<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdülvehhâb eş-Şa'rânî | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/abdulvehhab-es-sarani/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Feb 2021 14:08:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Abdülvehhâb eş-Şa'rânî | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:2 -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2021 14:04:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülvehhâb eş-Şa'rânî]]></category>
		<category><![CDATA[El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24915</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmâmü’l-Haremeyn (rh.a) şöyle derdi: “Peygamberlerden küçük günahların meydana gelmesine cevaz verenler bu günahları bir lokmalık hırsızlık, ölçü ve tartıda bir hurmalık aldatma gibi hasisliğe delâlet etmemek [şartı] ile kayıtlamışlardır. Bu konularda şüphesiz anında uyarılmaları gerekir. Rivayetlerde yer aldığı gibi, onun (sav) yetmiş defadan fazla istiğfar etmesine gelince bu, daha yüksek makamlara yükselmek içindir. Yükseldiği her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:2 -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png" alt="" width="405" height="359" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-600x533.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-768x682.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1.png 1000w" sizes="(max-width: 405px) 100vw, 405px" /></p>
<p>İmâmü’l-Haremeyn (rh.a) şöyle derdi: “Peygamberlerden küçük günahların meydana gelmesine cevaz verenler bu günahları bir lokmalık hırsızlık, ölçü ve tartıda bir hurmalık aldatma gibi hasisliğe delâlet etmemek [şartı] ile kayıtlamışlardır. Bu konularda şüphesiz anında uyarılmaları gerekir. Rivayetlerde yer aldığı gibi, onun (sav) yetmiş defadan fazla istiğfar etmesine gelince bu, daha yüksek makamlara yükselmek içindir. Yükseldiği her makamda istiğfar ediyor, yükseldikçe bu devam ediyordu. İmâm Cüneyd: “Kalbime öyle bir şey olur ki (leyuğânu) bir gün ve gecede yetmiş defadan fazla isiğfâr ederim.”1 meâlindeki hadiste geçen, “Hz. Peygamber’in kalbine gelen sıkıntı”nın, “Benden sonra ümmetimin içine düşeceği ihtilaflara muttali olmam sebebiyle kalbime öyle bir şey olur ki onlar için Allah’a yetmişten fazla istiğfar ederim.” anlamında olduğunu söylemiştir. s.804</p>
<hr />
<p>Bil ki kendisine yasak olduğu hâlde ağacın meyvesini yiyerek günah işleyen ve böylece tövbe kapısını ilk açan Âdem’dir (as). Bu, çocuklarına yasak işledikleri zaman ne yapmaları gerektiğini öğretmek için, sûreta işlenmiş bir günahtır. Çünkü o (as), bu kapıyı ilk açan kimsedir ve bu onun elinden gerçekleşmeseydi, başkasının elinden gerçekleşirdi. Şeyh Muhyiddin el- Fütûhât’ın 39. bâbında şöyle demiştir: “ Âdem’in (as) günahı, Allah’ın ona olan nimetinin bizzat kendisidir. Zira peygamberler sadece daha yüksek bir mertebeye çıkarak, hâlden hâle geçiş yaparlar. Yüce Allah, onları daha önceden inayetiyle seçip beğenmiştir ve asla onlara tuzak kurmaz.”</p>
<p>Şöyle demiştir: “Buradan Âdem ve Havva’nın yeryüzüne inmelerinin onlara verilmiş bir ceza olmadığı, sadece İblîs’in cezalandırıldığı anlaşılır. Âdem (as) daha önce halife kılınacağına dair yapılan vaade bağlı olarak, tövbe ettikten ve Rabb’inden aldığı kelimelerle itirafta bulunduktan sonra indirildi. Onun (as) itirafı, İblîs’in: “Ben ondan hayırlıyım”Arâf, 7/12 şeklindeki sözünün karşılığıdır. Yüce Allah, bize itiraf makamının onun katındaki yerini ve onun sonucu olan saadeti ve Rabb’imizin emirlerine muhalefet ettiğimiz takdirde, tutmamız gereken yöntemi bununla bize öğretmiştir. Dolayısıyla daha önce geçtiği gibi, Âdem’den sadır olan şey[in hikmeti], Allah’ın emrine muhalif olan bir şey yaptıkları takdirde bundan kurtuluşun ve tebriyenin nasıl olacağını evlatlarına öğretmekten ibarettir.  s.810</p>
<hr />
<p>Soru: Âdem’in (as) ağacın meyvesini yedikten sonra cesedinin karardığı nakledilmiştir. Bu durum, günahın Âdem’de (as) noksanlık anlamına gelen bir iz bıraktığını akıllara getirmektedir.</p>
<p>Cevap: Onun bedeninin kararması, noksanlığının değil, aksine Şeyh’in 72. bâbda: “ Hacerü’l-esved, sütten daha ak olduğu hâlde cennetten indirilmiştir. Onu Âdemoğullarının hataları kararttı.”10 hadisi bağlamında zikrettiği gibi, onun efendiliğe (siyâdet) nâil olmasının alâmetidir. Şöyle demiştir: “ Âdem’in (as) cesedinin kararması da böyledir. Ağaçtan yemesi onun siyâdetine delâlet eder. Zira bunun neticesinde seçilerek yüceltilmişlerden oldu. Şayet ağaçtan yemeseydi, siyâdeti açığa çıkmazdı. Aynı şekilde Hacerü’l-esved de cennetten bembeyaz bir şekilde çıktığı için, onun dünyadaki siyâdetini açığa çıkaracak bir eser gerekmekteydi ki böylece cennete döndüğünde benzerlerinden ayırt edilebilsin ve Allah’ın yeryüzündeki sağ eli kılınarak, kendisine giydirilen yakınlık mertebesi açığa çıksın. Kâinatta efendiliğe sadece siyah renk delâlet eder. Yüce Allah, onun cennetten dünyaya gelerek efendi olduğunu bize bildirmek için, onu siyaha bürümüştür.  s818</p>
<div class="page" data-page-number="26" data-page-label="818" data-loaded="true">
<div class="textLayer">10.Tirmizî, “ Hac”, 49. Hadisin sonunda Tirmizî, bu hadisin farklı rivayet senedlerinin bulunduğunu ve bunlardan İbn Abbâs’ın rivayetiyle ilgili kanaatinin hasen-sahih olduğunu belirtmektedir.</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="27" data-page-label="819" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>
<hr />
<p>Soru: Ebû Yezîd’e “Ârif isyan eder mi?” sorusu sorulduğunda, verdiği cevap daha önce geçti. Buna göre “Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir” demiş ve böylece ârifin diğer günahlara düşmesini mümkün görmüştür.</p>
<p>Cevap: Bu böyledir. Hatta bir velînin, müslümanın düşeceği günahlar şöyle dursun, Allah hakkındaki mârifetinden sonra isyan eden İblîs gibi, iman ettikten sonra küfre düşmesi bile mümkündür. Ebû Yezîd, mebhasin baş taraflarında geçtiği üzere muayyen bir şeyle hüküm verme konusunda Allah Teâlâ’ya karşı edep gözeterek [isyanın] olmasını ve olmamasını mümkün görmüştür.</p>
<hr />
<p>Yûnus’un (as) dışında, Âdemoğullarından hiç kimse iki kere doğmamıştır. Yüce Allah’ın “Halsiz bir şekilde”(Saffat,145) buyurduğu gibi, zayıf bir çocuk olarak dışarı çıktı. Yüce Allah onu kabak cinsinden, yaprakları tatlı olup üzerine sinek konmayan, yumuşak bir ağaç olan “yaktîn” ile muhafaza etti.(Saffat,145-146 Çünkü çocuğun sinekleri kovmaya takati yoktur. Böylece Yüce Allah yapraklarında sertlik bulunan diğer tüm ağaçların aksine yapısı itibariyle yaprakları tıpkı pamuk yumuşaklığında olan bu sebeple de kendisine hiçbir sineğin yaklaşmadığı bu ağaçla onu örttü. Şeyh Muhyiddin el- Fütûhât’ın 33. bâbında bunları zikretmiştir.  s.840</p>
<hr />
<p>Mebhasin baş taraflarında onun (sav) “Benim kalbime bazen öyle sıkıntılar gelir ki ben de Rabb’ime bir gün ve gecede yetmişten fazla istiğfar ederim”61 hadisinin anlamı geçmişti. Bununla kastedilen, onun sürekli terakkî (yükselme, ilerleme) hâlinde olmasıdır. O, her yükseldiği makamda bir öncekinden dolayı istiğfar etmektedir. Çünkü her zaman yüksek ve daha yüksek makamlar söz konusudur. Şeyh Muhyiddin’in “el-Vesâyâ Bâbı”nda, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine dua edenin duasını kabul ettiğini belirtmektedir. Kulun da Hak Teâlâ’ya yaptığı münâcâtında önceden ona bildirdiği şeyleri zikretmemesi gerekir. Zira bu, zaman kaybıdır. Onun sürekli yeni bir şeyler talep etmesi gerekir.  s.854</p>
<hr />
<p>Soru: “Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmesi için”(Fetih,2)meâlindeki âyetle kastedilen nedir?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in el- Fütûhât’ın 73. bâbının 55. cevabında dediği gibi, bu hitap ve Allah’ın Peygamberini (sav) ikaz ettiği bütün âyetlerde kastedilen [peygamberin] kendisi değil, ümmetidir. Şu âyetleri örnek vermek mümkündür: “Ey Peygamber! Allah’a itaatsizlikten sakın.”63, “Şayet Allah’a şirk koşarsan, yaptıkların boşa gidecektir.”64, “Biraz da olsa, neredeyse onlara kayacaktın.”65 gibi. Bu, onun (sav), ümmetine yapılan sert hitap, azarlama ve kınamayı kendi üstüne alarak yaptığı bir fedakârlık kapsamındadır. Dolayısıyla hitap ona ise de bununla ümmeti kastedilmektedir. Bu, en güzel cevaptır.  s.856<br />
&#8212;&#8211;</p>
<p>63 Ahzâb, 33/1.<br />
64 Zümer, 39/65.<br />
65 İsrâ, 17/74.</p>
<hr />
<p>Soru: Allah’ın Muhammed’e (sav) “Allah seni affetsin, neden onlara izin verdin!”6(tevbe,43) meâlindeki âyetinden muradı nedir? Bazılarının anladığı gibi Resûlullah’ı azarlama mı, yoksa Îsâ’ya (as) “Sen mi insanlara ‘Beni ve annemi ilâhlar edinin.’ dedin?”(maide,116) âyetinde olduğu gibi, illeti ortaya koyma sadedinde bir soru mudur?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 558. bâbda dediği üzere “Bu azarlama değil, illeti ortaya koyma sualidir. Zira daha önce af geçti. “Sana açıklansın diye” ifadesi ise, daha önce Îsâ ile ilgili sorulan soru gibidir. Şöyle denilmiş gibidir: “Ya Muhammed, bunu kimlerin sadık olduğu açığa çıksın diye mi yaptın?” Buna ya “Evet” der ya da “Hayır” der. Kuşkusuz “af” ile “azar” (tevbîh) bir arada bulunamaz. Özellikle söz konusu âyette olduğu gibi “af” önce gelmiştir.</p>
<p>Azarlanan kimsenin mutlak olarak affedildiğinden de bahsedilemez. Zira azarlama hesaba çekmedir. Oysa Yüce Allah affetmiştir. Şöyle demiştir: Dilde bu lafızdan azarlama anlaşılabileceği için önce af zikredilmiştir ki ârifbillâh [burada ve] Kelâm’ın diğer yerlerinde -hakikatler hususunda bilgisiz kimselerin zannettiği şekilde- bir azarlamanın vârid olmadığını farketsin.</p>
<p>el- Fütûhât’ın 38. bâbında ise “Allah seni affetsin, neden onlara izin verdin?”71 âyeti bağlamında, şöyle demiştir: “Tefsirciler, Yüce Allah’ın onun (sav) kalbini tatmin etmek için, azardan önce müjdeyi verdiğini zikretmişlerdir.” Şöyle demiştir: “Katımızda bulunan ilâhî ilme göre bu âyet, içinde azar olmayan hususî bir beşârettir.” Ona göre buradaki istifhâm (soru kalıbı), insaflı davranan ve anlama konusunda Allah’ın kelâmına hakkını verenler içindir.  s.860</p>
<hr />
<p>Soru: Allah’ın onun (sav) hakkında “Kendisine âmâ geldi diye suratını astı ve yüzünü ekşitip başka tarafa çevirdi.”(Abese,1-2) meâlindeki âyet ve devamındaki âyetlerinde ne kastedilmektedir? Bunun anlamı, zâhirdeki gibi mi yoksa başka bir anlamı var mıdır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 304. bâbda “Burada bir itâbdan (azarlama) söz edilemez. Yüce Allah hükümdarlardan daha çok, kalbi kırık olanlarla beraber olduğuna dair Peygamber’inin (sav) dikkatini çekmektedir. Zira Allah’ın rahmeti hükümdarların aksine fakirlerden asla ayrılmaz.” ifadesiyle belirttiği gibidir. Bunun izahı şudur: Yüce Allah fakir olan kulunu, büyüklük sıfatları ağır basan kimselerden daha çok sahiplenmektedir. Buna göre senin huzurunda, kendisine itaat edilen ve emri yerine getirilen bir kral ziyaretçi olarak bulunduğunda fakir bir kimse ziyaterine gelirse, -şayet o kralın zorbalığından korkmuyorsan- öncelikle fakire yönel ve sana gelmesine sebep olan ihtiyacını karşılamadan ondan yüz çevirme. Bu şekilde, Hak Teâlâ’nın kendisine itaat edilen hükümdarın yanındaki tecellîsinin, tecellîye şâyan bir mahalde olmadığı anlaşıldı. Zira büyüklük ve azamet -teklif bittiği ve mahrumiyet söz konusu olamadığı için- cennette cennet ehli içindir.Yüce Allah’ın “Kendisine âmâ geldi diye suratını astı ve yüzünü ekşitip başka tarafa çevirdi.”Abese, 80/1-2. meâlindeki âyetlerinde Peygamber’ini (sav) azarlaması, sadece söz konusu âmânın fakir olarak gelmesinden dolayıdır. Yüce Allah, izzet ve kahr sıfatı, mahallinin dışında izhar edildiği için, ubûdiyyet ve fakr makamını korumuştur. Bunu uzun uzadıya anlatmıştır.  s.862</p>
<hr />
<p>Hz. Peygamber’in (sav) hurmaların aşılanması konusunda “Siz dünyanızın işlerini benden daha iyi bilirsiniz.” ifadesiyle işaret ettiği üzere, peygamberlerin (as) bazı zamanlarda dünyanın işlerini idare etme konusunda bilgilerinin bulunmaması, onların kemâlini azaltmaz. Bir defasında bir topluluk hurmaların başındayken Hz. Peygamber (sav) onlara uğramış ve “Bunlar ne yapıyor?” demiştir. “Hurmalarını aşılamaktadırlar.” denilmiş; bunun üzerine “Bunun iyi olduğunu düşünmüyorum.” demiş, Ensar da bunu işiterek hurmaları aşılamayı bırakmıştır. Ancak o sene mahsul azalmış ve yaş hurmalar dökülmüştür. Bu kendisine haber verilince “Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz.”83 buyurmuştur. Yani “herhangi bir vahiy almadığım konularda.”</p>
<p>Şeyh Muhyiddin: “Dünyanın bazı hâllerinin peygamber ve velîlere gizlenmesi, Allah’ın azametine olan müşâhedeleri onların kalplerini doldurduğunda bu hale dalıp kâinatı idare etmeyi bırakmaları sebebiyledir. Bu celâl ve azamet onlara perdelenseydi, dünya işlerinde insanların en bilgilileri olurlardı. Ancak onların kâinatı idare etmedeki perdelenmelerinin, “Benim öyle bir vaktim olur ki Rabb’imden başka kimse bana yaklaşmaz.” haberinde (rivayet) işaret edildiği gibi her zaman değil, sadece bir kısım vakitlerde olduğu açıktır.  s.870</p>
<hr />
<p>Soru: Nebî ile resul arasında ne fark vardır?</p>
<p>Cevap: Aralarındaki fark şudur: Nebîye Cebrâil bir şey getirdiğinde, bunu sadece kendi nefsi için alır ve başkasına tebliğ etmesi haramdır. Şayet ona “Sana indirileni tebliğ et!” denilirse -bu ya belirli bir topluluğadır ya da sadece Hz. Muhammed’e (sav) has olmak üzere gibi herkesedir- bu açıdan resul olarak isimlendirilir. Şayet gönderildiği kimseler için olmayan bir hüküm kendisine tahsis edilmemişse o zaman resuldür, nebî değildir. Bununla evliyâları kapsamayan teşriî nübüvveti kastediyorum. Böylece sadece kendi nefsine has olmayan hükümler verilen her peygamber nebî değil, resuldür. Şayet tebliğ etmekle beraber kendi nefsine has hükümleri varsa o zaman hem resul hem de nebîdir. İkrar ettiğimiz üzere tartışmasız bir şekilde her resul nebî değil, her nebî de resul değildir. En doğrusunu Allah bilir.  s.904</p>
<hr />
<p>Soru: Hz. Peygamber’in (sav) vahiy nâzil olduğu anda üstü örtülecek kadar üşümesinin hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bunun hikmeti şudur ki vahiy nâzil olduğu anda Peygamber ile meleğin ruhunun karşılaşmasından meydana gelen baskının şiddetiyle Hz. Peygamber terlerdi. Hariçteki hava bedendeki rutubetle birlikte, bütün kuvvetiyle ter gözeneklerini kapatır ve hariçteki soğuk hava boşluklarına giremezdi. Daha sonra Peygamber’in (sav) yaşadığı bu durum bitip melek ayrıldığında, bedenî mizacı sakinleşir ve tabii harareti canlanırdı. Bunun izahı şudur: Melek peygambere, haberî bir bilgiye yahut bir hükme taalluk eden bir şey getirdiğinde ondan bunu insanî ruh alır ve biri dinleyerek diğeri ilkā ederek birbirlerine mülâki olurlar. Her ikisi de nûrdur. Hal böyleyken onun (sav) mizacı keskinleşmeye başlar, parlar ve mizacın tabii harareti harakete geçer. Öyle ki; durumun şiddetinden dolayı peygamberin yüzü değişir. Bu vaziyet, en şiddetli hâl olarak ifade edilir. Daha sonra bedenî rutubetler, hararete hâkim olmak için bedenin yüzeyine çıkarlar. Bundan hâl sahibinde görülen terleme meydana gelir. Bu hararet durup, gözenekler açıldığında beden dışarıdan soğuk havayı kabul eder ve bedene geçer, mizaçta üşüme meydana gelir. Bu nedenle örtünmek ve ısınmak için fazladan kıyafet ister. Bu, soğuk ve titremenin tabii harerete ve onun zafiyetine hâkim olmasındandır. Bunların tamamının, inişin ruhanî bir sıfatla kalbe olması hâline has olduğu açıktır. En doğrusunu Allah bilir.  s.926</p>
<hr />
<p>Müctehidler, kendilerinden bir hüküm koymaz, sadece mevcut ahkâma yönelik görüşleri muktezasınca bir şer‘î hüküm getirebilirler. Zira Resûlullah (sav) müctehidlerin hükümlerini geçerli saymış ve buna bağlı olarak, onların hükmü de Resûlullah’ın şeriatının hükmü kapsamına girmiştir. O (sav), müctehide delilden ictihad edeceği maddeyi vermiştir. Şayet müctehid, şâri‘den gelen bir delile dayanmayan bir teşrîde bulunursa, onu reddederiz. Zira bu, Allah’ın izin vermediği bir şeriattır. En doğrusunu Allah bilir.  s.964</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin “Hac ” bölümünün sonlarında şunları söylemiştir: “Şâri‘in (sav) mubah kıldığı senin ise hoşlanmadığın işleri görüp de nefsinin bu işleri yapanlara karşı sıkıntıya düşmesinden ve ‘Şayet bu konuda ben hüküm verseydim, bunu yasaklar ve insanlara haram kılardım.’ demekten sakın. Bu durumda kendi düşünceni, Şâri‘in düşüncesine yeğlemiş, kendini ondan daha çok tercih edilebilir bir ölçü saymış ve cahillerin yoluna girmiş olursun.” Şöyle demiştir: “Resûlullah’a (sav) karşı edep gözetmeyen birçok insan bunu yapmakta, Şâri‘in kendilerine mubah kıldığı bazı mubahları işleyen insanlara kızmakta ve şöyle demektedir: ‘Eğer Şâri‘ onları bunları yapmaktan alıkoyamadıysa ben ne yapayım? Bu Şâri‘in mubah kıldığı bir şeydir, kim bir şey diyebilir?’ Böylece onları Rabb’lerinin meşrû kıldığı şeyi insanların kullanmaları sebebiyle öfke ve gazap hâlinde görürsün. Bu, en büyük sû-i edep ve sahibi de Allah’ın bir ilim/bilgi üzere saptırdığı kimsedir.”  s.976</p>
<hr />
<p>Yine şöyle demiştir: “1. yüzyılda bazı insanlar bunu yaptılar. Günümüzde ise insanların çoğu arasında bu söylem yayılmıştır: ‘Şayet Resûlullah (sav) bugüne yetişseydi, insanları bundan menederdi.’ Oysa asıl Şâri‘in Allah Teâlâ olduğunu biliyoruz ve hiçbir şey O’nun ilminin dışında kalmaz. Şayet bunu sadece bir topluluk için mubah kılsaydı, Peygamber’inin (sav) diliyle onu beyan ederdi. Zira o (sav) Allah’ın dilediği hükümleri tebliğ ediyor, nefsinin arzuları doğrultusunda asla konuşmuyor ve tebliğ edilmesi emredilen hiçbir şeyi unutmuyordu. ‘(Size okuduğu) Kur’ân ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.’147 ve ‘Senin Rabb’in unutkan değildir.Meryem, 19/64.</p>
<div class="page" data-page-number="184" data-page-label="976" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent">Yüce Allah sadece âlemin maslahatına olacak şeyleri meşrû kılmıştır. Bunlar ne artırılır ne de azaltılır. Ondan herhangi bir şey artırılır veya ne azaltılırsa yahut Şâri‘in kararlaştırdığıyla tam olarak amel edilmezse o zaman Şâri‘in indirdiği ve kararlaştırmış olduğu hükümlerle amaçlanan maslahat nizamı bozulmuş olur.   s.976</div>
</div>
</div>
<hr />
<p>Buhârî, kadri ve mertebesi yüksek tâbiî Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî’den onun şöyle dediğini nakletmektedir: ‘Müslümanlar arasında, en büyük günah sahibi olan, haram olmayan bir şey hakkında soru soran ve sorusu yüzünden o şeyin müslümanlara haram kılınmasına sebep olan kimsedir.’ Resûlullah (sav), edâ etme hususunda âciz kalmasınlar diye ümmetine çokça hükmün inmesinden korkardı. Hacla ilgili olarak ‘Her sene mi ya Resûlallah?’ diyen kimseye ‘Hayır, şayet evet deseydim, vâcip olurdu ve siz de yapmaya imkân bulamazdınız.’ buyurmuştur.”  s.980</p>
<hr />
<p>Soru: İtaat edilmesinin vâcip olması noktasında müslümanların ortaya koydukları güzel bid‘atlar (bid‘at-ı hasene) sahih sünnete eklenir mi?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 262. bâbda dediği üzere, “Allah’ın ‘Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik.Hadîd, 57/27. âyeti ve Resûlullah’ın (sav) ‘Kim güzel bir sünnet başlatırsa’ hadisiyle işaret ettiği gibi, buna uymak vâcip değil, menduptur. Bununla güzel olan her şeyin icat edilebileceği câiz görülmüş ve insanlara sıkıntı vermediği takdirde hem icat edene hem de yapana ecir verileceği ifade edilmiştir.”  s.986</p>
<hr />
<p>Yüce Allah, bir şeyi kulları hakkında gerçekleştirmek istediğinde, işleri tenfîz makamı olan kürsîye en yakın meleğe vahyeder. Allah Teâlâ bu emri muhtelif şekillerde verir. Ona kendisinden sonrakine vahyetmesini emreder, o da kendisinden sonra gelene emri bir sonrakine ulaştırmasını söyler ve bu silsile yer semâsına kadar devam eder. Su meleğini çağırarak bu mesaj suya bırakılır, kulların kalplerine atmak üzere kalp (ilham) meleklerini çağırır. Şeytanlar meleklerin ne getirdiklerini bilir ve bunların benzerlerini insanların kalbine getirir. Dil kalpte olanları konuşur ki bunlar [bir şeyin] nasıl olacağına dair havâtırdır (kalbe yerleşen nefsin iç konuşmasıdır). [Henüz] olmayan bu şey hâtırın bildirdiği şeye uyarak meydana gelir. Bunlardan dile geldikten sonra meydana gelenler meleklerin getirdikleri, meydana gelmeyenler ise şeytanların ilkā ettikleridir. Bunlar âlemde “ircâf” (yalan haber) olarak isimlendirilir ve avam bunlar için “tekvînin mukaddimeleri” der. Daha sonra su meleği kendisine vahyedileni suya attığı zaman, insan ve cin hariç bu sudan içen bütün canlılar, bu sırrı bilir.  s.1024</p>
<hr />
<p>Günahların namazla bağışlanması, ancak abdest ile namazın bir araya gelmesiyle olur. Bazı insanların bedeni günahlarla ölür veya zayıflar ya da iyice gevşer. Bazı kimselerin ise hem bedeni hem kalbi ölür veya zayıflar ya da gevşer. Bir kısmı ise birbiri ardınca gelen gafletler sebebiyle ölür, zayıflar ya da gevşer. Bu beden canlılık veren bu suyla temizlendiğinde hayat bulur. Ve böylece ayağa kalkar, namazında Hak Teâlâ’nın huzuruna girer ve Allah Teâlâ’ya onu görür gibi ibadet eder. Allah’ı (cc) tekbir, tahmîd ve layık olduğu şekilde O’na senâ etme arasındadır. Ayrıca Yüce Allah’ın, içinde bulunduğu namaz da dâhil olmak üzere, bu dünyada kendisini mükellef tuttuğu şeyleri yerine getirmesi, kendisini sırât-ı müstakîme erdirmesi ve “âmin” diyerek imama muvâfakat edebilmesi için dua eder. Böylece onun geçmiş günahları yani özellikle bu namaza has olan günahları bağışlanır. Bununla birlikte kim Allah’ın buyurduğu üzere abdest alırsa uzuvlarının günahlarının tümü silinir öyle ki günahlarından tertemiz olarak çıkar daha sonra cemaat ile namaz kılmak için yürümesi derecelerini yükseltir. Burada namaza başlayıncaya kadar kalan günahlarla kastettiğimiz, daha önce geçtiği üzere o namaza has olan günahlardır. Dolayısıyla abdestle, namaza has olan değil, sadece ona has olan günahların düştüğü anlaşılmaktadır. Şayet abdestle düşen günahlarla, günahların tamamı kastedilmiş olsaydı, namaza, oruca, zekâta ve hac gibi kefâret için meşrû kılınan ibadetlere bir şey kalmazdı. Anla!  s.1074</p>
<hr />
<p>Soru: Bazı insanların Kâbe’nin örtüsüne sarılmalarının sebebi nedir?</p>
<p>Cevap: Bu, aralarında bir suç bulunan kimsenin, kendisini affetmesi ve müsamaha göstermesi için arkadaşının elbisesine sarılması gibidir. Aksi hâlde büyüklerin edeplerinden bir tanesinin de salt Kâbe’nin örtüsüne sarılmamak olduğu açıktır. Kuşkusuz Âdem’in (as) ağaçtan yemesinden ettiği tövbe makamının kemâli, daha önce belirttiğimiz üzere onun için hac vesilesiyle gerçekleşmiştir. Aynı şekilde tâbi olmak hükmüyle, zürriyetinin de tövbesi, bununla kemâle ermektedir. Daha önce namaz ve zekât konusunda geçtiği üzere sadece haccın kefâret edeceği günahların olması hasebiyle hac ibadetini yerine getirmeyen kimse için tövbenin kemâli hâsıl olmaz. “ Tövbe gerçekleşmez.” demedik, “tam (kemâl) tövbe gerçekleşmez.” dedik. Zira Âdem, ağaçtan yer yemez pişman oldu, onun zürriyeti olan her müminin günahından sonra pişmanlık duyması, hatasından sonra aklı başına gelen herkes için gereken bir durumdur.</p>
<p>Diğer rükünlerinin genelde bulunmasının [yanında] pişmanlığın tövbeye bitişik olması hasebiyle onun en önemli rükünlerinden olduğu bilinmektedir. Âdem’in (as) Kâbe’yi ziyaret ettiği zaman “Rabb’im, beni ve zürriyetimi bağışla!” dediği nakledilmiştir. Yüce Allah da “Seni, günahından pişman olduğun anda bağışladım, çocuklarına gelince, bana hiçbir şeyi şirk koşmadan huzuruma gelenlerin günahlarını bağışladım.” demiştir. İşte bu, haccın meşrû kılınmasının temeli ve yasak ağaçtan yemeyle ilişkisidir. Hacceden herkes için hac, büyük günahtan evlâ olanı terk etmeye kadar, uygun bir şekilde günahlarına kefâret olur.  s.1092</p>
<hr />
<p>Gönlü bulandıracak şeylerin çoğunun kaynağı, yemedir. Yediği zaman perdelenir ve perdelendiği zaman da hısımlarına ve Allah Teâlâ’nın iyilik yapılmasını emrettiği müslümanlara ikram etme konusunda körleşir. Aynı şekilde kasem (yemin), tartışma ve eşler arasındaki sıkıntıların kaynağı da yemedir. Şayet yeme olmasaydı, koca perdelenmez ve eşine zulmetmez, haksızlık etmez, o anda nefsanî arzularını tatmin etmek için eşler arasında adâletsizlik yapmazdı. Yine yeme olmasaydı kadın kocasının hakkını ihlâl etmez ve ona nankörlük etmezdi. Şayet eşler uygun olan şeyleri yeseydi, peygamberler ve velîlerin yaptığı gibi, birbirilerine herhangi bir haksızlık [yapmazlar] ve zulmetmezlerdi.(&#8230;)Şayet yemeyi tamamen terk etse ya da aç kalsa ve sadece hayatta kalmak için ya da meşrû olanı yemekle yetinseydi, âzaları zayıflar ve saydığımız hudutları aşmazdı.  s.1100</p>
<hr />
<p>Velâyetin nihayeti asla nübüvvetin başlangıcına ulaşamaz. Şayet bir velî, peygamberlerin bilgi aldığı kaynağa yaklaşırsa yanar. Velîlerin nihaî durumu, hem keşiflerinin açılmasından önce hem de sonra, Hz. Muhammed’in (sav) şeriatı üzere ibadet etmektir. Hz. Muhammed’in (sav) şeriatından çıktıkları an helâk olur ve yardımları kesilir. Kendi başlarına Allah’tan asla hiçbir şey alamazlar.  s.1108</p>
<hr />
<p>Sahâbe Arasında Meydana Gelen Olaylar Hakkında Susmanın ve Onlara Ecir Verileceğine İnanmanın Vacip Olduğu Hakkındadır</p>
<p>Bu onların tamamının ehl-i sünnetin ittifakıyla âdil olmaları nedeniyledir. Hz. Osman, Hz. Muâviye ve Cemel Vakası fitneleri gibi fitnelerle ilgisi olan da olmayan da bu hususta müsavidir. Bunların tamamı konusunda onlar hakkında hüsn-i zan beslemek vâciptir, bu hadiselerdeki [durumları] ictihada hamledilir. Bunların tamamı ictihada dayanan şeylerdir ve her müctehid isabet etmiştir ya da birisi isabet etmiş, diğeri de mazeret sahibidir ve ecri hak etmiştir. İbnü’l-Enbârî, onların adâletiyle kastedilenin, ne mâsum olmaları ne mâsum olmalarının imkânsızlığı olduğunu; bununla kastedilenin, hiçbir adâlet ve tezkiye çabasına girmeden, dinimizle ilgili hükümleri, kendilerinden almamız ve rivayetlerini kabul etmemiz olduğunu söylemiştir. Bu zamana kadar onların adâletlerine ters düşecek bir şey bize gelmemiştir. Allah’a hamdolsun. Biz, Resûlullah’ın (sav) zamanından halifelik ortaya çıkıncaya kadar onların durumunu iyi görmekte, bazı siyercilerin onlarla ilgili söylediklerine iltifat etmemekteyiz. Bunlar doğru değildir. Şayet doğru ise bile sahih bir şekilde te’vil edilir. Ömer b. Abdülazîz’in (ra) “Bu, Allah’ın kılıçlarımızı kendisinden temizlediği kandır, biz de dillerimizi ona bulaştırmayalım.” şeklindeki sözü ne kadar güzeldir! Dinimizin hâmillerini ve Peygamberimizden haberin ancak kendileri vasıtasıyla geldiği kimseleri nasıl zemmederiz?</p>
<p>Sahâbeyi zemmeden bizzat dinini zemmetmiştir. Özellikle Muâviye ve Amr b. el-Âs’ın durumu olmak üzere, onlarla ilgili ileri geri konuşma kapısını tamamen kapatmak gerekir. Bazı Râfizîlerin, Ehl-i beytin onlardan hoşlanmadığına dair naklettiklerine aldanmamak gerekir. Bunun gibi meselelerin tartışma noktası oldukça incedir ve Resûlullah’tan (sav) başka hiç kimse bu konuda hüküm veremez. Çünkü bu, onun evlâtlarıyla ashabı arasındaki bir meseledir.”  s.1134</p>
<hr />
<p>Allah’ın İblîs’le kurduğu tuzaklardan biri de İblîs farkına varmadan, kullarına hayır olan şeyleri ona ilham etmesidir. Bu, onun kulun kalbine vesvese vermesi, kulun da ona muhalefet etmesi ve aksini yapması şeklinde olur. Dolayısıyla İblîs’e muhalefet ettiği için, kendisine ecir verilir. Şayet İblîs kulun onun vesvesesiyle yükseleceğini bilseydi, ona hiçbir şeyi ilkā etmezdi.”  s.1178</p>
<hr />
<p>(Ebü’l-Kâsım el-Cüneyd’) Şöyle derdi “Bizim bu ilmimiz Kitap ve Sünnet ile inşa edilmiştir.” Burada kıyas ve icmâyı zikretmemesinin sebebi, bunların delâletlerinin Kitap ve Sünnet’e uygun olması durumunda bilinmesidir. Cüneyd Kitap ve Sünnet’i zikrettiği için [ayrıca] kıyas ve icmâya ihtiyaç duymamıştır. Yine “Bir adam, havada bağdaş kursa, onu Kitap ve Sünnet’e bağlı görmedikçe, ona iltifat etmeyin.” derdi. “Tarikatlar, Resûlullah’ın (sav) izinde gidenlerin dışında, herkese kapalıdır.” derdi. Aynı şekilde “Şayet hâkim olsaydım ‘Lâ mevcûde illellah’ veya Allah’tan başkasının fiilinin olmadığını söyleyenin boynunu vururdum. Çünkü bu sözün zâhiri, Allah’tan başkasını yok saymak ve teklifî hükümlerin tamamını yıkmaktır.” derdi.  s.1204</p>
<hr />
<p>Allah’a hamdolsun, imamların delillerini araştırdım ve görüşlerinin tamamının bir âyet, bir hadis, bir rivayet ya da sahih bir asıl üzere bina edilen sahih bir kıyasa dayandığını gördüm. Ancak görüşlerinden bazıları, doğrudan âyet, hadis ya da eserden alınmış, bazıları bunların mefhumundan ya da bu iktibastan alınmıştır. Aynı şekilde görüşlerinden bazıları yakın, bazıları daha yakın, bazıları uzak, bazıları da daha uzaktır. Bunların tamamı, asıl olan şeriatın nûrunun huzmelerinden alınmıştır. Aslı olmayan bir fer‘in bulunması imkânsızdır. Bunun izahı şudur: Tertemiz şeriatın nûru, apaçık bir nûrdur. Ancak kişi, ona her yaklaştığında, onu başkasına göre daha aydınlık bulur. Bağlılık silsilesi dahilinde kalmak kaydıyla, ondan her uzaklaştığında ise şeriatın kaynağına yakın olana göre daha az aydınlık olduğunu görecektir. Mezhep âlimlerinin görüş farklılığı ve bu asrımıza kadar bazılarının diğerlerinin görüşünü zayıf görmesinin sebebi de budur.  s.1208</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Havvâs şöyle derdi: “Bütün müctehid ve onların taklitçilerinin görüşlerinin kendisinden çıktığı şeriatın tertemiz kaynağının misali şudur: İlk kaynak, avcı ağı gibidir. Bu kaynağın âlimlerinin sözlerinin misali ise ondan ayrılarak sair devirlere yayılmış gözeler örneğidir. Allah Teâlâ’nın basîretini açtığı, birinci kaynağı ve ondan ayrılan kolları idrak eden kimse, bütün İslâm âlimlerinin görüşlerinin hak olduğunu ikrar eder ve onların gölgenin şahsa yahut parmakların ele bağlı olduğu gibi ilk kaynağa bağlı gözeler olduğunu görecektir. Allah Teâlâ’nın basîretini açmadığı kimse ise, gözünün görmediğini zorunlu olarak hatalı bulacak ve onu şeriatın dışında görecektir.”  s.1210</p>
<hr />
<p>Müctehidlerin peygamberlerin gerçek vârisleri olduğu anlaşıldı. Zira onlar ictihad etmeleri itibariyle nebî ve resullerin konumundadırlar. Çünkü Peygamber (sav), onlara ictihadla hüküm çıkarmayı mubah kılmıştır. Bu, Şâri‘in emrinden çıkan bir teşrîdir. Dolayısıyla bütün müctehidler, ictihadla teşrîde bulunmaları itibariyle isabet etmişlerdir. Bu, bütün peygamberlerin mâsum olmaları gibidir. Şöyle demiştir: “Müctehidlerin kendilerini vakfetmeleri teşrîden bir pay ve bu alanda kadem-i râsıh sahibi olmaları içindir. Mahşerde onların önüne kendi nebîlerinden başka kimse geçemeyecektir. Muhammedî şeriatın koruyucuları olan bu ümmetin âlimleri (müctehidler), ümmetlerin safında değil, peygamber ve resullerin safında haşredileceklerdir. Hiçbir resul yoktur ki onun hemen yanı başında bu ümmetin müctehidlerinden biri, ikisi, üçü ya da daha fazlası olmasın. Bu ümmetin her bir âlimi için ahkâm, makamlar ve menzillerle ilgili ilimlerde, üstatlık pâyesi vardır. Bu durum Muhammedî müctehidlerin imamların hâtemi (son müctehid) olan Mehdî’ye (as) kadar devam eder.”  s.1220</p>
<hr />
<p>161. bâbda şöyle demiştir: “Bütün müctehidlerin peygamberliğe vâris olma makamında, el-kademü’r-râsih sahibi olduğunu bilesin. Ancak bu makamda olduklarını bilmezler. Bu nedenle ilâhî yardımların bu makamdan ilimlerle kendilerine akması için, birbirleriyle münazara ederler. Her biri diğerinden, vâcip, haram, mendup ve mekruh olduğuna dair tespit ettiği delilleri getirmesini ister. Bu makamda olduklarını nasıl bilmiyorlarsa, keşif ve müşâhede yöntemiyle kimden destek istediklerini de bilmezler. Bunu sadece delillerin aracılığıyla bilirler. Her müctehid şeriatın bizzat kendisinden yardım aldığı için hak üzerindedir. Aynı şekilde Resûlullah’ın (sav) zamanından önce gelen her nebî de hak üzerinedir, bu yüzden onlara iman vâciptir. Böylece bu ümmetin müctehidlerinin, teşrî konusunda peygamberlere vâris olduğu anlaşılmış oldu. Ancak teşrîde bağımsız değillerdir. Şayet Şâri‘in şeriatından onlara verdiği pay olmasaydı, anılan teşrîye güç yetiremezlerdi. Onların delilleri, peygamberlerin vahyi gibidir. İctihadlarındaki farklılıklar da resullerin şeriatlarındeki farklılık gibidir. Ancak yakînî keşif söz konusu olmadığı için, onlar peygamberlerin arasına katılmazlar.  s.1222</p>
<hr />
<p>Soru: Size göre bütün müctehidler isabet etmişse “Hâkim ictihad edip hata ettiğinde bir ecir, isabet ettiğinde ise iki ecir alır.” hadisinin anlamı nedir?</p>
<p>Cevap: Bu hadiste kastedilen hata, müctehidin ilgili meselede Kitap ve Sünnet’te bulunan delile tesadüf etmemesidir. Bu, bir tek ecirdir ve araştırmanın ecridir. Şayet delili bulsaydı, araştırma ve delile tesadüf etme ecri olmak üzere iki ecri olurdu. İbn Hazm ez-Zâhirî ve başkaları bu şekilde cevaplandırmışlardır.  s.1224</p>
<hr />
<p>İmâm Ahmed b. Hanbel’e (ra) “Neden sahâbe sonrakilerde olduğu gibi, kerametinin çokluğu ile meşhur olmamıştır?” diye sorulmuş, o da “Sahâbenin imanı, kendilerinden sonrakilerin aksine, çok kuvvetli olduğu için kerametleri çokça olmamıştır. Bir toplumun imanı zayıfladıkça onların zamanındaki velîlerin kerameti de aralarındaki zayıfların yakînini takviye etmek için artar.” Bunu, Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî’nin (ra) şu sözü destekler: “Hz. Meryem’e imanını takviye ve yakînini tamamlamak için bir sebebe bağlı olmadan başlangıçta harîkulâdeliklerin verildiğini kaydetmektedir: “Zekeriyyâ onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulur.”255 İman ve yakîni kuvvetlenince, bunların üzerinde durmadığı için, sebeplere dönerek “(Şu) hurma ağacını da kendine doğru silkele ki üzerine taze, olgun hurma dökülsün.”256 denilmiştir.  s.1244</p>
<div class="page" data-page-number="452" data-page-label="1244" data-loaded="true">
<div class="textLayer">255 Âl-i İmrân, 3/37.</div>
<div class="textLayer">256 Meryem, 19/25.</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="453" data-page-label="1245" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>
<hr />
<p>Yine ondan(Ali el- Havvâs’ın (rh.a) şunu işittim: “Allah Teâlâ’nın âlimlere verdiği en büyük ikram, özellikle ilimdir. Zira ilim kendisiyle amel edildiği zaman, ona hiçbir şeyin denk gelmeyeceği en büyük keramettir. Bu, dünya yurdunun ilim ve amel yurdu olması nedeniyledir. Hârikulâdelik gibi neticelerin yurdu ise âhirettir.” Şeyh 177. bâbda şunu zikretmiştir: “Kerametlerin en büyüğü ise kulun öyle bir dereceye gelmesidir ki eğer âlem tümüyle Allah’tan (cc) gafil olsaydı bu velînin zikri tüm âlemin zikrinin yerine geçerdi. Mesela ‘Sübhânallah’ dediğinde nefsinin cevherine bu âlemin tümünün Allah’ı zikrettiğinde söyledikleri nakşedilirdi. Bunun nedeni de Allah Teâlâ bu velîyi ödüllendirmek istediğinde ona bütün âlemin sevabının mislini vermesidir.”  s.1256</p>
<hr />
<p>Keşif ehli ‘Cemâdâtın konuşmasını işittik ve gördük.’ derler. İman ehli ‘Buna iman ettik ve tasdik ettik.’ derler. Perdelenmiş olan fikir köleleri ise ‘Ne gördük ne de işittik.’ derler.” Allah’ın “Onlarla konuşan bir canlıyı yerden çıkardık.”273 âyetini düşün, nasıl da hemen peşinden “İnsanlar âyetlerimize tam olarak iman etmiyorlar.”274 denilmiştir.  s.1278</p>
<div class="page" data-page-number="486" data-page-label="1278" data-loaded="true">
<div class="textLayer">273.Neml, 26/82.</div>
<div class="textLayer">
<p>274 Neml, 26/82.</p>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<hr />
<p>Şöyle derim: Allah’a yemin ederim ki Şeyh Muhyiddin’e Firavun’un imanının makbul olduğunu söylediğini nispet eden kimse ona iftira etmiştir. Bu onun, Firavun’un imanının makbul olduğunu kendisinden nakleden kimseyi yalanlayan ibaresidir.  s.1284</p>
<hr />
<p>Yine 354. bâbda “ Zinâ eden kimse, zinâ anında mümin olarak bunu yapmaz.” hadisi bağlamında şöyle demiştir: “Yani azabı tasdik ederek bunu yapmaz. Zira azabı tasdik etseydi, günaha düşmezdi. Bu şuna benzer; şayet biz onun için büyük bir ateş tutuştursak ve ‘Bu kadınla zinâ et ki seni bu ateşte yakalım.’ desek, uzun süre bunu istemeye devam etsek bile, asla onunla zinâ etmez. Bunun sebebi cezayı görmesidir. Anla!” 234. bâbda da şöyle demiştir: “Bilesin ki kâmil müminin şartlarından biri de Allah’ın cezalandırmakla tehdit ettiği bir günahı işlediği zaman, bu günahtan fariğ olduğunda içinde bir pişmanlık bulmasıdır. Hadiste ‘Pişmanlık tövbedir.’ [şeklinde geçmektedir.]</p>
<p>Bu şekilde pişman olan kimse, tövbe etmiş gibidir. Yani insanların hakları açısından değil de Allah’ın hakları açısından böyledir. Dolayısıyla bu pişmanlıkla beraber tehdidin hükmü düşer. Kâmil müminin muhalefet etmekten hoşlanmaması ve bunu yaparken de razı olmaması gerekir. Zaten bundan hoşlanmaması, bunu yaparken pişman olması ve bunun bir mâsiyet olduğuna dair imanı sebebiyle üç yönden sâlih amel sahibidir. Bunu yapmış olması itibariyle de şer‘an bir tek açıdan kötü amel sahibidir. O da bunu işlemektir. Allah’ın ‘Zerre kadar şer işleyen bunu görür.’282 âyetini dikkate alan kimse, bizim dediklerimizi anlar.  s.1296</p>
<hr />
<p>İbnü’s- Sübkî ve diğerleri şöyle dediler: “İnsan istiğfarında sadık olmadığını hissettiği zaman, başka bir istiğfara ihtiyaç duymakla beraber yine de istiğfar eder. Zira dil zikre alıştığında kalp de ona bu hususta muvâfakat etmeye başlar.” İmâm Sühreverdî şöyle derdi: “Günahının bağışlanmayacağından korksan da tövbe et.”  s.1310</p>
<hr />
<p>Kardeşim bil ki tövbe etmek, Allah Teâlâ’nın kullarına ihsan ettiği en büyük şeylerdendir. Şayet tövbe etmezsek tövbeyi terk etmekten dolayı tövbe etmemiz vâciptir. Şayet tövbeyi terk etmekten dolayı ettiğimiz tövbe sahih olmazsa tövbeyi terk etmekten dolayı ısrarla tövbe etmemiz vâciptir. Bu, yaşadığımız müddetçe sonsuza kadar devam eder. Bu durumda bizim ilacı olmayan bir derdimiz yoktur. Şayet bunların tamamından hiçbiri sahih olmazsa Allah’ın İslâm üzere ölen, ısrarla günah işleyenlere bağışladığı özel bir rahmeti vardır. Şunu bil ki tövbenin hakikati, kulun henüz yaratılmadan önce Allah Teâlâ’nın bu günahı kendisi için takdir ettiğini müşâhede etmesidir. “Kul günah işleyip, kendisini affeden bir Rabb’inin bulunduğunu bilir ve buna sığınırsa Yüce Allah, ikinci veya üçüncüde ‘Dilediğini yap, seni bağışladım.’ der.” hadisinin anlamı, “Dilediğin günahı işle, pişman ol ve istiğfar et ki ben de seni bağışlayayım.” şeklindedir. Kişiye, pişmanlık olmadan sadece günahı bağışlayan bir Rabb’in olduğunu bilmesi kâfi gelmez; anla!  s.1312</p>
<hr />
<p>İbnü’s- Sübkî (ra), Cem‘u’l-Cevâmi‘de şöyle demiştir: “Ey kardeş, kalbine bir şey doğduğu zaman, bunu şeriat terazisiyle ölç. Bu, ya emredilen, ya nehyedilen ya da ne olduğu şüpheli bir şey olmak üzere üç hâlden birisi üzerinedir.” Şöyle demiştir: “Ulemâ ıstılahında kalbe doğan bu şeye, ‘Hâtır’ denilmiştir. Birinci hâl, emredilen bir şey olmasıdır ve bunu ertelememek gerekir, aksine kul derhal bunu yapmalıdır. Çünkü Rahmân’dandır, kula bununla rahmet eder. Kul hakkında hayır dilediği zaman, bunu aklına getirerek yapmasını sağlar. Şayet kul, bunun ucb, riya gibi nehyedilen bir sıfatla birlikte gerçekleşeceğinden korkarsa, söz konusu ameli, bu sıfatlarla birlikte yapmasında bir sakınca yoktur. Zira bu amelin başlangıcı ihlâsladır. Ancak maksadı, yerilen bu sıfatlar değildir. Şayet söz gelimi riya kasdıyla bunu yaparsa, günah işlemiş olur ve bundan istiğfar etmesi vâciptir.</p>
<p>İkinci hâl, akla gelenin (veya kalbe doğanın) yasak bir şey olmasıdır. Bunu hemen yapması gerekmez, aksine bunu defalarca reddetmesi gerekir. Zira bu şeytandandır. Şayet kul bunu yapmaya meyleder ve yapmazsa, bu meylinden dolayı istiğfar etmelidir.</p>
<p>Üçüncü hâl ise, kalbe doğan şeyin, emredilen bir şey mi yoksa yasaklanan bir şey mi olduğu kula açık olmadığı için şüpheli olmasıdır. Yasaklanmış bir şeyi yapmaktan kaçınmak için, bunu yapmamak, edeptendir&#8230;s.1326</p>
<hr />
<p>369. bâbda ilimlerle ilgili olarak da şöyle demiştir: “Bil ki yapılmadığı ve söylenmediği müddetçe, yapılan iç konuşma bağışlanmıştır. Konuşmak da ameldir; gıybet, nemîme gibi telaffuz edilen şey itibariyle kul, bu ameliyle kınanır ve dili üzerinden hesaba çekilir. Bir şeye niyet etme iç konuşma kapsamına girmez. Zira bir şeye niyet etmenin, iç konuşmanın aksine şeriatta başka bir hükmü vardır. İç konuşmanın ayrı bir durumu/yeri vardır. Bu, Mescid-i Haram’da bir zulümle sapkınlık yapmak isteyen kimse[nin durumuna] benzer. Yüce Allah, işlemek istediği zulmü yapsa da yapmasa da bu kimseye elem veren bir azabı tattıracağını haber vermiştir. Ancak Mekke’deki Mescid-i Haram’ın dışında niyetinden dolayı sorguya çekilmez. Şayet niyet ettiği şeyi yapmazsa, özellikle bunu Allah için terk ederse kendisine bir hasene yazılır. Allah için terk etmezse ne günah ne de sevap yazılır. İşte bu iç konuşmayla, niyet olan irade arasındaki farktır.”  s.1330</p>
<hr />
<p>Soru: Şeytanî olan hâtırlar kaç kısma ayrılır?</p>
<p>Cevap: Hissî ve mânevî olmak üzere iki kısma ayrılır. Şeytanlar insî ve cinnî olmak üzere ikiye ayrıldığı için, hissî hâtırlar da ikiye ayrılır. Yüce Allah “İnsan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabb’in dileseydi bunu yapamazlardı. O hâlde onları iftiralarıyla baş başa bırak.”298 buyurarak, bunların Allah’a iftira ettiklerini belirtmiştir. Bu iki şeytan arasında, başka bir şeytan daha insanın içinde belirir, bu mânevîdir. İnsî ve cinnî şeytan insanın kalbine genel bir şey attığı zaman bununla onu Allah’tan uzaklaştırır. Bazen özel bir şey ya da özel bir meselenin kendisini ilkā eder, bazen de genel bir şey ilkā eder ve onu terk eder.</p>
<p>Şayet genel bir şey ise bu hususta ona, ne cinnînin ne de insînin kavrayacağı şeylere yönelik bir yol açar. İnsan bu [kalbine ilkā edilen] üzerinde derince düşünür ve bu şüpheden, dile getirdiğinde yoldan çıkaran İblîs’in kendisinden öğreneceği meseleleri istinbat eder. İnsî ve cinnî şeytanın ilk başta insanın kalbine attığı bu genel üslupta ona özel yönler açılır ki bunlar mânevî şeytanlar olarak isimlendirilir. İnsî ve cinnî şeytanların hiçbiri bunu bilmez ve bunların tayinini de amaçlamamışlardır. Onların ilk amacı bu kapının insana açılmasıdır. Çünkü onun, bunu inceleme ve araştırma kuvvetinde ve zekâsında olduğunu biliyorlardı. [Bu araştırma ve inceleme] ise ona, daha sonra reddetmeye güç yetiremeyeceği helâk edici mânaları açar. Bunun sebebi ilk asıldır. Kuşkusuz bunu (kalbine ilkā edileni) dayanacağı sahih bir asıl edinmiştir.</p>
<p>[Kalbe atılan] üzerinde derin düşünme onu sürüklemeye devam eder tâ ki onu bu asıldan çıkarır.” Şöyle demiştir: “ Bid‘at ve hevâ ehli bu şekilde hareket etmiştir. Şeytan öncelikle onlara şüphe duymayacakları sahih bir asıl ilkā eder, sonra anlamamaları sebebiyle karıştırmalar (telbîs) akıllarına gelir böylece sapıtırlar. [Bu karıştırmalar] asıl olmaları hükmüyle şeytanlara nispet edilir. Şeytanların bu konuda kendilerinin talebesi olduğunu ve kendilerinden öğrendiklerini bilmezler.”</p>
<p>Şöyle demiştir: “Bu durum en çok Şîa’da, özellikle de onlardan İmâmiyye’de görülür. Şeytanlar öncelikle onlara Ehl-i beyt sevgisini ve sevgilerini onlar için sarf etmelerini telkin eder. Bunun, Allah Teâlâ ve Resulü’ne en çok yaklaştıran en yüce şeylerden olduğunu düşünürler. Ayrıca burada dursalardı bu muhabbetin üzerine sahâbeye buğz etmeyi ve sövmeyi ilâve etmezlerdi.  s.1332</p>
<hr />
<p>Şöyle dedim: el-Kût sahibi Şeyh Şihâbüddin el-Ezra‘î’nin hattıyla yazılan ve Şeyhülislâm Şeyh Takiyyüddin es- Sübkî’ye takdim edilen bir soru gördüm. Şöyleydi: “Efendimiz ve mevlâmız Şeyhülislâm’ın, bid‘at ve hevâ ehlini tekfir etme konusundaki görüşü nedir?” Ona şunu yazdı: “Ey kardeş, bil ki -Allah beni ve seni muvaffak eylesin- müminleri tekfir etmeye yönelmek, gerçekten zordur. Kalbinde iman olan herkes, ‘Lâ ilâhe illallah’ diyen hevâ ve bid‘at ehlini tekfir etmeyi, ağır bulmuştur.</p>
<p>Tekfir etmek, korkunç ve çok tehlikeli bir durumdur. Bir insanı tekfir eden kimse, sanki söz konusu insanın âhiretteki cezasının ebediyete kadar dâimî olduğunu, dünyada da kanı ve malının mubah olduğunu, müslüman bir kadınla evlenemeyeceğini ve ne hayatında ne de öldükten sonra kendisine İslâmî hükümlerin uygulanmayacağını haber vermiş gibidir. Bir müslümanı öldürmede hata etmek, suç olması hasebiyle bin kâfiri öldürmeyi terk etmekten daha tercih edilir. Ayrıca bu bid‘atçıların tekfir edildiği konular, bölümlerinin çokluğu, zekâlarının inceliği, karînelerinin ihtilafı, iddialarının farklılığı sebebiyle çok dakik ve derindir. Bu meseleleri hakkıyla ihata edecek kimsenin hatayı diğer sınıflarıyla birlikte bilme hususunda detaylı incelemeye, te’vilin hakikatlerine ve ilgili yerlerdeki şartlarına vakıf olmaya, te’vil ihtimali olan ve olmayan lafızları bilmeye ihtiyacı vardır. Bu da diğer Arap kabilelerine mensup dil ehlinin yöntemlerini, hakikat, mecaz ve istiareleri ile tevhid ilmindeki incelikleri bilme gibi; avam şöyle dursun, âlimlerin çoğuna bile ağır gelen birçok şeyi bilmeyi gerektirir.”(&#8230;)Her mümin için edebe uygun olan, hevâ ve bid‘at ehli olan hiç kimseyi tekfir etmemektir. Özellikle hevâ ehlinin çoğu, birbirlerini taklit eden avamdır ve itikatlarıyla çelişen hiçbir delili bilmezler. Ancak sadece inat ve inkârla te’vil edilemeyecek açık naslara muhalefet etmeleri müstesnâdır. Ulemânın bu konuda farklı görüşleri vardır.”  s.1346</p>
<hr />
<p>Kâfirin yaptığı bütün iyiliklere karşılık, Allah’ın ona bu dünyada bedenini sağlıklı kılmak, rızkını genişletmek ve benzeri şeylerle karşılık verdiğini söylemişlerdir. Âhirette ise hiçbir nasibi yoktur. Yüce Allah, kereminin genişliğinden dolayı iyi şeyler yapan hiç kimsenin ecrini zayi etmeyeceğini haber vermiştir. Şayet Yüce Allah bu kâfirin İslâm üzere ölmesini nasib ederse susuzlar için kuyu açma, açları doyurma, misafir ağırlama, akrabaları ziyaret etme ve köle âzat etme gibi niyet şartı olmayan işlerinden dolayı da İslâmî amellere ilâve olarak sevap verir. Hakîm b. Hizâm İslâm’a girdiği zaman Peygamber (sav) ona “Daha önce yaptığın hayırlardan dolayı müslüman oldun.” demiştir. O bu güzel işleri cahiliye döneminde yapardı.304 Resûlullah’a (sav) bu amellerini sormuş, o da bunlarla aklandığını söylemiştir. Cumhurun görüşü de budur.  s.1354</p>
<hr />
<p>Bazılarının, sûfîlerin ilimlerinin derinliğiyle ilgili sözlerini, Bâtınîyye mezhebiyle eş tuttuklarını bilesin. Hak olan ise ikisi arasında bir farkın olduğudur. Zira sûfiyye, bâtınîlerin aksine sadece şeriatın zâhirine uygun olduğu zaman bâtınîliği dikkate alır, aksi takdirde atar. Kitapları bunlarla doludur. Bâtıniyye ise, şeriata uygun olsa da olmasa da büyüklerinin kabul ettiklerini dikkate alırlar. Anla!  s.1362</p>
<hr />
<p>268. bâbda “Yüce Allah, Âdem hakkında ‘Ona ruhumdan üfürdüm.’333 buyurmuştur. Hz. Âdem’in teşrif makamına dikkat çekmek için nispet yâ’sını kendisine izâfe etmiştir. Burada Hak Teâlâ sanki Hz. Âdem’e ‘Sen şerefli asıldansın. Aslına aykırı olan kötü fiilleri yapmaktan sakın.’ der gibidir.” demiştir. 278. bâbda “Bil ki ruhlar katında riyâset ve herhangi bir yiyeceği tatma söz konusu değildir. O, sürekli yaratıcısına boyun eğmektedir.” demiştir. 299. bâbda “Ruhun bir niceliği olmadığı için zâtının cevherinde artmayı kabul etmez. O, ferddir. Şayet bizâtihi akıllı olmasaydı, kendisinden mîsâk alındığı zaman yaratıcısının rubûbiyyetini ikrâr etmezdi. Zira Hak Teâlâ sadece hitabını akleden kimselere hitap eder. İşte bu insanın kendi nefsindeki hakikatidir.” demiş ve bunu uzatmıştır.</p>
<p>Daha sonra şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın ruhu kâmil, bâliğ, âkil, Allah’ın birliğini bilen, rubûbiyyetini ikrâr eden bir şekilde yarattığı anlaşılmaktadır. Bu, ‘Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ebeveyni onu yahudileştirir, hıristiyanlaştırır ya da Mecûsîleştirir.’ haberinde işaret edilen, Allah’ın insanları, üzerinde yarattığı fıtrattır. Çoğunluk olarak zikredilmiştir ki o da ebeveynin varlığıdır; çocuğa mürebbilik yapan da onun için ebeveyn konumundadır.”  s.1404</p>
<hr />
<p>Kemâl Hâşiye’sinde şöyle demiştir: “Ehl-i usûlün çoğunluğuna göre Münker ve Nekir’in soruları, kabir azabı ve nimeti haktır. Ancak hak olan bunun bilinen kabirle sınırlı tutulmamasıdır. Balığın ve başka yırtıcıların yediği durumlar ve başka durumlarda da azabı hisseder. ‘Kabre defnedilen herkes’ şeklindeki ifadelerinin bir anlamı yoktur. Bunu kabir olarak ifade etmelerinin sebebi, Resûlullah’ın (sav) ‘Ölü kabrine konulduğunda, ona iki melek gelir.’ şeklindeki hadisidir. Hayatın bir tek cüze iade edilmesinin ve suâlin görülmeyen bir yüze yöneltilerek gerçekleşmesinin câiz olduğunu söylemişlerdir. Zira berzahın hâlleri dünya hâlleriyle karşılaştırılamaz. Bu, uyuyanın, yanında bulunan uyanığın müşâhede etmediği bazı şeyleri müşâhede etmesi gibidir.  s.1408</p>
<hr />
<p>Ey Mu‘tezile ve Cehmiyye, aklınız bunları idrak etmede yetersizse bunu hemen inkâr etmeyin ve bu konuda gelen sadık delilleri tasdik edin! Kabir azabının delillerinden biri de “Onlara iki defa azap edeceğiz.”335 âyetidir. Yani bir defa kabirde, bir defada kıyamette azap edeceğiz. “Onlara büyük azaptan başka, küçük azabı da tattıracağız.”336 âyeti de böyledir. Biri hayattaki diğeri kabirdeki azaptır. Âyetteki “Belki dönerler.”337 hayattaki azapla yorumlanır; zira ölümden sonra dönmeleri imkânsızdır. Yine Allah’ın “Onlara sabah akşam ateş arzedilir.”338 âyeti de bu delillerdendir. Yani “ Kıyamet koptuğu zaman, Firavun ailesini şiddetli azaba atın.”339 âyetinin deliliyle bu, berzahtadır. Kabir azabına sünnetten delil de Allah’ın “Allah iman edenleri sabit sözle sabit kılar.” âyetinin nüzûlü hakkındaki hadistir. Yine Resûlullah’ın (sav) kabir azabından Allah’a sığınması da bu kabildendir. İki kabir hadisinde de “Bu ikisi azap görmekte, azapları büyük günahtan dolayı değildir.” buyurmuştur. Sahih ve merfû olarak “İdrardan sakınınız, kabir azabının çoğu ondandır.” buyurduğu nakledilmiştir.  s.1410</p>
<p>335 Tevbe, 9/101. 336 Secde, 32/21. 337 Secde, 32/21. 338 Mümin, 40/46. 339 Mümin, 40/46.</p>
<hr />
<p>Soru: Peygamberler mâsum oldukları hâlde, nasıl ölülerin fitnesinden Allah’a sığınmışlardır?</p>
<p>Cevap: Bunun mutlak kuşatıcılığını ve Allah Teâlâ’nın da dilediğini yapan olduğunu bildikleri için sığınmışlardır. Kulluklarının gereğini yerine getirmiş, acziyet ve muhtaçlıklarını izhar etmişlerdir. İki melek kendilerine gönderilen hakkında -ki o Cebrâil’dir (as)- sorduklarında Allah’ın onları ağır imtihana tâbi tutmaması için iftikar kapısından dua ederler. Onlara kendilerine gönderilen hakkında soru sorulması tekrim bize bu hususta soru sorulması ise imtihan içindir. Peygamberler mâsumdur ve küçüğü bir yana büyük korku (faza‘u’l-ekber) onları üzmez. Onların mertebesi, sürekli Rablerinin önünde aczlerini itiraf etmektir.  s.1416</p>
<hr />
<p>Her ne kadar dünya, berzah, cennet ve cehennem gibi aşamalar değişse de yaratılmışın kendisi (ayn), cevheri açısından birdir ve ‘yeniden var olmaktadır’ denilecek şekilde yok olmaz. Bu, Allah Teâlâ’nın ilminde bir varlık mertebesinden diğer mertebeye intikalden ibarettir. Bu nedenle kabir nimeti ve azabı haktır. Bunun izahı şudur: Âhiretteki yaratılış başlangıçta [yarattığı sûrettir], hakiki iade değildir. Şayet iade olsaydı teklif konusundaki hükmü de onunla birlikte iade edilirdi. Allah Teâlâ’nın yaratmasından itibaren hiçbir cevher yok olmaz, sadece bir aşamadan başka bir aşamaya geçmektedir.”</p>
<p>Bunu uzattıktan sonra şöyle demiştir: “Böylece Hak Teâlâ, ruhları bedenlerinden çağırdığı zaman bu çağrıya özlem duyarlar ve kabından ayrılmak onlara önemsiz gelir. Bu cesetlerden serbest kalarak genişlerler. Sonra iade gerçekleştiğinde, ruh ve cisim olarak bulundukları hâle dönerler. İşte dönüşün anlamı budur.” Düşünüp değerlendir!  s.1450</p>
<hr />
<p>Şeyh Ebû Tâhir şöyle demiştir: “En çok şaşılacak şey, filozofların haşri ve neşri inkâr etmeleridir. Haşir, Allah Teâlâ’nın dünyada bir hâlden diğer hâle çevirmesi örneğinde olduğu üzere âhirette parçaların iadesi değil midir? Dünyadaki bir ihtiyar, ihtiyarlığından önce genç, gençlikten önce sabî ve çocuk, ondan önce de cenin değil miydi? Bütün bu aşamalarda, o şüphesiz bizâtihi tek bir insandı. Dolayısıyla burada olduğu gibi, orada da değişen söz konusu parçalar itibara alınmaz. Aksine az olsun çok olsun parçalar, başlangıçta kendisinden yaratıldığı zerreye tâbidir. Ayrıca hayattayken bu zerreye bağlanan bütün parçaların tekrar iade edilmesi de Allah’ın kudreti için imkânsız değildir. Onları güzel, sağlam ve kuvvetli kılacak, ancak şahıs haddini aşmayacaktır. Kudret geniştir, imkan da mevcuttur. Bununla birlikte açık olan yaptığımız açıklamalardır. Bu konuda söylenecek son söz budur.  s.1484</p>
<hr />
<p>308. bâbda ise şöyle demiştir: “Bil ki üzerinde gittiğin ve Allah Teâlâ’nın seni cennete ulaştırmak için ayağını üzerinde sabit kıldığı sırat, senin dünyadayken açık ve gizli sâlih amellerle kendin için inşa ettiğin hidâyet sıratıdır. O, bu dünyada mâna hükmünde olup onun herhangi bir duyusal sûreti görülmez. Kıyamet günü senin için cehennemin üzerine hissedilen bir köprü uzatılacaktır. Başlangıcı duruşma yeri, sonu ise cennetin kapısındaki yeşillikli yerdir. Onu görür görmez, senin yaptığını ve âzalarınla bina ettiğini anlarsın. [Bu köprünün] dünyada, boyun, genişliğin ve derinliğin itibariyle tabiatının cehenneminin üzerine uzatılmış olduğunu bilirsin. Üç şubedir zira cismin hakikatinin gölgesidir. Ve bu gölgesi olmayan bir gölgedir. Onu alevden korumaz aksine onu cehâletin alevine sürükler ve orada ateşini tutuşturur.”  s.1502</p>
<hr />
<p>301. bâbda “Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu.”435 âyeti bağlamında; Yüce Allah’ın mîzanı insan ve cinlerin onunla tartılması için koyduğunu söylemiştir. “Dengeden sapmayasınız.”436 âyeti bağlamında ise; [alışverişteki zarardan dolayı] ifrat ve tefrit yoluyla [sapmayasınız anlamında olduğunu söylemiştir]. “Ölçüyü düzgün tutasınız. Eksik tartmayasınız.”437 âyeti bağlamındaysa; “İnsanın dengeli olarak neşet etmesi gibi” demiştir. Zira insan terazinin dilidir. “Eksik tartmayasınız.”438 âyeti ise “Kendinizden bir lutuf olması dışında, kefenin bir tanesini tercih etmek sûretiyle aşırılığa kaçmayınız.” anlamındadır. Ayrıca amellerin kendisiyle tartıldığı terazinin şeklinin iki kubbe gibi olduğundan şüphe yoktur. Bu nedenle hafiflik ve ağırlıkla nitelenmesi, “Bir hesaba bağlı”439 âyetinde geçen adetle ölçen mîzanla insanları tartan teraziyi bir araya getirmek içindir. Bu da sadece kubbelerle olabilir. Bu nedenle kefeler tayin edilmemiş, saîdler hakkında, “terazisi ağır basanlar”, şakîler içinse “terazisi hafif olanlar” denilmiştir.  s.1514</p>
<p>435 Rahmân, 55/7. 436 Rahmân, 55/8. 437 Rahmân, 55/9. 438 Rahmân, 55/9. 439 Rahmân, 55/5.</p>
<hr />
<p>Dünyada, eşyadaki anlamların miktarını bilmek için aletler konulduğunu görüyoruz. Mesela aruzun sahih şiiri, munhazif ve münkesir olanından ayıran bir mîzan kılınması gibi. Nahvin doğru kelâmı hatalı olanında ayıran bir ölçü kılınması gibi. Aynı şekilde delikanlılardan güçlülerin, kaldırdıkları taşla kuvvetlerini bilmeleri de böyledir. Allah Teâlâ bu kuvveti onların uzuvlarında yaratmıştır ve onlardan ayrılmaz. Benzer şekilde Allah Teâlâ’nın kıyamet gününde adâlet terazisini, birer araz olan iyi ve kötü amellerin miktarını ölçmeye uygun, duyulur bir alet kılması ve bununla sahiplerinin iyilik ve kötülüklerinin bilinmesi ve ‘Size zerre kadar haksızlık edilmez.’444 âyetinde ifade edildiği üzere hakka tecavüz olmadan iyilik ve günahları miktarınca karşılık bulmaları imkânsız değildir. Dolayısıyla aklen bunun mümkün olduğunu anladın; şeriatta da bu geçmiştir ve buna iman etmek vâciptir. Bunu düşünmekten ve keyfiyetini öğrenmekten âciz olan kimse, benzerleri gibi bunun bilgisini de Allah’a havale etsin.  s.1518</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Havvâs’ın (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Hiç kimse için amelini gözünde çok görmesi asla doğru olmaz. Bizim gibilerin ameli, dağlar kadar olsa bile ihlâs ile yapılmadığı için uhrevî mîzanda bir zerre kadar bile bir şey hâsıl olmayabilir. Allah’tan dünya hayatımızda da âhirette de bize lutufta bulunmasını isteriz. Âmin, âmin, âmin.  s.1520</p>
<hr />
<p>el- Fütûhât’ın 90. bâbında “Allah’a güzel bir borç verdiler.”458 âyeti bağlamında şöyle demiştir: “ Kıyamet gününde ecrin kat kat olmasından dolayı kulun Allah’a borç vermesinin uygun olmadığını bilesin. Uygun olan, kullarına iyiliği emretmesi açısından, kulun O’nun emrine imtisal ederek Rabbine borç vermesidir. İşte bu güzel borcun vasfıdır. Bunun izahı şudur: Hak Teâlâ sadece bizim için meşrû kıldığı şeylerle bize muamele eder. Allah Teâlâ’nın peygamberine kıyamet gününde hakla yani kullarına kendisi vasıtasıyla gönderdiği şeyle hükmetmesini kendisinden istemesini emrettiğini görmez misin? Zira « elhak&#8217; taki «لا» ahid içindir. Yani ‘Rabb’im beni kendisiyle gönderdiğin bilinen hak ile hükmet!’ Kıyamet günü insanların hâli bu şekilde gerçekleşir. Allah’ın kıyamet günündeki hükmüne bakmak isteyen kimse, ne eksik ne fazla olarak O’nun dünyadaki şeriatının hükmüne baksın. Ey kardeş, sana şeriat belirleyenin basîreti üzerine ol; o, din gününün sahibinin üzerinde olduğu hakkın bizzat kendisidir.”   s.1536</p>
<div class="page" data-page-number="744" data-page-label="1536" data-loaded="true">
<div class="textLayer">458 Hadîd,, 57/18.</div>
<div class="textLayer">
<p>459 Tevbe, 9/105.</p>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="745" data-page-label="1537" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>
<hr />
<p>Bil ki Allah Teâlâ annelerimize iyilik etmemizi ve onlara isyan etmememizi bize emretmiştir. İnsanların çok azı bu edebi gözetir. Bilindiği gibi, dünya bizi doğuran annemizdir. Bizden biri, Allah dünyaya lanet etsin dediğinde, hadiste belirtildiği üzere dünya da ‘Rabb’ine âsi olana lânet etsin.’ der. Annesine lânet eden şüphesiz bir şekilde ona isyan etmiştir.  s.1550</p>
<hr />
<p>(İbn Arabi) Şöyle demiştir: “Bize nakledilenlerin en şaşılacak olanlarından biri de Resûlullah’ın bir gün ashabıyla mescitte otururken, şiddetli bir gürültü işiterek ondan korkmalarıdır. Resûlullah (sav) ‘Bu gürültünün ne olduğunu biliyor musunuz?’ demiş, onlar da ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir.’ cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine ‘Cehennemin üstünden yetmiş yıl önce atılan bir taş, daha yeni dibine ulaştı.’ buyurmuştur. Dibine ulaşması ve oraya düşmesi işte bu sestir. Resûlullah (sav), henüz sözünü bitirmeden, münafıklardan yetmiş yaşında ölen birinin evinden, bir bağırtı duyuldu. Bunun üzerine Resûlullah ‘Allahü Ekber!’ dedi. Sahâbenin ileri gelenleri, söz konusu taşın bu münafık olduğunu ve doğduğu zaman, her ne kadar bülûğa ermeden mükellef sayılmıyorsa da Allah’ın ilminde sabit olan amellerinden dolayı cehenneme atıldığını anladılar.</p>
<p>Böylece yaşı yetmişe ulaşınca onun dibine düşmüş oldu. Yüce Allah ‘Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar.Nisâ, 4/145.buyurmaktadır. Allah’ın kendilerine işittirdiği bu ses, ibret almaları ve üzerinde düşünmeleri içindir. Nübüvvet sözleri ne kadar ilginç ve târifleri ne kadar incedir. Onun (sav) işaretleri ne kadar hassas, sözleri ne kadar tatlıdır.”  s.1556</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah’ın azabı tattıklarında cehennem halkı hakkındaki “Yoksa geri gönderilseler bile yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir.”481 âyetinin anlamı nedir? Oysa onlar yalanlayanların tasdik ettikleri bir mahaldedir şöyle demişlerdir “Rabb’imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızâna uygun işler yapalım.”482</p>
<p>Cevap: Onların, içinde bulundukları hâlde, lisan-ı hâl ile “Rabb’imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızâna uygun işler yapalım.” demeleri, dünyaya döndüklerinde de bu hâlin devam edeceğini zannettikleri içindir. Oysa devam etmez. Onlar dünyaya dönseler bile iki kabza (tutam) hükmüyle dönerler ki bu onların şakîlerin ameliyle amel etmeleridir. Onların saîdlerin ameliyle amel etmelerine imkân vermez. Bunun izahı, Şeyh’in 354. bâbda dediği gibidir: “Yüce Allah, insanı unutma ve gafleti kabul eden bir mizaç üzerine yaratmıştır. Aynı şekilde bulunulan duruma göre bunun zıddını da kabul etmeye yatkındır. Allah Teâlâ, yaratılışları itibariyle onların döndürülmüş olsalardı yasaklandıkları şeye döneceklerini ve dünyaya ancak bu tabiatla döneceklerini bilmektedir. Dolayısıyla tattıkları azabı unuturlar. ‘Keşke dönsek ve Rabb’imizin âyetlerini yalanlamayız ve müminlerden olurduk.’483 şeklindeki sözlerini ancak içinde bulundukları tabiatın lisanıyla söylemişlerdir. Zira onlar ateşte edindikleri ilim ve zevkin kendilerinde daimi olacağını düşünmüşlerdir. Eğer bu ilim ve zevk onlarda daimi olsaydı dünyaya döndürüldükleri zaman neyhedildikleri şeylere dönmezlerdi.  s.1578</p>
<p>481 En‘âm, 6/28.482 Fâtır, 35/37</p>
<hr />
<p>Aklî lezzetin ise, nefis için eşyanın en kuvvetli ve şiddetlisi; ruh için de en arzulanan, en geniş ve en tatlısı olduğundan şüphe yoktur. Bunu anlayış ve ilim lezzetiyle karşılaştır.Senin için problem olan bir meselenin çözümüne ulaştığında, kalp ve nefsinde dünya lezzetlerinden hiçbirinin karşılık gelmeyeceği bir lezzet duyarsın.(&#8230;)İmam Şafiî (ra) “Dostlarla sohbet ve seherde teheccüt kılmak olmasaydı bu dünyada kalmayı istemezdim.”  s.1604</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>cilt 1:<a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:2 -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülvehhâb eş-Şa&#8217;rânî&#8217; &#8211; El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2021 14:18:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülvehhâb eş-Şa'rânî]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Ecel]]></category>
		<category><![CDATA[El-Yevâkît]]></category>
		<category><![CDATA[kasder]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24909</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hocamız, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî (ö. 926/1520) -Allah rahmet eylesin- şöyle derdi: “İmamların sözleri şu üç durumdan birinin dışında olamaz: Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça uygundur ki bunlara kesin olarak inanmak gerekir. Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça muhaliftir ki bunlara inanmak da kesin olarak haramdır. Ya da uygun veya aykırı olduğu tam olarak açık değildir ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png" alt="" width="430" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-600x533.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-768x682.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1.png 1000w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></p>
<p>Hocamız, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî (ö. 926/1520) -Allah rahmet eylesin- şöyle derdi: “İmamların sözleri şu üç durumdan birinin dışında olamaz: Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça uygundur ki bunlara kesin olarak inanmak gerekir. Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça muhaliftir ki bunlara inanmak da kesin olarak haramdır. Ya da uygun veya aykırı olduğu tam olarak açık değildir ki bu durumda en güzel tavır, kararsızlıktır.”  s.56</p>
<hr />
<p>Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778) “Ehlü’s-sünnet ve’l-cemâ‘at, bir kişi de olsa hak üzere olanlardır.” derdi. Keza kendisine “es-Sevâdü’l-a‘zam”ın kim olduğu sorulduğunda da böyle cevap vermiş ve İmâm Beyhakî de (ö. 458/1066) aynı şekilde söylemiştir.</p>
<p>Kardeşim, şunu da bilesin ki Ehl-i sünnet ve’l-cemâate tâbi olan bir kimsenin kalbinin, ona tâbi olanların dostluğu ile dolu olması gerekmektedir. Buna muhalif olanlara karşı ise aksine, kalbini gam ve darlıkla doldurması gerekir.  s.58</p>
<hr />
<p>Âhiret de dünya da O’nundur. O’nun ma‘kul bir misli olmadığı gibi akıllar da buna delâlet etmez. Zaman O’nu kuşatamaz, mekân da O’nu kapsayamaz. Aksine O varken mekân yoktu. Şimdi de öyledir. Zira mekânı da mekânda bulunanı (mütemekkin) da zamanı da O yarattı.“Ben, bir ve mahlûkatı muhafaza etmenin kendisine ağır gelmediği diri olanım.” dedi. Yaratılmışların sıfatlarından hiçbir sıfat O’nda yoktur. Sonradan olan şeylerin (havâdis) O’na hulûl etmesi ya da O’nun bunlara hulûl etmesinden veyahut onların O’ndan önce veya O’nun onlardan sonra olmasından yücedir. Bilakis “O varken O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” denilir. Zira öncelik ve sonralık O’nun yaratmış olduğu zamanın özelliklerindendir. O, uyumayan Kayyûm ve zayıflamayan Kahhârdır. “O’nun misli yoktur ve O, işiten ve görendir.” s.64</p>
<hr />
<p>O, her şeye gücü yetendir. Her şeyi ilmiyle kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır. Gizliyi ve daha da gizli olanı bilir. Gözlerin haince olanını ve kalplerin gizlediğini bilir. Yarattığı bir şeyi nasıl bilmesin ki! “Yaratan hiç bilmez mi? O çok lütufkâr ve her şeyden haberi olandır.”6 Eşyaları var olmalarından önce biliyordu, sonra da onları bildiği şekilde var etti. Eşyayı bilmeye devam etmektedir ve eşyada meydana gelen yenilenme O’nun ilminde herhangi bir yenilik meydana getirmez. Eşyayı ilmiyle sağlam kıldı ve hükümlere bağladı. Dileyen herkes bu hükümler doğrultusunda eşya hakkında kararlara vardı. O, akıl ve görüş sahiplerinin icmâıyla, cüzî ilimleri bildiği gibi küllî ilimleri de mutlak olarak bildi.  s.65</p>
<hr />
<p>Yüce Allah bildiği gibi hükmetti, murad edip tahsis etti, takdir edip var etti. Aynı şekilde âlemin alt veya üst derinliklerinde hareket eden, duran veya konuşan her şeyi işitmekte ve görmektedir. Uzaklık, O’nun işitmesine mani olmaz; zira O, karîbdir. Yakınlık, O’nun görmesine engel olmaz; zira O, ba’îd’dir. Nefsin sesini nefiste, gizlice dokunmanın sesini de dokunma anında işitir. O, karanlıkta siyahlığı, suyu suyun içinde görür. Ne karışım, ne karanlık, ne aydınlık O’ndan hiçbir şey saklayamaz. O, işiten ve görendir. O Subhânehu ve Teâlâ, öncesinde herhangi bir suskunluk ve vehmedilen herhangi bir sessizlik olmaksızın ilim, irade, kudret ve diğer sıfatları gibi ezelî olan bir kelâm ile konuştu. Bu kelâm ile Mûsâ’yla (as) konuştu ve herhangi bir benzetme ve niteleme olmaksızın bu kelâmı Tenzîl, Zebûr, Tevrât, İncîl ve Furkân olarak isimlendirdi.  s.69</p>
<hr />
<p>Ecel geldiği zaman bir an bile ertelenemez. Ben, hiçbir şek ve şüphe bulunmayan bir imanla buna iman ettim. Tıpkı kabirde imtihan edenlerin suallerinin, Allah’a arz edilmenin, Kevser havuzunun, kabir azabının, terazinin kurulacağının, defterlere bakılacağının, sıratın, cennetin, cehennemin, bir grubun cennete, bir grubun da cehenneme atılacağının hak olduğuna iman ettiğim gibi. O günün kederi bir taife için haktır, diğer taifeyi ise büyük korkunun üzmeyeceği haktır. Meleklerin, peygamberlerin, müminlerin ve merhametlilerin en merhametlisi olanın şefaati haktır. Müminlerden büyük günah işleyenlerden bir topluluğun cehenneme gireceği ve daha sonra şefaatle oradan çıkarılacakları haktır. Müminlerin nimetleri çok olan cennette, kâfirlerle münâfıkların da acı veren azapta ebedî kalmaları haktır. Bilinse de bilinmese de kitapların ve peygamberlerin getirdiklerinin Allah indinden olduğu haktır. Benim kendim için yaptığım bu şahitlik, kendisine ulaşan herkes için kendisine sorulduğunda eda etmesi gereken bir emanettir.  s.72</p>
<hr />
<p>O(İbn Arabi) (ra), Kitap ve Sünnet’e bağlıydı ve “Şeriatın terazisi bir an bile elinden düşen helâk olur.” derdi. Bu konudaki görüşü ilerde gelecektir. Yine “Allah senin aklına gelen her şeyden başkadır.” derdi ki bu cemaatin (Ehl-i sünnet ve’l-cemâat) kıyamete kadar olan itikadıdır. Onun sözlerinden insanların anlamadığı kısımların tamamı onun ulvî mertebesinden kaynaklanmaktadır. Şeriatın zâhirine ve cumhurun görüşüne aykırı olan tüm sözleri de onun eserlerine sokuşturulmuştur. s.74</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin el- Fütûhât’ın elli dördüncü babında şu anlama gelen şeyler zikretmiştir: “Bil ki ehlullah kendi aralarında ıstılâh hâline getirilen işaretleri kendileri için oluşturmadılar. Onlar bu konuda doğru olanın açık (sarîh) olan olduğunu biliyorlar. Ancak onların halini bilmeyen, hariçten aralarına giren birisi, tam olarak anlamadığı bir şey duyar da ehlullâhı inkâr eder, böylece [o makamlara] bir daha ebedî olarak ulaşmamak üzere mahrumiyetle cezalandırılabilir diye, onu esirgeme babından, bu yöntemi oluşturdular.</p>
<p>Şöyle dedi: “En şaşılacak şey, sadece bu yöntemde değil, mantıkçılar, nahivciler, mühendisler, matematikçiler, kelâmcılar ve felsefecilerden hiçbir topluluk yoktur ki kendi aralarında, kendilerinden başka kimsenin bilmediği özel bir ıstılahı olmasın. Bu sadece bu yöntemi benimseyenler için gerekli olan özel bir durumdur.”  s.112</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin şöyle derdi: “Naslara muhalefet etmedikçe ve icmâın dışına çıkmadıkça, İslâm fırkalarından herhangi birine mensup olan kimseleri reddetmeye kalkışmak, ehlullahın özelliklerinden değildir.” Onlardan birisini reddetmeye kalkışan kimse, aslında hak olan bir şeyden dolayı onları inkâr ettiği konusunda emin olamaz. Müslümanlar, Müslümanlıktan çıkanların aksine, hak ya da hak olma şüphesi bulunan şeylere inandıkları müddetçe, İslâm dairesi içinde kalmaya devam ederler.  s.144</p>
<hr />
<p>Sa‘deddin et-Teftâzânî ve daha başkaları, kelâm ilminde derinleşmeyi zemmetme konusunun aslının ne olduğu hakkında, kelâmcıların yöntemiyle delilleri araştırmanın ve onları tetkik etmenin, şek ve şüphe defetmenin, buna ehil olanlar için farzı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla bazılarının bunlarla ilgilenmesi yeterlidir. Ancak buna ehil olmayanlardan, saptırıcı şüphelere düşmesinden korkulan kimselerin, buna dalmaması gerekir. Celâleddin el- Mahallî, İmâm Şafiî ve seleften olan başkalarının kelâm ilmiyle meşgul olmaktan nehyetmelerinin sebebinin de bu olduğunu söylemiştir.  s.149</p>
<hr />
<p>el- Fütûhât’ın mukaddimesinde şöyle dedi: &#8230;Filozoflardan hikmet sahibi olanlar, şehvetlerden uzaklaşmanın, nefsin hilelerinden ve kendisini sürükleyen gizli sıkıntılardan kurtulmanın hikmetleriyle dolu birçok eser yazmışlardır. Bunların tamamı şeriata uygun olan sahih ilimlerdir. Ey kardeş, bunun gibilerini hemen reddetme, bekle ve bu filozofun sözünü tahkîk et ki Şâri‘in ya da şeriat ulemâsından birisinin görüşünden dolayı bunun şeriata uygun haksöz olduğu konusunda bakışın kesinleşsin.</p>
<p>Şeriata uygun, hak söz olup olmadığını anlamadığın hâlde ‘Söz konusu âlim, bu görüşü bir filozoftan işitti veya felsefe kitaplarından öğrendi.’ şeklindeki sözüne gelince bu, cehâlet ve yalandır. Bunu bizzat görmediğin ve elinde objektif bir delil bulunmadığı hâlde “Bu âlim, söz konusu meseleyi filozoflardan duydu ya da onların kitaplarından aldı.” şeklindeki sözünle yalan, bu meselede hak ile bâtılı birbirinden ayırt edemeyecek durumda olmandan dolayı da cahilliktir.  s.160</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Mursafî’nin (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Birler, dört kısımdır: 1. Mekân tutmayan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olmayan Bir’dir ki Yüce Allah’tır. 2. Mekân tutan, bölünen ve bir mahalle muhtaç olan Bir’dir ki bu da cisimdir. 3. Mekân tutan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olan Bir’dir ki bu da atomdur (cevher). 4. Mekân tutmayan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olandır ki bu da arazdır.” İşte bu, kadîm ve hâdis olan varlığın toplamıdır, düşün; bu nefis bir açıklamadır.  s.169</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin 473. bâbda “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.”77 âyeti bağlamında şunları söylemiştir: “Çünkü şerik, müminin imanıyla kesin olarak bildiği gibi, varlığı olmayan yoktur. Yok olduğu için de Allah’ın bağışlaması söz konusu olmaz. Çünkü bağışlama ve örtme, var olan içindir. Şerik ise yok olduğuna göre onu bağışlayacak da yoktur. Dolayısıyla bu kesin bir sözdür. Allah’ın kendisine şirk koşulmasını bağışlamayacağının anlamı, şerikin bir varlığının söz konusu olmamasındandır. Şayet var olsaydı mağfiret, bizzat taalluk ederdi.” demiş ve bu konuda sözü uzatmıştır.  s.190</p>
<hr />
<p>el-Fütûhat’ın 70. bâbında şöyle dedi: “Müşriklerin ‘Biz sadece bizi Allah’a biraz daha yaklaştırsınlar diye onlara ibadet etmekteyiz.’82 ifadelerindeki tevhidleri, şer‘an kabul edilmez. Çünkü delil, medlûle(gösterilen,işaret edilen,mana) zıttır. Tevhid medlûldür, delil bundan başka olduğu için, tevhid söz konusu olmaz.” s.194</p>
<hr />
<p>Şeyh, aynı şekilde 72. bâbda dinde tenzihin esas olduğunu ve bunun akılda bulunmadığını söylemiştir&#8230;.Âlimler ise Allah konusunda vehimlerden uzak olan kimselerdir. Bu nedenle onların Allah’ın sıfatlarını kendilerine göre te’vil ettikleri nakledilmemiştir. Belki bunları akılları yetersiz olduğu için, kendilerine tâbi olanlar için te’vil etmişlerdir. Allah’ın hayalî bir misalle onların akıllarına tenezzül etmesi, O’nun kullarına olan rahmeti kabilindendir. Kendisi, emir ve nehiylerini anlamamız için bizi bu şekilde muhatap almıştır. Bize olan hitabını anladığımızda, söz konusu hayalî misaller, bir eziyetmiş gibi kaybolur ve geriye bizimle sadece ilim kalır. Bu, O’nun bize nâzil olan ve harflerden ve seslerden münezzeh olan kadîm kelâmının benzeridir. Ses ve harf olmaksızın biz onu anlayamayız. Şayet perde kalkarsa, onu harf ve ses olmaksızın idrak ederiz. Bu, kıyamet günü tecellî ettiğinde bazı inasanların Hakk’ı bir sûret içinde görmesi gibidir. Şayet bakışı tahkîk derecesinde olursa, O’nun sûretinin ve benzerinin olmadığını görecektir. Bunun benzeri seraptır. “Susuz olanlar, onu su sanır; ancak ona geldiğinde hiçbir şey bulamaz.”Nûr, 24/39.  s.196</p>
<hr />
<p>Kıdem(başlangıcı bulunmayan) Hak Teâlâ’nın rütbesi, hudûs(sonradan meydana gelen) ise mahlûkatın rütbesidir. Hak Teâlâ ne yaratırsa yaratsın, yaratılan hudûs rütbesinin dışına çıkamaz. Dolayısıyla ‘ Hak Teâlâ kendisi gibi bir kadîm yaratmaya kadir midir?’ şeklinde bir soru sorulmaz. Çünkü bu soru, imkânsız olduğu için gereksizdir.”  s.210</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin- 69. Bab’ta ise şöyle demiştir: Âlemin tamamı yoktan var olmuş ve varlığını, kendisini var eden bir mûcitten almıştır ki bu, Yüce Allah’tır. Dolayısıyla âlemin ezelî varlık olması imkânsızdır. Zira var edenin hakikati, ezelde var olan bir şey var etmesi değil -ki bu muhaldir- kendisi varlıkla nitelenmeyen bir şeyi -ki bu da mâdumdur- var etmesidir. İşte bu nedenle âlem kendiliğinden var değil, bütünüyle başkası nedeniyle vardır/başkasıyla kâimdir.  s.210</p>
<hr />
<p>Soru: O’nu bilmenin vâcip olduğunun delili nedir?</p>
<p>Cevap: Bilmenin aklın ulaşabileceği şeyler kapsamında olmasıdır. İnsan bir şeyle karşılaştığında ve yapacakları konusunda âciz kaldığında, boyun eğip niyazda bulunacağı ve sığınacağı bir ilâh edinerek ona dayanması gerekir. Sorunlarının çözülmesi, kalbinin göğe yükselmesi ve bütün yaratılmışların duasının kıblesi olması hasebiyle bakışını oraya yöneltmesi için bunu yapar. Böylece yaratıcısından, kendisini var edenden hile ve zorunluluktan değil, tabii olarak veya fıtraten yardım ister. Bu durum, aynı şekilde hayvanlarda ve canavarlarda da bulunur. Onların, açlık ve susuzluktan helâk ve yok olma korkusunu yaşadıklarında, korku ve ümit içerisinde başlarını göğe doğru kaldırdıkları görülür. Yine çocukların sıkıntı anında dileklerini göğe yönelttiklerini hepimiz görmüşüzdür. Bütün bunlar, akıl sahibi insan bir yana, canlıların fıtratına işaret etmektedir. Bu, Kur’ân’da ve hadiste yer alan fıtrattır. Ancak insanların çoğu mutluluk anlarında bunu göz ardı eder ve sıkıntı anında buna dönerler. Yüce Allah “Denizde bir tehlikeyle yüz yüze kaldığınızda Allah’tan başka bütün çağırdıklarınız kaybolup gider”isrâ, 17/67.buyurmuştur.</p>
<p>Cafer es-Sâdık’ın yanında bir adamın yaratıcıyı inkâr ettiği ve onun da deliller getirdiği, ancak onu ikna edemediği anlatılmaktadır. Bunun üzerine kendisine “Hiç gemiye bindin mi?” diye sorulur. “Evet, bir defasında kırıldı ve ben de bir tahta parçasına tutunarak sahile ulaştım. Sahile ulaştığımda tahta kırıldı” dedi. Bunun üzerine Ca‘fer ona “Levha elinden gittiğinde, dayandığın sebepleri ortadan kaldıran kimseden kurtuluş ümit etmekteydin” dedi. Adam sustu ve Cafer “Kurtuluşun kendisinden olduğu kimse, seni yaratan Allah’tır.” dedi. Bunun üzerine adam müslüman oldu.  s.224</p>
<hr />
<p>Ey Kardeş! Allah’ın sana emrettikleriyle meşgul ol ve Allah senin bütün yeteneklerin oluncaya kadar ibadete devam et. Böylece işinde basiret üzere olursun, bunun dışında O’nun bilgisini talep etme. Bütün insan ve cinlerin (sakaleyn) ibadetlerini yapsan bile bunun dışında O’nun mârifetine ulaşamazsın. Sana nasihat ettim.  s.234</p>
<hr />
<p>Yüce Allah âlemi yaratacağı zaman, o henüz yokluk hâlindeyken sözünü kendisine işittirmiştir. Bu, “Ol” sözüdür. Dolayısıyla âlem, Hak Teâlâ’yı müşâhede etmezken, Allah onu müşâhede ediyordu. Çünkü bütün mümkün varlıkların gözlerinde yokluk perdesi bulunmaktadır. Dolayısıyla kendisi yok iken, karanlığın ışığı görmesi gibi vücûdu idrak etmez. Çünkü aslında karanlığın devam etmesiyle birlikte ışığın kalması asla söz konusu değildir. Yokluk ve varlık da böyledir. Hak, imkânı ve kabul etme istidadı bulunduğu için mümkün varlıklara tekvinle emrettiğinde hemen onun tamamlanan kısmını görmeye çalıştın. Çünkü işitme yeteneği gibi görme de vücûd açısından değil, sübut(kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ortaya çıkma)açısından onun yeteneklerindendir. Mümkün, var olduğunda nûra boyanır ve yokluk kaybolur. Sonra gözleri açılır ve salt hayr olan varlığı görür.  s.234</p>
<hr />
<p>Allah, akılların idrakinden, duyular ve hayâlden münezzeh olmuş ve kemâl açısından hayret edilmek sûretiyle yegâne kalmıştır. O’ndan başka kimse O’nu bilmez, O’ndan başkası O’nu görmez. O’nu hiçbir ilim ihata etmez ve hiçbir göz görmez.Müşâhede edilen eserler, yönelinen makam, hamd edilen mertebedir. İlâh ise hem münezzeh hem de ibadet edilen müşebbehtir. İşte bu ilâhi kemâldir.  s.240</p>
<hr />
<p>Allah’ın “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor, Allah kullarına çok şefkatlidir.”Âl-i İmrân, 3/30.âyeti üzerinde düşün. Sanki Yüce Allah “Allah’ın zâtı hakkında akıl yürütmekten sakındırmamın sebebi, size olan merhamet ve şefkatimdir.” der.  s.244</p>
<hr />
<p>İşte ey kardeş! Şeriatın getirdiği her şeye itikadın kesin olsun. Anlasan da anlamasan da teslim ol. Kuşkusuz Yüce Allah, kendisini en iyi bilen ve sözünde en doğru olandır. Allah en doğrusunu bilir.  s.244</p>
<hr />
<p>O, ne delille ne de burhanla bilinir. Hiçbir tanımı yapılamaz, O’nun hakkındaki ilmimiz sadece “O’nun gibi hiçbir şeyin olmadığını” bilmekten ibarettir. O’nun mahiyetini anlamak, bizim için asla mümkün değildir.  s.258,</p>
<hr />
<p>Ey kardeş, düşün! Susuz olan, uzak olduğu müddetçe serabı su sanır. Ancak yaklaşınca orada su bulamaz ve zannının yanlış olduğunu anlar. Allah’ın kelâmının ses ve harfle işitilmesini de bununla mukayese et.  s.258</p>
<hr />
<p>Şeyh -Muhyiddin-aynı şekilde “Esrâr Bâbı”nda şöyle demiştir:..Ulaştım, deme; çünkü sonu yoktur. Ulaşmadım, deme; çünkü bu, körlüktür. Allah’ın ötesinde varılacak bir yer yoktur. Dolayısıyla kör ile gören aynıdır.”  s.264</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin- Esrâr Bâbı”nda “Bazen bir şeyi bilmek, o şeyi bilmekten âciz olmaktır. Ârif, talep edilen bu şeyin, bilinmeyeceğini anlar. Bir şeyi bilmenin amacı, onu başka şeylerden ayırt etmekten başka bir şey değildir. Onun bilinmeyeceğini bilmesi de ayırt etmedir ve böylece maksat hâsıl olmuştur.” demiştir.</p>
<p>Levâkihu’l-Envâr isimli kitabında “Allah’ın yoluna fikir yöntemiyle giren kimsenin yanında kâinattan hiçbir şey kalmaz; onun yanında Allah’tan başkası yoktur.” demiştir.  s.266</p>
<hr />
<p>Her akıl sahibi, Rabbininin niteliklerini, akıl ve nazar yöntemiyle elde ettiği bilgisine göre sınırlar. Oysa Rabbinin makamı ne o ne de budur. Ayrıca mutlak (sınırsız) olmaktan başka bir şeyin Allah’a nisbet edilmesi doğru olmaz. Ancak Allah, kullarını bu sınırlamadan dolayı mâzur kılmıştır. Onlar gayretlerini O’nu tanımak için sarf ettiklerinden onları affetmiştir.  s.274</p>
<hr />
<p>Hak Teâlâ’nın, kulun sübûtu bulunan bütün övgülerin ötesinde olduğu bilinmektedir. Bildiğin ve aklettiğin her şey, senin sıfatın üzerinedir. Bu sebeple, tövbenin hakikatinin tövbe etmekten tövbe olduğunu söyledikleri gibi ‘tesbihin hakikati tesbih (etmek)ten tesbihtir’ demişlerdir. Bunun izahı şudur: “Tesbih, tenzihtir; Yüce Allah’ın hacibi için, kulun akledip de yaratıcısını kendisinden tenzih edeceği herhangi bir eksiklik yoktur.” Anla!  s.282</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah “Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu”116 haber vermiştir. Bu kadar yakınsa O’nu nasıl bilmiyoruz?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 85. bâbda dediği gibi “Uzaklığın fazla olması perde olduğu gibi, yakınlığın şiddeti de perdedir. Havayı düşün, bakana bitişik olduğu hâlde inceliğinden (letâfet) dolayı, göz nasıl onu görmüyor? Su da böyledir. Kul onun içine dalıp gözünü açtığında, yakınlığın şiddetinden dolayı onu görmez.”  s.288</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin- 317. bâbda “Gizlenmeyen zâhirin, açığa çıkmayan gizlinin şanı yücedir” demiştir. Hak Teâlâ, zuhûrunun şiddetiyle kendisini kullara perdelemiş ve onları k<span class="highlight selected">endisini görmekten </span>a‘mâ kılmıştır. Onlar, inkârcılar, ikrar edenler, müteredditler ve şaşkınlardır.  s.290</p>
<hr />
<p>Yüzümüzü dönmek için Kâbe’nin belirlenmiş olması, himmetlerimizi O’nun üzerinde toplamamızı sağlaması için bir şefkattir.  s.292</p>
<hr />
<p>Allah’tan meydana gelen her şey hayırdır. Ancak hayır, mutlak hayır ve karışık hayır olmak üzere iki kısımdır. Mutlak hayır, nefsin tiksinmediği şeydir. Karışık hayır ise tiksinilen bir ilaç içmek gibi, içinde bir çeşit kötülük bulunan hayırdır. Bu hayrın sahibi, azap ve merhamet gören kimse gibidir. Düşündüğü zaman azabının rahmet ve tedip olduğunu anlar. Bu, tevhid inancına sahip olan âsilerin hükmüdür. Sapıklardan azabı hak edenlere gelince bu, hiçbir şekilde rahmet bulunmayan mutlak şerdir. Allah’tan lütfunu talep ederiz.  s.302</p>
<hr />
<p>Âlemin ilâhi ilimde sabit olması, [O’nun] âlemin varlığına muhtaç olduğu anlamına gelmez. Zira ondan ve onun var olmasından müstağnî olan birisi, ona muhtaç olmakla nitelenemez. Akıl sahibi birisi, yanılma (ayakların kayması) durumuyla karşılaştığında, Allah’ı kemâl sıfatlarıyla niteleme ilkesine sarılsın. Bu durumda Hakk’ın yardımcısı olur.” Bunun izahı şudur:</p>
<p>Ey Kardeş! İlim, sübûtu açısından âleme taalluk ettiği için, bununla yetinmiştir. Daha sonra Hak Teâlâ dilerse bunu şehadet âleminde varlık sahnesine çıkarır, dilerse çıkarmaz. Şayet varlık sahnesine çıkarsa ona muhtaç olmakla nitelenemez, aksine onun varlığından müstağnidir. Ulûhiyyette mümkün olması itibariyle hakkı vardır.(&#8230;)  s.336</p>
<hr />
<p>Bil ki Hak Teâlâ, bütün inançların ötesindedir. Zira O, âlemlerden müstağnidir. Ancak O’nun âlemden müstağni olmasının zihinlerimizde yer etmesi için, âlemin varlığını hayal etmek gerekir. Bu, mal sahibi için “Malıyla maldan müstağnidir.” denilmesi gibidir. Zira zengin olmayı gerektiren sıfat maldır. Dolayısıyla zenginlik sıfatını tasavvur etmek için malın bulunması gerekir.  s.308</p>
<hr />
<p>Bil ki âşık ‘Ben ondanım o da bendendir.’ dediğinde bu, ilim ve tahkîk diliyle değil, aşk ve muhabbet diliyle söylenen bir sözdür. Bu nedenle onlardan biri bu sarhoşluktan ayıldığında, sözünü terk eder.” demiştir.  s.320</p>
<hr />
<p>“Esrâr Bâbı”nda:Ağyarı, ağyardan başkası terk etmez. Şayet Hak, halkı terk ederse, kim onları muhafaza eder, kim gözetir? Şayet ağyar terk ederse, haberde yer alan teklifleri de terk eder. Teklifleri terk eden ise,muannit, âsi ve inkârcı olur. Hakk’ın isimleriyle ahlâklanmanın kemâlinden biri de Hak ve halkla meşgul olmaktır.”  s.322</p>
<hr />
<p>Mursafî’nin torunu kardeşim Şeyh Sâlih Zeynelâbidîn’in (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Allah’ın göklerde ve yerde olmasının anlamı, O’nun emir ve nehiylerinin geçerliliği ve hâdis varlıkların O’nun iradesi istikametinde meydana gelmeleridir.” En doğrusunu Allah bilir. Allah’a yemin ederim ki Şeyh Muhyiddin’e hulûl, ittihat ve tecsîmi nispet edenler, yalan söylemiş ve iftira etmişlerdir. Onun bu ifadelerinin tamamı söz konusu müfterileri yalanlamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.  s.326</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  198. bâbda “İlâhi genişliği bilen kimse, varlıkta hiçbir şeyin tekrar etmediğini bilir. Benzer sûretlerin bulunması, bunların daha önce var olan şeyle olduğunu aklına getirmektedir. Oysa bunlar, onların bizzat kendisi değil benzerleridir. Bir şeyin benzeri, onun kendisi değildir. Bu benzer, her karedeki dört köşelilik ile her dairedeki yuvarlaklıktır. Şekillenmiş her şeyde gördüğün şekil, değişmez. Duyunun hissettiği ise şekillenen değil, şekildir. Şekil ise ma‘kuldür.” demiştir.  s.350</p>
<hr />
<p>Soru: Âlemin, geçici yokluk hâlinde iken Hak Teâlâ tarafından görülmesinin akla uygun bir örneği var mıdır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 352. bâbda verdiği gibidir: “Âlem yokluk hâlinde iken, Hak Teâlâ tarafından görülmesinin en yakın örneği, ‘Bukalemun’ olarak isimlendirilen hayvandır. Onun cisimleri, içerisinde bulunduğu ortama göre, peş peşe ve aşamalı olarak renkten renge girer. Bu, cilalı bir cisim olmadığı hâlde seri bir şekilde görüntüsü değişen ayna gibidir.”</p>
<p>Ey kardeş! Bu renklerin, baktığın cisimde ve onunla ilgili bildiklerinde gerçek bir varlıklarının söz konusu olmadığını bildiğin hâlde bukalemundaki renklerin değiştiğini hissettin. İşte bunu anlayan kimse, kesin bir şekilde Hak Teâlâ’nın âlemi yokluğu hâlinde idrak ettiğini, onu görmesini ve ilâhi iktidarının geçerliliği için onu var etmesini de bilir.  s.362</p>
<hr />
<p>Hiçbir kul, Allah’ın iradesiyle kendi iç dünyasında tasarlamadan önce, bir şeyi yaratmaya muktedir değildir. Önce düşünüp çerçevesini belirler, daha sonra benzeri bilinen bir şekilde duyular âleminde bir varlık olarak ortaya çıkması için, amelî yeteneklerini kullanır. Oysa Allah için bunlar, muhâldir. Zira O, bundan önceki mebhasta geçtiği gibi, ezelde yaratacağı her şeyi bilmektedir.</p>
<p>Şeyh Muhyiddin şöyle demiştir: “Yaratılmışların yaratılmadan önce, Allah’ın bilmediği bir sûrette olduğunu söylemek câiz değildir. Zira bu düşünce, Allah’ın bilmediği bir şeyi yarattığı neticesini beraberinde getirir. Halbuki kesin delillerle O’nun ezelden ebede kadar her şeyi bildiği kesinleşmiştir. Dolayısıyla Allah’ın, bütün âlemi, daha önce benzeri bulunmayan bir şekilde yarattığı kesindir&#8230; s.368</p>
<hr />
<p>Bil ki ilim, ilimle bilinir. İlim, ilim tarafından bilinir ve ilim için bilinendir. İlim âlimin sıfatıdır. Hak Teâlâ sadece seni değil, ilmini tanır, senin bundan başkası olman, senin için doğru değildir. Buradan yola çıkarak “İlim perdedir.” demişlerdir. s.400</p>
<hr />
<p>Şeyh, el-Kasd kitabında şöyle demiştir: &#8230;Allah’ın yarattığı şey O’nunla nitelenmez. Aynı şekilde ‘Allah, âlemi ihtirâ etti.’ denilmez. Zira âlem tamamen şehadet âlemine çıkmadan önce de Allah’ın ilminde sabitti. Bu şekilde sabit olan bir şey için ‘ihtirâ etti.’ denilmez. Belki ‘İlminde sabit olduğu şekil üzere nesnel âleme çıkardı.’ denilebilir.”  s.404</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-:Sana anlamak için soru soran, senin anlamak için sorulan şey hakkında âlim olduğunu ikrar etmiştir. Bazen âlim kişi, kalbinde şüphe olan kimseyi denemek için soru sorar ve böylece kendinde rabbini bilen ile bilmeyen birbirinden ayrılmış olur. Bunun benzeri “Ey iman edenler! İman edin.”Nisâ, 4/136 âyetidir. Mümin olan kimselere iman ettikleri şeye iman etmeleri emredilmektedir.  s.424</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah kendi nefsine güç yetirmekle ya da kendi varlığı üzerinde irade sahibi olmakla nitelenebilir mi?</p>
<p>Cevap: Bu imkânsızdır. Bu soru gereksiz bir sorudur. Zira O, zâtıyla vâcibü’l-vücûttur. İrade ise var etmek için ademe taalluk eder. Allah bundan münezzehtir.  s.434</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin Akâidü’l-Vüstâ’sında şöyle demiştir: &#8230;.Hidâyet ve idlâle (dalâlete düşürme) gelince bu ikisinden murad edilen, kulda iman ve küfrü yaratmaktır. Bu, Ehl-i sünnet’in görüşüdür. Mu‘tezile ise kulun kendi fiilinin yaratıcısı olduğu ilkesine dayanarak hidâyet ve idlâlin kulun elinde olduğunu söylemiştir. Bu, Mu‘tezilenin büsbütün hata ettiği konulardan biridir. Şerî deliller şöyle dursun, duyular bile onları yalanlamaktadır. Şayet onların iddia ettiği gibi, kul kendi fiillerinin yaratıcısı olsaydı, hedefledikleri hiçbir isteklerini kaçırmaz ve hiçbir kötülüğü de asla yapmazlardı.  s.446</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  264. bâbda da şöyle demiştir: “Bil ki bütün âdemoğlunun, cennet ya da cehenneme girinceye kadar, bedenlerinde veya görünmeyen uzuvlarında adım adım ceza, belalar ve elemler görmesi gerekir. Dünyadaki ilk acı, doğumu anında doğan bebeğin [hayata] başlamasıdır. O, rahimden ve onun sıcaklığından ayrılırken acı duyduğunda ve rahimden çıkışı sırasında kendine hava çarpınca ve soğuğun acısını hissettiğinde bağırır bir şekilde çıkar ve ağlar. Bundan hemen sonra ölürse, payına düşen belâyı almış olur; yaşamaya devam ederse, dünya hayatında acı çekmesi gerekir. Zira canlılar otantik olarak buna uyumludur. Berzâha nakledildiğinde ise en aşağısı Münker ve Nekir’in suali olan bir elem gerekir. Diriltildiği zaman kendisi ya da başkasından dolayı korkmasından kaynaklanan elem gerekir. Cennete girdiğinde artık ondan elemin hükmü kalkar ve sonsuza kadar nimetlerle baş başa kalır. Şayet cehenneme girerse, cehennem ehlinden ise sonsuz elemlerin içine girer; değilse şefaat vesilesiyle buradan çıkıncaya kadar elemle baş başa kalır.  s.452</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  Levâkihu’l-Envâr’da şöyle demiştir: “ Hak Teâlâ’nın özelliklerinden biri de O’nun gördüğü şeyin, işitmesinden; işittiğinin ise görmesinden alıkoymamasıdır. Aksine O, bu sıfatlardan birinin idraki diğerinden önce olmamak kaydıyla, bütün işitilenleri ve görülenleri ilmen/bilmek sûretiyle kuşatmıştır. Dolayısıyla hiçbir şey diğerinden alıkoymaz.  s.456</p>
<hr />
<p>Soru: Hak Teâlâ’nın mümkün varlıklara işittirdiği ilk kelâm hangisidir?</p>
<p>Cevap: Buna bir önceki mebhasta değindik; mümkünatın işittiği ilk kelam, “Kün (ol)!” Yâsîn 36/82 kelimesidir. Âlemin tamamı sadece kelâm sıfatından zuhûr etmiştir. Bu ilâhi kelâmın hakikati, Rahmân’ın iradesinin herhangi bir eşyaya yönelmesi ve Rahmân’ın bu istenilen şahsa ruh üflemesidir. İşte bu oluş kelâm olarak, oluşan ise nefs olarak tabir edilmektedir. Bu, bir harfi icâd etmek isteyen kimsenin nefesi gibidir. Çıkan nefes ses olarak isimlendirilir. Allah için bunun nasıl olduğuna akıl erdirilemez.</p>
<p>En doğrusunu Allah bilir. s.458</p>
<hr />
<p>Soru: Lafzî harfler havada şekillenir mi yoksa çıktıktan sonra yok olup gider mi?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 26. bâbda verdiği gibidir. Buna göre çıktığı zaman havada şekil alır. Bu nedenle mütekellimin konuştuğu şekilde kulaklara ulaşır. Havada şekil aldığı zaman, ruhlarına bağlanır ve işleri bitse bile hava bu şekil üzere onları tutmaya devam eder. Onların amel ve tesirleri havada ilk teşekkül ettikleri andadır. Daha sonra diğer topluluklara katılır ve meşgul olduğu şey Rabbinin tesbihi olur.  s.474</p>
<hr />
<p>Soru: Allah’ın zâtı iniş ve çıkışı kabul etmediği hâlde, bize her gece dünya semâsına indiğini haber vermesinin hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bundaki hikmet, bizim hükmümüz ve idaremiz altında bulu-nanların seviyesine inme konusunda, tevazûu öğretme kapısını açmaktır. Aynı zamanda istivâ ile mekânın ispatı gerekmediği gibi, üstte olmanın ciheti ispat etmek anlamına gelmediğini bildirmektir.Yine O, bize dünya semâsına indiğini ve “İstek sahibi, hasta ve bağışlanma dileyen kimse yok mu?” gibi dediğini bildirmekle, kullarının O’nun yardımını talep etme, hâlini arz etme ve zikir ve istiğfâr ile niyazda bulunmalarına izin vermiştir. Bu, “İsteyen yok mu?” gibi ifadelerle sanki Allah onlarla konuşuyormuş ve O, onlara, onlar da O’na konuşuyormuş, onlar O’nu, O da onları ilham yöntemiyle dinliyormuş gibidir. Sanki onlar hitap meclisindedirler. En güzel vasıflar Allah’ındır. İşte akıl erbabına göre inmenin anlamı budur.  s.486</p>
<hr />
<p>Senin aklın bir şey üzerinde durduğu zaman, “Bunun ötesinde ne vardır?” der. Ona “Halâ” dediğin zaman; sana “Halânın ötesinde ne var?” der. Bu, sonsuza kadar devam eder ve akıl, kesinlikle Hak Teâlâ’nın vücudu kuşatmasının keyfiyyetini anlamaz. Hatta akıl, Allah’a yemin ederim ki bir mahlûku anlamaktan bile âcizdir; yaratıcıyı nasıl akletsin!  s.486</p>
<hr />
<p>Bazıları şöyle demişlerdir: “İlâhi gazaptan kastedilen, kullara bu dünyada had ve tazir cezalarının uygulanmasıdır. Bunları zihinlere gelen ilk şeyle(beşeri anlamda,M.A) yorumlamak doğru değildir. Çünkü Allah için bunlar muhâldir. O, kullarının fiillerinin yaratıcısıdır, O’nun muradına aykırı olan bir fiil, nasıl meydana gelecek ki O da O’na gazap etsin? Âhiretteki gazaba gelince bu, sadece cehennemlikler için olur. Onlardan başkalarına gazap ise kıyamet günü biter ve Allah bütün muvahhidleri cennete koyar, anla!” s.524</p>
<hr />
<p>Soru: İnsanlar dehri sadece zaman olarak anladıkları hâlde, Hak Teâlâ kendisini nasıl “Dehr”le isimlendirmiştir?</p>
<p>Cevap: Burada Dehr’den kastedilen el-Evvel ve el-Âhir olan ezel ve ebeddir. Şüphesiz bunların her ikisi de Allah’ın sıfatlarındandır. O, kendisini el-Evvel olarak isimlendirmiş ancak bu öncelik (evveliyet), öncesinde yokluk bulunan öncelik gibi değildir. Çünkü Allah için bu, muhâldir. el-Âhir de böyledir. O, sondur ancak bu âhiriyyet, el-Evvel isminin durumunun aynısı söz konusu değildir.  s.546</p>
<hr />
<p>Soru: Özellikle (Hz.Havva&#8217;nın Hz.Adem&#8217;in,M.A) kaburga kemiğinden yaratılmasının hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bunun hikmeti, kaburga kemiğindeki meyilden (eğiklik) dolayı çocuğuna ve eşine karşı meyilli olmasıdır. Erkeğin kadına şefkat ve eğilimi, kendisinin bir parçası olduğu için gerçekte kendi nefsinedir. Kadının erkeğe meyli ise ondan yaratılmış olması dolayısıyladır. Yani şefkat ve yakınlık bulunan onun kaburga kemiğinden yaratıldığı içindir. Şeyh şöyle demiştir: “Yüce Allah, Havvâ’nın Âdem’den çıktığı yeri şehvet ile îmâr etti ki böylece, varlıkta bir boşluk olmasın. Hava ile kapladığı zaman, kendi nefsine olan şefkati gibi, ona şefkatle yöneldi. Çünkü onun bir parçasıdır. Havvâ ise kendisinden neşet ettiği vatanına şefkatle yönelmiştir.</p>
<p>Soru: O hâlde Havvâ’nın muhabbeti vatanına, Âdem’in muhabbeti ise kendisinedir?</p>
<p>Cevap:: Evet, bu nedenle ve buna bağlı olarak erkeğin kadına olan muhabbeti kendisinin aynısı olduğu için açıktır. Kadına gelince ise haya olarak tanımlanan kuvvet kendisine verildiği için, gizleme kuvvetinden dolayı erkeğe olan muhabbeti ondan zâhir olmaz. Çünkü vatanı Âdem’in birlik olması gibi onunla bir olmamıştır.” s.562</p>
<hr />
<p>Şeyh 331. bâbda şöyle demiştir: “Bil ki müminlerin âhirette rablerini görmesi, herkesin inandığının semeresini görmesi için, dünyada üzerinde bulundukları itikadlarına tâbidir. Dolayısıyla görmeleri, Allah Teâlâ’yı bilmeleri ve taklit ettikleri âlimlerden anladıkları ölçüsünde olacaktır. Ayrıca nimet ve lezzet açısından birbirinden üstün oldukları gibi, bir kısmının rabbine bakmadaki payı aklî lezzet, bir kısmınınki nefsî lezzet, bir kısmınınki hissî lezzet, bir kısmınınki hayalî lezzet, bir kısmınınki keyif verici lezzet ve bir kısmınınki için ise nitelikten bahsedilemeyen bir lezzettir. Bir kısmı da Allah’ı bilmede tâbi olduğu âlimin kendisine verdiği bilgi ya da sahip olduğu bilgi ölçüsünde ya da aklının hayal ettiği kadar mukallittir. Bir kısmı ise mukallit değildir. İşte her biri bu şekilde olur.  s.586</p>
<hr />
<p>Mûsâ (as) “Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım.”348 demiş; O da “Beni asla göremezsin.”349 buyurmuştur. “Beni asla göremezsin.” ifadesindeki sebebin inceliği, hemze ile [ben anlamıyla] “bakayım” şeklinde olmasıdır. Şayet Nûn ile [çoğul anlamla] “Bakalım” ya da Tâ ile [hitap anlamıyla] “Bakasınız” olsaydı cevabı, “Beni asla göremezsin.” şeklinde olmayabilirdi. Soru “bana kendini göster.” ifadesinde mücmel olduğu gibi, cevap da “Beni asla göremezsin.” ifadesinde mücmeldir. Bunun izahı, rü’yet denildiğinde ilk akla gelenin gözle görme olmasıdır. Yani “Gözünle beni göremezsin. Çünkü görmekten maksat, görülen hakkında bilginin hâsıl olmasıdır. Oysa sen her gördüğünde, bir önceki görmenden farklı görmeye devam etmektesin. Dolayısıyla O’nu görmenden dolayı sende asla bir ilim hâsıl olmamıştır. Böylece ‘Beni asla göremezsin.’ ifadesi doğru olmaktadır.  s.592</p>
<hr />
<p>Soru: Ölüm ile uyku arasında ne fark vardır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 317. bâbda dediği gibi, ölüm ruhun tam olarak cismi yönetmeyi bırakması ve güneşin batmasıyla gecenin girmesi gibi, bununla bütün yeteneklerin yok olmasıdır. Uyku ise cismi tamamen bırakma değil; uyuyanın hayatta olması kaydıyla, yeteneklerle hissî idrakler arasında gidip gelen buhar perdeleridir. Bunun (uyku) durumu, kendisiyle yeryüzündeki özel yeri arasına bulut giren güneş gibidir. Oysa her ne kadar güneşle yer arasında biriken bulutlardan dolayı güneşi idrak gerçekleşmiyorsa da ışık, hayat gibi mevcuttur.  s.616</p>
<hr />
<p>Soru: İnsanların arasında meşhur olduğu gibi, İblis cinlerin atası mıdır?</p>
<p>Cevap: İblis, cinlerin atası değildir; ondan önce de cinler vardı ancak ilk isyan eden o oldu.</p>
<p>Soru: İblis’in mertebesi nedir?</p>
<p>Cevap: Onun mertebesi, insanlara kendilerini helâk edecek ya da farkına varmadan Allah katındaki makamlarını düşürecek şeyleri fısıldamasıdır. Ancak Yüce Allah “Gerçek şu ki şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” Nahl, 16/99-100. şeklinde haber vermiştir. Yani Allah’tan ve O’nun takdirinden gaflet ederek saptırma işini ona izâfe ediyorlar. Ondan sakındırıldığı hâlde onun vesvesesini alan ve onunla amel etmeyen kimse, onun hilelerinden ve gizli desiselerinden kurtulur. ..s.644</p>
<hr />
<p>Soru: İblis’in Âdem’e düşmanlığı mı daha şiddetlidir, onun çocuklarına olan düşmanlığı mı?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 325. bâbda söylediği gibi, onun âdemoğullarına olan düşmanlığı, Âdem’e olan düşmanlığından daha şiddetlidir. Bu, âdemoğullarının sudan olmaları ve suyun da ateşe zıt olması nedeniyledir. Âdem’e gelince o, toprakta bulunan kuruluk ile kendisiyle İblis’i bir araya getirmiştir. Dolayısıyla ateşle toprağı bir araya getirmiştir. Bu nedenle Allah adına yemin ederek onlara nasihat ettiğini söylediği zaman, onu tasdik etmiştir. Ancak evlatları, varlıkları İblis’e zıt olduğu için onu tasdik etmemişlerdir. Bu nedenle evlatlarına olan düşmanlığı, babalarına olan düşmanlığından daha şiddetlidir. Şöyle demiştir: “Bu düşmanın bizim gözlerimizle algılamamıza perdelenmiş olması nedeniyle Yüce Allah, merhameti gereği kalbimize dinî yöntemle birtakım alâmetler yerleştirmiştir ve bunlar bizim için zâhiri göz yerine geçerek bunların sayesinde, onu tanırız. Bu, onun ilka ettikleriyle amel etmememiz içindir. Aynı şekilde Yüce Allah, gaybdan gayba ona mukabil kıldığı bir melekle de bize yardım etmiştir.”  s.646</p>
<hr />
<p>317. bâbda şöyle demiştir: Allah’ın yaratma perdesinin gerisindeki gerçek fail olduğunun hakikatini öğrenmek isteyen kimse, gölge oyununa ve sûretlerine baksın. Kendileriyle bu sûretleri oynatan arasına konulmuş perdenin örtüsünden uzaktaki çocuklara göre bu sûretlerde ve perdede konuşan kimdir? Âlemin bütün sûretlerinde durum böyledir. İnsanların çoğu ise varsaydığımız çocuklar gibidir ve kendilerine nereden geldiğini bilirler. Bu meclisteki çocuklar sevinmekte ve neşelenmektedir ve onlar, gâfildirler. Bunu, oyun ve oyuncak edinirler. Allah’ı bilen âlimler ise ibret alırlar ve bilirler ki Allah, bunu sadece bir misal olarak ortaya koymuştur ki böylece kulları bu âlemin Allah ile durumunun tıpkı bu sûretlerin onların hareket ettiricisi ile olan durumu gibi olduğunu ve bu perdenin de hiç kimseye açılması mümkün olmadığı kader sırrının perdesi olduğunu bilsinler.” Bunu uzun uzun anlatmıştır.  s.668</p>
<hr />
<p>Yüce Allah “Allah’ın dilemesi olmaksızın bir şey için ‘Bunu yarın yapacağım’ deme! Unuttuğun zaman Rabb’ini an ve ‘Umarım Rabb’im bu konuda doğruya en yakın olana iletir.’ de!”Kehf, 16/23-24. buyurmaktadır. Böylece kulun kendisine gazap etmesini defetmek için Allah’ın dilemesini teşri kılmıştır.  s.674</p>
<hr />
<p>Yüce Allah “Bir şeyi dilediğimizde ona sadece ‘Ol!’ deriz; o da oluverir.” Nahl, 16/9 buyurmuştur. Kul, emre imtisal ve nehiyden kaçınma hususunda muhalefet etmedi, ancak emir ve yasaklama yaratılan vasıtaların diliyle geldiğinde kul muhalefet etmiştir. Bu peygamber veya onun vekilinin, insanlara “Namaz kılınız” ya da “Oruç tutunuz” demesi gibidir. Kendisine emredilen kul, bazen bunu yapar bazen de yapmayabilir. Ancak Yüce Allah, doğrudan kuluna “Namaz kılan ol! Ya da oruç tutan ol!” derse bu, kesinlikle gerçekleşir. Allah’ın, peygamberinin diliyle söylediği “Namaz kılınız, sabrediniz, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, cihada hazırlıklı olun, cihad için hazırlıklı ve uyanık olun.”İlgili âyet için bkz. Âl-i İmrân, 3/200. âyetini düşün!   s.676</p>
<hr />
<p>Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî (ra) “Sana ne iyilik gelirse (yani isnad ve îcâd açısından) Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse bu da (yani îcâd açısından değil, isnâd açısından) kendindendir”405 âyeti bağlamında şöyle derdi: “Ey kardeş! Hz. İbrâhim’in (as) ‘Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.’406 şeklindeki sözünü düşün. Nasıl da ‘Beni hasta ettiği zaman’ dememiş de nefse hoş gelmediği hâlde hastalığı kendisine izâfe etmiş; nefse hoş gelen şifayı da Allah’a izâfe etmiştir. Yine Hz. Eyyûb’un (as) ‘ Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti.’407 şeklindeki sözünü de değerlendir! ‘Beni derde uğrattın, o hâlde bana merhamet et!’ dememiş, aksine hitap ederken edebini muhafaza etmiştir. Yine Hızır’ın (as) ‘Onu yaralamak istedim’ demek sûretiyle, hoş olmayan yaralama (ayb) fiilini kendisine izâfe etmesini de değerlendir. Nasıl da ‘Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi’408 âyetinde nefse hoş gelen durumu Allah’a izâfe ettiğine bak!”  s.686</p>
<p>405 Nisâ, 4/79. 406 Şuarâ, 26/80. 407 Enbiyâ, 21/83. 408 Kehf, 18/82.</p>
<hr />
<p>Şöyle dedim: İblis’in “Rabbim, nasıl olur da Âdem’e secde etmememi takdir edersin sonra da beni bundan dolayı hesaba çekersin? dediği bize ulaştı. Yüce Allah da “Secdeden kaçındıktan sonra mı benim bunu takdir ettiğimi öğrendin, önce mi?” demiştir. O, “daha sonra” deyince Hak Teâlâ ona “İşte bundan dolayı seni hesaba çekiyorum.” demiştir. İşte bu şekilde kaderin sırrının hükmü, kuş için kurulan tuzağın hükmüdür. Oysa bu, toprağa gömülü bir helezondur. Kulun tercih etmesinin hükmü de yeryüzünde açıkta bulunan bir tanenin hükmüdür. Kuş onu görür ancak tuzağı görmez ve ona göre davranmaz, sadece taneyi görür ve onu almaya koyulur. İşte helâki burdadır. Şayet tuzağı bilseydi kesinlikle taneyi almaya koyulmazdı. İşte âdemoğlu da bu şekilde, sadece tuzağı görmekten ve hesaba çekileceğinden gâfil olduğu zaman günaha düşer. Gerçekleştiği zaman da pişman olur ve istiğfâr eder; Allah tövbe edenleri sever.  s.702</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Havvâs’ın şöyle dediğini işittim: Sende daha önce hiçbir eğilim olmadığı hâlde İblis’in seni günaha düşürdüğünü delil ge-tirmekten sakın! Yüce Allah, İblis’in dünyadayken saptırdıklarına cehen-nemde hitap ettiğini haber vermektedir. Burası yalanlayanların tasdik ettikleri ve bu hutbede günahkârların cehâletinin ortaya çıktığı yerdir.Sonunda şöyle der: “Beni kınamayınız, kendinizi kınayınız.422 Ben sadece nefsinizin Allah’ın yasakladığı şeye meylettiğini gördükten sonra vesvesemle sizi ayarttım. Siz meyletmeden önce üzerinizde herhangi bir otoritem yoktu. Dolayısıyla vesvese vermemden önceki meylinizden dolayı kendinizi kınayınız, beni kınamayınız. Nefsiniz, terazinin kefeleri arasında bulunan dilciği gibidir. Ben sürekli sizin yöneliminizi takip eder ve terazinin dilciği çenede kalıp çıkmadığı müddetçe, siz de benden korunmuş olursunuz. Ancak terazinin dilciği kötü bir günah tarafına doğru çıktığı zaman, iradeniz gerçekleşmesini sağlar, ben de size tâbi olurum.” Burada İblis’e itaat eden kulların delili, İblis’in karşı delili ve onların da bu konumda onu tasdik etmesiyle çöker ve İblis’in tek başına onları günaha düşürmediği, nefislerinin bunu gerçekleştirdiği onlar için açığa kavuşur. Onlar da İblis’in kendilerine karşı delil getirmesi gibi, ilâhî hükümlere bakarak, kendilerine karşı İblis için nazarla delil getirmeye başlarlar. Bunun çoğu söylenmez.  s.702</p>
<hr />
<p>Ey kardeş! Bil ki dünya durdukça akıl sahibi bir insandan yükümlülüklerin düşmesi imkânsızdır. Şayet böyle olmazsa perdesi açılan herkesten yükümlülükler de düşer. Zira bu durumda o, Allah’tan başka fâilin olmadığını görür. Oysa Ehl-i sünnet ve’l-cemâatten hiç kimse böyle bir şey söylememiştir.  s.708</p>
<hr />
<p>Mu‘tezile, “Emek vererek rızık elde eden, kendisinin râzıkıdır (rızık vereni), emek vermeden elde edenin râzıkı ise Allah’tır” demiş ve “Niceleri vardır ki ne doyuranı ne de barındıranı vardır.”432 hadisini delil getirmiştir. Oysa burada onlara delil olabilecek bir durum söz konusu değildir. Zira burada rızkın mutlak olarak menedilmesi değil, rızkın kolay olmadığı kastedilmektedir. Bu, “Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmet et, sana hizmet edeni de hizmetçi al” kabilindendir.</p>
<p>Ehl-i sünnet “Kulun rızkı, gasb ve hırsızlık gibi yöntemlerle haram olarak elde edilse bile beslenme ve diğer hususlarda istifade ettiği şeydir.” demiştir. Buna karşılık Mu‘tezile, rızkı mülkiyet olarak yorumlayarak “ Haram rızık değildir” demiştir. Bu yorumu geçerli sayacak bir durumun söz konusu olmadığı şeklinde cevap verilir. Zira nice canlılar vardır ki hiçbir mülkiyetleri söz konusu değildir ve Allah onların râzıkıdır&#8230; s.724</p>
<hr />
<p>Yüce Allah, üstlendiğini bize haber verdiği bir şeyi asla terk etmez. “Kendime zulmü haram kıldım” hadisinde olduğu gibi, kendi nefsine bazı şeyleri vâcip, bazı şeyleri de haram kılması, sadece kulların Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını sağlamak için onların akıllarının seviyesine inmek ve onlarla yakınlık kurmak kabilindendir. Aksi hâlde, Allah’ın kullarına verdiği bütün nimetler, O’nun lütuf ve rahmetidir, kullara karşı vâcip anlamı da taşımaz.  s.724</p>
<hr />
<p>Çalışıp kazanmanın tevekkülü ortadan kaldırmadığı gibi “Çabalamak tevekkülden daha faziletlidir.” şeklindeki hükmün, bunun aksine yorumlanması gereksizdir. Zira Yüce Allah, rızkı iki şekilde vermektedir: Birincisi, hiçbir çaba sarfetmeden nâil olacağın, Allah’ın ilminde yer alan rızıktır. Bunun için “Çabalamak daha faziletlidir.” denilmez. [İkincisi ise] Allah’ın ilminde çaba sarfetme olmaksızın nâil olamayacağın kaydedilen rızıktır. Bunun için de “Çabalamayı terk etmek daha faziletlidir.” denilmez. Kuşkusuz rızık, sahibinin talebi etrafında dolaşmaktadır; rızıklanan ise rızkını talep etmek için çabalamaktadır. Birinin durmasıyla diğeri harekete geçer. Ancak bu durum keşfe muhtaçtır. .. s.728</p>
<hr />
<p>Bütün mûcizeler, peygamberin peygamber olmasından dolayı, ümmetindeki müminlere kolaylık, kâfirlere de hüccet olması için peygamberin elinde gerçekleşir. Resûlullah’ın İsrâ kıssasını görmez misin? Bu gecenin sabahında insanların karşısına çıkıp ashabına gecede kendisine olup bitenleri ve Rabbi ile arasında meydana gelenleri anlattığında, insanların bir kısmı, zâhirde bir etkisini görmedikleri ve aksine ilâve bir yükümlülük getirdiği için nasıl da inkâr etmiştir!</p>
<p>Mûsâ’ya (as) bak! Rabbinin huzurundan döndüğü zaman Allah, yüzüne iddiasında doğru olduğu kendisiyle anlaşılan bir nûr giydirdi. Bu nûrun şiddetinden onu gören herkes kör olurdu. Kendisini gören, yüzünü üzerinde olan elbisesine sürer ve Allah, ona görme yetisini tekrar geri verirdi. Bu nedenle görenlere onu gördüklerinde eziyet vermemesi için yüzünü örterdi (burka giyerdi).  s.734</p>
<hr />
<p>Ebû Tâhir el-Kazvînî’nin (rh.a) Sirâcü’l-Ukûl kitabında, şu şekilde kaydedildiğini gördüm: “Bil ki peygamberlerin nübüvvetinin sübutu konusunda en güçlü kesin delili, Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan zâtın elinde, onun iddiasını destekleyecek şekilde hârikulâde (alışılagelmiş olanı yıkan) olarak yarattığı fiil olan mûcizelerdir. Bu fiil, Allah’ın onun iddiasını tasdik ederek “Sen, benim peygamberimsin.” demesi makamındadır. Bunun örneği şudur: Bir insanın, kendisine itaat edilen kralın huzurunda bir insan topluluğuna “Ey burada bulunanlar topluluğu; Ben, bu kralın elçisiyim. Bu sözümün doğruluğunun alâmeti, kralın yerinden kalkması ve başındaki tacı çıkarmasıdır.” demesi ve kralın da bu müddeinin iddiasının hemen ardından kalkarak tacı çıkarmasıdır. Bu fiil, onun “Evet, doğru söylüyorsun, sen benim elçimsin.” demesi makamında değil midir?  s.742</p>
<hr />
<p>Soru: Hz. Mûsâ’nın asâsının onların yaptıklarını yutmasından maksat nedir?</p>
<p>Cevap: Bundan kastedilen Şeyh’in el- Fütûhât’ın 16. ve 40. bâblarda dediği gibi, Hz. Mûsâ’nın delili baskın geldiği zaman, insanlar yılanların ip olduğunu, asânın ise yılan olmadığını zannederlerken durumun sihirbazlar tarafından anlaşılmasıdır. Zira ipler ve asâ yok olmuştu ve yok olduğu takdirde Hz. Mûsâ’nın asâsı kendilerine karmaşık gelmişti. Dolayısıyla Hz. Mûsâ’nın asâsı konusunda kendilerinde meydana gelen şüphe de böyleydi. Bunun izahı şudur: Mûsâ’nın asâsı, sadece sihirbazların iplik ve asâlarının sûretlerini yutmuştu. Böylece bunlar,insanlara yuttuklarının daha önce olduğu gibi iplik ve asâ olarak göründüler. Bu, hasmın hak ile hasmının hüccetini iptal etmesi ve bunun bâtıl oluşunun ortaya çıkması gibidir. Şayet yutmaktan maksat, bazı müfessirlerin sandığı gibi iplik ve asâların yok olması olsaydı sihirbazlar, Hz. Mûsâ’nın asâsı hakkında şüpheye düşerdi, durum kendilerine karışık gelirdi ve iman etmezlerdi. Buna dikkat et, ey kardeş! Yüce Allah “Onların uydurduklarını yuttu.”446 buyurmaktadır. Onlar, gerçekte sihirleriyle asâ ve iplikleri dönüştürmediler. Sadece bakanların gözlerinde asâ ve ipliklerden yılan sûretleri uydurdular. Bazılarının sandıklarına göre bunun anlamı, Mûsâ’nın getirdiğinin de sihirbazların getirdikleri gibi olduğu, ancak onun sihrinin onların sihrinden daha kuvvetli olduğu şeklindedir.  s.748</p>
<hr />
<p>Soru: Nübüvvet kesbî midir, vehbî midir?</p>
<p>Cevap: Bazı ahmakların zannettiği gibi peygamberlik, ibadet ve riyazetle ulaşabilecek, kesbî bir mertebe değildir.</p>
<p>Yüce Allah, “Peygamberleri, onlara ‘Biz de sadece sizin gibi insanlarız. Ancak Allah kullarından dilediklerine lütufta bulunur.’ İbrâhîm, 14/11 demişlerdir.” şeklinde peygamberlerden bahsetmektedir ve O, peygamberlerin “Rabbimi tenzih ederim, ben peygamber bir beşerden başkası değilim.”İsrâ, 17/93. demelerini emretmiştir. Mu‘tezile ve onlara tâbi olanların, nübüvvetin aklen lütuf cihetiyle vâcip olduğuna dair iddialarının aksine, daha önce geçtiği gibi nübüvvet, salt Allah’ın lütfudur. Hak olan onun aklen câiz, tevâtüren ve naklen ise vâcip olduğu, müşâhede ile de neticelendiği şeklindedir.  s.770</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin 298. bâbda şöyle demiştir: &#8230;. “İnsanları helâk eden, onlara sadece acıyı ve çirkinliği veren garezlerinin baskınlığıdır. Şayet garezlerini, yaratıcılarının kendileri için istediği ve seçtiği yerlere sarfederlerse rahatlarlar.  s.776</p>
<hr />
<p>Soru: “Nûr üstüne nûrdur. Allah dilediklerini nûruna erdirir.”470 âyetinde kastedilen şeriat nuruyla beraber akıl nûru mudur, başka bir şey midir?</p>
<p>Cevap: Şeyh Muhyiddin’in dediği gibi bu iki nûrdan kastedilen, şeriat nûruyla birlikte tevfîk nuru ve hidâyet nûrudur. Şayet bu iki nûr bir araya gelmezse mükellefin hâli kemâle ermez. Zira bir tek nûr, tek başına ışık vermez. Şu var ki şeriat nûrunun, peygamberlerin (sav) gönderildiği anda güneşin nûru gibi zuhûr ettiğinden şüphe yoktur. Ancak yarasanın gündüzün ışığında hiçbir şey görmemesi gibi amâ da bunu görmez. Bu nedenle Allah’ın basiretini körleştirdiği kimse, bu nûru göremediği için iman etmez. Şayet basiret nûru mevcut, ancak şeriat nûru zuhûr etmemişse basiret nûrunun sahibi, nereye gideceğini ve nasıl gideceğini bilmez. Zira bu, meçhul bir yoldur ve onda ne olduğu ve nerede sonlanacağı bilinmez.</p>
<p>Böylece bu yolda yürüyen kimsenin, şayet ışığını hevalardan korumazsa fırtınalı rüzgârlar geleceği ve onu söndürerek ışığını götüreceği bilinmiş oldu. Fırtınalıdan (şiddetli) kastımız, onun tevhid nûru ve imanında etkili olan her şeydir. Şayet hafif bir rüzgâr eserse dili ve ışığı (kandil) eğilir. Yani ışık yolunu kaybettirir. Bu rüzgâr, şeriatın fürûunda hevalara tâbi olmak gibidir. Bunlar, insanın tekfir edilemeyeceği, imanına ve tevhid inancına zarar vermeyen günahlardır.  s.776</p>
<hr />
<p>cilt:2 <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/">https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="page" data-page-number="199" data-loaded="true">
<div></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
