarak yansıtılan kesime karşı verildiği temasıdır.</p>
<p>Filmlerde iyiler cumhuriyetçi, modern, ilerici ve hep güzel insanlar olurken, düşmanla iş birliği yapan, kötü, çıkarcı, menfaati için ülkesini düşmana satan tipler de dindar kişiler olarak gösterildi. Yani filmlerde topluma aşılanan görüş Millî Mücadele&#8217;de, vatanı kurtarmak isteyen vatanperver cumhuriyetçilerle, düşman safında yer alan hilafetçi-padişahçılar arasında geçmiş ve neticede de iyi olan cumhuriyetçiler bu savaştan galip çıkmışlardı.Yönetmenliğini yine Muhsin Ertuğrul&#8217;un yaptığı ve bir Fransız oyunundan uyarlanan 1928-29 yapımı &#8220;Ankara Postası&#8221; isimli film bahsettiğimiz bu konuyu işler. Ertuğrul&#8217;un, 1932&#8217;de çektiği &#8220;Bir Millet Uyanıyor&#8221; filminde de Kuvâ-yi Milliyeciler ve hilafetçi-padişahçılar yine karşı karşıya gelir.</p>
<p>1959 yılında bu kez Nejat Saydam sahneye çıkar ve &#8220;Kalpaklılar&#8221; isimli filmiyle aynı temayı işler. Bu zihniyete göre Kurtuluş Savaşı, aslında bir iç savaştır. Osman F. Seden imzalı 1959 yapımı bir başka film &#8220;Düşman Yolları Kesti&#8221; dir. Film yeni olsa da yaklaşım aynıdır.Millî Mücadele dönemi filmleri içinde en prototip diyebileceğimiz film ise &#8220;Vurun Kahpeye&#8221; filmidir. Film, Halide Edip Adıvar&#8217;ın 1923 yılında Akşam gazetesinde tefrika edip 1926 yılında kitaplaştırdığı romanından beyaz perdeye uyarlanır.</p>
<p>Üç kez çekilen filmi ilk olarak 1949&#8217;da Lütfi Akad, 1964&#8217;te Orhan Aksoy ve 1973&#8217;te Halit Refiğ perdeye yansıtır. Filmde çizilen müslüman tipi, yine gerici, yobaz, düşmanla iş birliği yapan hain bir tiptir ve kendisinden sonra gelen diğer sinema filmlerinde kullanılacak olan din adamı, dindar insan tiplerine de örnek oluşturur.Halide Edip&#8217;in manda fikrini şiddetle savunan bir kalem olduğunu da unutmamak lazım gelir. Amerikan mandası fikrini benimsiyordu. Halide Edip kendisi gibi düşünen Refik Halit, Ahmet Emin, Yunus Nadi, Ali Kemal, Celal Nuri gibi isimlerle 14 Ocak 1919&#8217;da Wilson Prensipleri Ce- miyeti&#8217;nin kurucuları arasında da yer almıştı. Söz konusu Amerikan mandası tezi ise vatanı düşman işgaline karşı savunmayı amaçlıyordu! Bu dilemmayı çözebilen beri gelsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68682191">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Dünya, içinde taşıdıklarıyla yaratıcıya karşı yapılması gereken şeylerin önünde bir engel, bir set durumundadır. Bu anlamda dünya insanı, aslî gayesinden uzaklaştırıcı, meşgul edici, oyalayıcı özelliğe sahiptir. Yani hakikate yapılan yolculukta insanı engelleyen dünya ve içindekiler, insanın kendisine yabancılaşmasını sağlamaya çalışır. Aslında insan; insana, kendisine, çevresine ve tabiata yabancılaştıkça Allah&#8217;a yabancılaşmaktadır. Bu nedenle insan Allah&#8217;tan başka her şeye yabancılaşırsa, Allah&#8217;a yakınlaşmış olur. Bu anlamda negatif olan yabancılaşma, pozitif bir hal alır. Kendisini, hevâ ve heveslerini kontrol altına alan, nefsinin isteklerine set çeken insan bu pozitif yabancılaşmayı yakalamış olur. Dünyaya ve içindeki geçici eşyaya karşı nefsini dizginleyen kişi de maddeyle arasında olması gereken dengeyi kurar.(Davut Bayrakli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68681604">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Pratik anlamda modern çağ, insanın ruhuna eğilmesini, yaratılıştaki ana gayesi olan kulluk bilincini ihya etmesini engellemektedir. Sanayi toplumu olan bu yüzyılda insan üretim ve tüketim bantları üzerinde gidip gelen ve ömür tüketen bir meta olarak görülmektedir. Özellikle reklam sektörü insanı, &#8220;Nasıl daha fazla tüketir?&#8221; durumuna getirmeye çalışmaktadır. Tüketim hastalığına yakalandığı için devamlı bir şeyler almak zorunda kalan insan, bir zaman sonra maddeyle arasında var olması gereken uyumu, dengeyi kaybediyor.</p>
<p>İstediği şeyleri tüketemeyen ya da ona sahip olamayan kişi, sosyal planda bir boşluğa düşüyor ve öncelikle kendisiyle yabancılaşıyor.İnsana sunulan her tüketim malzemesi onun gerçekte ihtiyaç duyacağı şeyler değil aslında. Kendisine dayatılan, bilinçaltına işlenen ve istem dışı yapılan telkinlerle insan olamayacağı, yapamayacağı, alamayacağı şeyleri istemeye başlıyor. Hayatı boyunca sahip olamayacağı şeylerin peşinden koşan, hiçbir zaman elde edemeyeceği iş ya da kariyer için mücadele eden bir kişi, bir zaman sonra boşa kürek çektiğini anlayınca yaşadığı kırgınlıkları, yabancılaşmaya dönüştürüyor.</p>
<p>Oysa gerçek başkadır. Hayata bakışımızı yeniden değerlendirip yerli yerine oturtursak bizi diğer insanlara, çevreye ve yaşadığımız şehre, kültüre yabancılaştıran birçok lüks ihtiyacımızı bir kenara atabiliriz. Sinoplu Di- ogenes örneğinde olduğu gibi. Diogenes bir gün avucuyla su içen bir çoban görünce, &#8220;Ne çok sahip olduğum eşya varmış!&#8221; diyerek su kabını atar.(Davut Bayrakli)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68680240">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Günümüz insanının açmazlarından biri hiç kuşkusuz okumadan &#8220;biliyorum&#8221; demesi ve hiçbir fikri yokken &#8220;çözümleme&#8221; yapmaya kalkışması. Bu enteresan bir dilemma. Aslında hepimizin kanıksadığı bir durum. Hemen her gün televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında rastlıyoruz böylelerine. Halbuki bu dilemmayı televizyon, gazete veyahut mecmua alanında değil de yanı başımızdaki insanlarla irtibatlı haldeyken yaşamalıydık. Çünkü bu saydığım alanlarda seçilmiş, seçkin, alanlarında yetkin insanların bulunduğunu düşünürüz. Öyledir de. Fakat bayatlaşma o kadar hızla yayılıyor ki fikrin iki paralık edildiği ve adına &#8220;piyasa&#8221; dendiği; bilginin, sanatın, politikanın üç kuruşa beş köfte hesabıyla döndüğü popkültür bizleri okumuş görünen cahillere çevirdi. Bunu asla rutinlerimizi bozan &#8220;kabuk değiş- tirten&#8221; konserve anlayışından bağımsız düşünüyor değilim.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68577591">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Giddens, Modernliğin Sonuçlan adlı kitabında, &#8220;Soyut sistemlerin gelişimiyle, kişilikdışı ilkelere ve kişinin tanımadığı insanlara duyulan güven, toplumsal varoluş için vazgeçilmez bir şey haline gelir. Soyut sistemler tarafından yapılandırılan rutinler içeriksiz, ahlâk dışı bir yapıya sahiptirler; kişilik dişiliğin giderek artan bir biçimde kişiselliği yutması fikri de geçerli bir fikirdir&#8221; diyerek insanı tehdit eden asıl canavarın oluşturulmuş &#8220;rutinler&#8221; olduğunu açık ediyor bize. Kullandığı bazı anahtar kavramlar var. Onlardan biri soyut sistemler. Bu soyut sistem anladığımız kadarıyla hâkim olan. Yasa koyucu.</p>
<p>Şöyle dikkatlice baktığımızda görürüz ki bizi rutinlere boğan bir dünyanın içinde çırpınıp duruyoruz. Televizyon, oyun, eğlence gibi rutini inşa eden yapılar aklımızı da bedenimizi de kendi seçeneklerine mahkûm ediyor. Bu gerçekten korkunç bir şey. Söz gelimi bugün televizyon dizileri sayesinde kafeslenen insan aklı, üretimden çok tüketimin bir parçası olarak varlığından ödün vererek, yok oluşa yamanıyor. Bilinç burada yarı uyur vaziyette.</p>
<p>Soyut sistem, insanın doğrudan kişiliğini hedef alırken, onun yapısını da çok iyi tahlil ediyor elbette.Giddens&#8217;ın dediği gibi kişilik dışı ilkelere ve kişinin tanımadığı insanlara duyduğu güven ürkütücü derecede bizi istediği yöne çekebilecek kadar güçlü. Bu güvenle birlikte popüler kültürün önümüze altın tepside sunduğu karakterler sahihleşiyor. Oysa perdenin ardında gayri sahih duran ve yapay bir karakterden söz ediyoruz. Çarpıcı olan şu ki, o ya da bu biçimde kendimizi bu sahte karakterler dünyasında birinin tarzını seçmeye mecbur bırakılmamız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68577388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendi mağarasında yaşar diye bir laf vardır ya hani. Mağara metaforunu kırıp dökmüş olan postmodern düzen, insanı kendi içinden çıkartıp farklı boyutlardaki kafeslere tıkmış durumda. Keşke halen kendi mağaramızda yaşıyor olsaydık. &#8220;Kendimizi bilmeyi&#8221; model alıp en sahih kaynaklardan beslenmeyi sürdürsek fena mı? Bu &#8220;keşke&#8221;- ler temenniden sıyrılıp gerçekliğe varırsa ne iyi. İnsanın mağarasını kırmaya namzet sistemin karanlığı ise işte o ilkin el yordamıyla arandığımız çağlarımızda kendi karanlığımızdan ürkmekten beter bir şey. Aristo, &#8220;İnsan hayatta en çok taklitten haz alır&#8221; derken başkalarının ağzıyla konuşan ve çağın getirdiklerini olduğu gibi giyinen bir &#8220;eylem&#8221;- den bahsetmiyordu.(Mehmet Erikli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68576875">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern çağda hiçbir üstün niteliğin, politik ya da düşünsel alanda, eylemde olsun, düşünceyle olsun, dile getirilmesi mümkün değildir&#8221; diyen Pessoa&#8217;nın &#8220;dil ve ifade&#8221; sorununa işaret ettiğini kavramaya çalışırken, gelinen &#8220;şu içinden çıkılmaz bir hal alan çağın&#8221; ne kadar da basitleştiğini ve modernlik kaygısı içinde insanların kendini pazarlama işine nasıl da giriştiğini acı ki görüyoruz.</p>
<p>Sosyal medya işte tam da buna çanak tutuyor. Fikir serdetmek şöyle dursun, şimdilerde çok beğeni alan ve hap gibi yutulan, meydana çıkma furyasının neticesi olan sosyal medya fenomenleri ise Pessoa&#8217;ya inat güya üstün nitelik üretmeye ve yepyeni bir dil oluşturmaya namzet. Şu fenomen diye parlatılan insanlara ve o payeye aday olarak gösterilenlere yazık edildiğine kanaat getirmek zor değil. Bu mecrada ünlü olmak için binlerce takipçi satın alarak kendini paralayanlar önümüzdeki beş on yıl içinde hiçbir şey olamadıklarını gördüklerinde psikiyatri klinikleri hasta yoğunluğundan dolayı mantar gibi çoğalırsa şaşırmayacağım.</p>
<p>İş buraya varmadan insanlar, niteliği bu alanlar üzerinden üretme yanılgısından kurtulmalı, çünkü durdukları yer sadece nicelik için varolan ve asla nitel olanı önce- lemeyecek bir ideolojiye sahip. Neden mi? Çünkü nitelik, modern anlayışın içinde para etmiyor. İnternetin kesilmesiyle veya elektiriklerin gitmesiyle kendini pazarlayama- dığı için krize girecek bir yığın insan var. Birçoğu da acınacak halde.(Mehmet Erikli)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68576095">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tabiatımızın dış tesirlere açık hali bizi daha karmaşık bir hayatın içinde bocalatmıyor mu? Hermann Hesse&#8217;nin önemli eserlerinden biri olan Bozkırkurdu&#8217;uda şu paragraf insanın bu etkiye nasıl karşı koyamadığının örneği olması bakımından değerli: &#8220;İnsan neleri yutup sineye çekebiliyor, şaşılacak şey! Sanırım on dakika kadar bir gazeteye göz attım, başkalarının sözlerini ağzında uzun uzadıya çiğneyip tükürükle yoğurduktan sonra yutan, ama sindirmeksizin yine kusup çıkaran sorumsuz bir insanın düşüncelerinin gözlerimden geçip varlığımdan içeri girmesine göz yumdum.&#8221;(Mehmet Erikli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68572760">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmâm-ı Rabbânî hazretleri (k.s) bundan dört asır önce, Avrupalılar yeni yeni palazlanırken, devrin sultanına, &#8220;Sünnet-i Resûlullah&#8217;tan uzaklaştığımız için bu kâfirler bize diş geçirir oldu&#8221; manasında ikazlarda bulunmuştu.Biz müslümanlar, genel olarak, maalesef o gün bugündür bu ikazı tam anlayamadık. Bir anlamaya başlarsak fethimiz işte o zaman başlayacaktır. Anlayamazsak da Allah Teâlâ anlayacak nesilleri zaten yaratacaktır. Dolayısıyla fethetmek, fethedememek biz müslümanlarin meselesidir. İslâm düşmanlarının fetihten endişesi olmasın.(Mukerrem Mert)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68572296">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Asırlar boyunca müslümanlar çocuklarını edeple yetiştirdiler. Onlara daha minicik yaşlardan itibaren iyilikleri, güzellikleri aşıladılar. Nasıl yaptılar bunu? Kâğıda, kaleme hürmet etmeyi öğrettiler mesela. İlmin huzurunda diz çökmeyi bellettiler. Anneye babaya saygılı olmayı, bir büyük gelince ayağa kalkmayı gösterdiler. Her işe sağdan başlattılar, her sonu hamdle bağladılar. Böyle böyle ayak uçlarına bakan ama gökyüzünü gören nesiller büyüttüler. &#8220;Sen de Mevlânâ olacaksın, senin yaşındayken Şah-ı Nak- şibend de (k.s) senin gibiydi. Bu devrin Akşemseddin&#8217;i (k.s) de sen olmalısın&#8221; demediler, diyemezdiler. Çünkü kendini büyük görmeye, büyük birinin yerine koymaya yabancıydılar.</p>
<p>Dedelerimiz çocukken hayal kurmadılar mı? Elbette kurdular. Ama neyin hayalini kurdular biliyor musunuz? İslâm ordusunun sıradan bir neferi olmanın, bir Allah dostunun gül simasını görmenin, Peygamber Efendimiz&#8217;in (s.a.v) rüyalarına teşrif etmesinin hayalini kurdular. Ellerine, oku, Sa&#8217;d b. Ebû Vakkâs hazretleri gibi olmak için değil Sa&#8217;d b. Ebû Vakkâs&#8217;in (r.a) yolundan gitmek için aldılar. Kalemi mürekkebe devrin İmâm-ı Azam&#8217;ı (rah.) olmak için değil İmâm-ı Âzam&#8217;in ilminden bir nebze olsun nakledebilmek için batırdılar. Müslümanların hükmettiği cihanın evlatları böyle yetişir.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68571907">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hipokrat&#8217;a göre vücutta dört element olan toprak, su, ateş ve havayı temsil eden dört sıvı vardır. Bunlar kan, siyah safra, sarı safra ve balgamdır. Bu dört sıvının dengede olmasına sağlık, dengesiz olmasına hastalık denir. Teşhis, hangi sıvının eksik veya fazla olduğunu bulmak, tedavi de bu eksikliği veya fazlalığı gidermektir. Klasik tıbba göre mizaç denen bu sıvılar kişiden kişiye değişir, kişinin dış görünüşünü ve karakterini de etkiler.</p>
<p>Dolayısıyla her hastanın kendi mizacına göre farklı bir tedavisi vardır. Hatta aynı hastanın farklı ruh hallerindeki, yerlerdeki, mevsim lerdeki tedavisi bile değişebilir. Modern tıbba göreyse hastanın karakterinin ve içinde bulunduğu halin, çevrenin, zamanın, mekânın tedaviyle ilgisi yoktur. Önemli olan şaşmaz tahliller, yanılmaz labo- ratuvar sonuçları, eksiksiz röntgenler filandır.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68571661">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İmam Gazâlî hazretleri müslümanların ilimlere bakışının nasıl olması gerektiğini şöyle açıklar: &#8220;İlimlerin değeri iki şey ile ölçülür. 1. Neticesinin yüceliği, 2. Delilinin kuvvet ve sağlamlığı. Neticesiyle ölçmeye örnek din ve tıp ilimleridir. Din ilminin neticesi ebedî yaşayışı temin, tıp ilminin neticesiyse vakitli yaşayışı sağlamaktır. Buna göre din ilmi tıptan üstündür. Delilinin kuvvet ve sağlamlığıyla ölçmeye örnek matematik ve astronomi ilimleridir. Delili daha sağlam ve kuvvetli olduğu için matematik ilmi astronomi ilminden daha şereflidir. Matematik, tıp ile ölçülürse gayesi bakımından tıp, delili bakımından hesap önce gelir. Fakat neticeyi düşünmek daha doğrudur. Bu sebeple her ne kadar çoğu tahminî ise de tıp ilmi matematikten üstündür.&#8221;</p>
<p>Büyük âlim tıp ilmini, dinî ilimlerden sonra en üstün ilim olarak görmektedir. Bununla birlikte çoğunun tahmine dayalı olduğunu da belirtmektedir. Bugünkü modern tıpçılar ise sürekli değiştirdikleri iddialarının tahmine de ğil kanıta dayandığına her nasılsa bizi ikna etmektedir. Sağlık ilmi tarihin hiçbir döneminde kanıta dayalı olmamıştır. Her hastalığın zamanla bir ilacı bulunduğu gibi her ilacın da zamanla bazı zararları bulunmuştur.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561570">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Filozof, bilgisever demektir. Eskiden matematikten dil bilgisine, ahlâktan tıp öğrenimine kadar her alanda bilgi sahibi bu kişilere &#8220;filozof&#8221; denirdi. Şimdi &#8220;bilgiseverlik&#8221; yerini &#8220;bilgisayarlığa&#8221; bıraktı. Artık öğrendiklerimizin niteliğinden çok niceliği önemli. Kaç kitap okuduk, ne kadar dipnot gösterdik gibi sayısal değerler arasında bocalayıp duruyoruz. Ve bu &#8220;bilgisayarlık&#8221; hızla &#8220;bilgisanırlığa&#8221; doğru ilerliyor. İnternette bir günde üretilen yayın belki tarihte bir yüzyılda bile üretilemiyordu. Ama bu bilgi yığını arasından işe yarayacak, doğru bir sonuç almak aslanın ağzından ekmek almak kadar zor. Yalan yanlış, tutarsız, temelsiz fikirleri bilgi diye tüketiyoruz. Zihinlerimizi çöplüğe çeviriyoruz.(Mükerrem Mete)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561370">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Meslekler pratiktir. İşe yaradıkları, ihtiyacı karşıladıkları gibi yollarına devam ederler. Ama entelektüellik teoriktir. &#8220;Ben kendime bu bilgi alanını seçtim, kalanı beni ilgilendirmiyor&#8221; diyemez. Teorik sahada alanlar iç içedir. Tıp matematikten, matematik siyasetten, siyaset sanattan ayrılamaz.Aristo, Fârâbî gibi adamlar bütün ilimleri toplamaya çalışan kitapları boşuna yazmamıştır.</p>
<p>Karl Marksi ele alalım. Bu tek adam çok büyük bir filozof, iktisatçı ve sosyolog kabul ediliyor. Felsefede diyalektiği, iktisatta artı değer teorisi, sosyolojide yabancılaşma teorisi büyük değer görüyor. Onu bir felsefe kitabından okursanız diyalektiğini iyice anlarsınız. Ama artı değer ve yabancılaşma yaklaşımları konusunda pek bir şey öğrenemezsiniz. Aynı tekillik yakanızı bu adamı iktisat veya sosyoloji kitaplarından okuduğunuzda da bırakmaz.İyi ama Kari Marks&#8217;in bu üç teorisi iç içedir. Birbirinden bağımsız değildir ki. Yabancılaşmayı anlamayan biri aslında diyalektiği de anlamamış sayılır. Öyleyse Marks&#8217;ın felsefesi, iktisadı ve sosyolojisi ayrılamaz.</p>
<p>Biz Marks&#8217;a katılmayız. Dünya görüşünü, değerlerini paylaşmayız. Ama hakkını da teslim ederiz. Çok yönlü bir fikir adamıdır. Uzmanlaşmanın kısır penceresinden anlaşılamayacak biridir.(Mükerrem Mete)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561059">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Fikirler slogan değildir, televizyonlarda reklam için kullanılan spotlara da benzemezler. Ancak bağlamlarıyla, önceleriyle ve sonralarıyla anlaşılırlar. Tamamen zıt ekollerden iki fikir adamının sadece söylediği sözler yan yana gelince hoş duruyor diye birinden öbürüne bağlantı kuramazsınız. Bir fikri anlamak için mutlaka örgüsünü, dayandığı temeli ele alacaksınız. Mesela, &#8220;Anı yaşa&#8221; sözünü haz düşkünü bir ateist de söyleyebilir, dindar bir edebiyatçı da. Peki ikisi de aynı şeyi mi kasteder? Sonuçta söz aynı olduğu için kasıt da aynı olmak zorunda gibi saçma bir şey söyleyemeyiz. Evet, çoğu zaman farklı şeyleri kastederler. Hatta belki de zıt şeyleri kastederler.Fikrin bağlamını önemsemeye başlayınca bizi entelektüel yolculuğumuzun gayesine götürecek anahtarı bulmuş oluruz.</p>
<p>Fikirlerin arka planını sorgulamak insanın kendi okuma, öğrenme gayesini de gözden geçirmesine vesile olur. Böylece neyi neden okuduğumuzu daha iyi değerlendirmeye başlarız. &#8220;Kitap işte okuyayım, onu da merak ediyordum zaten, bunu şurada duymuştum, bu da yeni çıkmış&#8221; gibi rüzgârlara kapılmayız. Önce amacımızı belirleriz. Sonra bizi amacımıza ulaştıracak yolu buluruz. Yavaş yavaş okuduğumuz her kitabı, öğrendiğimiz her bilgiyi, ürettiğimiz her fikri koyacak yerler bulmaya ve yerler arasında uyum sağlamaya alışırız.(Mükerrem Mete)</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/">Mehmet Erikli&Davut Bayraklı – Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
